İmdat Freni

Gündem

Hrant Dink Yaşıyor… – Masis Kürkçügil

Aşağıda Masis Kürkçügil’in Yeniyol dergisinin Kış 2012 sayısı için kaleme aldığı yazıyı tekrar dikkatinize sunuyoruz.

Niceliğin hakikatle bir ilişkisi yoktur. Hiçbir zaman kanıt değeri taşımaz. Çoğunluk olgusu, bir tartışmayı uzlaşmayla kapatabilir. Ama tartışma çağrısı  daima açık kalır. O günün azınlığından günün çoğunluğuna karşı, ertesi günden halihazıra karşı, meşruiyetten yasallığa karşı, ahlaktan hukuka karşı çağrı.

Daniel Bensaïd

Cinayeti bürokratik dehlizlerinde aleladeleştirmeye, onun uğruna öldüğü değerleri dava dosyalarının pespaye sayfalarının arasına sıkıştırmaya, gözden yitirmeye, ellerinden gelse tarihten silmek isteyenlere inat Hrant yaşıyor. Tarihe mal olarak, yani bir anlık çığlık olmaktan çıkarak on binleri bir kez ve bir kez daha derleyerek yaşıyor.

Onun çağrısına katılanların hepsi onunla tastamam aynı görüşleri paylaşmasalar da özünde onun tahayyül ettiği bir dünyanın rüyasını kuran insanlar olarak, karanlığın, gayri insaniliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, Hrant’ın çağrısına katılarak hiç değilse bir nebze bu riyakârlığa, baskıya karşı seslerini yükselttiklerini hissediyorlar. Bu protestoda çok büyük bir program olmayabilir ama ‘acılar’ın, örneğin Uludere katliamının acısının paylaşıldığını söylemeye bile gerek yok. Hrant olsaydı ne diyeceğini orada bulunan herkes tahmin ediyordu. Orada bulunan herkes şu veya bu konuda şöyle veya böyle düşünmekten bin kat daha önemli olanın nerede baskı varsa Hrant’ın ona karşı çıkacağını biliyorlardı.

Hrant Dink’in katli için verilen mahkeme (Devlet? Hükümet?) kararı beklenmedik olmasa da cinayet kadar ağırdı. Cinayetin arkasında bir tezgâh arayan, “Ergenekon” veya benzeri bir örgütlenmenin peşinde olanların önemli oranda ıskaladığı cinayetin işlendiği siyasal ortam ve daha da önemlisi toplumdaki Hrant’ın şahsında billurlaşan tartışmalara ilişkin haleti ruhiye idi. Ergenekon’u meşruiyetinin kaynağı olarak gören bir hükümetin cinayetten şöyle veya böyle haberdar, yol veren, sırt sıvazlayanlar kim varsa soruşturmadan korunmaları ve hatta terfi ettirilmeleri bir türlü açıklanamıyordu.

 Bir mahkeme kararı ile cinayet sonrasında stadyumlarda kendilerini katille özdeşleştirip “hepimiz …” diye bağıran güruhu serseriyenin terbiyesi mümkün müydü? Öte yandan herhangi bir hükümet değişikliğinin baskı aygıtlarını (ağır geliyorsa güvenlik örgütleri denebilir) yeniden yapılandırmasında köklü bir değişim yapması mümkün müdür? Kontrgerilla hakkında muhalefette iken en radikal sözleri sarf eden Ecevit’in Başbakan olduğunda bu yolda bir arpa boyu yol almadığı hatırlandığında, bu aygıtların çok telin edilen işleyişlerinin esas olarak sistemin can damarlarını oluşturduğu işin elifbası değil mi?

Kişilerin yerlerini değiştirerek veya birinin yerine diğerini getirerek işleyişin kendisi de değişmiş olur mu? Hatta o kadar bile değil, Orhan Dink’in dediği gibi “sanık olabileceklere soruşturma yaptırdılar”sa, dünün Genelkurmay Başkanı’nı tutuklayabilmiş bir iradenin çaresizliğine sığınmanın bahanesi bulunabilir mi? AİHM için Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği yazı basit bir bürokrasi hatası mıdır, yoksa bir devlet refleksi midir?

Fransa’daki Soykırımı İnkâr Yasası’nı tartışırken bile ifade özgürlüğünü savunacaklarına, soykırım savunuculuğunda bulunanların hâkim olduğu bir toplumda, kim ‘kamu vicdanı’nı yaralayacak, yani ‘milli duyguları’ zayıflatacak bir karar alma cesaretini gösterebilirdi ki!

Bu iktidarın temsilcileri arasında bir üniversite toplantısını bile “arkadan hançerleme” diye televizyonlarda açıkça tehdit ederek, hedef göstererek fiilen, toplantı kapısında bekleyen Ergenekoncularla aynı çizgide olanlar varken, hükümetin demokrasi havarisi kesileceği beklentisinin ham hayal olduğunu anlamak için kararın çıkması mı gerekiyordu?

Kararın açıklanmasıyla devlet erkanının KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı ve Talat Paşa Komitesi Yürütme Kurulu Başkanı Rauf Denktaş’ın cenazesinde, Kıbrıs’ın Kıbrıslı Türklerin Türkleştirilmesi, bunu da TMT gibi hayli karanlık işlere bulaşmış, bir teşkilatın kurucusu olarak sağlamaya çalışmış birinin ardından tam tekmil temsili yan yana getirildiğinde, siyaseten hükümetin ne tür mecrada seyrettiği anlaşılır. Teşkilatı Mahsusa’nın ruhu şad olmuştur.

Ruşen Çakır, çok paradoksal ancak üzerinde durulması gereken bir not düşmüş: Hepimiz Ermeniyiz demek yerine, hepimiz Ogün Samast’ız diye bir vicdan muamelesi yapmak gerekirdi diye.

Demokrasinin asgari gereklerine değil halkın yüzdelerinden hareket edenler, bu konuda yapılacak bir referandumun nasıl bir sonuç verebileceğini herhalde tahmin etmektedirler. 18 Ocak günü bir referandum yapılsa ve ‘Hrant Dink’in katli vacip mi’ diye sorulsaydı, sonuç ne olurdu? Susturulması hakkında çıkacak oran, AKP’nin seçim zaferinden daha yüksek olurdu.

Öte yandan cinayet gecesinden başlayarak, on binler Hrant’ın anısına sahip çıkmasaydı, birçok siyasi cinayette olduğu gibi olay faili meçhul kalacaktı. Onun anısına sahip çıkanlar tek bir siyasi kalıba dökülecek gibi değilse de bu kitlenin omurgası, bu cinayeti herhangi bir cinayet olarak görmeyip onun ardındaki tarihi dokuyu hisseden, gelecekte bu tür olayların yaşanmaması için bir başka dünya hayal edenlerden oluşuyor demek mümkün.

Adalet, artık Hrant için kişisel olarak talep edilmekten çok uzaktır. Burada adalet hukukun alanından çıkmıştır ve aslında başından itibaren hukuka sığamayacaktı. Mahkeme başkanının “Hrant, Ermeni olduğu için öldürülmedi” demesine karşı Orhan Dink, “Hrant Dink, Ermeni olduğu için öldürüldü. Bunu bütün Türkiye görmek zorunda. Dink Anadoluluydu, sosyalistti, iyi bir aydındı ama bütün bunların ötesinde, Ermeni diye öldürüldü.” (Vatan, 20.01.2012) diye ısrar ediyor.

“Hrant için, Adalet için” artık onun gibi yok edilen herkes için Adalet anlamına geliyor. Bu ahval ve şerait altında herhangi bir yönetimin bu talebi karşılaması mümkün değil.

“Bu dava bitmeyecek!” derken yine davanın hukuki çerçevede rayına oturtulabileceği inancını beslememek gerekir. Bu dava “tüm acılar”, bütün insani acılar için bitmeyecek! Bu davayı toplumsal bilincimize nakşederek, ezilenler için her daim bir umudu taşımaya devam etmeliyiz. Ne kadar azınlıkta olsak da direnmek, geçmişteki acıların dindirilmesi için yapılacak tek şeydir. Hrant’ın yaptığı ve bunun bilincinde olsun olmasın insanlarda uyandırdığı hissiyatın kaynağı buydu. Bu dava bitmeyecek! Bitmemesi için yalnızca Hrant için değil, herkes için Adalet, insani acıların olduğu her alanda bir araya gelmek ve gayri insani gidişata dur demek gerekiyor.

Hrant’ı yaşatacak olan da budur, tıpkı onun en yakın dostunu daima yanında taşıması gibi…

ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Doktrini’ni ve Sonuçlarını Anlamak -Eric Toussaint ile Söyleşi

Amerika Birleşik Devletleri’nin “yeni ulusal güvenlik doktrininin” Aralık 2025 başlarında yayınlanması, açıkça militarist, otoriter ve ideolojik olarak gerici doğası nedeniyle çarpıcı bir sapmayı işaret etmektedir. Stratejik gerçekçilik kisvesi altında, Trump yönetimi artık neo-faşist referanslar, iklim değişikliği inkârı ve insan hakları ile çok taraflılığın açıkça reddedilmesiyle beslenen, utanmaz bir emperyal egemenlik mantığını benimsemektedir.

Contretemps tarafından gerçekleştirilen bu kapsamlı röportajda Éric Toussaint , belgeyi tarihsel, ekonomik ve ideolojik bağlamına yerleştirerek analiz ediyor. Belgenin uluslararası ilişkiler, halklar ve özgürleşme hareketleri üzerindeki başlıca etkilerini vurguluyor.

***

Contretemps: Beyaz Saray’ın ABD’nin uluslararası politikasına ilişkin yeni doktrinini yayınlamasını tarihsel bağlamına yerleştirebilir misiniz?

Eric Toussaint: Bu belgenin [1] Aralık 2025 başlarında yayınlanması, Gilbert Achcar’ın aynı adlı kitabında [2] analiz ettiği Yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığı bağlam içine yerleştirilmelidir . Gilbert Achcar, yeni bir soğuk savaşın başlangıcını, Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Doğu Bloku ülkelerinin entegrasyonunu hızlandırarak ve müdahale alanını genişleterek (eski Yugoslavya ülkeleri ve birkaç yıl sonra Afganistan) NATO’yu genişletmeye giriştiği 1990’ların sonuna kadar izler.

Gilbert Achcar, Washington’ın aldığı kararların ABD stratejistleri arasında tartışmalara yol açtığını ve şahinlerin, bunun Kremlin’den olumsuz bir tepki doğuracağını bilerek galip geldiğini açıkça göstermektedir. Rusya’nın başında bulunan Vladimir Putin, Çarlık Rusyası’nın geçmişteki ihtişamına atıfta bulunarak, eski SSCB topraklarına nüfuz veya kontrol alanını genişletme arzusundan kaynaklanan Büyük Rus şovenizmini beslemiştir.

Donald Trump’ın 2025 başlarında yeni bir dönem için Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, Washington’un 25 yılı aşkın süredir sürdürdüğü agresif politika daha da belirgin bir hal aldı. On yıldan uzun bir süre önce uluslararası alanda başlayan askeri harcamalardaki dramatik artış, şimdi önemli bir sıçrama yaptı.

Son on yıllarda küresel kapitalist sistemin emperyalizmin klasik aşamasını geçtiğini [3] ve esas olarak ana devletleriyle bağları derinden değişmiş ve zayıflamış çokuluslu şirketler tarafından yönetilen bir süper-emperyalizme geçtiğimizi iddia eden solcular yanılmışlardır.

Kapitalist dünyanın evrimi, en güçlü devletlerin politikaları tarafından yönlendirilmeye devam ediyor. Özellikle Davos forumu ve çoğu hükümet tarafından savunulan savunmacı versiyona göre, küreselleşmenin sözde erdemli aşaması, Çin ve G7 güçlerini (ve kısmen 2014-2015’e kadar G8’in bir parçası olan Rusya’yı) içeren üretim zincirlerinin uluslararasılaşması ve serbest ticaretin artmasıyla birlikte geride kaldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tarihte sayısız silahlı çatışma yaşanmıştır; bu çatışmalar Soğuk Savaş’ı takip eden kısa dönemde (1990’ların bir kısmı) de mevcuttu ve 1990’ların sonlarında başlayan yeni Soğuk Savaş sırasında yoğunlaştı.

Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki büyük emperyalist güçler, uluslararası hatta küresel savaşlara doğru gidişatlarını yeniden başlattılar. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, Washington’a savaş politikasını hızlandırmak ve yoğunlaştırmak için gerekli malzemeyi sağladı. 

Vladimir Putin liderliğindeki Rusya, nükleer silahlara ve geniş fosil yakıt rezervlerine sahip ikinci sınıf bir kapitalist ve emperyalist güç olarak, ABD ve NATO’nun Afganistan ve Orta Doğu’daki başarısızlıklarından yararlanarak 2022’de Ukrayna’ya büyük bir işgal başlatabileceğine inanıyordu. Ancak, Ukrayna halkının büyük direnişini öngöremeyerek yanıldı. Putin, Zelenskiy rejiminin (IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan neoliberal bir rejim) çökeceğini ve askeri zaferlerin hızlı ve geri döndürülemez olacağını varsaymıştı.

Batılı emperyalist güçler kendi çıkarlarını ön plana çıkardı ve NATO, 2023’te Finlandiya’nın ve 2024’te İsveç’in katılımıyla güçlendi. Öte yandan, Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların etkisi az oldu ve devam eden savaş, Orta ve Batı Avrupa ülkelerinin askeri harcamalarında büyük bir artışa ve ordularının muharebe ve denizaşırı konuşlandırma yeteneklerinin yeniden aktif hale getirilmesine, Washington’un tartışmasız ve kibirli liderliği altında, gerekçe teşkil ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri ise, Trump’ın ikinci dönemindeki liderliğinde, saldırılarını Rusya’ya değil, ekonomik ve politik olarak Rusya’dan çok daha güçlü bir rakip güç olan Çin’e yöneltmeleri gerektiği görüşünü benimsemiştir. Bu durum, Washington’daki hükümet tarafından Aralık 2025 başlarında yayınlanan ulusal güvenlik stratejisi belgesinde açıkça belirtilmiştir.

Contretemps: Peki ekonomik sorunlar gerilimleri ne şekilde keskinleştiriyor? 

Eric Toussaint: Küresel ölçekte kapitalizm krizde ve sürdürülebilir bir büyüme oranına geri dönemedi; öyle ki, ekonomist Michael Roberts gibi, uzun süreli bir depresyondan bahsedebiliriz. Biz kesinlikle büyümenin savunucuları değiliz, ancak kapitalizm açısından bakıldığında, sürdürülebilir büyümeye geri dönememe, büyük kâr birikimini sağlamak için gerçek bir sorun teşkil ediyor. Özellikle eski emperyalist güçlerde (G7) yaşanan bu şiddetli kriz, bir yandan Washington’ın hakimiyetindeki blok ile diğer yandan yavaşlasa da sürdürülebilir bir büyüme gösteren Çin arasındaki gerilimleri daha da artırıyor.

Uluslararası silahlı çatışmaların hazırlanması (ve yürütülmesi), çeşitli güçlerin kapitalist sınıflarının ekonomik krizlerle başa çıkmak ve etkilerini genişletmek veya korumak için periyodik olarak kullandığı yanıtlardan biridir. Bu durum 19. ve 20. yüzyıllarda  defalarca görüldü .

Contretemps: Trump’ın strateji belgesi ABD ordusu ve güç kullanımı hakkında ne diyor?

Eric Toussaint: Trump savaşçı bir üslup benimsemekten çekinmiyor:

” Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz açısından mümkün olan en az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde savaşları kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül  ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu  kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.

Biz, her askerin ülkesiyle gurur duyduğu ve görevine güvendiği bir ordu istiyoruz.

Amerikan halkını, ABD’nin yurtdışındaki çıkarlarını ve ABD müttefiklerini korumak için ABD toprakları için Altın Kubbe de dahil olmak üzere dünyanın en sağlam, güvenilir ve modern nükleer caydırıcılığını ve yeni nesil füze savunma sistemlerini istiyoruz.” [4] NSS 2025 , s. 3.

Metnin çeşitli yerlerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin uygun gördüğü her yerde askeri operasyonlar yürütme ve çıkarlarını savunmak için güç kullanmaya devam etme hakkını saklı tuttuğu belirtiliyor. Trump, belgenin girişinde İran’daki sivil nükleer tesislerine yönelik askeri müdahaleyle övünüyor. Şöyle yazıyor: “İran’ın nükleer zenginleştirme kapasitesini yok ettik.”

2025 yılı boyunca, uluslararası hukuku ihlal ederek, Karayip Denizi’nde Venezuela’ya karşı (uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle), Yemen, Suriye, Nijerya ve başka yerlerde sistematik olarak güç kullandı… Filistin halkına karşı gerçek bir soykırım gerçekleştiren İsrail ordusuna ve Netanyahu’nun neo-faşist hükümetine olan sarsılmaz desteğinden bahsetmeye bile gerek yok. Ocak 2026’nın başlarında, Venezuela’ya karşı büyük ölçekli bir askeri saldırı emri verdi, cumhurbaşkanlığı çiftini kaçırdı, uydurma suçlamalarla Amerika Birleşik Devletleri’nde yargılanmaları için New York’a götürdü ve ülkenin petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirdiğini açıkladı.

Trump yönetimi Hint-Pasifik bölgesindeki duruma değindiğinde, Washington’ın çıkarlarının tehlikede olduğunu düşünmesi halinde ABD’nin Çin’e karşı güç kullanmakla tehdit ettiği çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Güney Çin Denizi’nde veya başka yerlerde seyrüsefer özgürlüğünü koruma ihtiyacının, askeri harekâtı haklı çıkarmak için olası bir bahane olarak kullanıldığı anlaşılıyor. 

Contretemps: Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinin ve özellikle NATO üyesi ülkelerin savunma masraflarını karşıladığını iddia etmiyor mu?

Eric Toussaint:  Aslında Trump, önceki yönetimlerin “müttefiklerinin ve ortaklarının savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemelerine izin verdiğini”NSS 2025 , s. 1) yazarken tamamen yanlış bir anlatı benimsiyor.

Bu, gerçek dışı bir iddiadır ve Trump’ın, vasal gibi davrandığı müttefikleri üzerinde, yaklaşık on yıl önce başlattıkları askeri harcamalardaki artışı hızlandırmaları için uyguladığı baskıyı haklı çıkarmaya hizmet etmektedir. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin 12. sayfasında şu ifade yer almaktadır:

“Başkan Trump, NATO ülkelerini GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya harcamaya taahhüt eden Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi; NATO müttefiklerimiz bu taahhüdü onayladı ve şimdi buna saygı duymaları gerekiyor.” [5] NSS 2025 , s. 12

Nitekim, kamuoyunun da gördüğü gibi, NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Rutte, Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen Atlantik İttifakı zirvesinde Trump’a kabaca şu sözleri söylemişti: “Büyükbaba, aile üyeleri yanlış davrandığında onlara kızmakta haklı.”

Bu, Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na karşı sergilediği vasal davranışının en önemli örneklerinden biriydi. Ve bir ay sonra, Temmuz 2025’in sonunda, AB Başkanı Ursula von der Leyen, bizzat boyun eğdiğini göstererek efendisinin toprakları olan İskoçya’ya gitti. Trump ile, ona ait bir golf sahasında buluşarak, AB’nin gerçekten de Tom Amca’dan daha fazla fosil yakıt ve silah satın alacağına ve artan gümrük vergileri konusundaki isteklerine boyun eğeceğine dair söz verdi.

ABD müttefiklerinin, özellikle NATO üyelerinin, Washington’ın cömertliğinden mali olarak fayda sağladığı iddiası apaçık bir yalandır. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın büyük bir bölümü üzerinde etkisini sürdürmek için sınırları dışında 220’den fazla büyük kalıcı askeri üs bulundurmaktadır. Pentagon’a göre, ABD’nin 80 ülkede 700’den fazla askeri tesisi bulunmaktadır; bunların arasında önemli sayıda personele sahip 220’den fazla kalıcı askeri üs de yer almaktadır.

ABD’nin yurtdışındaki üsleri, dünya genelindeki tüm yabancı üslerin %80’ini temsil ediyor. Bu oran, diğer tüm ülkelerden çok daha yüksek. Örneğin, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerinde veya Suriye’de toplam 15.000 ila 20.000 askere ev sahipliği yapan yaklaşık yirmi kalıcı askeri tesisi bulunuyor. Çin’in ise yurtdışında sadece bir kalıcı askeri üssü var, o da Cibuti’de ve resmi olarak 400 Çinli askeri personele ev sahipliği yapıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, 250.000’den fazla askeri personeli sürekli olarak kendi toprakları dışında bulundurmaktadır; bunların arasında Japonya’da 50.000’den fazla, Almanya’da 35.000, Güney Kore’de 22.000, İtalya’da 12.000, Büyük Britanya’da 10.000 ve benzeri ülkeler yer almaktadır. Personel rotasyonu nedeniyle bu sayı çok daha büyüktür. Büyük ABD kapitalist işletmeleri, özellikle askeri-sanayi kompleksindekiler, askeri teçhizat ve bakımını sağladıkları için bundan büyük ölçüde kâr elde etmektedir.

Trump, Washington’ın yabancı müttefiklerin korunmasını ABD vergi mükelleflerinin parasıyla finanse ettiğine inandırmaya çalışarak Amerikan halkına yalan söylüyor. Aslında, ABD’nin yurtdışındaki varlığının net maliyetini hesaplamak istiyorsak, ABD’nin personel, operasyonlar ve silahlanma açısından yurtdışındaki askeri varlığına ne kadar harcadığını dikkate almalıyız. Gerçekten de, birçok ülke kendi topraklarındaki ABD varlığının bir kısmını finanse ediyor. Japonya, ABD varlığının (veya topraklarının ABD işgalinin) %70’ini finanse ediyor, Almanya %20 ila %30’unu, İtalya %30 ila %40’ını ve Büyük Britanya %20 ila %25’ini karşılıyor. 

ABD birliklerinin bulunduğu ülkelerin Amerikan şirketlerinden yaptığı silah alımlarını da dikkate almak önemlidir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne (SIPRI) göre, 2020-2024 döneminde Avrupalı ​​müttefiklerin silah ithalatının %64’ü Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmiştir (Kaynak: Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü, SIPRI ,  https://www.sipri.org/publications/2025/sipri-fact-sheets/trends-international-arms-transfers-2024 ).  

Her halükarda, Amerika’nın yurtdışındaki askeri harcamaları doğrudan kendi çıkarlarına hizmet eder ve hiçbir cömertlik veya dayanışma biçimini temsil etmez. Amerika Birleşik Devletleri, her zaman büyük özel şirketlerinin ve Amerikan kapitalist sınıfının hizmetinde olmak üzere, dünyanın dört bir yanında sayısız saldırganlık ve askeri müdahalede bulunmuştur. 

Bu müdahaleler, ilerici rejimleri (Küba, Dominik Cumhuriyeti, Vietnam, Grenada vb.) veya Irak’taki Saddam Hüseyin ya da Afganistan’daki Taliban gibi sorun çıkaran hükümetleri devirmek veya devirmeye teşebbüs etmek için kullanılmıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD askeri müdahaleleri milyonlarca ölüme neden olmuştur. Bu müdahaleler, Amerika Birleşik Devletleri’nin özellikle petrol olmak üzere ham madde bakımından zengin bölgeleri kontrol altına almasına olanak sağlamıştır. 

Contretemps: Aynı zamanda, Trump kendisini nasıl bir barış elçisi olarak sunuyor?

Eric Toussaint: Gerçekten de Trump kendisini barış başkanı olarak tanıtıyor ve yalanlarını gerçeklerle karşılaştırmak için metninde iddia ettiği başarılarını sıraladığı bölümden başlamak faydalı olacaktır. 

“Başkan Trump, barış başkanı olarak mirasını sağlamlaştırdı. İlk döneminde tarihi İbrahim Anlaşmaları ile elde ettiği olağanüstü başarının yanı sıra, Başkan Trump, ikinci döneminin son sekiz ayında dünyanın dört bir yanındaki sekiz çatışmada benzeri görülmemiş barışı sağlamak için müzakere becerilerini kullandı. Kamboçya ve Tayland, Kosova ve Sırbistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Pakistan ve Hindistan, İsrail ve İran, Mısır ve Etiyopya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında barışı sağladı ve Gazze’deki savaşı tüm rehinelerin sağ olarak ailelerine dönmesiyle sona erdirdi.”

Gerçekte, 2020 İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetinin, Washington’un desteğiyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi çeşitli Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirerek uluslararası konumunu güçlendirmesine olanak sağladı. Bu durum, İsrail’in apartheid rejimini güçlendirmesine ve Filistin halkını daha da baskı altına almasına, ardından da etnik temizlik ve soykırım aşamasına geçmesine imkan tanıdı. 

Netanyahu’nun neo-faşist hükümeti, Washington’un tam desteğiyle (Biden yönetimi döneminde başladı) 2023 sonlarında Filistin halkına karşı bir soykırım yürütürken, Trump Gazze’de barışı sağladığını iddia etme cüretini gösteriyor.

Trump’ın vardığı söylenen diğer barış anlaşmalarına gelince, Tayland ile Kamboçya arasında, Büyük Göller bölgesinde Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Ruanda arasında, İsrail ile İran arasında barışın sağlanmadığını biliyoruz… Ayrıca Hindistan’ın, Trump’ın Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmanın geçici olarak sona ermesinde üstlendiği rolü kabul etmediğini de biliyoruz. Ve Mısır ile Etiyopya arasında da barıştan bahsedemeyiz çünkü bu iki ülke arasında silahlı bir çatışma yaşanmadı. 

Bu pasajda Trump, Yemen, Venezuela veya Nijerya gibi doğrudan sorumlu olduğu saldırganlıkların yaşandığı bölgelerden bahsetmiyor… Son olarak, seçilmesi halinde rekor sürede barışı sağlayacağına söz vermiş olmasına rağmen, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş konusunda sessiz kalıyor. 

Contretemps: Trump’ın küreselleşme ve serbest ticaret konusundaki görüşü nedir?

Eric Toussaint:  Trump, en başından itibaren önceki yönetimleri ve “Amerikan dış politikasının elitleri” olarak adlandırdığı kişileri eleştiriyor ve bu kişilerin “küreselleşme ve sözde ‘serbest ticaret’ konusunda son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadıklarını, bunun da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını aşındırdığını” söylüyor. [6] NSS 2025 , s. 1

Trump’ın bu kadar korumacı ve gümrük vergileri konusunda agresif olmasının nedeni, ABD ekonomisinin önemli ölçüde rekabet gücünü kaybetmesi ve yerel sanayilerin hem küresel hem de iç pazarlarda Çin ve diğer ülkelerden gelen ürünlerle rekabet edemez hale gelmesidir. Çin, belirleyici maliyet avantajları (kısmen Çin’deki ücretlerin ABD’dekinden daha düşük olmasından kaynaklanmaktadır) ve ölçek ekonomileri de dahil olmak üzere yapısal rekabet avantajlarına sahiptir.

Çin, bazı kilit sektörlerde (örneğin elektrikli araçlar) kısmi bir teknolojik veya sektörel avantaj elde etmiştir. Bu avantajlar, Amerikan üreticilerinden daha düşük fiyatlar sunmasına olanak tanır. Çin, ABD ile yaptığı bu ticaretten fayda sağlar çünkü ürünlerini ABD’de üretilen eşdeğer ürünlerden daha düşük fiyatlarla satabilir. Bu durum, elektrikli araçlar, güneş panelleri, bilgisayar ekipmanları vb. alanlarda geçerlidir.

Başkan Trump’ın ilk dönemindeki eylemleri nedeniyle Dünya Ticaret Örgütü (WTO) felç olmuş durumda. Trump yönetimi, 2017 gibi erken bir tarihte, WTO Temyiz Kurulu’na yeni yargıç atamayı reddetti. Uluslararası ticaretin bu tür “yüksek mahkemesi”, ilk heyetin kararından sonra devletler arasındaki anlaşmazlıkları karara bağlıyor. Bu kurulun 2017’den beri bloke olması nedeniyle, WTO işlevini yerine getiremiyor.

Çin ise serbest ticaretin, serbest ticaret anlaşmalarının, DTÖ kurallarının ve serbest rekabetin ateşli bir savunucusu haline gelirken, ABD, ardından AB, İngiltere ve Kanada giderek daha korumacı bir politika izleyerek Çin ve diğer rakiplerin ürünlerini daha pahalı hale getirmek için gümrük vergilerini kullanmaktadır.   

Contretemps: Trump ekolojik kriz konusunda hangi pozisyonu alıyor?

Eric Toussaint: Ekolojik kriz ve iklim boyutu giderek daha felaket boyutlarına ulaşırken, Trump da diğer aşırı sağcı hükümetler gibi, durumu tamamen inkâr ediyor.

Ulusal Stratejik Strateji 2025’te aşağıdakiler okunabilir:

“Avrupa’ya çok fazla zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen ‘iklim değişikliği’ ve ‘net sıfır’ felaket ideolojilerini reddediyoruz.” NSS 2025 , s. 14 [7]

Trump lafı dolandırmadan şunları istediğini belirtiyor:

“Amerikan enerji egemenliğini (petrol, doğalgaz, kömür ve nükleer) yeniden tesis etmek ve temel enerji bileşenlerinin üretimini başka yerlere taşımak mutlak bir stratejik önceliktir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zekâ gibi ileri teknolojilerdeki avantajımızı koruyacaktır.”

Net enerji ihracatımızdaki artış, müttefiklerimizle ilişkilerimizi güçlendirirken, düşmanlarımızın etkisini sınırlayacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerekirse gücümüzü yansıtmamıza olanak sağlayacaktır.” NSS 2025 , s. 14 [8]

Trump yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilme ve Kasım 2025’te Brezilya’da düzenlenecek COP30’u boykot etme politikası, fosil yakıtların çıkarılmasını ve üretimini artırarak ekolojik krizi daha da kötüleştirecektir.

Contretemps: Trump, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “insan haklarından” bahsediyor mu?

Eric Toussaint: 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde insan haklarının teşvik edilmesi veya saygı gösterilmesine dair hiçbir atıf yok. Bu durum, Trump’ın ilk dönemindeki 2017 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de zaten mevcuttu.

“İnsan hakları,” “sosyal koruma” ve “sosyal haklar” kelimeleri, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 belgesinde bir kez bile geçmiyor. Bu stratejik belgenin yazarları, bu kavramları kasıtlı ve tamamen dışlamışlardır.

Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi ABD hükümetlerinin, insan haklarını savunma bahanesini sistematik olarak kullanarak insan haklarını çiğneyen ve BM Şartı’nı ihlal eden eylemler gerçekleştirdiği açıktır. Obama yönetiminin yayınladığı 2015 Ulusal Güvenlik Zirvesi’nde (NSS) “insan hakları” ifadesinin dokuz kez, Joe Biden’ın yayınladığı 2022 NSS’de ise yirmi kez geçtiğini belirtmekte fayda var. 

Trump, Çin veya Rusya’yı eleştirirken artık insan hakları konusundaki ikiyüzlü söylemi kullanmıyor. Amerika Birleşik Devletleri söz konusu olduğunda, Trump yalnızca “vatandaşlarının Tanrı tarafından verilmiş doğal haklarına” atıfta bulunuyor (NSS 2025 , s. 3). Aynı doğrultuda, belgenin ilerleyen kısımlarında “tüm insanların Tanrı tarafından verilmiş eşit doğal haklara sahip olduğunu” belirtiyor (NSS 2025 , s. 9).

Diktatörlükle yönetilen Körfez monarşileri söz konusu olduğunda ise artık demokratikleşmeden söz edilemez; NSS 2025, “bunun, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu uluslara -özellikle Körfez monarşilerine- tarihsel geleneklerini ve yönetim biçimlerini terk etmeleri için baskı yapma yönündeki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmeyi gerektireceğini” belirtmektedir [9] NSS 2025 , s. 28.

Özetle, Trump’la birlikte gelen yenilik, insan haklarını savunma, uluslararası hukuka ve uluslararası insan hakları anlaşmalarına saygı gösterme söyleminin tamamen terk edilmesidir… 

Bu durum, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in BM kurumlarına yönelik saldırılarıyla da tutarlıdır… Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in 2. sayfasında, önceki yönetimleri şu konularda kınamaktadır:

“Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise devletlerin egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağlamışlardır” [10] .

Bu belgede adı geçmese de, Trump’ın konuşmalarında düzenli olarak BM, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), UNESCO, UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı), OCHA (Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi), UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği), UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu), FAO (Gıda ve Tarım Örgütü), Dünya Gıda Programı (WFP), İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı ve diğer kuruluşlara saldırdığı bilinmektedir.

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kurumların birçoğundan çekileceğine, fonlarını keseceğine ve/veya yargı yetkilerini artık tanımayacağına karar verdi. 7 Ocak 2026’da Trump, 31 BM örgütü de dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin 66 uluslararası kuruluştan çekildiğini duyurdu [11] (Kaynak: Beyaz Saray ).

Ayrıca belirtmek gerekir ki, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde, halkların kendi kaderlerini tayin etme haklarına veya halkların kendi topraklarındaki doğal kaynaklar üzerindeki egemenliklerini kullanma haklarına dair hiçbir atıf bulunmamaktadır; çünkü çeşitli Birleşmiş Milletler antlaşmalarında yer alan bu evrensel haklar, Trump’ın uluslararası politikasıyla doğrudan çelişmektedir. 

Contretemps: İnsan hakları konusunda Trump’ın göçmen haklarına ilişkin tutumu nedir?

Eric Toussaint: Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yönetim göç konusunda 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin ruhuna tamamen aykırı, son derece gerici bir tutum benimsiyor.

“Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece ‘düzenli’ olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göç akışlarını kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı ve kimi kabul edip kimi etmeyecekleri konusunda tam kontrol uyguladığı bir dünya istiyoruz.” [12]   NSS 2025 , s. 3

“Kitlesel göç dönemi sona erdi – Bir ülkenin topraklarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul edeceği kaçınılmaz olarak geleceğini belirleyecektir.”

Kendini egemen sayan her ülkenin kendi geleceğini tanımlama hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve vatandaşlığı yalnızca nadir durumlarda, zorlu kriterleri karşılamak zorunda olan yabancılara vermiştir. Batı’nın son birkaç on yıldaki deneyimi bu kadim bilgeliği doğrulamaktadır. Birçok ülkede kitlesel göç, ulusal kaynakları ciddi şekilde zorlamış, şiddet ve suçu artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasasını bozmuş ve ulusal güvenliği tehlikeye atmıştır. Kitlesel göç çağı sona ermelidir.” [13] NSS 2025 , s. 11

Trump’ın göçmenlere ve mültecilere karşı uyguladığı acımasız neo-faşist politika felaket boyutlarına ulaştı. Trump yönetiminden yapılan açıklamalara göre, 2025 yılı boyunca ABD yetkilileri kitlesel baskınlar ve tutuklamalar gerçekleştirdi; bu da 2,5 milyondan fazla kişinin (sınır dışı edilme ve gönüllü ayrılmalar dahil) ülkeyi terk etmesine ve göçmen nüfusu arasında korku, hatta terör iklimi yaratmayı amaçlayan yasadışı göç suçlarından tutuklama ve kovuşturmalarda çok önemli bir artışa yol açtı.

Doğrudan sınır dışı etmeler açısından, bazı kaynaklar 600.000’i aşan bir rakamdan bahsediyor (Kaynak: https://cis.org/Arthur/DHS-600000-Deportations-Inauguration-Day ). Trump, göçmenlere karşı, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetindeki bakanların Filistinlilere karşı kullandığına benzer ırkçı ve insanlık dışı bir dil kullanıyor. 

Trump, bir kabine toplantısı sırasında Somali topluluğuna (özellikle Minnesota’dakilere) çok sert sözler sarf ederek saldırdı:

“Ülkemize çöpleri kabul etmeye devam edersek yanlış yöne gidiyoruz demektir. İlhan Omar çöp, çöpten başka bir şey değil. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” [14] (Kaynak: https://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice )

Belirtmek gerekir ki, Mogadişu’da (Somali) doğan İlhan Omar, Amerikalı bir politikacı, Demokrat Parti üyesi ve 6 Kasım 2018 federal seçimlerinden bu yana Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde Minnesota’yı temsil eden bir isimdir. 

Federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanları, iş yerlerine, toplu taşıma araçlarına veya hassas kabul edilen yerlerin (okullar, kiliseler, hastaneler) yakınlarına düzenlenen baskınlarda son derece şiddetli tutuklama yöntemleri kullanmaktadır. 7 Ocak 2026’da, Minneapolis’te hiçbir tehdit oluşturmayan bir kadın ICE ajanı tarafından öldürüldü.

ICE, birkaç aydır bazı şehirlerde toplu tutuklamalar gerçekleştiriyor. Gözaltı koşulları dehşet verici ve korku ve terör salmak amacıyla kasıtlı olarak insanlık dışı bir şekilde düzenleniyor. Bununla birlikte, ICE tarafından gözaltına alınan yabancı uyrukluların büyük çoğunluğunun daha önce herhangi bir suç kaydının olmadığı gösterilmiştir (Kaynak: https://www.theglobalstatistics.com/ice-detention-statistics/ ).

Karşılaştırma yapmak gerekirse, Joe Biden’ın başkanlığı döneminde, 1 Ekim 2023 ile 30 Eylül 2024 tarihleri ​​arasında, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) tarafından 271.484 kişi sınır dışı edildi; bu, Biden’ın görev süresinin başlangıcına kıyasla önemli bir artıştır. Biden’ın tüm görev süresi boyunca (2021-2024), ICE 545.252 resmi sınır dışı işlemi bildirdi.

Ayrıca, Barack Obama’nın iki döneminde sınır dışı etme sayısının çok yüksek olduğu da belirtilmelidir: 8 yılda (2009-2016) 2.749.706 sınır dışı etme, günde ortalama 942. Obama’nın ilk döneminde (2009-2012) ortalama günde 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü [15] . factchequeado.com web sitesi, 1993’ten bu yana Washington’da iktidarda bulunan çeşitli yönetimler tarafından gerçekleştirilen sınır dışı etmelerin ayrıntılı bir özetini yayınladı; bkz: https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/ 

Contretemps: NSS 2025’in fiilen aşırı sağın medeniyetler savaşı komplo teorisini benimsediği doğru mu?

Eric Toussaint: Trump’ın bu belgesi açıkça aşırı sağcı içerik taşıyor. Trump, açıkça belirtmese de, aşırı sağcı bir komplo teorisi olan “büyük yer değiştirme” teorisini benimsiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu, “beyaz soykırımı” teorisidir [16] .

Başka bir biçimde bu, özellikle milliyetçi, otoriter ve aşırı sağcı boyutlarıyla Trumpizm’in başlıca ideolojik mimarlarından biri olan Steve Bannon’ın da tezidir. Steve Bannon öncelikle “medeniyet savaşı”, “Batı’nın yıkımı” ve “siyasi bir silah olarak kitlesel göç”ten bahseder ve “halkı ihanete uğratan küreselci elitleri” kınar.

Büyük Yer Değiştirme teorisi, Éric Zemmour gibi Fransız siyasi figürleri tarafından popülerleştirilmiştir . Bu teoriye göre, Avrupa nüfusları, göç, doğum oranlarındaki farklılıklar ve siyasi, ekonomik ve medya elitlerinin (gönüllü veya gönülsüz) uyguladığı politikalar nedeniyle giderek Avrupalı ​​olmayan (çoğunlukla Müslüman) nüfuslarla yer değiştiriyor.

Bu teori, öncelikle Avrupa dışı göç ve İslam’a bağladığı kültürel, medeniyetsel ve demografik bir yer değiştirmeden bahseder. Bu olguyu Avrupa kimliği, kültürü ve medeniyeti için varoluşsal bir tehdit olarak sunar. Bu, Beyaz Saray tarafından 4 Aralık 2025’te yayınlanan Trump belgesinde de yankı bulmaktadır.

Trump’ın belgesinde Avrupa ile ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor:

“Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve Avrupa’nın medeniyet güvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz.” [17]   NSS 2025 , s. 5

Trump, Avrupa’nın ekonomik gerilemesinin nedenini şu şekilde açıklıyor:

“medeniyetin çöküşünün gerçek ve daha karanlık olasılığı tarafından gölgeleniyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu başlıca zorluklar arasında, siyasi özgürlüğü (Trump ve yönetimi, aşırı sağ partilerin faaliyetlerini ve ırkçı ve göçmen karşıtı propagandalarını kısıtlayan politikalardan bahsediyor, Éric Toussaint’in notu) ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, (…) doğum oranının çöküşü, ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” [18]  NSS 2025 , s. 25

Özetle, bu iki pasaj, aşırı sağcı komplo teorisi olan büyük yer değiştirme ve uygarlık savaşının temel argümanlarını içermektedir.

Aşağıdaki paragrafta aşırı sağ partilere verilen destek açıklanmaktadır:

“Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu yenilenmeyi teşvik etmeye teşvik ediyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik sebebidir.” [19] NSS 2025, s. 26 

Contretemps: Çeşitlilik hakkının (ırk, cinsiyet, köken vb. açısından) teşvikine ilişkin politika nedir?

Eric Toussaint: Trump, sözde DEI (Çeşitlilik, Eşitlik, Kapsayıcılık) politikalarını ortadan kaldırmayı özellikle hedefledi. Bunu çeşitli başkanlık kararnameleri yayınlayarak uygulamaya koydu (özellikle şu adrese bakın: https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2025/03/fact-sheet-president-donald-j-trump-removes-dei-from-the-foreign-service/) ve Aralık 2025 başlarında yayınlanan stratejik belgede bunu tekrarlayarak şu politikaları uyguladığını belirtti:

“Kurumlarımızı zayıflatan sözde ‘DEI’ uygulamalarını ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırarak yetkinlik kültürünü yeniden tesis edin” [20] NSS 2025 , s. 6

Trump yönetimi tarafından ortadan kaldırılan DEI (Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) uygulamaları arasında kotalar, tercihli politikalar, “yeterince temsil edilmeyen” gruplara verilen işe alım veya terfi öncelikleri, “kapsayıcılık” programları veya çeşitlilik eğitimleri vb. yer alabilir. Trump, kamu hizmetlerinde (ordu, diplomatik temsilcilikler vb. dahil) işe alım, terfi, istihdam veya görevde kalmada ırk, cinsiyet, köken veya bu kriterlere dayalı herhangi bir tercihin dikkate alınmasını yasakladı.

Trump, silahlı kuvvetler konusunda bunu çok açık bir şekilde yeniden teyit ediyor:

“Silahlı Kuvvetlerimizden radikal cinsiyet ideolojisini ve uyanış çılgınlığını temizledik ve bir trilyon dolarlık yatırımla ordumuzu güçlendirmeye başladık.” (Donald Trump tarafından imzalanan giriş , NSS 2025 )

Contretemps: Özetle, Trump gezegenin farklı büyük bölgeleri için hangi politikaları açıklıyor?

Eric Toussaint: Trump yönetimi, Batı Yarımküre’nin (yani güneyde Patagonya’dan kuzeyde Kanada ve Grönland’a kadar uzanan Amerika kıtası) tamamen kontrolünü ele geçirme arzusunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda, petrol zengini Venezuela’yı hedef alarak agresif askeri operasyonlar yürütüyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), Batı Yarımküre ile ilgili olarak şunları belirtiyor:

“Yarımküre dışındaki rakiplerimizin tehdit edici güçler veya diğer yetenekler konuşlandırmasını veya yarımküremizde hayati stratejik varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini engelleyeceğiz. Monroe Doktrini’ne ilişkin bu ‘Trump ek maddesi’ sağduyuya dayanmaktadır ve Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı olarak Amerikan gücünün ve önceliklerinin potansiyel bir restorasyonunu temsil etmektedir.” [21] (NSS 2025, s. 15)

Çin’e gelince, 2025 stratejik belgesi yeni bir aşamayı işaret ediyor: Artık sadece rekabeti kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD elitlerinin Çin’in yükselişini kolaylaştıran tarihsel hatasını açıkça tanımlıyor. Çin artık sadece bir rakip olarak değil, ABD ekonomisine, sosyal uyuma, tedarik zincirlerine, ulusal güvenliğe ve hatta kültürel istikrara yönelik doğrudan bir tehdit olarak sunuluyor.

Çatışma böylece, doğrudan askeri bir seçeneğin resmi olarak benimsenmesinden bağımsız olarak, tüm ekonomik, teknolojik, ideolojik ve toplumsal alanlara yayılıyor. Trump, Çin ile çatışma halinde olduğu Hint-Pasifik’te varlığını, askeri gücünü ve ekonomik çıkarlarını artırmaya karar veriyor [22] .

Avrupa konusunda Trump, halihazırda iktidarda olan bazı aşırı sağ partilere (örneğin İtalya ve Macaristan) güçlü destek vermeye karar verdi ve Avrupa hükümetlerinden, özellikle de ABD silah endüstrisine doğrudan fayda sağlayan askeri harcamalarını önemli ölçüde artırarak, Washington’ın uysal vasalları gibi davranmalarını talep etti. Bu bağlamda, NSS 2025, Avrupa hakkında şu ifadeyi içermektedir: “Eski ihtişamlarını yeniden kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz”[23]. “Uyumlu” teriminin seçimi kendi başına konuşmaktadır.

Trump, Orta Doğu konusunda bu bölgenin geçmişe kıyasla daha az önemli olduğunu ve Körfez’deki diktatörlük rejimlerindeki siyasi yönetimlere saygı duyacağını iddia ediyor.

Rusya konusunda Trump, Moskova’nın Ukrayna da dahil olmak üzere bazı eski Sovyet cumhuriyetlerini kapsayan bir çerçeve dışında herhangi bir girişimde bulunmaması şartıyla, nüfuz paylaşımını savunuyor. Trump, Rusya’yı Çin’den uzaklaşmaya ikna etmeye çalışıyor.

Trump, Afrika’ya çok az yer ayırıyor ve onu yalnızca ham madde çıkarılacak ve ABD çıkarları korunacak bir kıta olarak görüyor. Amacı, “Afrika’nın bol doğal kaynaklarını ve gizli ekonomik potansiyelini kullanmak”tır. ( NSS 2025 , s. 29)

Contretemps: Analizinizin sonuç özeti nedir ?  

Eric Toussaint:  Beyaz Saray’ın Aralık 2025 başlarında kamuoyuna açıkladığı uluslararası politika doktrini, ABD dış politikasında geçici bir değişimden ibaret değil, çeyrek asırdan fazla bir süre önce “yeni Soğuk Savaş” çerçevesinde başlayan bir sürecin tutarlı bir doruk noktasıdır. Bu belge, niteliksel bir radikalleşmeyi işaret ediyor: Artık açıkça emperyal bir egemenlik mantığını, sistematik güç kullanımını ve uluslararası hukukun, çok taraflı kurumların ve evrensel insan haklarının açıkça reddini benimsiyor. Donald Trump döneminde bu yönelim, açıkça yırtıcı, şiddet içeren, gerici, otoriter ve neo-faşist doğasıyla karakterize edilen, benzeri görülmemiş bir ideolojik biçim alıyor.

Önceki yönetimler emperyalist şiddetin uygulanmasını son derece ikiyüzlü liberal ve insancıl bir söylemle birleştirirken, Trump yönetimi bu cepheyi kırıyor. İnsan hakları, sosyal haklar, göçmenlerin korunması, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve hatta çok taraflılığa yapılan en ufak bir atıf bile resmi stratejik söylemden tamamen kayboluyor. Bunların yerini “Tanrı vergisi doğal haklar”, egemen devletlerin mutlak egemenliği, medeniyetler hiyerarşisi ve kalıcı askeri baskının meşrulaştırılmasına dayalı bir dünya görüşü alıyor. 

Bu doktrin, uzun süren bir bunalım, büyük güçler arasındaki artan rekabet ve G7’nin eski emperyalist güçlerinin ekonomik hegemonyalarını sürdürememesiyle karakterize edilen küresel kapitalizmdeki yapısal kriz bağlamında yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli gerilemesi karşısında Washington, kasıtlı olarak militarist genişleme ve acımasız bir korumacılık politikası yolunu seçmiştir. Çin, küresel kapitalizme meydan okuduğu için değil, tam tersine kendisini ona başarıyla entegre ederek Amerikan ekonomik, teknolojik ve jeopolitik üstünlüğüne karşı çıktığı için birincil düşman olarak belirlenmiştir. İkinci kademe emperyalist bir güç olan Rusya, NATO’nun vesayeti altında Avrupa’nın hızlandırılmış militarizasyonuna bir gerekçe ve dayanak görevi görmektedir, ancak artık düşman olarak kabul edilmemektedir. 

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), dış emperyalizm ile iç otoriterlik arasında derin bir yakınlaşmayı da ortaya koymaktadır. Liberal küreselleşmenin kınanması, toplumsal özgürleşme projesiyle değil, saldırgan bir ekonomik milliyetçilikle, göçmenlere karşı bir saldırıyla, “büyük yer değiştirme” komplo teorilerinin örtük olarak benimsenmesiyle ve eşitlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarına karşı ideolojik bir savaşla birlikte gelmektedir.

Askeri egemenlik, ekonomik yağmacılık, fosil yakıt üretimi ve iklim değişikliğini inkâr, askeri-sanayi kompleksinin ve ABD kapitalist sınıfının çıkarlarına hizmet eden tutarlı bir bütün oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Trump bir “barış elçisi” olmaktan çok uzak, daha istikrarsız, şiddet dolu ve eşitsiz bir dünyanın mimarı gibi görünüyor; burada güç hukukun önüne geçiyor ve savaş, kapitalizmin krizini yönetmek için yaygın bir araç haline geliyor. Bu anlamda, ABD’nin yeni uluslararası politika doktrini, yalnızca Amerikan emperyalizminin doğrudan hedef aldığı halkları (Filistin, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da) tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm insanlık için büyük bir tehlike oluşturuyor.

Bu durum, ekolojik krizin geleceği son derece belirsiz kıldığı bir bağlamda, büyük uluslararası çatışmaların hatta küresel bir felaketin riskini artırıyor. Dünyanın önde gelen askeri gücünün başındaki bu neo-faşist eğilim karşısında, ilerici, militarizm karşıtı, faşizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, feminist ve enternasyonalist güçler için ulusötesi dayanışmayı yeniden inşa etmek, emperyalizmin her türlüsüne karşı çıkmak ve barışa, eşit haklara, sosyal adalete, halkların haklarına ve yeryüzündeki yaşam koşullarının korunmasına dayalı radikal bir alternatif projeyi savunmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.

12 Ocak 2026

Notlar

[1] Beyaz Saray, “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi Kasım 2025”, 5 Aralık 2025 tarihinde yayınlandı, https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf?internal=true  

[2] Gilbert Achcar’ın kitabı ve “Soğuk Savaş” ifadesinin anlamı hakkındaki röportajından bir alıntı: “Özünde, ‘Soğuk Savaş’, bir ülkenin (henüz) ‘sıcak bir savaşa’ girmeden savaş hazırlığı durumunu koruduğu bir durumdur. Başka bir deyişle, Soğuk Savaş’ın bu şekilde adlandırılmasını sağlayan şey silahlanma yarışıydı. 1990’ların sonlarından beri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Rusya ve Çin’e karşı eş zamanlı olarak yürütülen bir savaş senaryosuna dayalı olarak askeri harcama düzeyini nasıl korumaya karar verdiğini açıkladım. Bu karar, Washington’ın diğer provokatif eylemleriyle bağlantılıydı ve bu da beni 1999’da yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığım şeyin başlangıcını yerleştirmeye yönlendirdi.” » Kaynak: CJ Polychroniou tarafından Gilbert Achcar ile yapılan röportaj, Contretemps tarafından 24 Mayıs 2023’te yayınlandı,  https://www.contretemps.eu/origines-nouvelle-guerre-froide-entretien-achcar/

[3]  20. yüzyılın başlarında Lenin, Rudolf Hilferding, Rosa Luxemburg gibi yazarlar tarafından analiz edilmiş ve 20. yüzyılın  ikinci yarısında Ernest Mandel, Samir Amin, Paul Sweezy ve Paul Baran tarafından güncellenmiştir.

[4] “Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz için mümkün olan en düşük kayıplarla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu kurmak, eğitmek, donatmak ve sahaya sürmek istiyoruz. Ve her bir askerin gurur duyduğu bir ordu istiyoruz.”

Ülkelerine bağlı ve görevlerine güvenen kişiler.

Amerikan halkını, denizaşırı Amerikan varlıklarını ve Amerikan müttefiklerini korumak için dünyanın en güçlü, güvenilir ve modern nükleer silahlarına ve Amerikan ana vatanı için bir Altın Kubbe de dahil olmak üzere yeni nesil füze savunma sistemlerine sahip olmak istiyoruz.” NSS 2025, s.

[5] “Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden ve NATO müttefiklerimizin onayladığı ve artık yerine getirmesi gereken Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi.” NSS 2025 , s. 12.

[6] “Küreselleşmeye ve sözde “serbest ticarete” son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadılar ve bu da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını tamamen boşalttı.”

[7] “Avrupa’ya çok büyük zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen felaket niteliğindeki “iklim değişikliği” ve “Net Sıfır” ideolojilerini reddediyoruz” NSS 2025, s. 14

[8] “Amerikan enerji egemenliğinin (petrol, gaz, kömür ve nükleer) yeniden sağlanması ve gerekli kilit enerjinin yeniden ülke içine getirilmesi”

Enerji bileşenleri en önemli stratejik önceliklerden biridir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zeka gibi en ileri teknolojilerdeki avantajımızı korumamıza yardımcı olacaktır.

Net enerji ihracatımızı genişletmek, müttefiklerimizle ilişkilerimizi derinleştirirken düşmanların etkisini azaltacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerektiğinde bize olanak sağlayacaktır.

“Proje gücü.” NSS 2025, s.

[9] “Amerika’nın bu ulusları —özellikle Körfez monarşilerini— geleneklerini ve tarihi yönetim biçimlerini terk etmeye zorlama konusundaki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmesini gerektirecektir.” NSS 2025, s. 28

[10] “Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise bireysel devlet egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağladılar.” NSS 2025, s. 2

[11] Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi, ECOSOC – Afrika Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, ECOSOC – Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, Uluslararası Hukuk Komisyonu, Uluslararası Ceza Mahkemeleri için Uluslararası Kalıntı Mekanizması, Uluslararası Ticaret Merkezi, Afrika Özel Danışmanı Ofisi, Genel Sekreterin Silahlı Çatışmalardaki Çocuklar Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çocuklara Karşı Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Barış İnşa Komisyonu, Barış İnşa Fonu, Afrika Kökenli İnsanlar Daimi Forumu, BM Medeniyetler İttifakı, Gelişmekte Olan Ülkelerde Ormansızlaşma ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılmasına İlişkin BM İşbirliği Programı, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), BM Demokrasi Fonu, BM Enerji, BM Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlendirilmesi Kurumu (BM Kadın), BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), BM İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat), BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR), BM Okyanuslar, BM Nüfus Fonu (UNFPA), BM Konvansiyonel Silahlar Sicili, BM Sistem Baş Yöneticileri Koordinasyon Kurulu, BM Sistem Personel Koleji, BM Su, BM Üniversitesi (Kaynak: Beyaz Saray )

[12] “Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece “düzenli” olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göçü kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı bir dünya istiyoruz.

Nüfus akışlarını kontrol ederler ve kimleri kabul edip kimleri kabul etmeyecekleri konusunda tam yetkiye sahiptirler.” NSS 2025, s.

[13] “Kitlesel Göç Çağı Sona Erdi – Bir ülkenin sınırlarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul ettiği, kaçınılmaz olarak o ulusun geleceğini belirleyecektir. Kendini egemen sayan her ülkenin geleceğini belirleme hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve yabancılara nadiren vatandaşlık vermiş, bu yabancıların da zorlu kriterleri karşılamaları gerekmiştir. Batı’nın son on yıllardaki deneyimi bu kalıcı bilgeliği doğrulamaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kitlesel göç, iç kaynakları zorlamış, şiddeti ve diğer suçları artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasalarını bozmuş ve ulusal güvenliği baltalamıştır. NSS 2025 , s. 11

[14] Ülkemize çöp almaya devam edersek yanlış yola gireceğiz. Ilhan Omar çöp, sadece çöp. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” Kaynakhttps://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice

[15] “8 yılda 2.749.706 sınır dışı işlemi gerçekleşti, bu da günde ortalama 942 anlamına geliyor. İlk döneminde (2009-2012) günde ortalama 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü.” https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/

[16] Üstelik Trump, Güney Afrika hükümetini beyazlara karşı soykırım uygulamakla suçlamaktan da çekinmiyor.

[17] “Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve aynı zamanda Avrupa’nın medeniyetsel özgüvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz;” NSS 2025, s. 5

[18] “Ancak bu ekonomik gerileme, medeniyetin yok oluşunun gerçek ve daha vahim olasılığı karşısında gölgede kalıyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlüğü ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması, düşen doğum oranları ve ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” NSS 2025, s. 25

[19] “Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu ruh canlanmasını teşvik etmeye çağırıyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik nedeni veriyor.”  NSS 2025, s. 26

[20] “Yeterlilik kültürünü yeniden tesis etmek, kurumlarımızı zayıflatan ve bizi geride tutan sözde “DEI” ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırmak” NSS 2025 , s. 6.

[21] “Yarımküre dışındaki rakiplerin, Yarımküremizde kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırma veya stratejik olarak hayati öneme sahip varlıklara sahip olma veya bunları kontrol etme yeteneğini reddedeceğiz. Monroe Doktrini’ne eklenen bu “Trump Eki”, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı, sağduyulu ve güçlü bir Amerikan gücü ve önceliklerinin yeniden tesis edilmesidir.” (NSS 2025, s. 15)

[22] NSS 2025’te, Hint-Pasifik kabaca, batıdan doğuya doğru Afrika’nın doğu kıyılarını, Hint Okyanusu’nu, önemli boğazları: Hürmüz Boğazı, Bab el-Mandeb, Malakka Boğazı’nı, Güney Asya’yı (merkezinde Hindistan ile), Güneydoğu Asya’yı (ASEAN), Güney Çin Denizi’ni, Tayvan’ı, Kore Yarımadası’nı ve Japonya’yı içeren sürekli bir yayı temsil etmektedir. Buna güney ve doğuda Avustralya, Pasifik takımadaları ve ada devletleri de eklenmiştir. Bu alan Amerika Birleşik Devletleri’nin Pasifik kıyılarına kadar uzanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Hint-Pasifik’te, birkaç düzine daha küçük askeri tesisin yanı sıra 66 kalıcı askeri üsse yayılmış çok sayıda asker konuşlandırmaktadır (Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin resmi web sitesine bakınız: https://www.congress.gov/crs-product/IF12604).

[23] “Eski ihtişamlarını geri kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz.” NSS 2025, s. 26.

İran’da Yeni Bir Halk Ayaklanması – Sarah Selami

İran’daki son eylemler; ulusal para biriminin baş döndürücü düşüşü ve ekonomik faaliyeti öngörülemez kılan hiperenflasyon karşısında, 28 Aralık 2025 Pazar günü Tahran çarşısı esnafının greviyle başladı. Yoksulluğun, aşırı toplumsal eşitsizliğin ve tiranlığın genel bir reddini ifade eden bu eylemler, hızla birçok şehirde öğrencilere ve halk kesimlerine yayıldı.

Rejimin yanıtı

Hükümet, çarşı esnafını vergi indirimleriyle yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan üniversiteleri kapattı ve sokağa çıkan gençlik ve halk kitlelerine yönelik baskı ve güvenlik önlemlerini güçlendirme yoluna gitti. Ancak bunlar hareketi durdurmadı. Eylemler, özellikle küçük ve orta ölçekli olanları başta olmak üzere, en az 88 şehirde devam ediyor. Bazı büyük şehirlerde de belirli mahallelerde hareketlilik yaşanıyor.

Eylemlerin dokuzuncu gününde, içerisinde gençlerin de olduğu, binden fazla insan tutuklandı ve ikisi 20 yaşın altında olmak üzere en az otuz altı eylemci öldürüldü. Ayrıca kolluk güçlerinin iki üyesi de hayatını kaybetti.

Derin toplumsal öfke

Gençler, bilhassa öğrenciler bu toplumsal hareketlerin merkezinde yer alırken, diğer yandan ulusal para biriminin değer kaybından ve fiyat artışlarından en fazla etkilenen küçük kasabaların sakinleri de bu eylemlere önemli ölçüde katılıyor.

Bu eylemler, basit bir para birimi dalgalanmasına olan tepkiden ziyade, on yıllardır süren adaletsizlik, güvencesizlik ve baskıdan kaynaklanan derin ve kalıcı bir toplumsal öfkeyi yansıtıyor. Eşitsizlik ve yoksulluğun daha da kötüye gitmesi, İran’ın siyasi ve ekonomik sistemindeki yapısal krizin bir sonucudur ve bu kriz uluslararası yaptırımlar, yolsuzluk ve kayırmacılıkla damgalanan hükümet sistemi ve İslam Cumhuriyeti’nin izlediği politikalarla daha da güçlenmiştir.

Hükümet bu eylemlere toplu tutuklamalar, baskı ve şiddetle yanıt vermiştir. Ancak 2017, 2019 ve 2022 yıllarındaki kitlesel eylemlerin deneyimleri, hükümetin bu stratejisinin uzun vadede halka boyun eğdirmeyi asla başaramadığını göstermektedir. Dolayısıyla, mevcut eylemler bunların bir devamı niteliğindedir.

Araçsallaştırma girişimleri ve sonuçları

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, bölgede ve ötesinde sivillere yönelik benzeri görülmemiş şiddetteki rollerine rağmen İslam Cumhuriyeti ile olan çatışmaları bağlamında ve ‘İran halkını savunma’ bahanesiyle bu eylemleri araçsallaştırmaya çalışmışlardır.

ABD ve İsrail liderleri ile istihbarat kurumlarının son açıklamaları, İslam Cumhuriyeti’ne eylemciler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırmak, tutuklamaları meşrulaştırmak ve eylemcileri yabancı ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket etmekle suçlamak için ek bir bahane sunmuştur.

Aynı zamanda, “tahtın vârisi” Rıza Pehlevi ve askeri dış müdahaleyi destekleyen gerici yandaşları, İran’ı kurtarmak için siyasi bir alternatif olarak kendilerini sunmaya çalışmışlardır. Bu amaçla, Eski Şah’ın oğlunu İran halkı nezdinde popüler bir lider olarak göstermek için videoları manipüle ettiler, eylemcilerin sloganlarını ise tahrif ettiler. Ancak bu hileler monarşist akımı itibarsızlaştırdı ve kendilerine dayatılan her türlü vesayet ve otoriteyi reddeden eylemcilerin bu tutumunu pekiştirdi.

Perspektifler ve Dayanışma

“Diktatöre ölüm” gibi radikal sloganlara rağmen hareketin henüz örgütlü bir siyasi evreye girmemiş olması ve güvenilir bir siyasi alternatifin bulunmaması nedeniyle, bu halk eylemlerinin sürekliliğini ya da hükümeti geriletme kapasitesini öngörmek zordur. Bu yaygın öfke, ancak genel protesto hareketi ile iş yerlerindeki, emekçi mahallelerindeki ve üniversitelerdeki mücadelelerin birleşmesiyle etkili bir güce dönüştürülebilir.

Bununla birlikte İran gençliği ve halk sınıfları; hayat pahalılığına, sosyal adaletsizliklere ve tiranlığa karşı verdikleri mücadelede, dayanışma içindeki sosyal ve siyasi güçlerin uluslararası desteğini hak etmektedir.

Sarah Selami, Fransa’daki Solidarité Socialiste avec les Travailleurs en Iran (İran İşçileriyle Sosyalist Dayanışma) adlı örgütün üyesidir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/A-new-popular-uprising-in-Iran

Venezuela: Trump, Yeniden Sömürgeleştirme ve Direniş – Luis Bonilla-Molina

Son aylarda, Trump yönetiminin hedefinin Venezuela’nın petrolü, maden zenginlikleri ve nüfusun davranışsal verileri üzerinde siyasi, ekonomik ve askerî denetim kurmak olduğunu; böylece ülkede öngörücü bir kontrol rejimi tesis etmeyi ve nihai ufukta Bolívar’ın yurdunda Amerikan askerî üsleri kurmayı amaçladığını ısrarla vurguladık. Ancak buna ulaşmak için ABD’nin Venezuela hükümetinin başına, tarihsel olarak Beyaz Saray’la müttefik iki isim olan, toplumsal bir liderliğe sahip olmakla birlikte Venezuela kadar bölünmüş bir ülkeyi yönetmekten bütünüyle aciz María Corina Machado (MCM) ile Edmundo González Urrutia’yı (EGU) yerleştirmesinin yeterli olacağını düşünmek bir kestirmeydi. Nitekim 3 Ocak’ta, Venezuela’ya yönelik askerî saldırının ve Devlet Başkanı Maduro ile eşinin kaçırılmasının gerçekleştiği gün, Donald Trump Venezuela sağ muhalefetini “ayağını yere bastırarak” MCM’nin “ülkede saygı görmediğini” ve “geçiş süreci”nin dışında bırakıldığını ilan etti.

Donald Trump, bundan böyle Venezuela’nın kendisi ve en yakın ekibi tarafından yönetileceğini açıkladı: Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Stephen Miller, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Müşterek Kurmaylar’dan General Dan Caine. Böylece Venezuela üzerinde gerçek, somut ve alışılmadık bir sömürge tehdidi durumu açılmış oldu. Sonraki günlerde yaşananlar bunu doğrulamaktadır.

Yeni Guipuzkoa Şirketi

1728’de kurulan ve 1730–1785 yılları arasında Venezuela’da faaliyet gösteren Caracas Kraliyet Guipuzkoa Şirketi (Real Compañía Guipuzcoana de Caracas), Venezuela ile olan sömürgeci ilişkinin bir parçasıydı. Başlıca hedefleri şunlardı: İspanya ile Venezuela arasındaki tekelci ticareti denetlemek; kakao, tütün, pamuk, indigo ve deri gibi ürünleri ihraç ederken Avrupa mallarını (aletler, kumaşlar, şaraplar vb.) ithal etmek; Hollanda, İngiliz ve diğer ulusların kaçakçılığıyla mücadele etmek; yerel ekonomik gelişimi İspanyol Tacı’nın kârlarını artıracak şekilde yönlendirmek.

Trump’ın Venezuela için önerdiği şey, bu sömürgeci girişimi hatırlatan yeni bir toprak ve ticaret denetimi durumudur. Ancak bunu daha modern bir aktörle, Amerikan büyükelçiliği aracılığıyla yapacaktır; Caracas’taki Amerikan diplomatik temsilciliğini yeniden açma niyetini bu kadar aceleyle açıklamasının nedeni de budur. Bu rolü Amerikan büyükelçiliği üstlenecek; fakat bu kez amaç petrolü, altını, nadir toprak elementlerini ve diğer zenginlikleri ele geçirmek ve ileri teknolojilere dayalı öngörücü kontrol modelinin tam olarak geliştirilmesi için sahadan veri ve temel bilgileri toplamayı sürdürmektir.

Yakın zamanda Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Şu anda Venezuela’nın geçici yetkilileri üzerinde azami bir etkiye sahibiz” derken, Marco Rubio da “Biz izin vermedikçe Venezuela petrol taşıyamaz” dedi. Buna, Trump’ın “Delcy Rodríguez’in yalnızca Amerikan ürünlerini satın almayı taahhüt ettiği” yönündeki açıklaması eklendi; ayrıca Diosdado Cabello gibi hükümet yöneticilerine, Delcy Rodríguez hükümetine itaat etmeye zorlamak amacıyla tehditler yöneltildiğine dair söylentiler dolaşıyor.

Sömürgeleştirmenin üç aşaması

5 Ocak gecesi Donald Trump, Venezuela’ya Üç Kral armağanını (Hıristiyan inancına göre 6 Ocak’ta üç kral’ın çocuk İsa’yı ziyaret ederek ona hediye getirmesi kutlanır-ÇN) açıkladı: ABD, Venezuela’ya ait 30 ila 50 milyon varil petrolü zorla ele geçirecekti. 7 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela’nın yeniden sömürgeleştirilmesinin üç aşamasını ilan etti.

Birinci aşama, kısa vadede mevcut petrol üretimine el koyarak 50 milyon varile ulaşmaktır. Bu, Venezuela’dan zorla yapılan bir satın alma değil; askerî gücünü kullanarak ve yerel muhalefetin zayıf olacağı umuduyla Venezuela zenginliğinin alenen çalınacağının ilanıdır.

İkinci aşama, ABD’nin sömürgeci bir yönetici rolünü üstlenmesi; Venezuela petrolünü doğrudan dünya piyasasında satması ve ganimetin kullanımını ile yönetimini kendine mal etmesidir. Kapitalist ticari düzenin bu ihlalinin iletişimsel etkisini yumuşatmak için Marco Rubio, ABD’nin bu kaynakları Venezuela’nın yeniden inşası ve Amerikan çıkarları doğrultusunda yöneteceğini vurguladı. Açıkça görülüyor ki, Güney Karayipler’deki deniz ablukası ayları boyunca yapılan askerî harcamaların bir kısmını geri almak ve artık Trump yönetiminin davet ettiği petrol şirketleri tarafından sömürgeci petrol çıkarımı için kullanılacak olan petrol altyapılarını onarmak üzere Venezuela’nın kendi kaynaklarını kullanmak istiyorlar.

Üçüncü aşama: Venezuela’daki hükümet geçişini başlatmak. Bu, 3 Ocak’taki saldırı sonrasında sergilenen tutumlar temelinde, Delcy Rodríguez liderliğindeki Caracas hükümetiyle ne yapılması gerektiğinin ve ülkeyle kurulan sömürgeci ilişkinin sürekliliğini güvence altına alacak siyasal temsillerin ( “makbul kişilerle” ) ne zaman inşa edileceğinin değerlendirilmesinin ilanı gibi görünmektedir.

Marco Rubio, yerel bir direnişle karşılaşmadan bir cumhuriyeti koloniye dönüştüremeyeceğini bilmektedir. Bu da, Amerikan askerî gücünün, polis aygıtının ve istihbarat servislerinin belirleyici bir rol oynayacağı bir dönemin habercisidir; kuşkusuz yerel askerî ve polis güçlerinin işbirliğini sağlamayı hedefleyeceklerdir—bunun mümkün olup olmayacağı ise henüz belirsizdir.

Protektora mı, ulusalcı bir hükümet mi

3 Ocak’ta işbaşına gelen Venezuela hükümeti, ya emperyalizmi dizginleyebilecek güce sahip olduğunu ya da işbirlikçi bir rol üstlenmeyi kabul ettiğini gösterebilmek için bazı iç fırtınaları aşmak zorundadır. Her hâlükârda, yönetme kapasitesini pekiştirmesi gerekmektedir.

Amerikan sömürgeciliğine karşı geniş bir ulusal birliğin kurulabilmesi, Maduro–Flores çiftinin neredeyse hiçbir askerî direnişle karşılaşılmadan yakalanıp kaçırılmasının yarattığı travmanın aşılmasına bağlıdır; bu durum bir iç ihanet gölgesi düşürmüştür. Bu ihanetin sorumlusu kişilerin inandırıcı biçimde tespit edilmesi, mevcut Bolivarcı yönetim için ciddi bir meydan okumadır. Bu, ulusal silahlı kuvvetlerin moralinin acilen yeniden yükseltilmesi ihtiyacıyla da bağlantılıdır; zira işgalci güçlere tek bir kayıp dahi verdirilememişken, aralarında başkanlık çevresinden 32 Kübalı savaşçının da bulunduğu onlarca kayıp verilmiştir.

Öte yandan Donald Trump—bir strateji çerçevesinde mi yoksa nesnel bir gerçekliğin ifadesi olarak mı, bunu zaman gösterecek—Delcy Rodríguez liderliğindeki geçici hükümetin kendi yönetimiyle işbirliği yaptığını ve “Maduro’nun yaptığı hataları tekrarlamak istemediğini” defalarca vurgulamıştır. Geçici başkan Delcy Rodríguez bu iddiaları temkinli biçimde yalanlamış; Venezuela’dan çıkacak petrolün normal ticari satış ve ödeme koşullarıyla ihraç edileceğini belirtmekle yetinmiştir. 3 Ocak’taki askerî konuşlanma ve eylemlerin şokunun henüz atlatılmadığı düşünüldüğünde anlaşılır olan bu muğlaklık, ya sömürgecilik karşıtı direnişi örgütlemek ya da bir sömürge yönetim kurulunun rolünü üstlenmek üzere mutlaka aşılmalıdır. Biz, ilk seçeneğin tercih edilmesini umuyoruz.

Ülkede güçlü bir ulusalcı duygu dolaşıyor; ancak bunu yönlendirecek net bir siyasal hat bulamıyor. Venezuela solu—özellikle Venezuela Komünist Partisi (PCV) ile Corriente Comunes (içinde IV. Enternasyonal üyelerinin de bulunduğu siyasal yapı-ÇN)—Trump yönetiminin sömürgeci girişimlerine açıkça karşı çıkarken, madurizmi (Delcy Rodríguez’in de yakın zamana kadar parçası olduğu) ülkeyi bu korkunç duruma sürüklemekle suçlamıştır: işçi sınıfı karşıtı bir program uygulamak ve bağımsız biçimde örgütlenmek isteyenler için asgari demokratik özgürlükleri bastırmak. Ne var ki, mevcut savunmacı durumu değiştirebilecek bir ulusal cephe yalnızca radikal sol ile inşa edilemez. Askerî saldırıya ve Amerikan sömürgeciliğine karşı etkili bir direniş, emperyalizm karşısında ikircikli bir politika izlemeyen geniş bir ulusal cephenin kurulmasını gerektirir. Delcy Rodríguez hükümeti, şimdiye dek bu rolü tüm sonuçlarıyla üstlenmeye hazır olduğunu henüz göstermemiştir.

Devrimci görevler

2 Ocak’a kadar devrimcilerin temel görevi, işçi sınıfının emperyalist saldırıya ve Maduro hükümetinin otoriter savruluşuna karşı kendini ifade edebilmesini ve örgütlenebilmesini sağlayacak asgari demokratik özgürlükleri yeniden kazanmaktı. 3 Ocak’tan itibaren ve Beyaz Saray’ın Venezuela’yı bir Amerikan kolonisine dönüştürmeyi hedefleyen açıklamalarının ardından, öncelik artık yurtsever güçler için mümkün olan en geniş siyasal özgürlükler rejimiyle ulusal bağımsızlığın savunulmasıdır. Olayların seyri, durumun bir ulusal kurtuluş aşamasına evrilip evrilmeyeceğini gösterecektir.

Bu aşamada egemenliği ve ulusal bağımsızlığı öncelik olarak koyan tüm siyasal ve toplumsal güçlerle mümkün olan en geniş eylem birliğinin teşvik edilmesi gereği konusunda hiçbir kuşku olamaz. Ulusun, egemenliğinin ve bağımsızlığının savunusu etrafındaki ortak noktalar üzerinde yoğunlaşmanın zamanıdır.

8 Ocak 2026

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://vientosur.info/recolonizacion-trumpista-y-las-resistencias-por-venir/

Cezayirli Devrimci, Tarihçi Muhammed Harbi’nin Anısına – Masis Kürkçügil

1 Ocak 2026 günü, 92 yaşında, Cezayir Devrimi’nin aktörü ve tarihçisi Muhammed Harbi’yi kaybettik. Aşağıda Masis Kürkçügil’in kendisiyle 2012’de yaptığı bir görüşmenin ardından bir popüler tarih dergisi için yazdığı takdimi ve söyleşiyi aktarıyoruz. Harbi’nin yaşamını ve deneyimlerini daha yakından öğrenmek isteyenler yazarın otobiyografisi Ayakta Bir Hayat’a başvurabilirler (çev. Ayşen Gür, Ayrıntı, 2021)

Muhammed Harbi ile söyleşi

Masis Kürkçügil

Yüzündeki çocuk gülümsemesi eksilmeyen, saçları kar beyazı, Cezayir savaşı tarihçilerinin 79 yaşındaki üstadıyla konuşurken sanki ta baştan kitapları arasında sessiz sakin, kılı kırk yararak kimseyi idealize etmeden, düşmanını bile şeytanlaştırmadan usanmaksızın gerçeğin peşinde bir dervişle karşı karşıyayız. Oysa henüz birinci cildi yayımlanmış anılarına bakıldığında (1945-1962) karşımızda tam bir eylem insani bulunmakta. Henüz 15 yaşında, Cezayir Halk Partisi PPA’ya giren M.Harbi, Cezayir Halk Kurtuluş Cephesi FLN’in Fransa federasyonu yöneticiliğinde bulunmuş, K. Krim kabinesinde çalışmış, Mayıs 1961 Evian’daki görüşmelere uzman olarak katılmış, bağımsızlıktan sonra Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella’nın danışmalığını yapmış ve  19 haziran 1965’te  Bumedyen’in hükümet darbesine karşı Halkçı Direniş Örgütü’nü kurmaktan beş yıl hapiste, üç yıl da gözetim cezasına tabi tutulduktan sonra yurtdışına kaçıp üniversitede ders vermeye başlamış. Olayların bu kadar içinde olup da Cezayir bağımsızlık tarihine kılı kırk yararak eğilen bir benzeri yok.

M. Harbi henüz daha başkanlık danışmanı iken sendika kongrelerinin manipülasyonuna, kimlik yasasında müslümanlığa yapılan vurguya karşı çıktığı gibi yönettiği FLN’nin Afrika Devrimi dergisindeki bir başyazıda işkenceyi telin ederek eleştirel bir tutum takınmıştı. Nisan 1964 kongresinden itibaren FLN’nin reforme edilemeyeceğine kanaat getirmişti. “Askeri bürokrasinin” zaferi yoldaydı. Nitekim bir yıl sonra Bumedyen’in hükümet darbesi gerçekleşecekti.

Yaşı ve biraz da sağlık durumu ama öncelikle Fransa’da yeterince çalışmadığı için emekliliğin yetersizliğinden ötürü ekmeğini kazanmak zorunda olması nedeniyle paha biçilmez anılarının ikinci kısmını henüz yayıma hazırlanmış durumda değil.

Elli yıl sonra Cezayir Bağımsızlık savaşını nasıl değerlendirmek gerekir?

Elli yıl sonra, bugün esas olan Cezayir’in siyasal seyrini anlamak. Bunun için epey gerilere gitmek ve Cezayir’in ne olduğuyla başlamak gerekiyor. Bu ülke söz konusu olduğunda tarihçiler sıklıkla bir ulus-devlet tarihi yapmaya girişiyorlar. Sanki ulus-devlet kaçınılmaz biçimde halkların başına gelen bir şeymiş gibi. Oysa Cezayir tarihini kendi oluşumu bağlamı dışında anlamak mümkün değil. Bu oluşum, 1962’ye kadar hep imparatorluk şartlarında gerçekleşti; önce Roma-Bizans İmparatorluğu, sonra Osmanlı İmparatorluğu ve nihayet Fransız İmparatorluğu. Cezayir tüm bu tarihin, hem yerel bir tarihin hem de bu imparatorluklarla bütünleşmenin tarihinin, bir ürünüdür. Şurası önemli; Cezayir bir Fransız sömürgesi haline gelirken fevkalade acı dolu bir tarih yaşadı, toplumsal dokuyu oluşturan tüm unsurlar bölük pörçük haldeydi.  Kapitalizmin Cezayir’e girişi oldukça hoyrat oldu. Ülke, zannedilebileceği gibi bir bütün halinde dönüştürülmedi ve iki farklı Cezayir oluştu; Osmanlı ilkelerine göre yönetilmeye devam eden iç kesimler ve az çok Fransız kurumlarını hatırlatan kurumlarla bir ölçüde gelişen sahil kesimi. Yani toplumsal yapı bir ölçüde Fransa ile ortaklık arz ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı olan ise siyasal yapının bütünüyle bürokratikleşmesi ve merkezileşmesiydi.

Siyasal fenomenlerin arka planı buydu. Kapitalist bir sistem, tek bir ülkenin içinde iki farklı ülke ve kapitalizmin dümen suyunda hayat bulmuş diyebileceğimiz yeni toplumsal sınıflar. Bir yanda hemen hemen her yerde görebileceğimiz gibi bir emek dünyası, işçi kesimi; diğer yanda kapitalist kesim, ama bir burjuva kapitalizmi değil sömürge kapitalizmi ve son derece zayıf durumda olan bir entelijansiya. Cezayir’in toplumsal dinamiği bunlardan oluşuyordu. Toplumda hiçbir sınıf olgunlaşmamıştı. Bundan dolayı da, hiçbir sınıfın üstünlük kazanması istenmediğinden, Cezayir’i yönetecek olan siyasi kadro Fransa’ya göç etmiş olan Cezayirliler ile şehirdeki küçük burjuvazi arasından seçildi. Söz konusu burjuvazi hem toplumsal hem kültürel olarak son derece parçalı bir yapıya sahipti, çünkü Fransızların kültürel egemenliğine karşın, Arap dili ve müslüman kültürü de epey güç kaybetmiş olmakla birlikte, ülkede varlığını sürdürüyordu. Evet, çok fakir düşmüşlerdi.

 İşte böyle bir durumda, neredeyse on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar süren ve birbirini takip eden isyanların ardından silahlı ayaklanmalar yaşanmaya başladı ve hemen patlayıveren bir siyasal hareketin doğuşuna tanıklık edildi. Bu hareket, Tunus’ta ya da Fas’ta olduğu gibi, homojen bir hareket değildi. Siyasi elit de kültürel olarak sömürgeciliğin gölgesinde yetişenler ve eski sınıflar arasında son derece bölünmüş vaziyetteydi. Hareket hız kazandığında, eski kültürün etkisi altındaydı, ama bir ölçüde Fransız Devrimi’nin fikirlerinden, özellikle de Sovyet Devrimi’nin fikirlerinden esinlenmişti. Ama sadece biçimsel olarak. Bu, Cezayir’i anlamak için önemli bir veri çünkü Cezayir, iki kelime dağarcığına sahipti: Fransız Devrimi’ninki ve Sovyet Devrimi’ninki. Ama bu devrimin temeliyle hiçbir ilgisi olmayan toplumsal gerçeklikleri tercüme etmek için…

 Devrim, başladığında, 1954’te, hemen sahneye çıkan şey de bu oldu, askeri tipte bir bürokrasinin oluşumu. Cezayir’de aslında biraz o Latin Amerika şemasını görmek mümkün. Başlangıçta gerçekten de mutlak bir eşitlikçilik söz konusuydu. Uzun yıllar sonunda bağımsızlık kazanıldığındaysa, toplum yavaş yavaş değişmeye başladı. Bürokrasi ve devletin özelleştirilmesiyle birlikte yeni bir burjuvazi ortaya çıktı ve bu bürokratik yapıda bir burjuvaziydi. Devletsiz bir hiçti. Uzun süre boyunca devlet eşliğinde halk sınıflarıyla uzlaştı. Ancak şimdi şimdi ekonomik liberalizmi savunan ama siyasi liberalizmden yana olmayan çekirdeklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar devletin gölgesi altında yaşıyorlar. Siz bunu anlayabilirsiniz çünkü Türkiye’de de, daha büyük bir tutarlılık içinde, aynı şey yaşandı. Burjuvazi şu anda ekonomik bir güç elde edebilmiş değil Cezayir’de, hâlâ asıl olan Devlet. Burjuvazi ekonomide bile halen önemli bir güç kazanmış değil, Cezayir’de esas olan devlet. Burjuvazi yeni yeni kendini devletten ayrıştırmaya çalışıyor ama siyasal liberalizme de yanaşmıyor.

Bin Bella ile Bumedyen arasındaki fark nedir?

Bin Bella ve Bumedyen’in ikisi de milliyetçidir. İkisi de otoriter bir rejimin başındadır. Ama ikisinin de tarzları/yaklaşımları farklıdır. Bin Bella, siyasi bir partinin evladıdır, dolayısıyla topluma açık biridir. Bumedyen ise bir askerdir, tümüyle ordu çerçevesinde şekillenmiştir. Dolayısıyla onun açısından ordu, toplumun merkezindedir. Bin Bella döneminde böyle değildi ve o iktidara geldiğinde, bağımsızlığın hemen ertesinde, Avrupalılar kitleler halinde göç ettiği için, ülkede toplumsal bir boşluk meydana gelmişti. Bu toplumsal boşluk, halktan gelen gruplar tarafından kapatıldı. Bin Bella, böyle bir toplumsal temele yaslanmaktaydı, oysaki Bumedyen’in toplumsal temeli askeri bürokrasiydi. Dolayısıyla, Bin Bella bir dönem özyönetim seçeneğini gündeme getirdi. Ama bu seçenek, işçi sınıfı içinde toplumsal desteğini bulamadı. 60’lı yılların Cezayir’i, toplumsal bir yeniden harmanlanma ortamıydı. İşçi olanlar, toplumsal yapıda yükselmişlerdi. Ve bu insanlar, o zamana kadar Avrupalı olan şehirleri istila eden, köyden gelen insanlardı. Haliyle bu (Bin Bella’nın gidişine kadar) son derece kaotik bir ortam yaratıyordu. Bin Bella, FLN’yi toplumun içine yerleştirmeye çalışırken Bumedyen döneminde, ordudan ayrı bir varlık olarak FLN’den söz etmek mümkün değildi. Bumedyen başa geçtiğinde, FLN’yi yönetenlere FLN’nin «rıhtımdaki bir gemi gibi» olmasını istediğini söylemişti. Batmayacaktı da ama sakin durması, kıpırdamaması gerekiyordu. Sadece bir sembol olarak duracaktı, devletten, askeri yapıdan bağımsız bir varlığı olmayacaktı. Bin Bella’yla durum böyle değildi, sivil bir partiydi ama o da oluşum aşamasındaydı. Savaş korkunçtu, 1957’den itibaren tüm sivil toplum kuruluşları ortadan kalkmıştı. 1954 öncesindeki siyasi yapı belli bir niteliğe sahipti ve yeni bir yapı lehine tamamen ortadan kalkmıştı. Cezayirli seçkinler ya göç etmişlerdi ya da hapishanede veya gözaltındaydılar. Bu durumda yeni yapı son derece düşük bir profil veriyordu. Bu toplumsal veriler olmadan Cezayir’i anlayamayız.

Eski politikacıların yeniden anılır olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz, bir tür tarihin normalleştirilmesinden söz edebilir miyiz?

Böyle bir şeyden bahsedebiliriz ama belli sınırlar içinde. Yani, evet eski siyasetçiler geri dönüyor, onlara tarihteki yerlerini geri veriyoruz ama neden kaybolmuş olduklarını ve şimdi neden yeniden ortaya çıktıklarını açıklamıyoruz. Biraz, eski Doğu ülkelerinde olduğu gibi. Önce cesaretlerini kırıyoruz, sonra…. Bir halk için, kendisine ne olduğunu anlamak çok önemlidir.

Fransız solunun yaklaşımını nasıl değerlendirmek gerektiğini konuşabilir miyiz biraz?

20’li, özellikle de 30’lu yıllarda Fransız solu sömürgeciliğin hoyratlığına karşı tepki gösteren bireylerden oluşuyordu. Ama sömürgeciliğin kendisi sorgulanmıyordu, asla sorgulanmıyordu. Ve 1917’den itibaren komünistler ulusal ve kolonyal sorunları ele aldılar. 1924, 1925, 1926’ya kadar Cezayir sorunu hakkında çok net bir yaklaşımları vardı. Stalinizasyon süreci içinde, Cezayir Fransız İmparatorluğu çerçevesinde görülmedi. Siyasal bakışın düzenleyici ilkesi sovyetik siyasetti. 30’lu yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin uzantısı olan Cezayir Komünist Partisi açısından için başlıca tehlike, Sovyetler Birliği için tehlike olan İtalya ve Almanya’ydı. Milliyetçilerden, faşist cepheyi desteklemeleri istendiğinde, bunu reddediyorlardı, «eğer ulusal kurtuluşu kabul ediyorsanız savunuruz» diyorlardı. Yani, iki hareket arasında bir çatışma vardı.

1946’dan itibaren, Sovyetler Birliği için yeni tehlike Birleşik Devletler’di. Büyük güçler tarafından yönetilen siyasi dünya çerçevesinde yaptıklarımızı tekrarlıyorduk, bir tarafta Fransa, İngiltere ve Amerika, diğer tarafta İtalya ve Almanya. Ama savaş sırasında, üç nokta üzerine kurulu bir sömürge karşıtlığı söz konusuydu: Baskıya karşı mücadele, barış için mücadele ama komünistler cephesinde ulusal sorunla ilgili olarak açık bir pozisyon alınmamıştı. Ancak, savaş sırasında yeni bir akım ortaya çıktı, bu akım, Cezayirlilerden yanaydı ve maddi olarak onlara yardım ediyordu. Örneğin, burada, Fransa’da FLN’nin ilerleme kapasitesinin önemli bir kaynağı da Fransız solunun kendisine sağladığı fiziki ve maddi destek sayesindeydi. Gerçek çerçeveyi görmeye başladığımızda bir firar hareketi yaşandı örneğin. Cezayir’de savaşamak için on iki bin kişi asker kaçağı oldu. Resmi partiler, büyük partiler, komünist parti gibi diğer sol partiler de boyun eğmeyi desteklemiyordu. Doktrinin tersine. Bugüne kadar, Cezayirlilerin Fransız solundan yardım görmediklerinin altını çizen milliyetçi görüşler karşısında fazla hassas olmasının nedeni budur. Zira bu pek de doğru değil. Epey incelikli bir konu bu. Ama bütün milliyetçiliklerin ortak noktası bu, önce ben…

Not:

Görüşme Haziran 2012’de Harbi’nin evinde yapılmıştı. Konuşmanın sonunda söylediği şu cümleyi ise yayınlanacağı popüler tarih dergisi için yersiz olacağı için kullanmamıştım: “Cezayir savaşında IV. Enternasyonal’in rolü inkâr edilemez.”

Özgür ve Silahsızlandırılmış bir Arktik için: Grönland’ın Bağımsızlığını, Halkını ve Doğasını savunalım – SAP (Danimarka)

ABD’nin Venezuela’ya saldırısının ardından ABD Başkanı Trump’ın tekrar Grönland’a göz diktiklerini belirtmesi ve “ulusal güvenlik bakımından Grönland’a ihtiyaç” duyduklarını ifade etmesi üzerine Dördüncü Enternasyonal Danimarka Seksiyonu SAP (Sosyalist İşçi Politikası) tarafından geçtiğimiz yıl Washington’un yine aynı yayılmacı hevesini dile getirdiğinde yapılan açıklamayı yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Donald Trump’ın ABD’nin Grönland’ı devralması yönündeki tekrarlanan talepleri ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in Grönland’daki ABD askerî personelinin sayısına ilişkin açıklamalarıyla birlikte, Grönland üzerindeki emperyalist rekabet niteliksel olarak yeni ve belirleyici bir aşamaya girmiştir.

Arktik’i ve İnuit halklarını savaştan ve askerîleştirmeden korumaya yönelik uzun mücadele bugün temel bir krizle karşı karşıyadır. Dünyanın tepesinde bir silahlanma yarışı tehdidi ve halkların doğal kaynakları için bir kez daha dizginsiz bir yağma, yalnızca Grönlandlıların varlığını değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Barışın en büyük güvencesi ve Arktik’in yegâne gerçek muhafazası, Grönland Parlamentosu Inatsisartut ve İnuit Çevre Konseyi (Inuit Circumpolar Council) dâhil olmak üzere, yerli halkların örgütleri ve temsilî kurumlarının elindedir.

Trump, “kibar” Danimarka emperyalizminin gizlemeye çalıştığını açıkça dile getiriyor: kapitalizmin mantığı altında ülkeler, insanlar ve halklar en iyi ihtimalle metadır; en kötü ihtimalle ise savaş ganimeti. Aynı nedenle Trump’ın, Danimarkalı ve Amerikalı burjuvazi arasındaki neredeyse 200 yıllık ittifakın yeniden müzakere edilmesi yönündeki talebi Danimarka’yı tam anlamıyla bir sömürge histerisine sürüklemiştir. Bu histerinin zirvesi ise elbette, Danimarka’nın kriyolit madenciliğini konu alan belgeselin, hükümetin en üst düzeylerini de içeren açık siyasi baskılar sonucunda bu hafta internetten kaldırılmasıdır. Bu sansür son derece taraflıdır ve kaynak materyalin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, birçok yurttaşın hayati bir toplumsal tartışmada yönünü bulması artık zor, hatta imkânsız hâle gelmiştir.

KRIYOLİTİN ÖNEMİ

Danimarka’daki burjuva paniği, Danimarkalı kapitalistlerin Grönland’dan kriyolit çıkarımı yoluyla yağmalamayı başardıkları muazzam servet ışığında değerlendirilmelidir. Danimarka devletinin, Grönland’ın minerallerinin çalınmasına izin vermek için Danimarkalı kapitalistlerden ücret almış olmasına rağmen, Weber’in [Øresund kriyolit fabrikasının kurucusu Theobald Weber, ed.] mirasçılarının her biri, babalarının ölümünde aldıkları birer milyonun en az %40’ı kadar bir getiri elde etmiştir. Bu tür gelirler normal ticari faaliyetlerden değil, yalnızca tekelci konumlardan ve sömürge rantlarından doğar. Bu gelirin yeniden yatırımı, bugün bildiğimiz Danimarka’yı inşa etmiştir. Modern Danimarka kapitalist sınıfının vaftiz babası sayılan C. F. Tietgen, Ivittuut’taki madenin inşasının arkasındaki isimdi. Bu nedenle kriyolitin çıkarılması, Danimarka’nın sanayi toplumuna dönüşmesini mümkün kılan ilkel birikimin belirleyici bir parçası olarak görülmelidir.

Kriyolit olmasaydı, alüminyum büyük olasılıkla yaygın kullanılan bir metal hâline asla gelmezdi ve sahip olduğu geniş olanaklar insanlığın yararına sunulamazdı. Danimarka ve ABD, kriyolitin sömürülmesinden elde edilen kârları aşağı yukarı eşit biçimde paylaşmıştır. ABD açısından bu, hava kuvvetlerinin hızla inşa edilmesini mümkün kılmış; bu da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’ye dünya piyasası üzerinde belirleyici bir etki sağlamıştır. Bu kaderin türettiği zenginlik ve değer rakamlarla ölçülemez. Bu nadir minerallerin dünyanın tek bir yerinde, yerel halk tarafından deri tabaklamada kullanılan biçimiyle toprağın üzerinde serbestçe bulunmasının ne anlama geldiği, tarihsel etik soruları arasında kaybolmuştur. Diğer sömürgeleştirilmiş halklar gibi, Grönlandlı İnuitlere de kendi toplumlarının ve ekonomilerinin yüzyıllar sürecek gelişiminin temellerinin atılabileceği yerde geriye yalnızca yerde bir delik kalmıştır.

ABD’DE VE DANİMARKA’DA SÖMÜRGECİLİK

Trump’ın Grönland üzerinde denetim talep eden pervasız çıkışı, Danimarka ve ABD’nin Grönland’a yönelik politikalarını tanımlayan sömürgeci, emperyalist ve ırkçı düşüncenin basit bir devamıdır. Grönland halkı, uzun ve zorlu bir siyasal mücadeleyle bağımsızlığa ilişkin hukuki ve biçimsel haklarını kazanmıştır. Ancak Amerikan emperyalizmi, yerli halklar tarafından devletlerin kurulmasına derin bir güvensizlikle yaklaşmaktadır. Bu nedenle, Demokrat yönetimler döneminde dahi, Grönlandlı elitler arasında nüfuz kazanmak ve onları ABD’ye bağlamak için sistematik biçimde çalışmışlardır.

Bu sömürünün açığa çıkmış olması bile Danimarka’da bir sömürge histerisi yaratmış; Grönlandlı yurttaşlarımıza yönelik sömürgeci ırkçılık serbest bırakılmıştır – örneğin, Grönland’ın bağımsızlığının Danimarka’daki Grönlandlılar için sonuçlar doğurması gerektiği gibi fikirlerle. Grönland’ın statüsüne ilişkin kararların, Danimarka’da yaşayan ve Danimarka toplumunun bir parçası olan Grönlandlılar üzerinde herhangi bir etkisi olması gerektiği düşüncesi kesin biçimde reddedilmelidir. Ayrıca, normalde “Grönland hakkında Grönland olmadan hiçbir şey” sloganını savunan Danimarka hükümetinin, aynı anda Grönland’ı dışlayarak Avrupa’yı dolaşıp “Krallık”ın savunusu için destek toplamış olması da son derece eleştirilebilir. Grönland hükümeti güvenlik müzakerelerini yürütme konusunda fazlasıyla yetkindir – nitekim imtiyazlar ve ticaret görüşmelerinde bunu zaten yapmaktadır.

GÖREVLERİMİZ

Danimarka işçi sınıfı ve solu, Grönland halkına karşı özel bir sorumluluk taşımaktadır. Ne yazık ki, Danimarka işçi hareketinin geniş kesimlerini Grönland halkı konusunda belirgin bir rehavetin karakterize ettiği doğrudur. Önemli istisnalar dışında, çok fazla sayıda kişi “meseleyi Grönlandlılara bırakmanın” yeterli olduğuna inanmış ve böylece Grönland’ı etkileyen karmaşık tarihsel ve güncel sorunlarla yüzleşmekten fiilen kaçınmıştır. Bu durumun telafi edilmesi gerekmektedir.

Her şeyden önce, Grönland tarihine ve bugüne ilişkin tartışmaların örgütlenmesine katılarak ve Grönlandlı aktivistleri ve Danimarka’daki Grönlandlıları kendi kavrayışlarını ve perspektiflerini sunmaya davet ederek—yalnızca Grönland’da değil, Danimarka toplumunun tamamında bunu yapmak gerekir. Bunu etkin olduğumuz tüm çevrelerde yapabiliriz. Aynı zamanda, Grönland tarihinin ve Danimarka sömürgeciliğinin okul müfredatına dâhil edilmesini istiyoruz. Hiçbir çocuk, Kopenhag’daki Mermer Kilise’yi, tamamlandığında “Alüminyum Madeni” olarak da anıldığını bilmeden görmemelidir.

Bununla birlikte, sömürgecilik sonrası çatışmalar ve sömürgeci nüfusun—özellikle işçi sınıfının—kör noktaları hakkında daha fazla öğrenme ihtiyacı da vardır. Bunun canavarca bir örneği, “ekonomi uzmanlarının”, bir hammaddeye (kriyolit) atfedilen toplam değerin sömürgeci gücün sömürgeleştirilen ülkeden ne aldığının bir ölçütü olarak vurgulanmasına neredeyse hiç itiraz edilmeden gürlemelerine izin verilmesidir. Oysa sömürgecilik araştırmacıları, bu değerin belgeseldeki önemine dikkat çekmektedir; zira bu değerin neredeyse tamamı Grönland’ın GSYH’sinden Danimarka’ya aktarılmıştır. Ayrıca, üreme hakları meselesine ve Danimarka devletinin Grönlandlı çocukların bir kuşağının yarısının doğmasını engellemeye yönelik aktif çabalarına özel bir odaklanma da olmalıdır.

GRÖNLANDLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNİ DESTEKLEYEBİLECEK TALEPLER

Grönland’ın bağımsızlık arzusunu bütünüyle desteklerken ve Grönlandlıların eşit muamele ihtimaline güvenmemelerini anladığımızı belirtirken, Grönland halkıyla mümkün olan en iyi ilişkileri sürdürmek istiyoruz. Bizi yalnızca tarih değil, aile ve dostluk bağları da birbirine bağlamaktadır. Ancak bu istek, ancak Grönland’ın kendi toprakları üzerinde tam denetimi elde etmesinin desteklenmesiyle anlamlıdır; Grönland halkının siyasal tercihlerini baskı altına almak için hiçbir ekonomik zorlamaya başvurulmamasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, Grönland’da ailesi bulunan herkes için Danimarka–Grönland arasındaki seyahatin erişilebilir kılınmasını talep ediyoruz. Grönland’ın bağımsızlığının, Grönland’ı yıkıcı imtiyazlar vermeye zorlamamasını ya da herhangi bir askerî baskı biçimine boyun eğmeye mecbur bırakmamasını sağlamak için çalışacağız. Aynı zamanda, tüm Grönland halkını dâhil etmeyi hedeflemeyen; bunun yerine küçük elitlere odaklanan her türlü süreci reddediyoruz.

Bu nedenle ayrıca, Grönland’a yeraltı kaynaklarına ilişkin tüm çalışmalara tam ve engelsiz erişim verilmesini ve Arktik’e ilişkin tüm askerî anlaşmaların Arktik nüfusunun onayına sunulmasını talep ediyoruz. Danimarka devleti ve Danimarka burjuvazisi, Arktik’in yağmalanmasından kâr elde etmenin ne kadar zor olduğuna dair iddialarını sürdürdükçe, hisse temettüsü ödemeleri dâhil olmak üzere tüm hesapların açıklanmasını talep ediyoruz.

Eski bir sömürgeci güç olarak Danimarka ile Grönland arasındaki ilişkinin doğru düzgün bir programının geliştirilmesi, Grönland’ın tam katılımını ve bağımsızlığını gerektirir. Bu nedenle, Danimarka solunun Inuit Ataqatigiit’e katkısından memnuniyet duyuyor ve kendilerine seçimlerde başarılar diliyoruz.

23 Şubat 2025

SAP tarafından çevrilmiştir. Kaynak:
Socialistisk Information
https://socinf.dk/for-et-frit-og-afmilitariseret-arktis-forsvar-groenlands-selvstaendighed-forsvar-den-groenlandske-befolkning-og-natur/

ABD Saldırısının İlk Günü: Venezuelalı Marksist Luis Bonilla-Molina Yorumluyor

ABD Venezuela’nın Topraklarını ve Yönetimini Zorla Ele Geçiriyor

3 Ocak 2026 itibarıyla uluslararası hukuk sisteminin tamamı havaya uçmuş durumda. Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun eşiyle birlikte kaçırılması ve ABD tarafından yönlendirilecek bir hükümet kurulacağına dair açıklamalar, bizi sömürgecilik ve “güçlünün hukuku” dönemine geri götürüyor. Latin Amerika, onuru ve egemenliği açısından kolay kolay iyileşmeyecek bir yara aldı.

Monroe Doktrini’nin Trump “eklemesiyle” yeniden devreye sokulması, ABD’nin zenginliklere sahip toprakları ele geçirerek bunlara el koyma doğrultusunda yeni bir saldırı aşamasına girdiğini teyit ediyor. Bu yönelimden bölgedeki hiçbir halk muaf olmayacaktır.

Dünyanın en güçlü ülkesinin lideri, bu sabahın erken saatlerinde 20 üssü kullandığını, 150 uçak, silahlı helikopterler ve son teknoloji dronlarla Venezuela hükümetini boyun eğdirmek, askerleri ve sivil halkı katletmek ve Beyaz Saray’dan açıkça yönetilen yeni bir darbe modeli tesis etmek için saldırı başlattığını bizzat itiraf etti. Bunun sadece bir gözdağı olduğunu düşünenler için artık ABD’nin kıtasal ölçekte toprak hâkimiyeti çağının başladığı açıktır. Trump’ın sözleri nettir: “Venezuela, Maduro’nun başına gelenlerin, onunla aynı biçimde davranan herkesin başına gelebileceğini anlamalıdır.”

“Amerika Birleşik Devletleri, ülke rayına oturana kadar geçiş sürecini yönetecek ve halk için para kazanacak” ifadesi, Trump tarafından dile getirilen kabul edilemez bir neo-sömürgeci hükümdür. Ne Maduro, ne Delcy Rodríguez, ne María Corina Machado, ne de Edmundo González Urrutia Trump’a göre bu neo-sömürgeci geçişi yürütmeye yetecek ulusal meşruiyete sahiptir. Trump’ın söylediği, kendilerinin seçeceği “iyi” bir grup insanın geçişi yöneteceğidir. Yani “Made in USA”, boyun eğmiş ve kayıtsız şartsız isimler öne çıkarılacaktır.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. Donald Trump ayrıca Küba’nın da hedef tahtasına oturacağını açıkladı; Marco Rubio ise “Eğer Havana’da yaşıyor olsaydım endişelenirdim” dedi. Yani Venezuela’nın egemenliğini savunmak için safları sıklaştırmak, tüm bölgenin egemenliğini güvence altına almanın yoludur. Yalnızca birleşik bir Latin Amerika, ABD’nin neo-sömürgeci saldırısına karşı koyabilir.

Gerçekten de, Gazze’deki soykırımı desteklemiş, dünyanın dört bir yanındaki tüm otoriter-illiberal güçlerle hizalanmış bir aşırı sağcı olan María Corina Machado, şimdiye kadar ABD yönetimlerinin Truva atı olmuştu. Trump’ın da söylediği gibi Machado, Venezuela halkının tamamının saygısını kazanmaktan uzaktır; söylemi, Venezuela halkının kutuplaşmasını ve bölünmesini derinleştirmeye yöneliktir. Ancak ABD’yi asıl kaygılandıran bu değil; asıl mesele, onun liderliğinin bir noktada dayatılmak istenen neo-sömürgeci gündemle çelişme ihtimalidir. Trump’ın onu sert biçimde kenara itmesi, kitlelerle organik bağ kurabilecek herhangi bir liderliğin Venezuela hükümeti ve devletinin başına geçmesini engelleme kararlılığını ortaya koymaktadır. İhtiyaç duydukları şey, kitlelerle bağı olmayan, zayıf hükümetlerdir; böylece ABD’nin neo-sömürgeci politikalarına hiçbir anda karşı koyamasınlar.

Trump, 3 Ocak sabaha karşı saat 02.00’de başlayan Venezuela’ya yönelik askeri saldırının, Madurizm’in kalıntıları neo-sömürgeci geçişi hızla kabul etmezse her an tekrarlanabileceği tehdidinde bulundu. Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’in yanıtı ise Venezuela’nın tek başkanının kaçırılmış olan Nicolás Maduro olduğunu söylemek oldu. Bu durum son derece tehlikeli bir iktidar boşluğu yaratmaktadır; zira Venezuela son saatleri görev başında ve ülke topraklarında bulunan bir devlet başkanı olmaksızın geçirmiştir. Önümüzdeki saatler, gelişmelerin seyrini belirleyecektir.

Maduro’nun Kaçırılması ve Başkanlığın Devri Meselesi


Donald Trump ve Venezuela’ya karşı kurulan savaş kabinesinin verdiği bilgilere göre, Maduro’nun yakalanması ve kaçırılması -böylesi bir gözaltıyı meşrulaştıran hiçbir mevzuat bulunmamaktadır- aylar boyunca planlanan bir operasyondu; CIA gibi istihbarat ajanslarının çalışmaları ile ABD ordusunun sahadaki faaliyetleri birleştirildi. Maduro’nun ikamet ettiği yer tespit edildikten sonra, korumaları etkisiz hâle getirildi ve eşiyle birlikte gözaltına alınarak ülke dışına çıkarıldı. Yargılama, ABD adaleti tarafından yapılacak.

Maduro’nun kaçırılması, komuta zincirinin devreye sokulmasını gerektiren bir iktidar boşluğu yaratmıştır. 1999 Anayasası’na göre, devlet başkanının geçici ya da kalıcı yokluğunda görevi devlet başkan yardımcısı devralır; bu görev şu anda Delcy Rodríguez’dedir. Eğer bu durum kalıcı kabul edilirse, Rodríguez’in devlet başkanı olarak yemin etmesi ve 30 gün içinde seçim çağrısı yapması gerekir. Eğer geçici yokluk olarak değerlendirilirse, görevi 90 gün boyunca üstlenebilir; bu süre bir 90 gün daha uzatılabilir, yani toplamda altı ay boyunca hükümetin başında kalabilir. Venezuela’nın görev yapabilecek bir başkan olmaksızın kalmasının üzerinden on altı saat geçmiş olmasına rağmen, ne kalıcı başkanlık ardıllığı devreye sokulmuş ne de geçici yokluktan söz edilmiştir. Bu durum, son derece tehlikeli bir yönetilemezlik ve iktidar boşluğu yaratmaktadır.

Süreç Nasıl Gelişti

Operasyonlar yerel saatle 02.00’de başladı ve 3 Ocak 2026 günü saat 03.29’da sona erdi. Bu süre boyunca son nesil uçakların, füzelerle donatılmış insansız hava araçlarının, silahlı helikopterlerin ve cerrahi operasyonlarda uzmanlaşmış birliklerin uğultusu, Caracas hava sahasında tam bir dokunulmazlık içinde dolaştı. Yerel askeri direniş son derece sınırlıydı. Tüm halk Miraflores olarak bilinen Hükümet Sarayı’ndaki durumu merak ederken, Maduro, Fuerte Tiuna Askerî Üssü’nün bir bölümünde, konut olarak kullanılan ve sığınakla güçlendirilmiş bir evde yakalanıp kaçırıldı. ABD’nin bu eylemi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın devletlerin egemenliğinin dokunulmazlığını ve hukuki eşitliğini düzenleyen, güç kullanımını ve toprakların ele geçirilmesini yasaklayan birinci ve ikinci maddelerinin açık bir ihlalidir.

ABD saldırısını analiz ederken dikkat çeken unsurlardan biri, Venezuela silahlı kuvvetlerinin zayıf ya da neredeyse yok denecek direnişidir. Bir buçuk saat boyunca ABD uçakları büyük bir dokunulmazlıkla hareket ederek önceden belirlenmiş hedefleri vurdu. Saatler sonra Trump ekibi, yalnızca bir uçağın vurulduğunu, ancak bunun da operasyon üssüne geri dönebildiğini açıkladı.

Sosyal ağlarda dolaşan ve karşı-bilgi olarak yayılan söylentiler, bunun içerden bir darbe olduğu ve Savunma Bakanı’nın öldürüldüğü yönündeydi. Ancak henüz gece yarısı geçmeden, Savunma’dan sorumlu Vladimir Padrino’nun hayatta olduğu ortaya çıktı; Padrino, ABD saldırısını doğruladı ve son teknoloji füzeler ile roketlerin ABD helikopterleri, dronları ve uçaklarından ateşlendiğini açıkladı. Saldırıların Miranda, Aragua ve La Guaira eyaletlerine de yayıldığını belirtti; ancak ölü ve yaralı sayısına dair istatistik vermedi. Kısa bir süre sonra İçişleri ve Adalet Bakanı Diosdado Cabello ortaya çıkarak saldırıların ardından kamu düzeninde bir sorun olmadığını, temel hizmetlerin işlediğini söyledi; oysa Caracas’ın bazı bölgelerinde elektrik kesintileri bildiriliyordu.

Saat 03.54’te Bolivarcı hükümetin, Trump yönetimi tarafından Venezuela topraklarına yönelik gerçekleştirilen askerî saldırıyı reddeden resmî bildirisi yayımlandı; bildiride Nicolás Maduro Moros’un nerede olduğuna dair bilgiye yer verilmedi. Venezuela hükümetinin alışıldık bürokratik temposunun aksine, bildirinin rekor sürede yayımlanması dikkat çekiciydi.

Saat 05.20’de Savunma Bakanı Vladimir Padrino López, tüm Venezuela toprakları için ilan edilen Dış Kaynaklı Olağanüstü Hâl Kararnamesi’ne desteğini teyit eden bir açıklama yaptı. Başkanın başına gelenler hakkında bilgi vermediği gibi, o sırada ABD’ye kaçırılmakta olan Maduro’ya bağlılığını da yineledi.

Saat 05.40 civarında, Amerika Halkları İçin Bolivarcı İttifak – Halkların Ticaret Anlaşması’nın (ALBA-TCP) Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını kınayan bildirisi kamuoyuna yansıdı.

Sabah saat altıya doğru Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel’in, Bolívar’ın yurduna yönelik askerî saldırıyı kınayan açıklaması duyuldu. Ardından Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, ABD’nin Venezuela’ya karşı gerçekleştirdiği saldırıyı kınadığını ifade etti.

Saat 06.23’te Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, Başkan Maduro’dan bir yaşam kanıtı talep ederek onun ABD’ye ait askerî bir operasyonla alıkonulduğunu kabul etti. Dakikalar sonra, Madurizm’in müttefiki olan Türkiye hükümeti, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne desteğini açıkladı.

Saat 06.46’da Venezuela Dışişleri Bakanlığı’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasını talep ettiği haberi yayıldı. Kısa süre sonra Kremlin, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kınadı.

Saat 08.12’de Cumhuriyet Başsavcısı Tareck William Saab, Donald Trump hükümetinden Başkan Maduro’ya dair bir yaşam kanıtı talep etti. Sekiz dakika sonra Brezilya Dışişleri Bakanı, Brezilya hükümeti adına Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını sert biçimde kınadı. Saat 08.39’da Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Londra’nın operasyona “hiçbir şekilde katılmadığını” açıkladı.

Saat 08.47’de Uruguay, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na açıkça aykırı olan ABD askerî müdahalesini reddetti. Beş dakika sonra İspanya Dışişleri Bakanı’nın, Venezuela meselesi üzerine Avrupa Birliği’nin üst düzey temsilcileriyle acil toplantılar yürüttüğü öğrenildi.

Saat 08.57’de Meksika hükümeti, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin son saatlerde Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti topraklarındaki hedeflere karşı tek taraflı olarak gerçekleştirdiği askerî eylemleri kınadığını açıkladı. Dakikalar sonra Başkan Luiz Inácio Lula da Silva, Trump’ın askerî operasyonunu sorgulayarak ABD’nin kabul edilemez bir çizgiyi aştığını belirtti. Saat 09.30’da ABD Başsavcısı Pamela Bondi, Başkan Maduro’nun ABD’de, ABD’li yargıçlar ve mahkemeler önünde yargılanacağını duyurdu. Takip eden saatlerde Rusya, Çin, Güney Afrika, Kolombiya ve Karayip Topluluğu (CARICOM) gibi hükümetlerin saldırıyı kınadığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarına dönülmesini talep ettiği diplomatik baskılar yaşandı.

Öğleden sonra Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, askerî üst komuta kademesi ve kamu erklerinin temsilcileriyle birlikte yaptığı açıklamada Venezuela’nın başkanının Nicolás Maduro olduğunu yineleyerek tehlikeli bir iktidar boşluğu yönünde ısrar etti. Ancak akşam saatlerinde Delcy Rodríguez, Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından geçici bir boşluk durumunda geçerli olan usule uygun olarak başkanlık vekili olarak yemin ettirildi; bu durum, onu yeni seçimlerin çağrılması ve yapılması için gerekli bir aylık sürenin ötesinde, toplam 180 gün boyunca yürütme erkini kullanmaya yetkili kıldı.

Trump’ın Basın Toplantısı: Saldırı Sürecek

ABD Başkanı’nın basın toplantısı, Venezuela saatiyle 12.45’te gerçekleşti. Trump’ın ele aldığı başlıca noktalar şunlardı:
a) Maduro’nun yakalandığını kabul etti; kendisiyle bir geçiş süreci üzerine müzakereler yürütüldüğünü, ancak bu görüşmelerin tıkandığını belirtti.
b) Venezuela makamlarıyla kısa sürede bir geçiş anlaşmasına varılamaması hâlinde ABD’nin ülke topraklarına yönelik çok daha yıkıcı bir saldırı gerçekleştireceğini açıkladı; yani 3 Ocak’taki eylemler, askerî çatışmanın sonu değil, başlangıcıdır.
c) ABD’nin Venezuela’daki durumu kontrol altında tutma kararını duyurdu; deniz ablukasının sürdürüleceğini ve kendisinin liderliğindeki ekibe hesap verecek “iyi insanlardan” oluşan bir hükümetin teşvik edileceğini söyledi. Bu açıklamayı, Savaş, İç Güvenlik ve ABD Genelkurmay başkanlarının eşliğinde yaptı.
d) María Corina Machado’nun geçişin figürü olmayacağını belirtti; Trump’a göre “Onun için lider olmak zor olurdu. Harika bir kadın ama ulusunun saygısını kazanmış değil (…)”.
e) Delcy’yi geçiş sürecinde yetki devri için muhatap olarak gördüğünü, ancak onu iktidarda bırakmak niyetinde olmadığını söyledi. Bu bağlamda şu ifadeleri kullandı: “Maduro tarafından seçilmiş bir başkan yardımcısı (Delcy Rodríguez) var; muhtemelen şimdi başkan. Marco Rubio ile konuştu ve söylediğine göre bizim dediğimizi yapacak. Maduro gibi davranmak istemiyor.”
f) ABD’nin, petrol endüstrisinin tüm potansiyeli yeniden kazanılana ve “ülkenin toparlanması” başlatılana kadar geçişi kontrol etmeyi sürdüreceğini ilan etti.

Trump’ın basın toplantısı, Venezuela’nın neo-sömürge bir duruma sokulduğunun; toprak ve siyasal egemenliğinin kaybedildiğinin ve özellikle enerji alanında olmak üzere Venezuela’nın zenginliklerinin ele geçirildiğinin ilanıdır. Buna, ABD’ye hiçbir zaman ait olmamış “çalınmış toprakların iadesi” yönündeki tutarsız talep de eşlik etmektedir.

Donald Trump’ın 3 Ocak Cumartesi günü yaptığı bu basın toplantısı, tüm kıtayı (“Batı Yarımküreyi”) emperyal sınırlarının uzantısı olarak gören ulusal güvenlik stratejisinin pratik ve somut biçimde hayata geçirilmesidir.

Yanıt Bekleyen Sorular

Ortada, önümüzdeki günlerde daha derinlikli bir analiz yapmayı mümkün kılacak bir dizi soru dolaşıyor. Maduro’nun askerî koruması ve başkanlık güvenliği neden böylesine felaket düzeyinde çöktü? ABD operasyonlarına verilen askerî yanıt neden bu kadar zayıf ya da neredeyse yok hükmündeydi? Ne Maduro’nun ne de María Corina Machado’nun yer aldığı bir geçişten kimler fayda sağlıyor? Maduro’nun kaçırılması konusunda hükümetin saatler süren sessizliği neden? Mevcut hükümet yetkilileri ile Trump yönetimi arasında müzakere edilmiş bir sivil-askerî cunta eliyle bir yetki devri mi söz konusu? Bu müzakereler başarısız olursa, Madurizm ezilene kadar uzayan bir askerî harekât sürecine mi girilecek? Ülkenin “normalleşmesine” kadar sürecek ABD müdahalesi, Venezuela topraklarına askerî üsler yerleştirilmesini mi içeriyor? Önümüzdeki yazılarda bu soruların bazılarını ele almayı umuyoruz.

Halkın Tepkisi

Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez —Anayasa’da öngörülen başkanlık devri mantığı içinde vekâleten başkan— Başkan Maduro’yu ve Bolivarcı hükümeti savunmak için halkı sokağa çıkmaya çağırdı. Ancak 2002’de Chávez’e karşı yapılan darbede yaşananların aksine, Trump yönetiminin saldırılarının başlamasından neredeyse 24 saat sonra yapılan bu çağrı toplumda karşılık bulmadı. Hükümete ait televizyon kanalında yayımlanan, her biri yaklaşık 100 kişiden oluşan küçük toplanmalar dışında kayda değer bir hareketlilik görülmedi. Anti-emperyalist duygu genelleşmiş değil; tersine, toplumun geniş kesimleri için asıl harekete geçirici tutku anti-Madurizm.

ABD’nin Venezuela’nın iç işlerine müdahalesini teşhir etmeyi ve anti-emperyalizmi öncelemek bugün zorunlu olsa da, nüfusun önemli bir bölümünde görülen bu kırgın milliyetçiliğin, Maduro hükümetinin ağır hatalarından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Chávez’in temsil ettiği toplumsal-halkçı programa sırtını dönen Maduro, sol söylem eşliğinde neoliberal reçeteler uygulamayı seçti. Venezuela’da anti-emperyalist duygunun boşaltılmasının mimarı Maduro’nun kendisidir; bu olgu sonunda kendi yaratıcısını da yutmuştur.

Ne Yapmalı?

Demokratik, ilerici, sol ve devrimci kesimlerin; trumpizm çağında ve onun ulusal güvenlik doktrini altında, anti-emperyalizmi ve halkların egemenliği ile kendi kaderini tayin hakkı mücadelesini eklemleyerek küresel bir öncelik haline getirmesi gerekiyor.

Bu bağlamda ortaklıkları öncelemek gerekir. Uluslararası ölçekte geniş kesimlerin 10 Ocak’ta çevrim içi olarak bir araya gelerek küresel bir anti-emperyalist platform başlatma çağrısını bu nedenle destekliyoruz.

ABD’nin neo-sömürgeci saldırısı karşısında egemenlik, halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan geniş ve çoğulcu ittifaklarla korunabilir.

3/01/2026

Luis Bonilla Molina, Venezuelalı; Latin Amerika Sosyal Bilimler Konseyi (CLACSO) Yürütme Komitesi asil üyesi (2022-2025); Eğitim Hakkı için Latin Amerika Kampanyası (CLADE), Latin Amerika Sosyoloji Derneği (ALAS), Kairos Vakfı ve İbero-Amerikan Karşılaştırmalı Eğitim Derneği (SIBEC) üyesi.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: Viento Sur

Venezuela’ya Yönelik Emperyalist Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

Donald Trump yönetimi, Venezuela topraklarında “cerrahi hedeflere” yönelik bir askerî hava saldırısı gerçekleştirdi; yani ülkenin resmî binalarına ve askerî üslerine yönelik bombardımanlar yaptı. Yaklaşık otuz yıla yakındır kıtada eşi benzeri görülmemiş olan bu olay, Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın tamamının eğemenliğinin açık bir ihlali olup, uluslararası hukukun bütünüyle çiğnenmesi anlamına gelmektedir.

Cumartesi 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’ta ve Venezuela’nın iki başka eyaletinde gerçekleşen bombardımanlar ve patlamalar, Başkan Nicolás Maduro’nun tutuklanıp kaçırılması için bir dikkat dağıtma operasyonu olarak kullanılmıştır; Trump bunu kendi sosyal ağı Truth Social’da bizzat itiraf etmiştir. Başkanın akıbeti henüz bilinmemekte; Maduro’nun yakalanmasında hangi iç kesimlerin işbirliği yapmış olabileceği de belirsizliğini korumaktadır.

Ülkenin geleceğine ilişkin bu belirsizlik, ilerici, demokratik, sosyalist ve devrimci tüm güçlerin emperyalist saldırıya karşı ve Venezuela halkının kaderini bağımsız ve egemen biçimde belirleme hakkı için uluslararası bir hareket başlatmasını her zamankinden daha acil kılmaktadır. Görevden alındığı söylenen başkanın rejimine ilişkin görüş ya da tutumdan bağımsız olarak, emperyalist müdahale Venezuela halkının acılarına, Latin Amerika halklarının sorunlarına ya da dünyada emperyalizm tarafından ezilen herhangi bir halkın durumuna çözüm değildir. Böyle bir müdahale her zaman onların çıkarlarına aykırı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bunun getirebileceği tek şey ölüm, baskı ve adaletsizliktir.

Gerekli olan küresel kampanya, her ülkede ABD büyükelçilikleri önünde düzenlenecek seferberlikleri ve mitingleri içermelidir; böylece halkların, bu tür emperyalist saldırılara karşı birliği gösterilmelidir.

Dördüncü Enternasyonal, Karayipler’de aylardır devasa bir Amerikan askerî gücünü bulunduran askerî yığınağın derhâl geri çekilmesini talep ederek Venezuela halkı ve işçi sınıfıyla dayanışma içindedir. Nicolás Maduro ve eşi Cilia Adela Flored’in serbest bırakılmasını istiyoruz — kimi yargılayacağına ya da kimi seçeceğine karar verecek olan Venezuela halkıdır. Askerî saldırganlığın sona ermesini ve Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenliğine saygı gösterilmesini talep ediyoruz!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası’nın açıklaması, 3 Ocak 2026

Venezuela: Proleter Bir Anti-Emperyalizmin Zorunluluğu – Luis Bonilla-Molina

Venezuela’ya karşı ABD bombardımanının başladığı şu saatlerde, yaklaşık bir ay önce kaleme alınmış olan ve yayın planımızda bulunan, Venezuela’lı bir IV. Enternasyonal üyesi olan, sosyal bilimci Luis Bonilla-Molina’nın analizini yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Venezuela’nın etrafındaki jeopolitik harita, ABD askeri gücünün güney Karayipler’de benzeri görülmemiş bir şekilde yoğunlaşması, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin ve 15.000’den fazla askerin konuşlandırılması, açık denizlerde ölümcül operasyonlar ve “narko-terörizm” söylemi ile yeniden çizildi.

Washington, Madurizm’in siyasi döngüsünün sona ermesi için baskı yaparken, Madurizm 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir kırılganlıkla karşı karşıya kaldı. Arka planda yeni doktrinler ortaya çıkmakta, eski ihtiraslar yeniden su yüzüne çıkmakta ve ülke kendisini dış kuşatma ile iç otoriter sürüklenme arasında sıkışmış bulmaktadır.

Dört aydan kısa bir süre içinde güney Karayipler yarımkürenin en askerileştirilmiş bölgelerinden biri haline geldi. Trump yönetimi muhripleri, nükleer denizaltıları, deniz devriye uçaklarını, 22inciDeniz Piyadesi Sefer Birliğini ve son olarak da USS Gerald R. Ford uçak gemisini vurucu grubu eşliğinde bölgeye konuşlandırdı.

87 balıkçının hayatını kaybettiği Güney Mızrağı Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen operasyonlarda, “Venezuela bağlantılı narko-teröristlere karşı eylemler” olarak tanımlanan 23 tekneye yönelik 22 saldırı düzenlendi. İnsani yardım örgütleri yargısız infazları kınadı.

Saldırıya diplomatik baskılar, hava sahasının kapatılması duyuruları ve müttefik ülkeler Panama, Dominik Cumhuriyeti, Curaçao ve Trinidad ve Tobago’da askeri tatbikatların yoğunlaştırılması eşlik etti.

Güney Karayipler bir kez daha jeostratejik bir koridor haline geldi ve Venezuela bu koridorun merkezinde yer alıyor.

Yirmi beş yıllık kuşatma

Bu hikâye 1998 yılında Hugo Chávez’in başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başladı. ABD, Juan Vicente Gómez liderliğindeki 1908 darbesinden bu yana Venezüella ile kurduğu yeni-sömürgecilik ilişkisinin tehdit altında olduğunu gördü. O zamanlar Cipriano Castroyu devirmek için yapılan ABD müdahalesi (1), Venezüella petrol endüstrisi üzerinde 20. yüzyılın geri kalanında hız kesmeden devam eden bir kontrol stratejisi için bir sıçrama tahtası görevi gördü.

Chavez, Anayasa’da reform yapmak (1999) ve ulusun siyasi, ekonomik ve sosyal temellerini yeniden inşa etmek için bir kurucu süreç başlatma sözünü tuttuğunda, ABD stratejik çıkarlarının tehdit altında olduğunu gördü. Chavez’in 2000-2001 yıllarında tarım arazilerinin mülkiyetini yeniden tanımlamak ve petrol endüstrisi üzerindeki devlet kontrolünü yeniden düzenlemek için başlattığı girişimler, Washington’un 2002 yılında Chavez’e karşı bir darbe yapılmasını teşvik etmesine yol açtı. Darbe halkın seferberliği sayesinde engellendi.

O andan itibaren, özellikle Chavez’in “Yankees de mierda: Váyanse al Carajo” (“Siktiriboktan Yankiler: Siktirip gidin”) ifadesiyle bilinen anti-emperyalist bildiriyi (2004) yayınlamasıyla ABD ve Venezüella hükümeti arasındaki gerilim arttı. Ancak bu dönem boyunca Venezuela, Kuzey Amerika’nın istikrarlı bir petrol tedarikçisi olmaktan hiç vazgeçmedi. Chávez’in hastalığı ve ölümü tüm senaryoları ve yörüngeleri sorgulanır hale getirdi.

Şeytanla dans etmek

Maduro Chavez’in projesini devam ettirmiyor; onu ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve polisiye açılardan yeniden yapılandırıyor. Madurizm, Chavez tarafından uygulamaya konulan sosyal projeyi terk edişini maskelemek için sosyalist retoriği kullanan, gelişmekte olan bir burjuva kesiminin siyasi projesidir.

Madurizm dört aşamadan geçmiştir. İlki, 2013-2017 yılları arasında, eski burjuvazinin siyasi temsilcilerinin çoğunu ezmeye, boyun eğdirmeye ve 2002 askeri darbesinin ardından 2002-2013 yılları arasında ortaya çıkan yeni burjuvaziyi yerleştirmeye adanmıştır. Bu durum, hem Obama hem de ilk Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin tepkisine yol açtı ve Venezüella tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir emperyalist müdahale eylemi olan Tek Taraflı Zorlayıcı Önlemlerin (UCM’ler) uygulanmasıyla sonuçlandı.

Maduro’nun 1998’den beri Chavez’e eşlik eden sola (PCV, PPT ve diğerleri) saldırmaya karar verdiği, meşru liderlerini siyasi temsilden mahrum bıraktığı, Chavizm’den doğan sosyal, sendikal ve mesleki hareketlerin liderlerine zulmettiği, tartışmaları ve toplu pazarlıkları dondurduğu ve yalnızca kendi bürokrasisine uygun olanları kabul ettiği 2018-2024 yılları arasındaki ikinci dönem. Bu dönemde ABD ile önce gizlice sonra da açıkça müzakerelere girişti ve bu müzakereler Venezüella’nın bir kez daha Kuzey’in güvenilir bir petrol tedarikçisi haline geldiği Ukrayna savaşıyla doruğa ulaştı, ancak bu kez kesinlikle yeni-sömürgeci ödeme koşullarıyla.

Maduro ABD ile nasıl pazarlık yapılacağını biliyor. Nitekim 2002 yılında Venezüella Parlamentosu Başkanı iken Boston Grubunu (Venezüella-Amerika parlamento dostluğu) kurdu ve Dışişleri Bakanı olarak, özellikle 2008 küresel ekonomik krizi sırasında petrol endüstrisi üzerindeki etkisi nedeniyle ABD’ye kapıyı her zaman açık tuttu. 2018’den 2024’e kadar bu stratejiyi tekrarladı. O dönemde Chávez’in 1999 Anayasasında ana hatlarını çizdiği projeyi sürdürmeye çalışan Chavizm ve PSUV’un önde gelen isimlerini bir kenara itti.

Üçüncü an ise 2024 seçimlerinin ardından, kendisini kazanan ilan eden seçim sonuçlarının şeffaf ve güvenilir olmaması nedeniyle geldi. Maduro daha sonra, önderlik ettiği ve temsil ettiği yeni burjuvazi, kendisini destekleyen ordu ve polis teşkilatı ve 2013’ten bu yana kendisine eşlik eden liderler için iktidarını sürdürme koşulları garanti edilmedikçe iktidarı bırakmaya hazır olmadığını gösterdi. Bu, sadece bir yıl içinde iki binden fazla insanı hapse atan ve bazılarını kısıtlayıcı tedbirlerle serbest bırakılan Madurizm’in otoriter coşku anıdır.

Dördüncü aşama Ağustos 2025’te, doğrudan askeri çatışmadan kaçınmak amacıyla ABD ile bir anlaşma arayışına girme kararıyla başladı. Maduro çatışmacı söylemini sürdürse de ABD askeri konuşlandırmasının başlangıcından itibaren Trump ile diyalog arayışına girdi. Nihayet Kasım ayı sonunda Trump ve Maduro’nun ilk telefon temasını gerçekleştirdikleri ve diyaloğun açık olduğu açıklandı. Maduro’nun bu krizi aşmak ve iktidarda kalmak için gereken tavizleri vermeye hazır olduğu izlenimi var.

Sorun şu ki ABD artık Maduro’nun vaatlerine inanmıyor gibi görünüyor ve 1960’lardan beri engellenen bir Amerikan arzusu olan Bolivya topraklarında askeri üsler kurulmasını talep edebilir. Trump’ın Monroe Doktrini’ni sahiplenen ve genişleten yeni güvenlik doktrini ile en muhtemel olan bu. Elbette bu anlaşma Panama’da olduğu gibi, uyuşturucu kaçakçılığına karşı bir iş birliği mutabakatı şeklinde olabilir ve kesinlikle açık bir askeri üs kurma anlaşması şeklinde olamaz. Ancak bu türden bir anlaşmayı kabul etmek, Maduro’yu söylem ve söylemlerinde 180 derecelik bir dönüş yapmaya zorlayacak Demokles’in kılıcını kabul etmekle eşdeğer olacaktır. Bunu yapabilecek mi? Bunu kabul etmenin ya da reddetmenin sonuçları ne olacak?

Madurizm uzun zamandan beri Hugo Chavez’in projesinden uzaklaştı. Dışarıya karşı sosyalist bir retoriği sürdürse de içeride neo-liberal özelliklere sahip otoriter bir modeli, etkili bir baskı sistemini ve devlet yönetimiyle ilişkili yeni bir ekonomik eliti pekiştirmiştir. ABD’nin ekonomik ablukası karşısında yeni burjuvazi lehine uyguladığı politikalar, ücretlerin çöküşünü, kitlesel göçü, sendikal baskıyı ve kurumsal bozulmayı kolaylaştırmış ve tüm bunlar meşruiyetini aşındırmıştır. 2024 seçimleri ise, hükümet ile toplum arasında derin bir uçurum bıraktı.

Çatışma

ABD şimdiye kadar işgalden değil, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele için sadece uluslararası sularda değil, karadan bombalamayı da içerebilecek operasyonlardan söz ediyordu. Son dört ayda yaşananlar, sadece füzelere ve doğrudan saldırılara değil, askeri operasyonlar, zorlayıcı diplomasi ve açık kaynaklı otomatik istihbaratın (OSINT) bir kombinasyonuna dayanan son teknoloji ürünü bir askeri saldırıdır. Uydular, AIS sistemleri, sosyal ağ analizi ve tahmin modelleri Venezüella’daki askeri hareketler, iç toplumsal tepkiler, silahlı kuvvetlerin ruh hali ve hükümetin her olay karşısındaki tutumu hakkında gerçek zamanlı bilgi üretmektedir. Bu aşamada ABD’nin amacı, Venezüella ve Latin Amerika’daki davranışları önceden tahmin etmesini ve konvansiyonel savaşa başvurmak zorunda kalmadan baskıyı kalibre etmesini sağlayacak büyük hacimli veri ve bilgi biriktirmek gibi görünüyor. Başka bir deyişle, savaş tek bir füze bile atılmadan başladı ve veri, algı ve hikayelerin toplanması ve analizi yoluyla yürütülüyor.

ABD FAA’nın NOTAM’ı (2) ile başlatılan ve Trump’ın doğrudan hava sahasını kapatma emriyle pekiştirilen hava ablukası, devam eden müzakereler bağlamında Venezüella’ya yönelik ekonomik ve medya kuşatmasını arttırmayı amaçladığı anlaşılan bir başka emperyalist müdahale biçimidir. İran’a karşı olduğu gibi bir askeri saldırı olasılığı, başlatılan müzakerelerin mevcut aşamasının ilerlemesine ve sonucuna bağlıdır.

Petrol piyasaları Ocak 2025’ten bu yana fiyatların düştüğünü gördü ve Venezüella’nın gezegendeki en büyük ham petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen Karayipler’deki askeri kriz konusunda herhangi bir tedirginlik göstermedi. Petrol piyasası çatışmanın müzakere yoluyla çözüleceğine inanıyor gibi görünüyor. Borsa analistlerinin haklı olup olmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Maduro sonrası geçiş sürecinde ABD’nin karşılaşacağı en büyük sorun, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia (MCM-EGU olarak biliniyor) ikilisinin sahip olacağı sınırlı yönetişim kapasitesidir. Aşırı sağcı Nobel Ödülü sahibi María Corina Machado’nun Maduro’nun reddini sentezleyen bir liderliğe sahip olduğu doğrudur, ancak bu Venezuela’daki kadar karmaşık bir geçiş fırtınasının ortasında yönetme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Machado’nun olası hükümetinin özelliklerine ilişkin yaptığı açıklamalar, ülkeyi istikrara kavuşturacak bir ulusal uzlaşma ve mutabakat görevinden ziyade özgürlükçü olmayan programlara benziyor. Bu nedenle Maduro’nun kendi hükümeti ABD petrol kaynakları için en istikrarlı hükümet olabilir ancak bunun için Maduro’nun söylem ve eylemlerinde yapısal bir değişikliğe gitmesi gerekir. Diğer seçenek ise dört farklı taraf arasında bir anlaşmaya dayalı olarak düzenli bir geçiş sağlamaya çalışmak: Madurizm, MCM-EGU ikilisi, asker-polis kesimi ve Fedecámaras işverenler birliği (ticaret odaları federasyonu). Başka bir deyişle amaç, müzakere edilmemiş bir geçiş bağlamında uzun süreli bir çatışmanın yaratacağı travmayı ve petrol kaynaklarına yönelik tehlikeyi önleyecek bir eşitler hükümeti kurulmasını zorlamaktır. Bu kısa vadede o kadar kolay görünmüyor.

Devrimci bir politika olarak anti-emperyalizm

Müzakerelere doğrudan erişimimiz yok, ancak ABD’nin Karayipler’deki acımasız askeri konuşlanmasını görüyoruz. Somut gerçeklik budur. Bu bağlamda, devrimciler açısından doğru olan, aktif bir anti-emperyalist militan kampanya yürütmektir. Madurizm eleştirisi askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılamaz. Otoriter sürüklenişini görmezden gelerek bu hükümeti de savunamayız. Uygulanabilir tek demokratik tutum, ABD müdahaleciliğini reddetmek ve Madurist hükümetin otoriterliğini kınarken, işçi haklarını savunmak, siyasi özgürlükler talep etmek ve egemen ve barışçıl bir çözüm için baskı yapmaktır. Bölgenin demokratik, barışçıl ve egemen bir çözüme ihtiyacı vardır. Artık yeter: Kuşatmalara, vesayetlere, savaşlara son!

7 Aralık 2025

1) Venezuela Devlet Başkanı Cipriano Castro, Venezüella’nın dış borcunu tanımayı reddetti ve bu da 1902-1903 yıllarında Avrupalı güçler tarafından Venezüella kıyılarının deniz ablukasına alınmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri “arabulucu” olarak müdahalede bulunarak ülkedeki jeopolitik etkisini güçlendirdi, ancak Castro’nun milliyetçiliğine Venezüella petrolünün kontrolüne engel teşkil ettiği için her zaman şüpheyle yaklaştı. MIR’in kurucusu ve Venezüella radikal solunun tarihi lideri Domingo Alberto Rangel, Gómez, el amo del poder (1975) adlı kitabında ABD’nin Gómez liderliğindeki darbeye verdiği desteğe ilk işaret edenlerden biriydi. Gómez iktidara gelir gelmez İngiliz Horacio Hamilton’a verilen petrol imtiyazlarını iptal ederek General Asphalt’a (ABD) verdi. 1910 ve 1914 yılları arasında Gómez, o zamanlar Standard Oil’in bir yan kuruluşu olan Caribbean Petroleum gibi Amerikan şirketlerine ilk büyük petrol imtiyazlarını verdi.

2) NOTAM’lar (Notice to Airmen), pilotları altyapılar üzerindeki veya çevresindeki gelişmeler hakkında bilgilendirmek için devlet hava trafik kontrol kuruluşları tarafından yayınlanan mesajlardır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi