İmdat Freni

Enternasyonal

Çin’de Biriken Gerilimler: Halk Hareketleri ve Sistemik Yarılmalar – Andrea Ferrario

Mayıs sonu ile Haziran 2025 başı arasında Çin’i kat eden gösteriler, ülkenin toplumsal dokusunda derin gerilimleri ve artan bir istikrarsızlık dinamiğini görünür kılıyor.

Mayıs ayının sonundan Haziran 2025’in başına kadar Çin’de kayda geçen toplumsal seferberliklerin analizi, ülkenin tamamına yayılan sistemik gerilimlere işaret ediyor. Yalıtık olgular olmaktan uzak olan bu gelişmeler, ekonomik sıkıntıların siyasal nitelikli yapısal sorunlarla ve temel özgürlüklerin artan ihlalleriyle iç içe geçtiği mevcut toplumsal durumda derin yarılmaları ortaya koyuyor.

İncelenen dönem, 4 Haziran 1989’daki Tiananmen’in bastırılmasının 36. yıldönümüyle sembolik olarak doruğa ulaşırken, bir haftayı biraz aşkın bir sürede toplumun farklı kesimlerine yoğun biçimde yayılan olağanüstü bir protesto yoğunlaşmasına sahne oldu: sanayi üretimi, inşaat, eğitim, sağlık ve hatta cezaevi sistemi. Bu çapraz mobilizasyonların hızla art arda gelişi, protestoların nedenlerinin belirli sektörel sorunlara indirgenemeyeceğini; tersine, eşzamanlı gelişen daha derin sistemik dinamiklere bağlı olduğunu gösteriyor.

Ayrıntılı biçimde incelenen sekiz “örnek” gün –26 Mayıs–3 Haziran– ayrıca Guangdong’un sanayi eyaletinden kuzeydoğu bölgelerine uzanan ülke çapında bir coğrafi dağılım sergiliyor. Bu da olgunun belirli ekonomik alanlarla sınırlı olmadığını, çağdaş Çin toplumunun dokusundaki yarılmaların genelleşmiş bir dışavurumu olduğunu ortaya koyuyor.

Ödenmeyen ücretlerin birikmesi olgusu: boyutlar ve özellikler

Belgelendirilen protestoların büyük çoğunluğunda ortak payda olarak ücret birikmeleri öne çıkıyor. China Labour Bulletin verilerine göre, 2024’teki toplu protestoların en az %88’i ücretlerin ödenmemesiyle bağlantılıydı; bu da sorunun Çin ekonomisinde ne denli endemik hâle geldiğini gösteriyor. Kuruluş ayrıca, “ücret birikmelerinin 2011’den bu yana grev haritasındaki olayların %76’sını oluşturduğunu” belirtiyor; bu da olgunun on yılı aşkın süredir kalıcı olduğunu gösteriyor.

Chengdu’daki Yunda Express işçilerinin eylemi, bu dinamiklerin karmaşıklığını ve çatışmaların nasıl gelişip kimi zaman nasıl çözüldüğünü gözler önüne seriyor. 30 Mayıs–2 Haziran arasında süren çatışma, yalnızca ücret meselelerinden değil, şirketin dağıtım merkezini tek taraflı olarak Ziyang kentine, Lezhi ilçesine taşıma kararından da kaynaklandı; bu taşınmaya karşılık çalışanlara herhangi bir tazminat ya da alternatif istihdam sunulmadı. İşçiler, araçların giriş-çıkışını engellemek için dağıtım merkezinin girişini kapatarak şirket faaliyetlerini felce uğrattı.

Eylemin seyri gerilimin tırmanışını ortaya koyuyor: 31 Mayıs gecesi polis göstericileri zor kullanarak dağıtmaya çalıştı ve işçilerin tanıklıklarına göre müdahale sırasında bazı çalışanlar darp edildi. Günler süren direniş ve sert müzakerelerin ardından şirket, 2 Haziran’da belirli bir matematiksel formüle göre tazminat ödemeyi kabul etti: bu, ortalama ücret artı 6.000 yuanın hizmet yılıyla çarpılmasıydı. Bu sonuç, baskıcı bağlama rağmen, sürdürülen kolektif baskının –nadiren de olsa– somut kazanımlar sağlayabildiğini gösteriyor.

Üretim sektöründe, Çin ekonomisinin yapısal zorluklarını yansıtan çok sayıda huzursuzluk yaşandı. Örneğin Zhejiang’daki Ningbo’da Rockmoway Clothing işçileri, şirketin maaşlarının %40’ını keyfî biçimde alıkoyma kararına karşı 2–3 Haziran’da iki gün boyunca eylem yaptı. Benzer şekilde, Guangdong’daki Donghai’de BASF şantiyelerinde olduğu gibi, ücret birikmeleri nedeniyle birçok fabrikada uzun süreli grevler görüldü; burada inşaat işçileri 2 Haziran’da ücretlerin ödenmemesini protesto etmek için işi durdurdu.

Sanayideki protestoların coğrafyası, Çin ekonomisinin “motoru” sayılan Guangdong eyaletinde belirgin bir yoğunlaşma gösteriyor. Eyalet, Nisan 2025’te 37 vaka kaydetmişti; bu, tüm bölgeler arasında açık ara en yüksek sayıydı. Bu yoğunlaşma, Çin’in imalat kalbini oluşturan ve ihracata dönük sanayilerin üzerinde artan baskıyı yansıtıyor.

Ticaret savaşının etkisi ve sanayi emeğinin dönüşümü

ABD ile Çin arasındaki ticari gerilimlerin tırmanması, işçilerin koşulları üzerinde doğrudan ve ölçülebilir etkiler yarattı. ABD gümrük vergilerindeki artış –üçüncü ülkelerde Çinli şirketlerce üretilen malları da hedef alarak– belirsizlikleri büyüttü ve işçilerin karşı karşıya olduğu krizi derinleştirdi. Veriler, imalat sektöründe seferberliklerin Mart 2025’te 25 vakadan Nisan’da 39 vakaya yükseldiğini gösteriyor; bu artış, ihracata dönük sanayiler üzerindeki baskının arttığını yansıtıyor.

Gösteriler coğrafi olarak “Çin’in güneybatısındaki, çok sayıda fabrikanın bulunduğu Guangdong eyaletinden, kuzeydoğudaki Jilin eyaletinin Tongliao kentine kadar” yayıldı ve olgunun ulusal ölçekteki dağılımını ortaya koydu. Workers’ Solidarity’nin belirttiği gibi, “bu durum, Çin ekonomik sisteminin sorunlarının uluslararası faaliyetlere de uzandığını yansıtıyor”; nitekim yurtdışındaki projelerde çalışan Çinli işçiler 29 Mayıs’ta Suudi Arabistan ve Umman’da ücretlerini talep etmek için greve gitti.

Dünyanın en büyük üreticilerinden biri olan ve Apple için iPhone tedarik eden Foxconn’daki protestolar özellikle dikkat çekici. Hengyang tesisinde işçiler, sosyal yardımların ve fazla mesai saatlerinin azaltılmasına karşı greve çıktı; Taiyuan tesisinde ise üretim tesislerinin üç saat uzaklıktaki Jincheng’e taşınması planlarını protesto ettiler. Sokak eylemleri sırasında işçiler “Haklarımızın korunmasını istiyoruz” diye haykırdı.

BYD, Çin’in başlıca elektrikli otomobil üreticisi, önemli çalkantılarla da karşı karşıya kaldı. 28 Mart’ta Wuxi fabrikasında 1.000’den fazla işçi, ücret kesintileri, doğum günü primlerinin kaldırılması ve diğer ödeneklerdeki azaltmaları protesto etmek için greve çıktı. Birkaç gün sonra Chengdu fabrikasındaki işçiler de istihdam güvencesi, taşınma süreçlerine ilişkin şeffaflık ve adil tazminat talebiyle eylem yaptı.

Farklı sektörler arasında, hazır giyim ve ayakkabı sanayi krizden özellikle ağır biçimde etkilendi; bu sektörlerde çalışan işçiler sıklıkla ücretlerin ödenmemesinden zarar gördü. Bu endüstriler çoğu zaman küçük ölçekli ve aynı bölgelerde yoğunlaşmış durumda olduğundan, kârlılıktaki düşüş nedeniyle ücretlerin ödenmemesi ya da faaliyetin askıya alınması genellikle birbirine yakın yerlerde ve aynı zamanlarda yaşanıyor. 2024’te imalat sanayisindeki grevler arasında hazır giyim sektörü, elektrik ve elektronik sektöründen (109 vaka) sonra ikinci sırada yer aldı (90 vaka).

“Brother 800” olayı: sistemik umutsuzluğun sembolü

20 Mayıs 2025’te Pingshan ilçesinde Sichuan Jinyu Tekstil Şirketi’ne ait fabrikanın yanması, olayın yerel boyutunu çok aşan sembolik bir anlam kazandı. 27 yaşındaki işçi Wen, kendisine ödenmeyen toplam 5.370 yuan tutarındaki ücretleri nedeniyle işyerini ateşe verdi; medyada ilk etapta aktarılan ve daha sonra polis tarafından yalanlanan 800 yuan değil, bu daha yüksek meblağ söz konusuydu.

Olayların yeniden kurgulanması, bu aşırı eyleme yol açan dinamiklerin karmaşıklığını ortaya koyuyor. Wen, 30 Nisan’da istifasını sunmuştu ve Ücretlerin Ödenmesine İlişkin Geçici Hükümler’in 9. maddesine göre, işten ayrılmanın hemen ardından tüm ücret alacaklarını alması gerekiyordu. 15 Mayıs’ta istifa işlemlerini tamamladığında fabrikanın Wen’e 5.370 yuan (yaklaşık 760 dolar) borcu vardı. Wen derhal ödeme talep etti; ancak mali işler birimi, iç onay prosedürlerini gerekçe göstererek bunu reddetti. Üst amirinden de sonuç alamayınca, polis raporunun ifadesiyle Wen’de bir “intikam arzusu” gelişti.

Yangın, on milyonlarca yuanla ifade edilen ekonomik zarara yol açtı ve failin tutuklanmasıyla sonuçlandı; ancak olay Çin sosyal medyasında “Brother 800” etiketiyle viral hâle geldi. Başta dile getirilen 800 yuan ile gerçekte borçlu olunan 5.370 yuan arasındaki fark, sosyal ağlarda tartışmaları alevlendirdi; pek çok kullanıcı Wen’le dayanışma ifade ederek onu bir suçlu değil, “çaresiz bir kahraman” olarak gördü.

Bu vaka, hukuki koruma mekanizmalarının yapısal işlevsizliğini gözler önüne seriyor. Bir tanığın ironik biçimde belirttiği gibi: “Ücretleri ödenmeyenler hukuki yardım istediğinde hâkimler ortadan kayboldu, çalışma bakanlığı personeli de görünmez oldu. Ama Wen fabrikayı ateşe verdiğinde polis hemen geldi ve savcılar yeniden ortaya çıktı.” Bu eleştiri, sistemin kamu düzeni ihlallerine hızlı tepki verirken, işçilerin haklarının sistematik ihlalleri karşısında atıl kaldığını vurguluyor.

Wen’in aile durumuna ilişkin betimleme –yoksulluk, hasta bir anne, acil para ihtiyacı– bireysel ekonomik sıkıntıların yeterli sosyal korumanın yokluğuyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. China Labour Bulletin, olayın “işçileri desteklemek üzere tasarlanmış hukuki ve kurumsal sistemlerde bir kopuşu” temsil ettiğini vurgulayarak, mevcut sendikal yapıların bu süreç boyunca “sessiz kaldığını” ve yetersizliğini ortaya koyuyor.

Kamuoyunun tepkisi, bu sistemik aksaklıklara yönelik yaygın bir öfkeyi yansıtıyor. İnternette viral olan bir yorum şöyle soruyordu: “Bir insan 800 yuan için neden bir fabrikayı yakmak zorunda kalsın? Bu, kelimenin tam anlamıyla aç olduğu anlamına gelmez mi?” Diğerleri ise çifte standardı teşhir etti: protesto eden işçiler “düzen bozucu” diye damgalanırken, ücretleri alıkoyan işverenler yetkililer tarafından tolere ediliyor.

İnşaat ve emlak sektöründeki kriz: aşağı doğru bir sarmal

İnşaat sektörü, Nisan 2025’teki tüm toplu protestoların %54,48’ini oluşturdu; bu oran, Çin emlak piyasasında süregiden krizi yansıtıyor. İnşaat sektöründeki bu yoğunlaşma, 2021’de Evergrande vakasıyla başlayan ve tüm sektöre, hatta genel olarak ekonomiye yayılan emlak krizinin, çalışma koşulları üzerinde yıkıcı etkiler yaratmaya devam ettiğini gösteriyor.

Yarım kalan projeler, yalnızca sektörde çalışan işçileri değil, birikimlerini konut satın almaya yatırmış yurttaşları da ilgilendirdiği için toplumsal gerilimlerin özel bir kaynağı hâline gelmiş durumda. Örneğin Shaanxi eyaletine bağlı Xianyang’da, 30 Mayıs’ta Sunac Shiguang Chenyue projesindeki tamamlanmamış binaların sahipleri, yerel şikâyet merkezinin önünde gösteri düzenleyerek hükümeti inşaat için ayrılan fonları başka amaçlarla kullanmakla suçladı; bu eylem polis tarafından yapılan çok sayıda gözaltıyla sonuçlandı. Shandong eyaletinin Qingdao kentinde ise, 31 Mayıs’ta Heda Xingfucheng adlı yarım kalmış emlak projesinin yüzlerce sahibi Chengyang ilçesinde toplu bir protesto düzenledi; trafiği kapattı ve inşaat sahasına zorla girdi. Birçok mülk sahibi polis şiddetine maruz kaldı.

Bu örnekler, emlak krizinin yalnızca sektör aktörlerini değil, tasarruflarını konut alımına yatırmış olan ve genellikle “orta sınıf” olarak tanımlanan yurttaşları da kapsadığını; dolayısıyla hoşnutsuzluğun toplumsal tabanını genişlettiğini gösteriyor. Ekonomik kriz ile boşa çıkan toplumsal beklentilerin kesişimi, özellikle istikrarsızlaştırıcı bir unsur oluşturuyor.

Protestoların kamu sektörüne yayılması: öğretmenler, doktorlar ve sağlık emekçileri

Yetkililer, geleneksel olarak daha istikrarlı ve sisteme daha bağlı kabul edilen kamu sektörüne protestoların yayılmasından özellikle kaygı duyuyor. Shandong eyaletinde sözleşmeli öğretmenler altı aydır maaşlarını alamıyor. Bir ilkokul öğretmeni durumu şöyle ifade ediyor: “Aylık maaşımız yalnızca yaklaşık 3.000 yuan (400 doların biraz üzerinde) ve altı aydır borç parayla yaşıyoruz.”

Shanxi bölgesinden bir öğretmen, okulunun 2021’den bu yana personele ödenmiş yıl sonu primlerinin geri istenmesini ve ayrıca ders dışı etkinlikler için alınan ücretlerin bir kısmının iade edilmesini talep ettiğini bildirdi. Bu uygulamalar, Xiaohongshu (RedNote) adlı sosyal ağda paylaşılan mesajların da gösterdiği üzere, yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı.

Sağlık emekçileri de benzer sorunlarla karşı karşıya. Ülkenin kuzeybatısındaki Gansu eyaletinde bir kamu hastanesinde çalışan bir hemşire, aylık maaşının yalnızca 1.300 yuan (200 ABD dolarından az) olduğunu ve performans priminin dört aydır ödenmediğini söyledi. Jiangxi eyaletine bağlı Fuzhou kentinde ise Dongxin No. 6 Hastanesi’nde çalışan doktorlar ve hemşireler, yedi aydır bloke edilen bir primin ödenmesi talebiyle 7 Nisan’da Fuzhou belediye hükümet binasının önünde toplandı.

Guizhou Üniversitesi’nden emekli bir öğretim üyesi olan Zhang’ın da belirttiği gibi: “Geçmişte maaş talep edenler göçmen işçiler ve sanayi işçileriydi; bugün ise öğretmenler, doktorlar ve çöp işçileri de bu durumdan etkileniyor. Bu, Çin’in ‘istikrarlı yapısının’ kırılganlaşmaya başladığını gösteriyor.”

Bu gözlem, niteliksel açıdan temel bir değişime işaret ediyor: Toplumsal hoşnutsuzluğun, kamu sektöründe geleneksel olarak daha ayrıcalıklı kabul edilen kesimlere de yayılması, konjonktürel ekonomik sıkıntıların ötesine geçen bir meşruiyet krizine işaret ediyor.

Cezaevi sisteminde insan hakları ihlalleri: Liu Xijie’nin tanıklığı

Yargı ve cezaevi sistemi, sistematik istismarları açığa çıkaran son derece ağır şiddet vakalarına sahne oldu. Anhui’nin Bozhou kentinden olan ve 2011–2024 yılları arasında Liaoning’deki Fushun 1 No’lu Cezaevi’nde tutulan Liu Xijie, cezaevi polisinin sistematik şiddetini kamuoyu önünde ve isim vererek teşhir etme cesaretini gösterdi; suçlanan görevlilerin adlarını tek tek açıkladı.

Ayrıntılı tanıklığına göre, 2022 Şubat’ı civarında 200’den fazla mahkûm farklı derecelerde işkenceye maruz kaldı. Bunlar arasında elektrikli coplarla yapılan işkenceler, hakaretler ve; yönetmeliğe uygun olmayan yanıtlar, uygunsuz duruşlar ya da battaniyelerin yanlış katlanması gibi küçük “ihlaller” gerekçe gösterilerek uygulanan dayaklar yer alıyordu. Tanıklıklar, bazı cezaevi görevlilerinin bu kötü muamelelerden haz aldığına dair ürpertici ayrıntılar içeriyor: yaşlıların ayaklar altında çiğnenmesi, copların tutukluların ağzına sokulması, mahkûmların dışkı kaçırmasına yol açacak kadar şiddetli elektrik verilmesi gibi.

En ağır vaka, Fan Hongyu’ya ilişkin olanıdır. Fan Hongyu, cezaevi yönetmeliğini ezberlemediği gerekçesiyle defalarca işkence gördükten sonra 19 Şubat 2022’de hayatını kaybetti. Toplumsal gerilimin yüksek olduğu bir anda kamuoyuna açıklanan bu tanıklık, baskı aygıtının temel insan haklarını sistematik biçimde ihlal eden yöntemlere başvurduğunu ve bunun da toplumsal hoşnutsuzluğu besleyen genel baskı iklimine katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor.

Öğrenci protestoları: Xuchang vakası ve Tiananmen’in hafızası

Öğrenci hareketlerinin analizi, özellikle anlamlı dinamiklere işaret ediyor. 3 Haziran’da Hunan eyaletinin Changning kentinde, Shangyu Lisesi’nden yüzlerce öğrenci, üniversite giriş sınavlarının yarattığı stresi atmak için kampüs içinde kendiliğinden bir gösteri düzenledi. Başlangıçta barışçıl olan ve rahatlatıcı sloganlarla karakterize edilen etkinlik, okul yönetiminin gençlerin “aşırı coşkusunu” gerekçe göstererek yetkilileri haberdar etmesiyle hızla siyasal bir boyut kazandı.

Polisin müdahalesi ve üç “olası organizatörün” gözaltına alınmasıyla durum hızla tırmandı: öğrenciler, polis araçlarının ayrılmasını engellemek için insan zinciri oluşturdu; “okuldan ayrılalım, parayı geri verin” gibi sloganlar atarak gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep etti. Gösterilen kararlılığa rağmen polis, öğrenci barikatını zor kullanarak dağıttı ve üç genç erkeği arkadaşlarının çaresiz bakışları altında götürdü.

Bu olay, 4 Haziran 1989 yıldönümüne zamansal yakınlığı nedeniyle özellikle hassastır; bu tarih Çinli yetkililer için hâlâ son derece duyarlı bir dönüm noktasıdır. Henan’daki Xuchang 6 No’lu Lise örneğinde ise, bir öğrencinin bir öğretmenin uyguladığı zorbalık nedeniyle intihar etmiş olabileceği iddiası üzerine binlerce öğrenci ve yurttaş okul önünde protesto düzenledi; kampüse girildi, bazı ofisler tahrip edildi ve ancak polisin müdahalesiyle olaylar bastırıldı. Tayvan Strateji Derneği Genel Sekreteri Wu Jianzhong’a göre, olayın 4 Haziran gibi hassas bir tarihe yakın gerçekleşmesi nedeniyle yetkililer son derece temkinli davrandı; zira bunun toplumsal huzursuzluğu tetikleyip yangın gibi hızla yayılmasından endişe ediliyordu.

Toplumsal kontrol ve baskı: Tiananmen’in yıldönümü

Tiananmen’in 36. yıldönümü kapsamında yetkililer, “Tiananmen Anneleri” grubuna karşı benzeri görülmemiş denetim önlemleri uyguladı. Grubun tarihinde ilk kez, dış dünyayla tüm iletişim kesildi; Haidian’daki Wan’an Mezarlığı’ndaki anma sırasında cep telefonları ve fotoğraf makineleri yasaklandı.

31 Mayıs’ta Tiananmen Anneleri, aralarında 108 kurban yakınının imzası bulunan bir açık mektup yayımladı. Mektup, son bir yıl içinde yaşamını yitiren üyeleri anarken taleplerini yineledi: olaylara ilişkin tarafsız bir soruşturma, hayatını kaybedenlerin isimlerinin açıklanması, ailelere tazminat ödenmesi ve sorumluların cezalandırılması. 87 yaşındaki Zhang Xianling birkaç gün önce yayımlanan bir videoda duygularını şöyle dile getirdi: “36 yıldır yetkililerle diyalog aramaktan vazgeçmedik, ama karşılığında yalnızca denetim ve baskı gördük.”

Bu denetim tırmanışı, yetkililerin 1989 olaylarıyla bağlantılı her türlü kolektif hafızaya karşı özel bir hassasiyet taşıdığını gösteriyor; bu da rejimin, güncel protestolar ile geçmişteki toplumsal seferberlik örnekleri arasında kurulabilecek bağlara karşı duyduğu kırılganlık hissine işaret ediyor.

Dijital sansür ve bilgi kontrolü

Protesto olaylarına ilişkin bilginin yönetimi, kamusal söylemi denetlemek için geliştirilen sofistike stratejileri ortaya koyuyor. Xuchang 6 No’lu Lise olayı sırasında yetkililer, sosyal medyada yayımlanan tüm içerikleri hızla sildi; Weibo’daki Xuchang 6 No’lu Lise başlığı tamamen ortadan kayboldu. Öğrenciler paylaşımlarının yayılmadığını fark edince, öfkelerini okulun kendisine yöneltmekten başka çare bulamadı ve bu durum açık bir çatışmaya dönüştü.

Aynı zamanda Çin’in siber uzayında olağandışı tepkiler gözlendi. Haziran başında Tencent’in “Golden Spatula Wars” oyununda tüm WeChat kullanıcı avatarları tek tip yeşil penguenlerle değiştirildi ve bu avatarlar değiştirilemez hâle getirildi; bu durum tüm oyuncuların dikkatini çekti. Bir internet kullanıcısı X’te şöyle yakındı: “Penguenler aslında eğlencenin simgesiydi, ama şimdi sansürün simgesi hâline geldiler.”

Ayrıca her yıl 4 Haziran civarında olduğu gibi, Çinli sosyal medya platformları “meydan”, “tanklar”, “8964” [Not: 4 Haziran 1989] gibi anahtar kelimeleri engelliyor; ilgili içerikler derhâl siliniyor ve bunları paylaşan hesaplar yasaklanma riskiyle karşı karşıya kalıyor. 4 Haziran günü insan hakları avukatı Pu Zhiqiang, X’te yayımladığı anma konuşmasını silmesi için polis tarafından uyarıldı.

Etkili direnişin dinamikleri: Dongguan örneği

Otoriter denetime rağmen, bazı örnekler toplumsal seferberliğin, belirli bir ölçeğe ulaştığında ve somut ekonomik talepler dile getirdiğinde, yerel yetkililerin kararlarını etkileme kapasitesini koruduğunu gösteriyor. Dongguan vakası, işçilerin kendiliğinden ve başarılı bir seferberliğinin simgesel bir örneği.

2 Haziran’da Dalang kasabasına bağlı Yangyong köyünde yaşayan yüzlerce göçmen işçi, ekonomik olarak katlanılmaz buldukları bir geçiş ücreti sisteminin uygulanmasına karşı çıktı. Saat 18.00 sularında gişe bariyerlerinin kapatılmasıyla başlayan kolektif eylem, giderek “bariyerleri kaldırın” sloganları atan yüzlerce kişinin katıldığı bir protestoya dönüştü.

Göstericilerin sürdürdüğü baskı karşısında, toplumsal istikrarı sağlamakla görevli polis saat 22.00 civarında geri adım atmak zorunda kaldı ve gişedeki tüm ekipmanların sökülmesi için personel gönderdi. Bir gün önce yürürlüğe giren ücretlendirme politikası geçersiz ilan edildi; bu durum, ekonomik zorlukların alt sınıfları giderek daha örgütlü ve etkili direnme biçimlerine ittiğini gösteriyor.

Protesto stratejileri ve toplumsal örgütlenmenin evrimi

Analiz, protestoların örgütlenme biçiminde, çağdaş teknolojik ve baskıcı çerçeveye uyumu yansıtan bir evrim olduğunu ortaya koyuyor. Xuchang’daki öğrenciler örneğinde, cep telefonları ve internetin kullanımı, hızlı bağlantılar kurulmasını ve kısa sürede toplanmaların gerçekleşmesini sağladı; bu da dijital teknolojilerin, devlet denetimine rağmen, kolektif eylemin çarpanları olarak işlev görebildiğini gösteriyor.

Tayvan’daki Çin Demokratik Akademik Derneği Direktörü Zeng Jianyuan, “Çin’deki baskıcı yönetim ve siyasi tasfiyeler ikliminde, yalnızca apolitik meseleler, geniş ölçekli kolektif toplanmaların örgütlenmesine olanak tanıyan bir meşruiyet elde edebiliyor” diyor. Ancak Zeng’e göre Çin Komünist Partisi de “bu hareketliliğin yalnızca bir okula ya da münferit bir olaya destek jesti olmadığını, aynı zamanda iki daha derin sorunu yansıttığını” açıkça görüyor.

Zeng’e göre bunlardan ilki, “Xi Jinping yönetimi altında Çin toplumunun kolektif bir duygusal sıkıntı dalgası yaşaması ve pek çok insanın bir çıkış yolu araması.” İkincisi ise, “Xuchang olayı, yerel yetkililerin toplumsal kontrolünde bir gevşemeyi ortaya koyuyor: öğrenciler cep telefonları ve internet sayesinde hızla koordine olup bir araya gelebildiler; bu da istikrarı koruma mekanizmalarının başarısızlığını gösteriyor.”

Açık olan şu ki, en son protestolar, belirli adaletsizliklere verilen basit ve kendiliğinden tepkiler olarak okunamaz; aksine, görünürde apolitik meseleler üzerinden kendine ifade kanalları arayan daha geniş bir “kolektif duygusal sıkıntı dalgası”nın tezahürleri olarak değerlendirilmelidir.

Yerel otoritelerin meşruiyet krizi

Belgelendirilen protestolar, merkezi ekonomik baskılar ile yerel toplumsal ihtiyaçları etkili biçimde uzlaştıramayan yerel otoritelerin giderek derinleşen bir meşruiyet krizine sürüklendiğini ortaya koyuyor. Yerel düzeyde keyfî vergi ve harçların dayatılması, bu dinamiğin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

Zhejiang eyaletinin Gushan kentindeki Pingtang köyü örneğinde, köy komitesi 10 Mayıs’tan itibaren tüm sürekli sakinler ve köyde çalışanlar için “çevre-sağlık yönetim ücreti” ile “otopark ücreti” alınacağını duyuran bir bildiri yayımladı: yetişkinler için yılda 80 yuan, çocuklar için 40 yuan; otomobil ve üç tekerlekli araçlar için ise 500 yuan. Bildiride ayrıca, zamanında ödeme yapmayanların 1 Haziran’dan itibaren “denetim altına alınacağı”, 100 ila 200 yuan arasında ek ödeme yapacakları, araçlarının kilitleneceği ve kilitleri zorla açanların “kamu mallarına zarar verme” suçundan işlem göreceği belirtildi.

Köy sakini Li, “Bu ücret köylülerle hiçbir zaman kararlaştırılmadı ve hiçbir açık toplantıda görüşülmedi. Burada yaşıyorum ve bu ücreti onaylayan bir köy toplantısı yapıldığını hiç duymadım” dedi. Bazı köylüler kararı “alenen haraç” olarak nitelendirdi. Bir başka köylü, Zhang Shun (takma ad), şunları söyledi: “Ailem beş kişiden oluşuyor ve yılda 400 yuan ödememiz isteniyor. Bunu kesinlikle karşılayamayız. Burası hâlâ Komünist Parti tarafından yönetilen bir ülke mi?” Aktivist Jia Lingmin ise köy komitesinin özerk bir halk örgütü olduğunu ve tüm harçların bir “harç izni” alması gerektiğini; aksi hâlde bu uygulamaların yasa dışı olduğunu vurguladı.

Bu olay, mali sıkıntıların baskısı altındaki yerel yönetimlerin gelir toplamak için giderek daha çaresiz ve gayrimeşru yöntemlere başvurduğunu; bunun da halk nezdinde meşruiyetlerini daha da aşındırdığını gösteriyor. Guizhou Üniversitesi’nden emekli bir öğretim üyesi olan Zhang’ın gözlemi durumu özetliyor: “Yerel borç düzeyinin yüksekliği ve merkezi politikaların sertleşmesi, yerel mali yönetimi ciddi biçimde etkiledi. En doğrudan mağdurlar ise sürekli ve sözleşmeli emekçilerdir.”

Çin’in toplumsal dokusundaki dönüşümler

Sichuanlı akademisyen Tang Gang, süregiden toplumsal dönüşümleri son derece isabetli biçimde analiz ediyor: Çin toplumu, “uzlaşmanın mümkün olduğu, karşılıklı hoşgörü ve birlikte yaşamanın sağlanabildiği geleneksel bir toplumdan; sert çatışmaların yaşandığı, konumların uzlaşmaz hâle geldiği ve birlikte yaşamanın imkânsızlaştığı bir topluma” evriliyor. Tang, bu dönüşümü Xi Jinping yönetimi altında son on yılda yaşanan değişimlere bağlıyor ve bunun, belirli ekonomik sorunların ötesine geçen niteliksel bir toplumsal ilişki bozulmasına işaret ettiğini söylüyor.

Guizhou’da çalışma ilişkileri alanında araştırmacı olan Xue ise, işçiler ile patronlar arasındaki çatışmaların keskinleşmesine katkıda bulunan bir dizi etkeni sıralıyor: “Öncelikle, bazı işletmelerde sendika yöneticileri doğrudan patronlar tarafından atanıyor; bu da sendikaların işçilerin çıkarlarını gerçekten temsil etmesini engelliyor. Bu durum, çalışanların haklarını savunmayı zorlaştırıyor ve gerilimleri besliyor. İkinci olarak, sermaye ile emek arasındaki ilişki büyük ölçüde piyasa mantığına göre şekillenmiş durumda; ancak gelirlerin adil bir paylaşımı yok. Ayrıca birçok fabrikada, işçilere ilişkin konuların yönetiminde şeffaflık bulunmuyor; bu da çelişkileri daha da derinleştiriyor.”

Xue’nin analizi, sorunların yalnızca ekonomik olmadığını; Çin’in endüstri ilişkileri sistemindeki yapısal yetersizlikleri yansıttığını ortaya koyuyor. Bağımsız ve temsil gücü olan sendikaların yokluğu, işçileri çatışmaların çözümü için etkili kanallardan mahrum bırakıyor; bu da onları giderek daha doğrudan ve zaman zaman daha uç protesto biçimlerine yöneltiyor.

Artan istikrarsızlık senaryolarına doğru

Mayıs sonu–Haziran 2025 başı döneminde belgelenen gerilimlerin birikimi, günümüz Çin’inin, rejimin geleneksel olarak başvurduğu baskıcı mekanizmalarla tek başına çözülemeyecek, sistemik nitelikte toplumsal meydan okumalarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Protestoların sektörler arası yaygınlığı, ülke çapındaki coğrafi genişliği ve öğretmenler ile sağlık emekçileri gibi geleneksel olarak “istikrarlı” kabul edilen kesimlerin sürece dâhil olması, mevcut sorunların konjonktürel dalgalanmalar değil; daha derin yapısal çelişkilerin tezahürleri olduğunu ortaya koyuyor.

Yerel otoritelerin halkın taleplerine etkili biçimde yanıt verme kapasitesinin sınırlı olması, nüfusun geniş kesimlerinde artan ekonomik çaresizlikle birleştiğinde potansiyel olarak patlayıcı koşullar yaratıyor. “Brother 800” vakasının gösterdiği üzere, çatışmaların çözümü için hukuki yollar etkisiz kaldığında, yurttaşlar giderek daha uç ve yıkıcı protesto biçimlerine yönelebiliyor.

Tiananmen Anneleri’nin tecrit edilmesinde ve protesto anlarının hızla sansürlenmesinde görülen baskı önlemlerinin yoğunlaşması, rejimin kendi kırılganlığının farkında olduğuna işaret ediyor; ancak bu durum paradoksal biçimde yeni gerilimleri de besleyebilir. Bilgi kontrolüne dayalı strateji kısa vadede etkili olsa bile, yurttaşların taleplerini kurumsal kanallar aracılığıyla iletmenin imkânsızlığını fark etmeleri, hayal kırıklığını ve radikalleşmeyi artırma riski taşıyor.

Çinli yetkililer giderek daha zor bir konumda görünüyor: bir yandan toplumsal denetim talepleri, diğer yandan ekonomik istikrarı sürdürme zorunluluğu arasında denge kurmak zorundalar. Burada incelenen kısa dönemin deneyimi, bu gerilimin kritik eşiklere ulaştığını ve sonuçlarının, ele alınan tekil olay ya da sektörün çok ötesine taşabilecek nitelikte olduğunu düşündürüyor.

5 Haziran 2025

Bu makale Yesterday, Radio Free Asia, China Labour Bulletin, AsiaNews ve Workers’ Solidarity kaynaklarından derlenen bilgilere dayanmaktadır. https://andreaferrario1.substack.com/p/la-cina-sotto-pressione-mobilitazioni

İtalyancadan Pierre Vandevoorde ve Pierre Rousset tarafından ESSF için çevrildi.

https://www.europe-solidaire.org/spip.php?article75304

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump’a, ICE’a, Irkçılığa karşı Öz-örgütlenme ve Direniş – Kay Mann

Son haftalarda Trump’ın ABD’de demokratik haklara yönelik saldırıları ile uluslararası hukukun ve diğer ülkelerin egemenliğinin ihlali giderek arttı ve daha da şiddetlendi. Buna karşı bir toplumsal ve işçi direnişi hareketi şekilleniyor.

3 Ocak 2026’da, büyük çaplı bir hava ve deniz gücü, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşi Celia Flores’i kaçırdı; baskın sırasında yüz kadar Venezuelalı ve Kübalı öldürüldü. Bu baskının ardından ABD deniz kuvvetleri tarafından 500 milyon varil Venezuela petrolü çalındı.

En üst düzey emperyalist bir küstahlıkla Trump, ABD’nin Venezuela’yı “yöneteceğini” ilan etti; ayrıca Kolombiya’yı, Küba’yı ve son olarak da 1949’dan bu yana ABD’nin NATO müttefiki olan Danimarka’ya bağlı Grönland’ı tehdit etti. Bu saldırı, Venezuela kıyıları açıklarında ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan tekne mürettebatlarına yönelik, yargısız ve son derece vahşi infazların yaşandığı haftaların ardından geldi.

Ardından, 9 Ocak’ta, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinin buz gibi sokaklarında bir ICE ajanı, silahsız beyaz bir ABD vatandaşı olan, iki çocuk annesi, 37 yaşındaki Renee Good’u soğukkanlılıkla öldürdü. Good, göçmenlerle dayanışma amacıyla düzenlenen şiddet içermeyen eylemlere katılıyordu. Cinayetin çok sayıda videosu, Good’u, ICE ajanları tarafından öldürülen en az 32 kişinin en tanınırı hâline getirdi. Görünüşte birbirinden bağımsız olan bu iki olay, hem ABD içinde hem de dışında, uydurma uyuşturucu kaçakçılığı suçlamaları temelinde, ırksallatırılmış insanlara ve onların müttefiklerine karşı artan şiddet kullanımıyla birbirine bağlanmaktadır. Trump’ın ırkçı göç politikasının mimarı olan, neofaşist bir figür olan Stephen Miller’ın, Trump hükümetinde göç politikasıyla ilgili en üst düzey görevlerden birine getirilmesi, Venezuela’ya yönelik saldırı ile ICE cinayetleri arasındaki bağı çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Irkçılık ve emperyalizm

Venezuela’ya yönelik saldırıdan birkaç saat sonra, birçok kentte acil protestolar düzenlendi; New York’ta katılım birkaç yüz kişiden 2.000’e kadar çıktı. Ancak ABD halkını en çok sarsan olay Renee Good’un öldürülmesi oldu. Ülke genelinde, onun anısına ve ICE’ın lağvedilmesi talebiyle binlerce gösteri düzenlendi. Anketler, bu talebe yönelik kitlesel bir destek olduğunu gösteriyor.

Hükümet, Good’u ICE ajanına arabasıyla çarpmakla suçlayarak karşılık verdi; oysa videolar açıkça aracın ajandan uzaklaştığını gösteriyor. Federal soruşturma, Minneapolis’in yerel yetkililerini devre dışı bıraktı ve Good’un dul eşinin “militan gruplarla” olan bağlarını soruşturmakla tehdit etti — oysa bu tür faaliyetler ABD Anayasası tarafından korunmaktadır.

Good’u öldüren, milliyetçi Hristiyan bir ICE serserisi olan Jonathan Ross hakkında herhangi bir suçlama yöneltilmedi ve şu anda hiçbir soruşturma yürütülmüyor. Hükümet buna karşılık Minneapolis’e daha fazla ICE ajanı gönderdi ve Trump, nadiren kullanılan, 19. yüzyıldan kalma İsyan Yasası’nı devreye sokarak kente düzenli askerî birlikler gönderme tehdidinde bulundu. ICE artık özel konutlara mahkeme kararı olmadan baskın yapma hakkını savunuyor; bu uygulamanın yaygınlaşması, demokratik haklara son derece tehlikeli bir darbe vuracak ve otoriterliğe ve neofaşizme doğru nitel bir sıçrama anlamına gelecektir. Genel kanı, kentin düşman bir güç tarafından işgal edildiği yönündedir.

Minneapolis’in Demokrat Belediye Başkanı Jacob Frey ile Demokrat Minnesota Valisi Tim Waltz, ICE’a karşı çıkmak ve onun kentten ve eyaletten ayrılmasını talep etmek için sert sözler kullandı; ancak fiiliyatta pek bir şey yapmadılar (1). Bu sırada Başkan Yardımcısı JD Vance, Frey ve Waltz’u ICE operasyonlarını engellemekle suçladı ve FBI onlar hakkında bir “soruşturma” başlattı; Minnesota polisi ise gösterilerin bastırılmasına katılıyor.

ICE aylardır ülke genelindeki kent ve kasabaları terörize ediyor; ancak Trump, ilerici ve Demokrat geleneği güçlü, zengin bir işçi mücadeleleri tarihine sahip olan Minnesota’ya karşı özel bir düşmanlık besliyor. Eyaletin en büyük kenti olan Minneapolis, son on yıllarda göç etmiş önemli bir Somalili nüfusa da ev sahipliği yapıyor. Bu topluluğun bir üyesi olan Ilhan Omar, Minneapolis’in büyük bölümünü kapsayan eyaletin 5. seçim bölgesinin ABD Temsilcisi. Omar, Trump’ın sosyal medyada düzenli olarak saldırdığı ve tehdit ettiği, ilerici ve son derece aktif dört Demokrat kadından oluşan “Squad”ın dört üyesinden biridir. Trump, ABD vatandaşı olan Ilhan’ın “hapiste olması gerektiğini” ve sınır dışı edilmesi gerektiğini söyledi (2).

Bir toplumsal hareketin doğuşu

10 Ocak’ta, Good’un öldürülmesini protesto etmek için 1.000’den fazla gösteri düzenlendi. Democratic Socialists of America-DSA’nın yerel şubelerinin büyük bir bölümü, ulusal yönetimin Venezuela’ya yönelik saldırıya karşı yapılan eylemlere katılma çağrısına yanıt verdi. Göçmenleri ICE baskınlarına karşı savunmaya yönelik çabalar, gerçek bir toplumsal hareketin tüm özelliklerini taşımaktadır. Aktivistler klasik taktikleri — yürüyüşler, mitingler, sloganlar — kullanmanın yanı sıra, ICE ajanları bir mahalleye girdiğinde ıslık çalmak gibi özgün ve yaratıcı yöntemlere de başvurmaktadır.

Ülke genelinde, ICE’ın şiddetinden, tutuklamalarından ve sınır dışı etmelerinden korkan göçmen ailelerin alışverişini ve ulaşımını organize etmek amacıyla mahalle örgütleri kurulmuştur. Bu gruplar, komşularının ve iş arkadaşlarının silahlı ve maskeli ICE ajanları tarafından götürüldüğünü görene kadar politikaya dâhil olmamış olanlar da dâhil, sıradan yurttaşlardan oluşmaktadır. Sağcı gazeteciler, banliyölerde yaşayan, orta sınıfa mensup ve mahalle gözetim gruplarına katılan beyaz kadınları — kendi deyimleriyle “wine moms” (şarap içen anneler) — hedef alarak öfkeyle tepki gösterdi.

Faşizme karşı işçi öz-örgütlenmesi

ICE karşıtı mevcut protestoların merkezi olan Minneapolis örneğinde, destek ve karşılıklı yardım gruplarından oluşan ağ, George Floyd’un ölümünü izleyen 2020 gösterilerine kadar uzanmakta. Ülke genelinde liseliler dersleri boykot etti. Farklı bölgelerden gruplar birbirleriyle bağlantı kurmaya, kaynaklarını ve taktiklerini paylaşmaya başlamıştır. Örneğin, Chicago’nun kuzeyinde faaliyet gösteren ve Protect Rogers Park adıyla bilinen ICE karşıtı bir gözetim grubu, Minneapolis’te gözlemcilerin eğitilmesine yardımcı olmuştur. Birçok kentin Meksika mahallelerinde ve diğer göçmen mahallelerinde, dükkânlarda ve restoranlarda “Haklarınızı bilin” broşürleri görülmektedir. Kentteki bazı okullar, ICE baskınlarına karşı önlem olarak kapatılmayı tercih etmiştir. Los Angeles’taki ve başka yerlerdeki kiracı sendikaları da harekete katılarak, bu mücadelenin özellikle işçi sınıfı içindeki derin köklerini bir kez daha ortaya koymuştur. Bu karşılıklı yardım ağları, önceden var olan diğer hareketlerle bağlanacak; giderek daha büyük eylemlerin zeminini hazırlayacak ve genel anti-Trump hareketini güçlendirecektir. Bunlar, Trump’ın ırkçı beyaz Hristiyan milliyetçiliğine karşı güçlü bir direniş oluşturan işçi sınıfı dayanışma ağlarıdır ve bize öz-örgütlü demokratik bir toplumun mümkünatına dair bir fikir veriyor.

Minneapolis’e yakından bakış

Good’un öldürülmesine ait video kayıtları ile ICE ajanlarının kapıları kırarak içeri girdiğini, Hmong kökenli bir mülteciyi tutuklayıp dondurucu soğukta yarı çıplak hâlde dışarı çıkardığını gösteren görüntüler; ayrıca maskeli ve silahlı ICE ajanlarının beş yaşındaki bir çocuğu tutukladığına dair görüntüler ve bunlara eşlik eden halkın kahramanca direnişini yansıtan sahneler, dikkatleri Minneapolis üzerine çekmiştir.

23 Ocak Cuma günü bu kentte, bazıları tarafından “genel grev” olarak nitelendirilen bir protesto günü gerçekleştirildi. ICE’ın varlığını protesto etmek amacıyla çok sayıda küçük işletme kepenk kapattı; fiilî grevler sınırlı olsa da United Auto Workers (UAW), öğretmen sendikaları ve genellikle muhafazakâr olan inşaat sendikaları dâhil çeşitli sendikalar ile yerel emek konseyleri gösterilere destek verdi ve ICE ile diğer baskı güçlerinin kentten ayrılması talebine katıldı. Aşırı soğuğa rağmen on binlerce kişi yürüyüş yaptı; diğerleri ise kullanılmayan bir stadyumda toplandı. Bazıları da, Minnesota’ya gelen ICE ajanlarının indiği ve tutuklanan göçmenlerin sınır dışı edildiği havaalanında eylem yaptı. Havaalanında gerçekleştirilen barışçıl bir sivil itaatsizlik eylemi sonrasında yüzden fazla rahip gözaltına alındı. Minneapolis hareketiyle ve talepleriyle dayanışma amacıyla ülke genelinde iki yüz elliden fazla eylem düzenlendi.

20 Ocak 2026

1) Jacob Frey, özellikle “kentimizi adeta istila etmiş gerçek bir işgal gücü” ifadesini kullandı, CBS News, 18 Ocak 2026.

2) 19 Ocak 2026’da şu açıklamayı yaptı:
Sahte milletvekili Ilhan Omar, ABD’den nefret eden bitmek bilmez bir mızmız, her şeyi bildiğini sanıyor. Hapiste olmalı, ya da daha da iyisi, dünyanın en kötü ülkelerinden biri sayılan Somali’ye geri gönderilmeli. Somali’yi YENİDEN BÜYÜK yapmaya katkıda bulunabilir!”

Kay Mann, IV. Enternasyonal’in ABD’deki seksiyonu olan Solidarity’nin üyesidir ve üniversitede sosyoloji profesörüdür. Ayrıca IV. Enternasyonal’in Yürütme Bürosu’nda yer alıyor.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Sosyalistler Şehirleri Nasıl Yönetebilir – Mamdani Bize Yolu Gösterecek mi? – Iain Bruce

Zohran Mamdani’nin New York Belediye Başkanı seçilmesi, ABD içinde ve dışındaki solun özgüveni için çok ihtiyaç duyulan bir moral destek sağladı. Ayrıca, yerel yönetimlere ve nihayetinde ulusal yönetimlere seçilen sosyalistlerin karşı karşıya olduğu stratejik seçimler hakkındaki tartışmayı da yeniden alevlendirdi. ABD’nin sol dergisi Jacobin‘in yıl sonu özel sayısı; 20. yüzyılın ilk yarısındaki Kızıl Viyana ve Milwaukee’nin “kanalizasyon sosyalistleri”nden, faşizmin yenilgisinden sonra İtalya ve Fransa’da komünistlerin yönettiği şehirler ve 1980’lerde Ken Livingstone’un Büyük Londra Konseyi’ne kadar, tam anlamıyla Thames Nehri’nin karşı kıyısında, o dönemde aşırı sağcı Margaret Thatcher’ın hükümetine karşı duran Greater London Council‘ı ele aldı.

Glasgow’da ve ülke genelinde gerçek bir sosyalist alternatif olarak Your Party Scotland‘ı kurmaya çalışırken, biz de bu tartışmaları ciddiye almalıyız.

Tartışmaya en düşündürücü katkılardan biri, Latin Amerika ve başka yerlerdeki katılımcı demokrasi deneyimlerinden yola çıkarak; belediye başkanı olarak işçi sınıfını güçlendiren, tabandan gelen bir siyasi kültür oluşturmak için “Zohran’ın Halk Meclisleri Oluşturması Gerektiğini” savunuyor[1]. Bu makalede, Venezuela ve Bolivya’daki sosyal hareketlerle çok sayıda çalışma yapmış olan Gabriel Hetland ve Jacobin dergisinin editörü Bhaskar Sunkara, bu tür meclislerle yönetmenin olumlu yanlarına dikkat çekiyor. Kısa vadede, bu tür meclisler, sosyal tabanın harekete geçmeye devam etmesini sağlar. Bu, düşmanca elitler ve prosedürel engellerle kuşatılmış ve temel, acil, “uygun fiyatlı” politikalarını uygulamaya koyma girişimlerini engelleyen ilerici bir yönetimi sürdürmek için hayati önem taşır. Konut ve ulaşım, çocuk bakımı ve gıda fiyatları konusunda verilen bu mücadeleler sürecinde, yeni iktidar yapıları da oluşmaya başlar ve “işçilerin hayatlarını şekillendiren kararları kolektif olarak belirleme kapasiteleri” artar ve “kapitalizmin ötesinde bir toplumun temelleri atılır.”

Kristal küreye ihtiyaç duymadan, Glasgow Belediye Meclisi’ndeki ve Holyrood’daki sosyalist yönetimin, İskoçya’da Reform Partisi’nin ele geçirdiği yaşam maliyeti gündemini geri kazanmaya çalışırken veya Westminster’daki aşırı sağcı Reform hükümetiyle yüzleşirken, aynı engellerle karşılaşacağı ve benzer çözümlere ihtiyaç duyacağı kolayca anlaşılabilir.

Hetland ve Sunkara’nın açıkça belirttiği gibi, meclislerin veya diğer kitlesel, katılımcı demokrasi biçimlerinin temel amacı, yönetilenler ile hükümetleri arasındaki ilişkiyi değiştirmek ve iktidarı yeniden yönetilenlere devretmektir. Bunun alabileceği biçimler büyük ölçüde değişebilir. Latin Amerika içinde bile, 1990’larda ve 2000’lerin başında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde uygulanan ilk katılımcı bütçeler (KB’ler) – burada en başarılı örneklerden biri olarak gösterilmektedir – Venezuela’da geliştirilen komün konseyleri ve komünlerden veya birkaç yıl sonra Bolivya’da kullanılan daha geçici meclislerden çok farklıydı. Daha geniş bir devrimci sürecin parçası olmasa da, Porto Alegre’deki yetkilerin kapsamı aslında çok daha genişti.

Bu kadar uzaktan, New York şehrinde tam olarak neyin en iyi sonuç vereceği konusunda bir fikirde bulunmak aptalca olur. Bu yazarların da belirttiği gibi, daha önemli olan temel ilkeleri belirlemektir. Belirli bir meclis demokrasisi biçiminin iktidar ilişkilerini etkili bir şekilde değiştirebileceğini ve farklı bir toplum türüne giden olası yolları gerçekten açabileceğini veya açmak isteyip istemediğini belirleyecek olan bu ilkelerdir.

Sorun şu ki, tespit ettikleri ilkeler oldukça zayıf ve insanı bambaşka bir yöne sürükleyebilir. Bu bir kavram oyunu (semantik tartışma) değil: “kararları etkilemek” ile egemen iktidarı kullanmak arasındaki fark, talep edenlerle yönetenler arasındaki farktır; danışma tiyatrosu ile işçilerin öz-yönetiminin embriyosu arasındaki farktır. Bu ilkeler, Porto Alegre’nin katılımcı bütçeleme sisteminin kurucuları tarafından benimsenen dört temel ilkeden önemli ölçüde daha zayıftır. Örneğin, Hetland ve Sunkara, sıradan insanların “hayatlarını şekillendiren kararları etkilemek için gerçek ve anlamlı fırsatlara” sahip olduklarından bahsediyor ve bunu, yalnızca danışma amaçlı olan birçok katılım uygulamasına karşı sinizm besleyen “etkisi olmayan katılım” ile karşılaştırıyor. Bu ayrım önemlidir, çünkü katılımcı bütçelemenin daha sonraki birçok versiyonu, gerçek bir gücü olmayan danışmalardan ibaretti.

Ancak Porto Alegre’nin orijinal versiyonu daha da güçlüydü. İkinci ve üçüncü temel ilkeleri şunlardı: (2) KB’nin egemen karar verme yetkisi olmalı ve (3) bütçenin sadece bir kısmını değil, bütçenin tamamını tartışmalı. Bu, kararları “etkilemek”ten çok daha fazlası gibi görünüyor.

Porto Alegre’nin temel ilkelerinin ilki, (1) KB’nin doğrudan ve evrensel katılım temelinde olması gerektiğiydi. Temel yapı taşı, tüm vatandaşların katılabileceği kitlesel yerel meclislerdi (bu aşamada süreçte temsilciler yoktu ve elbette rastgele seçim veya kura çekimi yapan algoritmalar da yoktu) ve burada vatandaşlar ana öncelikleri tartışıp karara bağlayabiliyorlardı. Seçilmiş bir KB Konseyi daha sonra ayrıntıları belirliyordu. Bu, Hetland ve Sunkara’nın “anlamlı müzakereleri teşvik etmek” için alanlar yaratmaktan bahsettikleri ikinci ilkeyle kısmen örtüşüyor. Haklı olarak belirttikleri gibi, “elit olmayanlar bu şekilde kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar” ve işçi sınıfı topluluklarını, genellikle onları ayıran ırk, cinsiyet ve dil ayrımlarının ötesinde bir araya getiriyorlar. Bu, kolektif eylemin özüdür ve kapitalist toplumlarımızın çoğunun temelini oluşturan izolasyon ve atomizasyonu altüst eder.

Porto Alegre’nin dördüncü ilkesi, (4) KB sürecinin kendi kendini düzenlemesi gerektiğiydi. Sürecin şekli, prosedürleri ve kuralları başka kimse tarafından belirlenmeyecek veya başka bir kurum tarafından yasalarla düzenlenmeyecekti. Meclisler ve seçilmiş konseyleri kuralları belirleyecek ve gerektiğinde bunları değiştirmeye devam edecekti. Bu temel özerklik ile yazarlarımızın yeni Mamdani yönetimi için önerdiği üçüncü ilke arasında en azından potansiyel bir çelişki var. Yazarlar, katılımcı alanın güven ve siyasi deneyim eşitsizliklerini yeniden üretmesini veya mevcut aktivistlerin hakimiyetine girmesini önlemek için “kasıtlı bir tasarım”a ihtiyaç olduğunu belirtmektedir.

Bunlar, Your Party’yi başlatma sürecimizde dikkatimizi çeken konulardır. Elbette, çoğu kişi, fiziksel erişilebilirlik, çocuk bakımı, prosedürler, dil, üslup vb. konularında siyasi alanları – bu durumda katılımcı demokrasinin meclislerini – olabildiğince erişilebilir hale getirmek için adımlar atmanın önemine katılacaktır. Sorun, bu ihtiyaçların, kim tarafından belirlendiği tam olarak bilinmeyen kriterlere göre başka bir yerde hazırlanan “bilinçli tasarım”ı meşrulaştırmak için de kullanılmış olmasıdır. Bu da, temsil edici örneklemleri, kura çekimini ve dijital referandumları şekillendiren algoritmalara yönelik şüpheleri beraberinde getirir. Kökleri daha çok pazarlama ve yönetim çalışmalarında bulunan bu tür araçlar, güç ilişkilerini tersine çevirebilecek tek yol olan kolektif eylemi teşvik etmekten ziyade, bireylerin hâkim izolasyonunu yeniden üretme eğilimindedir.

Porto Alegre deneyimini “icat eden” çekirdek grubun çoğunun kendilerini devrimci sosyalistler olarak gördüklerini hatırlamakta fayda var. Onlar, o zamanlar Dördüncü Enternasyonal’in Brezilya Seksiyonu olan, İşçi Partisi (PT) içindeki Democracia Socialista akımının üyeleriydiler. Aniden orta büyüklükte bir eyalet başkentinin belediye başkanlığı görevine geldiklerinde, bunu “kapitalist devleti devrimci bir şekilde yıkmak için nasıl kullanabileceklerini” kendilerine sordular. Ve ilham almak için ilk başvurduklar deneyim Paris Komünü oldu.

Katılımcı bütçe ve daha geniş anlamda doğrudan, meclis temelli demokrasi kavramları bu düşünceyle geliştirildi. Fransa’daki bir düşünce arkadaşları olan Catherine Samary’nin daha sonra ifade ettiği gibi, katılımcı demokrasi, burjuva devletinin mevcut yapılarına sürekli olarak meydan okursa devrimci olabilir. Eğer onlara meydan okumayı bırakırsa, sadece mevcut temsili demokrasinin süreçlerini tamamlar veya “genişletirse”, sadece reformist hale gelir ve radikal değişimin önünde bir engel olarak ve aslında statükonun bir dayanağı olarak kolayca kullanılır.

Yerel konseyin “toplum katılımı” oturumuna katılmış olan herkes bunun nereye varacağını bilir: Flip chart’lara yapıştırılmış notlar, boyunlarında kartlarla kolaylaştırıcılar ve aylar önce yetkililer tarafından kararlaştırılmış sonuçlar, şimdi de sizin katkılarınıza ciddiyetle başını sallayan görevliler. Bu nedenle, Porto Alegre’de erken dönemdeki radikal katılımcı bütçenin başarısından kısa bir süre sonra, Dünya Bankası, Küresel Güney’de “iyi yönetişim”in bir ayağı olarak sulandırılmış, danışma amaçlı bir versiyonunu teşvik etmeye başladı. Bugün New York’taki durum çok farklı olsa da, yeni belediye başkanının halk meclisleri ve katılımcı demokrasi için alanlar açma girişimleri benzer ikilemler ve tehlikelerle karşılaşacaktır. Buna çok dikkat etmeliyiz, çünkü biraz şansla, daha sonra Glasgow’da da benzer sorunlarla uğraşmak zorunda kalabiliriz.

1 Ocak 2026

Kaynak: Ecosocialist Scotland.

Iain Bruce, Glasgow’da yaşayan bir gazeteci ve ekososyalist aktivisttir; Your Party üyesidir. “The Porto Alegre Alternative: Direct Democracy in Action” (IIRE – Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü) adlı kitabın yazarıdır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Jacobin 22.12.2025. https://jacobin.com/2025/12/mamdani-popular-assemblies-democratic-socialism

Rojava: Özerklik, Toplumsal Taban ve Emperyalist Dinamikler- Foti Benlisoy

Kuzeydoğu Suriye’de Suriye geçici yönetimine bağlı askeri kuvvetlerin hızlı ilerleyişi sonucu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) denetimindeki bölgenin ağırlıkla Arapların yaşadığı büyük bölümünü ele geçirmesi, bölgedeki jeopolitik dengeler açısından kuşkusuz sarsıcı bir gelişme. Bu satırlar yazılırken Şam hükümetine bağlı güçlerin ilerleyişlerini sürdürerek Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim alanlarına girip girmeyecekleri, ilan edilen ateşkesin bir kez daha bozulup bozulmayacağı henüz netlik kazanmış değildi. Böyle bir durumda çatışmaların yoğunlaşması ve daha önce sahilde ve Süveyda’da yaşananlara benzer biçimde sivillere dönük katliam girişimlerinin gündeme gelmesi de olası. Bu hiç de küçümsenmemesi gereken olasılık karşısında Kürt halkıyla aktif bir dayanışma içerisinde olmak, Şam’a bağlı güçlerin operasyonlarını sona erdirmesini talep etmek ve Kürtlerin demokratik ulusal taleplerinin yanında saf tutmak kaçınılmaz bir görev. 

Ülkedeki askeri ve siyasi güçler dengesini radikal bir biçimde dönüştüren, Kuzeydoğu Suriye’deki özerk yönetimi fiilen nihayete erdiren bu gelişmelerin SDG açısından ciddi bir yenilgi anlamına geldiği aşikâr. SDG’nin elinde artık Şam’la müzakerelerde ülkenin üçte birini kontrol eder konumda bulunmanın getirdiği avantajlar yok. ABD’nin desteğini arkasına alan Şara yönetiminin merkeziyetçi bir idare oluşturmak adına Kürtleri en iyi durumda bireysel temelde kimi kültürel haklara sahip bir azınlık konumuna iteceği aşikâr. 17 Ocak’ta yayımlanan ve Kürtlerin kimi kimlik haklarını tanıyan cumhurbaşkanlığı kararnamesi, ülkedeki Kürt meselesinin bir kendi kendini yönetme ve self determinasyon meselesi olarak değil, bir azınlık hakları sorunu olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Ancak kültürel ve siyasal çoğulculuğu ilke edindiği söylenemeyecek Şara yönetiminin ülkede Kürt karşıtı, saldırgan bir ırkçı iklimin oluşmasına fiilen yol verdiğini ve bunun da Kürtlere dönük topyekûn bir saldırıya da pekâlâ zemin oluşturabileceğini gözden uzak tutmamalı. 

Burjuva Jeopolitiği ve Devrimci Siyaset

Yaşanan yenilgi, elbette Kürt ulusal taleplerinin değil ama Rojava deneyiminin, daha doğru bir ifadeyle Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi deneyiminin sonu anlamına geliyor. Bir dönem bütün Suriye için alternatif bir model olarak öne çıkarılan özerk bölgenin birkaç gün içerisinde adeta berhava olmasının gerek Suriye’de gerek bölgede hangi jeopolitik dönüşümleri kışkırtacağı, bu sonucun ortaya çıkmasında bölgesel ve uluslararası güçlerin konumlarının ne derece etkili olduğu çokça tartışılıyor ve haklı olarak tartışılmaya devam edecek. Türkiye ve ABD’nin Şara’nın askeri operasyonlarının önünü açan etkileri, İsrail’in Şara yönetimiyle uzlaşma arayışının bu harekâtı mümkün kılması, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bu gelişmelerin Suriye’nin örneğin Süveyda gibi diğer parçaları için ne anlama geleceği  gibi hususlar kritik tartışma başlıkları.

Ancak tartışmayı bu noktada bırakmak, yani Rojava’daki yenilgiyi bölge çalışmaları ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının ve askeri analistlerin ellerine terk etmek büyük bir hata olacaktır. Büyük Britanya hariciyesinin icat ettiği tabirle, “Ortadoğu” denen bölgedeki siyasal-toplumsal gelişmeleri jeopolitik ve jeostratejiye indirgemek çok yaygın ve tehlikeli bir yanlış. Bölgedeki tüm gelişmeleri büyük güçler ve bölgesel aktörler arasındaki güç ve çıkar ilişkilerinin boy ölçüştüğü bir satranç tahtasına indirgemek, koca bir coğrafyayı daha baştan radikal ya da devrimci sıfatlı siyasetin alanı dışına taşırmış oluyor.

Rosa Luxemburg,  1896 yılında yayımlanan “Sosyal Demokrasi ve Türkiye’de Ulusal Mücadeleler” başlıklı yazısında tam da bu soruna işaret ediyordu: “Parti basınında Türkiye’deki (yani Osmanlı İmparatorluğu’ndaki -fb) gelişmeleri diplomatik entrikaların saf bir ürünü olarak temsil etme girişimlerine sıklıkla tanık oluyoruz (…). Bu pozisyonla alakalı çarpıcı olan şey, burjuva bakışından temelde herhangi bir farkı olmaması. Her iki durumda da büyük toplumsal fenomenlerin türlü türlü ‘ajanlara’, yani diplomatik büroların bilinçli eylemlerine indirgenmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Burjuva siyasetçileri arasında bu türden bir perspektif elbette şaşırtıcı değildir: bu insanlar gerçekten bu alanda tarih yapar ve bu nedenle de en küçük diplomatik entrika dahi, kısa dönemli çıkarları açısından büyük bir pratik önemi haizdir. Ancak uluslararası olayları açıklamak ve her şeyden evvel kamusal hayattaki fenomenleri dipteki maddi nedenlere bağlamakla ilgili olan sosyal demokrasi için, bu tür bir siyaset bütünüyle beyhudedir. Tersine, sosyal demokrasi, iç siyasette olduğu gibi dış siyasette de aynı bakış açısına dayanan, yani konu edinilen fenomenin içsel toplumsal koşulları ve genel prensiplerimiz tarafından belirlenen kendi tutumunu geliştirmelidir.”[1]     

Bu bakımdan Suriye’deki gelişmelerle alakalı olarak sadece jeopolitik tartışmalarla yetinmeyip bu ani dönüşümden politik dersler de çıkarmak elzem. Zira Rojava uluslararası sol için bu yüzyılın en önemli deneyimlerinden biri oldu. Bu deneyimi, her büyük kurtuluş hareketi gibi esas olarak somut siyasal ve toplumsal pratiğiyle değerlendirmek gerekiyor. Suriye iç savaşının o çok zorlu koşullarında demokratik konfederalizm düşüncesine atfen komünalist, özyönetimci, cinsiyet eşitlikçi bir düzen denemesine girişilmiş olması, üstelik bugün bu denemenin ciddi bir geri çekilişle karşı karşıya olması, radikal ve devrimci sıfatlı solun başetmesi gereken bir mesele.

Emperyalizm ve Direniş

Uluslararası solun Rojava’daki gelişmeler karşısında ilk tepkisi, ABD’nin Kürtlere ihanet etmesi karşısında duyulan infialdi. Haklı olarak emperyalist riyakarlığın son örneği olarak ele alınan bu gelişme, Kürt hareketinin daha en başta ABD desteğine güvenmemesi gerektiğine dair “biz söylemiştik” havasında didaktizm dozu yüksek bir eleştiriyi de içeriyordu çoğu zaman. Tarık Ali’nin “2001’den beri bazılarımız Kürt liderlere, ABD ile işbirliği yaparak kendi çıkarlarına hizmet edecekleri yanılgısına düşmemeleri için yalvardık” şeklindeki tweeti, bu yaklaşımın tipik bir ifadesiydi. Böylesi bir eleştirinin haklı yanları ne olursa olsun, tek başına öne sürüldüğünde ve Kürt hareketinin karşı karşıya bulunduğu somut ihtilaf ve çelişkiler gözardı edildiğinde, Kürt ulusal özlemlerinin geçmişten bugüne, neredeyse her zaman emperyalizmin bir aparatı olduğunu iddia eden Türk, Arap ve Fars milliyetçiliğinin argümanlarını tekrar etmek tehlikesini barındırıyor.

Oysa bundan on sene evvel IŞİD’le bir ölüm kalım mücadelesine girişmiş Kürt hareketinin ABD’den destek ve yardım almasını, antiemperyalist bir politik doğruculuk adına sorgulamak, hatta bugünkü geri çekilişin nedeni olarak göstermek, Nazilere karşı direnen Yugoslav ve Yunan partizanlarının İngiliz desteği almasını sorgulamak gibi bir şey. Kürt hareketi o zaman, Lenin’in bir başka bağlamda kullandığı benzetmeye atıfla, “canını kurtarmak” için emperyalist “haydutlarla” bir uzlaşmaya gitmek durumunda kalmıştı[2].

Ancak Işid karşıtı mücadele ve Kürt hareketinin işid karşıtı uluslararası koalisyonun bir parçası haline gelmesi, Suriye iç savaşı koşullarında hayli kırılgan, nevi şahsına münhasır bir yeni jeostratejik gerçeklik yarattı. ABD desteği, Kürt hareketinin, yani YPG/J güçlerinin Kürtlerin yaşadığı alanların dışında çok geniş bir coğrafyayı kontrol eder hale gelmesiyle sonuçlandı. Bu, hareket için çok ciddi bir imkândı ama beraberinde devasa sorunları da getirmişti. Kürt hareketi, “overstreching” denen, yani siyasi ve askeri gücünün ötesinde bir yayılma sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Bu sorunu, yani sınırlı bir tabanla ülkenin fiilen üçte birini kontrol eder hale gelmenin yaratacağı arazları mümkün mertebe izale etmenin yolu, hareketin toplumsal dayanaklarını genişletmekti. Bu da ancak bu yeni elde edilen bölgelerde hayata geçirilecek programın o topraklarda bulunan ahalide somut bir karşılık bulması, hiç değilse onun bir bölümünü seferber etmesi, yeni düzene bağlaması ile mümkündü.

Mobilizasyondan Diplomasiye

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ve Suriye Demokratik Güçleri’nin oluşturulması tam da bu ihtiyaca, yani Işid’den kurtarılan topraklardaki Arap nüfusun kazanılması meselesine yanıt vereceği düşünülen adımlardı. İddia edilen, oluşturulacak “demokratik özerklik” kurumları aracılığıyla şekillenen “demokratik konfederalizm” sisteminin Kürtlerin azınlıkta kaldığı bu geniş coğrafyada tüm ülkeye model teşkil edebilecek alternatif bir yönetim biçimi oluşturacağıydı. Ancak bu iddianın gerçeklik kazanması, dolayısıyla da elde edilen topraklardaki Arap çoğunluğun aktif rızasının sağlanması için bu modelin orada yaşayan ahalinin hayatında somut dönüşümler yaratması, pratik kazanımlara yol açması, uğruna mücadele edilebilir bir gelecek ufku sunması gerekiyordu.

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetiminin Araplarla meskûn bölgelerinde yaşanan hızlı çözülme, SDG güçlerinin, kontrol ettikleri topraklardaki Arap nüfusun adeta bir kalkışması sonucunda apar topar geri çekilmek durumunda kalması, bunun böyle olmadığını, özerk yönetimin Arap bölgelerinde altının boş kaldığını gösteriyor. Bölgedeki Arap aşiretlerinin saf değiştirmesine bağlanan bu durum üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Arap aşiretlerinin zaten Arap olmaları hasebiyle Şara yönetimine sempati duymalarının “doğal” ve değişmez bir demografik gerçeklik olduğu, hatta bu toplulukların yapıları itibariyle demokratik özerklik gibi devrimci sola özgü fikri eğilimlere sempati duymayacakları yönündeki özcü “açıklamalar”, bölge siyasetini mezhepler, klanlar ve aşiretler arası bitimsiz bir mücadele addeden yeni oryantalist yaklaşımın bir tezahüründen ibaret.

Bütün bu aşiret tartışmaları, aslında SDG’nin bölgedeki emekçi ve ezilenlerin güç kazanmasını ve demokratik konfederalizm modeli çerçevesinde mobilize olmasını hedefleyen politik ve ekonomik önlemlerden çok aşiret liderlikleriyle yapılan uzlaşmaları önemsediğinin dolaylı bir göstergesi. Aşiret liderleriyle varılan anlaşmalar ve aşiret liderlerine verilen pozisyonlar yoluyla yereldeki Arap topluluğunun yönetilmesi tercihi, güç dengeleri değişince boşa düşmüş görünüyor. Joseph Daher yakın zamanlı bir yazısında bu durumu şöyle özetliyor: “Kontrolleri altındaki bölgelerde Arap emekçi sınıfların rızasını kazanacak stratejiler geliştirmek yerine, SDG liderliği yerel halkı yönetmek için aşiret liderleriyle işbirliğine gitti. Oysa bu aşiret liderleri, dönemin en güçlü siyasi aktörlerine göre saf değiştirmeleri ve kendi maddi çıkarlarını öncelemeleriyle biliniyor. Güç ilişkileri giderek Şam lehine değiştikçe, aşiret liderleri de bu yönde pozisyon aldı.”[3]

SDG toplumsal dayanaklarını genişletemeyince onun Suriye’nin geniş bir bölümünü yönetme kapasitesi ABD’nin verdiği diplomatik ve askeri desteğe daha bağımlı hale geldi. Özerk yönetimin varlığını devam ettirmek adına toplumsal mobilizasyonu değil, diplomasiyi önceleyen bir siyasal yaklaşım egemen oldu. Bu pragmatist bağımlılık ilişkisinin yarattığı sonuçlar ortada. ABD’nin Suriye politikasının değişmesiyle birlikte Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ne kadar kırılgan bir zemin üzerine bina olduğu hemen belli oldu. Ancak bu noktada tartışılması gereken, şu ya da bu emperyalist gücün verdiği desteğin yaratacağı kaçınılmaz bağımlılığın sorunlarına dair soyut ahlaki çıkarımlar değil. Emperyalist güçlerin herhangi bir halkın ya da herhangi bir kurtuluş mücadelesinin dostu olamayacağını zaten biliyoruz.

Esas önemli mesele, bu bağımlılık ilişkisinin derinleşmesine neden olan koşullar. Işid’in saldırıları, iç savaşın etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştirmesi ve bilhassa Türkiye’nin hasmane tutumu, SDG’nin şu son on küsür yılda hareket alanını zaten önemli ölçüde daraltan etkenlerdi. Bu koşullarda Işid’e karşı mücadele içerisinde oluşmuş bu atipik teritoryal ikili iktidar durumunun sürdürülebilmesi ancak popüler taleplere yaslanan, halkı ya da hiç değilse onun dikkate değer bir bölümünü seferber edebilen yerel iktidar organlarıyla mümkün olabilirdi. Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetiminin aksi yöndeki iddilarına karşın Arap çoğunluğun meskûn olduğu bölgelerde bunu başaramamış olduğunu, toplumsal tabanını genişletecek demokratik özerklik kurumlarını işlevli kılamadığını söylemek mümkün. Aslında sadece askeri değil, toplumsal bir olay olarak da değerlendirilmesi gereken geri çekiliş ve çözülmenin ardında bu politik zaaf var.

Pratik Bir Enternasyonalizm

Çok kutuplu emperyalizm çağında büyük toplumsal mücadelelerin, ayaklanma ve devrimci girişimlerin uluslararası ve bölgesel güçlerce araçsallaştırılması, “çalınması” ya da arkalarından vurulması örnekleriyle belli ki daha sık karşılaşacağız. Rojava deneyiminden doğru dersler çıkarmak bu nedenle önemli. Enternasyonalizm soyut bir ahlaki tutum olmaktan çıkıp pratik bir nitelik kazanacaksa Rojava’nın önümüze koyduğu karmaşık sorunlarla yüzleşmemiz şart. Günümüzde emperyalist güçlerin kurtuluş mücadelelerini çarpıtma, “çalma” ve soğurmayı hedefleyen hamlelerinin yaratacağı basıncın karşısında durabilmek, soyut ilkelerin ardına sığınarak değil, ancak  aşağıdan yukarıya toplumsal ve siyasal seferberliği mümkün kılıp süreklileştirecek pratiklerin, organların ve kurumların inşasıyla mümkün olabilir.   

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi deneyinin derslerini tartışmak dayanışma görevimizin önüne geçmemeli, tam tersine onu tamamlamalı. Bugün kuşatma altında bulunan Suriye Kürtleriyle dayanışmak, sadece ahlaki bir ödev değil, siyasal bir gereklilik: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından emperyalistlerce parçalanmış, boyunduruk altında bir halk konumuna itilmiş Kürtlerin kendi kaderlerini belirleyemedikleri, demokratik ulusal haklarını elde edemedikleri koşullarda bölgede ilerici bir seçeneğin şekillenmesi bir hayal olacaktır. Tam da bu nedenle Kürtlerin bu çok boyutlu ezilmişlik karşısındaki mücadelesini, Filistin’de siyonizme karşı yürütülen direnişle, İran’da rejime karşı gerçekleşen ayaklanmayla bir bütün olarak gören, tüm bu mücadeleleri aynı kavganın çelişkili de olsa farklı veçhe ve uğrakları olarak gören bir pratik enternasyonalizme ihtiyacımız var.

Foti Benlisoy, Türkiye’den devrimci Marksist bir militandır. Yazıları ve eserleri ağırlıklı olarak Marksizm, ekoloji ve ırkçılık üzerine odaklanmaktadır.

Bu yazı ilk olarak 26 Ocak 2026’da inprecor.fr’de Fransızca olarak yayınlandı.


[1] Farklı bir çeviriyle aynı metin için bkz. Rosa Luxemburg, Türkiye Üzerine Yazılar, çev. Ali Çakıroğlu, Belge yayınları, 2013, ss. 33-34. Bu yazı kez 8, 9 ve 10 Ekim 1896 tarihlerinde, Dresden’de yayımlanan Alman Sosyal Demokrat gazetesi Sächsische Arbeiter-Zeitung’da yayımlandı.

[2] Bkz. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, https://www.antikapitalist.net/kutuphane/acik-kitaplik/lenin/solkomunizm.pdf

[3] Joseph Daher, “Suriye’de İktidarın Merkezileştirilmesi ve Kürt Halkının Özgürlükleri”, imdatfreni.org

Soykırım Çağında Hayvan Özgürlüğü Hareketi – Dalia Zein

İsrail devleti, kendisini “Batılı değerler”le ve özellikle de vegan hareketle özdeşleştirmeye çalışıyor. Oysa asıl amaç, Filistin’deki soykırıma karşı yükselen sesleri susturmak.

2025 yazında, Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı’nın (IARC) organizasyon komitesi, Eylül 2025’te düzenlenecek konferansları öncesinde, bu toplantıların boykot edilmesi çağrılarına yanıt olarak bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Filistinli sesleri susturmak istedikleri yönündeki iddialar reddediliyor ve 2024 etkinlikleri sırasında neden kefiye takan hayvan hakları aktivistlerinin fotoğraflarını paylaşmayı reddettiklerini sosyal medya hesaplarında şu şekilde gerekçelendiriyorlardı:
“Almanya’da¹ kefiyeler zaman zaman İsrail’in yok edilmesini talep eden kişi ve gruplar tarafından kullanılmıştır. Elbette kefiye takan herkesin bu görüşleri paylaştığına inanmıyoruz; ancak sembollerin yanlış yorumlanmasından endişe duyuyoruz.”

Hayvan soykırımı mı, sömürgeci şiddet mi?
Komite, açıklamasında İsrail hükümetinin Gazze’de uyguladığı şiddet ve baskıya karşı olduğunu belirtmesine rağmen, soykırım ve sömürgeci şiddet kavramlarını kullanmayı reddediyor. Her yıl milyarlarca su canlısının ve milyonlarca kara hayvanının katledilmesine yönelik eleştiriyi merkeze alırken, Filistinlilerin—özellikle de Gazze halkının—İsrail’in sömürgeci devleti tarafından maruz bırakıldığı aşırı şiddeti ve yok edilişi görmezden gelmek münferit bir durum değil. IARC örneği, ana akım vegan hareketin eşitlik, şefkat ve özgürlük değerlerini insan-dışı hayvanların ötesine taşımadaki başarısızlığını gözler önüne seriyor.

Peki neden bu kadar çok vegan örgüt soykırım karşısında sessiz kalmaya devam ediyor? Bu sorunun yanıtlarından biri, hala devam etmekte olan soykırımın başlamasından kısa bir süre sonra Gazze’deki Filistinli veganlar tarafından ve İran ile Lübnan gibi bölgelerdeki müttefiklerle birlikte kurulan Filistin İçin Veganlar (Vegans for Palestine) grubunda bulunabilir.

Filistin İçin Veganlar, BDS kampanyasını destekliyor; hayvansal ürünlerin boykot edilmesi ile İsrail ürünlerinin boykot edilmesi arasında bir paralellik kuruyor ve soykırıma ortak olan vegan şirketlerin de boykot edilmesi gerektiğini savunuyor. Daha da önemlisi, grup, ana akım vegan alanların İsrail’in savaş suçları karşısındaki sessizliğinin ardındaki yapısal nedenleri inceliyor; bu alanlarda beyazlığın sorgulanmamasının baskın rolüne ve İsrail’in “vegan-washing” stratejisinin teşhir edilememesine dikkat çekiyor.

İsrail, özellikle genç kuşaklar arasında “Batılı liberal değerler”e seslenmeye çalışarak, son on yıldır kendisini bölgesinin LGBT ve vegan başkenti olarak pazarlıyor; askerleri için vegan yemeklere ve botlara yatırım yapacak kadar ileri giderek, kendini “dünyanın en ahlaklı ordusu” olarak sunma anlatısını güçlendiriyor. Filistin İçin Veganlar’dan Dalal’ın da belirttiği gibi: “Veganizm, İsrail için ahlaki bir pusula değil, ahlaki bir kalkan.”

Hayvan özgürlüğü için mücadele eden pek çok aktivistin, hayvan meselesinin merkezden kayacağı korkusuyla kesişimsellik hakkında konuşmaktan kaçınması, tahakküm biçimlerinin karmaşık iç içeliğini ıskalıyor. Hayvanlar endüstriyel tarımsal sömürünün merkezinde olabilir; ancak bu şiddet boşlukta var olmuyor.

Sosyal bilimlerin militan bir angajmanı için

Sosyal bilimlerin, hayvan özgürlüğü hareketinin stratejilerinin yapıbozuma uğratılıp yeniden düşünülebileceği; böylece kesişimsel ve sömürgecilik karşıtı teorilerle daha doğrudan bir angajmana kapı aralayabilecek bir platform işlevi görebileceğini söyleyebiliriz.

İsrail’in vegan-washing stratejilerine karşı kolektif biçimde mücadele etmek, soykırımın sona ermesini ve sömürgeci devletin tasfiye edilmesini talep etmek, dönemin en acil görevlerinden biriyse; veganizm, diğer tahakküm sistemlerinin baskıyı nasıl normalleştirdiğini her zaman kavramak zorundadır.

Hayvan sömürüsü, kadın bedeninin nesneleştirilmesi kadar normalleştirilmiştir; yaşamlarını sürdürmek için başka bir seçeneği olmayan, çoğunlukla göçmen ve mülteci olan kadın ve erkek emekçiler son derece acımasız çalışma koşullarıyla karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu tarımsal işletmeler yalnızca işçileri sömürmekle kalmaz, aynı zamanda ekosistemleri yağmalar, yerli halkların tarımını ve geleneksel mutfaklarını da tahrip eder.

Türcülüğün (spesizmin) ataerkil, sömürgeci ve kapitalist tahakküm biçimleri tarafından nasıl güçlendirildiği sorusu etrafında tartışmaları yeniden merkezileştirdiğimizde, hayvan özgürlüğünden vazgeçmiş olmayız; tersine, özgürlüğe ulaşmak için neyin gerekli olduğuna dair daha incelikli bir perspektif sunarız.

Dalia Zein, Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde, Sömürgecilik ve Gündelik Şiddetin Coğrafyası Araştırma Grubu’nda doktora sonrası araştırmacıdır.

  1. Organizasyon komitesinin merkezleri Almanya ve Lüksemburg’dadır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://lanticapitaliste.org/actualite/oppressions/le-mouvement-de-liberation-animale-lheure-du-genocide

Venezuela: Kusursuz bir rejim değişikliği: Otoriterlikten yeni sömürgeciliğe mi? – Andrés Izarra 

ABD’nin Venezuela’daki askeri saldırganlığı, 21. yüzyıl için rejim değişikliği stratejisini yeniden tanımlıyor gibi görünüyor. Son günlerde yaşananları ve yakın gelecekte neler olabileceğini nasıl anlayabiliriz? Hugo Chávez döneminde İletişim ve Enformasyon Bakanı olan Andrés Izarra, Delcy Rodríguez’in iktidardaki devamlılığı ve Donald Trump’ın Venezuela’da iktidarı ele geçirmesine yol açan süreç hakkında bazı bilgiler sunuyor.

***

3 Ocak sabahının erken saatlerinde Donald Trump, birçoğumuzun ağır bir bedel ödemeden yapamayacağını düşündüğü şeyi yaptı: Venezuela’da rejim değişikliği. Delta Force birliklerini taşıyan Chinook helikopterleri Caracas’a girdi, Nicolás Maduro’yu kaçırdı ve birkaç saat sonra Brooklyn’deki bir hapishane hücresine bıraktı. 5 Ocak’ta, uyuşturucu terörizmi suçlamalarıyla federal bir hâkimin karşısına çıktı.

Kusursuz derecede şüpheli

1989’da Panama Devlet Başkanı Manuel Antonio Noriega’yı yakalamak için Amerika Birleşik Devletleri, El Chorrillo’yu yerle bir etmek ve yüzlerce, belki de binlerce insanı öldürdü. Operasyon neredeyse bir ay sürdü.

“Çavista” ordusu nereye gitmişti? Silahlı gruplar? Bolivarcı milisler? Rus uçaksavar sistemleri? Vaat ettikleri “uzun süreli halk savaşı”? “En kolay şey girmek değil, çıkmaktır,” diye övünüyorlardı. Ama Amerikalılar girdiler, çıktılar ve Maduro’yu en ufak bir direnişle karşılaşmadan götürdüler.

Maduro ve eşi Cilia Flores’in Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yüksek güvenlikli bir federal hapishaneye düşmesine yol açan anlaşmanın ayrıntılarını tarih ortaya çıkaracaktır. Taktiksel başarı yalnızca ABD özel kuvvetlerine atfedilemezdi. Bu kadar hassasiyetin tek açıklaması, kusursuz bir şekilde gerçekleştirilmiş bir ihanet eylemi gibi görünüyor.

Stratejik zafer

Bu operasyon, Irak ve Afganistan’daki çıkmazlar ışığında 21. yüzyıl için “rejim değişikliği” kavramını yeniden tanımlıyor.

Stratejik zaferi, ulusal yeniden yapılanma bedelini ödemeden Venezuela’nın etkin kontrolünü ele geçirmeyi başarmış olmasında yatmaktadır. Kurumsal yeniden yapılanma yok, milislerin silahsızlandırılması yok, yeni güvenlik güçlerinin oluşturulması yok. Binlerce askerle on yıl süren bir işgal yok. İsyan yok, iktidar boşluğu yok ve yönetilmesi gereken bir kaos yok.

Trump’ın amacı oldukça açık: petrolle başlayarak kaynakları ele geçirmek. Demokrasi bekleyebilir. Trump’ın bugün, Delcy kardeşler ve Jorge Rodríguez’in (sırasıyla yeni geçici cumhurbaşkanı ve Ulusal Meclis başkanı) coşkulu işbirliğiyle uygulamaya çalıştığı şey, kurtuluş değil, neo-sömürgeci bir gasp. Donald Trump, sırf güç kullanarak, ülkeyi yönetme hakkını kendine mal ediyor. Kimin sorumlu olup kimin olmadığını belirleme hakkını. Venezuela’nın yer altı kaynaklarını petrol şirketlerine açma hakkını. 30 milyon nüfuslu bir ülkeyi sanki bir imtiyaz bölgesiymiş gibi yönetme hakkını.

Eğer bu demokratik bir geçiş olsaydı, eğer Delcy Rodríguez bazılarının hayal ettiği gibi geçici bir köprü olsaydı, birkaç ay içinde seçimler olurdu, Amerikan petrol işgaline uyum süreci olmazdı. İşte bu yüzden María Corina Machado, Amerikan başkanı tarafından otobüsten indirildi ve başkan, onun ülkenin ne “meşruiyetine” ne de “saygısına” sahip olmadığını ilan ederek onu aşağılamaktan çekinmedi. Başka bir deyişle, bir zamanlar övgüyle karşılanan eski muhalefet liderinin iktidara yükselme potansiyeli, Amerika Birleşik Devletleri’nin ülkedeki düzeni sağlamaya çok fazla müdahil olma riskini beraberinde getiriyordu; bu da beraberinde getirdiği riskleri ve Trump’ın bunu ülke içinde haklı çıkarmakta karşılaşacağı zorlukları beraberinde getiriyordu.

Tesadüfen, ABD’nin desteğiyle Norveç’te Nobel Barış Ödülü’nü almak üzere Venezuela’dan ayrılan Machado, askeri operasyon gerçekleştirildiği sırada hâlâ ülke dışındaydı ve yine ABD’nin desteğiyle geri dönmesi planlanıyordu. Rejim değişikliğinin amacı Venezuela’da demokrasi kurmak değildi; amacı gringoların (Amerikalıların) kontrolünü sağlamaktı .

Burası Dominik Cumhuriyeti değil

Delcy’nin bir Balaguer olduğu, yani demokratik geçişi hazırlayan halef olduğu söyleniyor.

Son günlerde tekrarlanan bu benzetme, Dominik rejiminin kalbinden çıkan, 1960 yılında diktatör Rafael L. Trujillo’nun kuklası olarak başkanlığı üstlenen ve 1961’deki suikastından sonra onun yerine geçen Joaquín Balaguer’e atıfta bulunuyor. Geçiş süreci muhalefet lideri Juan Bosch’a değil, ona kaldı. “[Balaguer] Trujillo’dan kopmak yerine, Trujilloculuğu uluslararası toplum için yeni, daha yumuşak, daha kabul edilebilir bir dile uyarladı, ancak aynı himayeci kontrol, kişiselcilik ve dikey iktidar mantığıyla.” O, “çağlar arasında, diktatörlük ve demokrasi arasında görünmez bir köprüydü”.

Ancak Delcy Rodríguez, Balaguer değil. Trujillo kişiselci bir rejim kurdu; devleti somutlaştırdı. Suikasta uğradığında, bir iktidar boşluğu kaçınılmazdı. Balaguer, geçiş organize edilirken bir tampon görevi gördü. Maduro’nun rejimi ise tamamen farklı bir şey. Kişiselci bir rejim değil, patrimonyal bir rejim: devleti savaş ganimeti gibi yönetmek için ele geçiren askeri personel, bürokratlar ve iş adamlarından oluşan bir ağ. Bir rejim, onu oluşturan isimlerle veya söylemiyle tanımlanmaz. Gücün işleyişiyle tanımlanır: kime bağlılık duyduğu, hangi baskı altında faaliyet gösterdiği ve yapabileceklerinin veya söyleyebileceklerinin sınırları nelerdir.

Yıllarca Maduroizm, en azından söyleminde, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı “direnişi” aracılığıyla kendini meşrulaştırdı. Yolsuz, otoriter veya beceriksiz olabilirdi, ama “anti-emperyalist”ti. Bu kurgu, ona içsel bir bütünlük ve siyasi destek sağladı. Ama bu artık sona erdi. Delcy Rodríguez, Balaguer gibi kişisel bir halef değil, ele geçirilmiş bir siyasi projenin devamını temsil ediyor.

Devleti yıkmayın, ele geçirin

Venezuela’nın yeni başkanı, Trump’ın onu oraya getirmesi sayesinde bu konumda. Pozisyonunu Washington’a borçlu. Sloganları tekrarlayabilir, kabineyi koruyabilir, Hugo Chávez’i anabilir ve hatta “Maduro’yu Serbest Bırakın” kampanyasına öncülük edebilir. Ancak rejimin özü değişti. Fiilen, Amerikan diktasına tabi bir güç haline geldi.

Trump’ın zaferi, Maduro’yu araba henüz hareket halindeyken direksiyondan indirmek ve direksiyonun başına geçmekti. Kişiselleştirilmiş bir rejimin lideri düştüğünde, sistem çöker. O olmadan devlet olmaz. Bir mafya lideri düştüğünde, yapı çökmez: uyum sağlar. Yeni bir patron arar. Hayatta kalmak için pazarlık yapar. Sadakatler ne ideolojik ne de ahlakidir. Sözleşmeye dayalıdır. Önemli olan işin içinde kalmaktır .

Bu yüzden Trump, yapıyı yıkmadan “baba”yı devirebildi. Yeni bir şey inşa etmek için Chavista aygıtını yıkmadı. Onu ele geçirdi ve kendi hizmetine sundu. Bu mükemmel bir rejim değişikliği. Ahlaki olarak kabul edilebilir veya yasal olarak haklı olduğu için değil, amacına ulaştığı için: Amerika Birleşik Devletleri’ni Irak ve Afganistan’da batıran bedelleri ödemeden bir ülkeyi kontrol altına almak.

Beş yıl sonra Caracas’ta askerlerin neden öldüğünü açıklamaya gerek kalmayacak. Milyarlarca dolarlık yeniden yapılanmayı haklı çıkarmaya da gerek kalmayacak. Petrol olacak, sözleşmeler imzalanacak ve Washington’ın doğrudan yönetmesine gerek kalmadan itaat eden bir yerel yönetim olacak. İşte bu yüzden bu tarihi bir olay. Askeri operasyonun kendisinden değil, başlattığı modelden dolayı.

Devletleri yok etmeyin. Ele geçirin. Toprakları işgal etmeyin. Elitleri kontrol edin. Milletler kurmayın. Var olanları yeniden yönlendirin. Ve bunların hepsi işe yaradı çünkü Maduro rejimi devrimci değil, mafya benzeriydi. Ve mafya benzeri devletler, doğaları gereği, devredilebilirdir.

16 Ocak 2026

Bu makale ilk olarak Nueva Sociedad dergisinde yayınlanmıştır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Suriye’de İktidarın Merkezileştirilmesi ve Kürt Halkının Özgürlükleri – Joseph Daher

Ahmed Şara hükümeti ile Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) salı günü yeni bir ateşkes üzerinde anlaşmasına rağmen, ülkedeki iç çatışmalar ve gerilimler sürüyor.

SDG, Suriye’de iktidarını pekiştirmeyi amaçlayan hükümetin askeri saldırıları karşısında topraklarını savunmak için Kürtlere genel seferberlik çağrısı yaptı.

Haftalar süren çatışmalar sırasında hükümet silahlı güçleri, Halep’teki Kürt çoğunluklu Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine ilerledi; bu durum 100 binden fazla sivilin zorla yerinden edilmesine yol açtı. Süreç, SDG’nin çekilmesinin ardından hükümet güçlerinin Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin büyük bölümünü ele geçirmesiyle sonuçlandı.

Daha önce 10 Mart 2025 tarihli anlaşmada öngörülen 31 Aralık 2025 son tarihinin dolmasının ardından, Şam’ın Halep’te ve SDG kontrolündeki diğer bölgelerde başlattığı askeri operasyon gerçekleşti. Washington’un arabuluculuğunda, geçici Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında imzalanan bu anlaşma, SDG’nin sivil ve askeri kanatlarının devlete entegre edilmesini hedefliyordu. Ancak siyasi tıkanıklık aşılamadı.

Üstelik askeri tırmanış, Suriye makamları ile SDG arasında Şam’da yapılan ve ABD’li askerlerin de katıldığı bir toplantıdan yalnızca iki gün sonra yaşandı. Görünen o ki, devam eden müzakereler sırasında Suriye makamları önce Halep’te bir askeri operasyon başlatmayı, ardından bunu SDG kontrolündeki diğer bölgelere yaymayı planlıyordu. Uzun süredir Şara ile temas halinde olan çeşitli Arap aşiretleri, SDG’ye karşı genel bir saldırıya hazırlanmak üzere Deyrizor ve Rakka’da seferber edildi.

Bütün bunlar Türkiye’nin desteği ve Washington’un verdiği yeşil ışıkla gerçekleştirildi.

Belirsizlikler
18 Ocak’ta ilan edilen ilk ateşkes ve 14 maddelik anlaşma, Suriye silahlı güçlerinin ülkenin kuzeydoğusuna girmesini ve SDG’nin ulusal orduya entegre edilmesini öngörüyordu. Buna rağmen hükümetin askeri hamleleri durmadı.

20 Ocak Salı günü yeni bir anlaşmaya varıldı. Suriye Arap Haber Ajansı (SANA), Suriye hükümet güçlerinin Haseke ve Kamışlı kent merkezlerine girmeyeceğini, şehirlerin çevresinde kalacağını duyurdu. Şam ayrıca Suriye askeri güçlerinin Kürt köylerine girmeyeceğini ve bu köylerde bölge halkından oluşturulan yerel güvenlik güçleri dışında hiçbir silahlı unsurun bulunmayacağını açıkladı.

Ayrıca SANA’ya göre Abdi’nin, Savunma Bakan Yardımcılığı için SDG’den bir aday, Haseke valiliği için bir aday, parlamentoda temsil için isimler ve Suriye devlet kurumlarında istihdam edilecek kişilerin listesini “önermesi” bekleniyor. Ancak bu anlaşmaların uygulanabilirliği ve hayata geçirilmesi konusunda çok sayıda belirsizlik devam ediyor.

Aynı zamanda, Haseke’de bulunan ve İslam Devleti (IŞİD) mensuplarının aileleri ile bağlantılı kişilerin tutulduğu kötü şöhretli el-Hol kampındaki durum ciddi bir endişe kaynağı. Yüzlerce IŞİD mensubunun kamptan kaçtığına dair endişe verici haberler bulunuyor.

Dış Destek
ABD (Fransa ile birlikte) resmi olarak iki taraf arasındaki gerilimi düşürmeye çalıştığını söylese de ve IŞİD’e karşı mücadelede SDG’nin uzun yıllardır ortağı olmasına rağmen, Washington Suriye hükümetinin askeri eylemlerini durdurmak için kayda değer bir baskı uygulamadı.

Aksine ABD, Trump ile Şara arasında yapılan çok sayıda görüşmenin ve Aralık 2025’te Sezar yaptırımlarının kaldırılmasının da gösterdiği gibi, yeni yönetimin önemli destekçilerinden biri haline geldi. Ankara ise SDG’ye kendini feshederek Suriye ordusuna entegre olması yönünde baskı yapıyor. Türkiye, bu yapıyı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) bir uzantısı olarak görüyor ve PKK’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor. Türk yetkililer, Suriye hükümetinin askeri saldırılarının başından bu yana, Kürt güçlerine karşı Suriye ordusuyla birlikte savaşmaya hazır olduklarını defalarca dile getirdi.

Esad rejiminin düşüşünün ardından Türkiye, özellikle ülkenin kuzeyinde olmak üzere Suriye’deki en önemli bölgesel aktörlerden biri haline geldi. Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) hâkim olduğu Suriye yönetimini destekleyerek Ankara, ülkedeki nüfuzunu pekiştirdi.

Türkiye, Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü zorlamanın ve yeniden inşanın sunduğu ekonomik fırsatlardan yararlanmanın yanı sıra, ulusal güvenliğe tehdit olarak gördüğü Kürt özerklik taleplerini engellemeyi ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni (AANES) tasfiye etmeyi temel hedef olarak görüyor.

Zayıflıklar
Sadece birkaç gün içinde Suriye’deki yeni yönetim, SDG’nin elinde bulunan toprakların üçte ikisini ele geçirdi. Bu hızlı ilerleme, jeostratejik boyutların ötesinde, AANES’in siyasi projesinin özellikle Araplar başta olmak üzere Kürt olmayan nüfuslar nezdindeki sınırlılıklarını da ortaya koyuyor. Yıllar boyunca Arap nüfusun bazı kesimleri, ayrımcılığa, hedefli “güvenlik” uygulamalarına, aktivistlerin hapsedilmesine ve AANES kurumlarında gerçek bir temsiliyetin olmamasına karşı protestolar düzenledi.

Kontrolleri altındaki bölgelerde Arap emekçi sınıfların rızasını kazanacak stratejiler geliştirmek yerine, SDG liderliği yerel halkı yönetmek için aşiret liderleriyle işbirliğine gitti. Oysa bu aşiret liderleri, dönemin en güçlü siyasi aktörlerine göre saf değiştirmeleri ve kendi maddi çıkarlarını öncelemeleriyle biliniyor. Güç ilişkileri giderek Şam lehine değiştikçe, aşiret liderleri de bu yönde pozisyon aldı.

Buna ek olarak, SDG liderliğinin ABD desteğinin süreceğine dair yanılsamalı güveni ve ülkenin demokratik ve ilerici güçleriyle daha geniş ve derin siyasi ittifaklar kurma konusundaki ilgisizliği, SDG’nin siyasi projesinin sürdürülebilirliğini zayıflattı. Türkiye’nin dün gece Kamışlı çevresindeki bölgeleri bombaladığı ve son askeri operasyonlarda önemli lojistik destek sağladığı da yaygın biçimde dile getiriliyor.

İktidarın Merkezileşmesi

Son tahlilde, hükümet silahlı güçlerinin son dönemdeki askeri saldırısı, mevcut Suriye egemen elitlerinin iktidarı merkezileştirmeye yönelik süregelen çabasının ve Suriye’nin geleceği için daha kapsayıcı bir yolu reddedişinin parçası olarak okunmalıdır.

Bu durum Esad rejiminin düşüşünden bu yana geçerlidir. Bu düşüşü takip eden aylarda, Ahmed Şara’nın liderliği altında ciddi insan hakları ihlalleri yaşandı; özellikle kıyı bölgelerinde ve Süveyda’da Alevi ve Dürzi nüfuslara yönelik katliamlar dikkat çekti. Bu saldırıların yanı sıra, iktidardaki yetkililer demokratik hak ve özgürlükleri de kısıtlamaya yöneldi.

Buna ek olarak, iktidar çevreleri ve destekçileri, Kürtlere ve SDG’ye karşı saldırgan bir söylem sürdürmekle suçlanıyor; hükümet güçleri ve onlara bağlı silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilen ciddi ırkçılık ve insan hakları ihlalleri iddiaları gündemde.

Örneğin, Suriye Vakıflar Bakanı Muhammed Ebu’l-Hayr Şükri, ülke genelindeki camilere, Şam’la uyumlu güçlerin Suriye’nin doğusundaki “fetih ve zaferlerini” kutlamaları ve Suriye Arap Ordusu askerlerinin başarısı için dua etmeleri çağrısında bulunan bir dini talimat yayımladı.

Ayrıca özellikle Kur’an-ı Kerim’deki Enfal Suresi’nin altıncı ayetinin zikredilmesini teşvik etmesi, 1988’de Saddam Hüseyin tarafından bugünkü Irak Kürdistanı’ndaki Kürtlere karşı yürütülen Enfal askeri harekâtına bir göndermede bulunmak istediğini düşündürüyor. Bu harekât kimyasal saldırılar, kitlesel katliamlar ve yaygın yıkımla karakterize edilmişti. Bu son derece kaygı verici bağlama rağmen, bölgesel ve uluslararası iktidarlar Suriye’deki yeni yönetimi desteklemeyi sürdürerek, onun ülke üzerindeki gücünü meşrulaştırmakta ve pekiştirmekte.

Dolayısıyla Şara’nın Suriye’deki Kürt nüfusa dilsel, kültürel ve yurttaşlık hakları tanımasına ve devlet içinde bazı resmi pozisyonlar vermesine rağmen, meşru kaygılar devam etmektedir.

Bugün Suriye’deki ilerici ve demokratik güçler için en acil öncelik, kan dökülmesini durdurmak, yerinden edilmiş sivillerin güvenli geri dönüşünü sağlamak ve ülkedeki nefret söylemi ile mezhepçi uygulamalara karşı mücadele etmektir. Suriye’nin geleceği tehlikededir. Nitekim yeni iktidar sahipleri, planlarının eski rejimin otoriter uygulamalarıyla radikal bir kopuş anlamına gelmediğini göstermiştir.

Şam, demokratik ve kapsayıcı bir siyasal temsil ve iktidarın paylaşımına dair herhangi bir plan sunmuyor. Demokrasi, toplumsal adalet ve eşitlik talep eden tüm Suriyeliler bu gidişattan kaygı duymalı ve buna karşı tüm güçleriyle mücadele etmelidir.

Joseph Daher, akademisyen ve yazardır. Syria after the Uprisings, The Political Economy of State Resilience; Hezbollah: the Political Economy of Lebanon’s Party of God; Marxism and Palestine adlı kitapların yazarıdır.

Kaynak: https://www.newarab.com/opinion/should-kurdish-freedom-be-sacrificed-syrias-centralisation

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump Grönland’da: Eski Usul Sömürgecilik ve İklim Felaketinin Hızlanışı-Yorgos Mitralias

Bugün neredeyse herkes –üstelik haklı olarak– Trump’ın Grönland’ı “gerekirse zorla” işgal etme ve ilhak etme yönündeki son derece açık niyetinden söz ediyor. Ancak kimsenin, dizginlerinden boşanmış Trumpçı emperyalizmin ve sömürgeciliğin bu eyleminin açık ara en önemli ve en vahim sonucu olacak şeye değindiğini görmedik: hâlihazırda sürmekte olan iklim felaketinin muazzam ölçüde hızlanması ve ağırlaşması! İnsanlık için kâbus gibi sonuçlar doğuracak bir iklim krizi hızlanması; üstelik bu sonuçlar, Grönland’ın ABD tarafından işgalinin tartışılan tüm jeopolitik ve benzeri etkilerinden kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha büyük olacaktır.

Nitekim Grönland, küresel iklim ısınmasının sinir merkezi konumundadır; dünyanın geri kalanına kıyasla yaklaşık dört kat daha hızlı ısınmaktadır. Trump’ın, ABD’nin “ulusal güvenliği” adına nadir toprak elementleri, hatta altın ve petrol bakımından zengin yeraltını yağmalamak üzere Grönland’ı yarıp geçme niyeti, zaten yaşanmakta olan süreci büyük ölçüde hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır: Bu, Antarktika’dan sonra ikinci en büyük buz örtüsü olan Grönland buz tabakasının erimesidir. Bunun doğrudan sonucu ise deniz seviyesinin yükselmesi! Deniz seviyesindeki bu yükseliş, okyanus akıntılarını şimdiden bozmakta, hatta çöküşle tehdit etmekte.

Bu tehdidin ciddiyetine dair hiçbir kuşku kalmaması için, iki ay önce dünya çapındaki büyük haber ajanslarının geçtiği şu ifadeyi hatırlayalım: “İzlanda, Atlantik’teki önemli bir okyanus akıntı sistemi için olası bir çöküşü ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit ve varoluşsal bir mesele olarak niteledi; bu durum hükümetin en kötü senaryolara karşı stratejiler geliştirmesine olanak tanıyor,” dedi İzlanda İklim Bakanı Reuters’a (1). Gerçekten de klimatologlara göre, AMOC (Atlantik Meridyenel Devridaim Dolaşımı) adı verilen okyanus akıntı sisteminin giderek daha olası hâle gelen çöküşü, “özellikle Kuzey ülkeleri için, ama dünyanın diğer bölgeleri için de yıkıcı ve geri döndürülemez sonuçlar” doğuracaktır. Bu çöküş Atlantik’te deniz seviyesini yükseltecek, Güney Amerika ve Afrika’daki musonları değiştirecek, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yağışları azaltacak; Avrupa’da kışın soğuk dalgalarına yol açarak deniz buzunun Birleşik Krallık’a kadar güneye doğru genişlemesine neden olabilecektir!

Özetle, Trump ve şürekâsının Grönland’ı yakın (?) gelecekte işgal etmesi meselesi, Trump’ın iklim inkârcısı olarak çevre korumaya zerre kadar önem vermediğini ve uluslararası hukuku ile yerli halkların haklarını bütünüyle hiçe saydığını bir kez daha teyit ediyor. Beyaz Saray’ın ideoloğu ve güçlü adamı Stephen Miller da, birkaç gün önce CNN’e verdiği röportajda bu küçümsemeyi tüm yönleriyle sergilemekte gecikmedi.

Eski usul, utanmaz bir sömürgeciliğe dönüşü vaaz eden Trump’ın baş danışmanı ve sırdaşı Stephen Miller –konuşmalarında ve fikirlerinde… Goebbels’ten esinlenmekten hoşlandığı bilinen (!)– şu ifadeleriyle skandal yarattı:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra Batı imparatorluklarını ve kolonilerini dağıttı ve bu eski topraklara –zaten onları çok daha zengin ve müreffeh hâle getirmişken– vergi mükellefleri tarafından finanse edilen devasa yardımlar göndermeye başladı… Batı, bir tür kalıcı dekolonizasyon içinde sınırlarını açtı; sosyal yardımlar ve dolayısıyla kaynak transferleri sundu; bu yeni gelenlere ve ailelerine yalnızca oy hakkı tanımakla kalmadı, yerli yurttaşlara kıyasla hukuki ve mali açıdan ayrıcalıklı bir muamele de sağladı. Neoliberal deneyim, özünde, modern dünyayı inşa eden yerlerin ve halkların uzun bir öz-cezalandırılması olmuştur.”

Eski usul sömürgeciliğin bu açık övgüsünün ve dekolonizasyonun kesin bir mahkûmiyetinin ardından Miller, Trumpçılığın ürkütücü amentüsünü şöyle özetledi: “Uluslararası incelikler ve benzeri şeyler hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ama biz gerçek dünyada yaşıyoruz… ve bu dünya güçle, kudretle, iktidarla yönetilir. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır. (…) Biz bir süper gücüz. Ve Başkan Trump döneminde bir süper güç gibi davranacağız.”

Artık uyarılmış durumdayız.Asıl yenilik, Trump yönetimindeki ABD’nin bir süper güç gibi davranacak olması değildir – bunu Trump’tan çok önce de yapıyordu. Asıl yenilik, eski usul bir sömürgeci süper güç gibi davranacak olmasıdır!Yani doğrudan tahakküm ve yağma, utanıp sıkılmadan sergilenen bir ırkçılık ve çıplak askerî şiddet uygulaması; aracıların, sahte dayanışmacı ve demokratik ikiyüzlülüklerin, üstü kapalı ifadelerin ve son 60-70 yıla damgasını vuran yeni-sömürgeciliğin tüm o cilalı söylemlerinin terk edilmesi demektir bu. Görünen o ki, geçmişteki emperyalist pratiklerle kopuş gerçekten de çok büyüktür.

Bu nedenle Trump’ın Venezuela ya da Grönland üzerindeki iddiaları, yaşlı, dengesiz ve megaloman bir adamın geçici hezeyanları değil; tersine, mevcut tüm dengeleri –emperyalist güçler arasındakiler dâhil– altüst etmeyi hedefleyen, uzun vadeli küresel bir siyasal, ekonomik ve askerî projenin ilk işaretleri ve ön gösterimleridir (2). Üstelik Trump artık ne beyaz üstünlükçülerin ölümcül ırkçılıklarını cezasızca uyguladıkları “iyi eski günlere” duyduğu nostaljiyi, ne de çok sevdiği güneyli köle sahiplerinin yenilgisiyle sonuçlanan Amerikan İç Savaşı’na yönelik eleştirisini kamuoyu önünde sergilemekten çekinmektedir.

Dolayısıyla Trump’ı Biden’la, Bush’la ya da… Avrupa Komisyonu’yla bir tutmaya devam edenler son derece saf ve sorumsuzdur. Ya da Stephen Miller adlı ideoloğunun ağzından trumpizmin vaat ettiği bu en uç kapitalist barbarlığa dönüşün haber verdiği ırkçı, militarist ve savaş kışkırtıcısı felaketle yüzleşmeye hazırlanmayanlar… Trump’ı ve onun şeytani, suç teşkil eden projelerini, çok geç olmadan durdurmak hepimizin görevidir. Çünkü Trump’ın yağmacı, suç dolu, hezeyanlı bir ırkçılıkla yoğrulmuş ve derinlemesine insanlık dışı politikalarının başarıya ulaşmasını garanti edebilecek tek şey, bizim kaderciliğimiz ve pasifliğimizdir.

Kısacası, hiçbir şey önceden belirlenmiş değildir; bu tüm mücadelelerin anasının sonucu bütünüyle bize, dünyanın dört bir yanındaki aşağıdakilere bağlıdır. Ve işe, faşist canavarın kalbinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde halihazırda mücadele edenlerle başlamak gerekir…

16 Ocak 2026

1- “İzlanda, Atlantik akıntılarının olası çöküşünü bir güvenlik riski olarak görüyor”
Kaynak: Reuters – https://www.reuters.com/sustainability/cop/iceland-sees-security-risk-existential-threat-atlantic-ocean-currents-possible-2025-11-12/

2– 2019 yılında ABD Kongresi önünde ifade veren, o dönemde Trump’ın Rusya ve Avrupa’dan sorumlu başdanışmanı olan Fiona Hill, Kremlin’le bağlantılı çevrelerden gelen “önerilerden” söz etmişti. Buna göre Moskova, Washington’un Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kabullenmesi karşılığında, ABD’nin Venezuela’yı işgal etmesine olası bir onay vermeyi gündeme getirmişti. Hill, birkaç gün önce 2019’daki bu ifadesine geri dönerek, Kremlin’in ABD’nin Venezuela’ya yönelik son askerî operasyonu ve ardından gelen hidrokarbon yağmasına karşı gösterdiği zayıf tepkilerin ve görece pasifliğin, 2019’da Moskova tarafından önerilen ve o dönem Trump tarafından reddedilen bu “takasın” olası bir güncellemesine işaret edebileceğini söyledi.

Yorgos Mitralias, emekli bir gazeteci; Dördüncü Enternasyonal’in Yunanistan seksiyonunun ve Syriza’nın eski bir militanıdır. Yunanistan Borca Karşı Komite’nin kurucularından ve yürütücülerindendir; uluslararası CADTM ağı üyesidir. Ayrıca, özellikle İngilizce ve Yunanca dillerinde, ABD’deki toplumsal hareketlerin ve solun eylemlerine dair günlük bilgiler sunan EuropeansForBerniesMassMovement sitesini de yürütmüştür.

Kaynak: https://inprecor.fr/trump-au-groenland-colonialisme-lancienne-et-acceleration-de-la-catastrophe-climatique

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Doktrini’ni ve Sonuçlarını Anlamak -Eric Toussaint ile Söyleşi

Amerika Birleşik Devletleri’nin “yeni ulusal güvenlik doktrininin” Aralık 2025 başlarında yayınlanması, açıkça militarist, otoriter ve ideolojik olarak gerici doğası nedeniyle çarpıcı bir sapmayı işaret etmektedir. Stratejik gerçekçilik kisvesi altında, Trump yönetimi artık neo-faşist referanslar, iklim değişikliği inkârı ve insan hakları ile çok taraflılığın açıkça reddedilmesiyle beslenen, utanmaz bir emperyal egemenlik mantığını benimsemektedir.

Contretemps tarafından gerçekleştirilen bu kapsamlı röportajda Éric Toussaint , belgeyi tarihsel, ekonomik ve ideolojik bağlamına yerleştirerek analiz ediyor. Belgenin uluslararası ilişkiler, halklar ve özgürleşme hareketleri üzerindeki başlıca etkilerini vurguluyor.

***

Contretemps: Beyaz Saray’ın ABD’nin uluslararası politikasına ilişkin yeni doktrinini yayınlamasını tarihsel bağlamına yerleştirebilir misiniz?

Eric Toussaint: Bu belgenin [1] Aralık 2025 başlarında yayınlanması, Gilbert Achcar’ın aynı adlı kitabında [2] analiz ettiği Yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığı bağlam içine yerleştirilmelidir . Gilbert Achcar, yeni bir soğuk savaşın başlangıcını, Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Doğu Bloku ülkelerinin entegrasyonunu hızlandırarak ve müdahale alanını genişleterek (eski Yugoslavya ülkeleri ve birkaç yıl sonra Afganistan) NATO’yu genişletmeye giriştiği 1990’ların sonuna kadar izler.

Gilbert Achcar, Washington’ın aldığı kararların ABD stratejistleri arasında tartışmalara yol açtığını ve şahinlerin, bunun Kremlin’den olumsuz bir tepki doğuracağını bilerek galip geldiğini açıkça göstermektedir. Rusya’nın başında bulunan Vladimir Putin, Çarlık Rusyası’nın geçmişteki ihtişamına atıfta bulunarak, eski SSCB topraklarına nüfuz veya kontrol alanını genişletme arzusundan kaynaklanan Büyük Rus şovenizmini beslemiştir.

Donald Trump’ın 2025 başlarında yeni bir dönem için Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, Washington’un 25 yılı aşkın süredir sürdürdüğü agresif politika daha da belirgin bir hal aldı. On yıldan uzun bir süre önce uluslararası alanda başlayan askeri harcamalardaki dramatik artış, şimdi önemli bir sıçrama yaptı.

Son on yıllarda küresel kapitalist sistemin emperyalizmin klasik aşamasını geçtiğini [3] ve esas olarak ana devletleriyle bağları derinden değişmiş ve zayıflamış çokuluslu şirketler tarafından yönetilen bir süper-emperyalizme geçtiğimizi iddia eden solcular yanılmışlardır.

Kapitalist dünyanın evrimi, en güçlü devletlerin politikaları tarafından yönlendirilmeye devam ediyor. Özellikle Davos forumu ve çoğu hükümet tarafından savunulan savunmacı versiyona göre, küreselleşmenin sözde erdemli aşaması, Çin ve G7 güçlerini (ve kısmen 2014-2015’e kadar G8’in bir parçası olan Rusya’yı) içeren üretim zincirlerinin uluslararasılaşması ve serbest ticaretin artmasıyla birlikte geride kaldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tarihte sayısız silahlı çatışma yaşanmıştır; bu çatışmalar Soğuk Savaş’ı takip eden kısa dönemde (1990’ların bir kısmı) de mevcuttu ve 1990’ların sonlarında başlayan yeni Soğuk Savaş sırasında yoğunlaştı.

Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki büyük emperyalist güçler, uluslararası hatta küresel savaşlara doğru gidişatlarını yeniden başlattılar. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, Washington’a savaş politikasını hızlandırmak ve yoğunlaştırmak için gerekli malzemeyi sağladı. 

Vladimir Putin liderliğindeki Rusya, nükleer silahlara ve geniş fosil yakıt rezervlerine sahip ikinci sınıf bir kapitalist ve emperyalist güç olarak, ABD ve NATO’nun Afganistan ve Orta Doğu’daki başarısızlıklarından yararlanarak 2022’de Ukrayna’ya büyük bir işgal başlatabileceğine inanıyordu. Ancak, Ukrayna halkının büyük direnişini öngöremeyerek yanıldı. Putin, Zelenskiy rejiminin (IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan neoliberal bir rejim) çökeceğini ve askeri zaferlerin hızlı ve geri döndürülemez olacağını varsaymıştı.

Batılı emperyalist güçler kendi çıkarlarını ön plana çıkardı ve NATO, 2023’te Finlandiya’nın ve 2024’te İsveç’in katılımıyla güçlendi. Öte yandan, Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların etkisi az oldu ve devam eden savaş, Orta ve Batı Avrupa ülkelerinin askeri harcamalarında büyük bir artışa ve ordularının muharebe ve denizaşırı konuşlandırma yeteneklerinin yeniden aktif hale getirilmesine, Washington’un tartışmasız ve kibirli liderliği altında, gerekçe teşkil ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri ise, Trump’ın ikinci dönemindeki liderliğinde, saldırılarını Rusya’ya değil, ekonomik ve politik olarak Rusya’dan çok daha güçlü bir rakip güç olan Çin’e yöneltmeleri gerektiği görüşünü benimsemiştir. Bu durum, Washington’daki hükümet tarafından Aralık 2025 başlarında yayınlanan ulusal güvenlik stratejisi belgesinde açıkça belirtilmiştir.

Contretemps: Peki ekonomik sorunlar gerilimleri ne şekilde keskinleştiriyor? 

Eric Toussaint: Küresel ölçekte kapitalizm krizde ve sürdürülebilir bir büyüme oranına geri dönemedi; öyle ki, ekonomist Michael Roberts gibi, uzun süreli bir depresyondan bahsedebiliriz. Biz kesinlikle büyümenin savunucuları değiliz, ancak kapitalizm açısından bakıldığında, sürdürülebilir büyümeye geri dönememe, büyük kâr birikimini sağlamak için gerçek bir sorun teşkil ediyor. Özellikle eski emperyalist güçlerde (G7) yaşanan bu şiddetli kriz, bir yandan Washington’ın hakimiyetindeki blok ile diğer yandan yavaşlasa da sürdürülebilir bir büyüme gösteren Çin arasındaki gerilimleri daha da artırıyor.

Uluslararası silahlı çatışmaların hazırlanması (ve yürütülmesi), çeşitli güçlerin kapitalist sınıflarının ekonomik krizlerle başa çıkmak ve etkilerini genişletmek veya korumak için periyodik olarak kullandığı yanıtlardan biridir. Bu durum 19. ve 20. yüzyıllarda  defalarca görüldü .

Contretemps: Trump’ın strateji belgesi ABD ordusu ve güç kullanımı hakkında ne diyor?

Eric Toussaint: Trump savaşçı bir üslup benimsemekten çekinmiyor:

” Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz açısından mümkün olan en az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde savaşları kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül  ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu  kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.

Biz, her askerin ülkesiyle gurur duyduğu ve görevine güvendiği bir ordu istiyoruz.

Amerikan halkını, ABD’nin yurtdışındaki çıkarlarını ve ABD müttefiklerini korumak için ABD toprakları için Altın Kubbe de dahil olmak üzere dünyanın en sağlam, güvenilir ve modern nükleer caydırıcılığını ve yeni nesil füze savunma sistemlerini istiyoruz.” [4] NSS 2025 , s. 3.

Metnin çeşitli yerlerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin uygun gördüğü her yerde askeri operasyonlar yürütme ve çıkarlarını savunmak için güç kullanmaya devam etme hakkını saklı tuttuğu belirtiliyor. Trump, belgenin girişinde İran’daki sivil nükleer tesislerine yönelik askeri müdahaleyle övünüyor. Şöyle yazıyor: “İran’ın nükleer zenginleştirme kapasitesini yok ettik.”

2025 yılı boyunca, uluslararası hukuku ihlal ederek, Karayip Denizi’nde Venezuela’ya karşı (uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle), Yemen, Suriye, Nijerya ve başka yerlerde sistematik olarak güç kullandı… Filistin halkına karşı gerçek bir soykırım gerçekleştiren İsrail ordusuna ve Netanyahu’nun neo-faşist hükümetine olan sarsılmaz desteğinden bahsetmeye bile gerek yok. Ocak 2026’nın başlarında, Venezuela’ya karşı büyük ölçekli bir askeri saldırı emri verdi, cumhurbaşkanlığı çiftini kaçırdı, uydurma suçlamalarla Amerika Birleşik Devletleri’nde yargılanmaları için New York’a götürdü ve ülkenin petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirdiğini açıkladı.

Trump yönetimi Hint-Pasifik bölgesindeki duruma değindiğinde, Washington’ın çıkarlarının tehlikede olduğunu düşünmesi halinde ABD’nin Çin’e karşı güç kullanmakla tehdit ettiği çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Güney Çin Denizi’nde veya başka yerlerde seyrüsefer özgürlüğünü koruma ihtiyacının, askeri harekâtı haklı çıkarmak için olası bir bahane olarak kullanıldığı anlaşılıyor. 

Contretemps: Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinin ve özellikle NATO üyesi ülkelerin savunma masraflarını karşıladığını iddia etmiyor mu?

Eric Toussaint:  Aslında Trump, önceki yönetimlerin “müttefiklerinin ve ortaklarının savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemelerine izin verdiğini”NSS 2025 , s. 1) yazarken tamamen yanlış bir anlatı benimsiyor.

Bu, gerçek dışı bir iddiadır ve Trump’ın, vasal gibi davrandığı müttefikleri üzerinde, yaklaşık on yıl önce başlattıkları askeri harcamalardaki artışı hızlandırmaları için uyguladığı baskıyı haklı çıkarmaya hizmet etmektedir. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin 12. sayfasında şu ifade yer almaktadır:

“Başkan Trump, NATO ülkelerini GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya harcamaya taahhüt eden Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi; NATO müttefiklerimiz bu taahhüdü onayladı ve şimdi buna saygı duymaları gerekiyor.” [5] NSS 2025 , s. 12

Nitekim, kamuoyunun da gördüğü gibi, NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Rutte, Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen Atlantik İttifakı zirvesinde Trump’a kabaca şu sözleri söylemişti: “Büyükbaba, aile üyeleri yanlış davrandığında onlara kızmakta haklı.”

Bu, Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na karşı sergilediği vasal davranışının en önemli örneklerinden biriydi. Ve bir ay sonra, Temmuz 2025’in sonunda, AB Başkanı Ursula von der Leyen, bizzat boyun eğdiğini göstererek efendisinin toprakları olan İskoçya’ya gitti. Trump ile, ona ait bir golf sahasında buluşarak, AB’nin gerçekten de Tom Amca’dan daha fazla fosil yakıt ve silah satın alacağına ve artan gümrük vergileri konusundaki isteklerine boyun eğeceğine dair söz verdi.

ABD müttefiklerinin, özellikle NATO üyelerinin, Washington’ın cömertliğinden mali olarak fayda sağladığı iddiası apaçık bir yalandır. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın büyük bir bölümü üzerinde etkisini sürdürmek için sınırları dışında 220’den fazla büyük kalıcı askeri üs bulundurmaktadır. Pentagon’a göre, ABD’nin 80 ülkede 700’den fazla askeri tesisi bulunmaktadır; bunların arasında önemli sayıda personele sahip 220’den fazla kalıcı askeri üs de yer almaktadır.

ABD’nin yurtdışındaki üsleri, dünya genelindeki tüm yabancı üslerin %80’ini temsil ediyor. Bu oran, diğer tüm ülkelerden çok daha yüksek. Örneğin, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerinde veya Suriye’de toplam 15.000 ila 20.000 askere ev sahipliği yapan yaklaşık yirmi kalıcı askeri tesisi bulunuyor. Çin’in ise yurtdışında sadece bir kalıcı askeri üssü var, o da Cibuti’de ve resmi olarak 400 Çinli askeri personele ev sahipliği yapıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, 250.000’den fazla askeri personeli sürekli olarak kendi toprakları dışında bulundurmaktadır; bunların arasında Japonya’da 50.000’den fazla, Almanya’da 35.000, Güney Kore’de 22.000, İtalya’da 12.000, Büyük Britanya’da 10.000 ve benzeri ülkeler yer almaktadır. Personel rotasyonu nedeniyle bu sayı çok daha büyüktür. Büyük ABD kapitalist işletmeleri, özellikle askeri-sanayi kompleksindekiler, askeri teçhizat ve bakımını sağladıkları için bundan büyük ölçüde kâr elde etmektedir.

Trump, Washington’ın yabancı müttefiklerin korunmasını ABD vergi mükelleflerinin parasıyla finanse ettiğine inandırmaya çalışarak Amerikan halkına yalan söylüyor. Aslında, ABD’nin yurtdışındaki varlığının net maliyetini hesaplamak istiyorsak, ABD’nin personel, operasyonlar ve silahlanma açısından yurtdışındaki askeri varlığına ne kadar harcadığını dikkate almalıyız. Gerçekten de, birçok ülke kendi topraklarındaki ABD varlığının bir kısmını finanse ediyor. Japonya, ABD varlığının (veya topraklarının ABD işgalinin) %70’ini finanse ediyor, Almanya %20 ila %30’unu, İtalya %30 ila %40’ını ve Büyük Britanya %20 ila %25’ini karşılıyor. 

ABD birliklerinin bulunduğu ülkelerin Amerikan şirketlerinden yaptığı silah alımlarını da dikkate almak önemlidir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne (SIPRI) göre, 2020-2024 döneminde Avrupalı ​​müttefiklerin silah ithalatının %64’ü Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmiştir (Kaynak: Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü, SIPRI ,  https://www.sipri.org/publications/2025/sipri-fact-sheets/trends-international-arms-transfers-2024 ).  

Her halükarda, Amerika’nın yurtdışındaki askeri harcamaları doğrudan kendi çıkarlarına hizmet eder ve hiçbir cömertlik veya dayanışma biçimini temsil etmez. Amerika Birleşik Devletleri, her zaman büyük özel şirketlerinin ve Amerikan kapitalist sınıfının hizmetinde olmak üzere, dünyanın dört bir yanında sayısız saldırganlık ve askeri müdahalede bulunmuştur. 

Bu müdahaleler, ilerici rejimleri (Küba, Dominik Cumhuriyeti, Vietnam, Grenada vb.) veya Irak’taki Saddam Hüseyin ya da Afganistan’daki Taliban gibi sorun çıkaran hükümetleri devirmek veya devirmeye teşebbüs etmek için kullanılmıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD askeri müdahaleleri milyonlarca ölüme neden olmuştur. Bu müdahaleler, Amerika Birleşik Devletleri’nin özellikle petrol olmak üzere ham madde bakımından zengin bölgeleri kontrol altına almasına olanak sağlamıştır. 

Contretemps: Aynı zamanda, Trump kendisini nasıl bir barış elçisi olarak sunuyor?

Eric Toussaint: Gerçekten de Trump kendisini barış başkanı olarak tanıtıyor ve yalanlarını gerçeklerle karşılaştırmak için metninde iddia ettiği başarılarını sıraladığı bölümden başlamak faydalı olacaktır. 

“Başkan Trump, barış başkanı olarak mirasını sağlamlaştırdı. İlk döneminde tarihi İbrahim Anlaşmaları ile elde ettiği olağanüstü başarının yanı sıra, Başkan Trump, ikinci döneminin son sekiz ayında dünyanın dört bir yanındaki sekiz çatışmada benzeri görülmemiş barışı sağlamak için müzakere becerilerini kullandı. Kamboçya ve Tayland, Kosova ve Sırbistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Pakistan ve Hindistan, İsrail ve İran, Mısır ve Etiyopya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında barışı sağladı ve Gazze’deki savaşı tüm rehinelerin sağ olarak ailelerine dönmesiyle sona erdirdi.”

Gerçekte, 2020 İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetinin, Washington’un desteğiyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi çeşitli Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirerek uluslararası konumunu güçlendirmesine olanak sağladı. Bu durum, İsrail’in apartheid rejimini güçlendirmesine ve Filistin halkını daha da baskı altına almasına, ardından da etnik temizlik ve soykırım aşamasına geçmesine imkan tanıdı. 

Netanyahu’nun neo-faşist hükümeti, Washington’un tam desteğiyle (Biden yönetimi döneminde başladı) 2023 sonlarında Filistin halkına karşı bir soykırım yürütürken, Trump Gazze’de barışı sağladığını iddia etme cüretini gösteriyor.

Trump’ın vardığı söylenen diğer barış anlaşmalarına gelince, Tayland ile Kamboçya arasında, Büyük Göller bölgesinde Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Ruanda arasında, İsrail ile İran arasında barışın sağlanmadığını biliyoruz… Ayrıca Hindistan’ın, Trump’ın Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmanın geçici olarak sona ermesinde üstlendiği rolü kabul etmediğini de biliyoruz. Ve Mısır ile Etiyopya arasında da barıştan bahsedemeyiz çünkü bu iki ülke arasında silahlı bir çatışma yaşanmadı. 

Bu pasajda Trump, Yemen, Venezuela veya Nijerya gibi doğrudan sorumlu olduğu saldırganlıkların yaşandığı bölgelerden bahsetmiyor… Son olarak, seçilmesi halinde rekor sürede barışı sağlayacağına söz vermiş olmasına rağmen, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş konusunda sessiz kalıyor. 

Contretemps: Trump’ın küreselleşme ve serbest ticaret konusundaki görüşü nedir?

Eric Toussaint:  Trump, en başından itibaren önceki yönetimleri ve “Amerikan dış politikasının elitleri” olarak adlandırdığı kişileri eleştiriyor ve bu kişilerin “küreselleşme ve sözde ‘serbest ticaret’ konusunda son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadıklarını, bunun da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını aşındırdığını” söylüyor. [6] NSS 2025 , s. 1

Trump’ın bu kadar korumacı ve gümrük vergileri konusunda agresif olmasının nedeni, ABD ekonomisinin önemli ölçüde rekabet gücünü kaybetmesi ve yerel sanayilerin hem küresel hem de iç pazarlarda Çin ve diğer ülkelerden gelen ürünlerle rekabet edemez hale gelmesidir. Çin, belirleyici maliyet avantajları (kısmen Çin’deki ücretlerin ABD’dekinden daha düşük olmasından kaynaklanmaktadır) ve ölçek ekonomileri de dahil olmak üzere yapısal rekabet avantajlarına sahiptir.

Çin, bazı kilit sektörlerde (örneğin elektrikli araçlar) kısmi bir teknolojik veya sektörel avantaj elde etmiştir. Bu avantajlar, Amerikan üreticilerinden daha düşük fiyatlar sunmasına olanak tanır. Çin, ABD ile yaptığı bu ticaretten fayda sağlar çünkü ürünlerini ABD’de üretilen eşdeğer ürünlerden daha düşük fiyatlarla satabilir. Bu durum, elektrikli araçlar, güneş panelleri, bilgisayar ekipmanları vb. alanlarda geçerlidir.

Başkan Trump’ın ilk dönemindeki eylemleri nedeniyle Dünya Ticaret Örgütü (WTO) felç olmuş durumda. Trump yönetimi, 2017 gibi erken bir tarihte, WTO Temyiz Kurulu’na yeni yargıç atamayı reddetti. Uluslararası ticaretin bu tür “yüksek mahkemesi”, ilk heyetin kararından sonra devletler arasındaki anlaşmazlıkları karara bağlıyor. Bu kurulun 2017’den beri bloke olması nedeniyle, WTO işlevini yerine getiremiyor.

Çin ise serbest ticaretin, serbest ticaret anlaşmalarının, DTÖ kurallarının ve serbest rekabetin ateşli bir savunucusu haline gelirken, ABD, ardından AB, İngiltere ve Kanada giderek daha korumacı bir politika izleyerek Çin ve diğer rakiplerin ürünlerini daha pahalı hale getirmek için gümrük vergilerini kullanmaktadır.   

Contretemps: Trump ekolojik kriz konusunda hangi pozisyonu alıyor?

Eric Toussaint: Ekolojik kriz ve iklim boyutu giderek daha felaket boyutlarına ulaşırken, Trump da diğer aşırı sağcı hükümetler gibi, durumu tamamen inkâr ediyor.

Ulusal Stratejik Strateji 2025’te aşağıdakiler okunabilir:

“Avrupa’ya çok fazla zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen ‘iklim değişikliği’ ve ‘net sıfır’ felaket ideolojilerini reddediyoruz.” NSS 2025 , s. 14 [7]

Trump lafı dolandırmadan şunları istediğini belirtiyor:

“Amerikan enerji egemenliğini (petrol, doğalgaz, kömür ve nükleer) yeniden tesis etmek ve temel enerji bileşenlerinin üretimini başka yerlere taşımak mutlak bir stratejik önceliktir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zekâ gibi ileri teknolojilerdeki avantajımızı koruyacaktır.”

Net enerji ihracatımızdaki artış, müttefiklerimizle ilişkilerimizi güçlendirirken, düşmanlarımızın etkisini sınırlayacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerekirse gücümüzü yansıtmamıza olanak sağlayacaktır.” NSS 2025 , s. 14 [8]

Trump yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilme ve Kasım 2025’te Brezilya’da düzenlenecek COP30’u boykot etme politikası, fosil yakıtların çıkarılmasını ve üretimini artırarak ekolojik krizi daha da kötüleştirecektir.

Contretemps: Trump, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “insan haklarından” bahsediyor mu?

Eric Toussaint: 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde insan haklarının teşvik edilmesi veya saygı gösterilmesine dair hiçbir atıf yok. Bu durum, Trump’ın ilk dönemindeki 2017 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de zaten mevcuttu.

“İnsan hakları,” “sosyal koruma” ve “sosyal haklar” kelimeleri, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 belgesinde bir kez bile geçmiyor. Bu stratejik belgenin yazarları, bu kavramları kasıtlı ve tamamen dışlamışlardır.

Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi ABD hükümetlerinin, insan haklarını savunma bahanesini sistematik olarak kullanarak insan haklarını çiğneyen ve BM Şartı’nı ihlal eden eylemler gerçekleştirdiği açıktır. Obama yönetiminin yayınladığı 2015 Ulusal Güvenlik Zirvesi’nde (NSS) “insan hakları” ifadesinin dokuz kez, Joe Biden’ın yayınladığı 2022 NSS’de ise yirmi kez geçtiğini belirtmekte fayda var. 

Trump, Çin veya Rusya’yı eleştirirken artık insan hakları konusundaki ikiyüzlü söylemi kullanmıyor. Amerika Birleşik Devletleri söz konusu olduğunda, Trump yalnızca “vatandaşlarının Tanrı tarafından verilmiş doğal haklarına” atıfta bulunuyor (NSS 2025 , s. 3). Aynı doğrultuda, belgenin ilerleyen kısımlarında “tüm insanların Tanrı tarafından verilmiş eşit doğal haklara sahip olduğunu” belirtiyor (NSS 2025 , s. 9).

Diktatörlükle yönetilen Körfez monarşileri söz konusu olduğunda ise artık demokratikleşmeden söz edilemez; NSS 2025, “bunun, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu uluslara -özellikle Körfez monarşilerine- tarihsel geleneklerini ve yönetim biçimlerini terk etmeleri için baskı yapma yönündeki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmeyi gerektireceğini” belirtmektedir [9] NSS 2025 , s. 28.

Özetle, Trump’la birlikte gelen yenilik, insan haklarını savunma, uluslararası hukuka ve uluslararası insan hakları anlaşmalarına saygı gösterme söyleminin tamamen terk edilmesidir… 

Bu durum, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in BM kurumlarına yönelik saldırılarıyla da tutarlıdır… Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in 2. sayfasında, önceki yönetimleri şu konularda kınamaktadır:

“Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise devletlerin egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağlamışlardır” [10] .

Bu belgede adı geçmese de, Trump’ın konuşmalarında düzenli olarak BM, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), UNESCO, UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı), OCHA (Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi), UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği), UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu), FAO (Gıda ve Tarım Örgütü), Dünya Gıda Programı (WFP), İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı ve diğer kuruluşlara saldırdığı bilinmektedir.

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kurumların birçoğundan çekileceğine, fonlarını keseceğine ve/veya yargı yetkilerini artık tanımayacağına karar verdi. 7 Ocak 2026’da Trump, 31 BM örgütü de dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin 66 uluslararası kuruluştan çekildiğini duyurdu [11] (Kaynak: Beyaz Saray ).

Ayrıca belirtmek gerekir ki, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde, halkların kendi kaderlerini tayin etme haklarına veya halkların kendi topraklarındaki doğal kaynaklar üzerindeki egemenliklerini kullanma haklarına dair hiçbir atıf bulunmamaktadır; çünkü çeşitli Birleşmiş Milletler antlaşmalarında yer alan bu evrensel haklar, Trump’ın uluslararası politikasıyla doğrudan çelişmektedir. 

Contretemps: İnsan hakları konusunda Trump’ın göçmen haklarına ilişkin tutumu nedir?

Eric Toussaint: Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yönetim göç konusunda 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin ruhuna tamamen aykırı, son derece gerici bir tutum benimsiyor.

“Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece ‘düzenli’ olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göç akışlarını kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı ve kimi kabul edip kimi etmeyecekleri konusunda tam kontrol uyguladığı bir dünya istiyoruz.” [12]   NSS 2025 , s. 3

“Kitlesel göç dönemi sona erdi – Bir ülkenin topraklarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul edeceği kaçınılmaz olarak geleceğini belirleyecektir.”

Kendini egemen sayan her ülkenin kendi geleceğini tanımlama hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve vatandaşlığı yalnızca nadir durumlarda, zorlu kriterleri karşılamak zorunda olan yabancılara vermiştir. Batı’nın son birkaç on yıldaki deneyimi bu kadim bilgeliği doğrulamaktadır. Birçok ülkede kitlesel göç, ulusal kaynakları ciddi şekilde zorlamış, şiddet ve suçu artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasasını bozmuş ve ulusal güvenliği tehlikeye atmıştır. Kitlesel göç çağı sona ermelidir.” [13] NSS 2025 , s. 11

Trump’ın göçmenlere ve mültecilere karşı uyguladığı acımasız neo-faşist politika felaket boyutlarına ulaştı. Trump yönetiminden yapılan açıklamalara göre, 2025 yılı boyunca ABD yetkilileri kitlesel baskınlar ve tutuklamalar gerçekleştirdi; bu da 2,5 milyondan fazla kişinin (sınır dışı edilme ve gönüllü ayrılmalar dahil) ülkeyi terk etmesine ve göçmen nüfusu arasında korku, hatta terör iklimi yaratmayı amaçlayan yasadışı göç suçlarından tutuklama ve kovuşturmalarda çok önemli bir artışa yol açtı.

Doğrudan sınır dışı etmeler açısından, bazı kaynaklar 600.000’i aşan bir rakamdan bahsediyor (Kaynak: https://cis.org/Arthur/DHS-600000-Deportations-Inauguration-Day ). Trump, göçmenlere karşı, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetindeki bakanların Filistinlilere karşı kullandığına benzer ırkçı ve insanlık dışı bir dil kullanıyor. 

Trump, bir kabine toplantısı sırasında Somali topluluğuna (özellikle Minnesota’dakilere) çok sert sözler sarf ederek saldırdı:

“Ülkemize çöpleri kabul etmeye devam edersek yanlış yöne gidiyoruz demektir. İlhan Omar çöp, çöpten başka bir şey değil. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” [14] (Kaynak: https://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice )

Belirtmek gerekir ki, Mogadişu’da (Somali) doğan İlhan Omar, Amerikalı bir politikacı, Demokrat Parti üyesi ve 6 Kasım 2018 federal seçimlerinden bu yana Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde Minnesota’yı temsil eden bir isimdir. 

Federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanları, iş yerlerine, toplu taşıma araçlarına veya hassas kabul edilen yerlerin (okullar, kiliseler, hastaneler) yakınlarına düzenlenen baskınlarda son derece şiddetli tutuklama yöntemleri kullanmaktadır. 7 Ocak 2026’da, Minneapolis’te hiçbir tehdit oluşturmayan bir kadın ICE ajanı tarafından öldürüldü.

ICE, birkaç aydır bazı şehirlerde toplu tutuklamalar gerçekleştiriyor. Gözaltı koşulları dehşet verici ve korku ve terör salmak amacıyla kasıtlı olarak insanlık dışı bir şekilde düzenleniyor. Bununla birlikte, ICE tarafından gözaltına alınan yabancı uyrukluların büyük çoğunluğunun daha önce herhangi bir suç kaydının olmadığı gösterilmiştir (Kaynak: https://www.theglobalstatistics.com/ice-detention-statistics/ ).

Karşılaştırma yapmak gerekirse, Joe Biden’ın başkanlığı döneminde, 1 Ekim 2023 ile 30 Eylül 2024 tarihleri ​​arasında, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) tarafından 271.484 kişi sınır dışı edildi; bu, Biden’ın görev süresinin başlangıcına kıyasla önemli bir artıştır. Biden’ın tüm görev süresi boyunca (2021-2024), ICE 545.252 resmi sınır dışı işlemi bildirdi.

Ayrıca, Barack Obama’nın iki döneminde sınır dışı etme sayısının çok yüksek olduğu da belirtilmelidir: 8 yılda (2009-2016) 2.749.706 sınır dışı etme, günde ortalama 942. Obama’nın ilk döneminde (2009-2012) ortalama günde 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü [15] . factchequeado.com web sitesi, 1993’ten bu yana Washington’da iktidarda bulunan çeşitli yönetimler tarafından gerçekleştirilen sınır dışı etmelerin ayrıntılı bir özetini yayınladı; bkz: https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/ 

Contretemps: NSS 2025’in fiilen aşırı sağın medeniyetler savaşı komplo teorisini benimsediği doğru mu?

Eric Toussaint: Trump’ın bu belgesi açıkça aşırı sağcı içerik taşıyor. Trump, açıkça belirtmese de, aşırı sağcı bir komplo teorisi olan “büyük yer değiştirme” teorisini benimsiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu, “beyaz soykırımı” teorisidir [16] .

Başka bir biçimde bu, özellikle milliyetçi, otoriter ve aşırı sağcı boyutlarıyla Trumpizm’in başlıca ideolojik mimarlarından biri olan Steve Bannon’ın da tezidir. Steve Bannon öncelikle “medeniyet savaşı”, “Batı’nın yıkımı” ve “siyasi bir silah olarak kitlesel göç”ten bahseder ve “halkı ihanete uğratan küreselci elitleri” kınar.

Büyük Yer Değiştirme teorisi, Éric Zemmour gibi Fransız siyasi figürleri tarafından popülerleştirilmiştir . Bu teoriye göre, Avrupa nüfusları, göç, doğum oranlarındaki farklılıklar ve siyasi, ekonomik ve medya elitlerinin (gönüllü veya gönülsüz) uyguladığı politikalar nedeniyle giderek Avrupalı ​​olmayan (çoğunlukla Müslüman) nüfuslarla yer değiştiriyor.

Bu teori, öncelikle Avrupa dışı göç ve İslam’a bağladığı kültürel, medeniyetsel ve demografik bir yer değiştirmeden bahseder. Bu olguyu Avrupa kimliği, kültürü ve medeniyeti için varoluşsal bir tehdit olarak sunar. Bu, Beyaz Saray tarafından 4 Aralık 2025’te yayınlanan Trump belgesinde de yankı bulmaktadır.

Trump’ın belgesinde Avrupa ile ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor:

“Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve Avrupa’nın medeniyet güvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz.” [17]   NSS 2025 , s. 5

Trump, Avrupa’nın ekonomik gerilemesinin nedenini şu şekilde açıklıyor:

“medeniyetin çöküşünün gerçek ve daha karanlık olasılığı tarafından gölgeleniyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu başlıca zorluklar arasında, siyasi özgürlüğü (Trump ve yönetimi, aşırı sağ partilerin faaliyetlerini ve ırkçı ve göçmen karşıtı propagandalarını kısıtlayan politikalardan bahsediyor, Éric Toussaint’in notu) ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, (…) doğum oranının çöküşü, ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” [18]  NSS 2025 , s. 25

Özetle, bu iki pasaj, aşırı sağcı komplo teorisi olan büyük yer değiştirme ve uygarlık savaşının temel argümanlarını içermektedir.

Aşağıdaki paragrafta aşırı sağ partilere verilen destek açıklanmaktadır:

“Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu yenilenmeyi teşvik etmeye teşvik ediyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik sebebidir.” [19] NSS 2025, s. 26 

Contretemps: Çeşitlilik hakkının (ırk, cinsiyet, köken vb. açısından) teşvikine ilişkin politika nedir?

Eric Toussaint: Trump, sözde DEI (Çeşitlilik, Eşitlik, Kapsayıcılık) politikalarını ortadan kaldırmayı özellikle hedefledi. Bunu çeşitli başkanlık kararnameleri yayınlayarak uygulamaya koydu (özellikle şu adrese bakın: https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2025/03/fact-sheet-president-donald-j-trump-removes-dei-from-the-foreign-service/) ve Aralık 2025 başlarında yayınlanan stratejik belgede bunu tekrarlayarak şu politikaları uyguladığını belirtti:

“Kurumlarımızı zayıflatan sözde ‘DEI’ uygulamalarını ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırarak yetkinlik kültürünü yeniden tesis edin” [20] NSS 2025 , s. 6

Trump yönetimi tarafından ortadan kaldırılan DEI (Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) uygulamaları arasında kotalar, tercihli politikalar, “yeterince temsil edilmeyen” gruplara verilen işe alım veya terfi öncelikleri, “kapsayıcılık” programları veya çeşitlilik eğitimleri vb. yer alabilir. Trump, kamu hizmetlerinde (ordu, diplomatik temsilcilikler vb. dahil) işe alım, terfi, istihdam veya görevde kalmada ırk, cinsiyet, köken veya bu kriterlere dayalı herhangi bir tercihin dikkate alınmasını yasakladı.

Trump, silahlı kuvvetler konusunda bunu çok açık bir şekilde yeniden teyit ediyor:

“Silahlı Kuvvetlerimizden radikal cinsiyet ideolojisini ve uyanış çılgınlığını temizledik ve bir trilyon dolarlık yatırımla ordumuzu güçlendirmeye başladık.” (Donald Trump tarafından imzalanan giriş , NSS 2025 )

Contretemps: Özetle, Trump gezegenin farklı büyük bölgeleri için hangi politikaları açıklıyor?

Eric Toussaint: Trump yönetimi, Batı Yarımküre’nin (yani güneyde Patagonya’dan kuzeyde Kanada ve Grönland’a kadar uzanan Amerika kıtası) tamamen kontrolünü ele geçirme arzusunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda, petrol zengini Venezuela’yı hedef alarak agresif askeri operasyonlar yürütüyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), Batı Yarımküre ile ilgili olarak şunları belirtiyor:

“Yarımküre dışındaki rakiplerimizin tehdit edici güçler veya diğer yetenekler konuşlandırmasını veya yarımküremizde hayati stratejik varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini engelleyeceğiz. Monroe Doktrini’ne ilişkin bu ‘Trump ek maddesi’ sağduyuya dayanmaktadır ve Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı olarak Amerikan gücünün ve önceliklerinin potansiyel bir restorasyonunu temsil etmektedir.” [21] (NSS 2025, s. 15)

Çin’e gelince, 2025 stratejik belgesi yeni bir aşamayı işaret ediyor: Artık sadece rekabeti kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD elitlerinin Çin’in yükselişini kolaylaştıran tarihsel hatasını açıkça tanımlıyor. Çin artık sadece bir rakip olarak değil, ABD ekonomisine, sosyal uyuma, tedarik zincirlerine, ulusal güvenliğe ve hatta kültürel istikrara yönelik doğrudan bir tehdit olarak sunuluyor.

Çatışma böylece, doğrudan askeri bir seçeneğin resmi olarak benimsenmesinden bağımsız olarak, tüm ekonomik, teknolojik, ideolojik ve toplumsal alanlara yayılıyor. Trump, Çin ile çatışma halinde olduğu Hint-Pasifik’te varlığını, askeri gücünü ve ekonomik çıkarlarını artırmaya karar veriyor [22] .

Avrupa konusunda Trump, halihazırda iktidarda olan bazı aşırı sağ partilere (örneğin İtalya ve Macaristan) güçlü destek vermeye karar verdi ve Avrupa hükümetlerinden, özellikle de ABD silah endüstrisine doğrudan fayda sağlayan askeri harcamalarını önemli ölçüde artırarak, Washington’ın uysal vasalları gibi davranmalarını talep etti. Bu bağlamda, NSS 2025, Avrupa hakkında şu ifadeyi içermektedir: “Eski ihtişamlarını yeniden kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz”[23]. “Uyumlu” teriminin seçimi kendi başına konuşmaktadır.

Trump, Orta Doğu konusunda bu bölgenin geçmişe kıyasla daha az önemli olduğunu ve Körfez’deki diktatörlük rejimlerindeki siyasi yönetimlere saygı duyacağını iddia ediyor.

Rusya konusunda Trump, Moskova’nın Ukrayna da dahil olmak üzere bazı eski Sovyet cumhuriyetlerini kapsayan bir çerçeve dışında herhangi bir girişimde bulunmaması şartıyla, nüfuz paylaşımını savunuyor. Trump, Rusya’yı Çin’den uzaklaşmaya ikna etmeye çalışıyor.

Trump, Afrika’ya çok az yer ayırıyor ve onu yalnızca ham madde çıkarılacak ve ABD çıkarları korunacak bir kıta olarak görüyor. Amacı, “Afrika’nın bol doğal kaynaklarını ve gizli ekonomik potansiyelini kullanmak”tır. ( NSS 2025 , s. 29)

Contretemps: Analizinizin sonuç özeti nedir ?  

Eric Toussaint:  Beyaz Saray’ın Aralık 2025 başlarında kamuoyuna açıkladığı uluslararası politika doktrini, ABD dış politikasında geçici bir değişimden ibaret değil, çeyrek asırdan fazla bir süre önce “yeni Soğuk Savaş” çerçevesinde başlayan bir sürecin tutarlı bir doruk noktasıdır. Bu belge, niteliksel bir radikalleşmeyi işaret ediyor: Artık açıkça emperyal bir egemenlik mantığını, sistematik güç kullanımını ve uluslararası hukukun, çok taraflı kurumların ve evrensel insan haklarının açıkça reddini benimsiyor. Donald Trump döneminde bu yönelim, açıkça yırtıcı, şiddet içeren, gerici, otoriter ve neo-faşist doğasıyla karakterize edilen, benzeri görülmemiş bir ideolojik biçim alıyor.

Önceki yönetimler emperyalist şiddetin uygulanmasını son derece ikiyüzlü liberal ve insancıl bir söylemle birleştirirken, Trump yönetimi bu cepheyi kırıyor. İnsan hakları, sosyal haklar, göçmenlerin korunması, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve hatta çok taraflılığa yapılan en ufak bir atıf bile resmi stratejik söylemden tamamen kayboluyor. Bunların yerini “Tanrı vergisi doğal haklar”, egemen devletlerin mutlak egemenliği, medeniyetler hiyerarşisi ve kalıcı askeri baskının meşrulaştırılmasına dayalı bir dünya görüşü alıyor. 

Bu doktrin, uzun süren bir bunalım, büyük güçler arasındaki artan rekabet ve G7’nin eski emperyalist güçlerinin ekonomik hegemonyalarını sürdürememesiyle karakterize edilen küresel kapitalizmdeki yapısal kriz bağlamında yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli gerilemesi karşısında Washington, kasıtlı olarak militarist genişleme ve acımasız bir korumacılık politikası yolunu seçmiştir. Çin, küresel kapitalizme meydan okuduğu için değil, tam tersine kendisini ona başarıyla entegre ederek Amerikan ekonomik, teknolojik ve jeopolitik üstünlüğüne karşı çıktığı için birincil düşman olarak belirlenmiştir. İkinci kademe emperyalist bir güç olan Rusya, NATO’nun vesayeti altında Avrupa’nın hızlandırılmış militarizasyonuna bir gerekçe ve dayanak görevi görmektedir, ancak artık düşman olarak kabul edilmemektedir. 

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), dış emperyalizm ile iç otoriterlik arasında derin bir yakınlaşmayı da ortaya koymaktadır. Liberal küreselleşmenin kınanması, toplumsal özgürleşme projesiyle değil, saldırgan bir ekonomik milliyetçilikle, göçmenlere karşı bir saldırıyla, “büyük yer değiştirme” komplo teorilerinin örtük olarak benimsenmesiyle ve eşitlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarına karşı ideolojik bir savaşla birlikte gelmektedir.

Askeri egemenlik, ekonomik yağmacılık, fosil yakıt üretimi ve iklim değişikliğini inkâr, askeri-sanayi kompleksinin ve ABD kapitalist sınıfının çıkarlarına hizmet eden tutarlı bir bütün oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Trump bir “barış elçisi” olmaktan çok uzak, daha istikrarsız, şiddet dolu ve eşitsiz bir dünyanın mimarı gibi görünüyor; burada güç hukukun önüne geçiyor ve savaş, kapitalizmin krizini yönetmek için yaygın bir araç haline geliyor. Bu anlamda, ABD’nin yeni uluslararası politika doktrini, yalnızca Amerikan emperyalizminin doğrudan hedef aldığı halkları (Filistin, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da) tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm insanlık için büyük bir tehlike oluşturuyor.

Bu durum, ekolojik krizin geleceği son derece belirsiz kıldığı bir bağlamda, büyük uluslararası çatışmaların hatta küresel bir felaketin riskini artırıyor. Dünyanın önde gelen askeri gücünün başındaki bu neo-faşist eğilim karşısında, ilerici, militarizm karşıtı, faşizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, feminist ve enternasyonalist güçler için ulusötesi dayanışmayı yeniden inşa etmek, emperyalizmin her türlüsüne karşı çıkmak ve barışa, eşit haklara, sosyal adalete, halkların haklarına ve yeryüzündeki yaşam koşullarının korunmasına dayalı radikal bir alternatif projeyi savunmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.

12 Ocak 2026

Notlar

[1] Beyaz Saray, “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi Kasım 2025”, 5 Aralık 2025 tarihinde yayınlandı, https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf?internal=true  

[2] Gilbert Achcar’ın kitabı ve “Soğuk Savaş” ifadesinin anlamı hakkındaki röportajından bir alıntı: “Özünde, ‘Soğuk Savaş’, bir ülkenin (henüz) ‘sıcak bir savaşa’ girmeden savaş hazırlığı durumunu koruduğu bir durumdur. Başka bir deyişle, Soğuk Savaş’ın bu şekilde adlandırılmasını sağlayan şey silahlanma yarışıydı. 1990’ların sonlarından beri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Rusya ve Çin’e karşı eş zamanlı olarak yürütülen bir savaş senaryosuna dayalı olarak askeri harcama düzeyini nasıl korumaya karar verdiğini açıkladım. Bu karar, Washington’ın diğer provokatif eylemleriyle bağlantılıydı ve bu da beni 1999’da yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığım şeyin başlangıcını yerleştirmeye yönlendirdi.” » Kaynak: CJ Polychroniou tarafından Gilbert Achcar ile yapılan röportaj, Contretemps tarafından 24 Mayıs 2023’te yayınlandı,  https://www.contretemps.eu/origines-nouvelle-guerre-froide-entretien-achcar/

[3]  20. yüzyılın başlarında Lenin, Rudolf Hilferding, Rosa Luxemburg gibi yazarlar tarafından analiz edilmiş ve 20. yüzyılın  ikinci yarısında Ernest Mandel, Samir Amin, Paul Sweezy ve Paul Baran tarafından güncellenmiştir.

[4] “Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz için mümkün olan en düşük kayıplarla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu kurmak, eğitmek, donatmak ve sahaya sürmek istiyoruz. Ve her bir askerin gurur duyduğu bir ordu istiyoruz.”

Ülkelerine bağlı ve görevlerine güvenen kişiler.

Amerikan halkını, denizaşırı Amerikan varlıklarını ve Amerikan müttefiklerini korumak için dünyanın en güçlü, güvenilir ve modern nükleer silahlarına ve Amerikan ana vatanı için bir Altın Kubbe de dahil olmak üzere yeni nesil füze savunma sistemlerine sahip olmak istiyoruz.” NSS 2025, s.

[5] “Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden ve NATO müttefiklerimizin onayladığı ve artık yerine getirmesi gereken Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi.” NSS 2025 , s. 12.

[6] “Küreselleşmeye ve sözde “serbest ticarete” son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadılar ve bu da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını tamamen boşalttı.”

[7] “Avrupa’ya çok büyük zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen felaket niteliğindeki “iklim değişikliği” ve “Net Sıfır” ideolojilerini reddediyoruz” NSS 2025, s. 14

[8] “Amerikan enerji egemenliğinin (petrol, gaz, kömür ve nükleer) yeniden sağlanması ve gerekli kilit enerjinin yeniden ülke içine getirilmesi”

Enerji bileşenleri en önemli stratejik önceliklerden biridir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zeka gibi en ileri teknolojilerdeki avantajımızı korumamıza yardımcı olacaktır.

Net enerji ihracatımızı genişletmek, müttefiklerimizle ilişkilerimizi derinleştirirken düşmanların etkisini azaltacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerektiğinde bize olanak sağlayacaktır.

“Proje gücü.” NSS 2025, s.

[9] “Amerika’nın bu ulusları —özellikle Körfez monarşilerini— geleneklerini ve tarihi yönetim biçimlerini terk etmeye zorlama konusundaki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmesini gerektirecektir.” NSS 2025, s. 28

[10] “Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise bireysel devlet egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağladılar.” NSS 2025, s. 2

[11] Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi, ECOSOC – Afrika Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, ECOSOC – Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, Uluslararası Hukuk Komisyonu, Uluslararası Ceza Mahkemeleri için Uluslararası Kalıntı Mekanizması, Uluslararası Ticaret Merkezi, Afrika Özel Danışmanı Ofisi, Genel Sekreterin Silahlı Çatışmalardaki Çocuklar Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çocuklara Karşı Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Barış İnşa Komisyonu, Barış İnşa Fonu, Afrika Kökenli İnsanlar Daimi Forumu, BM Medeniyetler İttifakı, Gelişmekte Olan Ülkelerde Ormansızlaşma ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılmasına İlişkin BM İşbirliği Programı, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), BM Demokrasi Fonu, BM Enerji, BM Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlendirilmesi Kurumu (BM Kadın), BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), BM İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat), BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR), BM Okyanuslar, BM Nüfus Fonu (UNFPA), BM Konvansiyonel Silahlar Sicili, BM Sistem Baş Yöneticileri Koordinasyon Kurulu, BM Sistem Personel Koleji, BM Su, BM Üniversitesi (Kaynak: Beyaz Saray )

[12] “Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece “düzenli” olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göçü kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı bir dünya istiyoruz.

Nüfus akışlarını kontrol ederler ve kimleri kabul edip kimleri kabul etmeyecekleri konusunda tam yetkiye sahiptirler.” NSS 2025, s.

[13] “Kitlesel Göç Çağı Sona Erdi – Bir ülkenin sınırlarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul ettiği, kaçınılmaz olarak o ulusun geleceğini belirleyecektir. Kendini egemen sayan her ülkenin geleceğini belirleme hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve yabancılara nadiren vatandaşlık vermiş, bu yabancıların da zorlu kriterleri karşılamaları gerekmiştir. Batı’nın son on yıllardaki deneyimi bu kalıcı bilgeliği doğrulamaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kitlesel göç, iç kaynakları zorlamış, şiddeti ve diğer suçları artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasalarını bozmuş ve ulusal güvenliği baltalamıştır. NSS 2025 , s. 11

[14] Ülkemize çöp almaya devam edersek yanlış yola gireceğiz. Ilhan Omar çöp, sadece çöp. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” Kaynakhttps://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice

[15] “8 yılda 2.749.706 sınır dışı işlemi gerçekleşti, bu da günde ortalama 942 anlamına geliyor. İlk döneminde (2009-2012) günde ortalama 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü.” https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/

[16] Üstelik Trump, Güney Afrika hükümetini beyazlara karşı soykırım uygulamakla suçlamaktan da çekinmiyor.

[17] “Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve aynı zamanda Avrupa’nın medeniyetsel özgüvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz;” NSS 2025, s. 5

[18] “Ancak bu ekonomik gerileme, medeniyetin yok oluşunun gerçek ve daha vahim olasılığı karşısında gölgede kalıyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlüğü ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması, düşen doğum oranları ve ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” NSS 2025, s. 25

[19] “Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu ruh canlanmasını teşvik etmeye çağırıyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik nedeni veriyor.”  NSS 2025, s. 26

[20] “Yeterlilik kültürünü yeniden tesis etmek, kurumlarımızı zayıflatan ve bizi geride tutan sözde “DEI” ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırmak” NSS 2025 , s. 6.

[21] “Yarımküre dışındaki rakiplerin, Yarımküremizde kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırma veya stratejik olarak hayati öneme sahip varlıklara sahip olma veya bunları kontrol etme yeteneğini reddedeceğiz. Monroe Doktrini’ne eklenen bu “Trump Eki”, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı, sağduyulu ve güçlü bir Amerikan gücü ve önceliklerinin yeniden tesis edilmesidir.” (NSS 2025, s. 15)

[22] NSS 2025’te, Hint-Pasifik kabaca, batıdan doğuya doğru Afrika’nın doğu kıyılarını, Hint Okyanusu’nu, önemli boğazları: Hürmüz Boğazı, Bab el-Mandeb, Malakka Boğazı’nı, Güney Asya’yı (merkezinde Hindistan ile), Güneydoğu Asya’yı (ASEAN), Güney Çin Denizi’ni, Tayvan’ı, Kore Yarımadası’nı ve Japonya’yı içeren sürekli bir yayı temsil etmektedir. Buna güney ve doğuda Avustralya, Pasifik takımadaları ve ada devletleri de eklenmiştir. Bu alan Amerika Birleşik Devletleri’nin Pasifik kıyılarına kadar uzanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Hint-Pasifik’te, birkaç düzine daha küçük askeri tesisin yanı sıra 66 kalıcı askeri üsse yayılmış çok sayıda asker konuşlandırmaktadır (Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin resmi web sitesine bakınız: https://www.congress.gov/crs-product/IF12604).

[23] “Eski ihtişamlarını geri kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz.” NSS 2025, s. 26.

Çin Solundan Geriye Ne Kaldı? – Au Loong-yu

Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte dünyanın birçok bölgesi aşırı sağa doğru savruluyor. Bu, bugün karşı karşıya olduğumuz en acil meydan okumadır. Peki Çin’de solun durumu nedir? Ve aşırı sağ nerede konumlanıyor?

1989’dan bu yana sol

Yaklaşık 25 yıl önce, yüzyılın dönümünde, 4 Haziran 1989’da Tian’anmen Meydanı’nda gerçekleşen katliamın yarattığı şok etkisi yavaş yavaş sönümlenmeye başlamış, siyasal hayat özellikle üniversite çevrelerinde yeniden — sınırlı da olsa — canlanmıştı. Tartışmalar yeniden alevleniyor, tutumlar “liberaller” ile “yeni sol” arasında bölünüyordu.

Ancak en sert ve saldırgan olanlar ne liberallerdi ne de solun mensuplarıydı. Birinciler daha çok neoliberaldi; liberal demokrasiden ziyade daha fazla “metalaşma” ile ilgileniyorlardı. Bu durum kısmen (ve bu anlaşılabilir) kendi güvenliklerine duydukları kaygıyla, kısmen de piyasaya (kapitalist piyasaya) duydukları samimi inançla açıklanıyordu.

İkinciler ise çoğunlukla, katliamdan sonra bile parti-devleti savunan ve onu “ulusal çıkarın” ya da “halkın” ekonomik çıkarlarının koruyucusu olarak gören milliyetçilerdi; fakat kesinlikle halkın siyasal haklarının savunucusu değillerdi.

Buna ek olarak, internetin gelişmesi de minjianın, yani “halkın”, sesinin duyulmasını sağladı; “Maoistler”den “Troçkistlere” ya da “sosyal demokratlara” kadar farklı eğilimler görünür hâle geldi. Bu dönem aynı zamanda, çeşitli davalar için çalışan ve mücadele eden STK’ların dönemi oldu. Hong Kong’daki akademik çevreler ile sivil toplum örgütleri bu alanda önemli bir rol oynadı. Bu STK’lar siyaset yapmıyor olsalar bile, özellikle emekle ilgili konularda faaliyet gösterenler, radikalleşebilecekleri korkusuyla devlet tarafından yakından izleniyordu.

Siyasal tartışmaların ve STK’ların çoğalması, birçok kişiyi liberalizasyon çağının geldiğine inandırdı. Oysa tam tersi oldu. 2015’te Xi Jinping, anakara Çin’deki sendikal STK’ların çoğunu tasfiye edip yasakladı ve insan hakları alanında çalışan avukatları tutuklattı. 2018’de Maoist öğrenciler, Jasic fabrikasında işyerlerinde sendika kurmak isteyen işçilerle dayanışma kampanyası başlattılar. Kısa sürede tutuklandılar (ya da doğrudan kaçırıldılar); ardından farklı üniversitelerde öğrenciler tarafından kurulan “Marksist topluluklar” yasaklandı. Aslında Maoistlere yönelik baskı, bundan 20 yıldan fazla bir süre önce, bazı kişilerin merhum Devlet Başkanı Jiang Zemin’i kapitalistlerin partiye üye olmasına izin verdiği için eleştirmesiyle başlamıştı. Bu durum Maoistlerin bir kısmını radikalleştirmiş ve “Maoist Komünist Parti”yi kurmalarına yol açmıştı.

Ancak çok geçmeden, 2009’da liderleri Ma Houzhi (馬厚芝) on yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2020’de Hong Kong’u vuran geniş çaplı baskıyla birlikte Pekin, bir yıl önce iade yasası tasarısına karşı direnmeye cüret etmiş olan nüfustan intikam almak istedi. Tüm siyasal muhalefeti ve toplumsal hareketleri — özellikle sendikaları ve küçük sol çevreleri — ortadan kaldırdı.

Bunlar arasında küçük Troçkist grup simgesel bir yere sahipti: neredeyse bir yüzyıldır Çin Komünist Partisi’ne karşı en eski ve en tutarlı sol muhalefeti temsil ediyordu. Baskı dalgasından önce, eski koloni, çok sayıda Çinli siyasal muhalife ikinci bir şans sunmuş ve hayatta kalmalarını sağlamıştı.

Anakara Çin’de 1949’dan bu yana örgütlü bir muhalefet hiç olmadı. 1979’dan itibaren güçlü bir liberal akım ortaya çıktı, ancak örgütlenmesine izin verilmedi. Liberal akımın başlıca temsilcisi olan Liu Xiaobo’nun 2017’de hapishanede ölmesinden sonra, Xi’nin baskıları altında liberallerin etkisi azaldı; her ne kadar bazı vesilelerle seslerini duyurabilmiş olsalar da. Yalnızca milliyetçiler güç kazandı, çünkü rejimin desteğinden yararlanıyorlar. Bugün sol akımların hiçbirinden eser kalmamıştır. Daha da vahimi: Yıllarca süren zulme rağmen Falun Gong, yurtdışında en fazla ses çıkarabilen ve en iyi örgütlenmiş akım olarak kalmıştır (muhtemelen Çin içinde de gizli bir varlığa sahiptir). Liderine kişisel sadakat talep eden bu dinî tarikatın siyasal yönelimi, işçiler açısından hiçbir fayda sunamaz.

Bu rejimi nasıl tanımlamalı
Liberallerden solun tüm tonlarına ve bağımsız sivil toplum örgütlerine kadar tüm muhalifleri bastıran bir rejim nasıl tanımlanmalıdır? Ona bir ad vermeden önce, temel özelliklerini kısaca inceleyelim:

  1. Devlet iktidarı sınırsızdır. Yalnızca tüm kamusal işler nihai olarak devlet tarafından denetlenmekle kalmaz; kadınların doğurganlığından pasaport bulundurmaya, hatta Halloween kutlayan gençlerin tutuklanmasına kadar özel hayat da denetim altındadır.
  2. Devlet, hiçbir zaman özgür ve açık seçimler düzenlemeyi kendine dert edinmeyen partinin mutlak kontrolü altındadır. Parti de, anayasayı dilediği gibi değiştirerek kendini ömür boyu otokrat ilan edebilen bir “yüce lider” tarafından yönetilir.
  3. Düşünce denetimi ve parti ideolojisine yönelik bir beyin yıkama vardır. Bunun özü basittir: tingdanghua, gendangzou (聼黨話,跟黨走), yani “partiyi dinlemek ve partiyi izlemek”.
  4. Çin milliyetçiliği etnosentriktir (etnik-merkezcidir). Ulusu homojen bir bütün olarak görür ve partiyi onun doğal temsilcisi sayar. Han şovenizmi bugün ırkçılığa dönüşmüştür; özellikle Tibetlilere ve Uygurlara yönelik kültürel soykırım ve kitlesel hapsedilme buna dahildir.
  5. Parti, Çin toplumunu da homojen bir bütün olarak görür; bu nedenle muhalifler bastırılması gereken ulusal bir tehdit olarak değerlendirilir. Örgütlü muhalefete izin verilmediği gibi, etkili hâle geldiği anda bireysel muhalefet de susturulur.
  6. Sıfır siyasal muhalefet hedefine ulaşmak için parti-devlet, geniş çaplı gözetim ve kötü şöhretli sosyal kredi sistemine başvurur. Devlet tarafından yaratılan dijital para, Orwellci toplumu daha da güçlendirmektedir.
  7. 1950’lerin ortalarından bu yana ekonomik strateji, gündelik tüketim ve halkın refahı yerine altyapı yatırımlarını ve ağır sanayi ile ileri sanayileri öncelemek olmuştur; Büyük İleri Atılım ve Büyük Kıtlık bunun göstergesidir. 1979’dan sonra parti, Çin’de kapitalizmi yeniden devreye sokmuş ve büyük bir yabancı sermaye akışına yol açmıştır. Bu, partinin hızlı sanayileşme hedeflerine ve nüfusu besleme amacına ulaşmasını sağlamıştır. Ancak göreli yoksulluk (ulusal gelirden işçilere düşen pay) artmıştır; çünkü parti bürokrasisi mutlak iktidarını hayati kaynakları gasp etmek ve ticarileştirmek için kullanarak zenginleşmiştir. Bu, burjuva bir bürokrasidir.
  8. Yurt dışındaki yatırımları uzun yıllardır dünyada ilk beş içinde yer almaktadır ve ticari başarı ile jeopolitik güç elde etmeyi hedeflemektedir — bu, diğer kapitalist ülkelerden daha kötü değildir ama daha iyi de değildir. Bu durum, Pekin’i kaçınılmaz olarak küresel ekonomik yayılmacılık yoluna sokmuştur. Bunun ardından siyasal yayılmacılık gelmiştir; zira kendisini, Çin imparatorluğunun ve Kuomintang’ın (KMT) meşru ardılı olarak görmekte ve onlara ait olduğunu düşündüğü “topraklar” üzerinde hak iddia etmektedir. Bu nedenle, KMT’nin Güney Çin Denizi’nin büyük bir bölümüne ilişkin temelsiz iddiasını, sözde “dokuz çizgili hat” ile sahiplenmiştir.

Aşırı sağcı emperyalist bir rejim

Bu özelliklerin tümünü yalnızca aşırı sağ rejimler taşır. Trump hâlâ otokratik bir rejim inşa etmenin ilk aşamasındayken, Xi Jinping’in Orwellci otokrasisi, parti zaten tam bir denetim kurmuş olduğu için dijital sürüme geçmiş durumdadır. Pekin’i, Trump yönetiminden özünde daha ilerici olarak görmek, var olan en büyük yanılsamalardan biridir.

ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı sürerken, uluslararası solun bazı kesimleri Pekin’in “Trump’a kafa tutmasından” memnuniyet duymaktadır. Trump’ın başarısızlığından anlık olarak sevinç duyabiliriz; ancak Xi’nin karşı hamlesindeki her zaferin her zaman halk pahasına gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Üstelik Xi, hem ticaret savaşıyla (dış baskı) hem de Çin’in içindeki aşırı kapasite ve işsizlik sorunlarıyla karşı karşıya kaldığında, Çin ihracatını hızlandırmaya karar vermiştir. Bu, sorunu çözmek yerine sadece başka yerlere taşımaktadır. Hatta gerçekte, küresel krizi daha da derinleştirecektir.

Özünde Xi, emperyalizme karşı mücadele etmiyor. Aksine, haodaxigong (好大喜功) olarak adlandırılabilecek kişisel programını — yani burjuva bürokrasinin kolektif çıkarına hizmet eden bir büyüklük ve ihtişam arayışını — uyguluyor. Pekin’in Amerikan gücüne yetişip yetişemediği meselesi önemlidir, ancak ikincildir. Asıl mesele, Pekin’in küresel yayılmacılığının emperyalizm yoluna girmiş olmasıdır. Dürüst sosyalistler, Pekin’in bu hedefe tamamen ulaşıp ulaşmadığını beklemeden, dünyayı bu tehlikeye karşı uyarmakla yükümlüdür.

Uzun süredir yerleşmiş aşırı sağcı rejimiyle, ne içeride herhangi bir denge-denetleme mekanizması ne de dışarıda bir muhalefet ya da toplumsal hareket bulunan Pekin, Çin halkı ve dünya için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Evet, Amerikan emperyalizmi askerî ve ekonomik olarak çok daha güçlüdür ve bugün dünya açısından daha yıkıcıdır. Ancak Çin de muazzam zararlar verebilir. Kimse Xi’nin haksız bir savaşı başlatmasını engelleyemez (tıpkı Deng Xiaoping’in 1979’da Vietnam’ı işgal etmesi gibi) ya da Mao’nun yaptığı gibi, kendi halkının çıkarlarının önüne tahakküm iradesini koymasını durduramaz.

Bu devasa meydan okumaya dair hazır bir yanıtım yok. Ama en azından yapabileceğimiz şey, bu Leviathan’a bir canavar olarak adını koymaktır.

Au Loong-Yu, Hong Kong’daki Borderless Movement (Sınır Tanımayan Hareket) aktivisti; China Labor Net ve Globalization Monitor’ün yayın kurulu üyesidir. Hong Kong’da yayımlanan No Choice but to Fight : A Documentation of Chinese Battery Women Workers’ Struggle for Health and Dignity (Başka Çare Yok: Çinli Pil Fabrikası Kadın İşçilerinin Sağlık ve Onur Mücadelesine Dair Belgeler) adlı kitabın başlıca yazarıdır; ayrıca China’s Rise : Strength and Fragility (Çin’in Yükselişi: Güç ve Kırılganlık) (Merlin Press & Resistance Books & IIRE, 2012) ve Fransızca olarak La Chine, un capitalisme bureaucratique, forces et faiblesses (Çin: Bürokratik Bir Kapitalizm, Güçler ve Zayıflıklar) (Syllepse, 2013) kitaplarının da yazarıdır.

Kaynak: Amandla. Aralık 2025. Amandla 100 :
https://www.amandla.org.za/can-the-right-be-stopped/#flipbook-amandla-100

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi