İmdat Freni

Enternasyonal

Ukrayna: İşçi Denetimi altında Bir Kamulaştırma için – Sotsialnyi Rukh/Toplumsal Hareket

Kamulaştırılmasını izleyen iki yıl içinde Ukrnafta, özel sektörün elinde bulunduğu 20 yıl boyunca elde ettiğinden daha fazla kâr üretmiştir.

5 Kasım 2022’de, halka açık anonim şirket “Ukrnafta” devlet mülkiyetine devredildi.

2022’ye kadar Ukrnafta, oligark İhor Kolomoyskiy’e aitti. 2022–2023 yılları arasında Ukrnafta’nın kârları neredeyse 1 milyar ABD dolarına ulaştı; bu rakam, şirketin İhor Kolomoyskiy’in mülkiyetinde bulunduğu tüm dönem boyunca elde ettiği kârı aşmaktadır.

Kamulaştırılmasından bu yana Ukrnafta ayrıca:

  • 75 milyar grivna tutarında rekor düzeyde vergi ödemiştir;
  • 11 yıl aradan sonra ilk kez sismik etütler gerçekleştirilmiştir;
  • 13 yıl aradan sonra ilk kez yeni bir petrol kuyusu açılmış ve önümüzdeki yıllarda 10 yeni kuyunun daha açılmasını öngören bir sondaj projesi başlatılmıştır.

Ukrnafta örneği, büyük işletmelerin kamulaştırılmasının kârların, vergi gelirlerinin ve sektördeki yeniliklerin artmasına pekâlâ yol açabileceğini göstermektedir. Neoliberal mitlerden türeyen sözde “etkin mülk sahibi”, gerçekte çoğu zaman savurgan ve el koyucu biridir; bildiği tek şey vergiden kaçınarak servetini vergi cennetlerine aktarmaktır.

1990’ların yağmacı özelleştirmeleri sonucunda oligarklar tarafından haksız biçimde edinilen tüm varlıkların kamulaştırılması çağrısını tutarlı biçimde sürdürmeye devam ediyoruz. Bu varlıklar Ukrayna halkından gasp edilmiştir ve halka iade edilmelidir.

Bununla birlikte, kamulaştırma adil bir toplum inşasında yalnızca ilk adımdır ve tüm sorunlar için sihirli bir çözüm değildir. Kamulaştırılan işletmelerin beceriksiz bürokratlar tarafından yağmalanmaması ya da çökertilmemesi için işçilerin denetimine tabi olmaları gerekir.

Personelin, şirket yönetimi üzerinde etkide bulunabileceği araçlara sahip olması gerekir; böylece işletme yeni bir yolsuzluk kaynağına dönüşmez.

Ukrnafta örneği, simgesel işletmelerin oligark etkisinden arındırılmasının, uzun vadede ekonominin toparlanmasına yol açabileceğini göstermiştir.

Bir sonraki adım, Kryvyi Rih demir-çelik kombinasının ve savaş koşulları nedeniyle mali zorluklara sürüklenmiş diğer işletmelerin kamulaştırılması olmalıdır. Ekonomik güvenliği yeniden tesis etmenin zamanı gelmiştir.

6 Ocak 2026

Toplumsal hareket Sotsialnyi Rukh, Dördüncü Enternasyonal’in Ukrayna’daki sempatizan seksiyonudur. İnternet sitesi: https://rev.org.ua.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran’ın Dinci-Otoriter Rejimine ve Emperyalist Müdahalelere Karşı: İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun Açıklaması

İran’ı sarsmakta olan kitle eylemleri, onlarca yıllık diktatörlüğün, hayat pahalılığının, kontrolden çıkmış enflasyonun ve milyonlarca insanın yaşam koşullarının çöküşünün yarattığı derin bir halk öfkesini ifade ediyor. Uluslararası yaptırımlar ile İran İslam Cumhuriyeti’nin felaket niteliğindeki ekonomi politikaları, rejimin elitleri ve Devrim Muhafızları muazzam servetler biriktirirken, ülkeyi derin bir durgunluğa sürüklemiştir.

Tahran Büyük Çarşısı’ndaki esnaftan başlayan toplumsal tepki, kısa sürede seksenden fazla kente yayılarak emekçi mahalleleri, krizle boğulan küçük esnafı, öğrencileri ve geleceği elinden alınmış gençleri sardı. Böylece ulusal ölçekte bir siyasal harekete dönüşen bu süreç, sömürüye dayalı, kadınları ve ulusal azınlıkları ezen, otoriter ve yolsuz bir İslamcı rejime yöneltilmiş yeni bir meydan okumayı temsil etmektedir.

On yıllardır —özellikle kadınların “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının ön saflarında yer aldığı 2022’deki büyük seferberlikler boyunca— İran halkları, iktidara karşı cesaretle direnmiş ve demokratik, eşitlikçi ve sosyal adalete dayalı bir toplum özlemlerini sürekli olarak dile getirmiştir.

Benzer şekilde, mevcut hareket de yalnızca konjonktürel bir başkaldırıyla sınırlı değildir; emekçilerin, öğrencilerin, kadınların ve ezilen halkların —özellikle Rojhilat’taki Kürt halkının— kendi kaderlerini ellerine alma mücadelesinin yeni bir halkasını oluşturmaktadır.

2018 ve 2019’daki kitlesel seferberliklerin toplumsal talepleri ile “kadın, yaşam, özgürlük” isyanının merkezindeki eşitlik ve özgürlük taleplerini birleştiren bugünkü mobilizasyon, içinde muazzam bir devrimci potansiyel barındırmakta. İran İslam Cumhuriyeti tükenmiş durumda ve bunun farkında. Rejim ancak şiddet ve vahşetle ayakta durabiliyor. Devlet baskısını ve göstericilere, toplumsal, sendikal, siyasal ve kültürel aktivistlere yönelik polis şiddetini kayıtsız şartsız kınıyoruz.

İran halkının grevleri, yürüyüşleri ve gösterileriyle; talepleri ve özerk örgütlenme biçimleriyle en içten dayanışmamızı ifade ediyoruz. Sömürüden ve baskılardan arınmış bir toplum için verdikleri mücadeleyi destekliyoruz.

Enternasyonalizmimiz basit bir ahlaki kınamaya indirgenemez; mesele, halkların her türlü baskıya karşı kendi kendini özgürleştirme gücünü tanımak ve somut biçimde desteklemektir. İran halkları iki despotizm arasında seçim yapmak istemiyor.

Trump ve Netanyahu’nun, monarşist akımı finanse ederek ve İran’a yönelik yeni bir askeri müdahale tehdidi savurarak tepeden bir çözüm dayatmaya çalışan “rejim değişikliği” projelerini reddediyoruz. Trump’ın projelerinin arkasında, Venezuela örneğinde açıkça ifade ettiği üzere, fosil enerji rezervlerine el koyma hedefi yatmaktadır.

Yakın tarih göstermektedir ki bombardımanlar, yaptırımlar ve dış müdahaleler yalnızca büyük Batılı güçlerin ve otoriter devletlerin hegemonyasını güçlendirmekte, halkları yıkıma sürüklemekte ve emekçi sınıfları bölmektedir. Halkların ne emperyalist “koruyuculara” ne de otoriter rejimlere ihtiyacı vardır: özgürleşmeleri, ancak emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ulusal azınlıkların kendi bağımsız, birleşik ve öz-örgütlü mücadelelerinden; emperyalist müdahale olmaksızın geleceklerini özgürce belirlemelerinden doğabilir.

5 Ocak 2026

Özgür ve Silahsızlandırılmış bir Arktik için: Grönland’ın Bağımsızlığını, Halkını ve Doğasını savunalım – SAP (Danimarka)

ABD’nin Venezuela’ya saldırısının ardından ABD Başkanı Trump’ın tekrar Grönland’a göz diktiklerini belirtmesi ve “ulusal güvenlik bakımından Grönland’a ihtiyaç” duyduklarını ifade etmesi üzerine Dördüncü Enternasyonal Danimarka Seksiyonu SAP (Sosyalist İşçi Politikası) tarafından geçtiğimiz yıl Washington’un yine aynı yayılmacı hevesini dile getirdiğinde yapılan açıklamayı yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Donald Trump’ın ABD’nin Grönland’ı devralması yönündeki tekrarlanan talepleri ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in Grönland’daki ABD askerî personelinin sayısına ilişkin açıklamalarıyla birlikte, Grönland üzerindeki emperyalist rekabet niteliksel olarak yeni ve belirleyici bir aşamaya girmiştir.

Arktik’i ve İnuit halklarını savaştan ve askerîleştirmeden korumaya yönelik uzun mücadele bugün temel bir krizle karşı karşıyadır. Dünyanın tepesinde bir silahlanma yarışı tehdidi ve halkların doğal kaynakları için bir kez daha dizginsiz bir yağma, yalnızca Grönlandlıların varlığını değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Barışın en büyük güvencesi ve Arktik’in yegâne gerçek muhafazası, Grönland Parlamentosu Inatsisartut ve İnuit Çevre Konseyi (Inuit Circumpolar Council) dâhil olmak üzere, yerli halkların örgütleri ve temsilî kurumlarının elindedir.

Trump, “kibar” Danimarka emperyalizminin gizlemeye çalıştığını açıkça dile getiriyor: kapitalizmin mantığı altında ülkeler, insanlar ve halklar en iyi ihtimalle metadır; en kötü ihtimalle ise savaş ganimeti. Aynı nedenle Trump’ın, Danimarkalı ve Amerikalı burjuvazi arasındaki neredeyse 200 yıllık ittifakın yeniden müzakere edilmesi yönündeki talebi Danimarka’yı tam anlamıyla bir sömürge histerisine sürüklemiştir. Bu histerinin zirvesi ise elbette, Danimarka’nın kriyolit madenciliğini konu alan belgeselin, hükümetin en üst düzeylerini de içeren açık siyasi baskılar sonucunda bu hafta internetten kaldırılmasıdır. Bu sansür son derece taraflıdır ve kaynak materyalin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, birçok yurttaşın hayati bir toplumsal tartışmada yönünü bulması artık zor, hatta imkânsız hâle gelmiştir.

KRIYOLİTİN ÖNEMİ

Danimarka’daki burjuva paniği, Danimarkalı kapitalistlerin Grönland’dan kriyolit çıkarımı yoluyla yağmalamayı başardıkları muazzam servet ışığında değerlendirilmelidir. Danimarka devletinin, Grönland’ın minerallerinin çalınmasına izin vermek için Danimarkalı kapitalistlerden ücret almış olmasına rağmen, Weber’in [Øresund kriyolit fabrikasının kurucusu Theobald Weber, ed.] mirasçılarının her biri, babalarının ölümünde aldıkları birer milyonun en az %40’ı kadar bir getiri elde etmiştir. Bu tür gelirler normal ticari faaliyetlerden değil, yalnızca tekelci konumlardan ve sömürge rantlarından doğar. Bu gelirin yeniden yatırımı, bugün bildiğimiz Danimarka’yı inşa etmiştir. Modern Danimarka kapitalist sınıfının vaftiz babası sayılan C. F. Tietgen, Ivittuut’taki madenin inşasının arkasındaki isimdi. Bu nedenle kriyolitin çıkarılması, Danimarka’nın sanayi toplumuna dönüşmesini mümkün kılan ilkel birikimin belirleyici bir parçası olarak görülmelidir.

Kriyolit olmasaydı, alüminyum büyük olasılıkla yaygın kullanılan bir metal hâline asla gelmezdi ve sahip olduğu geniş olanaklar insanlığın yararına sunulamazdı. Danimarka ve ABD, kriyolitin sömürülmesinden elde edilen kârları aşağı yukarı eşit biçimde paylaşmıştır. ABD açısından bu, hava kuvvetlerinin hızla inşa edilmesini mümkün kılmış; bu da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’ye dünya piyasası üzerinde belirleyici bir etki sağlamıştır. Bu kaderin türettiği zenginlik ve değer rakamlarla ölçülemez. Bu nadir minerallerin dünyanın tek bir yerinde, yerel halk tarafından deri tabaklamada kullanılan biçimiyle toprağın üzerinde serbestçe bulunmasının ne anlama geldiği, tarihsel etik soruları arasında kaybolmuştur. Diğer sömürgeleştirilmiş halklar gibi, Grönlandlı İnuitlere de kendi toplumlarının ve ekonomilerinin yüzyıllar sürecek gelişiminin temellerinin atılabileceği yerde geriye yalnızca yerde bir delik kalmıştır.

ABD’DE VE DANİMARKA’DA SÖMÜRGECİLİK

Trump’ın Grönland üzerinde denetim talep eden pervasız çıkışı, Danimarka ve ABD’nin Grönland’a yönelik politikalarını tanımlayan sömürgeci, emperyalist ve ırkçı düşüncenin basit bir devamıdır. Grönland halkı, uzun ve zorlu bir siyasal mücadeleyle bağımsızlığa ilişkin hukuki ve biçimsel haklarını kazanmıştır. Ancak Amerikan emperyalizmi, yerli halklar tarafından devletlerin kurulmasına derin bir güvensizlikle yaklaşmaktadır. Bu nedenle, Demokrat yönetimler döneminde dahi, Grönlandlı elitler arasında nüfuz kazanmak ve onları ABD’ye bağlamak için sistematik biçimde çalışmışlardır.

Bu sömürünün açığa çıkmış olması bile Danimarka’da bir sömürge histerisi yaratmış; Grönlandlı yurttaşlarımıza yönelik sömürgeci ırkçılık serbest bırakılmıştır – örneğin, Grönland’ın bağımsızlığının Danimarka’daki Grönlandlılar için sonuçlar doğurması gerektiği gibi fikirlerle. Grönland’ın statüsüne ilişkin kararların, Danimarka’da yaşayan ve Danimarka toplumunun bir parçası olan Grönlandlılar üzerinde herhangi bir etkisi olması gerektiği düşüncesi kesin biçimde reddedilmelidir. Ayrıca, normalde “Grönland hakkında Grönland olmadan hiçbir şey” sloganını savunan Danimarka hükümetinin, aynı anda Grönland’ı dışlayarak Avrupa’yı dolaşıp “Krallık”ın savunusu için destek toplamış olması da son derece eleştirilebilir. Grönland hükümeti güvenlik müzakerelerini yürütme konusunda fazlasıyla yetkindir – nitekim imtiyazlar ve ticaret görüşmelerinde bunu zaten yapmaktadır.

GÖREVLERİMİZ

Danimarka işçi sınıfı ve solu, Grönland halkına karşı özel bir sorumluluk taşımaktadır. Ne yazık ki, Danimarka işçi hareketinin geniş kesimlerini Grönland halkı konusunda belirgin bir rehavetin karakterize ettiği doğrudur. Önemli istisnalar dışında, çok fazla sayıda kişi “meseleyi Grönlandlılara bırakmanın” yeterli olduğuna inanmış ve böylece Grönland’ı etkileyen karmaşık tarihsel ve güncel sorunlarla yüzleşmekten fiilen kaçınmıştır. Bu durumun telafi edilmesi gerekmektedir.

Her şeyden önce, Grönland tarihine ve bugüne ilişkin tartışmaların örgütlenmesine katılarak ve Grönlandlı aktivistleri ve Danimarka’daki Grönlandlıları kendi kavrayışlarını ve perspektiflerini sunmaya davet ederek—yalnızca Grönland’da değil, Danimarka toplumunun tamamında bunu yapmak gerekir. Bunu etkin olduğumuz tüm çevrelerde yapabiliriz. Aynı zamanda, Grönland tarihinin ve Danimarka sömürgeciliğinin okul müfredatına dâhil edilmesini istiyoruz. Hiçbir çocuk, Kopenhag’daki Mermer Kilise’yi, tamamlandığında “Alüminyum Madeni” olarak da anıldığını bilmeden görmemelidir.

Bununla birlikte, sömürgecilik sonrası çatışmalar ve sömürgeci nüfusun—özellikle işçi sınıfının—kör noktaları hakkında daha fazla öğrenme ihtiyacı da vardır. Bunun canavarca bir örneği, “ekonomi uzmanlarının”, bir hammaddeye (kriyolit) atfedilen toplam değerin sömürgeci gücün sömürgeleştirilen ülkeden ne aldığının bir ölçütü olarak vurgulanmasına neredeyse hiç itiraz edilmeden gürlemelerine izin verilmesidir. Oysa sömürgecilik araştırmacıları, bu değerin belgeseldeki önemine dikkat çekmektedir; zira bu değerin neredeyse tamamı Grönland’ın GSYH’sinden Danimarka’ya aktarılmıştır. Ayrıca, üreme hakları meselesine ve Danimarka devletinin Grönlandlı çocukların bir kuşağının yarısının doğmasını engellemeye yönelik aktif çabalarına özel bir odaklanma da olmalıdır.

GRÖNLANDLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNİ DESTEKLEYEBİLECEK TALEPLER

Grönland’ın bağımsızlık arzusunu bütünüyle desteklerken ve Grönlandlıların eşit muamele ihtimaline güvenmemelerini anladığımızı belirtirken, Grönland halkıyla mümkün olan en iyi ilişkileri sürdürmek istiyoruz. Bizi yalnızca tarih değil, aile ve dostluk bağları da birbirine bağlamaktadır. Ancak bu istek, ancak Grönland’ın kendi toprakları üzerinde tam denetimi elde etmesinin desteklenmesiyle anlamlıdır; Grönland halkının siyasal tercihlerini baskı altına almak için hiçbir ekonomik zorlamaya başvurulmamasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, Grönland’da ailesi bulunan herkes için Danimarka–Grönland arasındaki seyahatin erişilebilir kılınmasını talep ediyoruz. Grönland’ın bağımsızlığının, Grönland’ı yıkıcı imtiyazlar vermeye zorlamamasını ya da herhangi bir askerî baskı biçimine boyun eğmeye mecbur bırakmamasını sağlamak için çalışacağız. Aynı zamanda, tüm Grönland halkını dâhil etmeyi hedeflemeyen; bunun yerine küçük elitlere odaklanan her türlü süreci reddediyoruz.

Bu nedenle ayrıca, Grönland’a yeraltı kaynaklarına ilişkin tüm çalışmalara tam ve engelsiz erişim verilmesini ve Arktik’e ilişkin tüm askerî anlaşmaların Arktik nüfusunun onayına sunulmasını talep ediyoruz. Danimarka devleti ve Danimarka burjuvazisi, Arktik’in yağmalanmasından kâr elde etmenin ne kadar zor olduğuna dair iddialarını sürdürdükçe, hisse temettüsü ödemeleri dâhil olmak üzere tüm hesapların açıklanmasını talep ediyoruz.

Eski bir sömürgeci güç olarak Danimarka ile Grönland arasındaki ilişkinin doğru düzgün bir programının geliştirilmesi, Grönland’ın tam katılımını ve bağımsızlığını gerektirir. Bu nedenle, Danimarka solunun Inuit Ataqatigiit’e katkısından memnuniyet duyuyor ve kendilerine seçimlerde başarılar diliyoruz.

23 Şubat 2025

SAP tarafından çevrilmiştir. Kaynak:
Socialistisk Information
https://socinf.dk/for-et-frit-og-afmilitariseret-arktis-forsvar-groenlands-selvstaendighed-forsvar-den-groenlandske-befolkning-og-natur/

Venezuela’ya Yönelik Emperyalist Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

Donald Trump yönetimi, Venezuela topraklarında “cerrahi hedeflere” yönelik bir askerî hava saldırısı gerçekleştirdi; yani ülkenin resmî binalarına ve askerî üslerine yönelik bombardımanlar yaptı. Yaklaşık otuz yıla yakındır kıtada eşi benzeri görülmemiş olan bu olay, Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın tamamının eğemenliğinin açık bir ihlali olup, uluslararası hukukun bütünüyle çiğnenmesi anlamına gelmektedir.

Cumartesi 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’ta ve Venezuela’nın iki başka eyaletinde gerçekleşen bombardımanlar ve patlamalar, Başkan Nicolás Maduro’nun tutuklanıp kaçırılması için bir dikkat dağıtma operasyonu olarak kullanılmıştır; Trump bunu kendi sosyal ağı Truth Social’da bizzat itiraf etmiştir. Başkanın akıbeti henüz bilinmemekte; Maduro’nun yakalanmasında hangi iç kesimlerin işbirliği yapmış olabileceği de belirsizliğini korumaktadır.

Ülkenin geleceğine ilişkin bu belirsizlik, ilerici, demokratik, sosyalist ve devrimci tüm güçlerin emperyalist saldırıya karşı ve Venezuela halkının kaderini bağımsız ve egemen biçimde belirleme hakkı için uluslararası bir hareket başlatmasını her zamankinden daha acil kılmaktadır. Görevden alındığı söylenen başkanın rejimine ilişkin görüş ya da tutumdan bağımsız olarak, emperyalist müdahale Venezuela halkının acılarına, Latin Amerika halklarının sorunlarına ya da dünyada emperyalizm tarafından ezilen herhangi bir halkın durumuna çözüm değildir. Böyle bir müdahale her zaman onların çıkarlarına aykırı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bunun getirebileceği tek şey ölüm, baskı ve adaletsizliktir.

Gerekli olan küresel kampanya, her ülkede ABD büyükelçilikleri önünde düzenlenecek seferberlikleri ve mitingleri içermelidir; böylece halkların, bu tür emperyalist saldırılara karşı birliği gösterilmelidir.

Dördüncü Enternasyonal, Karayipler’de aylardır devasa bir Amerikan askerî gücünü bulunduran askerî yığınağın derhâl geri çekilmesini talep ederek Venezuela halkı ve işçi sınıfıyla dayanışma içindedir. Nicolás Maduro ve eşi Cilia Adela Flored’in serbest bırakılmasını istiyoruz — kimi yargılayacağına ya da kimi seçeceğine karar verecek olan Venezuela halkıdır. Askerî saldırganlığın sona ermesini ve Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenliğine saygı gösterilmesini talep ediyoruz!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası’nın açıklaması, 3 Ocak 2026

Venezuela: Proleter Bir Anti-Emperyalizmin Zorunluluğu – Luis Bonilla-Molina

Venezuela’ya karşı ABD bombardımanının başladığı şu saatlerde, yaklaşık bir ay önce kaleme alınmış olan ve yayın planımızda bulunan, Venezuela’lı bir IV. Enternasyonal üyesi olan, sosyal bilimci Luis Bonilla-Molina’nın analizini yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Venezuela’nın etrafındaki jeopolitik harita, ABD askeri gücünün güney Karayipler’de benzeri görülmemiş bir şekilde yoğunlaşması, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin ve 15.000’den fazla askerin konuşlandırılması, açık denizlerde ölümcül operasyonlar ve “narko-terörizm” söylemi ile yeniden çizildi.

Washington, Madurizm’in siyasi döngüsünün sona ermesi için baskı yaparken, Madurizm 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir kırılganlıkla karşı karşıya kaldı. Arka planda yeni doktrinler ortaya çıkmakta, eski ihtiraslar yeniden su yüzüne çıkmakta ve ülke kendisini dış kuşatma ile iç otoriter sürüklenme arasında sıkışmış bulmaktadır.

Dört aydan kısa bir süre içinde güney Karayipler yarımkürenin en askerileştirilmiş bölgelerinden biri haline geldi. Trump yönetimi muhripleri, nükleer denizaltıları, deniz devriye uçaklarını, 22inciDeniz Piyadesi Sefer Birliğini ve son olarak da USS Gerald R. Ford uçak gemisini vurucu grubu eşliğinde bölgeye konuşlandırdı.

87 balıkçının hayatını kaybettiği Güney Mızrağı Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen operasyonlarda, “Venezuela bağlantılı narko-teröristlere karşı eylemler” olarak tanımlanan 23 tekneye yönelik 22 saldırı düzenlendi. İnsani yardım örgütleri yargısız infazları kınadı.

Saldırıya diplomatik baskılar, hava sahasının kapatılması duyuruları ve müttefik ülkeler Panama, Dominik Cumhuriyeti, Curaçao ve Trinidad ve Tobago’da askeri tatbikatların yoğunlaştırılması eşlik etti.

Güney Karayipler bir kez daha jeostratejik bir koridor haline geldi ve Venezuela bu koridorun merkezinde yer alıyor.

Yirmi beş yıllık kuşatma

Bu hikâye 1998 yılında Hugo Chávez’in başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başladı. ABD, Juan Vicente Gómez liderliğindeki 1908 darbesinden bu yana Venezüella ile kurduğu yeni-sömürgecilik ilişkisinin tehdit altında olduğunu gördü. O zamanlar Cipriano Castroyu devirmek için yapılan ABD müdahalesi (1), Venezüella petrol endüstrisi üzerinde 20. yüzyılın geri kalanında hız kesmeden devam eden bir kontrol stratejisi için bir sıçrama tahtası görevi gördü.

Chavez, Anayasa’da reform yapmak (1999) ve ulusun siyasi, ekonomik ve sosyal temellerini yeniden inşa etmek için bir kurucu süreç başlatma sözünü tuttuğunda, ABD stratejik çıkarlarının tehdit altında olduğunu gördü. Chavez’in 2000-2001 yıllarında tarım arazilerinin mülkiyetini yeniden tanımlamak ve petrol endüstrisi üzerindeki devlet kontrolünü yeniden düzenlemek için başlattığı girişimler, Washington’un 2002 yılında Chavez’e karşı bir darbe yapılmasını teşvik etmesine yol açtı. Darbe halkın seferberliği sayesinde engellendi.

O andan itibaren, özellikle Chavez’in “Yankees de mierda: Váyanse al Carajo” (“Siktiriboktan Yankiler: Siktirip gidin”) ifadesiyle bilinen anti-emperyalist bildiriyi (2004) yayınlamasıyla ABD ve Venezüella hükümeti arasındaki gerilim arttı. Ancak bu dönem boyunca Venezuela, Kuzey Amerika’nın istikrarlı bir petrol tedarikçisi olmaktan hiç vazgeçmedi. Chávez’in hastalığı ve ölümü tüm senaryoları ve yörüngeleri sorgulanır hale getirdi.

Şeytanla dans etmek

Maduro Chavez’in projesini devam ettirmiyor; onu ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve polisiye açılardan yeniden yapılandırıyor. Madurizm, Chavez tarafından uygulamaya konulan sosyal projeyi terk edişini maskelemek için sosyalist retoriği kullanan, gelişmekte olan bir burjuva kesiminin siyasi projesidir.

Madurizm dört aşamadan geçmiştir. İlki, 2013-2017 yılları arasında, eski burjuvazinin siyasi temsilcilerinin çoğunu ezmeye, boyun eğdirmeye ve 2002 askeri darbesinin ardından 2002-2013 yılları arasında ortaya çıkan yeni burjuvaziyi yerleştirmeye adanmıştır. Bu durum, hem Obama hem de ilk Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin tepkisine yol açtı ve Venezüella tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir emperyalist müdahale eylemi olan Tek Taraflı Zorlayıcı Önlemlerin (UCM’ler) uygulanmasıyla sonuçlandı.

Maduro’nun 1998’den beri Chavez’e eşlik eden sola (PCV, PPT ve diğerleri) saldırmaya karar verdiği, meşru liderlerini siyasi temsilden mahrum bıraktığı, Chavizm’den doğan sosyal, sendikal ve mesleki hareketlerin liderlerine zulmettiği, tartışmaları ve toplu pazarlıkları dondurduğu ve yalnızca kendi bürokrasisine uygun olanları kabul ettiği 2018-2024 yılları arasındaki ikinci dönem. Bu dönemde ABD ile önce gizlice sonra da açıkça müzakerelere girişti ve bu müzakereler Venezüella’nın bir kez daha Kuzey’in güvenilir bir petrol tedarikçisi haline geldiği Ukrayna savaşıyla doruğa ulaştı, ancak bu kez kesinlikle yeni-sömürgeci ödeme koşullarıyla.

Maduro ABD ile nasıl pazarlık yapılacağını biliyor. Nitekim 2002 yılında Venezüella Parlamentosu Başkanı iken Boston Grubunu (Venezüella-Amerika parlamento dostluğu) kurdu ve Dışişleri Bakanı olarak, özellikle 2008 küresel ekonomik krizi sırasında petrol endüstrisi üzerindeki etkisi nedeniyle ABD’ye kapıyı her zaman açık tuttu. 2018’den 2024’e kadar bu stratejiyi tekrarladı. O dönemde Chávez’in 1999 Anayasasında ana hatlarını çizdiği projeyi sürdürmeye çalışan Chavizm ve PSUV’un önde gelen isimlerini bir kenara itti.

Üçüncü an ise 2024 seçimlerinin ardından, kendisini kazanan ilan eden seçim sonuçlarının şeffaf ve güvenilir olmaması nedeniyle geldi. Maduro daha sonra, önderlik ettiği ve temsil ettiği yeni burjuvazi, kendisini destekleyen ordu ve polis teşkilatı ve 2013’ten bu yana kendisine eşlik eden liderler için iktidarını sürdürme koşulları garanti edilmedikçe iktidarı bırakmaya hazır olmadığını gösterdi. Bu, sadece bir yıl içinde iki binden fazla insanı hapse atan ve bazılarını kısıtlayıcı tedbirlerle serbest bırakılan Madurizm’in otoriter coşku anıdır.

Dördüncü aşama Ağustos 2025’te, doğrudan askeri çatışmadan kaçınmak amacıyla ABD ile bir anlaşma arayışına girme kararıyla başladı. Maduro çatışmacı söylemini sürdürse de ABD askeri konuşlandırmasının başlangıcından itibaren Trump ile diyalog arayışına girdi. Nihayet Kasım ayı sonunda Trump ve Maduro’nun ilk telefon temasını gerçekleştirdikleri ve diyaloğun açık olduğu açıklandı. Maduro’nun bu krizi aşmak ve iktidarda kalmak için gereken tavizleri vermeye hazır olduğu izlenimi var.

Sorun şu ki ABD artık Maduro’nun vaatlerine inanmıyor gibi görünüyor ve 1960’lardan beri engellenen bir Amerikan arzusu olan Bolivya topraklarında askeri üsler kurulmasını talep edebilir. Trump’ın Monroe Doktrini’ni sahiplenen ve genişleten yeni güvenlik doktrini ile en muhtemel olan bu. Elbette bu anlaşma Panama’da olduğu gibi, uyuşturucu kaçakçılığına karşı bir iş birliği mutabakatı şeklinde olabilir ve kesinlikle açık bir askeri üs kurma anlaşması şeklinde olamaz. Ancak bu türden bir anlaşmayı kabul etmek, Maduro’yu söylem ve söylemlerinde 180 derecelik bir dönüş yapmaya zorlayacak Demokles’in kılıcını kabul etmekle eşdeğer olacaktır. Bunu yapabilecek mi? Bunu kabul etmenin ya da reddetmenin sonuçları ne olacak?

Madurizm uzun zamandan beri Hugo Chavez’in projesinden uzaklaştı. Dışarıya karşı sosyalist bir retoriği sürdürse de içeride neo-liberal özelliklere sahip otoriter bir modeli, etkili bir baskı sistemini ve devlet yönetimiyle ilişkili yeni bir ekonomik eliti pekiştirmiştir. ABD’nin ekonomik ablukası karşısında yeni burjuvazi lehine uyguladığı politikalar, ücretlerin çöküşünü, kitlesel göçü, sendikal baskıyı ve kurumsal bozulmayı kolaylaştırmış ve tüm bunlar meşruiyetini aşındırmıştır. 2024 seçimleri ise, hükümet ile toplum arasında derin bir uçurum bıraktı.

Çatışma

ABD şimdiye kadar işgalden değil, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele için sadece uluslararası sularda değil, karadan bombalamayı da içerebilecek operasyonlardan söz ediyordu. Son dört ayda yaşananlar, sadece füzelere ve doğrudan saldırılara değil, askeri operasyonlar, zorlayıcı diplomasi ve açık kaynaklı otomatik istihbaratın (OSINT) bir kombinasyonuna dayanan son teknoloji ürünü bir askeri saldırıdır. Uydular, AIS sistemleri, sosyal ağ analizi ve tahmin modelleri Venezüella’daki askeri hareketler, iç toplumsal tepkiler, silahlı kuvvetlerin ruh hali ve hükümetin her olay karşısındaki tutumu hakkında gerçek zamanlı bilgi üretmektedir. Bu aşamada ABD’nin amacı, Venezüella ve Latin Amerika’daki davranışları önceden tahmin etmesini ve konvansiyonel savaşa başvurmak zorunda kalmadan baskıyı kalibre etmesini sağlayacak büyük hacimli veri ve bilgi biriktirmek gibi görünüyor. Başka bir deyişle, savaş tek bir füze bile atılmadan başladı ve veri, algı ve hikayelerin toplanması ve analizi yoluyla yürütülüyor.

ABD FAA’nın NOTAM’ı (2) ile başlatılan ve Trump’ın doğrudan hava sahasını kapatma emriyle pekiştirilen hava ablukası, devam eden müzakereler bağlamında Venezüella’ya yönelik ekonomik ve medya kuşatmasını arttırmayı amaçladığı anlaşılan bir başka emperyalist müdahale biçimidir. İran’a karşı olduğu gibi bir askeri saldırı olasılığı, başlatılan müzakerelerin mevcut aşamasının ilerlemesine ve sonucuna bağlıdır.

Petrol piyasaları Ocak 2025’ten bu yana fiyatların düştüğünü gördü ve Venezüella’nın gezegendeki en büyük ham petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen Karayipler’deki askeri kriz konusunda herhangi bir tedirginlik göstermedi. Petrol piyasası çatışmanın müzakere yoluyla çözüleceğine inanıyor gibi görünüyor. Borsa analistlerinin haklı olup olmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Maduro sonrası geçiş sürecinde ABD’nin karşılaşacağı en büyük sorun, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia (MCM-EGU olarak biliniyor) ikilisinin sahip olacağı sınırlı yönetişim kapasitesidir. Aşırı sağcı Nobel Ödülü sahibi María Corina Machado’nun Maduro’nun reddini sentezleyen bir liderliğe sahip olduğu doğrudur, ancak bu Venezuela’daki kadar karmaşık bir geçiş fırtınasının ortasında yönetme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Machado’nun olası hükümetinin özelliklerine ilişkin yaptığı açıklamalar, ülkeyi istikrara kavuşturacak bir ulusal uzlaşma ve mutabakat görevinden ziyade özgürlükçü olmayan programlara benziyor. Bu nedenle Maduro’nun kendi hükümeti ABD petrol kaynakları için en istikrarlı hükümet olabilir ancak bunun için Maduro’nun söylem ve eylemlerinde yapısal bir değişikliğe gitmesi gerekir. Diğer seçenek ise dört farklı taraf arasında bir anlaşmaya dayalı olarak düzenli bir geçiş sağlamaya çalışmak: Madurizm, MCM-EGU ikilisi, asker-polis kesimi ve Fedecámaras işverenler birliği (ticaret odaları federasyonu). Başka bir deyişle amaç, müzakere edilmemiş bir geçiş bağlamında uzun süreli bir çatışmanın yaratacağı travmayı ve petrol kaynaklarına yönelik tehlikeyi önleyecek bir eşitler hükümeti kurulmasını zorlamaktır. Bu kısa vadede o kadar kolay görünmüyor.

Devrimci bir politika olarak anti-emperyalizm

Müzakerelere doğrudan erişimimiz yok, ancak ABD’nin Karayipler’deki acımasız askeri konuşlanmasını görüyoruz. Somut gerçeklik budur. Bu bağlamda, devrimciler açısından doğru olan, aktif bir anti-emperyalist militan kampanya yürütmektir. Madurizm eleştirisi askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılamaz. Otoriter sürüklenişini görmezden gelerek bu hükümeti de savunamayız. Uygulanabilir tek demokratik tutum, ABD müdahaleciliğini reddetmek ve Madurist hükümetin otoriterliğini kınarken, işçi haklarını savunmak, siyasi özgürlükler talep etmek ve egemen ve barışçıl bir çözüm için baskı yapmaktır. Bölgenin demokratik, barışçıl ve egemen bir çözüme ihtiyacı vardır. Artık yeter: Kuşatmalara, vesayetlere, savaşlara son!

7 Aralık 2025

1) Venezuela Devlet Başkanı Cipriano Castro, Venezüella’nın dış borcunu tanımayı reddetti ve bu da 1902-1903 yıllarında Avrupalı güçler tarafından Venezüella kıyılarının deniz ablukasına alınmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri “arabulucu” olarak müdahalede bulunarak ülkedeki jeopolitik etkisini güçlendirdi, ancak Castro’nun milliyetçiliğine Venezüella petrolünün kontrolüne engel teşkil ettiği için her zaman şüpheyle yaklaştı. MIR’in kurucusu ve Venezüella radikal solunun tarihi lideri Domingo Alberto Rangel, Gómez, el amo del poder (1975) adlı kitabında ABD’nin Gómez liderliğindeki darbeye verdiği desteğe ilk işaret edenlerden biriydi. Gómez iktidara gelir gelmez İngiliz Horacio Hamilton’a verilen petrol imtiyazlarını iptal ederek General Asphalt’a (ABD) verdi. 1910 ve 1914 yılları arasında Gómez, o zamanlar Standard Oil’in bir yan kuruluşu olan Caribbean Petroleum gibi Amerikan şirketlerine ilk büyük petrol imtiyazlarını verdi.

2) NOTAM’lar (Notice to Airmen), pilotları altyapılar üzerindeki veya çevresindeki gelişmeler hakkında bilgilendirmek için devlet hava trafik kontrol kuruluşları tarafından yayınlanan mesajlardır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma! – NPA-L’Anticapitaliste

Ulusal para biriminin ve ekonominin çöküşü, hiper enflasyon ve ücretlerin yerinde sayması; 28 Aralık Pazar günü Tahran çarşısından başlayıp çok sayıda kente ve üniversiteye yayılan kitlesel seferberliğin başlıca unsurlarıdır. Göstericilerin mücadeleci kararlılığı ve durumun gelişme hızı, bunun döviz kurundaki artışa verilen geçici bir tepki olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bir kez daha, onlarca yıla yayılan adaletsizliklere, yoksulluğa, cinsiyet ayrımcılığına ve baskıya kök salmış derin bir toplumsal öfke kendini ifade ediyor. Çarşının grevi, dükkânların kapanması ve öğrencilerin sahneye çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’ni sarsan bu derin hareketin yeni bir aşamasına işaret ediyor.

Vahed sendikası gibi işçi sendikaları ile öğretmen ve emekli dernekleri harekete derhâl destek verdi.

Resmî enflasyon yüzde 52’yi aşmışken iktidar ücretleri artırmayı reddediyor. Bu, devlet bütçesinin açıkça işçilerin, emeklilerin, işsizlerin ve en güvencesiz kesimlerin sırtından finanse edildiği anlamına geliyor. Daha az sağlık hizmeti, daha az eğitim, daha fazla dışlanma ve tükenmiş bir toplum demek bu. Yoksulluk patlarken, ülke yöneticileri—başta Rehber Hamaney olmak üzere—devasa servetler biriktiriyor. İktidar görünürde protestoları yatıştırmaya çalışsa da, fiiliyatta sahada baskıyı artırıyor. İran İslam Cumhuriyeti bir kez daha darağacı ve korku sayesinde ayakta kalmaya çalışacak. Mollalar rejimi 2025’te 1922’den fazla tutukluyu idam etti; buna rağmen halk seferberlikleri durmuyor. Göstericilerin cesareti son derece büyük ve itiraz zayıflamıyor. Şimdiden iktidarın zayıflık işaretleri belirdi: Merkez Bankası Başkanı istifa etti, üniversitelerin güvenliğinden sorumlu üç yetkili görevden alındı, devlet 26 ilde idare merkezlerini kapattı ve üniversitelerde dersler uzaktan eğitime geçti. Ve bu belki de sadece başlangıç!

Bu dinamik karşısında, özellikle monarşist akımlar tarafından yapılan sahiplenme girişimleri açık biçimde reddedilmelidir. Bu çevreler, İran’dan çıkan videolardaki sloganları değiştirerek, eylemcilerin “monarşist” çözüme destek verdiği izlenimini yaratmaya yönelik bir manipülasyon kampanyası yürütmekten çekinmiyor. Netanyahu ve Trump tarafından desteklenen Şah’ın oğlu, İran halklarının müttefiki değildir. Projesi otoriter ve ultra-liberaldir. İran halkları saf değil. Bir diktatörlüğü yıkıp yerine bir başkasını kurmak için ayaklanmadılar. Seçenek iki despotizm biçimi arasında değil; adaletsizlik üzerine kurulu bir sistemin sürdürülmesi ile eşitliğe, sosyal ve demokratik haklara ve onura dayanan bir geleceğin inşası arasındadır.

Üniversiteler, işyerleri, emekçi mahalleleri ve kentsel çeperler arasındaki dayanışma; öfkeyi, baskıya direnebilen, her türlü araçsallaştırmayı engelleyebilen ve hareketin gasbedilmesini reddeden örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmenin anahtarıdır.

İran halklarının, ilerici güçlerin tüm uluslararası dayanışmasına ihtiyacı vardır. NPA–L’Anticapitaliste, İran’ın gençliğinin, işçi ve emekçilerinin yanındadır. Diktatörlüğe, hayat pahalılığına ve adaletsizliklere karşı mücadele eden İran halklarına tüm desteğimizi sunuyoruz.

NPA–L’Anticapitaliste’nin 1 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı açıklama

Bangladeş, Hindistan: Cemaatçi Şiddete, Fundamentalizme ve Devletin Suç Ortaklığına karşı Dayanışma

Bizler, Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist) [CPB-ML] ile Radical Socialist (Hindistan), Güney Asya’da —özellikle Bangladeş’te— yaşanan cemaatçi şiddet dalgasını, dinci fundamentalizmi ve demokratik ile laik alanlara yönelik saldırıları; ayrıca bu gelişmelerin Hindistan’da yarattığı tehlikeli siyasal yansımaları en güçlü biçimde kınıyoruz. Bangladeş’te Şeyh Hasina hükümetinin devrilmesi, kota reformu hareketinin bir sonucudur; bu hareketin kendisi de eğitim sistemi, işgücü piyasası ve kamu işlerinin yürütülüşündeki daha derin yapısal krizlerin bir yansımasıydı. Yıllara yayılan ekonomik durgunluk, gençler arasında kitlesel işsizlik, enformel çalışmanın yaygınlaşması ve devletin insana yakışır geçim koşullarını güvence altına alamaması, yaygın bir halk öfkesini tetiklemiştir. Bu öfke samimi ve haklı olmakla birlikte, mevcut siyasal düzene sınıfsal bir alternatif sunabilecek, tutarlı, ilerici ya da sol bir siyasal güce dönüşememiştir.

Muhammed Yunus liderliğindeki “partisiz” geçici hükümet başlangıçta olumlu karşılanmış ve belli bir meşruiyet kazanmıştır. Ne var ki, temel görevi kamu işlerinin demokratik biçimde idaresini yeniden tesis etmek olan bu yönetim, seçimleri bir yıldan uzun süre ertelemiş; nihayetinde, Hasina hükümetinin düşüşünden yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Şubat 2026’da yapılacağını açıklamıştır. Yurttaşların denetim yoluyla demokratik haklarını kullanma olanağının bu denli uzun süre askıya alınması, gerici ve cemaatçi güçlerin konumlarını pekiştirmesine imkân tanımıştır.

Yunus yönetimi, devletin temel sınıfsal karakterini değiştirmemiştir. Teknokratik ve “saygın” bir vitrin arkasında, eski düzenin zor aygıtları —polis, ordu, yargı— olduğu gibi yerinde durmaktadır. Aynı zamanda, Jamaat-e-Islami gibi daha önce yasaklanmış ya da marjinalleştirilmiş İslamcı güçler rehabilite edilmiş ve teşvik edilmiştir. Bu güçler gerici bir toplumsal düzen dayatmayı hedeflemekte, fundamentalizmlerini milliyetçilik olarak sunmaya çalışmaktadır; bu süreç, bölgesel Hint hegemonyası ve Yeni Delhi’de Hindu milliyetçisi otoriterliğin pekişmesi tarafından da kolaylaştırılmaktadır.

Dipu Chandra Das’ın yakın zamanda linç edilmesi, Hindu ailelere ait evlere yönelik saldırılar, The Daily Star ve Prothom Alo gibi bağımsız gazetelere ve Chhayanaut ile Udichi gibi kültürel örgütlere yöneltilen şiddetli saldırılar, tehlikeli bir tırmanışa işaret etmektedir. Bu eylemler yalnızca bireylere ve topluluklara karşı işlenmiş suçlar değildir; demokrasiye, laikliğe, ifade özgürlüğüne ve ilerici kültüre yönelik saldırılardır. Amaçları muhalefeti susturmak, toplumu sindirmek ve korku ile nefret siyasetini sıradanlaştırmaktır.

Tüm bu cemaatçi şiddet eylemlerini ve yıldırmaları hiçbir muğlaklığa yer bırakmaksızın kınıyoruz. İster İslam adına ister başka herhangi bir din adına olsun, din adına uygulanan şiddet hiçbir koşulda mazur görülemez ve kararlılıkla mücadele edilmelidir. Aynı zamanda, Hindistan’daki sağcı Hindu güçlerin bu trajedileri fırsatçı biçimde istismar etmesini de reddediyoruz. Bu güçler, Bangladeş’teki azınlıkların acılarını kendi cemaatçi ve seçimci çıkarlarını ilerletmek için araçsallaştırmaya çalışmaktadır.

BJP’nin ve Sangh Parivar’ın seçici öfkesi —özellikle Batı Bengal’deki son seferberlikleri— topluluklar arası gerçek bir uyum kaygısıyla pek az ilişkilidir. Bu tutum, seçimler yaklaşırken yürütülen daha geniş bir kutuplaştırma projesinin parçasıdır. Bengalce konuşan işçiler, emekçiler, göçmenler ve yoksullar giderek daha sık biçimde “sızmacı” yaftasıyla hedef alınmakta, taciz edilmekte ve insanlıktan çıkarılmaktadır. Bu açık cemaatçi ve yabancı düşmanı kampanya, Hindutva ideolojisinin [Hindu üstüncülüğü] Hindistan’daki kamusal söyleme ne denli nüfuz ettiğini göstermektedir.

Bangladeş’te Osman Hadi’nin öldürülmesi, fundamentalist saldırının gerçek niteliğini daha da açık biçimde ortaya koymaktadır: Bu yalnızca azınlıklara yönelik bir saldırı değil, laik, demokratik ve ilerici politikalara karşı daha geniş çaplı bir saldırıdır. Hindu milliyetçisi güçlerin bu cinayetler karşısındaki sessizliği, kendi cemaatçi ve totaliter projelerinin açık bir göstergesidir.

Cemaatçi şiddetin ve baskının hedefi olan tüm topluluklarla sarsılmaz bir dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz. Devrimci Marksistler ve enternasyonalistler olarak, cemaatçilik ve fundamentalizmle mücadelenin, sınırları aşan işçi sınıfı dayanışmasına ve bölgesel güç eşitsizliklerinin berrak bir kavranışına dayanması gerektiğini vurguluyoruz. Güney Asya’nın baskın gücü olarak Hindistan’ın özel bir sorumluluğu vardır; Hindistan solunun her türlü sınıf işbirliğini, özellikle de “ılımlı” Hindutva’ya teslim olan burjuva partilerle uzlaşmayı reddetmesi gerekir. Aynı şekilde Bangladeş solu da tüm burjuva güçlerden programatik ve örgütsel olarak net bir biçimde ayrışmalıdır.

Bu nedenle şu çağrılarda bulunuyoruz:

  1. Cemaatçi şiddet eylemlerine ve toplu linçlere karışan tüm faillerin, sorumluların yaptıklarının hesabını vermesini sağlamak üzere, bağımsız denetime açık, şeffaf, tarafsız ve aleni yargılamaların derhâl yapılması.
  2. Bangladeş’te ve tüm bölgede, dini azınlıklara, gazetecilere, sivil toplum aktivistlerine ve laik kültürel örgütlere yönelik hukuki korumanın ve güvenliğin acilen güvence altına alınması.
  3. Demokratik, laik ilkeler ve insan onuru pahasına çoğunluklar tarafından uygulanan her türlü dini fundamentalizm ve baskı biçimine karşı tavizsiz bir mücadele yürütülmesi.
  4. Medyanın ve kültürel örgütlerin demokratik haklarının tanınması; yıldırma, sansür ve siyasal şiddete son verilmesi.
  5. Dar bir milliyetçilik ya da dışlayıcı bir siyaset yerine, çoğulculuğu, eşitliği ve laik demokrasiyi savunmak için Güney Asya’daki tüm işçiler arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Bangladeş ile Hindistan halkları arasında yapıcı bir işbirliğinin kurulması.

Her iki tarafın hükümetlerini, demokratik güçlerini, sendikalarını, öğrenci hareketlerini ve sivil toplumunu; cemaatçiliğe, otoriterliğe ve devletin suç ortaklığına karşı birleşmeye ve adalet, eşitlik ve barış üzerine kurulu toplumlar inşa etmeye çağırıyoruz.

Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist)
[Communist Party of Bangladesh (Marxist–Leninist)]

Radical Socialist (Hindistan)

Kopuşlar: IV. Enternasyonal’in Yeni Manifestosu – Michael Löwy

1796 tarihli Babeuf’nün Eşitler Manifestosu ile 1848 tarihli Komünist Manifesto’dan bu yana, işçi hareketi tarihinde bu türden pek çok belge ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları, 1848’de Marx ve Engels’in kaleme aldığı metin gibi, kuşaklar boyunca okurları etkilemiştir. Diğerleri ise hızla unutulmuştur… Aralarındaki farklılıklara rağmen, bu metinler bazı ortak özellikler taşır:

• herkesi yeni bir öneriden haberdar etme isteği,

• bir siyasal hareketin temel çözümlemelerinin yanı sıra programının ve stratejisinin özeti,

• mümkün olan en geniş kitlelere hitap eden, erişilebilir bir dil,

• konjonktür analizleri ile birkaç kurucu ilkenin birlikte ortaya konması.

Dördüncü Enternasyonal’in kurucu metni olan, Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri (Türkçesi Lev Troçki, Bildirgeler, Yazın yay., 2003 içinde) yaygın olarak Geçiş Programı (1938) adıyla bilinen metin, başlığında bu terim yer almasa da bir manifesto olarak değerlendirilebilir. IV. Enternasyonal başka bazı belgeleri de manifesto olarak nitelendirmiştir: örneğin 1948’de yayımlanan “Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi Manifestosu: Wall Street’e ve Kremlin’e Karşı. Komünist Manifesto’nun Programı İçin. Dünya Sosyalist Devrimi İçin”, kuşkusuz Lev Troçki’nin 1938’de öngördüklerinden bir kopuşu işaret eder (1). Aynı tespit, sözde “reel sosyalizm”in ortadan kalktığını kayda geçiren 1993 tarihli Ya Sosyalizm ya Barbarlık. 21. Yüzyılın Eşiğinde. Dördüncü Enternasyonal Manifestosu için de geçerlidir (Yazın yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. çn).

Zamanımızın Bir Manifestosu

Yeni Ekososyalist Devrim Manifestosu, çağımızın meydan okumaları karşısında hem anlamaya hem de eylemeye yönelik yollar çizmeyi amaçlıyor. Elbette 1938, 1948 ve 1993 manifestolarıyla birçok ortak yanı var: onlar gibi, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla konjonktürün Marksist bir analizini, Troçki’nin tanımladığı yönteme göre bir “geçiş programı”nı, devrimci bir stratejiyi ve sosyalist bir ufku ortaya koyuyor. Bununla birlikte, önceki metinlerden ayrılan özgün özellikler de taşıyor.

1938 tarihli Geçiş Programı Lev Troçki tarafından, 1993 Manifestosu ise büyük ölçüde Ernest Mandel tarafından kaleme alınmışken, yeni Enternasyonal Manifestosu bir yılı aşkın süren kolektif bir çalışmanın ürünüdür; bu çalışmaya, Daniel Tanuro’nun koordinasyonunda, Küresel Kuzey’den ve Küresel Güney’den yoldaşlar katkıda bulunmuştur.

1938 Manifestosu, “insanlığın üretici güçlerinin büyümeyi durdurduğunu; yeni buluşların ve yeni teknik ilerlemelerin artık maddi zenginliğin artmasına yol açmadığını” ileri sürüyordu. Metne göre bu durum, proleter devrimin “ekonomik bir öncülü”nü oluşturuyordu (2). Bu yargının 1938’deki geçerliliği üzerine ne düşünülürse düşünülsün, savaş sonrasında üretici güçlerin büyümeye devam ettiği ve kapitalizm çerçevesinde —her ne kadar bir sömürücüler azınlığı tarafından gasbedilmiş olsa da— bir “maddi zenginlik artışı” yaşandığı inkâr edilemezdi (3).

Oysa 2025’te, yeni Manifesto açısından tam da bu “maddi zenginlik artışı”, bu sınırsız ve limitsiz kapitalist büyüme mücadele edilmesi gereken şeydir: “kapitalist büyüme ile kopuş”! Bu aynı zamanda ilerleme, maddi zenginlik ve “üretici güçlerin gelişimi”ne dair belirli bir anlayışla da bir kopuştur. Bu değişim apaçık bir olgunun ifadesidir: 2025’te ekolojik kriz insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır; 1938’de durum kesinlikle böyle değildi.

Ekolojinin Yeri

IV. Enternasyonal, ekolojik meydan okumanın farkına aşamalı olarak varmıştır. 1938 ve 1946 manifestolarında yer almayan bu sorun, 1993 Manifestosu’nda ise sınırlı bir biçimde ele alınır: metnin 22 bölümünden yalnızca biridir ve esas olarak kirlilik ile doğal kaynakların tükenmesi konusuna odaklanır. Asıl dönüm noktası, 2003’te, 15. Kongre’de kabul edilen “Ekoloji ve Sosyalizm” başlıklı kararla yaşanır (türkçesi Direnişler, XV. Dünya Kongresi Kararları, Yazın, 2005); bu karar, Enternasyonal tarihinde ekolojik krizi merkezi tema olarak ele alan ilk metindir. “Ekososyalizm” terimi de burada ilk kez ortaya çıkar; kendimizi özdeşleştirdiğimiz, ekolojik sol içindeki akımlardan birini tanımlamak için kullanılır:

Kapitalist ve/veya bürokratik (sözde “reel sosyalist”) biçimleriyle üretimci ilerleme ideolojisiyle kopuş içinde olan ve çevreyi tahrip eden bir üretim ve tüketim tarzının sonsuz genişlemesine karşı çıkan ekososyalizm, işçi hareketi ile ekoloji alanında emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı eğilimi temsil eder; kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde bir “sürdürülebilir kalkınma”nın imkânsızlığını kavramış olan eğilimdir. (4)

2003 tarihli belge, IV. Enternasyonal’in ekolojik sorunu kavrama ve sahiplenme konusundaki gecikmesine dair eleştirel bir bilanço da çizer. “IV. Enternasyonal ve ekolojik kriz” başlıklı bir bölüm bu “özeleştirel” değerlendirmeye ayrılmıştır:

İşçi hareketinin çoğu partisinde olduğu gibi, bu sorun da Enternasyonalimizin varlığının ilk yıllarında ele alınmamıştır. Örneğin, 1938’deki kuruluş kongresinin temel programatik belgesi olan Geçiş Programı’nda bunu aramak beyhude olur. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde devrimci Marksistler çevrenin tahribini ve hava ile su kirliliğini bütünüyle görmezden gelmiş değillerdi. Ancak bu olgular, sömürücü ve insanlık dışı bir sistemin zararlı sonuçlarından yalnızca biri olarak ele alınıyor, bütün yaşamın temellerini yok etme tehdidi taşıyan küresel bir olgu olarak algılanmıyordu. […]

Enternasyonal’in seksiyonlarının çoğu ekolojik sorunları ancak başka güçlerin eylemleri sonucunda, bu meseleler basının manşetlerine çıktığında gündeme almaya başladı. Bunun sonucu olarak Enternasyonal içindeki tartışma görece yavaş ilerledi. Diğer akımlar ve bireyler onlarca yıldır ekoloji ve sosyalizm meselesini tartışırken, devrimci Marksistler büyük ölçüde sessiz kaldılar.

Bir diğer önemli ilerleme, 2018’deki 16. Kongre’de atıldı; burada ekososyalizm Enternasyonal’in yönelimi olarak benimsendi ve bu, kararın başlığında da yer aldı: “Kapitalist çevre tahribatı ve ekososyalist alternatif”. Belge, “3 Mart 2016’da çokuluslu şirketlerin tetikçileri tarafından katledilen Honduraslı ekolojist ve feminist yerli militan Berta Cáceres’in anısına ve çevresel adalet uğruna verilen mücadelelerin tüm şehitlerine” ithaf edildi (5).

Büyüme-karşıtlığı (décroissance/degrowth) meselesi

Bu karar, “Sürmekte olan tartışmalar, açıklığa kavuşturulması gereken noktalar, açık sorular” başlığını temkinli biçimde taşıyan bir bölümde, büyüme-karşıtlığının zorunluluğunu zaten ortaya koyuyordu; ancak bunun bir program ya da bir toplum tasarısı olmadığını da vurguluyordu, çünkü üretim ve mülkiyet ilişkileri hakkında hiçbir şey söylemiyordu (6).

2025 Manifestosu’nda ise büyüme-karşıtlığı artık “açık bir soru” değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu vurgu, belgenin başlığında dahi yer alır ve “kapitalist büyümeyle kopuş” zorunluluğunu hatırlatır. Bununla birlikte adil, ekososyalist bir büyüme-karşıtlığı, eşitsiz ve bileşik ekonomik gelişmeyi hesaba katar:
Küresel nihai enerji tüketimi radikal biçimde azaltılmalıdır — bu, küresel ölçekte daha az üretmek ve daha az taşımak anlamına gelir — ancak toplumsal ihtiyaçları karşılamak için en yoksul ülkelerde enerji tüketiminin artırılması gerekir” (7).

Bununla birlikte, yoksul ülkeler de asalak elitlerin gösterişçi tüketimini ortadan kaldırarak, eko-yıkıcı mega projelere ve tarım-sanayi ile madencilik faaliyetlerinin biyomları tahrip etmesine karşı mücadele ederek, küresel ekososyalist büyüme-karşıtlığına katkıda bulunabilirler (8).

2025 Manifestosu, önceki yirmi yılın ekolojiye ilişkin kararlarının kazanımlarına dayanır; ancak çeşitli açılardan onlardan ayrılır:

• tehlikenin keskin bilinci: ekososyalizm, “insanlığı, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ekolojik felaketten kurtarmak” isteniyorsa zorunludur.

• “devrimci Marksizmin analizlerini güncelleme” gerekliliği.

• programımızın ve stratejimizin “geniş çaplı bir yeniden kuruluş”a, gerçek bir “sosyalist projenin yeniden formülasyonu”na ihtiyaç duyduğunun kabulü.

• artık, insan toplumları ile doğa arasındaki “metabolik yarılmanın” (Marx) aşılması, ekolojik dengelere saygı, “programımızın ve stratejimizin yalnızca bazı bölümleri değil, onların ana ekseni”dir.

• alternatif bir uygarlık projemiz, “uğruna mücadele ettiğimiz dünya” üzerine daha derinlemesine bir düşünüm.

Ekososyalist devrim için Manifesto, IV. Enternasyonal’in 21. yüzyıldaki en sistematik ve en kapsamlı belgesidir. Ancak kendisini “son söz” olarak sunmaz. Tartışmaya, eleştirilere ve müzakereye açık bir katkı olmayı amaçlar.

26 Eylül 2025

  1. Örneğin, uluslararası burjuvazinin “şaşkınlığı” ve “çıkmazı” ile kapitalizmin “can çekişmesi” teşhisi.
  2. Geçiş Programı (1938), Paris, Éditions de la taupe rouge, s. 20. Türkçesi Lev Troçki Sürekli Devrim, Yazın Yayıncılık içinde
  3. 1945-1975 yıllarını “Otuz Parlak Yıl” olarak görmek, ancak ekonomist, burjuva ve emperyalist bir bakış açısından mümkündür. Kimin için parlak? Kesinlikle, Asya’daki (Hindiçin) ve Afrika’daki (Cezayir, Portekiz sömürgeleri) acımasız sömürge savaşlarına, Latin Amerika’daki kanlı askerî diktatörlüklere ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki (Portekiz, İspanya, Yunanistan) faşist rejimlere maruz kalan insanlığın çoğunluğu için değil.
  4. Ekoloji ve sosyalizm”, “İşçi hareketi ve ekoloji” bölümü.
  5. Inprecor n° 664, Mart 2018, s. 3.
  6. A.g.e., s. 34.
  7. Ekososyalist bir devrim için Manifesto: Kapitalist büyümeyle kopuş, Paris, La Brèche, 2025, s. 18.
  8. A.g.e., ss. 54-55.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Keyfiliğe ve Baskıya karşı: Cezayirli Yoldaşımız Lyés Touati’ye Özgürlük! – Mahmud Rechidi

Cezayir’de Béjaïa yakınlarındaki Oued Ghir Cezaevi’nde geçirdiği ilk gecenin ardından, yaklaşık dört yıldır keyfi biçimde askıya alınmış bulunan partimiz PST’nin (Sosyalist Emekçiler Partisi) yöneticilerinden yoldaşımız Lyés Touati, bu sabah iki avukatı tarafındın ziyaret edildi.

Keyfi tutukluluğuna duyduğu haklı öfke ve isyana rağmen, maruz kaldığı açık hograya (aşağılama ve haksızlık) karşın, herkesin bildiği o meşhur gülümsemesini kaybetmiş değil.

Oysa soruşturma hâkimi, tamamen uydurma ve dayanaksız suçlamalar karşısında — ki güvenlik servisleri bu dosyada açık bir siyasal acziyet sergilemiştir — en fazla adli kontrol kararı verebilirdi. Baskıcı, ölçüsüz ve sağduyudan tamamen yoksun bu tutuklama kararının sonuçları bir yana, Lyés Touati’yi Kabiliye Bağımsızlık Hareketi MAK’e sempati duymakla suçlamak düpedüz kötü bir şakadır. Dahası, bu suçlama onun militan geçmişine ve siyasal mücadelesinin onuruna yönelmiş kabul edilemez bir hakarettir. Çünkü Lyés Touati bir sosyalisttir; antikapitalisttir; enternasyonalisttir.

Lyés Touati’nin Sosyalist Emekçiler Partisi (PST) üyesi olduğu gerçeği güvenlik güçleri tarafından ne yok sayılabilir ne de görmezden gelinebilir. Kendisi, PST’nin 24 Nisan 2021’de yapılan son kongresinde partimizin Ulusal Yönetimi’ne (Merkez Komite) seçilen delegeler arasında yer almıştır. Bu liste, kongreden bir gün sonra bir icra memuru aracılığıyla İçişleri Bakanı’na resmen iletilmiştir.

Lyés Touati’nin 14 Aralık’ta Aokas’ta bir kafede gözaltına alınması, bizim açık ve net biçimde mahkûm ettiğimiz sözde “Kabiliye’nin bağımsızlık ilanı” etrafında yaratılan gerginlikle aynı döneme denk gelmektedir. Bu girişimi yalnızca siyasal ve demokratik açıdan değil — özellikle Kabiliye’de halk iradesine aykırı olduğu için — aynı zamanda Farhat Mhenni ve MAK’in siyonist suç şebekeleriyle, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki gerici ve diktatoryal rejimlerle ve Cezayir halkının egemenliğine karşı onu araçsallaştıran emperyalist güçlerle olan açık ilişkileri nedeniyle de kesin bir dille mahkûm ediyoruz.

Tüm bunlara rağmen, bu Çarşamba sabahı Lyés Touati ne moralinden, ne alışılmış mizah duygusundan ne de militan kararlılığından en ufak bir şey kaybetmiştir. Morali son derece iyidir.

Bununla birlikte, aylarca yalnızca bir yorum ya da bazen Facebook’ta bir “beğeni” nedeniyle cezaevinde tutulan onlarca siyasal ve düşünce mahkûmunun durumundan derin bir üzüntü duyduğunu ifade etmiştir.

Bu adaletsizlik karşısında onu asıl kaygılandıran ise, annesinin sağlık durumu ve babasının vefatından sonra temel geçim yükünü omuzladığı ailesinin sosyal koşullarıdır.

Yargı sürecine ilişkin olarak da, bu sabah avukatlarımız Lyés Touati için geçici tahliye talebinde bulunmuştur. Dosya soruşturma hâkimi tarafından gecikmeden iletilirse, talep önümüzdeki salı günü itham odasında ele alınabilir. Aksi hâlde, bir sonraki salı günü re’sen görüşülecektir.

Lyés Touati, tutuklanmasına yönelik keyfi kararın alındığı ilk andan itibaren, yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde kendisine gösterilen güçlü dayanışmayı selamlamaktadır.

Sarsılmaz dayanışmanız için teşekkür ediyoruz.

  • Keyfiliğe ve baskıya son!
  • Yoldaşımız Lyés Touati’ye özgürlük!
  • Tüm siyasal ve düşünce tutuklularına özgürlük!
  • Yaşasın demokratik ve sendikal özgürlükler!

Mücadele sürüyor!

17 Aralık 2025

Yoldaşımızın serbest bırakılması için uluslararası imza kampanyasına aşağıdaki bağlantıdan destek verebilirsiniz. Açıklama çeşitli dillerde mevcuttur:

https://liberte-lyes.org

ABD’nin Stratejisi, Dünya Halkları için Bir Tehdit – Ana C. Carvalhaes

Açıkça üstünlükçü, sömürgeci ve ırkçı-yabancı düşmanı olan Trump’ın ulusal güvenlik stratejisi, yeni ya da yeniden formüle edilmiş tehditler içeriyor. Bu, ABD’nin hegemonik gücüne yönelik güncel meydan okumalarla başa çıkmak üzere uyarlanmış, eski tarz bir emperyalizmdir.

Uluslararası durumu izleyenler için 5 Aralık’ta yayımlanan belge sürpriz değildir. Zira ikinci Trump yönetimi, neredeyse bir yıldır Beyaz Saray tarafından nihayet ortaya konan bu fikirler üzerine inşa ediliyordu; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD’nin oynadığı rolü yeniden ele geçirmeyi amaçlayan, küresel ölçekte bir MAGA anlayışı söz konusudur. Elbette söylediği her şeyin gerçekleştirilebilir olduğunu da varsayamayız. Trump’ın istediği bir şeydir, elde edebileceği başka bir şey. Yine de hedeflerini bilmek, yeni aşırı sağa ve emperyalizme karşı mücadelede yararlı ve gereklidir.

Yeni Bir Doktrin

Trump ve onu destekleyen milyarderler, uluslar arasındaki eşitsizliği ya da en zengin ve en güçlü olanların diğerleri üzerindeki sömürüsünü yeni icat etmiyor. Öncekiler de emperyalistti. Yeni olan, dünyayı algılama ve dünyada hareket etme biçimlerinde radikal bir yön değişikliğine gitmeleri ve önceki belge versiyonlarını zayıf ve yetersiz bularak bunu açıkça dile getirmeleridir. Amaç, yeni bir sömürü ve baskı modeli dayatmaktır.

Ekonomik çıkarlar, dünya ölçeğinde “demokrasiyi yayma” yönündeki her türlü irade görüntüsünün yerini alıyor. Trump’ın kendi dışındaki rejimlere saygı gösterilmesini savunduğu ( Avrupa’daki iktidarlardan haricinde) noktada bu durum net biçimde ortaya konuyor. Teknolojik ve enerji üstünlüğünün, tüm ulaşım yollarının ve tedarik zincirlerinin önünün açılmasını gerektirdiğini belirtiyor. Yapay zekâ ve atom teknolojisiyle desteklenen askerî güç, söz konusu toprak neresi olursa olsun, fosil ve fosil olmayan kaynaklara ve kritik minerallere tam erişimi sağlamak için kullanılacaktır. Küresel ısınma ise zararlı bir ideoloji olarak görülmektedir.

ABD Cıkarlarını Şiddetle Savunmak

Batı Yarımküre (yani esasen Kanada dâhil Amerika ve Rio Grande’nin güneyindeki her şey) on yıllardır sahip olmadığı bir öncelik kazanmaktadır. “Monroe Doktrini’ne Trump Eki”, ABD’nin “narko-teröristlere, kartellere ve diğer ulusötesi suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan hükümetlere sahip bir Yarımküre istediğini; düşmanca yabancı müdahaleden ya da kilit varlıkların yabancı mülkiyetinden arınmış, kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarımküre istediğini; ve kilit stratejik konumlara sürekli erişimimizi güvence altına almak istediğini” ortaya koymaktadır. İlgilendikleri egemenlik, kendi egemenlikleridir.

“Kilit varlıkların mülkiyeti” vurgusunu özellikle not etmek gerekir. Çin’in yükselişini nasıl gördükleri ve buna nasıl karşılık vereceklerini anlattıkları uzun bölümde, meselenin Ejderha ile ticaret yapmak olduğu açıkça görülüyor; ancak bunun karşılığında yatırımların ABD’ye yöneltilmesi, ticaretin yeniden dengelenmesi ve Çinli şirketlerin düşük gelirli ülkelere (Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya) yayılmasının durdurulması talep ediliyor. Metin, ABD’nin teknoloji ile kritik enerji ve maden kaynakları üzerindeki hegemonyasını garanti altına almanın yanı sıra, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı üzerindeki hegemonyasını da engellemeyi öneriyor; bunun için Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın silahlandırılmasını, ayrıca bölgede bir rakip olarak Hindistan’ın güçlendirilmesini savunuyor.

Yeni bir Egemenlik Çağı

Müttefik Avrupa söz konusu olduğunda ise kışkırtıcı teşhisler dikkat çekiyor; göç ve hükümetlerin “zayıflığı” nedeniyle yaşandığı öne sürülen bir “medeniyetin silinmesi” tanımı bunlardan biri. Metnin, kıta üzerindeki Rus tehdidini küçümseyerek ele alması da aynı derecede küçümseyici bir ton taşıyor. Strateji, küresel ortakların —özellikle de Avrupa’nın— güvenlik harcamalarını paylaşmasını talep ediyor ve Eski Kıta’nın batı kesimini, özellikle yükselişini memnuniyetle karşıladığı “yurtsever partiler” söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğüne yönelik iddia edilen saldırılar nedeniyle eleştiriyor.

Trump ve etrafındaki şahinlerin stratejisi, hem ekonomik işbirliği hem de göç açısından önceki dönemin sona erdiğini ilan ediyor. Yeniden formüle edilen bu emperyalizm, emeğin dolaşımına hiçbir alan tanımıyor; beyaz olmayan, Hristiyan olmayan işçileri yeni dönemin temel düşmanları hâline getiriyor. Bu strateji, bu örnekte olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD ve sermaye tarafından kullanılan ilke, hedef ve araçları yeniden tanımlıyor. Bu devasa dönüşümle şimdiden karşı karşıyayız. Trump’ın ve yeni küresel aşırı sağın hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı kesin değil; zira attıkları adımlar yeni ve güçlü çelişkiler yaratıyor. Ancak başlamış olan mücadelenin sert geçeceği açık.

12 Aralık 2025

Ana Cristina Carvalhes Brezilya’lı bir sosyalist ve IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesidir.