İmdat Freni

Enternasyonal

ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Doktrini’ni ve Sonuçlarını Anlamak -Eric Toussaint ile Söyleşi

Amerika Birleşik Devletleri’nin “yeni ulusal güvenlik doktrininin” Aralık 2025 başlarında yayınlanması, açıkça militarist, otoriter ve ideolojik olarak gerici doğası nedeniyle çarpıcı bir sapmayı işaret etmektedir. Stratejik gerçekçilik kisvesi altında, Trump yönetimi artık neo-faşist referanslar, iklim değişikliği inkârı ve insan hakları ile çok taraflılığın açıkça reddedilmesiyle beslenen, utanmaz bir emperyal egemenlik mantığını benimsemektedir.

Contretemps tarafından gerçekleştirilen bu kapsamlı röportajda Éric Toussaint , belgeyi tarihsel, ekonomik ve ideolojik bağlamına yerleştirerek analiz ediyor. Belgenin uluslararası ilişkiler, halklar ve özgürleşme hareketleri üzerindeki başlıca etkilerini vurguluyor.

***

Contretemps: Beyaz Saray’ın ABD’nin uluslararası politikasına ilişkin yeni doktrinini yayınlamasını tarihsel bağlamına yerleştirebilir misiniz?

Eric Toussaint: Bu belgenin [1] Aralık 2025 başlarında yayınlanması, Gilbert Achcar’ın aynı adlı kitabında [2] analiz ettiği Yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığı bağlam içine yerleştirilmelidir . Gilbert Achcar, yeni bir soğuk savaşın başlangıcını, Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Doğu Bloku ülkelerinin entegrasyonunu hızlandırarak ve müdahale alanını genişleterek (eski Yugoslavya ülkeleri ve birkaç yıl sonra Afganistan) NATO’yu genişletmeye giriştiği 1990’ların sonuna kadar izler.

Gilbert Achcar, Washington’ın aldığı kararların ABD stratejistleri arasında tartışmalara yol açtığını ve şahinlerin, bunun Kremlin’den olumsuz bir tepki doğuracağını bilerek galip geldiğini açıkça göstermektedir. Rusya’nın başında bulunan Vladimir Putin, Çarlık Rusyası’nın geçmişteki ihtişamına atıfta bulunarak, eski SSCB topraklarına nüfuz veya kontrol alanını genişletme arzusundan kaynaklanan Büyük Rus şovenizmini beslemiştir.

Donald Trump’ın 2025 başlarında yeni bir dönem için Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, Washington’un 25 yılı aşkın süredir sürdürdüğü agresif politika daha da belirgin bir hal aldı. On yıldan uzun bir süre önce uluslararası alanda başlayan askeri harcamalardaki dramatik artış, şimdi önemli bir sıçrama yaptı.

Son on yıllarda küresel kapitalist sistemin emperyalizmin klasik aşamasını geçtiğini [3] ve esas olarak ana devletleriyle bağları derinden değişmiş ve zayıflamış çokuluslu şirketler tarafından yönetilen bir süper-emperyalizme geçtiğimizi iddia eden solcular yanılmışlardır.

Kapitalist dünyanın evrimi, en güçlü devletlerin politikaları tarafından yönlendirilmeye devam ediyor. Özellikle Davos forumu ve çoğu hükümet tarafından savunulan savunmacı versiyona göre, küreselleşmenin sözde erdemli aşaması, Çin ve G7 güçlerini (ve kısmen 2014-2015’e kadar G8’in bir parçası olan Rusya’yı) içeren üretim zincirlerinin uluslararasılaşması ve serbest ticaretin artmasıyla birlikte geride kaldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tarihte sayısız silahlı çatışma yaşanmıştır; bu çatışmalar Soğuk Savaş’ı takip eden kısa dönemde (1990’ların bir kısmı) de mevcuttu ve 1990’ların sonlarında başlayan yeni Soğuk Savaş sırasında yoğunlaştı.

Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki büyük emperyalist güçler, uluslararası hatta küresel savaşlara doğru gidişatlarını yeniden başlattılar. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, Washington’a savaş politikasını hızlandırmak ve yoğunlaştırmak için gerekli malzemeyi sağladı. 

Vladimir Putin liderliğindeki Rusya, nükleer silahlara ve geniş fosil yakıt rezervlerine sahip ikinci sınıf bir kapitalist ve emperyalist güç olarak, ABD ve NATO’nun Afganistan ve Orta Doğu’daki başarısızlıklarından yararlanarak 2022’de Ukrayna’ya büyük bir işgal başlatabileceğine inanıyordu. Ancak, Ukrayna halkının büyük direnişini öngöremeyerek yanıldı. Putin, Zelenskiy rejiminin (IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan neoliberal bir rejim) çökeceğini ve askeri zaferlerin hızlı ve geri döndürülemez olacağını varsaymıştı.

Batılı emperyalist güçler kendi çıkarlarını ön plana çıkardı ve NATO, 2023’te Finlandiya’nın ve 2024’te İsveç’in katılımıyla güçlendi. Öte yandan, Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların etkisi az oldu ve devam eden savaş, Orta ve Batı Avrupa ülkelerinin askeri harcamalarında büyük bir artışa ve ordularının muharebe ve denizaşırı konuşlandırma yeteneklerinin yeniden aktif hale getirilmesine, Washington’un tartışmasız ve kibirli liderliği altında, gerekçe teşkil ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri ise, Trump’ın ikinci dönemindeki liderliğinde, saldırılarını Rusya’ya değil, ekonomik ve politik olarak Rusya’dan çok daha güçlü bir rakip güç olan Çin’e yöneltmeleri gerektiği görüşünü benimsemiştir. Bu durum, Washington’daki hükümet tarafından Aralık 2025 başlarında yayınlanan ulusal güvenlik stratejisi belgesinde açıkça belirtilmiştir.

Contretemps: Peki ekonomik sorunlar gerilimleri ne şekilde keskinleştiriyor? 

Eric Toussaint: Küresel ölçekte kapitalizm krizde ve sürdürülebilir bir büyüme oranına geri dönemedi; öyle ki, ekonomist Michael Roberts gibi, uzun süreli bir depresyondan bahsedebiliriz. Biz kesinlikle büyümenin savunucuları değiliz, ancak kapitalizm açısından bakıldığında, sürdürülebilir büyümeye geri dönememe, büyük kâr birikimini sağlamak için gerçek bir sorun teşkil ediyor. Özellikle eski emperyalist güçlerde (G7) yaşanan bu şiddetli kriz, bir yandan Washington’ın hakimiyetindeki blok ile diğer yandan yavaşlasa da sürdürülebilir bir büyüme gösteren Çin arasındaki gerilimleri daha da artırıyor.

Uluslararası silahlı çatışmaların hazırlanması (ve yürütülmesi), çeşitli güçlerin kapitalist sınıflarının ekonomik krizlerle başa çıkmak ve etkilerini genişletmek veya korumak için periyodik olarak kullandığı yanıtlardan biridir. Bu durum 19. ve 20. yüzyıllarda  defalarca görüldü .

Contretemps: Trump’ın strateji belgesi ABD ordusu ve güç kullanımı hakkında ne diyor?

Eric Toussaint: Trump savaşçı bir üslup benimsemekten çekinmiyor:

” Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz açısından mümkün olan en az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde savaşları kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül  ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu  kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.

Biz, her askerin ülkesiyle gurur duyduğu ve görevine güvendiği bir ordu istiyoruz.

Amerikan halkını, ABD’nin yurtdışındaki çıkarlarını ve ABD müttefiklerini korumak için ABD toprakları için Altın Kubbe de dahil olmak üzere dünyanın en sağlam, güvenilir ve modern nükleer caydırıcılığını ve yeni nesil füze savunma sistemlerini istiyoruz.” [4] NSS 2025 , s. 3.

Metnin çeşitli yerlerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin uygun gördüğü her yerde askeri operasyonlar yürütme ve çıkarlarını savunmak için güç kullanmaya devam etme hakkını saklı tuttuğu belirtiliyor. Trump, belgenin girişinde İran’daki sivil nükleer tesislerine yönelik askeri müdahaleyle övünüyor. Şöyle yazıyor: “İran’ın nükleer zenginleştirme kapasitesini yok ettik.”

2025 yılı boyunca, uluslararası hukuku ihlal ederek, Karayip Denizi’nde Venezuela’ya karşı (uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle), Yemen, Suriye, Nijerya ve başka yerlerde sistematik olarak güç kullandı… Filistin halkına karşı gerçek bir soykırım gerçekleştiren İsrail ordusuna ve Netanyahu’nun neo-faşist hükümetine olan sarsılmaz desteğinden bahsetmeye bile gerek yok. Ocak 2026’nın başlarında, Venezuela’ya karşı büyük ölçekli bir askeri saldırı emri verdi, cumhurbaşkanlığı çiftini kaçırdı, uydurma suçlamalarla Amerika Birleşik Devletleri’nde yargılanmaları için New York’a götürdü ve ülkenin petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirdiğini açıkladı.

Trump yönetimi Hint-Pasifik bölgesindeki duruma değindiğinde, Washington’ın çıkarlarının tehlikede olduğunu düşünmesi halinde ABD’nin Çin’e karşı güç kullanmakla tehdit ettiği çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Güney Çin Denizi’nde veya başka yerlerde seyrüsefer özgürlüğünü koruma ihtiyacının, askeri harekâtı haklı çıkarmak için olası bir bahane olarak kullanıldığı anlaşılıyor. 

Contretemps: Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinin ve özellikle NATO üyesi ülkelerin savunma masraflarını karşıladığını iddia etmiyor mu?

Eric Toussaint:  Aslında Trump, önceki yönetimlerin “müttefiklerinin ve ortaklarının savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemelerine izin verdiğini”NSS 2025 , s. 1) yazarken tamamen yanlış bir anlatı benimsiyor.

Bu, gerçek dışı bir iddiadır ve Trump’ın, vasal gibi davrandığı müttefikleri üzerinde, yaklaşık on yıl önce başlattıkları askeri harcamalardaki artışı hızlandırmaları için uyguladığı baskıyı haklı çıkarmaya hizmet etmektedir. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin 12. sayfasında şu ifade yer almaktadır:

“Başkan Trump, NATO ülkelerini GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya harcamaya taahhüt eden Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi; NATO müttefiklerimiz bu taahhüdü onayladı ve şimdi buna saygı duymaları gerekiyor.” [5] NSS 2025 , s. 12

Nitekim, kamuoyunun da gördüğü gibi, NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Rutte, Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen Atlantik İttifakı zirvesinde Trump’a kabaca şu sözleri söylemişti: “Büyükbaba, aile üyeleri yanlış davrandığında onlara kızmakta haklı.”

Bu, Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na karşı sergilediği vasal davranışının en önemli örneklerinden biriydi. Ve bir ay sonra, Temmuz 2025’in sonunda, AB Başkanı Ursula von der Leyen, bizzat boyun eğdiğini göstererek efendisinin toprakları olan İskoçya’ya gitti. Trump ile, ona ait bir golf sahasında buluşarak, AB’nin gerçekten de Tom Amca’dan daha fazla fosil yakıt ve silah satın alacağına ve artan gümrük vergileri konusundaki isteklerine boyun eğeceğine dair söz verdi.

ABD müttefiklerinin, özellikle NATO üyelerinin, Washington’ın cömertliğinden mali olarak fayda sağladığı iddiası apaçık bir yalandır. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın büyük bir bölümü üzerinde etkisini sürdürmek için sınırları dışında 220’den fazla büyük kalıcı askeri üs bulundurmaktadır. Pentagon’a göre, ABD’nin 80 ülkede 700’den fazla askeri tesisi bulunmaktadır; bunların arasında önemli sayıda personele sahip 220’den fazla kalıcı askeri üs de yer almaktadır.

ABD’nin yurtdışındaki üsleri, dünya genelindeki tüm yabancı üslerin %80’ini temsil ediyor. Bu oran, diğer tüm ülkelerden çok daha yüksek. Örneğin, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerinde veya Suriye’de toplam 15.000 ila 20.000 askere ev sahipliği yapan yaklaşık yirmi kalıcı askeri tesisi bulunuyor. Çin’in ise yurtdışında sadece bir kalıcı askeri üssü var, o da Cibuti’de ve resmi olarak 400 Çinli askeri personele ev sahipliği yapıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, 250.000’den fazla askeri personeli sürekli olarak kendi toprakları dışında bulundurmaktadır; bunların arasında Japonya’da 50.000’den fazla, Almanya’da 35.000, Güney Kore’de 22.000, İtalya’da 12.000, Büyük Britanya’da 10.000 ve benzeri ülkeler yer almaktadır. Personel rotasyonu nedeniyle bu sayı çok daha büyüktür. Büyük ABD kapitalist işletmeleri, özellikle askeri-sanayi kompleksindekiler, askeri teçhizat ve bakımını sağladıkları için bundan büyük ölçüde kâr elde etmektedir.

Trump, Washington’ın yabancı müttefiklerin korunmasını ABD vergi mükelleflerinin parasıyla finanse ettiğine inandırmaya çalışarak Amerikan halkına yalan söylüyor. Aslında, ABD’nin yurtdışındaki varlığının net maliyetini hesaplamak istiyorsak, ABD’nin personel, operasyonlar ve silahlanma açısından yurtdışındaki askeri varlığına ne kadar harcadığını dikkate almalıyız. Gerçekten de, birçok ülke kendi topraklarındaki ABD varlığının bir kısmını finanse ediyor. Japonya, ABD varlığının (veya topraklarının ABD işgalinin) %70’ini finanse ediyor, Almanya %20 ila %30’unu, İtalya %30 ila %40’ını ve Büyük Britanya %20 ila %25’ini karşılıyor. 

ABD birliklerinin bulunduğu ülkelerin Amerikan şirketlerinden yaptığı silah alımlarını da dikkate almak önemlidir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne (SIPRI) göre, 2020-2024 döneminde Avrupalı ​​müttefiklerin silah ithalatının %64’ü Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmiştir (Kaynak: Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü, SIPRI ,  https://www.sipri.org/publications/2025/sipri-fact-sheets/trends-international-arms-transfers-2024 ).  

Her halükarda, Amerika’nın yurtdışındaki askeri harcamaları doğrudan kendi çıkarlarına hizmet eder ve hiçbir cömertlik veya dayanışma biçimini temsil etmez. Amerika Birleşik Devletleri, her zaman büyük özel şirketlerinin ve Amerikan kapitalist sınıfının hizmetinde olmak üzere, dünyanın dört bir yanında sayısız saldırganlık ve askeri müdahalede bulunmuştur. 

Bu müdahaleler, ilerici rejimleri (Küba, Dominik Cumhuriyeti, Vietnam, Grenada vb.) veya Irak’taki Saddam Hüseyin ya da Afganistan’daki Taliban gibi sorun çıkaran hükümetleri devirmek veya devirmeye teşebbüs etmek için kullanılmıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD askeri müdahaleleri milyonlarca ölüme neden olmuştur. Bu müdahaleler, Amerika Birleşik Devletleri’nin özellikle petrol olmak üzere ham madde bakımından zengin bölgeleri kontrol altına almasına olanak sağlamıştır. 

Contretemps: Aynı zamanda, Trump kendisini nasıl bir barış elçisi olarak sunuyor?

Eric Toussaint: Gerçekten de Trump kendisini barış başkanı olarak tanıtıyor ve yalanlarını gerçeklerle karşılaştırmak için metninde iddia ettiği başarılarını sıraladığı bölümden başlamak faydalı olacaktır. 

“Başkan Trump, barış başkanı olarak mirasını sağlamlaştırdı. İlk döneminde tarihi İbrahim Anlaşmaları ile elde ettiği olağanüstü başarının yanı sıra, Başkan Trump, ikinci döneminin son sekiz ayında dünyanın dört bir yanındaki sekiz çatışmada benzeri görülmemiş barışı sağlamak için müzakere becerilerini kullandı. Kamboçya ve Tayland, Kosova ve Sırbistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Pakistan ve Hindistan, İsrail ve İran, Mısır ve Etiyopya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında barışı sağladı ve Gazze’deki savaşı tüm rehinelerin sağ olarak ailelerine dönmesiyle sona erdirdi.”

Gerçekte, 2020 İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetinin, Washington’un desteğiyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi çeşitli Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirerek uluslararası konumunu güçlendirmesine olanak sağladı. Bu durum, İsrail’in apartheid rejimini güçlendirmesine ve Filistin halkını daha da baskı altına almasına, ardından da etnik temizlik ve soykırım aşamasına geçmesine imkan tanıdı. 

Netanyahu’nun neo-faşist hükümeti, Washington’un tam desteğiyle (Biden yönetimi döneminde başladı) 2023 sonlarında Filistin halkına karşı bir soykırım yürütürken, Trump Gazze’de barışı sağladığını iddia etme cüretini gösteriyor.

Trump’ın vardığı söylenen diğer barış anlaşmalarına gelince, Tayland ile Kamboçya arasında, Büyük Göller bölgesinde Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Ruanda arasında, İsrail ile İran arasında barışın sağlanmadığını biliyoruz… Ayrıca Hindistan’ın, Trump’ın Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmanın geçici olarak sona ermesinde üstlendiği rolü kabul etmediğini de biliyoruz. Ve Mısır ile Etiyopya arasında da barıştan bahsedemeyiz çünkü bu iki ülke arasında silahlı bir çatışma yaşanmadı. 

Bu pasajda Trump, Yemen, Venezuela veya Nijerya gibi doğrudan sorumlu olduğu saldırganlıkların yaşandığı bölgelerden bahsetmiyor… Son olarak, seçilmesi halinde rekor sürede barışı sağlayacağına söz vermiş olmasına rağmen, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş konusunda sessiz kalıyor. 

Contretemps: Trump’ın küreselleşme ve serbest ticaret konusundaki görüşü nedir?

Eric Toussaint:  Trump, en başından itibaren önceki yönetimleri ve “Amerikan dış politikasının elitleri” olarak adlandırdığı kişileri eleştiriyor ve bu kişilerin “küreselleşme ve sözde ‘serbest ticaret’ konusunda son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadıklarını, bunun da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını aşındırdığını” söylüyor. [6] NSS 2025 , s. 1

Trump’ın bu kadar korumacı ve gümrük vergileri konusunda agresif olmasının nedeni, ABD ekonomisinin önemli ölçüde rekabet gücünü kaybetmesi ve yerel sanayilerin hem küresel hem de iç pazarlarda Çin ve diğer ülkelerden gelen ürünlerle rekabet edemez hale gelmesidir. Çin, belirleyici maliyet avantajları (kısmen Çin’deki ücretlerin ABD’dekinden daha düşük olmasından kaynaklanmaktadır) ve ölçek ekonomileri de dahil olmak üzere yapısal rekabet avantajlarına sahiptir.

Çin, bazı kilit sektörlerde (örneğin elektrikli araçlar) kısmi bir teknolojik veya sektörel avantaj elde etmiştir. Bu avantajlar, Amerikan üreticilerinden daha düşük fiyatlar sunmasına olanak tanır. Çin, ABD ile yaptığı bu ticaretten fayda sağlar çünkü ürünlerini ABD’de üretilen eşdeğer ürünlerden daha düşük fiyatlarla satabilir. Bu durum, elektrikli araçlar, güneş panelleri, bilgisayar ekipmanları vb. alanlarda geçerlidir.

Başkan Trump’ın ilk dönemindeki eylemleri nedeniyle Dünya Ticaret Örgütü (WTO) felç olmuş durumda. Trump yönetimi, 2017 gibi erken bir tarihte, WTO Temyiz Kurulu’na yeni yargıç atamayı reddetti. Uluslararası ticaretin bu tür “yüksek mahkemesi”, ilk heyetin kararından sonra devletler arasındaki anlaşmazlıkları karara bağlıyor. Bu kurulun 2017’den beri bloke olması nedeniyle, WTO işlevini yerine getiremiyor.

Çin ise serbest ticaretin, serbest ticaret anlaşmalarının, DTÖ kurallarının ve serbest rekabetin ateşli bir savunucusu haline gelirken, ABD, ardından AB, İngiltere ve Kanada giderek daha korumacı bir politika izleyerek Çin ve diğer rakiplerin ürünlerini daha pahalı hale getirmek için gümrük vergilerini kullanmaktadır.   

Contretemps: Trump ekolojik kriz konusunda hangi pozisyonu alıyor?

Eric Toussaint: Ekolojik kriz ve iklim boyutu giderek daha felaket boyutlarına ulaşırken, Trump da diğer aşırı sağcı hükümetler gibi, durumu tamamen inkâr ediyor.

Ulusal Stratejik Strateji 2025’te aşağıdakiler okunabilir:

“Avrupa’ya çok fazla zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen ‘iklim değişikliği’ ve ‘net sıfır’ felaket ideolojilerini reddediyoruz.” NSS 2025 , s. 14 [7]

Trump lafı dolandırmadan şunları istediğini belirtiyor:

“Amerikan enerji egemenliğini (petrol, doğalgaz, kömür ve nükleer) yeniden tesis etmek ve temel enerji bileşenlerinin üretimini başka yerlere taşımak mutlak bir stratejik önceliktir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zekâ gibi ileri teknolojilerdeki avantajımızı koruyacaktır.”

Net enerji ihracatımızdaki artış, müttefiklerimizle ilişkilerimizi güçlendirirken, düşmanlarımızın etkisini sınırlayacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerekirse gücümüzü yansıtmamıza olanak sağlayacaktır.” NSS 2025 , s. 14 [8]

Trump yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilme ve Kasım 2025’te Brezilya’da düzenlenecek COP30’u boykot etme politikası, fosil yakıtların çıkarılmasını ve üretimini artırarak ekolojik krizi daha da kötüleştirecektir.

Contretemps: Trump, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “insan haklarından” bahsediyor mu?

Eric Toussaint: 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde insan haklarının teşvik edilmesi veya saygı gösterilmesine dair hiçbir atıf yok. Bu durum, Trump’ın ilk dönemindeki 2017 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de zaten mevcuttu.

“İnsan hakları,” “sosyal koruma” ve “sosyal haklar” kelimeleri, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 belgesinde bir kez bile geçmiyor. Bu stratejik belgenin yazarları, bu kavramları kasıtlı ve tamamen dışlamışlardır.

Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi ABD hükümetlerinin, insan haklarını savunma bahanesini sistematik olarak kullanarak insan haklarını çiğneyen ve BM Şartı’nı ihlal eden eylemler gerçekleştirdiği açıktır. Obama yönetiminin yayınladığı 2015 Ulusal Güvenlik Zirvesi’nde (NSS) “insan hakları” ifadesinin dokuz kez, Joe Biden’ın yayınladığı 2022 NSS’de ise yirmi kez geçtiğini belirtmekte fayda var. 

Trump, Çin veya Rusya’yı eleştirirken artık insan hakları konusundaki ikiyüzlü söylemi kullanmıyor. Amerika Birleşik Devletleri söz konusu olduğunda, Trump yalnızca “vatandaşlarının Tanrı tarafından verilmiş doğal haklarına” atıfta bulunuyor (NSS 2025 , s. 3). Aynı doğrultuda, belgenin ilerleyen kısımlarında “tüm insanların Tanrı tarafından verilmiş eşit doğal haklara sahip olduğunu” belirtiyor (NSS 2025 , s. 9).

Diktatörlükle yönetilen Körfez monarşileri söz konusu olduğunda ise artık demokratikleşmeden söz edilemez; NSS 2025, “bunun, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu uluslara -özellikle Körfez monarşilerine- tarihsel geleneklerini ve yönetim biçimlerini terk etmeleri için baskı yapma yönündeki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmeyi gerektireceğini” belirtmektedir [9] NSS 2025 , s. 28.

Özetle, Trump’la birlikte gelen yenilik, insan haklarını savunma, uluslararası hukuka ve uluslararası insan hakları anlaşmalarına saygı gösterme söyleminin tamamen terk edilmesidir… 

Bu durum, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in BM kurumlarına yönelik saldırılarıyla da tutarlıdır… Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in 2. sayfasında, önceki yönetimleri şu konularda kınamaktadır:

“Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise devletlerin egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağlamışlardır” [10] .

Bu belgede adı geçmese de, Trump’ın konuşmalarında düzenli olarak BM, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), UNESCO, UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı), OCHA (Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi), UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği), UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu), FAO (Gıda ve Tarım Örgütü), Dünya Gıda Programı (WFP), İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı ve diğer kuruluşlara saldırdığı bilinmektedir.

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kurumların birçoğundan çekileceğine, fonlarını keseceğine ve/veya yargı yetkilerini artık tanımayacağına karar verdi. 7 Ocak 2026’da Trump, 31 BM örgütü de dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin 66 uluslararası kuruluştan çekildiğini duyurdu [11] (Kaynak: Beyaz Saray ).

Ayrıca belirtmek gerekir ki, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde, halkların kendi kaderlerini tayin etme haklarına veya halkların kendi topraklarındaki doğal kaynaklar üzerindeki egemenliklerini kullanma haklarına dair hiçbir atıf bulunmamaktadır; çünkü çeşitli Birleşmiş Milletler antlaşmalarında yer alan bu evrensel haklar, Trump’ın uluslararası politikasıyla doğrudan çelişmektedir. 

Contretemps: İnsan hakları konusunda Trump’ın göçmen haklarına ilişkin tutumu nedir?

Eric Toussaint: Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yönetim göç konusunda 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin ruhuna tamamen aykırı, son derece gerici bir tutum benimsiyor.

“Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece ‘düzenli’ olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göç akışlarını kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı ve kimi kabul edip kimi etmeyecekleri konusunda tam kontrol uyguladığı bir dünya istiyoruz.” [12]   NSS 2025 , s. 3

“Kitlesel göç dönemi sona erdi – Bir ülkenin topraklarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul edeceği kaçınılmaz olarak geleceğini belirleyecektir.”

Kendini egemen sayan her ülkenin kendi geleceğini tanımlama hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve vatandaşlığı yalnızca nadir durumlarda, zorlu kriterleri karşılamak zorunda olan yabancılara vermiştir. Batı’nın son birkaç on yıldaki deneyimi bu kadim bilgeliği doğrulamaktadır. Birçok ülkede kitlesel göç, ulusal kaynakları ciddi şekilde zorlamış, şiddet ve suçu artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasasını bozmuş ve ulusal güvenliği tehlikeye atmıştır. Kitlesel göç çağı sona ermelidir.” [13] NSS 2025 , s. 11

Trump’ın göçmenlere ve mültecilere karşı uyguladığı acımasız neo-faşist politika felaket boyutlarına ulaştı. Trump yönetiminden yapılan açıklamalara göre, 2025 yılı boyunca ABD yetkilileri kitlesel baskınlar ve tutuklamalar gerçekleştirdi; bu da 2,5 milyondan fazla kişinin (sınır dışı edilme ve gönüllü ayrılmalar dahil) ülkeyi terk etmesine ve göçmen nüfusu arasında korku, hatta terör iklimi yaratmayı amaçlayan yasadışı göç suçlarından tutuklama ve kovuşturmalarda çok önemli bir artışa yol açtı.

Doğrudan sınır dışı etmeler açısından, bazı kaynaklar 600.000’i aşan bir rakamdan bahsediyor (Kaynak: https://cis.org/Arthur/DHS-600000-Deportations-Inauguration-Day ). Trump, göçmenlere karşı, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetindeki bakanların Filistinlilere karşı kullandığına benzer ırkçı ve insanlık dışı bir dil kullanıyor. 

Trump, bir kabine toplantısı sırasında Somali topluluğuna (özellikle Minnesota’dakilere) çok sert sözler sarf ederek saldırdı:

“Ülkemize çöpleri kabul etmeye devam edersek yanlış yöne gidiyoruz demektir. İlhan Omar çöp, çöpten başka bir şey değil. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” [14] (Kaynak: https://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice )

Belirtmek gerekir ki, Mogadişu’da (Somali) doğan İlhan Omar, Amerikalı bir politikacı, Demokrat Parti üyesi ve 6 Kasım 2018 federal seçimlerinden bu yana Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde Minnesota’yı temsil eden bir isimdir. 

Federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanları, iş yerlerine, toplu taşıma araçlarına veya hassas kabul edilen yerlerin (okullar, kiliseler, hastaneler) yakınlarına düzenlenen baskınlarda son derece şiddetli tutuklama yöntemleri kullanmaktadır. 7 Ocak 2026’da, Minneapolis’te hiçbir tehdit oluşturmayan bir kadın ICE ajanı tarafından öldürüldü.

ICE, birkaç aydır bazı şehirlerde toplu tutuklamalar gerçekleştiriyor. Gözaltı koşulları dehşet verici ve korku ve terör salmak amacıyla kasıtlı olarak insanlık dışı bir şekilde düzenleniyor. Bununla birlikte, ICE tarafından gözaltına alınan yabancı uyrukluların büyük çoğunluğunun daha önce herhangi bir suç kaydının olmadığı gösterilmiştir (Kaynak: https://www.theglobalstatistics.com/ice-detention-statistics/ ).

Karşılaştırma yapmak gerekirse, Joe Biden’ın başkanlığı döneminde, 1 Ekim 2023 ile 30 Eylül 2024 tarihleri ​​arasında, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) tarafından 271.484 kişi sınır dışı edildi; bu, Biden’ın görev süresinin başlangıcına kıyasla önemli bir artıştır. Biden’ın tüm görev süresi boyunca (2021-2024), ICE 545.252 resmi sınır dışı işlemi bildirdi.

Ayrıca, Barack Obama’nın iki döneminde sınır dışı etme sayısının çok yüksek olduğu da belirtilmelidir: 8 yılda (2009-2016) 2.749.706 sınır dışı etme, günde ortalama 942. Obama’nın ilk döneminde (2009-2012) ortalama günde 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü [15] . factchequeado.com web sitesi, 1993’ten bu yana Washington’da iktidarda bulunan çeşitli yönetimler tarafından gerçekleştirilen sınır dışı etmelerin ayrıntılı bir özetini yayınladı; bkz: https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/ 

Contretemps: NSS 2025’in fiilen aşırı sağın medeniyetler savaşı komplo teorisini benimsediği doğru mu?

Eric Toussaint: Trump’ın bu belgesi açıkça aşırı sağcı içerik taşıyor. Trump, açıkça belirtmese de, aşırı sağcı bir komplo teorisi olan “büyük yer değiştirme” teorisini benimsiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu, “beyaz soykırımı” teorisidir [16] .

Başka bir biçimde bu, özellikle milliyetçi, otoriter ve aşırı sağcı boyutlarıyla Trumpizm’in başlıca ideolojik mimarlarından biri olan Steve Bannon’ın da tezidir. Steve Bannon öncelikle “medeniyet savaşı”, “Batı’nın yıkımı” ve “siyasi bir silah olarak kitlesel göç”ten bahseder ve “halkı ihanete uğratan küreselci elitleri” kınar.

Büyük Yer Değiştirme teorisi, Éric Zemmour gibi Fransız siyasi figürleri tarafından popülerleştirilmiştir . Bu teoriye göre, Avrupa nüfusları, göç, doğum oranlarındaki farklılıklar ve siyasi, ekonomik ve medya elitlerinin (gönüllü veya gönülsüz) uyguladığı politikalar nedeniyle giderek Avrupalı ​​olmayan (çoğunlukla Müslüman) nüfuslarla yer değiştiriyor.

Bu teori, öncelikle Avrupa dışı göç ve İslam’a bağladığı kültürel, medeniyetsel ve demografik bir yer değiştirmeden bahseder. Bu olguyu Avrupa kimliği, kültürü ve medeniyeti için varoluşsal bir tehdit olarak sunar. Bu, Beyaz Saray tarafından 4 Aralık 2025’te yayınlanan Trump belgesinde de yankı bulmaktadır.

Trump’ın belgesinde Avrupa ile ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor:

“Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve Avrupa’nın medeniyet güvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz.” [17]   NSS 2025 , s. 5

Trump, Avrupa’nın ekonomik gerilemesinin nedenini şu şekilde açıklıyor:

“medeniyetin çöküşünün gerçek ve daha karanlık olasılığı tarafından gölgeleniyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu başlıca zorluklar arasında, siyasi özgürlüğü (Trump ve yönetimi, aşırı sağ partilerin faaliyetlerini ve ırkçı ve göçmen karşıtı propagandalarını kısıtlayan politikalardan bahsediyor, Éric Toussaint’in notu) ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, (…) doğum oranının çöküşü, ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” [18]  NSS 2025 , s. 25

Özetle, bu iki pasaj, aşırı sağcı komplo teorisi olan büyük yer değiştirme ve uygarlık savaşının temel argümanlarını içermektedir.

Aşağıdaki paragrafta aşırı sağ partilere verilen destek açıklanmaktadır:

“Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu yenilenmeyi teşvik etmeye teşvik ediyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik sebebidir.” [19] NSS 2025, s. 26 

Contretemps: Çeşitlilik hakkının (ırk, cinsiyet, köken vb. açısından) teşvikine ilişkin politika nedir?

Eric Toussaint: Trump, sözde DEI (Çeşitlilik, Eşitlik, Kapsayıcılık) politikalarını ortadan kaldırmayı özellikle hedefledi. Bunu çeşitli başkanlık kararnameleri yayınlayarak uygulamaya koydu (özellikle şu adrese bakın: https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2025/03/fact-sheet-president-donald-j-trump-removes-dei-from-the-foreign-service/) ve Aralık 2025 başlarında yayınlanan stratejik belgede bunu tekrarlayarak şu politikaları uyguladığını belirtti:

“Kurumlarımızı zayıflatan sözde ‘DEI’ uygulamalarını ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırarak yetkinlik kültürünü yeniden tesis edin” [20] NSS 2025 , s. 6

Trump yönetimi tarafından ortadan kaldırılan DEI (Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) uygulamaları arasında kotalar, tercihli politikalar, “yeterince temsil edilmeyen” gruplara verilen işe alım veya terfi öncelikleri, “kapsayıcılık” programları veya çeşitlilik eğitimleri vb. yer alabilir. Trump, kamu hizmetlerinde (ordu, diplomatik temsilcilikler vb. dahil) işe alım, terfi, istihdam veya görevde kalmada ırk, cinsiyet, köken veya bu kriterlere dayalı herhangi bir tercihin dikkate alınmasını yasakladı.

Trump, silahlı kuvvetler konusunda bunu çok açık bir şekilde yeniden teyit ediyor:

“Silahlı Kuvvetlerimizden radikal cinsiyet ideolojisini ve uyanış çılgınlığını temizledik ve bir trilyon dolarlık yatırımla ordumuzu güçlendirmeye başladık.” (Donald Trump tarafından imzalanan giriş , NSS 2025 )

Contretemps: Özetle, Trump gezegenin farklı büyük bölgeleri için hangi politikaları açıklıyor?

Eric Toussaint: Trump yönetimi, Batı Yarımküre’nin (yani güneyde Patagonya’dan kuzeyde Kanada ve Grönland’a kadar uzanan Amerika kıtası) tamamen kontrolünü ele geçirme arzusunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda, petrol zengini Venezuela’yı hedef alarak agresif askeri operasyonlar yürütüyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), Batı Yarımküre ile ilgili olarak şunları belirtiyor:

“Yarımküre dışındaki rakiplerimizin tehdit edici güçler veya diğer yetenekler konuşlandırmasını veya yarımküremizde hayati stratejik varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini engelleyeceğiz. Monroe Doktrini’ne ilişkin bu ‘Trump ek maddesi’ sağduyuya dayanmaktadır ve Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı olarak Amerikan gücünün ve önceliklerinin potansiyel bir restorasyonunu temsil etmektedir.” [21] (NSS 2025, s. 15)

Çin’e gelince, 2025 stratejik belgesi yeni bir aşamayı işaret ediyor: Artık sadece rekabeti kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD elitlerinin Çin’in yükselişini kolaylaştıran tarihsel hatasını açıkça tanımlıyor. Çin artık sadece bir rakip olarak değil, ABD ekonomisine, sosyal uyuma, tedarik zincirlerine, ulusal güvenliğe ve hatta kültürel istikrara yönelik doğrudan bir tehdit olarak sunuluyor.

Çatışma böylece, doğrudan askeri bir seçeneğin resmi olarak benimsenmesinden bağımsız olarak, tüm ekonomik, teknolojik, ideolojik ve toplumsal alanlara yayılıyor. Trump, Çin ile çatışma halinde olduğu Hint-Pasifik’te varlığını, askeri gücünü ve ekonomik çıkarlarını artırmaya karar veriyor [22] .

Avrupa konusunda Trump, halihazırda iktidarda olan bazı aşırı sağ partilere (örneğin İtalya ve Macaristan) güçlü destek vermeye karar verdi ve Avrupa hükümetlerinden, özellikle de ABD silah endüstrisine doğrudan fayda sağlayan askeri harcamalarını önemli ölçüde artırarak, Washington’ın uysal vasalları gibi davranmalarını talep etti. Bu bağlamda, NSS 2025, Avrupa hakkında şu ifadeyi içermektedir: “Eski ihtişamlarını yeniden kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz”[23]. “Uyumlu” teriminin seçimi kendi başına konuşmaktadır.

Trump, Orta Doğu konusunda bu bölgenin geçmişe kıyasla daha az önemli olduğunu ve Körfez’deki diktatörlük rejimlerindeki siyasi yönetimlere saygı duyacağını iddia ediyor.

Rusya konusunda Trump, Moskova’nın Ukrayna da dahil olmak üzere bazı eski Sovyet cumhuriyetlerini kapsayan bir çerçeve dışında herhangi bir girişimde bulunmaması şartıyla, nüfuz paylaşımını savunuyor. Trump, Rusya’yı Çin’den uzaklaşmaya ikna etmeye çalışıyor.

Trump, Afrika’ya çok az yer ayırıyor ve onu yalnızca ham madde çıkarılacak ve ABD çıkarları korunacak bir kıta olarak görüyor. Amacı, “Afrika’nın bol doğal kaynaklarını ve gizli ekonomik potansiyelini kullanmak”tır. ( NSS 2025 , s. 29)

Contretemps: Analizinizin sonuç özeti nedir ?  

Eric Toussaint:  Beyaz Saray’ın Aralık 2025 başlarında kamuoyuna açıkladığı uluslararası politika doktrini, ABD dış politikasında geçici bir değişimden ibaret değil, çeyrek asırdan fazla bir süre önce “yeni Soğuk Savaş” çerçevesinde başlayan bir sürecin tutarlı bir doruk noktasıdır. Bu belge, niteliksel bir radikalleşmeyi işaret ediyor: Artık açıkça emperyal bir egemenlik mantığını, sistematik güç kullanımını ve uluslararası hukukun, çok taraflı kurumların ve evrensel insan haklarının açıkça reddini benimsiyor. Donald Trump döneminde bu yönelim, açıkça yırtıcı, şiddet içeren, gerici, otoriter ve neo-faşist doğasıyla karakterize edilen, benzeri görülmemiş bir ideolojik biçim alıyor.

Önceki yönetimler emperyalist şiddetin uygulanmasını son derece ikiyüzlü liberal ve insancıl bir söylemle birleştirirken, Trump yönetimi bu cepheyi kırıyor. İnsan hakları, sosyal haklar, göçmenlerin korunması, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve hatta çok taraflılığa yapılan en ufak bir atıf bile resmi stratejik söylemden tamamen kayboluyor. Bunların yerini “Tanrı vergisi doğal haklar”, egemen devletlerin mutlak egemenliği, medeniyetler hiyerarşisi ve kalıcı askeri baskının meşrulaştırılmasına dayalı bir dünya görüşü alıyor. 

Bu doktrin, uzun süren bir bunalım, büyük güçler arasındaki artan rekabet ve G7’nin eski emperyalist güçlerinin ekonomik hegemonyalarını sürdürememesiyle karakterize edilen küresel kapitalizmdeki yapısal kriz bağlamında yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli gerilemesi karşısında Washington, kasıtlı olarak militarist genişleme ve acımasız bir korumacılık politikası yolunu seçmiştir. Çin, küresel kapitalizme meydan okuduğu için değil, tam tersine kendisini ona başarıyla entegre ederek Amerikan ekonomik, teknolojik ve jeopolitik üstünlüğüne karşı çıktığı için birincil düşman olarak belirlenmiştir. İkinci kademe emperyalist bir güç olan Rusya, NATO’nun vesayeti altında Avrupa’nın hızlandırılmış militarizasyonuna bir gerekçe ve dayanak görevi görmektedir, ancak artık düşman olarak kabul edilmemektedir. 

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), dış emperyalizm ile iç otoriterlik arasında derin bir yakınlaşmayı da ortaya koymaktadır. Liberal küreselleşmenin kınanması, toplumsal özgürleşme projesiyle değil, saldırgan bir ekonomik milliyetçilikle, göçmenlere karşı bir saldırıyla, “büyük yer değiştirme” komplo teorilerinin örtük olarak benimsenmesiyle ve eşitlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarına karşı ideolojik bir savaşla birlikte gelmektedir.

Askeri egemenlik, ekonomik yağmacılık, fosil yakıt üretimi ve iklim değişikliğini inkâr, askeri-sanayi kompleksinin ve ABD kapitalist sınıfının çıkarlarına hizmet eden tutarlı bir bütün oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Trump bir “barış elçisi” olmaktan çok uzak, daha istikrarsız, şiddet dolu ve eşitsiz bir dünyanın mimarı gibi görünüyor; burada güç hukukun önüne geçiyor ve savaş, kapitalizmin krizini yönetmek için yaygın bir araç haline geliyor. Bu anlamda, ABD’nin yeni uluslararası politika doktrini, yalnızca Amerikan emperyalizminin doğrudan hedef aldığı halkları (Filistin, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da) tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm insanlık için büyük bir tehlike oluşturuyor.

Bu durum, ekolojik krizin geleceği son derece belirsiz kıldığı bir bağlamda, büyük uluslararası çatışmaların hatta küresel bir felaketin riskini artırıyor. Dünyanın önde gelen askeri gücünün başındaki bu neo-faşist eğilim karşısında, ilerici, militarizm karşıtı, faşizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, feminist ve enternasyonalist güçler için ulusötesi dayanışmayı yeniden inşa etmek, emperyalizmin her türlüsüne karşı çıkmak ve barışa, eşit haklara, sosyal adalete, halkların haklarına ve yeryüzündeki yaşam koşullarının korunmasına dayalı radikal bir alternatif projeyi savunmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.

12 Ocak 2026

Notlar

[1] Beyaz Saray, “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi Kasım 2025”, 5 Aralık 2025 tarihinde yayınlandı, https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf?internal=true  

[2] Gilbert Achcar’ın kitabı ve “Soğuk Savaş” ifadesinin anlamı hakkındaki röportajından bir alıntı: “Özünde, ‘Soğuk Savaş’, bir ülkenin (henüz) ‘sıcak bir savaşa’ girmeden savaş hazırlığı durumunu koruduğu bir durumdur. Başka bir deyişle, Soğuk Savaş’ın bu şekilde adlandırılmasını sağlayan şey silahlanma yarışıydı. 1990’ların sonlarından beri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Rusya ve Çin’e karşı eş zamanlı olarak yürütülen bir savaş senaryosuna dayalı olarak askeri harcama düzeyini nasıl korumaya karar verdiğini açıkladım. Bu karar, Washington’ın diğer provokatif eylemleriyle bağlantılıydı ve bu da beni 1999’da yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığım şeyin başlangıcını yerleştirmeye yönlendirdi.” » Kaynak: CJ Polychroniou tarafından Gilbert Achcar ile yapılan röportaj, Contretemps tarafından 24 Mayıs 2023’te yayınlandı,  https://www.contretemps.eu/origines-nouvelle-guerre-froide-entretien-achcar/

[3]  20. yüzyılın başlarında Lenin, Rudolf Hilferding, Rosa Luxemburg gibi yazarlar tarafından analiz edilmiş ve 20. yüzyılın  ikinci yarısında Ernest Mandel, Samir Amin, Paul Sweezy ve Paul Baran tarafından güncellenmiştir.

[4] “Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz için mümkün olan en düşük kayıplarla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu kurmak, eğitmek, donatmak ve sahaya sürmek istiyoruz. Ve her bir askerin gurur duyduğu bir ordu istiyoruz.”

Ülkelerine bağlı ve görevlerine güvenen kişiler.

Amerikan halkını, denizaşırı Amerikan varlıklarını ve Amerikan müttefiklerini korumak için dünyanın en güçlü, güvenilir ve modern nükleer silahlarına ve Amerikan ana vatanı için bir Altın Kubbe de dahil olmak üzere yeni nesil füze savunma sistemlerine sahip olmak istiyoruz.” NSS 2025, s.

[5] “Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden ve NATO müttefiklerimizin onayladığı ve artık yerine getirmesi gereken Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi.” NSS 2025 , s. 12.

[6] “Küreselleşmeye ve sözde “serbest ticarete” son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadılar ve bu da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını tamamen boşalttı.”

[7] “Avrupa’ya çok büyük zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen felaket niteliğindeki “iklim değişikliği” ve “Net Sıfır” ideolojilerini reddediyoruz” NSS 2025, s. 14

[8] “Amerikan enerji egemenliğinin (petrol, gaz, kömür ve nükleer) yeniden sağlanması ve gerekli kilit enerjinin yeniden ülke içine getirilmesi”

Enerji bileşenleri en önemli stratejik önceliklerden biridir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zeka gibi en ileri teknolojilerdeki avantajımızı korumamıza yardımcı olacaktır.

Net enerji ihracatımızı genişletmek, müttefiklerimizle ilişkilerimizi derinleştirirken düşmanların etkisini azaltacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerektiğinde bize olanak sağlayacaktır.

“Proje gücü.” NSS 2025, s.

[9] “Amerika’nın bu ulusları —özellikle Körfez monarşilerini— geleneklerini ve tarihi yönetim biçimlerini terk etmeye zorlama konusundaki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmesini gerektirecektir.” NSS 2025, s. 28

[10] “Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise bireysel devlet egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağladılar.” NSS 2025, s. 2

[11] Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi, ECOSOC – Afrika Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, ECOSOC – Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, Uluslararası Hukuk Komisyonu, Uluslararası Ceza Mahkemeleri için Uluslararası Kalıntı Mekanizması, Uluslararası Ticaret Merkezi, Afrika Özel Danışmanı Ofisi, Genel Sekreterin Silahlı Çatışmalardaki Çocuklar Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çocuklara Karşı Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Barış İnşa Komisyonu, Barış İnşa Fonu, Afrika Kökenli İnsanlar Daimi Forumu, BM Medeniyetler İttifakı, Gelişmekte Olan Ülkelerde Ormansızlaşma ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılmasına İlişkin BM İşbirliği Programı, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), BM Demokrasi Fonu, BM Enerji, BM Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlendirilmesi Kurumu (BM Kadın), BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), BM İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat), BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR), BM Okyanuslar, BM Nüfus Fonu (UNFPA), BM Konvansiyonel Silahlar Sicili, BM Sistem Baş Yöneticileri Koordinasyon Kurulu, BM Sistem Personel Koleji, BM Su, BM Üniversitesi (Kaynak: Beyaz Saray )

[12] “Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece “düzenli” olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göçü kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı bir dünya istiyoruz.

Nüfus akışlarını kontrol ederler ve kimleri kabul edip kimleri kabul etmeyecekleri konusunda tam yetkiye sahiptirler.” NSS 2025, s.

[13] “Kitlesel Göç Çağı Sona Erdi – Bir ülkenin sınırlarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul ettiği, kaçınılmaz olarak o ulusun geleceğini belirleyecektir. Kendini egemen sayan her ülkenin geleceğini belirleme hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve yabancılara nadiren vatandaşlık vermiş, bu yabancıların da zorlu kriterleri karşılamaları gerekmiştir. Batı’nın son on yıllardaki deneyimi bu kalıcı bilgeliği doğrulamaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kitlesel göç, iç kaynakları zorlamış, şiddeti ve diğer suçları artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasalarını bozmuş ve ulusal güvenliği baltalamıştır. NSS 2025 , s. 11

[14] Ülkemize çöp almaya devam edersek yanlış yola gireceğiz. Ilhan Omar çöp, sadece çöp. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” Kaynakhttps://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice

[15] “8 yılda 2.749.706 sınır dışı işlemi gerçekleşti, bu da günde ortalama 942 anlamına geliyor. İlk döneminde (2009-2012) günde ortalama 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü.” https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/

[16] Üstelik Trump, Güney Afrika hükümetini beyazlara karşı soykırım uygulamakla suçlamaktan da çekinmiyor.

[17] “Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve aynı zamanda Avrupa’nın medeniyetsel özgüvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz;” NSS 2025, s. 5

[18] “Ancak bu ekonomik gerileme, medeniyetin yok oluşunun gerçek ve daha vahim olasılığı karşısında gölgede kalıyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlüğü ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması, düşen doğum oranları ve ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” NSS 2025, s. 25

[19] “Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu ruh canlanmasını teşvik etmeye çağırıyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik nedeni veriyor.”  NSS 2025, s. 26

[20] “Yeterlilik kültürünü yeniden tesis etmek, kurumlarımızı zayıflatan ve bizi geride tutan sözde “DEI” ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırmak” NSS 2025 , s. 6.

[21] “Yarımküre dışındaki rakiplerin, Yarımküremizde kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırma veya stratejik olarak hayati öneme sahip varlıklara sahip olma veya bunları kontrol etme yeteneğini reddedeceğiz. Monroe Doktrini’ne eklenen bu “Trump Eki”, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı, sağduyulu ve güçlü bir Amerikan gücü ve önceliklerinin yeniden tesis edilmesidir.” (NSS 2025, s. 15)

[22] NSS 2025’te, Hint-Pasifik kabaca, batıdan doğuya doğru Afrika’nın doğu kıyılarını, Hint Okyanusu’nu, önemli boğazları: Hürmüz Boğazı, Bab el-Mandeb, Malakka Boğazı’nı, Güney Asya’yı (merkezinde Hindistan ile), Güneydoğu Asya’yı (ASEAN), Güney Çin Denizi’ni, Tayvan’ı, Kore Yarımadası’nı ve Japonya’yı içeren sürekli bir yayı temsil etmektedir. Buna güney ve doğuda Avustralya, Pasifik takımadaları ve ada devletleri de eklenmiştir. Bu alan Amerika Birleşik Devletleri’nin Pasifik kıyılarına kadar uzanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Hint-Pasifik’te, birkaç düzine daha küçük askeri tesisin yanı sıra 66 kalıcı askeri üsse yayılmış çok sayıda asker konuşlandırmaktadır (Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin resmi web sitesine bakınız: https://www.congress.gov/crs-product/IF12604).

[23] “Eski ihtişamlarını geri kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz.” NSS 2025, s. 26.

Çin Solundan Geriye Ne Kaldı? – Au Loong-yu

Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte dünyanın birçok bölgesi aşırı sağa doğru savruluyor. Bu, bugün karşı karşıya olduğumuz en acil meydan okumadır. Peki Çin’de solun durumu nedir? Ve aşırı sağ nerede konumlanıyor?

1989’dan bu yana sol

Yaklaşık 25 yıl önce, yüzyılın dönümünde, 4 Haziran 1989’da Tian’anmen Meydanı’nda gerçekleşen katliamın yarattığı şok etkisi yavaş yavaş sönümlenmeye başlamış, siyasal hayat özellikle üniversite çevrelerinde yeniden — sınırlı da olsa — canlanmıştı. Tartışmalar yeniden alevleniyor, tutumlar “liberaller” ile “yeni sol” arasında bölünüyordu.

Ancak en sert ve saldırgan olanlar ne liberallerdi ne de solun mensuplarıydı. Birinciler daha çok neoliberaldi; liberal demokrasiden ziyade daha fazla “metalaşma” ile ilgileniyorlardı. Bu durum kısmen (ve bu anlaşılabilir) kendi güvenliklerine duydukları kaygıyla, kısmen de piyasaya (kapitalist piyasaya) duydukları samimi inançla açıklanıyordu.

İkinciler ise çoğunlukla, katliamdan sonra bile parti-devleti savunan ve onu “ulusal çıkarın” ya da “halkın” ekonomik çıkarlarının koruyucusu olarak gören milliyetçilerdi; fakat kesinlikle halkın siyasal haklarının savunucusu değillerdi.

Buna ek olarak, internetin gelişmesi de minjianın, yani “halkın”, sesinin duyulmasını sağladı; “Maoistler”den “Troçkistlere” ya da “sosyal demokratlara” kadar farklı eğilimler görünür hâle geldi. Bu dönem aynı zamanda, çeşitli davalar için çalışan ve mücadele eden STK’ların dönemi oldu. Hong Kong’daki akademik çevreler ile sivil toplum örgütleri bu alanda önemli bir rol oynadı. Bu STK’lar siyaset yapmıyor olsalar bile, özellikle emekle ilgili konularda faaliyet gösterenler, radikalleşebilecekleri korkusuyla devlet tarafından yakından izleniyordu.

Siyasal tartışmaların ve STK’ların çoğalması, birçok kişiyi liberalizasyon çağının geldiğine inandırdı. Oysa tam tersi oldu. 2015’te Xi Jinping, anakara Çin’deki sendikal STK’ların çoğunu tasfiye edip yasakladı ve insan hakları alanında çalışan avukatları tutuklattı. 2018’de Maoist öğrenciler, Jasic fabrikasında işyerlerinde sendika kurmak isteyen işçilerle dayanışma kampanyası başlattılar. Kısa sürede tutuklandılar (ya da doğrudan kaçırıldılar); ardından farklı üniversitelerde öğrenciler tarafından kurulan “Marksist topluluklar” yasaklandı. Aslında Maoistlere yönelik baskı, bundan 20 yıldan fazla bir süre önce, bazı kişilerin merhum Devlet Başkanı Jiang Zemin’i kapitalistlerin partiye üye olmasına izin verdiği için eleştirmesiyle başlamıştı. Bu durum Maoistlerin bir kısmını radikalleştirmiş ve “Maoist Komünist Parti”yi kurmalarına yol açmıştı.

Ancak çok geçmeden, 2009’da liderleri Ma Houzhi (馬厚芝) on yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2020’de Hong Kong’u vuran geniş çaplı baskıyla birlikte Pekin, bir yıl önce iade yasası tasarısına karşı direnmeye cüret etmiş olan nüfustan intikam almak istedi. Tüm siyasal muhalefeti ve toplumsal hareketleri — özellikle sendikaları ve küçük sol çevreleri — ortadan kaldırdı.

Bunlar arasında küçük Troçkist grup simgesel bir yere sahipti: neredeyse bir yüzyıldır Çin Komünist Partisi’ne karşı en eski ve en tutarlı sol muhalefeti temsil ediyordu. Baskı dalgasından önce, eski koloni, çok sayıda Çinli siyasal muhalife ikinci bir şans sunmuş ve hayatta kalmalarını sağlamıştı.

Anakara Çin’de 1949’dan bu yana örgütlü bir muhalefet hiç olmadı. 1979’dan itibaren güçlü bir liberal akım ortaya çıktı, ancak örgütlenmesine izin verilmedi. Liberal akımın başlıca temsilcisi olan Liu Xiaobo’nun 2017’de hapishanede ölmesinden sonra, Xi’nin baskıları altında liberallerin etkisi azaldı; her ne kadar bazı vesilelerle seslerini duyurabilmiş olsalar da. Yalnızca milliyetçiler güç kazandı, çünkü rejimin desteğinden yararlanıyorlar. Bugün sol akımların hiçbirinden eser kalmamıştır. Daha da vahimi: Yıllarca süren zulme rağmen Falun Gong, yurtdışında en fazla ses çıkarabilen ve en iyi örgütlenmiş akım olarak kalmıştır (muhtemelen Çin içinde de gizli bir varlığa sahiptir). Liderine kişisel sadakat talep eden bu dinî tarikatın siyasal yönelimi, işçiler açısından hiçbir fayda sunamaz.

Bu rejimi nasıl tanımlamalı
Liberallerden solun tüm tonlarına ve bağımsız sivil toplum örgütlerine kadar tüm muhalifleri bastıran bir rejim nasıl tanımlanmalıdır? Ona bir ad vermeden önce, temel özelliklerini kısaca inceleyelim:

  1. Devlet iktidarı sınırsızdır. Yalnızca tüm kamusal işler nihai olarak devlet tarafından denetlenmekle kalmaz; kadınların doğurganlığından pasaport bulundurmaya, hatta Halloween kutlayan gençlerin tutuklanmasına kadar özel hayat da denetim altındadır.
  2. Devlet, hiçbir zaman özgür ve açık seçimler düzenlemeyi kendine dert edinmeyen partinin mutlak kontrolü altındadır. Parti de, anayasayı dilediği gibi değiştirerek kendini ömür boyu otokrat ilan edebilen bir “yüce lider” tarafından yönetilir.
  3. Düşünce denetimi ve parti ideolojisine yönelik bir beyin yıkama vardır. Bunun özü basittir: tingdanghua, gendangzou (聼黨話,跟黨走), yani “partiyi dinlemek ve partiyi izlemek”.
  4. Çin milliyetçiliği etnosentriktir (etnik-merkezcidir). Ulusu homojen bir bütün olarak görür ve partiyi onun doğal temsilcisi sayar. Han şovenizmi bugün ırkçılığa dönüşmüştür; özellikle Tibetlilere ve Uygurlara yönelik kültürel soykırım ve kitlesel hapsedilme buna dahildir.
  5. Parti, Çin toplumunu da homojen bir bütün olarak görür; bu nedenle muhalifler bastırılması gereken ulusal bir tehdit olarak değerlendirilir. Örgütlü muhalefete izin verilmediği gibi, etkili hâle geldiği anda bireysel muhalefet de susturulur.
  6. Sıfır siyasal muhalefet hedefine ulaşmak için parti-devlet, geniş çaplı gözetim ve kötü şöhretli sosyal kredi sistemine başvurur. Devlet tarafından yaratılan dijital para, Orwellci toplumu daha da güçlendirmektedir.
  7. 1950’lerin ortalarından bu yana ekonomik strateji, gündelik tüketim ve halkın refahı yerine altyapı yatırımlarını ve ağır sanayi ile ileri sanayileri öncelemek olmuştur; Büyük İleri Atılım ve Büyük Kıtlık bunun göstergesidir. 1979’dan sonra parti, Çin’de kapitalizmi yeniden devreye sokmuş ve büyük bir yabancı sermaye akışına yol açmıştır. Bu, partinin hızlı sanayileşme hedeflerine ve nüfusu besleme amacına ulaşmasını sağlamıştır. Ancak göreli yoksulluk (ulusal gelirden işçilere düşen pay) artmıştır; çünkü parti bürokrasisi mutlak iktidarını hayati kaynakları gasp etmek ve ticarileştirmek için kullanarak zenginleşmiştir. Bu, burjuva bir bürokrasidir.
  8. Yurt dışındaki yatırımları uzun yıllardır dünyada ilk beş içinde yer almaktadır ve ticari başarı ile jeopolitik güç elde etmeyi hedeflemektedir — bu, diğer kapitalist ülkelerden daha kötü değildir ama daha iyi de değildir. Bu durum, Pekin’i kaçınılmaz olarak küresel ekonomik yayılmacılık yoluna sokmuştur. Bunun ardından siyasal yayılmacılık gelmiştir; zira kendisini, Çin imparatorluğunun ve Kuomintang’ın (KMT) meşru ardılı olarak görmekte ve onlara ait olduğunu düşündüğü “topraklar” üzerinde hak iddia etmektedir. Bu nedenle, KMT’nin Güney Çin Denizi’nin büyük bir bölümüne ilişkin temelsiz iddiasını, sözde “dokuz çizgili hat” ile sahiplenmiştir.

Aşırı sağcı emperyalist bir rejim

Bu özelliklerin tümünü yalnızca aşırı sağ rejimler taşır. Trump hâlâ otokratik bir rejim inşa etmenin ilk aşamasındayken, Xi Jinping’in Orwellci otokrasisi, parti zaten tam bir denetim kurmuş olduğu için dijital sürüme geçmiş durumdadır. Pekin’i, Trump yönetiminden özünde daha ilerici olarak görmek, var olan en büyük yanılsamalardan biridir.

ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı sürerken, uluslararası solun bazı kesimleri Pekin’in “Trump’a kafa tutmasından” memnuniyet duymaktadır. Trump’ın başarısızlığından anlık olarak sevinç duyabiliriz; ancak Xi’nin karşı hamlesindeki her zaferin her zaman halk pahasına gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Üstelik Xi, hem ticaret savaşıyla (dış baskı) hem de Çin’in içindeki aşırı kapasite ve işsizlik sorunlarıyla karşı karşıya kaldığında, Çin ihracatını hızlandırmaya karar vermiştir. Bu, sorunu çözmek yerine sadece başka yerlere taşımaktadır. Hatta gerçekte, küresel krizi daha da derinleştirecektir.

Özünde Xi, emperyalizme karşı mücadele etmiyor. Aksine, haodaxigong (好大喜功) olarak adlandırılabilecek kişisel programını — yani burjuva bürokrasinin kolektif çıkarına hizmet eden bir büyüklük ve ihtişam arayışını — uyguluyor. Pekin’in Amerikan gücüne yetişip yetişemediği meselesi önemlidir, ancak ikincildir. Asıl mesele, Pekin’in küresel yayılmacılığının emperyalizm yoluna girmiş olmasıdır. Dürüst sosyalistler, Pekin’in bu hedefe tamamen ulaşıp ulaşmadığını beklemeden, dünyayı bu tehlikeye karşı uyarmakla yükümlüdür.

Uzun süredir yerleşmiş aşırı sağcı rejimiyle, ne içeride herhangi bir denge-denetleme mekanizması ne de dışarıda bir muhalefet ya da toplumsal hareket bulunan Pekin, Çin halkı ve dünya için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Evet, Amerikan emperyalizmi askerî ve ekonomik olarak çok daha güçlüdür ve bugün dünya açısından daha yıkıcıdır. Ancak Çin de muazzam zararlar verebilir. Kimse Xi’nin haksız bir savaşı başlatmasını engelleyemez (tıpkı Deng Xiaoping’in 1979’da Vietnam’ı işgal etmesi gibi) ya da Mao’nun yaptığı gibi, kendi halkının çıkarlarının önüne tahakküm iradesini koymasını durduramaz.

Bu devasa meydan okumaya dair hazır bir yanıtım yok. Ama en azından yapabileceğimiz şey, bu Leviathan’a bir canavar olarak adını koymaktır.

Au Loong-Yu, Hong Kong’daki Borderless Movement (Sınır Tanımayan Hareket) aktivisti; China Labor Net ve Globalization Monitor’ün yayın kurulu üyesidir. Hong Kong’da yayımlanan No Choice but to Fight : A Documentation of Chinese Battery Women Workers’ Struggle for Health and Dignity (Başka Çare Yok: Çinli Pil Fabrikası Kadın İşçilerinin Sağlık ve Onur Mücadelesine Dair Belgeler) adlı kitabın başlıca yazarıdır; ayrıca China’s Rise : Strength and Fragility (Çin’in Yükselişi: Güç ve Kırılganlık) (Merlin Press & Resistance Books & IIRE, 2012) ve Fransızca olarak La Chine, un capitalisme bureaucratique, forces et faiblesses (Çin: Bürokratik Bir Kapitalizm, Güçler ve Zayıflıklar) (Syllepse, 2013) kitaplarının da yazarıdır.

Kaynak: Amandla. Aralık 2025. Amandla 100 :
https://www.amandla.org.za/can-the-right-be-stopped/#flipbook-amandla-100

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran’da Yeni Bir Halk Ayaklanması – Sarah Selami

İran’daki son eylemler; ulusal para biriminin baş döndürücü düşüşü ve ekonomik faaliyeti öngörülemez kılan hiperenflasyon karşısında, 28 Aralık 2025 Pazar günü Tahran çarşısı esnafının greviyle başladı. Yoksulluğun, aşırı toplumsal eşitsizliğin ve tiranlığın genel bir reddini ifade eden bu eylemler, hızla birçok şehirde öğrencilere ve halk kesimlerine yayıldı.

Rejimin yanıtı

Hükümet, çarşı esnafını vergi indirimleriyle yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan üniversiteleri kapattı ve sokağa çıkan gençlik ve halk kitlelerine yönelik baskı ve güvenlik önlemlerini güçlendirme yoluna gitti. Ancak bunlar hareketi durdurmadı. Eylemler, özellikle küçük ve orta ölçekli olanları başta olmak üzere, en az 88 şehirde devam ediyor. Bazı büyük şehirlerde de belirli mahallelerde hareketlilik yaşanıyor.

Eylemlerin dokuzuncu gününde, içerisinde gençlerin de olduğu, binden fazla insan tutuklandı ve ikisi 20 yaşın altında olmak üzere en az otuz altı eylemci öldürüldü. Ayrıca kolluk güçlerinin iki üyesi de hayatını kaybetti.

Derin toplumsal öfke

Gençler, bilhassa öğrenciler bu toplumsal hareketlerin merkezinde yer alırken, diğer yandan ulusal para biriminin değer kaybından ve fiyat artışlarından en fazla etkilenen küçük kasabaların sakinleri de bu eylemlere önemli ölçüde katılıyor.

Bu eylemler, basit bir para birimi dalgalanmasına olan tepkiden ziyade, on yıllardır süren adaletsizlik, güvencesizlik ve baskıdan kaynaklanan derin ve kalıcı bir toplumsal öfkeyi yansıtıyor. Eşitsizlik ve yoksulluğun daha da kötüye gitmesi, İran’ın siyasi ve ekonomik sistemindeki yapısal krizin bir sonucudur ve bu kriz uluslararası yaptırımlar, yolsuzluk ve kayırmacılıkla damgalanan hükümet sistemi ve İslam Cumhuriyeti’nin izlediği politikalarla daha da güçlenmiştir.

Hükümet bu eylemlere toplu tutuklamalar, baskı ve şiddetle yanıt vermiştir. Ancak 2017, 2019 ve 2022 yıllarındaki kitlesel eylemlerin deneyimleri, hükümetin bu stratejisinin uzun vadede halka boyun eğdirmeyi asla başaramadığını göstermektedir. Dolayısıyla, mevcut eylemler bunların bir devamı niteliğindedir.

Araçsallaştırma girişimleri ve sonuçları

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, bölgede ve ötesinde sivillere yönelik benzeri görülmemiş şiddetteki rollerine rağmen İslam Cumhuriyeti ile olan çatışmaları bağlamında ve ‘İran halkını savunma’ bahanesiyle bu eylemleri araçsallaştırmaya çalışmışlardır.

ABD ve İsrail liderleri ile istihbarat kurumlarının son açıklamaları, İslam Cumhuriyeti’ne eylemciler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırmak, tutuklamaları meşrulaştırmak ve eylemcileri yabancı ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket etmekle suçlamak için ek bir bahane sunmuştur.

Aynı zamanda, “tahtın vârisi” Rıza Pehlevi ve askeri dış müdahaleyi destekleyen gerici yandaşları, İran’ı kurtarmak için siyasi bir alternatif olarak kendilerini sunmaya çalışmışlardır. Bu amaçla, Eski Şah’ın oğlunu İran halkı nezdinde popüler bir lider olarak göstermek için videoları manipüle ettiler, eylemcilerin sloganlarını ise tahrif ettiler. Ancak bu hileler monarşist akımı itibarsızlaştırdı ve kendilerine dayatılan her türlü vesayet ve otoriteyi reddeden eylemcilerin bu tutumunu pekiştirdi.

Perspektifler ve Dayanışma

“Diktatöre ölüm” gibi radikal sloganlara rağmen hareketin henüz örgütlü bir siyasi evreye girmemiş olması ve güvenilir bir siyasi alternatifin bulunmaması nedeniyle, bu halk eylemlerinin sürekliliğini ya da hükümeti geriletme kapasitesini öngörmek zordur. Bu yaygın öfke, ancak genel protesto hareketi ile iş yerlerindeki, emekçi mahallelerindeki ve üniversitelerdeki mücadelelerin birleşmesiyle etkili bir güce dönüştürülebilir.

Bununla birlikte İran gençliği ve halk sınıfları; hayat pahalılığına, sosyal adaletsizliklere ve tiranlığa karşı verdikleri mücadelede, dayanışma içindeki sosyal ve siyasi güçlerin uluslararası desteğini hak etmektedir.

Sarah Selami, Fransa’daki Solidarité Socialiste avec les Travailleurs en Iran (İran İşçileriyle Sosyalist Dayanışma) adlı örgütün üyesidir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/A-new-popular-uprising-in-Iran

Ukrayna: İşçi Denetimi altında Bir Kamulaştırma için – Sotsialnyi Rukh/Toplumsal Hareket

Kamulaştırılmasını izleyen iki yıl içinde Ukrnafta, özel sektörün elinde bulunduğu 20 yıl boyunca elde ettiğinden daha fazla kâr üretmiştir.

5 Kasım 2022’de, halka açık anonim şirket “Ukrnafta” devlet mülkiyetine devredildi.

2022’ye kadar Ukrnafta, oligark İhor Kolomoyskiy’e aitti. 2022–2023 yılları arasında Ukrnafta’nın kârları neredeyse 1 milyar ABD dolarına ulaştı; bu rakam, şirketin İhor Kolomoyskiy’in mülkiyetinde bulunduğu tüm dönem boyunca elde ettiği kârı aşmaktadır.

Kamulaştırılmasından bu yana Ukrnafta ayrıca:

  • 75 milyar grivna tutarında rekor düzeyde vergi ödemiştir;
  • 11 yıl aradan sonra ilk kez sismik etütler gerçekleştirilmiştir;
  • 13 yıl aradan sonra ilk kez yeni bir petrol kuyusu açılmış ve önümüzdeki yıllarda 10 yeni kuyunun daha açılmasını öngören bir sondaj projesi başlatılmıştır.

Ukrnafta örneği, büyük işletmelerin kamulaştırılmasının kârların, vergi gelirlerinin ve sektördeki yeniliklerin artmasına pekâlâ yol açabileceğini göstermektedir. Neoliberal mitlerden türeyen sözde “etkin mülk sahibi”, gerçekte çoğu zaman savurgan ve el koyucu biridir; bildiği tek şey vergiden kaçınarak servetini vergi cennetlerine aktarmaktır.

1990’ların yağmacı özelleştirmeleri sonucunda oligarklar tarafından haksız biçimde edinilen tüm varlıkların kamulaştırılması çağrısını tutarlı biçimde sürdürmeye devam ediyoruz. Bu varlıklar Ukrayna halkından gasp edilmiştir ve halka iade edilmelidir.

Bununla birlikte, kamulaştırma adil bir toplum inşasında yalnızca ilk adımdır ve tüm sorunlar için sihirli bir çözüm değildir. Kamulaştırılan işletmelerin beceriksiz bürokratlar tarafından yağmalanmaması ya da çökertilmemesi için işçilerin denetimine tabi olmaları gerekir.

Personelin, şirket yönetimi üzerinde etkide bulunabileceği araçlara sahip olması gerekir; böylece işletme yeni bir yolsuzluk kaynağına dönüşmez.

Ukrnafta örneği, simgesel işletmelerin oligark etkisinden arındırılmasının, uzun vadede ekonominin toparlanmasına yol açabileceğini göstermiştir.

Bir sonraki adım, Kryvyi Rih demir-çelik kombinasının ve savaş koşulları nedeniyle mali zorluklara sürüklenmiş diğer işletmelerin kamulaştırılması olmalıdır. Ekonomik güvenliği yeniden tesis etmenin zamanı gelmiştir.

6 Ocak 2026

Toplumsal hareket Sotsialnyi Rukh, Dördüncü Enternasyonal’in Ukrayna’daki sempatizan seksiyonudur. İnternet sitesi: https://rev.org.ua.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran’ın Dinci-Otoriter Rejimine ve Emperyalist Müdahalelere Karşı: İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun Açıklaması

İran’ı sarsmakta olan kitle eylemleri, onlarca yıllık diktatörlüğün, hayat pahalılığının, kontrolden çıkmış enflasyonun ve milyonlarca insanın yaşam koşullarının çöküşünün yarattığı derin bir halk öfkesini ifade ediyor. Uluslararası yaptırımlar ile İran İslam Cumhuriyeti’nin felaket niteliğindeki ekonomi politikaları, rejimin elitleri ve Devrim Muhafızları muazzam servetler biriktirirken, ülkeyi derin bir durgunluğa sürüklemiştir.

Tahran Büyük Çarşısı’ndaki esnaftan başlayan toplumsal tepki, kısa sürede seksenden fazla kente yayılarak emekçi mahalleleri, krizle boğulan küçük esnafı, öğrencileri ve geleceği elinden alınmış gençleri sardı. Böylece ulusal ölçekte bir siyasal harekete dönüşen bu süreç, sömürüye dayalı, kadınları ve ulusal azınlıkları ezen, otoriter ve yolsuz bir İslamcı rejime yöneltilmiş yeni bir meydan okumayı temsil etmektedir.

On yıllardır —özellikle kadınların “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının ön saflarında yer aldığı 2022’deki büyük seferberlikler boyunca— İran halkları, iktidara karşı cesaretle direnmiş ve demokratik, eşitlikçi ve sosyal adalete dayalı bir toplum özlemlerini sürekli olarak dile getirmiştir.

Benzer şekilde, mevcut hareket de yalnızca konjonktürel bir başkaldırıyla sınırlı değildir; emekçilerin, öğrencilerin, kadınların ve ezilen halkların —özellikle Rojhilat’taki Kürt halkının— kendi kaderlerini ellerine alma mücadelesinin yeni bir halkasını oluşturmaktadır.

2018 ve 2019’daki kitlesel seferberliklerin toplumsal talepleri ile “kadın, yaşam, özgürlük” isyanının merkezindeki eşitlik ve özgürlük taleplerini birleştiren bugünkü mobilizasyon, içinde muazzam bir devrimci potansiyel barındırmakta. İran İslam Cumhuriyeti tükenmiş durumda ve bunun farkında. Rejim ancak şiddet ve vahşetle ayakta durabiliyor. Devlet baskısını ve göstericilere, toplumsal, sendikal, siyasal ve kültürel aktivistlere yönelik polis şiddetini kayıtsız şartsız kınıyoruz.

İran halkının grevleri, yürüyüşleri ve gösterileriyle; talepleri ve özerk örgütlenme biçimleriyle en içten dayanışmamızı ifade ediyoruz. Sömürüden ve baskılardan arınmış bir toplum için verdikleri mücadeleyi destekliyoruz.

Enternasyonalizmimiz basit bir ahlaki kınamaya indirgenemez; mesele, halkların her türlü baskıya karşı kendi kendini özgürleştirme gücünü tanımak ve somut biçimde desteklemektir. İran halkları iki despotizm arasında seçim yapmak istemiyor.

Trump ve Netanyahu’nun, monarşist akımı finanse ederek ve İran’a yönelik yeni bir askeri müdahale tehdidi savurarak tepeden bir çözüm dayatmaya çalışan “rejim değişikliği” projelerini reddediyoruz. Trump’ın projelerinin arkasında, Venezuela örneğinde açıkça ifade ettiği üzere, fosil enerji rezervlerine el koyma hedefi yatmaktadır.

Yakın tarih göstermektedir ki bombardımanlar, yaptırımlar ve dış müdahaleler yalnızca büyük Batılı güçlerin ve otoriter devletlerin hegemonyasını güçlendirmekte, halkları yıkıma sürüklemekte ve emekçi sınıfları bölmektedir. Halkların ne emperyalist “koruyuculara” ne de otoriter rejimlere ihtiyacı vardır: özgürleşmeleri, ancak emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ulusal azınlıkların kendi bağımsız, birleşik ve öz-örgütlü mücadelelerinden; emperyalist müdahale olmaksızın geleceklerini özgürce belirlemelerinden doğabilir.

5 Ocak 2026

Özgür ve Silahsızlandırılmış bir Arktik için: Grönland’ın Bağımsızlığını, Halkını ve Doğasını savunalım – SAP (Danimarka)

ABD’nin Venezuela’ya saldırısının ardından ABD Başkanı Trump’ın tekrar Grönland’a göz diktiklerini belirtmesi ve “ulusal güvenlik bakımından Grönland’a ihtiyaç” duyduklarını ifade etmesi üzerine Dördüncü Enternasyonal Danimarka Seksiyonu SAP (Sosyalist İşçi Politikası) tarafından geçtiğimiz yıl Washington’un yine aynı yayılmacı hevesini dile getirdiğinde yapılan açıklamayı yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Donald Trump’ın ABD’nin Grönland’ı devralması yönündeki tekrarlanan talepleri ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in Grönland’daki ABD askerî personelinin sayısına ilişkin açıklamalarıyla birlikte, Grönland üzerindeki emperyalist rekabet niteliksel olarak yeni ve belirleyici bir aşamaya girmiştir.

Arktik’i ve İnuit halklarını savaştan ve askerîleştirmeden korumaya yönelik uzun mücadele bugün temel bir krizle karşı karşıyadır. Dünyanın tepesinde bir silahlanma yarışı tehdidi ve halkların doğal kaynakları için bir kez daha dizginsiz bir yağma, yalnızca Grönlandlıların varlığını değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Barışın en büyük güvencesi ve Arktik’in yegâne gerçek muhafazası, Grönland Parlamentosu Inatsisartut ve İnuit Çevre Konseyi (Inuit Circumpolar Council) dâhil olmak üzere, yerli halkların örgütleri ve temsilî kurumlarının elindedir.

Trump, “kibar” Danimarka emperyalizminin gizlemeye çalıştığını açıkça dile getiriyor: kapitalizmin mantığı altında ülkeler, insanlar ve halklar en iyi ihtimalle metadır; en kötü ihtimalle ise savaş ganimeti. Aynı nedenle Trump’ın, Danimarkalı ve Amerikalı burjuvazi arasındaki neredeyse 200 yıllık ittifakın yeniden müzakere edilmesi yönündeki talebi Danimarka’yı tam anlamıyla bir sömürge histerisine sürüklemiştir. Bu histerinin zirvesi ise elbette, Danimarka’nın kriyolit madenciliğini konu alan belgeselin, hükümetin en üst düzeylerini de içeren açık siyasi baskılar sonucunda bu hafta internetten kaldırılmasıdır. Bu sansür son derece taraflıdır ve kaynak materyalin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, birçok yurttaşın hayati bir toplumsal tartışmada yönünü bulması artık zor, hatta imkânsız hâle gelmiştir.

KRIYOLİTİN ÖNEMİ

Danimarka’daki burjuva paniği, Danimarkalı kapitalistlerin Grönland’dan kriyolit çıkarımı yoluyla yağmalamayı başardıkları muazzam servet ışığında değerlendirilmelidir. Danimarka devletinin, Grönland’ın minerallerinin çalınmasına izin vermek için Danimarkalı kapitalistlerden ücret almış olmasına rağmen, Weber’in [Øresund kriyolit fabrikasının kurucusu Theobald Weber, ed.] mirasçılarının her biri, babalarının ölümünde aldıkları birer milyonun en az %40’ı kadar bir getiri elde etmiştir. Bu tür gelirler normal ticari faaliyetlerden değil, yalnızca tekelci konumlardan ve sömürge rantlarından doğar. Bu gelirin yeniden yatırımı, bugün bildiğimiz Danimarka’yı inşa etmiştir. Modern Danimarka kapitalist sınıfının vaftiz babası sayılan C. F. Tietgen, Ivittuut’taki madenin inşasının arkasındaki isimdi. Bu nedenle kriyolitin çıkarılması, Danimarka’nın sanayi toplumuna dönüşmesini mümkün kılan ilkel birikimin belirleyici bir parçası olarak görülmelidir.

Kriyolit olmasaydı, alüminyum büyük olasılıkla yaygın kullanılan bir metal hâline asla gelmezdi ve sahip olduğu geniş olanaklar insanlığın yararına sunulamazdı. Danimarka ve ABD, kriyolitin sömürülmesinden elde edilen kârları aşağı yukarı eşit biçimde paylaşmıştır. ABD açısından bu, hava kuvvetlerinin hızla inşa edilmesini mümkün kılmış; bu da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’ye dünya piyasası üzerinde belirleyici bir etki sağlamıştır. Bu kaderin türettiği zenginlik ve değer rakamlarla ölçülemez. Bu nadir minerallerin dünyanın tek bir yerinde, yerel halk tarafından deri tabaklamada kullanılan biçimiyle toprağın üzerinde serbestçe bulunmasının ne anlama geldiği, tarihsel etik soruları arasında kaybolmuştur. Diğer sömürgeleştirilmiş halklar gibi, Grönlandlı İnuitlere de kendi toplumlarının ve ekonomilerinin yüzyıllar sürecek gelişiminin temellerinin atılabileceği yerde geriye yalnızca yerde bir delik kalmıştır.

ABD’DE VE DANİMARKA’DA SÖMÜRGECİLİK

Trump’ın Grönland üzerinde denetim talep eden pervasız çıkışı, Danimarka ve ABD’nin Grönland’a yönelik politikalarını tanımlayan sömürgeci, emperyalist ve ırkçı düşüncenin basit bir devamıdır. Grönland halkı, uzun ve zorlu bir siyasal mücadeleyle bağımsızlığa ilişkin hukuki ve biçimsel haklarını kazanmıştır. Ancak Amerikan emperyalizmi, yerli halklar tarafından devletlerin kurulmasına derin bir güvensizlikle yaklaşmaktadır. Bu nedenle, Demokrat yönetimler döneminde dahi, Grönlandlı elitler arasında nüfuz kazanmak ve onları ABD’ye bağlamak için sistematik biçimde çalışmışlardır.

Bu sömürünün açığa çıkmış olması bile Danimarka’da bir sömürge histerisi yaratmış; Grönlandlı yurttaşlarımıza yönelik sömürgeci ırkçılık serbest bırakılmıştır – örneğin, Grönland’ın bağımsızlığının Danimarka’daki Grönlandlılar için sonuçlar doğurması gerektiği gibi fikirlerle. Grönland’ın statüsüne ilişkin kararların, Danimarka’da yaşayan ve Danimarka toplumunun bir parçası olan Grönlandlılar üzerinde herhangi bir etkisi olması gerektiği düşüncesi kesin biçimde reddedilmelidir. Ayrıca, normalde “Grönland hakkında Grönland olmadan hiçbir şey” sloganını savunan Danimarka hükümetinin, aynı anda Grönland’ı dışlayarak Avrupa’yı dolaşıp “Krallık”ın savunusu için destek toplamış olması da son derece eleştirilebilir. Grönland hükümeti güvenlik müzakerelerini yürütme konusunda fazlasıyla yetkindir – nitekim imtiyazlar ve ticaret görüşmelerinde bunu zaten yapmaktadır.

GÖREVLERİMİZ

Danimarka işçi sınıfı ve solu, Grönland halkına karşı özel bir sorumluluk taşımaktadır. Ne yazık ki, Danimarka işçi hareketinin geniş kesimlerini Grönland halkı konusunda belirgin bir rehavetin karakterize ettiği doğrudur. Önemli istisnalar dışında, çok fazla sayıda kişi “meseleyi Grönlandlılara bırakmanın” yeterli olduğuna inanmış ve böylece Grönland’ı etkileyen karmaşık tarihsel ve güncel sorunlarla yüzleşmekten fiilen kaçınmıştır. Bu durumun telafi edilmesi gerekmektedir.

Her şeyden önce, Grönland tarihine ve bugüne ilişkin tartışmaların örgütlenmesine katılarak ve Grönlandlı aktivistleri ve Danimarka’daki Grönlandlıları kendi kavrayışlarını ve perspektiflerini sunmaya davet ederek—yalnızca Grönland’da değil, Danimarka toplumunun tamamında bunu yapmak gerekir. Bunu etkin olduğumuz tüm çevrelerde yapabiliriz. Aynı zamanda, Grönland tarihinin ve Danimarka sömürgeciliğinin okul müfredatına dâhil edilmesini istiyoruz. Hiçbir çocuk, Kopenhag’daki Mermer Kilise’yi, tamamlandığında “Alüminyum Madeni” olarak da anıldığını bilmeden görmemelidir.

Bununla birlikte, sömürgecilik sonrası çatışmalar ve sömürgeci nüfusun—özellikle işçi sınıfının—kör noktaları hakkında daha fazla öğrenme ihtiyacı da vardır. Bunun canavarca bir örneği, “ekonomi uzmanlarının”, bir hammaddeye (kriyolit) atfedilen toplam değerin sömürgeci gücün sömürgeleştirilen ülkeden ne aldığının bir ölçütü olarak vurgulanmasına neredeyse hiç itiraz edilmeden gürlemelerine izin verilmesidir. Oysa sömürgecilik araştırmacıları, bu değerin belgeseldeki önemine dikkat çekmektedir; zira bu değerin neredeyse tamamı Grönland’ın GSYH’sinden Danimarka’ya aktarılmıştır. Ayrıca, üreme hakları meselesine ve Danimarka devletinin Grönlandlı çocukların bir kuşağının yarısının doğmasını engellemeye yönelik aktif çabalarına özel bir odaklanma da olmalıdır.

GRÖNLANDLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNİ DESTEKLEYEBİLECEK TALEPLER

Grönland’ın bağımsızlık arzusunu bütünüyle desteklerken ve Grönlandlıların eşit muamele ihtimaline güvenmemelerini anladığımızı belirtirken, Grönland halkıyla mümkün olan en iyi ilişkileri sürdürmek istiyoruz. Bizi yalnızca tarih değil, aile ve dostluk bağları da birbirine bağlamaktadır. Ancak bu istek, ancak Grönland’ın kendi toprakları üzerinde tam denetimi elde etmesinin desteklenmesiyle anlamlıdır; Grönland halkının siyasal tercihlerini baskı altına almak için hiçbir ekonomik zorlamaya başvurulmamasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, Grönland’da ailesi bulunan herkes için Danimarka–Grönland arasındaki seyahatin erişilebilir kılınmasını talep ediyoruz. Grönland’ın bağımsızlığının, Grönland’ı yıkıcı imtiyazlar vermeye zorlamamasını ya da herhangi bir askerî baskı biçimine boyun eğmeye mecbur bırakmamasını sağlamak için çalışacağız. Aynı zamanda, tüm Grönland halkını dâhil etmeyi hedeflemeyen; bunun yerine küçük elitlere odaklanan her türlü süreci reddediyoruz.

Bu nedenle ayrıca, Grönland’a yeraltı kaynaklarına ilişkin tüm çalışmalara tam ve engelsiz erişim verilmesini ve Arktik’e ilişkin tüm askerî anlaşmaların Arktik nüfusunun onayına sunulmasını talep ediyoruz. Danimarka devleti ve Danimarka burjuvazisi, Arktik’in yağmalanmasından kâr elde etmenin ne kadar zor olduğuna dair iddialarını sürdürdükçe, hisse temettüsü ödemeleri dâhil olmak üzere tüm hesapların açıklanmasını talep ediyoruz.

Eski bir sömürgeci güç olarak Danimarka ile Grönland arasındaki ilişkinin doğru düzgün bir programının geliştirilmesi, Grönland’ın tam katılımını ve bağımsızlığını gerektirir. Bu nedenle, Danimarka solunun Inuit Ataqatigiit’e katkısından memnuniyet duyuyor ve kendilerine seçimlerde başarılar diliyoruz.

23 Şubat 2025

SAP tarafından çevrilmiştir. Kaynak:
Socialistisk Information
https://socinf.dk/for-et-frit-og-afmilitariseret-arktis-forsvar-groenlands-selvstaendighed-forsvar-den-groenlandske-befolkning-og-natur/

Venezuela’ya Yönelik Emperyalist Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

Donald Trump yönetimi, Venezuela topraklarında “cerrahi hedeflere” yönelik bir askerî hava saldırısı gerçekleştirdi; yani ülkenin resmî binalarına ve askerî üslerine yönelik bombardımanlar yaptı. Yaklaşık otuz yıla yakındır kıtada eşi benzeri görülmemiş olan bu olay, Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın tamamının eğemenliğinin açık bir ihlali olup, uluslararası hukukun bütünüyle çiğnenmesi anlamına gelmektedir.

Cumartesi 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’ta ve Venezuela’nın iki başka eyaletinde gerçekleşen bombardımanlar ve patlamalar, Başkan Nicolás Maduro’nun tutuklanıp kaçırılması için bir dikkat dağıtma operasyonu olarak kullanılmıştır; Trump bunu kendi sosyal ağı Truth Social’da bizzat itiraf etmiştir. Başkanın akıbeti henüz bilinmemekte; Maduro’nun yakalanmasında hangi iç kesimlerin işbirliği yapmış olabileceği de belirsizliğini korumaktadır.

Ülkenin geleceğine ilişkin bu belirsizlik, ilerici, demokratik, sosyalist ve devrimci tüm güçlerin emperyalist saldırıya karşı ve Venezuela halkının kaderini bağımsız ve egemen biçimde belirleme hakkı için uluslararası bir hareket başlatmasını her zamankinden daha acil kılmaktadır. Görevden alındığı söylenen başkanın rejimine ilişkin görüş ya da tutumdan bağımsız olarak, emperyalist müdahale Venezuela halkının acılarına, Latin Amerika halklarının sorunlarına ya da dünyada emperyalizm tarafından ezilen herhangi bir halkın durumuna çözüm değildir. Böyle bir müdahale her zaman onların çıkarlarına aykırı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bunun getirebileceği tek şey ölüm, baskı ve adaletsizliktir.

Gerekli olan küresel kampanya, her ülkede ABD büyükelçilikleri önünde düzenlenecek seferberlikleri ve mitingleri içermelidir; böylece halkların, bu tür emperyalist saldırılara karşı birliği gösterilmelidir.

Dördüncü Enternasyonal, Karayipler’de aylardır devasa bir Amerikan askerî gücünü bulunduran askerî yığınağın derhâl geri çekilmesini talep ederek Venezuela halkı ve işçi sınıfıyla dayanışma içindedir. Nicolás Maduro ve eşi Cilia Adela Flored’in serbest bırakılmasını istiyoruz — kimi yargılayacağına ya da kimi seçeceğine karar verecek olan Venezuela halkıdır. Askerî saldırganlığın sona ermesini ve Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenliğine saygı gösterilmesini talep ediyoruz!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası’nın açıklaması, 3 Ocak 2026

Venezuela: Proleter Bir Anti-Emperyalizmin Zorunluluğu – Luis Bonilla-Molina

Venezuela’ya karşı ABD bombardımanının başladığı şu saatlerde, yaklaşık bir ay önce kaleme alınmış olan ve yayın planımızda bulunan, Venezuela’lı bir IV. Enternasyonal üyesi olan, sosyal bilimci Luis Bonilla-Molina’nın analizini yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Venezuela’nın etrafındaki jeopolitik harita, ABD askeri gücünün güney Karayipler’de benzeri görülmemiş bir şekilde yoğunlaşması, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin ve 15.000’den fazla askerin konuşlandırılması, açık denizlerde ölümcül operasyonlar ve “narko-terörizm” söylemi ile yeniden çizildi.

Washington, Madurizm’in siyasi döngüsünün sona ermesi için baskı yaparken, Madurizm 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir kırılganlıkla karşı karşıya kaldı. Arka planda yeni doktrinler ortaya çıkmakta, eski ihtiraslar yeniden su yüzüne çıkmakta ve ülke kendisini dış kuşatma ile iç otoriter sürüklenme arasında sıkışmış bulmaktadır.

Dört aydan kısa bir süre içinde güney Karayipler yarımkürenin en askerileştirilmiş bölgelerinden biri haline geldi. Trump yönetimi muhripleri, nükleer denizaltıları, deniz devriye uçaklarını, 22inciDeniz Piyadesi Sefer Birliğini ve son olarak da USS Gerald R. Ford uçak gemisini vurucu grubu eşliğinde bölgeye konuşlandırdı.

87 balıkçının hayatını kaybettiği Güney Mızrağı Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen operasyonlarda, “Venezuela bağlantılı narko-teröristlere karşı eylemler” olarak tanımlanan 23 tekneye yönelik 22 saldırı düzenlendi. İnsani yardım örgütleri yargısız infazları kınadı.

Saldırıya diplomatik baskılar, hava sahasının kapatılması duyuruları ve müttefik ülkeler Panama, Dominik Cumhuriyeti, Curaçao ve Trinidad ve Tobago’da askeri tatbikatların yoğunlaştırılması eşlik etti.

Güney Karayipler bir kez daha jeostratejik bir koridor haline geldi ve Venezuela bu koridorun merkezinde yer alıyor.

Yirmi beş yıllık kuşatma

Bu hikâye 1998 yılında Hugo Chávez’in başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başladı. ABD, Juan Vicente Gómez liderliğindeki 1908 darbesinden bu yana Venezüella ile kurduğu yeni-sömürgecilik ilişkisinin tehdit altında olduğunu gördü. O zamanlar Cipriano Castroyu devirmek için yapılan ABD müdahalesi (1), Venezüella petrol endüstrisi üzerinde 20. yüzyılın geri kalanında hız kesmeden devam eden bir kontrol stratejisi için bir sıçrama tahtası görevi gördü.

Chavez, Anayasa’da reform yapmak (1999) ve ulusun siyasi, ekonomik ve sosyal temellerini yeniden inşa etmek için bir kurucu süreç başlatma sözünü tuttuğunda, ABD stratejik çıkarlarının tehdit altında olduğunu gördü. Chavez’in 2000-2001 yıllarında tarım arazilerinin mülkiyetini yeniden tanımlamak ve petrol endüstrisi üzerindeki devlet kontrolünü yeniden düzenlemek için başlattığı girişimler, Washington’un 2002 yılında Chavez’e karşı bir darbe yapılmasını teşvik etmesine yol açtı. Darbe halkın seferberliği sayesinde engellendi.

O andan itibaren, özellikle Chavez’in “Yankees de mierda: Váyanse al Carajo” (“Siktiriboktan Yankiler: Siktirip gidin”) ifadesiyle bilinen anti-emperyalist bildiriyi (2004) yayınlamasıyla ABD ve Venezüella hükümeti arasındaki gerilim arttı. Ancak bu dönem boyunca Venezuela, Kuzey Amerika’nın istikrarlı bir petrol tedarikçisi olmaktan hiç vazgeçmedi. Chávez’in hastalığı ve ölümü tüm senaryoları ve yörüngeleri sorgulanır hale getirdi.

Şeytanla dans etmek

Maduro Chavez’in projesini devam ettirmiyor; onu ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve polisiye açılardan yeniden yapılandırıyor. Madurizm, Chavez tarafından uygulamaya konulan sosyal projeyi terk edişini maskelemek için sosyalist retoriği kullanan, gelişmekte olan bir burjuva kesiminin siyasi projesidir.

Madurizm dört aşamadan geçmiştir. İlki, 2013-2017 yılları arasında, eski burjuvazinin siyasi temsilcilerinin çoğunu ezmeye, boyun eğdirmeye ve 2002 askeri darbesinin ardından 2002-2013 yılları arasında ortaya çıkan yeni burjuvaziyi yerleştirmeye adanmıştır. Bu durum, hem Obama hem de ilk Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin tepkisine yol açtı ve Venezüella tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir emperyalist müdahale eylemi olan Tek Taraflı Zorlayıcı Önlemlerin (UCM’ler) uygulanmasıyla sonuçlandı.

Maduro’nun 1998’den beri Chavez’e eşlik eden sola (PCV, PPT ve diğerleri) saldırmaya karar verdiği, meşru liderlerini siyasi temsilden mahrum bıraktığı, Chavizm’den doğan sosyal, sendikal ve mesleki hareketlerin liderlerine zulmettiği, tartışmaları ve toplu pazarlıkları dondurduğu ve yalnızca kendi bürokrasisine uygun olanları kabul ettiği 2018-2024 yılları arasındaki ikinci dönem. Bu dönemde ABD ile önce gizlice sonra da açıkça müzakerelere girişti ve bu müzakereler Venezüella’nın bir kez daha Kuzey’in güvenilir bir petrol tedarikçisi haline geldiği Ukrayna savaşıyla doruğa ulaştı, ancak bu kez kesinlikle yeni-sömürgeci ödeme koşullarıyla.

Maduro ABD ile nasıl pazarlık yapılacağını biliyor. Nitekim 2002 yılında Venezüella Parlamentosu Başkanı iken Boston Grubunu (Venezüella-Amerika parlamento dostluğu) kurdu ve Dışişleri Bakanı olarak, özellikle 2008 küresel ekonomik krizi sırasında petrol endüstrisi üzerindeki etkisi nedeniyle ABD’ye kapıyı her zaman açık tuttu. 2018’den 2024’e kadar bu stratejiyi tekrarladı. O dönemde Chávez’in 1999 Anayasasında ana hatlarını çizdiği projeyi sürdürmeye çalışan Chavizm ve PSUV’un önde gelen isimlerini bir kenara itti.

Üçüncü an ise 2024 seçimlerinin ardından, kendisini kazanan ilan eden seçim sonuçlarının şeffaf ve güvenilir olmaması nedeniyle geldi. Maduro daha sonra, önderlik ettiği ve temsil ettiği yeni burjuvazi, kendisini destekleyen ordu ve polis teşkilatı ve 2013’ten bu yana kendisine eşlik eden liderler için iktidarını sürdürme koşulları garanti edilmedikçe iktidarı bırakmaya hazır olmadığını gösterdi. Bu, sadece bir yıl içinde iki binden fazla insanı hapse atan ve bazılarını kısıtlayıcı tedbirlerle serbest bırakılan Madurizm’in otoriter coşku anıdır.

Dördüncü aşama Ağustos 2025’te, doğrudan askeri çatışmadan kaçınmak amacıyla ABD ile bir anlaşma arayışına girme kararıyla başladı. Maduro çatışmacı söylemini sürdürse de ABD askeri konuşlandırmasının başlangıcından itibaren Trump ile diyalog arayışına girdi. Nihayet Kasım ayı sonunda Trump ve Maduro’nun ilk telefon temasını gerçekleştirdikleri ve diyaloğun açık olduğu açıklandı. Maduro’nun bu krizi aşmak ve iktidarda kalmak için gereken tavizleri vermeye hazır olduğu izlenimi var.

Sorun şu ki ABD artık Maduro’nun vaatlerine inanmıyor gibi görünüyor ve 1960’lardan beri engellenen bir Amerikan arzusu olan Bolivya topraklarında askeri üsler kurulmasını talep edebilir. Trump’ın Monroe Doktrini’ni sahiplenen ve genişleten yeni güvenlik doktrini ile en muhtemel olan bu. Elbette bu anlaşma Panama’da olduğu gibi, uyuşturucu kaçakçılığına karşı bir iş birliği mutabakatı şeklinde olabilir ve kesinlikle açık bir askeri üs kurma anlaşması şeklinde olamaz. Ancak bu türden bir anlaşmayı kabul etmek, Maduro’yu söylem ve söylemlerinde 180 derecelik bir dönüş yapmaya zorlayacak Demokles’in kılıcını kabul etmekle eşdeğer olacaktır. Bunu yapabilecek mi? Bunu kabul etmenin ya da reddetmenin sonuçları ne olacak?

Madurizm uzun zamandan beri Hugo Chavez’in projesinden uzaklaştı. Dışarıya karşı sosyalist bir retoriği sürdürse de içeride neo-liberal özelliklere sahip otoriter bir modeli, etkili bir baskı sistemini ve devlet yönetimiyle ilişkili yeni bir ekonomik eliti pekiştirmiştir. ABD’nin ekonomik ablukası karşısında yeni burjuvazi lehine uyguladığı politikalar, ücretlerin çöküşünü, kitlesel göçü, sendikal baskıyı ve kurumsal bozulmayı kolaylaştırmış ve tüm bunlar meşruiyetini aşındırmıştır. 2024 seçimleri ise, hükümet ile toplum arasında derin bir uçurum bıraktı.

Çatışma

ABD şimdiye kadar işgalden değil, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele için sadece uluslararası sularda değil, karadan bombalamayı da içerebilecek operasyonlardan söz ediyordu. Son dört ayda yaşananlar, sadece füzelere ve doğrudan saldırılara değil, askeri operasyonlar, zorlayıcı diplomasi ve açık kaynaklı otomatik istihbaratın (OSINT) bir kombinasyonuna dayanan son teknoloji ürünü bir askeri saldırıdır. Uydular, AIS sistemleri, sosyal ağ analizi ve tahmin modelleri Venezüella’daki askeri hareketler, iç toplumsal tepkiler, silahlı kuvvetlerin ruh hali ve hükümetin her olay karşısındaki tutumu hakkında gerçek zamanlı bilgi üretmektedir. Bu aşamada ABD’nin amacı, Venezüella ve Latin Amerika’daki davranışları önceden tahmin etmesini ve konvansiyonel savaşa başvurmak zorunda kalmadan baskıyı kalibre etmesini sağlayacak büyük hacimli veri ve bilgi biriktirmek gibi görünüyor. Başka bir deyişle, savaş tek bir füze bile atılmadan başladı ve veri, algı ve hikayelerin toplanması ve analizi yoluyla yürütülüyor.

ABD FAA’nın NOTAM’ı (2) ile başlatılan ve Trump’ın doğrudan hava sahasını kapatma emriyle pekiştirilen hava ablukası, devam eden müzakereler bağlamında Venezüella’ya yönelik ekonomik ve medya kuşatmasını arttırmayı amaçladığı anlaşılan bir başka emperyalist müdahale biçimidir. İran’a karşı olduğu gibi bir askeri saldırı olasılığı, başlatılan müzakerelerin mevcut aşamasının ilerlemesine ve sonucuna bağlıdır.

Petrol piyasaları Ocak 2025’ten bu yana fiyatların düştüğünü gördü ve Venezüella’nın gezegendeki en büyük ham petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen Karayipler’deki askeri kriz konusunda herhangi bir tedirginlik göstermedi. Petrol piyasası çatışmanın müzakere yoluyla çözüleceğine inanıyor gibi görünüyor. Borsa analistlerinin haklı olup olmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Maduro sonrası geçiş sürecinde ABD’nin karşılaşacağı en büyük sorun, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia (MCM-EGU olarak biliniyor) ikilisinin sahip olacağı sınırlı yönetişim kapasitesidir. Aşırı sağcı Nobel Ödülü sahibi María Corina Machado’nun Maduro’nun reddini sentezleyen bir liderliğe sahip olduğu doğrudur, ancak bu Venezuela’daki kadar karmaşık bir geçiş fırtınasının ortasında yönetme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Machado’nun olası hükümetinin özelliklerine ilişkin yaptığı açıklamalar, ülkeyi istikrara kavuşturacak bir ulusal uzlaşma ve mutabakat görevinden ziyade özgürlükçü olmayan programlara benziyor. Bu nedenle Maduro’nun kendi hükümeti ABD petrol kaynakları için en istikrarlı hükümet olabilir ancak bunun için Maduro’nun söylem ve eylemlerinde yapısal bir değişikliğe gitmesi gerekir. Diğer seçenek ise dört farklı taraf arasında bir anlaşmaya dayalı olarak düzenli bir geçiş sağlamaya çalışmak: Madurizm, MCM-EGU ikilisi, asker-polis kesimi ve Fedecámaras işverenler birliği (ticaret odaları federasyonu). Başka bir deyişle amaç, müzakere edilmemiş bir geçiş bağlamında uzun süreli bir çatışmanın yaratacağı travmayı ve petrol kaynaklarına yönelik tehlikeyi önleyecek bir eşitler hükümeti kurulmasını zorlamaktır. Bu kısa vadede o kadar kolay görünmüyor.

Devrimci bir politika olarak anti-emperyalizm

Müzakerelere doğrudan erişimimiz yok, ancak ABD’nin Karayipler’deki acımasız askeri konuşlanmasını görüyoruz. Somut gerçeklik budur. Bu bağlamda, devrimciler açısından doğru olan, aktif bir anti-emperyalist militan kampanya yürütmektir. Madurizm eleştirisi askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılamaz. Otoriter sürüklenişini görmezden gelerek bu hükümeti de savunamayız. Uygulanabilir tek demokratik tutum, ABD müdahaleciliğini reddetmek ve Madurist hükümetin otoriterliğini kınarken, işçi haklarını savunmak, siyasi özgürlükler talep etmek ve egemen ve barışçıl bir çözüm için baskı yapmaktır. Bölgenin demokratik, barışçıl ve egemen bir çözüme ihtiyacı vardır. Artık yeter: Kuşatmalara, vesayetlere, savaşlara son!

7 Aralık 2025

1) Venezuela Devlet Başkanı Cipriano Castro, Venezüella’nın dış borcunu tanımayı reddetti ve bu da 1902-1903 yıllarında Avrupalı güçler tarafından Venezüella kıyılarının deniz ablukasına alınmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri “arabulucu” olarak müdahalede bulunarak ülkedeki jeopolitik etkisini güçlendirdi, ancak Castro’nun milliyetçiliğine Venezüella petrolünün kontrolüne engel teşkil ettiği için her zaman şüpheyle yaklaştı. MIR’in kurucusu ve Venezüella radikal solunun tarihi lideri Domingo Alberto Rangel, Gómez, el amo del poder (1975) adlı kitabında ABD’nin Gómez liderliğindeki darbeye verdiği desteğe ilk işaret edenlerden biriydi. Gómez iktidara gelir gelmez İngiliz Horacio Hamilton’a verilen petrol imtiyazlarını iptal ederek General Asphalt’a (ABD) verdi. 1910 ve 1914 yılları arasında Gómez, o zamanlar Standard Oil’in bir yan kuruluşu olan Caribbean Petroleum gibi Amerikan şirketlerine ilk büyük petrol imtiyazlarını verdi.

2) NOTAM’lar (Notice to Airmen), pilotları altyapılar üzerindeki veya çevresindeki gelişmeler hakkında bilgilendirmek için devlet hava trafik kontrol kuruluşları tarafından yayınlanan mesajlardır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma! – NPA-L’Anticapitaliste

Ulusal para biriminin ve ekonominin çöküşü, hiper enflasyon ve ücretlerin yerinde sayması; 28 Aralık Pazar günü Tahran çarşısından başlayıp çok sayıda kente ve üniversiteye yayılan kitlesel seferberliğin başlıca unsurlarıdır. Göstericilerin mücadeleci kararlılığı ve durumun gelişme hızı, bunun döviz kurundaki artışa verilen geçici bir tepki olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bir kez daha, onlarca yıla yayılan adaletsizliklere, yoksulluğa, cinsiyet ayrımcılığına ve baskıya kök salmış derin bir toplumsal öfke kendini ifade ediyor. Çarşının grevi, dükkânların kapanması ve öğrencilerin sahneye çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’ni sarsan bu derin hareketin yeni bir aşamasına işaret ediyor.

Vahed sendikası gibi işçi sendikaları ile öğretmen ve emekli dernekleri harekete derhâl destek verdi.

Resmî enflasyon yüzde 52’yi aşmışken iktidar ücretleri artırmayı reddediyor. Bu, devlet bütçesinin açıkça işçilerin, emeklilerin, işsizlerin ve en güvencesiz kesimlerin sırtından finanse edildiği anlamına geliyor. Daha az sağlık hizmeti, daha az eğitim, daha fazla dışlanma ve tükenmiş bir toplum demek bu. Yoksulluk patlarken, ülke yöneticileri—başta Rehber Hamaney olmak üzere—devasa servetler biriktiriyor. İktidar görünürde protestoları yatıştırmaya çalışsa da, fiiliyatta sahada baskıyı artırıyor. İran İslam Cumhuriyeti bir kez daha darağacı ve korku sayesinde ayakta kalmaya çalışacak. Mollalar rejimi 2025’te 1922’den fazla tutukluyu idam etti; buna rağmen halk seferberlikleri durmuyor. Göstericilerin cesareti son derece büyük ve itiraz zayıflamıyor. Şimdiden iktidarın zayıflık işaretleri belirdi: Merkez Bankası Başkanı istifa etti, üniversitelerin güvenliğinden sorumlu üç yetkili görevden alındı, devlet 26 ilde idare merkezlerini kapattı ve üniversitelerde dersler uzaktan eğitime geçti. Ve bu belki de sadece başlangıç!

Bu dinamik karşısında, özellikle monarşist akımlar tarafından yapılan sahiplenme girişimleri açık biçimde reddedilmelidir. Bu çevreler, İran’dan çıkan videolardaki sloganları değiştirerek, eylemcilerin “monarşist” çözüme destek verdiği izlenimini yaratmaya yönelik bir manipülasyon kampanyası yürütmekten çekinmiyor. Netanyahu ve Trump tarafından desteklenen Şah’ın oğlu, İran halklarının müttefiki değildir. Projesi otoriter ve ultra-liberaldir. İran halkları saf değil. Bir diktatörlüğü yıkıp yerine bir başkasını kurmak için ayaklanmadılar. Seçenek iki despotizm biçimi arasında değil; adaletsizlik üzerine kurulu bir sistemin sürdürülmesi ile eşitliğe, sosyal ve demokratik haklara ve onura dayanan bir geleceğin inşası arasındadır.

Üniversiteler, işyerleri, emekçi mahalleleri ve kentsel çeperler arasındaki dayanışma; öfkeyi, baskıya direnebilen, her türlü araçsallaştırmayı engelleyebilen ve hareketin gasbedilmesini reddeden örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmenin anahtarıdır.

İran halklarının, ilerici güçlerin tüm uluslararası dayanışmasına ihtiyacı vardır. NPA–L’Anticapitaliste, İran’ın gençliğinin, işçi ve emekçilerinin yanındadır. Diktatörlüğe, hayat pahalılığına ve adaletsizliklere karşı mücadele eden İran halklarına tüm desteğimizi sunuyoruz.

NPA–L’Anticapitaliste’nin 1 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı açıklama

Bangladeş, Hindistan: Cemaatçi Şiddete, Fundamentalizme ve Devletin Suç Ortaklığına karşı Dayanışma

Bizler, Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist) [CPB-ML] ile Radical Socialist (Hindistan), Güney Asya’da —özellikle Bangladeş’te— yaşanan cemaatçi şiddet dalgasını, dinci fundamentalizmi ve demokratik ile laik alanlara yönelik saldırıları; ayrıca bu gelişmelerin Hindistan’da yarattığı tehlikeli siyasal yansımaları en güçlü biçimde kınıyoruz. Bangladeş’te Şeyh Hasina hükümetinin devrilmesi, kota reformu hareketinin bir sonucudur; bu hareketin kendisi de eğitim sistemi, işgücü piyasası ve kamu işlerinin yürütülüşündeki daha derin yapısal krizlerin bir yansımasıydı. Yıllara yayılan ekonomik durgunluk, gençler arasında kitlesel işsizlik, enformel çalışmanın yaygınlaşması ve devletin insana yakışır geçim koşullarını güvence altına alamaması, yaygın bir halk öfkesini tetiklemiştir. Bu öfke samimi ve haklı olmakla birlikte, mevcut siyasal düzene sınıfsal bir alternatif sunabilecek, tutarlı, ilerici ya da sol bir siyasal güce dönüşememiştir.

Muhammed Yunus liderliğindeki “partisiz” geçici hükümet başlangıçta olumlu karşılanmış ve belli bir meşruiyet kazanmıştır. Ne var ki, temel görevi kamu işlerinin demokratik biçimde idaresini yeniden tesis etmek olan bu yönetim, seçimleri bir yıldan uzun süre ertelemiş; nihayetinde, Hasina hükümetinin düşüşünden yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Şubat 2026’da yapılacağını açıklamıştır. Yurttaşların denetim yoluyla demokratik haklarını kullanma olanağının bu denli uzun süre askıya alınması, gerici ve cemaatçi güçlerin konumlarını pekiştirmesine imkân tanımıştır.

Yunus yönetimi, devletin temel sınıfsal karakterini değiştirmemiştir. Teknokratik ve “saygın” bir vitrin arkasında, eski düzenin zor aygıtları —polis, ordu, yargı— olduğu gibi yerinde durmaktadır. Aynı zamanda, Jamaat-e-Islami gibi daha önce yasaklanmış ya da marjinalleştirilmiş İslamcı güçler rehabilite edilmiş ve teşvik edilmiştir. Bu güçler gerici bir toplumsal düzen dayatmayı hedeflemekte, fundamentalizmlerini milliyetçilik olarak sunmaya çalışmaktadır; bu süreç, bölgesel Hint hegemonyası ve Yeni Delhi’de Hindu milliyetçisi otoriterliğin pekişmesi tarafından da kolaylaştırılmaktadır.

Dipu Chandra Das’ın yakın zamanda linç edilmesi, Hindu ailelere ait evlere yönelik saldırılar, The Daily Star ve Prothom Alo gibi bağımsız gazetelere ve Chhayanaut ile Udichi gibi kültürel örgütlere yöneltilen şiddetli saldırılar, tehlikeli bir tırmanışa işaret etmektedir. Bu eylemler yalnızca bireylere ve topluluklara karşı işlenmiş suçlar değildir; demokrasiye, laikliğe, ifade özgürlüğüne ve ilerici kültüre yönelik saldırılardır. Amaçları muhalefeti susturmak, toplumu sindirmek ve korku ile nefret siyasetini sıradanlaştırmaktır.

Tüm bu cemaatçi şiddet eylemlerini ve yıldırmaları hiçbir muğlaklığa yer bırakmaksızın kınıyoruz. İster İslam adına ister başka herhangi bir din adına olsun, din adına uygulanan şiddet hiçbir koşulda mazur görülemez ve kararlılıkla mücadele edilmelidir. Aynı zamanda, Hindistan’daki sağcı Hindu güçlerin bu trajedileri fırsatçı biçimde istismar etmesini de reddediyoruz. Bu güçler, Bangladeş’teki azınlıkların acılarını kendi cemaatçi ve seçimci çıkarlarını ilerletmek için araçsallaştırmaya çalışmaktadır.

BJP’nin ve Sangh Parivar’ın seçici öfkesi —özellikle Batı Bengal’deki son seferberlikleri— topluluklar arası gerçek bir uyum kaygısıyla pek az ilişkilidir. Bu tutum, seçimler yaklaşırken yürütülen daha geniş bir kutuplaştırma projesinin parçasıdır. Bengalce konuşan işçiler, emekçiler, göçmenler ve yoksullar giderek daha sık biçimde “sızmacı” yaftasıyla hedef alınmakta, taciz edilmekte ve insanlıktan çıkarılmaktadır. Bu açık cemaatçi ve yabancı düşmanı kampanya, Hindutva ideolojisinin [Hindu üstüncülüğü] Hindistan’daki kamusal söyleme ne denli nüfuz ettiğini göstermektedir.

Bangladeş’te Osman Hadi’nin öldürülmesi, fundamentalist saldırının gerçek niteliğini daha da açık biçimde ortaya koymaktadır: Bu yalnızca azınlıklara yönelik bir saldırı değil, laik, demokratik ve ilerici politikalara karşı daha geniş çaplı bir saldırıdır. Hindu milliyetçisi güçlerin bu cinayetler karşısındaki sessizliği, kendi cemaatçi ve totaliter projelerinin açık bir göstergesidir.

Cemaatçi şiddetin ve baskının hedefi olan tüm topluluklarla sarsılmaz bir dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz. Devrimci Marksistler ve enternasyonalistler olarak, cemaatçilik ve fundamentalizmle mücadelenin, sınırları aşan işçi sınıfı dayanışmasına ve bölgesel güç eşitsizliklerinin berrak bir kavranışına dayanması gerektiğini vurguluyoruz. Güney Asya’nın baskın gücü olarak Hindistan’ın özel bir sorumluluğu vardır; Hindistan solunun her türlü sınıf işbirliğini, özellikle de “ılımlı” Hindutva’ya teslim olan burjuva partilerle uzlaşmayı reddetmesi gerekir. Aynı şekilde Bangladeş solu da tüm burjuva güçlerden programatik ve örgütsel olarak net bir biçimde ayrışmalıdır.

Bu nedenle şu çağrılarda bulunuyoruz:

  1. Cemaatçi şiddet eylemlerine ve toplu linçlere karışan tüm faillerin, sorumluların yaptıklarının hesabını vermesini sağlamak üzere, bağımsız denetime açık, şeffaf, tarafsız ve aleni yargılamaların derhâl yapılması.
  2. Bangladeş’te ve tüm bölgede, dini azınlıklara, gazetecilere, sivil toplum aktivistlerine ve laik kültürel örgütlere yönelik hukuki korumanın ve güvenliğin acilen güvence altına alınması.
  3. Demokratik, laik ilkeler ve insan onuru pahasına çoğunluklar tarafından uygulanan her türlü dini fundamentalizm ve baskı biçimine karşı tavizsiz bir mücadele yürütülmesi.
  4. Medyanın ve kültürel örgütlerin demokratik haklarının tanınması; yıldırma, sansür ve siyasal şiddete son verilmesi.
  5. Dar bir milliyetçilik ya da dışlayıcı bir siyaset yerine, çoğulculuğu, eşitliği ve laik demokrasiyi savunmak için Güney Asya’daki tüm işçiler arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Bangladeş ile Hindistan halkları arasında yapıcı bir işbirliğinin kurulması.

Her iki tarafın hükümetlerini, demokratik güçlerini, sendikalarını, öğrenci hareketlerini ve sivil toplumunu; cemaatçiliğe, otoriterliğe ve devletin suç ortaklığına karşı birleşmeye ve adalet, eşitlik ve barış üzerine kurulu toplumlar inşa etmeye çağırıyoruz.

Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist)
[Communist Party of Bangladesh (Marxist–Leninist)]

Radical Socialist (Hindistan)