İmdat Freni

Enternasyonal

Kopuşlar: IV. Enternasyonal’in Yeni Manifestosu – Michael Löwy

1796 tarihli Babeuf’nün Eşitler Manifestosu ile 1848 tarihli Komünist Manifesto’dan bu yana, işçi hareketi tarihinde bu türden pek çok belge ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları, 1848’de Marx ve Engels’in kaleme aldığı metin gibi, kuşaklar boyunca okurları etkilemiştir. Diğerleri ise hızla unutulmuştur… Aralarındaki farklılıklara rağmen, bu metinler bazı ortak özellikler taşır:

• herkesi yeni bir öneriden haberdar etme isteği,

• bir siyasal hareketin temel çözümlemelerinin yanı sıra programının ve stratejisinin özeti,

• mümkün olan en geniş kitlelere hitap eden, erişilebilir bir dil,

• konjonktür analizleri ile birkaç kurucu ilkenin birlikte ortaya konması.

Dördüncü Enternasyonal’in kurucu metni olan, Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri (Türkçesi Lev Troçki, Bildirgeler, Yazın yay., 2003 içinde) yaygın olarak Geçiş Programı (1938) adıyla bilinen metin, başlığında bu terim yer almasa da bir manifesto olarak değerlendirilebilir. IV. Enternasyonal başka bazı belgeleri de manifesto olarak nitelendirmiştir: örneğin 1948’de yayımlanan “Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi Manifestosu: Wall Street’e ve Kremlin’e Karşı. Komünist Manifesto’nun Programı İçin. Dünya Sosyalist Devrimi İçin”, kuşkusuz Lev Troçki’nin 1938’de öngördüklerinden bir kopuşu işaret eder (1). Aynı tespit, sözde “reel sosyalizm”in ortadan kalktığını kayda geçiren 1993 tarihli Ya Sosyalizm ya Barbarlık. 21. Yüzyılın Eşiğinde. Dördüncü Enternasyonal Manifestosu için de geçerlidir (Yazın yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. çn).

Zamanımızın Bir Manifestosu

Yeni Ekososyalist Devrim Manifestosu, çağımızın meydan okumaları karşısında hem anlamaya hem de eylemeye yönelik yollar çizmeyi amaçlıyor. Elbette 1938, 1948 ve 1993 manifestolarıyla birçok ortak yanı var: onlar gibi, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla konjonktürün Marksist bir analizini, Troçki’nin tanımladığı yönteme göre bir “geçiş programı”nı, devrimci bir stratejiyi ve sosyalist bir ufku ortaya koyuyor. Bununla birlikte, önceki metinlerden ayrılan özgün özellikler de taşıyor.

1938 tarihli Geçiş Programı Lev Troçki tarafından, 1993 Manifestosu ise büyük ölçüde Ernest Mandel tarafından kaleme alınmışken, yeni Enternasyonal Manifestosu bir yılı aşkın süren kolektif bir çalışmanın ürünüdür; bu çalışmaya, Daniel Tanuro’nun koordinasyonunda, Küresel Kuzey’den ve Küresel Güney’den yoldaşlar katkıda bulunmuştur.

1938 Manifestosu, “insanlığın üretici güçlerinin büyümeyi durdurduğunu; yeni buluşların ve yeni teknik ilerlemelerin artık maddi zenginliğin artmasına yol açmadığını” ileri sürüyordu. Metne göre bu durum, proleter devrimin “ekonomik bir öncülü”nü oluşturuyordu (2). Bu yargının 1938’deki geçerliliği üzerine ne düşünülürse düşünülsün, savaş sonrasında üretici güçlerin büyümeye devam ettiği ve kapitalizm çerçevesinde —her ne kadar bir sömürücüler azınlığı tarafından gasbedilmiş olsa da— bir “maddi zenginlik artışı” yaşandığı inkâr edilemezdi (3).

Oysa 2025’te, yeni Manifesto açısından tam da bu “maddi zenginlik artışı”, bu sınırsız ve limitsiz kapitalist büyüme mücadele edilmesi gereken şeydir: “kapitalist büyüme ile kopuş”! Bu aynı zamanda ilerleme, maddi zenginlik ve “üretici güçlerin gelişimi”ne dair belirli bir anlayışla da bir kopuştur. Bu değişim apaçık bir olgunun ifadesidir: 2025’te ekolojik kriz insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır; 1938’de durum kesinlikle böyle değildi.

Ekolojinin Yeri

IV. Enternasyonal, ekolojik meydan okumanın farkına aşamalı olarak varmıştır. 1938 ve 1946 manifestolarında yer almayan bu sorun, 1993 Manifestosu’nda ise sınırlı bir biçimde ele alınır: metnin 22 bölümünden yalnızca biridir ve esas olarak kirlilik ile doğal kaynakların tükenmesi konusuna odaklanır. Asıl dönüm noktası, 2003’te, 15. Kongre’de kabul edilen “Ekoloji ve Sosyalizm” başlıklı kararla yaşanır (türkçesi Direnişler, XV. Dünya Kongresi Kararları, Yazın, 2005); bu karar, Enternasyonal tarihinde ekolojik krizi merkezi tema olarak ele alan ilk metindir. “Ekososyalizm” terimi de burada ilk kez ortaya çıkar; kendimizi özdeşleştirdiğimiz, ekolojik sol içindeki akımlardan birini tanımlamak için kullanılır:

Kapitalist ve/veya bürokratik (sözde “reel sosyalist”) biçimleriyle üretimci ilerleme ideolojisiyle kopuş içinde olan ve çevreyi tahrip eden bir üretim ve tüketim tarzının sonsuz genişlemesine karşı çıkan ekososyalizm, işçi hareketi ile ekoloji alanında emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı eğilimi temsil eder; kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde bir “sürdürülebilir kalkınma”nın imkânsızlığını kavramış olan eğilimdir. (4)

2003 tarihli belge, IV. Enternasyonal’in ekolojik sorunu kavrama ve sahiplenme konusundaki gecikmesine dair eleştirel bir bilanço da çizer. “IV. Enternasyonal ve ekolojik kriz” başlıklı bir bölüm bu “özeleştirel” değerlendirmeye ayrılmıştır:

İşçi hareketinin çoğu partisinde olduğu gibi, bu sorun da Enternasyonalimizin varlığının ilk yıllarında ele alınmamıştır. Örneğin, 1938’deki kuruluş kongresinin temel programatik belgesi olan Geçiş Programı’nda bunu aramak beyhude olur. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde devrimci Marksistler çevrenin tahribini ve hava ile su kirliliğini bütünüyle görmezden gelmiş değillerdi. Ancak bu olgular, sömürücü ve insanlık dışı bir sistemin zararlı sonuçlarından yalnızca biri olarak ele alınıyor, bütün yaşamın temellerini yok etme tehdidi taşıyan küresel bir olgu olarak algılanmıyordu. […]

Enternasyonal’in seksiyonlarının çoğu ekolojik sorunları ancak başka güçlerin eylemleri sonucunda, bu meseleler basının manşetlerine çıktığında gündeme almaya başladı. Bunun sonucu olarak Enternasyonal içindeki tartışma görece yavaş ilerledi. Diğer akımlar ve bireyler onlarca yıldır ekoloji ve sosyalizm meselesini tartışırken, devrimci Marksistler büyük ölçüde sessiz kaldılar.

Bir diğer önemli ilerleme, 2018’deki 16. Kongre’de atıldı; burada ekososyalizm Enternasyonal’in yönelimi olarak benimsendi ve bu, kararın başlığında da yer aldı: “Kapitalist çevre tahribatı ve ekososyalist alternatif”. Belge, “3 Mart 2016’da çokuluslu şirketlerin tetikçileri tarafından katledilen Honduraslı ekolojist ve feminist yerli militan Berta Cáceres’in anısına ve çevresel adalet uğruna verilen mücadelelerin tüm şehitlerine” ithaf edildi (5).

Büyüme-karşıtlığı (décroissance/degrowth) meselesi

Bu karar, “Sürmekte olan tartışmalar, açıklığa kavuşturulması gereken noktalar, açık sorular” başlığını temkinli biçimde taşıyan bir bölümde, büyüme-karşıtlığının zorunluluğunu zaten ortaya koyuyordu; ancak bunun bir program ya da bir toplum tasarısı olmadığını da vurguluyordu, çünkü üretim ve mülkiyet ilişkileri hakkında hiçbir şey söylemiyordu (6).

2025 Manifestosu’nda ise büyüme-karşıtlığı artık “açık bir soru” değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu vurgu, belgenin başlığında dahi yer alır ve “kapitalist büyümeyle kopuş” zorunluluğunu hatırlatır. Bununla birlikte adil, ekososyalist bir büyüme-karşıtlığı, eşitsiz ve bileşik ekonomik gelişmeyi hesaba katar:
Küresel nihai enerji tüketimi radikal biçimde azaltılmalıdır — bu, küresel ölçekte daha az üretmek ve daha az taşımak anlamına gelir — ancak toplumsal ihtiyaçları karşılamak için en yoksul ülkelerde enerji tüketiminin artırılması gerekir” (7).

Bununla birlikte, yoksul ülkeler de asalak elitlerin gösterişçi tüketimini ortadan kaldırarak, eko-yıkıcı mega projelere ve tarım-sanayi ile madencilik faaliyetlerinin biyomları tahrip etmesine karşı mücadele ederek, küresel ekososyalist büyüme-karşıtlığına katkıda bulunabilirler (8).

2025 Manifestosu, önceki yirmi yılın ekolojiye ilişkin kararlarının kazanımlarına dayanır; ancak çeşitli açılardan onlardan ayrılır:

• tehlikenin keskin bilinci: ekososyalizm, “insanlığı, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ekolojik felaketten kurtarmak” isteniyorsa zorunludur.

• “devrimci Marksizmin analizlerini güncelleme” gerekliliği.

• programımızın ve stratejimizin “geniş çaplı bir yeniden kuruluş”a, gerçek bir “sosyalist projenin yeniden formülasyonu”na ihtiyaç duyduğunun kabulü.

• artık, insan toplumları ile doğa arasındaki “metabolik yarılmanın” (Marx) aşılması, ekolojik dengelere saygı, “programımızın ve stratejimizin yalnızca bazı bölümleri değil, onların ana ekseni”dir.

• alternatif bir uygarlık projemiz, “uğruna mücadele ettiğimiz dünya” üzerine daha derinlemesine bir düşünüm.

Ekososyalist devrim için Manifesto, IV. Enternasyonal’in 21. yüzyıldaki en sistematik ve en kapsamlı belgesidir. Ancak kendisini “son söz” olarak sunmaz. Tartışmaya, eleştirilere ve müzakereye açık bir katkı olmayı amaçlar.

26 Eylül 2025

  1. Örneğin, uluslararası burjuvazinin “şaşkınlığı” ve “çıkmazı” ile kapitalizmin “can çekişmesi” teşhisi.
  2. Geçiş Programı (1938), Paris, Éditions de la taupe rouge, s. 20. Türkçesi Lev Troçki Sürekli Devrim, Yazın Yayıncılık içinde
  3. 1945-1975 yıllarını “Otuz Parlak Yıl” olarak görmek, ancak ekonomist, burjuva ve emperyalist bir bakış açısından mümkündür. Kimin için parlak? Kesinlikle, Asya’daki (Hindiçin) ve Afrika’daki (Cezayir, Portekiz sömürgeleri) acımasız sömürge savaşlarına, Latin Amerika’daki kanlı askerî diktatörlüklere ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki (Portekiz, İspanya, Yunanistan) faşist rejimlere maruz kalan insanlığın çoğunluğu için değil.
  4. Ekoloji ve sosyalizm”, “İşçi hareketi ve ekoloji” bölümü.
  5. Inprecor n° 664, Mart 2018, s. 3.
  6. A.g.e., s. 34.
  7. Ekososyalist bir devrim için Manifesto: Kapitalist büyümeyle kopuş, Paris, La Brèche, 2025, s. 18.
  8. A.g.e., ss. 54-55.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Keyfiliğe ve Baskıya karşı: Cezayirli Yoldaşımız Lyés Touati’ye Özgürlük! – Mahmud Rechidi

Cezayir’de Béjaïa yakınlarındaki Oued Ghir Cezaevi’nde geçirdiği ilk gecenin ardından, yaklaşık dört yıldır keyfi biçimde askıya alınmış bulunan partimiz PST’nin (Sosyalist Emekçiler Partisi) yöneticilerinden yoldaşımız Lyés Touati, bu sabah iki avukatı tarafındın ziyaret edildi.

Keyfi tutukluluğuna duyduğu haklı öfke ve isyana rağmen, maruz kaldığı açık hograya (aşağılama ve haksızlık) karşın, herkesin bildiği o meşhur gülümsemesini kaybetmiş değil.

Oysa soruşturma hâkimi, tamamen uydurma ve dayanaksız suçlamalar karşısında — ki güvenlik servisleri bu dosyada açık bir siyasal acziyet sergilemiştir — en fazla adli kontrol kararı verebilirdi. Baskıcı, ölçüsüz ve sağduyudan tamamen yoksun bu tutuklama kararının sonuçları bir yana, Lyés Touati’yi Kabiliye Bağımsızlık Hareketi MAK’e sempati duymakla suçlamak düpedüz kötü bir şakadır. Dahası, bu suçlama onun militan geçmişine ve siyasal mücadelesinin onuruna yönelmiş kabul edilemez bir hakarettir. Çünkü Lyés Touati bir sosyalisttir; antikapitalisttir; enternasyonalisttir.

Lyés Touati’nin Sosyalist Emekçiler Partisi (PST) üyesi olduğu gerçeği güvenlik güçleri tarafından ne yok sayılabilir ne de görmezden gelinebilir. Kendisi, PST’nin 24 Nisan 2021’de yapılan son kongresinde partimizin Ulusal Yönetimi’ne (Merkez Komite) seçilen delegeler arasında yer almıştır. Bu liste, kongreden bir gün sonra bir icra memuru aracılığıyla İçişleri Bakanı’na resmen iletilmiştir.

Lyés Touati’nin 14 Aralık’ta Aokas’ta bir kafede gözaltına alınması, bizim açık ve net biçimde mahkûm ettiğimiz sözde “Kabiliye’nin bağımsızlık ilanı” etrafında yaratılan gerginlikle aynı döneme denk gelmektedir. Bu girişimi yalnızca siyasal ve demokratik açıdan değil — özellikle Kabiliye’de halk iradesine aykırı olduğu için — aynı zamanda Farhat Mhenni ve MAK’in siyonist suç şebekeleriyle, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki gerici ve diktatoryal rejimlerle ve Cezayir halkının egemenliğine karşı onu araçsallaştıran emperyalist güçlerle olan açık ilişkileri nedeniyle de kesin bir dille mahkûm ediyoruz.

Tüm bunlara rağmen, bu Çarşamba sabahı Lyés Touati ne moralinden, ne alışılmış mizah duygusundan ne de militan kararlılığından en ufak bir şey kaybetmiştir. Morali son derece iyidir.

Bununla birlikte, aylarca yalnızca bir yorum ya da bazen Facebook’ta bir “beğeni” nedeniyle cezaevinde tutulan onlarca siyasal ve düşünce mahkûmunun durumundan derin bir üzüntü duyduğunu ifade etmiştir.

Bu adaletsizlik karşısında onu asıl kaygılandıran ise, annesinin sağlık durumu ve babasının vefatından sonra temel geçim yükünü omuzladığı ailesinin sosyal koşullarıdır.

Yargı sürecine ilişkin olarak da, bu sabah avukatlarımız Lyés Touati için geçici tahliye talebinde bulunmuştur. Dosya soruşturma hâkimi tarafından gecikmeden iletilirse, talep önümüzdeki salı günü itham odasında ele alınabilir. Aksi hâlde, bir sonraki salı günü re’sen görüşülecektir.

Lyés Touati, tutuklanmasına yönelik keyfi kararın alındığı ilk andan itibaren, yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde kendisine gösterilen güçlü dayanışmayı selamlamaktadır.

Sarsılmaz dayanışmanız için teşekkür ediyoruz.

  • Keyfiliğe ve baskıya son!
  • Yoldaşımız Lyés Touati’ye özgürlük!
  • Tüm siyasal ve düşünce tutuklularına özgürlük!
  • Yaşasın demokratik ve sendikal özgürlükler!

Mücadele sürüyor!

17 Aralık 2025

Yoldaşımızın serbest bırakılması için uluslararası imza kampanyasına aşağıdaki bağlantıdan destek verebilirsiniz. Açıklama çeşitli dillerde mevcuttur:

https://liberte-lyes.org

ABD’nin Stratejisi, Dünya Halkları için Bir Tehdit – Ana C. Carvalhaes

Açıkça üstünlükçü, sömürgeci ve ırkçı-yabancı düşmanı olan Trump’ın ulusal güvenlik stratejisi, yeni ya da yeniden formüle edilmiş tehditler içeriyor. Bu, ABD’nin hegemonik gücüne yönelik güncel meydan okumalarla başa çıkmak üzere uyarlanmış, eski tarz bir emperyalizmdir.

Uluslararası durumu izleyenler için 5 Aralık’ta yayımlanan belge sürpriz değildir. Zira ikinci Trump yönetimi, neredeyse bir yıldır Beyaz Saray tarafından nihayet ortaya konan bu fikirler üzerine inşa ediliyordu; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD’nin oynadığı rolü yeniden ele geçirmeyi amaçlayan, küresel ölçekte bir MAGA anlayışı söz konusudur. Elbette söylediği her şeyin gerçekleştirilebilir olduğunu da varsayamayız. Trump’ın istediği bir şeydir, elde edebileceği başka bir şey. Yine de hedeflerini bilmek, yeni aşırı sağa ve emperyalizme karşı mücadelede yararlı ve gereklidir.

Yeni Bir Doktrin

Trump ve onu destekleyen milyarderler, uluslar arasındaki eşitsizliği ya da en zengin ve en güçlü olanların diğerleri üzerindeki sömürüsünü yeni icat etmiyor. Öncekiler de emperyalistti. Yeni olan, dünyayı algılama ve dünyada hareket etme biçimlerinde radikal bir yön değişikliğine gitmeleri ve önceki belge versiyonlarını zayıf ve yetersiz bularak bunu açıkça dile getirmeleridir. Amaç, yeni bir sömürü ve baskı modeli dayatmaktır.

Ekonomik çıkarlar, dünya ölçeğinde “demokrasiyi yayma” yönündeki her türlü irade görüntüsünün yerini alıyor. Trump’ın kendi dışındaki rejimlere saygı gösterilmesini savunduğu ( Avrupa’daki iktidarlardan haricinde) noktada bu durum net biçimde ortaya konuyor. Teknolojik ve enerji üstünlüğünün, tüm ulaşım yollarının ve tedarik zincirlerinin önünün açılmasını gerektirdiğini belirtiyor. Yapay zekâ ve atom teknolojisiyle desteklenen askerî güç, söz konusu toprak neresi olursa olsun, fosil ve fosil olmayan kaynaklara ve kritik minerallere tam erişimi sağlamak için kullanılacaktır. Küresel ısınma ise zararlı bir ideoloji olarak görülmektedir.

ABD Cıkarlarını Şiddetle Savunmak

Batı Yarımküre (yani esasen Kanada dâhil Amerika ve Rio Grande’nin güneyindeki her şey) on yıllardır sahip olmadığı bir öncelik kazanmaktadır. “Monroe Doktrini’ne Trump Eki”, ABD’nin “narko-teröristlere, kartellere ve diğer ulusötesi suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan hükümetlere sahip bir Yarımküre istediğini; düşmanca yabancı müdahaleden ya da kilit varlıkların yabancı mülkiyetinden arınmış, kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarımküre istediğini; ve kilit stratejik konumlara sürekli erişimimizi güvence altına almak istediğini” ortaya koymaktadır. İlgilendikleri egemenlik, kendi egemenlikleridir.

“Kilit varlıkların mülkiyeti” vurgusunu özellikle not etmek gerekir. Çin’in yükselişini nasıl gördükleri ve buna nasıl karşılık vereceklerini anlattıkları uzun bölümde, meselenin Ejderha ile ticaret yapmak olduğu açıkça görülüyor; ancak bunun karşılığında yatırımların ABD’ye yöneltilmesi, ticaretin yeniden dengelenmesi ve Çinli şirketlerin düşük gelirli ülkelere (Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya) yayılmasının durdurulması talep ediliyor. Metin, ABD’nin teknoloji ile kritik enerji ve maden kaynakları üzerindeki hegemonyasını garanti altına almanın yanı sıra, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı üzerindeki hegemonyasını da engellemeyi öneriyor; bunun için Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın silahlandırılmasını, ayrıca bölgede bir rakip olarak Hindistan’ın güçlendirilmesini savunuyor.

Yeni bir Egemenlik Çağı

Müttefik Avrupa söz konusu olduğunda ise kışkırtıcı teşhisler dikkat çekiyor; göç ve hükümetlerin “zayıflığı” nedeniyle yaşandığı öne sürülen bir “medeniyetin silinmesi” tanımı bunlardan biri. Metnin, kıta üzerindeki Rus tehdidini küçümseyerek ele alması da aynı derecede küçümseyici bir ton taşıyor. Strateji, küresel ortakların —özellikle de Avrupa’nın— güvenlik harcamalarını paylaşmasını talep ediyor ve Eski Kıta’nın batı kesimini, özellikle yükselişini memnuniyetle karşıladığı “yurtsever partiler” söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğüne yönelik iddia edilen saldırılar nedeniyle eleştiriyor.

Trump ve etrafındaki şahinlerin stratejisi, hem ekonomik işbirliği hem de göç açısından önceki dönemin sona erdiğini ilan ediyor. Yeniden formüle edilen bu emperyalizm, emeğin dolaşımına hiçbir alan tanımıyor; beyaz olmayan, Hristiyan olmayan işçileri yeni dönemin temel düşmanları hâline getiriyor. Bu strateji, bu örnekte olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD ve sermaye tarafından kullanılan ilke, hedef ve araçları yeniden tanımlıyor. Bu devasa dönüşümle şimdiden karşı karşıyayız. Trump’ın ve yeni küresel aşırı sağın hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı kesin değil; zira attıkları adımlar yeni ve güçlü çelişkiler yaratıyor. Ancak başlamış olan mücadelenin sert geçeceği açık.

12 Aralık 2025

Ana Cristina Carvalhes Brezilya’lı bir sosyalist ve IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesidir.

COP 30 – Uyum mu, Önleyicilik mi? – Michael Löwy

Gelecek, çöküşe uyum sağlayarak değil, onun nedenlerini önleme cesaretini göstererek inşa edilecektir.

  1. Bildiğimiz gibi, COP 30 — Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı — bu yıl Kasım ayında Brezilya’nın Pará eyaletindeki Belém kentinde yapılacak.

Bu konferans umut yaratıyor, çünkü sol tarafından yönetilen bir ülkede, Başkan Lula’nın himayesinde gerçekleşecek. Ancak gezegenin en büyük kirleticisi olan Amerika Birleşik Devletleri toplantıda olmayacak; çünkü Donald Trump — iklim değişikliği konusunda fanatik bir inkârcı — ülkesini bu uluslararası platformdan çekmişti.

Ne yazık ki, Brezilyalı yetkililerin son dönemde aldığı bir karar bu toplantının üzerine gölge düşürüyor: Amazon Nehri’nin ağzına yakın, denizin dibindeki petrolün çıkarılmasına izin verilmesi. Brezilyalı çevreciler bu kararı kınıyor; çünkü deniz sondajlarında bir kaza olması halinde oluşacak bir “petrol sızıntısı”nın Amazon ormanının hassaslaşmış ekosistemlerini yok etmesi gibi büyük bir risk barındırıyor.

Ayrıca, bu bölgede denizin dibinde bulunan devasa miktardaki petrol çıkarılır, piyasaya sürülür ve yakılırsa, bu durum iklim değişikliğine belirleyici ölçüde katkıda bulunacaktır.

Bu koşullar altında, COP 30’dan ne bekleyebiliriz? Şunu söylemek gerekir ki önceki 29 konferansın bilançosu pek parlak değil: elbette bazı kararlar alındı, ama… hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Emisyonlar durmaksızın arttı, sera gazlarının birikimi eşi görülmemiş boyutlara ulaştı ve tehlikeli eşik olan 1,5 °C (sanayi öncesi dönemin üzeri) çoktan aşılmış durumda.

Yeni COP’un organizatörlerinin hedefleri neler? Lula tarafından COP 30’a başkanlık etmek üzere atanan André Correa do Lago’nun son dönemde verdiği bir röportajı okuyarak bunun hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Sürdürülebilir kalkınma alanında uzun deneyime sahip bir diplomat olan Correa do Lago, şu anda Brezilya Dışişleri Bakanlığı’nda iklim, enerji ve kalkınmadan sorumlu sekreter olarak görev yapıyor. Bu röportajda Correa do Lago şöyle diyor: “COP 30’un bir uyum COP’u olarak hatırlanmasını çok isterim.”

  1. Bu ne anlama geliyor? Şu kesin ki iklim değişikliğinin sonuçlarına uyum sağlamak — orman yangınları, kasırgalar, felaket boyutunda seller, dayanılmaz sıcaklıklar, kuraklık, çölleşme, tatlı su kıtlığı, deniz seviyesinin yükselmesi vb. (liste çok uzun) — özellikle bu zararların ilk kurbanı olan Güney ülkelerinde gereklidir.

Ancak “uyuma” öncelik vermek, “önlemeye” kıyasla, iklim değişikliğinin kaçınılmazlığına dolaylı biçimde boyun eğmek anlamına gelir. Bu, dünyanın çeşitli ülkelerindeki yöneticiler arasında giderek daha fazla duyulan bir söylemdir.

Bu argümanın mantığı basittir: Fosil yakıtlardan, küreselleşmiş ticari taşımacılıktan, endüstriyel tarımdan ve iklim değişikliğinden sorumlu olan fakat kapitalist ekonominin düzgün işlemesi için gerekli olan sayısız başka ekonomik faaliyetten vazgeçmek imkânsız olduğuna göre, geriye yalnızca uyum sağlamak kalır.

Kısa vadede uyum hâlâ mümkün olsa da, sıcaklıktaki belirli bir artıştan itibaren — iki derece mi? üç derece mi? bunu kimse bilemez — uyum imkânsız hale gelecektir. Sıcaklık 50 derecenin üzerine çıkarsa nasıl uyum sağlanabilir? İçilebilir su kıt bir mala dönüşürse ne olacak? Örnekler çoktur.

Bu gezegende insan yaşamını tehlikeye atacak bir felaketi önlemek için fazla zamanımız kalmadı. Ve Elon Musk gibi Mars sakinlerinin düşündüğünün aksine, bir B gezegeni yok. COP 30 önlemeyi geri plana itip uyuma öncelik verirse, insanların belleğinde bir teslimiyet COP’u olarak kalacaktır.

Neyse ki, COP ile aynı zamanda Belém do Pará’da bir Halklar Zirvesi de düzenlenecek. Bu zirveye ekolojist, köylü, yerli halk, feminist, ekososyalist ve diğer hareketler katılacak; ekolojik krize gerçek çözümleri tartışacak ve hükümetlerin hareketsizliğine karşı protesto etmek, sistemle kopuşun gerekliliğini vurgulamak için Belém do Pará sokaklarına çıkacaklar. Bunlar, geleceği ekenlerdir; boyun eğmeyi ve uyumculuğu reddedenlerdir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://inprecor.fr/cop-30-adaptation-ou-prevention

Corbyn’in Yeni Sol Partisi – Tarihi Bir Fırsat mı?- Dave Kellaway

Dave Kellaway, Zarah Sultana ve Jeremy Corbyn tarafından kurulan yeni sol partinin açtığı fırsatları değerlendiriyor.

Bu makaleye her başladığımda, Your Party web sitesine kaydolanların sayısını güncellemek zorunda kalıyorum. Zarah Sultana’nın Twitter hesabına göre, bir haftadan kısa bir sürede 500.000 kişiye ulaştık ve kayıtlar devam ediyor. Bu, Filistin için veya göçmenleri savunmak için düzenlenen gösterilerde ve eylemlerde herkesin dilinde olan konu.

Evet, İşçi Partisi ve Reform Partisi’nin kayıtlı üyeleriyle karşılaştırmak adil değil, çünkü bu henüz ücretli bir üyelik değil, ancak kaç kişinin bağışta bulunduğunu görmek ilginç olurdu.

Ayrıca, birkaç yıl önce büyük kamu sektörü grevleri sırasında sendika liderleri tarafından başlatılan Enough is Enough (Yeter Artık) kampanyasına katılan 300.000 kişiyi de hatırlıyoruz. O kampanyanın arkasında bir proje yoktu, birkaç kez platform konuşmacılarının katıldığı mitingler düzenlendi ve olay hızla unutuldu. Bu seferki farklı.

İnsanlar, Corbyn projesini yansıtan bir dizi genel siyasi pozisyon ve Filistin’i destekleme taahhüdünü içeren bir Bildirge‘ye imza atıyor. Bildirge, fosil yakıt şirketlerinin gezegeni tahrip etmesini eleştiriyor olsa da, ekoloji konusunda çok daha iyi olabilirdi.

Bildiride ayrıca bir kurucu konferansın düzenleneceği ve üyelerin politika ve liderleri belirleyeceği açıkça belirtiliyor. İnsanlar, Yeter Artık kampanyasından tamamen farklı bir sürece katılıyorlar. Bu sayının yarısı bile katılsa, İşçi Partisi’nin üye sayısıyla karşılaştırıldığında oldukça iyi bir rakam olur.

Starmer ve ekibi, üye sayılarını açıklamakta çekingen davranıyor. Ulusal Yürütme Komiteleri bu bilgileri her zaman açıklar, ancak son toplantılarda açıklamadılar. Hala İşçi Partisi’nde olanlar, aktif üyelerin çok az olduğunu söyleyecektir. İşçi Partisi’nin resmi üyeleri arasında sadece aidatını ödeyen ve aktif olmayan birçok kişi bulunmaktadır.

İşçi Partisi’nin zayıflaması, Gazze’deki soykırımı tanımayı reddetmesi, göçmen karşıtı politikası ve sosyal yardım kesintileri göz önüne alındığında hiç de şaşırtıcı değildir. Toplantılarda siyasi tartışmalar kasıtlı olarak en aza indirgenmektedir. Hatta kuralları değiştirerek mahalle toplantılarının sıklığını azalttılar. Belediye meclis üyeleri ve siyasi kariyeristler temel yapıları ayakta tutmaktadır.

Corbyn/Sultana süreci ilerledikçe daha fazla üye ayrılacak. Üye sayısının hızla artması, insanların dikkatini çekecek ve karar vermek için bekleyenleri harekete geçirecektir.

İşçi Partisi ve ana akım medyanın tepkisi

Medya, Farage’ın Reform Partisi’ndeki son yükselişi ayrıntılı bir şekilde haber yaparken, yeni sol partinin üye sayısındaki patlamaya çok daha az yer verdi. Bununla birlikte, yeni partinin %10 ile %15 arasında olduğunu gösteren birkaç anketi görmezden gelmek imkansızdı. Bu oylar İşçi Partisi, Yeşiller ve oy kullanmayanlardan (her birinden yaklaşık üçte biri) gelecektir.

Starmer yanlısı gazeteciler çelişkili görüşler ortaya koyuyor. Bazıları iç zorlukları vurguluyor ve Sultana kampı ile Corbyn’in çevresi arasındaki farkları abartıyor. Her şeyin gözyaşı ve bölünmeyle sonuçlanacağını öngörüyorlar. Aynı zamanda diğerleri, yeni partinin solun oylarını sorumsuzca böldüğünü, başka bir deyişle etkili olacağını ve önemli sayıda oy alacağını söylüyor.

Independent gazetesinde yazan Sean O’Grady adlı bir gazeteci, partinin 6 ay içinde Sultana ve Corbyn kanatlarına bölüneceğini öngörüyor. Hatta bu durumun meseleleri netleştirerek Starmer’ı güçlendireceğini ve Farage’ı engellemek için liderliği etrafında ilerici oyları bir şekilde geri kazanacağını düşünüyor. Danışmanlar, İşçi Partisi’nin geleceği olarak bu Macron tarzı senaryoyu savunuyorlar. İyi şanslar!

Yeni parti hakkında tartışırken yerel İşçi Partisi üyeleri arasında bölünme tartışmalarını duydum. İşçi Partisi oylarının Yeşiller ve sol adaylara bölünmesine Starmer’ın politikaları ve U dönüşleri yol açtı. Seçim sistemimizin anti-demokratik yapısını, yeni bir parti kurmak isteyenlere karşı alaycı bir şekilde kullanamazsınız. Parti konferanslarında büyük çoğunluğun orantılı temsil sistemine oy vermesi ironik bir durum. Geçen gün sosyal medyada bir kişi, kaç kişinin kaydolduğunu görünce şöyle yorumladı: Bu, oyları bölmekten çok, geri kazanmakla ilgili.

Aslında, yeni partinin birçok savunucusu, oyların ilerici Yeşil adaylar ve yeni sol parti adayları arasında bölünmesine şiddetle karşı çıkıyor. Aynı zamanda, Filistin konusunda sesini yükselten veya sosyal yardım kesintilerine karşı oy kullanan İşçi Partisi milletvekillerine de el uzatacağız. John McDonnell veya Diane Abbott’a karşı bir sol parti adayı çıkarmak aptalca olur.

Marksist veya radikal sol nasıl tepki gösterdi?

Daha önceki bazı alternatif projelerden farklı olarak, Sosyalist Parti, Counterfire ve Sosyalist İşçi Partisi gibi neredeyse tüm sol gruplar yeni projeyi destekledi ve onu inşa etmeye başlayacak. Bazı bağımsız aktivistler ve sosyalistler, bunun kötü bir şey olduğunu, bu grupların kaçınılmaz olarak olumsuz bir şekilde müdahale edeceğini düşünüyor. Örneğin, bu mizahi makaleyi okuyun.

Eğer açık, kapsayıcı bir partiyseniz, binlerce deneyimli ve adanmış aktivistin katılımına veto koyamazsınız. Bazen Leninist gruplar, kitle hareketinde kaba çalışma tarzlarıyla insanları kendilerinden uzaklaştırırlar. Örneğin, Devrimci Komünist Parti, partiyi devrimci Marksist bir öncü partiye dönüştürmek için projeye katılacağını çoktan açıkladı. Farage, fırsattan istifade ederek, onlardan birini kendi haber programına davet etti.

Kaydolanların dörtte biri veya üçte biri bile katılır ve partiyi kurarsa, goşist politikaların benimsenmesini engellemek mümkün olur. Kısır bir propagandayı etkisiz hale getirmenin anahtarı, tartışma konusunda kesin kurallara sahip olmak ve emekçileri ve ezilenleri savunmak için kitlesel faaliyetlerle partiyi kurmaktır.

Ciddi insanlar, Corbyn/Sultana partisinin Labour’un açıkça solunda yer alacağını ve ona alternatif bir parti kurma fırsatı sunacağını anlıyor. Programı, Corbyn’in ilk döneminde gördüğümüzden daha büyük bir karşı saldırı başlatacak olan Sermaye için kabul edilemez olacaktır. Bugün, devrimci olmayan bir durumda, kapitalist devletin yıkılması konusunda yeni partide net bir çizgi benimsemesi için zaman harcamak aptalca. Marksist akımlar bu tür soruları uygun şekillerde gündeme getirebilir – devrimci bir kutbun veya akımın gelişmesi önemlidir.

Bazı yoldaşlar, seçimçiliği sokaklarda ve işyerlerinde mücadeleyle kaba bir şekilde karşı karşıya getirme eğilimindedir. Herhangi bir sosyalist alternatifin inşası, hükümetin tüm kademelerinde radikal bir varlık olmadan ütopik görünür. Gerçek bir değişim sağlanacaksa, öz-örgütlenmeye dayalı mücadelelerin yükselişi bile siyasi bir strateji ve sonuç gerektirir.

Biz İkinci bir Labour Party istemiyoruz.

Öte yandan, yeni partinin Labour’un başarısız Corbyn liderliğinin kartlarını tekrar oynamasını da istemiyoruz. Partiye katılan birçok kişi, Blair ve Starmer’ın yok ettiğini düşündükleri İşçi Partisi’ni kurtarmak için bir fırsat olarak görecek. Bazıları bunu, İşçi Partisi liderliğine baskı yapmak, hatta Starmer ve sağ kanadı zorla çıkarmak ve ardından ana parti ile yeniden birleşmek için bir öncü grup olarak görebilir.

James Schneider, Sidecar sitesinde verdiği son röportajda bu konulara ilişkin yerinde yorumlarda bulunuyor.

Yeni parti, devleti yönettiğimiz hayali sol-teknokratik gelecek için mükemmel bir sosyal bakım politikası geliştirmekle tüm zamanını harcarsa, hiçbir yere varamayız. Kendini, mevcut partiden daha iyi bir politikaya sahip ama gerçek halk katılımı için hiçbir çıkış yolu olmayan bir İşçi Partisi 2.0 olarak görürse, karşı güçler tarafından yok edilecektir. Corbyn döneminde, İşçi Partisi üyeleri, kendileri fail ve lider olmak yerine, genellikle tepedeki bir avuç insanın karar vermesini beklemek zorunda kaldıkları bir durumda sıkışıp kalmıştık. Bu hatayı tekrarlamamalıyız.

Schneider, dar seçimcilik yerine, halkın gücünü geliştirmenin önemini vurguluyor. Parti, işyerlerimizde ve sivil toplumda öz-örgütlenmeyi geliştirmeye yatırım yapmalı.

Onun ifadesini beğendim: gülümseyen sınıf savaşı. Başka bir deyişle, yeni bir çığır açan ve daha iyi bir siyasi kültür geliştiren bir partiye ihtiyacımız var. Ana akım medyanın anlatısına karşı cesur ve mücadeleci olmalı. İşçi Partisi’ne katılan binlerce yeni aktivisti bir kez elimizden kaçırdık. İşçi Partisi’nin işleyişiyle ilgilenmediler ve uzaklaştılar. Bu seferki avantajımız, insanları önceden var olan, zihinleri körelten bir kuruma dahil etmiyor olmamız. En azından farklı bir şey yapma şansımız var.

Peki ya Yeşiller?

Bence Schneider Yeşillere karşı oldukça olumsuz. Onların matematiksel bir seçimci yaklaşımı olduğunu ve Extinction Rebellion gibi grupların daha fazla etki yarattığını öne sürüyor. Bence anketlerde %10 oy oranı ve 800 kadar meclis üyesi ve milletvekili sayısını dört katına çıkarma becerisi, belirli bir etkinin kanıtıdır.

Daha radikal gruplar oldukça hızlı bir şekilde yükselip düşebilir. Yeşiller heterojen bir yapıya sahiptir – Kuzey Londra, Bristol veya kırsal Norfolk’ta farklı özelliklere sahiptirler. Zack Polanski liderliği kazanırsa, radikal kanat güçlenecek ve İşçi Partisi’nin zayıf olduğu şehirler gibi bölgelerde seçim ittifaklarının önü açılacaktır.

Anketlere göre, bir düzine veya daha fazla milletvekili olan yeni bir sol partinin, Yeşiller ile birlikte, parlamentoda çoğunluğu elde edemeyen bir hükümetin kurulması durumunda belirleyici bir rol oynayabileceği konuşuluyor. İngiliz siyasetinin değişkenliği göz önüne alındığında, bu ihtimal göz ardı edilemez.

Bildiğimiz şey, Yunanistan, İspanya ve İtalya’da yeni sol partilerin, İşçi Partisi türü partilerle hükümet ittifakı konularında büyük hasar aldığıdır. Genel bir koalisyon kurmadan ve bakanlık almadan, ilerici politikalara bağlı bir hükümete dış destek vermek mümkün olabilir.

Portekiz’de birkaç yıl önce Sol Blok ve KP bunu yaptı. Bu, aşırı sağcı veya neo-faşist bir hükümetin kurulmasını engelliyorsa, anlaşılabilir bir durumdur. Ancak, parlamentoda çoğunluğu elde edemeyen bir hükümetin kurulması tartışması gündemi domine etmemeli.

Sultana’nın kararlı hamlesi

Bugün kayıt olanların sayısından herkesin görebileceği gibi, bu durumu Respect, Socialist Alliance veya Left Unity gibi eski sol projelerle aynı kefeye koyup geçiştiremeyiz. Bu farklı bir ölçekte. Sürecin kolay olmamasına insanlar şaşırıyor gibi görünüyor, ancak riskler bu kadar yüksek ve tarihi bir fırsat varken, insanlar tutkulu olacak ve kendi köşelerini savunacaklardır.

Zarah Sultana’nın katkısını küçümsememeliyiz. O, akşamları restoran seçmek için her zaman çok uzun zaman harcayan köklü bir grupla tatile gelen yeni bir arkadaş gibiydi. En az yarım saat boşa geçmişti restoran seçerken ve o daha fazla zaman kaybetmeden gidip oturmaya karar verdi, diğerleri de isteksizce onu takip etti.

Tabii ki, köklü grupta yeni arkadaşın küstahlığı hakkında şikayetler vardı. Corbyn’in danışmanları ve ekibi, Sultana tarafından gafil avlanmış ve rahatsız olmuştu. Ama en azından o harekete geçilmesini sağladı. Daha da önemlisi, yeni oluşumun çekiciliğini artırdı. O başka bir nesilden, bir kadın ve Güney Asya kökenli. Zarah, İşçi Partisi’nin Filistin yüzünden kaybettiği nesli simgeliyor.

Aynı zamanda, gevşek bir federasyon fikri, bir konferans ve partiye üye olma planları tarafından geride bırakılmış gibi görünüyor. Corbyn’e yakın olan Scheider, demokratik bir yapı ve kolektif liderlikten yana. Ayrıntılar önemlidir, ancak partinin demokratik bir şekilde kurulması ve Starmer’ın solunda bir alternatif arayan milyonlarca insan için ulusal bir odak noktası olması ihtimali yüksek.

29 Temmuz 2025

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/new-left-party-an-historic-opportunity/

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump’ın İlk Altı Ayı: Gezegenimiz ve Halkları için Bir Tehdit – IV. Enternasyonal

Trump’ın seçilmesi, Filistin halkının soykırımını aktif olarak körükleyen, dünyanın başlıca emperyalist ülkesinde neofaşist bir liderliğin iktidara gelmesini ve ayrıca, uluslararası güç dengesinde daha da sağa kaymayı temsil ediyor, Orbán, Modi, Meloni, Bolsonaro ve diğerlerini güçlendiriyor.

19 Ocak 2025’te, halk oylarının çoğunluğuyla kazanılan kılpayı bir seçimden sonra göreve gelen Trump yönetimi, ABD’deki demokratik hakları tehdit eden ve dünyanın geri kalanına saldırganlık sergileyen son derece gerici bir gündem izledi. Trump, ABD işçi sınıfı ve dünyanın dört bir yanındaki ezilen topluluklar için de özellikle şiddetli bir tehdit oluşturmaktadır. Başlıca cephelerinden biri, Putin dahil uluslararası aşırı sağın büyük bir kısmıyla aynı çizgide olan LGBTIQ*’lara, özellikle de translara yönelik saldırılarıdır. Bu, ırksal azınlıklara, kadınların üreme haklarına, göçmenlere yönelik acımasız saldırılar, iklim değişikliğini inkar, demokratikhaklara düşmanlık, şiddete başvurmaya hazır olma, demokratik süreçlere ve denetim ve denge mekanizmalarına küçümseme ve mutlak iktidar arzusu ile Trump’ın genel gerici sosyal gündeminin bir parçasıdır.

Ticaret tarifelerinin genelleştirilmesi Donald Trump’ın ideolojik bir takıntısı ve bunun duyurusu, görevinin ilk günlerinden itibaren emperyal gücün bir göstergesiydi. Ancak iç ekonomik etkiler ve özellikle BRICS ülkelerinden gelen misilleme tehditleri, Washington’u geri adım atmaya zorladı ve ABD emperyalizminin hegemonyasının krizine katkıda bulundu.  Örneğin, Brezilya’nın ABD’den yaptığı ithalata getirilen %50 vergi, açıkça siyasi amaçlarla Brezilya hükümetini “cezalandırarak” Bolsonaro ve diğer darbecilerin davalardan kaçmasının önünü açıyor. Çelişkili bir şekilde, bu önlem ülkede yeni ve olumlu bir siyasi dönem başlattı.

Cumhuriyetçi Parti ve ABD yargısının bir bölümünün yardım ve yataklık ettiği tam güç arayışı onu müstakbel bir otoriter ve neo-faşist haline getiriyor ve dünya çapında aşırı sağın elini güçlendiriyor. Muhalefet yasaklanmamış ve demokratik haklar tamamen ortadan kaldırılmamış olsa da -neo-faşizmin göstergeleri- bu yöndeki eğilim açıktır.

ABD uzun süredir fosil yakıtların en büyük tüketicisi oldu. Trump yönetiminde ABD, etkisiz COP uluslararası iklim değişikliği birliğinden ayrıldı, petrol şirketlerine fosil yakıt çıkarma ve kullanımını artırma izni verdi ve ABD düzenleyici belgelerinden iklim değişikliğine ilişkin tüm atıflar kaldırıldı.

Trump yönetimi, çoğu Latin Amerikalı ve Güney Asyalı milyonlarca göçmene karşı özellikle acımasız bir polis-ordu zulüm ve sınır dışı etme kampanyası başlattı. Tüm göçmen işçileri suçluyla eşdeğer gören alaycı söylemiyle, El Salvador’u kiralık bir Guantánamo’ya dönüştürdü. Bu kampanya, en gerici beyaz, üstünlükçü güçleri cesaretlendiriyor.

Trump’ın ABD’nin seçkin üniversitelerine yönelik saldırıları, Filistin yanlısı protestolara yeterince sert müdahale etmedikleri için onları alaycı bir şekilde antisemitizmle suçluyor. Bu baskı, Filistin Dayanışma Hareketi’ni ve ifade özgürlüğünü soğuttu. Filistin yanlısı gösterileri antisemitizm olarak nitelendirmek, Trump’ın ırkçı söylemleri ve politikalarının beslediği gerçek antisemitizmi örtbas etmeye hizmet ediyor.

Trump ve müttefikleri kısa süre önce, 71 milyon kişinin yararlandığı devlet sağlık sigortası programı Medicaid ve en yoksullar için gıda kuponları kesintileriyle finanse edilecek, ultra zenginlere muazzam vergi avantajları sağlayan gerici bir bütçeyi kabul etti.

Trump’ın Panama Kanalı, Kanada ve Grönland’ı ilhak etme tehditleri, çıplak 19. yüzyıl emperyalizmine geri dönüşü temsil ediyor. Ukrayna konusunda Trump, Putin ile (kendisiyle birçok aşırı sağ ideolojik fikri paylaşan) Rus devletinin sömürge savaşının kurbanları olan halkların aleyhine, nüfuz alanlarını paylaşmak için yağmacı bir anlaşma peşinde.

Trump’ın NATO’dan ayrılma söylemi karşısında Avrupalı güçlerin yaşadığı siyasi şokun ardından bu ittifak, Trump’ın ABD’nin silah harcamalarının arttırılması yönündeki emirlerine Avrupa’nın itaatini göstermek için kullanmasıyla, tarihsel yerini -Avrupa’nın itaat senaryosunu- geri kazandı.

“Önce Amerika” politikası Trump’ın müttefiklerine karşı savaşçılığını yönlendirirken, İran’a yönelik son saldırı, ABD’nin çıkarlarının tehdit edildiği yerlerde askeri güç kullanmaktan çekinmeyeceğini hatırlatıyor.

Trump, Biden ve tüm ABD başkanlarının İsrail’e verdiği askeri ve siyasi desteği sürdürüyor. Gazze Şeridi’ni sakinlerinden boşaltıp bölgeyi lüks bir tatil beldesine çevirme tehdidi, dünya tarihi açısından büyük öneme sahip bir suç olacaktır.

Demokrat Parti, Trump’a karşı tamamen etkisiz olduğunu gösterdi. Bunun başlıca nedeni, Demokrat Parti’nin de Cumhuriyetçiler gibi aynı %1’lik kesime hizmet etmesinden geliyor.

AOC ve Bernie Sanders’ın büyük ve coşkulu mitingleri, Trump karşıtı duyguların derinliğini yansıtıyor. Mamdani’nin New York’ta Demokrat Parti ön seçimlerindeki son zaferi de Demokrat Parti’nin yerleşik düzenine bir meydan okuma niteliğinde ve onun ilerici sosyal gündemi, ilerici ve anti-kapitalist kamu görevlilerinin seçilebileceğinin potansiyelini gösteriyor. Son birkaç aydır sokaklarda kitlesel bir Trump karşıtı hareket ortaya çıktı. Ülkenin binlerce şehir ve kasabasında milyonlarca kişi, binlerce anti-Trump gösterisine katıldı. Göçmen işçiler bu direnişin ön saflarında yer aldı. Bu gösteriler, dünya çapında aşırı sağ hükümetlere direnenleri cesaretlendiriyor.

Dördüncü Enternasyonal Bürosu, büyüyen anti-Trump hareketiyle dayanışma içinde.

Trump rejimi yıkılsın!

ABD’nin diğer ülkelere ve halklara yönelik tüm tehditleri yıkılsın!

Los Angeles’taki kahramanca protestolara selam!

ABD’nin fosil yakıt genişlemesine son!

Göçmenlere karşı savaşa son!

Ukrayna’ya kendi kaderini tayin hakkı!

ABD’nin Gazze’deki İsrail soykırımına desteğine son!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu

Bu yazı ilk olarak 13 Temmuz 2025 Fourth International’da yayınlandı.  

Trump ve Netanyahu: Ortadoğu’da ve Tüm Dünyada Halkların Azılı düşmanları! İran’a Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

İran’a saldırmasından iki gün sonra, 24 Haziran Salı günü, Trump büyük tantanayla İsrail ve İran’a bir ateşkes dayattığını açıkladı, saldırısının İran’ın nükleer potansiyelini yok ettiğini ve barışa giden yolu açtığını öne sürdü. Ancak takip eden saatler bu ateşkesin kırılganlığını ve Trump’ın İsrailli müttefiki üzerindeki sınırlı etkisini gösterdi.

Her halükârda, Trump bir savaş kışkırtıcısı ve yıkıcı bir güçtür, asla bir barış gücü olarak görülmemelidir.

İsrail saldırısından on gün sonra İran’a saldırıp bombalayarak Trump, Netanyahu tarafından zaten başlatılmış olan şiddeti daha da artırarak insanlığı ölümcül bir şiddete sürükledi. Trump, yalnızca istediği zaman, istediği yerde, istediği kişiye vurabileceğini iddia eden bir askeri gücün gösterisini yapmak için, egemen bir ülkeye, onun halkına saldırma, çocukları ve yetişkinleri yaralama ve öldürme hakkını kendine gördü.

Netanyahu, Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımda Trump’ın tam desteğinden faydalandı; Lübnan’ı ve Suriye’yi herhangi bir yaptırımla karşı karşıya gelmeden bombalayarak hükümetinin sömürgeci ve üstünlükçü politikalarını sürdürdü. İran’a yönelik kasıtlı saldırı, İsrail devletinin bölgedeki tüm halklara –başta Filistin halkı olmak üzere– yönelik saldırganlığını güçlendirmeyi hedefliyordu; bu da çoğu Arap rejimi tarafından sessizlikle kabul edilirken Batılı liderler tarafından kararlılıkla desteklendi.

İsrail hükümeti, aralarında ABD’nin de bulunduğu Batılı ülkeler ile İran İslam Cumhuriyeti arasında süren müzakereler çerçevesinde bir nükleer anlaşma ihtimalini boşa çıkarmak istiyordu. İsrail’in hedefi, İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşunun öncesine dayanan İran nükleer programını engellemek, siyonist devlete Ortadoğu’da hâkim güç statüsünü sağlamak ve yalnızca kendisine tanınacak bir uranyum zenginleştirme ve nükleer silah edinme ayrıcalığını garanti altına almaktır

Nükleer meselenin ardında yatan hedef, Netanyahu’nun, her şeyden önce Gazze ve Batı Şeria topraklarını ilhak etme ve Filistin halkını sürgün etme planı için ellerini serbest bırakmak, ve bu suç projesine karşı içerideki muhalefeti ve dünya genelinde artan halk mobilizasyonunu susturmak.

Ekonomik üstünlüğünün sarsıldığı bir anda, Trump yönetimi de, BM, NATO ya da hatta Amerikan Kongresi’nden bir yetki almaya gerek duymadan her an, her yerde saldırabilme kapasitesiyle askeri gücünü yeniden teyit etmek istiyor. Ülkesini ekonomik resesyona, sosyal saldırılar ve bütçe kesintileriyle sürükleyen bu yönetim için savaş ve savaş tehdidi, halklara militarist politikalar dayatarak onları susturmayı amaçlayan ideolojik bir silaha dönüşmüş durumda. Bu yeni bir tırmanma ve dünya halkları için bir tehdittir. Bunu ABD’de ve tüm dünyada halkların seferberliğiyle durdurmalıyız. Bu niyetler Netanyahu’nunkiler kadar suç teşkil etmektedir.

İran İslam Cumhuriyeti diktatörlüğünün başlangıcından bu yana İran halkı, özellikle yakın zamanda “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketiyle olmak üzere, sosyal ve demokratik hakları için birçok kez seferber olmaya çalıştı.

İsrail ve ABD saldırıları, yaşam koşullarını daha da kötüleştirdi, yüzlerce ölü ve binlerce yaralıya neden oldu, halkın yaşam koşullarının ve ülke ekonomisinin tahribatını arttırdı ve rejimin baskıcı siyasetini sertleştirdi. Evin Cezaevi’ni hedef almak, orada tutulan siyasi mahpuslara yönelik bir saldırıdır; kent bölgelerine yönelik bombardımanlar da doğrudan halka yönelik saldırılardır.

Biz, İran halkının hem diktatörlüğe karşı direnişinde hem de herhangi bir dış askeri saldırıdan uzak yaşama hakkında kararlılıkla yanındayız. Ülkenin ve rejimin savaş ve bombardıman yoluyla yıkılmasından çıkarı olan tek kesim, Batılı rejimlerle hâlihazırda temas hâlinde olan – Devrim Muhafızları ya da eski monarşistlerden içinden gelen – gerici sektörler olacaktır. Bunlar rejimi, aynı derecede baskıcı ve antidemokratik ama Batılı ülkelere hizalanmış bir sistemle değiştirmeyi amaçlıyorlar.

Irak’ta ya da Afganistan’da ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü yakın dönem savaşlar hep insani ve siyasi felaketlere yol açmıştır.

İran İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi, mevcut rejim kadar halk için tehlikeli olan rejimlerin askerî müdahalesiyle değil, bizzat İran halkının eseri olacaktır. Nükleer tesislerin bombalanması, halk ve çevre için büyük yıkımlara yol açma riski taşımaktadır.

İsrail ve ABD saldırganlığına son!
Bölgesel tırmanışa derhâl son verilsin!
İran’da insan hakları savunucularıyla ve siyasi mahpuslarla dayanışma!
Diktatörlüğe karşı İran halkıyla dayanışma!

Aylardır olduğu gibi, şu talepleri savunmaya devam ediyoruz:
İsrail’e derhâl yaptırım uygulansın!
İsrail’le silah ticareti derhâl sona ersin!
Filistin’deki soykırımın son bulması için dünya çapında seferberlik!

26 Haziran 2025, Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun bildirisi

Bağımsız İran Sendikalarının Savaş Politikalarına Karşı Ortak Açıklaması

17 Haziran 2025,Altı sendika örgütü tarafından

İran ve bölgedeki mevcut istikrarsız ve tehlikeli durum göz önüne alındığında, bu bildiriye imza atan örgütler ortak bir tutum benimsemeyi görev bilmişlerdir.

Ahvaz Çelik Fabrikası işçileri grevde, Aralık 2023. Mayıs 2025’te kamyon şoförleri grevdeydi

İranlı işçiler – işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler ve diğer çalışanlar – hiçbir zaman savaşa, militarizmin yayılmasına, ülkenin bombalanmasına veya otoriter ve sömürücü politikalara ilgi duymadılar ve duymayacaklar.

İsrail ordusunun İran’ın çeşitli bölgelerinde altyapı, işyerleri, rafineriler ve yerleşim alanları da dahil olmak üzere yüzlerce hedefe yönelik saldırıları ve bombalamaları, vatandaşların, özellikle de işçilerin canlarıyla ve geçimleriyle bedel ödediği bir savaş çığırtkanlığı projesinin parçasıdır.

İsrail’in İran halkına karşı hiçbir düşmanlığı olmadığı iddiası yalandan ve siyasi propagandadan başka bir şey değildir. Daha dün, İsrail Savunma Bakanı [Israel Katz] “Tahran’ı yakmakla” tehdit etti. Trump ve diğer ABD yetkililerinden gelen tekrarlanan tehditler ve Batılı hükümetlerin bu tür eylemlere koşulsuz desteği, bölgedeki gerginliği, güvensizliği ve yıkımı artırdı.

İsrail ve Amerikan hükümetleri, Gazze’deki devam eden soykırımdan ve bölgedeki ve dünyadaki sayısız diğer suçtan birincil olarak sorumludur. Bu vahşetlere sessiz kalırken kendilerini ikiyüzlü bir şekilde barış savunucuları olarak sunan Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlar, aynı egemenlik sisteminin bir parçasıdır. Küresel kapitalist sistem bir bütün olarak, kâr odaklı mantığı ve emperyalist güçler, savaşların, insani felaketlerin ve çevresel yıkımın başlıca nedenleri arasındadır.

İran işçi sınıfı savaştan hiçbir fayda sağlamadığı gibi, bu savaşlar doğrudan onların hayatlarını ve güvenliklerini hedef alıyor. Devam eden ekonomik yaptırımlar, devasa askeri bütçelerin tahsisi ve özgürlüklerin kısıtlanması, yoksulluğun kötüleşmesine, baskının artmasına, açlığa, ölüme ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açıyor.

Biz, bağımsız İranlı sendikalar, taban örgütleri ve militanlar olarak, ABD ve İsrail’in bize özgürlük, eşitlik ve adalet getirme arzusu konusunda hiçbir yanılsamaya sahip değiliz; tıpkı İslam Cumhuriyeti’nin baskıcı, müdahaleci, maceracı ve işçi karşıtı doğası ve uygulamaları konusunda da hiçbir yanılsamaya sahip olmadığımız gibi.

Yıllardır İran işçileri olarak asgari haklarımızı ve temel yaşam koşullarını elde edebilmek için hapis, işkence, idam, işten çıkarma, tehdit ve dayak gibi ağır bedeller ödedik ve örgütlenme, toplanma, kendimizi özgürce ifade etme hakkımızdan mahrum bırakılmaya devam ediyoruz.

Ülkenin işçileri, kırk yıldan fazla bir süredir bizim pahasına astronomik zenginlikler biriktiren ve bizi sürekli haklardan yoksun ve güvensiz bir durumda tutan İslam Cumhuriyeti rejimine ve kapitalistlere haklı olarak öfkeli ve tiksinti duyuyorlar. İran işçilerinin, kadınlarının, gençlerinin ve ezilen insanlarının bastırılması ve öldürülmesinde yer alan tüm yetkililer ve kurumlar, ezilen insanlar tarafından yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır.

İşçiler olarak mücadelemiz toplumsal ve sınıfsal bir mücadeledir. Bu mücadele, özellikle “Ekmek, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” için son yıllardaki hareketlerle uyumlu olarak, kendi gücümüzden yararlanarak ve özgürlüğü seven ve eşitliği arayan işçi sınıfının ve hümanist güçlerin uluslararası desteğiyle birlikte devam edecektir.

Mevcut savaşın devam etmesi yalnızca daha fazla yıkıma, geri döndürülemez çevresel hasara ve insan felaketlerinin tekrarına yol açacaktır. İran’ın işçi sınıfı ve dezavantajlı nüfusları, bölgedeki diğer ülkelerdeki ezilenler gibi, bu durumun başlıca kurbanları arasındadır.

Bu bildiriyi imzalayan örgütler, dünyanın dört bir yanındaki tüm sendikaları, insan hakları örgütlerini, barış gruplarını, çevre aktivistlerini ve barış güçlerini, savaşa, bombalamalara, masum insanların katledilmesine ve çevresel tahribata derhal son verilmesi talebinde birleşmeye ve İran halkının ve bölgenin soykırım, savaş kışkırtıcılığı ve baskıya son verme mücadelesini desteklemeye çağırıyor.

Ortadoğu halklarının, bölgesel ve küresel güçler arasındaki yıkıcı gerginliklerin ve çatışmaların sona ermesine ve adil ve kalıcı bir barışa; örgütlenme, kitle hareketleri, yaygınlaşan protestolar ve doğrudan ve evrensel katılım yoluyla kendi kaderlerini belirlemelerine olanak tanıyan bir barışa ihtiyacı vardır.

Savaşa hayır, savaş çığırtkanlığı politikalarına hayır,

Acil ateşkes talebimiz acildir

İmzacılar:

– Tahran ve Çevresindeki Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası (Vahed)

– Haft Tapeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

– Huzistan Emekli İşçileri

– Emekliler İttifakı (Ettehad Bazneshastegan)

– Sendikal örgütlerin kurulmasına yardımcı olmak için koordinasyon komitesi

– Emekliler İttifakı Grubu

Not:

• Orijinal Farsça açıklamaya bağlantılar:
https://www.instagram.com/p/DK_8H4PxUMd/?igsh=MWNhcWVhZXE5M3cwMw==

İsrail’i Derhal Durdurun! – IV. Enternasyonal

İsrail’in İran’a yönelik eşi benzeri görülmemiş saldırısı, son 20 aydır Filistin’de canlı yayında sürdürdüğü soykırım karşısında kendisine tanınan dokunulmazlığın doğrudan bir sonucudur.

“Kendini savunma hakkı” bahanesiyle hareket eden İsrail, uzun süredir izlediği Filistin’i imha politikasını açık bir soykırıma dönüştürmüş durumda. Şimdi de bu saldırganlığı İran’ı bombalayarak daha da genişletiyor. Üstelik bunu, sözde bir nükleer tehdide karşı kendini savunduğunu iddia ederek yapıyor. Oysa İsrail’in kendisi, ne Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na taraf ne de elindeki nükleer silahlar için uluslararası bir denetime tabi.
İsrail’in bu dokunulmazlığı, başta ABD olmak üzere onu silahlandıran, finanse eden ve siyasi olarak koruyan hükümetler sayesinde mümkün oluyor. ABD, İran’a yönelik bu saldırının İsrail tarafından tek taraflı gerçekleştirildiğinin altını çizerek kendi sorumluluğunu inkâr etti. Ancak saldırıda kullanılan silahların başlıca tedarikçisi yine kendisi. İsrail’e silah sağlayan ve onu koruyan diğer hükümetlerle birlikte ABD de, bu saldırganlığın bölgeye yayılmasında açıkça suç ortağıdır. Hepsi bu vahşetin ortaklarıdır.
İsrail’in bu saldırgan politikası sadece sivil yaşamları değil; aynı zamanda İran halkının baskıcı rejime karşı yıllardır sürdürdüğü cesur direnişi de tehdit ediyor. Bu direnişin son simgesi, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketiydi. Tarih açıkça gösterir ki Demokrasiye giden yol savaşın gölgesinde çizilemez
İran halkının yanındayız – hem diktatörlüğe karşı verdikleri cesur direnişte hem de dış müdahaleye ve askeri saldırılara karşı yaşama haklarında. İsrail’in İran’a yönelik saldırısını kınıyor ve uluslararası kamuoyunu, bölgedeki bu pervasız tırmanışı durdurmak için baskı yapmaya çağırıyoruz.

Acil taleplerimiz:

  • İran’a dokunma!
  • Bölgedeki tırmanıya derhâl son verilsin!
  • İran’daki siyasi tutsaklarla ve insan hakları savunucularıyla dayanışma ve rejimin daha fazla baskı uygulamasına karşı teyakkuz!

Aylardır sürdürdüğümüz diğer taleplerimiz:

  • İsrail’e derhal yaptırım uygulansın!
  • İsrail’le tüm silah ticareti hemen durdurulsun!
  • Filistin’deki soykırımı durdurmak için dünya çapında seferberlik!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu
13 Haziran 2025

Görsel: Majid Saeedi/Getty Images Europe

On Yıl Sonra SYRIZA: İmkan ve Yenilgi – Antonis Ntavanellos

Stefanos Kasselakis’in SYRIZA lideri olarak seçilmesinin ardından [Eylül 2023’ten Eylül 2024’e kadar] yaşanan gülünç trajedi, hayatta ve özellikle siyasi hayatta hiçbir “önemli hesabın” ödenmemiş kalmadığını bir kez daha kanıtlıyor. SYRIZA açısından ise “sayım” özellikle yüksek ve önemliydi. Bu, Alexis Çipras’ın, 2008’deki uluslararası krizin patlak vermesinin ardından Yunanistan’da sermayenin vahşice giriştiği neoliberal saldırılara karşı işçilere tarihi bir fırsat sunduğu ve Yunan hükümetleri ile “troyka” (AB-Avrupa Merkez Bankası-IMF) arasındaki sözde muhtıralarla dikte edilen politikalarla karşılık verdiği “2015”in tarihi anıyla ilgiliydi.

Hikaye

O zamandan bu yana, Aleksis Çipras’ın, oyların %3-4’ünü alan küçük bir partiyi ele geçirip iktidara getiren “kukla lider” olduğu iddiasını onlarca kez duyduk veya okuduk. Bu iddianın gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur ve 2015 öncesi SYRIZA gerçekliğini gerçek anlamda deneyimleyenler nezdinde pek güvenilir değildir.

SYRIZA, neoliberal kapitalist küreselleşmeye, savaşa ve ırkçılığa karşı uluslararası hareketle ilişkilendirilmesi yoluyla kuruldu ve giderek siyasi güç kazandı. Dönemin günlük siyasal mücadelesinde Yunan Sosyal Forumu’nun etkili eylemlerini destekleyen on binlerce insanı sistemli ve örgütlü bir biçimde ifade etmeye çalışan, siyasal alanda birleşik bir cepheye benzeyen melez bir “parti” biçiminde gelişti. Seçim oybirliğiyle yapılmadı: Sosyal demokrasi ve merkez solla yakınlaşma taraftarları, salt seçim stratejisi taraftarları, siyasi merkeze doğru ardışık “genişlemelerin” taraftarları -ki o dönemde Synaspismos partisinin marjinal bir kesimi değillerdi- SYRIZA’nın kuruluşunu “aşırı solun felaket bir hatası” olarak değerlendirdiler. Onu kırmak için canla başla mücadele ettiler. SYRIZA’nın kuruluşu [Ocak 2004], istikrara kavuşması ve Alekos Alavanos’un [Aralık 2004’ten Şubat 2008’e kadar SYRIZA başkanı] liderliği yıllarında yavaş yavaş gerçekleşen siyasi iktidarın yoğunlaşması, sola doğru bir kayma ve sosyal demokrasiye doğru kayışın reddedilmesi temelinde gerçekleşmişti. Bu hatırlatmanın bugün siyasal açıdan ayrı bir önemi var, çünkü rejim ve onun hizmetindeki ideolojik-siyasal mekanizmalar, yalnızca sağcı politikaların geleceği olduğunu, yalnızca muhafazakâr mutabakatla siyasal iktidara ulaşılabileceğini olağan bir durummuş gibi dayatmaya çalışıyor.

SYRIZA’nın bu yükseliş ve radikal dönemdeki iç dinamikleri, radikal solun geniş bir muhalefet gücü yaratmayı amaçlayan siyasal alanda önemli bir değişimin mümkün olduğunu gösterdi. Aralık 2008’den sonra Alekos Alavanos “sol hükümet” sloganıyla ilgili tartışmayı açtığında, pek çok çevreden (Aleksis Çipras’ın başlıca “danışmanları” da dahil) küçümseyici bir şüpheyle karşılandı. Biz, Brezilya’daki Lula’nın PT’si gibi sol görüşlü bir seçim “popülizmine” doğru bir kaymayla ilgilenmediğimizi ilan etmiştik; çünkü o dönemin özel koşullarında hükümet erkini talep etmenin tek “yolu” buydu.

Krizle birlikte her şey kökten değişti. 2008’deki uluslararası kriz Yunan kapitalizmini temellerinden sarstı, o güne kadar büyümesini sağlamak için denenen bütün reçeteleri geçersiz kıldı. Dönemin Başbakanı Yorgos Papandreu’nun [Ekim 2009’dan Kasım 2011’e kadar] alacaklıların dayattığı katı kemer sıkma planını kabul etme ve ilk muhtırayı Kastelorizo ​​adasından ilan etme kararı, yerel egemen sınıfın AB, Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve IMF ile anlaşarak yaptığı gerici tercihi reddetmek amacıyla halk ve emekçi kitlelerin kitlesel olarak siyasi alana girmesine yol açtı. Ülkenin bütün kentlerinde ardı ardına gerçekleştirilen genel grevler, kitlesel mitingler, meydanların işgali, devletin baskı mekanizmalarının vahşetine karşı gösterilen amansız direniş vb. halkın, yerel kapitalistlerle Troyka arasındaki muhtıra anlaşmasının “duvarını yıkma” kararlılığını ortaya koydu. Bu uzun yükseliş mücadeleleri döneminde halk, “sokak” mücadelesi biçimlerini (yüzbinlerce kararlı göstericinin Parlamento’yu uzun süre kuşatmasıyla) ve “seçim” mücadelesi biçimlerini birleştirdi (Yeni Demokrasi-ND ve PASOK-Panhelenik Sosyalist Hareket’in seçim etkisini benzeri görülmemiş bir hızla zayıflattı ve umutlarını ve özlemlerini esas olarak sola kaydırdı).

Yunanistan’daki direniş hareketinin niteliksel yükselişinin önemli bir uluslararası boyutu da vardı. Burada verilen mücadeleler, ilk önce PIGS kulübünün bulunduğu ülkelerde (Portekiz, İrlanda, Yunanistan, İspanya) ama aynı zamanda tüm Avrupa’da da bir referans noktası haline geldi. Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble ve Şansölye Angela Merkel, bu kritik yıllarda kendi politikalarının temel direğinin “bulaşmayı” (Yunanistan’ın direnç “virüsü”nün bulaşmasını) püskürtmek olduğunu ilan ettiklerinde, yerel siyasi liderlerden (SYRIZA’nınkiler de dahil) daha keskin görüşlü davrandılar. Avrupalı ​​liderler, Yunanistan’daki hareketin ve solun memorandum saldırısını kırmayı başarması halinde, bu “kopuşun” küçük bir AB üye ülkesiyle sınırlı kalmayacağını, Avrupa genelindeki sosyo-politik dengeyi doğrudan tehdit edeceğini anlamışlardı.

“Anti-Memorandum” dönemindeki kitle hareketinin gücünü küçümseyen herkes, o dönemin patlayıcı siyasal gelişmelerini asla anlayamamaya mahkûmdur. Ancak bu yakıcı dönemin bir başka “sınırını” da açıklamak gerekiyor. Hareketin niteliksel yükselişine rağmen, henüz doğrudan bir ön-devrimci ya da devrimci krizin koşullarını yaratacak noktaya ulaşmamıştır. Yunanistan’da 2010-2015 yılları arasında iktidar sorununa devrimci bir yanıt verebilecek bağımsız bir işçi sınıfı örgütlenmesi ortaya çıkmadı. Devrimci hareketin klasik tarihsel döneminde (sovyetler) olduğu gibi, hatta örneğin 1970-1973 yıllarında Şili’de veya 1974-1975 yıllarında Portekiz’de gelişen “embriyonik” biçimlerle bile karşılaştırılabilecek bir “işçi konseyleri” biçimi ortaya çıkmamıştır.

2010-2012 yıllarındaki yakıcı dönemdeki durum, Komintern’in 4. Kongresi’nin ders kitaplarından ve tartışmalarından çıkmış gibiydi: akut bir toplumsal kriz, sürekli akut bir siyasal kriz, yerleşik siyasal güçlerin “ortak kabul görmüş” bir hükümet istikrarını desteklemedeki yetersizliği ve devrimci sosyalist değişim için bir çözümü desteklemek için gerekli düzeye henüz ulaşamamış (ya da henüz ulaşmamış) işçi ve toplumsal mücadelelerin güçlü yükseliş eğilimi. Lenin dönemindeki Komintern, benzer koşullar karşısında bize birleşik cephe, geçiş politikaları ve sol bir hükümet için mücadele merkezli bir politika bıraktı.

SYRIZA’nın başından beri, bu yönelime ilişkin kritik konularda siyasi farklılıkların ve keskin çatışmaların parti içinde yaşandığı, herkesçe bilinen bir sırdır. 2010 yılında, Alekos Alavanos liderliğindeki Dayanışma ve İsyan Cephesi ile SYRIZA’nın sol kanadı açıkça ve alenen Aleksis Çipras etrafındaki iktidar çoğunluğundan ayrıldı. 2013 yılında SYRIZA’nın ilk kongresinde liderliğe muhalif olan Sol Platform delegelerin yüzde 30’undan fazlasının desteğini almıştı.

Tarihi “sonuç” üzerinden anlamak isteyenler, SYRIZA’nın nihayetinde yanıtlamaya çalıştığı siyasal soruların ilk başta SYRIZA’ya veya yalnızca halk tarafından SYRIZA’ya yöneltilmediğini unutmamalıdır.

O dönemdeki geniş protesto hareketinin siyasal ifadesi sorununu ele alan ilk aday doğal olarak Komünist Parti’ydi. Kasım 2010’daki bölgesel seçimlerde Komünist Parti, Attika’da oyların %14,44’ünü alarak, aynı şekilde açık bir liderlik kriziyle karşı karşıya olan SYRIZA’nın çok önünde yer aldı.

Siyasi depremin başladığı Mayıs 2012 genel seçimlerinde KP, 540.000 oy ve %8,48 oy alarak, 1989 olaylarının yol açtığı krizden bu yana en iyi puanını elde etti: [Mart ayında bankacı Koskotas’ın Papandreu hükümetiyle kurduğu bağlantılar göz önüne alındığında sonuçları olacak zimmete para geçirme suçundan tutuklanması; Haziran ayındaki seçimler, sağcı azınlık hükümetiyle bir hükümet krizi başlatan PASOK’un düşüşüyle ​​Yeni Demokrasi’nin (ND) zaferini simgeliyordu; Papandreu, “yasadışı telefon dinlemeleri” ve muhafazakar milletvekili Pavlos Bakoyannis’in öldürülmesinin ardından özel mahkemeye çıkarıldı; Kasım ayındaki seçimler ND ile PASOK arasında bir çıkmaza yol açtı; Sol ve İlerleme Koalisyonu, sağla kurduğu ittifakın bedelini, temmuz ayında azınlık hükümetinin kurulması sırasında ödedi.

Bu bağlamda Komünist Parti, memoranduma karşı verilen mücadelenin önemini açıkça küçümsemiş, siyasal ağırlığına denk düşen görevleri üstlenmekten kaçınmış, memorandumu uygulayan hükümetlerin devrilmesi yönündeki halk talebine somut olarak yanıt verecek bir siyasal yönelim geliştirmekten kaçınmıştır. Bir ay sonra, 12 Haziran 2012’de yapılan seçimde ise 272.000 oya ve %4,5’a düşerek seçimdeki etkisinin yarısını kaybetti. Troyka’nın önerdiği kemer sıkma planına ilişkin 2015 referandumunda, KP seçmeninin 10’da 6’sı HAYIR oyu kullanmış ve partinin çekimser kalma talebi reddedilmişti (seçmenlerin %61,31’i bu planın onaylanmasına karşı oy kullanmıştı). Bu bağlamda, kriz ve Çipras hükümetinin yenilgisi 2019 seçimlerinde açıkça ortaya konduğunda, Komünist Parti büyük mücadeleler ve eşi benzeri görülmemiş bir kriz döneminin başlangıcında sahip olduğu siyasi gücün çok uzağında kalarak sadece 299 bin oy, yani seçmenlerin %5,3’ünü alabilmiştir. Bu, yalnızca seçimsel bir başarısızlık değil, öncelikle siyasi bir başarısızlıktı.

Benzer sonuçlar ANTARSYA [2009’da kurulan anti-kapitalist örgütler koalisyonu] için de geçerlidir, elbette sorumluluklar açısından farklı bir ölçekte. Sola doğru genel bir kaymanın yaşandığı Mayıs 2012’de ANTARSYA, 75.428 oy ve %1,19’luk oy oranıyla seçim etkisi bakımından tarihi bir rekora imza attı. Ancak siyasi baskılara dayanamadı. Haziran ayında 20.000 oya ve %0,3’e geriledi, bir ayda üçte iki oranında azınlıkta kalan ve tanımı gereği “siyasi olarak sertleşmiş” bir seçmeni kaybetti ve bu seçmeni hiçbir zaman geri kazanmayı başaramadı. Çipras’ın 2019’daki yenilgisine kadar ANTARSYA’nın “katılım puanı” 23.000 oy ve %0,41’e düşmüştü.

Seçim rakamları hikâyenin sadece bir kısmını anlatıyor. KP’nin Samaras-Venizelos hükümetine [2013] bir alternatif bulmak için ciddi bir sürece girmeyi reddetmesi, Çipras etrafındaki liderlik grubunun ANEL’e [Bağımsız Yunanlılar, Yeni Demokrasi’den ayrılarak milliyetçi nedenlerle muhtıraya karşı çıkan bir grup] karşı fırsatçı açılımını meşrulaştırmak için öne sürdüğü başlıca bahanelerden biriydi ve aynı zamanda SYRIZA’nın sol kanadının olası siyasi ittifaklar konusundaki tartışmalardaki başlıca zayıflıklarından birini oluşturuyordu.

2010 yılında ANTARSYA, Dayanışma ve İsyan Cephesi’nin (Synaspismos Sol Akımı’nın büyük bir bölümünü, Enternasyonalist İşçi Solu – DEA, Yunanistan Komünist Örgütü – KOE, Eylemde Solun Birliği Hareketi – KEDA ve diğerlerini içeren) siyasal alanda yeni bir üniter inisiyatif önerisini özetle reddetti. Eğer önümüzdeki dönemin zorlukları SYRIZA’nın sol kanadı ile ANTARSYA güçlerinin bir “sentezi” ile karşılansaydı ne olacağını asla bilemeyeceğiz.

O tarihten sonra 2015 mücadelesi esas olarak SYRIZA içinde yaşandı.

Sol hükümet mi, yoksa ulusal selamet hükümeti mi?

SYRIZA seçimleri kazanmadan önce, halkın katı kemer sıkma politikalarının reddedilmesi yönündeki umutlarını dile getirme “hakkını” siyasi olarak kazanmış, Samaras-Venizelos kemer sıkma hükümetinin devrilmesini ön koşul olarak kabul etmiş ve Troyka ile “kopuş” sözü vermişti.

Bu, 1. SYRIZA Kongresi kararlarında ve Selanik seçim programında belirlenen ideolojik-siyasal program temelinde mümkün olmuştur. DEA ve Sol Platform’un büyük çoğunluğu, 2013 kongresinin kararlarına yetersiz diyerek olumlu oy vermezken, biz Selanik programını [Eylül 2014] kamuoyuna mütevazı ve yetersiz olarak niteledik. Buna rağmen, kongre tarafından onaylanan SYRIZA “platformu”, rejim güçlerini tehdit etmeye başlayan bir siyasal gücün toplanması için, geniş bir eylem birliği için hâlâ yeterli bir zemin sunuyordu. Sermaye ve fonların yurtdışına büyük çaplı kaçışı ve Samaras, Meimarakis [2012-2015 yılları arasında Yunan Parlamentosu Başkanı] ve diğer sağcı politikacıların halka burjuvazinin kendisini parlamento arenasının ötesinde savunmak için başka araçları olduğunu açıkça hatırlatmaları, 2015 öncesinde “iyi toplum” içinde oluşan paniğin tipik bir tezahürüydü. Uluslararası alanda, AB ve ECB’nin, Syriza “kolektifinin” vaat ettiği politikaları izlemeye kalkışırsa yeni Yunan hükümetiyle “savaşçı” bir şekilde başa çıkmaya hazırlandığı açıktı.

Bu senaryo hiçbir zaman gerçekleşmedi. Zira ana akım basının “papağanlarının” anlattığı masalların aksine, Aleksis Çipras etrafındaki iktidar çoğunluğu, tüm taahhütlerinden, kongre kararlarından, Selanik programından vb. “geri çekilmiş”, SYRIZA’nın siyasal iktidarının ve seçim etkisinin dayandığı tüm politikayı panik içinde terk etmiştir. “Sol hükümet” projesi pratikte sınanmadı; hiç cazip gelmedi. Bunun yerine, daha baştan, yerel egemen sınıfla, ama aynı zamanda Troika ile bir mutabakat arayışını örtük siyasal sınırı olarak belirleyen bir “ulusal selamet hükümeti” projesi getirildi. Uzun zamandır (2013’ten beri, daha açık bir şekilde 2014’ten beri…) hazırlıkları süren bu “dönüş”, Synaspismos’tan gelen iktidar çoğunluğunun, kendisini bekleyen görevlerden dehşete düşerek, önceki “sola dönüşün” tüm özelliklerini terk edip, Avrokomünizmin en başarısız geleneklerine tam hızla geri dönmeye yönelen kapalı bir “parti içinde parti”nin gelişmelerine dayanıyordu. Alexis Çipras ve yandaşları, Leonidas Kyrkos’un (muhafazakar Avrokomünisti) “ilkeleri” ve geniş ulusal birlik stratejisi konusunda ideolojik tutarlılığa sahip olan ve daha önce SYRIZA’yı terk edip Samaras ve Venizelos’la ittifak halinde ikinci muhtıraya katılan Fotis Kuvelis’in [2010-2015 yılları arasında Demokratik Sol’un lideri] politikaları temelinde hükümet etmeye çalıştılar.

İttifakların siyaseti her türlü siyasal bakış açısının içeriği için tartışılmaz bir ölçüttür. SYRIZA kongresi potansiyel müttefiklerinin sınırlarını açıkça belirlemişti: “Solun solundan, memoranduma karşı çıkan sosyal demokratlara kadar.” Çipras, ANEL ile koalisyon hükümeti kurdu ve Cumhurbaşkanı olarak, Aralık 2008’deki gençlik ayaklanması sırasında İçişleri Bakanı olarak “devlet başkanı” olan Yeni Demokrasi politikacısı Prokopis Pavlopoulos’u [Mart 2015’ten Mart 2020’ye kadar görevde kaldı] seçti.

O dönem SYRIZA’nın bir kolu olan DEA, bu tercihlerin önemi konusunda kamuoyunu uyarmıştı; ancak bu durumu kınayan tek taraf olmaktan hiç de memnun değildik. SYRIZA’nın programı, kemer sıkma politikalarından kurtulmak için “tek taraflı önlemler” vaadine dayanıyordu (13. ve 14. ay ve emeklilik aylığının yeniden tesis edilmesi, toplu sözleşmelerin yeniden yürürlüğe konulması, düşük ve orta gelirliler için yatay emlak vergisinin kaldırılması, KDV’de köklü indirimler, vb.).

Çipras hükümeti, alacaklılarla daha geniş bir mutabakat sağlanana kadar bu “tek taraflı eylemlerin” uygulanmasını askıya aldı! Bu taahhütlerin derhal ve tek taraflı olarak hayata geçirilmesi talebi Sol Platform’un güçlü bir noktasıydı ve SYRIZA’nın tabanının büyük bir bölümüne hitap ediyordu.

SYRIZA’nın programında Troyka ile “müzakere” ihtimali kabul edilirken, bunun borç ödemelerinin durdurulması, bankaların yeniden millileştirilmesi, sermaye çıkışlarına tanınan “özgürlüklerin” kontrol altına alınması ve borcun kamu denetimine tabi tutulması talebine dayalı olacağı belirtiliyordu. Aleksis Çipras’ın kamuoyu söyleminde, bu tür karşı önlemlere duyulan ihtiyaç, “Merkel’in [SYRIZA’nın önerisini] gün ışığında kabul edeceği” yönündeki “cesur” ve “kaygısız” öngörülerle yer değiştirmiş durumda. Bu, tüm borç taksitlerinin “zamanında ve eksiksiz” ödenmesi taahhüdünü içeren 20 Şubat anlaşmasına yol açtı. Sol Platform’un kamuoyundaki muhalefetinin ötesinde, Manolis Glezos’un [1941’den beri KP üyesi, Alman işgalinde direnişçi] sert eleştirileri, bu aşağılık anlaşmaya katkıda bulunanlar veya buna göz yumanların utanç verici bir alay konusu olarak kalacaktır. SYRIZA’nın programında “Avro Bölgesi’nde kalma adına tek bir fedakarlık yapılmayacak” ifadesi yer aldı.

Ancak bu slogan hemen yerini, hiçbir kolektif organ tarafından desteklenmeyen “her ne pahasına olursa olsun avro bölgesinde kalma” taahhüdüne bıraktı. Nisan-Mayıs 2015’ten bu yana, bu hükümet tercihlerinin, bu kez “solcu bir hükümet” olmakla övünen bir hükümet tarafından imzalanıp uygulanan üçüncü bir muhtıranın yolunu açtığı konusunda kamuoyunu uyardık.

SYRIZA’nın son radikal atağı Temmuz 2015’teki referandumdu. Bilindiği üzere, her türlü tehdit karşısında hükümet çoğunluğunun önemli bir kısmı, Dora Bakoyannis [ND’den ve o dönem Demokratik İttifak’ın başkanı] ve Yeni Demokrasi’nin bir kısmıyla koordineli olarak panik içinde bu seçimi iptal etme yoluna gittiler. Böyle utanç verici bir dönüşün önüne geçen esas olarak SYRIZA tabanının tutumu ve Sol Platform’un pozisyonuydu. HAYIR oyu ile kazanılan ezici zafer, gerekli kopuşun “nesnel” potansiyelinin çarpıcı bir göstergesiydi. SYRIZA’nın sol kanadının, referandumun önemini kavrayan ve HAYIR oyu için mücadele eden anti-kapitalist sol güçlerle işbirliği yaparak sonucu savunma ve halk iradesine saygı gösterme konusundaki başarısızlığı büyük, belki de kesin bir yenilgiydi. Çünkü SYRIZA liderliğinin sonuca olan saygısı ancak iki veya üç gün sürdü.

Üçüncü muhtıra zaten vardı [2015’in ilk yarısında müzakere edilmişti]. Hiç kimsenin, bunun Parlamento’da SYRIZA’nın “başkanlık çoğunluğu”, Yeni Demokrasi ve sosyal-liberal PASOK ile birlikte oylandığını unutmaya hakkı yoktur. Bu, sonuçta “ulusal selamet” programıydı: sermayenin vahşi saldırganlığının, en temel sosyal ve işçi haklarını bile yok edecek şekilde sürdürülmesi ve tırmanması. Ve bu politikada, önceki muhtıraları destekleyen burjuva partileri, Schäuble ve Troyka’nın da onayıyla yeni muhtırayı destekleyen Alexis Çipras’ın SYRIZA’sıyla birleştiler.

Eylül 2015 seçimlerinde, sola oy verip daha sonra çekimser kalan yüz binlerce insanın hayal kırıklığı ve kopuşu belirleyici oldu. Niyetleri ve politikaları konusunda hâlâ kuşkuların hâkim olduğu Çipras, ANEL lideri Panos Kamenos’un desteğiyle yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Ancak ikinci hükümetinin politikası üçüncü muhtırayla önceden belirlenmişti.

Bugün durum değerlendirmesi yapıldığında, radikal solun herhangi bir mensubunun 2015-2019 hükümetinin politikasının “olumlu yanlarından” bahsetmesi kelimenin tam anlamıyla ayıptır. Bu yıllarda, ücretlerin ve emekli maaşlarının yıllık GSYH içindeki payı tarihsel olarak düşük bir düzeye ulaşmış, bu durum çalışanların sömürülme oranının maksimize edildiğini göstermektedir. “Esnek” (yarı zamanlı, mevsimlik, güvencesiz) istihdam oranı da rekor seviyeye ulaşmış, esnek “sözleşmeler” kamu hastanelerinden okullara, hatta Çalışma Müfettişliği kadrolarına kadar uzanmıştır! Dönemin bakanı Yorgos Katrugalos’un imzaladığı yasa, emeklilik maaşlarındaki sert düşüşü kurumsallaştırmış, muhtıradaki kesintileri (“istisnai” ve “geçici” olarak dayatılan) “emeklilik maaşlarını hesaplamanın yeni bir yöntemi”ne dönüştürmüş, böylece bu kesintileri meşru ve kalıcı olarak bütünleştirmiştir.

Ancak zarar sadece ekonomik alanla sınırlı kalmadı. Bu yıllarda Amerikan Büyükelçisi Jeffrey Pyatt ile yapılan “dostça” işbirliği, Yunan devletinin daha da derin bir NATO yanlısı “dönüşünün” temellerini attı. Netanyahu ile (Çipras ‘ın sevgiyle “Bibi” diye çağırdığı) yakın işbirliği, Yunanistan-İsrail “ekseninin” derinleşmesinin temellerini attı. Kıbrıs meselesinde, Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis’le işbirliği yapılarak en olmayacak geri dönüşler yapıldı (örneğin, müzakereleri başlatma girişimi ve Crans-Montana’da bu müzakerelerin aniden baltalanması gibi). Devletin baskı ve yargı mekanizmaları bozulmadan kaldı ve sistematik olarak korundu.

2018 yılında alacaklılarla yapılan ve yanlış bir şekilde “muhtıralardan çıkış” olarak sunulan rızaya dayalı anlaşma bu gelişmeyi taçlandırdı. Sermayenin bu dört yıl boyunca elde ettiği kazanımları özetleyerek, memorandumun “işadamları”, büyük gruplar, kapitalist şirketler ve bankalara ilişkin tüm taahhütlerini “yumuşattı”. Tam tersine, işçiler için memorandum kesintileri uzatılmış ve 2060 yılına kadar “karşılıklı yarar” denetimine tabi tutulmuştur! Çipras’ın “Ülkeyi muhtıralardan çıkardığı” ile övünmesinden altı yıl sonra, 13. ve 14. maaş ve emeklilik aylığının yeniden tesis edilmesi, gerçek toplu sözleşmelerin varlığı ve uygulanması, muhtıradaki (sözde olağanüstü) vergilerin azaltılması vb. işçi hareketinin ve toplumun çoğunluğunun hâlâ iddia edip savunacağı hedefler var.

Uluslararası alanda benzer deneyimlerde (örneğin Lula’nın Brezilya’sında) yaşananların aksine, sol hızlı tepki verdi ve zamanında hükümetle bağlarını kopararak öne çıktı. 2015’te referandum mücadelesinin ardından Sol Platform ve diğer “eğilimlerin” önde gelen isimleri, partinin 2015 öncesi üyelerinin önemli bir yüzdesiyle birlikte SYRIZA’dan ayrıldı. Aramızda var olan veya hâlâ var olan siyasal veya taktiksel görüş ayrılıklarına rağmen, bu yoldaşlara olan saygımızı vurgulamak istiyoruz: Sistemin onlara “işe alma” kırmızı halısını serdiği bir dönemde, onlar zor yolu seçtiler ve mücadele eden kitle kesimleriyle ilişkilerine saygı gösterdiler. SYRIZA’dan ayrılanların ve ANTARSYA’dan ayrılan güçlerin oluşturduğu Halk Birliği’nin evrimi ve görünür ve etkili bir alternatif inşa edememesi başka bir yazının konusu olacak.

Sonuçlar

Bu tercihler, SYRIZA ve Aleksis Çipras’ı 2019’da siyasi ve seçimsel bir yenilgiye sürükledi ve Kiriakos Miçotakis liderliğindeki Yeni Demokrasi’yi (ND) yöneten katı neoliberal kanatla karşı karşıya getirdi.

Sorumluluklar ağırdır. Sermayenin neoliberal saldırganlığını hızlandırmak için ekonomik ve sosyal politika, uluslararası yönelim, ama aynı zamanda devlet aygıtı da “anahtar teslimi” sağa teslim edildi.

Çipras’ın belli bir süre muhalefette kalmasının SYRIZA’yı yeniden inşa etmesine olanak sağlayacağını düşünenlerin olup biteni anlamadıkları ortaya çıktı.

Muhtıra kapsamında iktidarda kalınan dört yıl, köklü bir dönüşümü beraberinde getirdi. SYRIZA kendisini “radikal sol” olarak adlandırmaya devam edebilir, ama gerçekte, uluslararası sosyal demokrasinin sosyo-liberal yozlaşmasının yaşandığı bir çağda, kendisini sosyal demokrat bir parti olarak adlandırmak bile büyük bir ruh cömertliği gerektirir. 2019-2023 döneminde Kasselakis faciasına yol açan ahlak ve geleneklerin gelişimine tanık olduk. Stefanos Kasselakis, “Normal bir partide asla cumhurbaşkanı adayı olamam” derken, aslında kısmen doğruyu söylüyor.

SYRIZA’da ardı ardına yaşanan bölünmeler ve yaşanan kriz, PASOK için siyasal fırsatlar yarattı. Sözde “taktik sihirbazı” Aleksis Çipras, Yunanistan’da sağın yeniden canlanmasına yardımcı olduktan sonra (ki 2015 yazında %17’lere ulaşmıştı…), şimdi PASOK etrafında “bağımsız ve özerk bir yeniden yapılanma”nın kendini gösterme olasılığıyla karşı karşıya. PASOK, memoranduma karşı hareketin yol açtığı krizin, onu tanımlamak için yeni bir uluslararası siyasi terim olan “Pasokifikasyon” icat etmeyi gerektirecek kadar ciddi olduğu bir parti.

2015 yenilgisinin daha geniş sonuçları oldu. Eylül 2015 seçimlerinde erken ortaya çıkan hayal kırıklığı ve kopuş daha kalıcı oldu. Mayıs 2012 ile Eylül 2015 arasında çoğunluğu işçi sınıfı mahallelerinden gelen 900 binden fazla insan siyasetten ve seçimlerden umudunu kesti. Sol bir hükümete dair umut dalgasının zirve yaptığı Ocak 2015’ten, Aleksis Çipras’ın parti liderliğinden istifa etmek zorunda kaldığı 2023 seçimlerinin ikinci turuna kadar SYRIZA 1.300.000 seçmen kaybetti; bu kayıp, 2024 Avrupa seçimlerindeki çöküşün de kanıtladığı gibi, geçici olarak elinde tutmayı başardığı 900.000’i çok aştı.

2015 yenilgisiyle birlikte SYRIZA’nın toparlanması ve teslimiyeti, anti-Memorandum dönemindeki büyük yükseliş mücadele döngüsünü sonlandırdı ve kelimenin tam anlamıyla Miçotakis’in önünü açtı. Bu siyasi trajedinin kahramanları hâlâ kendilerine siyasi ve seçimsel rol arıyorlar. Ama onlar, tıpkı Angelos Elefantis’in (eski bir Avrokomünist aydın) zamanında PASOK için söylediği gibi, bir kez ve sonsuza dek, “sosyalizm ve işçi sınıfı açısından tamamen kayıtsız” olacaklar.

22 Mayıs 2025

Kaynak: https://alencontre.org/europe/dix-ans-plus-tard-loccasion-manquee-et-la-defaite-de-2015.html

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi