İmdat Freni

admin

Hrant Dink Yaşıyor… – Masis Kürkçügil

Aşağıda Masis Kürkçügil’in Yeniyol dergisinin Kış 2012 sayısı için kaleme aldığı yazıyı tekrar dikkatinize sunuyoruz.

Niceliğin hakikatle bir ilişkisi yoktur. Hiçbir zaman kanıt değeri taşımaz. Çoğunluk olgusu, bir tartışmayı uzlaşmayla kapatabilir. Ama tartışma çağrısı  daima açık kalır. O günün azınlığından günün çoğunluğuna karşı, ertesi günden halihazıra karşı, meşruiyetten yasallığa karşı, ahlaktan hukuka karşı çağrı.

Daniel Bensaïd

Cinayeti bürokratik dehlizlerinde aleladeleştirmeye, onun uğruna öldüğü değerleri dava dosyalarının pespaye sayfalarının arasına sıkıştırmaya, gözden yitirmeye, ellerinden gelse tarihten silmek isteyenlere inat Hrant yaşıyor. Tarihe mal olarak, yani bir anlık çığlık olmaktan çıkarak on binleri bir kez ve bir kez daha derleyerek yaşıyor.

Onun çağrısına katılanların hepsi onunla tastamam aynı görüşleri paylaşmasalar da özünde onun tahayyül ettiği bir dünyanın rüyasını kuran insanlar olarak, karanlığın, gayri insaniliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, Hrant’ın çağrısına katılarak hiç değilse bir nebze bu riyakârlığa, baskıya karşı seslerini yükselttiklerini hissediyorlar. Bu protestoda çok büyük bir program olmayabilir ama ‘acılar’ın, örneğin Uludere katliamının acısının paylaşıldığını söylemeye bile gerek yok. Hrant olsaydı ne diyeceğini orada bulunan herkes tahmin ediyordu. Orada bulunan herkes şu veya bu konuda şöyle veya böyle düşünmekten bin kat daha önemli olanın nerede baskı varsa Hrant’ın ona karşı çıkacağını biliyorlardı.

Hrant Dink’in katli için verilen mahkeme (Devlet? Hükümet?) kararı beklenmedik olmasa da cinayet kadar ağırdı. Cinayetin arkasında bir tezgâh arayan, “Ergenekon” veya benzeri bir örgütlenmenin peşinde olanların önemli oranda ıskaladığı cinayetin işlendiği siyasal ortam ve daha da önemlisi toplumdaki Hrant’ın şahsında billurlaşan tartışmalara ilişkin haleti ruhiye idi. Ergenekon’u meşruiyetinin kaynağı olarak gören bir hükümetin cinayetten şöyle veya böyle haberdar, yol veren, sırt sıvazlayanlar kim varsa soruşturmadan korunmaları ve hatta terfi ettirilmeleri bir türlü açıklanamıyordu.

 Bir mahkeme kararı ile cinayet sonrasında stadyumlarda kendilerini katille özdeşleştirip “hepimiz …” diye bağıran güruhu serseriyenin terbiyesi mümkün müydü? Öte yandan herhangi bir hükümet değişikliğinin baskı aygıtlarını (ağır geliyorsa güvenlik örgütleri denebilir) yeniden yapılandırmasında köklü bir değişim yapması mümkün müdür? Kontrgerilla hakkında muhalefette iken en radikal sözleri sarf eden Ecevit’in Başbakan olduğunda bu yolda bir arpa boyu yol almadığı hatırlandığında, bu aygıtların çok telin edilen işleyişlerinin esas olarak sistemin can damarlarını oluşturduğu işin elifbası değil mi?

Kişilerin yerlerini değiştirerek veya birinin yerine diğerini getirerek işleyişin kendisi de değişmiş olur mu? Hatta o kadar bile değil, Orhan Dink’in dediği gibi “sanık olabileceklere soruşturma yaptırdılar”sa, dünün Genelkurmay Başkanı’nı tutuklayabilmiş bir iradenin çaresizliğine sığınmanın bahanesi bulunabilir mi? AİHM için Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği yazı basit bir bürokrasi hatası mıdır, yoksa bir devlet refleksi midir?

Fransa’daki Soykırımı İnkâr Yasası’nı tartışırken bile ifade özgürlüğünü savunacaklarına, soykırım savunuculuğunda bulunanların hâkim olduğu bir toplumda, kim ‘kamu vicdanı’nı yaralayacak, yani ‘milli duyguları’ zayıflatacak bir karar alma cesaretini gösterebilirdi ki!

Bu iktidarın temsilcileri arasında bir üniversite toplantısını bile “arkadan hançerleme” diye televizyonlarda açıkça tehdit ederek, hedef göstererek fiilen, toplantı kapısında bekleyen Ergenekoncularla aynı çizgide olanlar varken, hükümetin demokrasi havarisi kesileceği beklentisinin ham hayal olduğunu anlamak için kararın çıkması mı gerekiyordu?

Kararın açıklanmasıyla devlet erkanının KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı ve Talat Paşa Komitesi Yürütme Kurulu Başkanı Rauf Denktaş’ın cenazesinde, Kıbrıs’ın Kıbrıslı Türklerin Türkleştirilmesi, bunu da TMT gibi hayli karanlık işlere bulaşmış, bir teşkilatın kurucusu olarak sağlamaya çalışmış birinin ardından tam tekmil temsili yan yana getirildiğinde, siyaseten hükümetin ne tür mecrada seyrettiği anlaşılır. Teşkilatı Mahsusa’nın ruhu şad olmuştur.

Ruşen Çakır, çok paradoksal ancak üzerinde durulması gereken bir not düşmüş: Hepimiz Ermeniyiz demek yerine, hepimiz Ogün Samast’ız diye bir vicdan muamelesi yapmak gerekirdi diye.

Demokrasinin asgari gereklerine değil halkın yüzdelerinden hareket edenler, bu konuda yapılacak bir referandumun nasıl bir sonuç verebileceğini herhalde tahmin etmektedirler. 18 Ocak günü bir referandum yapılsa ve ‘Hrant Dink’in katli vacip mi’ diye sorulsaydı, sonuç ne olurdu? Susturulması hakkında çıkacak oran, AKP’nin seçim zaferinden daha yüksek olurdu.

Öte yandan cinayet gecesinden başlayarak, on binler Hrant’ın anısına sahip çıkmasaydı, birçok siyasi cinayette olduğu gibi olay faili meçhul kalacaktı. Onun anısına sahip çıkanlar tek bir siyasi kalıba dökülecek gibi değilse de bu kitlenin omurgası, bu cinayeti herhangi bir cinayet olarak görmeyip onun ardındaki tarihi dokuyu hisseden, gelecekte bu tür olayların yaşanmaması için bir başka dünya hayal edenlerden oluşuyor demek mümkün.

Adalet, artık Hrant için kişisel olarak talep edilmekten çok uzaktır. Burada adalet hukukun alanından çıkmıştır ve aslında başından itibaren hukuka sığamayacaktı. Mahkeme başkanının “Hrant, Ermeni olduğu için öldürülmedi” demesine karşı Orhan Dink, “Hrant Dink, Ermeni olduğu için öldürüldü. Bunu bütün Türkiye görmek zorunda. Dink Anadoluluydu, sosyalistti, iyi bir aydındı ama bütün bunların ötesinde, Ermeni diye öldürüldü.” (Vatan, 20.01.2012) diye ısrar ediyor.

“Hrant için, Adalet için” artık onun gibi yok edilen herkes için Adalet anlamına geliyor. Bu ahval ve şerait altında herhangi bir yönetimin bu talebi karşılaması mümkün değil.

“Bu dava bitmeyecek!” derken yine davanın hukuki çerçevede rayına oturtulabileceği inancını beslememek gerekir. Bu dava “tüm acılar”, bütün insani acılar için bitmeyecek! Bu davayı toplumsal bilincimize nakşederek, ezilenler için her daim bir umudu taşımaya devam etmeliyiz. Ne kadar azınlıkta olsak da direnmek, geçmişteki acıların dindirilmesi için yapılacak tek şeydir. Hrant’ın yaptığı ve bunun bilincinde olsun olmasın insanlarda uyandırdığı hissiyatın kaynağı buydu. Bu dava bitmeyecek! Bitmemesi için yalnızca Hrant için değil, herkes için Adalet, insani acıların olduğu her alanda bir araya gelmek ve gayri insani gidişata dur demek gerekiyor.

Hrant’ı yaşatacak olan da budur, tıpkı onun en yakın dostunu daima yanında taşıması gibi…

ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Doktrini’ni ve Sonuçlarını Anlamak -Eric Toussaint ile Söyleşi

Amerika Birleşik Devletleri’nin “yeni ulusal güvenlik doktrininin” Aralık 2025 başlarında yayınlanması, açıkça militarist, otoriter ve ideolojik olarak gerici doğası nedeniyle çarpıcı bir sapmayı işaret etmektedir. Stratejik gerçekçilik kisvesi altında, Trump yönetimi artık neo-faşist referanslar, iklim değişikliği inkârı ve insan hakları ile çok taraflılığın açıkça reddedilmesiyle beslenen, utanmaz bir emperyal egemenlik mantığını benimsemektedir.

Contretemps tarafından gerçekleştirilen bu kapsamlı röportajda Éric Toussaint , belgeyi tarihsel, ekonomik ve ideolojik bağlamına yerleştirerek analiz ediyor. Belgenin uluslararası ilişkiler, halklar ve özgürleşme hareketleri üzerindeki başlıca etkilerini vurguluyor.

***

Contretemps: Beyaz Saray’ın ABD’nin uluslararası politikasına ilişkin yeni doktrinini yayınlamasını tarihsel bağlamına yerleştirebilir misiniz?

Eric Toussaint: Bu belgenin [1] Aralık 2025 başlarında yayınlanması, Gilbert Achcar’ın aynı adlı kitabında [2] analiz ettiği Yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığı bağlam içine yerleştirilmelidir . Gilbert Achcar, yeni bir soğuk savaşın başlangıcını, Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Doğu Bloku ülkelerinin entegrasyonunu hızlandırarak ve müdahale alanını genişleterek (eski Yugoslavya ülkeleri ve birkaç yıl sonra Afganistan) NATO’yu genişletmeye giriştiği 1990’ların sonuna kadar izler.

Gilbert Achcar, Washington’ın aldığı kararların ABD stratejistleri arasında tartışmalara yol açtığını ve şahinlerin, bunun Kremlin’den olumsuz bir tepki doğuracağını bilerek galip geldiğini açıkça göstermektedir. Rusya’nın başında bulunan Vladimir Putin, Çarlık Rusyası’nın geçmişteki ihtişamına atıfta bulunarak, eski SSCB topraklarına nüfuz veya kontrol alanını genişletme arzusundan kaynaklanan Büyük Rus şovenizmini beslemiştir.

Donald Trump’ın 2025 başlarında yeni bir dönem için Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, Washington’un 25 yılı aşkın süredir sürdürdüğü agresif politika daha da belirgin bir hal aldı. On yıldan uzun bir süre önce uluslararası alanda başlayan askeri harcamalardaki dramatik artış, şimdi önemli bir sıçrama yaptı.

Son on yıllarda küresel kapitalist sistemin emperyalizmin klasik aşamasını geçtiğini [3] ve esas olarak ana devletleriyle bağları derinden değişmiş ve zayıflamış çokuluslu şirketler tarafından yönetilen bir süper-emperyalizme geçtiğimizi iddia eden solcular yanılmışlardır.

Kapitalist dünyanın evrimi, en güçlü devletlerin politikaları tarafından yönlendirilmeye devam ediyor. Özellikle Davos forumu ve çoğu hükümet tarafından savunulan savunmacı versiyona göre, küreselleşmenin sözde erdemli aşaması, Çin ve G7 güçlerini (ve kısmen 2014-2015’e kadar G8’in bir parçası olan Rusya’yı) içeren üretim zincirlerinin uluslararasılaşması ve serbest ticaretin artmasıyla birlikte geride kaldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tarihte sayısız silahlı çatışma yaşanmıştır; bu çatışmalar Soğuk Savaş’ı takip eden kısa dönemde (1990’ların bir kısmı) de mevcuttu ve 1990’ların sonlarında başlayan yeni Soğuk Savaş sırasında yoğunlaştı.

Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki büyük emperyalist güçler, uluslararası hatta küresel savaşlara doğru gidişatlarını yeniden başlattılar. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, Washington’a savaş politikasını hızlandırmak ve yoğunlaştırmak için gerekli malzemeyi sağladı. 

Vladimir Putin liderliğindeki Rusya, nükleer silahlara ve geniş fosil yakıt rezervlerine sahip ikinci sınıf bir kapitalist ve emperyalist güç olarak, ABD ve NATO’nun Afganistan ve Orta Doğu’daki başarısızlıklarından yararlanarak 2022’de Ukrayna’ya büyük bir işgal başlatabileceğine inanıyordu. Ancak, Ukrayna halkının büyük direnişini öngöremeyerek yanıldı. Putin, Zelenskiy rejiminin (IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan neoliberal bir rejim) çökeceğini ve askeri zaferlerin hızlı ve geri döndürülemez olacağını varsaymıştı.

Batılı emperyalist güçler kendi çıkarlarını ön plana çıkardı ve NATO, 2023’te Finlandiya’nın ve 2024’te İsveç’in katılımıyla güçlendi. Öte yandan, Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların etkisi az oldu ve devam eden savaş, Orta ve Batı Avrupa ülkelerinin askeri harcamalarında büyük bir artışa ve ordularının muharebe ve denizaşırı konuşlandırma yeteneklerinin yeniden aktif hale getirilmesine, Washington’un tartışmasız ve kibirli liderliği altında, gerekçe teşkil ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri ise, Trump’ın ikinci dönemindeki liderliğinde, saldırılarını Rusya’ya değil, ekonomik ve politik olarak Rusya’dan çok daha güçlü bir rakip güç olan Çin’e yöneltmeleri gerektiği görüşünü benimsemiştir. Bu durum, Washington’daki hükümet tarafından Aralık 2025 başlarında yayınlanan ulusal güvenlik stratejisi belgesinde açıkça belirtilmiştir.

Contretemps: Peki ekonomik sorunlar gerilimleri ne şekilde keskinleştiriyor? 

Eric Toussaint: Küresel ölçekte kapitalizm krizde ve sürdürülebilir bir büyüme oranına geri dönemedi; öyle ki, ekonomist Michael Roberts gibi, uzun süreli bir depresyondan bahsedebiliriz. Biz kesinlikle büyümenin savunucuları değiliz, ancak kapitalizm açısından bakıldığında, sürdürülebilir büyümeye geri dönememe, büyük kâr birikimini sağlamak için gerçek bir sorun teşkil ediyor. Özellikle eski emperyalist güçlerde (G7) yaşanan bu şiddetli kriz, bir yandan Washington’ın hakimiyetindeki blok ile diğer yandan yavaşlasa da sürdürülebilir bir büyüme gösteren Çin arasındaki gerilimleri daha da artırıyor.

Uluslararası silahlı çatışmaların hazırlanması (ve yürütülmesi), çeşitli güçlerin kapitalist sınıflarının ekonomik krizlerle başa çıkmak ve etkilerini genişletmek veya korumak için periyodik olarak kullandığı yanıtlardan biridir. Bu durum 19. ve 20. yüzyıllarda  defalarca görüldü .

Contretemps: Trump’ın strateji belgesi ABD ordusu ve güç kullanımı hakkında ne diyor?

Eric Toussaint: Trump savaşçı bir üslup benimsemekten çekinmiyor:

” Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz açısından mümkün olan en az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde savaşları kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül  ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu  kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.

Biz, her askerin ülkesiyle gurur duyduğu ve görevine güvendiği bir ordu istiyoruz.

Amerikan halkını, ABD’nin yurtdışındaki çıkarlarını ve ABD müttefiklerini korumak için ABD toprakları için Altın Kubbe de dahil olmak üzere dünyanın en sağlam, güvenilir ve modern nükleer caydırıcılığını ve yeni nesil füze savunma sistemlerini istiyoruz.” [4] NSS 2025 , s. 3.

Metnin çeşitli yerlerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin uygun gördüğü her yerde askeri operasyonlar yürütme ve çıkarlarını savunmak için güç kullanmaya devam etme hakkını saklı tuttuğu belirtiliyor. Trump, belgenin girişinde İran’daki sivil nükleer tesislerine yönelik askeri müdahaleyle övünüyor. Şöyle yazıyor: “İran’ın nükleer zenginleştirme kapasitesini yok ettik.”

2025 yılı boyunca, uluslararası hukuku ihlal ederek, Karayip Denizi’nde Venezuela’ya karşı (uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle), Yemen, Suriye, Nijerya ve başka yerlerde sistematik olarak güç kullandı… Filistin halkına karşı gerçek bir soykırım gerçekleştiren İsrail ordusuna ve Netanyahu’nun neo-faşist hükümetine olan sarsılmaz desteğinden bahsetmeye bile gerek yok. Ocak 2026’nın başlarında, Venezuela’ya karşı büyük ölçekli bir askeri saldırı emri verdi, cumhurbaşkanlığı çiftini kaçırdı, uydurma suçlamalarla Amerika Birleşik Devletleri’nde yargılanmaları için New York’a götürdü ve ülkenin petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirdiğini açıkladı.

Trump yönetimi Hint-Pasifik bölgesindeki duruma değindiğinde, Washington’ın çıkarlarının tehlikede olduğunu düşünmesi halinde ABD’nin Çin’e karşı güç kullanmakla tehdit ettiği çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Güney Çin Denizi’nde veya başka yerlerde seyrüsefer özgürlüğünü koruma ihtiyacının, askeri harekâtı haklı çıkarmak için olası bir bahane olarak kullanıldığı anlaşılıyor. 

Contretemps: Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinin ve özellikle NATO üyesi ülkelerin savunma masraflarını karşıladığını iddia etmiyor mu?

Eric Toussaint:  Aslında Trump, önceki yönetimlerin “müttefiklerinin ve ortaklarının savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemelerine izin verdiğini”NSS 2025 , s. 1) yazarken tamamen yanlış bir anlatı benimsiyor.

Bu, gerçek dışı bir iddiadır ve Trump’ın, vasal gibi davrandığı müttefikleri üzerinde, yaklaşık on yıl önce başlattıkları askeri harcamalardaki artışı hızlandırmaları için uyguladığı baskıyı haklı çıkarmaya hizmet etmektedir. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin 12. sayfasında şu ifade yer almaktadır:

“Başkan Trump, NATO ülkelerini GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya harcamaya taahhüt eden Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi; NATO müttefiklerimiz bu taahhüdü onayladı ve şimdi buna saygı duymaları gerekiyor.” [5] NSS 2025 , s. 12

Nitekim, kamuoyunun da gördüğü gibi, NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Rutte, Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen Atlantik İttifakı zirvesinde Trump’a kabaca şu sözleri söylemişti: “Büyükbaba, aile üyeleri yanlış davrandığında onlara kızmakta haklı.”

Bu, Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na karşı sergilediği vasal davranışının en önemli örneklerinden biriydi. Ve bir ay sonra, Temmuz 2025’in sonunda, AB Başkanı Ursula von der Leyen, bizzat boyun eğdiğini göstererek efendisinin toprakları olan İskoçya’ya gitti. Trump ile, ona ait bir golf sahasında buluşarak, AB’nin gerçekten de Tom Amca’dan daha fazla fosil yakıt ve silah satın alacağına ve artan gümrük vergileri konusundaki isteklerine boyun eğeceğine dair söz verdi.

ABD müttefiklerinin, özellikle NATO üyelerinin, Washington’ın cömertliğinden mali olarak fayda sağladığı iddiası apaçık bir yalandır. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın büyük bir bölümü üzerinde etkisini sürdürmek için sınırları dışında 220’den fazla büyük kalıcı askeri üs bulundurmaktadır. Pentagon’a göre, ABD’nin 80 ülkede 700’den fazla askeri tesisi bulunmaktadır; bunların arasında önemli sayıda personele sahip 220’den fazla kalıcı askeri üs de yer almaktadır.

ABD’nin yurtdışındaki üsleri, dünya genelindeki tüm yabancı üslerin %80’ini temsil ediyor. Bu oran, diğer tüm ülkelerden çok daha yüksek. Örneğin, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerinde veya Suriye’de toplam 15.000 ila 20.000 askere ev sahipliği yapan yaklaşık yirmi kalıcı askeri tesisi bulunuyor. Çin’in ise yurtdışında sadece bir kalıcı askeri üssü var, o da Cibuti’de ve resmi olarak 400 Çinli askeri personele ev sahipliği yapıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, 250.000’den fazla askeri personeli sürekli olarak kendi toprakları dışında bulundurmaktadır; bunların arasında Japonya’da 50.000’den fazla, Almanya’da 35.000, Güney Kore’de 22.000, İtalya’da 12.000, Büyük Britanya’da 10.000 ve benzeri ülkeler yer almaktadır. Personel rotasyonu nedeniyle bu sayı çok daha büyüktür. Büyük ABD kapitalist işletmeleri, özellikle askeri-sanayi kompleksindekiler, askeri teçhizat ve bakımını sağladıkları için bundan büyük ölçüde kâr elde etmektedir.

Trump, Washington’ın yabancı müttefiklerin korunmasını ABD vergi mükelleflerinin parasıyla finanse ettiğine inandırmaya çalışarak Amerikan halkına yalan söylüyor. Aslında, ABD’nin yurtdışındaki varlığının net maliyetini hesaplamak istiyorsak, ABD’nin personel, operasyonlar ve silahlanma açısından yurtdışındaki askeri varlığına ne kadar harcadığını dikkate almalıyız. Gerçekten de, birçok ülke kendi topraklarındaki ABD varlığının bir kısmını finanse ediyor. Japonya, ABD varlığının (veya topraklarının ABD işgalinin) %70’ini finanse ediyor, Almanya %20 ila %30’unu, İtalya %30 ila %40’ını ve Büyük Britanya %20 ila %25’ini karşılıyor. 

ABD birliklerinin bulunduğu ülkelerin Amerikan şirketlerinden yaptığı silah alımlarını da dikkate almak önemlidir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne (SIPRI) göre, 2020-2024 döneminde Avrupalı ​​müttefiklerin silah ithalatının %64’ü Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmiştir (Kaynak: Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü, SIPRI ,  https://www.sipri.org/publications/2025/sipri-fact-sheets/trends-international-arms-transfers-2024 ).  

Her halükarda, Amerika’nın yurtdışındaki askeri harcamaları doğrudan kendi çıkarlarına hizmet eder ve hiçbir cömertlik veya dayanışma biçimini temsil etmez. Amerika Birleşik Devletleri, her zaman büyük özel şirketlerinin ve Amerikan kapitalist sınıfının hizmetinde olmak üzere, dünyanın dört bir yanında sayısız saldırganlık ve askeri müdahalede bulunmuştur. 

Bu müdahaleler, ilerici rejimleri (Küba, Dominik Cumhuriyeti, Vietnam, Grenada vb.) veya Irak’taki Saddam Hüseyin ya da Afganistan’daki Taliban gibi sorun çıkaran hükümetleri devirmek veya devirmeye teşebbüs etmek için kullanılmıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD askeri müdahaleleri milyonlarca ölüme neden olmuştur. Bu müdahaleler, Amerika Birleşik Devletleri’nin özellikle petrol olmak üzere ham madde bakımından zengin bölgeleri kontrol altına almasına olanak sağlamıştır. 

Contretemps: Aynı zamanda, Trump kendisini nasıl bir barış elçisi olarak sunuyor?

Eric Toussaint: Gerçekten de Trump kendisini barış başkanı olarak tanıtıyor ve yalanlarını gerçeklerle karşılaştırmak için metninde iddia ettiği başarılarını sıraladığı bölümden başlamak faydalı olacaktır. 

“Başkan Trump, barış başkanı olarak mirasını sağlamlaştırdı. İlk döneminde tarihi İbrahim Anlaşmaları ile elde ettiği olağanüstü başarının yanı sıra, Başkan Trump, ikinci döneminin son sekiz ayında dünyanın dört bir yanındaki sekiz çatışmada benzeri görülmemiş barışı sağlamak için müzakere becerilerini kullandı. Kamboçya ve Tayland, Kosova ve Sırbistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Pakistan ve Hindistan, İsrail ve İran, Mısır ve Etiyopya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında barışı sağladı ve Gazze’deki savaşı tüm rehinelerin sağ olarak ailelerine dönmesiyle sona erdirdi.”

Gerçekte, 2020 İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetinin, Washington’un desteğiyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi çeşitli Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirerek uluslararası konumunu güçlendirmesine olanak sağladı. Bu durum, İsrail’in apartheid rejimini güçlendirmesine ve Filistin halkını daha da baskı altına almasına, ardından da etnik temizlik ve soykırım aşamasına geçmesine imkan tanıdı. 

Netanyahu’nun neo-faşist hükümeti, Washington’un tam desteğiyle (Biden yönetimi döneminde başladı) 2023 sonlarında Filistin halkına karşı bir soykırım yürütürken, Trump Gazze’de barışı sağladığını iddia etme cüretini gösteriyor.

Trump’ın vardığı söylenen diğer barış anlaşmalarına gelince, Tayland ile Kamboçya arasında, Büyük Göller bölgesinde Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Ruanda arasında, İsrail ile İran arasında barışın sağlanmadığını biliyoruz… Ayrıca Hindistan’ın, Trump’ın Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmanın geçici olarak sona ermesinde üstlendiği rolü kabul etmediğini de biliyoruz. Ve Mısır ile Etiyopya arasında da barıştan bahsedemeyiz çünkü bu iki ülke arasında silahlı bir çatışma yaşanmadı. 

Bu pasajda Trump, Yemen, Venezuela veya Nijerya gibi doğrudan sorumlu olduğu saldırganlıkların yaşandığı bölgelerden bahsetmiyor… Son olarak, seçilmesi halinde rekor sürede barışı sağlayacağına söz vermiş olmasına rağmen, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş konusunda sessiz kalıyor. 

Contretemps: Trump’ın küreselleşme ve serbest ticaret konusundaki görüşü nedir?

Eric Toussaint:  Trump, en başından itibaren önceki yönetimleri ve “Amerikan dış politikasının elitleri” olarak adlandırdığı kişileri eleştiriyor ve bu kişilerin “küreselleşme ve sözde ‘serbest ticaret’ konusunda son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadıklarını, bunun da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını aşındırdığını” söylüyor. [6] NSS 2025 , s. 1

Trump’ın bu kadar korumacı ve gümrük vergileri konusunda agresif olmasının nedeni, ABD ekonomisinin önemli ölçüde rekabet gücünü kaybetmesi ve yerel sanayilerin hem küresel hem de iç pazarlarda Çin ve diğer ülkelerden gelen ürünlerle rekabet edemez hale gelmesidir. Çin, belirleyici maliyet avantajları (kısmen Çin’deki ücretlerin ABD’dekinden daha düşük olmasından kaynaklanmaktadır) ve ölçek ekonomileri de dahil olmak üzere yapısal rekabet avantajlarına sahiptir.

Çin, bazı kilit sektörlerde (örneğin elektrikli araçlar) kısmi bir teknolojik veya sektörel avantaj elde etmiştir. Bu avantajlar, Amerikan üreticilerinden daha düşük fiyatlar sunmasına olanak tanır. Çin, ABD ile yaptığı bu ticaretten fayda sağlar çünkü ürünlerini ABD’de üretilen eşdeğer ürünlerden daha düşük fiyatlarla satabilir. Bu durum, elektrikli araçlar, güneş panelleri, bilgisayar ekipmanları vb. alanlarda geçerlidir.

Başkan Trump’ın ilk dönemindeki eylemleri nedeniyle Dünya Ticaret Örgütü (WTO) felç olmuş durumda. Trump yönetimi, 2017 gibi erken bir tarihte, WTO Temyiz Kurulu’na yeni yargıç atamayı reddetti. Uluslararası ticaretin bu tür “yüksek mahkemesi”, ilk heyetin kararından sonra devletler arasındaki anlaşmazlıkları karara bağlıyor. Bu kurulun 2017’den beri bloke olması nedeniyle, WTO işlevini yerine getiremiyor.

Çin ise serbest ticaretin, serbest ticaret anlaşmalarının, DTÖ kurallarının ve serbest rekabetin ateşli bir savunucusu haline gelirken, ABD, ardından AB, İngiltere ve Kanada giderek daha korumacı bir politika izleyerek Çin ve diğer rakiplerin ürünlerini daha pahalı hale getirmek için gümrük vergilerini kullanmaktadır.   

Contretemps: Trump ekolojik kriz konusunda hangi pozisyonu alıyor?

Eric Toussaint: Ekolojik kriz ve iklim boyutu giderek daha felaket boyutlarına ulaşırken, Trump da diğer aşırı sağcı hükümetler gibi, durumu tamamen inkâr ediyor.

Ulusal Stratejik Strateji 2025’te aşağıdakiler okunabilir:

“Avrupa’ya çok fazla zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen ‘iklim değişikliği’ ve ‘net sıfır’ felaket ideolojilerini reddediyoruz.” NSS 2025 , s. 14 [7]

Trump lafı dolandırmadan şunları istediğini belirtiyor:

“Amerikan enerji egemenliğini (petrol, doğalgaz, kömür ve nükleer) yeniden tesis etmek ve temel enerji bileşenlerinin üretimini başka yerlere taşımak mutlak bir stratejik önceliktir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zekâ gibi ileri teknolojilerdeki avantajımızı koruyacaktır.”

Net enerji ihracatımızdaki artış, müttefiklerimizle ilişkilerimizi güçlendirirken, düşmanlarımızın etkisini sınırlayacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerekirse gücümüzü yansıtmamıza olanak sağlayacaktır.” NSS 2025 , s. 14 [8]

Trump yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilme ve Kasım 2025’te Brezilya’da düzenlenecek COP30’u boykot etme politikası, fosil yakıtların çıkarılmasını ve üretimini artırarak ekolojik krizi daha da kötüleştirecektir.

Contretemps: Trump, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “insan haklarından” bahsediyor mu?

Eric Toussaint: 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde insan haklarının teşvik edilmesi veya saygı gösterilmesine dair hiçbir atıf yok. Bu durum, Trump’ın ilk dönemindeki 2017 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de zaten mevcuttu.

“İnsan hakları,” “sosyal koruma” ve “sosyal haklar” kelimeleri, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 belgesinde bir kez bile geçmiyor. Bu stratejik belgenin yazarları, bu kavramları kasıtlı ve tamamen dışlamışlardır.

Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi ABD hükümetlerinin, insan haklarını savunma bahanesini sistematik olarak kullanarak insan haklarını çiğneyen ve BM Şartı’nı ihlal eden eylemler gerçekleştirdiği açıktır. Obama yönetiminin yayınladığı 2015 Ulusal Güvenlik Zirvesi’nde (NSS) “insan hakları” ifadesinin dokuz kez, Joe Biden’ın yayınladığı 2022 NSS’de ise yirmi kez geçtiğini belirtmekte fayda var. 

Trump, Çin veya Rusya’yı eleştirirken artık insan hakları konusundaki ikiyüzlü söylemi kullanmıyor. Amerika Birleşik Devletleri söz konusu olduğunda, Trump yalnızca “vatandaşlarının Tanrı tarafından verilmiş doğal haklarına” atıfta bulunuyor (NSS 2025 , s. 3). Aynı doğrultuda, belgenin ilerleyen kısımlarında “tüm insanların Tanrı tarafından verilmiş eşit doğal haklara sahip olduğunu” belirtiyor (NSS 2025 , s. 9).

Diktatörlükle yönetilen Körfez monarşileri söz konusu olduğunda ise artık demokratikleşmeden söz edilemez; NSS 2025, “bunun, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu uluslara -özellikle Körfez monarşilerine- tarihsel geleneklerini ve yönetim biçimlerini terk etmeleri için baskı yapma yönündeki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmeyi gerektireceğini” belirtmektedir [9] NSS 2025 , s. 28.

Özetle, Trump’la birlikte gelen yenilik, insan haklarını savunma, uluslararası hukuka ve uluslararası insan hakları anlaşmalarına saygı gösterme söyleminin tamamen terk edilmesidir… 

Bu durum, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in BM kurumlarına yönelik saldırılarıyla da tutarlıdır… Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in 2. sayfasında, önceki yönetimleri şu konularda kınamaktadır:

“Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise devletlerin egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağlamışlardır” [10] .

Bu belgede adı geçmese de, Trump’ın konuşmalarında düzenli olarak BM, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), UNESCO, UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı), OCHA (Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi), UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği), UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu), FAO (Gıda ve Tarım Örgütü), Dünya Gıda Programı (WFP), İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı ve diğer kuruluşlara saldırdığı bilinmektedir.

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kurumların birçoğundan çekileceğine, fonlarını keseceğine ve/veya yargı yetkilerini artık tanımayacağına karar verdi. 7 Ocak 2026’da Trump, 31 BM örgütü de dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin 66 uluslararası kuruluştan çekildiğini duyurdu [11] (Kaynak: Beyaz Saray ).

Ayrıca belirtmek gerekir ki, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde, halkların kendi kaderlerini tayin etme haklarına veya halkların kendi topraklarındaki doğal kaynaklar üzerindeki egemenliklerini kullanma haklarına dair hiçbir atıf bulunmamaktadır; çünkü çeşitli Birleşmiş Milletler antlaşmalarında yer alan bu evrensel haklar, Trump’ın uluslararası politikasıyla doğrudan çelişmektedir. 

Contretemps: İnsan hakları konusunda Trump’ın göçmen haklarına ilişkin tutumu nedir?

Eric Toussaint: Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yönetim göç konusunda 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin ruhuna tamamen aykırı, son derece gerici bir tutum benimsiyor.

“Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece ‘düzenli’ olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göç akışlarını kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı ve kimi kabul edip kimi etmeyecekleri konusunda tam kontrol uyguladığı bir dünya istiyoruz.” [12]   NSS 2025 , s. 3

“Kitlesel göç dönemi sona erdi – Bir ülkenin topraklarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul edeceği kaçınılmaz olarak geleceğini belirleyecektir.”

Kendini egemen sayan her ülkenin kendi geleceğini tanımlama hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve vatandaşlığı yalnızca nadir durumlarda, zorlu kriterleri karşılamak zorunda olan yabancılara vermiştir. Batı’nın son birkaç on yıldaki deneyimi bu kadim bilgeliği doğrulamaktadır. Birçok ülkede kitlesel göç, ulusal kaynakları ciddi şekilde zorlamış, şiddet ve suçu artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasasını bozmuş ve ulusal güvenliği tehlikeye atmıştır. Kitlesel göç çağı sona ermelidir.” [13] NSS 2025 , s. 11

Trump’ın göçmenlere ve mültecilere karşı uyguladığı acımasız neo-faşist politika felaket boyutlarına ulaştı. Trump yönetiminden yapılan açıklamalara göre, 2025 yılı boyunca ABD yetkilileri kitlesel baskınlar ve tutuklamalar gerçekleştirdi; bu da 2,5 milyondan fazla kişinin (sınır dışı edilme ve gönüllü ayrılmalar dahil) ülkeyi terk etmesine ve göçmen nüfusu arasında korku, hatta terör iklimi yaratmayı amaçlayan yasadışı göç suçlarından tutuklama ve kovuşturmalarda çok önemli bir artışa yol açtı.

Doğrudan sınır dışı etmeler açısından, bazı kaynaklar 600.000’i aşan bir rakamdan bahsediyor (Kaynak: https://cis.org/Arthur/DHS-600000-Deportations-Inauguration-Day ). Trump, göçmenlere karşı, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetindeki bakanların Filistinlilere karşı kullandığına benzer ırkçı ve insanlık dışı bir dil kullanıyor. 

Trump, bir kabine toplantısı sırasında Somali topluluğuna (özellikle Minnesota’dakilere) çok sert sözler sarf ederek saldırdı:

“Ülkemize çöpleri kabul etmeye devam edersek yanlış yöne gidiyoruz demektir. İlhan Omar çöp, çöpten başka bir şey değil. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” [14] (Kaynak: https://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice )

Belirtmek gerekir ki, Mogadişu’da (Somali) doğan İlhan Omar, Amerikalı bir politikacı, Demokrat Parti üyesi ve 6 Kasım 2018 federal seçimlerinden bu yana Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde Minnesota’yı temsil eden bir isimdir. 

Federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanları, iş yerlerine, toplu taşıma araçlarına veya hassas kabul edilen yerlerin (okullar, kiliseler, hastaneler) yakınlarına düzenlenen baskınlarda son derece şiddetli tutuklama yöntemleri kullanmaktadır. 7 Ocak 2026’da, Minneapolis’te hiçbir tehdit oluşturmayan bir kadın ICE ajanı tarafından öldürüldü.

ICE, birkaç aydır bazı şehirlerde toplu tutuklamalar gerçekleştiriyor. Gözaltı koşulları dehşet verici ve korku ve terör salmak amacıyla kasıtlı olarak insanlık dışı bir şekilde düzenleniyor. Bununla birlikte, ICE tarafından gözaltına alınan yabancı uyrukluların büyük çoğunluğunun daha önce herhangi bir suç kaydının olmadığı gösterilmiştir (Kaynak: https://www.theglobalstatistics.com/ice-detention-statistics/ ).

Karşılaştırma yapmak gerekirse, Joe Biden’ın başkanlığı döneminde, 1 Ekim 2023 ile 30 Eylül 2024 tarihleri ​​arasında, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) tarafından 271.484 kişi sınır dışı edildi; bu, Biden’ın görev süresinin başlangıcına kıyasla önemli bir artıştır. Biden’ın tüm görev süresi boyunca (2021-2024), ICE 545.252 resmi sınır dışı işlemi bildirdi.

Ayrıca, Barack Obama’nın iki döneminde sınır dışı etme sayısının çok yüksek olduğu da belirtilmelidir: 8 yılda (2009-2016) 2.749.706 sınır dışı etme, günde ortalama 942. Obama’nın ilk döneminde (2009-2012) ortalama günde 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü [15] . factchequeado.com web sitesi, 1993’ten bu yana Washington’da iktidarda bulunan çeşitli yönetimler tarafından gerçekleştirilen sınır dışı etmelerin ayrıntılı bir özetini yayınladı; bkz: https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/ 

Contretemps: NSS 2025’in fiilen aşırı sağın medeniyetler savaşı komplo teorisini benimsediği doğru mu?

Eric Toussaint: Trump’ın bu belgesi açıkça aşırı sağcı içerik taşıyor. Trump, açıkça belirtmese de, aşırı sağcı bir komplo teorisi olan “büyük yer değiştirme” teorisini benimsiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu, “beyaz soykırımı” teorisidir [16] .

Başka bir biçimde bu, özellikle milliyetçi, otoriter ve aşırı sağcı boyutlarıyla Trumpizm’in başlıca ideolojik mimarlarından biri olan Steve Bannon’ın da tezidir. Steve Bannon öncelikle “medeniyet savaşı”, “Batı’nın yıkımı” ve “siyasi bir silah olarak kitlesel göç”ten bahseder ve “halkı ihanete uğratan küreselci elitleri” kınar.

Büyük Yer Değiştirme teorisi, Éric Zemmour gibi Fransız siyasi figürleri tarafından popülerleştirilmiştir . Bu teoriye göre, Avrupa nüfusları, göç, doğum oranlarındaki farklılıklar ve siyasi, ekonomik ve medya elitlerinin (gönüllü veya gönülsüz) uyguladığı politikalar nedeniyle giderek Avrupalı ​​olmayan (çoğunlukla Müslüman) nüfuslarla yer değiştiriyor.

Bu teori, öncelikle Avrupa dışı göç ve İslam’a bağladığı kültürel, medeniyetsel ve demografik bir yer değiştirmeden bahseder. Bu olguyu Avrupa kimliği, kültürü ve medeniyeti için varoluşsal bir tehdit olarak sunar. Bu, Beyaz Saray tarafından 4 Aralık 2025’te yayınlanan Trump belgesinde de yankı bulmaktadır.

Trump’ın belgesinde Avrupa ile ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor:

“Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve Avrupa’nın medeniyet güvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz.” [17]   NSS 2025 , s. 5

Trump, Avrupa’nın ekonomik gerilemesinin nedenini şu şekilde açıklıyor:

“medeniyetin çöküşünün gerçek ve daha karanlık olasılığı tarafından gölgeleniyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu başlıca zorluklar arasında, siyasi özgürlüğü (Trump ve yönetimi, aşırı sağ partilerin faaliyetlerini ve ırkçı ve göçmen karşıtı propagandalarını kısıtlayan politikalardan bahsediyor, Éric Toussaint’in notu) ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, (…) doğum oranının çöküşü, ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” [18]  NSS 2025 , s. 25

Özetle, bu iki pasaj, aşırı sağcı komplo teorisi olan büyük yer değiştirme ve uygarlık savaşının temel argümanlarını içermektedir.

Aşağıdaki paragrafta aşırı sağ partilere verilen destek açıklanmaktadır:

“Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu yenilenmeyi teşvik etmeye teşvik ediyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik sebebidir.” [19] NSS 2025, s. 26 

Contretemps: Çeşitlilik hakkının (ırk, cinsiyet, köken vb. açısından) teşvikine ilişkin politika nedir?

Eric Toussaint: Trump, sözde DEI (Çeşitlilik, Eşitlik, Kapsayıcılık) politikalarını ortadan kaldırmayı özellikle hedefledi. Bunu çeşitli başkanlık kararnameleri yayınlayarak uygulamaya koydu (özellikle şu adrese bakın: https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2025/03/fact-sheet-president-donald-j-trump-removes-dei-from-the-foreign-service/) ve Aralık 2025 başlarında yayınlanan stratejik belgede bunu tekrarlayarak şu politikaları uyguladığını belirtti:

“Kurumlarımızı zayıflatan sözde ‘DEI’ uygulamalarını ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırarak yetkinlik kültürünü yeniden tesis edin” [20] NSS 2025 , s. 6

Trump yönetimi tarafından ortadan kaldırılan DEI (Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) uygulamaları arasında kotalar, tercihli politikalar, “yeterince temsil edilmeyen” gruplara verilen işe alım veya terfi öncelikleri, “kapsayıcılık” programları veya çeşitlilik eğitimleri vb. yer alabilir. Trump, kamu hizmetlerinde (ordu, diplomatik temsilcilikler vb. dahil) işe alım, terfi, istihdam veya görevde kalmada ırk, cinsiyet, köken veya bu kriterlere dayalı herhangi bir tercihin dikkate alınmasını yasakladı.

Trump, silahlı kuvvetler konusunda bunu çok açık bir şekilde yeniden teyit ediyor:

“Silahlı Kuvvetlerimizden radikal cinsiyet ideolojisini ve uyanış çılgınlığını temizledik ve bir trilyon dolarlık yatırımla ordumuzu güçlendirmeye başladık.” (Donald Trump tarafından imzalanan giriş , NSS 2025 )

Contretemps: Özetle, Trump gezegenin farklı büyük bölgeleri için hangi politikaları açıklıyor?

Eric Toussaint: Trump yönetimi, Batı Yarımküre’nin (yani güneyde Patagonya’dan kuzeyde Kanada ve Grönland’a kadar uzanan Amerika kıtası) tamamen kontrolünü ele geçirme arzusunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda, petrol zengini Venezuela’yı hedef alarak agresif askeri operasyonlar yürütüyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), Batı Yarımküre ile ilgili olarak şunları belirtiyor:

“Yarımküre dışındaki rakiplerimizin tehdit edici güçler veya diğer yetenekler konuşlandırmasını veya yarımküremizde hayati stratejik varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini engelleyeceğiz. Monroe Doktrini’ne ilişkin bu ‘Trump ek maddesi’ sağduyuya dayanmaktadır ve Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı olarak Amerikan gücünün ve önceliklerinin potansiyel bir restorasyonunu temsil etmektedir.” [21] (NSS 2025, s. 15)

Çin’e gelince, 2025 stratejik belgesi yeni bir aşamayı işaret ediyor: Artık sadece rekabeti kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD elitlerinin Çin’in yükselişini kolaylaştıran tarihsel hatasını açıkça tanımlıyor. Çin artık sadece bir rakip olarak değil, ABD ekonomisine, sosyal uyuma, tedarik zincirlerine, ulusal güvenliğe ve hatta kültürel istikrara yönelik doğrudan bir tehdit olarak sunuluyor.

Çatışma böylece, doğrudan askeri bir seçeneğin resmi olarak benimsenmesinden bağımsız olarak, tüm ekonomik, teknolojik, ideolojik ve toplumsal alanlara yayılıyor. Trump, Çin ile çatışma halinde olduğu Hint-Pasifik’te varlığını, askeri gücünü ve ekonomik çıkarlarını artırmaya karar veriyor [22] .

Avrupa konusunda Trump, halihazırda iktidarda olan bazı aşırı sağ partilere (örneğin İtalya ve Macaristan) güçlü destek vermeye karar verdi ve Avrupa hükümetlerinden, özellikle de ABD silah endüstrisine doğrudan fayda sağlayan askeri harcamalarını önemli ölçüde artırarak, Washington’ın uysal vasalları gibi davranmalarını talep etti. Bu bağlamda, NSS 2025, Avrupa hakkında şu ifadeyi içermektedir: “Eski ihtişamlarını yeniden kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz”[23]. “Uyumlu” teriminin seçimi kendi başına konuşmaktadır.

Trump, Orta Doğu konusunda bu bölgenin geçmişe kıyasla daha az önemli olduğunu ve Körfez’deki diktatörlük rejimlerindeki siyasi yönetimlere saygı duyacağını iddia ediyor.

Rusya konusunda Trump, Moskova’nın Ukrayna da dahil olmak üzere bazı eski Sovyet cumhuriyetlerini kapsayan bir çerçeve dışında herhangi bir girişimde bulunmaması şartıyla, nüfuz paylaşımını savunuyor. Trump, Rusya’yı Çin’den uzaklaşmaya ikna etmeye çalışıyor.

Trump, Afrika’ya çok az yer ayırıyor ve onu yalnızca ham madde çıkarılacak ve ABD çıkarları korunacak bir kıta olarak görüyor. Amacı, “Afrika’nın bol doğal kaynaklarını ve gizli ekonomik potansiyelini kullanmak”tır. ( NSS 2025 , s. 29)

Contretemps: Analizinizin sonuç özeti nedir ?  

Eric Toussaint:  Beyaz Saray’ın Aralık 2025 başlarında kamuoyuna açıkladığı uluslararası politika doktrini, ABD dış politikasında geçici bir değişimden ibaret değil, çeyrek asırdan fazla bir süre önce “yeni Soğuk Savaş” çerçevesinde başlayan bir sürecin tutarlı bir doruk noktasıdır. Bu belge, niteliksel bir radikalleşmeyi işaret ediyor: Artık açıkça emperyal bir egemenlik mantığını, sistematik güç kullanımını ve uluslararası hukukun, çok taraflı kurumların ve evrensel insan haklarının açıkça reddini benimsiyor. Donald Trump döneminde bu yönelim, açıkça yırtıcı, şiddet içeren, gerici, otoriter ve neo-faşist doğasıyla karakterize edilen, benzeri görülmemiş bir ideolojik biçim alıyor.

Önceki yönetimler emperyalist şiddetin uygulanmasını son derece ikiyüzlü liberal ve insancıl bir söylemle birleştirirken, Trump yönetimi bu cepheyi kırıyor. İnsan hakları, sosyal haklar, göçmenlerin korunması, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve hatta çok taraflılığa yapılan en ufak bir atıf bile resmi stratejik söylemden tamamen kayboluyor. Bunların yerini “Tanrı vergisi doğal haklar”, egemen devletlerin mutlak egemenliği, medeniyetler hiyerarşisi ve kalıcı askeri baskının meşrulaştırılmasına dayalı bir dünya görüşü alıyor. 

Bu doktrin, uzun süren bir bunalım, büyük güçler arasındaki artan rekabet ve G7’nin eski emperyalist güçlerinin ekonomik hegemonyalarını sürdürememesiyle karakterize edilen küresel kapitalizmdeki yapısal kriz bağlamında yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli gerilemesi karşısında Washington, kasıtlı olarak militarist genişleme ve acımasız bir korumacılık politikası yolunu seçmiştir. Çin, küresel kapitalizme meydan okuduğu için değil, tam tersine kendisini ona başarıyla entegre ederek Amerikan ekonomik, teknolojik ve jeopolitik üstünlüğüne karşı çıktığı için birincil düşman olarak belirlenmiştir. İkinci kademe emperyalist bir güç olan Rusya, NATO’nun vesayeti altında Avrupa’nın hızlandırılmış militarizasyonuna bir gerekçe ve dayanak görevi görmektedir, ancak artık düşman olarak kabul edilmemektedir. 

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), dış emperyalizm ile iç otoriterlik arasında derin bir yakınlaşmayı da ortaya koymaktadır. Liberal küreselleşmenin kınanması, toplumsal özgürleşme projesiyle değil, saldırgan bir ekonomik milliyetçilikle, göçmenlere karşı bir saldırıyla, “büyük yer değiştirme” komplo teorilerinin örtük olarak benimsenmesiyle ve eşitlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarına karşı ideolojik bir savaşla birlikte gelmektedir.

Askeri egemenlik, ekonomik yağmacılık, fosil yakıt üretimi ve iklim değişikliğini inkâr, askeri-sanayi kompleksinin ve ABD kapitalist sınıfının çıkarlarına hizmet eden tutarlı bir bütün oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Trump bir “barış elçisi” olmaktan çok uzak, daha istikrarsız, şiddet dolu ve eşitsiz bir dünyanın mimarı gibi görünüyor; burada güç hukukun önüne geçiyor ve savaş, kapitalizmin krizini yönetmek için yaygın bir araç haline geliyor. Bu anlamda, ABD’nin yeni uluslararası politika doktrini, yalnızca Amerikan emperyalizminin doğrudan hedef aldığı halkları (Filistin, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da) tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm insanlık için büyük bir tehlike oluşturuyor.

Bu durum, ekolojik krizin geleceği son derece belirsiz kıldığı bir bağlamda, büyük uluslararası çatışmaların hatta küresel bir felaketin riskini artırıyor. Dünyanın önde gelen askeri gücünün başındaki bu neo-faşist eğilim karşısında, ilerici, militarizm karşıtı, faşizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, feminist ve enternasyonalist güçler için ulusötesi dayanışmayı yeniden inşa etmek, emperyalizmin her türlüsüne karşı çıkmak ve barışa, eşit haklara, sosyal adalete, halkların haklarına ve yeryüzündeki yaşam koşullarının korunmasına dayalı radikal bir alternatif projeyi savunmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.

12 Ocak 2026

Notlar

[1] Beyaz Saray, “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi Kasım 2025”, 5 Aralık 2025 tarihinde yayınlandı, https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf?internal=true  

[2] Gilbert Achcar’ın kitabı ve “Soğuk Savaş” ifadesinin anlamı hakkındaki röportajından bir alıntı: “Özünde, ‘Soğuk Savaş’, bir ülkenin (henüz) ‘sıcak bir savaşa’ girmeden savaş hazırlığı durumunu koruduğu bir durumdur. Başka bir deyişle, Soğuk Savaş’ın bu şekilde adlandırılmasını sağlayan şey silahlanma yarışıydı. 1990’ların sonlarından beri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Rusya ve Çin’e karşı eş zamanlı olarak yürütülen bir savaş senaryosuna dayalı olarak askeri harcama düzeyini nasıl korumaya karar verdiğini açıkladım. Bu karar, Washington’ın diğer provokatif eylemleriyle bağlantılıydı ve bu da beni 1999’da yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığım şeyin başlangıcını yerleştirmeye yönlendirdi.” » Kaynak: CJ Polychroniou tarafından Gilbert Achcar ile yapılan röportaj, Contretemps tarafından 24 Mayıs 2023’te yayınlandı,  https://www.contretemps.eu/origines-nouvelle-guerre-froide-entretien-achcar/

[3]  20. yüzyılın başlarında Lenin, Rudolf Hilferding, Rosa Luxemburg gibi yazarlar tarafından analiz edilmiş ve 20. yüzyılın  ikinci yarısında Ernest Mandel, Samir Amin, Paul Sweezy ve Paul Baran tarafından güncellenmiştir.

[4] “Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz için mümkün olan en düşük kayıplarla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu kurmak, eğitmek, donatmak ve sahaya sürmek istiyoruz. Ve her bir askerin gurur duyduğu bir ordu istiyoruz.”

Ülkelerine bağlı ve görevlerine güvenen kişiler.

Amerikan halkını, denizaşırı Amerikan varlıklarını ve Amerikan müttefiklerini korumak için dünyanın en güçlü, güvenilir ve modern nükleer silahlarına ve Amerikan ana vatanı için bir Altın Kubbe de dahil olmak üzere yeni nesil füze savunma sistemlerine sahip olmak istiyoruz.” NSS 2025, s.

[5] “Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden ve NATO müttefiklerimizin onayladığı ve artık yerine getirmesi gereken Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi.” NSS 2025 , s. 12.

[6] “Küreselleşmeye ve sözde “serbest ticarete” son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadılar ve bu da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını tamamen boşalttı.”

[7] “Avrupa’ya çok büyük zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen felaket niteliğindeki “iklim değişikliği” ve “Net Sıfır” ideolojilerini reddediyoruz” NSS 2025, s. 14

[8] “Amerikan enerji egemenliğinin (petrol, gaz, kömür ve nükleer) yeniden sağlanması ve gerekli kilit enerjinin yeniden ülke içine getirilmesi”

Enerji bileşenleri en önemli stratejik önceliklerden biridir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zeka gibi en ileri teknolojilerdeki avantajımızı korumamıza yardımcı olacaktır.

Net enerji ihracatımızı genişletmek, müttefiklerimizle ilişkilerimizi derinleştirirken düşmanların etkisini azaltacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerektiğinde bize olanak sağlayacaktır.

“Proje gücü.” NSS 2025, s.

[9] “Amerika’nın bu ulusları —özellikle Körfez monarşilerini— geleneklerini ve tarihi yönetim biçimlerini terk etmeye zorlama konusundaki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmesini gerektirecektir.” NSS 2025, s. 28

[10] “Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise bireysel devlet egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağladılar.” NSS 2025, s. 2

[11] Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi, ECOSOC – Afrika Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, ECOSOC – Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, Uluslararası Hukuk Komisyonu, Uluslararası Ceza Mahkemeleri için Uluslararası Kalıntı Mekanizması, Uluslararası Ticaret Merkezi, Afrika Özel Danışmanı Ofisi, Genel Sekreterin Silahlı Çatışmalardaki Çocuklar Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çocuklara Karşı Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Barış İnşa Komisyonu, Barış İnşa Fonu, Afrika Kökenli İnsanlar Daimi Forumu, BM Medeniyetler İttifakı, Gelişmekte Olan Ülkelerde Ormansızlaşma ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılmasına İlişkin BM İşbirliği Programı, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), BM Demokrasi Fonu, BM Enerji, BM Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlendirilmesi Kurumu (BM Kadın), BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), BM İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat), BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR), BM Okyanuslar, BM Nüfus Fonu (UNFPA), BM Konvansiyonel Silahlar Sicili, BM Sistem Baş Yöneticileri Koordinasyon Kurulu, BM Sistem Personel Koleji, BM Su, BM Üniversitesi (Kaynak: Beyaz Saray )

[12] “Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece “düzenli” olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göçü kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı bir dünya istiyoruz.

Nüfus akışlarını kontrol ederler ve kimleri kabul edip kimleri kabul etmeyecekleri konusunda tam yetkiye sahiptirler.” NSS 2025, s.

[13] “Kitlesel Göç Çağı Sona Erdi – Bir ülkenin sınırlarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul ettiği, kaçınılmaz olarak o ulusun geleceğini belirleyecektir. Kendini egemen sayan her ülkenin geleceğini belirleme hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve yabancılara nadiren vatandaşlık vermiş, bu yabancıların da zorlu kriterleri karşılamaları gerekmiştir. Batı’nın son on yıllardaki deneyimi bu kalıcı bilgeliği doğrulamaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kitlesel göç, iç kaynakları zorlamış, şiddeti ve diğer suçları artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasalarını bozmuş ve ulusal güvenliği baltalamıştır. NSS 2025 , s. 11

[14] Ülkemize çöp almaya devam edersek yanlış yola gireceğiz. Ilhan Omar çöp, sadece çöp. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” Kaynakhttps://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice

[15] “8 yılda 2.749.706 sınır dışı işlemi gerçekleşti, bu da günde ortalama 942 anlamına geliyor. İlk döneminde (2009-2012) günde ortalama 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü.” https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/

[16] Üstelik Trump, Güney Afrika hükümetini beyazlara karşı soykırım uygulamakla suçlamaktan da çekinmiyor.

[17] “Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve aynı zamanda Avrupa’nın medeniyetsel özgüvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz;” NSS 2025, s. 5

[18] “Ancak bu ekonomik gerileme, medeniyetin yok oluşunun gerçek ve daha vahim olasılığı karşısında gölgede kalıyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlüğü ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması, düşen doğum oranları ve ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” NSS 2025, s. 25

[19] “Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu ruh canlanmasını teşvik etmeye çağırıyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik nedeni veriyor.”  NSS 2025, s. 26

[20] “Yeterlilik kültürünü yeniden tesis etmek, kurumlarımızı zayıflatan ve bizi geride tutan sözde “DEI” ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırmak” NSS 2025 , s. 6.

[21] “Yarımküre dışındaki rakiplerin, Yarımküremizde kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırma veya stratejik olarak hayati öneme sahip varlıklara sahip olma veya bunları kontrol etme yeteneğini reddedeceğiz. Monroe Doktrini’ne eklenen bu “Trump Eki”, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı, sağduyulu ve güçlü bir Amerikan gücü ve önceliklerinin yeniden tesis edilmesidir.” (NSS 2025, s. 15)

[22] NSS 2025’te, Hint-Pasifik kabaca, batıdan doğuya doğru Afrika’nın doğu kıyılarını, Hint Okyanusu’nu, önemli boğazları: Hürmüz Boğazı, Bab el-Mandeb, Malakka Boğazı’nı, Güney Asya’yı (merkezinde Hindistan ile), Güneydoğu Asya’yı (ASEAN), Güney Çin Denizi’ni, Tayvan’ı, Kore Yarımadası’nı ve Japonya’yı içeren sürekli bir yayı temsil etmektedir. Buna güney ve doğuda Avustralya, Pasifik takımadaları ve ada devletleri de eklenmiştir. Bu alan Amerika Birleşik Devletleri’nin Pasifik kıyılarına kadar uzanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Hint-Pasifik’te, birkaç düzine daha küçük askeri tesisin yanı sıra 66 kalıcı askeri üsse yayılmış çok sayıda asker konuşlandırmaktadır (Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin resmi web sitesine bakınız: https://www.congress.gov/crs-product/IF12604).

[23] “Eski ihtişamlarını geri kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz.” NSS 2025, s. 26.

Çin Solundan Geriye Ne Kaldı? – Au Loong-yu

Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte dünyanın birçok bölgesi aşırı sağa doğru savruluyor. Bu, bugün karşı karşıya olduğumuz en acil meydan okumadır. Peki Çin’de solun durumu nedir? Ve aşırı sağ nerede konumlanıyor?

1989’dan bu yana sol

Yaklaşık 25 yıl önce, yüzyılın dönümünde, 4 Haziran 1989’da Tian’anmen Meydanı’nda gerçekleşen katliamın yarattığı şok etkisi yavaş yavaş sönümlenmeye başlamış, siyasal hayat özellikle üniversite çevrelerinde yeniden — sınırlı da olsa — canlanmıştı. Tartışmalar yeniden alevleniyor, tutumlar “liberaller” ile “yeni sol” arasında bölünüyordu.

Ancak en sert ve saldırgan olanlar ne liberallerdi ne de solun mensuplarıydı. Birinciler daha çok neoliberaldi; liberal demokrasiden ziyade daha fazla “metalaşma” ile ilgileniyorlardı. Bu durum kısmen (ve bu anlaşılabilir) kendi güvenliklerine duydukları kaygıyla, kısmen de piyasaya (kapitalist piyasaya) duydukları samimi inançla açıklanıyordu.

İkinciler ise çoğunlukla, katliamdan sonra bile parti-devleti savunan ve onu “ulusal çıkarın” ya da “halkın” ekonomik çıkarlarının koruyucusu olarak gören milliyetçilerdi; fakat kesinlikle halkın siyasal haklarının savunucusu değillerdi.

Buna ek olarak, internetin gelişmesi de minjianın, yani “halkın”, sesinin duyulmasını sağladı; “Maoistler”den “Troçkistlere” ya da “sosyal demokratlara” kadar farklı eğilimler görünür hâle geldi. Bu dönem aynı zamanda, çeşitli davalar için çalışan ve mücadele eden STK’ların dönemi oldu. Hong Kong’daki akademik çevreler ile sivil toplum örgütleri bu alanda önemli bir rol oynadı. Bu STK’lar siyaset yapmıyor olsalar bile, özellikle emekle ilgili konularda faaliyet gösterenler, radikalleşebilecekleri korkusuyla devlet tarafından yakından izleniyordu.

Siyasal tartışmaların ve STK’ların çoğalması, birçok kişiyi liberalizasyon çağının geldiğine inandırdı. Oysa tam tersi oldu. 2015’te Xi Jinping, anakara Çin’deki sendikal STK’ların çoğunu tasfiye edip yasakladı ve insan hakları alanında çalışan avukatları tutuklattı. 2018’de Maoist öğrenciler, Jasic fabrikasında işyerlerinde sendika kurmak isteyen işçilerle dayanışma kampanyası başlattılar. Kısa sürede tutuklandılar (ya da doğrudan kaçırıldılar); ardından farklı üniversitelerde öğrenciler tarafından kurulan “Marksist topluluklar” yasaklandı. Aslında Maoistlere yönelik baskı, bundan 20 yıldan fazla bir süre önce, bazı kişilerin merhum Devlet Başkanı Jiang Zemin’i kapitalistlerin partiye üye olmasına izin verdiği için eleştirmesiyle başlamıştı. Bu durum Maoistlerin bir kısmını radikalleştirmiş ve “Maoist Komünist Parti”yi kurmalarına yol açmıştı.

Ancak çok geçmeden, 2009’da liderleri Ma Houzhi (馬厚芝) on yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2020’de Hong Kong’u vuran geniş çaplı baskıyla birlikte Pekin, bir yıl önce iade yasası tasarısına karşı direnmeye cüret etmiş olan nüfustan intikam almak istedi. Tüm siyasal muhalefeti ve toplumsal hareketleri — özellikle sendikaları ve küçük sol çevreleri — ortadan kaldırdı.

Bunlar arasında küçük Troçkist grup simgesel bir yere sahipti: neredeyse bir yüzyıldır Çin Komünist Partisi’ne karşı en eski ve en tutarlı sol muhalefeti temsil ediyordu. Baskı dalgasından önce, eski koloni, çok sayıda Çinli siyasal muhalife ikinci bir şans sunmuş ve hayatta kalmalarını sağlamıştı.

Anakara Çin’de 1949’dan bu yana örgütlü bir muhalefet hiç olmadı. 1979’dan itibaren güçlü bir liberal akım ortaya çıktı, ancak örgütlenmesine izin verilmedi. Liberal akımın başlıca temsilcisi olan Liu Xiaobo’nun 2017’de hapishanede ölmesinden sonra, Xi’nin baskıları altında liberallerin etkisi azaldı; her ne kadar bazı vesilelerle seslerini duyurabilmiş olsalar da. Yalnızca milliyetçiler güç kazandı, çünkü rejimin desteğinden yararlanıyorlar. Bugün sol akımların hiçbirinden eser kalmamıştır. Daha da vahimi: Yıllarca süren zulme rağmen Falun Gong, yurtdışında en fazla ses çıkarabilen ve en iyi örgütlenmiş akım olarak kalmıştır (muhtemelen Çin içinde de gizli bir varlığa sahiptir). Liderine kişisel sadakat talep eden bu dinî tarikatın siyasal yönelimi, işçiler açısından hiçbir fayda sunamaz.

Bu rejimi nasıl tanımlamalı
Liberallerden solun tüm tonlarına ve bağımsız sivil toplum örgütlerine kadar tüm muhalifleri bastıran bir rejim nasıl tanımlanmalıdır? Ona bir ad vermeden önce, temel özelliklerini kısaca inceleyelim:

  1. Devlet iktidarı sınırsızdır. Yalnızca tüm kamusal işler nihai olarak devlet tarafından denetlenmekle kalmaz; kadınların doğurganlığından pasaport bulundurmaya, hatta Halloween kutlayan gençlerin tutuklanmasına kadar özel hayat da denetim altındadır.
  2. Devlet, hiçbir zaman özgür ve açık seçimler düzenlemeyi kendine dert edinmeyen partinin mutlak kontrolü altındadır. Parti de, anayasayı dilediği gibi değiştirerek kendini ömür boyu otokrat ilan edebilen bir “yüce lider” tarafından yönetilir.
  3. Düşünce denetimi ve parti ideolojisine yönelik bir beyin yıkama vardır. Bunun özü basittir: tingdanghua, gendangzou (聼黨話,跟黨走), yani “partiyi dinlemek ve partiyi izlemek”.
  4. Çin milliyetçiliği etnosentriktir (etnik-merkezcidir). Ulusu homojen bir bütün olarak görür ve partiyi onun doğal temsilcisi sayar. Han şovenizmi bugün ırkçılığa dönüşmüştür; özellikle Tibetlilere ve Uygurlara yönelik kültürel soykırım ve kitlesel hapsedilme buna dahildir.
  5. Parti, Çin toplumunu da homojen bir bütün olarak görür; bu nedenle muhalifler bastırılması gereken ulusal bir tehdit olarak değerlendirilir. Örgütlü muhalefete izin verilmediği gibi, etkili hâle geldiği anda bireysel muhalefet de susturulur.
  6. Sıfır siyasal muhalefet hedefine ulaşmak için parti-devlet, geniş çaplı gözetim ve kötü şöhretli sosyal kredi sistemine başvurur. Devlet tarafından yaratılan dijital para, Orwellci toplumu daha da güçlendirmektedir.
  7. 1950’lerin ortalarından bu yana ekonomik strateji, gündelik tüketim ve halkın refahı yerine altyapı yatırımlarını ve ağır sanayi ile ileri sanayileri öncelemek olmuştur; Büyük İleri Atılım ve Büyük Kıtlık bunun göstergesidir. 1979’dan sonra parti, Çin’de kapitalizmi yeniden devreye sokmuş ve büyük bir yabancı sermaye akışına yol açmıştır. Bu, partinin hızlı sanayileşme hedeflerine ve nüfusu besleme amacına ulaşmasını sağlamıştır. Ancak göreli yoksulluk (ulusal gelirden işçilere düşen pay) artmıştır; çünkü parti bürokrasisi mutlak iktidarını hayati kaynakları gasp etmek ve ticarileştirmek için kullanarak zenginleşmiştir. Bu, burjuva bir bürokrasidir.
  8. Yurt dışındaki yatırımları uzun yıllardır dünyada ilk beş içinde yer almaktadır ve ticari başarı ile jeopolitik güç elde etmeyi hedeflemektedir — bu, diğer kapitalist ülkelerden daha kötü değildir ama daha iyi de değildir. Bu durum, Pekin’i kaçınılmaz olarak küresel ekonomik yayılmacılık yoluna sokmuştur. Bunun ardından siyasal yayılmacılık gelmiştir; zira kendisini, Çin imparatorluğunun ve Kuomintang’ın (KMT) meşru ardılı olarak görmekte ve onlara ait olduğunu düşündüğü “topraklar” üzerinde hak iddia etmektedir. Bu nedenle, KMT’nin Güney Çin Denizi’nin büyük bir bölümüne ilişkin temelsiz iddiasını, sözde “dokuz çizgili hat” ile sahiplenmiştir.

Aşırı sağcı emperyalist bir rejim

Bu özelliklerin tümünü yalnızca aşırı sağ rejimler taşır. Trump hâlâ otokratik bir rejim inşa etmenin ilk aşamasındayken, Xi Jinping’in Orwellci otokrasisi, parti zaten tam bir denetim kurmuş olduğu için dijital sürüme geçmiş durumdadır. Pekin’i, Trump yönetiminden özünde daha ilerici olarak görmek, var olan en büyük yanılsamalardan biridir.

ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı sürerken, uluslararası solun bazı kesimleri Pekin’in “Trump’a kafa tutmasından” memnuniyet duymaktadır. Trump’ın başarısızlığından anlık olarak sevinç duyabiliriz; ancak Xi’nin karşı hamlesindeki her zaferin her zaman halk pahasına gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Üstelik Xi, hem ticaret savaşıyla (dış baskı) hem de Çin’in içindeki aşırı kapasite ve işsizlik sorunlarıyla karşı karşıya kaldığında, Çin ihracatını hızlandırmaya karar vermiştir. Bu, sorunu çözmek yerine sadece başka yerlere taşımaktadır. Hatta gerçekte, küresel krizi daha da derinleştirecektir.

Özünde Xi, emperyalizme karşı mücadele etmiyor. Aksine, haodaxigong (好大喜功) olarak adlandırılabilecek kişisel programını — yani burjuva bürokrasinin kolektif çıkarına hizmet eden bir büyüklük ve ihtişam arayışını — uyguluyor. Pekin’in Amerikan gücüne yetişip yetişemediği meselesi önemlidir, ancak ikincildir. Asıl mesele, Pekin’in küresel yayılmacılığının emperyalizm yoluna girmiş olmasıdır. Dürüst sosyalistler, Pekin’in bu hedefe tamamen ulaşıp ulaşmadığını beklemeden, dünyayı bu tehlikeye karşı uyarmakla yükümlüdür.

Uzun süredir yerleşmiş aşırı sağcı rejimiyle, ne içeride herhangi bir denge-denetleme mekanizması ne de dışarıda bir muhalefet ya da toplumsal hareket bulunan Pekin, Çin halkı ve dünya için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Evet, Amerikan emperyalizmi askerî ve ekonomik olarak çok daha güçlüdür ve bugün dünya açısından daha yıkıcıdır. Ancak Çin de muazzam zararlar verebilir. Kimse Xi’nin haksız bir savaşı başlatmasını engelleyemez (tıpkı Deng Xiaoping’in 1979’da Vietnam’ı işgal etmesi gibi) ya da Mao’nun yaptığı gibi, kendi halkının çıkarlarının önüne tahakküm iradesini koymasını durduramaz.

Bu devasa meydan okumaya dair hazır bir yanıtım yok. Ama en azından yapabileceğimiz şey, bu Leviathan’a bir canavar olarak adını koymaktır.

Au Loong-Yu, Hong Kong’daki Borderless Movement (Sınır Tanımayan Hareket) aktivisti; China Labor Net ve Globalization Monitor’ün yayın kurulu üyesidir. Hong Kong’da yayımlanan No Choice but to Fight : A Documentation of Chinese Battery Women Workers’ Struggle for Health and Dignity (Başka Çare Yok: Çinli Pil Fabrikası Kadın İşçilerinin Sağlık ve Onur Mücadelesine Dair Belgeler) adlı kitabın başlıca yazarıdır; ayrıca China’s Rise : Strength and Fragility (Çin’in Yükselişi: Güç ve Kırılganlık) (Merlin Press & Resistance Books & IIRE, 2012) ve Fransızca olarak La Chine, un capitalisme bureaucratique, forces et faiblesses (Çin: Bürokratik Bir Kapitalizm, Güçler ve Zayıflıklar) (Syllepse, 2013) kitaplarının da yazarıdır.

Kaynak: Amandla. Aralık 2025. Amandla 100 :
https://www.amandla.org.za/can-the-right-be-stopped/#flipbook-amandla-100

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran’da Yeni Bir Halk Ayaklanması – Sarah Selami

İran’daki son eylemler; ulusal para biriminin baş döndürücü düşüşü ve ekonomik faaliyeti öngörülemez kılan hiperenflasyon karşısında, 28 Aralık 2025 Pazar günü Tahran çarşısı esnafının greviyle başladı. Yoksulluğun, aşırı toplumsal eşitsizliğin ve tiranlığın genel bir reddini ifade eden bu eylemler, hızla birçok şehirde öğrencilere ve halk kesimlerine yayıldı.

Rejimin yanıtı

Hükümet, çarşı esnafını vergi indirimleriyle yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan üniversiteleri kapattı ve sokağa çıkan gençlik ve halk kitlelerine yönelik baskı ve güvenlik önlemlerini güçlendirme yoluna gitti. Ancak bunlar hareketi durdurmadı. Eylemler, özellikle küçük ve orta ölçekli olanları başta olmak üzere, en az 88 şehirde devam ediyor. Bazı büyük şehirlerde de belirli mahallelerde hareketlilik yaşanıyor.

Eylemlerin dokuzuncu gününde, içerisinde gençlerin de olduğu, binden fazla insan tutuklandı ve ikisi 20 yaşın altında olmak üzere en az otuz altı eylemci öldürüldü. Ayrıca kolluk güçlerinin iki üyesi de hayatını kaybetti.

Derin toplumsal öfke

Gençler, bilhassa öğrenciler bu toplumsal hareketlerin merkezinde yer alırken, diğer yandan ulusal para biriminin değer kaybından ve fiyat artışlarından en fazla etkilenen küçük kasabaların sakinleri de bu eylemlere önemli ölçüde katılıyor.

Bu eylemler, basit bir para birimi dalgalanmasına olan tepkiden ziyade, on yıllardır süren adaletsizlik, güvencesizlik ve baskıdan kaynaklanan derin ve kalıcı bir toplumsal öfkeyi yansıtıyor. Eşitsizlik ve yoksulluğun daha da kötüye gitmesi, İran’ın siyasi ve ekonomik sistemindeki yapısal krizin bir sonucudur ve bu kriz uluslararası yaptırımlar, yolsuzluk ve kayırmacılıkla damgalanan hükümet sistemi ve İslam Cumhuriyeti’nin izlediği politikalarla daha da güçlenmiştir.

Hükümet bu eylemlere toplu tutuklamalar, baskı ve şiddetle yanıt vermiştir. Ancak 2017, 2019 ve 2022 yıllarındaki kitlesel eylemlerin deneyimleri, hükümetin bu stratejisinin uzun vadede halka boyun eğdirmeyi asla başaramadığını göstermektedir. Dolayısıyla, mevcut eylemler bunların bir devamı niteliğindedir.

Araçsallaştırma girişimleri ve sonuçları

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, bölgede ve ötesinde sivillere yönelik benzeri görülmemiş şiddetteki rollerine rağmen İslam Cumhuriyeti ile olan çatışmaları bağlamında ve ‘İran halkını savunma’ bahanesiyle bu eylemleri araçsallaştırmaya çalışmışlardır.

ABD ve İsrail liderleri ile istihbarat kurumlarının son açıklamaları, İslam Cumhuriyeti’ne eylemciler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırmak, tutuklamaları meşrulaştırmak ve eylemcileri yabancı ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket etmekle suçlamak için ek bir bahane sunmuştur.

Aynı zamanda, “tahtın vârisi” Rıza Pehlevi ve askeri dış müdahaleyi destekleyen gerici yandaşları, İran’ı kurtarmak için siyasi bir alternatif olarak kendilerini sunmaya çalışmışlardır. Bu amaçla, Eski Şah’ın oğlunu İran halkı nezdinde popüler bir lider olarak göstermek için videoları manipüle ettiler, eylemcilerin sloganlarını ise tahrif ettiler. Ancak bu hileler monarşist akımı itibarsızlaştırdı ve kendilerine dayatılan her türlü vesayet ve otoriteyi reddeden eylemcilerin bu tutumunu pekiştirdi.

Perspektifler ve Dayanışma

“Diktatöre ölüm” gibi radikal sloganlara rağmen hareketin henüz örgütlü bir siyasi evreye girmemiş olması ve güvenilir bir siyasi alternatifin bulunmaması nedeniyle, bu halk eylemlerinin sürekliliğini ya da hükümeti geriletme kapasitesini öngörmek zordur. Bu yaygın öfke, ancak genel protesto hareketi ile iş yerlerindeki, emekçi mahallelerindeki ve üniversitelerdeki mücadelelerin birleşmesiyle etkili bir güce dönüştürülebilir.

Bununla birlikte İran gençliği ve halk sınıfları; hayat pahalılığına, sosyal adaletsizliklere ve tiranlığa karşı verdikleri mücadelede, dayanışma içindeki sosyal ve siyasi güçlerin uluslararası desteğini hak etmektedir.

Sarah Selami, Fransa’daki Solidarité Socialiste avec les Travailleurs en Iran (İran İşçileriyle Sosyalist Dayanışma) adlı örgütün üyesidir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/A-new-popular-uprising-in-Iran

Yeni İktidarlar: Tekno-Feodalizm mi, Veri Kaçakçılığı Oligarşisi mi? – Francisco Louçã

Sosyal ağların yoğun kullanımı, internet üzerindeki diğer var olma biçimlerinden de çok–belki oyunlar hariç– uyuşturucu bağımlılığının başka biçimleriyle karşılaştırılabilecek davranışlar üretmektedir: aşırı tüketim, psikolojik hatta fiziksel “akşamdan kalmalık” hâlleri. Bu makalede Francisco Louçã, yeni oligarşinin sattığı ürünün tam da bu olduğunu savunuyor.

 “Tekno-feodalizm” kavramının yaygınlaşmasına katkıda bulunan yazarlar teşhiste hemfikirdir, ancak sonuçlar konusunda mutlaka aynı noktada buluşmazlar. Farklı versiyonlara göre, feodal beylerin gücü toprağın mülkiyeti ve ondan doğan üretimin denetimine dayanıyordu; bu beyler kendi topraklarının sınırlarını belirler, merkezi iktidarla –kralla– ilişkilerinin (değişken) biçimlerini düzenlerdi. Köylüler ise hem korunma hem de kendilerine bu amaçla tahsis edilen toprakları işleyebilme imkânı bakımından bu beylere bağımlıydı. Toprağı kira karşılığında işler ve beyin mutlak otoritesine boyun eğerlerdi. Bu yazarlara göre, aynı şekilde tekno-feodal beyler de dijital platformlara hükmeder; yeni pleblerinin faaliyetlerine izin verir ve internet bağlantılarının istikrarının temsil ettiği korumayı sağlar. Üstelik bu piyasaları domine eden şirketlerin, yani teknoligarşinin gücü rekabet olmaksızın tesis edilir. Her iki durumda da söz konusu olan, en alttakilerin hiçbir güce sahip olmadığı, egemenlik altındaki dünyalardır.

Tekno-feodalizm kuramının en yaygın versiyonunda, Varoufakis’in yaklaşımında, varılan sonuç sarsıcıdır: burada kapitalizmin yeni meta yaratma ve satma biçimlerine (örneğin hizmetlere) doğru genişlemesi ve dolayısıyla emeğin ya da emekçilerin zamanının sömürüsü söz konusu değildir; ortada yeni bir üretim tarzı vardır. Kapitalizm bitmiştir, der. Artık elimizde olan yeni bir toplumdur: Tekno-feodalizm. Bazı yazarlar bu tür uygarlığın bütününün dönüşümünü kapsayan sonuçları konusunda daha ihtiyatlı olsalar da, teori yolunu bulmuş ve çağdaş dünyanın iletişim sistemlerine yönelik eleştiride bir referans hâline gelmiştir. Oysa bu, hatalı bir teoridir; kafa karıştırıcı sonuçlara götürür ve yeni iktidar biçimlerinin temsil ettiği tehlikenin kapsamını kavramakta yetersiz kalır; onları geçmişe dönüş gibi betimlerken, en tehlikeli olan yenilikçi özelliklerini göz ardı eder.

Sömürgeleştirme mi, bağımlılık mı?

Feodalizmle karşılaştırılabilecek bir başka metafor da sömürgeleştirmedir. Bu bakış açısından yeni iktidar, yeni bir toprak üzerinde kurulmuş ve halkını boyunduruk altına almıştır (dünya nüfusunun yarısından fazlasının gündelik yaşamında sosyal ağların her yerde oluşu buna örnektir); yeni bir dili dayatmıştır (sosyal ağlardaki iletişim normları); yerel kaynakları yoğun biçimde sömürmüştür (yani dikkat ve kişisel duygular); kolonileştirilenlerin kolonizatörlere tabi kılınmasını sağlamıştır (kolonize edilenlerin kimliği ağ tarafından ve ağın içinde tanımlanır); gelecek fikrinin ortadan kalkmasıyla (koloninin ebedî olması beklenir) ve yeni meşruiyetin kutsanmasıyla (algoritmik iktidar tartışılmazdır) pekişmiştir. Aldous Huxley’nin 1930’ların muhafazakâr distopyası Cesur Yeni Dünya’da bu mekanizma, yeni bir ilahın (Henry Ford) dayatılması ve tekniğin yüceltilmesiyle önceden sezdirilmişti. Ne var ki bu betimleme de, tıpkı tekno-feodalizm gibi, kendisini sınırlayan tarihsel bağlama bağımlıdır. Oysa bugün yaşadığımız şey, geç kapitalizm çerçevesinde bir dönüşümdür; herhangi bir geçmişe dönüş değil.

Bu nedenle bir alternatif olarak, dünya nüfusunun büyük bir bölümünü kalıcı tüketiciler olarak içine alan platform kapitalizmi ile uyuşturucu ticaretinin gücü arasındaki karşılaştırmayı incelemeyi öneriyorum. Bu karşılaştırma, sosyal ağlar dünyasının bir oligopol tarafından yönetildiğini gösterir (dolayısıyla teknoligarşik aktörler hem işbirliği yapar hem de birbirleriyle çekişir, fakat rekabet yoktur); anlık tatmin ve duygusal haz sunan ya da alışkanlık geliştiren bir ürün teşvik edilir; bu da bağımlılık üretir; tüketiciler haz ya da tanınma kaynağından uzak kaldıklarında yoksunluk ve kaygı yaşar; becerilerini ve özerkliklerini yitirir; gerçeklik ile kurgu arasındaki sınır silikleşir. Nitekim Zuckerberg bu etkiyi, tamamen metalaştırılmış duygular ve dikkat üzerine kurulu yeni bir toplumun temeli hâline getirmeye çalışmış ve buna “Metaverse” adını vermek istemiştir.

Psikolojik bağımlılığın, yani bir tür bağımlılığın varlığı, internet üzerindeki bu faaliyetin alanlarından birinde –oyunlarda– tıbben kanıtlanmıştır. Statista’nın 2025 başına ilişkin verilerine göre 3 milyardan fazla insan düzenli oyuncudur; ABD’de çocuklar arasında bu oran %90’a kadar çıkabilmektedir. Bunların %3–4’ü oyun bağımlılığı nedeniyle psikiyatrik hasta olarak sınıflandırılmakta; 8–18 yaş arası çocuk ve gençlerde bu oran %9,5’e ulaşmaktadır. Bu “çevrimiçi oyun oynama bozukluğu”, meslekte temel başvuru kaynağı kabul edilen bir ruhsal hastalıklar el kitabını yayımlayan Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından bir hastalık olarak sınıflandırılmıştır.

Sosyal ağlar söz konusu olduğunda ise, yoğun ve kompulsif kullanım henüz bir hastalık olarak sınıflandırılmamış olsa da, güçlü toplumsal etkileri not etmek gerekir: tüketicinin kendi anlatısının ayrılmaz bir parçası olduğu kurgular üretir; yoğun duygularla bağlantılı kaçışçı fanteziler içinde yaşamayı mümkün kılar; birey bu fantezilerden, özellikle de baştan sona uydurulmuş sahte bir kimlik ve sahte bir hikâye yaratarak tatmin elde eder. Kişinin kendisini tüketmesi, ağ üzerindeki yaşam tarzına dönüşür; bu da bugüne kadar hiçbir şirketin, hiçbir oligarşinin, hiçbir egemen sınıfın ulaşamadığı bir denetim gücünü tesis eder.

Bu bağımlılık olgusunun vektörü, uyuşturucu kullanımında ya da yoğun psikolojik haz deneyimlerinde olduğu gibi, dopamin salgılanmasıyla elde edilen tatmindir. Dopamin, 1957’de Lund Üniversitesi’nden Arvid Carlsson (bu çalışmasıyla Nobel Ödülü’nü almıştır) ve Londra Üniversitesi’nden Kathleen Montagu (kendisi Nobel almamıştır) tarafından bir nörotransmitter olarak tanımlanmıştır. Böylece, çeşitli kişisel haz deneyimleri bağlamında nasıl üretildiği ve alışkanlıkların oluşumuna nasıl katkıda bulunduğu anlaşılmıştır. Yirmi yıl sonra ise bu nörotransmitterin madde bağımlılığıyla en yakından ilişkili olanı teşkil ettiği ve bir bağımlının gelişim, bağımlılığı sürdürme ve yoksunluk evrelerini betimlemek için vazgeçilmez olduğu keşfedilmiştir.

İnternet benliği yeniden inşa ediyor

Sosyal ağların yoğun kullanımı, internet üzerindeki diğer var olma biçimlerine kıyasla –belki oyunlar hariç– uyuşturucu bağımlılığının başka türleriyle karşılaştırılabilecek davranışlar üretmektedir; aşırı tüketim ve psikolojik, hatta fiziksel yoksunluk gibi. Bu durumda dopamin, haz ve acıyı tetiklediği, duyguları belirlediği, belleği ve motivasyonu koşullandırdığı için, “her türlü deneyimin bağımlılık potansiyelini ölçen evrensel bir para birimi” gibidir. Dış dünyaya ilişkin algımızın baskın biçimi hâline gelmiş bir görüntü selinden doğar; fakat buna güçlü bir unsur daha ekler: katılımın simülasyonu. Nitekim narsisizm, tanınma yanılsaması yaratmak üzere harekete geçirilir; bir psikolog olan Courtwright’ın, duyguları, belleği ve davranışı yöneten beyin yapılarina gönderme yaparak adlandırdığı “limbik kapitalizm” tam da budur. Meslektaşı Lembke’ye göre ağlar, “bağlantılı bir kuşağa haftanın 7 günü, günde 24 saat dijital dopamin” sağlar.

Pek çok araştırma, sosyal ağların kullanımında dopaminin bağımlılık yaratıcı etkisine dair bu betimlemeyi doğrulamıştır. Örneğin ergenlerin ve genç yetişkinlerin “beğen” düğmesini kullanma davranışları üzerine yapılan bir çalışma –pro-sosyal bir davranış biçimi olarak– bunun, toplumsal bir bağlamda öğrenmeyi ve benlik tanınmasını pekiştiren bir geri bildirim olduğunu göstermiştir. Buna karşılık, Amerikalı üniversite öğrencilerinin sanal gerçekliğe ne ölçüde daldıklarını inceleyen bir araştırma, Meshi’nin yürüttüğü bu analizde, “sosyal ağların sorunlu kullanımına ilişkin belirtilerin, diğer psikolojik bozuklukların tipik davranışlarını yansıttığı” sonucuna varmış ve yoğun sosyal ağ kullanımı ile karar alma yetersizliği arasında doğrudan bir ilişki saptamıştır. Bir başka vakada, yoğun kullanıcıların %43’ünün karar vermede güçlük belirtileri gösterdiği bulunmuştur. Yine başka bir örnekte, Çin’de 673 ergen üzerinde yapılan bir çalışma, tanınmama korkusunun sosyal ağların sürekli kullanımıyla ilişkili olduğunu tespit etmiştir. Bu kullanımın doğurduğu haz ve acı, bir uyuşturucu tüketimine bağlı olanlarla karşılaştırılabilir düzeydedir.

Başka araştırmalar da Britanyalı psikolog Maryanne Wolf tarafından yürütülmüştür. Wolf, sosyal ağlarda dolaşıma giren mesajların yorumlara değil duygulara dayandığını ve bu nedenle TikTok ve benzeri ağların yükselişiyle üretilen görüntü akışının, uzun süreli okuma, sembolleri tercüme etme ve anlam kurma gibi bilgi edinme yetilerini zedelediğini savunur. Öte yandan, Facebook profillerinin seçimleri etkilemek için manipüle edilmesini içeren Cambridge Analytica skandalı ve benzeri deneyimler, oligarşilerin bu bağımlılık üretici gücün ve onun temsil ettiği denetim potansiyelinin farkında olduklarını göstermektedir.

Bu yeni iktidar biçimi, emeğin sömürüsüne dayanmayı sürdürür; fakat aynı zamanda bu emekle elde edilen ücretin de sömürüsüne dayanır. Bu ücret, duyguların metalaştırılması ve bireyin sosyal ağlara, oyunlara ve metaverse’ün diğer biçimlerinin içine daldırılması yoluyla yeniden çekilip alınır; böylece özne, metalaşmış tatminin yarattığı bir yanılsama evrenine çekerek soğurulur. İnternet benliği biçimlendirir, ağ insanı koşullandırır; bu sosyal ağlar tarafından kuşatılma hâli bireyleri yalıtır, onları nörolojik uyaran bombardımanına maruz bırakır, hazzı simüle eder ya da üretir ve zamanlarını ve duygularını denetler. Bu, üreticilerinin çok iyi bildiği bütüncül bir iktidar biçimidir. Dolayısıyla, sosyal ağlara bağlı yabancılaşmanın yarattığı nöro-bağımlılık ya da toksisite, bağımlı tüketiciler dünyası yaratmanın en güçlü mekanizmasıdır ve bu yolla geç kapitalizm toplumunda tabi sınıfların örgütlenme ve sınıfsal özdeşleşme kapasitesini çözmeyi hedefleyen bir araç olarak gelişir.

Francisco Louçã, iktisatçı, öğretim üyesi ve Portekiz radikal solunun tarihsel figürlerinden biridir. Salazar diktatörlüğü döneminde antifasist bir militan olarak mücadele etmiş, 1973’te Dördüncü Enternasyonal’in Portekiz seksiyonunun saflarına katılmıştır. 1999–2012 yılları arasında Sol Blok’un (Bloco de Esquerda) koordinatörlüğünü yürütmüş; aynı dönemde milletvekilliği yapmış ve 2006 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmuştur. Eleştirel iktisat alanında çok sayıda eserin ve politik denemelerin yazarıdır.

Kaynak: Anticapitalista #84 – Ocak 2026 –
https://redeanticapitalista.net/os-novos-poderes-senhores-tecnofeudais-ou-oligaquia-neurotraficante/ Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ukrayna: İşçi Denetimi altında Bir Kamulaştırma için – Sotsialnyi Rukh/Toplumsal Hareket

Kamulaştırılmasını izleyen iki yıl içinde Ukrnafta, özel sektörün elinde bulunduğu 20 yıl boyunca elde ettiğinden daha fazla kâr üretmiştir.

5 Kasım 2022’de, halka açık anonim şirket “Ukrnafta” devlet mülkiyetine devredildi.

2022’ye kadar Ukrnafta, oligark İhor Kolomoyskiy’e aitti. 2022–2023 yılları arasında Ukrnafta’nın kârları neredeyse 1 milyar ABD dolarına ulaştı; bu rakam, şirketin İhor Kolomoyskiy’in mülkiyetinde bulunduğu tüm dönem boyunca elde ettiği kârı aşmaktadır.

Kamulaştırılmasından bu yana Ukrnafta ayrıca:

  • 75 milyar grivna tutarında rekor düzeyde vergi ödemiştir;
  • 11 yıl aradan sonra ilk kez sismik etütler gerçekleştirilmiştir;
  • 13 yıl aradan sonra ilk kez yeni bir petrol kuyusu açılmış ve önümüzdeki yıllarda 10 yeni kuyunun daha açılmasını öngören bir sondaj projesi başlatılmıştır.

Ukrnafta örneği, büyük işletmelerin kamulaştırılmasının kârların, vergi gelirlerinin ve sektördeki yeniliklerin artmasına pekâlâ yol açabileceğini göstermektedir. Neoliberal mitlerden türeyen sözde “etkin mülk sahibi”, gerçekte çoğu zaman savurgan ve el koyucu biridir; bildiği tek şey vergiden kaçınarak servetini vergi cennetlerine aktarmaktır.

1990’ların yağmacı özelleştirmeleri sonucunda oligarklar tarafından haksız biçimde edinilen tüm varlıkların kamulaştırılması çağrısını tutarlı biçimde sürdürmeye devam ediyoruz. Bu varlıklar Ukrayna halkından gasp edilmiştir ve halka iade edilmelidir.

Bununla birlikte, kamulaştırma adil bir toplum inşasında yalnızca ilk adımdır ve tüm sorunlar için sihirli bir çözüm değildir. Kamulaştırılan işletmelerin beceriksiz bürokratlar tarafından yağmalanmaması ya da çökertilmemesi için işçilerin denetimine tabi olmaları gerekir.

Personelin, şirket yönetimi üzerinde etkide bulunabileceği araçlara sahip olması gerekir; böylece işletme yeni bir yolsuzluk kaynağına dönüşmez.

Ukrnafta örneği, simgesel işletmelerin oligark etkisinden arındırılmasının, uzun vadede ekonominin toparlanmasına yol açabileceğini göstermiştir.

Bir sonraki adım, Kryvyi Rih demir-çelik kombinasının ve savaş koşulları nedeniyle mali zorluklara sürüklenmiş diğer işletmelerin kamulaştırılması olmalıdır. Ekonomik güvenliği yeniden tesis etmenin zamanı gelmiştir.

6 Ocak 2026

Toplumsal hareket Sotsialnyi Rukh, Dördüncü Enternasyonal’in Ukrayna’daki sempatizan seksiyonudur. İnternet sitesi: https://rev.org.ua.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Venezuela: Trump, Yeniden Sömürgeleştirme ve Direniş – Luis Bonilla-Molina

Son aylarda, Trump yönetiminin hedefinin Venezuela’nın petrolü, maden zenginlikleri ve nüfusun davranışsal verileri üzerinde siyasi, ekonomik ve askerî denetim kurmak olduğunu; böylece ülkede öngörücü bir kontrol rejimi tesis etmeyi ve nihai ufukta Bolívar’ın yurdunda Amerikan askerî üsleri kurmayı amaçladığını ısrarla vurguladık. Ancak buna ulaşmak için ABD’nin Venezuela hükümetinin başına, tarihsel olarak Beyaz Saray’la müttefik iki isim olan, toplumsal bir liderliğe sahip olmakla birlikte Venezuela kadar bölünmüş bir ülkeyi yönetmekten bütünüyle aciz María Corina Machado (MCM) ile Edmundo González Urrutia’yı (EGU) yerleştirmesinin yeterli olacağını düşünmek bir kestirmeydi. Nitekim 3 Ocak’ta, Venezuela’ya yönelik askerî saldırının ve Devlet Başkanı Maduro ile eşinin kaçırılmasının gerçekleştiği gün, Donald Trump Venezuela sağ muhalefetini “ayağını yere bastırarak” MCM’nin “ülkede saygı görmediğini” ve “geçiş süreci”nin dışında bırakıldığını ilan etti.

Donald Trump, bundan böyle Venezuela’nın kendisi ve en yakın ekibi tarafından yönetileceğini açıkladı: Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Stephen Miller, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Müşterek Kurmaylar’dan General Dan Caine. Böylece Venezuela üzerinde gerçek, somut ve alışılmadık bir sömürge tehdidi durumu açılmış oldu. Sonraki günlerde yaşananlar bunu doğrulamaktadır.

Yeni Guipuzkoa Şirketi

1728’de kurulan ve 1730–1785 yılları arasında Venezuela’da faaliyet gösteren Caracas Kraliyet Guipuzkoa Şirketi (Real Compañía Guipuzcoana de Caracas), Venezuela ile olan sömürgeci ilişkinin bir parçasıydı. Başlıca hedefleri şunlardı: İspanya ile Venezuela arasındaki tekelci ticareti denetlemek; kakao, tütün, pamuk, indigo ve deri gibi ürünleri ihraç ederken Avrupa mallarını (aletler, kumaşlar, şaraplar vb.) ithal etmek; Hollanda, İngiliz ve diğer ulusların kaçakçılığıyla mücadele etmek; yerel ekonomik gelişimi İspanyol Tacı’nın kârlarını artıracak şekilde yönlendirmek.

Trump’ın Venezuela için önerdiği şey, bu sömürgeci girişimi hatırlatan yeni bir toprak ve ticaret denetimi durumudur. Ancak bunu daha modern bir aktörle, Amerikan büyükelçiliği aracılığıyla yapacaktır; Caracas’taki Amerikan diplomatik temsilciliğini yeniden açma niyetini bu kadar aceleyle açıklamasının nedeni de budur. Bu rolü Amerikan büyükelçiliği üstlenecek; fakat bu kez amaç petrolü, altını, nadir toprak elementlerini ve diğer zenginlikleri ele geçirmek ve ileri teknolojilere dayalı öngörücü kontrol modelinin tam olarak geliştirilmesi için sahadan veri ve temel bilgileri toplamayı sürdürmektir.

Yakın zamanda Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Şu anda Venezuela’nın geçici yetkilileri üzerinde azami bir etkiye sahibiz” derken, Marco Rubio da “Biz izin vermedikçe Venezuela petrol taşıyamaz” dedi. Buna, Trump’ın “Delcy Rodríguez’in yalnızca Amerikan ürünlerini satın almayı taahhüt ettiği” yönündeki açıklaması eklendi; ayrıca Diosdado Cabello gibi hükümet yöneticilerine, Delcy Rodríguez hükümetine itaat etmeye zorlamak amacıyla tehditler yöneltildiğine dair söylentiler dolaşıyor.

Sömürgeleştirmenin üç aşaması

5 Ocak gecesi Donald Trump, Venezuela’ya Üç Kral armağanını (Hıristiyan inancına göre 6 Ocak’ta üç kral’ın çocuk İsa’yı ziyaret ederek ona hediye getirmesi kutlanır-ÇN) açıkladı: ABD, Venezuela’ya ait 30 ila 50 milyon varil petrolü zorla ele geçirecekti. 7 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela’nın yeniden sömürgeleştirilmesinin üç aşamasını ilan etti.

Birinci aşama, kısa vadede mevcut petrol üretimine el koyarak 50 milyon varile ulaşmaktır. Bu, Venezuela’dan zorla yapılan bir satın alma değil; askerî gücünü kullanarak ve yerel muhalefetin zayıf olacağı umuduyla Venezuela zenginliğinin alenen çalınacağının ilanıdır.

İkinci aşama, ABD’nin sömürgeci bir yönetici rolünü üstlenmesi; Venezuela petrolünü doğrudan dünya piyasasında satması ve ganimetin kullanımını ile yönetimini kendine mal etmesidir. Kapitalist ticari düzenin bu ihlalinin iletişimsel etkisini yumuşatmak için Marco Rubio, ABD’nin bu kaynakları Venezuela’nın yeniden inşası ve Amerikan çıkarları doğrultusunda yöneteceğini vurguladı. Açıkça görülüyor ki, Güney Karayipler’deki deniz ablukası ayları boyunca yapılan askerî harcamaların bir kısmını geri almak ve artık Trump yönetiminin davet ettiği petrol şirketleri tarafından sömürgeci petrol çıkarımı için kullanılacak olan petrol altyapılarını onarmak üzere Venezuela’nın kendi kaynaklarını kullanmak istiyorlar.

Üçüncü aşama: Venezuela’daki hükümet geçişini başlatmak. Bu, 3 Ocak’taki saldırı sonrasında sergilenen tutumlar temelinde, Delcy Rodríguez liderliğindeki Caracas hükümetiyle ne yapılması gerektiğinin ve ülkeyle kurulan sömürgeci ilişkinin sürekliliğini güvence altına alacak siyasal temsillerin ( “makbul kişilerle” ) ne zaman inşa edileceğinin değerlendirilmesinin ilanı gibi görünmektedir.

Marco Rubio, yerel bir direnişle karşılaşmadan bir cumhuriyeti koloniye dönüştüremeyeceğini bilmektedir. Bu da, Amerikan askerî gücünün, polis aygıtının ve istihbarat servislerinin belirleyici bir rol oynayacağı bir dönemin habercisidir; kuşkusuz yerel askerî ve polis güçlerinin işbirliğini sağlamayı hedefleyeceklerdir—bunun mümkün olup olmayacağı ise henüz belirsizdir.

Protektora mı, ulusalcı bir hükümet mi

3 Ocak’ta işbaşına gelen Venezuela hükümeti, ya emperyalizmi dizginleyebilecek güce sahip olduğunu ya da işbirlikçi bir rol üstlenmeyi kabul ettiğini gösterebilmek için bazı iç fırtınaları aşmak zorundadır. Her hâlükârda, yönetme kapasitesini pekiştirmesi gerekmektedir.

Amerikan sömürgeciliğine karşı geniş bir ulusal birliğin kurulabilmesi, Maduro–Flores çiftinin neredeyse hiçbir askerî direnişle karşılaşılmadan yakalanıp kaçırılmasının yarattığı travmanın aşılmasına bağlıdır; bu durum bir iç ihanet gölgesi düşürmüştür. Bu ihanetin sorumlusu kişilerin inandırıcı biçimde tespit edilmesi, mevcut Bolivarcı yönetim için ciddi bir meydan okumadır. Bu, ulusal silahlı kuvvetlerin moralinin acilen yeniden yükseltilmesi ihtiyacıyla da bağlantılıdır; zira işgalci güçlere tek bir kayıp dahi verdirilememişken, aralarında başkanlık çevresinden 32 Kübalı savaşçının da bulunduğu onlarca kayıp verilmiştir.

Öte yandan Donald Trump—bir strateji çerçevesinde mi yoksa nesnel bir gerçekliğin ifadesi olarak mı, bunu zaman gösterecek—Delcy Rodríguez liderliğindeki geçici hükümetin kendi yönetimiyle işbirliği yaptığını ve “Maduro’nun yaptığı hataları tekrarlamak istemediğini” defalarca vurgulamıştır. Geçici başkan Delcy Rodríguez bu iddiaları temkinli biçimde yalanlamış; Venezuela’dan çıkacak petrolün normal ticari satış ve ödeme koşullarıyla ihraç edileceğini belirtmekle yetinmiştir. 3 Ocak’taki askerî konuşlanma ve eylemlerin şokunun henüz atlatılmadığı düşünüldüğünde anlaşılır olan bu muğlaklık, ya sömürgecilik karşıtı direnişi örgütlemek ya da bir sömürge yönetim kurulunun rolünü üstlenmek üzere mutlaka aşılmalıdır. Biz, ilk seçeneğin tercih edilmesini umuyoruz.

Ülkede güçlü bir ulusalcı duygu dolaşıyor; ancak bunu yönlendirecek net bir siyasal hat bulamıyor. Venezuela solu—özellikle Venezuela Komünist Partisi (PCV) ile Corriente Comunes (içinde IV. Enternasyonal üyelerinin de bulunduğu siyasal yapı-ÇN)—Trump yönetiminin sömürgeci girişimlerine açıkça karşı çıkarken, madurizmi (Delcy Rodríguez’in de yakın zamana kadar parçası olduğu) ülkeyi bu korkunç duruma sürüklemekle suçlamıştır: işçi sınıfı karşıtı bir program uygulamak ve bağımsız biçimde örgütlenmek isteyenler için asgari demokratik özgürlükleri bastırmak. Ne var ki, mevcut savunmacı durumu değiştirebilecek bir ulusal cephe yalnızca radikal sol ile inşa edilemez. Askerî saldırıya ve Amerikan sömürgeciliğine karşı etkili bir direniş, emperyalizm karşısında ikircikli bir politika izlemeyen geniş bir ulusal cephenin kurulmasını gerektirir. Delcy Rodríguez hükümeti, şimdiye dek bu rolü tüm sonuçlarıyla üstlenmeye hazır olduğunu henüz göstermemiştir.

Devrimci görevler

2 Ocak’a kadar devrimcilerin temel görevi, işçi sınıfının emperyalist saldırıya ve Maduro hükümetinin otoriter savruluşuna karşı kendini ifade edebilmesini ve örgütlenebilmesini sağlayacak asgari demokratik özgürlükleri yeniden kazanmaktı. 3 Ocak’tan itibaren ve Beyaz Saray’ın Venezuela’yı bir Amerikan kolonisine dönüştürmeyi hedefleyen açıklamalarının ardından, öncelik artık yurtsever güçler için mümkün olan en geniş siyasal özgürlükler rejimiyle ulusal bağımsızlığın savunulmasıdır. Olayların seyri, durumun bir ulusal kurtuluş aşamasına evrilip evrilmeyeceğini gösterecektir.

Bu aşamada egemenliği ve ulusal bağımsızlığı öncelik olarak koyan tüm siyasal ve toplumsal güçlerle mümkün olan en geniş eylem birliğinin teşvik edilmesi gereği konusunda hiçbir kuşku olamaz. Ulusun, egemenliğinin ve bağımsızlığının savunusu etrafındaki ortak noktalar üzerinde yoğunlaşmanın zamanıdır.

8 Ocak 2026

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://vientosur.info/recolonizacion-trumpista-y-las-resistencias-por-venir/

Cezayirli Devrimci, Tarihçi Muhammed Harbi’nin Anısına – Masis Kürkçügil

1 Ocak 2026 günü, 92 yaşında, Cezayir Devrimi’nin aktörü ve tarihçisi Muhammed Harbi’yi kaybettik. Aşağıda Masis Kürkçügil’in kendisiyle 2012’de yaptığı bir görüşmenin ardından bir popüler tarih dergisi için yazdığı takdimi ve söyleşiyi aktarıyoruz. Harbi’nin yaşamını ve deneyimlerini daha yakından öğrenmek isteyenler yazarın otobiyografisi Ayakta Bir Hayat’a başvurabilirler (çev. Ayşen Gür, Ayrıntı, 2021)

Muhammed Harbi ile söyleşi

Masis Kürkçügil

Yüzündeki çocuk gülümsemesi eksilmeyen, saçları kar beyazı, Cezayir savaşı tarihçilerinin 79 yaşındaki üstadıyla konuşurken sanki ta baştan kitapları arasında sessiz sakin, kılı kırk yararak kimseyi idealize etmeden, düşmanını bile şeytanlaştırmadan usanmaksızın gerçeğin peşinde bir dervişle karşı karşıyayız. Oysa henüz birinci cildi yayımlanmış anılarına bakıldığında (1945-1962) karşımızda tam bir eylem insani bulunmakta. Henüz 15 yaşında, Cezayir Halk Partisi PPA’ya giren M.Harbi, Cezayir Halk Kurtuluş Cephesi FLN’in Fransa federasyonu yöneticiliğinde bulunmuş, K. Krim kabinesinde çalışmış, Mayıs 1961 Evian’daki görüşmelere uzman olarak katılmış, bağımsızlıktan sonra Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella’nın danışmalığını yapmış ve  19 haziran 1965’te  Bumedyen’in hükümet darbesine karşı Halkçı Direniş Örgütü’nü kurmaktan beş yıl hapiste, üç yıl da gözetim cezasına tabi tutulduktan sonra yurtdışına kaçıp üniversitede ders vermeye başlamış. Olayların bu kadar içinde olup da Cezayir bağımsızlık tarihine kılı kırk yararak eğilen bir benzeri yok.

M. Harbi henüz daha başkanlık danışmanı iken sendika kongrelerinin manipülasyonuna, kimlik yasasında müslümanlığa yapılan vurguya karşı çıktığı gibi yönettiği FLN’nin Afrika Devrimi dergisindeki bir başyazıda işkenceyi telin ederek eleştirel bir tutum takınmıştı. Nisan 1964 kongresinden itibaren FLN’nin reforme edilemeyeceğine kanaat getirmişti. “Askeri bürokrasinin” zaferi yoldaydı. Nitekim bir yıl sonra Bumedyen’in hükümet darbesi gerçekleşecekti.

Yaşı ve biraz da sağlık durumu ama öncelikle Fransa’da yeterince çalışmadığı için emekliliğin yetersizliğinden ötürü ekmeğini kazanmak zorunda olması nedeniyle paha biçilmez anılarının ikinci kısmını henüz yayıma hazırlanmış durumda değil.

Elli yıl sonra Cezayir Bağımsızlık savaşını nasıl değerlendirmek gerekir?

Elli yıl sonra, bugün esas olan Cezayir’in siyasal seyrini anlamak. Bunun için epey gerilere gitmek ve Cezayir’in ne olduğuyla başlamak gerekiyor. Bu ülke söz konusu olduğunda tarihçiler sıklıkla bir ulus-devlet tarihi yapmaya girişiyorlar. Sanki ulus-devlet kaçınılmaz biçimde halkların başına gelen bir şeymiş gibi. Oysa Cezayir tarihini kendi oluşumu bağlamı dışında anlamak mümkün değil. Bu oluşum, 1962’ye kadar hep imparatorluk şartlarında gerçekleşti; önce Roma-Bizans İmparatorluğu, sonra Osmanlı İmparatorluğu ve nihayet Fransız İmparatorluğu. Cezayir tüm bu tarihin, hem yerel bir tarihin hem de bu imparatorluklarla bütünleşmenin tarihinin, bir ürünüdür. Şurası önemli; Cezayir bir Fransız sömürgesi haline gelirken fevkalade acı dolu bir tarih yaşadı, toplumsal dokuyu oluşturan tüm unsurlar bölük pörçük haldeydi.  Kapitalizmin Cezayir’e girişi oldukça hoyrat oldu. Ülke, zannedilebileceği gibi bir bütün halinde dönüştürülmedi ve iki farklı Cezayir oluştu; Osmanlı ilkelerine göre yönetilmeye devam eden iç kesimler ve az çok Fransız kurumlarını hatırlatan kurumlarla bir ölçüde gelişen sahil kesimi. Yani toplumsal yapı bir ölçüde Fransa ile ortaklık arz ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı olan ise siyasal yapının bütünüyle bürokratikleşmesi ve merkezileşmesiydi.

Siyasal fenomenlerin arka planı buydu. Kapitalist bir sistem, tek bir ülkenin içinde iki farklı ülke ve kapitalizmin dümen suyunda hayat bulmuş diyebileceğimiz yeni toplumsal sınıflar. Bir yanda hemen hemen her yerde görebileceğimiz gibi bir emek dünyası, işçi kesimi; diğer yanda kapitalist kesim, ama bir burjuva kapitalizmi değil sömürge kapitalizmi ve son derece zayıf durumda olan bir entelijansiya. Cezayir’in toplumsal dinamiği bunlardan oluşuyordu. Toplumda hiçbir sınıf olgunlaşmamıştı. Bundan dolayı da, hiçbir sınıfın üstünlük kazanması istenmediğinden, Cezayir’i yönetecek olan siyasi kadro Fransa’ya göç etmiş olan Cezayirliler ile şehirdeki küçük burjuvazi arasından seçildi. Söz konusu burjuvazi hem toplumsal hem kültürel olarak son derece parçalı bir yapıya sahipti, çünkü Fransızların kültürel egemenliğine karşın, Arap dili ve müslüman kültürü de epey güç kaybetmiş olmakla birlikte, ülkede varlığını sürdürüyordu. Evet, çok fakir düşmüşlerdi.

 İşte böyle bir durumda, neredeyse on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar süren ve birbirini takip eden isyanların ardından silahlı ayaklanmalar yaşanmaya başladı ve hemen patlayıveren bir siyasal hareketin doğuşuna tanıklık edildi. Bu hareket, Tunus’ta ya da Fas’ta olduğu gibi, homojen bir hareket değildi. Siyasi elit de kültürel olarak sömürgeciliğin gölgesinde yetişenler ve eski sınıflar arasında son derece bölünmüş vaziyetteydi. Hareket hız kazandığında, eski kültürün etkisi altındaydı, ama bir ölçüde Fransız Devrimi’nin fikirlerinden, özellikle de Sovyet Devrimi’nin fikirlerinden esinlenmişti. Ama sadece biçimsel olarak. Bu, Cezayir’i anlamak için önemli bir veri çünkü Cezayir, iki kelime dağarcığına sahipti: Fransız Devrimi’ninki ve Sovyet Devrimi’ninki. Ama bu devrimin temeliyle hiçbir ilgisi olmayan toplumsal gerçeklikleri tercüme etmek için…

 Devrim, başladığında, 1954’te, hemen sahneye çıkan şey de bu oldu, askeri tipte bir bürokrasinin oluşumu. Cezayir’de aslında biraz o Latin Amerika şemasını görmek mümkün. Başlangıçta gerçekten de mutlak bir eşitlikçilik söz konusuydu. Uzun yıllar sonunda bağımsızlık kazanıldığındaysa, toplum yavaş yavaş değişmeye başladı. Bürokrasi ve devletin özelleştirilmesiyle birlikte yeni bir burjuvazi ortaya çıktı ve bu bürokratik yapıda bir burjuvaziydi. Devletsiz bir hiçti. Uzun süre boyunca devlet eşliğinde halk sınıflarıyla uzlaştı. Ancak şimdi şimdi ekonomik liberalizmi savunan ama siyasi liberalizmden yana olmayan çekirdeklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar devletin gölgesi altında yaşıyorlar. Siz bunu anlayabilirsiniz çünkü Türkiye’de de, daha büyük bir tutarlılık içinde, aynı şey yaşandı. Burjuvazi şu anda ekonomik bir güç elde edebilmiş değil Cezayir’de, hâlâ asıl olan Devlet. Burjuvazi ekonomide bile halen önemli bir güç kazanmış değil, Cezayir’de esas olan devlet. Burjuvazi yeni yeni kendini devletten ayrıştırmaya çalışıyor ama siyasal liberalizme de yanaşmıyor.

Bin Bella ile Bumedyen arasındaki fark nedir?

Bin Bella ve Bumedyen’in ikisi de milliyetçidir. İkisi de otoriter bir rejimin başındadır. Ama ikisinin de tarzları/yaklaşımları farklıdır. Bin Bella, siyasi bir partinin evladıdır, dolayısıyla topluma açık biridir. Bumedyen ise bir askerdir, tümüyle ordu çerçevesinde şekillenmiştir. Dolayısıyla onun açısından ordu, toplumun merkezindedir. Bin Bella döneminde böyle değildi ve o iktidara geldiğinde, bağımsızlığın hemen ertesinde, Avrupalılar kitleler halinde göç ettiği için, ülkede toplumsal bir boşluk meydana gelmişti. Bu toplumsal boşluk, halktan gelen gruplar tarafından kapatıldı. Bin Bella, böyle bir toplumsal temele yaslanmaktaydı, oysaki Bumedyen’in toplumsal temeli askeri bürokrasiydi. Dolayısıyla, Bin Bella bir dönem özyönetim seçeneğini gündeme getirdi. Ama bu seçenek, işçi sınıfı içinde toplumsal desteğini bulamadı. 60’lı yılların Cezayir’i, toplumsal bir yeniden harmanlanma ortamıydı. İşçi olanlar, toplumsal yapıda yükselmişlerdi. Ve bu insanlar, o zamana kadar Avrupalı olan şehirleri istila eden, köyden gelen insanlardı. Haliyle bu (Bin Bella’nın gidişine kadar) son derece kaotik bir ortam yaratıyordu. Bin Bella, FLN’yi toplumun içine yerleştirmeye çalışırken Bumedyen döneminde, ordudan ayrı bir varlık olarak FLN’den söz etmek mümkün değildi. Bumedyen başa geçtiğinde, FLN’yi yönetenlere FLN’nin «rıhtımdaki bir gemi gibi» olmasını istediğini söylemişti. Batmayacaktı da ama sakin durması, kıpırdamaması gerekiyordu. Sadece bir sembol olarak duracaktı, devletten, askeri yapıdan bağımsız bir varlığı olmayacaktı. Bin Bella’yla durum böyle değildi, sivil bir partiydi ama o da oluşum aşamasındaydı. Savaş korkunçtu, 1957’den itibaren tüm sivil toplum kuruluşları ortadan kalkmıştı. 1954 öncesindeki siyasi yapı belli bir niteliğe sahipti ve yeni bir yapı lehine tamamen ortadan kalkmıştı. Cezayirli seçkinler ya göç etmişlerdi ya da hapishanede veya gözaltındaydılar. Bu durumda yeni yapı son derece düşük bir profil veriyordu. Bu toplumsal veriler olmadan Cezayir’i anlayamayız.

Eski politikacıların yeniden anılır olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz, bir tür tarihin normalleştirilmesinden söz edebilir miyiz?

Böyle bir şeyden bahsedebiliriz ama belli sınırlar içinde. Yani, evet eski siyasetçiler geri dönüyor, onlara tarihteki yerlerini geri veriyoruz ama neden kaybolmuş olduklarını ve şimdi neden yeniden ortaya çıktıklarını açıklamıyoruz. Biraz, eski Doğu ülkelerinde olduğu gibi. Önce cesaretlerini kırıyoruz, sonra…. Bir halk için, kendisine ne olduğunu anlamak çok önemlidir.

Fransız solunun yaklaşımını nasıl değerlendirmek gerektiğini konuşabilir miyiz biraz?

20’li, özellikle de 30’lu yıllarda Fransız solu sömürgeciliğin hoyratlığına karşı tepki gösteren bireylerden oluşuyordu. Ama sömürgeciliğin kendisi sorgulanmıyordu, asla sorgulanmıyordu. Ve 1917’den itibaren komünistler ulusal ve kolonyal sorunları ele aldılar. 1924, 1925, 1926’ya kadar Cezayir sorunu hakkında çok net bir yaklaşımları vardı. Stalinizasyon süreci içinde, Cezayir Fransız İmparatorluğu çerçevesinde görülmedi. Siyasal bakışın düzenleyici ilkesi sovyetik siyasetti. 30’lu yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin uzantısı olan Cezayir Komünist Partisi açısından için başlıca tehlike, Sovyetler Birliği için tehlike olan İtalya ve Almanya’ydı. Milliyetçilerden, faşist cepheyi desteklemeleri istendiğinde, bunu reddediyorlardı, «eğer ulusal kurtuluşu kabul ediyorsanız savunuruz» diyorlardı. Yani, iki hareket arasında bir çatışma vardı.

1946’dan itibaren, Sovyetler Birliği için yeni tehlike Birleşik Devletler’di. Büyük güçler tarafından yönetilen siyasi dünya çerçevesinde yaptıklarımızı tekrarlıyorduk, bir tarafta Fransa, İngiltere ve Amerika, diğer tarafta İtalya ve Almanya. Ama savaş sırasında, üç nokta üzerine kurulu bir sömürge karşıtlığı söz konusuydu: Baskıya karşı mücadele, barış için mücadele ama komünistler cephesinde ulusal sorunla ilgili olarak açık bir pozisyon alınmamıştı. Ancak, savaş sırasında yeni bir akım ortaya çıktı, bu akım, Cezayirlilerden yanaydı ve maddi olarak onlara yardım ediyordu. Örneğin, burada, Fransa’da FLN’nin ilerleme kapasitesinin önemli bir kaynağı da Fransız solunun kendisine sağladığı fiziki ve maddi destek sayesindeydi. Gerçek çerçeveyi görmeye başladığımızda bir firar hareketi yaşandı örneğin. Cezayir’de savaşamak için on iki bin kişi asker kaçağı oldu. Resmi partiler, büyük partiler, komünist parti gibi diğer sol partiler de boyun eğmeyi desteklemiyordu. Doktrinin tersine. Bugüne kadar, Cezayirlilerin Fransız solundan yardım görmediklerinin altını çizen milliyetçi görüşler karşısında fazla hassas olmasının nedeni budur. Zira bu pek de doğru değil. Epey incelikli bir konu bu. Ama bütün milliyetçiliklerin ortak noktası bu, önce ben…

Not:

Görüşme Haziran 2012’de Harbi’nin evinde yapılmıştı. Konuşmanın sonunda söylediği şu cümleyi ise yayınlanacağı popüler tarih dergisi için yersiz olacağı için kullanmamıştım: “Cezayir savaşında IV. Enternasyonal’in rolü inkâr edilemez.”

İran’ın Dinci-Otoriter Rejimine ve Emperyalist Müdahalelere Karşı: İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun Açıklaması

İran’ı sarsmakta olan kitle eylemleri, onlarca yıllık diktatörlüğün, hayat pahalılığının, kontrolden çıkmış enflasyonun ve milyonlarca insanın yaşam koşullarının çöküşünün yarattığı derin bir halk öfkesini ifade ediyor. Uluslararası yaptırımlar ile İran İslam Cumhuriyeti’nin felaket niteliğindeki ekonomi politikaları, rejimin elitleri ve Devrim Muhafızları muazzam servetler biriktirirken, ülkeyi derin bir durgunluğa sürüklemiştir.

Tahran Büyük Çarşısı’ndaki esnaftan başlayan toplumsal tepki, kısa sürede seksenden fazla kente yayılarak emekçi mahalleleri, krizle boğulan küçük esnafı, öğrencileri ve geleceği elinden alınmış gençleri sardı. Böylece ulusal ölçekte bir siyasal harekete dönüşen bu süreç, sömürüye dayalı, kadınları ve ulusal azınlıkları ezen, otoriter ve yolsuz bir İslamcı rejime yöneltilmiş yeni bir meydan okumayı temsil etmektedir.

On yıllardır —özellikle kadınların “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının ön saflarında yer aldığı 2022’deki büyük seferberlikler boyunca— İran halkları, iktidara karşı cesaretle direnmiş ve demokratik, eşitlikçi ve sosyal adalete dayalı bir toplum özlemlerini sürekli olarak dile getirmiştir.

Benzer şekilde, mevcut hareket de yalnızca konjonktürel bir başkaldırıyla sınırlı değildir; emekçilerin, öğrencilerin, kadınların ve ezilen halkların —özellikle Rojhilat’taki Kürt halkının— kendi kaderlerini ellerine alma mücadelesinin yeni bir halkasını oluşturmaktadır.

2018 ve 2019’daki kitlesel seferberliklerin toplumsal talepleri ile “kadın, yaşam, özgürlük” isyanının merkezindeki eşitlik ve özgürlük taleplerini birleştiren bugünkü mobilizasyon, içinde muazzam bir devrimci potansiyel barındırmakta. İran İslam Cumhuriyeti tükenmiş durumda ve bunun farkında. Rejim ancak şiddet ve vahşetle ayakta durabiliyor. Devlet baskısını ve göstericilere, toplumsal, sendikal, siyasal ve kültürel aktivistlere yönelik polis şiddetini kayıtsız şartsız kınıyoruz.

İran halkının grevleri, yürüyüşleri ve gösterileriyle; talepleri ve özerk örgütlenme biçimleriyle en içten dayanışmamızı ifade ediyoruz. Sömürüden ve baskılardan arınmış bir toplum için verdikleri mücadeleyi destekliyoruz.

Enternasyonalizmimiz basit bir ahlaki kınamaya indirgenemez; mesele, halkların her türlü baskıya karşı kendi kendini özgürleştirme gücünü tanımak ve somut biçimde desteklemektir. İran halkları iki despotizm arasında seçim yapmak istemiyor.

Trump ve Netanyahu’nun, monarşist akımı finanse ederek ve İran’a yönelik yeni bir askeri müdahale tehdidi savurarak tepeden bir çözüm dayatmaya çalışan “rejim değişikliği” projelerini reddediyoruz. Trump’ın projelerinin arkasında, Venezuela örneğinde açıkça ifade ettiği üzere, fosil enerji rezervlerine el koyma hedefi yatmaktadır.

Yakın tarih göstermektedir ki bombardımanlar, yaptırımlar ve dış müdahaleler yalnızca büyük Batılı güçlerin ve otoriter devletlerin hegemonyasını güçlendirmekte, halkları yıkıma sürüklemekte ve emekçi sınıfları bölmektedir. Halkların ne emperyalist “koruyuculara” ne de otoriter rejimlere ihtiyacı vardır: özgürleşmeleri, ancak emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ulusal azınlıkların kendi bağımsız, birleşik ve öz-örgütlü mücadelelerinden; emperyalist müdahale olmaksızın geleceklerini özgürce belirlemelerinden doğabilir.

5 Ocak 2026