İmdat Freni

Gündem

8 Mart: Aşırı Sağa Karşı Yaşasın Kadınların Mücadelesi! – IV. Enternasyonal

Dünyanın dört bir yanında kadınlar, ister ev içi şiddet, ister emperyalist askeri şiddet ya da faşist şiddet olsun, her türlü şiddete karşı dayanışma ağları, korunma ve teşhir biçimleri geliştiriyor. Kadınlar kendi bölgelerinde açlığa, yoksulluğa, savaşlara, ekstraktivizme, iklim çöküşüne ve hak gasplarına karşı direniş biçimleri inşa ediyor.

Uluslararası Kadınlar Günü, işte bu çerçevede, faşist otoriterliğe karşı dünyanın dört bir yanında sokakların ve yaşam alanlarının işgaliyle gerçekleşecektir. Anti-emperyalist, sosyalist, ırkçılık karşıtı, patriyarka karşıtı ve ekososyalist mücadelelerden ilham alarak yürüyeceğiz. Sesimiz, kârlarını artırmak için kadın emeğini giderek daha fazla sömüren milyarderler ve onların ulusötesi şirketlerine karşı yankılanacak. Bu nedenle haykırıyoruz: Tüm canlar ve doğanın müşterek varlıkları, sermaye kazançlarından daha değerlidir.

Yürüyeceğiz:

  • Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünya genelinde göçmenlere, Siyahlara, kadınlara ve LGBTQIAPN+ nüfusa zulmeden Donald Trump’ın ABD emperyalizmine karşı;
  • Putin’in eşit derecede kadın düşmanı, homofobik ve kana susamış rejimine ve Ukrayna’yı işgaline karşı;
  • İran’ın katil ve zalim rejimine karşı;
  • Netanyahu ve Trump tarafından, Avrupa hükümetlerinin suç ortaklığıyla gerçekleştirilen Filistin halkına yönelik soykırıma karşı.

Latin Amerika ve Karayipler’i savunmak için yürüyeceğiz; Küba halkına dayatılan suç niteliğindeki ablukayı ve Venezuela’ya yönelik siyasi ve askeri müdahaleyi teşhir edeceğiz. Aşırı sağın, muhafazakârlığın, ırkçılığın ve kadın düşmanlığının fikirlerini yayan dijital sosyal medya platformlarını kontrol ederek dünya halklarının egemenliğine saldıran büyük teknoloji şirketlerine ve ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksine karşı yürüyeceğiz.

Üreme adaleti için, kürtajın suç olmaktan çıkarılması için, güvenli, yasal ve ücretsiz kürtaj için yürüyeceğiz. Bedenlerimizin özgürlüğü, kendi kaderimizi tayin hakkımız ve cinsel yönelimimizi ve cinsiyet kimliğimizi seçme özgürlüğü için yürüyeceğiz.

Kadın grevinin, toplumu ayakta tutan ve yaşamın tüm biçimlerini koruyan üretken ve yeniden üretim emeğinin rolünü görünür kılan bir araç olarak önemini kavrayarak yürüyeceğiz. Halkların kendi kaderini tayin hakkı için, barış ve yaşamın askersizleştirilmesi için yürüyecek, dünyadaki tüm süregiden savaşlara karşı mücadele edeceğiz.

Filistinli, Venezuelalı, Kübalı, Rus, Ukraynalı, İranlı, Kürt, Afgan, Sudanlı ve Kongolu kadınlarla ve işgal ile silahlı çatışmalara direnen dünyanın tüm kadınlarıyla dayanışma içindeyiz. Toprakları yağmalayan, bedenlerimizi ihlal eden ve en zenginlerin ayrıcalıklarını sürdüren emperyalist müdahalelerin sona ermesini ve barışı talep ediyoruz.

Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Komitesi tarafından kabul edilmiştir.
25 Şubat 2026

ABD/İsrail İran’dan Elini Çek! ABD Bombalarıyla Özgürlük Gelmez! – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu tarafından 28 Şubat 2026’da kabul edilen açıklama.

1. İran’a yönelik askeri saldırı tehdidinde bulunan çeşitli ABD yönetimlerinin ardından, ABD İsrail’le ittifak halinde ülkeye füze ve bomba saldırıları başlattı. Trump, İran ordusuna teslim olma ya da “kesin ölümle” karşı karşıya kalma çağrısında bulundu. İran ise Körfez genelindeki ABD askeri üslerine saldırılarla karşılık verdi ve şimdi daha geniş çaplı bir bölgesel savaş tehdidi söz konusu.

2. Bu savaşın bahanesi, İran’ın nükleer programı etrafındaki “sonuçsuz” müzakereler ve Trump’ın İran’ın Avrupa’yı hatta ABD’yi vurabilecek uzun menzilli füzeler inşa ettiği iddiasıdır. Bu, 2003’te George W. Bush ve Tony Blair’in Irak’ın Batı hedeflerini yalnızca “45 dakikalık uyarıyla” vurabileceğini iddia ettikleri dönemdeki söylemin aynısıdır. Küresel saldırı kapasitesine ve nükleer silahlara sahip en güçlü askeri güçlerin, New York kadar uzak yerlerdeki insanlar için İran’ın anlamlı bir tehdit oluşturduğunu iddia etmelerindeki ikiyüzlülük ortadadır. İran, uranyum zenginleştirme programında bazı tavizler vermeyi ve gaz ile petrolünü ABD şirketlerine açmayı teklif etmişti – ancak kendisine tam kişisel ve jeopolitik boyun eğiş talep eden Trump gibi bir zorba ve savaş kışkırtıcısı için bu yeterli değildi.

3. Askeri eylemler, neoliberal ve küreselleşmeci düzen çözülürken emperyalizmler arasında kaynaklara doğrudan erişim için artan rekabet bağlamında, neofaşist bir hükümet altındaki ABD’nin açıkça saldırgan ve sömürgeci yönelimi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Venezuela’da Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması ve bunun sonucunda ülke yönetimi üzerinde kurulan kontrol; Trump’ın Grönland’a yönelik tehditleri; Filistinlilere karşı süren soykırım ve Gazze’nin planlanan “yeniden inşası”; Batı Şeria’nın ilhakı; ve şimdi Tahran’a yağan bombalar – tümü bu yeni dünya düzeninin parçalarıdır. İlk füzeler başlangıçta İsrail tarafından fırlatılmış, ardından bölgedeki savaş gemileri ve uçak gemilerinden ABD askeri mühimmatı devreye girmiştir. Bu durum iki ülke arasındaki sıkı askeri ve siyasi bağı bir kez daha göstermektedir.

4. Bu son saldırganlık, Trump yönetiminin uluslararası hukuka, ulusların egemenliğine yönelik küçümseyici tutumunu ve “ABD çıkarları” olarak gördüğü hedefleri ilerletmek için tehdit ve fiili şiddet kullanımını sürdürmektedir. Ancak Trump’ın İran’a saldırısı, ABD’nin İran’a ve halkına yönelik uzun saldırganlık tarihinin yalnızca son bölümüdür. ABD, 1979’daki halk devrimiyle ABD destekli baskıcı komprador Şah rejiminin devrilmesini hiçbir zaman affetmemiştir. O tarihten bu yana tüm ABD başkanları ülkeye karşı ekonomik boykotlar ve zaman zaman askeri eylemler kullanmıştır. Hepsi, bölgeyi ve petrol kaynaklarını kontrol etme arzusunu örtmek için, mollaların diktatörlüğüne karşı İran halkını desteklediklerini ikiyüzlü biçimde iddia etmiştir.

5. İran hükümetine karşı yakın dönemdeki halk ayaklanması ve İran’daki teokratik rejimin bunu acımasızca bastırması, bazı kişilerin rejim değişikliği umuduyla ABD/İsrail saldırısına sempati duymasına yol açabilir. Güce geri dönme fırsatı sezen sürgündeki İranlı monarşist lider Rıza Pehlevi’nin destekçileri, askeri saldırıları memnuniyetle karşılamıştır. 1979 devriminde ailesi devrilen Pehlevi, Nisan 2023’te İran’da rejim değişikliğini görüşmek üzere İsrail’i ziyaret etmiş ve Netanyahu’nun restorasyon planlarına yardımcı olabileceği yönündeki umudunu gizlememiştir.

6. Bombalar düşmeye başlarken Trump, İran halkına “Özgürlüğünüzün saati geldi” diye seslenmiştir. Bu saldırı özgürlükle ilgili değildir ve Gazze ve başka yerlerde elleri kana bulanmış ABD ya da İsrail’in insan özgürlüğü ya da mutluluğuyla ilgilendiğine kimse inanmamalıdır. Bu, ABD emperyalizminin güçlerinin bölge üzerinde daha fazla kontrol sağlamak için yürüttüğü jeopolitik stratejik bir hesaplamadır. 5 Ocak tarihli açıklamamızda söylediğimiz gibi: “Trump ve Netanyahu’nun, monarşist hareketi finanse ederek ve İran’a karşı daha fazla askeri müdahale tehdidinde bulunarak yukarıdan bir çözüm dayatmaya çalışan ‘rejim değişikliği’ planlarını reddediyoruz. Trump’ın planlarının arkasında, Venezuela örneğinde açıkça ifade ettiği gibi, fosil yakıt rezervleri üzerinde denetim kurma hedefi yatmaktadır.”

7. İran’ın emekçi ve yoksul kitleleri yıllardır İran’daki teokratik hükümeti devirmek için mücadele etmektedir. Özellikle İranlı kadınlar bu hareketlerin ön saflarında yer almıştır; en belirgin örnek 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketidir. İran, özellikle petrol sektöründe mücadele eden geniş bir işçi sınıfına ve sendikalara sahiptir. Öğrenciler ise rejimin Ocak ayında binlerce kişiyi katletmesinin ardından en son kitlesel protestolarla sokağa çıkmıştır. İran hükümeti zayıftır; yalnızca şiddet ve korku yoluyla ayakta durmaktadır.

8. İran rejimini devirmek İran halkının kendi görevidir ve Dördüncü Enternasyonal, oradaki anti-emperyalist ve sınıf mücadelesi temelindeki demokratik güçleri mücadelelerinde destekler.

Savaş karşıtı seferberlikler için dünya çapında harekete!
ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşına hayır!

İran halkıyla dayanışma!

ABD emperyalizmine ve İsrail sömürgeciliğine son!

Suriye’de Neoliberal Politikalara karşı Gösteriler Yoğunlaşıyor – Joseph Daher

Şubat ayının ilk haftaları, hükümetin ekonomik yönelimlerine ve yaşam ile çalışma koşullarındaki kötüleşmeye karşı toplumsal muhalefet hareketinin belirgin biçimde yoğunlaşmasına sahne oldu. Başkent Şam’da ve ülkenin diğer bölgelerinde, elektriğe yapılan ve %5.000 ile %6.000’i aşan tarihî zam artışlarına karşı Ocak ayının sonundan bu yana gösteriler ve protestolar sürüyor.

Enerji Bakanlığı’nın yeni tarifeleri gözden geçirebileceği ve elektrik fiyat artışı kararını yeniden incelemek üzere yeni bir komisyon kurulduğu yönünde söylentiler dolaşsa da, şu ana kadar resmî bir karar alınmış değil.

Tartus ve Lazkiye kentlerindeki öğretmenler, Eğitim Bakanlığı’nın bu iki bölgeye yerleşmiş ve mesleki durumlarını resmîleştirmek için gerekli işlemleri tamamlamış öğretmenleri kendi memleketlerine geri gönderme kararına karşı bir haftadan uzun süredir protestolarını sürdürüyor. Öğretmenler bu kararı sert biçimde kınayarak, çoğunun yıllardır bu iki bölgede yaşadığını ve memleketlerine geri dönmelerini sağlayacak mali ve toplumsal imkânlara sahip olmadığını vurguladı.

Göstericiler bu uygulamayı meslekleri için “idam kararı” olarak nitelendirdi ve bunun binlerce öğretmenin toplu işten çıkarılmasının habercisi olduğunu belirtti. Tartus’taki öğretmenler sendikasının yerel şube başkanı Yakup Muhammed Halid, sendikanın sözleşmeli öğretmenlerin “meşru” taleplerini desteklediğini, onların ihtiyaçlarına yanıt vermek ve çıkarlarını yasa çerçevesinde savunmakla yükümlü olduğunu ifade etti. Özellikle, öğretmenlerin göreve alındıkları vilayete geri gönderilmeleri kararı sonrasında mali ve psikolojik zarar gördüklerini dile getirdi.

Öte yandan kamyon şoförleri de, taleplerinin yetkililer tarafından dikkate alınmaması üzerine süresiz greve gittiklerini ve vilayetler arası yük taşımacılığını durdurduklarını açıkladı. Şoförler, “taşıma ücretlerinin resmî tarifesini belirleyen büronun kaldırılmasını” protesto ederek, bu büronun yeniden faaliyete geçirilmesini talep etti. Taşıma fiyatlarının sosyal medyadaki aracılar tarafından belirlenmesinin şoförlerin çalışmalarını olumsuz etkilediğini belirttiler.

Diğer talepleri arasında sendikaların yeniden etkinleştirilmesi ve bir dayanışma fonu kurulması da yer aldı. Ancak devlet, yalnızca yabancı kamyonların ülkeye girişini askıya almak suretiyle taleplere kısmi bir yanıt verdi.

Suriye’nin kuzeyinde, özellikle İdlib ve Halep kırsalında, daha sınırlı ölçüde ise Hama kırsalında öğretmenler kadrolu istihdam, işten çıkarılanların geri alınması ve yaşam maliyetlerindeki artışa paralel bir maaş zammı talebiyle geniş çaplı greve gitti.

Bu bölgelerde bin 700’den fazla okul kapandı. Öğretmenler grevlerine, yetkililerin maaş artışı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine dair sözlerini yerine getirmemesine yanıt olarak “Onur Grevi” adını verdi. Öğretmenler 2025 yılının sonunda da kitlesel gösteriler düzenlemişti.

“Özgür Suriyeli Öğretmenler” adlı bağımsız bir grup, öğretmenlerin %200 oranında maaş artışı talep ettiğini açıkladı. Daha önce duyurulan ve bu yılın başında yürürlüğe girmesi gereken %100’lük maaş artışının uygulanmadığını, bunun da hayal kırıklığını artırarak güveni zedelediğini vurguladı.

Dera ve Hama kırsalında da dayanışma eylemleri bildirildi. Öğretmenler, maaşlara ilişkin taahhütler yerine getirilene ve temel eğitim malzemeleri sağlanana kadar grevin açık uçlu olduğunu ve sınıflarına dönmeyeceklerini ilan etti.

İdlib’de İl Millî Eğitim Müdürü, art arda üç gün devamsızlık yapan her öğretmene (işten çıkarma dâhil) idari yaptırımlar uygulanacağı tehdidinde bulunmasının ardından öğretmenlere ait bir WhatsApp grubundan çıkarıldı. Bu durum büyük bir öfkeye yol açtı. Grev, Suriyeli Öğretmenler Sendikası’nın desteğini aldı. Sendika, talepleri “personelin yaşam, eğitim ve sosyal koşullarını iyileştirmeye yönelik meşru talepler” olarak nitelendirdi ve “bu talepleri desteklediğini ve karşılanmaları için çalışmayı sürdüreceğini” açıkladı.

Açıklamada ayrıca, “haklarını talep eden meslektaşlara yönelik her türlü tehdidin ve cezai uygulamanın” reddedildiği belirtildi. Ancak grev ikinci haftasına girerken, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve maaş artışı taleplerinin görmezden gelinmesini protesto etmek amacıyla birçok eğitim yöneticisi istifa etti.

Ülkede başka toplumsal hareketler de yaşandı. Lazkiye Limanı işçileri işten çıkarılmalarını protesto etti; Deyrizor’daki fabrika işçileri ise yatırımcı tarafından dayatılan maaş kesintisini reddetti.

Halep’te seyyar satıcılar, 1 Şubat’ta yerel makamların faaliyetlerini yasaklama ya da bazı durumlarda tezgâhlarını sökme kararına karşı sokağa çıktı. Halep’in doğusundaki Bazaa’da belediye çalışanları da maaşlarının üç aydır ödenmemesini protesto etmek için gösteri düzenleyip greve gitti.

Bu eylemler, Suriye hükümetinin izlediği ve yeniden inşa ile kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarındaki artan hoşnutsuzluğu yansıtıyor.

Güneydeki Kuneytra vilayetinde, Tarımsal Araştırma Merkezi çalışanları 65 keyfi işten çıkarmayı protesto etmek için yürüyüş düzenleyerek kararın iptalini talep etti. Yerel işçi sendikası başkanı Bassam el-Said, bu kararı “özellikle bu zorlu yaşam koşullarında adaletsiz, keyfi, kabul edilemez ve kınanması gereken bir uygulama” olarak nitelendirdi. Kuneytra’nın “siyonist düşmanla ön cephede bulunması nedeniyle halkın topraklarını kullanmasını engelleyen özel bir duruma sahip olduğunu” vurguladı.

Kuneytra Araştırma Merkezi’nin resmî olarak 600 çalışana ihtiyaç duyduğunu, ancak hâlihazırda yaklaşık 300 kişinin çalıştığını, buna rağmen hükümetin personel sayısını azaltmaya devam ettiğini ifade etti.

Palmira kentinde yurttaşlar, temel hizmetlerin sağlanmaması ve sağlık ile kamu hizmetlerine destek verilmemesi dâhil olmak üzere halkın taleplerinin sürekli göz ardı edilmesini protesto etti.

İdlib kırsalındaki Dana kentinde de hizmetlerin düşüklüğü ve bölgenin süregelen marjinalleştirilmesine karşı kitlesel gösteriler düzenlendi. Göstericiler, Şam’daki geçiş hükümeti yetkililerinin görevden alınmasını talep etti.

İdlib vilayetinin geniş bölgelerinde temel hizmetlerde belirgin bir gerileme yaşanıyor. Nüfus özellikle elektrik temininin iyileştirilmesini, yolların onarılmasını, kamu hizmetlerinin geliştirilmesini ve yaşam koşullarının düzeltilmesini talep ediyor. Bu talepler, vilayetin çeşitli bölgelerini ve Suriye’nin diğer alanlarını etkileyen sel felaketlerinin ardından daha da güçlenmiş durumda.

Rakka’da ve daha sınırlı ölçüde Deyrizor’da, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) çekilmesinin ve kentin Şam hükümetine bağlı silahlı güçlerin kontrolüne geçmesinin ardından öğretmenler neredeyse her gün gösteriler düzenliyor. Bölgedeki okullarda kadrolu istihdam ve önceki yıllarda kaybettikleri öğretmenlik haklarının iadesini talep ediyorlar.

Ayrıca Deyrizor vilayetinden bir grup aktivist ve yurttaş, “#كفى_ديرالزور_منكوبة” (Deyrizor felaket olmaktan çıksın) etiketiyle geniş çaplı bir kampanya başlattı. Kampanya, vilayette yaşam koşulları ve hizmetlerin çöküşüne yol açtığını belirttikleri “sistematik marjinalleştirmeye” karşı başlatıldı.

Kampanya öncüleri, Cumhurbaşkanlığı’na ve hükümete hitaben yayımladıkları bildiride, Deyrizor’un muazzam petrol ve tarım zenginliklerine rağmen %80’den fazla oranda “felaket bölgesi” hâline geldiğini belirtti. Protestocular, Deyrizor’un resmen “felaket bölgesi” ilan edilmesini, bunun da acil planların ve olağanüstü önlemlerin hayata geçirilmesini gerektirdiğini ifade etti ve bu benzeri görülmemiş ekonomik ve toplumsal kötüleşmeden hükümet yetkililerini doğrudan sorumlu tuttu.

Talepler arasında, vilayet topraklarından çıkarılan petrol ve gaz gelirlerinden belirli bir payın yerel kalkınma ve hizmet projelerine ayrılması, köprülerin ve ana yolların derhâl onarılması yer aldı. Bildiride ayrıca karar alma süreçlerine yerel toplumun ve gerçek uzmanlıkların dâhil edilmesinin önemi, yerel kadroların güçlendirilmesi ve sembolik projeler yerine sürdürülebilir kalkınma projelerinin başlatılması gerektiği vurgulandı; böylece kaynakların yurttaşların yaşamına doğrudan etki etmesi amaçlanıyor.

Kemer sıkma önlemleri ve devletin rolünün azaltılması

Bu gösteriler, Suriye hükümetinin yeniden inşa ve kalıcı bir ekonomik toparlanma için gerekli temelleri sağlamayan ekonomi politikalarına karşı halk sınıflarında büyüyen hoşnutsuzluğu yansıtıyor. Şam yönetimi, ticaretin serbestleştirilmesine, devlet varlıklarının özelleştirilmesine, doğrudan yabancı yatırımların çekilmesine, sert kemer sıkma önlemlerine ve kamu sektörünün küçültülmesine dayalı neoliberal bir ekonomik model benimsedi. Suriyeli yetkililer, kamu işletmelerinin daha fazla özelleştirilmesini ve devletin rolünün azaltılmasını savunmayı sürdürüyor. Bu bağlamda Maliye Bakanı Muhammed Yasser Barna, geçen Ekim ayında verdiği bir röportajda, “Hedefimiz daha küçük bir kamu sektörü ve daha düşük bir bütçeye sahip olmaktır” demişti.

Hatırlanacağı üzere Suriye makamları Ocak 2025’te kamu çalışanlarının üçte birine kadarının işten çıkarılabileceğini açıklamıştı. Ancak işten çıkarmalar veya geçici görevden uzaklaştırmalar için herhangi bir kriter ya da yasal prosedür belirlenmedi. Bu da keyfî tasfiyelere dair kaygıları artırdı.

Ağustos ayı sonunda yetkililer, kamu kurumlarına geçici sözleşmelerin yalnızca zorunlu hâllerde yenilenmesi, personelin uzun süreli izinlerinin sonlandırılması ve memurların 1 Eylül 2025 itibarıyla görevlerine dönmesi talimatını verdi. Ancak birçok bakanlık ve kurumda, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek personelin görevine iadesi reddedildi.

Kamu çalışanlarının işten çıkarılması süreci devam ediyor. Yılbaşından bu yana çeşitli bakanlıklar dalgalar hâlinde tasfiyeler gerçekleştirdi: Lazkiye’de tarım müdürlüklerinde 300’den fazla kişi, Lazkiye Tahıl Kurumu şubesinde 40’tan fazla kişi, Tartus vilayetindeki Tarım Bakanlığı’nda 200 kişi, Suriye İnşaat ve Kalkınma Şirketi’nde 400 çalışan, Humus, Lazkiye ve Hama’daki elektrik müdürlüklerinde yüzlerce kişi, Enformasyon Bakanlığı’nda onlarca kişi işten çıkarıldı. Ayrıca bazı çalışanların sözleşmeleri yenilenmedi; örneğin yılın başında Halep Belediye Meclisi’nde 180’den fazla çalışanın sözleşmesi uzatılmadı.

Bu önlemler, ekonomik gücün yeni yönetici elitin ve onun iş ağlarının elinde daha fazla yoğunlaşmasını pekiştiren politika ve kararlarla birlikte hayata geçirildi. Oysa Suriyelilerin büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşamaya ve alım gücünü kaybetmeye devam ediyor.

Aynı zamanda, emeğin çıkarları yerine sermayeye öncelik verilmesi, 2026 tarihli 29 sayılı kararname ile bir kez daha ortaya çıktı. Bu kararname, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl içinde ödenmesi koşuluyla, işverenleri sigorta primlerinin gecikmesine ilişkin faiz ve cezalardan muaf tutuyor.

Bu düzenleme, kamu sigorta kurumunu zayıflatarak emeklilik maaşlarının iyileştirilmesi için gerekli nakit kaynaklardan mahrum bırakıyor. Kararname işverenleri korurken, işçileri sosyal güvence ağından, iş kazası tazminatlarından ve emeklilik maaşından yoksun bırakmış durumda.

Tabandan örgütlü halk seferberliği olanakları nelerdir?

Sendika yöneticilerinin büyük çoğunluğu fiilen devlet yetkilileriyle uyumlu hareket etmektedir. Yeni Suriye yönetimi, neoliberal ekonomik yönelimi ve kemer sıkma politikalarına paralel olarak, tıpkı devlet kurumlarında yaptığı gibi ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki denetimini pekiştirecek adımlar atmıştır. Sendikaların ve meslek örgütlerinin başına, yeni bir yönetimin seçimle belirlenmesine olanak tanımadan kendi sadık isimlerini atamıştır. Öğretmenler sendikası, kuzeydeki meslektaşlarına verdiği desteğin hiçbir şekilde Suriye devletine karşı olumsuz bir tutum anlamına gelmediğini açıklamıştır.

Bununla birlikte, bazı sendika ve meslek örgütleri daha fazla bağımsızlık elde etmek için girişimlerde bulunmuştur; öğretmenler sendikası buna örnektir.

Örneğin Suriye Gazeteciler Derneği, Enformasyon Bakanlığı’nın Şubat ortasında bir “mesleki etik kuralları” yayımlama niyetini yakın zamanda kınamıştır. Dernek bunu, “geçiş dönemi anayasal bildirgesinin ruhuna ve lafzına aykırı”, “tanınmış mesleki standartlara saygısızlık” ve mesleki bağımsızlığa ilişkin anayasal bildirgede yer alan “uluslararası taahhütlerin ihlali” olarak değerlendirmiş; ayrıca “özgürlükler alanındaki kazanımların gerilemesi” tehlikesine karşı uyarmıştır. Bu sürecin “tamamen mesleki bir mesele” olduğunu ve Suriye Gazeteciler Derneği ile Suriye Gazeteciler Sendikası’nın, gazetecilerin meşru temsilcileri olarak Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’yla eşgüdüm içinde yürütmesi gereken bir alan olduğunu savunmuştur. Dernek, Enformasyon Bakanlığı’nın bir “ahlaki denetim organına” dönüştürülmesi riskine dikkat çekerek bunun özgür araştırmacı gazeteciliğin önünü keseceğini ve sansür sistemini yeniden üreteceğini belirtmiştir. Bağımsız olmayan sendikalardan çıkan her türlü etik kuralının “mesleki meşruiyetten yoksun” olacağını vurgulamıştır.

Neoliberal yönelim ve kemer sıkma politikalarıyla eşzamanlı olarak yeni yönetim, ekonomik ve toplumsal aktörler üzerindeki kontrolünü, devlet kurumlarında yaptığı gibi, sistematik biçimde güçlendirmiştir.

Bu çerçevede, iktidardaki devlet otoritelerinden bağımsız, demokratik ve kitlesel sendikal örgütlenmeler için mücadele, hem halkın yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirmek hem de daha genel olarak demokratik hakları ve toplumsal adalet ile eşitliğe dayalı bir ekonomik sistemi savunmak açısından hayati önemdedir.

Sendikalardan feminist örgütlere, yerel topluluk inisiyatiflerinden ilerici siyasal partilere ve ulusal yapılara kadar halk örgütlerinin inşa edilmesi ve yeniden inşa edilmesi yönünde yaygın bir ihtiyaç bulunmaktadır. Aynı zamanda bu yapıların birbirleriyle birleşik bir hat oluşturması gerekmektedir.

Nitekim demokrasinin sosyal, ekonomik, kültürel ve ulusal haklar alanına genişlemesi tarihsel olarak her zaman tabandan yürütülen ve başarıya ulaşan mücadelelerin ürünü olmuştur: ekonomik ve sivil haklar, oy hakkı, sendikalaşma, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi kazanımlar bu şekilde elde edilmiştir. Sömürü ve baskıya karşı mücadeleleri birbirine bağlamak, halk sınıflarının çıkarlarına dayanan bir siyasal alternatif inşa etmenin temel yoludur.

Joseph Daher

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ekososyalist bir Yapay Zekâ Eleştirisi için Tezler – Daniel Tanuro


Bu metin esas olarak üretken yapay zekâya (YZ) odaklanmaktadır. Tezler biçimindeki (eşit olmayan ölçüde geliştirilmiş) formülasyon, kesinlikler ortaya koymayı değil, anlatımın özlülüğü yoluyla tartışmayı kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.

Zekâlar ve İnsan Zekâsı

  1. Zekâ dediğimiz şey, farkı kavramayı, yeniyi idrak etmeyi, zamanı kesintiye uğratan olaylar akışı içinde mümkün olanı önceden sezmeyi sağlayan yetidir.
  2. Zekâ, canlılığın doğrusal olmayan evriminin ortaya çıkardığı bir üründür.
    Doğa sıçramalar yapar. Cansız şeyler zekâya sahip değildir. Bitkilerle mantarların simbiyotik örgütlenmeleri, öngörü ya da bilinç olmaksızın iletişim kurar ve olaylara uyum sağlar. Burada tanımlandığı biçimiyle zekâ, hayvanlar âleminde ortaya çıkar ve farklı biçimler ile dereceler gösterir. Tek hücrelilerde ve beyni olmayan organizmalarda ise, “hayatta kalma içgüdüsü” (hayatta kalma mekanizmaları) ile örtüşür.
  3. İnsan zekâsı, az sayıda veriden hareketle yüksek bir soyutlama kapasitesini, gelişkin bir iletişimi, düşünceyi ve hem bireysel hem kolektif olarak karmaşık simgesel üretimlerde ifadesini bulan gelişmiş bir manevi yaşamı birleştirir.
  4. Homo sapiens, daha çok küçük yaşta çevresindeki düzenlilikleri ve simetrileri, dolayısıyla nadir ya da sıra dışı olanı ayırt eder. Diğer primatlarda bulunmayan bu yeti, türümüzün nesneleri akıl yoluyla sınıflandırma ve mekanizmalarını bilim aracılığıyla çözme kapasitesinin temelini oluşturur.
  5. İnsan toplumu olmaksızın, iletişim kuran ve işbirliği yapan bir bedenler bütünü olmaksızın ne düşünsel (refleksif) zekâ, ne manevi yaşam, ne de bilinç vardır.
    Zekâmızın özellikleri hem fiziksel özelliklerden (beynin hacmi ve yapısı, iki ayak üzerinde yürüme, elin uzmanlaşması, ses aygıtı) hem de Homo sapiens’in toplumsal bir memeli olmasından kaynaklanır. Türümüzün yavruları ancak uzun süreli ebeveyn bakımıyla hayatta kalabilir; karmaşık sözdizimsel bir dil aracılığıyla iletişim kurarız; doğayla toplumsal ilişkimiz ise araçlar yardımıyla gerçekleştirilen emek tarafından dolayımlanır. Bu özellikler, Homo sapiens’e çoklu zekâ biçimleri ve insanlığın ontogenetik gelişimini anlamada belirleyici olan yüksek bir uyarlanabilirlik kazandırır.
  6. Tin, düşünce ve bilinç, beynin gelişimine / işleyişine olduğu kadar bedenin genel gelişimine / işleyişine de bağlıdır.
    Tin, düşünce ve bilinç beynin belirli bir bölgesinde yerelleştirilemez. Bu özellikler, insanların fiziksel, ruhsal ve kolektif olarak geliştiği bireyleşme sürecinde adeta salgılanır.
  7. İnsan zekâsı yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda ekosistemiktir.
    Genç insanların biçimleri, düzenlilikleri ve istisnaları tanıma ve sınıflandırma kapasitesi; iklim, mevsimler ve biyotoplar tarafından biçimlendirilir. Zekâmız, yeryüzündeki fauna ve floranın olağanüstü çeşitliliği ve bunların fiziksel dünya ile kurduğu ilişkilerin karmaşıklığı sayesinde zenginleşir.
  8. Zekâ zorunlu olarak aklı ve duyguyu; olanın bilgisini, artık olmayanın hatırasını ve olabilecek olanın arzusunu birleştirir.
    Duygu – etimolojik olarak “harekete geçiren”, “insanı kendinden çıkaran” – ben ile başkalık; arzulanan dünya ile mevcut dünya; tasarı ile onun gerçekleşmesi; var olan ile yok olan arasındaki gerilimden doğar. Etiğin temelini oluşturur ve bu nedenle aklın bir “ruhsal eklentisi”nden çok daha fazlasıdır: zekâmızın asli bir parçasıdır. Duygu, empati ve etik olmadan akıl tehlikeli biçimde patolojik olurdu.
  9. İnsan zekâsının biçimleri tarihsel ve ekolojik olarak çeşitlenir.
    İnsanlar, varoluşlarını toplumsal olarak üretirken bilgi, teknik ve üretim tarzları geliştirirler. Toplumu, doğayı ve doğayla olan metabolizmalarını dönüştürürler; dolayısıyla iletişim ve işbirliği koşullarını ve buna bağlı olarak zekâlarını da dönüştürürler. Homo sapiens muhtemelen yazının icadından önce ve sonra aynı şekilde düşünmüyordu; sanatsal üretimleri buhar makinesinden önce ve sonra aynı değildi; simgesel evrenleri Arktik tundrada, tropikal ormanda ya da demir ve beton megapollerde farklılık gösterir.
    YZ, Zekâ, Makineleşme ve Kapitalizm
  10. YZ’nin atılımı, kapitalist ilerlemenin yıkıcılığını hızlandırmaktadır.
    Kapitalizmin yükselişi bilimsel ilerlemelerle ritim kazanmıştır. Bilgideki sıçramalar üretim araçlarını geliştirmiş, değişim ağlarını genişletmiş, ufukları açmıştır. Ancak bu ilerleme çelişkilidir. Zekâyı akla, aklı da kâr hesabına indirgerken Sermaye her ikisini de sakatlar. Değer yasası aklı absürdleştirir ve duyguyu “bencil hesapların buz gibi sularına” gömer. YZ’nin uygulanması bu eğilimleri hızlandırır: topluluk bağlarının ve biyolojik çeşitliliğin tahribini yoğunlaştırır; böylece zekânın toplumsal ve ekosistemik kaynaklarını yoksullaştırır. Her zamankinden daha geniş bilgi birikimine tanıklık ederken, bilimin araştırma alanlarını daraltır ve araştırmada geri besleme döngülerini teşvik eder.
  11. Başarılarına rağmen YZ zekâ sahibi değildir ve olamaz.
    YZ üzerine araştırmalar beynin işleyişini anlamada ilerlemeler sağlamaktadır. Özellikle yapay sinir ağlarının dili ustalıkla kullanması önemli bir bilimsel atılımdır. Ancak YZ düşünmez, düş görmez, hayal kurmaz. Ne hakkında konuştuğunu bilmeden “konuşur”, çünkü bir dünyası yoktur. Tasarladığı gelecek, istatistiklerde geçmişte baskın olanın türetilmiş bir uzantısıdır. Envanter çıkarma kapasitesi hem baş döndürücü hem de sınırlıdır; çünkü verileri (bizim verilerimiz, ki onlara el koyar!) internet üzerinde dolaşımda bulunan kolektif insan bilgisinin yalnızca bir kısmıyla sınırlıdır.
  12. YZ insanidir, “yapay” değildir. Kapitalist ekstraktivizmi, araçsal aklı ve emeğin boyunduruk altına alınmasını (subsumption) keskinleştirir.
    Algoritmalar, kârı maksimize etmeye çalışan kapitalist-mühendislerin elindedir. Tekel konumları ve küresel hâkimiyetleri sayesinde dijital devler, kâr oranlarının eşitlenmesi mekanizmasından sıyrılırlar. Onların devasa rantlar biriktirmesini sağlayan, emek tarafından yaratılan değerin bu el koyma mekanizmasıdır. Bu rantlar sistemin karakteristik mekanizmalarına dayanır: emek gücünün (özellikle doğanın sunduğu nadir toprak elementlerinin çıkarılması ve rafinasyonu süreçlerinde) (aşırı)sömürüsü ve birikmiş insan bilgisinin ücretsiz biçimde gasp edilmesi. Teknoloji baronları, eski rejim altındaki egemen sınıfın gücüne benzer bir mutlak iktidar arzusundadır; ancak dijital kapitalizm bir feodalizm değildir.
  13. Marx’ın makine eleştirisi, YZ’yi kavramak açısından belirleyicidir.
    Marx’a göre makine, proleteri kapitalist değerlenmeye hizmet eden bir dizi yararlı harekete indirger. Onun zanaatkârlığı parçalanır, yabancılaşmış emeği yaratıcılığını “söndürür”; makinenin eklentisi hâline gelir; makine onun yerini almıştır, o da onurunu yitirir. Makine otomatikleştiğinde, canlı emeğin ölü emek tarafından sahiplenilmesi üretim sürecinin bizzat kendisi olur; böylece makineleşme Sermaye’ye en uygun biçimini kazandırır. Bu noktadan itibaren kapitalist tarafından el konulan kolektif zekâ – nesnelleşmiş emek – canlı emeğe bütünüyle egemen olur; makine hem “düşmanca bir güç” hem de üretimin önkoşulu olarak görünür. Emeğin sermayeye biçimsel tabiiyeti gerçek tabiiyete dönüşür. Marx’ın makineleşme eleştirisi YZ’ye eksiksiz biçimde uygulanabilir.
  14. Tehlike, makinenin bizden “daha zeki” yani “süper zekâ” hâline gelmesi riskinde değildir. Tehlike, YZ’nin mükemmel bir “düşmanca güç”, araçsal aklın saf hâli, nesnelleşmiş kapitalist insanlık dışılığı olmasıdır. Onun gücünü artırmak, bizi egemenliği altına alan ve uçuruma sürükleyen gücü artırmak demektir.
    YZ, Uzun Dalga ve Emeğin Sömürüsü
  15. Emek karşısında YZ, kapitalistin kendisinden bile daha iyi biçimde sermayenin mantığını “cisimleştirir”.
    Kapitalist olmayan bir dünyada başka tür YZ’ler, insanlığı yorucu ve tekrarlı işlerden kurtarabilirdi. Örneğin eğitimde, sağlıkta, ekosistemlerin bakımında, özgül YZ’ler canlı emeğin toplumsal ve ekolojik etkileşimlere odaklanmasını sağlayarak bunları insani bir “özen gösterme” (care) mantığı içinde zenginleştirebilirdi. Ancak gerçek kapitalist dünyada “özen gösterme”, kanserin tespiti, hava tahmini vb. kâra tâbidir. YZ, artı-değeri son damlasına kadar, otomatik olarak, duraksamadan ve dinlenmeden çekip çıkarmak üzere ayarlanmıştır. Canlı emeğin yerine daha fazla ölü emek geçirir; gerçek tabiiyeti idari ve hizmet işlerine kadar genişletir; yaratıcı meslekleri kurutur. Algoritmalar, emeğin denetimine ilişkin Taylorizm mantığını mükemmelleştirir: işçinin faaliyeti, hareketleri, konumu, işlemlerinin sırası, çalışma ve hareket süreleri uzaktan, doğrudan komuta edilebilir, değerlendirilebilir ve ödüllendirilebilir (ve özellikle cezalandırılabilir). YZ emeği hafifletmek bir yana, onu daha yoğun ve daha sıkıştırılmış hâle getirir.
  16. YZ’nin yeni bir altın çağ vaatleri ciddi bir temelden yoksundur. Hiçbir teknoloji kapitalizmi değer üretiminin çelişkilerinden çıkaramaz.
    YZ’nin uygulanmasıyla verimlilik artışına ilişkin projeksiyonlar şu anda on yıl boyunca yıllık %0,07 ile %0,7 arasında değişmektedir. Bu, uzun bir büyüme dalgasını beslemek için yetersizdir. YZ birikimi yeniden canlandırmaz; sistemik çelişkileri keskinleştirir. Marx’a geri dönersek: makineleşme, “artık dolaysız değere yönelmeyen” ama “üretim için üretime” yönelen devasa bir sabit sermayeyi gerektirir; makinelerin amortismanı ise dolaşımdaki sermaye kısmının “tüketim için tüketime” yönelmesini zorunlu kılar. Ancak bunun için artı-değerin yeterince uzun bir dönem boyunca düzenli olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Kırk yıllık ücret kemer sıkma politikalarının ardından ve hegemonya için mücadele eden güçlerin bulunduğu bir dünyada sorun tam da buradadır: milyarlarca akıllı telefon tarafından pazarlanan metaların kalıcı biçimde satılacağını kim garanti edebilir? Ernest Mandel’in sezgileriyle uyumlu olarak, ekososyal sistemik krizin ağırlığı ve değer üretiminin klasik çelişkileri, muhtemelen kapitalist genişlemenin yeni bir uzun dalgasını dışlamaktadır.
  17. YZ’nin gündeminde istihdamın canlanması değil, toplumsal ve çevresel yağmanın derinleşmesi vardır.
    Önceki teknolojik devrimlerin aksine, YZ’nin yol açtığı iş kayıplarının eşdeğer yeni işlevlerin gelişmesiyle telafi edilme olasılığı düşüktür. Sabit sermayenin devasa ölçüde büyümesi kâr oranını düşürme eğiliminde olduğundan, sermaye bilinen karşı-eğilimlere başvurur: ücretsiz doğal kaynakların ve düşük ücretli emek gücünün daha yoğun yağmalanması. Ekonominin “maddesizleşmesi” bir mittir. Gerçekte YZ’nin atılımı, ekosistemlerin emperyalistçe sahiplenilmesinde artan bir maddi şiddet ve proletaryanın en acımasız biçimde aşırı sömürülmesiyle (platform kapitalizmi, çocuk emeği, sıfır saat sözleşmeleri vb.) birlikte ilerler. Tüm bu mekanizmalar aynı anda sömürgeci eşitsizlikleri ve engellilik karşıtı, ırkçı ve cinsiyetçi ayrımcılıkları derinleştirir.
  18. YZ yeni bir fiktif sermaye balonunu şişirir ve militarizasyon eğilimini güçlendirir.
    Bir avuç oligopolün YZ’nin geliştirilmesine yatırdığı astronomik meblağlar, para-sermayenin olağanüstü bolluğunu, çağdaş Kapital içindeki finansın ağırlığını ve onun son derece yüksek yoğunlaşma/merkezileşme derecesini yansıtır. Ancak teknik fetişizmi, oligopol içi özgül rekabetle birleştiğinde yatırımcıları körleştirir. Bu yatırımların kendisi, değerlenme sorununa hiçbir çözüm getirmez. YZ beklenen sonuçları vermez, maliyeti çok yüksektir, müşteriler insan temasını tercih eder vb. Böylece YZ yeni bir fiktif sermaye balonunu şişirir. Er ya da geç, şoku hafifletmek için teknoloji sermayesi bugün harika bir ücretsiz hizmet gibi sunulan şeyin kullanımını ve ödemesini dayatacaktır. Ancak bu da yeterli olmayacaktır. YZ’ye hücum, yeni büyük bir finansal krizi tetiklemek ve krizdeki sermayenin silah üretimine bir can simidi olarak yatırım yapma eğilimini hızlandırmak için gerekli tüm unsurları barındırmaktadır.
    Küresel Eşitsizlikler, Uygarlık ve “Tekno-Faşizm”
  19. YZ, emperyalist metropoller ile çevre ülkeler arasındaki uçurumu derinleştirir.
    YZ altyapıları için gerekli devasa sermaye kütlelerini yalnızca en gelişmiş kapitalist ülkelerin güçlü tekelleri seferber edebilir. YZ’nin çılgınca gelişimi, halihazırda en gelişmiş kapitalist ülkeler (özellikle ABD ve Çin) ile düşük ve orta gelirli ülkeler arasındaki eşitsizlikleri derinleştiren ek bir faktördür. Bu bölünme, en çıplak emperyalist-sömürgeci tahakküm mekanizmalarını besler ve emperyalist güçleri göç akışlarını daha da barbarca yönetmeye teşvik eder.
  20. Genel toplumsal açıdan bakıldığında, genel amaçlı YZ zekâyı, yaratıcılığı, empatiyi, etiği ve kamu sağlığını, ruh sağlığını ve özellikle de çocuklarınkini aşındırır.
    İletişim ve işbirliği ayrılmazdır. Bugün algoritmalar birincisini ele geçirirken, dün buhar makineleri ikincisini ele geçirmişti. Bunun doğurduğu zehirli eğilimler çalışma alanını aşar. Toplum genelinde, her zaman farklı olan ötekiyle, insan ve insan olmayanla temas, narsistik bir balon içinde “aynı”nın dolaşımıyla yer değiştirir; makine sırdaşın yerini alır; aşırı bilgi bombardımanı gezgin düşüncenin kanatlarını kırpar; neşeli hakikat arayışı yerini sanal gerçekliklere ve onların yalanlarına duyulan hüzünlü bağımlılığa bırakır; farklı bir gelecek umudu nesnelleştirilmiş bir geçmişin istatistiksel derlemesinde kaybolur.
  21. YZ, sermayeye emeği hiç olmadığı kadar tabi kılmasında yardım ederken, tüm toplumu da hiç olmadığı kadar tabi kılmasına yardım eder.
    Yeniden üretim alanında, “sosyal” ağlar aracılığıyla YZ, emeğin sömürüsüyle üretilen artı-değerin gerçekleştirilme imkânlarını katlar. Metaların dolaşımını hızlandırır ve zihinlerin tüketimci boyunduruk altına alınmasını yoğunlaştırır. Sanayi devriminin makineleşmesi, üreticinin emek süreci üzerindeki hâkimiyetini elinden alarak zanaatkârlığını değersizleştiriyordu. YZ ise adeta “yaşam bilgisi”ni, arzuların ve bilincin oluşumunu değersizleştirir. Konuşuyor, anlıyor hatta empati kuruyor gibi görünen makineye ücretsiz erişim, ileride paraya tahvil edilecek duygusal bağımlılıklar yaratır. Emeğin tabiiyeti yaşamın tabiiyetine dönüşür.
  22. Doğru ile yanlışı ayırt edememe yetmezliği nedeniyle YZ, üstünlükçülüğü, güçlünün hukukunu, zayıfın tasfiyesini, herkesin herkese karşı mücadelesinde amacın aracı meşrulaştırmasını teşvik eder.
    Çocuklar hakikat kavramını toplumsallaşma ve dil öğrenimi yoluyla edinirler. YZ ne canlı ne de toplumsal olduğundan, ahlak kavramı ona yabancıdır. Makineye “kendini eğiten” denir; ancak yalan, nefret ve sapkınlıkla kirlenmiş devasa veri kütlelerini kendi başına ayıklayamaz. Düşük ücretli binlerce “tıklama proleteri”, ona “değerler” öğretmekle görevlidir. Bu değerler, işverenlerinin dünya görüşünden türemiştir. YZ’nin intihara meyilli olanlara intihar etmeyi, dolandırıcılara dolandırmayı, tecavüzcülere tecavüz etmeyi kolaylaştırmasına şaşmamak gerekir. Yaratıcılarının suretinde “yalan söyler”, “hile yapar”, “kurnazlık eder” ve “fişinin çekilmesini engellemeye çalışır”.
  23. YZ, siyasi ifadesini bağnaz, ırkçı, maço, LGBTİ+ karşıtı, sömürgeci, çevre düşmanı ve neo-Malthusçu bir “tekno-faşizm”de bulan haydut bir kapitalizmin hizmetindeki mükemmel araçtır.
    Genel amaçlı YZ, kırk yılı aşkın neoliberalizmin beslediği aşırı sağın yükselişini kolaylaştırır. Faşistler onu sosyal ağlar üzerinden kitleleri manipüle etmek ve seçimleri hileyle yönlendirmek için kullanır. Otoriter iktidarlar, tarihte görülmemiş ölçüde nüfusları denetlemek için kullanır. (Giderek daha az) demokratik hükümetler ise göçmenleri takip etmek ve muhalifleri fişlemek için başvurur. YZ’nin bireylerin fikirlerini değiştirmeye yöneltme kapasitesi eşsizdir. Görüntü ve metin üretimi, “katı düşünce”nin beyin mekanizmalarını harekete geçiren ürkütücü bir endoktrinasyon aracıdır. Bazı nörobilim araştırmacıları, bu mekanizmaların birkaç kuşak boyunca aktarılabilecek epigenetik değişimlere yol açabileceğini (Darwin’in öngördüğü bir olasılık) düşünmektedir. Eğer bu doğruysa, YZ insanlığı kalıcı biçimde irrasyonel inançların boyunduruğu altına geri sürükleme potansiyeline sahip olabilir.
    YZ, Ekoloji ve Felaket
  24. YZ, özellikle iklimsel olmak üzere toplumsal-ekolojik felaketi hızlandırır. Gelişimi, “devrilme noktaları”nın aşılmasını tetikler.
    ABD’deki veri merkezleri 2023’te 17 milyar litre su tüketmiştir; bu rakamın 2028’e kadar iki katından fazla artması beklenmektedir. Küresel ölçekte 8000 veri merkezi 2024’te yılda 460 TWh elektrik tüketmiştir; buna 2026’da (2022’ye kıyasla) 160 ile 590 TWh arasında ek tüketim eklenecektir – bu da sırasıyla İsveç’in ve Almanya’nın yıllık tüketimine denktir. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre bu altyapıların CO₂ emisyonları 2020 ile 2035 arasında üç katına çıkacaktır. YZ için gerekli nadir toprak elementlerinin çıkarılması küresel ölçekte yılda 13 milyar ton atık üretmektedir; bazı çalışmalar 2050’de bunun yüz katından fazlasını öngörmektedir. Bu etkilerden en ağır biçimde, yoksul ülkelerin yoksulları etkilenmektedir: ya doğrudan madencilik faaliyetleri ve yer değiştirmiş veri merkezlerinin pompaladığı su kaynaklarının tükenmesi yoluyla; ya da dolaylı olarak biyolojik çeşitlilik kaybı ve aşırı iklim olayları aracılığıyla.
  25. YZ, kapitalist rekabetin içkin olduğu büyük teknolojik felaket risklerini artırır.
    YZ, özellikle Çin ile ABD arasında mücadele eden devletlerle sıkı sıkıya iç içe geçmiş teknoloji tekelleri arasındaki rekabetin başlıca konusu hâline gelmiştir. Bu nedenle YZ yarışı, doğrudan onun askerî uygulamalara yönelik bir yarıştır. Araştırma süreçleri opaktır ve bilimin “örgütlü şüphecilik” ilkesinden sapmaktadır. Bu yapı, riskleri artıran gizliliği teşvik eder. Daha gelişmiş bir YZ’nin birçok sisteme kendiliğinden entegre edilmesi, temel hizmetleri kesintiye uğratabilir, tehlikeli virüsler üretebilir, nükleer bir saldırıyı tetikleyebilir – üstelik bunun tam olarak nasıl gerçekleştiği bilinmeden… Kapitalist sistemin, bilim tarafından ayrıntılı biçimde belgelenmiş iklimsel devrilmeyi durdurma konusundaki acziyeti, bu senaryoların bilim kurgu olmadığını göstermektedir.
    Gerekli bir Tartışma için Bazı Yönelimler
  26. YZ’nin etkilerine karşı toplumu korumak üzere riskleri belirlemek ve acil önlemler almak için kamusal bir girişim zorunludur.
    Kapitalist çıkarlardan bağımsız bilimsel uzmanlıkla beslenen geniş bir demokratik tartışma, YZ’nin toplumsal yararını değerlendirmeli ve özellikle şu sorun ve düzenlemeleri tartışmaya açmalıdır:
  • YZ araştırma-geliştirme faaliyetleri kapitalist grupların elinden alınmalı ve bilimsel topluluğun usullerine tâbi kılınmalıdır;
  • Model tasarımı, algoritma eğitimi ve şirketlerin kullandığı teknik metodolojiler konusunda tam şeffaflık sağlanmalıdır;
  • YZ’nin sanatsal ve edebî üretim alanında kullanımı yasaklanmalı; veri korsanlığı bastırılmalıdır;
  • Sayısal teknolojilerin kooperatif kullanım girişimleri (Wikipedia vb.), YZ’nin rekabetine ve YZ tarafından korsanlığa karşı korunmalıdır;
  • YZ kullanımıyla toplumsal ilişkilerin insanlıktan çıkarılması riskine karşı “bakım” alanlarında (eğitim, sağlık, erken çocukluk ve yaşlı bakımı, kadına yönelik şiddetin önlenmesi vb.) istihdam korunmalı ve genişletilmeli; kamu idarelerinde yurttaşlara açık gişeler güvence altına alınmalıdır;
  • YZ’nin askerî ve kolluk alanlarındaki uygulamaları yasaklanmalıdır;
  • Irkçı, maço ve LGBTİ+ karşıtı içerikler yasaklanmalıdır;
  • On altı yaş altındaki çocukların sosyal ağlara erişimi kaldırılmalı; teknoloji ve riskleri konusunda eğitim verilmelidir;
  • Okul müfredatları, işbirliğini, doğaya aidiyet duygusunu ve canlıya saygıyı geliştirecek biçimde reforme edilmelidir.
  1. YZ, emek dünyasını; değer zincirinin tüm halkalarında mücadeleleri birleştiren ve işçi denetimini yeniden gündeme getiren, radikal biçimde sömürgecilik karşıtı, mücadeleci bir uluslararası sendikalizmin zorunluluğuyla yüz yüze getirir.
    Big Tech’in rantçı kapitalizminin gücü, madencilikte, nadir toprak elementlerinin rafinasyonunda ve elektronik sanayide milyonlarca işçinin ve çocuğun aşırı sömürüsüne dayanır. Bu açgözlü tekellere ve onların tekno-faşist projesine karşı tutarlı mücadele, değer zincirinin tüm düzeylerinde işçilerin birliğinden geçer. Her yerde sendikaların tanınması ve sendikal özgürlük. İşyerinde YZ’nin uygulanmasına ilişkin olarak işçilerin danışma hakkı zorunlu olmalıdır. Sendikal veto hakkı tanınmalıdır. İş yükünün nicelik ve nitelik bakımından evrimi üzerinde işçi denetimi sağlanmalıdır. Şirketlerde YZ’nin uygulanmasına bağlı işten çıkarmalara karşı, ücret kaybı olmaksızın çalışma süresi kısaltılmalıdır.
  2. Veri merkezlerinin ve YZ’nin diğer ağır altyapılarının inşasına moratoryum uygulanması zorunludur. Her yeni ilerleme, şu unsurları içeren bütünsel bir ekolojik ve toplumsal stratejinin kabulüne bağlanmalıdır: toplumsal eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen bir strateji; kaynakların (su, madenler) sürdürülebilir yönetimi; tahrip edilmiş ekosistemlerin onarımı; ayrıca Paris İklim Anlaşması hedefleriyle uyumlu, sera gazı emisyonlarının bağlayıcı biçimde azaltılmasına yönelik ayrıntılı bir plan.
  3. YZ karşısında bir karşı-kültür geliştirmek. Toplumsal hareketlerde, YZ’nin toplumsal ilişkileri ve fikir tartışmalarını aşındırmasına karşı kolektif pratikler hayata geçirmek.
    Kolektif zekânın oluşumu, yüz yüze gerçekleşen, sözlü ve sözsüz ifadelere imkân tanıyan, demokratik biçimde kararlaştırılan ve değerlendirilen kolektif eylem olmadan mümkün değildir. Sosyal ağlar bir tartışma mekânı değildir. Sol, “konuşan makineler”e duyulan büyülenmeye karşı mücadele etmeli; toplantılarında akıllı telefon kullanımını bilinçli biçimde dışlamaya çalışmalı ve görüş alışverişini ve derinlemesine analizleri hedefleyen basılı yayınları yeniden canlandırmalıdır.
  4. Başka bir dijital, kamusal ve demokratik olanak mümkündür.
    Zorunlu bir servet yeniden dağıtımı çerçevesinde, yerel, bölgesel ve ulusal otoriteler; kullanıcı verilerinin korunmasını güvence altına alan, demokratik denetim altında ücretsiz bir kamusal mesajlaşma, veri depolama ve sosyal ağ altyapısını ücretsiz olarak sağlama imkânına sahip olmalıdır. Ayrıca alanlara göre geliştirilen YZ’lerin de kamusal çerçevede oluşturulması gerekir.
  5. YZ çağında kapitalizme karşı mücadele, solun radikal bir yeniden kuruluşunun gerekliliğini güçlendirir.
    YZ’nin atılımı, solun bocalayışını çarpıcı biçimde görünür kılmaktadır. Bu durum, Marksizmi ve genel olarak solu; üretimcilikten, araçsalcı ideolojilerden (“amaç araçları meşrulaştırır”), ilerleme kültünden ve “teknolojik tarafsızlık” fikrinden arındırma gereğini pekiştirir. Big Tech’in Silikon Vadisi, Shenzhen ve diğer emperyalist merkezlerden yükselen küresel tahakkümü, kampçılığın (campisme) saçmalığını ortaya koymaktadır: sermaye ile kopuş ancak kapitalizmin dünya çapında ortadan kaldırılmasına kadar kesintisiz sürdürülmesi gereken devrimci bir uluslararası perspektif içinde düşünülebilir. Marksizmin ötesinde, solun “aktör-ağ teorisi” gibi post-modern kavrayışlarla da hesaplaşması gerekir: YZ’nin yabancı (alien) doğasının tehlikeli sonuçlarını tam anlamıyla kavramak, insan faaliyetinin bir tür protezi olarak işleyen teknik düzeneklerin, toplumsal etkileri olduğu için toplumsal aktörler olarak görülmesi gerektiği fikrinden vazgeçmeyi gerektirir. Tarihi yapan makineler değil, insanlardır.
  6. YZ’nin tehditleri, kapitalist büyüme uygarlığıyla devrimci, ekososyalist bir kopuşun aciliyetini vurgular.
    YZ’nin tehditleri yalnızca kapitalizmden kaynaklanmaz. Üretim ilişkileri ne olursa olsun, sinir ağları yapısal olarak doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek ve farklı bir geleceği tasarlayamayacaktır. Kapitalist mülkiyetin kolektif mülkiyetle değiştirilmesi tek başına, YZ’nin ekolojik ayak izini yeryüzünün sürdürülebilirlik sınırları içine çekmeye yetmez. YZ’nin, piyasanın yarattığı korkunç sorunları yine piyasanın çözmesini sağlayacak bir mucize ilaç gibi davranacağı fikri aklın değil, büyünün ürünüdür. İnsan onuruyla ve türün hayatta kalmasıyla bağdaşan tek perspektif; toplumsal adalet içinde planlanmış, gerçek ihtiyaçların demokratik olarak belirlendiği, ekosistemlere, onların sınırlarına ve kırılgan, yerine konulamaz güzelliklerine saygı gösteren küresel maddi üretimin ekososyalist küçülmesidir.
    Daniel Tanuro
    Bu tezler yazım sürecinin çeşitli aşamalarında Marius Gilbert, Cédric Leterme, Léonard Brice, Michaël Löwy, Christine Poupin, Julia Steinberger ve Mélodie Vandelook’un katkı ve değerlendirmelerinden yararlanmıştır; dikkatleri için kendilerine teşekkür ederim.
    Kaynak
  • A l’Encontre, 11 Şubat 2026:
    https://alencontre.org/ecologie/theses-pour-une-critique-ecosocialiste-de-lintelligence-artificielle.html
    Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

“İran Hayatın Şarkılarını Tekrar Söyleyecek”: İran’dan Öğrenci Eylemcilerle Söyleşi – Bahram Ghadimi

Aşağıda Bahram Ghadimi tarafından Andeesheh va Paykar Kolektifi [Düşünce ve Mücadele] adına iki farklı İranlı aktivist öğrenciyle yapılmış iki söyleşiyi aktarıyoruz. Bu şöyleşilerde Protestoların ve baskının durumu, üniversitenin rolü, Monarşistlerin reel gücü, İran solunun durumu ve işçi sınıfıyla ilişkiler gibi bir dizi konuya değiniliyor. Güvenlik gerekçeleriyle isimler gizlenmiştir.


Birinci Söyleşi: Protestoların İlk Kıvılcımı, Ekonomik Baskı

Öncelikle, nasılsınız?

Açıkçası, bu koşullar altında “iyi” olduğumuzu söylemek zor. Her gün bir arkadaşımızın, bir sınıf arkadaşımızın ya da mücadele yoldaşımızın öldürüldüğünü veya tutuklandığını duyduğumuz bir durumun içindeyiz. Aileler yas tutuyor, üniversiteler kapalı, internet kesik ve başlı başına psikolojik bir işkence biçimi olan bir tür enformasyon boşluğunda yaşıyoruz. Duygusal olarak öfke, hüzün ve umut arasında gidip geliyoruz. Bu kadar adaletsizlik ve kan dökülmesine duyulan öfke, sevdiklerimizin kaybından doğan hüzün ve bu durumun sürdürülebilir olmadığına dair inanca dayanan inatçı bir umut. Bizi ayakta tutan belki de en önemli şey bu tarihsel sorumluluk duygusu: susamayız ve bu suçların cezasız kalmasına izin veremeyiz. Ama dürüst olmalıyız: psikolojik baskı çok büyük. Birçoğumuz kaygı, uykusuzluk ve sürekli bir korku yaşıyoruz. Tutuklanma korkusu, arkadaşlarımızın hayatı için duyulan korku, belirsiz bir gelecek korkusu. Buna rağmen ayaktayız ve mücadeleye devam ediyoruz.

İnternetin kesilmesine ve yaygın baskıya rağmen, güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği katliama dair görüntüler dışarıya sızdı. Buna karşın protestolar durmadı, hatta sokaklarda sevinç ve dayanışma sahneleri bile görüldü. Tahran sokaklarına çıktığınızda ne hissediyorsunuz?

Ne yazık ki, insanlar bireysel olarak internete yeniden erişmeye başladığında ve videoları gördüğümüzde, gerçekte neler yaşandığını anlayabildik. Doğrusu, hiçbirimiz karşı karşıya olduğumuz baskının ve katliamın boyutunu bilmiyorduk. İran büyük ve çeşitli bir ülke; son protestolarda ülkenin birçok bölgesi harekete geçti ve bu hareketlilik vahşice bastırıldı. İnternet kesintisi nedeniyle, telefon hatları ve kısa mesajlar bile neredeyse iki gün boyunca çalışmadı. SMS’ler yaklaşık bir hafta ya da on gün sonra geri geldi, telefon görüşmeleri ise iki gün sonra. Çarpıcı bir bilgi: telefon kesintisinin ilk iki saatinde ne ambulansa ne de polise ulaşmak mümkündü. Acil hatlar bile devre dışıydı. Bu görüntüleri olaylardan sonra görmek yıkıcı bir darbe oldu. Sokaklardaki sevinç ve dayanışma sahneleri bana çok seçici geliyor. Kişisel olarak, bu protestoların geleceğini tehdit eden en büyük tehlikelerden birinin, acıya aşırı maruz kalma olduğunu düşünüyorum. İnternet geri geldiğinden beri, gerçi aslında hiçbir zaman tam olarak gelmedi, tam bir kesintiden, büyük zorluklarla yalnızca nüfusun çok küçük bir kesiminin, belki de %10’dan azının, üstelik Tahran’ın “elit” sayılan çevreleri içinde bile, aralıklı ve istikrarsız biçimde erişebildiği bir duruma geçtik. Tek bir videonun tekrarlandığını görmedik, tek bir ismin tekrarlandığını duymadık. Acının hacmi, cinayetlerin sayısı, mevcut görüntüler gerçekten katlanılmaz ve insan zihninden silinmiyor. Bu yüzden duygusal olarak iyi bir durumda olduğumuzu söyleyemem. Bana göre şu anki en büyük tehlikelerden biri tam da bu travma, bu acı ve direncimizin aşınması.

Protestoların ilk kıvılcımı ekonomik baskı, yüksek enflasyon ve riyalin değer kaybıydı; ancak çok kısa sürede taleplerin radikalleştiğini ve ekonomik taleplerden sistemin tümden reddine doğru bir geçiş yaşandığını gördük. Bu süreci nasıl açıklıyorsunuz?

Ani bir dönüşten ya da beklenmedik bir siyasallaşmadan söz etmiyoruz. Öncelikle, Tahran’da ilk kıvılcımı yakanlar, İslam Cumhuriyeti açısından tarihsel olarak merkezi bir kurum olan ve onun çekirdek tabanının parçasını oluşturan çarşı esnafıydı. Bu protestolar, yıllar boyunca ekonomik baskıyı toplumun en sessiz ve en yoksullaşmış kesimlerine yıkan politikaların doğrudan bir sonucudur. Riyalin sürekli değer kaybı ve yaptırımların sertleşmesiyle birlikte rejim, artık bütün baskıyı en alt kesimlerin üzerine yıkamayacağı bir noktaya geldi. Yaptırımlar esas olarak yoksulları vurup eşitsizliği artırsa da, rejimin kaynakları sistematik biçimde yağmalaması, İran’ın aynı zamanda bölgede en fazla milyoner sayısına sahip ülkelerden biri olması gerçeğiyle yan yana duruyor. Sonunda rejim, tercihli döviz kurunun kaldırılması, KDV’nin artırılması ve bütçe kesintileri gibi neoliberal politikalara başvurarak baskıyı daha geniş kesimlere, çarşıyı da kapsayacak şekilde yaydı. Doların hızla yükselmesi kıvılcım oldu ama İran toplumu yıllardır “kül altındaki ateş” durumundaydı. Yoksulluk, baskı, idamlar, cinayetler ve dinî yönetim nedeniyle biriken hoşnutsuzluk, sistemin tüm meşruiyetini zaten boşaltmıştı. Jina Amini’nin öldürülmesinin ardından patlak veren “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanı da bu tekrar eden örüntünün bir başka örneğiydi.

Bu bağlamda üniversite nasıl bir rol oynuyor?

Üniversite, tarihsel olarak çoğulculuğun mekânı olmuş ve İran’daki tüm toplumsal hareketlerde sürekli varlık gösteren ender alanlardan biri olmuştur. Demokrasinin pratik edildiği, farklı bölgelerden, sınıflardan ve siyasal görüşlerden insanların bir arada bulunduğu bir yerdir. 7 Aralık 1953’te darbenin ardından üç öğrencinin öldürülmesinin tarihsel hafızası hâlâ üniversitenin kimliğini belirlemektedir. Üniversite, sahte ikiliklerin ötesine geçmeyi ve araçsallaştırma girişimlerine direnç göstermeyi başarmıştır. Çeşitliliği ve kolektif karakteri nedeniyle ona sık sık “küçük bir cumhuriyet” diyoruz; kolektif karar alma ve demokratik müzakere biçimlerinin denendiği bir alan.

Bugün sokaklarda hangi sloganlar duyuluyor ve bunlar “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ile nasıl ilişki kuruyor?

Bugün sokaklarda “Şah çok yaşa!” ya da “Bu son savaş, Pehleviler geri dönecek” gibi sloganlar güçlü biçimde duyuluyor. Bu da 2022’ye kıyasla bir kopuşa işaret ediyor. Bu sloganlar, daha yaşlı ve daha yoksullaşmış, farklı kesimlerden geliyor. Buna karşılık üniversite içinde hâlâ “Zalime ölüm, ister Şah olsun ister Rehber” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganları güçlü biçimde yankılanıyor. Sokak ile üniversite arasındaki bu kopuş, toplumsal umutsuzlukla ve Rıza Pehlevi’nin bu öfkeyi sahiplenebilme kapasitesiyle açıklanabilir. Bunu 2022’de başaramamıştı. Anketler monarşistlerin azınlıkta olduğunu gösterse de, diğer alternatiflerin tasfiye edilmesi ya da susturulması onun adının sloganlarda görünmesine yol açtı. Ancak bu, gerçek alternatiflerin yok olduğu anlamına gelmiyor.

Öğrenci hareketine yönelik baskı nasıl gerçekleşti?

Üniversite eylemlerine sızdırılan Besiç [rejime bağlı milis kuvveti] varlığı, fiziksel şiddet, eğitimde ayrımcılık, uzaklaştırmalar, öğrencilerin okuldan atılması, yurtların iptali, aileler üzerindeki baskı ve güvenlik birimlerine çağrılmalar, sistematik baskı araçları oldu. Birçok öğrenci “tanık” sıfatıyla çağrılarak hukuki güvencelerden mahrum bırakıldı ve ardından istihbarat kurumlarına sevk edildi. Burada tehditlerle karşı karşıya kaldılar. Üniversitelerdeki baskı çok ağır, ancak buna rağmen orada protesto etmek tarihsel olarak sokaktakinden daha az ölümcül oldu. Çünkü sokakta ateşli silahlarla doğrudan karşı karşıya geliniyor. Bu nedenle, bu hareket sırasında üniversitelerin içinde ya da çevresinde öğrencilerin öldürülmüş olması özellikle vahimdir.

Üniversite, işçiler ve toplum arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Grevler baskıya ve ekonomik krize bir tepki olarak ortaya çıktı; ancak birçok kesim, Rıza Pehlevi’yi ve otoriter, antifeminist ve anti-etnik tutumların hâkim olduğu bir çevreyi güçlendirme korkusuyla daha geniş bir katılımdan kaçındı. Buna rağmen tarih şunu gösteriyor ki, işçilerle, öğretmenlerle, kamyon şoförleriyle ve üretici kesimlerle bir ittifak kurulmadan yapısal bir değişim neredeyse imkânsızdır. Genel grev, 1979’da olduğu gibi, hâlâ en güçlü araçlardan biridir. Rejim örgütlü işçi hareketini zayıflatmayı başardı; bu da bu tür bir eklemlenmeyi zorlaştırıyor. Ancak üniversiteden bakıldığında köprüler kurmak, diyalog geliştirmek ve dayanışma göstermek vazgeçilmezdir. Arak şehrinde yaşananlar [işçi konseylerinin kurulması], mevcut potansiyelin yalnızca bir örneğidir.

Batı’daki ilerici güçler ne yapabilir?

Filistin’i desteklemiş birçok kurum ve figürün İran’da işlenen suçlar karşısında sessiz kalması derin bir hayal kırıklığı yarattı. İslam Cumhuriyeti Filistin davasını siyasal olarak araçsallaştırdı ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklindeki indirgemeci bir okuma, İran’daki baskının meşrulaştırılmasına ya da görmezden gelinmesine yol açtı. Bazı sesler, göstericileri terörist olarak sunan resmî söylemi dahi tekrarladı. İlerici güçler bu sessizliği bozmalı, rejimin güncel ve tarihsel suçlarını teşhir etmeli ve İran’da solcu olmanın dahi hâlâ kriminalize edildiğini kabul etmelidir. Uluslararası tutuklama kararları gibi sembolik adımlar önemli bir etki yaratabilir. Ayrıca rejimin baskı aygıtıyla işbirliği yapan şirketlerin ve uluslararası ağların suç ortaklığı da teşhir edilmelidir.

“Yukarıdan” bir alternatifin medya yoluyla inşa edilmesini neden tehlikeli buluyorsunuz?

Çünkü İran tarihi, toplumun geleceğinin yukarıdan dayatılmasının felakete yol açtığını gösteriyor. 1979 devrimi taleplerin çoğulluğuyla başladı ve dinî bir diktatörlükle sonuçlandı. Üniversite, her türlü alternatifin yukarıdan değil, aşağıdan (toplumun içinden), gerçek mücadeleler ve kolektif süreçler aracılığıyla ortaya çıkması gerektiğini savunuyor, medyanın ya da tekil figürlerin dışarıdan dayattığı bir proje olarak değil.

Protestoların bir liderliği yok mu?

Hayır. Siyasal ve toplumsal bir geçmişe sahip gerçek liderlikler var, ancak bunlar tek bir figürde cisimleşmiyor, kolektif nitelik taşıyor. Üniversite, yatay siyasetin pratiğini yapmak, demokratik bir kültür oluşturmak, eleştirel bir söylem üretmek ve farklı toplumsal kesimler arasında köprü kurmak açısından kilit bir alan olabilir.

Hareketin bir sonraki adımı nedir?

İlk adım, rejimin korkusu nedeniyle bugün kapalı olan üniversitelerin yeniden açılması talebinde ısrar etmektir. Çevrimiçi sınavların boykotu bir direniş ve hafıza biçimidir. Yeniden açılmanın ardından üniversite protestoları sürecektir. Ancak moment karmaşık: baskı toplumu yorgun ve travmatize halde bıraktı. Bundan sonraki yol, bir strateji bileşimini gerektiriyor: güçlerin yeniden örgütlenmesi ve korunması, sokakla sınırlı olmayan çok biçimli direniş, eşgüdümlü grevlerin inşası, İran’ın geleceğine dair net bir vizyonun geliştirilmesi ve halklar ile hareketler arasında sahici bir uluslararası dayanışmanın güçlendirilmesi. Üniversite her zaman olduğu gibi en ön saftadır: bir direniş, fikir ve umut mekânı olarak. Üniversiteleri kapatsalar bile, tutuklamalar ya da internet kesintileri olsa bile, özgür, demokratik ve adil bir İran için mücadele sürüyor.

Teşekkürler

31/01/2026

İkinci Söyleşi: “Gelecek Belirsiz”

Üniversitelerdeki mevcut durumu kısaca anlatabilir misiniz?

Üniversiteler, özellikle Tahran’daki üniversiteler, 29 Aralık’taki (9 Dey) gösteriden bu yana fiilen kapalı durumda. Bu protestodan sonra üniversitelerin büyük çoğunluğu (hatta neredeyse tamamı) kapatıldı ve eğitim çevrimiçi biçime geçirildi. Yalnızca yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin kampüse girmesine izin verildi.

8 ve 9 Ocak’taki (18 ve 19 Dey) protestolardan ve kitlesel internet kesintisinden sonra durum daha da sertleşti: yurtlar boşaltıldı, sınavlar ertelendi ve hatta bazı üniversiteler final sınavlarını çevrimiçi yaptı. İnternetin kısmen yeniden bağlanmasının ardından, öğrenci cinayetlerine dair haberler hızla yayıldı; oysa bilgi karartmasının sürdüğü günlerde bile telefon görüşmeleri yoluyla haber alabiliyorduk.

Şu anda durum şöyle: Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde lisans öğrencilerinin kampüse girmesine izin verilmediği açıklandı. Tahran, Allameh ve Şerif gibi bazı üniversitelerde final sınavları yüz yüze yapılıyor. Diğer üniversiteler hakkında net bilgimiz yok. Bu yılın ikinci döneminin çevrimiçi yapılacağına dair söylentiler dolaşıyor.

Öğrencilerin durumu, kafa karışıklığı, yas hali ve kolektif olarak bir araya gelememe duygusunun bir bileşimi. Yurtlar yaklaşık iki haftadır yeniden açıldı, ancak görünüşe göre esas olarak lisansüstü öğrenciler için. Şu anda ikinci dönemin çevrimiçi yapılmasını engellemeye yönelik bir kampanya yürütülüyor. Öldürülen öğrenciler için düzenlenen yaslar ve anma törenleriyle birlikte bu, bugün üniversitelerdeki en önemli gelişmelerden biri.

İran dışındaki medyada, eski Şah’ın oğluna yönelik sözde kitlesel desteği gösterdiği iddia edilen pek çok video yayıldı; hatta çoğunluğun monarşinin geri dönüşünü istediği izlenimi yaratılmaya çalışıldı. Buna karşılık İran içinde, üniversitelerde monarşi yanlısı tek bir gösteri bile görmediğimizi söylüyorsunuz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Bu tam olarak doğru değil. En azından bir üniversitede, Amir Kabir Üniversitesi’nde (eski Politeknik), “Şah çok yaşa!” gibi sloganlar atıldı. Videoların kitlesel biçimde yayılması, tüm üniversitelerin Pehlevileri desteklediği izlenimini yaratmaya çalıştı ve bu videoların birçoğu sahtedir —Şerif Teknoloji Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, sesler sonradan manipüle edilmiştir—. Ancak Pehlevi yanlısı hiçbir örneğin yaşanmadığını da söyleyemeyiz.

Şiraz, İsfahan, Meşhed Ferdovsi Üniversitesi ve Amir Kabir Endüstri Üniversitesi’nde Pehleviler lehine sloganlar duyuldu. Amir Kabir örneğinde, doğrudan bir kaynaktan bu sloganların yaygın olduğunu doğrulayabilirim. Buna karşılık birçok üniversite monarşiyle açık biçimde mesafe aldı. Özellikle Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde güçlü anti-monarşist sloganlar atıldı.

Gerçekçi tablo şudur: Monarşistlerin iddia ettiği kadar güçlü bir monarşi desteği yoktur, ama bunun tamamen yok olduğu da söylenemez. Demokratik ve sol akım hâlâ üniversitelerde önemli bir ağırlığa sahiptir. Ancak monarşi bu hareket içinde ciddi bir rakip hâline gelmiştir.

Peki bu sloganlar neden üniversitelerde duyuluyor? Kapsamlı bir analiz zor olmakla birlikte, bazı temel noktaları sıralayabilirim:

İslam Cumhuriyeti’ne karşı derin bir yıpranma, büyük bir öfke ve ne pahasına olursa olsun onu devirme isteği.
Üniversitelerde ve üniversite dışındaki alanlarda güçlü demokratik ve sol akımların yokluğu.
Tanımlı bir liderlik olmadan devrimci hareketin zafere ulaşabileceğine dair umutsuzluk.

İran’da hiçbir sol parti ya da örgütün (ne komünist ne de anarşist) geniş bir toplumsal tabana sahip olmadığı, dolayısıyla solun bu harekette ve benzeri süreçlerde hiçbir rol oynamadığı yönünde yaygın bir algı var. Bu doğru mu? Değilse, sol nasıl örgütleniyor?

Bu iddia tamamen doğru sayılamaz. 2022’ye kadar sol ağlar; meslek birlikleri, öğrenci konseyleri, işçi sendikaları, feminist kolektifler ve öğretmen örgütleri gibi biçimlerde mevcuttu. Hatta bu ağları daha tutarlı bir şekilde bir araya getirme girişimleri de oldu. 2022’deki Jina isyanı sırasında, solcu öğrencilerden ve öğrenci mesleki aktivistlerinden oluşan ağ öncü bir rol oynadı ve bu isyanın başlıca odaklarından biri oldu.

Ancak 2022 protestolarının bastırılmasının ardından bu ağlar çöktü: medya organları faaliyetlerini durdurdu, birçok öğrenci çevresi dağıldı, konseyler ve akademik dernekler ağır kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı ve nihayetinde geniş öğrenci solu ağı parçalandı.

Bugün, en azından üniversite içinde, sol daha çok sol görüşlü bireylerin toplamı olarak anlaşılmalıdır. Üniversite dışındaki durum da buna benzer. Şu anda tutarlı ve örgütlü bir akım yok; yalnızca bazı sınırlı çevreler ve mecralar kaldı. Solun bu protestolardaki varlığı önemsiz değildi, ancak dağınıklık, örgütsüzlük ve Pehlevi yanlılarının saldırgan tutumları nedeniyle büyük ölçüde bireysel bir varlığa indirgenmiş durumda.

Bu ayaklanmada öğrenci katılımı geniş miydi, yoksa yalnızca öğrenci aktivistleriyle mi sınırlı kaldı?

Öğrenci katılımı çok genişti. Hatta 2022 protestolarına katılmamış öğrenciler bile sokaklardaydı. Ölü ve tutuklu sayısı bunu gösteriyor; öğrencilerin doğrudan tanıklıkları da bunu doğruluyor. Ancak bu katılım örgütlü bir öğrenci hareketi biçiminde gerçekleşmedi. Çoğu durumda öğrenciler bireysel olarak ya da üç-dört kişilik küçük gruplar hâlinde katıldılar; yapılandırılmış bir öğrenci hareketi olarak değil.

Tüm bu baskılar altında sizi ayakta tutan şey nedir ve bugün umut sizin için ne anlama geliyor?

Garip gelebilir ama beni ayakta tutan şey kolektif akla ve zincirlerden, tahakküm ilişkilerinden arınmış özgür bir yaşam sürebileceğimiz bir geleceğe duyduğum umuttur. Bu geleceğin mümkün olduğu umudu; hatta son karanlık yıllarda bile bunu kolektif yaşamımızda, üniversitede ve yoldaşlarımızla birlikte deneyimlemiş olmamız. İran toplumunun, ilerlemenin ve bilincin sesini susturmaya yönelik otoriter girişimlere rağmen, sonunda 2022’de ve daha önce olduğu gibi yeniden sesini bulacağı ve hayatın şarkılarını tekrar söyleyeceği umudu.

Tüm risklere rağmen sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz, yoldaşlar.

31/01/2026

Kaynak: https://vientosur.info/la-chispa-inicial-de-las-protestas-la-presion-economica/

https://vientosur.info/el-futuro-es-incierto

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Vietnam: Tô Lâm’ın Yükselişi ve Komünist Parti içindeki Güç Mücadelesi – Massimo Di Nola

Birinci Genel Sekreter tarafından benimsenen önlemler, Xi Jinping “modelini” güçlü biçimde hatırlatıyor. Ancak Parti ve ülke, Çin’den çok farklı.

Vietnam’da Parti Kongresi çok sık meydana gelmez. Beş yılda bir toplanır ve geleceğe dönük iktidar coğrafyasını belirlemenin yanı sıra yeni ekonomik kalkınma stratejilerini başlatmaya, devletin toplum üzerindeki kontrolünü ve Komünist Parti’nin tartışmasız egemenliğini sürdürmek için kullanmayı amaçladığı politikaları ve araçları ortaya koymaya yarar.

Ocak ayı sonunda yapılan kongre, iki gün erken sona erdi. Sürpriz yok: Kongrede görüş çatışması yaşanmaz. Bu tartışmalar, kongre öncesinde, farklı yerel organlarda yapılan hazırlık toplantılarında, delegelerin seçimiyle eşzamanlı olarak gerçekleşir. Kongreye gelindiğinde, işler zaten karara bağlanmıştır. “Dört sütun”un konuşmaları dinlenir: Parti Genel Sekreteri Tô Lâm, Başbakan Pham Minh Chinh, Devlet Başkanı Lương Cường ve Ulusal Meclis Başkanı Trần Thanh Mẫn. Ardından birkaç konuşma daha yapılır. Sonunda ise alkışlanır.

Ancak asıl ilginç olanlar bundan sonra başlıyor. Özellikle de bugün. Öncelikle, Vietnam’daki iktidar mimarisinde öngörülen değişiklikler nedeniyle: Belirleyici mesele, ülkenin yönetim kaldıraçlarının ve karar alma yetkilerinin giderek “birinci sütun”un, yani iki yıldır görevde olan Parti Genel Sekreteri Tô Lâm’ın elinde toplanmasıdır. Onun yükselişi, selefi Nguyen Phu Trong tarafından başlatılan ve Tô Lâm’ın aktif biçimde desteklediği, zirvedeki geniş çaplı tasfiye dalgasıyla örtüşmektedir. Her zamanki gibi suçlama yolsuzluktur.

Xi Jinping’in Çin’de iktidarı merkezîleştirme biçimiyle kurulan paralellik hemen akla geliyor. Bu benzetme anlaşılır; ancak bağlamdaki derin farklılıkları akılda tutmak gerekir. Vietnam’da her şeyden önce bir ekonomik kriz belirtisi yoktur. Asıl mesele, teknoloji, altyapı ve enerji alanlarını kapsayan iddialı kalkınma perspektifleri ile başta Çin olmak üzere dışa bağımlılığın azaltılmasıdır.

Dış politikada temel görev, herkesle ortaklık ilişkilerini sürdürmek ve geliştirmektir: Vietnam ihracatının başlıca alıcısı olan ABD; en büyük yatırımcılar ve teknolojik ortaklar olan Kore ve Japonya; ayrıca ASEAN adı verilen özgün bir bölgesel örgüt çerçevesinde bir arada yaşanan komşu ülkeler. Askerî alanda ise, Pekin’in Paracel (Xisha) ve Spratly (Nansha) takımadaları üzerindeki iddialarına ve kıyı bölgelerindeki deniz kaynaklarının işletilmesine ilişkin hak taleplerine karşı yeterli bir caydırıcılık kapasitesinin korunması söz konusudur.

Son olarak, Vietnam Komünist Partisi, hem ideolojik düzlemde –“devletçi”, “liberal”, “etkinlikçi” ya da “ortodoks Marksist” gibi etiketlerle özetlenebilecek– hem de sadakatler bakımından –ordu ile Parti bürokrasisi arasında– ve ayrıca coğrafi temsil açısından –ülkenin kuzeyi, ortası ve güneyi arasında– güçlü iç bölünmelerle karakterize olmaya devam etmektedir. Şimdilik, bunların hepsi Tô Lâm tarafından hizaya sokulmuş değildir. Gelecek bunu gösterecektir.

Peki sıradaki adımlar neler? Aslında bazıları çoktan atılmış durumda. Kongre, elbette önceden belirlenmiş olan Merkez Komite listesini onayladı. Ve tam da burada ilk sürpriz ortaya çıkıyor: Devlet Başkanı Lương Cường ile Başbakan Pham Minh Chinh bu listeden çıkarıldı. Bu bir tesadüf değil. Nisan ayında, Parlamento’nun Ulusal Meclisi sırasında, Tô Lâm’ın devlet başkanlığını da üstlenmeyi planladığı yaygın biçimde kabul ediliyor. Bu tercih hiç de önemsiz değil. Zira mevcut başkan Lương Cường’un –iki yıl önce, ordunun Genel Siyasi Dairesi’nin eski başkanı olarak– atanması, Tô Lâm’ın yükselişine kuşkuyla bakan silahlı kuvvetlerle yapılmış bir uzlaşmanın ürünüydü. Üstelik Cường, görevini büyük ölçüde “temsili” ve oldukça silik bir biçimde yerine getirdi; özellikle dış politika alanında, sık sık Tô Lâm’ın onun önüne geçmesine izin verdi.

Gerçekte, bu aşamada ordunun güçlü adamı mevcut Savunma Bakanı Phan Văn Giang’dır. Bununla birlikte, şimdilik askerî kanadın hem yeni Merkez Komite’de –Kamu Güvenliği’nden gelen 7 üyeye karşılık 26 üyeyle– hem de iki üniformalı üyenin yer aldığı yeni Politbüro’da önemli bir varlığını koruduğunu vurgulamak gerekir.

Bundan sonra yeni başbakanın seçimi gündeme geliyor. Gözlemcilere göre şu anda en güçlü adaylar arasında, görece genç (55 yaşında) olan eski Merkez Bankası Başkanı ve halen Parti Örgütlenme Komisyonu’nun başında bulunan Lê Minh Hưng yer alıyor. Bir teknokrat olarak görülen Hưng, Uluslararası Para Fonu da dâhil olmak üzere çeşitli yabancı üniversite ve kurumlarda eğitim almış durumda.

Bunun yanı sıra başka isimler de dolaşıyor: Tô Lâm’la yakından bağlantılı, eski polis generali olan mevcut güçlü Kamu Güvenliği Bakanı Lương Tam Quang; yine eski Yüksek Mahkeme Başkanı ve polis generali olup Tô Lâm’ın himayesindeki isimlerden sayılan mevcut Başbakan Yardımcısı Nguyễn Hòa Bình; ya da atanması ordunun hükümet işlerine daha fazla müdahil olma niyetine işaret edecek olan Savunma Bakanı Phan Giang.

Ancak vurgulanmayı hak eden bir nokta var. Başlangıçta, “polis” Tô Lâm’ın ülkenin dönüşümüne dair güçlü bir vizyona sahip olması beklenmiyordu. Oysa gelişmeler farklı yönde ilerliyor. Kısmen mevcut Parti lideri tarafından zaten başlatılmış ve Kongre tarafından da onaylanmış olan program; Vietnam’ın halihazırda iyi düzeyde üniversitelere sahip olduğu yüksek teknoloji sektörlerinin güçlendirilmesini, demiryollarını ve genel olarak ulaşım altyapılarını, mümkünse yeşil enerji üretimini ve ayrıca ülkede Vin Group ile Masan gibi gerçek anlamda holding niteliği taşıyan büyük grupların ya da çelik ve metalürji alanında Hoa Phat, bilişim ve telekomünikasyon alanında FPT gibi daha uzmanlaşmış şirketlerin ortaya çıkışıyla birlikte gelişen özel girişimciliği kapsamaktadır. Bu aktörler, siparişler ve kamu yardımları biçiminde şimdiden somut bir destekten yararlanmaktadır.

Dahası, Tô Lâm bakanlıkların, kamu ajanslarının ve yerel idari yapıların sayısında ciddi bir azaltmaya gitmiş, böylece –en azından kâğıt üzerinde– karar alma süreçlerinin rasyonelleştirilmesini ve mükerrer işlemlerin azaltılmasını sağlamıştır. Bu hedeflere ulaşmak hiç de kolay değil. Bununla birlikte, yeni liderin polis kökenli olması nedeniyle ülkenin nasıl yönetileceğine dair ciddi bir belirsizlik de sürmekte. Üstelik kendisi “iyi polis” rolüne bürünme gibi bir eğilim de göstermiyor: Yönetimi altında, çok sayıda takipçisi olan blog yazarları, gazeteciler ve internet siteleri ağır bir baskıyla karşı karşıya kalmış ve kalmaya devam ediyor; bu baskı, tutuklamalar ve hızlı yargılamalar yoluyla uygulanıyor. Hakları ve ifade özgürlüğünü savunmak için faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri de bundan muaf değil. Bu konuların tümüne yakında daha ayrıntılı biçimde geri döneceğiz.

Fırın ve Polis
Parti içindeki yolsuzluk avıyla beslenen bir siyasi yükseliş

Tô Lâm’ın kariyeri neredeyse bütünüyle, doğrudan Parti’ye bağlı olan ve silahlı kuvvetlere değil, Kamu Güvenliği Kuvvetleri’ne bağlı polis teşkilatı içinde geçmiştir. Ardından Parti’nin Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu’nun başına gelmiş, daha sonra İçişleri Bakanı olmuştur. Bu görevler, ona eski Parti Genel Sekreteri Nguyen Phu Trong tarafından 2016’da başlatılan ve tarihe “Kızgın Fırın” lakabıyla geçen geniş çaplı tasfiyede başat bir rol oynama imkânı vermiştir.

Bu kampanya gerçekten de yumuşak yürütülmedi. Tahminlere göre, her düzeyde yaklaşık 17 bin kişiyi kapsadı. Bunlar arasında örneğin Sağlık Bakanı, Bilim ve Araştırma Bakanı, iki başbakan yardımcısı, Ho Şi Minh Kenti Parti Sekreteri ile petrol sektöründe Petrovietnam, tersanelerde Vinashin, taşımacılıkta Vinalines gibi en büyük kamu şirketlerinden bazılarının yöneticileri yer alıyordu. Buna çok sayıda üst rütbeli asker de eklendi ve süreç, iki “sütun”un zorunlu istifasına kadar vardı: eski Devlet Başkanı Vo Van Thung ile bir diğer eski devlet başkanı ve eski başbakan Nguyen Xuan Phuc.

Gerçekte “Kızgın Fırın” operasyonu, bir yandan güçlü bir ekonomik büyümeyle, diğer yandan da her düzeyde paralel biçimde artan yolsuzlukla geçen bir on yılın ardından, Parti’nin kamuoyu nezdindeki güvenilirliğinin bir kısmını yeniden tesis etme ihtiyacına da yanıt veriyordu. Ancak 2024’te Nguyen Phu Trong hayatını kaybetti. Ve Tô Lâm, “Fırın”dan geriye kalan “külden” yararlanarak, haleflik yarışında tüm potansiyel rakiplerini tasfiye edebilmek için gerekli kartları eline alır. Zira onların kişisel dosyalarını çekmecelerinde tutmaya devam ediyor.

Massimo Di Nola


• ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından, Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

Kaynak – Andrea Ferrario, 1 Şubat 2026:
https://andreaferrario1.substack.com/p/vietnam-il-congresso-del-partito ?

• Bu makale, daha önce Libération, Radio Popolare ve Il Sole 24 Ore’de gazetecilik yapmış olan Massimo Di Nola ile, Andrea Ferrario’nun sitesinde yürütülen bülten kapsamında başlayan bir işbirliğinin ilk ürünüdür. Massimo özellikle Vietnam ya da Orta Asya gibi az ele alınan bölgeleri, Çin’le ilişkileri perspektifinden takip etmektedir.

• ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından, Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Yapay Zekâdan Sonra – Cédric Durand

Yapay zekâ “devrimi”, şimdilik bir üretkenlik mucizesinden çok şişen değerlemeleri ayakta tutan devasa bir altyapı seferberliği gibi görünüyor: veri merkezleri, GPU’lar, şebeke bağlantıları, enerji, su… Hesaplar tutmayınca sektör nakit akışından borca kayıyor; risk de kapalı devre yatırım döngüleri, uzun vadeli taahhütler ve “anapara ödemesiz” kredilerle görünmezleştiriliyor. Peki, bu düzenin faturası kime kesilecek? Verimlilik patlaması gelmezse balon, 2008’i hatırlatan zincirleme bir “düzeltmeye” dönüşür mü? Cédric Durand anlatıyor.

Yapay zekâ (AI) bağlantılı şirketlerin borsadaki değeri geride bıraktığımız on yılda ona katlandı. John Lanchester’in yakın zamanda belirttiği üzere, bir tanesini hariç tutarsak, dünyanın en büyük on şirketi gelecek değerlemelerini yapay zekâya bağlamış durumda. Bunların biri dışında hepsi Amerika menşeili ve toplam değerleri ABD ekonomisinin yarısından epey fazlasına tekabül ediyor. Yapay zekâ ‘devrimine’ dair beklentiler, son birkaç yıldır bu ABD’li teknoloji şirketlerine yapılan yatırımlarda bir patlamaya yol açtı. İnsan-sonrası yapay zekânın müstakbel atılımları ve vadettiği müthiş üretkenlik artışları yatırımcıların iştahını öylesine kabarttı ki, tam da Financial Times‘tan Ruchir Sharma’nın ifade ettiği gibi “Amerika, yapay zekâ üzerine oynanan koca bir kumara dönüştü.” Sektördeki sabit yatırımlar öylesine büyük ki, ABD’nin 2025 büyümesinin itici gücü bunlardı. Yapay zekâ modellerinin eğitilmesi ve işletilmesi için devasa veri merkezleri, bilişim ekipmanları, soğutma sistemleri, ağ donanımları, şebeke bağlantıları ve güç kaynakları gerekiyor. Teknoloji şirketlerinin, 2030’a kadarki muhtemel talebi karşılamak için 5 trilyon dolar gibi muazzam bir meblağı bu maliyetli altyapıya harcaması bekleniyor – ki bu harcama da yine büyük oranda ABD’de yoğunlaşıyor.

Sorun şu ki, hesap tutmuyor. Sektör, kendi yarattığı bu dehşetli maliyeti karşılamak adına nakit akışına ve özkaynak finansmanına dayanan bir modelden borç finansmanına dayalı bir modele geçiyor. Kâğıt üstünde bu borca yönelişi, artan kârlılık imkânlarının ve ufukta beliren refah beklentisinin bir sonucu olarak okumak da mümkün. Ne ki, giderek acayipleşen finansal işlemler bunun tam tersini gösteriyor. Bu büyük tantana; tedarikçilerin kendi müşterilerine, onların da kendi tedarikçilerine yatırım yaptığı finansal döngüler sayesinde ortaya çıkıyor. OpenAI, tam da böylesi bir vaka. Dünyanın en değerli şirketi olan Nvidia, en büyük çip tedarikçisi olduğu OpenAI’a 100 milyar dolar yatırım yapmaya hazırlanırken, esasen kendi ürünlerine olan talebi finanse etmiş oluyor. Bu esnada OpenAI, kazandığının neredeyse iki mislini, kendi hizmetlerinin çalışabilmesi için gereken bilgi işleme kapasitesini sağlayan Microsoft bulut [cloud] platformu Azure’ye harcıyor; böylelikle bir yandan borç biriktirirken bir yandan da ana yatırımcısını zengin etmiş oluyor.

Başkaca yaratıcı finansman yöntemleri de mevcut. Meta’nın Louisiana’ya devasa bir veri merkezi inşa etme planını ele alalım. 30 milyar dolarlık bu tesis, Meta ve Blue Owl denen bir yatırım şirketinin ortak girişimi olan Beignet Investor LLC’ye ait olacak. Gereken finansmanın kayda değer bölümü ne Blue Owl’ın müşterilerinden ne de Meta tarafından sağlanacak; bu kaynak, geniş bir tahvil sahipleri havuzundan karşılanacak. Meta, tesisin kullanım hakkına yönelik uzun vadeli kira sözleşmesinin esas üstlenicisi. FT Alphaville‘in aktardığı gibi, “Beignet’nin Meta’nın kredibilitesinden yararlandığı, fakat bu uzun erimli kira garantisinin yarattığı mali sorumluluğun Meta’nın kredibilitesini sihirli bir biçimde etkilemediği hin bir yapılandırma” bu.

Yine de, bu dahice kurgulanmış finans mühendisliğini mümkün kılan şey, Meta’nın bu veri merkezinin inşası için bilançosunun neredeyse %1’ini ayırmış olması. Tahvil yatırımcılarına papağan gibi tekrar edilen iddiaların aksine bunun gerçek sebebi, vadedilen süper-zekânın ve süper-bolluğun gerçekleşmemesi ihtimaline karşı Meta’nın kendisine koruma sağlamasıdır. Meta’nın veri merkezi anlaşması, bir finansal analistin “sermayeye olan devasa ihtiyaç, ihraççıların riski üstlenmekte giderek daha hevessiz oluşu ve yatırıma hazır nakitlerin bir bileşimi” olarak tarif ettiği piyasa konjonktürünün tipik bir örneği. Böylesi bir manzarada yatırım bankacılarının görevi, ne olduğunu pek de bilmedikleri riskleri üstlenmeleri için kredi verenleri ikna etmeleri. “Aynı filmi milyon kere izledik,” diye uyarıyor bir analist, ki en barizi 2008 krizine giden süreçti.

Hiper ölçekli bulut sağlayıcılarının [hyperscalers] önde gelenleri Amazon, Meta, Microsoft ve Alphabet’in sağlam bilançolarına dar bir pencereden bakıldığında, AI patlaması sürdürülebilir bir eğilime sahipmiş gibi görünebilir. Ne var ki, Oracle gibi görece zayıf aktörlerdeki ve yapay zekâ geliştirme sektörünün belli başlı alanlarındaki çatlaklar belirgin hale geldikçe, ekosistemin geneline yayılmış bu eğilimin sürmesini mümkün kılacak yeterli kârın var olmadığına dair endişeler giderek tırmanıyor. Yapay zekâya olan hücum; ABD borsasının patlama yaptığı yılların ve kendi kırılganlıklarını peşinden getiren onlarca yıllık hayalî sermaye döngülerinin ardından yaşanıyor. Bank of International Settlements’ın (BIS) bürokratik dilinin gerisinde giderek yükselen bir endişenin sezilebiliyor olması tam da bundan: “Şayet AI yatırımlarındaki düşüş ciddi bir piyasa düzeltmesi eşliğinde gerçekleşirse, bunun negatif yayılma etkileri, önceki yükseliş dönemlerinde yaşananlardan çok daha öteye geçebilir. Yatırımcılar, AI şirketlerine erişim için ABD hisselerini tercih etti, (bundan kaynaklanabilecek) gizli kaldıraç etkisi kredi piyasasında zincirleme sorunlara yol açabilir.”

Saha çalışmalarından elde edilen sınırlı bulgular, anlamlı üretkenlik artışlarının yazma, kodlama, çağrı merkezlerinde müşteri desteği sağlama gibi işlerde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Firmalar, ilk başlarda yapay zekâ kullanımını öğrenmek gibi bir gecikme maliyetini sırtlanır, fakat zaman geçtikçe uyum sağlayanlar karşılığını almaya başlar. Yapay zekânın giderek daha geniş bir alanda kullanılması, Ar-Ge süreçlerini de içine alacak şekilde yenileme ve iyileştirme süreçlerini güdülemesi beklendiğinden, ekonomik kazanımlara dair beklentiler epey yüksek. Şayet vadettiği üretkenlik artışını gerçekleştirirse, kullanıcılar şimdikinden çok daha fazlasını yapay zekâya erişim için ödemeye razı olacaktır. JP Morgan’ın hesaplamaları, sermaye giderlerinin muhtemel büyüklüğü göz önüne alındığında, yapay zekâ sağlayıcılarının %10’luk bir getiri elde edebilmeleri için kesintisiz olarak her yıl 650 milyar dolar civarında gelir elde etmesi gerektiğini gösteriyor, ki “devasa bir rakam” bu. Bu meblağ 1,5 milyar aktif iPhone kullanıcısının her birinden aylık yaklaşık 35 dolar almaya denk geliyor; ya da daha düz bir hesapla, küresel GSYİH’nin %0.55’ine tekabül ediyor. Yapay zekâ firmaları müşterileri kendilerine bağlamak için gerçek maliyetleri gizlediğinden dolayı şimdilik fiyatlar olması gerekenden düşük seyrediyor. Sahiden verimlilik artışları gerçekleşirse sorun yok, gelişen işletmeler bunu telafi etmek adına epeyce kaynağa sahip olacak. Verimlilik artışı beklenenden daha sınırlı gerçekleşse dahi yapay zekâ yatırımcılarının ceplerini doldurmaları mümkün. Birkaç yıl içerisinde yapay zekâ iş süreçlerine öylesine derinden nüfuz edecek ki sistemden çıkmanın imkânı kalmayacak. Müşteri cephesi için bu, sistemde esir kalmak ve ödeme yapmaya zorlanmak demek olacak. Yapay zekâ dünyaya kancasını atacak ve teknoloji şirketleri pek müthiş kârlar elde edecek!

Bunun Büyük Teknoloji Şirketleri’nin [Big Tech] stratejisi olduğundan ve yapay zekâ sektöründe yaşanacak fiyaskolar zincirinin dahi onları bu yoldan döndürmeyeceğinden emin olabiliriz. Kapitalizmin tarihi, krizleri takip eden çarpıcı güç yoğunlaşması momentleriyle doludur, tam da bu yüzden önde gelen teknoloji şirketleri sektördeki alt üst oluşlardan bile kâr elde edebilir. Dahası, Silikon Vadisi milyarderlerinin ABD hükümeti üzerindeki muazzam politik etkisi düşünülürse, amaçlarına ulaşmalarını sağlayacak siyasi desteği bulmak için dişle tırnakla savaşmaları muhtemeldir. Gerektiği taktirde, Prometheusvari söylemlerini jeopolitik argümanlarla yeniden ısıtıp, yapay zekâ yarışında Çin’i mağlup etmeyi ülke için bir varoluş sınavı olarak sunabilir ve ballı askerî sözleşmeleri koparabilirler.

Öyle ya da böyle, rüzgâr tersten esiyor. 30 Kasım 2022 günü ChatGPT’nin piyasaya sürülmesiyle birlikte AI kullanımı virüs gibi yayıldı ve şirketlerin değerleri tavan yaptı. Ancak işletmelerdeki yaygınlığı hiç de beklenilen seviyeye ulaşmadı. Tüm kopan yaygaraya rağmen iş yerlerinde yapay zekâ kullanımı pek de artmıyor, yavaşlıyor dahi olabilir hatta, ki bu da işgücünün yalnızca küçük bir bölümünü ilgilendiriyor. Güncel bulgular, AI kullanımının üretkenlik seviyesinde ani bir artış yaratmadığını ortaya koyuyor. Kısacası, bazı otomasyon süreçleri hâlihazırda devam ediyor olmasına rağmen, öngörülen devasa ekonomik kazançları sağlamaya muktedir bir yapay zekâ devriminin eli kulağında olduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmuyor.

Radikal eleştirmenlerin gayet iyi bildiği, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’ın da güçlü biçimde savunduğu gibi, verimlilik odaklı kapitalist gelişme diye bir şey yoktur. Artan teknik verimlilik, kurumsal yapıya bağlı bir makroekonomik sonuçtur. Piyasanın yapısı yatırımcıların getiri elde etmesini engelliyorsa, güçlü teknolojiler kâr getirmeyebilir ve yaygınlaşamayabilir; ayrıca kitlesel işten çıkarmalara neden olursa emekçileri de yoksullaştırabilir. Yapay zekâ ile birlikte en yakıcı tehlike, işgücünde kitlesel bir motivasyon kaybı dalgası gibi görünüyor. Araştırmalar, yoğun AI kullanımının motivasyonu düşürdüğünü, beceri kaybına yol açtığını, can sıkıntısını ve vasatlaşmayı körüklediğini gösteriyor. Üretkenlik bağlamında ‘tersinden bir J-eğrisi’ görmemiz bile olası: kısa vadeli üretkenlik artışlarının işgücü niteliğindeki bozulma nedeniyle hızla gerilemesinden bahsediyorum yani.

Bir diğer sorun ise, özel şirketlerin sektörü yönlendirmesinin ve çılgınlığa meyyal piyasaların kışkırtmasının bir sonucu olarak, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin yapay zekâ üzerine, adeta iman edercesine oynadığı bahsin yaratabileceği kaynak israfıdır. Amerika ile Çin’in yapay zekâ yaklaşımları arasındaki tezat yol gösterici nitelikte. Michael Roberts’ın vurguladığı üzere, kapitalist ekonomiler derin bir koordinasyon sorunuyla karşı karşıya: “Çin’de, ekonominin bütününü canlandıracak stratejik teknoloji hedeflerine ulaşılması için bir plan mevcut”, ne var ki “merkez kapitalist ülkelerde tüm AI yumurtaları aynı sepete konmuş vaziyette, sepetin sahibi de hiper ölçekli bulut sağlayıcıları ve dev Muhteşem Yedili’den[1] başkası değil. Bu aktörler için esas olan kârlılıktır, teknolojinin çıktıları değil.”

İlerleyen dönemde sektör üzerindeki finansal baskı artarsa, bu yapay zekâ yükselişinin ardında bırakacağı somut mirasın, geçmiş balonların bıraktıklarına denk düşüp düşmeyeceği belirsizdir. Sahiden de veri merkezi kapasitesi kurma maliyetinin yalnızca küçük bir kısmı inşaat ve altyapı giderlerinden oluşuyor; finansmanın dörtte üçü, ağırlıklı olarak gelişmiş çiplere (GPU) olmak üzere, bilgi teknolojisi (IT) ekipmanlarına harcanıyor. Dot-com döneminin fiber kablolarından ya da 19. yüzyılın demiryollarından farklı olarak AI çipleri, performansları düştükçe ve yeni teknolojiler çıktıkça sık sık yenilenmek zorunda kalıyor. Kârlılık endişeleri gibi nedenlerle yatırımların bir anda kesilmesi durumunda, mevcut bolluğuyla kıyaslandığında yapay zekâya erişimin daralması somut bir ihtimal olarak belirebilir. Teorik olarak, sermaye harcamalarındaki kısıntı AI süreçlerindeki gelişmelerden elde edilen maliyet düşüşlerini aşarsa, AI’daki yükselişin mirası uzun sürmeyecektir; yanı sıra gündelik AI kullanımını sağlayan mevcut hesaplama gücü de azalabilir.

Bu eskime sorunu, finansal açıdan oldukça önemli sonuçlar doğuruyor. Veri merkezi kredileri “neredeyse her zaman anapara ödemesiz [non-amortizing] kredilerdir: yani yapılan ödemeler, borç tutarını azaltmaya yönelik değildir. Bunun yerine bu krediler, hiç eskimeyeceği varsayılan bir varlık için sağlanan sürekli bir finansman kaynağıdır. Buradaki temel varsayım, kredi vadesinin sonuna gelindiğinde -ki kabaca 5-7 sene arasıdır bu- tüm borç bakiyesinin yeni bir krediyle yeniden yapılandırılacağıdır.” Peki ama çipler beş senenin sonunda neredeyse işe yaramaz hâle geliyorsa, ana bileşeni ıskartaya çıkmış bir varlığı kim yeniden yapılandırır ki?

Veri merkezlerini işletmek için gerekli arazi, enerji ve suya artan talebin tüm bu yapay zekâ hücumunu oturttuğu sürdürülemez zeminden bahsetmiyorum bile. Böylesi bir bağlamda, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin uzay fethi anlatısının üstlendiği ideolojik işlev, tamamen dijitalleşmiş bir gelecek fantezisine bir tür meşruiyet kazandırmaktan ibarettir. Google’ın Project Suncatcher’ının açıkladığı gibi “yapay zekâ işlemine olan talep, ve buna bağlı olarak enerjiye olan talep artmaya devam edecek” ve “uygun yörüngedeyken bir güneş paneli, dünyada olduğundan 8 kata kadar daha fazla verimle çalışabilir, neredeyse kesintisiz şekilde enerji üretebilir, böylelikle pil ihtiyacını azaltabilir”, bu yüzden “uzay, yapay zekânın işlem kapasitesini genişletmek için gelecekte en uygun yer haline gelebilir.”

Yeryüzüne tekrar inersek, ucuz enerji ve nadir toprak elementlerine olan talep eski moda emperyalizmi harekete geçiriyor. ABD’nin yeni ulusal güvenlik doktrini, “kritik öneme sahip tedarik zincirlerini destekleyen […] bir yarımküre” istediklerini açıkça ortaya koyuyor. Trump yönetiminin Venezuela petrolüne el koyması ve teknoloji milyarderlerinin göz diktiği önemli madenler için Grönland üzerinde yayılmacı iddialarda bulunması durumun vahametini ortaya koyuyor. Şayet AI hüsrana uğramaya devam ederse, emperyal maceralar yoğunlaşabilir. David Harvey’in ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ olarak isabetle nitelediği bu yeni çağda, hayalî verimlilik artışlarına yönelik dijital arayışlar, yerini maliyetlerin düşürülmesi üzerine verilen vahşi bir yarışa pekâlâ bırakabilir.


[1] Magnificent 7 şirketleri: Apple, Microsoft, Amazon, Alphabet, Meta, Nvidia ve Tesla. -ç.n.


“After AI” başlığıyla 15 Ocak 2026 tarihinde NLR Sidecar’da yayımlanan Cédric Durand’ın bu yazısını Özgürcan Alkan Türkçeye çevirdi.

Kapak Görseli: Google’a ait Oregon’daki The Dalles veri merkezindeki soğutma kulelerinin üzerinde buhar yükseliyor. Fotoğraf: Google

Not: Textum Dergi tarafından tercüme edilip yayınlanan bu yazıyı sitemize almamıza izin verdikleri için Textum editörlerine teşekkür ederiz.

Arap Baharı’nın Küllerinden – Gilbert Achcar

Bin Ali’nin devrilmesinin üzerinden 15 yıl geçmişken, Arap bölgesindeki devrimlerin geleceği nedir?

Bugün, Arap Baharı’nın en önemli olaylarından biri olan Tunus diktatörü Bin Ali’nin devrilmesinin 15. yıldönümü. [1] 2011’deki olaylar, etkileyici bir devrim dalgasını tetikledi. Neredeyse hepsi kanlı bir şekilde bastırıldı.

14 Ocak 2011’de, Tunus diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali, Kuzey Afrika ülkesinde dört hafta süren ayaklanmanın ardından istifa etmek zorunda kaldı. Bu, Arap Baharı olarak bilinen ayaklanma dalgasının ilk büyük zaferiydi — ancak bölgede yaşanan demokratik ayaklanma, birçok yenilgiyle sonuçlandı. İsviçreli internet sitesi marx21.ch için yapılan bir röportajda, akademisyen Gilbert Achcar o yılların mirasını ve bugün yeniden canlanan devrimci sürecin geleceğini değerlendiriyor. Röportaj, İran’daki son ayaklanmadan (ve Suriye’de Rojava’ya yönelik saldırılardan-çn) önce yapıldı.

Jean Batou: Arap Baharı’nın ilk büyük zaferi olan Bin Ali rejiminin düşüşünün üzerinden 15 yıl geçti. Tunus’tan sonra, başta Mısır ve Suriye olmak üzere pek çok ülkede halklar kitlesel mücadeleler başlattı. Ancak bu etkileyici devrimci dalga, yabancı müdahaleler (cihatçı gruplar, Körfez ülkeleri, İran, Türkiye, Rusya vb.) ve mevcut devletlerin baskısı ile beslenen kanlı iç savaşlarla bastırıldı ve otoriter rejimlerin yeniden kurulmasına yol açtı. Bu uzun dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gilbert Achcar: Şu anda bilanço çok olumsuz. 2011 ayaklanma dalgasının, yaygın olarak Arap Baharı olarak bilinen, son büyük demokratik kazanımı olan Tunus’taki demokratik rejim, 10 yıl sonra, 2021’de bir iç darbeyle devrildi. 2019 devrim dalgasının son kalesi olan Sudan’da darbeye karşı halk direnişi, 2023’te askeri rejimin iki silahlı fraksiyonu arasında patlak veren savaşla bastırıldı. İsrail, Filistin halkına ve bölgesel düşmanlarına karşı siyonist saldırganlığın dramatik bir şekilde tırmanması kapsamında, bu yenilgiler arka planında Gazze halkına karşı soykırım savaşını başlattı.

Ancak bu olumsuz değerlendirme, Arap Baharı etiketinin somutlaştırdığı illüzyonların hâkim olduğu, başından beri “uzun vadeli devrimci süreç” olarak analiz ettiğim bir anı yansıtıyor. Bunun, 1980’lerin sonunda Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin yaşadığı gibi nispeten kısa süreli bir demokratik geçiş olmadığı benim için açıktı. Bu devletlerin bürokrasileri, bürokratik üretim tarzındaki derin krizin dayattığı ve gücünün zirvesinde olan Batı emperyalizminin desteklediği yükselen siyasi değişim dalgasına karşı sadece zayıf bir direnç gösterdi. Ve bu siyasi değişim, en az dirençli yolu izleyerek Batı emperyalizminin teşvik ettiği modele uyum sağlamaktan ibaretti.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ise durum oldukça farklıydı ve öyle de olmaya devam ediyor. Orada, egemen sınıflar mülk sahibi sınıflar —bazen devletin kendisinin de sahibi olanlar— ve ekonomik kalkınmayı sağlamak ve halkın sosyal beklentilerini karşılamak için gerekli olan radikal siyasi değişime şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu değişim, Batı emperyalistlerinin bölgedeki çıkarlarına büyük ölçüde ters düşüyor.

Ancak, yapısal kriz çözülmeden kaldığı için, değişimin zorluğu kaçınılmaz olarak uzun süreli bir tarihsel çıkmaza yol açtı: sosyoekonomik kriz kötüleşmeye devam etti ve siyasi bağlam bozuldu. Bu bozulma Suriye, Libya, Yemen ve şimdi de Sudan’da bir dizi iç savaşla kendini gösterdi ve bu da bölgedeki halkların moralinin bozulmasına ve harekete geçmemesine katkıda bulundu.

Ancak eski düzenin istikrarı geri kazanılamaz: Yapısal çıkmaz, er ya da geç siyasi patlamalara yol açan sosyal gerilimleri kaçınılmaz olarak körükler. “Uzun vadeli devrimci süreç” birkaç 10 yıl sürebilir ve sürekli bir çıkmaza girerse, etkilenen bölgede yaygın bir medeniyet çöküşüne yol açabilir. Alternatifin iki yüzü, sosyal devrim ya da barbarlıktır.

Jean Batou: Suriye’nin geleceği büyük ölçüde belirsiz olsa da, Rojava’da Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) özerk yönetiminin kurulması ve Suriye’de [Beşar] Esad rejiminin nihai düşüşü bu devrimci döngünün sonuçları olarak değerlendirilebilir mi? Dahası, Faslı gençlerin son ayaklanması, sosyal krizin bölge genelinde her zamanki gibi derin olduğunu göstermiyor mu?

Gilbert Achcar: Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt özerk yönetimi, Arap dünyasında devam eden devrim sürecinin ayrılmaz bir parçası değildir. Bu, Suriye devletini zayıflatan ve bu bölgesel yönetimin varlığını tolere etmesine yol açan iç savaşın bir yan ürünüdür. Bu yönetim, başından beri Suriye rejimi ile muhalefet arasındaki çatışmadan uzak durmuştur. IŞİD (İslam Devleti) ile mücadelede ABD ile ittifak kurmuştur.

Dahası, petrol monarşilerinin müdahalesi, Suriye rejiminin Makyavelist manevraları ve Suriye halk hareketindeki solun beceriksizliği, bu ülkedeki devrimci ayaklanmanın hızla iki karşıdevrimci kamp arasında bir iç savaşa dönüşmesine yol açtı: Bir tarafta Esad rejimi, diğer tarafta İslamcı köktenciliğin siyasi alanına ait çeşitli silahlı güçler.

Esad rejiminin çöküşünden en çok yararlanan, bu kampların en gerici olanı, eski El Kaide şubesi olan ve ülkenin kuzeyindeki İdlib bölgesini birkaç yıl boyunca yöneten ve Türk devletiyle (Türk devleti tarafından uzun süre kabul edilmeyen) ilişkiler geliştiren El Nusra Cephesi oldu. Esad rejimi, Ukrayna’nın işgaline saplanan Rusya tarafından terk edildiği ve ardından, özellikle 2024 sonbaharında İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’ı çökertmesinden sonra müdahale edemez hale gelen İran tarafından terk edildiği için çöktü.

Şam’da kurulan, İdlib’den sonra yeniden adlandırılan ancak esasen aynı parametreleri koruyan yeni hükümet, gerici, mezhepçi ve antidemokratik bir rejimdir ve elbette en kaba kapitalizm biçimini savunmaktadır. Donald Trump ve batı başkentleri tarafından hemen benimsenmesinin nedeni de budur.

Buna karşılık, Fas’ta son dönemde ortaya çıkan gençlik hareketi, 2011’de başlayan devrimci sürecin tam anlamıyla bir parçasıdır. Bu hareket, devrimin derin köklerini mükemmel bir şekilde ortaya koymaktadır: Zayıf büyümeyle birlikte gelişme durgunluğu, bunun ana belirtisi ise genç işsizliğidir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, 10 yıllardır bu işsizlik konusunda dünya rekorunu elinde tutmaktadır. Bölgedeki ayaklanmaların arkasındaki itici güç, özellikle gençlerin umutsuzluğudur.

Jean Batou: Bu halk ayaklanmaları zincirini tetikleyen nedenler hala mevcutsa, çoğu ülkede sosyal hareketlerin şu anda azalmasının nedeni nedir? Bunun nedeni, baskının uzun vadeli etkileri mi? Bu mücadelelerin ön saflarında yer alan kesimlerin yorgunluğu mu? Mafya benzeri neoliberal kapitalizm ve/veya gerici İslamcılıkla kopma umudu sunan siyasi liderliğin yokluğu mu?

Gilbert Achcar: Başlıca neden, siyasi reformist veya sosyal gerici muhalefetlerden bağımsız olarak gençlerin devrimci özlemlerini temsil eden yapılandırılmış bir siyasi hareketin yokluğudur. Bu muhalefetler, kitlelerin devrimci enerjisini kısmen başka yöne çekebilmiş ve bir devrimci kutup ile iki karşı-devrimci kutup arasında üçgen bir ilişki ortaya çıkmıştır.

Bu boşluğu en iyi şekilde dolduran, Sudan devrimiydi. Bu devrimin öncülüğünü, mahallelerde radikalleşmiş gençlerden oluşan komiteler, yani Direniş Komiteleri yapıyordu. Bu komiteler, merkezi olmayan bir yapıya sahipti, ancak modern iletişim teknolojilerini koordinasyon için kullanarak eylem birliği sağlayabiliyordu. Eksik olan, silahlı kuvvetler içinde bir ağ kurarak devrim için zemin hazırlayabilecek veya en azından devrim başladıktan sonra böyle bir ağ kurmak için çalışabilecek bir siyasi örgütlenmedir. Sadece bu, devrimin gerici subaylar arasındaki iç güç mücadelesi tarafından bastırılmasını engelleyebilirdi.

Bu, Fas’ta en çok eksik olan şeydir: Orada, GenZ 212 olarak bilinen gençlik hareketi, Sudan Direniş Komiteleri’nden çok daha az yapılandırılmıştır ve onlardan daha da fazla, zorluklarla orantılı bir siyasi yanıt vermekten yoksundur.

Baskı, aşılması gereken kaçınılmaz engellerden biri olduğu için başlı başına bir neden olarak görülemez ve bu bölgede aşırı şiddetiyle iyi bilinir. Asıl soru, bu baskıyı aşmak için nasıl örgütlenileceğidir. Ve burada örgütsel faktör çok önemli hale gelir.

Jean Batou: İsrail’in Gazze’de veya BAE’nin Sudan’da uyguladığı “nekropolitika” Filistin ve Sudan halklarının mücadele ruhuna ne ölçüde ağır bir darbe vurdu?

Gilbert Achcar: Bu iki durum birbiriyle karşılaştırılabilir değil. İsrail’in Gazze halkına karşı yürüttüğü soykırım savaşı, tüm Filistin halkına karşı bir saldırıdır. Birleşik Arap Emirlikleri Sudan’a doğrudan müdahale etmiyor: askeri güçler arasındaki savaşta iki taraftan birini, yani yaklaşık 20 yıl önce Darfur soykırımını gerçekleştiren paramiliterlerin kökenlerine dayanan Hızlı Destek Güçleri’ni destekliyor.

Daha önce de belirtildiği gibi, Sudan’da patlak veren savaş, 2019’dan beri devam eden devrimci süreci bastırdı. Ancak bölgesel etkisi sınırlıdır. Buna karşılık, siyonist devletin Gazze’de yürüttüğü soykırım savaşı, bölgede kesinlikle büyük bir etki yarattı. Arap Baharı’ndan bu yana biriken yenilgileri daha da ağırlaştırarak, bölge halkları arasında çaresizlik ve öfke duygusunu şiddetlendirdi. Ulusal düzeyde sosyoekonomik ve siyasi, bölgesel düzeyde ise siyasi ve duygusal hayal kırıklıklarının patlayıcı bir birleşimi sonucunda, öfkenin nihayetinde galip geleceğine inanıyorum.

Jean Batou: Suudi Arabistan, BAE ve İsrail gibi, askeri ve mali açıdan giderek daha güçlü ve saldırgan hale gelen ve çıkarlarını her ne pahasına olursa olsun korumaya hazır olan Orta Doğu alt emperyalizmlerinin ortaya çıkışı, ABD için giderek artan sorunlar yaratmıyor mu? Özellikle İsrail’in Katar’ı bombalaması da dahil olmak üzere komşularına karşı sergilediği savaş çılgınlığını ve ayrıca Sudan’da Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan arasındaki rekabeti kastediyorum.

Gilbert Achcar: Emperyalizmin vasalları arasındaki rekabetler, her bir vasal devletin efendisine, bu durumda ABD’ye olan bağımlılığını artırdığı ölçüde emperyalizmin yararına olur. Washington bu tür rekabetlerde taraf tutmamaya özen gösteriyor, daha çok arabulucu rolünü üstleniyor ve gerektiğinde müşterilerini uzlaştırmak için harekete geçiyor. Bu nedenle, ilk Trump yönetimi (2017-2020) Emirlikler ve Suudilerin Katar’ı boykot etmesine yeşil ışık yakarken, o bölgedeki ana ABD askeri üssünün bulunduğu Katar Emirliği ile ilişkilerini sürdürdü. Boykot, Trump’ın ilk döneminin sonunda sona erdi. İkinci döneminde, Trump, esasen kendisine rüşvet veren Katarlılara yönelik politikasını radikal bir şekilde değiştirdi. Bu, Katar’ın ustalıkla uyguladığı bir sanattır.

[Benjamin] Netanyahu’nun durumu farklıdır: Trump ile arasında küçük anlaşmazlıklar olabilir, ancak her ikisi de bunları gizli tutmaya özen göstermektedir. Netanyahu, Trump’ı yatıştırma konusunda usta oldu. Gerekirse görmezden geliyor, örneğin Netanyahu’nun kısa veya orta vadede hiçbir sonuç vermeyeceğine ve kaçınılmaz olarak tıkanacağına inandığı sözde “barış planı” gibi. İsrail’in “savaş çılgınlığı” ise Washington tarafından onaylanmakla kalmadı, ABD doğrudan katkıda bulundu, Trump döneminde daha da doğrudan, çünkü Trump silahlı kuvvetlerine İran’ın bombalanmasına katkıda bulunmalarını emretti. Katarlılarla kişisel ve ailevi iş bağları olan Trump’ın, İsrail’in Katar’daki Hamas liderlerini suikast girişiminden uzak tutmaktan başka seçeneği yoktu. Ancak bunu gönülsüzce yaptı ve hemen iki müttefikini uzlaştırmak için harekete geçti.

Körfez petrol monarşileri, Ürdün ve Fas monarşileri, Mısır ve İsrail, ABD ile yakından bağlantılı bir bölgesel sistemin parçalarıdır. Tüm bu devletler bir şekilde Washington’a bağımlıdır ve rolleri birbirine zıt olmaktan çok birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Bu tamamlayıcılık, İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım sırasında açıkça ortaya çıktı.

14 Ocak 2026

Kaynak: Jacobin.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump’a, ICE’a, Irkçılığa karşı Öz-örgütlenme ve Direniş – Kay Mann

Son haftalarda Trump’ın ABD’de demokratik haklara yönelik saldırıları ile uluslararası hukukun ve diğer ülkelerin egemenliğinin ihlali giderek arttı ve daha da şiddetlendi. Buna karşı bir toplumsal ve işçi direnişi hareketi şekilleniyor.

3 Ocak 2026’da, büyük çaplı bir hava ve deniz gücü, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşi Celia Flores’i kaçırdı; baskın sırasında yüz kadar Venezuelalı ve Kübalı öldürüldü. Bu baskının ardından ABD deniz kuvvetleri tarafından 500 milyon varil Venezuela petrolü çalındı.

En üst düzey emperyalist bir küstahlıkla Trump, ABD’nin Venezuela’yı “yöneteceğini” ilan etti; ayrıca Kolombiya’yı, Küba’yı ve son olarak da 1949’dan bu yana ABD’nin NATO müttefiki olan Danimarka’ya bağlı Grönland’ı tehdit etti. Bu saldırı, Venezuela kıyıları açıklarında ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan tekne mürettebatlarına yönelik, yargısız ve son derece vahşi infazların yaşandığı haftaların ardından geldi.

Ardından, 9 Ocak’ta, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinin buz gibi sokaklarında bir ICE ajanı, silahsız beyaz bir ABD vatandaşı olan, iki çocuk annesi, 37 yaşındaki Renee Good’u soğukkanlılıkla öldürdü. Good, göçmenlerle dayanışma amacıyla düzenlenen şiddet içermeyen eylemlere katılıyordu. Cinayetin çok sayıda videosu, Good’u, ICE ajanları tarafından öldürülen en az 32 kişinin en tanınırı hâline getirdi. Görünüşte birbirinden bağımsız olan bu iki olay, hem ABD içinde hem de dışında, uydurma uyuşturucu kaçakçılığı suçlamaları temelinde, ırksallatırılmış insanlara ve onların müttefiklerine karşı artan şiddet kullanımıyla birbirine bağlanmaktadır. Trump’ın ırkçı göç politikasının mimarı olan, neofaşist bir figür olan Stephen Miller’ın, Trump hükümetinde göç politikasıyla ilgili en üst düzey görevlerden birine getirilmesi, Venezuela’ya yönelik saldırı ile ICE cinayetleri arasındaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Irkçılık ve emperyalizm

Venezuela’ya yönelik saldırıdan birkaç saat sonra, birçok kentte acil protestolar düzenlendi; New York’ta katılım birkaç yüz kişiden 2.000’e kadar çıktı. Ancak ABD halkını en çok sarsan olay Renee Good’un öldürülmesi oldu. Ülke genelinde, onun anısına ve ICE’ın lağvedilmesi talebiyle binlerce gösteri düzenlendi. Anketler, bu talebe yönelik kitlesel bir destek olduğunu gösteriyor.

Hükümet, Good’u ICE ajanına arabasıyla çarpmakla suçlayarak karşılık verdi; oysa videolar açıkça aracın ajandan uzaklaştığını gösteriyor. Federal soruşturma, Minneapolis’in yerel yetkililerini devre dışı bıraktı ve Good’un dul eşinin “militan gruplarla” olan bağlarını soruşturmakla tehdit etti — oysa bu tür faaliyetler ABD Anayasası tarafından korunmaktadır.

Good’u öldüren, milliyetçi Hristiyan bir ICE serserisi olan Jonathan Ross hakkında herhangi bir suçlama yöneltilmedi ve şu anda hiçbir soruşturma yürütülmüyor. Hükümet buna karşılık Minneapolis’e daha fazla ICE ajanı gönderdi ve Trump, nadiren kullanılan, 19. yüzyıldan kalma İsyan Yasası’nı devreye sokarak kente düzenli askerî birlikler gönderme tehdidinde bulundu. ICE artık özel konutlara mahkeme kararı olmadan baskın yapma hakkını savunuyor; bu uygulamanın yaygınlaşması, demokratik haklara son derece tehlikeli bir darbe vuracak ve otoriterliğe ve neofaşizme doğru nitel bir sıçrama anlamına gelecektir. Genel kanı, kentin düşman bir güç tarafından işgal edildiği yönündedir.

Minneapolis’in Demokrat Belediye Başkanı Jacob Frey ile Demokrat Minnesota Valisi Tim Waltz, ICE’a karşı çıkmak ve onun kentten ve eyaletten ayrılmasını talep etmek için sert sözler kullandı; ancak fiiliyatta pek bir şey yapmadılar (1). Bu sırada Başkan Yardımcısı JD Vance, Frey ve Waltz’u ICE operasyonlarını engellemekle suçladı ve FBI onlar hakkında bir “soruşturma” başlattı; Minnesota polisi ise gösterilerin bastırılmasına katılıyor.

ICE aylardır ülke genelindeki kent ve kasabaları terörize ediyor; ancak Trump, ilerici ve Demokrat geleneği güçlü, zengin bir işçi mücadeleleri tarihine sahip olan Minnesota’ya karşı özel bir düşmanlık besliyor. Eyaletin en büyük kenti olan Minneapolis, son on yıllarda göç etmiş önemli bir Somalili nüfusa da ev sahipliği yapıyor. Bu topluluğun bir üyesi olan Ilhan Omar, Minneapolis’in büyük bölümünü kapsayan eyaletin 5. seçim bölgesinin ABD Temsilcisi. Omar, Trump’ın sosyal medyada düzenli olarak saldırdığı ve tehdit ettiği, ilerici ve son derece aktif dört Demokrat kadından oluşan “Squad”ın dört üyesinden biridir. Trump, ABD vatandaşı olan Ilhan’ın “hapiste olması gerektiğini” ve sınır dışı edilmesi gerektiğini söyledi (2).

Bir toplumsal hareketin doğuşu

10 Ocak’ta, Good’un öldürülmesini protesto etmek için 1.000’den fazla gösteri düzenlendi. Democratic Socialists of America-DSA’nın yerel şubelerinin büyük bir bölümü, ulusal yönetimin Venezuela’ya yönelik saldırıya karşı yapılan eylemlere katılma çağrısına yanıt verdi. Göçmenleri ICE baskınlarına karşı savunmaya yönelik çabalar, gerçek bir toplumsal hareketin tüm özelliklerini taşımaktadır. Aktivistler klasik taktikleri — yürüyüşler, mitingler, sloganlar — kullanmanın yanı sıra, ICE ajanları bir mahalleye girdiğinde ıslık çalmak gibi özgün ve yaratıcı yöntemlere de başvurmaktadır.

Ülke genelinde, ICE’ın şiddetinden, tutuklamalarından ve sınır dışı etmelerinden korkan göçmen ailelerin alışverişini ve ulaşımını organize etmek amacıyla mahalle örgütleri kurulmuştur. Bu gruplar, komşularının ve iş arkadaşlarının silahlı ve maskeli ICE ajanları tarafından götürüldüğünü görene kadar politikaya dâhil olmamış olanlar da dâhil, sıradan yurttaşlardan oluşmaktadır. Sağcı gazeteciler, banliyölerde yaşayan, orta sınıfa mensup ve mahalle gözetim gruplarına katılan beyaz kadınları — kendi deyimleriyle “wine moms” (şarap içen anneler) — hedef alarak öfkeyle tepki gösterdi.

Faşizme karşı işçi öz-örgütlenmesi

ICE karşıtı mevcut protestoların merkezi olan Minneapolis örneğinde, destek ve karşılıklı yardım gruplarından oluşan ağ, George Floyd’un ölümünü izleyen 2020 gösterilerine kadar uzanmakta. Ülke genelinde liseliler dersleri boykot etti. Farklı bölgelerden gruplar birbirleriyle bağlantı kurmaya, kaynaklarını ve taktiklerini paylaşmaya başlamıştır. Örneğin, Chicago’nun kuzeyinde faaliyet gösteren ve Protect Rogers Park adıyla bilinen ICE karşıtı bir gözetim grubu, Minneapolis’te gözlemcilerin eğitilmesine yardımcı olmuştur. Birçok kentin Meksika mahallelerinde ve diğer göçmen mahallelerinde, dükkânlarda ve restoranlarda “Haklarınızı bilin” broşürleri görülmektedir. Kentteki bazı okullar, ICE baskınlarına karşı önlem olarak kapatılmayı tercih etmiştir. Los Angeles’taki ve başka yerlerdeki kiracı sendikaları da harekete katılarak, bu mücadelenin özellikle işçi sınıfı içindeki derin köklerini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu karşılıklı yardım ağları, önceden var olan diğer hareketlerle bağlanacak; giderek daha büyük eylemlerin zeminini hazırlayacak ve genel anti-Trump hareketini güçlendirecektir. Bunlar, Trump’ın ırkçı beyaz Hristiyan milliyetçiliğine karşı güçlü bir direniş oluşturan işçi sınıfı dayanışma ağlarıdır ve bize öz-örgütlü demokratik bir toplumun mümkünatına dair bir fikir veriyor.

Minneapolis’e yakından bakış

Good’un öldürülmesine ait video kayıtları ile ICE ajanlarının kapıları kırarak içeri girdiğini, Hmong kökenli bir mülteciyi tutuklayıp dondurucu soğukta yarı çıplak hâlde dışarı çıkardığını gösteren görüntüler; ayrıca maskeli ve silahlı ICE ajanlarının beş yaşındaki bir çocuğu tutukladığına dair görüntüler ve bunlara eşlik eden halkın kahramanca direnişini yansıtan sahneler, dikkatleri Minneapolis üzerine çekmiştir.

23 Ocak Cuma günü bu kentte, bazıları tarafından “genel grev” olarak nitelendirilen bir protesto günü gerçekleştirildi. ICE’ın varlığını protesto etmek amacıyla çok sayıda küçük işletme kepenk kapattı; fiilî grevler sınırlı olsa da United Auto Workers (UAW), öğretmen sendikaları ve genellikle muhafazakâr olan inşaat sendikaları dâhil çeşitli sendikalar ile yerel emek konseyleri gösterilere destek verdi ve ICE ile diğer baskı güçlerinin kentten ayrılması talebine katıldı. Aşırı soğuğa rağmen on binlerce kişi yürüyüş yaptı; diğerleri ise kullanılmayan bir stadyumda toplandı. Bazıları da, Minnesota’ya gelen ICE ajanlarının indiği ve tutuklanan göçmenlerin sınır dışı edildiği havaalanında eylem yaptı. Havaalanında gerçekleştirilen barışçıl bir sivil itaatsizlik eylemi sonrasında yüzden fazla rahip gözaltına alındı. Minneapolis hareketiyle ve talepleriyle dayanışma amacıyla ülke genelinde iki yüz elliden fazla eylem düzenlendi.

20 Ocak 2026

1) Jacob Frey, özellikle “kentimizi adeta istila etmiş gerçek bir işgal gücü” ifadesini kullandı, CBS News, 18 Ocak 2026.

2) 19 Ocak 2026’da şu açıklamayı yaptı:
Sahte milletvekili Ilhan Omar, ABD’den nefret eden bitmek bilmez bir mızmız, her şeyi bildiğini sanıyor. Hapiste olmalı, ya da daha da iyisi, dünyanın en kötü ülkelerinden biri sayılan Somali’ye geri gönderilmeli. Somali’yi YENİDEN BÜYÜK yapmaya katkıda bulunabilir!”

Kay Mann, IV. Enternasyonal’in ABD’deki seksiyonu olan Solidarity’nin üyesidir ve üniversitede sosyoloji profesörüdür. Ayrıca IV. Enternasyonal’in Yürütme Bürosu’nda yer alıyor.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Yeni ve Eski Oligarşiler – Sermaye Birikim Rejimindeki Dönüşümler – Diogo Machado ve Francisco Louçã

Bigh Tech ve liderlerinin birçok ülkede siyasi gücü ele geçiriyor gibi göründüğü bir dönemde, bu hareketin kaynaklarını ve sonuçlarını, ayrıca diğer ekonomik ve siyasi güç biçimleriyle eklemlenmelerini tam olarak kavramak önemlidir.

Marx, kapitalizmin üretici güçleri geliştirme konusundaki benzersiz kapasitesini uzun uzadıya tartışmıştı: Kapitalistler arasındaki şiddetli rekabet, onları üretim sürecinde sürekli yenilik yapmaya itecek ve böylece sermayenin organik bileşimini artıracaktı. Ayrıca, rekabetin şirketlerde yoğunlaşma eğilimine yol açtığı sonucuna varmıştı. Bu bağlamda Ernest Mandel şu açıklamayı yapmaktadır:

Kapitalist üretim tarzının evrimi zorunlu olarak sermayenin merkezileşmesine ve yoğunlaşmasına yol açar. Firmaların ortalama büyüklüğü sürekli artar; çok sayıda küçük firma, tüm sanayi sektörlerinde sermaye, emek, mülkiyet ve üretimin giderek artan bir payını kontrol eden az sayıda büyük firma tarafından rekabette yenilir […] Bu şekilde kapitalist rekabet, kapitalist üretim tarzının kökeninde yatan mülksüzleştirme sürecini devam ettirir (…).  Sermayenin tarihi, giderek daha küçük bir azınlığın mülkiyeti lehine büyük çoğunluğun mülkiyetinin yok edilmesinin tarihidir. (1)

Tarihsel olarak kapitalizm, büyük teknolojik gelişmeler ile maddi ve maddi olmayan malların üretimine yol açmış ve üretimdeki bu büyüme süreci ekonomik ve sosyal gerilimler yaratmıştır. Bu metin, bu hareketin bir yönünü, burjuvazinin bileşimindeki yakın tarihli evrimi kısaca tartışmakta ve son 50 yılda düşük yatırımla ve üretkenlikte mütevazı artışlarla işaretlenen, “sürekli durgunluk” olarak adlandırılan nispeten zayıf bir büyüme yaşandığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, her ne kadar yüksek bir servet yoğunlaşması eşlik etse de, bir sermaye birikimi kriziyle karşı karşıyayız. Bunlar geç kapitalizmin mevcut evriminin iki genel özelliğidir.

Şirketlerin toplumsal ve siyasal güçlerinin yoğunlaşması

Kapitalizmin bu evresinin performansının nedenleri daha ileride tartışılacaktır. Şimdilik, bu dönemin çağdaş kapitalizmi anlamak için gerekli olan temel bir özelliğini vurgulamak önemlidir: Yüksek şirket yoğunlaşması.  Özellikle IMF (2) gibi kuruluşlarınkiler de dahil olmak üzere yapılan çeşitli araştırmalara göre, çeşitli göstergeler bu özelliği, özellikle de az sayıda büyük şirketi ilgilendiren şirket marjları ve kârlarındaki artışı doğrulamaktadır:

Genel marjdaki artıştan daha önemli olan ana sonuç, marjların dağılımının değişmiş olmasıdır: Medyan sabittir ve üst yüzdelik dilimler önemli ölçüde artmıştır. […] Birkaç şirket yüksek marjlara sahip ve büyükken, şirketlerin çoğunluğu marjlarında artış görmüyor ve pazar payı kaybediyor. (3)

Bu fenomenin yatırım, istihdam ve ücretlerin milli gelir içindeki payının azalması gibi olumsuz makroekonomik etkileri konusunda istatistiksel kanıtlar açıktır. Aynı zamanda bir avuç şirkete aşırı pazar gücü (4) vererek normalden daha yüksek fiyatlar belirlemelerini sağlar ki buna (neo)klasik iktisattaki anlamında “getiri” ya da Kalecki’nin “markup” (5) dediği şey denebilir. Bu gelişmeler Marksist Tekelci Sermaye ekolü tarafından vurgulanmıştır: Büyük firmalarda aşırı üretim kapasitesi, istihdamı azaltan ve tüketimi baskılayan sermayenin organik bileşimindeki artışla birleşerek “aşırı birikime” veya üretken yatırım fırsatlarının eksikliği nedeniyle fazlalıkların soğurulmasında zorluğa yol açar ve bu da ekonomik durgunluğa neden olur (6).

Ancak bu bakış açısı, en az iki nedenden ötürü çağdaş birikimi anlamak için yetersizdir. Birincisi, tekelcilik günümüz kapitalizminin temel bir özelliği olsa da tek özelliği değildir; birikim mantığının özellikle neoliberal dönemde nasıl evrildiği de dahil olmak üzere diğer önemli boyutların da dikkate alınması gerekir. İkinci olarak, tekelci kapitalizme ilişkin salt ekonomik bir vizyonun ötesine geçmek gerekmektedir. Bu büyük şirketler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde pazar gücünü ellerinde toplarken, aynı zamanda toplumsal nüfuz ve siyasi güç de elde etmektedirler. Bu süreç Marx (ve ondan önceki başka iktisatçılar) tarafından tanımlanmıştı, ancak toplumsal örgütlenmeyi belirleyen yeni boyutlar kazandı: Daha sonra tartışacağımız bu şirketlerden bazıları, neredeyse evrensel ölçekte toplumsal ilişkileri üst belirlemektedir ve siyasi iktidarla artan iç içe geçişleri, birikim rejimlerinin kurucu bir unsurudur. Diğer bir deyişle, oligarşileşme günümüz kapitalizminin tanımlayıcı bir özelliğidir.

Bu makale bu analiz açısını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu, birikim mantığının son on yıllardaki evrimini kısaca izleyerek, bu değişimlerin yeni (ve eski) sermaye kesimlerinin yükselişi üzerindeki etkisini vurgulayarak ve bu evrimden ortaya çıkan iki sermaye sektörünü vurgulamak için bunların bazı sınırlarını, çıkarlarını ve gerilimlerini haritalandırarak yapıyor: Varlık yöneticileri (asset managers) ve tekno-oligarklar. Bu süreçlerin günümüz kapitalizmini anlamak açısından taşıdığı öneme dair bazı düşüncelerle yazımızı sonlandırıyoruz.

Küreselleşmenin sonu ve kapitalist gelişmenin uzun dalgaları

“Sürekli durgunluk” kapitalist gelişmenin dördüncü uzun dalgasının depresif evresine tekabül etmekle birlikte, başta süresi olmak üzere önceki dönemlerle karşılaştırıldığında bazı yeni özellikler göstermektedir. Bu dalganın genişleme evresi hem toplu verilerle hem de İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden ‘otuz görkemli yıl’ boyunca karlılık ve birikim açısından en dinamik sektörlerden (otomotiv, kimya, çelik ve dayanıklı tüketim malları endüstrilerinde) elde edilen verilerle belgelenmiş ve doğrulanmış olsa da, bu ivme tükendikten sonra ne olduğu daha tartışmalıdır.

Bazı yazarlar 1980’lerde küreselleşmeyle birlikte bir toparlanma öngörmüşlerdi, ancak gerçek şu ki kâr oranları önemli ölçüde toparlanmamış ve yükseldiğinde de yatırımlarda genel bir artışa yol açmamıştır. Birikim krizi, düşük kâr oranları ve vasat bir yatırım seviyesiyle kendini göstermektedir. Her ne olursa olsun, bu süreç büyük bir çeşitlilik göstermektedir: 2024 yılında, sermaye getiri oranı ABD’de büyük şirketler için %12 civarındayken, daha küçük şirketler için %4’ten fazla değildi.

Yine de bu yıllar, sadece yeni ürün ve faaliyetlerin yaratılmasında (dijital kovan ya da ‘metaverse’, yapay zeka) değil, aynı zamanda bunların üretim süreçleri üzerindeki etkisinde de (robotlaşma) büyük teknolojik yeniliklere sahne olmuştur. Bu süreçler yeni endüstriler ve yeni işletmeler yaratmış, burjuvazinin daha sonra tartışacağımız yeni sektörlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ancak bunlar birikim ve yatırımın geçmiştekilerle kıyaslanabilir seviyelere geri dönmesine imkân vermemiştir.

Teknolojik yeniliklere rağmen bu ‘uzun durgunluğun’ nedenleri başka bir makalede tartışılmıştır (7). Burada, bu hikayenin ekonomilerin ‘finansallaşması’ sürecinden ve finansın sermayenin baskın sektörü olarak yükselişinden ayrılamaz olduğunu vurgulamak önemlidir. Finans sektörünün büyümesi, 1970’lerden itibaren uygulanan döviz kurlarının serbestleştirilmesi, sermayenin serbest dolaşımı ve genel olarak finansal deregülasyon gibi neo-liberal politikaların bir sonucuydu, ancak aynı zamanda gelişmiş ekonomilerin üretken kapasitesinin tükenmesini de yansıtıyordu. Buna cevap olarak, bu ekonomilerin şirketleri daha ucuz iş gücünden yararlanmanın mümkün olduğu bölgelere taşındı ve kârlarını üretken yatırımlardan daha yüksek getiri sunan finansal yatırımlara yönlendirdi (8). Karmaşık ve şeffaf olmayan finansal ürünler çoğaldı ve ücretlerdeki durgunluk nedeniyle baskılanan talebi desteklemek için kitlesel kredi kullanıldı. Tüm bunlar finans sektörü için son derece kârlıydı, ancak gelişmiş ekonomilerdeki hayali sermayenin ağırlığı 2007-2008 mali krizi sırasında ölümcül oldu.

Parasal aktivizm ve sermayenin yeniden yapılandırılması

Geleneksel finans sektörünün hegemonyası, en az iki nedenden ötürü subprimes (eşik-altı ipotekli konut kredileri) krizinden derinden etkilenmiştir. İlk olarak, bankaların iflası, şüpheli alacak portföylerinin birikmesi ve krizin ardından düzenlemelerin sıkılaştırılması sektörün kârlılığını azaltmıştır. İkinci olarak, merkez bankası para politikasında küçük bir devrim yaşanmış, ‘Volcker şoku’ (9) ile başlayan yüksek faiz oranları dönemi yerini uzun yıllar süren çok düşük gösterge faiz oranlarına ve durgunluğun neden olduğu şoklara yanıt olarak hacimli varlık alım programlarına (quantitative easing – nicel gevşetme) bırakmıştır. Sonuç, iki ana unsurdan oluşan yeni bir oligarşinin oluşması olmuştur – varlık yöneticileri ve onların finans şirketleri ve tekno-oligarşiler – ki bunlar ilerleyen bölümlerde tartışılacaktır.

Yine de geleneksel finansın hakimiyetinin sona erdiğini ilan etmek için erken olacaktır. Krizin ardından bankacılık sektörü bir yoğunlaşma sürecine girmiş, büyük bankalar batan küçük bankaları satın alıp bünyelerine katarak mega holdinglerin oluşmasına yol açmışlardır. Brett Christophers’ın açıkladığı gibi, bankaların piyasa gücünün artması, faiz oranlarındaki düşüşün tüm etkisini kredi verme faaliyetlerinden alınan oranlara yansıtmamalarını sağlamış ve böylece yeni genişlemeci para politikasının etkisini hafifletmiştir (10). Öte yandan, bu politika genel olarak finansal varlıkların değerinde sert bir artışa yol açmış ve bu “parasal aktivizm” hisse senedi ve tahvil piyasalarını destekleme etkisine sahip olduğu için bankalar da kendi iç alım-satım (trading)  faaliyetlerinde bundan faydalanmıştır.

Bu son örnek, krizi takip eden yıllardaki birikim rejiminin çarpıcı özelliğini göstermektedir: Merkez bankalarının yoğun likidite enjeksiyonlarının doğrudan sonucu olan varlık-fiyat enflasyonu (asset-price inflation). Kemer sıkma politikalarından kaynaklanan reel ücretlerdeki düşüşle azalan küresel talep, üretken sermayenin kârlılığını daha da azaltmış, böylece üretken yatırım yoluyla değil, finansal varlıkların değerlenmesi ve mübadelesi yoluyla gelir sağlayan finansal spekülasyonu teşvik etmiştir. Bu gelişme aynı zamanda bu talih kuşundan yararlanan finans şirketlerinin kurulmasını ve çoğalmasını da teşvik etmektedir. Bu şekilde, merkez bankaları tarafından sağlanan likidite akışı, üretken yatırımlardan ziyade varlık fiyat enflasyonuna fayda sağlayacak şekilde yönlendirilmiştir.

Bu anlamda, finansallaşmanın baskın birikim biçimi olarak kaldığı doğru olmakla birlikte, mantığının nitel olarak değiştiği de aynı şekilde doğrudur. Subprimes krizinden sonra, finansal sistem için önemli bir ‘hammadde’ teşkil eden ipotek hacizleri dalgası nedeniyle yatırımcılar yeni varlıklara ihtiyaç duydu. İşte bu ortamda konut, Batı dünyasının hemen her yerinde mükemmel bir finansal varlık haline geldi ve olağanüstü getiriler sundu.

Desiree Fields’ın açıkladığı gibi, bu “yeni varlık sınıfının” inşası çeşitli faktörlerin sonucudur (11). Bir yandan, daha önce de belirttiğimiz gibi, sermayenin kârlılığını yeniden sağlamak için yeni varlıklar bulmak gerekiyordu. Buna ek olarak, emlak fiyatlarındaki dalgalanmalar, (2008-2009 krizi sırasında) ipoteklerini ödeyemeyen ailelerin mülklerini terk etmesi ve bunun sonucunda mülk sahiplerinin (hem özel hem de kamu) satış yapma isteği, bu yatırımı cazip hale getirmeyi amaçlayan çeşitli kamu müdahaleleriyle (vergi avantajları, şehir planlaması vb.) birleşince, bu tür yatırımlar için yeni bir fırsatlar ekosistemi yarattı.

Sonuç olarak, yatırım fonları hemen hemen her büyük Batı kentinde, sadece spekülatif amaçlarla – sürekli daha yüksek fiyatlarla alıp satmak – değil, aynı zamanda sürekli gelir elde etmek amacıyla kira piyasasına sürmek için toplu olarak mülk edinmekte ve böylece bu kentlerin mülkiyet yapısını kökten dönüştürmektedir (12).

Kemer sıkma politikaları sonucunda yapılan özelleştirmeler, varlık yöneticilerine, tekelci yapıları ve esnek olmayan talepleri nedeniyle (13) yatırımcılara çoğu zaman bizzat devlet tarafından yapılan ödemeler sayesinde olağanüstü gelir sağlayan  bir dizi kamu hizmeti yönetim şirketini (enerji, altyapı, ulaşım) de emanet etmiştir. Aynı zamanda, devletin iç kapasitelerinin yok edilmesi, örneğin kamu şirketlerinin ve hizmetlerinin yönetilmesi, etütlerin ve uzman değerlendirmelerinin yapılması veya finans sektöründeki risklerin analiz edilmesi gibi normalde kamu sektörü tarafından yürütülen görevlerin yerine getirilmesi için varlık yöneticilerine ve danışmanlık şirketlerine giderek daha fazla başvurulmasına yol açmıştır. Bu hizmetler olağanüstü gelirler yaratmanın yanı sıra, kamu yararına zarar verecek şekilde sayısız çıkar çatışması ve yolsuzluk fırsatı yaratmaktadır.

Yeni bir finans sektörü

Tüm bunlar, yönetim altındaki varlıklarının (Assets under Management – AuM) değerini şişiren yeni parasal rejim sayesinde büyüyen büyük ve yeni bir sermaye fraksiyonunun – varlık yöneticilerinin – ortaya çıkışının altını çizmektedir. Aslında, bu sektörde mülkiyet yapısı, Üç Büyükler (Big Three) olarak adlandırılan BlackRock, Vanguard ve State Street gibi üç önemli oyuncu ile yoğunlaşmıştır. Kısmen BlackRock ve Vanguard’a ait olmasına rağmen gayrimenkulde Blackstone da çok önemlidir.

Üç Büyükler birlikte S&P500’deki şirketlerin %20’sinden fazlasına sahiptir (14), bu da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük şirketlerden bazılarına sahip oldukları anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, yalnızca Üç Büyükler değil, daha genel olarak varlık yöneticileri evrensel sahiplerdir (universal owners): Yalnızca şirket hisseleri gibi geleneksel finansal menkul kıymetleri değil, aynı zamanda özellikle altyapı, konut, enerji üretimi ve dağıtımı, ulaşım ve telekomünikasyon gibi temel mal ve hizmetler gibi giderek daha fazla reel varlığı (BlackRock’ın 2024’te Panama limanını satın almasının gösterdiği gibi) ve bunları yönetme ve önemli finansal kütleleri yönlendirme gücünü de ellerinde tutmaktadırlar.

Bu yeni finans şirketlerinin gücü, merkez bankalarının para politikasının yarattığı fırsatlardan, yatırım fonlarının spekülatif uygulamalara aktarılmasından ve Amerikan ekonomisinin özelliklerinden, özellikle de 36 trilyon dolarlık kamu borcundan ve dünyanın her yerinden tasarruf ve sermaye çekme konusundaki benzersiz yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Pratikte, bir likidite okyanusunda yelken açıyorlar.

Son on yılda Apollo, BlackRock, Blackstone ve KRK kontrol ettikleri varlıkların değerini beş kat arttırdı. Kredi ve sigorta gibi geleneksel finansal faaliyetlerde de önem kazandılar: Apollo geçen yıl ABD’deki diğer tüm sigorta şirketlerinden daha fazla hayat boyu gelir (emeklilik sigortası ürünleri) verdi (15).

Bu finans şirketleri, geleneksel bankaların düzenleyici kısıtlamaları olmaksızın faaliyet gösterebildikleri için – ki kriz sonrası yükselişlerinin nedenlerinden biri de budur – daha yüksek marjlar elde edebilmektedirler. Aynı nedenle, geleneksel bankalar bu kurumlara verdikleri kredileri artırmışlardır: Bu krediler 2015’ten bu yana beş katına çıkmıştır ve şu anda banka kredilerinin onda biri bu kurumlara gitmektedir (16). Geleneksel bankalar gölge bankacılıktan (shadow banking ya da paralel bankacılık sistemi) elde edilen kârdan pay almaya çalışıyor.

Bu yeni finans şirketlerinin çağdaş toplumun merkezi boyutlarını kontrol ediyor olması, onlara muazzam bir güç (17), özellikle de hükümetler üzerinde baskı kurma gücü vermektedir ki bu güç, varlık yönetimi sektörünün kendi içinde son derece yoğunlaşmış ve az sayıda oyuncunun hakimiyetinde olduğu düşünüldüğünde daha da artmaktadır. BlackRock gibi şirketler her yıl hükümetler, politikacılar ve parlamentolar nezdinde lobi yapmak için milyonlar harcamaktadır (18). Benzer şekilde, devlet görevlerinin bu şirketler tarafından taşeron olarak üstlenilmesi ve bu şirketlerin hükümetler ve merkez bankaları ile olan yakın ilişkileri, kamu politikası karar alma sürecinde bu şirketlere önemli bir nüfuz sağlamaktadır (19). Finansal düzenleme tartışmalarını yakından takip eden ekonomist Daniela Gabor bu konuda kesin konuşuyor: “Artık gücü elinde tutanın bankalar değil, varlık yöneticileri olduğunu fark ettim” (20).

Yeni oligarşinin ikinci bileşeni, iletişim teknolojisi şirketlerinin gücünden kaynaklanıyor – ünlü Amerikan teknoloji devlerinden (Alphabet, Meta, Amazon ve Microsoft dahil) oluşan Big Tech. Yüzyılın başından bu yana büyük bir hızla büyümüştür. Bugün belki de sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonunu oluşturuyor. Merkez bankaları tarafından piyasa kapitalizasyonu yoluyla enjekte edilen likiditenin en büyük yararlanıcıları bu devler olmuştur. Gerçekten de bu dönemde en çok değer kazananlar bu şirketlerin hisseleridir. Aynı zamanda, bu şirketler sosyal ve siyasi hayatta geniş kapsamlı yansımaları olan büyük bir nüfuz kazanmaktadır.

Pandemi ve finansal düzensizlik

Pandemi dönemi ve hemen sonrası, hem ücretleri ve işletmeleri desteklemek için büyük ölçekli mali önlemler hem de devasa yeni nicel gevşetme (quantitative easing) programları yoluyla ekonomileri desteklemek için yoğun devlet müdahalesi ile karakterize edildi ve Adam Tooze’un Covid-19’un neoliberal dönemi sona erdirip erdirmediğini sormasına yol açtı (21) ki bu, bu bölümün sonunda ele alacağımız bir husus.

Bu dönemde atipik bir olaya dikkat çekmekte fayda var: Pandemi ve Ukrayna’nın işgali nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıkların yanı sıra dev perakendecilerin kâr elde etme stratejileri nedeniyle enflasyonun geçici olarak geri dönmesi. Bu nedenle merkez bankaları, geleneksel finans sektörünü çok memnun edecek şekilde eski yüksek faiz rejimine geri dönmeye karar verdi. Bankacılık sektörüne ek olarak, enflasyonist dönem (2022-2024), enerji ve dağıtım gibi büyük işletmelerin bazı geleneksel ve tekelci kesimlerinin de sadece marjlarını arttırarak olağanüstü kârlar elde etmelerini sağladı (22). Faiz oranlarının ve enflasyonun hemen öncesindeki normale dönmesiyle birlikte bu sektörlerin kârlarının da düşmesi gerekir ki bu da bu hareketin zaman içinde sınırlı kalacağı anlamına gelir.

Şu anda görece düşük faiz oranları ve merkez bankası bilançolarından varlık satışı ile karakterize edilen bir makroekonomik rejime geçiş sürecindeyiz. Bu durum finans sektörünü bir bütün olarak hassas bir konuma sokmakta ve büyük fay hatları yaratmaktadır. Geleneksel bankalar yüksek faiz oranlarını tercih ederler çünkü bu durum kredi verme faaliyetlerindeki marjlarını ve başta tahviller olmak üzere gösterge faiz oranına endeksli finansal ürünlerin getirisini arttırır, ancak enflasyondan hoşlanmazlar çünkü bu durum alacakların değerini düşürür ki bu da alacaklıya zarar verir. Varlık yöneticileri ise enflasyona karşı daha toleranslı olan genişlemeci bir para politikasını tercih ederler (23) çünkü bu, yönetim altındaki varlıkların (AuM) fiyatını ve dolayısıyla komisyonlarını artırır. Bu nedenle düşük faiz oranlarını tercih ederler. Benjamin Braun açıklıyor:

Varlık yöneticilerinin en çok ilgilendiği değişkenler genel varlık fiyatlarıdır (24). Aldıkları komisyonlar, bir müşterinin varlıklarının mevcut değerinin yüzdesi olarak hesaplanır. Aynı yönetici tarafından yönetilen birçok fondan oluşan bir portföy için, bireysel fon performansının yönetilen varlıkların büyümesi üzerindeki etkisi, varlık fiyatlarındaki genel hareketin etkisinden çok daha azdır… BlackRock’ın varlık fiyatlarını yüksek tutan makro-ekonomik politikaları tercih etmesi, genişlemeci bir para politikası lehine stratejik ve ısrarlı lobiciliğinin açıkça gösterdiği gibi bundan ileri gelir (25).

Bu gerilim, Braun ve Durand’ın ilginç bir makalesinde (26) belgelendiği üzere, bu iki sermaye grubu arasında Trump yönetimine yönelik tartışmalarda ve ayrışmalarda açıkça görülmektedir. Durand ise 2022 tarihli bir metinde, çeşitli borsa endekslerindeki düşüş, sermaye-yatırım (private equity) piyasalarının zayıflaması (27) ve finansal kârların toplam kârlar içindeki payının azalması (28) ile bağlantılı göstergelere atıfta bulunarak finansın gerilemesinin az çok kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir. Covid-19 krizinin ardından daha kısıtlayıcı bir para politikasının benimsenmesi ek bir tehdit oluşturacaktır.

Ancak bu sonuçlar ihtiyatla ele alınmalıdır. İlk olarak, Trump’ın Fed Başkanı Powell’a faiz oranlarını düşürmesi için yaptığı amansız baskının da gösterdiği gibi, merkez bankalarının bu kesimlerin lobi faaliyetlerinin baskısı altında daha genişlemeci bir politikaya dönmeyeceğinin garantisi yoktur. İkinci olarak, güçlü ancak çok az duyurulan bir finansal deregülasyon hareketi şu anda devam etmektedir: Starmer ve Trump yönetimleri, bizi 2008 öncesi statükoya geri götürecek önlemler de dahil olmak üzere yıl sonuna kadar yeni deregülasyon paketleri açıkladılar ve Avrupa Komisyonu, subprimes krizinin kökenindeki finansal işlem olan menkul kıymetleştirmeyi (29) serbestleştireceğini açıkladı.

Özellikle Trump, ilave bir istikrarsızlık unsuru yaratmaktadır. ABD Başkanı siyasi gücünü iş yapmak için kullanıyor: Göreve başlamasının arifesinde bir kripto meme ($TRUMP) başlatması ve bu operasyondaki ana yatırımcılarla resmi bir akşam yemeğinde koltuk garantisi vermesi, manevralarının tonunu belirledi. Ancak, bu varlığın değeri Ocak ve Mayıs ayları arasında başlangıçtaki değerinin yaklaşık %25’ine düştü: Bazı yatırımcılar dolandırıcılık olduğu ortaya çıkan bir şeyi satın alarak birikimlerinin bir kısmını ya da servetlerini kaybetti. İkinci risk ise bu durumdan, Trump’ın kripto paralara olan ilgisinden (ve onları serbest bırakma arzusundan) kaynaklanıyor. Trump’ın ilk döneminin başında kripto finansı 20 milyar doların altındaydı; şimdi ise bu miktarın on beş katı. Başkanın kişisel servetinde 2,6 milyarlık gayrimenkule karşılık 1,9 milyarlık kripto varlık bulunuyor; bu iki değer birbirine yaklaşma eğiliminde. Egzotik finansal ürünlere olan merakı ve Beyaz Saray’ı kişisel olarak zenginleşmek için kullanma kararlılığı derin belirsizlikler ve riskler yaratıyor.

Durand’ın bahsettiği nedenlerden ötürü bu zor dönemden korkan finans sermayesi, deregülasyon, vergi indirimleri ve başta emeklilik olmak üzere yeni piyasalara erişim konusunda garanti elde etmek için kamusal müdahaleleri ve lobi faaliyetlerini artırarak baskıyı artırıyor. Finansın gerilemesi ya da toparlanması büyük ölçüde bu çabaların başarısına göre belirlenecektir. Her ne olursa olsun, varlıkların aşırı değerlenmesi ve deregülasyon tehditleri, bu köpüğün riskleriyle bağlantılı bir mali kriz olasılığına işaret etmektedir.

Kalıcı üretken iktidarsızlık

Öte yandan, eski üretken kapasitenin geri dönüşü de yakın değildir. Covid-19, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını ve bunlara aşırı bağımlılıktan kaynaklanan ekonomik kırılganlığı vurguladı. Bununla birlikte, en gelişmiş ekonomilerin düşük verimlilik artışına ilişkin endişelerini ve Çin’in endüstriyel ve teknolojik yükselişini dikkate alırsak, Draghi raporunun ardından, örneğin tarihsel olarak devlet müdahalesine karşı bir kurum olan Avrupa Komisyonu tarafından açıkça savunulan bir sanayi politikasına geri dönüş için koşullar olgunlaşmıştır. Retorik bir yana, bu tür politikalar şu anda kapitalist merkezin hemen her ülkesinde uygulanmaktadır (30).

Bu durum şu soruları gündeme getirmektedir: Büyük sanayi sermayesinin geri dönüşüne tanık olacak mıyız? Daha da önemlisi, ekonomilerde, rantçı kapitalizm ve mali spekülasyon aleyhine üretimin yeniden merkezi bir rol kazandığı yapısal bir dönüşüm olacak mı? Bu pek olası görünmüyor. Durand üç neden öne sürmektedir: i) yatırım hacmi yetersizdir; ii) Avrupa’da askeri harcamaların artırılmasına verilen önemin gösterdiği gibi öncelikler yanlıştır; iii) bu süreçte özel oyuncuların disipline edilememesi, kamu kaynaklarının sermayeye basit bir şekilde aktarılmasına yol açacaktır (31). Gerçekten de bu programların birçoğu Gabor‘un “riskten arındırma” olarak adlandırdığı, kamu kaynaklarının özel sektörün riskini ortadan kaldırmak için kullanılması, böylece özel sektörün istenen sektörlere yatırım yapması, fonları uygun gördüğü şekilde yönlendirmesi ve hatta bu yatırımların yönetiminin doğrudan kendisine verilmesi esasına dayanmaktadır (32). Bu durum kalkınmacı ve ekolojik politikaları mümkün kılacak bir karar alma alanı açabilecek olsa da, “kamu riskleri, özel karlar” ilkesine dayanan yeni sanayi politikası dönemi, endüstriyel nişlerde (yapay zeka, yenilenebilir enerjiler, yarı iletkenler, savunma) büyük grupların sermaye birikimini destekleyebilir, ancak ekonomileri yeniden yapılandırmayacak veya sermaye yapısında büyük bozulmalara neden olmayacaktır.

Bu tür bir devlet müdahalesini memnuniyetle karşılayan varlık yöneticilerinin, kontrol ettikleri şirketlerin dinamizmini canlandırmak için çok az özendiricileri vardır, bu da yatırım ve inovasyonun canlanmasında bir fren oluşturmaktadır. “Evrensel sahipler” olarak, çeşitli sektörlerdeki şirketlerde ve bazen aynı sektördeki birkaç büyük şirkette hisseleri olduğu için tek tek şirketlerin performansıyla çok az ilgilenirler. Sonuç olarak, bir şirketin rakibinden daha fazla üretip satması onlar için pek önemli değildir, çünkü muhtemelen bu rakip şirkette de ekonomik çıkarları vardır. Amaçları bir bütün olarak sektörün değerini arttırmaktır, hisse değerine şirket sonuçlarından daha fazla öncelik verirler, çünkü komisyonlarının değeri birincisine göre hesaplanır (33).

Küresel ölçekte tekno-iktidar

Krizi takip eden on yıl içinde güçlü bir şekilde ortaya çıkan Big Tech, pandemiden her zamankinden daha güçlü bir şekilde çıktı. Sahipleri artık dünyanın en zengin insanları, siyasi hırslarını ve topluma yönelik planlarını gizlemeden hükümetleri etkiliyor ve hatta istikrarsız bir şekilde (Musk ve DOGE gibi) hükümetlere katılıyorlar. Bunu Trump’ın yemin töreninde açıkça gördük: Genellikle eski başkanlar ve ünlü şahsiyetler tarafından işgal edilen şeref locaları, Big Tech’in sahipleri tarafından işgal edildi. Bugün bu kesim muhtemelen sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonu.

Genelde Demokratları destekleme eğiliminde olan Silikon Vadisi baronları, Zuckerberg’in “eril enerji” özürcülüğünde ya da Musk’ın X (eski adıyla Twitter) sosyal ağının sağını radikalleştirmesinde görüldüğü gibi, Trump’a ve daha küresel bir perspektifte gerici ve otoriter bir yönelime doğru döndüler. Trump’ın ilk icraatlarından biri, belirli yapay zeka sistemlerinin güvenlik testlerini hükümetle paylaşmasını zorunlu kılan bir Biden kararnamesini yürürlükten kaldırmak oldu. Ayrıca Musk’a Doge bakanlığı aracılığıyla tüm federal kurumların verilerine erişim hakkı verdi. Uluslararası alanda Trump sürekli olarak diğer ülkelerden teknoloji devlerinin faaliyetlerine ilişkin düzenlemelerini yürürlükten kaldırmalarını talep etti ve bunu gümrük tarifelerine ilişkin müzakerelerde bir unsur olarak kullandı (34).

Bununla birlikte, siyasi güçleri yalnızca yönetimleri etkileme kabiliyetlerinden kaynaklanmamaktadır. Aslında, büyük şirketlerden oluşan bu küçük grup, uygarlığın bildiği en evrensel iletişim araçlarının paylaşılmayan kontrolüne ve bunlarla birlikte, davranışları büyük ölçekte manipüle etmek için benzeri görülmemiş bir yeteneğe sahiptir (35). Bunu yapmak için, davranışlarımızı giderek artan olağanüstü bir kesinlikle tahmin etmelerini ve değiştirmelerini sağlayan algoritmaları eğitmek için kullandıkları bireysel ve özel deneyimlerimiz hakkında sürekli olarak, ancak mümkün olan en büyük hacimde ayrıntılı veriler toplamaktadırlar. Daha sonra el koydukları dijital ağlara, tahmin ve manipülasyon cihazlarına erişimi satıyorlar.

İş modelleri ve siyasi güçleri bu verilere sınırsız erişime dayanıyor ki bu da özgürlük ve demokrasi kavramlarıyla giderek daha uyumsuz hale geliyor. Neredeyse tükenmez bir sermaye tarafından desteklenen bu yeni oligarşinin siyasi ve otoriter dönüşü, bu nedenle birikim modelinin zorunluluğudur: Kamusal düzenleme ve denetimin yanı sıra demokrasi ve anayasal özgürlükler, insanlığın gözetim sistemine tamamen entegre edilmesi ve tabi kılınması için ortadan kaldırılması gereken engellerdir.

Bu gerçekle yüzleştiğimiz pandemi yılları ve sonrasına, bu olgu üzerine Marksist gelenekten gelen akademik çalışmaların “tekno-feodalizm” adı altında çoğalması da damgasını vurdu.

Varoufakis günümüz kapitalizmini yeni bir üretim tarzı olarak tanımlıyor: “Amazon’a katıldığınızda kapitalizmden ayrılırsınız” diye yazıyor, çünkü şirketin ekonomik modeli mal üretimi ve satışı değil, platformdaki alışverişler yoluyla gelir elde etmek (36). Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve emeğin bir meta olduğu gerçeği ile tanımlanır ki Amazon ve faaliyet gösterdiği ekonomide durum açıkça budur. Öte yandan, üretim tarzındaki bir değişikliği ya da uygarlığın ekonomik karakteristiğini tanımlayan şey rant değildir, çünkü rant, bugünkü ölçeğine sahip olmasa da, Big Tech ortaya çıkmadan önce de kapitalizmde bir birikim biçimiydi.

Durand’ın ‘tekno-feodal’ hipotezi daha ilginçtir, çünkü dijital alanların (Varoufakis’in dijital müşterekler (digital commons) olarak adlandıracağı) yağmalanması fikrine odaklanmaktadır. Ekonomik altyapı ve sosyal yaşam için vazgeçilmez hale gelen bu alanların mülkiyetlerinin yoğunlaşması – dijitalin bir tür ilkel birikimi ve ‘entelektüel tekelleşme’ sürecinin bir sonucu olarak – sorunlu hale gelir ve tekno-feodalistler bunu kendi çıkarları için kullanır, erişimi bir ‘rant’ ödeyenlere ayırırlar. Güçleri ve zenginlikleri, uygun bir ağ üzerinde bağımlılıklar yaratmalarından gelmektedir.

Teorilerin göz ardı etmemesi gereken şey, Big Tech’e özgü rantçı kapitalizm ile doğası gereği kapitalist olan diğer birikim biçimleri arasındaki bağlantıdır; bu da ‘tekno-feodalizm’ gibi teorilerin tüm üretim tarzını kapsama kabiliyetini sınırlamaktadır, çünkü bunlar daha önceki bir üretim tarzıyla bir bileşim önermektedir.

Daha önce tartıştığımız finans sektörünün yanı sıra, sermayenin geleneksel sektörleri olarak adlandırılan ve hala son derece güçlü olan sektörleri de gözlemleyebiliriz. Bu, çok güçlü pazar gücü sayesinde son birkaç on yılda marjlarını büyük ölçüde arttıran ilaç endüstrisi için geçerlidir (37). Bir başka örnek de 680 milyar dolarlık satış yapan ve 2,1 milyon kişi istihdam eden Walmart’tır (38). Bu iki kritere göre, ABD’nin ve dünyanın en büyük şirketidir. Ana işi perakendeciliktir ve ülkedeki perakende pazarının (gayrimenkul hariç) %10’unu kontrol etmektedir. Bunun etkisi dikkate değerdir: Walmart’ın sermaye/kazanç oranı Apple, Meta, Amazon ya da Microsoft’tan daha yüksektir. Başka bir deyişle, daha fazla tasarruf ve sermaye çekmektedir; bu da sermayenin yeni baskın sektörlerinin analizinde dağıtım gibi geleneksel sektörlerin ve şirketlerin göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir.

Hangi kapitalizm?

Bu makaleyi mevcut birikim rejiminin bir özetiyle bitiriyoruz. Krizden bu yana geçen yıllar, geleneksel bankaların görece gerilemesi, varlık yöneticilerinin yükselişi ve Big Tech’in sermayenin baskın kesimi olarak konsolidasyonu ile sermayenin büyük ölçüde yeniden yapılandırılmasına tanık oldu. Birikim rejimindeki son değişiklikler önemlidir, ancak kapitalizmi uzun dalganın mevcut evresi olan ‘sürekli durgunluktan’ çıkarmak için yeterli değildir. Aynı zamanda çok yönlüdürler ve çağdaş kapitalizmin tanımını bir “ana göstergeye” (39) indirgemeyi imkansız kılmaktadırlar. Bu nedenle sadece birkaç temel eğilimi vurgulamayı tercih ediyoruz.

Birincisi, rant. 1960’ların sonlarına kadar uzanan birikim krizi ve kar oranındaki süreğen düşüş bağlamında, kapitalizmin üretken kapasitelerini restore edememesi, bu metinde bahsedilen tüm örneklerin gösterdiği gibi, sermayenin en dinamik sektörlerinin rantiye sektörler haline gelmesine yol açmaktadır (40).

Brett Christophers, kapitalizmde rantların birikimin motoru olarak kârları geçtiği, ne Marx’ın ne de klasik iktisatçıların hayal ettiği bu uğrağı tanımlamayı amaçlayan rantçı kapitalizm kavramını önermiştir (41). Bu durum inovasyonu, rekabeti ve üretici güçlerin büyümesini yavaşlatırken, mülkiyeti yoğunlaştırmakta ve eşitsizlikleri yeniden üretmektedir. Christophers’ın rant kavramının, neredeyse tüm ekonomik faaliyetleri rant olarak ele almasına izin verecek kadar geniş olup olmadığı tartışmalı olsa da, tanımladığı eğilim ve bunun sonuçları gerçektir.

İkinci olarak, bütünlüğe doğru eğilim. Düşen kar oranlarına karşı mücadele, daha önce toplumsal ilişkiler tarafından tabi kılınan yeni unsurların, metalara (ya da gelir elde etmek için varlıklara) dönüştürülerek sermaye birikimi alanına entegre edilmesi anlamına gelmektedir. Post-endüstriyel geç kapitalizmin üretken yetersizliklerine yanıt olarak varlığımızın giderek daha fazla boyutunu metalaştırma yönündeki ‘Polanyigil’ (42) eğilimi – konut ve kamu hizmetlerinden dikkat ve veri biçimindeki bireysel deneyimlerimize kadar – giderek güçlenmektedir. Fraser’ın yazdığı gibi, kapitalizm hayatımızın giderek daha fazla yönünü yamyamlaştırıyor (43).

Üçüncü olarak, el ele giden oligarşi ve otoriterlik eğilimi. Kapitalizmin bu evresinde tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş olan şirket yoğunlaşması, siyaseti ve kolektif yaşamlarımızı ikincilleştirme çabasına yol açmaktadır. Bu olgunun en az iki yönü vardır. Bir yandan, üretken yatırım fırsatlarının yokluğu, siyasi iktidarın ele geçirilmesini sermayenin kârlılığını garanti altına almanın en etkili yolu haline getirmektedir. On yıllardır süren neo-liberalizm, devlet kapasitelerinin zayıflaması ve piyasa ekonomilerinde kolayca siyasi iktidara dönüşen ekonomik gücün yoğunlaşması bunu kolaylaştırmaktadır. Dylan Riley ve Robert Brenner’a göre:

“Bu yeni birikim biçimi, bir dizi yeni ‘siyasi olarak örgütlenmiş dolandırıcılık’ mekanizmasıyla ilişkilidir. Bunlar arasında sürekli artan bir dizi vergi indirimi, kamu varlıklarının cüzi fiyatlarla özelleştirilmesi, borsa spekülasyonunu teşvik etmek için nicel gevşetme (quantitative easing)  ve aşırı düşük faiz oranları ve hepsinden önemlisi, doğrudan özel sektöre yönelik devasa kamu harcamaları ve bunların bir bütün olarak nüfus üzerinde zincirleme etkileri yer almaktadır. (44)

Öte yandan, on yıllarca süren ücretleri frenleme ve daha esnek çalışma yasalarının ardından sömürünün yoğunlaşması ve oligarşinin belirli kesimlerinin, özellikle de Big Tech’in ekonomik modeli, demokrasi, sivil özgürlükler ve toplumsal direnişle doğrudan çatışma halindedir. Dolayısıyla bunlar yavaş yavaş ortadan kaldırılması gereken engeller olarak görülecek ve yeni otoriter çözümlerin önünü açacaktır.

Son olarak, savaş. Küresel karlılıktaki düşüş, büyük kapitalist ekonomiler arasındaki çatışmaları şiddetlendirdi: Trump’ın gümrük vergisi sistemi, küreselleşmenin sonunu işaret ettiği ve Avrupa, Japonya, Kanada ve diğer ülkeleri küresel egemene vergi ödemeye zorlamayı amaçladığı için bunun bir ifadesidir. Savaş endüstrisi de giderek kapitalist merkezin üretim kapasitelerini yeniden tesis etmek için bir çözüm olarak görülüyor – NATO, Avrupa Komisyonu ve Eski Kıta’nın büyük güçleri tarafından paylaşılan bir vizyon. Durand, belki de haklı olarak, sermayenin dinamizmini yeniden tesis etmenin imkânsızlığı karşısında geriye sadece ikinci bir yol kaldığını öngörmektedir:

İkinci olasılık ise rantçı ve tekelci çıkarların, siyasi yapıları yavaş yavaş kurumsallaşmış oligarşik bir biçime dönüşecek olan, giderek daha eşitsiz, otoriter ve durgun bir toplumu yönlendirmeye devam etmesidir. Aşırı birikmiş hayali sermaye donmuş ve yatırım yapılmamış olarak kalacaktır. Metalaşma artık soyut emekten elde edilen kârın artmasını sağlayan bir taşıyıcı olmayacaktır. Bunun yerine, aşırı zengin bireylerden oluşan küçük bir katman, rantlarını güvence altına almak ve giderek bozulan ve askerileştirilen bir dünyada lüks yaşam tarzlarını yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanacaktır (45).

Bunun olmamasını sağlamak bizim elimizde.

30 Ekim 2025

1) Ernest Mandel, Traité d’économie marxiste, 1975. Türkçesi: Marksist Ekonomi El Kitabı.

2) Federico J. Diez Tambunlertchai Daniel Leigh,Suchanan, “Global Market Power and Its Macroeconomic Implications”, IMF, 15 Haziran 2018. Wenjie Chen Villegas-Sánchez Federico J. Diez, Romain A. Duval, Philipp Engler, Jiayue Fan, Chiara Maggi, Marina Mendes Tavares, Daniel A. Schwarz, Ippei Shibata, Carolina, “Rising Corporate Market Power: Emerging Policy Issues”, IMF, 15 Mart 2021.

3) Jan De Loecker, Jan Eeckhout ve Gabriel Unger, “The Rise of Market Power and the Macroeconomic Implications”, The Quarterly Journal of Economics 135, no. 2, 1stMayıs 2020.

4) Bir şirketin veya şirketler grubunun bir piyasadaki fiyatları, miktarları veya mübadele koşullarını etkileme kapasitesi, özellikle de yoğunlaşma, giriş engelleri veya arz üzerinde artan kontrolün bir sonucu olarak rekabetçi bir durumda geçerli olacak fiyatlardan kalıcı olarak daha yüksek fiyatlar belirleme kapasitesi.

5) Brett Christophers, “Class, Assets and Work in Rentier Capitalism”, 19 Mart 2021, Brill; Michal Kalecki, Selected Essays on the Dynamics of the Capitalist Economy 1933-1970, Cambridge, 1971.

6) John Bellamy Foster, “Monopoly Capital at the Half-Century Mark”, Monthly Review, 2016; Paul A. Baran ve Paul M. Sweezy, Monopoly Capital, An Essay on American Industrial Society, 1966, Maspero (1968).

7) Francisco Louçã, “As Time Went By – Why Is the Long Wave so Long?”, Journal of Evolutionary Economics, 31, 1stJuly 2021.

8) Cédric Durand, “Finansal Hegemonyanın Sonu mu?New Left Review, 138 (2022); William Lazonick, “The New Normal Is ‘Maximizing Shareholder Value’: Predatory Value Extraction, Slowing Productivity, and the Vanishing American Middle Class”, International Journal of Political Economy, 2 Ekim 2017. 

9) Volcker şoku, 6 Ağustos 1979 tarihinde ABD Merkez Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak atanan Paul Volcker tarafından 1979-1982 yılları arasında uygulanan kısıtlayıcı bir para politikasıdır. “Volcker Şoku” 1979 sonundaki ikinci petrol şokuna bir yanıttı ve ABD’de enflasyonun düşürülmesine yardımcı oldu, ancak 1982’de ABD GSYH’sinde %2’lik bir düşüşle derin bir durgunluğa ve daha genel olarak 1980’lerin başındaki küresel durgunluğa neden oldu ve bu da gelişmekte olan ülkelerde borç krizini yarattı.

10) Brett Christophers, Rentier Capitalism: Who Owns the Economy, and Who Pays for It? 2022, Verso.

11) Desiree Fields, “Constructing a New Asset Class: Property-led Financial Accumulation after the Crisis”, Economic Geography 94, no. 2, 2018.

12) José Miguel Calatayud ve diğerleri, ‘Los nuevos dueños de la vivienda: así han transformado los fondos internacionales el mercado inmobiliario‘ (Yeni mülk sahipleri: uluslararası fonlar emlak piyasasını nasıl dönüştürdü), ElDiario.es, 15 Mayıs 2021. 

13) Esnek olmayan: nispeten istikrarlı.

14) S&P 500, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki borsalarda (NYSE veya NASDAQ) listelenen 500 büyük şirkete dayanan bir borsa endeksidir. Endeks, önde gelen üç kredi derecelendirme şirketinden biri olan Standard & Poor’s’a aittir ve onun tarafından yönetilmektedir. Kapitalizasyona göre ABD hisse senedi piyasasının yaklaşık %80’ini kapsamaktadır.

15) “American finance, always unique, is now uniquely dangerous”, The Economist, 31 Mayıs 2025.

16) “Titanların çatışması”, The Economist, 23 Mayıs 2025.

17) “Blackrock: The financial leviathan that bears down on Europe’s decisions”, Jordan Pouille, 17 Nisan 2019, Investigate Europe

18) Brooke Masters, “BlackRock, ESG karşıtı saldırılar karşısında ABD lobi harcamalarını artırıyor”, Financial Times, 29 Ocak 2023

19) “Biden Ties to BlackRock Deepen With Latest Treasury Hire”, Sridhar Natarajan ve Eric Martin, 12 Ağustos 2022, Bloomberg

20) Jordan Pouille, idem.

21) Adam Tooze, “Has Covid Ended the Neoliberal Era?”, The Guardian, 2 Eylül 2021

22) Isabella M. Weber, “Taking Aim at Sellers’ Inflation”, Project Syndicate, 13 Temmuz 2023

23) Genellikle dolaşımdaki para miktarını artırarak veya faiz oranlarını düşürerek ekonomik faaliyeti canlandırmak için alınan önlemler.

24) Toplam varlık fiyatları, genellikle temsili endekslerle ölçülen, piyasadaki finansal varlıkların genel değerini ifade eder.

25) Benjamin Braun, “Exit, Control, and Politics: Structural Power and Corporate Governance under Asset Manager Capitalism”, Politics & Society 50, no. 4 (1stDecember 2022)

26) Benjamin Braun ve Cédric Durand, “L’automne braudélien de l’Amérique”, 29 Mayıs 2025, Le Grand Continent (27 Temmuz 2025).

27) Private  equity, borsaya kote olmayan şirketlere, yani özel şirketlere yapılan yatırımları ifade etmektedir.

28) Durand, “The End of Financial Hegemony”, idem.

29) Menkul kıymetleştirme, bir finansal kuruluşun likit olmayan varlıkları (krediler, tüketici kredileri, vb.) finansal piyasalarda alınıp satılabilen menkul kıymetlere dönüştürdüğü bir işlemdir.

30) “The return of industrial policy in data”, Simon Evenett, Adam Jakubik, Fernando Martín, Michele Ruta, 3 Temmuz 2024, Wiley Online Library

31) Cédric Durand, “Hollow States”, NLR/Sidecar.

32) “The BlackRock letters: inside Labour’s ‘close partnership'”, Ethan Shone, 22 Kasım 2024, Open Democraty ve Daniela Gabor, “Labour Is Putting Its Plans for Britain in the Hands of Private Finance. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian, 2 Temmuz 2024.

33) Jan Fichtner, Eelke M. Heemskerk ve Javier Garcia-Bernardo, “Hidden Power of the Big Three? Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”. Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”, Business and Politics 19, no. 2 (2017).

34) Cédric Durand, “Le techno-féodalisme est un Léviathan de pacotille”, Inprecor, 15 Şubat 2025.  

35) Francisco Louçã, O Futuro Já Não É o que Nunca Foi (Gelecek Artık Hiç Olmadığı Şey Değil), Bertrand Editora, 2021); Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism. Le combat pour un avenir humain face aux nouvelles frontières du pouvoir, 2019, Zulma (2020).

36) Yanis Varoufakis, Les nouveaux serfs de l’économie, 2023, Les liens qui libèrent (2024).

37) Villegas-Sánchez, Yükselen Kurumsal Pazar Gücü, IMF, 2021.

38) Walmart, Sam Walton tarafından kurulan Amerika merkezli çok uluslu bir perakendecilik şirketidir. Walmart dünyanın önde gelen perakendecilik şirketlerinden biridir.

39) Psikanalizden ödünç alınan ‘ana gösterge’ terimi, tüm sistemin etrafında örgütlendiği merkezi bir kavramı belirtir.

40) Diogo Machado, “Crise de acumulação, instabilidade e barbárie” (Birikim krizi, istikrarsızlık ve barbarlık), Rede Anticapitalista, Mayıs 2025.

41) Christophers, idem.

42) İktisatçı ve iktisat tarihçisi Karl Polanyi (1886-1964), Büyük Dönüşüm (1944) adlı temel eserinde kapitalizmi, insan yaşamının doğal olarak meta olmayan alanlarını -emek, toprak ve para- ticarileştirme eğiliminde olan bir sistem olarak analiz eder ve bunu “hayali metalar” olarak adlandırır.

43) Nancy Fraser, Kapitalizm Yamyamlıktır, 2022, Agone (2025).

44) Dylan Riley ve Robert Brenner, “Seven Theses on American Politics”, New Left Review, no. 138, 2022.

45) Cédric Durand, “Scouting Capital’s Frontiers”, New Left Review, no. 136, 2022.

Diogo Machado uluslararası ilişkiler alanında profesördür. Francisco Louçã ise iktisatçıdır. Her ikisi de aktivisttir ve Portekiz’deki Sol Blok (Bloco de Esquerda) partisinin üyesidir.

Kaynak: https://vientosur.info/nuevas-y-viejas-oligarquias-las-transformaciones-en-el-regimen-de-acumulacion-del-capital/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Yayına Hazırlayan: Osman Binatlı