İmdat Freni

Blog

Rus Marksizmi Hakkında Tarih Notları – Michael Löwy

Rus Marksizmi uluslararası işçi hareketinin en büyük düşünürlerinden ikisini yaratmıştır: Lenin ve Troçki. Paradoksal biçimde, bu ikisinin ideolojik hegemonyası Rusya’da gerçek anlamda çok kısa bir dönem etkin olmuştur: 1917’den 1923’e. Bu ara dönemin öncesinde ve sonrasında, Rus Marksizmi ortak çekim merkezi vülger maddecilik ve kaderci belirlenimcilik olan farklı teorik akımların hakimiyeti altında olacaktır. Günümüzün resmi Sovyet doktrininin tarihsel kaynaklarını oluşturan Rus Marksizminin içindeki bu Leninizm öncesi ve sonrası eğilimlerin ve ideolojilerin şaşırtıcı birliğini göstermeye çalışacağız.

Bir entelektüel ve siyasal hareket olarak Rus Marksizmi 19. yüzyıl sonunda popülizme karşı yürütülen şiddetli bir ideolojik mücadele içinde ortaya çıkmıştır. Bu mücadelenin yöneticisi ve “Rus Marksizminin babası”, Georgi Valentinoviç Plehanov, Narodniklerin öznelciliğinin, bir köylü sosyalizmine dair romantik hayallerinin ve iradeciliklerinin karşısına nesnel sosyo-ekonomik gerçekliğin yani Rusya’da kapitalist gelişme sürecinin Marksist bir analizini koydu. Bununla birlikte, Narodnik iradeciliğin topyekûn reddine kendini kaptıran Plehanov, felsefi, siyasi ve hatta estetik eserlerini karakterize eden Marksizmin mekanist-belirlenimci bir yorumuna meyletti.

En önemli felsefi metni, Marksizmin Temel Meseleleri’nde (1908) Plehanov, modern maddeciliğin temsilcisi olarak “Marx ve Engels’in Spinozacılığı”ndan söz eder. Elbette, bunun “ilahi boyutundan kurtulmuş” bir spinozacılık olduğunu ekler, fakat bu “boyutun” dışında Marx’ın düşüncesiyle Spinoza’nınki arasında hiçbir temel fark görmüyor gibidir… Monist Tarih Anlayışı’nda (1895) Plehanov Spinoza’nın insanların bir taştan fazla özgürlüğünün olmadığını kanıtlama çalıştığı metafizik belirlenimci bir argümanını sahiplenir: “Bir dış neden, bir taşa belirli miktarda hareket [kapasitesi] sağlamıştır… Şimdi taşın kendi hareketinin bilincinde olduğunu, bundan zevk aldığını, fakat bunun nedenlerini bilmediğini, hatta bu hareketin herhangi bir dışsal nedeni olduğunun bile bilincinde olmadığını varsayın. O halde bunu nasıl algılayacaktır? Kesinlikle kendi arzusunun, kendi özgür iradesinin sonucu olarak: Hareket etmek istediği için hareket ettiğini söyleyecektir”. Plehanov bu açıklamanın “birçok okura”, “kaba bir maddeciliğin” ürünü gibi geleceğini kabul eder; fakat ona göre bu açıklama doğrudan ve sava destek olarak insan düşüncesinin “beyin hücrelerinin belirli bir hareketi”yle açıklanabileceğinin altını çizer… (Plehanov, Œuvres Philosophiques, Yabancı dilde yayın, Moskova, s.605.)

Plehanov’un Menşevik siyasal teorisi (“kaba maddeciliğe” hayli yakın olan) felsefesiyle kesin biçimde tutarlı: Nesnel ekonomik koşullar Rusya’da bir devrimin gerçekleşmesi için yeterince olgunlaşmamıştır, böylesi bir dönüşümün maddi önvarsayımları eksiktir, vs…

Georgi Plehanov

Plehanov’un sanat ve estetik hakkındaki yazıları bile aynı belirlenimci-kaderci vurguya sahiptir: “Bir elma ağacı elma, bir armut ağacı armut vermek zorundaysa… bir çöküş çağının sanatı bir çöküş sanatı olmak zorundadır” (Plehanov, L’art de la vie sociale, Ed. Sociales, Paris, 1949, s.145). Marx’ın sanat ile toplumsal ilerleme veya çöküş arasındaki ilişki hakkındaki görüşü çok daha nüanslıydı: “Sanat konusunda, sanatsal üretim bakımından bazı parlak dönemlerin hiçbir biçimde toplumun genel gelişimiyle ilişkili olmadığını biliyoruz…” (Grundrisse der Kritik der Politischen Okonomie, Europaische Verlaganstalt, s.30). Meyve ağaçlarıyla yapılan karşılaştırmalar, doğa yasalarına benzer “nesnel yasalarla” yönetilen, ve insanal irade veya praksisten bağımsız bir süreç olarak algılanan “şeyleşmiş” bir maddeci tarih anlayışında tipiktir. Bir sosyalist devrim için “olgunlaşmış” veya “olgunlaşmamış” toplum kavramı aynı toplumsal-doğalcı sorunsala dayanır.

Plehanov’un fikirleri, Lenin’in 1917’deki zaferine kadar Rus Marsizmi’ne hakim olmuştur – ve yeni ve farklı bir biçimle Vladimir Ilyiç’in 1924’deki ölümünün ardından yeniden ortaya çıkmıştır. Lenin’in teorik akıl yürütmesi, Rus Marksist düşüncesinde bir çeşit istisnai ara-hakimiyet olarak değerlendirilebilir. Lenin, belirlenimcilik-iradecilik antitezini aşmaya ve nesnel-olan ile öznel-olanı, Rusya’da kapitalist gelişim ile sınıf bilincinin, örgütlenmenin ve devrimci eylemin rolünü diyalektik bir sentezde birleştirmeye çalışmıştır. Plehanov gibi popülist geleneği bir tabula rasa ile tümüyle silmemiştir. Narodnizm eleştirisi soyut bir reddiyeyi değil diyalektik bir aşmayı (Aufhebung) içerir. Bunun yanı sıra, ilk ideolojik polemikleri Rus sosyal demokrasisi içinde beliren ekonomist eğilimlere yöneltilmişti (Ne Yapmalı?, 1902). Lenin ile Plehanov arasındaki felsefi ayrımlar ilk yazılarından itibaren mevcuttu, fakat 1914’ten sonra, Lenin Felsefe Defterleri’nde Plehanov’un vülger maddeciliğini ve Hegelci diyalektiği kavrayamamasını eleştirdiğinde daha açık ve keskin hale gelir. Siyasal düzeyde, Lenin tarafından 1905 ve 1917’de savunulan devrimci strateji ve taktik ile Plehanov’un pasif ve kaderci görüşleri arasındaki karşıtlık bilinmekte, bunları burada açıklamamıza gerek yoktur.

Troçki ise Marksizmle, Marx / Hegel ilişkisini düzgün biçimde anlamış ve pozitivizmi eleştirmiş dönemin nadir filozoflarından Labriola’nın eserleri aracılığıyla tanışmıştı. Troçki’nin siyasal metinleri, diyalektik nitelikleriyle ilk başından itibaren Rus sosyal-demokrasisindeki hakim eğilimlerden farklılaşır. Metodolojik bakımdan totalite (ulusal sınırları aşan bir bütün olarak dünya ekonomisi) ve çelişkili birlik (eşitsiz ve bileşik gelişme yasası) kategorilerine dayanan sürekli devrim teorisi ancak Rus Marksizmi üzerinde ağırlığını hissettiren metafizik maddeciliğin ideolojik cenderesini aşabilmiş bir düşünce tarafından tasarlanabilirdi. Troçki’nin Marksist yöntemi 1929’da yazılmış muhteşem bir formülle özetlenebilir: “Skolastik, mekanik belirlenimcilik (kadercilik) ile öznel keyfilik arasında maddeci diyalektiğin olduğunu anlamak istemiyor”. (Trotsky, L’Internationale après Lénine, Presses Universitaires de France, Paris, 1970, s.70. Bu konuda bkz. Denise Avenas’ın mükemmel eseri, Economie et Politique dans la pensée de Trotsky, Maspero, Paris, 1979)

Fakat Lenin ve Troçki’nin düşüncesinin Rus Marksizminde hegemonik olduğu kısa dönemde bile (1917-1923), bizzat Bolşevik Partisi’nin içinde, her şeyden önce Nikolay Buharin tarafından temsil edilen diyalektik öncesi maddeci eğilimler mevcuttu. 1928’e kadar Buharin genel olarak Parti’nin başlıca ideologu ve Marksist düşünürü olarak görülüyordu. Lenin’in kendisi de ona değer atfediyor ve ünlü Vasiyetinde onu “Partinin en büyük ve en değerli kuramcısı” olarak tanımlıyordu; ne var ki aynı zamanda felsefi fikirleri konusunda büyük çekinceleri de vardı ve aynı metinde şunu ekliyordu: “Diyalektiği hiçbir zaman öğrenmedi ve öyle sanıyorum ki onu hiçbir zaman gerçekten anlamadı”.

Nikolay Buharin

Benzer bir eleştiri, Buharin’in temel felsefi eseri Tarihsel Materyalizm Teorisi’ne (1921) karşı George Lukacs tarafından da getirilmiştir. Lukacs’a göre Buharin’in bakış açısı tehlikeli biçimde burjuva, seyre dayalı, “doğal bilimci” maddeciliğe yakındır; bu, özellikle, Buharin’in tarihsel ve toplumsal gelişimi ekonomik teknikle belirlenmiş olarak açıklama eğiliminde ve doğa bilimlerinin yöntemini toplum bilgisi alanında eleştirelliği sınırlı, diyalektik olmayan ve tarih-dışı kullanımında görülebilir (bkz. Lukacs, “N. Bucharin, Theorie des historischen Materialismus, Hamburg, 1922 (Literaturbericht)” Archiv für die Geschichte des Sozialismus und die Arbeiterbewegung, XI, Leipzig, 1925, ss216-218, 224.)

Buharin’in –kelimenin gerçek anlamıyla– mekanik maddeci yönteminin ve tarih ile topluma dair kaderci yorumunun güzel bir örneği, Preobrazhensky’yle birlikte yazdığı ve en çok bilinen eseri Komünizmin ABC’sinde bulunabilir:

“Herhangi bir makineyi, örneğin bir saati incelediğimiz şekilde, Marx, sanayiciler ile toprak sahiplerinin hüküm sürdüğü ve işçiler ile köylülerin ezildiği kapitalist düzeni incelemiştir. Saati gözlemlerken, çarklardan birinin diğerine iyi takılmadığını ve her bir tur attıklarında daha da fazla iç içe geçtiklerini varsayalım; bu durumda saatin kırılıp duracağını öngörebiliriz… Kapitalist toplum, bir kısmının diğerinin üstüne bindiği, iyi monte edilmemiş bir mekanizmaya benzer. Bu nedenledir ki er ya da geç bu makine, kaçınılmaz olarak parçalanacaktır (Bukharin and Preobrazhensky, The ABC of Communism, Penguin, 1969, ss.66, 113). “Eski” materyalizmin, 18. yüzyılın burjuva materyalizminin metodolojik bakış açısı tam da budur; Sieyés, “Tiers Etat Nedir?”  (1789) isimli kitapçığında şöyle yazıyordu: “Eğer toplumu sıradan bir makine gibi incelemeye girişmezsek, toplumsal mekanizmayı asla anlayamayız…”

1928’den 1953’e kadar Sovyetlerin ideolojik evreni Buharin’in eski müttefiğinin egemenliği altındaydı: Jozef Visaryanoviç Stalin. “Sol” ve “sağ” dönemleri arasındaki gidiş gelişleriyle Stalin’in düşüncesinin pragmatik, “muğlak” ve değişken karakteri Stalinizmin felsefi anlamının kesin bir tanımı yapmayı güçleştiriyor. Bununla birlikte, Stalin’in kimi eserlerindeki iradeci temaların varlığına karşın, Herbert Marcuse’nin analizi, temelde doğru geliyor bize: Stalinci felsefe tarihsel süreci bireyler üzeri nesnel yasalar tarafından yönetilen “doğal” bir süreç olarak algılar. O yasalar ki kapitalizmin yanı sıra sosyalist toplumu da yönetecektir. (H. Marcuse, Soviet Marxism, Vintage Books, New York, 1961, s.134)

Bu “kötü” materyalizm, ilkinden sonuncusuna kadar Stalin’in teorik yazılarının tümünde mevcuttur. Gençlik eserlerinden biri olan Anarşizm mi Sosyalizm mi? (1906-1907) kitapçığında, maddi tarafta bulunan, dışsal koşullardaki değişimlerin zorunlu olarak fikri tarafta bulunan bilincin değişimini zorunlu olarak öncelediğini kategorik olarak savunur; öncelikle maddi koşullar dönüşür, ve ancak, bundan sonradır ki, bu değişimin bir sonucu olarak insanların düşüncesi, alışkanlıkları, dünyayı kavrayışı değişir. Stalin’e göre Marx’ın maddeci monizminin maddi tarafla fikri tarafın birbirini takip etmediği, fakat birlikte, paralel olarak geliştiğini iddia eden “saçma paralellik”le hiçbir ilişkisi yoktur (Staline, Œuvres, I, Ed. Sociales, Paris, 1953, ss.262, 264, 272). Oysa Marx, Feuerbach üzerine III. tezde, devrimci praksiste “koşulların değişimi ile insanın kendi kendini değiştirmesi arasında bir çakışma” olduğunu açıkça ilan eder. İnsanal praksis hem verili bir somut durum tarafından koşullandırılmıştır hem de yeni koşullar ve yeni bir durum yaratır. Praksis nesnel ve öznel olanın, maddi koşullar ile insanal iradenin, ekonomik temel ile ideolojik güçlerin diyalektik birliğidir. Stalin’in kendi savına destek olarak alıntılayabileceği Marx’ın tek metni Kutsal Aile’nin (1844) bir bölümüdür, yani hala belirli bir anlamda “pre-marksist” olan ve tam da Marx’ın 18. yüzyıl Fransız maddeciliği ile neredeyse tümüyle özdeşleştiği yegane metindir.

Stalin’in son büyük kitabı SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları’nda (1952), tarihin nesnelci, “doğa-bilimci” kavrayışının tamamen klasik bir sunumunu buluruz. Stalin, burada, ekonomi-politiğin yasalarının, sosyalizmde dahi, nesnel karakteri konusunda ısrar eder. Ona göre, “toplumun veya doğanın nesnel süreçlerini yansıtan “ bilimin yasalarıyla “insanların iradesiyle yapılmış” hükümetlerce ilan edilen yasaları birbirinden kökten ayırmak gerekir. Bundan şu sonuç çıkar ki, onun için insanların iradesinin toplumun nesnel süreçleri üzerinde hiçbir gücü yoktur… Gerçekten de, Stalin’e göre, “Marksizm, bilim yasalarını –doğa biliminin veya ekonomi-politiğin yasaları olsun– insanların iradesinden bağımsız olarak gelişen nesnel bir sürecin yansıması olarak kavrar. İnsan bu yasaları keşfedebilir, bilebilir, inceleyebilir, faaliyetlerinde göz önünde bulundurabilir ve toplumun çıkarına kullanabilir fakat onları değiştiremez veya ortadan kaldıramaz. Yeni bilim yasaları oluşturabilmesi veya yaratabilmesi ise hiç sözkonusu değildir…” (Stalin, Economic Problems of Socialism in the USSR, Moscow, 1952, ss.5-6.). Bir kez daha, tıpkı doğalcı ve seyre dayalı maddecilik ve burjuva ekonomi-politiği açısından olduğu gibi, ekonomik-sosyal süreç de etkin insanlar arasındaki  bir toplumsal ilişkiler bütünü, bir tarihsel-toplumsal praksis olarak değil de, “doğal yasalarca” yönetilen bir nesne olarak kavranılıyor.

Stalin ve Kruşçev

Çağımızın Sovyet ideolojisi, Rus Marksizminin “nesnelci” eğiliminin doğrudan mirasçısıdır. Maddi-ekonomik-nesnel koşulların belirleyici rolü, son on yılların sovyetik siyasal açıklamalarının leitmotivi ve sosyalizmin inşasına dair anlayışlarının ve dünya işci hareketinin “genel çizgisinin” oluşturucu ilkesidir. Bu, nesnel doğa yasası, nesnel piyasa yasaları, nesnel kâr kriteri, ticari kategorilerdeki ısrarın anlamı ve ifadesidir ve sosyalist ekonomi içindeki maddi uyarıcıdır. Krutçev’in Amerikan ekonomisinin Rus ekonomisi tarafından aşılması sayesinde komünizmin dünya çapındaki zaferi konusundaki doktrinini bu bakış açısından anlamak ve açıklama gerekir: “Toplumsal gelişmenin tüm seyri, Lenin’in özellikle galip muzaffer sosyalizm ülkelerinin ekonomik inşasının dünya devriminin gelişimini etkilediğine dair öngörüsünü tasdik eder. Barışçıl ekonomik rekabet, sosyalist ve kapitalist sistemlerin çarpıştığı temel arenadır.” (Nikita Khrouchtchev, Le communisme est la paix et le bonheur des hommes, Moscou, 1963, Cilt 2, s.272, italikler bize ait) Kruşçev’in yazılarında (tıpkı nice sovyetik iktisat eserinde olduğu gibi) kaçınılmaz olarak sistemin çöküşüne yol açacak kapitalizmin bir genel krizinin derinleşmesinden söz edilir. Kruşçev için, tıpkı Plehanov veya Buharin açısından olduğu gibi, toplumsal evrimin yasaları “eyleminin nesnel olması anlamında, doğanınkiler kadar yanılmazdır”. (a.g.e., s.401)

Tesadüfen, son döneme ait herhangi bir Sovyet metnini alırsak, her yerde aynı sorunsalı buluruz. Örneğin, Andrey Kirilenko (SBKP’nin Politbüro üyesi) Mayıs 1972 tarihli bir makalesinde, “Partinin tüm otoritesiyle”, “nesnel olarak gelişen ilerici eğilimleri” destekleyen SBKP’nin ekonomi politikasının “derin biçimde gerçekçi” karakterinin altını çizmekte. SSCB’nin dış politikasına gelince, “belirmekte olan olumlu eğilimleri sağlamlaştırma” göreviyle yükümlüdür. (A. Krilenko: “Un an après le 24. Congrès”, La nouvelle revue internationale, mai, 1972, ss13, 22.) Bir kez daha, bu dünya görüşü açısından, ekonomik ve politik yönetimin rolü, bir müdahale, inisiyatif, altüst etme rolünden (Engels’in bahsettiği, “umwälzende praxis”) ziyade, kendiliğinden gelişen “nesnel eğilimleri” destekleme ve sağlamlaştırma rolü oluyor.

Çeviren: Uraz Aydın

Kaynak: Michael Löwy, Dialectique et Revolution. Essais de sociologie et d’histoire du marxisme. Editions Anthropos, 1973. Daha önce Yeniyol dergisinde yayımlandı.

Bir Uluslararası İşbirliği Deneyimi: Londra Bürosu – Ernest Mandel

Hitler’in iktidarı ele geçirmesi ve Alman Sosyalist Partisi (SPD) ile Alman Komünist Partisi (KPD)’nin Nazi cellatları karşısındaki mücadelesiz teslimiyeti Avrupa işçi hareketi üzerinde bir travma etkisi yarattı. Her yerde şu çığlık yankılanıyordu: Bir daha asla.

İşçi hareketinin geniş bir öncü kesimi, gerektiğinde silaha da sarılarak, her koşulda faşizmin yükselişine karşı koymaya karar verdi. Avusturya’daki Schutzbund’un Şubat 1934’deki kahramansı ayaklanması bunun bir örneği. Bir tereddüt anının ardından Fransa’daki aşırı sağ tehdidine karşı sosyal demokrat parti SFIO ile Fransız Komünist Partisi (PCF) arasında birleşik cephe kuruldu. İşçi ittifakının sonucu olarak İspanya’da Ekim 1934 ayaklanması yaşandı.

Daha öncesinden bu dönemeci sezen Lev Troçki buradan daha genel stratejik sonuçlar çıkarır. 30 Ocak 1933’te Nazilerin iktidara gelişi ve Komünist Enternasyonal’in Stalinist fraksiyonunun bundan gerekli sonuçları çıkarmayı ısrarla reddetmesi, II. Enternasyonal’in 4 Ağustos 1914’teki iflasına tekabül ediyordu. III. Enternasyonal, dünya devriminden geçtik, proletaryanın çıkarlarını dünya çapında savunmakla yükümlü bir araç olarak ruhunu teslim etmişti. “Tek ülkede sosyalizmin inşası” girişimine baş koymuş olan Sovyet bürokrasisine tâbi oluşu onun sonunu getirmişti. Yeni bir Enternasyonal’in, bir IV. Enternasyonal’in inşasına yönelmek icap ediyordu artık.

Yaşanmakta olan yeni radikalleşmenin başarısını sağlamak için; emekçilerin kendiliğinden gelişen antifaşist tepkisinin bir kez daha sınıf ittifakı uygulamalarına doğru saptırılmasını önlemek için; faşizme karşı gelişen mücadelenin başta İspanya ve Fransa olmak üzere, potansiyel olarak bir dizi başka ülkede de yeniden doğmakta olan sosyalist devrim imkanlarını boğmaya dönük pratiklere doğru çekilmesini engellemek için yeni bir Enternasyonal vazgeçilmezdi.

Troçki’nin gözünde yeni partilerin ve yeni bir Enternasyonal’in yaratılmasına yönelmek önemli bir stratejik değişiklik teşkil eder. Sovyetler Birliği’ndeki parti içinde oluşan Sol Muhalefet olsun, Komünist Enternasyonal’in içindeki Uluslararası Sol Muhalefet olsun, bu örgütler yeni bir parti ve yeni bir Enternasyonal kurmaya dönük çizgiyi reddedip KP’lerin reformlar aracılığıyla düzeltilmesi yönelimini benimsemişti. Troçki’nin ve mücadele arkadaşlarının 1933’ten itibaren fikir değiştirmesinin sebepleri üzerinde burada durmayacağız.

Başından itibaren Troçki yeni Enternasyonal’i sekter ve dışlayıcı olmayan bir yapı olarak tasarlamıştır. Bu çabayı yalnızca Troçkist fraksiyonla sınırlı tutma ve yeni Enternasyonal’in bu fraksiyonun çizgisel büyümesiyle güçleneceği fikrini kesinlikle paylaşmıyordu.

II. ve III. Enternasyonallerin utanç verici teslimiyetine karşı, iflas eden bu iki Enternasyonal’in arasında bulunan merkezci yapılar içinde, sosyal demokrat gençlik örgütleri saflarında ve mütevazı olmakla birlikte KP’lerin sol kanatlarında yükselen isyanın bilincinde olarak, Troçki bir uluslararası örgütün temellerini atmak için bu güçlerin olabildiğince geniş bir kesimini bir araya getirmenin tüm imkanlarını yoklamıştır.

Bu çaba Alman işçi hareketinin üçüncü büyük yapısı olan ve SPD’den solcu bir kopuşun ürünü olan Sosyalist İşçi Partisi (SAP)’nde yankı uyandırır (daha kısıtlı güçlere sahip olmasına karşın 1917’deki USPD’ye benzer bir kopuştur bu).

KP muhalefetinin Brandler tarafından yönetilen ve “sağ” olarak adlandırılan bir kanadı SAP’a katılmıştı. Başlıca yöneticileri, en önemli Alman komünist sendika liderlerinden biri olan Walcher (müstear ismi Schwab) ve Paul Levi’nin ihracından beri KP’nin tanık olduğu en yetenekli politik yönetici olan Paul Frölich’tir. Frölich uzun yıllardan beri Troçki’ye hayranlık duyuyordu.

Paul Frölich (1884-1953)

Troçki Walcher’le birkaç görüşme yapar. Ağustos 1933’teki yeni bir Enternasyonalin kuruluşuna dönük “Dörtler Açıklaması” bu görüşmeler sonucunda gerçekleşir. Bu açıklamaya Uluslararası Sol Muhalefet’in ve SAP’ın yanı sıra, Hollanda’dan iki yapı katılır: Troçki’nin dostu olan ve Hollanda donanmasındaki isyancı denizcileri cesurca savunmasının ardından Amsterdam milletvekili seçilmiş olan Sneevliet’in yönettiği RSP ile sosyal-demokrasi saflarında yaşanan bir kopuşun ürünü olan ve P. Schmidt tarafından yönetilen OSP.

Fakat bu “Dörtlü” sol sosyalist bir yapının varlığıyla karşı karşıyaydı, II. Enternasyonal’den kopan Internationale Arbeitsgemeinschaft (IAG). 1933 Ağustos sonunda, IAG’yi oluşturan yapılar Paris’te, “Dörtlü”nün de yeni bir Enternasyonal’e dönük çağrısını sunacağı bir konferans düzenlemeye karar verir. Paris Konferansında IAG’nin kapsadığı coğrafi alan bir miktar genişler, “maksimalist” İtalyan Sosyalist Partisi’nden, Fransız PUP’den, Joaquim Maurin tarafından yönetilen Federacion Comunista Iberica’dan temsilcilerin yanı sıra bir İsveç partisinden ve ABD sosyalist partisinden gözlemciler katılır. Toplamda 11 ülkeden gelen 14 örgüt, 39 delege ve sekiz misafir tarafından temsil edilir.

“Dörtlü” yeni bir Enternasyonal’e dair çağrısını konferansta seçime sunmaya çalışır fakat başarısız olur. En başta Norveç sosyalist partisiyle Britanya Bağımsız Emekçi Partisi (ILP)’ sinin amansız direnişiyle karşılaştı.

Asgari bir programatik çerçeveye dayalı bir uluslararası örgüt fikri, basit bir işbirliği yapısı lehine reddedildi.

Ağustos 1933’ten sonra Londra Bürosu tarihi uluslararası dört konferansa dayanır: Ocak 1934 Londra konferansı ve resmi olarak Brüksel Bürosu’nun oluşturulduğu Paris Şubat 1935 konferansı; Kasım 1936 Brüksel konferansı ve Şubat 1937 Paris konferansı.

Görünürde Londra Bürosu güçlü örgütleri birleştirir. Norveç İşçi Partisi (DNA) ülkenin başlıca kitle partisiydi. 1933 seçimlerinde %40’ın üzerinde oy almıştı. Hükümeti oluşturmaya hazırlanıyordu.

İsveç Sosyalist Partisi’nin ­–KP’nin Kilbom tarafından yönetilen eski “sağ” fraksiyonu- dört milletvekiline ve sağlam bir sendikal tabana sahiptir. Gücünü ciddi ölçüde yitirmeye başlamasına rağmen köklü bir geleneğe sahip olan Büyük Britanya ILP’sinin de dört milletvekili vardı. Maurin’in İşçi Köylü Bloğu (BOC) ve sonrasında BOC ile Sol Muhalefet’in birleşmesiyle oluşan POUM, İspanyol devletinin temel sanayi bölgesini oluşturan Katalonya’da KP’den daha güçlüydü. Polonya’nın küçük sol sosyalist partisini, NSSP, diğerlerinden daha zayıf olmakla birlikte kimi bölgelerde ciddi bir güce sahipti. Hollanda’daki iki parti binlerce üyeye sahipti. SAP’a gelince, vahşi bir Nazi saldırısına maruz kalmasına rağmen III. Reich sırasında reel bir yeraltı faaliyetini sürdürmeyi başarmış ve sürgünde bulunan çok sayıda yerel gruba sahipti. Partinin gençliği Willy Brandt tarafından yönetiliyordu.

“Görünürde” dememizin sebebi “birleşme” tabirine ilişkindi. Çünkü Londra Bürosu’nda toplanan on civarındaki örgüt birleşmiş olmaktan fersah fersah uzaktı. Hatta o kadar birleşmemişlerdi ki en ufak bir ortak somut eylemde bulunmaktan acizlerdi.

Belirli zorunluluklara tabi tutan bir uluslararası örgütsel çerçeveyi benimsemeyi reddetmeleri, öncelikli olarak “merkezileştirilmiş Enternasyonallere” dönük bir kuşkudan veya “ulusal özerkliği” (“ulusal” sosyalizmi veya “ulusal” komünizmi) savunmaya dönük soyut bir arzudan kaynaklanmıyordu. Gündelik siyasal pratik içinde birlikte ilerlenmeyeceği inancını yansıtıyordu. Bu gerçekçi bir inançtı.

Aslında bu, Londra Bürosu üyelerinin birbirlerine karşı duyduğu hatta yarattıkları uluslararası örgüte duyduğu sınırlı saygının pratik sonucuydu.

Londra Bürosu’nun sekretaryası kendi kaderlerine terk edilmiş, her türden araçtan mahrum üç-dört kişilik bir çekirdekten oluşuyordu. Tüm bir 1935 yılı boyunca toplamda 47 sterlinlik bir bütçeye sahipti –resmi olarak Büro’nun saflarında görünen yüz milletvekilinin bir tekinin gelirinden bile az! Basit bir bilgilendirme bülteninin ve uluslararası konferansların tutanaklarının yayınlanması bile neredeyse çözülmesi imkânsız sorunlar çıkarıyordu. Bu genelde altı ay sürüyordu.

Londra Bürosu’nu oluşturan partiler arasındaki ayrımlar, “seküler” teorik soyut meselelere değil dönemin merkezi stratejik sorunlarına dayanıyordu: kapitalizmin durumu ve olası yönelimleri (krizin doğası); işçi hareketinin durumu ve olası yönelimleri (yani krizden çıkmanın koşulları).

Troçki ve Uluslararası Sol Muhalefet, kapitalizmin yapısal krizinin son derece derin olduğundan emin oldukları için yeni bir Enternasyonal’in yaratılmasını savundular. Kapitalizm, Avrupa ülkelerinin birçoğunda faşizmden (veya yarı faşist rejimlerden) ve savaştan başka çıkış yolu bulamayacaktı. İşçi sınıfıysa buna karşı koymaya hazırdı. Fakat barbarlığa doğru bu gidişat ancak sosyalist devrimin zaferiyle durdurulabilirdi. İşçi sınıfının karşı saldırısını, faşizmin yükselişine karşı oluşturulacak bir birleşik işçi cephesi sağlayabilirdi. Ancak sosyalist devrime yönelmediği, sınıf ittifakı tarafından soğurulduğu takdirde işçi hareketi kesin bir mağlubiyet yaşayacaktı. Bu durumda da savaşa giden yol açık olacaktı.

Faşizmin yükselişine karşı birleşik işçi cephesinin gerekliliği konusunda genel bir mutabakata varmış olan Londra Bürosu’nu oluşturan partiler birbirine tamamen zıt iki yönelim belirlemişti.

Uluslararası Sol Muhalefet, BOC, RSP, OSP ve başlarda SAP, yeni devrimci sosyalist (komünist) partilerin inşasına yöneldi. DNA ve ILP ise SSP’nin bir kısmını peşine takarak, bir eylem birliği döneminin ardından sosyalist partilerin ve KP’lerin birliğinin sağlanmasına yöneldiler.

Kitlelerin birlik arzularını, mevcut örgütlerin muhafaza edilmesi, hatta bunlar arasında bir organik birlik arzusu olarak yorumladılar. Yeni partilerin ve yeni bir Enternasyonal’in kurulmasının bir bölünme operasyonu olarak algılanacağını düşünüyorlardı.

Esasında DNA İsveç ve Danimarka sosyal-demokrasisiyle giderek daha yakın bir işbirliği kurarak II. Enternasyonal’e katılmak istiyordu. ILP, KP’yle neredeyse tamamen kurumsallaşmış bir birleşik cephe kurmak istiyordu; SSP de benzer bir yönelimin özlemini duyuyordu.

Komünist Enternasyonal’in VII. Kongresi’nde burjuva liberal partilerle halk cepheleri oluşturma kararı alındıktan sonra, bir tereddüt süresinin ardından SAP da yön değiştirir.

Bu yönelim değişikliğinin hemen öncesinde II. Enternasyonal’in yeniden oluşturulan sol kanadıyla uzatmalı bir flört; Belçika’daki Spaak’la, burjuvaziyle bir koalisyon hükümetinde bakan olmaya varacak bir yakınlaşma; Fransa’da, ilerleyen zamanlarda Stalin yanlısı Zymomsky eğilimini ve Marceau Pivert’in Devrimci Sol grubunu oluşturacak olan akımları bünyesinde birleştiren Bataille Socialiste grubuyla bir yakınlaşma yaşanmıştı.

Marceau Pivert (1895-1958)

Bu sırada RSAP’de birleşmiş olan RSP ve OSP bu eğilime direnmeyi başardı. POUM, bir yandan sosyalist devrim yönelimini muhafaza edip öte yandan da resmi olarak Halk Cephesi’ne katılarak ikircikli bir tutum almıştı.

Gündelik siyasal pratik düzleminde bunlar uzlaşmaz pozisyonlardı. Stratejik yönelim ve gündelik siyaset konusundaki ayrımlar Stalinizm karşısında tamamıyla zıt tutumların alınmasıyla daha da derinleşiyordu. Bu dönemde Stalinizm, SSCB’de Kirov’un öldürülmesinin ardından kitlesel temizlik harekatıyla ve Moskova duruşmalarıyla, Avrupa’daysa İspanyol devrimi ve Fransa’daki devrimci yükseliş karşısındaki tutumuyla karşı-devrimin belirleyici evresine girmişti.

Londra Bürosu’nun yalnızca Stalin yanlısı kanadının değil, en sosyal-demokrat kanadının dahi Troçkistlere ve eski Bolşeviklere karşı Stalinist baskıyı mahkûm etmeyi reddetmesi son derece anlamlıdır. Norveç’te DNA hükümeti ve bizzat, uğursuz bir tip olan Trygve Lie, Stalin’in cürümlerini teşhir etmesini önlemek için Troçki’yi ülkede kapalı tuttu. ILP ve SSP (tıpkı Brandlerciler gibi) ilk Moskova mahkemesini mahkûm etmeyi reddetti. POUM ve RSAP daha onurlu bir tutum aldılar. SAP iki pozisyon arasında gidip geldi.

Fakat bu uzlaşmaz yönelimleri iyiden iyiye belirginleştiren İspanya iç savaşıdır. Mayıs 1937 günlerinin ardından POUM’a karşı kitlesel baskı ve saldırı ânına kadar Londra Bürosu’na dahil olan örgütler (POUM dâhil olmak üzere) liberal burjuvaziyle İspanyol Devrimini boğacak olan “antifaşist birlik” stratejisini pratikte sorgulamayı reddettiler. Ülkede meydana gelenler konusunda gayet huzurlu, aşırı iyimser, yanlış bir bakışa sahiptiler. Yalnızca “antifaşist” güçlerin yükselişini görüyorlardı, halbuki giderek yükselen karşı-devrimin kendisiydi.

İspanya Devriminde POUM militanları

Karşı-devrimin, POUM’un yanı sıra CNT’yi ve genel olarak işçi hareketini hedef alan baskı ve saldırılarıyla birlikte iyice açığa çıkması karşısında hazırlıksız yakalandılar ve kuvvetli bir tepki vermekten aciz kaldılar. Yalnızca, POUM ile hayli etkili bir uluslararası dayanışma eylemi düzenleyebildiler.

Bu trajik yanılgı, kendini sembolik olarak şu şekilde gösterdi: Kasım 1936 konferansında yani nüfuzunun zirveye ulaştığı noktada, POUM’un 1936 Temmuz ve Ağustos’taki kahramanca mücadelesiyle edindiği uluslararası devrimci itibarı da arkasına alarak Londra Bürosu, 1937’nin mayıs ayı için Barselona’da Avrupalı devrimci sosyalistlerin toplanacağı bir konferans çağrısı yapmayı önerir. Bu tam da “demokratik” karşı-devrimin Cumhuriyetçi İspanya’da zafere ulaşacağı ve POUM’a karşı kitlesel bir saldırının başlayacağı zamandır.

Bu koşullarda, Brüksel konferansının başarısını, neredeyse tam bir faaliyetsizlik döneminin sonucu olarak Londra Bürosu’nun ilk dağılma emarelerinin görüleceği Şubat 1938 Paris konferansının takip etmesinde şaşırılacak bir şey yok (ki bu sırada DNA ihraç edilmiş ve SSP Bürodan çekilmişti).

Bu uluslararası örgütlenmedeki ciddiyet sorunu kendini zaten şu şekilde göstermişti: Londra Bürosu, kâğıt üzerinde POUM’u en önemli örgütü, İspanyol Devrimini de tüm Avrupa’da devrimin patlak vereceği en önemli olay olarak değerlendirirken, Ekim 1936 ve Mayıs 1937 arasında İspanya meselesini ve Barselona konferansının düzenlenişini ele almak için yalnızca bir kez toplanmıştır!

Eğer Londra Bürosu başarısız olduysa da bu Troçkistlerin sekter tutumundan kaynaklanmaz, her ne kadar Troçki’nin ve bazı yoldaşlarının bu türden yadsınamaz hataları olduysa da. Olayları bu şekilde değerlendirmek soyut tartışmalara aşırı bir önem vermekten ileri gelir. Londra Bürosu’nu mecalsizliğe mahkûm eden günün büyük sorunları karşısında ortak bir yönelim benimseme ve eylemde bulunma noktasındaki kifayetsizliktir. Programatik anlaşmazlıklar yalnızca stratejik hataların yoğunlaşmış ifadesidir. Bu ayrımlar daha “kardeşçe” bir üslupla veya (etkisiz kalmaya mahkum ancak karşı kanadı sıkıştırmaya yarayacak) daha sistematik ortak eylem önerileriyle aşılamazdı. 

Londra Bürosu’nun katılımcıları üzerinde etkili olan toplumsal güçler (sosyal-demokrat bürokrasi, Stalinist bürokrasi ve savaşın son hazırlık evresinde “demokratik” emperyalizmler­), gerçekten proleter ve devrimci sosyalist (komünist) güçler tarafından etkisiz hale getirilemeyecek kadar güçlüydü. Londra Bürosu’nun başarısızlığının temel sebebi budur.

Kaynak: Quatrieme Internationale, no.39, Aralık 1990-Ocak 1991.

Çeviri: Uraz AYDIN

Metinde geçen siyasal parti ve gruplar:

BOC: Bloque Obrero Campesino-İşçi Köylü Bloğu, Joaquin Maurin tarafından kurulur; İberya Komünist Federasyonu’na bağlıdır. 1935’te Andreu Nin’in İspanya Komünist Solu’yla (ICE) birleşip POUM’u oluşturur.

DNA (Der Norske Arbeiderpartei-Norveç İşçi Partisi): II. Enternasyonal’e üye olan parti 1919’den 1923’e kadar III. Enternasyonal’e katılır, 1927’de sosyal-demokratlarla tekrar birleşir ve 1932’te IAG’nin kuruluşuna katılır. Hükümete katılmadan kısa zaman önce, 1935’te IAG’den çekilir.

IAG (Internationale Arbeitsgemeinschaft-Uluslararası Emek Topluluğu): Sol sosyal-demokrat, muhalif komünist ve merkezci örgütlerden oluşan topluluk. 1932’de kurulur ve Londra Bürosu tarafından koordine edilir.

ILP: Independent Labour Parti (Bağımsız Emek Partisi), 1893’te sosyalist bir program üzerinden kurulur, Britanya İşçi Partisi’nin oluşturucu unsurlarından biri; giderek sola kayması sonucu İşçi Partisi tarafından 1932’de ilişkileri kesilir; o zaman 5 milletvekili vardı ve Londra Bürosu’na zemin oluşturmuştur.

Italyan Maksimalistler: İtalyan Sosyalist Partisi’nin otuzlu yıllarda Angelica Balabanov tarafından yönetilen bir akımı; iki Enternasyonal’in birleşmesini savunuyor.

OSP: Onafhankelijk Socialistische Partij-Hollanda Bağımsız Sosyalist Partisi, Sosyal-demokrat partiden bir sol kopma sonucu 1932’de P.J. Schmidt tarafından kurulur.

POUM: Partido Obrero de Unificacion Marxista (Birleşik Marksist İşçi Parti), 1935’te ICE ile BOC’nin birleşmesi sonucu oluşur, Katalonya’da önemli bir kitle tabanına sahipti.

RSAP: Revolutionair Socialistische Arbeiders Partij – Hollanda Devrimci Sosyalist İşçi Partisi. OSP ile RSP’nin birleşmesinden oluşur, LCI’yle ilişkilidir.

RSP: Revolutionair Socialistische Partij – Devrimci Sosyalist Parti, 1929’da Hollanda’da Sneevliet tarafından sol komünist ve sendikalist temellere dayanarak kurulan parti. OSP’yle birleşip RSAP’ı oluşurdu.

SAP: Sozialistiche Arbeiterpartei Deutschlands – Almanya Sosyalist İşçi Parti, sol sosyalist milletvekillerinin SPD’den ihraç edilmesinin ardından 1931’de kuruldu.

Schutzbund: Cumhuriyetçi Savunma Birliği, 1918’den 1934’e Sosyalist Parti’ye bağlı Viyana işçi milisleri.

SFIO: Section Française de l’Internationale Ouvriere – İşçi Enternasyonali Fransa Seksiyonu, Leon Blum tarafından yönetilen sosyalist (sosyal-demokrat) parti.

USPD: Unabhängige Sozialdemokratische Partei Deutschlands- Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi, SPD’den 1917’de savaş karşıtlığı üzerinden kopar; Çoğunluğu 1920’de KPD’yle birleşirken, geri kalan kesim kısa zaman sonra sosyal-demokrasiye katılır.

Gizli Bir Cezalandırma Yöntemi: Hasta Tutsakların Ölüme Terk Edilmesi – Gizem Karaköçek

İnsan Hakları Derneğinin verilerine göre 2020 yılının başından bu yana 64 hasta tutsak hayatını kaybetti. Hazırladıkları hak ihlalleri raporuna göre hasta tutsakların tedaviye erişimleri kısıtlanıyor ve hasta tutsaklar adeta ölüme terk ediliyor. Hasta mahkumlar özellikle siyasi bir nedenden cezaevinde ise ilaçlara erişemiyor, hastalığı nedeniyle cezaevinde kalamayacak durumdayken bile tahliye edilmiyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi’nin cezaevleriyle ilgili yıllık raporuna göre Türkiye cezaevlerinde 604’ü ağır 1605 hasta mahpus var. 

CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gulizar Biçer Karaca’nın cezaevlerindeki hak ihlalleri üzerine hazırladığı rapor son 25 yılın hasta mahkumlar açısından nasıl geçtiğini özetler nitelikte. Son 25 yılda cezaevlerinde hayatını kaybeden hasta mahkûm sayısı hazırlanan rapora göre 2 bin 670. Hasta mahkumların tedaviye ulaşması, doğru ilaçları kullanması engelleniyor ve hastalıklarının ilerlemesine göz yumuluyor.

Sorun elbette ki hem yasal düzenlemede hem de uygulamada. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a göre hapis cezasının infazı, mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezaevinde kalmasının hayatı için tehlike arz ettiğine dair Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan raporla ancak hasta mahkûmun cezasının ertelenmesine karar verilebilir. Ancak bilindiği gibi Adli Tıp Kurumu bağımsız bir kurum değil aksine kadrosu mevcut iktidarın bakanlığı tarafından belirleniyor. Malumun ilamı olacak belki ama Adli Tıp Kurumu hasta mahkumlar için inceleme yaparken elbette yargılandıkları dosyalara bakmayı ve raporu buna göre hazırlamayı da ihmal etmiyor. Geçtiğimiz yıl bu zamanlarda Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından yapılan açıklamaya göre tam teşekküllü hastanelerden rapor alan 1330 mahkûmun ağır hastalık raporları Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanmadı. Adli Tıp Kurumu’nun siyasi otoritelerden bağımsız bir karar alması günümüz Türkiye’si için bir hayalden başka bir şey değil. 

Maalesef tek sorun taraflı bir Adli Tıp Kurumu’nun verdiği raporlar da değil. Adli Tıp Kurumu’nun “cezaevinde kalamaz” raporunun ardından hasta mahkûm “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı” değerlendirmesine de tabi tutuluyor ve zaman zaman Adli Tıp Kurumu tarafından “cezaevinde kalamaz” raporu verilse bile toplum güvenliği bahane edilerek mahkumların cezasının infazının ertelemesi gerçekleşmiyor.

Yargılamalarında ve cezaevlerinde maruz kaldıkları hak ihlalleri yetmezmiş gibi bir de hasta tutsaklar tedavilerinin aksatılması, ilaçlara ulaşımlarının engellenmesi gibi insan haklarına aykırı tutumlarla karşılaşmaya devam ediyor ve yaşamları tehlikeye girse bile cezaevlerinde ölüme mahkûm ediliyorlar. Hasta tutsaklar derhal serbest bırakılıp tedavileri en elverişli koşullarda sürdürülmeli. En acil şekilde hasta tutsaklar için insan haklarını gözeten ve vicdanları yaralamayan bir düzenlemenin getirilmesi ve kurumların bağımsızlaştırılması gerekiyor.

Fotoğraf: Evrensel

Çoğulcu Bir Sosyalist Özne İhtiyacı – Masis Kürkçügil ile Söyleşi

Bir süredir sosyalist hareketin farklı kesimleri arasında yürütülen strateji tartışmalarına dair kaleme aldığımız metinlerde emekçilerin özgüvenlerini arttıracak, sınıf bilinçlerinin yeniden şekillenmesine yardımcı olacak birleşik bir antikapitalist siyasal odağın inşasının elzem olduğunu vurguladık. Çoğulculuk ilkesinin herhangi bir siyasal mücadele aracının inşasında olduğu gibi böylesi bir odağın inşasının da önünü açacağını ve dolayısıyla sosyalistler tarafından alamet-i farika düzeyinde sahiplenilmesi ve geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu vesile ile Türkiye sosyalist hareketinde birleşik parti inşası açısından en gelişkin deneyimler olan BSP ve ÖDP içerisinde yer almış Masis Kürkçügil ile Türkiye’de ve dünyada, tarihte ve gelecekte birleşik parti ve parti içi çoğulculuk meselesi üzerine konuştuk.

İmdat Freni: Birleşik parti tecrübelerinden, özellikle de BSP ve ardından ÖDP deneyimlerinden Türkiye sosyalist hareketi pek fazla ders çıkarmaya gayret etmedi. Bir başka deyişle, BSP-ÖDP deneyiminin kapsamlı bir bilançosunun çıkarıldığını söylemek pek mümkün değil. Odaklanılan nokta bu deneyimin başarısızlık ile sonuçlanmış olması ve genel kanı ise “başarısızlığının” nedeninin parti içinde farklı geleneklerden gelen grupların varlığından kaynaklandığı yönünde. Sen hem BSP hem de ÖDP süreçlerinde yer aldın, senin değerlendirmen nedir?

Masis Kürkçügil: İşçi sınıfının, emekçilerin birliğinden söz edip darmadağınık bir sosyalist hareketin “birleşik” olmasını garipsemeyi garipserim. Birleşik Sosyalist Parti ve onun Geleceği Birlikte Kuralım-Parti Girişimi ile birleşmesiyle oluşan ÖDP’nin bir muhasebesi ancak geleceğin nasıl tahayyül edildiği ile birlikte ele alınabilir. Eğer “ayrışık” bir parti, monolitik bir parti tahayyül ediliyorsa buradan çıkarılacak herhangi bir ders yoktur. Bu durumda birileri nesnel gerçekliği, yani sosyalist hareketin parçalı bohça halini, bu da yetmezmişçesine sayıları kendine sosyalist diyen en büyük birkaç örgüt kadar olabilecek partisizleri de bir kenara koyup kendilerinin doğrusal gelişimi ile 84 milyonluk bir toplumun önemli bir kısmını kucaklayacaklarını iddia edebilirler. Bu iddiayı doğrulamak için ise muzafferane tiratlar yerine çok somut göstergelere ihtiyaç vardır. Abartılacak üye sayıları bile bu göstergelerin içini dolduramaz. Toplumsal etkinlik açısından örneğin son dönem işçi mücadelesinin simgesi haline gelen Metal Fırtına’da toplam sosyalist tahrik ve teşvikin bile kıymeti harbiyesi olmadığı bilinmekte.

Öte yandan “başarısızlık” yalnızca “birleşik” faaliyetler için değil “ayrışıklar” için de geçerli. ÖDP başarısız oldu, peki, ama başarılı olan var mı? Tek başına yürümeyi önüne koyup da bu işi becerdiğini söyleyebilecek olan? Tarihsel ve siyasal bir muhasebe yapacaksanız sosyalist hareketin bir unsuruna değil, bütünün gelişimine bakmak durumundasınız.

Eğer çoğulcu bir antikapitalist, anti-emperyalist, feminist, ekolojist, özyönetimci, enternasyonalist, kendi geleceğini belirleme hakkını kabul eden bir parti inşası hedefleniyorsa karınca kaderince BSP-ÖDP deneyiminden çıkarılacak önemli dersler vardır. Elbette ciddi hatalar da var. Ve esas olarak da dersler bu hatalar üzerinden çıkarılabilir.

Bunların arasında farklı geleneklerden gelenlerin yeni sorunlar, yeni görevler etrafında yeniden şekillenmesinde ciddiye alınabilir bir yol kat edilmemesi gelmekte. Yani partinin oluşumunda ve kuruluşunda katkıları olanların sınırlı adımlardan sonra kaynaşması (füzyonu) mümkün olmamıştır.

BSP’de örneğin öyle bir seçim sistemi vardı ki gruplar kendileriyle sınırlı oy kullandıklarında oylarının değeri düşüyordu. Şeklen de olsa önemli bir adımdı bu. Kadın kotasının ilk kez bu partinin ilk kongresinde karar altına alınıp uygulandığı da eklenmeli. Ayrıntısına burada giremezsek de yaklaşık 4 bin kişilik, büyük miktarda bir veya iki darbeyi göğüslemiş insanların ağırlıkta olduğu bir partiydi. Bileşenlerin hızla derlendiği ve güç kazandığı bir evreden sonra bu derlenme partinin organikleşmesine değil de bileşenlerin iç sorunlarının önemsenmesine yol açınca tıkanma başladı; Aralık 1995 seçimlerine BSP katılma hakkını kaybettiğinde HADEP ile ittifak kararı alındığında bir yarılma oldu.

ÖDP’nin kuruluşundan sonra da bileşenler açısından yeniden bir derlenme oldu. Üye sayısı 20 bine yaklaştı.  Başta en yakın olacağı beklenen iki bileşen [Kurtuluş ve Devrimci Yol’dan gelenler] arasındaki gerilim giderilemediği gibi her ikisi de kendi içinde gerilimler yaşadı. Yarılma 1999 seçimleri arifesinde yine “ittifak” konusunda açığa çıktı denebilir. İlk 2 yıl faaliyet bakımından yoğun geçerken (Sultanahmet meydanında HADEP ile birlikte yapılan “Ne RefahYol Ne Hazır Ol!” büyük mitingi, Fenerbahçe stadındaki “Demokrasi” buluşması gibi kitlesel gösteriler) seçim sonuçları itibarıyla beklenenin altında kalınsa da henüz aşılmamış bir orana ulaşıldı. Sonraki 5 yılda da içselleştirilmemiş önemli programatik adımlar atılmış, savaş karşıtı gösteriler başta olmak üzere önemli katkılar gerçekleşmiştir.

ÖDP’de aşılamayan bir durum fluluktu. Birliğin harcı olarak sanki belirsizliğe mahkûm olunmuştu. Partinin kendini yenilemesi, emekçilerle kaynaşması için yapılması gereken tartışmalar yerine eylem kapasitesini düşüren içe dönük, partiyi felçleştiren bir fraksiyon kemikleşmesini aşma imkânı bulunamadı. Örneğin seçim meselesi bir taktik mesele olmasına rağmen ilkesel bir sorun gibi ele alındı.

Oysa 1999 seçimlerinde tek başına seçime giren partide “ittifak” meselesi bir yarılmaya neden olmuşken 2002 genel seçimlerinde herhangi bir organ kararı olmadan Sema Pişkinsüt’ün partisiyle ittifak yapılabildi ve 2004 yerel seçimlerinde de DEHAP ve SHP dahil bir ittifaka gidilebildi. 2007 seçimlerinden söz etmeye bile gerek yok!

Çoğulcu parti meselesi sol kamuoyunda sanki 90 sonrasının bir yeniliği imiş gibi algılanıyor. Uluslararası işçi hareketi tarihine baktığımızda, farklı akımların yan yana duruşu, parti içi eğilim, tartışma serbestisi gibi meseleler konusunda nasıl bir birikimden, ne türden deneyimlerden bahsedilebilir?

Çoğulcu partiden kastettiğimizin parti içi demokrasi olduğunun altını çizmek gerek. Tabii parti içi demokrasi kongreden kongreye merkezden hazırlanan birtakım metinlerin oylanmasından oldukça farklı, her bir üyenin tekil olarak veya aynı görüşte olan üyelerin farklı farklı pozisyonları parti içinde tartışabilme ve ikna etme imkânıdır. Lenin’in, Lassalle’ın Marx’a yazdığı bir mektubundan kitabının başına koyduğu alıntı hatırlanabilir.  (Bu alıntının kendisi parti içi tartışmaların önemine değindiğine göre “monolitik” bir partiden söz edilmediğinin anlaşılması gerekir.)

Çoğulculuk kakofoni anlamına gelmez aksine parti içi demokrasi ne kadar gelişkin olursa üyelerin bir bütün olarak iradelerini yansıtmaları o kadar imkân dahilinde olur. Yani eylem kapasitesini yükselten parti içi demokrasidir. Partiyi güçlendiren de budur, diyor Lassalle Marx’a, Lenin’in yaptığı alıntıda.

Galiba bilinçlenme dediğimiz, hâkim ideolojiye karşı mücadelenin yanı sıra Marksizm hakkında üstünkörü bilgilerle de bir hesaplaşma.

Marx’ı Blanqui, Lassalle ve hatta Bakunin gibi devrimcilerin safında düşünmek, onu sırça köşkte bir ilim irfan insanı olarak ters yüz etmemek gerek. Paris Komünü günlerinde Blanqui’nin Fransız proletaryasını temsil ettiği, Marx’ın Blanqui’yi Enternasyonal’e katmak için çabaladığı hatırlanmalı. Birinci Enternasyonal “çoğulcu” muydu sorusunun cevabı sanırım açık. Proudhon da orda. Proudhon ile alabildiğine sert bir polemik yapıyor ama “tasfiye” etmiyor.

Örgüt deyince Lenin’in Ne Yapmalı’sı akla geliyor ama diyebiliriz ki yakın zamanlarda Lars T. Lih’in kitabı (Lenin’i Yeniden Keşfetmek) çıkana kadar derinlemesine bir okumadan ziyade alıntılar arasında sıkışıp kalındı. Öte yandan, Lenin’in de daha sonra ifade edeceği gibi bu kitapta tarif edilen örgütlenme biçimi son derece özgün koşullara karşılık düşer.

Bilindiği gibi 1920’de İngiliz komünistlerinin Labour Party’ye katılabileceği, orada örgütlenebileceğini söyler. Yani örgütlenme ve inşa konularında esnektir Lenin ve tabiri caizse kitaba bağlı kalmayaraktan mevcut güçler ilişkisi içinde sınıf mücadelesine ne katkı sağlayacaksa oraya yönelmekten kaçınmaz.

Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin kendisinin çoğulculuğu (“Bolşevik hizip”!) bir yana Bolşevik Partisinde Lenin’in her söylediğinin ayet gibi kabul edildiğini kim iddia edebilir ki? Şubat Devrimi’nden sonra bu devrimin burjuva aşamada kalmayıp sosyalizme yönelmesi gerektiğini ilan ettiği “Uzaktan Mektuplar”ının Pravda’da Stalin ve Kamenev tarafından yayınlanmadığını hatırlayalım. Ya da Brest Litovsk görüşmeleri sırasında farklı görüşlerin bulunması bir yana, bu antlaşmaya karşı olan Sol Komünistlerin “Komünist” diye gazete çıkardıkları da malum.

Komünist Enternasyonal kurulurken katledilmiş olan Devrimin Kartalı olarak bilinen Rosa Luxemburg’un Lenin ile bir dizi konuda ayrı düştüğü de bilinir. Bir dizi başka örnek verilebilir.

Peki, dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan birleşik ve çoğulcu parti deneyimleri arasında, hem problemleriyle hem de kazanımlarıyla anlamlı örneklerden söz edebilir misin?

Bir döküm çıkarmak gerekirse, yetmişli yılların ortalarından itibaren sosyalizm iddiasında olan çeşitli kesimlerin ciddi bir güç kaybına uğradığı, birçoklarının tarihten silindiği söylenebilir. Tabii dünya işçi hareketi derken, sendikalar da bu dönemden sonra eski güçlerini kaybettiler, geleneksel sektörler çöktü, işçi sınıfı yeniden şekillendi. Ellilerdeki, altmışlardaki yapılanmalar krizden çıkamadı.

Ancak çalışan kitlelerin mücadelesi durmadı. Geçmişten çok farklı biçimler altında yeni arayışlar ortaya çıktı.

Denebilir ki 90’lı yıllardan sonra düne kadar çok farklı gelenekten gelenler bir partide buluştular. Örneğin İtalya’da Komünist Partinin Avro-Komünizmi benimseyip ABD’deki Demokrat Parti’ye benzer bir partiye yöneldiği bir ortamda solda kalanlar, Maocu hareket (Democrazia Proletaria) ve Dördüncü Enternasyonal İtalyan Seksiyonu, Komünist Yeniden Oluşum’da (Rifondazione Comunista-PRC) bir araya geldiler. Danimarka’da hâlâ sürmekte olan Kızıl Yeşil İttifak iyice “benzemezleri” yan yana getirdi. Latin Amerika’nın motor gücü Brezilya’da askeri diktatörlükten çıkışta önemli bir rol oynayan ve kuruluşunu işçi önderlerinin gerçekleştirdiği Emekçiler Partisi (PT) ilk on yılından sonra sağa kaydı. Bugün faşizan Bolsonaro’yu devirmek için en güçlü aday ama yine kendi sağına bakıyor. Partinin sağa kayışı karşısında ayrılanların 2004’te oluşturduğu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi de (PSOL) çoğulcu bir parti (10 milletvekilleri var).

Portekiz’de Bloco de Esquerda (Sol Blok) KP’den ayrılan Politica XX1, Maocular ve Troçkistlerin birlikte oluşturduğu bir blok iken bugün parti haline gelmiş durumda ve KP’den daha fazla oy alıyor (%10).

Arjantin’de dört Troçkist örgütün kurduğu cephe (FIT-U) son seçimlerde yine önemli bir başarı elde etti (%6) ve seçmen sağa kayarken bile oylarını artırmayı becerdi. Pakistan’da, Rusya’da bu tür girişimler devam ediyor.

Yani geleceğe yönelik görevler konusunda (program) anlaşmış farklı geleneklerden gelen sosyalistlerin bir partide mücadele etmesine geçtiğimiz 30 yılda çokça rastlandığı gibi önümüzdeki dönemde daha da fazla rastlayacağımız kesindir. Birçok siyasal hareket kendi geleneğinden çok farklı yerlerde arayışlarını sürdürmekte.

Ama bir model aramak yerine, her ülkenin güç ilişkileriyle şekillenen ihtiyaçlarına göre emekçilerin, ezilenlerin kurtuluşu için mümkün ve hatta muhtemel gücü bir araya getirmek zorunludur. Kurtuluş gününe hazırlanmak için önce emekçilerin, ezilenlerin gündelik hayatlarında onlarla birlikte inandırıcı bir alternatif inşa etmek gerek. Elli yıllık darmadağınıklığı sınıf mücadelesinde parti veya cephe ama mutlaka bir birleşik güç haline getirmeden gidermek mümkün değildir. “Birleşik” partiden ziyade bir partinin doğrusal gelişmesine yönelik beklentiler yoğun olmuştur. “Birleşik” partiden ayrılan her birim de 20 yılda birleşik partinin gücü bir yana o partideyken sahip olduğu gücünün yarısı kadar bile güç toparlayamamıştır.

Türkiye sosyalist hareketi az rastlanır bir bölünmüşlüğe sahip. Bunun tarihsel nedenleri nelerdir sence ve bunun üstesinden gelmenin, çoğulcu bir siyasal kültürü inşa etmenin yollarına dair ne diyebilirsin?

Bizdeki dağınıklık dünya rekoruna gidebilir. Bunu herhangi bir dile çevirmeye kalktığınızda muhatabınız hemen birçok hareketi birbirine indirgemeye başlayabilir. Ayrım noktalarının ne kadarının birbiriyle telif edilemeyecek olduğuna dair bir araştırma şaşırtıcı sonuçlar verecektir. Örneğin 80 öncesi kaç tane belli merkezleri (SSCB, Çin, Arnavutluk gibi) esas alan hareket vardı ve sonunda ne oldu sorusu bir anahtar olabilir. Açık söylenmesi gerekirse ayrımların ne kadarının tarihin süzgecinden geçtiği de tartışmalıdır.

Bizim dünya Marksist literatürüne katkıda bulunan bir sosyalist kültürümüz yok. Yani “izm”ler babında bu kadar ayrışmanın meşruiyeti yok.

Öte yandan sınıf dinamiğinin nispeten düşük bir seyir izlemesi, gruplaşmaların hizaya gelmesine imkân sağlayacak, onları nesnel gerçeklikle yüzleşerek bir eğitimden geçilmesine pek imkân tanımadı. Bu bapta anılabilecek en önemli olayın, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişinin dönemin önde gelen hareketlerinden herhangi birini yeniden düşünmeye sevk etmediğini de yeniden düşünmek gerekir.

12 Mart sonrasındaki onlarca akımın had safhaya varan rekabetinin de emekçiler tarafından makul karşılandığını ve derlenip toparlanmaya katkıda bulunduğunu söyleyebilecek kimsenin olabileceğini sanmıyorum.

Lenin’in Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı kitabını okumakla başlanabilir, ancak sınıf hareketiyle bir kaynaşma gerçekleşmeden hizaya gelmek de pek mümkün gözükmüyor.  Hapishanede koğuşu, karavanayı, haysiyeti paylaşmak zorunda kalanlar bu dayanışmayı daha önce sınıf düşmanlarına karşı neden gösteremediklerini de sorgulamış olmalılar.

Haziran Direnişi, tıpkı 15-16 Haziran gibi sosyalistleri fenersiz yakaladı. Buradan çıkarılacak ders orada bulunan milyonların birbirlerine pasaport, kimlik sormadan hareket etmelerindeki saiki iradeye dönüştürecek bir stratejiyi öne çıkarmaktır.

Marksistler uzun yıllar Paris Komününün (çok az Marksist, bolca Blanquist, bir miktar Proudhon’cu) derslerini rehber edindiler; sonra 1905 Devrimi geldi ve ardından 1917 Devrimleri. Eski kuşak 15-16 Haziran’ı değerlendiremedi, 2013 Haziran Direnişinin üzerinden de az zaman geçmedi. Ama elde üzerinde düşünülmesi gereken o kapsamda bir deneyim de olmadığına göre, ya duvara karşı bildiğimizi okuyacağız ya da orada açığa çıkan özlemlerin gerçekleştirilmesi, emekçilerin kurtuluşunun kendi eserleri olması için hem parti içinde hem parti dışında sosyalist hareketin çoğulculuğunu göz önünde tutacağız.

Şili’de Sol Zafer – Dave Kellaway

Otoriter Sağ, Şili’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 36 yaşındaki eski bir öğrenci aktivisti tarafından yenildi.

Gabriel Boric, Şili’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin belirleyici ikinci turunda faşist Pinochet destekçisi José Antonio Kast’ı mağlup etti. Büyük kalabalıklar, Allende yıllarının eski şarkısını söyleyerek şehirlerin meydanlarını dolduruyor: El Pueblo unido jamas sera vencido (“Birleşmiş halk asla yenilmez”). Kast’ın bir ay önceki seçimlerin ilk turunda Boric’i iki puan geride bırakmasına ve bazı anketlerin iki aday arasındaki oy farkının yakın olabileceğini öne sürmesine rağmen, Boric %55’in üzerinde bir oy alarak Kast’ın %44.5’ine karşılık seçimi kazandı.

İki tur arasında katılım oranı %45’ten %55’e yükseldi, bu da Boriç’in seçimlerin ilk turuna katılmak konusunda çekimser olan insanları harekete geçirebildiğini gösteriyor. Boric ilk tura kıyasla iki milyon daha fazla oy aldı ve ilk turda önde olanın her zaman ikinci turu da kazanacağı kaidesini bozguna uğrattı.

Kast, Sichel’in ana akım sağ partisinin oylarını ve tüm kampanyasını Amerika Birleşik Devletleri’nden yürüten başıboş işadamı Parisi’den çokça oy toplamayı başardı. 2019’da Bolivya’da yaşanandan farklı olarak, herhangi bir Trumpiyan kafa tutma olmayacak: hem Kast hem de Sichel, Boric ile kişisel telefon görüşmesi yapmayı kabul etmek zorunda kaldılar.

Gabriel Boric kimdir?

Gabriel Boric 36 yaşında, cumhurbaşkanlığına aday olmaya daha yeni hak kazandı. Şili’nin gelmiş geçmiş en genç ve en çok oy almış cumhurbaşkanı olacak. Mapuçe yerli dilini kullanarak başladığı zafer mitinginde ve Twitter’da yaptığı ilk açıklama şöyle:

Biz birliğiz. Biz umuduz. Birleştiğimizde daha büyüğüz. Bir tarihsel devir değişikliği ile karşı karşıyayız. Daha ileri gidelim… Sadece sarayın dört duvarı arasında çalışmayacağız… Halk cumhurbaşkanlığı sarayına girdi.

Konuşmasında, çok tartışılan yeni bir bakır madeninin çevresel etkisi nedeniyle engellenmesi çağrısını yineledi ve  Allende tarafından 1973’te ifade edilen bazı sözleri kullandı.

Boric, uzak güney’deki Punta Arenas bölgesinden geliyor, Hırvat ve Katalan kökenli ebeveynlerinin oğlu. Hukuk okumak için Santiago’ya taşındıktan sonra kendini 2011’in büyük öğrenci eylemlerine attı. Öğrenci federasyonunun lideri oldu ve neticede geleneksel reformist Sosyalist ve Komünist Partilerin solundaki bir akımın parçası olarak milletvekili oldu.

İkinci kez seçildikten sonra, kemer sıkmaya ve özelleştirilmiş eğitim, refah ve emeklilik modeline karşı 2019’un kitlesel yükselişine katıldı. Şili devleti bu kitlesel harekete şiddetli bir baskıyla karşılık verdi – yüzlerce göstericiyi öldürdü veya sakatladı.

Önemli sayıda aktivist, Boric’in Başkan Pinera ile anayasa referandumu müzakerelerindeki rolüne karşı çıktı. Aynı zamanda, kendi siyasi partisinde bir bölünme yaşanıyordu. Buna rağmen, kurucu meclis için referandumu ve müteâkip seçimleri Sol kazandı. Kurucu meclise seçilen çoğu ilerici delege geleneksel reformist sol partilerin dışından geliyordu. Dünkü seçim zaferi solun bu ilerleyişini sürdürüyor ve Boric’in anayasal referandum stratejisini doğruluyor gibi görünüyor.

Yeni Kuşak

Boric, Pinochet döneminden geçişi yöneten, Sosyalist ve Komünist Partiler de dahil olmak üzere aşırı ılımlı Concertacion partilerine eleştirel yaklaşan bir siyasi kuşağı temsil ediyor. Geçiş, Pinochet’nin siyasi rolünü sona erdirmesine ve olumlu demokratik değişiklikler getirmesine rağmen, askeriyeyi tasfiye etmedi ya da işçi sınıfı karşıtı neoliberal iktisadi modeli temelden değiştirmedi.

Tüm solun adayı olabilmek için Boric’in Komünist Parti adayını ön seçimde yenmesi gerekti. Boric, İspanya’daki radikal sol grup Podemos ile ortaya çıkışından bu yana yakın temas halinde. Podemos’un ılımlı PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ile koalisyon hükümetindeki mevcut yaklaşımı muhtemelen Boric’in bugünkü genel siyasetini yansıtıyor. Boric’in yaklaşımının olumlu bir özelliği, bazı Latin Amerika sol güçlerinin aksine, Ortega’nın Nikaragua’daki baskıcı rejimi gibi tek adam modelini kesin olarak reddetmesidir.

Boric’in zaferi, milyonlarca insana sosyal ve demokratik reformlar için çoğunluğu kazanabileceklerine dair güven verecek. İkinci turda kendisine destek sağlamak için ülke çapına yayılan binlerce siyasi aktivistin moralini güçlendirecek. Kurucu meclisteki ilerici çoğunluğun cumhurbaşkanlığı mevkiinde bir müttefiki olacak ve bu zafer yeni bir anayasa için gelecekteki oylamalarda Solu güçlendirecek.

Zaferin tüm Latin ve Orta Amerika üzerinde olumlu bir etkisi olacak. Peru, Bolivya ve Honduras’taki sol zaferler Şili’dekinden önce geldi ve Brezilya’da çok önemli bir seçim yaklaşıyor; anketler Lula’nın Bolsonaro’yu yenebileceğini gösteriyor. Yeni bir “pembe” dalga yükseliyor.

Önümüzdeki zorluklar

Seçimlere katılım oranı Şili tarihinde, şimdiye kadarki en iyi orandı, ancak hala seçmenlerin yüzde 45’i oy kullanmıyor, dolayısıyla siyasi sürece yabancılaşmış milyonlarca insan var. Faşistler ve ana akım sağ, hala kendilerine oy veren %45’i harekete geçirebilir ve bahsi geçen çekimserler havuzunda balık tutabilirler.

Şiddetli eşitsizlik ve yoksulluk Şili toplumunda yaralar açıyor. Yeni cumhurbaşkanının reformları bu problemi ciddi bir şekilde ele almazsa, sağcı popülistler kendilerine yeni bir destek kazanabilirler. Bolsonaro’nun, emekçilerin bir kesimini kendi demagojik siyasetine kazanmayı nasıl başardığını gördük. Aynı şekilde, Şili’de Mapuçe yerli azınlığına veya diğer Latin Amerika ülkelerinden gelen göçmenlere karşı ırkçılık, sağcılar tarafından yeni hükümete muhalefet oluşturmak için kullanılabilir.

Boric’in kendi koalisyonunu yönetmesi kolay olmayacaktır. Koalisyon içerisinden konumunu yumuşatmak veya radikalleştirmek için baskılarla karşılaşacaktır. Boric’in Convergencia Social adlı grubu hegemonik değil. Boric’in kendi siyasi akımı parlamentoda azınlık durumda, sağ ve merkezci siyaset ise değişimi engellemek ya da aksatmak için yeterli desteğe sahip.

Faşistler oyların yüzde 45’ini aldılar ve özellikle ordu ve polis içerisinde güçlü bir desteğe sahipler. Kapitalist egemenler, kolay kâr elde etme ve düşük vergi ödeme avantajlarını korumak için savaşacaktır. Seferberlik ve provokasyonları finanse etmek için de bol miktarda paraya sahipler. Boric sermayeye ve emperyalist çıkarlara karşı daha radikal meydan okumalara liderlik etmiş olsaydı, ABD ve CIA da yeni hükümetin ayağını kaydırmak için uğraşabilir, tarih tekerrür edebilirdi.

Boric, kapitalizmi devirme çağrısında bulunmuyor. Seçimin iki turu arasında, daha fazla merkez seçmeni yanına çekebilmek için, hukuk ve düzeni daha ciddiye alacağının ve yasadışı göçü kontrol altında tutacağının sinyallerini verdi. Corbyn gibi, Boric de uygulandığı takdirde toplumsal eşitsizliği azaltacak ve çalışan sınıflar için daha fazla iyileştirme için güven verecek, sosyal demokrat bir programa sahip.

Ancak, Corbyn’inkinde olduğu gibi, bu program da, güncel koşullarda sermayenin hükümranlığına bir meydan okumayı temsil ediyor. Şili’de çıkarlarını korumak isteyen kapitalistler, Boric’in reformlarını mahvetmek için ellerinden geleni yapacaktır. Faşist oyların gücü, bu kapitalist çıkarlara önemli bir politik zemin sağlıyor.

Boric’in siyasi projesi için kilit önemdeki mesele, 2019’da ortaya çıkan öz-örgütlenme deneyimini canlandırıp canlandırmayacağı ve daha fazla geliştirip geliştirmeyeceği olacaktır. Bir yandan, daha adil ve eşit bir toplum tasavvurunu desteklemek için sahip olduğu kurumsal gücü ve platformları kullanmalıdır. Bunu yaparken odak noktası neoliberal modelin en kötü yönlerini sonlandırmak olabilir. Örneğin, Şili’de eğitim ve sosyal devlet uygulamaları son derece sınırlandırılmış, emeklilik özelleştirilmiştir.

Diğer yandan ise, bu reformların uygulanabilmesi için halkın bunlara sahip çıkması gerekiyor. Boric’in, halkın geniş kesimlerini bu reformları biçimlendirme ve savunma aşamasına dahil etmesi gerekiyor. Her şeyi parlamentodaki müzakerelere bırakırsa, sağcı bir karşı-saldırı karşısında savunmasız kalacaktır.

Yerli halkları, çevrecileri, feministleri ve kurucu meclisteki farklı toplulukları temsil eden bağımsız örgütler arasında halihazırda devam eden anlaşmazlıklar var. Umuyoruz ki, Boric’in zaferi, solun bütününü müşterek bir siyasi projede bir araya getirmenin içerdiği bazı sorunların  aşılmasına yardımcı olacaktır.

Gelecekte çeşitli zorluklar görünse de, bugün Şilili erkek ve kız kardeşlerimizin kutlamasına ortak olmalıyız. Başkan Allende’nin, ozan Victor Jara’nın, devrimci lider Miguel Enriquez’in ve Pinochet’ye karşı mücadelede ölen 30.000 eylemcinin anılarını onurlandırmalıyız. Onların, başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair düşleri hala yaşıyor. Viva Chile! Viva el Pueblo!

20 Aralık 2021, https://anticapitalistresistance.org/left-victory-in-chile/

Çeviri: Önder Akgül, Emre Tansu Keten

Felakete Karşı Antikapitalist bir Sınıf Odağının İnşası – Yeniyol’un Sözü

Saray rejiminin ülkeyi sürüklediği felaket günden güne daha fazla ete kemiğe bürünüyor. Alım güçleri tarumar edilen, temel yaşam gereksinimlerine erişimleri her gün daralan emekçi sınıflar ve hatta ilköğretim çağındaki çocukları döviz fiyatlarını anbean takip etmek zorunda kalıyor. Hesaplarında geçmişten kalmış ufak birikimleri olanlar, temel ihtiyaçlarından kısıp maaşlarından küçük dilimler arttırabilenler o küçük birikim ve dilimleri altın ve dolara çevirerek kendilerine en azından yakın gelecek için bir güvence sağlamaya çalışıyor. Temel ürünlerde durmaksızın devam eden zamlar, herkesin bu gidişatı daha da dikkatle izlemesine neden oluyor.

Ekonomi ile siyasetin birbirinden tamamen ayrı alanlar olduğu varsayımına dayanan kapitalist ideoloji bu bağlamda adeta kendiliğinden yerle yeksan oluyor. Siyaset, seçim sandıkları kurulduğunda gerçekleşen bir tür yarış olmaktan çıkıp, Lenin’in dediği gibi “birtakım insanların birtakım insanlara ne yaptığı”nı nitelemeye başlıyor. Bu da, son on yıldır, AKP’ye karşı gelişen toplumsal muhalefeti de aşabilecek bir politikleşme potansiyeliyle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor.

Bu koşullarda düzen içi(n) muhalefet, yıllardır sürdürücüsü olduğu siyasetsizliği yeniden üretmekten başka bir şey yapmıyor. Toplumun çok büyük bir kesimi şu anda işlerin olağanüstü olduğunu anlamış, (şimdilik) düşük düzeyde bir panik havasının içerisine girmiş ve kendisini çeşitli geçim stratejileri ile koruma altına almaya çalışıyor iken rejim eliyle oluşan her olağanüstülüğü vakit kaybetmeden normalleştiren düzen muhalefeti basit ittifak görüşmeleriyle, Millet İttifakı’nın ortak cumhurbaşkanı adayının kim olacağına dair ayak oyunları peşinde yaşanmakta olanı, toplumun geniş kesimlerinin deneyimlediklerini sıradanlaştırıyor.

Kılıçdaroğlu’nun adaylığını diğer ittifak partilerine ve topluma kabul ettirmenin plan programı, ülkenin güncel durumuna dair siyaset üretmenin fersah fersah üstünde tutuluyor. Diğer yandan ise, AKP sonrası için şimdiden inşaat şirketlerini kurup CHP’ye akın eden geleceğin ‘’iktidar destekli müteşebbisleri’’ olmaya hevesli zatlar, kendilerini sorunsuz, olaysız, şamatasız bir geçiş süreci için hazırlıyor. AKP’siz bir AKP düzeni arzulayanlar için yoksullaşan halkın çıkarları bir şey ifade etmiyor, onlar için siyaset yukarıda kurulmaya çalışılan ağlardan, parti ve belediye odalarında iş bağlamalardan ibaret.

AKP-MHP bloku tarafından dünyanın en düşük asgari ücretlerinden birisiyle çalıştırılmaya itilen işçi sınıfına düzen muhalefeti de bir kurtuluş sunmuyor. Mevcut güçler ilişkisine ve düzen içi muhalefetin AKP sonrası kurgusuna bakıldığında,  emekçileri AKP’siz bir Türkiye’de bambaşka bir yaşam beklemiyor. Bu da bağımsız bir sınıf odağı yaratma görevine sahip olan sosyalist sol için bu görevin daha da acil hale geldiğini, hatta bir zorunluluk olduğunu gösteriyor.

Sol kamuoyunda bir süredir devam eden birlik, ittifak ve cephe tartışmaları umut verici. Ancak bu tartışmaları kâğıt üzerinde bırakıp, kendi alanlarımıza geri çekilme gibi bir lüksümüz yok. Düzen siyasetinden ve güçlerinden bağımsız anti-kapitalist bir siyasal hattın inşası için kolları sıvamalı, yan yana yürümek için hiç olmadığı kadar cesur davranmalıyız.

İşçi sınıfını sermayenin saldırılarına karşı seçeneksiz bırakmamak, emekçilerin çeşitli kazanımlarla kendilerini savunma alanlarını genişletebileceği ve özgüvenlerini tesis edebileceği ve iktidar ve muhalefetin adeta bir mutabakat halinde itibarsızlaştırdıkları sokak siyasetini yeniden örgütlemek ve AKP sonrasına güçlü bir sınıf siyaseti bırakabilmek için birleşik bir siyasi hat inşa etmenin tam zamanı. Krize ve derinleşen yoksulluğa karşı geniş emekçi kesimler için acil ve yakıcı taleplerin öne çıkacağı bir eylem programı ile birleşik bir sokak kampanyasını örgütlemek anti-kapitalist siyasal hattın inşası yolunda bir başlangıç olabilir.  

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Neoliberal İlahlaştırma: COP26 Yangın Borsasını Kapitalistlere Teslim Ediyor – Daniel Tanuro

Glasgow Konferansı’nın öncelik vermesi gereken konular şunlar olmalıydı: 1) ¨Kalkınmış¨ ülkelerin 2020 yılından itibaren Yeşil İklim Fonu’na yıllık en az yüz milyar dolar katkı sözlerini yerine getirmeleri ve bu paranın küresel Güney ülkelerinin iklim mücadelelerini desteklemesi[1]; 2) Yine bu kalkınmış ülkeleri küresel ısınmadan en çok zarar gören ¨en az kalkınmış ülkeler¨in ve küçük ada devletlerinin ¨kayıp ve hasarlar¨ını karşılamaya yönelik finansal müdahalelere zorlamak; 3) COP21’in (Paris 2015’te) benimsediği ¨sıcaklık artışlarını 2°C’nin altında tutmak ve endüstri öncesi döneme kıyasla 1,5°C aşmama¨ hedefini tutturabilmek için hükümetlerin ¨iklim çabalarını arttırması¨.

Denklem gayet açık: Glasgow, Paris’te benimsenen muğlak hedefi kâğıt üzerinde radikalleştirerek hedefe bir netlik getiriyor (artık hedef 1,5°C) ve fosil yakıtların sorumluluğuna değiniyor; fiiliyattaysa konferans faciayı durdurmak için hiçbir adım atmadı. Bazısı ¨doğru yönde bir adım¨ dedi. Aksine Kovid sonrası neoliberal toparlanma ve jeostratejik rekabetlerden başka bir şey düşünmeyen küresel efendiler şunlara karar verdiler: 1) Yüz milyar dolarlık Yeşil Fon sözlerini ötelemek; 2) ¨kayıp ve hasar¨ların tazminine hayır demek; 3) meydanı tamamen fosil yakıtlara terk etmek; 4) iklim dengelemeyi ¨karbon dengeleme¨ ve diğer teknolojiler için bir pazar olarak ele almak; 5) bu pazarı ¨kirletme hakları¨nın alım-satımının yapmaya yarayacak küresel bir mekanizmayla donatmak; 6) daha bitmedi, bu pazarın idaresini de finansal çevrelere – yani yatırımları ve yaşam biçimleri küresel ısınmaya sebep olan zenginlere – teslim etmek.

1,5°C Özel Raporu: UEA direksiyonu yeşil kapitalizme kırıyor

IPCC’nin 1,5°C Özel Raporu’nun (2019) işaret ettiği üzere 1,5°C’nin altında kalmak hayati bir zorunluluk.[2] Küresel ısınmanın getirdiği tehlikeler hafife alınıyor. 1,5°C’den sonra artı geribildirimler (positive feedbacks) dünyayı ‘‘sera gezegen’’ düzenine itecek.[3] Bununsa oldukça ciddi sonuçları olacak (deniz seviyelerinin en az 13 metre artışı dahil). Ortalama yüzey ısısı endüstri öncesi döneme kıyasla

1,1 ila 1,2°C arttı bile. Mevcut artış devam ederse 1,5°C eşiği 2030’a kadar geçilmiş olacak. Sonuç o ki: ‘‘net¨CO2’’ salımları 2030’dan önce en az %50 ve 2050’den önce %100 oranında azaltılmalı ve 2050 sonrasında salımlar negatif olmalıdır.

Bu rapor kötü bir sürpriz oldu. Kapitalist sınıfın öncüleri artık kafalarını kuma gömemiyorlar. Zerre kadar aklı olan sermayedarlar iklim krizinin kontrolden çıkarak kendi düzenlerini tehlikeye sokacağını kabul etmek zorundalar. Bu koşullardaysa ¨en iyi bilimi rehber alan¨ kapitalist politikalar¨, hatta bunları hayata geçirmeye çalışan Boris Johnson gibi neoliberaller dahi olsa, Paris anlaşmasındaki muğlaklığı ortadan kaldıracak gibi durmuyor…COP26’da İngiliz yetkilileri yegâne hedefin en fazla 1,5°C ısınma olması gerektiğini önerdi ve nitekim bu netlik önerisi de Glasgow’da onaylandı.

IPCC’nin sözü gayet sarih: fosil yakıtların kullanımı küresel ısınmada kilit önemde. 1,5°C Özel Raporu’nun şok dalgaları Uluslararası Enerji Ajansı’na (UEA) kadar ulaştı. UEA’nın 2021 yılında yayınladığı rapora göre 2050’de ¨karbon nötrlüğü¨nü sağlamak şimdiden çok sert önlemler almayı gerektiriyor: 2021’den itibaren yeni petrol ve doğal gaz sahalarının kuruluşunun ve yeni kömür madenlerinin açılmasının, var olan kömür madenlerinin genişlemesinin veya kömürle çalışan elektrik santrallerinin inşaat onaylarının yasaklanması; 2030’dan itibaren ¨kalkınmış¨ ekonomilerin kömürü tamamen terk etmeleri; ve 2040 yılından itibarense dünya genelinde kömür ve petrolle çalışan elektrik santrallerinin tamamen kapatılması.[4]

UEA’nın raporu da kötü bir sürpriz oldu. UEA her zaman ilerici bir ¨geçiş¨ öngörüsü geliştirmeye çalışırdı. Şimdiyse yenilenebilir teknolojiler etrafında şekillenen ¨yeşil kapitalizm¨e aniden direksiyonu kırdı. Paris anlaşmasındaki muğlaklığı sürdüremediği gibi, Glasgow zirvesi fosil yakıtların sorumluluğunu gizlemeye de daha fazla devam edemedi. 1992’den bu yana her COP enerji sektörü ve önde gelen fosil yakıcıların baskıları altında bu konuyu es geçti! Bu suskunluk artık katlanılır olmaktan çıktı. İngiliz yetkililerin temsilcilere ilettiği bildiri taslağı tarafları ¨kömürü ve fosil yakıtlara verilen teşvikleri tedricen terk edişi hızlandırma¨ya davet ediyor. Bu metnin nasıl etkisizleştirildiğine ileride değineceğim ama metnin nihai halinde fosil vurgusu var.

Boşlukları kapamak: her sene daha fazla iç karartan bir sınav

Paris anlaşması meşhur hedef (¨küresel ısınmayı falanca derecenin altında tumak vs. vs.¨) ve ulusal iklim planları veya ¨Ulusların Tayin Ettiği Katkılar¨ (UTEK) arasında bir ayrılık yarattı. UTEK’leri baz alan IPCC, 2100’e kadar yaklaşık 3,5°C ısınmanın gerçekleşeceğini öngörüyor. Bu ¨karbon salım boşluğu¨nu kapamak için COP21 her beş senede bir durumu gözden geçiriyor ki ¨daha fazla çabalamak¨ gereksin.

Eylül 2020’de bu boşluk, tüm gazlar dahil, 23 ve 27 Gigaton (Gt) CO2 arası bir seviyeye denk geliyordu.[5] 1,5°C’yi geçmemek için 2030 yılına kadar bu boşluğun kapatılması şart. Küresel salımların dolayısıyla yarıya indirilmesi gerekiyor. 2020 yılında zirve (pandemiden dolayı) iptal edilince artık hükümetler Glasgow’da ¨daha fazla çabalama¨ çağrısı yapmaya karar verdi. Sonuç: ilaveten 3,3 ila 3.7 Gt salım azaltımı. İklim Eylem Takibi’nin (Climate Action Tracker) öngörüsüne binaen bu +2,4°C bir artış demek (aralık olarak: +1,9’dan +3°C’ye).[6]

Postdam Enstitüsü müdürü Johann Rockström en güncel bilimsel çalışmalar doğrultusunda COP’a çok önemli on mesaj iletti. İlk olarak, başlı başına küresel CO2 salımları 2030’a kadar her sene 2Gt (%5) oranında azaltılmalı ki bu 1,5°C altında kalma ihtimali yarı yarıya olsun, eğer 4Gt (%10) oranında salım azaltılırsa bu ihtimal 2/3’ yükselir. Benzer bir azaltım metan ve azot oksit için de gerekli.[7] İş her beş senede bir gözden geçirilen UTEK’lere kaldıysa görünürde pek bir umut yok. Glasgow bu sebepten senelik artış oranlarına geçme kararı aldı. Bugünden bakınca senelik artışa geçişin başarılı olma ihtimali pek bir zayıf. Şimdiden görünense bunun bir yanılsamadan ibaret olduğu.

Bir: iklim adaleti hesaba katılmalı. Yüzde 5 ila 10 salım azaltımı ülkelerin ¨farklılaştırılmış sorumluluklar¨ı gözetilerek uyarlanacak küresel bir hedef. Rockström bu konuda güncel hesaplarını sundu: dünyanın en zengin %1’i salımlarını otuz kat azaltmak zorundayken aynı anda en fakir %50 salımlarını üç kart arttırabilir. İşte iklimin bir sınıf meselesi olduğunun bariz bir göstergesi, yani başat bir mesele olarak mal mülk sahibi azınlıkla mülksüzleştirilmiş çoğunluğun çatışması.

İki: senelik 2 veya 4Gt azaltım matematiksel anlamda doğrusal bir çizgi evet, ama iktisadi, toplumsal ve siyasi anlamda öyle değil. Daha kısa bir zaman diliminde salımlar ne kadar fazla azalttırılırsa (ya da azaltılmaya çalışılırsa) salım azaltma ufku daha da fazla kapitalist büyüme ve kâr talebiyle karşı karşıya geliyor. Bu oldukça somut: batık varlıklar¨ını (stranded assets) sınırlamak için enerji sektöründe patronlar fosil yakıt yatırımlarını azaltıyorlar. Fosil yakıtların ihtiyacın %80’ninden fazlasını karşıladığını düşünürsek, enerji arzındaki ciddi bir artışın enerji talebindeki ani bir artışı önceleyeceği hayli muhtemel. Bu da yüksek fiyatlar demek.[8] Fosil yakıt şirketleri için haberler güzel ama yüksek fiyat enflasyon demek bu da Kovid-sonrası toparlanmayı iyice zora sokuyor ve emekçi sınıfların sırtına yük bindiriyor. Emekçiler mücadele edebilir veya oylarını ulusal-populist kesimlere verebilirler. Her iki seçenek de istikrarsızlık yaratıyor. Fiyatları yumuşatmak ve kıtlıkları engellemek için fosil yakıt üretimini arttırmak gerekiyor. Çin kömüre daha fazla yüklendi ve Biden ise (her ne kadar başarısız olsa da) Suudi Arabistan ve Rusya’nın doğal gaz üretimlerini arttırmasını istedi. Ne demiştik fosil yakıtları arttırmak = salımları arttırmak…Malumun ilamı…

Bir yaman çelişki, karmaşanın kaynağı

Çin ve ABD COP’ta ortak ama hiçbir çıkar yol göstermeyen bir bildiri yayınladılar. Dostlar alışverişte görsün misali. İki büyük güç dünya ve iklim istikrarının güvencesimişçesine poz kesmeye merak sarmışlar. Belki iklim politikalarında (metan salımlarında mesela?) kısmi bir iş birliğine gitmeye çalışacaklar. Arka plandaki gerilimler öylesine güçlü ki çekişme daha da kızışacak gibi duruyor. ABD tarafında Demokrat çoğunluk diken üstünde: [Senator] Manchin, sıkı bir kömür destekçisi. Virgina eyalet idaresini kazanan Cumhuriyetçiler ara seçimlere gözlerini dikmiş durumdalar ve yüksek petrol fiyatlarına karşı kampanya yürütüyorlar. Kazanırlarsa işin seyri epey değişecek! Çin tarafındaysa bürokratik istikrar iki şeye bağlı: ortalama yaşam seviyesinin yükselmesine ve milliyetçi üstünlüğe. Kömürün yeniden yükselişi petroldeki artışı durdurmuyor. Pekin’in kendi iç meselelerine odaklanması için çok sebebi var hatta Tayvan’ı kendi idaresine alma tasarılarını hızlandırabilir. Büyük bir istikrarsızlık kapıda kısacası.

Sorunu hangi açıdan incelerseniz inceleyin kapitalist enerji geçişinin imkansızlığına tosluyorsunuz: hem %80 oranında fosil yakıtlara dayanan bir ekonomik büyüme olsun hem fosil yakıtları yenilenebilir teknolojilerle ikame edelim hem de salımları kısa vadede ciddi oranda düşürelim demek mümkün değil. Göz var izan var. Bu geçişi mümkün kılmak için ya üretimi kısacağız ya da GSYH artsın diye geçişi unutacağız. Gelgelelim ¨büyüme olmadan kapitalizmden bahsetmek kendi başına bir çelişki¨ (Schumpeter). Sonuç şu ki: devrimci bir düzen değişikliği olmadıkça bu çelişki çözülemez. Tarihsel bir ihtimal olarak devrim somut bir ihtimale dönüşmediği takdirde salımları azaltmaya çalışan her deneme bu çelişkiyi giderek daha fazla derinleştirecek.

Her sermayedar külfeti rakiplerine ve işçilere yıkmaya çalışıyor. Her sermaye sınıfı devletini aynı külfeti rakip devletlere ve onların emekçi sınıflarına yıkmaya çalışıyor. En çok kirleten devletlerse yoksulları tahakkümü altında tutan emperyalist devletler. Sonuç olarak iktisadi, toplumsal ve siyasi (hatta askeri) çalkantılar iklim kriziyle perçinlenecek. Bu çalkantıların bazı sebepleri şunlar olacak: 1) toplumsal gerilimlerin artışı, rejimlerin giderek artan meşruiyet krizleri, giderek artan siyasi istikrarsızlık ve otoriterleşme eğilimlerindeki artış; 2) Güney ülkelerindeki insanlara, özellikle de göçmenlere ve kadınlara, yönelik şiddette artışa sebep olacak neo-kolonyal politikalar; 3) kapitalistler ve kapitalist devletler arasında giderek şiddetlenen rekabet, özellikle de 4) ABD ve Çin arasında tırmanan jeostratejik gerilimler. Bu koşulların iklim uzlaşılarının her sene daha iyiye gitmesini teşvik edeceğini düşünmek Noel Baba’nın gerçekliğine inanmak kadar güç.

Devlet regülasyon zaman kazandırabilir, ama …

Bir konuda ısrar etmek gerek: toplumsal adaleti gözeten yapısal bir çözüm üretim, tüketim ve ulaşımın küresel ölçekte azalmasıyla ancak mümkün olur. ¨Daha az üretmek, daha az ulaşım, daha az tüketmek, daha çok paylaşmak¨ gerek (özellikle de refahı ve çalışma saatlerini paylaşmak).[9] Bu sebeple devlete de daha fazla rol biçecek kapitalist bir regülasyon krize alternatif teşkil edemez. Bir yandansa işleri kolaylaştırabilir, doğru. İşte ikinci çelişki de tam burada. Sermayenin böyle bir regülasyonda gönlü yok.

Ozon tabakasının korunmasına yönelik Montreal Protokolü etkin bir politika örneğiydi. 1987’de imzalanmasını takip eden iki yıl içerisinde KFKlerin (klorofluorokarbon) üretim ve kullanımını sonlandırmak üzere kampanya başlattı, belli bir zaman çizelgesinde Güney ülkelerine yardım için (zengin ülkelerin katkılarıyla) küresel bir fon kuruldu.[10] Takip eden yirmi yıl içerisinde salımlar %80 oranında düştü ve Dünya Meteroloji Örgütü stratosfer kademesinde ozon tabakasının ciddi ölçüde düzelmeye başlandığını duyurdu.[11]

Bu anlamda Montreal Protokolü iklim alanı için de bir emsal teşkil edebilir. Hatta emsal içinde başka bir emsalden de bahsetmek mümkün: 1996’da Kigali’deki görüşmeleri sırasında Ozon Protokolüne taraflar HFKlere (hidroflorokarbonlara) de son verilmesinde uzlaştı. Montreal’dan sonra HFK’ler KFK’lerin yerine geçmişti. HFK’ler ozon tabakasına zarar vermiyor ama tıplı KFK’ler gibi CO2’den bin kat daha fazla radyasyon gücüne sahipler.[12] Giderek artan HFK salımları, Ozon Tabakası Protokolü’nün dolaylı bir sonucu olarak iklime sunduğu katkıyı riske atıyordu. HFK’leri aşamalı terk etmeye karar vererek, hükümetler ozon tabakasının onarımını iklim değişimine karşı yürütülen mücadeleyle aynı saflara çekti. Bunun küresel ısınmaya etkisi çok değil: Kigali’nin öngörülere göre 2050 yılına kadar sera gazı salımları 90 Gt CO2’ye denk düşen bir oranda azalacak, bu da iki yıllık salıma karşılık geliyor. Tabii ki bu iki yıl çok önemli, hele ki gidişat her sene felaketten kıyamete geçiş ihtimalini arttırıyorken.[13]

Aynı yöntem hızlı bir şekilde metan salımlarını azaltmaya da yarayacaktır. Metanın sera etkisi CO2’den çok daha güçlü ama salımı azalacağı yerde giderek artıyor.[14] Ekosistemlerdeki – tarımdaki (özellikle pirinç üretiminde) ve hayvancılıktaki– salımları azaltmak azaltalım demekten daha zor. Ama doğal gaz dağıtım ağlarından, petrol kuyularından ve kömür madenlerinden sızıntıları azaltmak görece daha kolay neticede üretim sisteminde yapısal bir değişikliğe gerek duymuyor ve öngörüler ışığında sızıntıları engellemek ısınmayı 0,5°C oranında azaltabilir. Yani bunun için büyük teknolojik buluşlara ihtiyaç yok şirketleri gerekli yatırımları yapmaya zorlamak yeterli. Sorun da tam bu zaten: sermayedarları bir şeye zorlayamazsınız, onları ancak piyasa mekanizmalarıyla cesaretlendirebilirsiniz. Paris Anlaşmasında yüceltilen neoliberal kanaatin ta kendisi. Glasgow’un da Paris’ten zerre sapmayı aklına bile getirmeyeceğini hep beraber göreceğiz.

Metan ve Ormansızlaştırma: Heba edilen zaman mı aramıştınız?

¨Metan uzlaşısına¨ basın epey yer ayırdı. COP’ta 100’den fazla ülke metan salımlarını 2030’a kadar %30 oranında azaltma sözü verdiler. Eğer sözler tutulursa 2050 yılındaki ısınma oranı 0,2°C daha az olacak (yine de beklenen azalma oranının yarısından bile az). Tabii bu sadece bir niyet beyanı. Ülke başı kotalar yok, Güney ülkelerine fon ayrılmıyor, sözünü yerine getirmeyenlere yaptırım yok …ABD, AB ve Kanada doğrusu harekete geçmek istiyorlar, tabii bunun bariz sebepleri var: Trump dışında, kapitalist  liderler endişelenmeye başladılar. Metanı kısıtlamak da görece daha kolay bir iş. Yine de kat edilmesi gereken uzun bir yol var: Çin ve Rusya Glasgow’daki bu uzlaşıya imza atmadı. Çünkü neden: ikisi de ciddi metan salımından mesuller. Çin ve Rusya’nın dışarıda kalması diğer ülkelerin kapitalistlerine metan salımına karşı ayak diremek için güzel bir bahane olacak. Sonuç olarak bu iki ülkeye ufukta bir yaptırım görünmeyecek. Aksine bazı teşvikler ve vergiler devreye girecek ve temenniler yatırım maliyetlerinin tasarruf edilen gaz maliyetinin altına düşmesinden yana olacak. Faturayı da emekçiler ödeyecek.

Ormansızlaştırmada da benzer bir ikilem söz konusu. Rio (1992)’dan bu yana heba edilen zamanı bir miktar telafi etmenin yolları aranıyor, tabii yine üretim aygıtlarının yapısına tesiri olmayan bir yerden. Glasgow’da 131 ülke Glasgow Küresel Orman Finansman Taahhüdü (GKOFT)’ne 12 milyar dolar yatırım yapma sözü verdi. Hedef 2030’a kadar ¨orman kaybını durdurup ormanlaşmaya başlamak¨.[15] Bu taahhüt aslında 2014 yılında New York’ta verilene çok benziyor: 2030’a kadar ormansızlaştırmayı durdurmak, 2020’ye kadar ormansızlaştırmayı %50 oranında azaltmak. 2015-2017 yılları arasında ormansızlaştırma oranları %41 oranında arttı! Kimisi GKOFT’ye olumlu bakıyor neticede Rusya ve Brezilya, yani dünya ormanlarının %90’ından fazlasını barındıran iki ülke, altına imzalarını attı. Bu sözler işlerin etkili bir şekilde çözüleceğini garantilemiyor elbette. Aynı zamanda yerli halklara bir adalet sözü de vermiyor (GKOT mutlak surette yerlilerin hak ve esenliklerini tanıyor- tabii sadece kağıt üzerinde).

Etkililik konusuna dönersek, ¨orman kaybını durdurmak ve geriye çevirmek¨ ifadesi aslında göründüğü kadar berrak bir ifade değil. Kimisine göre bir ormanı yok etmek eğer yok edilen orman arazisi başka bir ekonomik faaliyet için kullanılmıyorsa ¨orman kaybı¨ SAYILMAZ. Tuhaf bir diyalektik: ¨orman kaybı¨na sebep vermeden ormandaki ağaçları kesebilirsin şayet endüstriyel ölçekte ¨karbon kredisi¨, pelet, odun kömürü, palmiye yağı üreteceksen. İşte Endonezya tam buna örnek. Dünya’daki üç büyük yağmur ormanı kütlesinden biri Endonezya’da ve ormanlar tıraşlanıp palmiye ağaçları dikiliyor. Endonezya’nın faaliyetleri geçici süreliğine kısıtlanmıştı ama COP’tan iki ay önce Cakarta bu kısıtlamaya daha fazla uymayacağını gösterdi. Endonezya heyeti Glasgow’da ¨orman kaybı¨nı durdurmaya tamam dedi ama ¨Endonezya’nın 2030 yılına kadar sıfır ormansızlaştırmaya ulaşacağını ummak açıkça yersiz ve adil değil¨ ve ¨karbon salımlarını veya ormansızlaştırmayı durdurmak adına¨ kalkınmaya ¨ket vurulmamalı¨ diye de ekledi. Yani, orman kaybını durdurmaya tamamlar, ama ormansızlaştırmaya tamam değiller. Yerli halkların akıbetine gelirsek, Brezilya’daki durum ise epey çarpıcı: Amazon ormanlarına ve orada yaşayan halklara savaş açan ve hiçbir şekilde sözüne itibar edilmez faşist Bolsonaro’nun GKOFT’yi neden imzaladığını birinin izah etmesi lazım.[16]

Boş vaatlerin ardında, ¨Pazar¨ Tanrı’nın egemen gücü

COP başlamadan ufukta pek çok mutabakat vardı: kömürü terk etmek, elektrikli arabalar, sınır ötesi fosil yakıt yatırımlarını veya ulusal sınırlar içinde fosil yatırımları durdurmak. Hatta bazı ülkeler pek gururlu ifadelerle ordularını yeşilleştireceklerini duyurdular ki bu sayede ¨[17]özellikle enerji alanında ekolojik ayak izlerini azaltabilsinler¨. Ne tuhaf…En azından böyle saçmalıklar, orduların aksine, cana kast etmiyor.

Tüm bu ¨mutabakatlar¨ boş birer vaatten ibaret. Somut önlemler alınmadan, ülkeler sözlerinde durmadan, sözünde durmayanlara yaptırımlar uygulanman bu mutabakatlar hiç bağlayıcı değil. O zaman ne işe yarıyorlar? Kısmen vaziyet şu, bazı ülkeler yeşil bir imaj çizmek adına tüm dikkatleri üzerlerine çekmek ve kapitalistlerin çıkarlarına halel getirmeden kamuoyunu tatmin etmek için COP’u bir fırsat olarak görüyorlar…[18] Bu da bizi daha köklü bir izaha mecbur kılıyor: boş vaatler neoliberal ideolojilerle bir ahenk içerisinde, neoliberal ideoloji de tek bir karar mercii tanır: Pazar, yani kâr, yani hissedarlar azınlığı.

Kömür ve diğer fosiller: gayet açık bir mesaj

Kömür ve diğer fosillere dair Glasgow anlaşmasının geçişi ile ilgili denemeler ve sıkıntılar oldukça aydınlatıcı. İlk örnekte (daha yumuşak ifadeler olsa da, IEA raporundan esinlenilmiştir): COP “Tarafları kömürün aşamalı olarak terk edilişini ve fosil yakıtlara yönelik sübvansiyonların [kaldırılışını] hızlandırmaya çağırır”. İkinci örnekte: COP, “Tarafları, teknolojilerin geliştirilmesini, kullanımını ve yaygınlaştırılmasını ve düşük salımlı enerji sistemlerine geçiş politikalarını hızlandırmaya çağırıyor: [bu politikalara] temiz enerji üretiminin ve kesintisiz kullanılmakta olan kömürü ve fosil yakıtlara verilen verimsiz teşvikleri aşamalı olarak terk edişin giderek hızlandırılması’’ dahil. Hava solunabilir hale geliyor, ancak hala kömürün “aşamalı terk edilme”si ve fosil yakıt teşviklerinin “aşamalı kaldırılması” konuşuluyor. Üçüncü örnekte: Hindistan delegasyonunun bir müdahalesini takiben, onay toplantısının ortasında “aşamalı çıkışı hızlandırmak”, “aşamalı yavaşlamaya yönelik çabaları hızlandırmak” ile değiştirildi.

Modi hükümetinin rolü kınanmalıdır. Ancak Hindistan kapitalist silahşörlerin desteğini arasına alarak hem gezegenin kömürcülerinin hem de tüm fosilcilerinin çıkarları doğrultusunda hareket etti.[19] Bu gruplar tam kadro COP’ta yerlerini aldılar ki, bir Fin patronun ifade ettiği üzere, konferans ‘‘düzenleme, kısıtlama ve vergilendirmeden ziyade yeşil kalkınmaya odaklı kalışı’’ temin edilsin.[20]

Teknik açıdan, fosillere dair olan maddenin kapsamı yeterince açık değil. ‘‘Salımları azaltma’’ muğlak bir kavram. OECD’ye göre, ‘‘Kirliliği azaltma, kirliliği ve/veya kirliliğin çevreye verdiği zararları azaltmak için kullanılan teknolojiye veya alınan önemlere karşılık gelir.’’ G7’ye göre, ‘‘kesintisiz kömür enerjisi kullanımı, CO2 salımlarını azaltan teknolojilere, mesela Karbon Yakalama Kullanım ve Depolama’ya (KYKD), başvurmadan kömür kullanımı demektir.’’[21] Bu tanımlamalar oldukça pahalı karbon yakalama ve depolamadan (KYD) başka kapitalistlerin önüne çok daha geniş seçenek sunuyor. Bir yandan KYD ile fosil yakıt kullanan tesislerden salınan CO2 yakalanıp [bu gazlar] başka sektörlerde başka ürün üretimine dahil edilecekler …yani bu gazlar nihayetinde salınacak… bazen hatta bir çırpıda (mesela gazlı içecekler). Öte yandan eğer hükümetler ormanlarca CO2 yutulmasını salım azaltımı olarak değerlendirirse (ABD ve AB’nin bu hususları çorbaya çevireceğini yakında göreceğiz!) o zaman [karbon] azaltımı sadece ve sadece ağaç dikmekten ibaret olacak.

Gelgelelim siyaseten iletilen mesaj oldukça açık. Özü itibariyle, enerji devlerinin hükümetlere ve insanlara söylediği şeyler var: 1) Fosil yakıtları bırakmayı aklınıza bile getirmeyin, geçer akçe ‘‘yeşil’’ teknolojileri geliştirmektir; 2) Kömür madenlerini faal tutmaktan ve yeni madenler açmaktan bizi alıkoymaya uğraşmayın, zaten CO2’nin etkisini azaltacak sistemleri kabul etmek konusunda halihazırda yapabileceğimizi yaptık; 3) [karbon] salım ‘‘azaltım’’ında asgari bir oranı dayatmaya çalışmakla veya bir azaltım yöntemini diğerine dayatmakla uğraşmayın; 4) Eğer gerçekten fosil yakıt teşviklerini kesmek istiyorsanız, gidin ‘‘verimsiz’’ olanlardan, yani katma değer katkısı olmayanlardan, başlayın.[22] İşte ‘‘bizim’’ hükümetlerimizin, nihai içeriği dahi danışılmadan, Glasgow’da onayladıkları mesaj buydu. Olan o ki fosil yakıtçılar gücü ele geçiriyorlar.

2050 karbon nötrlüğü koşusu

Piyasanın egemen gücü – yani kâr ve hissedarlar– kendini sadece ‘‘anlaşmalar’’da değil hükümetlerin ‘‘2050’ye kadar karbon nötrlüğü’’nü (diğer bir deyişle sıfır net emisyonu) sağlama koşusunda da belli ediyor. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika, Brezilya, Rusya, Japonya, Suudi Arabistan…: herkes ortaya birer ‘‘strateji’’ atıyor. Glasgow yakınlaştıkça ‘‘2050’ye kadar net sıfır’’ vaatleri giderek artmıştı… ve bu vaatler kısa vadeli salım azaltımını, varsayımsal uzun vadeli karbon emilimiyle ikame etmeyi giderek daha fazla vurguluyordu. 2050’ye kadar ‘‘karbon nötrlüğü’’nü hedefledikleri ele güne haykıran bazı hükümetler[23] UTEK hedeflerini ve hatta bu hedeflerinden daha azını 2015’e kadar hayata geçirdiler![24] Yani olay, esas meseleyi kararmaktan ibaret.

İklim Eylem Takibi (İET) bir işe netlik getirelim dedi ve gerçekten uygulanan iklim politikaları, öne sürülen UTEKler, COP’ta verilen sözler ve ‘‘net sıfır’’ stratejileri arasındaki ayrımları ortaya koydu.[25] Bu makalenin başında belirtildiği üzere: mevcut politikalar devam ettirildiği takdirde, ortalama sıcaklıklar 2100’e kadar 2,7°C oranında artacak (referans aralığı: +2 ila 3,6°C). COP’ta verilen sözler ve ‘‘net sıfır’’ anlaşmaları ve stratejileri bu resme bir katkı sunmuyor, aksine zararı var. Genel anlamıyla ‘‘net sıfıra ulaşma yolunda ilerlemek namına hiçbir ülke yakın-vadeli politikaları yeterli ölçüde uygulamadı.’’

Bazı genel sonuçları özetlemek gerekirse:

-2030 hedeflerine göre, bu hedeflere ulaşıldığını varsayalım, öngörülen +2,4°C (referans aralığı: +1,9 ila +3°C);

-2030 hedeflerine ve COP’ta verilen sözlere göre, bu sözlerin yerine getirileceğini varsayalım, öngörülen +2,1°C (referans aralığı: +1,7 ila +2,6 °C);

-2050’ye kadar ‘‘karbon nötrlüğü’’ sağlanır sözünü de eklersek (rapora göre ‘‘iyimser senaryo’’) öngörü +1,8°C  (referans aralığı: +1,5 ila 2,4°C). ‘‘Bu senaryo Paris Anlaşması ile uyumlu değil’’ çünkü ‘‘+2,4 °C ısınmayı engelleyemiyor.’’

Dahası İklim Eylem Takibi ‘‘2050 net sıfır’’ stratejilerini de değerlendirdi.[26] Araştırmacılar on parametre seçtiler ve renk kodları (iyiden kötüye: yeşil, turuncu, kırmızı) belirlediler. Sonuçlar: Şili, Kosta Rika, Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’ın stratejileri ‘‘kabul edilebilir’’; Almanya, Kanada, ABD, Güney Kore’ninkiler ‘‘ortalama’’; Japonya, Çin, Avusturalya ve Yeni Zelanda ‘‘kötü’’; tüm diğerleri ‘‘eksik’’ (özellikle de Brezilya, Güney Afrika, Rusya, Suudi Arabistan…). Açık olan bir şey var ki ‘‘karbon nötrlüğü’’ kervanına katılan çoğu hükümet kendilerine yeşil bir süs veriyorlar ki Glasgow’da sırıtmasınlar.

Gelişmiş ülkeler ve Çin’in stratejilerinin değerlendirilmesi de dikkate değer. AB’nin iki parametrede kırmızı kodu var: muğlak bir hakkaniyet taahhüttü; ve salım azaltım ve terk ediş arasında hiçbir ayrım yapılmaması. Almanya’nın iki turuncusu üç tane de kırmızısı var: Almanya’nın ‘‘net sıfır’’ hedefleri uluslararası havacılık ve gemi taşımacılığından kaynaklı salımları kapsamıyor ve ulusal sınırları dışında ‘‘karbon denkleştirme’’yi resmin dışında tutuyor. ABD’nin aynı kırmızı kodları var, karbon emilimi ve azaltımını birbirine karıştırıyor, hakkaniyet taahhüttünde bir netlik yok (zaten ne bekliyoruz ki?). Çin’e gelirsek, altı parametrede kırmızı üç parametrede turuncu kodu var.

Bu tahlil, ekososyalistler ve diğer aktivistlerin ithamlarını bütünüyle doğruluyor: ‘‘net sıfır’’ stratejileri, ki böyle bir strateji gerçekten varsa veya içi azıcık bile doluysa, eksiktir, en iyi ihtimalle bile oldukça yanlı stratejilerdir. Tüm bu ‘‘net sıfır’’ lafları, 1,5°C ısınmayı geçip geçmeyeceğimizi belirleyecek olan önümüzdeki sekiz yıl içerisinde büyük bir kısmı azaltılması gereken 19 ila 23Gt CO2 salımının akıbetini süresiz olarak rafa kaldırdı. Şurası net ki bir aldatmacanın içindeyiz ve bu aldatmacanın sebebi bir o kadar bariz: bütün kısıtlamalardan, bütün denetimlerden, bütün planlamalardan uzak duralım.

Biz hiçbir şeye karar vermeyelim, her şeye karar verecek Piyasa’yı yaratalım

IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nu açıkça şöyle belirtiyor: ‘‘İklim modelleri tam işleyen piyasalar ve rekabetçi piyasa davranışı varsayar.’’[27] Bu varsayım haliyle piyasa araçlarıyla bir piyasa yaratılmasını ön koşul olarak görür. Kyoto Protokolü mekanizmalarını devralmak isteyen Paris, kendi Madde 6’sına göre, ‘‘Yeni Piyasa Mekanizması’’ ilkesini benimsemişti. Kapitalistler arası bir dizi çatışma COP25’te (Madrid) bu ilkenin hayata geçmesini engelledi ve COP25 bu anlamda başarısız oldu. Şükürler olsun Glasgow’da bir anlaşmaya varıldı. Tüm taraflar (devletler, bölgeler, şirketler) kirletme haklarının alım satımını yapabilecekler. Bu hakları üretmek dünyanın her yerinde yapılacak temiz yatırımlarla, ağaç dikimleriyle, var olan ormanların korunmasıyla, CO2 tecrit ve tutulmu (KTT) ve yakalama ve kullanımıyla (KYK) mümkün olacak.

Çözülmesi gereken ihtilaflar arasında şunlar var: emisyon haklarının mükerrer sayımından (satıcı ve alıcı tarafında) nasıl kaçınılır? Kyoto kapsamında oluşturulan kirletme hakları bu yeni sistem (ki bu hakların çoğu gerçek salım azaltımına karşılık gelmiyor) kapsamına girebilecek mi? Güney ülkelerinin küresel ısınmadan kaynaklı ‘‘kayıp ve zararlar’’ını karşılamaya yardım mahiyetinde bu söz konusu hakların alım-satımı vergilendirilecek mi?[28] Her birini tek tek incelemek için yeterli alan yok. Genel anlamıyla ‘‘Madde 6’nın mekanizmaları o kadar büyük gedikler açıyor ki dünyayı 1,5°C yoluna sokmak için elde kalan son şansları da yok ediyor.’’[29] COP’un aldığı kararlar mükerrer sayımdan kaçınmaya yetmeyebilir. Kyoto haklarındaki –ki bu haklardan 2013 ve sonrası oluşturulanlar [yeni sisteme] dahil edilebilir olacak—uzlaşı sıcak hava tacirleri için bir zafer (sıcak hava yanlış [karbon salım] azaltımları demek). Özellikle de Bolsanaro Brezilyası’nda bu tacirlerden çokça var.

Bir sonraki adım temiz, sorumluluk taşıyan yatırımları sıralamak olacak. Avrupa Birliği’nin listesi (kendi jargonunda ‘‘Sınıflandırma’’sı) yıl sonuna kadar hazırlanacak. Riskler yüksek: ‘‘sınıflandırma’’ yeşil finansın önünü açacak. Ama esas soru baki kalıyor: nükleer enerji resme dahil mi? Nükleer enerjiyi ‘‘sürdürülebilir enerji’’ olarak tanımlamak büyük bir saçmalık. Nükleer teknoloji için sürdürülebilir olan tek şey [nükleer] atık ki kimse bununla nasıl baş edeceğini bilmiyor. On binlerce yıl boyunca ve hatta daha da uzun süre nükleer atık çevreyi kirletecek. Amma ve lakin…piyasa, muazzam. Mesela Çin 150 [nükleer] reaktör inşa etmeyi planlıyor. Marx’ın dediği gibi her şeyi alt üst eden kapitalist bir bakış açısından bakarsak [nükleerin vaat ettiği] para ödülünü … ‘‘sürdülebilir’’ bir kâr kaynağını… es geçmek gerçekten saçmalık olurdu. Fransa’nın başını çektiği on ülke, nükleer enerjinin bu Sınıflandırma’ya dahil edilmesi için kampanya yürütüyor. Almanya dahil beş ülkeyse karşı çıkıyor. Kim kazanacak? Bekleyip görüyoruz…[30]

İklim finansmanı: ey yoksul insanlar, yatırımcılara cazip görünmeye çalışın!

Bu canice mantık ‘‘iklim finansmanı’’ noktasında kendi zirvesini buldu. İklim finansmanının iki bileşeni var: kamu akımları ve özel akımlar. Kamu akımları da kendi içinde iki bileşene ayrılıyor: Yeşil Fonlar ve kayıp ve zararların tazmini. COP’ta tüm bunlar genel kurulun toplandığı bir güne sığdı: Finans Gününe Hoş Geldiniz!

Yeşil Fonlar hususunda, Hazine Şansölyesi (İngiliz Maliye Bakanı) özü itibarıyla İYİ TAMAM dediyse de Kuzey [ülkeleri] sözünü tutmadı. Ne yapalım, üzgünüz. Fonda şimdi 80 milyar var, 2023’te 100 milyar olunca hedefleri aşıyoruz ve bu aşım önceki dönemlerdeki [fon] açıklarını da telafi edecek. Bakan bey Yeşil Fon’da hali hazırda sadece 20 milyar hibe olduğundan bahsetmedi. Yani geri kalan miktar kredi [olarak dağıtılacak]. Anlaşma, 2025’ten itibaren küresel ısınmaya uyum finansmanını iki katına çıkarmayı vaat ediyor. Gelecek yıl bir BM komitesi senelik 100 milyar dolar hedefine yönelik ilerleme hakkında bir rapor verecek. Esas nokta şu ki Güney ülkeleri yeni bir borçluluk sarmalıyla tehdit ediliyor.

Kayıp ve zararlar meselesi açık ara daha fena. Somali örneğine bakalım. Tarihsel iklim değişikliğine %0,00026’lık bir katkı sundu…gelgelelim küresel ısınmayla ilişkilendirilebilecek mükerrer kuraklıklardan mustarip. 2020 yılında 2,9 milyon insan gıda güvencesizliğiyle karşı karşıyaydı. Uluslararası yardım son derece yetersiz. Kenya, Etiyopya, Sudan ve Uganda da aynı dramı yaşıyor.[31] Bu maliyeti kim üstlenecek? Gelecekteki felaketlerin maliyetini kim üstlenecek? Hristiyan Yardım (Christian Aid) STK’sı, mevcut politikalar değişmezse iklim değişikliğinin en yoksul ülkeler GSYH’sini 2050 yılına kadar %19,6 oranında ve 2100 yılına kadar ise yıllık ortalama %63,9 düşüreceğinin tahmin ediyor. Eğer sıcaklık artışını 1,5°C’de tutarsak bu düşüşler sırasıyla %13,1 ve %33,1 olacak.[32]  Kayıp ve hasarlar faturasıysa bir çırpıda birkaç bin milyara yükselecek. Zengin ülkelerce finansman ilkesi BM İklim Değişikliği Çerçevesi Sözleşmesi’nde güvence altına alınıyor ama emperyalist hükümetler açıkça buna itimat etmeyi reddediyor. Nokta.

Mucize çözüm için gözler özel finans çevrelerine dikilmiş durumda. Goldman Sachs’ta çalışmış, İngiltere Merkez Bankası başkanlığı yapmış, G20 Finans İstikrar Kurulu başkanı olmuş Mark Carney şimdiyse BM tarafından iklim finansmanına ‘‘özel elçi’’ olarak atandı. Carney COP’tan hemen önce, Glasgow Finans Allicance for Net Zero’nun (GFanz – Net Sıfır İçin Glasgow Finans İttifakı) birkaç ‘‘’yeşil finans’ bileşenini bir araya getirdi. GFanz önde gelen 19 finans şirketinin CEOları tarafından yönetiliyor; bu CEOlar arasında Bank of America’dan Brian Moynihan, BlackRock’tan Larry Fink, Citigroup’tan Jane Fraser, HSBC’den Noel Quinn, Santander’dan Ana Botín ve Aviva’dan Amanda Blanc var. Amaç ‘‘sahadan uzman isimlerin öncülüğündeki bu forumda finans şirketleri önemli ve kesişen konularda iş birliği yaparak net sıfır hedefleriyle uyum teşkil edecek finansmanı, ve tüm şirketler, oluşumlar ve ülkelerin destek çabalarını hızlandıracak ve bu sayede Paris Anlaşması hedeflerine ulaşılacak.’’[33]

COP’ta Gfanz günün yıldızıydı. Bu konsorsiyumun değeri 130 milyar dolar. Maliye Bakanı gezegeni ve iklimi kurtarmaya hazır ve nazır ‘‘sermayenin tarihi duvarı’’nı överek herkese göz dağı veriyordu. Tercümesi şu: ‘‘yeşil’’ yatırımları, temiz kömürü, yeşil hidrojeni, ağaç dikimini, var olan ormanların korunmasını, CO2 tecrit ve tutmayı (KTT) ve CO2 yakalama ve kullanmayı (KYK) finanse etmeye hazırlar. Çeşit çeşit yeşil boyama ayağınıza gelir yeter ki parasını çıkarsın. Çünkü vaziyet ortada: ‘‘Geleneksel finansal kar ve zarar hesaplarındaki gibi yatırımcılar netliğe sahip olmalı ki bu işlere girişsinler.’’[34] Ey yoksul insanlar, yatırımcılara cazip görünmeye çalışın…

Reclaim Finance (Finansı Geri Al) STKsı bu finansörlerin yeşil maskesini düşürdü. Kabaca: GFanz’ın temel ölçütü (BM’nin Sıfıra Yarış ölçütü) fosillerin adını anmıyor; [Glasgow Finans] İttifakı üyeleri dolaylı salımlarını azaltmak zorunda değiller (fosil sektör salımlarının %88’inden mesul ‘‘Saha 3’’denilen  salımlar); salımlarda mutlak ve azaltım gerekli görülmüyor, göreli azaltım yeterli; GFanz ortaklarının hiçbiri [karbon] denkleştirmeyi yasaklamak veya kısıtlamaya yanaşmıyor; Asset Owner Alliance’ın (Varlık Sahipleri İttifakı-GFanz’ın bileşenlerinden biri) 58 üyesinden 34’ünün fosillere yatırım yapmasının önünde hiçbir engel yok.[35]

COP21’den birkaç ay önce François Hollande Paris’teki iş çevreleri iklim zirvesini şu sözlerle açtı: ‘‘İş çevreleri temel bileşenlerdir çünkü verilecek taahhütlerin öngöreceği değişiklikleri tercüme işi onlara düşüyor: enerji verimliliği, yenilenebilir enerjilerin yükselişi, enerji tüketmeden hareket etme kabiliyeti [metinde aynen!], enerji depolama, yaşam alanlarının inşa şekli, şehirlerin organizasyonu ve gelişmekte olan ülkelerin sürece uyumlarının sağlanması ve geçişe katılımları.’’[36]

‘‘Karamsar olmak için çok geç’’ şiarıyla yukarıdaki beyanı yorumlarsak şöyle bir anlam çıkar: ‘‘Sevgili kapitalistler, biz politikacılar size gezegeni, şehirleri ve ormanları, toprağı ve okyanusları bununla da kalmıyor Güney ülkelerinin sizin sebep olduğunuz ve dayattığınınız felakete uyumlulaştırılması piyasasını sunuyoruz; alın her şey sizin olsun: verilen mesaj budur.’’[37]

Sermaye açısından COP’un laf salatasından ibaret olduğunu söylemek yanlış olur. Daha ziyade COP neoliberalizmin canavarca ilahlaştırılmasıdır. Glasgow zirvesi büyük bir adım attı doğru, ama dünyanın, dünyadaki ekosistemlerin ve canlıların topyekûn metalaştırılması yönünde bir adım. Finansın yararına, doğanın ve insanların pahasına.

Sonuç olarak

Tüm siyasi liderler (ya da neredeyse tümü) şunu kabul ediyor: aciliyet tavan yaptı, riskler ölçülemez hale geldi, kaybedecek tek bir saniye dahi yok. Ama yine de, bir COP’tan diğerine ‘‘mevcut en iyi bilimin’’ rehberliğinde mücadele etmemiz gereken zaman sürekli boşa harcanıyor ve uçuruma giderek daha hızlı koşuyoruz. Bu çarpık, sanrılı ve ürkütücü gerçeklik şu ya da bu görevlinin ahmaklığından ya da gizli güçlerin oyunlarından kaynaklanmıyor: aksine Kapitalizmin temel yasalarından kaynaklanıyor ve bu yasalar ‘‘Bilimin en iyisini’’ çürütüyor. Kâr için rekabete dayanan bu üretim biçimi ekonomik ölüm sopasını göstererek milyonlarca kapitalisti, her an milyonlarca yatırım kararı vermeye zorluyor ki makineler vasıtasıyla emeğin verimliliği artsın. Bu rekabetin sebep olduğu kâr oranında azalma eğilimi üretilen malların kütlesinde bir artışla, emek gücünün ve başka doğal kaynakların sömürüsünün artışıyla telafi ediliyor. Bu sistem kontrolden çıkmış bir otomat gibi çalışıyor. Jaurès’in dediği gibi, bir bulut gibi sadece savaşı değil aynı zamanda sınırsız kalkınma, eşitsizlikte sınırsız bir büyüme ve uçsuz bucaksız bir ekolojik yıkım ihtimalini beraberinde getiriyor.

Zorla tekrar etmemiz gerekiyor: Bu sistemin ömrünü uzatmakla gezegeni yaşama ve insanlığa elverişli bir çevre olarak muhafaza etmek arasında aşılmaz bir uzlaşmazlık var. 1914’te savaş patlak verdiğinde Lenin’in yaptığı gibi her şeyden önce ve güç dengelerinden bağımsız bir şekilde şu teşhisi yapmaya cesaret etmeliyiz: koşullar ‘‘nesnel olarak devrimcidir.’’ Glasgow COP ile giderek daha acil hale gelen uyarıların kısa özeti karşımıza çıkıyor: ya toplumsal hareketlerin birbirleriyle yakınsamaları nesnel koşullar ile sömürülen ve ezilenlerin (‘‘öznel faktör’’) bilinç ve örgütlenme seviyeleri arasındaki muazzam uçurumu kapatmaya başlamayı mümkün kılacak, yoksa bu [kontrolden çıkmış] otomat bizi daha önce benzeri görülmemiş bir barbarlığa sürükleyecek.

17 Kasım 2021

Dördüncü Enternasyonal, A l’Encontre and Gauche anticapitaliste websiteleri için yazılmıştır

Çeviri: Anıl Aşkın


[1] Bu söz 2010 yılında Cancun’da toplanan COP’ta verilmişti.

[2] https://www.ipcc.ch/sr15/

[3] https://www.pnas.org/content/115/33/8252

[4] . UEA, “2050’de Net Sıfır. Enerji Sektörü için Bir Yol Haritasi” https://www.iea.org/reports/net-zero-by-2050

[5] Sera gazlarının gigaton hesabı her biri CO2’ymiş gibi hesaplanıyor.

[6] ¨Glasgow’un 2030 güvenilirlik açığı¨ https://climateactiontracker.org/publications/glasgows-2030-credibility-gap-net-zeros-lip-service-to-climate-action/

[7] https://www.youtube.com/watch?v=iW4fPXzX1S0

[8] Financial Times, 4 Kasım 2021 “COP26: dünya fosil yakıtlara sırt çevirse bile petrol fiyatları giderek artıyor”

[9] Daniel Tanuro, Karamsar Olmak İçin Çok Geç: Ekososyalizm Ya Da Barbarlık [Trop tard pour être pessimistes. Ecosocialisme ou effondrement], Textuel, Paris, 2020

[10] https://ozone.unep.org/treaties/montreal-protocol-substances-deplete-ozone-layer/text

[11] https://public.wmo.int/en/media/news/scientific-assessment-confirms-start-of-recovery-of-ozone-layer

[12] Bir gazın radyasyon gücü o gazın Dünya tarafından yayılan, ve böylece gezegeni yaşanabilir kılmaya yarayan sera etkisine katkı sunan, kızılötesi radyasyonu tutabilme ve saçabilme oranıdır.

[13] Daniel Tanuro, Kigali İklim Anlaşması: HFK Ağacından CO2 Ormanına  «L’accord de Kigali sur le climat: de l’arbre des HFC à la forêt du CO2 », Politique la revue http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article39236

[14] Kısa vadede metanın radyasyon gücü CO2’ninken 80 kat daha fazla. Ama metan atmosferde hızlıca azaltılabilir (oksijenle kimyasal bir tepkimeye girerse). Bir yüz yıl sonra, metanın radyasyon gücünün CO2’ninkinin 30 katı olacağı hesaplanıyor.

[15] https://ukcop26.org/the-global-forest-finance-pledge/

[16] ¨COP26 Küresel Ormansızlaştırma Taahhüdü Gerçekten Ormanları Kurtabilecek Mi?¨, Kieran Mulvaney, National Geographic, 5 Kasım 2021

[17] https://www.dhnet.be/actu/monde/vingt-deux-pays-dont-la-belgique-s-engagent-a-cooperer-pour-adapter-leurs-armees-au-changement-climatique-618e96749978e25ff06207d9

[18] Misal Fransa Petrol ve Gazın Ötesinde (PvGO) iş birliğine katıldığı için pek gururlu. Diğer on bir ülkeyle beraber (ki bunlar çok küçük üreticiler), Fransa petrol veya gaz çıkarmama sözü veriyor…kendi toprakları üzerinde. Kamu kaynaklarıyla kendi sınırları ötesinde yeni fosil yakıt tesisleri kurmama ve salım azaltımlarını planlama sözü veren Birleşik Krallık ve diğerleriyle iş birliğinden imtina ediyor. Fransa’nın bu ikinci iş birliğinde, Birleşik Krallık’ınsa ilk iş birliğinde olmamasını izah etmenin yolu bir yandan Paris ve Total arasındaki bağlara diğer yandan da Londra’nın Kuzey Denizi’ndeki fosil çıkarlarına göz atmak.

[19]Global Witness’ın COP’taki yüzlerce fosil silahşöre dair incelemesi için bakınız: https://www.globalwitness.org/en/press-releases/hundreds-fossil-fuel-lobbyists-flooding-cop26-climate-talks/. Şuna da bakınız ‘‘Glasgow’daki COP26 Müzakerecileri Emisyonları Azaltmak İçin Ellerini Taşın Altına Koyuyorlar Ama Petrol ve Doğalgaz Yöneticilerine Rahat Nefes Aldırıyorlar’’, Climate News, 12 Kasım 2021: ‘‘Royal Dutch ve Chevron (…) ulusal yetkilileri veya sanayi gruplarını temsilen oradaydı. Suudi Arabistan ve diğer petro-devletler kendi petrol şirketlerinden temsilcileri getirdi ve haliyle Kanada da benzer bir şekilde Suncor’dan, Kanada’nın katran kumundaki en büyük üreticisinden, bir temsilciyi getirdi.’’

[20] Financial Times, 11 Kasım 2021.

[21] https://www.e3g.org/news/explained-what-does-unabated-coal-mean/

[22] Belçika’da ısınma için kullanılan petrole verilen kamu teşviki, mesela, bütünüyle ‘‘verimsiz’’.

[23] Çin için 2060, Hindistan için 2070.

[24] Carbon Action Tracker, aynı yerde

[25] Climate Action Tracker, ‘‘Glasgow’un 2030 güvenilirlik açığı: net sıfır’ın iklim eylemine sözde bağlılığı. Onlarca net sıfır salım hedefleri alandaki faaliyetlerle örtüşmedi’’ https://climateactiontracker.org/publications/glasgows-2030-credibility-gap-net-zeros-lip-service-to-climate-action/

[26] Climate Action Tracker, “Net sıfır hedefi değerlendirmeleri”, https://climat…

[27] AR5, GT3, Bölüm 6, s. 422.

[28] Financial Times, 11 Kasım 2021

[29] CLARA (Climate Land Ambition and Rights Alliance -İklim Toprak Azmi ve Haklar İttifakı) basın bildirisi: https://globalforestcoalition.org/climate-land-ambition-and-rights-alliance-statement-on-closing-of-cop-26/

[30] https://www.francetvinfo.fr/monde/environnement/cop26/cop26-cinq-pays-europeens-denoncent-le-classement-par-l-ue-du-nucleaire-comme-investissement-vert_4841371.html

[31] https://www.oxfam.org/fr/changement-climatique-cinq-catastrophes-naturelles-qui-demandent-une-action-durgence

[32] https://mediacentre.christianaid.org.uk/climate-change-could-cause-64-gdp-hit-to-worlds-vulnerable-countries/

[33]https://www.globalcapital.com/article/299y63wwjw04h50dqpds0/sri/gfanz-becomes-new-oversight-body-for-climate-finance

[34]https://inews.co.uk/news/politics/cop26-rishi-sunak-unveils-130-trillion-commitment-to-help-developing-nations-fight-climate-change-1281644

[35] https://reclaimfinance.org/site/wp-content/uploads/2021/11/FINAL_GFANZ_Report_02_11_21.pdf

[36] https://www.elysee.fr/declarations/article/discours-lors-de-l-ouverture-du-sommet-des-entreprises-pour-le-climat-unesco/.

[37] Aynı yerde.

Estetiğin Huzursuzluğu: Sanat, Hafıza ve Temsil – Servet Kaplan

Ahmet Güneştekin’in 16 Ekim-16 Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleşen Hafıza Odası sergisi, bir kesim tarafından olumlu bulunurken büyük bir kesim tarafından da sert bir şekilde eleştirildi. Sergi, 1915’ten 2015’e dek sistematik şekilde büyük felaketlere maruz kalan Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçesindeki Keçi Burcu’nda gerçekleşti. Elbette ki serginin tek anlatısı bu hafızaya dayanmamaktaydı. Fakat serginin düzenlendiği mekân olan Sur’un canlılığını koruyan hafızası sebebiyle sergi büyük tepki topladı. Pek çok kişi tarafından Güneştekin’in sergisi bir hafıza (h)alayına/defilesine/gösterisine dönüşmesi sebebiyle eleştirildi hatta hafıza ile alay edildiğini düşünenler bile oldu. Bu defileden, gösteriden ötürü sergi pek ‘renkli’ bulundu. Öyle ki serginin önemli bağlamlarından biri olan yüzleşme imkânının bugüne dek olduğundan pek de farksız olmayacak bir şekilde ‘ölümlere’ sırtını dönüp sadece fotoğraf çektirmek ile yetinenlerden beklenemeyeceği dile getirildi.

Serginin hafızaya olası katkısı ise sergi davetlileri arasında yer alanların ve açılışa çelenk gönderenlerin hafızalara kazınmış, silinmesi pek de mümkün olmayan geçmişin derin izlerini bir kez daha hatırlatmasıydı. Ayrıca tarihi Sur ilçesi ve Hevsel Bahçelerinin hemen yanı başındaki Keçi Burcu’nun sergi mekânı olarak seçilmesi serginin, Diyarbakır’da İstanbullular için açılmış bir sergi olarak değerlendirilmesine sebep oldu. Muhtemeldir ki bu turistik seyahatten dönen pek çok sergi katılımcısının dilinde de ‘bir başkadır benim memleketim’ şarkısı vardı.(1) Dolayısıyla serginin yarattığı huzursuzluğun sebebinin, sanatçının üretimleri ile yaratması muhtemel provokatif etkinin ötesinde burjuvazi, sermaye ile yapılan ‘suç ortaklığı’ olduğunu söylemek mümkün. Tüm bunlar benim bugüne dek sergi etrafında yapılan tartışmalar etrafında gördüğüm, okuduğum ve duyduğum eleştirilerden derlediklerimin kısa bir özeti. İlk bakışta bu eleştiriler, Güneştekin’in sanatsal üretimlerinin taşıdığı eleştirel ifadenin estetik değerini ölçen eleştiriler gibi görünmese de bana kalırsa hakiki bir estetik tartışmasının imkânını taşımaktadır. Dolayısıyla ben de bu yazıda tam da bu huzursuzluk -estetiğin huzursuzluğu- üzerinde durmaya çalışacağım.

Keçi Burcu’nda düzenlenen ilk sergi Hafıza Odası değildi elbette. Daha önce küratörlüğünü Ali Akay’ın yaptığı Minör Oluş: Dilin Gücü sergileri (1 ve 2 olarak) farklı yıllarda iki kez Keçi Burcu’nda gerçekleşti. Bu sergide yer alan önemli sanatsal üretimlerden biri de bana göre sanatçı Şener Özmen’e ait Welcome to Diyarbakır adlı fotoğraf çalışmasıydı. Özmen’in bu fotoğraf çalışmasında yıkılmış, harabe haldeki bir mekân içerisinde konumlandırılan renkli kıyafetli, egzotik görünümlü kadınlar izleyicileri karşılamak için hazır bulunmaktaydı. Bu çalışma özellikle sergiyi gezmeye gelecek olanlar tarafından ötekileştirilen kolonyal öznenin ve Kürt alanının, kendi “gerçekliğinden” uzak egzotik bir şekilde nasıl algılandığını ve göründüğünü, egemen temsilin çarpıklığını alaycı bir dille ele alıyordu.(2) Bu sergiyi ve Özmen’in bu fotoğraf çalışmasını, Ahmet Güneştekin’in Hafıza Odası sergisi üzerine düşünürken bir kez daha hatırladım. Bunun da en önemli sebebinin elbette sergi davetlileri ve izleyicileri etrafında dönen tartışmaların olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Güneştekin’in işlerinin ‘renkli’ (sadece Çürüme işindeki renkli tabutlar değil İnsan Uçup Giden Bir Kuş Değildir işindeki eşarpların renkliliği de) bulunuşunun bir sebebinin de böylesi bir egzotizmle özdeşleştirilmesi olabilir mi diye sorgulamaktan kendimi alıkoyamadım.

Kolonyal tarih yazımının görme biçimi, bakışı, temsili en temelde iki şekilde tezahür eder: Canavarsı (Kürt’ün kuyruklu olarak algılanışında olduğu gibi) veyahut egzotik. Bu aklın ve/veya temsilin [rasyonalitenin, tarihin (resmi ve bundan da pek azade olmayan sanat tarihinin)] yerinden edilmesi (dekolonizasyonu) ise politik olduğu kadar estetik de bir müdahaledir. Estetik ve politika tam da temsil mantığının çelişkilerini açığa çıkarma, verili algılanış ile duyumsama biçimleri arasında bir bağlantı kopukluğu yaratma ve yeni duyu-anlam (sens/sense) olanaklarını açığa çıkarma imkânı ile birbiriyle yakından ilişkilidir.(3) Sanat esasen neyi görünür kıldığı kadar nasıl duyulur kıldığı ile görünürlük formlarını, temsil rejimini ters-yüz ederek estetik (ve de politik) bir deneyim sunar. Bu da esasen estetiği, güzelin bilimi olarak düşünmenin ötesinde duyulur/algılanır (aisthesis) olanın yeniden düzenlenmesi olarak düşünebilmeyi zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla Özmen’in Welcome to Diyarbakır adlı çalışması örtük olanı ve/veya saklı olduğu düşünüleni açığa çıkarmak, ortaya dökmek ya da en güzel ifadesiyle yaymak anlamında failleri ifşa etmesi ile politik-estetik bir dile sahip iken, Güneştekin’in sadece anlatılara yaslanan sanatsal üretimlerinin (yeniden üretimlerinin) ise gösterme, sergileme hatta ve hatta büyüleme anlamında bir tür teşhircilikten öteye gitmekte güçlük çeken ve mimesis yasalarına sıkı sıkıya bağlı (uyumlu, consensus içerisinde) olduğunu düşünmekteyim. Tam da bu sebeple Güneştekin’in Hafıza Odası sergisi ile ortaya çıkan ‘suç ortaklığı’ sadece sermaye ile sınırlı kalmayan en genelde temsili rejimle yapılmış bir suç ortaklığıdır.

 Şener Özmen, Welcome to Diyarbakır, 2003.

Sanat hiç olmadığı kadar politik bagajlar ile yüklü aktörlerden oluşmasına rağmen estetik bir deneyim sunabilmekte midir? Politik sanatın en büyük paradoksu sanıyorum ki tam olarak burada yatmaktadır. Bu da esasen politik sanatın öznesi, konusu ve nesnesi itibariyle taşıdığı birtakım sorunların sürekli gündemi meşgul etmesine neden olur. Özellikle tarihin sonunun ilan edildiği 90’lı yıllar ile birlikte tarih sahnesinden silinen, duyulur olmayan anonim öznelerin ve kırılgan grupların anlatılarının sanat alanında daha fazla görünür kılınmaya başlanması ile bu paradoks daha fazla dile getirilir oldu. Ayrıca sanatın ekonomik, ideolojik, resmi ve de tarihsel tahakküm biçimlerine tepki göstermesine yönelik talepler esasen sanatı yeniden politikleştirme isteğini de görünür kılıyor.(4) Fakat sorun şu ki bunu tam da bu gösteriye katılarak ‘güzelliğiyle’ beğeniyi cezp eden ve temsili rejim ile bağını sürdüren seyirlik nesnelerden beklemek ne kadar mümkün?

Estetik bir deneyim dönemin temsili rejimi ile uyumlu (consensus) ve tam da bu ihtiyacı karşılamaya yönelik imge üretiminden ziyade; bedenler, zamanlar, mekânlar ve imgeler arasında bir uyuşmazlık (dissensus) yaratılabilmesi ile mümkündür. Jacques Ranciere, Estetiğin Huzursuzluğu: Sanat Rejimi ve Politika adlı kitabında estetik bir deneyimi mümkün kılan anın tam da mimesis veya temsil denen düğümün çözülme anı olduğuna işaret eder. Ranciere’e göre mimesis yasaları en temelde bir yapma tarzı (poiesis) ile ondan etkilenen bir var olma tarzı (aisthesis) arasında kurallı bir ilişkinin var olduğunun varsayılmasıdır.(5) Bu üçlü ilişki (mimesis, poiesis ve aisthesis) sanatın ne olduğunu tanımlayan rejimi, temsili rejimi belirlemektedir. Ranciere’e göre güzel sanatların güvencesini meydana getiren bu üçlü ilişkinin bozulması ise estetiğin ta kendisidir. Temsili rejimde, sanatsal üretim koşulları ile birlikte ortaya çıkarılan eserin anlamı (sens/sense) ile bu eser ile karşılaşan izleyicide bırakacağı duyu (sens/sense) arasında bir mutabakat (consensus) olduğu varsayılmaktadır. Duyu ve anlam tarzlarının verili algılanış biçimleri arasındaki bağın önceden kurulması sayesinde ‘yasaların’ hem pratikte hem de sembolikte örgütlenmesi sağlanır. Dolayısıyla sanat, politik bir angajmana sahip bile olsa böylesi bir temsile meyil etme tehlikesiyle her zaman karşı karşıyadır. Ranciere tam da bu sorunun varlığına karşı şu soruyu yöneltir:

Şu veya bu etnik temizlik girişimine maruz kalmış kurbanların galeri duvarlarındaki fotoğraf temsillerinden ne beklemeli, cellâtlarına karşı isyan mı, acı çekenler için sonuçsuz kalacak bir sempati mi? Halkların çektiği acıları estetik bir gösteri fırsatına dönüştüren fotoğrafçılara karşı bir öfke mi? Yoksa bu halklarda aşağılayıcı mağdurluk durumundan başka bir şey görmeyen işbirlikçi bakışlar karşısında bir kızgınlık mı?(6)

Sorun tam da temsil edilecek durum için başvurulan ifadenin kendisinde yani poiesis ve aisthesis arasında var olduğu varsayılan kurallı ilişkide yatmaktadır: “Görüntü, davranış ve söz üretimi ile seyircilerin düşünce, duygu ve eylemlerini ilgilendiren bir durumun algılanışı arasında duyumsanabilir bir sürekliliğin bulunduğu varsayımında”.(7) Kurban esasen böylesi bir temsile, tertibe ya da daha sanatsal bir ifade ile söyleyecek olursak çerçeveye maruz bırakılarak bir kez daha kurban edilmektedir.(8) Güneştekin’in Hafıza Odası sergisi ile ortaya koyduğu mağduriyet anlatısı bana kalırsa tam da böylesi bir durumu gözler önüne seriyor.

Ahmet Güneştekin’in Hafıza Odası sergisi esasen şu ana dek temsili rejim ile sorunsallaştırmaya çalıştığım ana mesele olan tarihsel ve politik hegemonyanın neresindedir? Metnin tamamında bu sorunsal üzerine bir düşünme pratiği gerçekleştirmeyi amaçladığımı belirtmek ile birlikte bu soru etrafında belki de ele alınması gereken en önemli mesele olan, aynı zamanda serginin de odağında yer alan, hafıza kavramına yakından bakmak gerekmektedir. Bunun için de ilk olarak tarih ve hafıza arasındaki ilişkiye değinmek yerinde olacaktır. Enzo Traverso Geçmişi Kullanma Kılavuzu: Tarih, Bellek, Politika adlı kitabında geçmişin işlenme biçimi olarak tarih ve hafızanın, aynı kaygıdan doğduklarını ve aynı konuyu paylaştıklarını ifade eder.(9) Hafıza, yaşanmış deneyimlere dayanmaktadır. Bu yönüyle özneldir. Tarih ise nesneldir. Hafızanın geçmiş algısı tekilken tarih ise üslup ve kurallara uygun hale getirilmiş bir geçmiş yazımıdır.(10) Traverso’ya göre tarihin bir bilgi alanı olarak var olabilmesi için hafıza ile arasına mesafe koyması, onu “kendinde geçmiş” kabul ederek ondan kurtulması gerekmektedir.(11) Dolayısıyla yalnızca yazılı tarihi (resmi tarih) bulunanların bir hafızaya sahip olabileceği hâkim düşüncedir. Bu yönüyle tarih, devletlerin içkin rasyonelliğini yansıtan, Batı’nın en büyük tahakküm aygıtıdır.(12) Hafızanın tarihin boyunduruğundan kurtulabilmesi ise özellikle Avrupa-merkezci paradigmanın tartışılması, sömürgeciliğin çöküşü ve de madunların birer politik özne olarak ortaya çıkışı ile birlikte mümkün olmuştur.(13) Ayrıca 20. yüzyılda yaşanan savaşlar, soykırımlar, etnik temizlikler, politik ve askeri baskılar tarihselliğin çöküşüne işaret etmektedir. Hafıza kavramı tam da bu yaşanmış deneyimlerin bir anlatıya dönüşmesi ihtiyacından doğmuştur. Hafızanın taşıdığı böylesi bir potansiyele rağmen Traverso önemli bir uyarıda bulunacaktır. Traverso’ya göre hafıza, direnişin ve haklı bir mücadelenin anahtarı olabileceği gibi tahakkümün biçim değiştirerek sürmesine zemin hazırlayacak biçimde kötü kullanımlara da müsaittir.(14) Traverso’nun bu kötü kullanım ile ilgili uyarısı özellikle liberal düzenin (consensus’un) meşrulaştırılması için hafızanın araçsallaştırılabileceğine yöneliktir. Bunun için başvuracağı ifade ise bellek turizmidir.(15)

Bir süredir kendini bize ‘tarih’ olarak sunan bir hafıza ile karşı karşıyayız. Üstelik sanat tarihi de tüm bunlardan azade değil. Tarih sahnesinden silinen anonim özneler ile kırılgan grupların bireysel ve kolektif hafızaları ile sanat alanında kendilerine daha fazla yer bulmasıyla birlikte tarihsel bir kırılma anına işaret eden bir dönemin yaşandığı düşünülmekteydi. Fakat tüm taktik ve stratejileri belirleyen unsurlar üzerinde etkili olan bu kültüralist ortam içerisinde hafıza, tarihin (sanat) yazgısına bir kez daha teslim edildi. Açıkçası ben, Güneştekin’in tam da böylesi bir ortamdan neşet ettiğini düşünüyorum. Bana kalırsa Güneştekin “karşı-hafızayı” ortaya çıkarmadaki başarısızlığı sebebiyle bir hafıza anlatısı yerine böylesi bir tarihsel perspektif sunuyor. Tarihin hegemonyasına boyun eğmek zorunda kalan Güneştekin’in hafıza anlatısı, giderek tekilliğini yitirerek “karşı-hafızayı” ortaya çıkarabilme potansiyelini de kaybediyor. Tam da bu sebeple Güneştekin’in kayıpların isimlerinin yer aldığı sokak tabelalarından oluşan Kayıp Hafıza adlı çalışması, hem mimesis yasalarına hala sıkı sıkıya bağlı olması hem de tarihsel anlatı biçimiyle arasında bir uyuşmazlık yaratamaması sebebiyle bende ancak böyle bir etki bırakıyor. Ayrıca Hafıza Odası bana kalırsa depolanan, saklanan bir oda olarak müze (tarihin üzerinde hâkimiyet kurduğu alan) fikri ile de örtüşüyor. Güneştekin’in eserlerinde pek rastlamadığımız “karşı-hafızadan” söz edebilme imkânı ise ancak çağın taleplerine uymamak, onunla mükemmelen çakışmamak, bir bağlantı kopukluğu/irtibatsızlık ya da ihtilaf yaratmak ile mümkündür.(16)

Diyarbakır’da üretimlerini sürdüren sanatçılar (birilerinin yine sanat tarihsel bir refleksle Diyarbakır ekolü olarak önümüze sunduğu ve bu sunakta da öldüğünü ilan ettiği) ve Kürt alanından diğer sanatçıların, günlük yaşamın basit gibi görünen imgelerini (Kürt alanının hafızasını yansıtan yani kolektif imgelemini), ironik ve alegorik bir dile başvurarak ortaya koydukları politik-estetik ifade biçiminin aksine Güneştekin’in sanatsal üretimleri adeta tarihe (sanat tarihine) dikilmiş bir abide, anıtsal heykel olarak yükselmektedir.(17) Güneştekin, zamanı (ve de ölümü) plastikleştirdiği Hafıza Tepesi ya da daha önce Comtemporary İstanbul’da sergilenen Ölümsüzlük Odası gibi enstalasyonları ile bir deneyim alanı sunmanın ötesinde izleyiciyi ayartarak bir tür “her şeyi gördüm” biçiminde cezp etme yoluna başvurur. Bu yüzden de büyüklüklüleri ile değil ancak tekillikleri ile ‘ölçülebilir’ olacak acının tarifsizliğine Güneştekin’in işlerinde benim açımdan ne yazık ki rastlamanın pek mümkün olmadığını belirtmek isterim.

Güzel sanatın çoğulluğu uğruna sanatın kendi tekilliğini yitiren Güneştekin’in İnsan Uçup Giden Bir Kuş Değildir ve Yoktunuz eserlerinde izi silinenlerin izine rastlamak ne kadar mümkündür? Belli ölçütlere göre düzenlenen, “çerçevelenen” Güneştekin’in bu ve başka birçok eseri, sergilenişi sırasında iz bırakan hatırlama imgesini de silmektedir. Oysa estetik deneyim tam da silinmez izlerin birer iz olarak duyulur kılınmasıdır. Sanatın hakikate, adalete ve yüzleşmeye dair çağrısı esasen ancak böyle bir hafızayı ortaya çıkarabilmesi ile mümkündür. Kayıp hatıranın ‘canlandırılması’ veya duyulur kılınması tam da böyle bir çağrıdır. Dolayısıyla namevcudiyeti ile şimdiki zamanın ayarını bozan böylesi bir sanat-hafıza; bilinçdışı, ruhsallık, hayaletler, yas ile doğrudan ilişkilidir. “Çerçeveden firar edenin” ya da ona sürekli musallat olanın (mekânsız ve zamansız olanın) birer tekinsiz imge olarak deneyimlenmesidir. Bu da esasen Freud’un algıladıklarımızın ruhsal aygıtta bıraktığı izler olarak tanımladığı bellek izleri ile yakından ilişkilidir. Estetiğinin huzursuzluğu tam da bastırılanın geri dönüşüyle birlikte gündelik yaşamı sekteye uğratarak ona sürekli musallat oluşunda yatmaktadır. Bu anlamda estetiğin huzursuzluğu, “uygarlığın huzursuzluğu” ile de örtüşmektedir.

Dipnotlar

1- Hafıza Odası sergisinin bölge turizmine katkıda bulunduğunu ifade eden bizzat sanatçı Ahmet Güneştekin’in kendisiydi. Bkz.: https://www.tigrishaber.com/gunestekin-elestirilere-yanit-verdi-74418h.htm. Ayrıca sosyal medyada karşılaştığım bu bellek turizmine katılan bir sergi katılımcısının sergi izlenimlerine dair paylaşımında bir başkadır benim memleketim şarkısının sözlerine yer verilmişti. Şarkının hafızalarda bıraktığı ize dair ekstra bir şey söylemeye ihtiyaç olmadığını düşünmekle birlikte bu yazıda bu kolonyalist güzellemeye dair birkaç söz sarf etmeye çalışacağım.

2- Servet Kaplan, Kürt Alanında Çağdaş Sanat ve Siyaset İlişkisi Üzerine: Olağanüstü Hal Koşullarında Bir Sanat Deneyimi, yayınlanmış yüksek lisans tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler yüksek lisans programı, 2021.

3- Jacques Ranciere, Estetiğin Huzursuzluğu: Sanat Rejimi ve Politika, çev. Aziz Ufuk Kılıç, İstanbul: İletişim yay., 2016.

4- Jacques Ranciere, Politik Sanatın Paradoksları, Özgürleşen Seyirci içinde, çev. Burak Şaman, İstanbul: Metis yay., 2015, s.48-49.

5- Jacques Ranciere, Estetiğin Huzursuzluğu, s.13.

6- Jacques Ranciere, Özgürleşen Seyirci, s.51.

7- A.g.e. s.51.

8- İngilizcede to be framed hem “çerçevelemek” hem de “bir tertibe kurban gitmek” anlamlarına gelmektedir. Jacques Derrida’nın The Truth of Painting kitabından aldığı ilhamla Judith Butler Savaş Tertipleri adlı kitabında tam da bu kavrama başvurarak bir analize soyunmaktadır. Kitap her ne kadar estetik saiklerle yola çıkmasa da temsil meselesini, “görsel ve söylemsel bir çerçeveleme”, “editoryal bir süsleme” olarak ele alması ile böylesi bir imkânını da bize sunmaktadır. Çerçeveleme, neyin görüneceğinin ya da nasıl duyulur kılınacağının belirlenmesi üzerindeki etkisi ile politik olduğu kadar estetik ile de yakın ilişkilidir. Bkz.: Judith Butler, Savaş Tertipleri: Hangi Hayatların Yası Tutulur? çev. Şeyda Öztürk, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015.

9- Enzo Traverso, Geçmişi Kullanma Kılavuzu: Tarih, Bellek, Politika, çev. Işık Ergüden, İstanbul: İletişim yay., 2019, s. 19.

10- A.g.e., s.19.

11- A.g.e., s. 22-19.

12- A.g.e., s.22.

13- A.g.e., s.26.

14- A.g.e., s.26.

15- A.g.e., s.10.

16- Sanat alanında özellikle 60’lı yıllardan sonra 90’lı yıllarda da tarihin süreklilik arz eden yapısına ve zamanın kronolojik olarak algılanışına dair yapılan tartışmalar gündemi önemli ölçüde meşgul edecekti. Tarihin seyrine bir müdahalede bulunma amacı taşıyan bu tartışmalarda, ister farklı zamansallıkların bir aradalığına (contemporary) ister eyleme gücüne (actual) gönderme yapsın Nietzsche’nin zamana aykırı (l’intempestif) kavramı referans alınmaktaydı. Bkz.: Friedrich Nietzsche, Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası: Zamana Aykırı Bakışlar 2, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: İthaki yay., 2006.  Çağın taleplerine uymayan ve onunla mükemmelen bir tekabüliyet ilişkisi kurmayan Ranciere’in uyuşmazlık (dissensus) düşüncesi de esasen böylesi bir irtibatsızlığa dayanmaktadır.

17- Türkçede anıt, abide ve eser gibi sözcükler eş anlamlara sahip olmaktadır. Anıt ya da abideler özellikle tarihi bir olay veya şahsiyetin anısı yaşatmak için dikilen, sembolik değeri olan eserlerdir. Birer külte dönüşmeleri sebebiyle de sembolik iktidarın gösterenleridir.

Enzo Traverso: Solun Tarihsel Devamlılığındaki Kopuş, Sağınkinden Daha Derin

Le Monde Diplomatique-Cono Sur baskısından Micaela Cuesta, yazar Enzo Traverso ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide; neoliberalizmin kökenleri, bugünkü durumu ve yeni sağ-neoliberalizm ilişkisi, sosyal medyanın ve dijital araçların mücadele araç ve yöntemlerine etkisi gibi konular üzerinde duruluyor.

Söyleşiye neyle başlayacağını seçmek kolay değil, o nedenle kökenlere dair bir soruyla başlamak aklıma geliyor: içinde yaşadığımız bu zamanın kökenlerini nasıl açıklarsınız? Hangi zamansallıkları davet ediyor? Hangi genel özellikleri ve benzersizlikleri taşıyor?

Neoliberalizmin kökenleri çok eskiye dayanıyor. Entelektüel anlamda, 1930’lara oturtmamız gerekir. Kapitalizmin baskın biçimi olarak, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan tarafından 1980’lerin başında uygulandığından (laboratuvarı olan Latin Amerika’da Pinochet ile bunun çok öncesinden deneyimlendi) en az 40 yaşında. Bu da, neredeyse iki neslin neoliberal tarihsellik rejimi ile yaşadığı anlamına geliyor. Gençler için neoliberalizm bir norm, gezegeni şekillendiren bir “yaşam biçimi”. Deneyimlenmiş başka ekonomik ve toplumsal modellerle karşılaştırabilmek için, bunun en az 70 yaşında olması gerekir. Özetle, neoliberalizmin birtakım ekonomi politikalarından çok daha fazlası olduğuna inanıyorum; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine, ekonominin finansallaştırılmasına, piyasaların kuralsızlaştırılmasına vb. hiçbir şekilde indirgenemeyeceğini düşünüyorum. Şüphesiz, savaş sonrası sürecin baskın kapitalizm biçimi olan “Refah Devleti”nin muzaffer alternatifi olarak görebiliriz, fakat bu basitleştirme olur. Pierre Dardot ve Christian Laval’in vurguladığı üzere, neoliberalizm, Weberyen anlamda bir “kendini hayatta idame etme” yolu, değerleri, davranışları ve genel ahlâkı reçete eden bir antropolojik modeldir. Bireysellik, rekabet ve özel çıkar arayışına dayalı varoluşun örgütlenmesini temel alan bir antropolojik modeldir. Herkes kendi yaşamını kendisinin “girişimcisi” olarak tasavvur etmelidir. Bazıları neoliberalizmi, zamanın yeni bir algılanışı ve temsili olarak tanımlamıştır; neoliberalizm “şimdici”dir çünkü ben sadece şimdiki zamanı bilirim; geçmişi ve geleceği şimdiye sıkıştırır. Değişmez bir toplumsal ve ekonomik çerçevede yenilenme ve kalıcı değişim değilse artık gelecek fikri yoktur; gelecek sadece bireysel “başarı” olarak düşünülebilir ve bu sebeple aynı zamanda özelleştirilmiştir. Bu antropolojik mutasyonu mümkün kılan, 20. yüzyıl devrimlerinin başarısızlığıdır. SSCB artık kimseye cazip gelmemektedir ve karşılaştırırsak, neoliberalizm daha fazla bireysel alanı sunuyor görünüyor (çoğunluk, Foucault bile buna inanmıştır), fakat SSCB’nin carlığı kapitalizme bir alternatifin mevcut olduğunu göstermişti. Bugün kapitalizm “doğallaştırılmıştır” ve bu, onun en büyük başarısıdır. Margaret Thatcher’ın tercih ettiği söylemsel kaide “Hiçbir alternatif yok” idi.

 Farklı yazarlara göre, neoliberalizm ile sembolik figürü büyük oranda Donald Trump olan ve sizin “Sağın Yeni Çehreleri”nde “post-faşizmler” olarak adlandırdığınız şey arasında bir bağlantı olabilir. Bu kitapta, Trump’ın başka şeylerin yanı sıra neoliberalizme bir tepkiden ortaya çıktığı anlayışındasınız. Sorum, Trump ve günümüz aşırı sağının diğer figürlerinin neoliberalizme bir tepki olarak değil de onun bir devamlılığı veya yan ürünü olarak düşünülüp düşünülemeyeceği. 

Trump hiç şüphesiz neoliberalizmin bir ürünü; İtalya’da Berlusconi’den başlayarak Brezilya’da Bolsonaro ve kendinden önceki birçok başkası gibi. Neoliberalizmin bir siyasi rengi yoktur, doğası gereği özel mülkiyete ve piyasaya saygılı bütün siyasi rejimlerle uyumludur (ve bunların içinde eriyebilir). Amerikan finansal elitleri dört yıl boyunca Trump’la çok iyi anlaştılar ve bugün Brezilya’da Bolsonaro ile aynısı oluyor. Ancak 2017 ya da 2020’de adayları Trump değildi. Ocak 2021’de Trump, faşist dürtülerini açık edip seçim sonuçlarını yeniden tartışmaya açmaya yönelerek açık biçimde yıkıcı olan bir hareketi destekleyince elitler onu terk etti. Bunu, demokrasi aşığı ya da ırkçılık karşıtı olduklarından yapmadılar, istikrara ihtiyaçları var ve ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesinde çıkarları yok. Wall Street, Pentagon, orta batı eyaletlerindeki büyük şirketler ve Kaliforniya’daki çokuluslu yeni teknoloji şirketleri, Joe Biden’ın başkan olmasını engellemek için beyaz üstünlükçü bir hareketi asla desteklemeyecekti. Bugün Cumhuriyetçi Parti açık biçimde büyük zorluklarla karşı karşıya çünkü Trump’a olan sadakati, Amerikan müesses nizamının taşıyıcı kolonlarından olma şeklindeki geleneksel rolü ile neredeyse hiç uyumlu değil.

Avrupa’da neoliberal elitler Almanya İçin Alternatif Partisi’ni (AfD), Marine Le Pen’i, Matteo Salvini’yi ya da Vox’u desteklemiyorlar; onların temsilcileri Macron, Angela Merkel ve Mario Draghi. Avrupa Komisyonu’nu ve Avrupa Merkez Bankası’nı destekliyorlar; ulusal egemenliğe ve ulusal para birimine dönüşü talep eden aşırı sağı değil. Radikal sağa doğru devinimin güçlü olduğu doğru. Eğer bu hareketler iktidara gelirlerse neoliberalizme taahhütte bulunmaları ve programlarını gözden geçirmeleri gerekir: Polonya’da ve Macaristan’da olan bu, İtalya’da Lega per Salvini Premier partisinin Draghi hükümetine girmesiyle de bu gerçekleşiyor ve Marine Le Pen’in avrodan çıkmayı düşünmediğini açıklamasının ardından Fransa’da da olabilir. Fakat bu ufak bükülmeler, sağın neoliberalizme tâbi olmasının belirtisi, aksi bir durumun değil. Bir otoriter neoliberalizm biçimi, aşırı sağa ihtiyaç duymaz, Macron Fransa’sında polis şiddetindeki artışı gözlemlemek yeterli. Neoliberal temellerde “faşistleştirilmiş” bir gezegen göz ardı edemeyeceğimiz bir varsayım; teorik bakış açısından hiçbir şey buna karşıt değil. Fakat bugün, bu bana baskın varsayım gibi görünmüyor.

Amerika kıtasının bu tarafında, Güney’de, Trump’ımız yok ama Bolsonaro’muz var. İşaret ettiğiniz gibi, post-faşizmlerin başvurduğu mitler, klasik faşizminkiler ile mukayese edilemez; ikisinde de bir mitsel-ideolojik boyut olduğunu kabul etme konusunda benimle aynı fikirde olacağınızı düşünüyorum. Soru şu olacaktır: hangi “mitolojiler” ya da doğrusunu söylemek gerekirse hangi toplumsal söylem kırıntıları bu siyasi figürlerin yerleştiği ideolojik kalelerin inşasına hizmet ediyor?

Radikal sağın mitolojisi 19. yüzyıldan miras kalmıştır; muhafazakârdır ve klasik faşizmi karakterize eden “ütopik” sorumluluğa ya da geleceğe yönelik bir projeksiyona sahip değildir. Şu anda gezegenin geleceğini planlayanlar neoliberal elitler, aşırı sağ değil. Radikal sağ mitleri, geçmişe dönmektir. Neoliberal sapmadan önceki, 19. yüzyıldan kalma bir kapitalizm biçimiyle örtüşen milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanı bir kültürü bünyesinde barındırır. Bunu söylemek, hiçbir suretle neoliberalizmi savunmak değildir. Microsoft, Amazon, Apple vb. çokuluslu şirketler küresel bir boyuta sahip. Stratejileri, dünyanın büyük kısmında, özellikle de Asya’da vahşi emek sömürüsü koşullarına ve yarı köleliğe yol açan emeğin uluslararası bölünmesini gerektiriyor. “Ütopik” neoliberal vizyoner Elon Musk bile kölelerin yerleştirildiği uydu gezegenlerde yerelleştirilmiş üretimle, bahçeye dönüştürülmüş bir dünya hayal ediyor. Aynı çokuluslu şirketler, Silikon Vadisi’ndeki şirketlerinde Hindistan, Pakistan, Afrika ya da Latin Amerika’dan gelen bilgisayar mühendisleri, mimarlar, tasarımcılar ve uzmanlaşmış teknisyenleri çok iyi koşullarda çalıştırıyor ve bunlara iyi maaşlar ödüyor. Ve hiçbir şekilde çalışanlarının cinsel yönelimleriyle ilgilenmiyorlar. Neoliberal kapitalizm çok ırklı, çok kültürlü ve inanç bakımından çoğulcu Amerika’dan korkmuyor, çünkü bu, Birleşik Devletler’in DNA’sıdır. Beyaz üstünlüğü, beyaz bir toplumun çok ırklı bir ülkede azınlığa dönüşmesi korkusu, küreselleşmiş kapitalizmden önce gelen çok eski bir ırkçı hayalettir.

2008 yılında Massimo Modonesi’ye verdiğiniz bir mülakatta şöyle demiştiniz: “Komünizme dair çalışmalarda, komünizm hatırasının kamusal alanda gölgede kalmasıyla paralel bir genişleme var.” Bununla ilgili olarak, bugün, belki de bu cehaleti temel alarak popülizmin rolünü oynamada (korku üretmek) başarısız olduğu her seferinde komünizmin bir heyula olarak rolünü yerine getirmeye çağrıldığını düşünüp düşünmediğinizi sormak istedim. Ve diğer yandan, bu durum nasıl parçalanabilir?

Massimo Modonesi, ortaya koyduklarıyla kafa patlatılmayı hak eden gerçek bir çelişkiyi yakalamıştı. Komünizmin kamusal alandan göreceli gözden kayboluşu ve tarihine ilişkin çalışmalardaki buna paralel artış, “hafıza mekânı”na dönüşümü gösteriyor. Kavramı ilk kullanan Pierre Nora’ya göre, “hafıza mekânları”, belleğin toplumsal bedende atmayı sona erdirdiği ve artık kolektif bilgi, pratik ve deneyimler dizisi olarak nesilden nesle aktarılmadığı zaman doğar. Komünizmin tarihselleştirilmesi, gerçek yaşamda ortadan kaybolması ile aynı zamana denk gelir. Bu, anti-komünist söylemin ortadan kaybolması anlamına gelmez: varlığını sürdürür ve çeşitli vesilelerle demagojik yöntemler ile harekete geçebilir; 2019-2020’de Bernie Sanders’a karşı kampanyayı düşünelim, İspanya sağının Podemos’a karşı kampanyasını vb., ancak genel olarak anti-komünizm, artık sağın hayali ve kültürünün asli bir unsuru değildir. Kültürel ve ideolojik “arşiv”inin bir parçası olarak herhangi bir anda tekrar aktifleştirilmeye hazır biçimde arka planda durur. Bu bakış açısından, bir mukayesenin taslağını çizmek ilgi çekicidir. Sahneden atılsa bile, komünizm yeni alternatif hareketlerin kültür ve tahayyülünde neredeyse tamamen yok iken anti-komünizm sağın ideolojik arşivinde varlığını sürdürür. Arap Baharı’nda, Wall Street’i İşgal Et hareketinde, İspanya’daki 15M hareketinde, Fransa’daki Nuit Debout (Çalışma kanunu reformlarına karşı Fransa’da 2016 yılında başlayan yaygın protestolar; ç.n.) protestolarında vb. bu işleviyle ilgili bir rol oynamadı. Aşırı sağ, repertuarına –milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, homofobi, kadın düşmanlığı vb.- bağlı kalarak bazı varyantları (İslamofobi, antisemitizmin yerini alma eğilimindedir) piyasaya sürüyor. Alternatif hareketler kendilerini yeniden keşfetmelidir, ancak komünist gelenekte kesinlikle var olan fakat baskın olmayan sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı bir kültür haricinde geçmişle herhangi bir süreklilik iddiasında bulunmazlar.

Bu bakış açısından, tarihsel devamlılıktaki kopuş, solda, sağdakinden daha derindir. Yeni alternatif hareketler, liberter bir geleneği yeniden keşfediyorlar; öğretisel anlamda anarşizm anlamında değil, bundan ziyade anti-otoriter hassasiyet, yerleşik geleneklere kayıtsızlık, yatay demokrasi, kolektif katılım, tüm hiyerarşilerin reddi olarak. Pratiklerinde, ekolojide, yeni haklar talebinde, toplumsal eşitsizlik eleştirisinde, sınıf, ırk, din ve cinsiyet ayrımcılığı eleştirisinde bir tür “biçimsel kesişimcilik” içinde aynı meşruiyete sahiptir. Bazen bu hareketler, gizlenmiş gelenekleri toprağa gömülü olduğu yerden çıkarır, örneğin Paris Komünü, 20. yüzyıl boyunca komünizmin ona verdiği imajın dışında, bir doğrudan demokrasi deneyimi olarak yeniden keşfedildi: Ekim Devrimi’nin henüz olgunlaşmamış bir habercisi şeklindeki imaj.

Özgürleştirici bir eylemin yararına bir kullanım/yeniden işlevlendirme hakkı ile özdeşleşmiş kavramları, yazarları ya da kategorileri ele alma çağrısı, solun belirli akımlarının karakteristik bir hareketidir. Bugün benzer bir harekete şahit oluyoruz gibi görünüyor ama tam tersi yönde işaret var: taraftar toplamak için solun kavram ve kategorilerini alan sağ. Onun tarafında yeni kalmış görünüyor; “devrim”, isyan, özgürlük ve hatta bazı durumlarda cumhuriyet. Soru şu: Eleştiri, en önemli unsuru olan kelama, yani sava bu kadar az değer biçiliyor görünürken nereye atfedilebilir?

Sağ ve sol arasında böylesine büyük bir “fikir alışverişi”nden bahsedilebileceği konusunda emin değilim. Sol, sağdan bazı analitik kategorileri ödünç almıştır. Walter Benjamin’den Mario Tronti’ye, çok iyi tanıdığınız yazarların “istisna hâli” ya da “siyasetçinin özerkliği” gibi kavramları kullanmalarını bir düşünün. Hatta bütün bir damar olarak Marksizm ve eleştirel teorinin Heideggerci ilişkisini, en başta da Herbert Marcuse’u göz önünde bulundurun. Onların tarafında, bazı aşırı sağ düşünürler (örneğin Alain de Benoit) Gramsci’yi kapsamlı biçimde kullanmıştır. Jacob Taubes’in Schmitt ile mektuplaşmasında savunduğu gibi, bu, azaltılamaz bir mesafeyi ima eden imkânsız bir “diyalog”dur. Bir diyalogdan öte, bu bir simetridir: hem faşizm hem de komünizm, liberal geleneğe bir kez daha farklı perspektiflerden ve zıt hedeflerle meydan okudu. O halde, kalıtımsal bir yaklaşımı benimsersek geçişler sabittir: Frankfurt Okulu tarafından detaylandırılmış araçsal rasyonalite kavramında Weber ve de Nietzsche’den izler ya da genç Lukács’ın Marksizm’inde romantizmin izlerini vb. bulmak zor olmayacaktır. Ancak, analitik kategoriler, değer veya ilkeler değildir. Ne sosyalizm ya da komünizm fikrini sağın değerleriyle inşa edebilirsiniz ne de bir faşist düzen fikrini solun değerleriyle. Sadece klasik liberalizmden ilham alan bir dünya görüşü sağın değerleriyle solun değerlerini karıştırabilir. Bu hatanın en açık örneği, siyasi düşünce tarihinin en muğlak ve aldatıcı kavramlarından olan totalitarizm kavramıdır. “Devrimci” retoriğin milliyetçilik tarafından benimsenmesi yeni değildir –geçmişi, faşizme ve “muhafazakâr devrim” dedikleri şeye kadar dayanır- fakat bu, değerlerle değil her halükârda politik eylemin biçim ve araçlarıyla ilişkilidir.

Benim bugünkü izlenimim, yeni sağın, eski “faşist devrimci” retoriğini terk ettiği ve solun fikirlerini sahiplenmediğidir. Liberal geleneğin dil ve söylemini –“değerler”i ne ölçüde yaptıklarını bilmiyorum- dönüştürüyor; demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, kurtuluş, haklar vb. sloganları lügatına entegre ediyor. Bununla birlikte, söz konusu kavramlar 1848’de ya da 20. yüzyılın birinci yarısında hâlâ sahip oldukları yıkıcı anlamı yitirmişlerdir. Bunlar artık evrensel kavramlardır, herkesin sahip çıkabileceği kapsamda suiistimal edilmiş ve bitap düşmüşlerdir, çünkü artık bir anlamları yoktur. Yeni sağın bu kavramlara verdiği içerik muhafazakâr ya da gericidir: “demokrasi”, plebisiter mutabakat anlamına gelir; “kurtuluş”, dışarıdan gelen kültürlerin (İslam) etkilerine karşı savunma anlamındadır; hakların savunulması, Batı medeniyetinin fetihlerini tehdit edebilecek azınlıkların dışlanması demektir; “feminizm”, İslami gericiliğe karşı mücadeledir vb. Aşırı sağ, halk sınıflarında fikir ittifakı buluyorsa (her yerde oluyor; ABD’den Brezilya’ya, Almanya’dan İtalya’ya) bu, yeni bir dilin benimsenmesinden değil, solun bunları terk etmesinden, sol parti ve sendikaların zayıflaması ve bugün olmamasından, kolektif eylem, örgütlenme ve dayanışma hafızası ve kültürünün artık var olmamasındandır. Sol, kolektif kurtuluş kavramını somutlaştırmıştır; aşırı sağ ise bir günah keçisi aramayı öneriyor. Trump, Bolsonaro ve Le Pen’in seçim mutabakatı, solcu bir dili benimseme olgusunda değil, -bazı durumlarda- protesto oyunu sermayeye çevirme becerisinde yatar.

Son soru ile bağlantılı olarak; başka şeylerle birlikte kitaplarınız sayesinde de biliyoruz ki okuryazar kültürün gerilemesinin hararetinde entelektüelin rolü ve onun kamusal alandaki etkisi de gerilemiştir. Bu kültürün ürettiği dünya imgeleri, “videosfer”inkilerden farklılık gösterir. Bu bakımdan, hangi “dünya görselleştirmeleri” (geçmiş ya da bugünkü), hangi bilinçsiz düşünme biçimleri veya çağdaş “dijitosfer”imizde –yakın zamanlardaki bir röportajınızda yarı şaka yarı ciddi böyle adlandırdınız- hangi anlatılar hâkimdir?

Saf olabilirim ama ben “dijitosfer”in potansiyelleri konusunda epey iyimserim. Tabii ki benim bu değişimi kavrayışım çok tahmini, çünkü başka iletişim araçlarını tercih eden bir nesle aitim ve bu nesil, söz konusu yeni araçlara çok aşina değil, ancak bazı iri ölçekli gerçekler ayan beyan ortada. Sosyal ağlar, kamusal alanın bütün yapısını tamamen dönüştürdü, çünkü bir yandan şeyleştirmeyi tamamladılar –bütün ağlar çokuluslu şirketlere ait-, fakat diğer yandan da yıkıcı aygıtlar haline geldiler. Bu olgunun bir örneği, 2018 ve 2019 yıllarında Fransa’daki “sarı yelekliler”. Geleneksel kamusal alanın bütün araçları –basın, televizyon kanalları ve radyo- bu hareketi suçlu çıkarmak konusunda hemfikirdi: popülist, ilkel, şiddet içeren, kültürel anlamda gerici, temsili demokrasinin kurumlarına saygısız olacak düzeyde gerici vb. Sosyal ağlar sayesinde, bu kendiliğinden hareket kendi yapılarını, kolektif tartışmanın ileri düzeyde demokratik biçimlerini, bütün toplumsal sorunlara dair yatay tartışmayı yaratmayı başardı ve kendi gösterilerini örgütledi. Kamuoyu araştırmaları gösterdi ki, her şekilde suçlu çıkarılan bu hareket, nüfusun yüzde 70’inden fazlasının kendisi ile fikir birliğini elde etmişti. Bu örnek genişletilebilir: 2011’deki Tunus isyanından 2019’da Cezayir’deki “Hirak” protestolarına Arap Baharı, sosyal medyaya çok borçlu. ABD’deki Black Lives Matter hareketinin, Hong Kong’da ve son olarak Minsk ve Burma’daki hareketlerin taşıyıcısıydı sosyal medya araçları. Sosyal ağlar, Habermas’ın kavramı kullandığı anlamda, muhtemelen 21. yüzyılın kamusal alanının ayrıcalıklı ifade alanını oluşturmaktadır: aklın eleştirel kullanımının icra edilebileceği bir sivil toplum alanı. Neoliberalizm, “dijitosfer”i bir şeyleştirme ve yabancılaştırma alanı olarak destekler: vatandaş olma statüleri yerini tüketiciler olmaya bırakmış izole bireyleri birbirine bağlayan, piyasanın aracılık ettiği iletişim. Sosyal ağların yıkıcı kullanımı, bu şeyleştirme taşıyıcılarını, toplumsal ve politik alanın yeniden sahiplenilmesini hedefleyen seferberlik ve kolektif eylem taşıyıcılarına dönüştürdü.

Şu anda, şimdiciliğin damga vurduğu bir zamanda yaşadığımız tezini kabullenirsek pandeminin; ifade etme ve başkalarıyla birlikte olma – her ikisi de bu durumu aşan bir şeyi organize etmek için gerekli örnekler olan- zamanını ve imkânını elinden alan acil ve zorunlu bir durdurmayı gerektirdiği için, bu deneyimi tamamlamaya geldiğini teyit etmenin uygun olduğunu düşünüyor musunuz? 

Şimdicilik –şimdiye sıkıştırılmış dünya- zamanımızın ufku olmayı sürdürüyor, fakat pandemi aynı zamanda onun çelişkilerine de ayna oldu. Bir yandan neoliberalizmin zaferini kutladı. İlk defa insanlığın kaderi –küresel bir pandeminin çözümü, tüm dünyanın saat yönünü yavaşlattı-  kapitalizmin ellerine teslim edildi. Tüm devletler, aşı geliştirme ve üretme işini büyük çokuluslu şirketlere emanet etti; özel şirketlerin hizmetine sunuldular ve şu anda piyasadan satın aldıkları dozlar ile nüfuslarını aşılamaktan sorumlular.

Bu, ilkesel bir tercih, çünkü araştırmalar kamu finansmanı sayesinde olağanüstü bir ivme gördü, fakat bu finansman, bunları nasıl yöneteceğine karar veren özel şirketlere bağlandı. Marx’ın dediği şekliyle, kapitalizm tüm yasal-politik üstyapılar üzerindeki ontolojik üstünlüğünü göstermiştir, çünkü egemenlik ilkesinden vazgeçilmiş ve sermayenin denetimine boyun eğilmiştir. “Siyasetin özerkliği” aniden silinmiştir. Ancak bu, durumun sadece bir yüzü. Diğer yüz gösteriyor ki, pandemi küresel ölçekte yaygın bir anti-kapitalist bilinci ateşledi. İnsanlar, pandemiden ulusal çözümlerle çıkmanın imkân dâhilinde olmadığını, küresel krizin küresel bir yanıt gerektirdiğini, bu yanıtın da kamusal güçlerin yeninden etkinleştirilmesini beraberinde getirdiğini anladılar. Binlerce insanın sağlığı, yalnızca kendi kârlarıyla ilgilenen bir avuç çokuluslu şirkete emanet edilemez. Bütün ülkelerde tartışmalar, on yıllardır süren özelleştirmeler ve kamu harcamalarındaki kesintilerle zayıflatılan ulusal sağlık sistemlerinin yetersizliklerine –pandeminin ilk aylarında maske ve oksijen tüpü sıkıntısı vardı- odaklandı. Sonunda, uluslararası kamuoyu yeni bir küresel mutabakat talebini ifade ediyor. Biden’ın politikaları ve Avrupa Birliği’nin yeniden başlama planları, bu toplumsal talebe ilk ve çekingen bir yanıt olan yamuk gösteren ayna gibi.

Son olarak, Solun Melankolisi kitabınızda tipik bir karmaşık entelektüel siyasi operasyon olarak adlandırdığınız şeyin, şimdiki zamanda ne şekilde onu aşabilecek bir çatlak açabileceğini ve bugün engellenmiş gibi görünen diğer yönleri hayal etmemize yol açabileceğini düşünüyorsunuz?

Solun Melankolisi kitabımda, “iyileştirmeye” çalıştım, yani, solun duygusal yapısına her zaman ait olan ancak yine her zaman yerinden edilen, gizlenen ya da sansürlenen bir hissin meşruiyetini tanımaya. Tarihini yeniden inşa etmeye çalıştım ama ona, 20. yüzyılın yenilgilerinin ardından gerekli olan bir “yas özeni” dışında iyileştirici nitelikler atfetmeye asla çalışmadım. Bana öyle geliyor ki, solun melankolisi bugünün mücadelelerine eşlik edebilir ve yeni projelerin doğuşunu yüreklendirebilir, ancak kesinlikle onların yerine geçmez. İlki, solun kendini tanımasına ve yeni bir özdüşünümsel olgunluğa ulaşmasına yardım ediyorsa verimlidir, fakat yaratıcı erdemlere sahip değildir. Sol, kapitalizm olmaksızın ve kapitalizme karşı yeni bir gelecek fikri icat etmelidir. Önümüzdeki yol uzun, ancak çizgisel ve birikimsel bir süreç değil; beklenmeyen tersine dönüşlere, değişimlere ve hızlanmalara hazırlanmalıyız.

https://www.eldiplo.org/notas-web/la-ruptura-de-continuidad-historica-ha-sido-mucho-mas-profunda-en-la-izquierda-que-en-la-derecha/  adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Kaynak: http://gercegingunlugu.blogspot.com/2021/11/enzo-traverso-solun-tarihsel.html?m=1

Sosyalist Strateji ve Parti – Gilbert Achcar

Bu metin, Gilbert Achcar’ın Güney Afrika’daki Anti-kapitalist Gelecek için Diyaloglar adlı girişim için sunduğu “Marksizm, sosyalist strateji ve parti” başlıklı konuşmasının dökümüdür. Konuşmasında Achcar, Marx’tan günümüze parti anlayışlarının ve bunun günümüzdeki sosyalist strateji üzerindeki etkilerinin izini sürüyor. Bu transkript, Gilbert Achcar tarafından gözden geçirilmiş, düzenlenmiş ve tamamlanmış halidir. Konuşmanın orijinal video kaydına buradan ulaşabilirsiniz.

Beni bu toplantıya davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Bir Senegalli olarak doğup büyüdüğüm kıta olan Afrika’dan yoldaşlarla bu konuları tartışmak benim için büyük bir şans.

Toplantının düzenleyicileri tarafından tanımlanan “Marksizm, sosyalist strateji ve parti” konusu oldukça geniştir. Çok sayıda vakayı ve çok çeşitli durumları kapsamalarına rağmen, bu konuların her biri tekildir. Herkesin bildiği gibi çokça “Marksizmler” vardır; her akım kendisinin tek gerçek ve özgün olanı olduğuna inanmakla birlikte… Ve kesinlikle birçok olası sosyalist strateji vardır, çünkü stratejiler normalde her ülkenin somut koşullarına göre belirlenir. Her yerde aynı olabilecek küresel bir sosyalist strateji olamaz. Aynı şekilde her vakit ve her ülke için geçerli olan tek bir parti anlayışı da yoktur diyebilirim. Stratejik ve örgütsel meseleler yerel koşullarla ilintilendirilmiş olmalıdır. Aksi takdirde, Lev Troçki’nin yerinde bir şekilde “bürokratik olarak soyut enternasyonalizm” dediği şeye sahip olursunuz ve bu her zaman çok steril olur. Bunu aklımızda tutalım.

Tartışmamız Marksist bir çerçeveye bağlı kaldığından dolayı, Marksizmin tarihi boyunca geliştirilen birkaç kavramı tartışıp, artık epeyce uzun diyebileceğimiz Marksizm deneyiminden dersler çıkararak birkaç sonuca varmaya çalışacağım.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto ve Birinci Enternasyonal

Birleşik bir teorik ve pratik siyasal yönelim olarak Marksizmin doğuşunu, 1848’de çıkan Komünist Parti Manifestosu ile tarihlendirebiliriz. Bu, bizi, içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ile Marksizmin doğduğu zaman arasındaki koşulların devasa değişimi üzerine düşünmeye zorlayan uzun bir tarihtir. Marx ve Engels, Marksizmin politik bir hareket olarak bu kurucu belgesinden başlayarak, en başından itibaren çok fazla esneklik gösterdiler. Manifestoda, komünistlerin diğer işçi sınıfı partileriyle ilişkisi üzerine olan bölüm iyi bilinir ve oldukça önemli ve ilginçtir, çünkü bu bölüm, henüz başlangıç ​​aşamasında, doğmakta olan Marksist teoriye bağlı siyasi düşüncenin çerçevesini çizer. Bu bölüm, Marksist perspektifin erken dönem bir ifadesidir ve bu nedenle de kuşkusuz mükemmel değildir. Ancak yeni bir küresel siyasi perspektifin çizilmesi açısından çok önemli tarihi bir belgedir. Siyasi bir “manifesto” olarak düşünüldüğünde, eylemle oldukça ilintilidir.

İçinde şu ünlü satırları okuruz: “Komünistler bir bütün olarak proleterlerle nasıl bir ilişki içindedir? Komünistler, diğer işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmazlar.” Bu elbette, belgenin başlığının bizzat Komünist Parti Manifestosu olduğu düşünüldüğünde, komünistlerin kendilerine ait bir parti kurmayacakları anlamına gelmez. Aslında, Almanca orijinalin daha doğru bir çevirisi şöyle olurdu: “Komünistler, diğer işçi sınıfı partileri karşısında özel bir parti değildir.” (“Die Kommunisten sind keine besondere Partei gegenüber den andern Arbeiterparteien.”) Burada asıl vurgulanan, Komünist Parti’nin işçi sınıfının diğer partilerinden farklı olmadığıdır. “Diğer işçi sınıfı partileri” ile ne kastedildiği birkaç satır sonra açıklığa kavuşur, ancak komünistlerin onlara “karşı” olmadığı fikri hemen ardından açıklanır.

“Onların”, yani komünistlerin, “proletaryanın bir bütün olarak çıkarlarından ayrı ve harici hiçbir çıkarları yoktur.” Bir başka deyişle, komünistler kendi gündemi olan kendine özgü bir sekt oluşturmazlar. Tüm proleter sınıfın çıkarları için savaşırlar. Onlar proletaryanın ayrılmaz bir parçasıdır ve kendi çıkarları için değil, proletaryanın sınıf çıkarları için savaşırlar. Bu gerçekten çok önemli bir konu, çünkü tarihten biliyoruz ki birçok işçi sınıfı partisi, belirli çıkarları temsil eden bloklar şeklinde, bir bütün olarak sınıftan koptu. Tarih böyle örneklerle yüklüdür.

Dolayısıyla komünistlerin, bir bütün olarak proletaryanın çıkarlarından ayrı ve harici çıkarları yoktur. Sınıfın özlemlerinden ayrı kendi sekter ilkeleri olamaz. O halde komünistlerin ayırt edici özelliği nedir? “Onlar, diğer işçi sınıfı partilerinden yalnızca bununla ayrılırlar” –  cümlesini iki nokta takip eder:

  1. Enternasyonalist bakış açısı ya da “Farklı ülkelerin proleterlerinin ulusal mücadelelerinde [komünistler] tüm proletaryanın ortak çıkarlarına işaret eder ve onları öne çıkarır” anlayışı. Proletaryanın milliyetten bağımsız çıkarları olan (“von der Nationalität unabhängigen Interessen”) küresel bir sınıf olduğu fikri Manifesto’daki komünistlerin alamet-i farikasıdır.
  2. İşçi sınıfı mücadelesinin nihai hedefinin – toplumun dönüştürülmesi ve kapitalizmin ve sınıf ayrımının ortadan kaldırılması – takibi. Burjuvaziye karşı mücadelenin çeşitli aşamalarında komünistler bu uzun vadeli perspektifi temsil ederler. Nihai hedefi her zaman akıllarında tutarlar ve parçalı mücadelelere veya kısmi taleplere saplanarak nihai hedefi asla gözden kaçırmazlar.

Bunlar, işçi sınıfının bir kesimi, işçi sınıfı içinde bir grup veya parti olarak tüm sınıfın çıkarları için savaşan komünistlerin iki ayırt edici özelliğidir. Bunun hem pratik hem de teorik sonuçları vardır. Pratik düzeyde, komünistler “her bir ülkenin işçi sınıfı partilerinin en ileri ve kararlı kesimini” oluştururlar. Siyasi pratikte en kararlı olanlardır, çünkü hareketi her zaman ileriye, daha fazla radikalleşmeye doğru iterler. Teorik düzeyde, analitik perspektifleri sayesinde komünistler, çeşitli mücadeleler hakkında geniş ve kapsamlı bir anlayışa sahiptir. En azından oynamayı diledikleri rol budur.

“Komünistlerin acil amacı, diğer tüm proleter partilerinkiyle aynıdır.” Ortaklığa yapılan bu yinelenen vurgu önemlidir; biz komünistlerin -ki burada Marx ve Engels yazıyor- tek proleter parti değil, proleter partilerden biri olduğumuz fikri… Komünistlerin işçi sınıfının tek partisini teşkil ettiği ve başka hiçbir partinin sınıfı temsil etmediği şeklindeki sekter iddia, kesinlikle burada savunulan anlayış değildir.

Peki komünistlerin diğer proleter partilerle paylaştıkları acil amacı nedir? Bu soruya verdikleri cevap, Marx ve Engels’in diğer proleter partilerle ne demek istediklerinin iyi bir emaresidir. Bu amaç, “proletaryanın bir sınıfa dönüştürülmesi, burjuva egemenliğinin yıkılması ve proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesidir.” Bu hedefler, iki yazarın proleter partilerle ne demek istediğini tanımlar. Ve “komünistler, diğer işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmazlar” (veya diğerlerine nazaran özel bir parti) diyen baştaki cümleye ışık tutarlar. İşçi sınıfı partileri ile Marx ve Engels, bu amaçlar için savaşan tüm partileri kastetmiştirler: sınıfın siyasal inşası, burjuva egemenliğinin devrilmesi ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi.

Bunun ötesinde, Marx ve Engels’in siyasi biyografilerinin ve yazılarının açıkça gösterdiği şey, genel bir parti teorisine sahip olmadıklarıdır; böylesi genel bir teori geliştirmekle ilgilenmiyorlardı. Bunun nedeninin başlarken vurguladığım nokta olduğuna inanıyorum: parti, sınıf mücadelesi için, devrimci mücadele için bir araçtır ve bu araç farklı koşullara uyarlanmalıdır. Bütün zamanlar ve ülkeler için geçerli genel bir parti kavrayışı olamaz. Sınıf partisi, dünya çapında aynı modele sahip bir dini mezhep değildir. Her dönemin ve ülkenin somut koşullarına uyması gereken bir eylem aracıdır.

Bu mevcut koşullara uyarlama fikri, Marx’ın ve Engels’in siyasi tarihinde sürekli olarak yürürlükte idi. Çabucak fazla sekter buldukları, Blanquist bakış açısına daha yakın olan bir grupla erken siyasi angajmanlarından, Avrupa’nın 1848’de tanık olduğu devrimci dalganın ışığında 1850’de ifade ettikleri daha incelikle işlenmiş görüşe kadar… Almanya’ya odaklanan ünlü bir metinde, “Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı”nda, iki arkadaş, komünistleri, kendilerinin Komünist Manifesto’da ana hatlarını çizdikleri yaklaşımı aynen uygulayanlar olarak tanımladılar: devrimci süreci ilerletmek için çabalayanlar ve proletaryanın diğer sınıflardan ayrı örgütlenmesini savunanlar.

Bu amaçla işçi kulüplerinin kurulması çağrısında bulundular. Jakobenler gibi siyasi kulüplerin kilit aktörlerden olduğu Fransız Devrimi örneğini akıllarında tutuyorlardı. Aynı şeyi 1850’de Almanya için savundular; ancak bu sefer, sürekli olarak burjuva ya da küçük-burjuva demokratları aşmayı taktik edinmiş proleter kulüpler (bugün kitle partisi diyeceğimiz şeyi oluşturan)… Proletarya partisi, devrimci süreci ileriye götürmek, onu kesintisiz bir sürece dönüştürmek için bunu yapmalı idi: “sürekli devrim” o ünlü belgede kullandıkları terimdir.

Marx ve Engels daha sonra, Birinci Enternasyonal’in 1864’te kuruluşuna kadar, resmi olarak bir siyasi örgüte dahil olmadan zamanlarını geçirdiler. O dönemde kendilerine atadıkları rol, ulusal bir örgüte dahil olmaktansa, doğrudan uluslararası düzeyde hareket etmekti. Birinci Enternasyonal farklı akımlardan oluşan geniş bir yelpazeyi bir araya getirdi. Anarşistler ve tabii ki Marksistler ile birlikte bugün sol reformistler olarak adlandırabileceklerimizin de dahil olduğu yekpare olmayan bir yapıya sahipti. Anarşistlerin kendileri esas olarak iki farklı akımdan oluşuyordu: Fransız Proudhon’un takipçileri ve Rus Bakunin’in takipçileri. Böylece, dönemin arkaik dilinde resmi adı “Uluslararası Emekçiler Birliği” (International Workingmen’s Association) olan Birinci Enternasyonal’e çeşitli eğilimler ve işçi örgütleri katıldı.

Birinci Enternasyonal, Paris Komünü ile doruğa ulaştı. 18 Mart 1871’de başlayan ve yaklaşık iki buçuk ay sonra kanlı bir baskınla son bulan Parisli emekçi kitlelerin, işçilerin ve küçük burjuvazinin ayaklanması olan Paris Komünü’nün 150. yıl dönümünü bu yıl kutluyoruz. Bu trajik sonuç, gerileme dönemlerinde sıklıkla rastlanan, hizip içi çatışmalarda keskin bir artışın ardından Enternasyonal’i sona erdirdi.

İkinci Enternasyonal, Sosyal Demokrasi, Lenin ve Luxemburg

Sonraki aşama, Marx ve Engels’in İngiltere’den çok yakından takip ettiği Alman sosyal demokrasisinin ortaya çıkışıydı. Marx’ın ünlü metinlerinden biri, Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin 1875’teki kuruluş kongresinden önceki taslak programı üzerine bir yorum olan Gotha Programının Eleştirisi’dir.

Daha sonra, 1883’te Marx’ın ölümünden sonra, 1889’da Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılında İkinci Enternasyonal kuruldu. Engels hâlâ faaldi; altı yıl sonra ölecekti. Böylece Marx ve Engels, yaşamları boyunca çok çeşitli örgüt türlerine katkıda bulundular. Enternasyonalleri düşünün, Birinci ve İkinci: İkinci, Birinci’de yer alan gruplardan oldukça farklı olan kitlesel işçi partilerini kapsıyordu ve daha dar bir siyasi görüş yelpazesini ihtiva ediyordu. Tartışmaya oldukça açık olmasına rağmen, anarşistler saflarında hoş karşılanmıyordu. İkinci Enternasyonal, 19. yüzyılın sonu itibariyle çoğu Avrupa ülkesinde yasal olarak yürütülmesi giderek mümkün hale gelen, sendikalardan seçimlere kadar tüm sınıf mücadelesi biçimlerinde yer alan kitlesel işçi partilerine dayanıyordu.

Kitle mücadelesine katılan bu işçi partileri, küçük bir aydın devrimci grubun darbe yoluyla iktidarı ele geçirebileceği ve iktidarı ele geçirdikten sonra kitleleri yeniden eğitebileceği fikrine dayanan Blanquism’in eleştirisinin bağlamında ortaya çıktılar. Fransız Devrimi ile gelişen radikal akımlardan birinden doğan bu bakış açısı, Marx ve Engels tarafından aldatıcı (illusory) olarak şiddetle eleştirilmiş ve onların derinden demokratik olan devrimci değişim anlayışlarının karşısına konmuştu.

Marx ve Engels’in yaşadıkları dönemden beri Marksizm, bildiğimiz gibi, çeşitli sürümlerden (avatars) geçti, ancak yirminci yüzyılda en baskın olanı tartışmasız Rus modeliydi. Daha spesifik olarak, bahsettiğimiz model, İkinci Enternasyonal’in bir seksiyonu olan Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevik fraksiyonu tarafından geliştirilen Marksizmin bir çeşidiydi. Partinin 1912’de bölünmesinden sonra, hem Bolşevik hem de Menşevik kanat, 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kısa süre sonra krize girecek olan Enternasyonal’e bağlı kaldı.

Rusya’daki koşullar, elbette, Fransa ya da Almanya’nın ya da Enternasyonal’in geniş seksiyonlarının bulunduğu diğer çoğu ülkenin koşullarıyla karşılaştırıldığında oldukça istisnaiydi. Rusya, kısa dönemler dışında hiçbir siyasi özgürlüğe izin vermeyen çok baskıcı bir devlet olan çarlık tarafından yönetiliyordu. Rus devrimcileri siyasi polisten saklanarak çoğu zaman yeraltında çalışmak zorunda kaldılar.

Leninizmin bir parti teorisi olarak doğuşu bu çok özel koşulların ışığında düşünülmelidir. Bir parti teorisi olarak Leninizm, geçen yüzyılın hemen başında doğdu, ilk büyük belgesi Lenin’in Ne Yapmalı? (1902) kitabı idi. Bu kitap, büyük ölçüde tarif ettiğim koşulların meyvesi olan bir örgüt ve mücadele anlayışı sunuyordu: “komplocu” (conspiratorial) bir şekilde hareket eden profesyonel devrimcilerin yeraltı partisi. O zamanın koşullarında devrimcilerin faaliyet gösterebilmelerinin tek yolu buydu Rusya’da.

Yine de Lenin’in konuyla ilgili düşüncesinin evrimini incelediğimizde, 1905 Devrimi’nden sonra, işçi sınıfı kitlelerinin kendiliğinden radikalleşme potansiyelinin daha iyi bir değerlendirmesine yönelik bakış açısını değiştirdiğini görüyoruz. Başlangıçta işçilerin kendiliğinden eğilimlerinin ancak sendikacı bir perspektifin sınırları içinde kalacağı konusunda ısrar ederken, 1905’ten sonra işçi sınıfı kitlelerinin bazı anlarda herhangi bir örgütten daha devrimci olabileceğini anladı – kendi örgütü de dahil!

Ancak bu, Menşevikler ve Bolşevikler arasında 1905’ten önce parti anlayışı hakkında ortaya çıkan anlaşmazlığı çözmedi: Partinin üyeliği ne kadar büyük olmalı? Üyelik için hangi koşullar olmalıdır? Tüm parti üyeleri günlük siyasi faaliyetlere tamamen katılmalı mı, ya da aktif katılım düzeyleri ne olursa olsun üyelik aidat ödeyen destekçileri içermeli mi? Bu tartışma 1903’te kızışmıştı. Ancak yıllar sonra, 1912’de parti bölündüğünde, en ciddi ayrılık örgütsel olmaktan çok politikti -liberal burjuvaziye karşı tutum-. Bu, Ne Yapmalı?’da ifade edilen parti anlayışına çok eleştirel yaklaşan Troçki gibi birinin, siyasi olarak Bolşeviklere hala daha yakın olan tutumunu açıklıyor. Dolayısıyla, 1912’den sonra her iki kanada karşı uzlaştırıcı duruşunu, bu farklı konularda her biri ile hem hemfikir olduğu ve hem de aynı fikirde olmadığı için.

Aynı dönemde aslında Rosa Luxemburg Alman Sosyal Demokrat Partisi’ni Lenin’den daha fazla eleştiriyordu. Lenin partiyi bir model ve temel ilham kaynağı olarak görürken, Rosa Luxemburg parti liderliğini soldan eleştiren en önde gelen kişi idi. Lenin’in parti anlayışını da eleştiriyordu, çünkü işçi sınıfı kitlelerinin devrimci potansiyeline ve devrimci zamanlarda sosyal demokrat partinin liderliğini kuşatma yeteneklerine dair esaslı bir inanca sahipti.

Buraya kadarki kısa ve kısmi kuşbakışı, işçi partisi ve onun rolüne ilişkin kavrayışlarda karmaşık bir çeşitliliğin var olduğunu göstermeye yeterlidir. Bu gerçeklik, bu çeşitli görüşlerin sahiplerinin dayandığı farklı ülkelerin farklı koşullarının dikkate alınmasını daha da önemli kılıyor. Bolşevik partisi 1917’de büyük bir kitle partisine dönüştü. 1917’deki radikalleşme ve devrimci süreç sırasında parti, Rusya işçi sınıfının büyük bir kesimini ve Rus Devrimi’nin toplumsal tabanının diğer bileşenlerini kazandı: askerler, köylüler ve diğerleri. Parti, süregiden kitlesel radikalleşmeyi özümsemek için saflarını genişçe açtı. Burada, değişen koşullara intibak etmek için gerekli olan örgütsel biçim esnekliğinin yürürlükte olduğunu görüyoruz.

Genellikle Leninizme atfedilen “demokratik merkeziyetçilik” formülü aslında Lenin’den gelmedi. Tartışmada demokrasi ve eylemde merkeziyetçiliğin birleşimini işaret ederek Alman sosyal demokrasisinin örgütsel işleyişini özetlemektedir. Bu ifade tartışmayı engellemek için değildi. Aksine, ifadenin demokratik yarısına vurgu yapılmıştı. Çarlık Rusya’sının zorlu koşullarında bile, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin her kanadında her zaman birçok tartışma, açık anlaşmazlıklar ve örgütsel hiziplerin oluşumu vardı. 1917’de koşullar değiştiğinde, tartışmalar Rusya’nın kendi içinde açık hale geldi.

Ancak daha sonra – 1921’de, iç savaştan kaynaklanan zor koşullar bağlamında – Komünist Parti’de (Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevik kanadının varisi) hizipler yasaklandı. Ölümcül bir hata olduğu daha sonra kanıtlanacak bir karar… Bu karar herhangi bir sorunu çözmedi; ancak partinin bir fraksiyonu, liderliğindeki bir grup tarafından partinin tam kontrolünü ele geçirmek ve her türlü muhalefeti ortadan kaldırmak için kullanıldı. Bu, Stalinist mutasyonun başlangıcıydı.

1924’te Stalin, Leninizmi yeniden tanımladı ve onu bir dizi dogma olarak kutsallaştırdı. Bu yaklaşım gayet merkeziyetçi ve demokratik olmayan bir parti anlayışını içeriyordu: parti ve liderlik kültü, çelik disiplin, hiziplerin ve dolayısıyla parti içinde örgütlü tartışmanın yasaklanması. İşte burada, “proletarya diktatörlüğünün” aygıtı olarak parti anlayışı dile getirildi; bu sadece Marx ve Engels’e değil, aynı zamanda Lenin’in Devlet ve Devrim’i (1917) gibi bir kitaba bile yabancı bir görüş idi. Bu kitapta, bu diktatörlüğün tanımında bile partiden bahsedilmiyor (bu bir bakıma aslında bir sorun, kitabın devrimden sonra partilerin haklarını ve rolünü tartışması gerektiğinden dolayı). Ancak kilit nokta, partinin proletarya diktatörlüğünü somutlaştırdığı fikrinin o dönemde ağırlıklı olarak Leninizm olarak kabul edilen şeyin bir parçası haline gelmesidir.

Gramsci, Mevzi ve Manevra Savaşı

Marksizmin çeşitli sürümlerinin gelişmesi gibi, çeşitli Leninizmler de olmuştur: az önce tanımladığım Stalinistlerin Leninizmi ve özellikle kendilerini Troçkist olarak adlandıran gruplar arasında diğer Leninizmler. Troçkist versiyonların bazıları aslında Stalinist versiyona oldukça yakındı; karşı tarafta ise, Leninizmi Rosa Luxemburg’un perspektifine oldukça yakın olan Belçikalı Marksist Ernest Mandel gibi birini buluyoruz.

Rus Devrimi’nden sonra gelişen oldukça ilginç bir yaklaşım, ünlü İtalyan Marksist Antonio Gramsci’ninkidir. Avrupa’da gelişen olayları değerlendirirken Gramsci, Rusya’nın koşulları ile Batı Avrupa’nın koşulları arasındaki farkı vurguladı. Burada yine başlangıç noktamıza dönüyoruz: koşullar, her ülkenin ve bölgenin somut durumu. Batı Avrupa’da liberal demokrasi, burjuva “hegemonyası”na eşlik etti. Burjuvazi, yönetmek için yalnızca güce değil, aynı zamanda halk çoğunluğunun rızasına da dayanıyordu.

Ve Gramsci’ye göre basitçe Rus deneyimini kopyalamak yerine bu temel fark hesaba katılmalıdır. Batı’nın kendine özgü koşullarında, işçi partisi bir karşı hegemonya kurmaya, yani burjuva ideolojik tahakkümden kopuşta çoğunluğun desteğini kazanmaya çalışmalıdır. Liberal demokratik koşullar altında, partinin seçimler yoluyla burjuva devletinin içindeki konumları ele geçirmesine izin veren bir mevzi savaşı vermelidir. Bu mevzi savaşı manevra savaşının başlangıcıdır, askeri stratejiden ödünç alınan bir ayrım… Bir mevzi savaşında, silahlı bir kuvvet mevzilere ve kalelere yerleşir, oysa manevra savaşında birlikler düşmanın topraklarını işgal etmek ve silahlı kuvvetlerini kırmak için harekete geçer. Bu nedenle, tipik Batı koşullarında, işçi partisi, uzatmalı bir mevzi savaşı tasavvur etmelidir, bir yandan gerektiğinde ve zamanı geldiğinde manevra savaşına geçmeye kendini hazırlarken…

Partinin Materyalist Kavrayışı, İnternet

Bütün bunlara, partinin materyalist kavrayışı diyeceğim şeyi eklememe izin verin. Marksistler için, sosyal ve siyasal koşulları değerlendirmenin başlangıç ​​noktası tarihsel materyalizmdir: belirli bir toplumun örgütlenme biçimleri, teknolojik araçlarına tekabül etme eğilimindedir. Bu aksiyom, tüm örgütlenme biçimleri için genişletilebilir: örgütlenme biçimleri maddi koşullara uyum sağlarlar. Kapitalist firmaların yönetim tarzları için gerçekten de durum böyledir. Aynı şey devrimci örgüt için de geçerlidir: türü ve biçimi, büyük ölçüde, mevcut teknoloji ve siyasi özgürlükler tarafından belirlenen literatürünü üretmek için kullandığı araçlara bağlıdır. Bu nedenle, bir parti esas olarak yeraltı matbaasına yaslanıyorsa, yüksek derecede merkezileşme ve gizlilik gerektiren komplocu bir organizasyondur. Yazınını açıkça ve yasal olarak basabiliyorsa, açık, demokratik bir örgüt olabilir (gereklilikten ziyade tercihinden dolayı komplocu ise, genellikle bir partiden çok bir sekttir). Bu bizi iletişimde büyük bir teknolojik devrim olan internete getiriyor. Bu teknolojik değişimin parti anlayışını etkilememesi gerektiği inancı, partinin dini benzeri dogmatik bir örgüt haline geldiğinin açık işaretidir.

Günümüzde, tüm örgütlenme biçimleri internetin varlığına oldukça şartlandırılmıştır. Tam da bu nedenle ağ oluşturma, daha önce olabileceğinden çok daha yaygın bir örgütlenme biçimi haline geldi. Sosyal medya gibi sanal ağların mümkün kıldığı ağlar, fiziksel ağların kurulmasını da kolaylaştırabilir. İnternet sayesinde hem bilgi paylaşımında hem de karar vermede çok daha demokratik bir işleyiş biçimi mümkün. Demokratik bir tartışma yapmanız ve karar vermeniz gerektiğinde her seferinde çok uzak mesafelerden insanları fiziksel olarak buluşmak için getirmenize gerek yok.

İnternetin sunduğu olanak çok büyük ve henüz kullanımının başlangıcındayız. Bu olanak, yeni nesilde merkeziyetçiliğe ve liderlik kültlerine karşı var olan güçlü nefreti de besliyor. Yirminci yüzyılda hüküm süren modellerle karşılaştırıldığında, yeni nesil arasında böyle bir meydan okumanın varlığının oldukça sağlıklı olduğuna inanıyorum.

Ağ oluşturma, günümüzde oldukça revaçta. 1990’larda bu tür bir örgütlenmeyi savunan Zapatistalarla başladı. Bugün için en somut örneği, Black Lives Matter (BLM)’dir. Bu hareket birkaç yıl önce, çoğunlukla çevrimiçi bir platform ve ortak bir ilkeler dizisi etrafında bir ağ olarak başladı. Yerel birimler, merkezi bir yapısı olmayan hareketin yalnızca genel ilkelerine bağlıdır: önderlik eden bir merkez olmadan sadece yatay ağlar; hiyerarşinin yokluğu, dikey örgütlenmenin yokluğu. Modern teknolojiden önce böyle bir ölçekte varlığı mümkün olmayan, tam anlamıyla zamanımızın ürünü olan bir örgütlenme biçimi. Bu örgütlenme tarzının günümüzdeki varlığı örgütün materyalist kavrayışı için güzel bir örnektir.

Ağ oluşturma, Afrika kıtasında Sudan’da meydana gelen yakın tarihli bir başka önemli gelişmede de önemli bir konum teşkil ediyor. Aralık 2018’de başlayan Sudan Devrimi, her biri çoğunlukla gençlerden oluşan yüzlerce üyenin yer aldığı, çoğunlukla kentsel mahallelerde aktif yerel birimler olan Direniş Komitelerinin oluşumuna tanık oldu. Her büyük kentsel bölgede, her birinde yüzlerce katılımcı bulunan bu türden düzinelerce komite var. Önemli kentsel alanlarda on binlerce insan bu şekilde örgütleniyor. İşleyişi BLM’ninkine benziyor: müşterek ilkeler, müşterek hedefler, merkezi bir liderliğin yokluğu, sosyal medyanın yoğun kullanımı. Fakat, ilhamlarını BLM’den almadılar. Daha ziyade, dönemin bir ürünü; geçmişin merkezileştirilmiş deneyimlerine ve onların üzücü sonuçlarına yukarıda bahsedilen hoşnutsuzluğun yeni teknolojilerle birleşmesinin bir ürünü.

Ancak bahsettiğim bu durum, aynı fikirde olan, -Komünist Manifesto’nun komünistleri gibi- belirli görüşleri paylaşan ve bu düşünceleri yaymak isteyen insanların siyasi örgütlenmesine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Ancak, modern teknolojinin olanak tanıdığı niteliksel olarak daha yüksek örgütsel demokrasi derecesi, benzer şekilde düşünenlerin partileri için de geçerli olabilir.

Özetlemek gerekirse, en başta belirttiğim kilit nokta örgüt biçiminin, inşa edileceği yerin somut koşullarına bağlı olduğudur. Teknolojik boyutun yanı sıra zaman ve mekan da belirleyicidir. Kendi kendini “öncü partiler” ilan eden sekterliğe düşmekten kaçınmak çok önemlidir. Öncülük, beyan edilebilecek değil, pratikte kazanılması gereken bir statüdür. Gerçekten bir öncü olmak için, kitleler tarafından öyle görülmelisiniz.

Öncü parti inşa etmek isteyen Marksist devrimciler, Komünist Manifesto’da olduğu gibi, kendilerini farklı biçimlerdeki diğer örgütleri de kapsayan daha geniş sınıf hareketinin bir parçası olarak görmelidirler. Bir işçi sınıfı kitle partisi kurmayı ve nihayetinde –çoğunluğa görüşlerini ikna etmeyi başarırlarsa – ona önderlik etmeyi hedeflemeliler. Bu nedenle, eğer varsa kitlesel, anti-kapitalist işçi sınıfı partilerine katılmalı, yoksa da onları inşa etmeye katkıda bulunmalıdırlar. Kendi kendini “öncü parti” ilan eden bir parti kurarak ve üyeleri birer birer saflarına katarak bir kitle partisi inşa edemezsiniz. Bu iş böyle yürümüyor. Ayrıca, sosyalizm sadece demokratik olabilir. Bunu söylemek banal ama bu, değişim lehine toplumsal bir çoğunluk olmadan toplumu daha iyiye doğru değiştiremeyeceğiniz anlamına geliyor. Aksi takdirde, tarihin bize çok trajik bir şekilde gösterdiği gibi, otoriterlik ve diktatörlük üretimi ile karşı karşıya kalırsınız. Ve bu çok büyük bir bedelle gelir.

Son olarak vurgulamak istediğim nokta, burjuva kurumlarının ve bürokratik eğilimlerin yıpratıcı etkilerine karşı demokratik teyakkuzun gerekliliği hakkındadır. Dünyadaki tüm ülkeler değilse de çoğu, Gramsci’nin tarif ettiği ve burjuva devletinin seçim kurumları içinde bir mücadeleyi de içeren mevzi savaşına girmenin şu anda mümkün olduğu ülkelerdir. Bu mevzi savaşı, elbette, sendikalar ve grevler, oturma eylemleri, işgaller, gösteriler vb. çeşitli sınıf mücadelesi yöntemleri aracılığıyla dışardan bir mücadele ile birleştirilmelidir.

Mevzi savaşı sırasında devrimciler, burjuva kurumlarının çürütücü etkileriyle karşı karşıya kalırlar, çünkü seçilmiş yetkililer kapitalizmin yozlaştırıcı gücünden etkilenebilirler. Aynı şey, sendikalar ve diğer işçi sınıfı kurumları içinde geçerli olan bürokrasinin yozlaştırıcı gücü için de söylenebilir. Devrimciler, bu kaçınılmaz risklere karşı tetikte olmalı ve bu çürütücü etkinin hakim olmasını önlemenin yeni yolları üzerine düşünmelidirler. Bu da aklımızda tutmamız gereken tarih derslerinin önemli bir parçasıdır.

Tempest, 23 Ağustos 2021

Çeviri: Önder Akgül