İmdat Freni

admin

Kolombiya Halkıyla Dayanışma – IV. Enternasyonal

Duque Hükümetinin Kolombiya Halkına Karşı Yürüttüğü Katliam Durdurulmalı!

2019’da Ekvador ve Şili’de meydana gelen görkemli ayaklanmaların ardından, şu anda Kolombiya halkının büyük bir isyanına tanık oluyoruz. Geçen Pazar günkü kısmi zaferin – hükümetin vergilere ilişkin karşı-reform planını geri çekmesinin ardından – Kolombiya halkı, Duque hükümetinin uyum planına karşı sokaklara çıkmaya, rejimin baskıcı ve yozlaşmış karakterine son vermek için mücadele etmeye devam ediyor.

Bağlam

Pandemi krizinin tam ortasında, Iván Duque hükümeti, aslen en zenginlerin lehine olacak biçimde halküzerindeki vergileri artırmayı amaçlayan bir vergi reformu başlattı. Hükümet, Kolombiyalıların muazzam yoksullaşmasına ek olarak, günde 500 ölümü ve toplamda 70.000 ölümü görmezden gelerek bu tasarıyı başlatmak için sağlık krizinden faydalandı.

Hareketin gelişimi

Bu durumla karşı karşıya kalan toplumsal hareketlerin örgütleri, bu vergi reformunu durdurmak için 28 Nisan’da ulusal grev çağrısında bulundu. Orta ölçekli kasabalar da dahil olmak üzere ülke çapında kitlesel seferberlikler meydana geldi ve yalnızca maaşlı işçileri değil, aynı zamanda kayıt dışı işçileri, işsiz gençleri, kadınları ve mahalle sakinlerini de bir araya getirdi. Hükümet her zamanki gibi karşılık verdi: halka karşı acımasız bir şiddet uyguladı.

Halk seferberliğinin kapsamı ve gücü, diğer etkenlerin yanı sıra, vergi reformunun münferit bir şey olmaması gerçeğinden kaynaklanmaktadır; bu, son aşamada Kolombiya halkının direnişiyle karşılaşan mevcut hükümetin ve önceki hükümetlerin neoliberal politikalarının doruk noktasıdır. Bu meşru bir mücadeledir, gücün tüm suiistimallerine ve en temel hakların tarihsel gerilemesine karşı birikmiş bir öfkedir.

Topluma karşı saldırı

On yıllardır Kolombiya, ekonomik politikaları temelde özel bankaları ve büyük şirketleri kontrol eden ekonomik gruplara kamu parası transfer etmeye ve nüfusları yerinden eden, toprağı mahveden ve suyu ve biyolojik çeşitliliği kirleten maden çıkarma endüstrilerinin yatırımlarını kabul etmeye indirgenmiş hükümetlere sahipti. Bu politikanın sosyal sonuçları yıkıcı oldu: işsizlik tarihi seviyelere ulaşıyor ve uyum planı kapsamında kamu sektörü çalışanlarının önemli bir bölümünün yakın gelecekte işten çıkarılması tehdidi söz konusu. Hükümetin onayladığı mali spekülasyonun bir sonucu olan hane halkı borçlarının durumu aşikar. Ve liste böyle uzayıp gidebilir.

Barış anlaşmalarına uyulmaması

Buna, toplumsal hareketlerin liderlerinin günlük olarak cinayete kurban gitmesi, köylü ve yerli halkların uyuşturucu mafyasının katliamına uğraması eşlik ediyor – çünkü Havana’da 2016’da imzalanan barış anlaşmalarında kararlaştırıldığı gibi, yasadışı mahsul üretiminin yerine  gönüllü ikame planını uygulamak istiyoryerli halklar. Mafyayı durdurmak için hiçbir şey yapmayan ordunun tam bir suç ortaklığı söz konusu; bu sırada hükümet ise müdahale etmek yerine bu bölgelere glifosat püskürtmekle meşgul.

Yıkıcı bir Pandemi Yönetimi

Salgının yönetimi bundan daha felaket olamazdı.

  1. Büyük ilaç şirketlerine koşulsuz bir destek sağlanıyor. Bu desteği Dünya Sağlık Örgütü’nün patent hakkının geçici iptaline ilişkin önerinin getirildiği uluslararası tartışmalarında; aşılar için ne kadar ödeme yapıldığına dair gizliliğin kabulü konusunda ve aşılamadan kaynaklanan hastalıkların meydana gelmesidurumunda mağdurların yasal tazminat elde etmek için hukuki başvuru yapamamaları konusundaki anlaşmada görebiliriz.
  2. IMF’ye ve risk derecelendirme kuruluşlarına kamu borcunu ödeme koşullarına koşulsuz saygı gösteriliyor ve bu borç-doğa takası olasılığının açılması noktasına kadar geliyor.
  3. Kayıt dışı işlerle geçinen ve işsizliğe sürüklenen milyonlarca Kolombiyalının sorunlarını çözmek için kamu kaynağı yeterli değil; bu koşullar onları bir pandeminin ortasında sokağa dökülmeye zorluyor; üstelik özelleştirilmiş sağlık sistemi insanları kaderlerine terk etmiş durumda – 46 milyonluk bir nüfustan sadece 4 milyon kişi aşılanmıştır.
  4. Yoksulluktaki artış endişe verici. Resmi istatistikler bugün yoksulluğun nüfusun % 60’ına ulaştığını kabul ediyor ve bunun trajik bir sonucu var: Covid-19’un neden olduğu toplam ölüm sayısının üçte ikisinden fazlası nüfusun en yoksul kesimleri arasında yer alıyor.

Büyük bir zafer ama mücadele devam ediyor

Otuzdan fazla insanın öldüğü ve yüz kişinin askeri güçlerin ellerinde kaybolduğu dört günlük devasagösterilerin ardından 2 Mayıs Pazar günü, halk hareketi çok önemli bir zafer kazandı. Hükümet başkanı, sağcıDuque televizyona çıkıp hareketi durdurmak için gerici vergi reformu projesinin geri çekildiğini duyurmak zorunda kaldı.

Kapitalist saldırı durmaz, halk direnişi de durmaz

Kolombiya halkı direndi ve bu büyük zaferin verdiği cesaretle direnmeye devam ediyor. Şimdi mesele, Duque’nin paquetazo’sunu, yani vergi reformuna ek olarak, daha da özelleştimeci bir sağlık reformunu, bir çalışma reformunu ve emekli maaşlarına ilişkin bir diğer reformu içeren paketini durdurma meselesidir… Tüm bunlar emekçilerin haklarını daha da kısmayı hedefliyor ve ulusötesi finans kapital tarafından IMF ve risk derecelendirme kuruluşları aracılığıyla talep ediliyor. Bu ise, reformların reddedilmesinin, ülkenin karşı karşıya olduğu insani trajediyi çözmek için bütçe kaynaklarına sahip olmak için acil bir tedbir olarak kamu borcunun derhal askıya alınması sloganıyla bağlantılı olması gerektiği anlamına geliyor.

Direniş bölgesel meclisler şeklini alıyor. Bu da mücadelelerin toplumsal tabanını genişletmek, onları daha iyi koordine etmek, demokratikleştirmek ve her şeyden önce tüm toplumsal kesimlerin temel taleplerini bir araya getiren geniş bir ulusal platform geliştirmek için muhteşem bir fırsat oluşturuyor. Bu mücadele konularını şöyle sıralayabiliriz: ülkede ne yazık ki yinelenen kadın cinayetlerine karşı kadınların mücadeleleri, yasadışı ürünlerin gönüllü ikamesi başta olmak üzere barış anlaşmalarına saygı, toprak hakkı ve onurlu bir iş hakkı talepleri, doğanın ekososyalist bir bakış açısıyla savunusu.

Baskıcı güçlerin katliamlarını durdurun, toplumun militarizasyonuna son verin

Acil olarak, dayanışma eylemleri Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı ve Başkan Duque’nin doğrudan emriyle, ulusal polisin ve onun özel birlikleri olan İsyan-karşıtı Mangaların – ESMAD- silahsız bir nüfusa karşı işlediği katliamı durdurmayı hedeflemelidir. Miting alanlarına gelip protestoculara ve komşu mahallelere silah sıkıp, el bombası ve gaz atarak uluslararası insan hakları hukuku sözleşmelerini ihlal ediyorlar. Buna ek olarak,insanları özellikle de gençleri resmi – veya resmi işaretler bulunmayan- araçlara bindiriyorlar ve bu kişiler daha sonra ortadan kayboluyor. Geçtiğimiz 3 Mayıs gecesi, en büyük gösterilerin yapıldığı şehir olan Cali’nin mahallelerinde, şehri kuşattıktan sonra, meskenleri resmi helikopterlerden taradılar ve üzerlerine ateş bombası attılar.

Silahlı şiddetin insani bedeli

Meşru bir protestoya yönelik bu savaşçı muamele haksızdır. Kolombiya halkının bu hakkı kullanmak için katlandığı insani bedeli devasa çapta. Ölü, kayıp, yaralı ve adalete teslim edilenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu sistematik insan hakları ihlali, başkalarının yanı sıra Kolombiya’daki BM delegesi ofisi, Amerika Devletleri Örgütü adına Michelle Bachelet ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından kabul edildi. Şu an koşullar bu toplumsal protestoların dizginlenmemiş biçimde askeri düzeyde bastırılışına karşı insani bir çözümü gerektiriyor. Bu nedenle, ülkenin demokratik ve ilerici kesimleri tarafından halihazırda savunulmuşolan acil bir uluslararası gözlem misyonu önerisini destekliyoruz. Aynı zamanda, Duque hükümetinin soykırımcı ve baskıcı karakteri nedeniyle uluslararası mahkumiyet talebini de destekleyeceğiz.

Kolombiya gerici hükümetinin Amerika Birleşik Devletleri ile iç içe geçmişliğini biliyoruz ve bu, ülkede Amerikan askeri üslerinin kurulmasını yıllarca kolaylaştırdı. Bu üslerden başka ülkelere askeri operasyonlar planlanıyor, örneğin Mapuçe halkının meşru taleplerine karşı güney Şili’ye. Esasen de Venezuela sınırından bu ülkeye dönük bir askeri bir istilayı kolaylaştırmak için askeri saldırılar gerçekleştiriliyor. Duque, bölgedeki herhangi bir barış girişimini reddediyor ve Kuzey’deki efendisinin emirlerine boyun eğiyor.

Bu güncel olaylar karşısında Dördüncü Enternasyonal, Duque hükümetinin Kolombiya halkına karşı yürüttüğü katliama son vermek için toplumsal hareketlere ve devrimci, ilerici ve demokratik örgütleri dayanışmayıörgütlemeye ve insani bir çözüm için acilen ses çıkarmaya çağırıyor.

Zenginliklerin ve emeğin bölüşümü için, ekososyalist geçiş için, anti-kapitalist bir demokrasi için,

Kahrolsun Duque’nin katliamcı ve soykırımcı hükümeti!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu

4 Mayıs 2021

Çeviri: Deniz Ateş

Kapak Görseli: Luisa Gonzales, Reuters

Vedat Türkali ve İşçiler: İki Film Birden – Kubilay Aksun

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm 
İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Türkiye edebiyatının ve sinemasının kuşkusuz en ‘dirençli’, en ‘susmayan’ yazarlarından biri olan Vedat Türkali’yi, yukarıdaki ‘Bekle Bizi İstanbul’ dizeleriyle hatırlatmak istedim. Öte yandan Nazım Hikmet ve Yahya Kemal’in olduğu bir şiir dünyasında, şair olmayı kendisine yakıştıramayacak kadar da alçak gönüllü biriydi.  

Vedat Türkali’nin edebiyat dünyasına yaptığı katkılar bir yana, Türkiye’de hala güncelliğini koruyan konuları, bundan yaklaşık 60 yıl önce sinemaya aktarmış olmasını da konuşmak gerekir diye düşünüyorum. Özellikle Karanlıkta Uyananlar ile Şehirdeki Yabancı filmlerindeki temsillere günümüzde de şahitlik ediyoruz. 

KARANLIKTA UYANANLAR (1965)

Senaryo: Vedat Türkali

Yönetmen: Ertem Göreç

Fikret Hakan, Ayla Algan, Beklan Algan ve Kenan Pars gibi isimlerin yer aldığı bu filmde, sanayileşmenin ve liberal politikaların yıkıcı etkilerini deneyimlemeye yeni başlayan bir mahallenin başkaldırma hikayesi anlatılıyor. Mahallede bulunan boya fabrikasının sahibi, işçilerin taleplerini görmezden gelmektedir. Öte yandan ‘patronun oğlu’ (Turgut – Fikret Hakan) fabrikada çalışan mahalle sakinlerinin yakın arkadaşıdır. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmez… Üstelik babasının işçilere davranışından rahatsız olmaktadır. Fakat babasının ölümü sonrası Turgut, fabrikanın başına geçer ve babasını aratır hale gelir. (Filmi izleyecek olanlar için daha fazla spoiler vermeyeyim.) 

Karanlıkta Uyananlar filminin temel söylemi, kapitalizmde mutluluğu bulmak mümkün değildir. Patron, ithalat, ihracat, ucuz iş gücü, sömürü gibi kavramlar hayatımızdan çıkmadığı sürece gerçek mutluluktan söz etmek mümkün olmayacaktır. Grev ve sendikal hakları hiçe sayılan işçilerin, sabah-akşam demeden sömürülme halini sadece bu filmde değil, gerçek hayatta da bizzat deneyimliyoruz. Üstelik filmde olduğu gibi, ‘patron bizim yakın arkadaşımız!’ olsa bile, bu çarkın içine girmeye başladığı anda gerçek bir barbara dönüşecektir. 

Karanlıkta Uyananlar filminin ilgi çekici noktalarından biri de, ‘toplumsal sorunlara karşı’ duyarsız bir sanatçı kitlesi olduğunu da vurgulamaktır. Filmde, Turgut’un hoşlandığı ressam kadının “… resimlerimi yırtarsın, işçilerin de tepişir üstünde” cümlesi de bu konuya açıklık getirir niteliktedir. Bu bağlamda kapitalizmin ‘eril bakışı’ da filmin eleştirdiği diğer noktalardan biridir. 

Bir diğer ana karakter olan Ekrem’in (Beklan Algan) -filmin önermesini anlatan- şu cümlesini de hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum; 

“…Köpek gibi korkup titreşeyeceğinize, hele bir sımsıkı tutun birbirinizi, bakın o zaman kimse sizin ekmeğinizle, insanlığınızla oynayabilir mi?” 

Özetlemek gerekirse; içinde yaşadığımız bu barbar ekonomik düzenin, işçi sınıfını her daim sömürdüğü gerçeğini bizlere yeniden hatırlatan eskimeyen bir filmdir ‘Karanlıkta Uyananlar’.  

Ezilen sınıfın derdini anlatmayı başarsa da, Altın Portakal Film Festivali’nde milliyetçi-muhafazakâr bir grubun filmin gösterimini de engellediğini de unutmamak gerekir[1].

ŞEHİRDEKİ YABANCI (1962) 

Senaryo: Vedat Türkali, Halit Refiğ

Yönetmen: Halit Refiğ

İngiltere’de aldığı mühendislik eğitiminin ardından, memleketi Zonguldak’a dönen Aydın’ın (Göksel Arsoy) başından geçenleri anlatan film, toplumsal gerçekliğin önemli temsillerindendir. 

Şehirdeki Yabancı, Zonguldak’ın önemli iş insanlarından biri olan Selami Ağaçlıgil’in İngiltere’den dönen Aydın’ı limanda karşılamasıyla başlar. Bu karşılamada bir de basın mensubu vardır. Zonguldak’taki yerel bir gazetenin sahibi olan Sabri, aynı zamanda Aydın’ın eski sınıf arkadaşıdır.

Filmin ilerleyen kısımlarında karşımıza bir de milletvekili çıkacak. İş insanı, milletvekili ve basın mensubu… Sanırım bu üçlü bize bir yerlerden tandık geldi. Sadece bu kadarcık bilgi bile Vedat Türkali’nin yaşadığı döneme tanıklık etmekle kalmayıp, hem romanlarına hem de sinemaya aktardıklarıyla ‘aydın’ olarak anıldığını göstermeye yeter. 

Filmimize dönersek; Aydın, memleketinde maden mühendisi olarak çalışmaya başlar ve maden içindeki destek kütüklerinin sağlam olmadığını fark eder. Filmin çatışması da bu noktada başlar. İşçilere güvenli olmadığı için madeni boşaltması gerektiğini söylese de bir başka üst düzey yetkili işçileri madene geri gönderir. Mühendis Aydın, işçilerin bu şekilde çalışmaması gerektiğini savunsa da onu dinlemezler ve madene girerler. Sonuç; maden kazası… Ölü ve yaralılar var. Bu noktada milletvekili Şerafettin Toraman (Ali Şen) sahneye çıkar ve ‘takdiri ilahi’, ‘insanın vadesi dolduysa yapacak bir şey yok’ şeklinde halka konuşma yapmasını izleriz. Sanırım bu da tandık geldi bizlere!.. Dile kolay, neredeyse 60 yıl önce yapılmış bir filmde geçen replikler bunlar! Bugünle karıştırmayalım!   

Sonrasında maden işletmesi, Selami Ağaçlıgil ve milletvekili Şerafettin Toraman, Aydın’ın ‘canlarını sıkmasına!’ dayanamaz ve gazeteci Sabri’den, Aydın hakkında yalan yanlış haberler yazmasını ister. Gazetede; namusumuza göz dikiyor, kadınlarımızı ayartmaya çalışıyor vb haberler yapılır. İşçiler de basının bu yalanlarına inanır… Tam da bu noktada sinemanın ‘kötü adamı’ Erol Taş devreye girer ve tarihi bir misyon üstlenir adeta. Erol Taş, işçi arkadaşlarına isyan ederek, mühendise sahip çıkmaları gerektiğini söyler. Sonrasında Aydın’a giderek; maden kömürünü buldu diye Uzun Mehmet’i öldürtecek kötüler de var içimizde. Ama bu millet kadir kıymet bilir oğlum. Düne kadar senin yaptığın iyilikleri anlamayacak cahil insanların, bir gün gözleri yaşaracak Aydın Bey deyince.  

Erol Taş’ın da söylediği gibi, yaşadığımız toplumdan ümidi kesmeden mücadele etmek gerekir. 

Mümkün olduğunca bu iki önemli filme dair birtakım bilgiler paylaşmaya çalıştım. İzleyecek olan yoldaşlar olacaktır mutlaka. Geçmişten günümüze ışık tutan devrimci bir sanatçının eserlerini hem okumak hem de izlemek, bizi ele geçirmeye çalışan bu düzene başkaldırmada kıymetli birer adım olacaktır. 


[1] https://www.otekisinema.com/vedat-turkalinin-anisina-karanlikta-uyananlar-1964/

İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Saldırılara Karşı UlusÖtesi Bir Yanıt – EAST

11 Nisan tarihinde Türkiye, Polonya, Yunanistan, İtalya, Bulgaristan ve Romanya’dan EAST (Essential Autonomous Struggles Transnational- UlusÖtesi Hayati Özerk Mücadeleler) üyeleri, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı üzerine kamuya açık bir toplantıda bir araya geldiler. Bu toplantı kadınların ve LGBTİ+ bireylerin özgürlüğü mücadelemizi ulusötesi düzeyde örgütlemek için yapıldı.

Erdoğan’ın bir gece yarısı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi tüm kadınlara gönderilmiş net bir mesajdır: “kadınlara karşı erkek şiddeti ailenin ve aile düzeninin ana ilkesi olarak kabul edilmelidir”. EAST, Türkiye’de mücadele eden kadınlarla birlikte, tüm kadınları,  temel işkollarındaki işçileri, göçmenleri ve LGBTİ+ bireyleri Avrupa’nın dört bir köşesinde ve daha da ötesinde yaşamakta olduğumuz patriyarkal saldırılara karşı hep birlikte ulusötesi bir tepkiyi örgütlemeye çağırmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması, ilkelerinin uygulandığı anlamına gelmediği gibi, anlaşmanın uygulanmaması karşısında herhangi bir yaptırım sunmayan böyle bir belge de patriyarkal şiddete karşı bir çözüm olmayacaktır. Ancak, söz konusu belgenin yıllardır süren ulusötesi feminist mücadelelerin sonucu olarak ortaya çıktığını ve sözleşmeden geri çekilmenin de hepimize karşı doğrudan bir saldırı olduğunu biliyoruz.

Erdoğan’ın kadınların özgürlüğüne yönelik saldırısı yalıtılmış bir olay değildir. Saldırılar İstanbul Sözleşmesi ile başlamadığı gibi, kadınların bin bir zorlukla kazanılmış hak ve özgürlüklerine yönelik diğer saldırıları devam ettirmektedir ve kadınların hayatları üzerindeki kritik etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştır: tedbir kararlarının alınabilmesi zorlaşmış ve uzaklaştırma kararlarının süresi de kısalmıştır. Patriyarkal şiddet biz konuşurken bile yoğunlaşmaktadır. Bu saldırı Avrupa çapında ve ötesindeki muhafazakâr siyasal figürlerin ve hükümetlerin kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik olarak sürdürdükleri örgütlü bir politikalar ve eylemler setinin tam ortasına denk gelmiştir. Polonya’da, hükümet yakın zaman önce yasal kürtaj olma hakkını daha da kısıtlayan bir yasayı kabul ederken, kadınlar buna ulusötesi yankılar yaratan olağanüstü bir tepki ile yanıt verdiler. 30 Mart’ta, Polonya Parlamentosu, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye yol açacak alternatif bir sözleşmeyi tasarlamak üzere, “Aileye Evet, toplumsal cinsiyete hayır” adı verilen bir yasayı kabul etti. Tüm Doğu ve Orta Avrupa’da, Sözleşme 2017 sonundan bu yana saldırıya uğruyor ve Bulgaristan, Slovakya, Macaristan gibi ülkelerde, kadın örgütlerinin ev içi ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı yürüttükleri uzun vadeli mücadelelere rağmen, onaylanmamış durumda. Bütün bunlar Yunanistan, İtalya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğer bazı ülkelerde uygulanan ve geleneksel aileyi kadınların özgürlüğünün önüne koyma fikrini hakim kılmak için tasarlanan politikalarla ele ele gidiyor. Birçok yerde, şiddetten kaçan kadınlara yönelik kadın sığınaklarının finansmanı kesiliyor ve artık boşanmak veya kadınların tacize uğradıkları ilişkilerde velayet almak giderek zorlaşıyor. Birçok yerde, ücretsiz ve yasal kürtaj olmak neredeyse imkânsız.

Avrupa çapında ve ötesinde yaşanmakta olan bu koordine saldırı küresel bir pandeminin tam ortasında meydana gelmektedir. Birçokkadın açısından, kapatma ölümcül bir kafesin içinde yaşamak anlamına gelmiştir. Pandemi hükümetler tarafından kadınları “geleneksel” yerlerine: eve, ailenin bakımına geri döndürmek için bir fırsat olarak kullanılmıştır. Bizler, sağlık bakımında, temizlikte, ev içi işlerde, toplumu ayakta tutan en temel işleri yerine getirenler olduğumuzdan bu durum daha da katlanılamaz niteliktedir. Kapitalist toplumlar bizim bu sektörlerdeki düşük ücretli emeğimize olduğu kadar, evdeki karşılıksız emeğimize de ihtiyaç duyuyorlar. Bu saldırılar elbette açıkça bizim “doğal” yükümlülüklerimiz sayılan şeylerden kaçma girişimlerimize yönelik saldırılardır. Ayrıca, temel işlerde çalışmayanlarımız da kitlesel biçimde işten çıkartılmış, bu da partnerlerimize olan ekonomik bağımlılığımızı, güvencesizliğimizi ve yalıtılmışlığımızı pekiştirmiştir.

İlerici ve liberal Batı ve geri kalmış ve gayrı medeni Doğu arasındaki sömürgeci kültürel çatışma retoriğini reddediyoruz. Ortak ama farklı ezilmişlik deneyimlerimiz, sürekli olarak, dünyanın her yerinde kapitalist birikim süreçlerini korumak için uygulanan yapısal mekanizmaların saldırısı altında olduğumuzu göstermektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği de, Erdoğan rejimi mültecileri AB sınırları dışında tuttuğu sürece, kadınlara yönelik bu saldırılara gözlerini kapatmaya hazırdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, erkek şiddetinden kaçan kadınların sığınma elde etme imkânını ortadan kaldıracaktır ve Avrupa sınırlarındaki, Libya’dan Fas’a, Türkiye’den Balkan Rotası’na uzanan bir alandaki gözetim kamplarında, gebe kadınlara yönelik erkek ve devlet şiddeti gün be gün artmaktadır. Avrupa sınırlarını geçtiklerinde ise, oturum izni ve ailevi durum veya çalışma sözleşmesi arasındaki bağlantılar, kadınları – şiddet uygulasalar bile- partnerlerine veya aile üyelerine bağlı tutmakta ve katlanılamaz çalışma ve ücret koşullarına mahkûm etmektedir.

Batı Avrupa’daki birçok ülkedeki refah sistemlerinin, özellikle Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen, yüz binlerce göçmen kadının ucuz ev içi emeği olmadan çökeceğinin farkındayız. Bu kadınlar hükümetleri tarafından ailelerinin rahatını bozmakla suçlanmaktadır. Aynı zamanda, sömürüldükleri, taciz edildikleri ve kurumsal ırkçılığa maruz bırakıldıkları varış ülkelerinde de, daha iyi koşullarla karşılaşmıyorlar. AB’nin kadınların ve LGBTİ+ bireylerin haklarının savunucusu olarak hareket ettiği yalanını kabul etmiyoruz, çünkü AB hükümetleri her gün öldürülmemize ve tecavüze uğramamıza, sömürülmemize, aşırı çalıştırılmamıza ve ayrımcılığa uğramamıza imkân sunmaktadır.

LGBTİ+ bireylere ve “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak adlandırdıkları kavrama yönelik tüm saldırıları kınıyoruz; LGBTİ+ bireylerin ve toplumsal cinsiyet ideolojisi denilen kavramın kriminalize edilmesi “geleneksel aileyi” herkesin kaçınılmaz kaderi olarak savunmak ve güçlendirmek anlamına gelmektedir; oysakadınlar, özellikle de göçmen kadınlar ve LGBTİ+ bireyler zaten pratikte buna isyan etmektedir. Neoliberal ve muhafazakarlar, ailenin, sadece sembolik bir kurum olarak değil, dağılmakta olan refah sistemleri karşısında yoksulluğa çözüm olarak şiddet yoluyla yeniden üretilmesini teşvik ediyorlar. Bu koşullar altında, toplumsal cinsiyet rollerinin pekiştirilmesi demek, erkeklerle kadınlar arasındaki hiyerarşinin korunması demektir: erkek şiddetinin İstanbul Sözleşmesi’nin iptali yoluyla meşrulaştırılması, erkeklere ve patriyarkal kurumlara anneler, eşler veya kız evlatlar olarak kendilerine biçilen “doğal” rollere uymadıklarında kadınları cezalandırma yetkisi verilmesi demektir.

Yüksek sesle ilan ediyoruz ki kadınların aile içindeki baskılara, LGBTİ+ bireylerin suçlu ilan edilmelerine karşı ve cinsel özgürlükler için verdiğimiz mücadele, ortak bir mücadeledir ve ortak bir hedefe sahiptir: patriyarkal toplumun neo-liberal yeniden üretimini yerle bir etmek!

Korkmuyoruz çünkü bizler her gün şiddete karşı mücadele ediyoruz. Bugün bu mücadelenin Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e daha güçlü bir ulusötesi örgütlenmeyi gerekli kıldığı her zamankinden daha açıktır. Yeminli düşmanlarımıza diyoruz ki: Kaç, kaç, kaç, kadınlar geliyor!

Yazdan önce güçlerimizi birleştirmek ve ulusötesi bir seferberliği örgütlemek için, 23 Mayıs günü yeniden toplanacağız (daha fazla bilgi için bizleri facebook adresinden takip edebilirsiniz: https://www.facebook.com/EASTEssentialStruggles)

Bu açıklamayı imzalamak isteyen kolektifler ve örgütler şu adrese imzalarını gönderebilirler: essentialstruggles@gmail.com

Kaynak: https://www.transnational-strike.info/2021/04/28/istanbul-sozlesmesine-yonelik-saldirilara-karsi-ulusotesi-bir-yanit/?fbclid=IwAR0EscfXT9jOoQucr7uZNKqKRN_7cu4E0NMsmbEHSxUDfPQNWM1QBGKyvvA

Onların Medeniyeti, Bizler için Barbarlık! 1 Mayıs’la Birleşik Mücadeleye! – Yeniyol’un Sözü

Bu 1 Mayıs, salgının etkisi altında girdiğimiz ikinci 1 Mayıs olacak. Son bir yılda dünya genelinde bir avuç dolar milyarderinin servetlerini yüzde 54 arttırıp, bu servete 4 trilyon ABD doları daha eklerken, dünya genelinde işçi sınıfının da bu dönemde buna çok yakın bir miktar, 3,7 trilyon dolar gelir kaybına uğradığı ve dünya genelinde 255 milyon iş kaybı yaşandığı tahmin ediliyor.  Türkiye’de ise bu dönemde, 7 milyondan fazla işçi bırakın geçinmeyi açlık sınırının bile altında bir ücretsiz izin ödeneğine veya kısa çalışma ödeneğine mahkûm edildi. Türkiye işçi sınıfının geri kalanı ise hastalanmak ve hatta ölmek pahasına çalışmaya devam etmek zorunda kaldı. İSİG Meclisinin derlediği verilere göre 2020 yılında Türkiye’de 2427 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Öte yandan pandemi sürecinde ilk olarak ücretsiz izne çıkarılanlar kadınlar oldu. Ev içi emek ve bakım yükünü sırtladığı için güvencesiz bir şekilde yarı zamanlı ya da evden çalışan kadınlar bu süreçte işsizlik ödeneği alamadı. Cinsiyet eşitsizliği devlet politikalarının da etkisiyle daha da derinleşti; kadınlar sosyal yardımlara mahkûm bırakıldı. 

Pandemi nedeniyle son bir yıl içerisinde 3 milyon 140 bin kişi hayatını kaybetti. Dünya genelinde aşısı geliştirilmiş, hem de bir değil, birden fazla farklı aşısı geliştirilmiş bir salgın hastalık yüzünden hala her gün binlerce insan ölmeye devam ediyor. Bu ölümlerin nedeni artık salgın değil, hepimizin yaşamını bir korku filmine döndüren kapitalizmdir.

Saray rejiminin pandemiyle mücadele yürütme konusunda ise alkışlanabilecek tek yönü herhalde sınıf karakterini yansıtma noktasındaki dobralığıdır. “Hamdolsun üretim tarafında çarklar dönmeye” devam ederken salgının faturasının, tartışmaya mahal vermeyecek biçimde emekçilere kesildiğine her gün, her atılan adımda tanık oluyoruz. Halk sağlığının zerre kadar umursanmadığı bu a la Erdoğan salgın yönetiminin başta işçi hareketi olmak üzere toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini zapturapt altında almanın vesilesi olarak kullanıldığını da 29 Nisan’dan itibaren başlatılan sıfır destekle tam kapanma koşullarında 1 Mayıs gösterilerinin fiilen yasaklanmasıyla bir kez daha görmek mümkün. 

Ucuza ekmek almak kendilerine yasaklanırken “fakir fukara” ile “garip gureba”ya milli törenle dağıtılan patates-soğanın, günün düşmanı seçilenlere göstermelik efelenmelerin, soykırım, terör, beka çıkışlarının işsizliğin pençesindeki emekçilerin, Kod 29 ahlaksızlığıyla işinden edilen işçilerin, makine parçası kadar değer verilmeyen sanayi, sağlık, inşaat, büro emekçilerinin, uzaktan çalışma rejiminde mesai saatleri tüm yaşamını kaplamış kadınların, gençlerin, emeklilerin ne açlığını ne de öfkesini dindirdiği aşikâr.

Tam da böylesi bir dönemde girilen 1 Mayıs ise maalesef işçilerin mücadele, birlik ve dayanışma günü değil bir anma gününe dönüştürülmüş durumda. 8 saatlik işgünü talepleri için direnen işçilerin katledilmesiyle başlayan 1 Mayıs geleneği, maalesef bugün Türkiye’de bu geleneğin aksine herhangi bir talebi olmayan, emekçileri harekete geçirmeye çalışmayan, hatta işçi sınıfının önemli bir kesimi için herhangi bir anlam taşımayan, siyasal akımların görünürlüklerini arttırmayı önüne koyduğu bir tür anma günü olarak geçiştiriliyor. Bu durum pandemi gerekçesiyle açıklanamaz. Salgın koşullarında gerçekleşen bu 1 Mayıs’ta, milyonlarca işçiyi eylemlerin dışında tutan, 1 Mayıs’ın uzaktan birer izleyicisi ya da sadece sosyal medya destekçisi konumuna getiren eylem/etkinlik organizasyonları, aslında yıllardır süren bu tutumun bir devamcısıdır.

Halbuki işçi sınıfının her gün kelimenin gerçek manasıyla canını vererek çalışmak zorunda kaldığı bir dönemde, 8 saatlik işgününü kazananların yolundan, işsizliğe karşı çalışma sürelerinin radikal bir şekilde kısaltılması, herkese ücretsiz aşılama yapılması, herkese bir yaşam geliri sağlanarak tam kapanma gibi talepler etrafında bir hareketlilik yaratmak için imkan olarak değerlendirilebilirdi bu 1 Mayıs. 

12. Cumhurbaşkanı yine bir “Medeniyet Şahlanışı” müjdelerken, onların medeniyetinin bizler için barbarlık olduğunu akıldan çıkarmadan, 1 Mayıs’ı ve akabinde yapılacak tartışmaları sosyalist hareketin en geniş kesimlerinin, irili ufaklı tüm emek örgütlerinin acil bir eylem programı çerçevesinde bir araya gelmesinin koşullarını zorlamak için vesile edelim. Birleşik mücadele, sınıf içinde kökleşme, sosyalist perspektif: Yolumuz bu olmalıdır.

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Sınıf Dayanışması!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Bir Ece Ayhan Yazısı: Cumhuriyet’in Karası – Oğulcan Yiğit Özdemir

Ayhan, epritilmesi uzun süre mümkün olmayan bir konu. Üzerinde dolaşan sessizlik haresi sesini kısmak bir kenara, yan masada atılan dobra bir kahkaha veya sunturlu bir küfür gibi daha da pesleştiriyor. Özgün eserlerinden verdiği röportajlara, bir sözün kırk farklı hali onun lügatinde hala berceste.

Peki, onu bu kadar ünik yapan şeylerin başında gelen ne, tam olarak? Onda bir yaşam coşkusunu kırılganlaştıran, ötekinin yüzüne, tarihine atılan bakışı bulmamız mı? Yoksa ortalıktan sıvışır gibi kendi cenazesini uzun bir ölüm gibi kurmuş olması mı? Her halükarda bastırılan söz ne ise, onun su yüzüne çıktığı dizeleri görmezden gelemeyiz. “Ayhancı” olmak, bir an için bile olsa, işten değildir.

I. Bastırılanın dönüşü olarak şiir

Şiir sanatı üzerine daha önce de yazılar kaleme aldım, ancak mesele Ayhan’ın corpus’u olduğunda insan yaş notaya basmadan bu müziği nasıl duyuracağını bilemiyor. Her halükarda, sözü onun dizelerine bir an olsun bırakmakta fayda var.

“Evet, kimse artık onun peşinde değil. Peki ama gerçeklik nereye gidiyor? Aşk ve şiir nereye?”

Ayhan’ın şiirden bahis açıldığında “iyi yaşam”, “mutluluk”, “insanlık” değil de, kaygı duyduğu mesel olarak “gerçekliği” işaret etmesi boşuna değil. Onun açısından gerçekten de şiire gerçeklik binasıyla cebelleşme misyonu yüklenmiştir. Gerçi bu cebelleşme, var olan yapılara, harc-ı alem tabirle “yamuk bakmaların”, çatlaklardan yürümelerin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Dil denilen inşa da -ki belki hatırlatmakta fayda var, Farisi literatürde bugünkü poetika sözcüğü yerine inşa sözcüğü kullanılırdı- elbette kimi sözü bastırır, kimi hoşuna giden sözceleme yol verir. Oysa hakikatin sırrının göründüğü yer, binada dönen Ece Ayhan’ın tabiriyle “cumhur sikişi”ni yakaladığımız perde arası bakış, şairin gözüne aittir. Tekrar, Ece Ayhan’dan.

“Gerçeklikte şiir fuhuşla iç içe gider. Böyle yaşayabilir ancak. Benim senli-benli deyişim budur.”

Bu haliyle bakıldığında Mao’nun “muzdarip olduğumuz hastalığın adı Tarih’tir”, kim bilir belki de bu frengidir, sözünü hatırlamamak mümkün mü? Arka odada fısıldanan söze kulak kabartmadan, poker masasındaki bahsin de bir gerçekliği olmayacağı aşikâr.

II. “Şair bir tarihçi midir?”

Evet, genelde Ece Ayhan’a simgelenen soru buydu. Şairin görevi tarihçiliğe soyunmak mıdır? Bugünkü popüler tabirle, ezilenin öteki tarih yazımını “kolsuz bir hattat” misali kâğıda kazımak mıdır şairin yazgılı olduğu icra?

Buna “hayır” cevabı verecek insan, edebiyatçı çok olsa da Ayhan’ın esasen hiçbir zaman tarihçi olmaktan yüksünmemesi bir yana, öyle bir iddiası da olmamış. Girift dizelerini okurken tarihten meselelere ve mesellere sıkça tersinden bir panorama sunması, onun alamet-i farikalarından elbet. Ancak öyleyse bile, şiirin günübirlikle olan alışverişinde, ölümsüzü aradığı radde olarak Tarihin seyrini bulduğu için onu suçlayabilir miyiz?

Bugünün yenilenleri, onun satırlarında, dizelerinde belirdiğinde, gelecekteki bir başka mücadele için de işaret fişeği fitilleniyor. Bunu unutmadığı (Eloğlu’nun deyimiyle “hiç unutmam hiç unutmam”) için Ayhan’ı yer altı frekanslarından mülhem, ebcet işi şiirlerin yazarı demeye getirebilir miyiz? Şu düzyazı şiire bir göz atalım:

Gözkapaksız, şeytandan biri, çekiyor tramvay paramı benim. Arada sırada böylecik kente inip uzun üzüldüğüm ve sarsıldığım olur. Otelde, onun (Ceset’imin) yatağında yatarım. (…) Kolaylıkla sever, bir kemerin altından geçer, kolaylıkla unutur bir ne gizli yahudiyimdir ben.

Gizli Yahudi, Bakışsız bir Kedi Kara, 1965

Bu iç burkucu kadifeden şarap rengi şiirlerin beyliğini çektiği bir başka an için:

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan

askerler tabiatta hala tramvayda Sirkeci’de mi inerler?

süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler, Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler, 1973

İlk bakışta kapalı görünse de, temelden bir derdi olduğunu söylemek hala mümkün bu şiirin, insanın kurduğu harami düzenin, doğa karşıtı edinimleriyle. Hâlbuki Ayhan, beğendiği, bir kuramcı olarak gördüğü İdris Küçükömer’in teorilerini denemelerinden de anlarız ki oldukça karikatürize etmiştir. Kaba bir avam-seçkin çelişkisiyle okunmasına rağmen, ona şair içgüdüleri halk, Cihat Burak’ın kimi deyimiyle süfail-i failun ile seçkin tabaka arasındaki çelişkilerin esasında başka bir tarihsel periyoda açılacak bir gedik olacağını hissettirmiştir.

Ancak Le Guin’in dediği gibi “gerçek yolculuk geri dönüştür”.

III. Bir polemikçi olarak Ayhan

Ayhan’ın insana ve topraktan biter gibi bir havaya bürünen Tarih’e sırnaşmamasının, kötümser girift tabiatıyla da birleşince marazi bir yaşlılığa dönüştüğü doğrudur. Pek çok ismi acımasızca, alayla karışık yermiş, kendi mıntıkasına zeval vereceğini düşündüğü her türlü otu, kaknem sesi ötelemiştir.

Çoğu zaman hıyarlık derecesine varan bu kibir, en nihayetinde kötücül bir tabiata sürüklemiştir onu. İçerisindeki hakikat çizgisine sadık kalmakla, bu çizgiyi silikleştirir gördüğü herkese marazlanmak arasında gidip gelse de, bunu fazla büyütmekte bir fayda yoktur. Yaşar Kemal’e taktığı “İbrahim Tatlıses” takısı gerçekten yakışıksız olsa da, onun buyurduğu yerden bir anlamı olsa gerek. 

Ayhan, tavizsiz bir eleştirmen, cengi kalemiyle yürüten bir bıçkın olagelecektir.

Size Ermeni Soykırımı’nı Hatırlatmak İstiyorum – Vicken Cheterian

Yine 24 Nisan geldi. Size Ermeni Soykırımı’nı hatırlatmak istiyorum.

Ermeni Soykırımı’nın tarihini anlatmayacağım, çünkü bu konuda bilginiz olduğunu tahmin ediyorum. 106 yıl önce olanlarla ilgili bir kitap, belki bir-iki makale okumuş bile olabilirsiniz. Size soykırımla ilgili hikâyeler de anlatmayacağım, çünkü 1915 yazında, ‘Büyük Savaş’ kisvesi altında Suriye Çölü’ne sürülen bir halkın, sıcaktan, açlıktan, susuzluktan ya da süngülerin ucunda can vereceği ‘ölüm yürüyüşleri’nden kareler görmüşlüğünüz vardır muhtemelen.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatmak istiyorum, ama içiniz rahat olsun, sizden istediğim hiçbir şey yok.

Herhangi bir iyilik istemiyorum. Yapacağınız iyiliklerin bana bir faydası dokunmaz.

Sizden adalet talep etmeyeceğim, çünkü biliyorum ki sizin adaletiniz suçların en büyüğüyle yüzleşemiyor. Milyonlarca insanın yerinden edilmesi, kiliselerinin, okullarının, evlerinin, bahçelerinin, hatta mezarlıklarının gasp edilmesi karşısında insani adalet ne yapabilir ki? Her iki ferdinden biri hunharca katledilmiş, yüz binlerce kadını kaçırılmış ve tecavüze uğramış, yüz binlerce yetimi zorla başka bir dine geçirilmiş, başka bir dil konuşmaya, başka bir kimliğe mensupmuş gibi davranmaya mecbur bırakılmış bir halk için nasıl bir adalet söz konusu olabilir? Bunun davası için mahkemeye kaç sayfalık dilekçe yazmak gerekir? Kurbanları savunmak için kaç avukat gerekir?

Soykırım’dan sonra insani adalet mümkün mü? Sizin adaletiniz aciz.

Geçmişte yaşanmış bir olayın tarihsel gerçekliğini tanımanızı, kabul etmenizi bile istemeyeceğim sizden. Eğer insanlık, bir uygarlığın yok edilmesi gibi bir olayı yüz yıldan uzun bir süredir kabul edemiyorsa, senin gecikmiş kabulünün ne kıymeti olacak?

Kabul mü? Ne için?

O içi boş “Bir daha asla!” klişesini de tekrar etmeyeceğim.

Biliyorum ki yine olacak. Benim açımdan yine oldu zaten. Geçen yıl Türkiye Ordusu F-16’larıyla, Bayraktarlarıyla, Karabağ Savaşı’na katıldığında açık yaralarım yeniden sızlamaya başladı. Yüz yıllık bir cezasızlık böyle bir şey işte. Enver Paşa kahraman sanılınca, olan bu. Uygar ülkelerin soykırım gerçeğini “tanımış” olması, kurbanların bir kez daha saldırıya uğramasını engellemedi. 

Bakü’de “Savaş Ganimetleri Müzesi”

Yine olacak. Bakü’de yeni kurulan ‘park’a bakarken, bunu biliyorum. ‘Zincire vurulmuş Ermeni’, ‘can çekişen Ermeni’, ‘çengel burunlu ve düz kafalı Ermeni’ heykellerinin teşhir edildiği, ölüm temalı bir eğlence parkı… Pazar günleri, anne-babaların çocuklarını ‘Ermeni öldürmece’ oynamaları için götürdükleri bir park… Bunlar bugün oluyor, ‘Nasyonal Sosyalizm’ zamanlarında değil.

Yine olacak. Olduğunda, günümüzün ahlak bekçisi uluslararası bürokratlar ve kendini insan hakları savunucusu ilan etmiş kişiler, “o öyle dedi, bu böyle dedi”lerle dolu raporlar yazmakla meşgul olacaklar. Suriye’den Orta Afrika’ya, Myanmar’dan Sincar Dağı’na, birçok yerde yaşanan yeni ‘yok etme’ savaşlarına kurban gidenlerin çocuklarına söyleyebileceğim tek bir şey var: Mücadele etmekten, kayıtsız kalan insanlığın yüzüne haykırmaktan başka bir seçeneğiniz yok. Mücadeleniz uzun sürecek ve yalnız olacaksınız, fakat tek seçeneğiniz bu.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatırken, ahlakın mumla arandığı bir dünyada ahlaki üstünlük taslamak gibi bir amacım da yok. Filistinlilere sorun. Çoğu Holokost’tan sağ kurtulmuş insanlar tarafından kurulmuş bir devlet olan İsrail, bir başka halkı işgal altında tutuyor. İsrail devleti, ‘Holokost’tan önceki Holokost’u tanımıyor, Ermenilerin soykırıma uğradığını inkâr ediyor. İsrail, Karabağ’daki savaş sırasında, genç Ermeni askerleri öldürmek üzere, ileri teknoloji ürünü silahlarından tonlarca göndermekten geri durmadı. İsrail, Ermenistan’a insani yardım teklifinde de bulundu.

Ağdam’dan kalan yıkıntıları gördüğümde, ahlaki üstünlük bütün anlamını yitirdi.

Modern zamanların ilk soykırımına yüz yıldan uzun bir süre boyunca aldırış etmediyseniz, bunun nedeni bilmemeniz değildi. Nedeni, umurunuzda olmamasıydı. Nedeni, o acıyı hissetmemenizdi. Nedeni, başkalarının acısını uzaktan seyretmeniz ve canınızın sıkılmasıydı.

Bugün yalnızca, size yüz yıl önce yaşanan soykırımı hatırlatmak istiyorum.

Size verebileceğim tek bir mesaj var, başka da bir şey yok, çünkü biliyorum. 

Benim başıma geldiyse, sizin başınıza da gelebilir.

İşte o zaman acıyı hissedersiniz.

Agos için İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

Deus Ex Machina. Bedenin Mekanikleşmesine Karşı Direnişler – Michael Löwy

Antik tiyatroda Olimpos’un tanrıları çatışmaları çözmek veya trajik çıkmazlara bir çözüm bulmak üzere gökten inerlerdi: Mekanik bir çark sistemi bu kurtarıcı müdahaleyi sahneye koymayı sağlıyordu. Gayet iyi bilinen deus ex machina ifadesi buradan gelir. Modern kapitalist medeniyette bu mizansenin doğası değişti; şimdi machina’nın kendisi deus rolünü oynuyor, gerçek bir ilahmışçasına diz çökerek tapınılıyor ona ve tüm zorluklara mucizevi bir çözüm getirmesi bekleniyor. Olabildiğince hoşgörüsüz bir tekno-bilimsel ruhban sınıfı tarafından ritüelleri ihtişamlı bir şekilde gerçekleştirilen makine dini çağında yaşıyoruz. Yeni deus machina, ataları Baal veya Moloch’la karşılaştırılamayacak ölçekte insanların kurban edilişine ihtiyaç duymaktadır. Ve tüm ilahlar gibi, insanları kendi suretine, yani makinenin suretine göre şekillendirmeyi amaç olarak koyar önüne. 

Dolayısıyla bu makine dininin ilk emri insanların Aygıtlara tabi kılınması ve son tahlilde bedenlerin ve ruhların tümüyle mekanikleşmesi. René Descartes’ı bu yeni tapıncın kurucusu olarak görebiliriz. Metafizik Düşünceler’inde “insanı çarklardan ve yaylardan meydana gelen bir saat” gibi gördüğünü yazıyordu. Mekanik rasyonalitenin Kartezyen ruhu daha iyi özetlenemezdi. Elbette 18. Yüzyılın Sanayi Devrimi metafizik spekülasyonlar aşamasından pratik çalışmalarınkine geçmeyi sağladı. “Liberal ve insancıl” müteşebbis Josiah Wedgwood’un güzel ve kuvvetli ifadeleriyle amaç “insanları hata yapması mümkün olmayan makinelere dönüştürmek”tir. Peki ulaşılabildi mi bu hedefe? Kısmen evet diyebiliriz sanırım. 

İngiltere’de şair Heinrich Heine şu gözlemde bulunuyordu: “Makineler insanlara, insanlar da makinelere benziyor”. Atalarımız olan Luddistler’in gayet iyi kavradığı gibi bu yeni makinelerin amacı insanların çalışmasını hafifletmek değil işçileri Üretim Aygıtının çarkları haline getirmekti. Zor Zamanlar’da Charles Dickens daha o zamanlardan mekanik döngülere zincirlenmiş işçilerin koşullarını tasvir ediyordu; fabrikadaki buhar makinelerinin pistonlarının hareketini tarif etmek üzere “melankoliden delirmiş bir filin kafası gibi tekdüze biçimde inip kalkan” bir ritimden söz ediyor. Güzel olmasına güzel bir imge, fakat hiçbir şekilde gerçekliğe uymayan bir mukayese: Hiçbir fil, ne denli delirmiş veya melankoliye kaptırmış olsa da kendini, mekanik hareketin sonsuz, bitmek bilmeyen o ezici tekdüzeliğini tekrar edemez… 

Bu yöndeki köleleştirmede, bu kez devasa sayılabilecek bir diğer adım Henri Ford tarafından atılır. Aldous Huxley’in tarif ettiği cesur yeni dünyanın iyi yurttaşlarının dualarında “Our Ford” olarak geçen Henri Ford hem iğrenç bir makineyi, insanların hayatları boyunca tutsak kalacağı tekerlekli bir demir kafesi kitlesel biçimde üretti, hem de işbirlikçisi Taylor ile birlikte bant sistemine dayalı üretim yöntemini, emekçileri Makinenin tekerrür eden hareketlerine bütünüyle tabi kılan bilimsel şaheserini icat etti.

Kaptan Ludd’un dostları uğursuz makinelere çekiç ve baltalarla saldırırken kültürel alanda insan yaşamının mekanikleşmesi kabusuna ilk isyan edenler romantikler olmuştur. Romantizmin liberter ve devlet-karşıtı ruhu, 1797’de “Alman İdealizminin En Eski Sistemi” adlı anonim (fakat muhtemelen Schelling tarafından kaleme alınmış) bir belgede ifade edilen şu inançtan ilham alıyordu: “Her devlet özgür insanlara mecburi olarak bir mekanik çarklar sistemi gibi muamele eder”. 

Hoffmann’ın Kum Adam’ının Opera Uyarlaması

Romantik yazarlar bedenlerin topyekûn otomatikleştirilmesi kabusunu iliklerine kadar hissediyorlardı. E.T.A Hoffmann Kum Adam’da, güzel Olympia’ya çılgınca âşık olan bir adamı anlatır. Fakat bu kişi, harikulade biçimde şarkı söyleyen ve dans eden Olympia’nın hareketlerinin ve sözlerinin “makinenin işleyişini anımsatan düzenli ve nahoş bir ritme sahip” olduğunu fark etmiyordu. Hikâye dramatik biçimde bu otomat-kuklanın, gözlerinin fiyatı hakkında tartışan iki şeytani yaratıcısı tarafından parçalarına ayrılmasıyla sona erer. Hoffmann hakkında bir değerlendirmesinde (1930) Walter Benjamin masallarının otomatik ile şeytani olanın özdeşliğine dayalı olduğunu, yazara göre modern insanın yaşamının “içindeki Satan tarafından yönetilen rezil bir suni mekanizmanın ürünü” olduğunu gözlemler. 

Benjamin içinse şeytandan ziyade ne boynuzu ne kuyruğu olan fakat kuvvetle muhtemeldir ki çatallı dile sahip bir başka efendi Aziz Mekaniğin iplerini çekiştirmektedir: Sermaye. Tamamlanmamış büyük eseri Pasajlar Kitabı’nda, hiç şüphesiz Marx’ın analizlerinden esinlenerek şöyle yazar: Makinelerin verdiği terbiye sonucu emekçiler “hareketlerini otomatın tekdüze ve kesintisiz hareketine uyumlandırmak” zorundadır. İşçi derin bir haysiyet kaybına uğrar ve “çalışması deneyime tümüyle kapalı” hale gelir. Deneyim yitimi, Benjamin’in gözünde, bireylerin robota dönüşümüyle yakından ilintilidir: Makineyle boğuşan emekçilerin anlamdan yoksun, tekrar eden ve mekanik hareketlerini Edgar Alan Poe ve E.T.A Hoffmann tarafından tarif edilen, kalabalık içinde yürüyenlerin otomatı andıran hareketlerinde de bulabiliriz. Her iki kesimin de davranışları tepkimeye dayalıdır, tıpkı “hafızalarını tümüyle tasfiye etmiş” çarklı kuklalar gibi. Otomat alegorisi, kapitalist sanayi medeniyetinde bireylerin yaşamının mekanik, tekdüze, boş ve tekerrüre dayalı karakterine dair keskin algı Benjamin’in son yazılarını kat eden büyük işrak[1] temalarından biridir.

Bedenlerin ve ruhların mekanikleşmesi aynı zamanda cyborg’ların, bedenleri “bilgisayara bağlanmış” insanların yaratımıyla “bilimsel” bir biçim alabilir. Kimi zaman da “asosyal” davranışları denetlemek için beyne elektrotların yerleştirilmesine dayalı deneylerle “tıbbi” bir şekle bürünebilir. Yetmişli yılların liberter esinli muazzam bir romanı olan Zamanın Kıyısındaki Kadın’da Amerikalı yazar Marge Piercy Meksika kökenli bir kadının isyanını anlatır. Zihinsel yolla gelecekte seyahat etme kabiliyetine sahip olan bu karakter akıl hastası olduğu iddia edilerek bir psikiyatri kliniğine kapatılır; beyin cerrahisine ve iradenin elektronik kontrolüne ilişkin bilimsel deneyler için bir denek haline gelecektir. Ancak laboratuvar şeflerinin kahve makinesine zehir dökerek kaçmayı başaracaktır…

Bireylerin çalışma süreçlerinde, “serbest zamanlarında”, toplumsal ve kültürel hayatlarında ve hatta duygusal ilişkilerinde makinelere tabi kılınmasına karşı, insanların mekanik kuklalara dönüşmesine karşı bazı sürrealistler tepki gösterir. Bu mücadelede gizli silah olarak kara mizahı kullananlara karşı özel bir yakınlık duyuyorum. Birçok örnek arasından bilhassa çarpıcı olan bir tanesini nakledeyim: Jan Svankmajer’in Sürrealist Medeniyet (1976) adlı derlemede yayınlanmış olan kısa metni “Gelecek Mastürbasyon Makinelerinin”. Zanaatkârane versiyonunda bu makine, erkekler için, doğal boyutlarda bir kadın biçimine sahiptir fakat “çok orijinal bir mekanizma”yla donatılmıştır: Mastürbasyoncu kişi penisini “vajinal orifis niyeti gören” bir gediğe “kendisinin harekete geçirdiği bir sarkaç sayesinde mastürbe edilmek amacıyla sokar”. Stadyumlarda, garlarda, otellerde vs. kamunun hizmetine sunulmuş olan otomatik versiyonunda ise mastürbasyon makinesi deliğinden içeri atılan bir madeni parayla çalışır ve tıpkı telefon kulübelerindeki gibi devam edebilmek için üç dakikada bir yenisini atmak gerekir. Bu muhteşem icat kişiyi “partnere dönük usanç verici adımları atmaktan ve kur yapma zorunluluğundan kurtarır”.

Hans Bellmer, “The Doll” (Bebek), 1949.

Sürrealistlerin bedenin mekanikleşmesine ilişkin (olumsuz) tutumunu şiirsel bir şeklî dönüşüm nesnesi haline gelmiş mankenlere -Chirico’nun “Tedirgin Edici Esin Perileri”- veya -Hans Bellmer tarafından erotik imalarla uzuvları farklı biçimlerde birleştirilmiş- oyuncak bebeklere yönelik hayranlıklarıyla karşılaştırmak ilginç olurdu. Bu iki figürde makineleşme değil söz konusu olan, Pygmalion mitindeki gibi heykelin canlı bir bedene sihirli dönüşümüdür. Ody Saban’ın ateşli pentürleriyle Virginia Tentindo’nun leziz heykellerini en büyüleyici ifadeleri arasında sayabileceğimiz şiirsel erotizm, makine tapıncının dondurucu soğukluğuna karşı sunulmuş par excellence sürrealist alternatiftir.

Bireysel ve kolektif serbest öznelliğin en üst ifadesi olan otomatik yazım[2], öznenin modern “otomasyon” süreci tarafından yıkıma uğratılmasına karşı radikal bir sürrealist misilleme değil midir? En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Enfes beden, motor yağı değil de yeni şarabı içmeyi sürdürdükçe umut tükenmemiş demektir…[3]

Çeviri: Uraz Aydın

Ody Saban, Aşka Gülümsüyoruz, 1999

[1][1] Rasyonel olmayan, daha çok dini-mistik bir aydınlanmayı, bir içedoğuşu ifade eden illumination’ın Türkçesi için tasavvufta aynı anlamı taşıyan “işrak”ı kullanıyoruz. (Ç.N.)

[2] Bilincin veya iradenin herhangi bir biçimde müdahale edemediği, düşüncenin serbest akışının “otomatik” olarak aktarıldığı yazım (veya çizim) biçimi. Bu, sürrealizmin temel tanımıyla iç içe geçen bir kurucu pratik olarak görülebilir. André Breton Sürrealizm Manifesto’da (1924) sürrealizmi şöyle tanımlıyordu: “Kişinin, düşüncenin gerçek işleyişini sözel, yazılı ya da başka herhangi bir şekilde ifade etmeyi seçtiği katıksız ruhsal otomatizm; Estetik veya ahlaki kaygılardan arınmış olarak, mantık tarafından uygulanan hiçbir kontrolün geçerli olmadığı, düşüncenin kendini ortaya koyduğu bir düzlem”. (Ç.N.)

[3] Yazar burada Leziz Ceset adıyla anılan sürrealist oyuna gönderme yapar. Herkesin sırayla, diğerlerinden habersiz birer unsurunu ekleyerek (kim, nerede, ne zaman…) cümle oluşturmaya dayalı bu oyun ilk oynandığında ortaya çıkan ve oyuna da adını veren sonuç şöyledir: “Leziz ceset yeni şarabı içecektir”. (Ç.N.)

Lenin, Berman Ve Günümüze Dair Notlar – Yener Çıracı

Her şeyin bir şaşırma dürtüsü değil de kafa karışıklığı uyandırdığı dertli çağımızda, antik diyalektikçiler bize her şeyi “naif” (yani iddiasız) bir biçimde sorgulamayı, doğal tarihsel evrenle karşılaşıldığında şaşırma sanatını öğretmektedirler.

Lenin, Felsefe Defterleri

Neoliberal kapitalizmin derin bir krizde olduğu, proleterleşme ve mülksüzleşmenin sınırlarına dayandığı, doğanın sınırsız bir yağmasıyla iç içe geçen sermaye birikim sürecinin gezegeni tehdit eder boyuta geldiği yaklaşık on yıldır çeşitli biçimlerle tartışılıyor. Bununla birlikte Arap Baharı ile başlayan isyanlar, neoliberal kapitalizmin “olağan” biçimlerle sürdürülme sürecini bir kenara bırakıyor ve “olağanüstü” durumları (faşizmin yükselişi) olağanlaştıran bir sürecin kapısını aralıyor.

Doğal alanların yağmalanıp metalaştırmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan Covid-19 pandemisi devletlerin ve sermayenin egemenliklerinin yeniden pekiştirip, sermaye birikimini akıl almaz boyutlara çıkarabileceği gibi[1] cılız da olsa dayanışma kanalları yaratmanın örneklerini ortaya çıkarmaktadır. Pandeminin ortaya çıkmasıyla yaşanan kısa süreli şokun ardından bugün büyük şirketler ve devletler için pandemi sürecinin nasıl kullanılacağı dair bir kafa karışıklığı belirtisi görünmemektedir. Aşısı olan bir hastalıktan her gün binlerce insan ölüyor, ilaç şirketleri ve patent sahipleri bu ölümler üzerinden servet biriktiriyor, ağırlıklı olarak hizmet sektörü olmak üzere toplumun bir bölümü acımasız ve sağlıksız koşullarda çalıştırılıyor, diğerleri ise eve kapatılarak tüketmeye sevk ediliyor. Aynı zamanda ülkemizde dahil olmak üzere on yıldan fazladır büyük isyan deneyimleri yaşayan devletler askeri, teknolojik ve biyopolitik her türlü egemenlik biçimini olası isyanları kuşatacak ve bastıracak bir biçimde yeniden yapılandırıyor.

Böylesi devrimci bunalım çağları, mevcut düşünselliği ya da teoriyi, günün çelişkilerine yanıt üretebilmesi için zorluyor. “Korku içinde geçmişin ruhlarını çağırmak” ve “eski oldukları için saygı duyulan giysilerle ve devralınan bir dille oynamak üzere, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alanlar” tam da böylesi dönemlerde yeniden ortaya çıkıyor. Bu yüzden “bırakın ölüler kendi ölülerini gömsünler!” çıkışı bize bugünün çelişkilerini anlamayı ve aşmayı hedefleyen bir düşünsel sürecin adımları için zorluyor.

***

Kevin B. Anderson, Lenin üzerine yaptığı bir çalışmasında Felsefe Defterleri’nin ve özel olarak da Hegel okumanın Lenin’in teorisinde bir kopuşu beraberinde getirdiğini iddia ediyor. Hatta bu iddiasını Lenin’in “Batı Marksizmi” olarak bilinen Hegelci Marksistlere yolu açanlardan biri olduğunu söyleyecek kadar ileri götürüyor. İddiayı bir kenara bırakıp Lenin’in neden böyle bir çaba içinde olduğuna kısaca bakabiliriz.

“Büyük Savaş”ın patlaması, Avrupa’nın en örgütlü ve güçlü işçi partisi olan Alman Sosyal Demokratların Alman burjuvazisine savaş için destek vermesi, 2. Enternasyonal’in çöküşü gibi tarihsel olayla oldukça bilinir durumdadır. Az bilinen şeylerden birisi ise Lenin’in böyle bir cendere içinde kendini bir kütüphaneye kapatması, dışarıyla temasını sınırlandırması ve yaklaşık 8 ay boyunca diyalektik çalışmasıdır. Bu süre zarfında özellikle Hegel’in Mantık Bilimi üzerinde duracaktır.

Savaşın yarattığı büyük yıkım, bütün işçi sınıfı örgütlerinin emperyalizmin paylaşım savaşları altında zayıflaması ve dahası Enternasyonal’in çökmesi Lenin’i bugünün dünyasında aşina olduğumu anlamda güncel sorunlara gündelik olarak hızlıca yanıt vermeye çalışan bir aceleciliğe itmemiş görünmektedir. Aynı zamanda bütün bu karmaşanın ve devrimci bunalım çağının içinde “ölülere” de sığınmamış ya da bildiğimiz anlamda sığınmamıştır.

Anderson, Felsefe Defterleri’nin Lenin’in teorisinde diyalektik bir kopuşu beraberinde getirdiğini söyler. Buna göre bu kopuş, Lenin’in teorisinde üç ana ekseni ortaya çıkarır. Birincisi kapitalizmin en yüksek aşaması ve savaşın da temellendirilmesi açısından Emperyalizmin temellendirilmesi, ikincisi devrimci öznenin kapasitesini genişletecek biçimde ulusal kurtuluş üzerine yazıları ve son olarak siyasal iktidar hedefinin açık ve net bir şekilde ortaya konduğu “Devlet ve Devrim.” Her biri Lenin’in Marksist teoriye kattığı önemli eserlerdir.

Lenin, Marksist düşünce içerisinde en fazla efsanelere konu olan insanlardan biridir. Teorisini aynı zamanda devrim pratiğiyle birleştirmesi, teori içerisindeki otoritesini sarsılmaz bir biçimde sağlamlaştırmaktadır. Oysa tarihe biraz daha yakından bakıldığında Lenin’in düşüncelerinin gelişiminin lineer bir çizgide olmadığı, inişli çıkışlı ve daha da önemlisi kimi yerlerde eski düşüncelerini yeniden gözden geçirdiği görülecektir. Örneğin uzun yıllar örgüt teorisinde temel alınan “Ne Yapmalı”nın (1902) örgüt modeli ve kimi tartışmaları bizzat Lenin tarafından 1905’lerden itibaren pratikte değiştirilmeye başlanır. Bu değişimi sağlayan en temel etken ise 1905 devrimidir. Devrim, işçi sınıfının potansiyelini ortaya çıkardığı için Lenin, Parti’ye işçi sınıfının katılmasına ve tüm örgütü bu şekilde yeniden dizayn etmeye çalışır. Geriye sadece Lenin’in bu önerisi karşısında Bolşevik Parti içerisinde Lenin’e karşı çıkışlar, yeni döneme uygun olarak önerdiği yeni örgütsel biçimler ve Lenin’in önerisini “Ne Yapmalı”dan hareketle reddeden Bolşeviklerin tartışması kalır.[2] Lenin, kendi söylediklerini bile kimi zaman tersine çevirme özelliğiyle ünlüdür. Bu yüzden Marksizme ana ilke olarak “somut durumların somut tahlilini” yerleştirmeye çalışır.

Günümüzde, belki de Lenin’i istisna olarak kabul etmek gerekir. Yaşadığı dönem içerisinde işçi sınıfının ve devrimin çıkarlarını temel alması Lenin’in karmaşık süreçlerle baş etmesini ve kimi zaman şaşırtıcı ve kafa karıştırıcı durumlar olsa da (Lenin Alman Sosyal Demokratların Alman burjuvazisine destek verdiğine ilk anda inanmamıştır) yolunu bulmayı başarabilmiştir. Ancak bu sarsılmaz otoritedir ki Lenin’i bugün “geçmişin ölüsü” yapabilecek bir tehlikeyi barındırmaktadır.

Belki de ihtiyacımız olan günümüzdeki bu karmaşık bunalım çağında Lenin’in kıyafetlerini giymek ve sloganlarını benimsemek değildir. Onun geçmişle kurduğu yaratıcı ilişkiyi kurabilmektir. Örneğin Fransa’da İç Savaş ve Paris Komünü üzerine alıntı ve tartışmalarla dolu olan Devlet ve Devrim’in aslında Sovyetler üzerine konuşuyor olmasıdır. Ya da Emperyalizm öncesi kapitalizminin devrimci öznesi olarak kabul edilen işçi sınıfının yanına Emperyalizmle birlikte sömürgecilik karşıtı mücadeleyi, ulusal kurtuluş hareketlerini de eklemesiyle devrimci öznenin kapasitesini artırmaya çalışmasıdır. Belki de Lenin ile kuracağımız ilişki böyle yaratıcı bir biçimde olabilir. Bugünün dünyasını, dinamiklerini ve somut koşullarını görmeye çalışan, siyasal iktidar ve kapitalizm karşıtı potansiyel taşıyan her özne ve hareketten korkup geri çekilen değil de “şaşırma dürtüsü” ile ele almak vs.

***

Katı olan her şey buharlaşıyor!” Marshall Berman, Komünist Manifesto’nun en akılda kalıcı cümlelerinden olan bu çıkarımı, 1980’li yıllarda yazdığı kitabına isim olarak vermiştir. Avrupa’da “komünizm hayaletinin” dolaştığı ve 1848 devrimlerinin hemen öncesinde yazılan Manifesto, yeni bir dünyada mücadelenin nerede ve kimler arasında gerçekleşeceğini öngörür. Berman’ın kitabı ise işçi sınıfı hareketlerinin bin bir türlü yolla bastırıldığı, yeni bir sermaye birikim modeli olarak neoliberalizmin ortaya çıktığı, birkaç yıl sonra “Tarihin sonu”nun geldiği söylenen bir atmosferde, Reagan Amerika’sında geçer. Tüm bunların ve Marksizmin geri çekilmesiyle ortaya çıkan postmodernizme karşı Berman, modernizmin ve modernist düşüncenin hala devam ettiğini iddia eder. Berman’ın kitabı şöyle başlar:

Bugün, dünyanın her köşesindeki insanlarca paylaşılan haya­ti bir deneyim tarzı; başka bir deyişle uzay ve zamana, ben ve ötekilere, yaşamın imkânları ve zorluklarına ilişkin bir deneyim tarzı var. Bu deneyim yığınını modernlik diye adlandır­mak istiyorum. Modern olmak, bizlere serüven, güç̧, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modem ortamlar ve dene­yimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama, paradoksal bir birliktir bu, bö­lünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yeni­lenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girda­bına sürükler. Modem olmak, Marx’ın deyişiyle “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmaktır.

Bu paragraf Berman’ın düşüncesinin özünü oluşturur. Ona göre Modernizm, iç içe geçen katmanları, insanlığın gelişmesiyle yıkımı, birleşmeyle bölünmüşlüğünü aynı anda barındırır.

Bu iç içe geçmiş çelişkilerin günümüzde varlığını devam ettirmesi, Berman’ın tezinde öne sürdüğü temellerden biridir. Bununla birlikte Modernizmin gündelik bir deneyim olarak yaşanması da söz konusudur. Perry Anderson’ın kitabına yazdığı eleştiriye verdiği yanıtta öğrencilerinin ve tanıdığı insanların gündelik deneyimlerinden verdiği örnekler bu şekilde değerlendirilebilir. Berman, gündelik hayata dokunmayan bir teorinin etkisiz olduğunu düşünür.

Kitap, Modernizmi dönemlere ayırmakla birlikte Berman’ın üzerinde durduğu esas isimler 19. Yüzyıl düşünürleridir. Berman’ın bu yüzyılın insanlarını seçmesinin arkasında yatan sebep bu düşünürlerin Modernliğin karmaşıklığını, zenginliğini ve çelişkilerini kavramış olmalarıdır. Bir tarafta Avrupa’yı saran ve insanlığın kurtuluşunu saran Devrim vardır, diğer taraftan onun geri çekilmesiyle birlikte ortaya çıkan Gericilik. Diyalektiğin özünde bulunan “her şey karşıtına gebedir” ifadesi Berman’ın da kitabının ana temalarından biridir. Ve Berman 19. Yüzyıl düşünürlerinin hepsinin bu görüşü paylaştığını ve her şeyi olduğu gibi kavrama yeteneklerinin olduğunu düşünür.

Marx ve Nietzsche’nin paylaştıkları sesin kendine özgü ve dikkate değer yanı sadece yorulmak bilmez bir koşuşturma, yanıp tutuşan bir enerji, imgelem zenginliği değildir. Bu ses ani ve çarpıcı ton ve vurgu değişimleriyle, kendine dönmeye, tüm söylediklerini sorgulamaya ve yadsımaya; kendini uyumlu ya da uyumsuz seslerden oluşan geniş̧ bir diziye dönüştürmeye; elinden gelenin ötesine, daha geniş̧ bir menzile uzanmaya; her şeyin karşıtına gebe olduğu ve “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir dünyayı dile getirip kavramaya her an hazırdır. Bu ses zaman zaman, kendini keşfetme ile kendini alaya alma, kendinden haz duyma ile kendinden kuşkulanma arasında gider gelir. Acıyı ve zorluğu bilen bir sestir, bunların üstesinden gelecek gücü̈ olduğuna da inanır. Büyük tehlike her yerdedir, her an başa gelebilir, ama en de­rin yaralar bile enerjiyle dolup tasmasını engelleyemez. İronik ve çelişkilidir, çok sesli ve diyalektiktir. Modem hayatı bizzat modernliğin yarattığı değerler adına mahkûm eder. Ya­rın ve yarından sonranın modernliklerinin, günümüz mo­dern insanını çökerten yaralan sağaltacağını umar – üstelik çoğu kez de umuda karşı çıkarak… 19. yüzyılın tüm büyük modernistleri -Marx ve Kierkegaard, Whitman ve Ibsen, Ba­udelaire, Melville, Carlyle, Stirner, Rimbaud, Strindberg, Dostoyevski ve daha birçokları- benzer ritimlerle ve bu min­valde konuşurlar.

Berman’ın kitabını yazmasında postmodernizm oldukça önemli bir rol oynar. Bunun yanında bir şekilde 21. Yüzyıl için düşünsel bakış açısı sağlamaya çalışır ve bunu da 19. Yüzyıl düşünürlerine dönüş yapılarak elde edilebileceğini iddia eder. Neden Berman için 19. Yüzyıl düşünürleri bu kadar önemlidir? Peki ya 20. Yüzyıl düşünürleri?

Berman’a göre 19. Yüzyıl düşünürleri modern hayata hem hayran hem de düşmandır. Aynı zamanda yorulmak bilmeden onun belirsizliği ve çelişkileriyle boğuşurlar. Bütün bu iç gerilimler, onların yaratıcılıklarının da kaynağıdır. Ama 20. Yüzyıldaki düşünürler öyle değildir. Onlar daha çok kutupsallıklarla ve bütüncülleştirmeyle, genelleştirmeyle uğraşır. Berman’a göre bu düşünürler ya Modernizmi körü körüne kucaklamıştır ya da bütünüyle aşağılamıştır. Berman’a göre her iki durumda da dünyayı değiştiren insan öznesi ortadan kalkmaktadır. İnsanı özne kılan ve yapma edimi veren 19. Yüzyıl düşünürlerinin aksine 20. Yüzyıl düşünürleri insan etkinliğine ve öznesine bütünüyle kapalı, değiştirilemez bir biçim ortaya çıkarır.

Berman’ın insan öznesini yeniden etkin kılma ve yaşadığımız dünyayı bütün çelişkileriyle görme isteği duyduğu için 19. Yüzyıl düşünürlerini bu kadar vurguladığı söylenebilir. Çünkü insanı öznellikten çıkaran gelenekler o kadar güçlüdür ki Berman’a göre bu durum Hegel ve Marx’ı sahiplendiğini söyleyen Yeni Sol’a bile sirayet etmiştir.

Berman bu geleneklere yol açan insanların başında Weber’i görmektedir. Weber’in -ister burjuva ister aristokrat ister devrimci- insana karşı çok az inanç beslediğini söyler. Bu yüzden onun tarzı bir tür muğlak liberalizmdir. Ve Weber çok sağda bir siyaset biçimi ortaya koymuştur. Berman bu sağcı siyasetin birçok düşünür tarafından benimsendiğini de belirtir. Bu siyaset biçimi o kadar güçlü bir haldedir ki Herbert Marcuse gibi Yeni Sol temsilcilerine kadar uzanır. Berman bunu şöyle aktarır:

Bu paradigmaya göre hem Marx hem de Freud miatlarını doldurmuştur: Sadece sınıfsal ve toplumsal mücadeleler değil, psikolojik çatışma ve çelişkiler bile “toptan yönetim” devletince ortadan kaldırılmıştır. Kitlelerin egoları, idleri yoktur, ruhları iç gerilim ve dinamizmden yoksundur: Düşünceleri, ihtiyaçları, hatta düşleri “kendilerine ait değildir”; içsel yaşantıları, ancak ve ancak toplumsal sistemin karşılayabileceği arzuları üretecek şekilde “toptan olarak yönetilmekte”, “programlanmaktadır”. “İnsanlar kendilerini metalarda tanırlar; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, dubleks evlerinde, mutfak araç̧ gereçlerinde bulurlar.

Berman bu düşüncelerin modernliği seven ya da nefret edenlerce paylaşılan ortak şey olduğunu söyler. “Modernlik makinalarca oluşturulmaktadır ve modern insanlar sadece mekanik kopyalardır.” Berman bu düşüncesiyle Marcuse’un Hegel ve Marx’ın eleştirel geleneğinden koptuğunu düşünür.

Kısacası Berman’a göre 20. Yüzyıl düşünürlerinde “tek boyutlu” bir paradigma vardır ve bu paradigma insana özne olma, kendi hayatı üzerinde denetimsizliği beraberinde getiren bir paradigmadır. Ve 1960’ların genç radikaller kendi hayatlarının kontrolünü ele almak için mücadele ederken bile, bu paradigmada kendi içinde değişim göstermemiştir.

Berman, 20. yüzyılda modernliğe dair söylenebilecek son sözü olanın Foucault olduğunu düşünür. Ama onun söylediklerinin de Weber’in değiştirilemez paradigması ya da demir kafesinden çok daha kapsamlı bir kafes olduğunu söyler. Foucault’nun hapishanelere, tımarhanelere, hastanelere kafayı taktığını, buralardan iktidar tartışması yürüttüğünü ama onun teorisinde de herhangi boşluk ya da özgürlük alanı olmadığını belirtir.

İşte tüm bunlardan hareketle Berman, 19. Yüzyıl düşünürlerinin 21. Yüzyıl dünyası için söyleyeceklerinin olduğunu ve onların birbiriyle çelişkili şeyleri aynı anda gören gözlerine günümüz dünyasında ihtiyaç olduğunu düşünür.

***

Perry Anderson, Berman’ın kitabına dair bir eleştiri yazısı yazar. Başlangıçta kitabın hakkını teslim etmekle birlikte sonradan ne yaptığı kafa karıştırıcıdır. Öyle ki Berman bile bu eleştirileri nasıl değerlendirmesi gerektiğini düşünemez. Anderson bir dizi sanat eseri ve modernlik gelişmiyle Berman’ın tezine kimi yerlerde karşı çıkıyor gibi görünmektedir. İkisi de postmodernizme karşı Marksizmin savunulması konusunda ortaklaşır ama bu ortaklıkta kimi farklılaşmalar da söz konusudur. Ki Berman’ın Anderson’a yazdığı sonraki eleştirisi buna örnek verilebilir.

Eleştiriye geçmeden önce Anderson ve yöntemiyle ilgili kısa bir bahsin söz konusu olması, ikisi arasındaki tartışmaya biraz daha açıklık kazandırabilir. E. P. Thompson, bütünüyle polemiklerle dolu olan kitabı Teorinin Sefaleti’nde Perry Anderson’ı tarih incelemesinde “model” oluşturmakla daha özel olarak da Fransız Devrimi’nin model almakla suçluyordu. Buna göre Anderson İngiliz tarihini ele alıyor ancak İngiliz tarihini incelerken tarihsel gelişimi Fransız Devrimi’nin gelişim modeliyle inceliyordu. Yani İngilizleri incelerken kafasında Fransızlar vardı. Hatta Thompson, Anderson’ın İngiliz tarihini Fransız tarihine benzemediği için küçümsediğini söylüyordu. Anderson’ın tarihsel okuması Berman’a verdiği eleştiriye de yansımış görünmektedir. Bu yüzden Berman Anderson’ı eleştirdiği sonraki makalesine “Sokağı Okuyabilmek” adını vermiştir.

Berman’ın bir romantik olduğu söylenebilir. Bu yüzden umut etmek, yeni düşler keşfetmek onun için oldukça önemlidir. Çağlar boyunca ayakta kalmamızın, bunca yıkıma rağmen yaşamaya devam etmemizin arkasında da bu düşüncenin yattığını düşünmektedir. “İnsanlık, şimdiye dek tarihin yoluna diktiği duvarlar karşısında peşin bir mağlubiyeti kabullenmeye yanaşsaydı, tarihimiz çoktan so­na ermiş̧ olurdu.” Berman bu anlamda Anderson’un “soğuk” bir teorisyen olduğunu düşünür. Genel geçer teorilerin, yüksek bir perdeden konuşmaların kimseye yararı olmadığı görüşündedir. Bu yüzden cevap yazısı bütünüyle öğrencileri ve tanıdıklarının gündelik hayata tutunma, mücadele etme biçimleriyle örülüdür.

Anderson ile Berman arasındaki devrim fikri tartışmasının kritik ayrımı da tam olarak burasıdır. Anderson’a göre devrim en temelde siyasal iktidarın ele geçirilmesidir. Bu yüzden tanımını çok net sınırlarla çizer. Berman ise sıradan insanların, sokaktaki gündelik yaşamın değişim ve dönüşümünü ele alacak bir perspektifle bu tanımı genişletmeye çalışır. Anderson’ın siyaset deyince sadece tarihe damgasını vurmuş devrimleri gördüğünü söyler. Tıpkı “kültür deyince sadece başyapıtları görmesi gibi” diyerek de ekler. Ve son olarak Anderson’ı fildişi kulelerden teori yapmakla eleştirir. Araştırmaların gündelik ve gerçek hayattan kopuk bir şekilde, sayılara, kavramlara ve istatistiklerle incelenen bir nesneye dönüşmesini, sıradan insanların neler yaşadığını ve hissettiğini bilmeden teori üretmenin yeterli olmayacağını belirtir. Ve son olarak “sokağı okumayı bilmedikten sonra Kapital’i hatmetmiş olsak neye yarar?” diyerek makalesini bitirir.

***

Berman ve Anderson arasındaki tartışma aslında bir döneme damgasını vuran, özellikle 1990’lı yıllardan sonra ülkemizde de hızlıca görünür olan bir tartışmanın bir parçasıdır. Sovyetler Birliği çöktükten sonra devrim fikrinin kendisinde çok ciddi bir tahribat söz konusu olmuştur. Anderson’ın savunduğu çizginin bu kadar net olmasının sebebi yaklaşan postmodernizme karşı bir barikat çekmek ve Marksist siyaset biliminin sınırlarının korunmasına yönelik bir savunma geliştirmek olduğu söylenebilir. Bununla birlikte özellikle Sovyetler Birliği’nin bürokratik iktidar yapısı, siyasal iktidarın doğasına, yozlaştırıcılığına ve kötülüğüne dair hem duygusal hem de teorik bir geri çekilişin yolunu açmıştır. Bir başka deyişle siyasal iktidar fikrinden vazgeçiş, dünyayı değiştirmenin başka yollarını arama ve devrimi gündelik hayata yayan bir biçimi savunmayı beraberinde getirmiştir. Berman ve Marksist teoride bu fikriyatı geliştirmeye dönük önemli katkılar olmakla birlikte gündelik ve sıradan mücadelelerinin teorik halkası beklendiği gibi Marksizmle dolmamış, her ikisinin de eleştirdiği postmodern bir perspektifi egemen hale getirmiştir. Elbette ki bunun bu kısa yazıya sığmayacak bir dizi yapısal ve öznel sebepleri vardır.

Yaşadığımız dünya toplumsal çelişkilerle sınıfsal çelişkilerin büyük bir hızla iç içe geçtiği ve birbirinden ayrı düşünülemez hale gelmeye başladığı bir duruma doğru gitmektedir. Bu yüzden bu çelişkilerin ertelenmesi, ötelenmesi ya da görünmez hale getirilmesi artık mümkün değildir. Dolayısıyla sadece siyasal iktidara odaklanan, gündelik hayatın dönüşümü ve değişiminden uzak bir perspektifi benimsemenin yolu bir anlamda Berman’ın bahsettiği “fil dişi kuleler” benzetmesine çıkacaktır. Politik doğruculuk ya da haklı olmak, teorinin pratikte kanıtlanması için yeterli olmadığını defalarca göstermiş ve göstermeye devam etmektedir. Son 10 yıldır dünya genelinde kesintisiz bir ayaklanma çağında yaşıyoruz ancak yüksek teori buraya ne kadar etki ediyor bilmiyoruz. Bununla birlikte devrim fikrinin, siyasal iktidarı ele geçirme perspektifinden ayrılarak tahribata uğratılması, sıradan, gündelik olana yayılması yaygın kanının aksine dönüşüm için yeterli olmadığını gösterdiği söylenebilir. Çünkü son kertede bilinmektedir ki gündelik ve sıradan dönüşüm illa ki devlet ile karşı karşıya gelmektedir. Bu yüzden bir dönemin toplumsal hareketler içerisindeki hakim eğilimi “iktidar olmadan dünyayı değiştirme” fikri, hayatın doğal akışı ve pratik deneyimlerle gözden düşmüştür. Çünkü neoliberal kapitalizm krizine “olağanüstü durumları olağan durumlara dönüştürerek” başka bir deyişle devletleri güçlendirip faşizmi yükselterek cevap vermektedir. Dolayısıyla hayatın kendisi siyasal iktidarı hedefleyen bir mücadeleyi zorunlu kılmaya başlamıştır.

Sonuç olarak her iki yaklaşım da ayrı ayrı ele alındığında geldiğimiz bugünlerde başarısız sayılabilir. Yüksek teori ve politik doğruculuk ya da Berman’ın dediği gibi Kapital’i hatmetme tek başına kaldığında, öznesini yitirdiğinde zayıf durumdadır. Aynı şekilde gündelik hayata yayılmış her dönüşüm ve değişim mücadelesi siyasal iktidar hedefi olmaksızın gerilemeye ve yenilmeye açıktır. Bugün, ikisinin de gerekliliği reddedilemeyecek durumdadır. O halde her ikisini de içererek aşacak şekilde bir devrim fikri ve teorisi nasıl inşa edilebilir?

Kaynakça

  • Kevin B. Anderson (2014), Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi, İstanbul; Yordam Yayınları, (Çev. E. Günçiner).
  • Marshall Berman (2013), Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İstanbul; İletişim Yayınları (Çev. Ü. Altuğ, B. Peker).
  • Marshall Berman (2014), Marksizmle Maceram, İstanbul; İletişim Yayınları, (Çev. A. Ülçer)
  • Perry Anderson (2003), Tarihten Siyasete Eleştiri Yazıları, İstanbul; İletişim Yayınları, (Çev. S. Coşar)

[1] Forbes dergisinde yayınlanan en zenginler listesi ve pandemi dönemlerindeki servet artışına bakılabilir.

[2] Tony Cliff, Lenin Cilt 1: Partinin İnşası, İstanbul; Z Yayınları, sf. 187-188

Sapkın – Gey Normalleşmesi ve Queer Antikapitalizm – Peter Drucker’dan bir kitap

LGBTİ+ aktivisti ve IV. Enternasyonal’de çeşitli düzeylerde görev alan Peter Drucker’ın Sapkın. Gey Normalleşmesi ve Queer Antikapitalizm kitabı geçtiğimiz günlerde Ayrıntı yayınları tarafından Ege Acar’ın tercümesiyle yayımlandı. Aşağıda bu kitabının tanıtım yazısını sunduğumuz Drucker’in aralarında Queer bir Marksizme Doğru(?) ve Queer Cinsellik Emek ve Ulus ‘un da bulunduğu yazıları daha önce Yeniyol, KaosGL ve İmdat Freni sitelerinde yayımlanmıştı. Çeşitli defalar Türkiye’yi ziyaret etmiş olan Peter Drucker LGBTİ+ Onur Haftası vesilesiyle 2017 yılında Kaos GL tarafından Ankara’da düzenlenen Homofobi ve Transfobi Karşıtı Uluslararası Toplantıda da konuşma yapmıştı.

“Sekülerleşme yolunda farklı hızlarda gerçekleşen ilerlemeler de LGBT toplulukların daha hızlı ya da daha yavaş ortaya çıkmasında bir başka etkendi. ABD’de aşırı tutucu Protestanlar ile Latin Amerika’da Katolik Kilisesi’nin, sürecin Kuzey Avrupa’daki en seküler toplumların gerisinde kalmasında payı oldu. Bununla birlikte, Belçika ve İspanya gibi isimde Katolik olan ülkeler, isimde Lüterci İskandinavya’yı hızla yakaladı. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi Türkiye kentleri örneği, İslam dünyasında LGBT kimliklerin ortaya çıkışında sekülerleşmenin (Türkiye örneğinde sömürge karşıtı devrimin bir sonucudur) önemini gösterdi. Bu ülkedeki ticari faaliyet alanlarının ve örgütlenme çabalarının, ta 1990’ların sonlarına değin, Kahire ve Karaçi gibi belli başlı metropollerde bile bir benzeri görülmedi.” 

Peter Drucker, Türkiye LGBTİ+ hareketini yakından takip ediyor. Drucker, bu kitapta queer’in bir tarihini sunarken aynı zamanda radikal queer’in radikal solla, yani anti-kapitalizmle harmanlanmasını öneren bir ütopya sunuyor. Queer tarihinin “homoseksüel” kavramı icat edilmeden önceki biçimlerini efeboli, kuşaklar arası cinsellik örüntüsü gibi kavramlara dayanarak ele alırken, bunlara efemine-egemen formasyon diyor. Liberalizm ve sömürgecilik rejimlerine dayanan ve “homoseksüel” kavramının icadına denk düşen dönemi ters-egemen formasyon olarak nitelendirirken, hareketin daha sonraki zaman zarfında geçirdiği evreleri Fordist ekonomi ile neoliberalizm temelinde sırasıyla şu formasyonlar üzerinden tarihselleştiriyor: gey-egemen formasyon ile homonormatif-egemen formasyon. Yazar, bu ekonomik yapıların gey/lezbiyen cemaati giderek gettolaştırmasına dikkat çekiyor. Homonormatif örüntünün homo-nasyonalizmle, yani özünde ırkçılıkla flörtünün ve gey/lezbiyen çiftlerin giderek daha çok heteroseksüel çekirdek aile modeline özenmesinin tehlikelerine işaret ederken, bu tip bir çekirdek aileleşme sürecinin yerine Poliamori/queer yoldaşlık idealini koyuyor. Drucker bu kapsamlı çalışmasında queer cinselliğinin merkez/çevre, sınıf ve ırkçılık gibi parametreler dışında ele alınamayacağını, bunların birbirleriyle girift biçimde iç içe geçtiğini gösteriyor. Cinselliği ele alırken sadece queer kurama değil, önde gelen sosyalist feminist Kollontay’ın aşk ve cinsellikle ilgili çekirdek aile karşıtı görüşlerine yer verirken, Kollontay’ın içinde yaşadığı Sovyet düzeni içerisinde nasıl dışlandığını da gösteriyor. Yazar, solun günümüzde hâlâ queer’i dışlamaya eğilimli olmasını eleştirirken, queerlerin de giderek marjinalleşmesi tehlikesine karşı anti-kapitalizm şemsiyesi altında birleşilmesi gerektiğini öne sürüyor. 

İki Müzisyen, İki Amerika: Mimaroğlu ve Oğur – O. Yiğit Özdemir

Bu yazı, iki çok farklı telden çalar gibi duran, yolları sanki Birleşik Devletler bandırası ve transatlantik bir seyahat dışarısında kesişmemiş gibi gelebilecek iki ayrı müzisyenin iki farklı Amerika deneyimini, Türk kimliğinin kaybı ve yeniden bulunması anlamında irtibatlandırmaya çalışacak.

Konu umman, aynı yolculuğun kendisi gibi. Sahi, Türk müzisyenler, ki onlara bu adı kendi jeopolitik konumlarından ötürü takıyorum -yoksa etnik aidiyetlerinden ötürü değil-, yani dünyanın onları o şekilde tanımış olması anlamında, ne zamandan itibaren Amerika’yla bir öyküsel birliktelik arayışında oldular?

Aslında Türkiye’de modern müziğin resepsiyonu, bilhassa da Caz, Blues ve elektronik müziğin tarihiyle ilgilenenler bilirler ki biraz da Amerikan askerlerinin balo resepsiyonlarının tarihidir. Trompetçi Muvaffak Falay daha henüz Kuş Adası’nda bir çocukken eline geçen enstrümanlar, o dönem ülkede yeni yeni kurulmaya başlanan bahriyeli bandolarının dolabından aşırmadır.

Caz müziğinin politik misyonerlik faaliyetleriyle ne kadar iç içe olduğu konusu bu yazının haritasının sınırlarını elbette ki aşar. O yüzden biz dosdoğru, iki farklı müzisyenin nasıl olup da Amerika’da kaldıklarına ve Birleşik Devletlerden ne ile döndüklerine ve dönmediklerine odaklanalım.

İki Amerika, iki bavul, iki Orient

Oğur dönmeden önce önemli ulusal Caz dergilerinin kapaklarında selamlanmıştı bile, onu Türkiye’ye geri savuran neydi sorusunu cevaplandıracak kadar Oğur’u tanımasam da, yurtdışında yaşayan ve bir müddet üreten sanatçıların kimisinin neden orada kalıp, göçü ve vaat edilen toprakları benimseyip, kimisinin neden sıla hasreti çektiği konusu Türkiyeli sanatçılara özgü bir konu değil. Edebiyat tarihi sürgün temasını boydan boya kat eden yazarların hayat deneyimleri ve birikimleriyle dolu. Kimisi Ithaka’ya geri iltica ediyor, çünkü kendisi de çoktan değişmiştir, kimisi ise Truva’da kalıyor.

Mimaroğlu ise zaten bir nevi Amerika’ya karşı bir Amerika fikriyle, hayat arkadaşı Güngör Mimaroğlu’nun kaydını tuttuğu üzere bir çeşit “dünya vatandaşlığı” fikriyle kıtaya adımını atıyor. Oğur’daki “dünyadan kayırılmışlık” hissi onda yok, o zaten sesini antenler vasıtasıyla herkese duyurmak üzere yola çıkmış.

Çok içeriden bir yerden Oğur’un yolunu Birleşik Devletler’e düşüren sebebin, bir anlamda “gurbette pişmek” isteği olduğu da söylenebilir. Sonra orada edinilen kabuklar, giysiler yurda dönüşle birlikte, fezaya gönderilen bir uzay aracı misali döküldüğünde, geriye “Erkan Oğur” kalıyor.

Ancak nasıl oluyor da, halk ozanlığını modern bir forma kavuşturan bir isimle, dijital müziğin “yerel” ve “kozmopolit” öncüllerinden Mimaroğlu aynı potada eriyebilir? İşte esaslı zor soru burada yatıyor. İki farklı Amerika kadar, iki farklı Doğu’nun da söz konusu olduğunu göreceğiz bu noktadan sonra.

Politik bir müziğin inşacısı olarak Mimaroğlu

Öyle ya, iki farklı hattan, iki farklı bilet koçanından, dolayısıyla iki farklı “konumdan” bahsettik. Peki Mimaroğlu politik müzik yaptığında, kendisini konumlandırdığı yer neresi? Aslına bakılırsa bu tam olarak endüstriyel bir toplumun kozmopolit bireyselliğinin konuşlandığı bir hat ve onun komünalist etiği ve politikası.

Bu ise koca bir parantezle birlikte gerçekleşebilir ancak, Mimaroğlu henüz İstanbul’dayken adeta dünyaya meraklı bir “Tanzimat beyefendisi”dir, işte tam olarak bu kimliğin hilafına ancak kozmopolit bir New Yorker’a dönüşür ve bir New Yorker da olarak bu müziği icra ve ifşa edebilir.

Eğer bu kimliği paranteze almasaydı, ondan beklenen şey ancak Oriental ezgileri dillendirmesi olacaktı. ‘Uzak diyarların’ bir müzisyeni, bir çeşit etnosantrik kültürelci özneye dönüşmesi gerekirdi. Aynı Putamayo Records’dan anonimleşmiş kayıtları çıkan pek çok Kübalı ve Arjantinli müzisyenin, ya da Avrupa’da başarısını eline alan Kürt müzisyenlerin başına geldiği gibi. O ise bireyselliğini talep ediyordu. İşte bu “birey”in hayatta kalabilmesi için, adını taşıyan belgeselin başında kendisiyle yaptığı röportajda belirttiği gibi tam “dört intihar” gerçekleştirmesi gerekmiştir.

Üstelik bu Oriental ezgiler çoktandır Amerika’nın popüler kültür neferleri tarafından Afganistan ve Hindistan’a yapılan Uzak Doğu seferleriyle haşhaşın yanında ganimet olarak getirilmişti. Bir de Mimaroğlu’nun orada “Türklük” pazarlamasına gerek yoktu. 

Dolayısıyla Birleşik Devletler’in bu ganimetlerden nasiplenmiş popüler kültürünü, ‘Doğu’ya Seyahat’ini iç bükey bir aynada, gerisingeri Amerika’ya kendi üçüncü dünyasını izleterek kat etmesi anlamında, Mimaroğlu gerçekten de, kelimenin politik anlamıyla devrimcidir. Mimaroğlu’ndan Türk, Yörük, Anadolu ya da Mezopotamya ezgilerini beklemek boşunadır. O tam da bunları askıya asarak kendi kozmopolit hırkasını üstüne giyebilir, ikisi birden adamı terletir.

Peki bu Mimaroğlu’nun özgül başarısı olmanın yanında, biraz da çağın getirisi midir? Evet, bu başarı biraz da politik dalgaların mendirekteki boyunun ölçüsüdür. Ancak ne fark eder? Çağı ve insanı bu kadar ayrıştırmak günümüzün çetrefil bir açmazı değil de nedir ki?

Postmodern bir dervişan

Öyleyse, Oğur’un portresi ebrunun üzerindeki bu yağı biraz akıttığımızda zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor. Oğur, ABD’ye hakikaten de belli bir anlamda, son derece şahsi bir anlamıyla bir “başarı”, bir “ispat” öyküsü için gider. Tam da bu yüzden onu edindiği anda sıla hasreti bastırır, geri dönme gereği baş gösterir.

Kopuz ezgilerine blues trafiğiyle modern bir omurga vermek, bu geminin dümen tutan elleri için gerçekten de yorucu bir çaba olmamıştır. Döndüğünde Oğur gerçekten de küçük çaplı bir müzik tarikatı önderi, bir şıx muamelesi görecektir. Halk müziğine ondan sıkılmış dinleyiciler için, aynı Mercan Dede’nin yaptığına benzer bir şekilde postmodern bir twist katacak, başarıyı bir de kendi ülkesinde yakalayacaktır. Film müzikleri, müzik yapımcılığı, luthierolmak, bunlar ise 10 parmağında on marifet bir ustanın yüzüklerinden yalnızca bir kaçıdır.

Ancak bir röportajında, Oğur ağzından enstantane bir söz kaçırır. Ülkemizde de takipçileri ve taklitçilerinden geçilmeyen Jimi Hendrix’le ilgili fikri sorulduğunda -evet bir zamanlar müzik kanalları böyle röportajlar yapıyordu bu ülkede- ilginç bir şey söyler: “önemli sesler çıkarmış bir müzisyendi”. Gerçekten de sufice bir cevap olarak, zihnimizde yerini alır bu sözüyle de Oğur. Gerçekten de gök kubbenin altında hoş bir sada olabilmekten başka ne gibi bir kaderi olabilir ki müzisyenin?

Walt Whitman’ın dediği gibi “ben güzün nazikçe yağan yağmurum/…/ben geceleri parıldayan pamuktan yıldızlarım/mezarımda durup ağlamayın/ben orada değilim, ben ölmedim”.