İmdat Freni

admin

Kürtler ve Suriye Rejimi- Gilbert Achcar

Suriye’nin kuzeyinde – özellikle Fırat’ın doğusunda – yaşanan son gelişmeler, hem Kürtlerin durumu hem de Suriye’nin genel gidişatı açısından son derece ağır sonuçlar barındırıyor. Bu sonuçları, Kürt meselesiyle başlayarak ele alalım.

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Özerk Yönetim, bugüne kadar kontrol ettiği toprakların önemli bir bölümünü kaybetmiş olarak artık kritik bir açmazın içinde bulunuyor. Bu kayıplar, Halep gibi büyük ölçüde Arap bölgeler içinde yer alan ağırlıklı olarak Kürt yerleşimlerini kapsadığı gibi, Fırat’ın doğusundaki ağırlıklı olarak Arap bölgeleri, özellikle Rakka ve Deyr ez-Zor’u da içermektedir. Bu gerilemenin başlıca nedeni, Trump yönetiminin, Washington’un on yılı aşkın bir süredir IŞİD’e karşı mücadelede Suriye’nin Kürt güçleriyle kurmuş olduğu ittifakı terk etmesidir. Trump yönetiminin bölgedeki temsilcisi Tom Barrack, bu Kürt güçlerinin Washington açısından taşıdığı faydanın “büyük ölçüde sona erdiğini” alaycı bir dille ilan etmiştir.

Kürt ulusal hareketi, bir kez daha, tarihsel olarak güvenilmezliği defalarca kanıtlanmış bir müttefike bağımlılığın bedelini ödemektedir. 1970’lerin başında, Irak’ın kuzeyindeki Kürt hareketi, Barzani ailesinin önderliğinde, Baas rejimine karşı İran Şahı’nın desteğine bel bağlamıştı. Bu kumar, Şah’ın Bağdat’la yaptığı bir anlaşma yoluyla kendi hedeflerine ulaştıktan sonra hareketi sırtından bıçaklamasıyla felaketle sonuçlandı. Kürt hareketini Irak’la olan hesaplaşmasında bir koz olarak kullandıktan sonra, amaçlarına ulaştığında ondan kurtuldu. 1990’lardan bu yana ise Barzani ailesi, Kürt halkının bir başka amansız düşmanı olan Türk devletiyle ittifak kurmuş durumdadır. Türkiye ve müttefiklerine karşı Suriye’nin kuzeydoğusunda Demokratik Birlik Partisi (PYD) öncülüğündeki güçleri desteklemedikleri gibi, Irak’ın kuzeyinde tekrarlanan Türk askeri müdahaleleri karşısında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) güçlerini de desteklememektedirler. Aksine, Ankara’nın onayıyla Suriye’nin kuzeyine kendi nüfuzlarını yaymaya çalışmaktadırlar.

PYD ise, ilan ettiği ilkelerle fiili uygulamaları arasındaki çelişkinin sonuçlarını bizzat yaşamakta. Parti, Türkiye’de tutuklu bulunan liderinin savunduğu ve daha sonra örgütü PKK tarafından da benimsenen anarşist fikirlere bağlılığını iddia etmesine rağmen, Fırat’ın doğusunda ABD desteğiyle ele geçirdiği Arap çoğunluklu bölgelerde gerçek anlamda demokratik bir özyönetim kuramadı. Yerel toplulukları güçlendirmek yerine, otoritesini Arap nüfus tarafından yaygın biçimde Kürt milliyetçi bir tahakküm olarak algılanan bir biçimde dayatmıştır. PYD’ye bağlı güçlerin bu bölgelerde hızla çökmesinin nedeni de budur: yerel Arap aşiretleri, Washington’un desteğini Kürt hareketinden çekip Suriye hükümetine yöneltmesiyle birlikte, yeni Şam rejimi altında Suriye devletine yeniden entegre olmayı tercih etti. Eğer bu bölgelerdeki Arap çoğunluk gerçek bir demokratik özyönetim deneyimi yaşamış olsaydı, merkezi otoriteyi yeniden dayatmak amacıyla Şam merkezli bir rejimin bunu ortadan kaldırma girişimine karşı onu savunmaya kuşkusuz hazır olurlardı.

Suriye’deki genel duruma bakıldığında, son gelişmeleri izleyen hiçbir gözlemcinin, yeni Suriye rejiminin kuzeyde Kürtlerin kontrolündeki bölgelere yönelik tutumu ile güneyde İsrail işgali ve işgal altındaki Golan Tepeleri’ne komşu Dürzi çoğunluklu bölgeye karşı sergilediği tavır arasındaki çarpıcı karşıtlığı fark etmemesi mümkün değil. Bu karşıtlık, Filistin direnişi ile Lübnan Ulusal Hareketi’nin 1976’da, Hafız Esad rejiminin Washington’un onayıyla onları ezmek ve Lübnan üzerindeki Şam kontrolünü genişletmek amacıyla gerçekleştirdiği acımasız müdahalenin ardından yükselttikleri sloganı hatırlatmaktadır: “Lübnan’da bir aslan [Arapça ‘asad’], Golan’da bir tavşan.” Benzer bir tanımlama, Ahmed Şaraa rejiminin davranışlarını da isabetle ifade eder: kuzeyde Kürtlere karşı bir aslan gibi davranırken, yarım yüzyıla yakın bir süredir Suriye topraklarının stratejik bir bölümünü işgal altında tutmasına rağmen Siyonist devletle uzlaşmacı bir tutum sergilemekte, hatta onunla güvenlik düzenlemeleri dahi yapmakta.

Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ), Suriye devlet toprakları üzerindeki kontrolünü pekiştirme sürecinde izlediği gayri demokratik politikalara dair ne söylenirse söylensin – ki bunlar daha önce ele alınmıştı (bkz. “Suriye: Bulanık Sularda Balık Avlamak”, 6 Mayıs 2025) – yeni rejimin çıkarları açısından temel bir ayrım yine de mevcuttur. Bir yanda, Suriye devleti için hayati bir gelir kaynağı olan petrol sahalarıyla birlikte Fırat’ın doğusundaki Arap çoğunluklu bölgeler üzerinde otoritesini genişletmek; diğer yanda ise, insan hayatı ve kaynaklar açısından son derece yüksek bir bedel gerektiren ve Şam’daki yeni rejime hiçbir gerçek fayda sağlamayan, kuzeydeki Kürt çoğunluklu bölgelere karşı kampanyasını sürdürmek.

Bu durum açık bir soruyu gündeme getirmektedir: HTŞ, kendisinin – ülkenin çıkarlarını bir kenara bırakalım – çok daha acil siyasi ve ekonomik önceliklerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, neden ihtiyaç duymadığı bir savaşı sürdürmektedir? Yanıt son derece açıktır: Türk devletinin çıkarları. Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt özerkliği, Türkiye açısından, bizzat Türkiye devletiyle içeriden mücadele eden Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle bağlantısı nedeniyle bir sorundur. Bu, bir Suriye meselesi değildir ve olmamalıdır. Yeni Şam rejiminin bu çatışmaya dâhil olması, Esad rejiminin İran–Rusya eksenine bağımlı olması gibi, Türkiye–ABD ittifakına tâbi olmasının bir başka tezahüründen ibaret. Tüm bu dinamiğin asıl kazananı ise, bölgesel gücü benzeri görülmemiş ölçüde artmış olan Siyonist hükümettir.

27 Ocak 2026’da Al-Quds al-Arabi’de yayımlanan Arapça özgün metinden İngilizceye çevrilmiştir. Kaynak belirtilmek kaydıyla yeniden yayımlanabilir veya başka dillere çevrilebilir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Sosyalistler Şehirleri Nasıl Yönetebilir – Mamdani Bize Yolu Gösterecek mi? – Iain Bruce

Zohran Mamdani’nin New York Belediye Başkanı seçilmesi, ABD içinde ve dışındaki solun özgüveni için çok ihtiyaç duyulan bir moral destek sağladı. Ayrıca, yerel yönetimlere ve nihayetinde ulusal yönetimlere seçilen sosyalistlerin karşı karşıya olduğu stratejik seçimler hakkındaki tartışmayı da yeniden alevlendirdi. ABD’nin sol dergisi Jacobin‘in yıl sonu özel sayısı; 20. yüzyılın ilk yarısındaki Kızıl Viyana ve Milwaukee’nin “kanalizasyon sosyalistleri”nden, faşizmin yenilgisinden sonra İtalya ve Fransa’da komünistlerin yönettiği şehirler ve 1980’lerde Ken Livingstone’un Büyük Londra Konseyi’ne kadar, tam anlamıyla Thames Nehri’nin karşı kıyısında, o dönemde aşırı sağcı Margaret Thatcher’ın hükümetine karşı duran Greater London Council‘ı ele aldı.

Glasgow’da ve ülke genelinde gerçek bir sosyalist alternatif olarak Your Party Scotland‘ı kurmaya çalışırken, biz de bu tartışmaları ciddiye almalıyız.

Tartışmaya en düşündürücü katkılardan biri, Latin Amerika ve başka yerlerdeki katılımcı demokrasi deneyimlerinden yola çıkarak; belediye başkanı olarak işçi sınıfını güçlendiren, tabandan gelen bir siyasi kültür oluşturmak için “Zohran’ın Halk Meclisleri Oluşturması Gerektiğini” savunuyor[1]. Bu makalede, Venezuela ve Bolivya’daki sosyal hareketlerle çok sayıda çalışma yapmış olan Gabriel Hetland ve Jacobin dergisinin editörü Bhaskar Sunkara, bu tür meclislerle yönetmenin olumlu yanlarına dikkat çekiyor. Kısa vadede, bu tür meclisler, sosyal tabanın harekete geçmeye devam etmesini sağlar. Bu, düşmanca elitler ve prosedürel engellerle kuşatılmış ve temel, acil, “uygun fiyatlı” politikalarını uygulamaya koyma girişimlerini engelleyen ilerici bir yönetimi sürdürmek için hayati önem taşır. Konut ve ulaşım, çocuk bakımı ve gıda fiyatları konusunda verilen bu mücadeleler sürecinde, yeni iktidar yapıları da oluşmaya başlar ve “işçilerin hayatlarını şekillendiren kararları kolektif olarak belirleme kapasiteleri” artar ve “kapitalizmin ötesinde bir toplumun temelleri atılır.”

Kristal küreye ihtiyaç duymadan, Glasgow Belediye Meclisi’ndeki ve Holyrood’daki sosyalist yönetimin, İskoçya’da Reform Partisi’nin ele geçirdiği yaşam maliyeti gündemini geri kazanmaya çalışırken veya Westminster’daki aşırı sağcı Reform hükümetiyle yüzleşirken, aynı engellerle karşılaşacağı ve benzer çözümlere ihtiyaç duyacağı kolayca anlaşılabilir.

Hetland ve Sunkara’nın açıkça belirttiği gibi, meclislerin veya diğer kitlesel, katılımcı demokrasi biçimlerinin temel amacı, yönetilenler ile hükümetleri arasındaki ilişkiyi değiştirmek ve iktidarı yeniden yönetilenlere devretmektir. Bunun alabileceği biçimler büyük ölçüde değişebilir. Latin Amerika içinde bile, 1990’larda ve 2000’lerin başında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde uygulanan ilk katılımcı bütçeler (KB’ler) – burada en başarılı örneklerden biri olarak gösterilmektedir – Venezuela’da geliştirilen komün konseyleri ve komünlerden veya birkaç yıl sonra Bolivya’da kullanılan daha geçici meclislerden çok farklıydı. Daha geniş bir devrimci sürecin parçası olmasa da, Porto Alegre’deki yetkilerin kapsamı aslında çok daha genişti.

Bu kadar uzaktan, New York şehrinde tam olarak neyin en iyi sonuç vereceği konusunda bir fikirde bulunmak aptalca olur. Bu yazarların da belirttiği gibi, daha önemli olan temel ilkeleri belirlemektir. Belirli bir meclis demokrasisi biçiminin iktidar ilişkilerini etkili bir şekilde değiştirebileceğini ve farklı bir toplum türüne giden olası yolları gerçekten açabileceğini veya açmak isteyip istemediğini belirleyecek olan bu ilkelerdir.

Sorun şu ki, tespit ettikleri ilkeler oldukça zayıf ve insanı bambaşka bir yöne sürükleyebilir. Bu bir kavram oyunu (semantik tartışma) değil: “kararları etkilemek” ile egemen iktidarı kullanmak arasındaki fark, talep edenlerle yönetenler arasındaki farktır; danışma tiyatrosu ile işçilerin öz-yönetiminin embriyosu arasındaki farktır. Bu ilkeler, Porto Alegre’nin katılımcı bütçeleme sisteminin kurucuları tarafından benimsenen dört temel ilkeden önemli ölçüde daha zayıftır. Örneğin, Hetland ve Sunkara, sıradan insanların “hayatlarını şekillendiren kararları etkilemek için gerçek ve anlamlı fırsatlara” sahip olduklarından bahsediyor ve bunu, yalnızca danışma amaçlı olan birçok katılım uygulamasına karşı sinizm besleyen “etkisi olmayan katılım” ile karşılaştırıyor. Bu ayrım önemlidir, çünkü katılımcı bütçelemenin daha sonraki birçok versiyonu, gerçek bir gücü olmayan danışmalardan ibaretti.

Ancak Porto Alegre’nin orijinal versiyonu daha da güçlüydü. İkinci ve üçüncü temel ilkeleri şunlardı: (2) KB’nin egemen karar verme yetkisi olmalı ve (3) bütçenin sadece bir kısmını değil, bütçenin tamamını tartışmalı. Bu, kararları “etkilemek”ten çok daha fazlası gibi görünüyor.

Porto Alegre’nin temel ilkelerinin ilki, (1) KB’nin doğrudan ve evrensel katılım temelinde olması gerektiğiydi. Temel yapı taşı, tüm vatandaşların katılabileceği kitlesel yerel meclislerdi (bu aşamada süreçte temsilciler yoktu ve elbette rastgele seçim veya kura çekimi yapan algoritmalar da yoktu) ve burada vatandaşlar ana öncelikleri tartışıp karara bağlayabiliyorlardı. Seçilmiş bir KB Konseyi daha sonra ayrıntıları belirliyordu. Bu, Hetland ve Sunkara’nın “anlamlı müzakereleri teşvik etmek” için alanlar yaratmaktan bahsettikleri ikinci ilkeyle kısmen örtüşüyor. Haklı olarak belirttikleri gibi, “elit olmayanlar bu şekilde kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar” ve işçi sınıfı topluluklarını, genellikle onları ayıran ırk, cinsiyet ve dil ayrımlarının ötesinde bir araya getiriyorlar. Bu, kolektif eylemin özüdür ve kapitalist toplumlarımızın çoğunun temelini oluşturan izolasyon ve atomizasyonu altüst eder.

Porto Alegre’nin dördüncü ilkesi, (4) KB sürecinin kendi kendini düzenlemesi gerektiğiydi. Sürecin şekli, prosedürleri ve kuralları başka kimse tarafından belirlenmeyecek veya başka bir kurum tarafından yasalarla düzenlenmeyecekti. Meclisler ve seçilmiş konseyleri kuralları belirleyecek ve gerektiğinde bunları değiştirmeye devam edecekti. Bu temel özerklik ile yazarlarımızın yeni Mamdani yönetimi için önerdiği üçüncü ilke arasında en azından potansiyel bir çelişki var. Yazarlar, katılımcı alanın güven ve siyasi deneyim eşitsizliklerini yeniden üretmesini veya mevcut aktivistlerin hakimiyetine girmesini önlemek için “kasıtlı bir tasarım”a ihtiyaç olduğunu belirtmektedir.

Bunlar, Your Party’yi başlatma sürecimizde dikkatimizi çeken konulardır. Elbette, çoğu kişi, fiziksel erişilebilirlik, çocuk bakımı, prosedürler, dil, üslup vb. konularında siyasi alanları – bu durumda katılımcı demokrasinin meclislerini – olabildiğince erişilebilir hale getirmek için adımlar atmanın önemine katılacaktır. Sorun, bu ihtiyaçların, kim tarafından belirlendiği tam olarak bilinmeyen kriterlere göre başka bir yerde hazırlanan “bilinçli tasarım”ı meşrulaştırmak için de kullanılmış olmasıdır. Bu da, temsil edici örneklemleri, kura çekimini ve dijital referandumları şekillendiren algoritmalara yönelik şüpheleri beraberinde getirir. Kökleri daha çok pazarlama ve yönetim çalışmalarında bulunan bu tür araçlar, güç ilişkilerini tersine çevirebilecek tek yol olan kolektif eylemi teşvik etmekten ziyade, bireylerin hâkim izolasyonunu yeniden üretme eğilimindedir.

Porto Alegre deneyimini “icat eden” çekirdek grubun çoğunun kendilerini devrimci sosyalistler olarak gördüklerini hatırlamakta fayda var. Onlar, o zamanlar Dördüncü Enternasyonal’in Brezilya Seksiyonu olan, İşçi Partisi (PT) içindeki Democracia Socialista akımının üyeleriydiler. Aniden orta büyüklükte bir eyalet başkentinin belediye başkanlığı görevine geldiklerinde, bunu “kapitalist devleti devrimci bir şekilde yıkmak için nasıl kullanabileceklerini” kendilerine sordular. Ve ilham almak için ilk başvurduklar deneyim Paris Komünü oldu.

Katılımcı bütçe ve daha geniş anlamda doğrudan, meclis temelli demokrasi kavramları bu düşünceyle geliştirildi. Fransa’daki bir düşünce arkadaşları olan Catherine Samary’nin daha sonra ifade ettiği gibi, katılımcı demokrasi, burjuva devletinin mevcut yapılarına sürekli olarak meydan okursa devrimci olabilir. Eğer onlara meydan okumayı bırakırsa, sadece mevcut temsili demokrasinin süreçlerini tamamlar veya “genişletirse”, sadece reformist hale gelir ve radikal değişimin önünde bir engel olarak ve aslında statükonun bir dayanağı olarak kolayca kullanılır.

Yerel konseyin “toplum katılımı” oturumuna katılmış olan herkes bunun nereye varacağını bilir: Flip chart’lara yapıştırılmış notlar, boyunlarında kartlarla kolaylaştırıcılar ve aylar önce yetkililer tarafından kararlaştırılmış sonuçlar, şimdi de sizin katkılarınıza ciddiyetle başını sallayan görevliler. Bu nedenle, Porto Alegre’de erken dönemdeki radikal katılımcı bütçenin başarısından kısa bir süre sonra, Dünya Bankası, Küresel Güney’de “iyi yönetişim”in bir ayağı olarak sulandırılmış, danışma amaçlı bir versiyonunu teşvik etmeye başladı. Bugün New York’taki durum çok farklı olsa da, yeni belediye başkanının halk meclisleri ve katılımcı demokrasi için alanlar açma girişimleri benzer ikilemler ve tehlikelerle karşılaşacaktır. Buna çok dikkat etmeliyiz, çünkü biraz şansla, daha sonra Glasgow’da da benzer sorunlarla uğraşmak zorunda kalabiliriz.

1 Ocak 2026

Kaynak: Ecosocialist Scotland.

Iain Bruce, Glasgow’da yaşayan bir gazeteci ve ekososyalist aktivisttir; Your Party üyesidir. “The Porto Alegre Alternative: Direct Democracy in Action” (IIRE – Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü) adlı kitabın yazarıdır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Jacobin 22.12.2025. https://jacobin.com/2025/12/mamdani-popular-assemblies-democratic-socialism

Rojava: Özerklik, Toplumsal Taban ve Emperyalist Dinamikler- Foti Benlisoy

Kuzeydoğu Suriye’de Suriye geçici yönetimine bağlı askeri kuvvetlerin hızlı ilerleyişi sonucu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) denetimindeki bölgenin ağırlıkla Arapların yaşadığı büyük bölümünü ele geçirmesi, bölgedeki jeopolitik dengeler açısından kuşkusuz sarsıcı bir gelişme. Bu satırlar yazılırken Şam hükümetine bağlı güçlerin ilerleyişlerini sürdürerek Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim alanlarına girip girmeyecekleri, ilan edilen ateşkesin bir kez daha bozulup bozulmayacağı henüz netlik kazanmış değildi. Böyle bir durumda çatışmaların yoğunlaşması ve daha önce sahilde ve Süveyda’da yaşananlara benzer biçimde sivillere dönük katliam girişimlerinin gündeme gelmesi de olası. Bu hiç de küçümsenmemesi gereken olasılık karşısında Kürt halkıyla aktif bir dayanışma içerisinde olmak, Şam’a bağlı güçlerin operasyonlarını sona erdirmesini talep etmek ve Kürtlerin demokratik ulusal taleplerinin yanında saf tutmak kaçınılmaz bir görev. 

Ülkedeki askeri ve siyasi güçler dengesini radikal bir biçimde dönüştüren, Kuzeydoğu Suriye’deki özerk yönetimi fiilen nihayete erdiren bu gelişmelerin SDG açısından ciddi bir yenilgi anlamına geldiği aşikâr. SDG’nin elinde artık Şam’la müzakerelerde ülkenin üçte birini kontrol eder konumda bulunmanın getirdiği avantajlar yok. ABD’nin desteğini arkasına alan Şara yönetiminin merkeziyetçi bir idare oluşturmak adına Kürtleri en iyi durumda bireysel temelde kimi kültürel haklara sahip bir azınlık konumuna iteceği aşikâr. 17 Ocak’ta yayımlanan ve Kürtlerin kimi kimlik haklarını tanıyan cumhurbaşkanlığı kararnamesi, ülkedeki Kürt meselesinin bir kendi kendini yönetme ve self determinasyon meselesi olarak değil, bir azınlık hakları sorunu olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Ancak kültürel ve siyasal çoğulculuğu ilke edindiği söylenemeyecek Şara yönetiminin ülkede Kürt karşıtı, saldırgan bir ırkçı iklimin oluşmasına fiilen yol verdiğini ve bunun da Kürtlere dönük topyekûn bir saldırıya da pekâlâ zemin oluşturabileceğini gözden uzak tutmamalı. 

Burjuva Jeopolitiği ve Devrimci Siyaset

Yaşanan yenilgi, elbette Kürt ulusal taleplerinin değil ama Rojava deneyiminin, daha doğru bir ifadeyle Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi deneyiminin sonu anlamına geliyor. Bir dönem bütün Suriye için alternatif bir model olarak öne çıkarılan özerk bölgenin birkaç gün içerisinde adeta berhava olmasının gerek Suriye’de gerek bölgede hangi jeopolitik dönüşümleri kışkırtacağı, bu sonucun ortaya çıkmasında bölgesel ve uluslararası güçlerin konumlarının ne derece etkili olduğu çokça tartışılıyor ve haklı olarak tartışılmaya devam edecek. Türkiye ve ABD’nin Şara’nın askeri operasyonlarının önünü açan etkileri, İsrail’in Şara yönetimiyle uzlaşma arayışının bu harekâtı mümkün kılması, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bu gelişmelerin Suriye’nin örneğin Süveyda gibi diğer parçaları için ne anlama geleceği  gibi hususlar kritik tartışma başlıkları.

Ancak tartışmayı bu noktada bırakmak, yani Rojava’daki yenilgiyi bölge çalışmaları ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının ve askeri analistlerin ellerine terk etmek büyük bir hata olacaktır. Büyük Britanya hariciyesinin icat ettiği tabirle, “Ortadoğu” denen bölgedeki siyasal-toplumsal gelişmeleri jeopolitik ve jeostratejiye indirgemek çok yaygın ve tehlikeli bir yanlış. Bölgedeki tüm gelişmeleri büyük güçler ve bölgesel aktörler arasındaki güç ve çıkar ilişkilerinin boy ölçüştüğü bir satranç tahtasına indirgemek, koca bir coğrafyayı daha baştan radikal ya da devrimci sıfatlı siyasetin alanı dışına taşırmış oluyor.

Rosa Luxemburg,  1896 yılında yayımlanan “Sosyal Demokrasi ve Türkiye’de Ulusal Mücadeleler” başlıklı yazısında tam da bu soruna işaret ediyordu: “Parti basınında Türkiye’deki (yani Osmanlı İmparatorluğu’ndaki -fb) gelişmeleri diplomatik entrikaların saf bir ürünü olarak temsil etme girişimlerine sıklıkla tanık oluyoruz (…). Bu pozisyonla alakalı çarpıcı olan şey, burjuva bakışından temelde herhangi bir farkı olmaması. Her iki durumda da büyük toplumsal fenomenlerin türlü türlü ‘ajanlara’, yani diplomatik büroların bilinçli eylemlerine indirgenmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Burjuva siyasetçileri arasında bu türden bir perspektif elbette şaşırtıcı değildir: bu insanlar gerçekten bu alanda tarih yapar ve bu nedenle de en küçük diplomatik entrika dahi, kısa dönemli çıkarları açısından büyük bir pratik önemi haizdir. Ancak uluslararası olayları açıklamak ve her şeyden evvel kamusal hayattaki fenomenleri dipteki maddi nedenlere bağlamakla ilgili olan sosyal demokrasi için, bu tür bir siyaset bütünüyle beyhudedir. Tersine, sosyal demokrasi, iç siyasette olduğu gibi dış siyasette de aynı bakış açısına dayanan, yani konu edinilen fenomenin içsel toplumsal koşulları ve genel prensiplerimiz tarafından belirlenen kendi tutumunu geliştirmelidir.”[1]     

Bu bakımdan Suriye’deki gelişmelerle alakalı olarak sadece jeopolitik tartışmalarla yetinmeyip bu ani dönüşümden politik dersler de çıkarmak elzem. Zira Rojava uluslararası sol için bu yüzyılın en önemli deneyimlerinden biri oldu. Bu deneyimi, her büyük kurtuluş hareketi gibi esas olarak somut siyasal ve toplumsal pratiğiyle değerlendirmek gerekiyor. Suriye iç savaşının o çok zorlu koşullarında demokratik konfederalizm düşüncesine atfen komünalist, özyönetimci, cinsiyet eşitlikçi bir düzen denemesine girişilmiş olması, üstelik bugün bu denemenin ciddi bir geri çekilişle karşı karşıya olması, radikal ve devrimci sıfatlı solun başetmesi gereken bir mesele.

Emperyalizm ve Direniş

Uluslararası solun Rojava’daki gelişmeler karşısında ilk tepkisi, ABD’nin Kürtlere ihanet etmesi karşısında duyulan infialdi. Haklı olarak emperyalist riyakarlığın son örneği olarak ele alınan bu gelişme, Kürt hareketinin daha en başta ABD desteğine güvenmemesi gerektiğine dair “biz söylemiştik” havasında didaktizm dozu yüksek bir eleştiriyi de içeriyordu çoğu zaman. Tarık Ali’nin “2001’den beri bazılarımız Kürt liderlere, ABD ile işbirliği yaparak kendi çıkarlarına hizmet edecekleri yanılgısına düşmemeleri için yalvardık” şeklindeki tweeti, bu yaklaşımın tipik bir ifadesiydi. Böylesi bir eleştirinin haklı yanları ne olursa olsun, tek başına öne sürüldüğünde ve Kürt hareketinin karşı karşıya bulunduğu somut ihtilaf ve çelişkiler gözardı edildiğinde, Kürt ulusal özlemlerinin geçmişten bugüne, neredeyse her zaman emperyalizmin bir aparatı olduğunu iddia eden Türk, Arap ve Fars milliyetçiliğinin argümanlarını tekrar etmek tehlikesini barındırıyor.

Oysa bundan on sene evvel IŞİD’le bir ölüm kalım mücadelesine girişmiş Kürt hareketinin ABD’den destek ve yardım almasını, antiemperyalist bir politik doğruculuk adına sorgulamak, hatta bugünkü geri çekilişin nedeni olarak göstermek, Nazilere karşı direnen Yugoslav ve Yunan partizanlarının İngiliz desteği almasını sorgulamak gibi bir şey. Kürt hareketi o zaman, Lenin’in bir başka bağlamda kullandığı benzetmeye atıfla, “canını kurtarmak” için emperyalist “haydutlarla” bir uzlaşmaya gitmek durumunda kalmıştı[2].

Ancak Işid karşıtı mücadele ve Kürt hareketinin işid karşıtı uluslararası koalisyonun bir parçası haline gelmesi, Suriye iç savaşı koşullarında hayli kırılgan, nevi şahsına münhasır bir yeni jeostratejik gerçeklik yarattı. ABD desteği, Kürt hareketinin, yani YPG/J güçlerinin Kürtlerin yaşadığı alanların dışında çok geniş bir coğrafyayı kontrol eder hale gelmesiyle sonuçlandı. Bu, hareket için çok ciddi bir imkândı ama beraberinde devasa sorunları da getirmişti. Kürt hareketi, “overstreching” denen, yani siyasi ve askeri gücünün ötesinde bir yayılma sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Bu sorunu, yani sınırlı bir tabanla ülkenin fiilen üçte birini kontrol eder hale gelmenin yaratacağı arazları mümkün mertebe izale etmenin yolu, hareketin toplumsal dayanaklarını genişletmekti. Bu da ancak bu yeni elde edilen bölgelerde hayata geçirilecek programın o topraklarda bulunan ahalide somut bir karşılık bulması, hiç değilse onun bir bölümünü seferber etmesi, yeni düzene bağlaması ile mümkündü.

Mobilizasyondan Diplomasiye

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ve Suriye Demokratik Güçleri’nin oluşturulması tam da bu ihtiyaca, yani Işid’den kurtarılan topraklardaki Arap nüfusun kazanılması meselesine yanıt vereceği düşünülen adımlardı. İddia edilen, oluşturulacak “demokratik özerklik” kurumları aracılığıyla şekillenen “demokratik konfederalizm” sisteminin Kürtlerin azınlıkta kaldığı bu geniş coğrafyada tüm ülkeye model teşkil edebilecek alternatif bir yönetim biçimi oluşturacağıydı. Ancak bu iddianın gerçeklik kazanması, dolayısıyla da elde edilen topraklardaki Arap çoğunluğun aktif rızasının sağlanması için bu modelin orada yaşayan ahalinin hayatında somut dönüşümler yaratması, pratik kazanımlara yol açması, uğruna mücadele edilebilir bir gelecek ufku sunması gerekiyordu.

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetiminin Araplarla meskûn bölgelerinde yaşanan hızlı çözülme, SDG güçlerinin, kontrol ettikleri topraklardaki Arap nüfusun adeta bir kalkışması sonucunda apar topar geri çekilmek durumunda kalması, bunun böyle olmadığını, özerk yönetimin Arap bölgelerinde altının boş kaldığını gösteriyor. Bölgedeki Arap aşiretlerinin saf değiştirmesine bağlanan bu durum üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Arap aşiretlerinin zaten Arap olmaları hasebiyle Şara yönetimine sempati duymalarının “doğal” ve değişmez bir demografik gerçeklik olduğu, hatta bu toplulukların yapıları itibariyle demokratik özerklik gibi devrimci sola özgü fikri eğilimlere sempati duymayacakları yönündeki özcü “açıklamalar”, bölge siyasetini mezhepler, klanlar ve aşiretler arası bitimsiz bir mücadele addeden yeni oryantalist yaklaşımın bir tezahüründen ibaret.

Bütün bu aşiret tartışmaları, aslında SDG’nin bölgedeki emekçi ve ezilenlerin güç kazanmasını ve demokratik konfederalizm modeli çerçevesinde mobilize olmasını hedefleyen politik ve ekonomik önlemlerden çok aşiret liderlikleriyle yapılan uzlaşmaları önemsediğinin dolaylı bir göstergesi. Aşiret liderleriyle varılan anlaşmalar ve aşiret liderlerine verilen pozisyonlar yoluyla yereldeki Arap topluluğunun yönetilmesi tercihi, güç dengeleri değişince boşa düşmüş görünüyor. Joseph Daher yakın zamanlı bir yazısında bu durumu şöyle özetliyor: “Kontrolleri altındaki bölgelerde Arap emekçi sınıfların rızasını kazanacak stratejiler geliştirmek yerine, SDG liderliği yerel halkı yönetmek için aşiret liderleriyle işbirliğine gitti. Oysa bu aşiret liderleri, dönemin en güçlü siyasi aktörlerine göre saf değiştirmeleri ve kendi maddi çıkarlarını öncelemeleriyle biliniyor. Güç ilişkileri giderek Şam lehine değiştikçe, aşiret liderleri de bu yönde pozisyon aldı.”[3]

SDG toplumsal dayanaklarını genişletemeyince onun Suriye’nin geniş bir bölümünü yönetme kapasitesi ABD’nin verdiği diplomatik ve askeri desteğe daha bağımlı hale geldi. Özerk yönetimin varlığını devam ettirmek adına toplumsal mobilizasyonu değil, diplomasiyi önceleyen bir siyasal yaklaşım egemen oldu. Bu pragmatist bağımlılık ilişkisinin yarattığı sonuçlar ortada. ABD’nin Suriye politikasının değişmesiyle birlikte Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ne kadar kırılgan bir zemin üzerine bina olduğu hemen belli oldu. Ancak bu noktada tartışılması gereken, şu ya da bu emperyalist gücün verdiği desteğin yaratacağı kaçınılmaz bağımlılığın sorunlarına dair soyut ahlaki çıkarımlar değil. Emperyalist güçlerin herhangi bir halkın ya da herhangi bir kurtuluş mücadelesinin dostu olamayacağını zaten biliyoruz.

Esas önemli mesele, bu bağımlılık ilişkisinin derinleşmesine neden olan koşullar. Işid’in saldırıları, iç savaşın etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştirmesi ve bilhassa Türkiye’nin hasmane tutumu, SDG’nin şu son on küsür yılda hareket alanını zaten önemli ölçüde daraltan etkenlerdi. Bu koşullarda Işid’e karşı mücadele içerisinde oluşmuş bu atipik teritoryal ikili iktidar durumunun sürdürülebilmesi ancak popüler taleplere yaslanan, halkı ya da hiç değilse onun dikkate değer bir bölümünü seferber edebilen yerel iktidar organlarıyla mümkün olabilirdi. Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetiminin aksi yöndeki iddilarına karşın Arap çoğunluğun meskûn olduğu bölgelerde bunu başaramamış olduğunu, toplumsal tabanını genişletecek demokratik özerklik kurumlarını işlevli kılamadığını söylemek mümkün. Aslında sadece askeri değil, toplumsal bir olay olarak da değerlendirilmesi gereken geri çekiliş ve çözülmenin ardında bu politik zaaf var.

Pratik Bir Enternasyonalizm

Çok kutuplu emperyalizm çağında büyük toplumsal mücadelelerin, ayaklanma ve devrimci girişimlerin uluslararası ve bölgesel güçlerce araçsallaştırılması, “çalınması” ya da arkalarından vurulması örnekleriyle belli ki daha sık karşılaşacağız. Rojava deneyiminden doğru dersler çıkarmak bu nedenle önemli. Enternasyonalizm soyut bir ahlaki tutum olmaktan çıkıp pratik bir nitelik kazanacaksa Rojava’nın önümüze koyduğu karmaşık sorunlarla yüzleşmemiz şart. Günümüzde emperyalist güçlerin kurtuluş mücadelelerini çarpıtma, “çalma” ve soğurmayı hedefleyen hamlelerinin yaratacağı basıncın karşısında durabilmek, soyut ilkelerin ardına sığınarak değil, ancak  aşağıdan yukarıya toplumsal ve siyasal seferberliği mümkün kılıp süreklileştirecek pratiklerin, organların ve kurumların inşasıyla mümkün olabilir.   

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi deneyinin derslerini tartışmak dayanışma görevimizin önüne geçmemeli, tam tersine onu tamamlamalı. Bugün kuşatma altında bulunan Suriye Kürtleriyle dayanışmak, sadece ahlaki bir ödev değil, siyasal bir gereklilik: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından emperyalistlerce parçalanmış, boyunduruk altında bir halk konumuna itilmiş Kürtlerin kendi kaderlerini belirleyemedikleri, demokratik ulusal haklarını elde edemedikleri koşullarda bölgede ilerici bir seçeneğin şekillenmesi bir hayal olacaktır. Tam da bu nedenle Kürtlerin bu çok boyutlu ezilmişlik karşısındaki mücadelesini, Filistin’de siyonizme karşı yürütülen direnişle, İran’da rejime karşı gerçekleşen ayaklanmayla bir bütün olarak gören, tüm bu mücadeleleri aynı kavganın çelişkili de olsa farklı veçhe ve uğrakları olarak gören bir pratik enternasyonalizme ihtiyacımız var.

Foti Benlisoy, Türkiye’den devrimci Marksist bir militandır. Yazıları ve eserleri ağırlıklı olarak Marksizm, ekoloji ve ırkçılık üzerine odaklanmaktadır.

Bu yazı ilk olarak 26 Ocak 2026’da inprecor.fr’de Fransızca olarak yayınlandı.


[1] Farklı bir çeviriyle aynı metin için bkz. Rosa Luxemburg, Türkiye Üzerine Yazılar, çev. Ali Çakıroğlu, Belge yayınları, 2013, ss. 33-34. Bu yazı kez 8, 9 ve 10 Ekim 1896 tarihlerinde, Dresden’de yayımlanan Alman Sosyal Demokrat gazetesi Sächsische Arbeiter-Zeitung’da yayımlandı.

[2] Bkz. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, https://www.antikapitalist.net/kutuphane/acik-kitaplik/lenin/solkomunizm.pdf

[3] Joseph Daher, “Suriye’de İktidarın Merkezileştirilmesi ve Kürt Halkının Özgürlükleri”, imdatfreni.org

Soykırım Çağında Hayvan Özgürlüğü Hareketi – Dalia Zein

İsrail devleti, kendisini “Batılı değerler”le ve özellikle de vegan hareketle özdeşleştirmeye çalışıyor. Oysa asıl amaç, Filistin’deki soykırıma karşı yükselen sesleri susturmak.

2025 yazında, Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı’nın (IARC) organizasyon komitesi, Eylül 2025’te düzenlenecek konferansları öncesinde, bu toplantıların boykot edilmesi çağrılarına yanıt olarak bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Filistinli sesleri susturmak istedikleri yönündeki iddialar reddediliyor ve 2024 etkinlikleri sırasında neden kefiye takan hayvan hakları aktivistlerinin fotoğraflarını paylaşmayı reddettiklerini sosyal medya hesaplarında şu şekilde gerekçelendiriyorlardı:
“Almanya’da¹ kefiyeler zaman zaman İsrail’in yok edilmesini talep eden kişi ve gruplar tarafından kullanılmıştır. Elbette kefiye takan herkesin bu görüşleri paylaştığına inanmıyoruz; ancak sembollerin yanlış yorumlanmasından endişe duyuyoruz.”

Hayvan soykırımı mı, sömürgeci şiddet mi?
Komite, açıklamasında İsrail hükümetinin Gazze’de uyguladığı şiddet ve baskıya karşı olduğunu belirtmesine rağmen, soykırım ve sömürgeci şiddet kavramlarını kullanmayı reddediyor. Her yıl milyarlarca su canlısının ve milyonlarca kara hayvanının katledilmesine yönelik eleştiriyi merkeze alırken, Filistinlilerin—özellikle de Gazze halkının—İsrail’in sömürgeci devleti tarafından maruz bırakıldığı aşırı şiddeti ve yok edilişi görmezden gelmek münferit bir durum değil. IARC örneği, ana akım vegan hareketin eşitlik, şefkat ve özgürlük değerlerini insan-dışı hayvanların ötesine taşımadaki başarısızlığını gözler önüne seriyor.

Peki neden bu kadar çok vegan örgüt soykırım karşısında sessiz kalmaya devam ediyor? Bu sorunun yanıtlarından biri, hala devam etmekte olan soykırımın başlamasından kısa bir süre sonra Gazze’deki Filistinli veganlar tarafından ve İran ile Lübnan gibi bölgelerdeki müttefiklerle birlikte kurulan Filistin İçin Veganlar (Vegans for Palestine) grubunda bulunabilir.

Filistin İçin Veganlar, BDS kampanyasını destekliyor; hayvansal ürünlerin boykot edilmesi ile İsrail ürünlerinin boykot edilmesi arasında bir paralellik kuruyor ve soykırıma ortak olan vegan şirketlerin de boykot edilmesi gerektiğini savunuyor. Daha da önemlisi, grup, ana akım vegan alanların İsrail’in savaş suçları karşısındaki sessizliğinin ardındaki yapısal nedenleri inceliyor; bu alanlarda beyazlığın sorgulanmamasının baskın rolüne ve İsrail’in “vegan-washing” stratejisinin teşhir edilememesine dikkat çekiyor.

İsrail, özellikle genç kuşaklar arasında “Batılı liberal değerler”e seslenmeye çalışarak, son on yıldır kendisini bölgesinin LGBT ve vegan başkenti olarak pazarlıyor; askerleri için vegan yemeklere ve botlara yatırım yapacak kadar ileri giderek, kendini “dünyanın en ahlaklı ordusu” olarak sunma anlatısını güçlendiriyor. Filistin İçin Veganlar’dan Dalal’ın da belirttiği gibi: “Veganizm, İsrail için ahlaki bir pusula değil, ahlaki bir kalkan.”

Hayvan özgürlüğü için mücadele eden pek çok aktivistin, hayvan meselesinin merkezden kayacağı korkusuyla kesişimsellik hakkında konuşmaktan kaçınması, tahakküm biçimlerinin karmaşık iç içeliğini ıskalıyor. Hayvanlar endüstriyel tarımsal sömürünün merkezinde olabilir; ancak bu şiddet boşlukta var olmuyor.

Sosyal bilimlerin militan bir angajmanı için

Sosyal bilimlerin, hayvan özgürlüğü hareketinin stratejilerinin yapıbozuma uğratılıp yeniden düşünülebileceği; böylece kesişimsel ve sömürgecilik karşıtı teorilerle daha doğrudan bir angajmana kapı aralayabilecek bir platform işlevi görebileceğini söyleyebiliriz.

İsrail’in vegan-washing stratejilerine karşı kolektif biçimde mücadele etmek, soykırımın sona ermesini ve sömürgeci devletin tasfiye edilmesini talep etmek, dönemin en acil görevlerinden biriyse; veganizm, diğer tahakküm sistemlerinin baskıyı nasıl normalleştirdiğini her zaman kavramak zorundadır.

Hayvan sömürüsü, kadın bedeninin nesneleştirilmesi kadar normalleştirilmiştir; yaşamlarını sürdürmek için başka bir seçeneği olmayan, çoğunlukla göçmen ve mülteci olan kadın ve erkek emekçiler son derece acımasız çalışma koşullarıyla karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu tarımsal işletmeler yalnızca işçileri sömürmekle kalmaz, aynı zamanda ekosistemleri yağmalar, yerli halkların tarımını ve geleneksel mutfaklarını da tahrip eder.

Türcülüğün (spesizmin) ataerkil, sömürgeci ve kapitalist tahakküm biçimleri tarafından nasıl güçlendirildiği sorusu etrafında tartışmaları yeniden merkezileştirdiğimizde, hayvan özgürlüğünden vazgeçmiş olmayız; tersine, özgürlüğe ulaşmak için neyin gerekli olduğuna dair daha incelikli bir perspektif sunarız.

Dalia Zein, Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde, Sömürgecilik ve Gündelik Şiddetin Coğrafyası Araştırma Grubu’nda doktora sonrası araştırmacıdır.

  1. Organizasyon komitesinin merkezleri Almanya ve Lüksemburg’dadır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://lanticapitaliste.org/actualite/oppressions/le-mouvement-de-liberation-animale-lheure-du-genocide

Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi-Enzo Traverso

Son yirmi yıl içinde Amerikalı Yahudilerle Siyahlar arasındaki ilişkiler giderek bozuldu. Siyah elitlerin kimi tabakalarındaki antisemit eğilimler (Louis Farrakhan bunlar arasında en iyi bilineni) ile Amerika Yahudiliğinin geniş bir kesimindeki açıkça muhafazakâr yönelim, ırksal ayrımcılığa karşı ve yurttaşlık hakları için onlarca yıl boyunca sürdürülmüş olan ortak mücadeleleri hafızalardan silmiştir[1].

(…)

Burada Yahudi ve Siyah meselelerine ilişkin Marksist yaklaşımları karakterize eden ortak unsurlarla farklılıkları ele alacağız. Öncelikle her iki durumda da benzer bir ekonomisteğilimin altını çizmek gerekir: Yahudinin basit bir iktisadi kategoriyle özdeşleştirilmesine –“kast ve “sınıf-halk” kuramı- siyah meselesinin köleliğin mirasına indirgenmesi eşlik ediyor. Bu eğilim, köleliğe dayalı üretim biçimini kapitalist birikim sürecinde önemli bir evre olarak değerlendirirken bunun içerdiği kültürel ve siyasal boyutu hiçbir zaman kavramamış olan Marx’a kadar götürülebilir[2]. Okyanusu geçerek Afrika’dan Amerika’ya giden köle gemileri yalnızca emek gücü değil çeşitli dillerin, kültürlerin ve dünya görüşlerinin taşıyıcısı olan insanları da taşıyordu; bir başka ifadeyle Yeni Dünya’da kök salmaya yazgılı bir etnik-kültürel mirası taşıyorlardı. Marx siyah meselesinin yalnızca bir yönünü görürken -sanayi kapitalizminin bir gereği olarak köleliğin kaldırılması- bir diğerini tümüyle es geçiyordu: Siyahların bir tarihsel özne olarak kabulü. Siyahların özgürleşme davasına olan desteği ise kararlıydı, örneğin Kapital’de “siyah deri altındaki emek damgalanıp aşağılanırken beyaz deri altındaki emek özgürleşemez” yazıyordu[3]. Ne var ki iç savaşın çözmekten ziyade ortaya koyduğu bir siyah meselesinin var olabileceğine hiç ihtimal vermiyordu. Esasında kölelerin uğruna mücadele ettiği siyah kimliği karşısında, kendi Yahudiliği konusunda olduğu gibi kayıtsızdı. Bu zemin üzerinden giderek, Marksistler, Yahudiler gibi Siyahları da, Engels tarafından 1848’de tasarlanmış bilhassa kötü bir kategori içinde sınıflandırır: “Tarihsiz halklar” kategorisi.[4]

Bund Toplantısı

En azından yirmili yılların sonuna kadar Amerikan işçi hareketi Siyahları Amerikan radikal geleneğinin özgül bir bileşeni olarak kabul edemedi. Yahudi meselesine Marksist yaklaşım da bundan farklı değildi. Avrupa’da işçi hareketi ve sosyalist düşünce Yahudi özgürleşmesine [Yahudilerin 18. Yüzyılın sonundan itibaren yurttaşlık haklarının kabulü] dair Aydınlanma’dan miras aldıkları bir kavrayışa sahiptiler. Onu bir asimilasyon olarak, “daha üst bir medeniyete” kavuşmak için Yahudiliğin terki olarak kavrıyorlardı. Asimilasyon, toplumun bir çeşit “ilerleme” göstergesi olarak algılanıyordu. Bu perspektifte, Kautsky’ye göre Yahudiler, Yahudiliklerini terk edip, geçmişlerini unutup, tarihlerini inkâr ettikleri takdirde işçi hareketinin tümüyle bir parçası olabilirlerdi. Kısacası “ilerici Yahudiler” ile “gerici” Yahudilik arasında gerçek bir ikiliği kuramlaştırıyordu[5]. Daha da karikatürleştirilmiş bir haliyle bu aynı bakış ilk Amerikalı sosyalistlerin -çoğu Alman mültecilerdi- siyah meselesi karşısındaki tutumuna yön veriyordu. Normalde Siyahları, sosyalist yönetici Victor Berger’in tanımı itibariyle, bir “aşağı ırk” olarak değerlendiriyorlardı[6]. Renkli nüfus için yurttaşlık haklarını talep edip ayrımcı yasaları teşhir ederken söylemleri fazlasıyla paternalist bir tonlama kazanıyordu. Genç Eugene Debs’e göre (daha sonra fikrini değiştirecektir) sosyalizm siyahların kendi “hayvanlıklarını” aşma imkânı sağlamıştır[7].Knights of Labour(Emek Şövalyeleri-KoL) ve Industrials Workers of the World(Dünya Sanayi İşçileri-IWW) gibi iki radikal eğilimli sendika Siyahları dışlamıyordu. Hatta ilki, KoL, 19. Yüzyılın sonunda binlercesini örgütlemeyi başarmıştı. Ne var ki onların enternasyonalizmi hiçbir zaman Siyahların Amerikan toplumunun bünyesinde maruz kaldıkları özgül tahakkümün kabulüne kadar varmıyordu. İlk başlarda Komünist Partinin yönelimi IWW’nunkine çok yakındı. Amerikan KP’sinin ilk on yılına dair yazdığı tarihte James P. Cannon’un altını çizdiği gibi bu parti siyah meselesine “miadı dolmuş bir kuramla, yanlış veya kayıtsız bir yönelimle ve radikal yahut devrimci eğilimli birkaç Siyahın bireysel katılımıyla” yaklaşıyordu[8]. Siyahları aynı zamanda ezilen bir toplulukdeğil de yalnızca sanayi işçi sınıfının bir parçası olarak değerlendirdikleri dönemde komünistler Peder Marcus Garvey’in esinlediği kitlesel seferberlikleri dışarıdan gözlemlemekle yetiniyorlardı. Komintern’in altıncı kongresi, 1928’de Amerikalı Siyahlar için kendi kaderini tayin hakkı talebini savunmaya başladığında önemli bir dönemeç meydana gelmiş oldu. Bir anda komünistler Siyahların Kurtuluşuhareketi içinde dönüşür ve kısa zamanda Siyah nüfus içindeki hegemonik güç haline gelirler. Hemen hemen aynı dönemde SBKP Yahudi meselesi hakkında yeni bir yönelim alıp Sibirya çölündeki Birobican’da özerk bir Yahudi devleti kurma tasarısını geliştiriyordu[9].

Stalinist SSCB’deki rezil başarısızlığına rağmen – Troçki tarafından haklı olarak bir “bürokratik fars” olarak tanımlanır- Birobican, Yahudi diasporasının ulusal bir boyut da kazanabileceğinin kabulünü simgeliyordu. Daha Çarlık Rusya’sında Yahudi işçi hareketinin talep ettiği ve savunduğu bir gerçekliğin gecikmiş kabulüydü. Bu, Yahudi meselesine ilişkin Marksist yaklaşımların çoğulluğuna bakmayı gerektiriyor. Bir şekilde klasik Marksizmin tutumunu teşkil eden ve daha yukarıda anılan asimilasyoncu kavrayışın yanı sıra ulus-esaslı olarak tarif edilebilecek başka yönelimler de mevcuttu. Hem çevrede hâkim olan antisemitizmin, hem Yahudilerin iktisadi ve toplumsal marjinalleşmesinin, hem de Yidiş kültüründeki yenilenmenin sonucu olarak Yahudiliğin özgül bir ulusal kimlik olarak billurlaştığı Doğu Avrupa’da Marksist yaklaşım kompleks bir hal kazanıyor ve çeşitleniyordu. İçinde Yahudilerin varlığı hiç de ihmal edilebilir olmayan (Martov, Troçki, R. Luxemburg vs.) Rus ve Polonyalı sosyalistler, asimilasyonun gecikmişliğini Slavların toplumsal geriliğiyle açıklayarak Kautsky’ci şemayı tekrar öne sürüyordu. Öte yandan Yahudi işçi hareketi bünyesinde Yahudi Marksizmi (judéo-marxisme) olarak adlandırılabilecek ve özgünlüğü Yiddishkeit’ın [Doğu Avrupa Yahudi kültürü]ulusal boyutunun altını çizmeye dayanan bir düşünce akımı teşekkül etti[10]. Birbirine çoğunlukla sertçe karşı çıkan iki ayrı eğilim mevcuttu. Bir yanda başlıca kuramcısı Vladimir Medem olan ve Doğu Avrupa Yahudileri için bir ulusal kültürel özerklik projesine sahip olan Bund vardı. Diğer yandaysa Filistin’de bir Yahudi ulusal teşekkülün yeniden oluşturulmasını tasarlayan ve Ber Borokhov tarafından yönetilen Siyonist sosyalistler vardı. Aralarındaki ayrımların ötesinde bu iki hareket de asimilasyonculuğu (yani bir programatik hedef veya bir ilerleme göstergesi olarak kavranan asimilasyonu) reddediyor ve Ostjudentum’un [Doğu Avrupa Yahudiliği]ulusal gerçekliğine bağlı kalıyordu.

 ABD’de, 1929 büyük buhranına kadar siyah radikalizmi milliyetçi veya dini biçimler almıştı. Birinci Dünya Savaşından sonraki en tipik görünümü Marcus Garvey tarafından kurulan UNIA (Universal Negro Improvement Association and African Communities League)olmuştur. Komintern’deki yaklaşım değişikliği, o güne dek işçi hareketinin sınırlarında kalmış olan radikal siyah entelijensiya ile Marksizmin karşılaşmasının koşullarını yaratmış olur. Tarihçi Cedric Robinson’a göre bu karşılaşmanın ürünü, bir siyah Marksizminin doğumu olmuştur. C.L.R. James, George Padmore ve W.E.B. Du Bois burada ele alınan dönem itibariyle bu siyah Marksizminin başlıca temsilcileriydi. Cedric Robinson’a göre bu akımın belirleyici bir karakteristiği klasik Marksizmin Avrupa-merkezci geleneğinin eleştirisi olmuştur. Ona göre “siyah Marksizmi, Batı radikalizminin, temsilcileri Siyahlardan müteşekkil bir çeşidi değil”.[11]

Elbette ki ırksal tahakküme bir yanıt oluşturuyordu fakat o zamana dek üzeri örtülü kalmış bir kültürel kimliğin yeniden keşfinden ve ona sahip çıkılmasından ayrılmaz bir yanıttı bu. Eğer Yahudi-Marksizminin kültürel köklerini temsil eden Yidiş diliolmuşsa siyah Marksizminin kökleri ise Afrika mirasınauzanıyordu. Siyah entelektüellerin Marksizme katılımı çoğu kez Leninist tipteki bir sömürgecilik karşıtlığına eklemlenmiş bir panafrikanizmbiçimini alıyordu.

Siyah geçmişini yeniden sahiplenme iradesi Marksist tarih yazımının iki temel eserini vermiştir: W.E.B. Du Bois’nın Black Reconstruction(1935) ve C.L.R. James’ın The Black Jacobins(1938) çalışmaları. İç savaşa dair tüm geleneksel anlatıları tersine çevirerek Du Bois ilk kez olarak Siyahları, Amerikan tarihinin merkezine yerleştiriyor ve üstelik birer figüran olarak değil aktör olarak. Kölelerin mücadelesini Rus devriminin bir ön görünümü olarak görüyor ve köleliği çağın gerisinde kalmış bir üretim biçimi olarak değerlendirmeyi reddediyordu. Bu onun için dünya kapitalist sisteminin senteziydi; bu nedenle kapitalizmi “bir tarihsel ilerleme gücü” olarak tanımlamayı reddediyordu”[12]Siyah Jakobenler, 1791 ile 1803 arasında Saint-Domingue kölelerinin Toussaint Louverture tarafından yönetilen devriminin tarihidir. James bu çalışmanın gelişimini şu şekilde aktarır: “Afrikalıların (veya Yeni Dünya’daki torunlarının), daimî olarak başka halkların sömürüsünün ve vahşetinin nesnesi olmaktansa, kendi ihtiyaçları ölçüsünde geniş ölçekte eyleme girişen ve kendi kaderleriyle birlikte başka halklarınkini de şekillendirdiği bir kitap yazmaya karar vermiştim”.[13]

Siyah Marksizmiyle Yahudi Marksizmi arasındaki paralellik şimdi daha net görünüyor: her ikisi de yalnızca sınıfın değil -Yahudi veya Siyah proletarya- aynı zamanda ulusun da taleplerine tercüman oluyorlardı. Marksizmi bir ulusal kurtuluş tasarısı geliştirmek için sahipleniyorlardı. Yazar Richard Wright Marksizmi “siyah deneyiminin kendine bir ev, bir değer ve bir işleyiş kodu” bulduğu yer olarak görüyordu[14]. Varşovalı genç bir Yahudi işçi olan Hersch Mendel Bund’un Marksizminde “uluslararası sosyalizm ile Yahudi ulusal meselesi arasında bir sentez” görüyordu[15].

Yalnızca birkaç araştırma hipotezi formüle etmeyi amaçlayan bu karşılaştırmalı analiz bize en azından bir paradoksun varlığını keşfetmeyi sağladı: Yahudi ve Siyah örnekleri ulus olgusuna dair Marksist yaklaşımın temelinde yatan bir zayıflık olduğunu kanıtlıyor, bilhassa da ulusal tahakkümün özgüllüklerini kavramadaki yetersizliği veya bu konudaki gecikmesi itibariyle. Fakat öte yandan bu etnik azınlıkların radikalleşmiş entelektüellerinin Marksizmde kendi ezilmişliklerini açıklamayı, kültürel kimliklerinin oluşum sürecini anlamayı ve nihayet hem toplumsal hem ulusal bir kurtuluş projesi tasarlamayı sağlayan bir araç bulmuş oldukları da şüphe götürmez. Bu teşebbüsün sonuçlarını sorgulayabiliriz elbette. Ne var ki ezilen uluslar hümanist ve evrenselci boyutuyla Marksizmi bir özgürleşme silahı olarak kullandılar. Marksizmin ayakta kalma ve zenginleşme ihtimali, kapitalist düzene yönelik her türden muhalefet biçimiyle -feminizmden ekolojiye ve yeni ulusal kurtuluş mücadelelerine- sembiyoza girme, hiyerarşik ve önceden tasarlanmış şemalar dayatmaktansa bu hareketler tarafından yeniden şekillendirilme ve bir anlamda dönüştürülme kapasitesine bağlıdır. Yahudi ve Siyah meseleleri, bu perspektifte, yalnızca Marksizmin verimliliğini ve eksikliklerini tespit etmek için değil aynı zamanda onun yenilenmesi için de birer laboratuvar olarak kavranabilir. 

Çeviren: Uraz Aydın


[1]Enzo Traverso’nun « Juifs et Noirs : Deux histoires parallèles » [Yahudiler ve Siyahlar : İki Paralel Tarih] başlıklı yazısının Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi altbaşlığını taşıyan son bölümünü aktarıyoruz. Enzo Traverso, Pour une critique de la Barbarie moderne, Editions Page deux, Lozan, 1997.

[2]Bkz. Cedric Robinson, Black Marxism, The Making of the Black Radical Tradition, Zed Press, Londra, 1983, ss. 173-174.

[3]Karl Marx, « Le Capital », Œuvres, Economie, I, La Pléiade-Gallimard, Paris, 1965, s. 835.

[4]Bkz. Roman Rosdoslky, Zur nationalen Frage. Friedrich Engels und das Problem der « geschichtslosen » Völker, Olle &Wolter, Berlin, 1979.

[5]Karl Kautsky, Rasse und Judentum, Dietz Verlag, Stuttgart, 1921, s.93. Ayrıca Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, Yazın yayıncılık, çeviri : Ayşe Tekin, 2001. 

[6]Bkz. Philip S. Foner, American Socialism and Black Americans. From the Age ou Jackson to Wordl War II, Greenwood Press, Westport, Londra, 1977, s. 105.

[7]Ibidem, s. 111-112.

[8]James P. Cannon, I primi dieci anni del Partito comunista americano, Jaca Book, Milano, 1977, s. 266.

[9]Bkz. Henri Sloves, L’Etat juif de l’Union soviétique, Les Presses d’Aujourd’hui, Paris, 1982. 

[10]Bkz. E. Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunuop.cit.

[11]C. Robinson, Black Marxism, op.cit., s. 97.

[12]W.E.B. Du Bois, Black Reconstruction in America, Russel and Russel, New York, 1963, s. 358. Du Bois’nın Amerikan marksizmindeki yeri konusunda bkz. Paul Buhle, Marxism in the USA, Verso, Londra, 1987, ss. 169-170.

[13]C.L.R. James, Les Jacobins noirs’ın1980 baskısına önsöz. James’in biyografisi için bkz. P. Buhle, C.L.R. James. The Artist as Revolutionary, Verso, Londra, 1988 ve Fransızca E. Traverso, « C.L.R. James (1901-1989). Hommage à l’auteur des Jacobins noirs », L’homme et la société, 1989/3, s. 115-121.

[14]Alıntılayan C. Robinson, Black Marxism, op.cit, s. 423

[15]Hersch Mendel, Mémoires d’un révolutionnaire juif, Presses universitaires de Grenoble, 1982, s.73. 

Venezuela: Kusursuz bir rejim değişikliği: Otoriterlikten yeni sömürgeciliğe mi? – Andrés Izarra 

ABD’nin Venezuela’daki askeri saldırganlığı, 21. yüzyıl için rejim değişikliği stratejisini yeniden tanımlıyor gibi görünüyor. Son günlerde yaşananları ve yakın gelecekte neler olabileceğini nasıl anlayabiliriz? Hugo Chávez döneminde İletişim ve Enformasyon Bakanı olan Andrés Izarra, Delcy Rodríguez’in iktidardaki devamlılığı ve Donald Trump’ın Venezuela’da iktidarı ele geçirmesine yol açan süreç hakkında bazı bilgiler sunuyor.

***

3 Ocak sabahının erken saatlerinde Donald Trump, birçoğumuzun ağır bir bedel ödemeden yapamayacağını düşündüğü şeyi yaptı: Venezuela’da rejim değişikliği. Delta Force birliklerini taşıyan Chinook helikopterleri Caracas’a girdi, Nicolás Maduro’yu kaçırdı ve birkaç saat sonra Brooklyn’deki bir hapishane hücresine bıraktı. 5 Ocak’ta, uyuşturucu terörizmi suçlamalarıyla federal bir hâkimin karşısına çıktı.

Kusursuz derecede şüpheli

1989’da Panama Devlet Başkanı Manuel Antonio Noriega’yı yakalamak için Amerika Birleşik Devletleri, El Chorrillo’yu yerle bir etmek ve yüzlerce, belki de binlerce insanı öldürdü. Operasyon neredeyse bir ay sürdü.

“Çavista” ordusu nereye gitmişti? Silahlı gruplar? Bolivarcı milisler? Rus uçaksavar sistemleri? Vaat ettikleri “uzun süreli halk savaşı”? “En kolay şey girmek değil, çıkmaktır,” diye övünüyorlardı. Ama Amerikalılar girdiler, çıktılar ve Maduro’yu en ufak bir direnişle karşılaşmadan götürdüler.

Maduro ve eşi Cilia Flores’in Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yüksek güvenlikli bir federal hapishaneye düşmesine yol açan anlaşmanın ayrıntılarını tarih ortaya çıkaracaktır. Taktiksel başarı yalnızca ABD özel kuvvetlerine atfedilemezdi. Bu kadar hassasiyetin tek açıklaması, kusursuz bir şekilde gerçekleştirilmiş bir ihanet eylemi gibi görünüyor.

Stratejik zafer

Bu operasyon, Irak ve Afganistan’daki çıkmazlar ışığında 21. yüzyıl için “rejim değişikliği” kavramını yeniden tanımlıyor.

Stratejik zaferi, ulusal yeniden yapılanma bedelini ödemeden Venezuela’nın etkin kontrolünü ele geçirmeyi başarmış olmasında yatmaktadır. Kurumsal yeniden yapılanma yok, milislerin silahsızlandırılması yok, yeni güvenlik güçlerinin oluşturulması yok. Binlerce askerle on yıl süren bir işgal yok. İsyan yok, iktidar boşluğu yok ve yönetilmesi gereken bir kaos yok.

Trump’ın amacı oldukça açık: petrolle başlayarak kaynakları ele geçirmek. Demokrasi bekleyebilir. Trump’ın bugün, Delcy kardeşler ve Jorge Rodríguez’in (sırasıyla yeni geçici cumhurbaşkanı ve Ulusal Meclis başkanı) coşkulu işbirliğiyle uygulamaya çalıştığı şey, kurtuluş değil, neo-sömürgeci bir gasp. Donald Trump, sırf güç kullanarak, ülkeyi yönetme hakkını kendine mal ediyor. Kimin sorumlu olup kimin olmadığını belirleme hakkını. Venezuela’nın yer altı kaynaklarını petrol şirketlerine açma hakkını. 30 milyon nüfuslu bir ülkeyi sanki bir imtiyaz bölgesiymiş gibi yönetme hakkını.

Eğer bu demokratik bir geçiş olsaydı, eğer Delcy Rodríguez bazılarının hayal ettiği gibi geçici bir köprü olsaydı, birkaç ay içinde seçimler olurdu, Amerikan petrol işgaline uyum süreci olmazdı. İşte bu yüzden María Corina Machado, Amerikan başkanı tarafından otobüsten indirildi ve başkan, onun ülkenin ne “meşruiyetine” ne de “saygısına” sahip olmadığını ilan ederek onu aşağılamaktan çekinmedi. Başka bir deyişle, bir zamanlar övgüyle karşılanan eski muhalefet liderinin iktidara yükselme potansiyeli, Amerika Birleşik Devletleri’nin ülkedeki düzeni sağlamaya çok fazla müdahil olma riskini beraberinde getiriyordu; bu da beraberinde getirdiği riskleri ve Trump’ın bunu ülke içinde haklı çıkarmakta karşılaşacağı zorlukları beraberinde getiriyordu.

Tesadüfen, ABD’nin desteğiyle Norveç’te Nobel Barış Ödülü’nü almak üzere Venezuela’dan ayrılan Machado, askeri operasyon gerçekleştirildiği sırada hâlâ ülke dışındaydı ve yine ABD’nin desteğiyle geri dönmesi planlanıyordu. Rejim değişikliğinin amacı Venezuela’da demokrasi kurmak değildi; amacı gringoların (Amerikalıların) kontrolünü sağlamaktı .

Burası Dominik Cumhuriyeti değil

Delcy’nin bir Balaguer olduğu, yani demokratik geçişi hazırlayan halef olduğu söyleniyor.

Son günlerde tekrarlanan bu benzetme, Dominik rejiminin kalbinden çıkan, 1960 yılında diktatör Rafael L. Trujillo’nun kuklası olarak başkanlığı üstlenen ve 1961’deki suikastından sonra onun yerine geçen Joaquín Balaguer’e atıfta bulunuyor. Geçiş süreci muhalefet lideri Juan Bosch’a değil, ona kaldı. “[Balaguer] Trujillo’dan kopmak yerine, Trujilloculuğu uluslararası toplum için yeni, daha yumuşak, daha kabul edilebilir bir dile uyarladı, ancak aynı himayeci kontrol, kişiselcilik ve dikey iktidar mantığıyla.” O, “çağlar arasında, diktatörlük ve demokrasi arasında görünmez bir köprüydü”.

Ancak Delcy Rodríguez, Balaguer değil. Trujillo kişiselci bir rejim kurdu; devleti somutlaştırdı. Suikasta uğradığında, bir iktidar boşluğu kaçınılmazdı. Balaguer, geçiş organize edilirken bir tampon görevi gördü. Maduro’nun rejimi ise tamamen farklı bir şey. Kişiselci bir rejim değil, patrimonyal bir rejim: devleti savaş ganimeti gibi yönetmek için ele geçiren askeri personel, bürokratlar ve iş adamlarından oluşan bir ağ. Bir rejim, onu oluşturan isimlerle veya söylemiyle tanımlanmaz. Gücün işleyişiyle tanımlanır: kime bağlılık duyduğu, hangi baskı altında faaliyet gösterdiği ve yapabileceklerinin veya söyleyebileceklerinin sınırları nelerdir.

Yıllarca Maduroizm, en azından söyleminde, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı “direnişi” aracılığıyla kendini meşrulaştırdı. Yolsuz, otoriter veya beceriksiz olabilirdi, ama “anti-emperyalist”ti. Bu kurgu, ona içsel bir bütünlük ve siyasi destek sağladı. Ama bu artık sona erdi. Delcy Rodríguez, Balaguer gibi kişisel bir halef değil, ele geçirilmiş bir siyasi projenin devamını temsil ediyor.

Devleti yıkmayın, ele geçirin

Venezuela’nın yeni başkanı, Trump’ın onu oraya getirmesi sayesinde bu konumda. Pozisyonunu Washington’a borçlu. Sloganları tekrarlayabilir, kabineyi koruyabilir, Hugo Chávez’i anabilir ve hatta “Maduro’yu Serbest Bırakın” kampanyasına öncülük edebilir. Ancak rejimin özü değişti. Fiilen, Amerikan diktasına tabi bir güç haline geldi.

Trump’ın zaferi, Maduro’yu araba henüz hareket halindeyken direksiyondan indirmek ve direksiyonun başına geçmekti. Kişiselleştirilmiş bir rejimin lideri düştüğünde, sistem çöker. O olmadan devlet olmaz. Bir mafya lideri düştüğünde, yapı çökmez: uyum sağlar. Yeni bir patron arar. Hayatta kalmak için pazarlık yapar. Sadakatler ne ideolojik ne de ahlakidir. Sözleşmeye dayalıdır. Önemli olan işin içinde kalmaktır .

Bu yüzden Trump, yapıyı yıkmadan “baba”yı devirebildi. Yeni bir şey inşa etmek için Chavista aygıtını yıkmadı. Onu ele geçirdi ve kendi hizmetine sundu. Bu mükemmel bir rejim değişikliği. Ahlaki olarak kabul edilebilir veya yasal olarak haklı olduğu için değil, amacına ulaştığı için: Amerika Birleşik Devletleri’ni Irak ve Afganistan’da batıran bedelleri ödemeden bir ülkeyi kontrol altına almak.

Beş yıl sonra Caracas’ta askerlerin neden öldüğünü açıklamaya gerek kalmayacak. Milyarlarca dolarlık yeniden yapılanmayı haklı çıkarmaya da gerek kalmayacak. Petrol olacak, sözleşmeler imzalanacak ve Washington’ın doğrudan yönetmesine gerek kalmadan itaat eden bir yerel yönetim olacak. İşte bu yüzden bu tarihi bir olay. Askeri operasyonun kendisinden değil, başlattığı modelden dolayı.

Devletleri yok etmeyin. Ele geçirin. Toprakları işgal etmeyin. Elitleri kontrol edin. Milletler kurmayın. Var olanları yeniden yönlendirin. Ve bunların hepsi işe yaradı çünkü Maduro rejimi devrimci değil, mafya benzeriydi. Ve mafya benzeri devletler, doğaları gereği, devredilebilirdir.

16 Ocak 2026

Bu makale ilk olarak Nueva Sociedad dergisinde yayınlanmıştır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Suriye’de İktidarın Merkezileştirilmesi ve Kürt Halkının Özgürlükleri – Joseph Daher

Ahmed Şara hükümeti ile Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) salı günü yeni bir ateşkes üzerinde anlaşmasına rağmen, ülkedeki iç çatışmalar ve gerilimler sürüyor.

SDG, Suriye’de iktidarını pekiştirmeyi amaçlayan hükümetin askeri saldırıları karşısında topraklarını savunmak için Kürtlere genel seferberlik çağrısı yaptı.

Haftalar süren çatışmalar sırasında hükümet silahlı güçleri, Halep’teki Kürt çoğunluklu Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine ilerledi; bu durum 100 binden fazla sivilin zorla yerinden edilmesine yol açtı. Süreç, SDG’nin çekilmesinin ardından hükümet güçlerinin Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin büyük bölümünü ele geçirmesiyle sonuçlandı.

Daha önce 10 Mart 2025 tarihli anlaşmada öngörülen 31 Aralık 2025 son tarihinin dolmasının ardından, Şam’ın Halep’te ve SDG kontrolündeki diğer bölgelerde başlattığı askeri operasyon gerçekleşti. Washington’un arabuluculuğunda, geçici Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında imzalanan bu anlaşma, SDG’nin sivil ve askeri kanatlarının devlete entegre edilmesini hedefliyordu. Ancak siyasi tıkanıklık aşılamadı.

Üstelik askeri tırmanış, Suriye makamları ile SDG arasında Şam’da yapılan ve ABD’li askerlerin de katıldığı bir toplantıdan yalnızca iki gün sonra yaşandı. Görünen o ki, devam eden müzakereler sırasında Suriye makamları önce Halep’te bir askeri operasyon başlatmayı, ardından bunu SDG kontrolündeki diğer bölgelere yaymayı planlıyordu. Uzun süredir Şara ile temas halinde olan çeşitli Arap aşiretleri, SDG’ye karşı genel bir saldırıya hazırlanmak üzere Deyrizor ve Rakka’da seferber edildi.

Bütün bunlar Türkiye’nin desteği ve Washington’un verdiği yeşil ışıkla gerçekleştirildi.

Belirsizlikler
18 Ocak’ta ilan edilen ilk ateşkes ve 14 maddelik anlaşma, Suriye silahlı güçlerinin ülkenin kuzeydoğusuna girmesini ve SDG’nin ulusal orduya entegre edilmesini öngörüyordu. Buna rağmen hükümetin askeri hamleleri durmadı.

20 Ocak Salı günü yeni bir anlaşmaya varıldı. Suriye Arap Haber Ajansı (SANA), Suriye hükümet güçlerinin Haseke ve Kamışlı kent merkezlerine girmeyeceğini, şehirlerin çevresinde kalacağını duyurdu. Şam ayrıca Suriye askeri güçlerinin Kürt köylerine girmeyeceğini ve bu köylerde bölge halkından oluşturulan yerel güvenlik güçleri dışında hiçbir silahlı unsurun bulunmayacağını açıkladı.

Ayrıca SANA’ya göre Abdi’nin, Savunma Bakan Yardımcılığı için SDG’den bir aday, Haseke valiliği için bir aday, parlamentoda temsil için isimler ve Suriye devlet kurumlarında istihdam edilecek kişilerin listesini “önermesi” bekleniyor. Ancak bu anlaşmaların uygulanabilirliği ve hayata geçirilmesi konusunda çok sayıda belirsizlik devam ediyor.

Aynı zamanda, Haseke’de bulunan ve İslam Devleti (IŞİD) mensuplarının aileleri ile bağlantılı kişilerin tutulduğu kötü şöhretli el-Hol kampındaki durum ciddi bir endişe kaynağı. Yüzlerce IŞİD mensubunun kamptan kaçtığına dair endişe verici haberler bulunuyor.

Dış Destek
ABD (Fransa ile birlikte) resmi olarak iki taraf arasındaki gerilimi düşürmeye çalıştığını söylese de ve IŞİD’e karşı mücadelede SDG’nin uzun yıllardır ortağı olmasına rağmen, Washington Suriye hükümetinin askeri eylemlerini durdurmak için kayda değer bir baskı uygulamadı.

Aksine ABD, Trump ile Şara arasında yapılan çok sayıda görüşmenin ve Aralık 2025’te Sezar yaptırımlarının kaldırılmasının da gösterdiği gibi, yeni yönetimin önemli destekçilerinden biri haline geldi. Ankara ise SDG’ye kendini feshederek Suriye ordusuna entegre olması yönünde baskı yapıyor. Türkiye, bu yapıyı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) bir uzantısı olarak görüyor ve PKK’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor. Türk yetkililer, Suriye hükümetinin askeri saldırılarının başından bu yana, Kürt güçlerine karşı Suriye ordusuyla birlikte savaşmaya hazır olduklarını defalarca dile getirdi.

Esad rejiminin düşüşünün ardından Türkiye, özellikle ülkenin kuzeyinde olmak üzere Suriye’deki en önemli bölgesel aktörlerden biri haline geldi. Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) hâkim olduğu Suriye yönetimini destekleyerek Ankara, ülkedeki nüfuzunu pekiştirdi.

Türkiye, Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü zorlamanın ve yeniden inşanın sunduğu ekonomik fırsatlardan yararlanmanın yanı sıra, ulusal güvenliğe tehdit olarak gördüğü Kürt özerklik taleplerini engellemeyi ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni (AANES) tasfiye etmeyi temel hedef olarak görüyor.

Zayıflıklar
Sadece birkaç gün içinde Suriye’deki yeni yönetim, SDG’nin elinde bulunan toprakların üçte ikisini ele geçirdi. Bu hızlı ilerleme, jeostratejik boyutların ötesinde, AANES’in siyasi projesinin özellikle Araplar başta olmak üzere Kürt olmayan nüfuslar nezdindeki sınırlılıklarını da ortaya koyuyor. Yıllar boyunca Arap nüfusun bazı kesimleri, ayrımcılığa, hedefli “güvenlik” uygulamalarına, aktivistlerin hapsedilmesine ve AANES kurumlarında gerçek bir temsiliyetin olmamasına karşı protestolar düzenledi.

Kontrolleri altındaki bölgelerde Arap emekçi sınıfların rızasını kazanacak stratejiler geliştirmek yerine, SDG liderliği yerel halkı yönetmek için aşiret liderleriyle işbirliğine gitti. Oysa bu aşiret liderleri, dönemin en güçlü siyasi aktörlerine göre saf değiştirmeleri ve kendi maddi çıkarlarını öncelemeleriyle biliniyor. Güç ilişkileri giderek Şam lehine değiştikçe, aşiret liderleri de bu yönde pozisyon aldı.

Buna ek olarak, SDG liderliğinin ABD desteğinin süreceğine dair yanılsamalı güveni ve ülkenin demokratik ve ilerici güçleriyle daha geniş ve derin siyasi ittifaklar kurma konusundaki ilgisizliği, SDG’nin siyasi projesinin sürdürülebilirliğini zayıflattı. Türkiye’nin dün gece Kamışlı çevresindeki bölgeleri bombaladığı ve son askeri operasyonlarda önemli lojistik destek sağladığı da yaygın biçimde dile getiriliyor.

İktidarın Merkezileşmesi

Son tahlilde, hükümet silahlı güçlerinin son dönemdeki askeri saldırısı, mevcut Suriye egemen elitlerinin iktidarı merkezileştirmeye yönelik süregelen çabasının ve Suriye’nin geleceği için daha kapsayıcı bir yolu reddedişinin parçası olarak okunmalıdır.

Bu durum Esad rejiminin düşüşünden bu yana geçerlidir. Bu düşüşü takip eden aylarda, Ahmed Şara’nın liderliği altında ciddi insan hakları ihlalleri yaşandı; özellikle kıyı bölgelerinde ve Süveyda’da Alevi ve Dürzi nüfuslara yönelik katliamlar dikkat çekti. Bu saldırıların yanı sıra, iktidardaki yetkililer demokratik hak ve özgürlükleri de kısıtlamaya yöneldi.

Buna ek olarak, iktidar çevreleri ve destekçileri, Kürtlere ve SDG’ye karşı saldırgan bir söylem sürdürmekle suçlanıyor; hükümet güçleri ve onlara bağlı silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilen ciddi ırkçılık ve insan hakları ihlalleri iddiaları gündemde.

Örneğin, Suriye Vakıflar Bakanı Muhammed Ebu’l-Hayr Şükri, ülke genelindeki camilere, Şam’la uyumlu güçlerin Suriye’nin doğusundaki “fetih ve zaferlerini” kutlamaları ve Suriye Arap Ordusu askerlerinin başarısı için dua etmeleri çağrısında bulunan bir dini talimat yayımladı.

Ayrıca özellikle Kur’an-ı Kerim’deki Enfal Suresi’nin altıncı ayetinin zikredilmesini teşvik etmesi, 1988’de Saddam Hüseyin tarafından bugünkü Irak Kürdistanı’ndaki Kürtlere karşı yürütülen Enfal askeri harekâtına bir göndermede bulunmak istediğini düşündürüyor. Bu harekât kimyasal saldırılar, kitlesel katliamlar ve yaygın yıkımla karakterize edilmişti. Bu son derece kaygı verici bağlama rağmen, bölgesel ve uluslararası iktidarlar Suriye’deki yeni yönetimi desteklemeyi sürdürerek, onun ülke üzerindeki gücünü meşrulaştırmakta ve pekiştirmekte.

Dolayısıyla Şara’nın Suriye’deki Kürt nüfusa dilsel, kültürel ve yurttaşlık hakları tanımasına ve devlet içinde bazı resmi pozisyonlar vermesine rağmen, meşru kaygılar devam etmektedir.

Bugün Suriye’deki ilerici ve demokratik güçler için en acil öncelik, kan dökülmesini durdurmak, yerinden edilmiş sivillerin güvenli geri dönüşünü sağlamak ve ülkedeki nefret söylemi ile mezhepçi uygulamalara karşı mücadele etmektir. Suriye’nin geleceği tehlikededir. Nitekim yeni iktidar sahipleri, planlarının eski rejimin otoriter uygulamalarıyla radikal bir kopuş anlamına gelmediğini göstermiştir.

Şam, demokratik ve kapsayıcı bir siyasal temsil ve iktidarın paylaşımına dair herhangi bir plan sunmuyor. Demokrasi, toplumsal adalet ve eşitlik talep eden tüm Suriyeliler bu gidişattan kaygı duymalı ve buna karşı tüm güçleriyle mücadele etmelidir.

Joseph Daher, akademisyen ve yazardır. Syria after the Uprisings, The Political Economy of State Resilience; Hezbollah: the Political Economy of Lebanon’s Party of God; Marxism and Palestine adlı kitapların yazarıdır.

Kaynak: https://www.newarab.com/opinion/should-kurdish-freedom-be-sacrificed-syrias-centralisation

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Hitler İktidara Gelirken: Faşizm ve Kapitalizm – Ernest Mandel

30 Ocak 1933’te Adolf Hitler Reich Şansölyesi olarak atandı. Böylece Avrupa’nın son yüz yıllık tarihinin en karanlık sayfası başladı. İşçi sınıfı ve işçi hareketi ezici bir yenilgiye uğradı. Örgütleri dağıtıldı, önderleri hapsedildi ve katledildi, en temel özgürlükleri ortadan kaldırıldı. Grev, sendikal örgütlenmeler ve Marksist, sosyalist ya da komünist fikirlerin propagandası yasaklandı. İlk önce Alman işçilerinin sırtını ezen çizmelerin sesi kısa sürede İspanya’da, Avusturya’da, Çekoslovakya’da duyuldu. Alman işçi sınıfının sömürü oranını vahşice artırmasına rağmen, Hitlerci emperyalizm içinde bulunduğu ağır krizden ancak silahlanma ve savaş ekonomisine tümüyle yönelerek çıkabildi. Yalnızca zaferle sonuçlanmış bir sosyalist devrimin durdurabileceği İkinci Dünya Savaşı’na doğru yürüyüş, İspanya devriminin yenilgisinden sonra geri döndürülemez hâle geldi. 1 Eylül 1939, 30 Ocak 1933’ün mantıksal sonucuydu.

Faşizm, Kapitalizmin Meşru Evladı

1930’ları ve 1940’ları yaşamış olan bütün bir kuşağın belleğinde sonsuza dek yer edecek olan faşist barbarlık, ne özellikle Alman’dır ne de özellikle Avrupalıdır. O, belirli bir toplumun ve belirli bir rejimin ürünüdür.

Tekelci kapitalizm, devletin silahlı gücünü büyük şirketlerin kârının hizmetine soktu. Piyasalardaki rekabet artık topların, zırhlıların, bombardıman uçaklarının diliyle yürütülüyordu. Şiddetin, savaşın, milliyetçiliğin ve “kutsal bencilliğin” yüceltilmesi, yüzyılların uygarlığının bastırmış olması beklenen barbar refleksleri yeniden bilinçlerin yüzeyine çıkardı.

Önce Afrikalılar, Kuzey Amerika Yerlileri, Araplar katledildi. Bu katliamlar, onların vahşi ve “alt-insan” oldukları iddiasıyla meşrulaştırıldı. Ardından, bu kez Avrupa’da yeni “alt-insanlar” keşfedildi: Yahudiler, Polonyalılar, Ruslar, genel olarak Slavlar. Batı burjuvazisinin Hitler’e duyduğu nefret, ikiyüzlü bir aşk-nefrettir. Ona yönelttiği suçlama, yalnızca Avrupa’da –sermayenin emperyalist fetih alanına dönüşmüş bu kıtada– uzun süredir başka kıtalarda bizzat kendisinin uyguladığı şeyi yapmış olmasıdır.

Faşizm, yalnızca emperyalizm, emperyalist savaş ve emperyalist milliyetçilik olmaksızın düşünülemeyeceği için –ki bunların tümü burjuva toplumunun saf ürünleridir– kapitalizmin meşru evladıdır. Ama daha dar ve somut bir anlamda da böyledir. Nazi Partisi, gelişiminin belirli bir aşamasından itibaren büyük sermaye tarafından finanse edilmiştir. İktidarı Nazilere devretmeye soğukkanlılıkla karar veren de büyük sermayedir. Bu kararın aşamaları, bu sürece dâhil olan kişiler ve onları bu yola iten konjonktürel nedenler bilinmektedir.

Elbette faşizm, burjuvazinin tercih ettiği devlet biçimi değildir. Burjuvazi, işçileri daha kolay aldatan, toplumsal patlamaları reformlarla yumuşatmaya imkân veren ve hepsinden önemlisi büyük sermayenin doğrudan temsilcilerini iktidarın günlük kullanımına ortak eden demokratik vitrinlere sahip hükümetleri tercih eder.

Ancak parlamenter demokrasi rejimi, kapitalist toplum çok derin ekonomik krizlerle sarsıldığında dayanaklarını yitirir. İşçilere reform ya da taviz vermenin tüm olanakları ortadan kalktığında ve burjuvazi, krize –kısa vadede bile– ulusal gelir içindeki ücret payını vahşice düşürmek dışında bir çıkış yolu bulamadığında, burjuva demokrasisi rejim için gereksiz bir lüks hâline gelir. Maskesiz diktatörlüğün saati çalmıştır.

Sosyal Demokrasinin Sorumluluğu

Sanayileşmiş ülkelerde işçi sınıfı, ulusun mutlak çoğunluğunu oluşturur. Ekonomik yaşam içindeki konumu nedeniyle son derece büyük bir potansiyel güce sahiptir. Kolektif ve kararlı bir biçimde hareket ettiğinde, üretimin ve iletişimin bütün çarklarını durdurabilir.

Böylesi bir mücadele potansiyeline sahip bir sınıfı ezmek ve atomize etmek için, burjuva diktatörlüklerinin geleneksel araçları olan ordu, jandarma ve polis artık yeterli değildir. Sendikalar ve işçi partileri tarafından örgütlenmiş milyonlarca insana karşı, onlara benzer biçimde örgütlenmiş başka binlercesini seferber etmek gerekir. Diktatörlüğün araçları olan kitle örgütlerine ihtiyaç vardır. Bunlar, yoksullaşmış küçük burjuvazi ve nüfusun diğer sınıf dışına itilmiş katmanları içinde bulunabilir.

Bu “küçük insanlar” kitlesi, doğası gereği faşist değildir. İçlerinde yalnızca çok küçük bir azınlık psikolojik, ahlaki ve siyasal olarak buna yatkındır. İflas etmiş esnaf ve küçük köylülerin, bir daha iş bulma umudunu yitirmiş işsizlerin oluşturduğu geniş kitle siyasal berraklıktan yoksundur. Ekonomik kriz tarafından umutsuzluğa itilmiştir. Ne pahasına olursa olsun “bir şeylerin değişmesini” ister. Gerçek bir devrimci değişim iradesi ve arzusu sergilediği sürece, hem solu hem de sağı izlemeye hazırdır.

Nazizmin iktidara gelişinde sosyal demokrasinin tarihsel sorumluluğu tam da burada ortaya çıkar. Almanya’da 1918 yenilgisinin ardından filizlenen sosyalist devrimin tohumlarını daha baştan ezmek için, Noske ve benzerleri bilinçli biçimde Freikorps’u ve aşırı sağcı katil çetelerini bir araya getirip silahlandırmışlardı. Geleceğin Nazi ve SS liderlerinin ilk kuşağı işte burada şekillendi.

Daha sonra, giderek daha da hasta hâle gelen kapitalist bir rejimle özdeşleştiler; “daha küçük kötülük” bahanesiyle işçi hareketinin bütün mevzilerini birer birer terk ettiler; Hitler’e karşı Hindenburg’a oy verdiler –ki Hindenburg daha sonra Hitler’i Reich Şansölyeliğine atayacaktı–; yönettikleri Prusya eyaletinin meşru hükümetinin bir teğmen ve altı asker tarafından kovulmasını tek bir kurşun atmadan kabullendiler.

Bu koşullarda, iflas etmiş ve umutsuz küçük burjuva kitleler, bu insanların ne bir şeyi değiştirmek istediklerine ne de bunu yapabilecek güçte olduklarına kanaat getirdiler. Dahası, giderek kesin kaybedenler olarak görünmeye başladılar. Böylece bütün bu “insan tozu”, radikal bir değişimin oradan geleceğini umarak nazilerin etrafında toplandı.

Sosyal demokrasi, işçileri düzene ve yasaya saygı ruhuyla eğitmişti. Parlamenter demokrasinin ve “tüm yurttaşlar için eşit yasa”nın kadife eldiveninin altında, gerektiğinde iktidarını ve ayrıcalıklarını kan selleri ve tarifsiz bir barbarlık pahasına savunmaya hazır bir egemen sınıfın demir yumruğunun bulunduğunu emek dünyasına durmaksızın hatırlatma yönündeki en temel görevini yerine getirmemişti.

Sandığa gitmeye ve ücretler için mücadele etmeye göre eğitilmiş işçiler faşist şiddetle yüz yüze gelince yönlerini şaşırdılar. Sosyal demokrasi, Anayasa adına polis ve burjuva yargısını yardıma çağırdı. Burjuva polisi ve burjuva yargısı ise kritik anda, Anayasa’yı ayaklar altına alarak işçilere karşı nazilerin safına geçti. Güç ilişkileri belirleyici oldu. Temmuz 1936’da İspanyol işçilerin yapmayı becerdiğinin aksine Sosyal demokrasi, işçilere kendi ağırlıklarını koyarak güç ilişkilerini nasıl değiştireceklerini asla öğretmemişti.

Stalin’in Sorumluluğu

Nazizm burjuvazinin meşru evladıysa, sosyal demokrasi onun resmî ebesi olmuşsa, Stalinizm de bu siyasal bilinçsizlik eserine güçlü biçimde destek vermiştir; bedelini ise bütün insanlık son derece ağır ödemek zorunda kalmıştır.

Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin Alman işçi sınıfı, tüm Avrupa’daki işçi hareketi ve Sovyetler Birliği için ne denli ölümcül bir tehdit oluşturacağını kavramak yerine, Stalin ve ona bağlı Alman Komünist Partisi yöneticileri, nazizmin yönetme yeteneğinden yoksun olduğu üzerine hamasi sözlerle yetindiler.

İşçilerin yaşadığı kafa karışıklığını daha da derinleştirdiler; çünkü sırasıyla Brüning, von Papen ve von Schleicher’in muhafazakâr hükümetlerini “faşist” ilan ettiler ve böylece Nazilerin iktidara gelişinin temsil edeceği niteliksel kopuşu küçümsemiş oldular.

Hepsinden önemlisi, nazizmin yükselişine karşı sosyal demokrasiyle ve aşağıdan yukarıya tüm işçi örgütleriyle birleşik cephe oluşturmanın taşıdığı aciliyeti kavrayamadılar. Hatta, sosyal demokratların yönettiği Prusya hükümetine karşı Naziler tarafından düzenlenen plebisiti destekleme noktasına kadar gittiler.

Sosyal demokrat önderler ve militanlarla ortak eylem çağrısı yapmak yerine, militanları önderlerinden koparmaya yönelik sonuçsuz bir çaba içine girdiler. Sosyal demokrat önderleri “sosyal-faşist” ilan ettiler; “sosyal demokrasi ile faşizm karşıt değil, ikizdir” dediler; hatta nazizmin ezilebilmesi için önce sosyal demokrasinin yenilgiye uğratılması gerektiğini ileri sürdüler. Sonuçta, Hitler’e karşı birlikte mücadele etmek yerine, Stalinciler de sosyal demokratlar da onun tarafından ayrı ayrı yenilgiye uğratıldılar.

Birkaç istisna dışında, 1930’dan 1939’a kadar, Stalin tarafından sürgüne gönderildiği uzak Konstantinopolis’ten, her hafta Alman komünist ve sosyalist işçileri nazizme karşı ortak mücadeleye ve direnişe çağıran tek büyük peygamberane ses, Lev Troçki’nin sesiydi.
“Hitler’in iktidara gelişi, Alman işçi sınıfının ezilmesidir; tüm Avrupa işçi hareketine karşı bir saldırıdır; Sovyetler Birliği’ne yönelik kaçınılmaz bir saldırıdır” sözlerini durmaksızın yineledi. Bu çağrılar yanıtsız kaldı. Devrimci Marksist çözümlemenin tüm üstünlüğünü içinde barındıran bu sese kulak verilmemesinin bedeli son derece ağır oldu. Hiçbir ülkede işçiler, yükselen bir faşizme karşı mücadelede tek kurtuluş yolundan bir kez daha saptırılmamalıdır:

Tüm işçi örgütlerinin birleşik cephesini oluşturmak; sınıf saflarını birleştirmek; hiçbir mevziyi mücadele etmeden terk etmemek; faşist çetelere karşı işçi savunma milisleri yaratmak; işçi özgürlüklerine saldırıldığında, sendikalar, işçilerin siyasal örgütleri ve grev hakkı hedef alındığında, karşı tarafın bir iç savaşı göze almak zorunda kalacağını göstermek; emekçi kitleleri, onları yenilmez kılacak bir mücadele iradesi ve kendine güvenle canlandırmak.

Yayın tarihi: 1973

Kaynak: https://ernestmandel.org/francais/ecrits/Il-y-a-quarante-ans-Hitler

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump Grönland’da: Eski Usul Sömürgecilik ve İklim Felaketinin Hızlanışı-Yorgos Mitralias

Bugün neredeyse herkes –üstelik haklı olarak– Trump’ın Grönland’ı “gerekirse zorla” işgal etme ve ilhak etme yönündeki son derece açık niyetinden söz ediyor. Ancak kimsenin, dizginlerinden boşanmış Trumpçı emperyalizmin ve sömürgeciliğin bu eyleminin açık ara en önemli ve en vahim sonucu olacak şeye değindiğini görmedik: hâlihazırda sürmekte olan iklim felaketinin muazzam ölçüde hızlanması ve ağırlaşması! İnsanlık için kâbus gibi sonuçlar doğuracak bir iklim krizi hızlanması; üstelik bu sonuçlar, Grönland’ın ABD tarafından işgalinin tartışılan tüm jeopolitik ve benzeri etkilerinden kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha büyük olacaktır.

Nitekim Grönland, küresel iklim ısınmasının sinir merkezi konumundadır; dünyanın geri kalanına kıyasla yaklaşık dört kat daha hızlı ısınmaktadır. Trump’ın, ABD’nin “ulusal güvenliği” adına nadir toprak elementleri, hatta altın ve petrol bakımından zengin yeraltını yağmalamak üzere Grönland’ı yarıp geçme niyeti, zaten yaşanmakta olan süreci büyük ölçüde hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır: Bu, Antarktika’dan sonra ikinci en büyük buz örtüsü olan Grönland buz tabakasının erimesidir. Bunun doğrudan sonucu ise deniz seviyesinin yükselmesi! Deniz seviyesindeki bu yükseliş, okyanus akıntılarını şimdiden bozmakta, hatta çöküşle tehdit etmekte.

Bu tehdidin ciddiyetine dair hiçbir kuşku kalmaması için, iki ay önce dünya çapındaki büyük haber ajanslarının geçtiği şu ifadeyi hatırlayalım: “İzlanda, Atlantik’teki önemli bir okyanus akıntı sistemi için olası bir çöküşü ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit ve varoluşsal bir mesele olarak niteledi; bu durum hükümetin en kötü senaryolara karşı stratejiler geliştirmesine olanak tanıyor,” dedi İzlanda İklim Bakanı Reuters’a (1). Gerçekten de klimatologlara göre, AMOC (Atlantik Meridyenel Devridaim Dolaşımı) adı verilen okyanus akıntı sisteminin giderek daha olası hâle gelen çöküşü, “özellikle Kuzey ülkeleri için, ama dünyanın diğer bölgeleri için de yıkıcı ve geri döndürülemez sonuçlar” doğuracaktır. Bu çöküş Atlantik’te deniz seviyesini yükseltecek, Güney Amerika ve Afrika’daki musonları değiştirecek, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yağışları azaltacak; Avrupa’da kışın soğuk dalgalarına yol açarak deniz buzunun Birleşik Krallık’a kadar güneye doğru genişlemesine neden olabilecektir!

Özetle, Trump ve şürekâsının Grönland’ı yakın (?) gelecekte işgal etmesi meselesi, Trump’ın iklim inkârcısı olarak çevre korumaya zerre kadar önem vermediğini ve uluslararası hukuku ile yerli halkların haklarını bütünüyle hiçe saydığını bir kez daha teyit ediyor. Beyaz Saray’ın ideoloğu ve güçlü adamı Stephen Miller da, birkaç gün önce CNN’e verdiği röportajda bu küçümsemeyi tüm yönleriyle sergilemekte gecikmedi.

Eski usul, utanmaz bir sömürgeciliğe dönüşü vaaz eden Trump’ın baş danışmanı ve sırdaşı Stephen Miller –konuşmalarında ve fikirlerinde… Goebbels’ten esinlenmekten hoşlandığı bilinen (!)– şu ifadeleriyle skandal yarattı:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra Batı imparatorluklarını ve kolonilerini dağıttı ve bu eski topraklara –zaten onları çok daha zengin ve müreffeh hâle getirmişken– vergi mükellefleri tarafından finanse edilen devasa yardımlar göndermeye başladı… Batı, bir tür kalıcı dekolonizasyon içinde sınırlarını açtı; sosyal yardımlar ve dolayısıyla kaynak transferleri sundu; bu yeni gelenlere ve ailelerine yalnızca oy hakkı tanımakla kalmadı, yerli yurttaşlara kıyasla hukuki ve mali açıdan ayrıcalıklı bir muamele de sağladı. Neoliberal deneyim, özünde, modern dünyayı inşa eden yerlerin ve halkların uzun bir öz-cezalandırılması olmuştur.”

Eski usul sömürgeciliğin bu açık övgüsünün ve dekolonizasyonun kesin bir mahkûmiyetinin ardından Miller, Trumpçılığın ürkütücü amentüsünü şöyle özetledi: “Uluslararası incelikler ve benzeri şeyler hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ama biz gerçek dünyada yaşıyoruz… ve bu dünya güçle, kudretle, iktidarla yönetilir. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır. (…) Biz bir süper gücüz. Ve Başkan Trump döneminde bir süper güç gibi davranacağız.”

Artık uyarılmış durumdayız.Asıl yenilik, Trump yönetimindeki ABD’nin bir süper güç gibi davranacak olması değildir – bunu Trump’tan çok önce de yapıyordu. Asıl yenilik, eski usul bir sömürgeci süper güç gibi davranacak olmasıdır!Yani doğrudan tahakküm ve yağma, utanıp sıkılmadan sergilenen bir ırkçılık ve çıplak askerî şiddet uygulaması; aracıların, sahte dayanışmacı ve demokratik ikiyüzlülüklerin, üstü kapalı ifadelerin ve son 60-70 yıla damgasını vuran yeni-sömürgeciliğin tüm o cilalı söylemlerinin terk edilmesi demektir bu. Görünen o ki, geçmişteki emperyalist pratiklerle kopuş gerçekten de çok büyüktür.

Bu nedenle Trump’ın Venezuela ya da Grönland üzerindeki iddiaları, yaşlı, dengesiz ve megaloman bir adamın geçici hezeyanları değil; tersine, mevcut tüm dengeleri –emperyalist güçler arasındakiler dâhil– altüst etmeyi hedefleyen, uzun vadeli küresel bir siyasal, ekonomik ve askerî projenin ilk işaretleri ve ön gösterimleridir (2). Üstelik Trump artık ne beyaz üstünlükçülerin ölümcül ırkçılıklarını cezasızca uyguladıkları “iyi eski günlere” duyduğu nostaljiyi, ne de çok sevdiği güneyli köle sahiplerinin yenilgisiyle sonuçlanan Amerikan İç Savaşı’na yönelik eleştirisini kamuoyu önünde sergilemekten çekinmektedir.

Dolayısıyla Trump’ı Biden’la, Bush’la ya da… Avrupa Komisyonu’yla bir tutmaya devam edenler son derece saf ve sorumsuzdur. Ya da Stephen Miller adlı ideoloğunun ağzından trumpizmin vaat ettiği bu en uç kapitalist barbarlığa dönüşün haber verdiği ırkçı, militarist ve savaş kışkırtıcısı felaketle yüzleşmeye hazırlanmayanlar… Trump’ı ve onun şeytani, suç teşkil eden projelerini, çok geç olmadan durdurmak hepimizin görevidir. Çünkü Trump’ın yağmacı, suç dolu, hezeyanlı bir ırkçılıkla yoğrulmuş ve derinlemesine insanlık dışı politikalarının başarıya ulaşmasını garanti edebilecek tek şey, bizim kaderciliğimiz ve pasifliğimizdir.

Kısacası, hiçbir şey önceden belirlenmiş değildir; bu tüm mücadelelerin anasının sonucu bütünüyle bize, dünyanın dört bir yanındaki aşağıdakilere bağlıdır. Ve işe, faşist canavarın kalbinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde halihazırda mücadele edenlerle başlamak gerekir…

16 Ocak 2026

1- “İzlanda, Atlantik akıntılarının olası çöküşünü bir güvenlik riski olarak görüyor”
Kaynak: Reuters – https://www.reuters.com/sustainability/cop/iceland-sees-security-risk-existential-threat-atlantic-ocean-currents-possible-2025-11-12/

2– 2019 yılında ABD Kongresi önünde ifade veren, o dönemde Trump’ın Rusya ve Avrupa’dan sorumlu başdanışmanı olan Fiona Hill, Kremlin’le bağlantılı çevrelerden gelen “önerilerden” söz etmişti. Buna göre Moskova, Washington’un Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kabullenmesi karşılığında, ABD’nin Venezuela’yı işgal etmesine olası bir onay vermeyi gündeme getirmişti. Hill, birkaç gün önce 2019’daki bu ifadesine geri dönerek, Kremlin’in ABD’nin Venezuela’ya yönelik son askerî operasyonu ve ardından gelen hidrokarbon yağmasına karşı gösterdiği zayıf tepkilerin ve görece pasifliğin, 2019’da Moskova tarafından önerilen ve o dönem Trump tarafından reddedilen bu “takasın” olası bir güncellemesine işaret edebileceğini söyledi.

Yorgos Mitralias, emekli bir gazeteci; Dördüncü Enternasyonal’in Yunanistan seksiyonunun ve Syriza’nın eski bir militanıdır. Yunanistan Borca Karşı Komite’nin kurucularından ve yürütücülerindendir; uluslararası CADTM ağı üyesidir. Ayrıca, özellikle İngilizce ve Yunanca dillerinde, ABD’deki toplumsal hareketlerin ve solun eylemlerine dair günlük bilgiler sunan EuropeansForBerniesMassMovement sitesini de yürütmüştür.

Kaynak: https://inprecor.fr/trump-au-groenland-colonialisme-lancienne-et-acceleration-de-la-catastrophe-climatique

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Hrant Dink Yaşıyor… – Masis Kürkçügil

Aşağıda Masis Kürkçügil’in Yeniyol dergisinin Kış 2012 sayısı için kaleme aldığı yazıyı tekrar dikkatinize sunuyoruz.

Niceliğin hakikatle bir ilişkisi yoktur. Hiçbir zaman kanıt değeri taşımaz. Çoğunluk olgusu, bir tartışmayı uzlaşmayla kapatabilir. Ama tartışma çağrısı  daima açık kalır. O günün azınlığından günün çoğunluğuna karşı, ertesi günden halihazıra karşı, meşruiyetten yasallığa karşı, ahlaktan hukuka karşı çağrı.

Daniel Bensaïd

Cinayeti bürokratik dehlizlerinde aleladeleştirmeye, onun uğruna öldüğü değerleri dava dosyalarının pespaye sayfalarının arasına sıkıştırmaya, gözden yitirmeye, ellerinden gelse tarihten silmek isteyenlere inat Hrant yaşıyor. Tarihe mal olarak, yani bir anlık çığlık olmaktan çıkarak on binleri bir kez ve bir kez daha derleyerek yaşıyor.

Onun çağrısına katılanların hepsi onunla tastamam aynı görüşleri paylaşmasalar da özünde onun tahayyül ettiği bir dünyanın rüyasını kuran insanlar olarak, karanlığın, gayri insaniliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, Hrant’ın çağrısına katılarak hiç değilse bir nebze bu riyakârlığa, baskıya karşı seslerini yükselttiklerini hissediyorlar. Bu protestoda çok büyük bir program olmayabilir ama ‘acılar’ın, örneğin Uludere katliamının acısının paylaşıldığını söylemeye bile gerek yok. Hrant olsaydı ne diyeceğini orada bulunan herkes tahmin ediyordu. Orada bulunan herkes şu veya bu konuda şöyle veya böyle düşünmekten bin kat daha önemli olanın nerede baskı varsa Hrant’ın ona karşı çıkacağını biliyorlardı.

Hrant Dink’in katli için verilen mahkeme (Devlet? Hükümet?) kararı beklenmedik olmasa da cinayet kadar ağırdı. Cinayetin arkasında bir tezgâh arayan, “Ergenekon” veya benzeri bir örgütlenmenin peşinde olanların önemli oranda ıskaladığı cinayetin işlendiği siyasal ortam ve daha da önemlisi toplumdaki Hrant’ın şahsında billurlaşan tartışmalara ilişkin haleti ruhiye idi. Ergenekon’u meşruiyetinin kaynağı olarak gören bir hükümetin cinayetten şöyle veya böyle haberdar, yol veren, sırt sıvazlayanlar kim varsa soruşturmadan korunmaları ve hatta terfi ettirilmeleri bir türlü açıklanamıyordu.

 Bir mahkeme kararı ile cinayet sonrasında stadyumlarda kendilerini katille özdeşleştirip “hepimiz …” diye bağıran güruhu serseriyenin terbiyesi mümkün müydü? Öte yandan herhangi bir hükümet değişikliğinin baskı aygıtlarını (ağır geliyorsa güvenlik örgütleri denebilir) yeniden yapılandırmasında köklü bir değişim yapması mümkün müdür? Kontrgerilla hakkında muhalefette iken en radikal sözleri sarf eden Ecevit’in Başbakan olduğunda bu yolda bir arpa boyu yol almadığı hatırlandığında, bu aygıtların çok telin edilen işleyişlerinin esas olarak sistemin can damarlarını oluşturduğu işin elifbası değil mi?

Kişilerin yerlerini değiştirerek veya birinin yerine diğerini getirerek işleyişin kendisi de değişmiş olur mu? Hatta o kadar bile değil, Orhan Dink’in dediği gibi “sanık olabileceklere soruşturma yaptırdılar”sa, dünün Genelkurmay Başkanı’nı tutuklayabilmiş bir iradenin çaresizliğine sığınmanın bahanesi bulunabilir mi? AİHM için Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği yazı basit bir bürokrasi hatası mıdır, yoksa bir devlet refleksi midir?

Fransa’daki Soykırımı İnkâr Yasası’nı tartışırken bile ifade özgürlüğünü savunacaklarına, soykırım savunuculuğunda bulunanların hâkim olduğu bir toplumda, kim ‘kamu vicdanı’nı yaralayacak, yani ‘milli duyguları’ zayıflatacak bir karar alma cesaretini gösterebilirdi ki!

Bu iktidarın temsilcileri arasında bir üniversite toplantısını bile “arkadan hançerleme” diye televizyonlarda açıkça tehdit ederek, hedef göstererek fiilen, toplantı kapısında bekleyen Ergenekoncularla aynı çizgide olanlar varken, hükümetin demokrasi havarisi kesileceği beklentisinin ham hayal olduğunu anlamak için kararın çıkması mı gerekiyordu?

Kararın açıklanmasıyla devlet erkanının KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı ve Talat Paşa Komitesi Yürütme Kurulu Başkanı Rauf Denktaş’ın cenazesinde, Kıbrıs’ın Kıbrıslı Türklerin Türkleştirilmesi, bunu da TMT gibi hayli karanlık işlere bulaşmış, bir teşkilatın kurucusu olarak sağlamaya çalışmış birinin ardından tam tekmil temsili yan yana getirildiğinde, siyaseten hükümetin ne tür mecrada seyrettiği anlaşılır. Teşkilatı Mahsusa’nın ruhu şad olmuştur.

Ruşen Çakır, çok paradoksal ancak üzerinde durulması gereken bir not düşmüş: Hepimiz Ermeniyiz demek yerine, hepimiz Ogün Samast’ız diye bir vicdan muamelesi yapmak gerekirdi diye.

Demokrasinin asgari gereklerine değil halkın yüzdelerinden hareket edenler, bu konuda yapılacak bir referandumun nasıl bir sonuç verebileceğini herhalde tahmin etmektedirler. 18 Ocak günü bir referandum yapılsa ve ‘Hrant Dink’in katli vacip mi’ diye sorulsaydı, sonuç ne olurdu? Susturulması hakkında çıkacak oran, AKP’nin seçim zaferinden daha yüksek olurdu.

Öte yandan cinayet gecesinden başlayarak, on binler Hrant’ın anısına sahip çıkmasaydı, birçok siyasi cinayette olduğu gibi olay faili meçhul kalacaktı. Onun anısına sahip çıkanlar tek bir siyasi kalıba dökülecek gibi değilse de bu kitlenin omurgası, bu cinayeti herhangi bir cinayet olarak görmeyip onun ardındaki tarihi dokuyu hisseden, gelecekte bu tür olayların yaşanmaması için bir başka dünya hayal edenlerden oluşuyor demek mümkün.

Adalet, artık Hrant için kişisel olarak talep edilmekten çok uzaktır. Burada adalet hukukun alanından çıkmıştır ve aslında başından itibaren hukuka sığamayacaktı. Mahkeme başkanının “Hrant, Ermeni olduğu için öldürülmedi” demesine karşı Orhan Dink, “Hrant Dink, Ermeni olduğu için öldürüldü. Bunu bütün Türkiye görmek zorunda. Dink Anadoluluydu, sosyalistti, iyi bir aydındı ama bütün bunların ötesinde, Ermeni diye öldürüldü.” (Vatan, 20.01.2012) diye ısrar ediyor.

“Hrant için, Adalet için” artık onun gibi yok edilen herkes için Adalet anlamına geliyor. Bu ahval ve şerait altında herhangi bir yönetimin bu talebi karşılaması mümkün değil.

“Bu dava bitmeyecek!” derken yine davanın hukuki çerçevede rayına oturtulabileceği inancını beslememek gerekir. Bu dava “tüm acılar”, bütün insani acılar için bitmeyecek! Bu davayı toplumsal bilincimize nakşederek, ezilenler için her daim bir umudu taşımaya devam etmeliyiz. Ne kadar azınlıkta olsak da direnmek, geçmişteki acıların dindirilmesi için yapılacak tek şeydir. Hrant’ın yaptığı ve bunun bilincinde olsun olmasın insanlarda uyandırdığı hissiyatın kaynağı buydu. Bu dava bitmeyecek! Bitmemesi için yalnızca Hrant için değil, herkes için Adalet, insani acıların olduğu her alanda bir araya gelmek ve gayri insani gidişata dur demek gerekiyor.

Hrant’ı yaşatacak olan da budur, tıpkı onun en yakın dostunu daima yanında taşıması gibi…