İmdat Freni

admin

Porto Alegre Antifaşist ve Anti-Emperyalist Konferansı: İleri Adımlar, Zorluklar ve İmkanlar

Halkların egemenliği için düzenlenen ilk antif­aşist konferans, benzersiz bir deneyimdi; dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir girişim başarıyla hayata geçirilmemişti. Bu konferans, devrimci örgütlerin sınırlarını çok aşan geniş bir antif­aşist ve anti-emperyalist cepheyi temsil ediyor. Bununla birlikte, konferans enternasyonalist direniş hareketlerinin karşılaştığı zorluklarla bağlantılı olarak bazı sınırlılıkları da görünür kıldı.

Bu metin konferansa katılmış olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komite ve Yürütme Bürosu üyeleri Manuel Rodriguez Banchs, Penelope Duggan, Israel Dutra, Antoine Larrache, João Machado, Reymund de Silva ve Eric Toussaint tarafından kaleme alınmıştır.

Açılış gösterisine yaklaşık 7.000 kişi katıldı; Dördüncü Enternasyonal örgütlerinin kayda değer bir varlığı söz konusuydu. Zirve dönemindeki Dünya Sosyal Forumları’nın militan coşkusuna ve 2003 savaş karşıtı harekete tanıklık ettik; bu tür anlarda çok farklı çevrelerden binlerce insan bir araya gelir ve her şeyi tartışır. İşte tam da bu tür militan momentlerde ortak kavrayışlar ve ortak hedefler şekillenir, militan öncünün bilinci biçimlenir.

Brezilya dışından en büyük delegasyon 200 kişiyle Arjantin’den geldi; bunların çoğu otobüsle yolculuk etmişti, buna Marabunta’dan yoldaşlarımız da dahildi. Afrika’dan (Güney Afrika, Mali, Kongo, Kenya, Fildişi Sahili, Fas) ve Asya’dan (Hindistan, Pakistan, Filipinler…) yoldaşlar katıldı; özellikle de CADTM (Gayrimeşru Borcun İptali Komitesi) aracılığıyla — ki bu örgüt, yerel konferans düzenleme komitesiyle birlikte organizasyonda merkezi bir rol oynadı. Emperyalist ülkelerden (Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya gibi Avrupa ülkeleri) delegasyonlar da elbette hazır bulundu. Ukraynalı ve Rus militanlardan oluşan önemli delegasyonlar da vardı.

Konferansın Çalışmaları
“Parlamenterler yuvarlak masası” ve “seçilmişler yuvarlak masası” ile başlayan program, kurumlar içindeki mücadelelerle kurulan önemli bağı ortaya koydu. Ardından binlerce kişi, çok çeşitli başlıklarda gerçekleştirilen tartışmalara katıldı: aşırı sağın yükselişinin analizi, Milei’ye karşı mücadele, ABD’de Minneapolis merkezli Trump karşıtı direniş, emek dünyasındaki mücadelelerin özgünlüğü, Brezilya’daki durum, Filistin direnişi, iklim krizi, feminizm, eğitim ve çeşitli uluslararası dayanışma biçimleri.

Resmî programdaki on bir genel oturuma katılmanın yanı sıra, Dördüncü Enternasyonal’in örgütleri ve militanları, planlanan 150 etkinlik arasında yer alan bir dizi öz-örgütlü faaliyet de önerdi. Yoldaşlarımız bu etkinliklerde önemli bir rol oynadı; özellikle de kapitalist büyümeden kopuşu savunan ekososyalist devrim manifestomuzun sunumu dikkat çekti. 600’den fazla kişinin katıldığı bu toplantı, Manifesto’nun başlıca yazarlarından Michael Löwy ve Penelope Duggan tarafından yönetildi; Duggan bu etkinlikte Dördüncü Enternasyonal’i temsil ediyordu.

Irkçılık karşıtı ve antikapitalist mücadele, Ukrayna ile dayanışma, Rus siyasi tutuklularla dayanışma, Fransa’daki durum ve göçmenlerle dayanışma üzerine tartışmalar da örgütledik ya da bu tartışmalara önemli katkılarda bulunduk. Özellikle bu başlıklardan ilki, birkaç yüz kişinin katılımıyla gerçekleşti.

CADTM tarafından göç, Z kuşağının seferberlikleri, servet birikimi, Ukrayna, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Venezuela’daki doğal kaynakların yağmalanması, Afrika’daki durum ve diğer başlıklar üzerine önemli etkinlikler düzenlendi.

Dördüncü Enternasyonal, konferans katılımcılarına dört dilde “Neofaşist otoriterliğe ve emperyalizmin her türüne karşı” başlıklı bir bildiri dağıttı.

Sonuç Bildirgesi
Konferansın sonuç bildirgesi, organizasyonu mümkün kılan geniş yakınlaşmaları özetlemektedir: Milei’ye karşı büyük seferberlikler, Birleşik Krallık’ta aşırı sağa karşı mobilizasyonlar, ABD’deki “No Kings!” eylemleri ve Küba ile dayanışma hatırlatılıyor. Aynı zamanda sosyal, çevresel, ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTIQ+ taleplerin yanı sıra elbette emperyalizme karşı bir dizi talep de sıralanmaktadır. Bildirge açıkça şu ifadeyi kullanır: “Tüm emperyalizmlere karşı mücadele ediyoruz ve halkların kendi kaderini tayin hakkı için, gerekli olan tüm araçlarla yürüttükleri mücadeleyi destekliyoruz.” Nitekim bildiri, özellikle Filistin’deki soykırıma, Lübnan ve İran’a yönelik saldırılara, Venezuela’ya yönelik müdahalelere ve Küba’ya yönelik tehditlere karşı çıkmaktadır. Bu geniş mutabakat, son derece çeşitli örgütleri bir araya getirmiş ve konferansın başarısına katkıda bulunmuştur.

Kitlesel İşçi Örgütlerinin Sınırlı Seferberliği
Konferansın büyük başarısı, bazı önemli sınırlılıkları görmemizi engellememelidir. Bu sınırlılıklar, konferansın hazırlanışı sırasında da ortaya çıkmış ve biz bunları gidermeye çalışmıştık ancak kısmi bir başarı elde edebildik

Bunlardan biri, hem Brezilya’da hem de uluslararası düzeyde geleneksel kitlesel işçi örgütlerinin aktif katılımının zayıf olmasıydı. Konferans, İşçi Partisi’nin ve PSOL’ün ulusal düzeydeki çoğunluğunun yanı sıra Brezilya’daki CUT ve CTB gibi sendikaların ve diğer öğretmen ve işçi örgütlerinin resmî katılımını sağlamış olsa da, bunlar Porto Alegre’nin bulunduğu Rio Grande do Sul eyaleti dışında seferberliğe sınırlı katkı sundular. Andes öğretmen sendikası ile Brezilya Komünist Partisi (PCdoB) daha güçlü bir militan varlık gösterdi.

Gerçekte ise, özellikle Rio Grande do Sul’de güçlü olan PSOL içindeki bir eğilim olan MES başta olmak üzere, bizim örgütlerimiz katılımcıların önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Bu durum bir yandan bir gurur kaynağıdır; öte yandan ise reformist örgütler ve sendikalarla birlikte kitlesel bir hareket inşa etme ve birlik mücadelesinin hâlâ önümüzde duran bir görev olduğunu göstermektedir.

Brezilya dışında, konferans La France Insoumise’in yanı sıra, özellikle İspanya ve Latin Amerika’dan bir dizi sendikal örgütün desteğini de aldı. Konferansa yaklaşılırken, birçok başka örgütü bu girişimin kendi akımları açısından önemine ikna etmek için tekrar tekrar girişimlerde bulunuldu; ancak hareket içinde mümkün olan en geniş birliği kurma mücadelesi, en büyük kararlılıkla sürdürülmelidir.

Tüm Emperyalizmlere Karşı Çıkmak
Bir diğer sorun ise, sonuç bildirgesinde “tüm emperyalizmlere” karşı çıkıldığı ifade edilmesine rağmen, pratikte neredeyse yalnızca ABD emperyalizmine odaklanılmasıydı. Konferanstaki “kampçı” kesimlerin etkisiyle, Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’nın Ukrayna’yı işgali kınanmadı ve Rusya’daki diktatörlük rejiminin niteliğine dair net bir tutum alınmadı. Bu durum ciddi bir sorundur ve Rusya ile Ukrayna’daki antif­aşistlerle ortak eylem açısından potansiyel bir engel oluşturmaktadır. Rusya, kuşkusuz faşizme en çok yaklaşan rejimlerden biridir; Ukrayna halkı — ve aynı zamanda Rus halkı da — bu rejim altında, yoksulluk ve yüz binlerce ölümle karşı karşıya kalarak acı çekmektedir.

Rus ve Ukraynalı yoldaşların varlığı, ayrıca Dördüncü Enternasyonal’in desteğiyle düzenlenen ve Rus muhaliflere söz hakkı tanıyan atölyeler ile, iki önde gelen sendikacı ve Sotsialnyi Rukh (Toplumsal Hareket) temsilcisinden oluşan Ukraynalı bir delegasyonun katılımı önemli bir denge unsuru oluşturdu. Bu durum ilgili delegasyonlar tarafından memnuniyetle karşılandı ve RESU/ENSU (Avrupa Ukrayna’yla Dayanışma Ağı) temsilcisinin sözleriyle: “Ukraynalı yoldaşların varlığı, tıpkı Rus sosyalist muhaliflerin varlığı gibi […] özellikle Roberto Robaina’nın gerçekleştirdiği kapanışta öne çıkarıldı. Ayrıca Brezilya’dan ve diğer ülkelerden militanlarla görüşmeler yapabildiler. Röportajlar verdiler ve sol örgütler arasında yayılmakta olan videolar çektiler.” Bu deneyime dayanarak, özellikle Latin Amerika’da olmak üzere, kendi mücadelelerine yönelik dayanışmayı genişletmeyi umuyorlar.

Birçok genel oturumda, Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar (DE yönetiminden Penelope Duggan, Porto Riko’dan Rafael Bernabe, Hindistan’dan Sushovan Dhar vb.) ve diğer bazı konuşmacılar (ATTAC France ve La France Insoumise’den Patricia Pol) bu tutumlara karşı söz aldılar. Rus siyasi tutukluların ve sürgündeki muhaliflerin savunusunu yaptılar; Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını, Ukrayna halkının Rus işgaline karşı mücadelesini ve aynı zamanda kendi hükümetinin neoliberal ve antidemokratik politikalarına karşı direnişini desteklediler. Ayrıca İran’daki kadın hareketi ve demokratik hareketle dayanışma ifade ettiler. Bizim tutumumuz, dünyadaki tüm halkların kendi kaderlerini herhangi bir hükümete hizalanarak değil, kendi eylemleriyle belirleme hakkıdır; ancak bu temel meselenin konferansta tam anlamıyla çözüme kavuşturulamadığı açıktır. Öz-örgütlü atölyelerde söz alan DE’li yoldaşlar (Kanada’dan André Frappier, Belçika’dan Eric Toussaint, Brezilya’dan Bruno Magalhães) da Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamış ve Ukrayna’nın kendi kaderini tayin hakkını savunmuştur.

İran Konusunda Muğlak bir Mesaj
Sonuç bildirgesi “İran halkının kendi kaderini tayin hakkını” savunmakla birlikte, İran İslam Cumhuriyeti’nin resmî olmayan bir temsilcisi konferansta hazır bulunmuş ve oldukça yumuşak bir tonla rejimin politikalarını gerekçelendirmiştir. Biz, İran İslam Cumhuriyeti’nin emperyalist saldırılara karşı kendini savunma hakkını ve bu saldırının yenilgiye uğratılmasını savunurken, İran’daki toplumsal hareketleri — özellikle feminist hareketleri — tam olarak destekliyoruz; bu hareketlerin, ABD ve İsrail tarafından desteklenen Şah yanlısı çevrelerle hiçbir ilgisi yoktur.

Hareket içinde Demokrasiyi Güçlendirmek
Binlerce militanı bir araya getiren böyle bir konferansta, katılımcılar arasında gerçek tartışma forumlarının yetersiz kalması muhtemelen kaçınılmazdı. Bu durum hem merkezi genel oturumlarda ele alınan siyasal başlıklar (öz-örgütlü atölyeler bu açıdan farklıydı) hem de özellikle sonuç bildirgesi ve onun önerileri açısından geçerlidir. Hepimiz listelenen girişimlerin hayata geçirilmesi konusunda hemfikir olsak ve Dördüncü Enternasyonal bunların her birinde yer alacak olsa da, örgütleyici çekirdeğin genişletilmesi ve demokratik hesap verebilirlik mekanizmalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Bu, hem siyasal temsiliyet hem de toplumsal cinsiyet dengesi açısından önemlidir; nitekim bu mesele uluslararası örgütleme komitesi toplantısında da vurgulanmıştır. Ayrıca, resmî programdaki tüm konferanslarda kadın konuşmacıların yer aldığı not edilse de, feminizmle ilgili sorunlar büyük ölçüde bu oturumlarda yeterince yer bulmamış, daha çok öz-örgütlü atölyelerde ele alınmıştır.

Mücadeleyi Sürdürmek
Sonuç olarak, bu konferans faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede son derece önemli bir ileri adımdır: yıllardır hiçbir sosyal forumun bu kadar geniş bir katılımı bir araya getiremediğini unutmayalım.

Uluslararası ve enternasyonalist hareket inşa etme pratikleri zayıflamıştı; bunların yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Antifaşist ve anti-emperyalist bir birleşik cephe arayışı, ortak bildirilerde belirli bir netlik kaybını da beraberinde getirdi; çünkü sol içinde ve halk kesimleri arasında şu gibi temel sorulara verilen yanıtlar oldukça farklılık göstermektedir: Faşistler ya da neofaşistler kimlerdir? Emperyalistler kimlerdir? Bu nedenle, konferansın örgütlenmesine yön veren karar — ve bu aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in de tutumudur — önemli bir netlik kaybı pahasına da olsa konferansın gerçekleştirilmesinin gerekli olduğuydu. Tek alternatif, konferansı hiç yapmamak; binlerce militanı bir araya getirerek ortak noktaları ve ayrılıkları tartışma ve faşizme ile emperyalizme karşı süregelen mücadeleye katılma imkânından vazgeçmek olurdu.

Siyasal mücadeleler pratik içinde, gerçekten var olan hareketlere katılarak yürütülür; ancak bu hareketlere tam anlamıyla katıldığımız ölçüde etkide bulunabiliriz. Bu konferansın örgütlenmesi ve özellikle Brezilya’da düzenlenen ve konferans öncesi seferberliğin önemli bir parçasını oluşturan ön konferanslar dizisi, büyük ölçüde Dördüncü Enternasyonal militanlarına dayanmıştır. Özellikle Brezilya’daki örgütlerimiz — MES, Centelhas ve Ecosocialistas —, kitle örgütleri ve dernekler içinde faaliyet yürüten yoldaşlarımızın yanı sıra diğer enternasyonalist, sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist örgütler bu süreçte önemli rol oynamıştır.

Hiç kuşku yok ki tartışmalar ve mücadeleler devam edecektir ve bir sonraki buluşmalar şimdiden belirlenmiştir: Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de düzenlenecek G7 karşıtı zirve, Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO karşıtı buluşma ve Ağustos 2026’da Benin’de gerçekleştirilecek Dünya Sosyal Forumu. Ayrıca özellikle Kuzey ve Güney Amerika’da kıtasal konferanslar ile Mayıs ayında Belçika’da yapılacak Ekososyalist Buluşmalar da planlanmaktadır.

Faşizme ve emperyalizme karşı gerekli ittifaklar işte bu tür etkinlikler aracılığıyla şekillenmektedir. Sendikaları, insan hakları örgütlerini, feminist ve LGBTQI+ hareketleri, ırkçılık karşıtı örgütler, Filistin için mücadele edenleri ve Ukrayna ile İran halklarıyla dayanışma içinde olan güçleri bu sürece katmak bizim sorumluluğumuzdur. İşte bu şekilde — ve ekososyalist devrimci perspektiflerimizi savunarak — dünyayı değiştirecek hareketi inşa edeceğiz.

4 Nisan 2026

Küba: Finansal Boğma, Enerji Kuşatması ve Özbelirlenim Mücadelesi – Nicolas Menna

İnatçılık benimle mi doğdu acaba
Bugün akıldışı görünen şeyin inadı
Düşmanı üstlenmenin inadı
Bedeli olmadan yaşamanın inadı

Küba basit bir ekonomik krizden geçmiyor. Hesaplanmış bir boğma operasyonuna maruz kalıyor. Bu bir “olumsuz bağlam” ya da iç hataların toplamı değildir: dışarıdan dayatılan bir güç ilişkisi söz konusudur ve bu, Amerikan devleti tarafından uzun vadeli stratejik bir politika olarak destekleniyor.

Ada, altmış yılı aşkın süredir sürekli bir ekonomik savaş rejimi altında yaşıyor: yaptırımlar, finansal kovuşturma, üçüncü tarafların cezalandırılması ve – bugün – belirleyici bir unsur olarak enerji kuşatması. Mevcut durumu “modelin tükenişi”ne indirgemek, esas olanı görünmez kılmak demektir: Washington anlaşmazlıkları yönetmiyor; Küba’daki rejimi devirmeye yönelik bir düzenek işletiyor. Amacı, altmışlı yıllardan beri açıkça ifade edildiği gibi hep aynı oldu: kıtlık yaratmak, hoşnutsuzluk üretmek ve yeni bir boyun eğiş dayatmak. Mevcut aşama daha doğrudan işliyor: toplumsal ve devletsel bir krizi üretmek, böylece “normalleşme” olarak sunulan, yorgunluk yoluyla bir karşı-devrimci çıkışın önünü açmak.

Sovyet bloğunun ortadan kalkmasından sonra kuşatma hafiflemek bir yana, kurumsallaştı ve genişledi. Ülke dışı (ekstrateritoryal) yasalar, yalnızca Küba’yı değil, onunla normal ilişkiler kurmaya çalışan her şirketi, bankayı ya da devleti cezalandıran bir yaptırım sistemini pekiştirdi. Bu iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık değil: ülkeyi disipline etmeyi amaçlayan küresel bir düzen. Basitçe söylemek gerekirse: Küba krizinin ağırlık merkezi dışsaldır; iç etkenler vardır, ama bu baskı altında şekillenir.

Son dönemin en belirleyici adımı, Küba’nın ABD tarafından sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine alınması oldu. Bu önlem, ülkenin uluslararası finans sisteminden fiilen dışlanması anlamına geldi: bankalar faaliyetlerini kapattı, transferler bloke edildi, krediler ve ticari sigortalar erişilemez hale geldi. Örneğin, 2014’e kadar ülkeyle çalışan BNP Paribas, 8,9 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldıktan sonra faaliyetlerini durdurdu; benzer şekilde, 2018’de Société Générale 1,34 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Örnekler çoktur, ancak asıl önemli olan disiplin edici etkidir: diğer bankalar, Kuzey Amerika pazarına erişimlerini kaybetmemek için kendilerini sansürler. Böylece Mart 2024 ile Şubat 2025 arasında, 40’tan fazla yabancı banka Küba bankacılık kuruluşlarıyla işlem yapmayı reddetti; en az 5 banka, Küba temel ihtiyaç ürünleri satın almaya çalıştığında ödemeleri – önceden bildirmeksizin – işlemeyi reddetti.

Pratikte ülkenin kalkınmasını finanse etme imkânı elinden alındı; kısa vadeli bir yönetime ve gerçek bir planlama marjı olmaksızın hareket etmeye zorlandı. Krediye erişimi engellenen bir ülke yalnızca zorluklarla karşı karşıya değildir: sürekli bir hayatta kalma durumuna itilir.

Ablukanın Mimarisı

Abluka tarihsel bir tesadüf değildir. Kümülatif bir yapıdır. 1962’den bu yana Amerikan politikasının her aşaması, başlangıçtaki ambargoya yeni katmanlar ekledi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra – Küba’nın başlıca ortağını kaybettiği anda – baskı yoğunlaştı. Torricelli Yasası (1992) dolaylı ticareti ciddi biçimde kısıtladı. Helms-Burton Yasası (1996) ise ablukayı Kongre’nin sorumluluğuna vererek ve kapsamını ülke dışına (ekstrateritoryal düzeyde) genişleterek niteliksel bir sıçrama yarattı; bu da Devrim sonrasında millîleştirilen mallarla bağlantılı faaliyetlerde bulunan yabancı şirketlere yaptırım uygulanmasının önünü açtı.

Abluka, kalıcı olacak şekilde tasarlanmış katı bir hukuki mimariye dönüştü.

Obama dönemindeki kısa süreli yumuşama bu yapıyı ortadan kaldırmadı. Trump yönetimi ise yeni yaptırımlarla, turizmin sınırlandırılmasıyla, para transferlerine getirilen kısıtlamalarla ve yakıt tedarikini engelleyen önlemlerle bunu güçlendirdi. Terörizmi destekleyen ülkeler listesine dahil edilme, finansal dışlama mekanizmalarını otomatik olarak devreye sokarak zorlayıcı aşamayı pekiştirdi.

Bu bir yorum değildir: daha altmışlı yıllarda Amerikan doktrini, devrimci süreci kırmak için bilinçli maddi yoksunluk — açlık, çaresizlik, hoşnutsuzluk — yaratmayı bir kaldıraç olarak tanımlıyordu.

Boğulma Koşullarında Kriz ve Eşitsizlikler

Küba’daki durumu yalnızca ablukaya indirgemek yüzeysel olur. Ekonomik savaş, iç çelişkileri ortadan kaldırmaz: onları keskinleştirir.

Mevcut anın kritik noktası şudur: finansal boğmaya, krizi hızlandıran bir enerji kuşatması eklenmiştir. Bu yalnızca “elektrik kesintileri” meselesi değildir: yakıt yoksa, sönen yalnızca bir ampul değildir; ulaşım durur, soğuk zincir kırılır, su gelmez, girdiler gecikir, her hareket daha pahalı hale gelir ve gündelik yaşam karneye bağlanır. Boğulma, doğrudan yaşanan bir deneyime dönüşür.

Bu durum doğrudan toplumsal yeniden üretimi vurur. Kıtlık, elektrik üretiminin karneye bağlanmasını zorunlu kılar ve temel hizmetleri koşullandırır; hastaneler ve su temin sistemleri, yakıt olmadan kırılgan hale gelen acil durum düzeneklerine bağlıdır. Dolayısıyla sorun psikolojik değil, maddidir. Söz konusu olan, kuşatma altında bir “normalliği” sürdürebilme imkânıdır.

Turizm gelirlerindeki düşüş – dövizin başlıca kaynağı – ithalat kapasitesini sınırlar. Satın alma gücü bozulmuş ve parasal gerilimler geniş kesimleri etkilemiştir. Hoşnutsuzluk gerçek. Bunu inkâr etmemek gerekir, ancak bu hoşnutsuzluk kendiliğinden ilerici değildir: boğulma koşullarında toplumsal protesto bir mücadele alanıdır. Sosyal adalet taleplerini besleyebilir ya da “hızlı çözümler” vaadi altında finansal bağımlılığa dayalı bir restorasyoncu çıkışı besleyecek şekilde yönlendirilebilir.

Bu bağlamda, önceki on yıllara kıyasla daha görünür eşitsizlikler ortaya çıkıyor. Özel girişime (küçük ya da orta ölçekli) açılım ve para transferlerinin artan ağırlığı, dövize erişimle bağlantılı toplumsal farklılaşmalar yaratmıştır. Turizmle bağlantılı ya da kârlı özel faaliyetlere bağlı sektörler, başkalarının erişemediği kaynakları yoğunlaştırmakta. Bazı ticari devrelerin kısmi dolarizasyonu bu bölünmeyi güçlendiriyor.

Bu durum açık bir kapitalist restorasyon ya da egemen bir burjuvazinin konsolidasyonu değil; ancak adalet ve eşitliğin ne olduğuna dair gündelik algıyı etkileyen gerilimlerdir. Bunları inkâr etmek sorumsuzluk olur; bunları abartarak yakın bir çöküş ilan etmek ise ciddi bir analizden çok, karşı tarafın anlatısına yakındır.

Buna karşın Küba pasif kalmıyor. Sınırlı kaynaklarla ülke, dış bağımlılığını azaltmak amacıyla bir enerji dönüşümünü teşvik ediyor; fotovoltaik enerjinin yaygınlaştırılması, yenilenebilir enerjileri geliştirmeye yönelik düzenleyici değişiklikler ve güneş enerjisi altyapıları için uluslararası anlaşmalar bu çabanın parçalarıdır. Bu yönelim kuşatmanın yarattığı sorunları çözmez, ancak yakıt üzerinden uygulanan şantajın etkisini azaltarak ve üretimi ile toplumsal yaşamı istikrara kavuşturmak için manevra alanları yaratarak güç ilişkisini değiştirir.

Bütün bunlar, ağır biçimde kısıtlanmış bir ekonomi içinde gerçekleşmekte; buna rağmen, zayıflamış olsa da sağlık, eğitim ve yüksek istihdam oranına evrensel erişimi sağlamaya devam eden bir sosyal güvence sistemi varlığını sürdürüyor — oysa “gelişmiş” kapitalist dünyada kemer sıkma politikaları ve emekçilerin yaşam koşullarına yönelik saldırılar sıradan bir olgu haline gelmiştir.

Baskı Altında Siyasal Katılım

2021’deki ayaklanmalar ne soyut bir patlama olarak ne de basit bir “demokratik uyanış” olarak okunabilir. Devrim süreci içinde doğmuş ve sürekli uzatılmış olağanüstü önlemler altında yaşamış bir kuşak kendini ifade ediyordu: kalıcı maddi kısıtlamalar, sürekli ertelenen iyileşme vaatleri ve sürekli dış baskı tarafından daraltılmış bir ilerleme ufku.

Bu “karşı-devrimci” bir kuşak değildir. Bu, kriz içinde büyümüş bir kuşaktır. Ve bu önemli bir farktır.

Göç – ağırlıklı olarak ekonomik olmakla birlikte siyasal sonuçlar doğurur – mahalleleri boşaltmış, aile ağlarını parçalamış ve beklentileri aşındırmıştır. Yıpranma gerçektir. Umutsuzluk da öyle.

Liberal analiz bu yıpranmayı dönüştürür ve mekanik biçimde sistemik bir başarısızlık teşhisi koyar. Küba deneyimini, sanki evrensel bir normmuş gibi liberal demokrasi ölçütleriyle değerlendirir; oysa bu model, hem gerçek halk katılımı hem de onurlu yaşam koşullarını güvence altına alma açısından ciddi sınırlar göstermiştir. Avrupa’da ve post-Sovyet alanda bu model, yapısal bir dönüşüm olmaksızın iktidar değişimlerine yol açmış – hatta otoriter rejimlerin yükselişini teşvik etmiştir. Bu süreç, artık Küba için kaçınılmaz bir ufuk gibi sunulmaktadır.

Ancak analitik kestirmeler hiçbir şeyi açıklamaz: sadece basitleştirir. Küba çok partili bir demokrasi değildir. Siyasal sistemi başka temeller üzerine kurulmuştur: tek parti, kitle örgütleri, burjuva parlamentarizminden farklı danışma ve katılım mekanizmaları. İşleyişi ve sınırları tartışılabilir, ancak onu otoriter bir karikatüre indirgemek, içinde işlediği bağlamı görmezden gelir.

Küba sisteminin meşruiyeti, rekabetçi seçimli bir iktidar değişimine değil, tarihsel olarak kendini düzeltebilme kapasitesine ve devlet yapıları ile toplumsal doku arasındaki organik bütünleşmeye dayanmıştır. Bu mekanizma tartışılmalıdır, ancak ne yoktur ne de salt biçimseldir.

Uzun süreli bir kuşatma bağlamında siyasal alan, maddi bir ikilem etrafında kutuplaşır – bağımsızlık ya da bağımlılık – ve bu durum sol alternatiflerin siyasal alanını ciddi biçimde daraltır. Rakip yaptırımlar, seçici finansman ve medya savaşı yoluyla hareket ettiğinde, siyasal dışarılık rejim değişikliği yanlıları tarafından kolaylıkla devralınabilir. Bu nedenle etkili olmayı hedefleyen bir sol eleştiri, ana çatışmadan kopuk soyut bir “üçüncü yol” olarak sunulamaz: gerçek siyasal dinamiğin içinde var olmalı, yönelim, öncelikler, halk denetimi ve eşitsizliklerin düzeltilmesi üzerine mücadele etmeli ve bunu kendi kaderini tayin etme zemininden hareketle yapmalıdır.

Ve bunun önemi vardır: mevcut örgütlerin kitlesel içeriği – sendikalar, yerel yapılar, gençlik alanları, Partinin kendisi – normalleşmiş koşullar altında daha açık bir siyasal yaşamı mümkün kılabilir. Ancak dış baskı ters yönde işler: savunmacı refleksler üretir ve deneme alanlarını daraltır. Görev, bu alanlar için mücadele etmek, fakat düşmana alan açmadan bunu yapmaktır.

Küba ve Emperyal Yeniden Yapılanma

Mevcut saldırı, küresel momentten ayrı düşünülemez. Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ı izleyen yıllara kıyasla daha elverişsiz bir tabloyla karşı karşıyadır. Çin’in yükselişi, Rusya’nın süregelen gücü ve uluslararası düzenin parçalanması, onun hegemonyasını aşındırmaktadır. Bu bağlamda Latin Amerika üzerindeki denetimin yeniden tesis edilmesi öncelik haline gelmektedir.

Küba’ya yönelik ablukayı sertleştirme, Venezuela’ya karşı yaptırımlar ve askeri kuşatma – devlet başkanının ve eşinin kaçırılmasına kadar varan uygulamalar – ve özerklik alanları açmaya çalışan hükümetler üzerindeki sürekli baskı, ortak bir mantığa yanıt verir: kıtada yapısal bağımlılığı sorgulayan deneyimlerin konsolidasyonunu engellemek.

Küba’yı hedef almak örnekleyici bir işlev görür: Küba Devrimi – ve hâlâ – esas olarak, Amerika Birleşik Devletleri’ne olan siyasal, askerî ve ekonomik bağımlılık ilişkisini koparan ve bunu aşağıdan gelen bir toplumsal yeniden örgütlenme aracılığıyla gerçekleştiren bir ulusal kurtuluş süreci olmuştur. Toprak reformu, sağlık ve eğitimin evrenselleştirilmesi, okuryazarlık kampanyaları, sosyal bir devletin inşası ve bağımsız bir dış politikanın benimsenmesi, yalnızca birbirinden kopuk “kamu politikaları” değildir: bunlar, kazanılmış bir kendi kaderini tayin hakkının somutlaşmış biçimleridir.

Bu nedenle Küba, krizlerden geçtiğinde bile ilham veren bir deneyim olmaya devam eder: çünkü emperyal düzen için tehlikeli bir varsayımı somutlaştırır – çevre bir ülkenin dayatılan çerçevenin dışına çıkabilmesi, evrensel sosyal hakları sürdürebilmesi ve dış vesayete karşı gerçek bir karar alma alanını koruyabilmesi olasılığını. Cezalandırılmak istenen – herhangi bir slogandan çok – bu tarihsel güçtür: yalnızca Küba değil, ulusal kurtuluşun derin toplumsal dönüşümlerin yolunu açabileceği fikrinin kendisi.

Eğer 60 yıllık kuşatma bu tarihsel özbelirlenim (kendi kaderini belirleme) deneyimini yok edemediyse, o halde boyun eğiş bir kader değildir. Eğer Küba ekonomik yıpranma yoluyla kırılacak olsaydı, bunun kıta ölçeğinde tarihsel bir anlamı olurdu: Latin Amerika düzeyinde, zorlayıcı etkisi bakımından 1991’in özgürleşme kampı için ifade ettiğine benzer bir yenilgi.

Adaya yönelik uluslararası destek sınırlı. Çin ve Rusya ilişkilerini sürdürmekte, ancak kendi stratejik hesaplarına göre. Latin Amerika, yüzyılın başındaki ilerici döngüden çok farklı bir dönemden geçiyor. Yalıtılmışlık, diğer dönemlere kıyasla daha derin. Ama mutlak değil.

Dayanışma ve Kıtasal Mücadele

Bazı devletler Amerikan baskısına rağmen dayanışma jestlerini sürdürüyor – özellikle Meksika. Diğer Latin Amerika ülkeleri kamuoyu önünde itiraz etmiş, fakat pratikte duruma uyum sağlamıştır. Ancak en önemlisi, aşağıdan yeni girişimlerin yeniden şekillenmeye başlamasıdır: Porto Alegre’de yapılacak antifascist ve halkların egemenliği için buluşma (Mart 2026), kuşkusuz Küba ile gerekli dayanışmayı merkezine alacaktır ve abluka karşıtı kampanyalar yol açmaya başlamaktadır.

Aynı mantıkla, Karayipler’de yalnızca ekonomik ablukaya değil, adayı izole etmeye çalışan medya ablukasına da meydan okumayı hedefleyen bir dayanışma filosu örgütleniyor – bu girişim, Filistin halkına yardım ulaştırmak ve Gazze’deki soykırımı teşhir etmek için seferber olan filolardan ilham alıyor.

Bunlar hâlâ parçalı süreçler, ancak stratejik bir göreve işaret ederler: ablukanın bir siyasal maliyeti olmasını sağlamak, onu “teknik” bir mesele olmaktan çıkarıp kamusal çatışmanın merkezine yerleştirmek. Küba halkıyla dayanışma ihtiyacı bundan daha acil olamaz.

Küba’yı Savunmak, Var Olma Hakkını Savunmaktır

Küba’daki durum basit değildir: ne “kaçınılmaz bir başarısızlık”, ne karikatür bir bürokratik diktatörlük, ne de donmuş bir destandır. Bu, aşırı bir baskı altında bulunan, çok sayıda çelişkiyle şekillenen ve 60 yıllık çöküş kehanetlerini boşa çıkaran bir dirençle karakterize edilen tarihsel bir deneyimdir.

Mevcut ekonomik boğma, kıtadaki hiçbir halkın, Amerikan hegemonyasının çizdiği sınırların dışına çıkacak şekilde kendi kalkınma yolunu seçemeyeceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu mesaj yalnızca Havana’ya yönelik değil: ekonomisini, kaynaklarını ve siyasal yaşamını boyun eğmeden örgütlemek isteyen herkese yöneliktir.

Küba’yı savunmak, onun sorunlarını inkâr etmek ya da gerekli dönüşümler üzerine tartışmayı kapatmak anlamına gelmez; bu, çatışmanın yapısal olduğunu ve sonucunun adanın sınırlarını aştığını kabul etmek demektir.

Küba’da daha derin bir şey söz konusudur: Latin Amerika halklarının, kendi kaderlerini gerçek koşullar altında belirleme hakkını kullanıp kullanamayacakları meselesi. Bu yüzden dayanışma yalnızca ilkesel olamaz: siyasal olarak somutlaşmalı – ablukayı ortadan kaldırmak, ABD’nin ülke dışına taşan hukuk ve yaptırım rejimini teşhir etmek, toplumsal hoşnutsuzluğun anlamı üzerine mücadele etmek – ve Küba’yı yapısal bir saldırı karşısında yalnız bırakmayan eleştirel bir destek sürdürmelidir.

İlk enternasyonalist görev kuşatmayı kırmaktır. Bu, ablukayla bir savaş politikası olarak mücadele etmek ve kendi ülkelerimizde boğmayı “demokrasinin savunusu” olarak sunan propagandayı sabote etmek anlamına gelir. Hiçbir özbelirlenim, boğma normalleştirildiği sürece varlığını sürdüremez.

Aynı zamanda bunu açıkça söylemek gerekir: eleştirel destek tarafsızlık değildir. Ortaya çıkan eşitsizliklerin ya da tartışmalı kararların eleştirisi olabilir ve olmalıdır; ancak bu, saldırganlık için bir mazerete ya da rejim değişikliği stratejisinin diline dönüşemez. Eleştirmek, emperyalizme kapı açmak ya da onun saldırısını kolaylaştırmak anlamına gelmez – bu, vesayet olmaksızın karar alma hakkını savunmak ve dönüşümleri bu temelden hareketle tartışmak demektir.

Son olarak, kriz bildirilerle çözülmez. Somut toplumsal güçlerle, örgütlenmeyle ve hoşnutsuzluğu bir projeye dönüştürebilecek, boğmanın dayattığı parçalanmaya karşı ortak yaşamı savunabilecek aracılarla mücadele edilir. Eğer kuşatma umutsuzluk ve teslimiyet üretmeyi hedefliyorsa, görev bunun tersini üretmektir: kolektif kapasite, maddi destek ve siyasal bir ufuk.

Ve bu karşılaşmada tarafsızlık masum değildir.

20 Şubat 2026

https://inprecor.fr/cuba-asphyxie-economique-contre-lautodetermination

Nicolas Menna, Dördüncü Enternasyonal’in üyesi olan NPA-L’Anticapitaliste örgütü içinde faaliyet yürüten Arjantinli bir militandır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Katliam Teknolojileri: İran’a Emperyalist Saldırıda Yapay Zekâ Kullanımı – Davi Barbosa

LUCAS, geçen cumartesi İran semalarını istila eden Amerikan insansız hava araçlarını tanımlayan bir kısaltma. Bu araçlar, Orta Doğu’daki bu ülkeye karşı ABD ve İsrail tarafından organize edilen bir operasyon kapsamında Ayetullah Ali Hamaney’e yönelik füze saldırısının önünü açtı. Saldırı ayrıca bir kız okulunu da yok etti ve 160’tan fazla kişinin ölümüne yol açtı. LUCAS dronları ya da “düşük maliyetli insansız muharebe saldırı sistemi”, İran’ın füzesavar radarlarının konumunu haritalamak için yapay zekâ ve ileri teknolojik sistemler kullandı. Bu radarları imha ettikten sonra, Amerikan ve İsrail savaş uçakları ile füzelerinin girebilmesi için hava sahasını temizlediler. Emperyalist bir gücün savaş bağlamında yapay zekânın büyük ölçekli kullanımını denediğine tanık oluyoruz. Bu durum, dünyanın dört bir yanında soykırımların ve katliamların patlak verdiği bir çağda eşi görülmemiş sonuçlar doğurmaktadır.

ABD ve İsrail güçlerinin İran’a karşı yapay zekâ kullanımı tesadüf değildir. Bu, ABD, İsrail, Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin askerî cephaneliklerini yeniden yapılandırma sürecinin somutlaşmış hâlidir. Bu ülkelerde yapay zekâ, otonom dronlar, siber saldırılar ve kitlesel gözetim, yeni savaş biçimlerinin geliştirilmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. Bu teknolojilerin, nüfusları katletmeye ve rejimleri devirmeye yönelik bir stratejiye entegre edilmesi ancak “askerî-sınai-dijital kompleks”in güçlenmesi sayesinde mümkündür. Bu ifade, ABC Federal Üniversitesi (São Paulo eyaleti) profesörü Sérgio Amadeu’nun son kitabına da adını vermektedir.

Askerî-sınai kompleks, devletin Big Tech şirketlerinin veri toplama ve işleme gücünü kullanarak tüm nüfusları gözetlemesi, saldırı stratejileri belirlemesi ve hedefler saptamasıyla birlikte, giderek “dijital veriler” etrafında yeniden şekillenmektedir. Google, Amazon, Microsoft ve Meta gibi şirketler ile OpenAI, Oracle ve Anthropic gibi yapay zekâ firmaları artık yalnızca ticari hizmet sağlayıcıları değildir. Artık çağdaş emperyalist devlet yapısının ayrılmaz bir parçası hâline gelmişlerdir.

Donald Trump, 2024’te seçilmesinden bu yana, artık ABD’nin “Savaş Bakanlığı” olarak adlandırılan yapının stratejik alanlarını koordine etmek üzere büyük teknoloji şirketlerinin birçok yöneticisini göreve çağırmıştır. Bu durum, söz konusu şirketlerin askerî aygıtla nasıl iç içe geçtiğini; Trump’ın tahakküm arzusunu gerçekleştirmek için bu aygıta veri, yazılım ve teknolojik altyapı sağladıklarını göstermektedir. Ayrıca finans piyasalarında ABD devleti, İsrail devleti ve Big Tech şirketleri arasında yapılan sözleşmeler yoluyla milyarlarca dolarlık hareketler yaşanmakta, bu da rantçı neoliberalizm için yeni bir birikim alanı yaratmaktadır.

Ne yazık ki İran’a karşı kullanılan teknolojiler daha önce Orta Doğu’nun başka bir yerinde, Gazze Şeridi’nde test edilmişti. İsrail, Ekim 2023’te başlayan ve hâlâ süren katliamlar boyunca ileri teknolojileri ve yapay zekâyı kullandı. Sergio’nun kitabında ele aldığı en çarpıcı örneklerden biri, Google ile İsrail askerî güçleri arasındaki ilişkidir. Big Tech şirketleri tarafından sürekli toplanan kişisel veriler yüksek katma değerli varlıklardır. Bu veriler, Netanyahu’nun hedeflerin haritalandırılması ve sözde “teröristlerin” ya da Hamas üyelerinin sınıflandırılması için sofistike araçlar geliştirebilmesi amacıyla Google tarafından İsrail’e sunulmuştur. Google böylece Filistinlilerin biyometrik olarak tanımlanmasına yönelik modellerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu araç, dronlar tarafından gerçekleştirilen sürekli haritalamayla birleştiğinde Gazze’yi dünyanın en yoğun şekilde gözetlenen bölgesi hâline getirmiştir. Ancak bu son derece hassas teknoloji Filistinlilerin hayatını korumamış; tersine, bölgedeki tüm sivil altyapıyı yok eden yaygın bombardımanlar ve katliam stratejisinin bir parçası olmuştur.

Bununla birlikte yakından incelenmesi gereken çelişkiler de vardır. İran’a yönelik mevcut saldırı bağlamında Trump yönetimi, Anthropic şirketinin “Claude” adlı yapay zekâsının dronların otomasyonunda kullanılmasına izin vermemesiyle karşı karşıya. Bu araç, ABD Savunma Bakanlığı tarafından bir milyar dolarlık sözleşme kapsamında sipariş edilmişti; ancak şirket bu teknolojinin savaş araçlarının otomasyonu için kullanılmasına karşı çıkıyor. Buna rağmen artık çok geç: ABD hükümeti, ayın 28’inde İran’a yönelik saldırıların koordinasyonunda Claude yapay zekâsının kullanıldığını belirten bir açıklama yayımladı. Kendini “sorumlu yapay zekâ” yaklaşımının temsilcisi olarak sunan Anthropic’in bu konumu, acı bir gerçeği ortaya koymaktadır: Yapay zekâ otoriter hükümetlerle bir pazarlık unsuru olarak kullanıldığı sürece halklar için hiçbir ilerleme perspektifi olmayacaktır. Öte yandan, Google’da çalışan yirmi sekiz kişi, 2024 yılında şirketin CEO’su tarafından işten çıkarılmıştır; bu kişiler, Gazze Şeridi’nde kullanılan teknolojileri geliştirmeye yönelik 1,2 milyar dolarlık Google-İsrail sözleşmesini eleştirdikleri ve Nimbus projesine karşı çıktıkları için cezalandırılmışlardır.

Dünya çapında ezilen halklarla dayanışma eylemlerimizi yoğunlaştırmak ve emperyalizme karşı mücadelemizi güçlendirmek için, neoliberalizmin yeni bir aşamasına girdiğimizi kavramak gerekmektedir. Bu aşama, teknoloji şirketlerinin merkezî rolü ve tüm toplumun platform modeli temelinde örgütlenmesiyle karakterizedir. Silikon Vadisi ideolojisiyle cilalanmış yapay zekâ, hâlâ dünyanın sorunlarına çözüm olarak sunulmakta; oysa gerçekte içinden geçtiğimiz çok boyutlu krizin derinleşmesinde temel bir unsurdur. Dijitalleşmiş askerî-sınai kompleksin egemenliği altında olduğumuz tespiti, kapitalizmin bu karanlık yüzüne karşı radikal bir mücadele programı geliştirme aciliyetini ortaya koymaktadır. Gerekli olan, onun başlıca temsilcileriyle -Big Tech şirketleriyle- kopuştur.

1
SILVEIRA, Sergio Amadeu, “As big techs e a guerra total: o complexo militar-industrial-dataficado”. São Paulo, Editora Hedra, 2025

2
The Authoritarian Stack.

3
Google demite 28 funcionários que protestaram contra contrato entre a empresa e Israel | G1.

Davi Barbosa, sosyolog, gazeteci ve Brezilya’da MES/PSOL militanıdır. Hâlen UFABC Üniversitesinde yüksek lisans hazırlığı yapmakta; burada Meta’nın Brezilya’daki faaliyetleri ve dijital sömürgecilik üzerine araştırmalar yürütmektedir.

6 Mart 2026’da Movimento dergisinde yayımlanmıştır. https://movimentorevista.com.br/2026/03/tecnologias-de-massacre-o-uso-de-inteligencia-artificial-no-ataque-imperialista-ao-ira/

ESSF için Pierre Vandevoorde tarafından Deeplpro yardımıyla çevrilmiştir.

https://inprecor.fr/technologies-massacreuses-lutilisation-de-lintelligence-artificielle-dans-lattaque-imperialiste

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre’deki Antifaşist Konferansın Başlangıcı: Bir Başarı ve Tartışmalar – Eric Toussaint

Éric Toussaint, CADTM’nin (Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi) sözcüsü ve konferansın hazırlık sürecinin merkezinde yer alan isimlerden biri olarak, konferansın başlangıcına dair izlenimlerini paylaştı.

Ona göre konferans büyük bir başarı. Bunu değerlendirmek için bir ölçüt, perşembe akşamı gerçekleştirilen açılış yürüyüşüne katılım: “güçlü bir gençlik katılımıyla yaklaşık 8000 kişi” bir araya geldi. Bu yürüyüşte ana güç PSOL idi; bu da partinin konferansa güçlü katılımını gösteriyordu. Özellikle Dördüncü Enternasyonal’den yoldaşlar, özellikle MES-PSOL ve onun gençlik örgütü Juntos ile Centelhas dikkat çekiyordu. Ayrıca “özellikle öğretmenler sendikası olan CTB’den önemli sayıda Brezilyalı sendikacı” da vardı. İşçi Partisi (Brezilya)’nin varlığı daha sınırlıydı. Brezilya Komünist Partisi de katılımcılar arasındaydı. Dışarıdan ise Arjantin’den güçlü bir delegasyon vardı: Marabunta, Vientos del Pueblo, Movimiento Socialista de los Trabajadores (FIT üyesi), insan hakları komiteleri, Plaza de Mayo Anneleri ve diğer insan hakları hareketleri vb. “Binlerce bayrağın yer aldığı, sloganların ve marşların atıldığı çok güzel bir yürüyüştü.”

Tartışmalara gelince, sabah 9’da başlayan ilk konferans oturumu “tam anlamıyla tıklım tıklımdı; en az 120 ya da 150 kişi ayakta kaldı. Oldukça dinamikti ve tonunu belirledi.” Bu oturum, Güney Amerika’da bir buluşma, Kuzey Amerika’da bir diğer buluşma, Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de G7 karşıtı zirveye destek, Temmuz 2026’da Türkiye’de NATO karşıtı zirveye destek, 4-8 Ağustos 2026’da Benin’de Batı Afrika’da düzenlenecek Dünya Sosyal Forumu’na destek ve katılım ve ayrıca Mayıs ayında Brüksel’de yapılacak ekososyalist buluşmalar gibi sonraki adımları ortaya koydu. Bunların ve diğer girişimlerin, Porto Alegre konferansının kapanış oturumunda pazar günü kabul edilecek takvime dahil edilmesi bekleniyor.

Éric Toussaint ayrıca “bir dizi başlıkta görüşlerin çeşitliliğini” vurguluyor. Özellikle İran konusunda bazı katılımcılar İran rejimini desteklerken, bazıları ABD ve İsrail’in saldırganlığı karşısında İran’ın kendini savunma hakkını destekliyor, ancak rejimi desteklemiyor. Benzer şekilde, özellikle Ukrayna halkının direnişine destek verilip verilmemesi gibi konular da tartışma yaratıyor. Toussaint’e göre bu tür tartışmalar Latin Amerika bağlamında değerlendirilmeli: “Çeşitli güçlerin bir arada olduğu bir durumda ve Latin Amerika’da dünyanın geri kalanına bakışın, Latin Amerika’da yaşananlardan hareketle şekillendiği düşünüldüğünde, Latin Amerika’da görünen emperyalizm ABD’dir.” Bu durum, Avrupa’nın yeniden silahlandığı, Avrupa güçlerinin Ukrayna ve Zelenski ile dayanışma içinde olurken aynı zamanda İsrail’le de ortaklık kurduğu bir bağlamda ortaya çıkıyor. “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısının ne anlama geldiğini kavramak için küresel – ya da en azından Avrupa merkezli – bir bakış açısına sahip olmak gerekir.”

Enternasyonalist ve devrimci militanlar, özellikle Dördüncü Enternasyonal içinden olanlar, “hem ABD emperyalizmini, onun Avrupalı ortaklarını ve Japonya gibi diğer müttefiklerini, hem de Rus emperyalizmini mahkûm etmenin gerekliliğini” savundular.

Görüşme, 29 Mart 2026 tarihinde Antoine Larrache tarafından yapılmıştır.

Yırtıcılar Çağı. Trump’ın Venezuela’ya Emperyalist Müdahalesinin Anlamı – Franck Gaudichaud

Ocak ayı başında Venezuela’ya yönelik saldırı ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in kaçırılması, dünyanın ve emperyalistler arası güç dengelerinin yeniden düzenlenmesi yolunda ABD’nin yeni stratejisinin bir parçasıdır. Bu saldırgan stratejinin unsurları, bilhassa Latin Amerika’ya yönelik ekonomik baskının artırılması ve doğrudan askerî müdahaleleri öne çıkarmamaktır. Franck Gaudichaud, Inprecor dergisi için Antoine Larrache tarafından yapılan bu söyleşide (https://inprecor.fr) söz konusu olayları değerlendiriyor; metin Contretemps Web için güncellenmiştir.

Soru: Maduro ve eşinin kaçırılması sırasında ne yaşandı?

Olayın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ birçok yönü, ayrıntıları bilinmiyor. Ancak açıkça söyleyebiliriz ki 2–3 Ocak gecesi büyük ölçekli bir emperyalist saldırı ve kelimenin tam anlamıyla bir darbe gerçekleşti. Venezuela, benzeri görülmemiş bir askerî yığınakla bombalandı (eş zamanlı olarak 150’den fazla uçak ve helikopter kullanıldı). Güney Amerika’da bir ülkenin bu ölçekte bombalanması ilk kez yaşanıyor. (Hepimizin hafızasında 1989’da Panama’da General Noriega’ya karşı müdahale ya da 1983’te Grenada’nın işgali – Başbakan Maurice Bishop’un tutuklanması ve idamıyla sonuçlanan süreç – hâlâ taze.)

ABD’nin Karayipler bölgesindeki askerî varlığı aylardır son derece yoğunluk kazanmıştı. Buna dünyanın en büyük uçak gemisi Gerald Ford’un ve geniş bir donanmanın varlığı da dahildi. Tüm bunlar “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele” bahanesiyle yapılıyor, ancak bu süreçte çeşitli yargısız infazlar ve tekne bombalamaları da gerçekleşiyordu. Müdahale ihtimali nihayet doğrulandı. Operasyon sırasında özel kuvvetler karaya çıktı, Venezuela’nın çeşitli stratejik ve savunma noktaları imha edildi.

Bolivarcı Ulusal Silahlı Kuvvetler’in (FANB) neredeyse hiç organize ve merkezî, özellikle de hava savunmasına dayalı bir direniş göstermemesi, görevdeki Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile milletvekili olan eşi Cilia Flores’in çok kısa bir sürede yakalanıp alıkonulmasına yol açtı. ABD’ye götürülen Maduro ve Flores, New York’ta bir hâkim karşısına çıkarıldı; onlara “Narko-Devlet”in başında olmak gibi hayal ürünü suçlamalar yöneltildi.

Bu askerî operasyon Venezuela’nın egemenliğini ve elbette tüm uluslararası hukuku ihlal etmektedir (uluslararası hukuk Trump’ın son kaygısıdır). Bu girişim ülkenin acımasız biçimde yeniden sömürgeleştirilmesinin ve orta vadede bir tür himaye rejimi (protektora) kurulmasının başlangıcı olabilir; Beyaz Saray’dan gelen ilk açıklamalar bu yönde. Kapitalizmin uzun krizi, ABD’nin küresel hegemonyasındaki gerileme ve emperyalistler arası sistemin şiddetle yeniden yapılanması bağlamında Trump, insanlığın bugüne dek inşa ettiği en büyük askerî-sanayi cephaneliğini kullanarak ya da kullanma tehdidinde bulunarak tüm “yarımküreyi” taakküm altına almayı hedefliyor. Aynı zamanda daha doğrudan bir amacı da var: Bolivarcı Venezuela üzerinde yeniden denetim kurmak ve ülkenin devasa ağır petrol rezervlerini sömürgeci yağması için hazırlamak.

Soru: Bu operasyondan sonra Venezuela’da devlet aygıtı ve yönetici kesimlerin tutumu nedir?

Süreç hâlâ yeniden örgütlenme aşamasında. Sahadaki temaslarımızın da doğruladığı üzere, başkan ve eşi alıkonulmasına rağmen, madurist devlet aygıtının sürekliliği korunuyor; bugün bu süreklilik geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez şahsında somutlaşıyor. Askerî ve sivil yöneticiler, bürokrasinin üst katmanları, PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) liderliği ve Bolivarcı iş çevrelerinin farklı fraksiyonları – en azından şimdilik – birlik görüntüsü veriyor.

Burada belirleyici unsur ordunun tutumudur. Ordu, Bolivarcı sivil-askerî ulusal hareketin ve özellikle 2014 ile 2017–2019 krizlerinden bu yana Maduro’nun siyasal kontrolünün temel dayanağıdır.

Delcy Rodríguez’in yanında, 2013’te Hugo Chávez’in ölümünden bu yana iktidarda olan madurizmin başlıca isimleri görülüyor. Bunların başında rejimin güçlü adamı sayılan, polisi elinde tutan, orduyla ve Çin’le güçlü bağları olan Diosdado Cabello geliyor. Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Vladimir Padrino López (Ocak yenilgisine rağmen görevden alınmadı) desteğini açıklamış durumda. Ulusal Meclis Başkanı Jorge Rodríguez de (Delcy Rodríguez’in kardeşi) chavizmin ve madurizmin kilit isimlerinden biri.

Eleştirel sol içinde ve hatta bazı görevdeki bakanlar dahil olmak üzere chavist çevrelerde, rejimin bir kesiminin ya da en azından bazı üyelerinin ABD’nin azami baskısı ve vaat edilen ödüller karşısında Maduro’yu önceden “bırakmış” olup olmadığı tartışılıyor. ABD’de hapsedilen başkanın Trump’la yürüttüğü fakat başarısızlıkla sonuçlanan müzakerelerin ardından, yakın çevrede “ihanetler” ya da kopuşlar yaşanıp yaşanmadığı sorgulanıyor.

Mevcut bürokrasinin bir bölümü – özellikle üst düzey askerî yetkililer – petrol ve madenler üzerindeki ekonomik çıkarlarını koruma, olası bir rejim değişikliği durumunda dokunulmazlıklarını pazarlık konusu haline getirme arayışında. Ancak bugün (özellikle geniş, ulusal ve özerk bir halk direniş hareketinin yokluğunda) ne ölçüde etkili olabilecekleri belirsiz.

Gerçek şu ki, Pentagon’un beklenen ya da en azından mümkün görülen saldırısına karşı süratli ve örgütlü bir siyasal-askerî tepki gösterilemedi; üstelik silahlı kuvvetlerin sürekli alarm halinde olduğu varsayılıyordu. Son yıllarda özellikle Caracas’ı ve hava sahasını korumak amacıyla Rus ve Çin yapımı hava savunma sistemlerine ve gelişmiş radarlara milyarlarca dolar harcanmıştı. Tüm bunların önceden etkisiz hale getirildiği anlaşılıyor; önlemler muhtemelen elektromanyetik silahlar kullanılarak ve kuşkusuz uzun soluklu bir istihbarat çalışmasıyla alt edilmişti.

Bu açıdan pek çok bilinmez var; ancak koordineli bir ulusal savunma hareketi görülmedi. Bu durum sınırlı ölçekte iç işbirlikleri (aktif ya da pasif), komuta zincirindeki zafiyet ya da Genelkurmay’ın iktidarın yeniden örgütlenmesini bekleyen bilinçli stratejik pasifliği anlamına mı geliyor? Miraflores’te tartışmalar sürüyor; Washington’un servisleri ise kontrolü elinde tutmak için söylenti ve sahte haberleri hararetle yayıyor.

Bu bozgunun ağır bedelini 110’dan fazla kişi (sivil ve asker) ödedi. Maduro’nun kişisel koruma birliği üyeleriyle, çatışmalarda öldürülen 32 Kübalı ajan bunların arasında yer alıyor.


Delcy Rodríguez’in iç politikadaki konumuna gelince, öncelikle olağanüstü hâlin güçlendirildiğini teyit etti (dolayısıyla bir “açılım” perspektifinden epey uzağız). Ardından 1999–2025 dönemini kapsayan ve “demokratik birlikte yaşama” adı verilen geniş kapsamlı bir af yasasını destekledi. Parlamento tarafından kabul edilmesi halinde bu yasa, yüzlerce siyasi tutuklunun – belirli koşullarla – serbest bırakılmasını mümkün kılabilir. Tasarı, Venezuela’da düşünce suçlularının (siyasi suç isnadıyla ya da “kamu görevlilerini eleştirme” gerekçesiyle tutuklananların) varlığını resmen kabul etmiş oluyor. Yasa, cinayetleri ya da özellikle aşırı sağ tarafından işlenen ağır şiddet eylemlerini ve yolsuzluk suçlarını kapsamıyor (bu yönüyle olumlu görülüyor). Bu af girişimi aynı zamanda tutuklu yakınlarının oluşturduğu çeşitli kolektiflerin yoğun seferberliğinin de ürünü.

Daha genel olarak ise Rodríguez kardeşler, Trump ve Marco Rubio’nun saldırıdan hemen sonra düzenledikleri basın toplantısında gururla ilan ettiklerini teyit eder görünüyorlar: ABD ile yeni bir “işbirliği” döneminin başlamasına, özellikle de petrol endüstrisinin emperyalist vesayet altında “yeniden inşasına” hazır olduklarını belirtiyorlar. Manevra alanları kuşkusuz sınırlı. Cumhurbaşkanı yine de ülkeni egemenliğini koruma gereğini tekrarlıyor, Maduro ve Flores’in derhal serbest bırakılmasını talep ediyor ve televizyon konuşmalarında anti-emperyalist tonlar kullanıyor. Buna karşın CIA Direktörü John Ratcliffe Caracas’ta ağırlandı, hatta madalyayla ödüllendirildi! Trump ise “ABD ile Venezuela artık iyi çalışıyor” diyerek yeni bir saldırıyı iptal ettiğini duyurdu… Şubat başında ABD’nin enerji bakanının geçici başkan tarafından güler yüzle karşılanması ve yeni emperyal düzenin planlanması, ülke egemenliğine bağlı birçok Venezuelalıda büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Soru: Emperyalizmin baskısı altında ve Trump’la işbirliği içinde bir “Maduro’suz madurizm” ne ölçüde örgütlenebilir? Neden chavistlerde ve halk kesiminde güçlü hareketlilikler görülmedi?

Trump’ın tercihinin, 2024 başkanlık seçimlerinde aday olan ve seçim hilesi gerekçesiyle diskalifiye edilen Edmundo González ile aşırı muhafazakâr, neoliberal ve ABD yanlısı muhalefetin simgesi María Corina Machado’yu “tahta” oturtacak bir rejim değişikliği olduğu düşünülüyordu. Ancak Machado en azından şimdilik Trump tarafından alenen aşağılanıp kenara itildi; ABD’nin otokratına Nobel Barış Ödülü madalyasını hediye etmesi de durumu değiştirmedi. Trump’ın hesabı açık: Devlet aygıtına ve madurizme yaslanmak; çünkü onların ülkeyi fiilen kontrol ettiğini, ordunun temel desteğini ve zayıflamış olsa da gerçek bir toplumsal tabanlarını (halkçı chavizm) koruduklarını tespit etmiş durumda. Bu potansiyel direnişleri arzuladığı doğrultuya çekmeye çalışırken aynı anda büyük bir siyasal-askerî ve ekonomik baskı uyguluyor. Washington’un hesabına göre Corina Machado ve Edmundo González, doğrudan emperyalist destek olmaksızın – hatta kara birlikleri olmadan – ülkeyi kısa vadede zorla yeniden örgütleyemez. Irak benzeri bir senaryo Trump için düşünülemez ve çok maliyetli olur; zira MAGA tabanı oldukça eleştirel duruyor, ABD içi durum gergin (özellikle ICE karşıtı büyük mücadeleler sürüyor) ve ara seçimler (Kasım ayında) yaklaşıyor.

Soru: Yine de devlet aygıtı ve “boliburjuvazinin” böylesi bir altüst oluşa uyum sağlayabilmesi şaşırtıcı.

Herkes beklemede. Geçici Venezuela hükümeti, söylediğim gibi, hem kendi halkına hem dışarıya karşı çelişkili sinyaller veriyor. Ancak düşüş sert oldu; özellikle yıllarca süren “Bolivarcı Devrim”den beslenen kitlesel bir anti-emperyalist ulusal direnişin mümkün olduğuna inananlar için. Bu aşamada korku ve belirsizlik hâkim. Maduro’nun serbest bırakılması için on binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldı, ancak bunlar görece sınırlıydı ve pek de spontane değildi.

Bu aslında çok şaşırtıcı değil. Bir yanda ABD emperyalizminin devasa askerî asimetrisi ve azami siyasal baskısı söz konusu; üstelik bölgesel konjonktür de elverişsiz. Öte yandan, on yılı aşkın süredir otoriter bir çözülme, siyasal çöküş ve Chávez’in ülkesi ile 2000’li yıllarda Bolivarcı sürecin temsil ettiği ilerici, ulusal-halkçı, “sezaryen yeniden dağıtımcı” ve anti-emperyalist ivmenin ekonomik yıkımı söz konusu.

Madurizm, chavizmin en sorunlu yönlerini derinleştirdi ve iktidarda yeni bir oligarşi haline gelen boliburjuva kastını pekiştirdi. Bu kesim petrol ve madenlerden elde edilen dövizleri ve bazı kamu varlıklarını mülksüzleştirme ve yolsuzluk yoluyla eline geçirdi. Önce muhafazakâr ve emperyalizm yanlısı muhalefeti bastırdı, seçilmiş parlamentoyu bir dönem kapattı ve yetkileri yürütme etrafında topladı; ardından sol muhalefete de yöneldi, dünün müttefiklerine (özellikle Venezuela Komünist Partisi – PCV) karşı harekete geçti, sendikacıları, eski chavist yöneticileri ve bakanları hapse attı.

İç durum, ABD’nin yıllarca süren ablukası ve binlerce haksız yaptırımıyla ağırlaştı, hatta katlandı; 28 milyonluk ülkeden 8 milyon Venezuelalının göç etmesine yol açtı.

Son yıllarda ağır ama sürekli bir makroekonomik toparlanma gözleniyor; bu toparlanma özellikle petrolleri çıkarma işinden sorumlu Delcy Rodríguez’in pragmatik yönetimiyle özdeşleşiyor. Ancak birçok Venezuela sendikasının belirttiği gibi, Maduro dönemindeki ekonomik, politik ve çalışma konulu haklar, “21. yüzyıl sosyalizmi”nden ziyade neoliberal bir distopyaya; temel hakların yıkımına ve ekolojik açıdan felaket sonuçlar doğuran bir extractivist ileri atılıma benziyor. Geniş bir sendikal cephe Ocak ortasında grevlerle harekete geçmeyi planlamıştı; ancak Trump’ın savaş çılgınlığı bu projeyi sekteye uğrattı.

Bu koşullarda, meşru bir ulusal hükümet etrafında seferber olmuş halk tabanına dayanan, geniş ve çok partili bir anti-emperyalist direnişin ortaya çıkma imkânı görünmüyor. Trump yönetimi de bunun tamamen farkında. Nisan 2002’de Hugo Chávez’in CIA ve yerel patronaj ağlarınca tarafından desteklenen bir darbeye maruz kaldığı ve güçlü bir halk mobilizasyonu sayesinde – “barrios”ların ayağa kalkmasıyla – kurtarıldığı, askerlerin de emperyalizm yanlısı darbeyi reddetme eğilimi gösterdiği dönemden çok uzağız.

Buna rağmen, sivil-askerî aygıt içinde hâlâ ulusal-halkçı perspektife bağlı ve yeni sömürgeci vesayete direnmeye hazır kesimlerden söz etmek mümkün mü? Halkçı chavizm, eleştirel sol, sendikalar ve toplumsal hareketler ciddi biçimde zayıflamış durumda; bazıları demoralize olmuş, bazıları ise kooptasyon yoluyla sisteme entegre edilmiş. Yine de başlangıç döneminin chavizmine dair bir hafızaları ve yer yer ayakta kalmış kolektif, komünal deneyimler hala mevcut. Ancak nüfusun küçümsenmeyecek bir bölümü, büyük bir resignasyonla, bu yeni krizin belki ülkenin boğulmuşluğunu hafifletebileceğini, ABD sermayesinin ekonomik toparlanmayı hatta milyonlarca sürgünün geri dönüşünü sağlayabileceğini düşünür gibi görünüyor.

Soru: Yankee fosil kapitalizmi ile boliburjuvazi arasında zoraki bir ortak yönetim mi kurulacak? Siyasal düzlemde hükümet, çıkarlarını korumak ve bu yarı-protektora koşullarında ülkeyi yönetmeye devam edebilmek için “emperyalizm yanlısı” bir işbirliğine mi gidecek? Kısa vadede bir geçiş süreci ya da seçimler gündemde değil; ancak orta vadede herkes tarafından öngörülüyor. İktidarın milliyetçi bir tepki göstermesi mümkün mü?

Her hâlükârda, Rodríguez’in “ilerleme” (sic) olarak savunduğu ve yeni kabul edilen hidrokarbon yasası, Maduro’nun son aylarda başlattığı liberalleşmeyi derinleştiriyor. Devletin kaynaklar üzerindeki egemenliğini ve 1999 Bolivarcı Anayasası’nın yönelimlerini, ABD’li çokuluslu şirketler lehine radikal biçimde sorguluyor. Bu tarihsel bir geri adımdır! ABD petrol üretimini belirleyecek. İlk etapta 50 milyon varile el koyacaklarını ve gelecekteki petrol gelirlerinin bir bölümünün Katar’da tutulup kamu hizmetlerinin finansmanı için damla damla geri verileceğini – kendi takdirlerine göre – açıkladılar…

Bu koşullarda halk sınıflarının hem Trump’ın vesayetini reddetmek hem de ülkenin gerçek demokratikleşmesini talep etmek üzere özerk biçimde yeniden örgütlenme kapasitesi ne olacak? Yıllarca süren büyük maddi yoksullaşma ve otoriter sapmaların ardından, bu yeni sömürgeci baskı bağlamında bu kilit bir sorudur.

Soru: Trump, sözde ABD’den “çalınmış” petrol kaynaklarını geri almak istediğini söylüyordu.

ABD’li satrap, hiçbir dolambaçlı ifade kullanmadan yağma isteğini ve ülke üzerindeki denetimi yeniden ele geçirme arzusunu ilan ediyor. Tarihsel olarak, 1914’te petrolün keşfi ve ilk kuyuların açılmasından itibaren, özellikle 1960’larda Yankee çokuluslu şirketlerin denetimi altındaki “altın çağ” döneminde, bu şirketler petrolden devasa ve ölçüsüz kârlar elde ettiler; örneğin Suudi Arabistan ya da Orta Doğu’dan bile daha yüksek.

Bu geçmiş, bugün ABD’de iktidardaki oligarşinin zihniyetinde yer etmiş; mülksüzleştirme yoluyla “vahşi” bir birikim modeline dönme iradesi var. Trump “dışlandıklarını” söylediğinde, akla ilkin 1976’daki (Carlos Andrés Pérez dönemindeki) millileştirme gelse de, aslında daha doğrudan 2007’ye atıf yapıyor: Chávez’in karma şirketleri PDVSA lehine yeniden düzenlediği ve bugün ana rezervin bulunduğu Orinoco Petrol Kuşağı’ndaki üretimin büyük bölümünü millileştirdiği döneme. Bu rezerv belki 300 milyar varil! Küresel ölçekte kanıtlanmış en büyük rezerv; ancak çok ağır, arıtılması son derece pahalı bir bitüm.

Milyarder Trump’ın istediği şey, bu rezervin yeniden Exxon, Chevron ve büyük ABD şirketlerinin ağına düşmesi ve küresel ham petrol fiyatını dikte etme gücüne kavuşmak (Venezuela OPEC’in merkezi aktörlerinden biridir). Gerçekte bu o kadar kolay değil: ihracatın %80’i şu an Çin’e gidiyor ve altyapı son derece harap durumda (yine de günlük 800.000 varil üretim sürüyor). Her hâlükârda büyük yatırımlar gerekiyor; bazıları 60 milyar dolardan, hatta birkaç yıl içinde 100 milyar dolardan söz ediyor. Ancak bunun için bu kapitalistlere uzun vadeli siyasal ve toplumsal istikrar garantisi verilmesi ve Çin’in gerçekten devre dışı bırakılması ya da en azından marjinalleştirilmesi gerekir. Gerçekten bir yeniden sömürgeleştirme perspektifi söz konusu olabilir.

Aynı zamanda enerji ve petrol ekseni – Trump’ın sözleriyle “Venezuela’da para yerin altından çıkıyor” – açıkça ortada olsa da, bana göre, asıl belirleyici olan jeostratejik boyutu analiz etmek gerekir. Bu boyut Marco Rubio tarafından da sert bir dille ifade ediliyor: tüm bölgeyi disipline etmek, Güney Amerika’yı tehdit etmek. Hedefte ise hâlâ göreli bir jeostratejik özerklik kapasitesine sahip olan Brezilya var. Aynı anda Karayipler alanını yeniden hizaya sokmak ve özellikle Küba’yı – Marco Rubio’nun Miami çevresinin takıntısı – doğrudan müdahale yerine “olgun bir meyve gibi” düşürmek hedefleniyor. Küba, Caracas’taki temel müttefikini ve petrol tedarikini kaybediyor; ada ekonomisi ise 1990’ların başındaki “barış zamanında özel dönem”den bile daha kötü, tükenmiş bir durumda. Ada bugün açık tehdit altında; bu Latin Amerika egemenliği açısından büyük bir yenilgi olurdu. Aynı zamanda Kolombiya ve Meksika’ya da gözdağı veriliyor; her iki ülke de hâlâ ilerici hükümetler tarafından yönetiliyor ve bölgesel satranç tahtasında göreli bir özerklik kapasitesine sahip (Kolombiya’da seçimler yaklaşıyor ve baskı güçlü olacak).

Geçen Aralık’ta yayımlanan Beyaz Saray’ın “Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSSS) belgeleri, uluslararası ilişkileri altüst etme ve hatta dünya düzeninin giderek “faşizanlaşması” yönünde bir iradeyi doğruluyor. Éric Toussaint bu konuda ayrıntılı bir çalışma yayımladı. Yeniden yırtıcı devletler çağına, emperyalist gangsterliğe (aslında hiç kaybolmamış olan bir olguya) giriyoruz; burada yalnızca çıplak güç belirleyici. Latin Amerika onların arka bahçesi sayılıyor; Avrupa ölçeğinde ise Putin’in az çok istediğini yapabileceği varsayılıyor (Avrupa burjuvazisi zayıflığı ve bölünmüşlüğü nedeniyle küçümseniyor), Ukrayna dâhil. Çin ise “sistemik” gerçek düşman olarak görülüyor: Latin Amerika’da zayıflatılması ve Güneydoğu Asya’da çevrelenmesi gereken bir Orta Krallık.

Trump yönetimi, bir zamanların hegemonik imparatorluğunun gerilemesine karşı dünyayı yeniden kesip biçiyor. Kapitalizmin dördüncü çağında, büyük iklimsel ve ekolojik kırılmalar çağında uluslararası ilişkilerin bu yeni evresi her zamankinden daha tehlikeli: devletler arası ilişkilerin yeniden askerîleştirilmesi ve kıtasal ölçekte askeri çatışmalar dönemi. Gilbert Achcar’ın tanımladığı “yeni soğuk savaş” – blok karşı blok – giderek daha fazla açık biçimde, “sıcak” çatışmalarla ve sömürgeci şiddetle doluyor; Gazze’deki soykırım bunun en çarpıcı örneklerinden.

Soru: Latin Amerika’daki bu yeniden sömürgeleştirme sürecini nasıl görüyorsun? Çin şu anda bölgenin birinci ticaret ortağı.

Bir süredir kapitalist ve emperyalistler arası sistemin “çoklu kriz” (polycrise) durumundan söz ediyoruz. Büyük güçler 2008 krizinden gerçek anlamda toparlanamadı; daha geniş bir çerçevede “seküler durgunluk” uzun dalgası içindeyiz. Küresel değer zincirleri yeniden örgütleniyor ve dünya ölçeğinde sermayenin aşırı yoğunlaşması söz konusu. Bu aşamada mevcut birinci güç – ABD – gerileme sürecinde ve alan, kaynak, pazar ve jeostratejik projeksiyon kapasitesini şiddet yoluyla geri kazanmak istiyor.

Bu bağlamda Lenin, Rosa Luxemburg, Ernest Mandel ya da Samir Amin’in emperyalizm üzerine yazdıklarına dönmek ilginç; elbette bunları bir “vahiy” gibi okumadan. Aynı şekilde merkez-çevre ilişkileri, eşitsiz ve bileşik gelişme kuramı ya da 1970’lerdeki bağımlılık teorisi tartışmaları da zengin referanslar sunuyor. Emperyalizm çağının sona erdiğini ya da devletler-üstü bir “süper-emperyalizm”in dünyayı yöneteceğini düşünenler ciddi biçimde yanıldılar. Teyit edilen şey, güçlü ulus-devletlere ve ulusal askerî güçlere dayanan, hiyerarşik ve rekabetçi bir emperyalistler arası sistemdir. Çokuluslu şirketler ve finans kapital bu sürece eşlik ediyor.

Bu bağlamda, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan “yarımküresel güvenlik” ve ulusal güvenlik doktrini fikri, son derece şiddetli bir biçimde yeniden teyit ediliyor. Monroe Doktrini, Roosevelt eklemesi ve “top gemisi diplomasisi” Trump yönetimi tarafından gürültülü ve sert bir biçimde “Donroe” doktrini olarak yeniden canlandırılıyor. Bu dünya görüşüne göre artık temel sorun Çin’in her alandaki rekabeti: teknoloji, altyapı (Big Tech ve parasal altyapı dahil) ve jeopolitik güç (henüz askerî düzeyde olmasa da). Benjamin Bürbaumer’in çalışmaları bu konuda aydınlatıcı: 1990’lardan bu yana Çin’in kapitalist gelişimi, ABD hegemonyası altındaki küreselleşmeyi ve dolar merkezli sistemi doğrudan tehdit ediyor. Çin, Latin Amerika’da ticari ve ekonomik düzlemde ABD’yi yerinden ediyor: Brezilya, Peru, Şili ve tüm Güney Amerika’nın birinci ticaret ortağı. Bu dinamik neredeyse geri döndürülemez görünüyor. ABD değer zincirlerine sıkı biçimde entegre olmuş Meksika’da bile (özellikle serbest ticaret anlaşmaları üzerinden), Çin ikinci ticaret ortağı; hatta Çin şirketleri ABD sınırında doğrudan yatırımlar yapmış durumda.

Trump bunu açıkça söyledi ve tekrar ediyor: Panama Kanalı’nın Pasifik ve Atlantik girişlerindeki limanların Çin tarafından kontrol edilmesi kabul edilemezdi. Siyasal baskı ve milyonlarca dolarlık hamlelerle durumu değiştirdi; Panama yeniden tamamen yıldızlı bayrak altında bir kanal haline geldi. ABD’nin araçları: çok sayıdaki askerî üs, Dördüncü Filo’nun konuşlandırılması, askerî, enformasyonel ve ekonomik düzlemde sıkı kontrol. Çin’in ise şu aşamada bölgede gerçek askerî araçları yok.

Kolombiya ile ilişki bu açıdan merkezi önemde; zira bu ülke şimdiye kadar “Plan Kolombiya” aracılığıyla, gerillalar ve “narcos”la mücadele bahanesi altında, Güney Amerika jeostratejisinin anahtar taşıydı. Orta Amerika ve Karayipler bölgesi ise daha kolay denetlenebilir kabul ediliyor (Küba direnmeye devam etse de). Bu durum Trump ile Başkan Petro arasındaki sert diplomatik gerilimleri açıklıyor; her ne kadar müzakereler sürse de.

Bu titanlar mücadelesinin sonucu belirsizdir – Javier Milei’nin Arjantin’inde bile Çin ticari ilişkilerde merkezi konumunu koruyor. Dolayısıyla mesele yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ideolojik boyutlar da taşıyor: Trump “kendi” güçlerini, bölgesel aşırı sağları, Milei’leri, Bolsonaro’ları, Kast’ları güçlendirmek istiyor ve seçim müdahaleciliği uyguluyor; Arjantin’deki ara seçimlerde yaptığı gibi. Honduras’ta yakın zamanda bunu başarıyla gerçekleştirdi; Şili’de yeni seçilen Pinochetçi Kast’a, Ekvador’daki muhafazakâr milyarder Noboa’ya, Bolivya’daki liberal-muhafazakâr sağa dayanmayı sürdürecek ve Brezilya’daki Lula gibi görece ılımlı hükümetlere bile baskı uygulayacak: “Bize direnirseniz düşman sayılırsınız; düşman olursanız yüzde 40–50 gibi benzeri görülmemiş gümrük vergileri uygularız ya da Venezuela’da yaptığımız gibi askeri tehditte bulunuruz.”

Bu güç gösterisi – Grönland’a yönelik hamlelerde de görüldüğü gibi – ABD’nin artık yalnızca güç projeksiyonu değil, aynı zamanda “soft power”, rıza ve hegemonya üretme kapasitesi olan bir hegemon olmaktan uzaklaştığını gösteriyor. Artık temsil edilen şey, siyasal-askerî güç dengelerine ve ticari “fermanlara” dayalı çıplak tahakküm; arka planda ise hizaya gelmeyenlere – gerekirse Avrupa ve NATO müttefikleri dahil – ekonomik ya da sömürgesel yıkım tehdidi var.

Soru: Uluslararası işbölümünü ve değer zincirlerini yeniden düzenlemek son derece karmaşık; bu nedenle son derece baskıcı hükümetler gerektirecek. Venezuela’da bile bu durum, Trump’ın ya da başkalarının “demokratik açılım” diye sunmaya çalışacakları şeyle hızla çelişebilir.

Aynen öyle. ABD fosil kapitalizmini ve büyük petrol tekellerini temsil eden bazı figürlerin son açıklamaları dikkat çekici. Bu şirketler Venezuela petrolünün “yeniden fethedilmesi”nin gerektireceği devasa yatırımlar konusunda kuşkularını ve çekincelerini dile getirdiler; siyasal istikrar sağlanmadan (ki bu da pahalı ve baskıcı bir protektora rejimi gerektirebilir) geleceğe dair yeterli garanti görmüyorlar. Trump onları kabul etmek ve desteğini yinelemek zorunda kaldı. Buna karşılık Çinli yetkililer Venezuela’daki müttefiklerine yönelik saldırıyı kınadılar; ancak askeri ekipmanlarının etkisiz kalması onlar için ciddi bir darbe oldu.

Xi Jinping’in Latin Amerika özel temsilcisi, Trump’ın baskınından yalnızca saatler önce Caracas’ta Maduro ile uzun bir görüşme yapmıştı… Buna rağmen Çin yeni stratejik belgeler yayımlayarak ABD emperyalizmine karşı olduklarını, Latin Amerika ülkeleriyle “dostane” işbirliği ve teknoloji transferine açık olduklarını vurguladı; ABD’nin savaşçı tutumuna karşı bir çizgi bu. Çin tehdidin farkında ama bir zayıf noktası var: enerji bağımlılığı (petrol ihtiyacının yüzde 70’ini dışarıdan karşılıyor). Çinli liderler Venezuela’daki geri adımına rağmen Latin Amerika’daki etkilerini “karşılıklı saygı” söylemiyle pekiştirmeye çalışacak; Trump’la yarımkürede doğrudan çatışmaya girmeden. “Kazan-kazan” söylemi öne çıkıyor; fakat Çin–Latin Amerika ilişkisi son derece asimetrik: daha fazla hammadde, mineral, tarım arazisi ve agro-endüstriyel ürün talep ediliyor. 2035’e kadar bölgede 700 milyar dolarlık yatırım hedeflediklerini açıkladılar. Yeni açılan Chancay mega limanı “Kuşak ve Yol” girişiminin bölgedeki amiral gemisi. Ancak ekonomik yavaşlama Çin’i de etkiliyor.

Çin Komünist Partisi çok taraflılık, BRICS ve “Küresel Güney” söylemini sahipleniyor olsa da, pek çok militan Çin kapitalizminin gerçek bir özgürleşme ve kalkınma alternatifi sunmadığının farkında. Gazze’deki katliamlar karşısındaki sessizlikleri ya da Netanyahu’ya doğrudan veya dolaylı destekleri bunu gösterdi. Başka bir küresel düzen savunuyorlar, evet; ama bunun Güney halklarının kurtuluşu anlamına geleceği garanti değil.

Latin Amerika, iki tektonik plakanın kesişiminde: kriz içindeki şiddetli ve hâlâ baskın bir emperyalizm ile yüzyıl ölçeğinde potansiyel bir hegemonya adayı. Bu aşamada ABD dünya askeri harcamalarının yüzde 36’sından fazlasını gerçekleştiriyor. Bu muazzam bir oran. Dünyaya yayılmış 250 bin ABD askeri var; Çinlilerin birkaç yüz, Rusların ise 30–35 bin civarında. Trump bu devasa askeri-sanayi güce dayanarak ABD’yi küresel ölçekte yeniden “dokunulmaz” bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor.

Soru: Bu saldırıya Latin Amerika’da direnişler var mı? “İlerici” hükümetlerin tutumu ne?

İlerici ya da merkez-sol hükümetler Venezuela’ya yönelik saldırıyı, Başkan Maduro’nun kaçırılmasını, uluslararası düzenin ihlalini ve komşu bir ülkenin egemenliğinin çiğnenmesini kınadılar. Lula, Meksika’da Claudia Sheinbaum, Şili’de Boric ve özellikle Kolombiya’da Gustavo Petro bunu dile getirdi; bu Maduro rejimine destek anlamına gelmiyor elbette.

Lula esas olarak diplomatik düzlemde ve oldukça temkinli biçimde müdahil oldu: uluslararası uyuşmazlıkların meşru çözüm alanı olarak BM’nin acil toplanmasını talep etti, Amerikan Devletleri Örgütü’nü harekete geçirmeye çalıştı; ancak aynı zamanda belirli bir çaresizlik sergiledi ve Maduro’nun serbest bırakılmasının öncelik olmadığını söyleyerek Caracas’la arasına mesafe koydu. 2000’lerde ulusal-halkçı hükümetlerin UNASUR, CELAC ve hatta ALBA aracılığıyla güçlü işbirliği ve ortaklaşma kapasitesi vardı; bugün ise yeniden parçalanma söz konusu.

Güney Bankası ya da ortak alternatif para birimi projeleri artık gündemde değil. José Martí’nin “Patria grande” (Büyük Latin Amerika Yurdu) ideali gerilemede; milliyetçilikler ve aşırı sağ yükselişte; Bolivarcı deneyimin çöküşü tüm bölgeyi etkiliyor; Küba boğuluyor ve tehlikede; Bolivya’daki MAS bölünüyor; Boric deneyiminin yerini Kast alıyor vb. Mevcut ilerici hükümetler (Brezilya, Kolombiya, Meksika, Uruguay) görece izole görünüyor; her ne kadar Petro ve özellikle Claudia Sheinbaum çok sınıflı ve sağlam bir toplumsal-elektoral taban oluşturmuş olsalar da.

Böyle bir bağlamda belirleyici faktör “aşağıdan” direnişler olacaktır: sınıf mücadeleleri, halk hareketleri, feminist, köylü ve yerli mücadeleler; hükümetlerin pozisyonundan bağımsız olarak kendi kaderini tayin ve ulusal egemenlik için. Bölgesel düzeyde ve Trump’a karşı daha güçlü bir konum elde etmenin – hatta iktidardaki sol hükümetler için bile – yolu, anti-emperyalist tarihsel ufku hâlâ kolektif bilinçte taşıyan seferber olmuş bir halka dayanmak olurdu. Oysa Brezilya’da ya da Şili’de Boric yönetiminde ilerici siyaset daha çok mücadeleleri ve mobilize aktörleri pasifleştirme yönünde ilerledi. Venezuela’dan söz etmeye bile gerek yok. Maduro hükümeti direnişleri ya kooptasyonla ya baskıyla etkisizleştirdi; bunu doğrudan yapmadığı yerde ise ekonomik çöküş ve yaptırımlar devreye girdi.

Hâlâ bazı “komünler” ve desteklenmesi gereken cesur öz-örgütlenme deneyimleri var; fakat kırılganlar.

Bu, şu anda hiçbir mobilizasyon ya da direniş olmadığı anlamına gelmiyor. Sandino’nun ve zapatistlerin kıtası hâlâ mücadelelerle dolu. Brezilya’da bunu son dönemde açıkça gördük; Topraksızlar Hareketi (MST), lulizmle ilişkisi üzerine yürüyen iç tartışmalara rağmen güçlü kalmayı sürdürüyor. Ekvador’da da Noboa’ya karşı CONAIE’nin (Ekvador Yerli Ulusları Konfederasyonu), kentli sendikaların ve ekoloji kolektiflerinin büyük mobilizasyonları yaşandı; Kasım 2025 referandumunda yeni bir ABD askeri üssü projesini ve anayasanın otoriter reformunu reddederek hükümete ağır bir siyasi yenilgi yaşattılar. Yani birçok ülkede hareketlilik var.

Feminist, yerli ve dekolonyal hareketlerin gücünden de söz edilebilir: örneğin Şili’de Kast’ın sosyal, ırkçı ve patriyarkal gerici politikalarına karşı bir umut kaynağı olabilirler. Ancak geçmişte ALCA projesine karşı 2005’te olduğu gibi kıtasal ölçekte bir mobilizasyon bugün yok. Gerçekten temel bir dayanak noktası olabilecek şey ise ABD’nin kalbinde giderek kitleselleşen mobilizasyonlar: “No King” hareketi, polis şiddetine ve göçmen karşıtı faşizan ICE uygulamalarına karşı mücadeleler, New York’ta Mamdani’nin zaferi, Demokrat Parti kurumsal yapısına karşı solun yeniden yapılanma çabaları…

Bununla birlikte, birçok ülkede yükselen bir neo-muhafazakâr, hatta gerici dalga var. Kartellerin ve uyuşturucu ticaretinin şiddeti, devlet ya da paramiliter şiddet ve zorunlu göçler gündelik hayatı ve medyayı kuşatmış durumda. Yakından bildiğim Şili’de bu çok açık. 2019’daki büyük halk ayaklanmasından (ağır biçimde bastırılmıştı) 2025’te José Antonio Kast’ın neo-Pinochetçi zaferine nasıl gelindiğini anlamak zorundayız. Bu, dünya neoliberalizminin simgesel ülkelerinden birinde tüm toplumsal ve siyasal sol için büyük bir yenilgidir.

Neo-faşizmlerin ve muhafazakâr aşırı sağların, halk sınıflarının önemli bir kesimi için bir “alternatif” gibi görünebildiği bir dönemden geçiyoruz. Solun itibarsızlaştığı ya da halk kesimleriyle bağını kaybettiği; muhafazakâr Evanjelik kiliselerin boşluğu doldurduğu bir dönem. Antikapitalist sol ise zayıf, sekter ya da inandırıcılıktan uzak kalabiliyor. Elbette bizim açımızdan aşırı sağ, sermayenin hizmetinde, çevre yıkımının, patriyarkanın, oligarşik tahakkümün, teknofeodalizmin ve ABD emperyalizminin hizmetinde ultra-gerici bir “alternatif”tir. Kast, Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılmasını açıkça alkışladı. Noboa da saldırıyı Latin Amerika için “harika bir haber” olarak niteleyen mesajlar paylaştı. Brezilya aşırı sağı da aynı çizgide. Bunlar Trump’ın “uşakları”. Oysa birkaç ay içinde Brezilya, Kolombiya ve Peru’da seçimler var. Kolombiya’da sağın geri dönüşü gerçek bir risk. Brezilya’da ise 80 yaşındaki Lula figürüne bağımlı kurumsal solun durumu ne olacak?

Soru: Küresel anti-emperyalist bir geçiş programı için hangi ipuçlarını verirdin?

Bu çok (hatta fazla) iddialı bir soru! Böyle bir yanıt kolektif olarak, yerel, ulusal ve küresel düzeylerde somut koşullara göre şekillenmelidir. Ancak şunu söylemek kolay: militarizasyonun, emperyalist saldırıların, savaşların, Gazze’deki soykırımın, Venezuela’nın işgalinin, halkların otoriter rejimlere boyun eğdirilmesinin, İran’daki kitlesel baskının ve genel faşizanlaşmanın içinde çözüm bulunamaz. Daniel Bensaïd’in dediği gibi, önce “hayır!” demek ve özellikle “havada kahverengi bir ton” varken zamanın ruhuna direnmek gerekir.

Latin Amerika bağlamında radikal ve militan solun inşa etmeye çalıştığı şey, mümkün olan en geniş ve en birleşik kıtasal anti-emperyalist direniştir; Venezuela ile dayanışma içinde ve yeni müdahalelere karşı. Ancak sahadaki yoldaşların dediği gibi, kıtasal mobilizasyon hâlâ aciliyetin çok gerisinde. İlk talep, aylardır Karayipler’de konuşlandırılmış devasa ABD armadasının derhal geri çekilmesi ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in hemen serbest bırakılmasıdır; kimin yöneteceğine yalnızca Venezuela halkının karar vereceği açık ilkesi temelinde.

“Güney” ülkelerinde bu, egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkını savunmak için geniş birleşik cephelerin kurulmasını gerektirir. Ancak bu tür cepheler, ulusal burjuvazilerden, her tür bonapartizmden ve son 25 yılda tüm çelişkilerini göstermiş kırılgan hükümetçi ilericiliklerden bağımsız, mücadeleci solun inşasını asla feda etmemelidir.

Bu aynı zamanda Latin Amerika’daki ve uluslararası alandaki “kampçı” akımlarla açık bir tartışma yürütmek anlamına gelir: “jeopolitik”, hangi emperyalizm olursa olsun (Trump’ınki dahil ama onunla sınırlı değil) otoriterliklere karşı mücadeleyi ve halkların koşulsuz savunusunu örtbas etmemelidir. “Kuzey” ülkelerinde acil görev, aktif ve somut bir enternasyonalist dayanışmanın inşasıdır. Fransa’da Venezuela etrafında henüz mütevazı biçimde başlatılan ve Küba için yeniden düşünülmeye başlanan girişimler bu yöndedir. Bu enternasyonalizm, kendi hükümetlerimizin dünya düzensizliğindeki sorumluluğunu ve Trump’a boyun eğişini teşhir etmeyi de içermelidir; Gazze bunu acı biçimde hatırlattı, Venezuela konusunda Macron hükümetinin tutumu da öyle. Mart 2026’da Porto Alegre’de yapılacak antifascist konferans önemli bir dayanak olabilir. Umut edilir ki bu, sekterlikten uzak biçimde ortak hedefler etrafında siyasal ve toplumsal güçleri bir araya getirebilecek uluslararası bir anti-emperyalist konferansa dönüşür: PT, PSOL, Brezilya CUT’u, kıtanın radikal sol kesimleri, Via Campesina, sendikal ve feminist güçler ve çeşitli toplumsal hareketler…

Somut alternatifler konusunda, öncelikle süregiden çılgın militarizasyona karşı “emperyalist savaşa karşı savaş” şiarını öne çıkarmaya çalışmalıyız; aynı zamanda Ukrayna’da, Filistin’de ya da Kürdistan’da olduğu gibi, silahlı biçimde özgürlük mücadelesi verenleri cesaretle destekleyerek. Bu “savunmacı” boyutun ötesinde ise, iklim krizinin, biyosferin ve biyoçeşitliliğin çöküşü bağlamında demokratik alternatiflerin kolektif ve “pozitif” biçimde inşasını düşünmek anlamına gelir. Yani post-kapitalist ve post-üretimci bir geçiş programı; hem ekososyalist hem de bilinçli bir küçülme (degrowth) perspektifi. Küçülme elbette zengin ülkelerde; ancak “adil” ve kesişimsel (sınıf, cinsiyet, ırk) ölçütlere göre farklılaştırılmış bir biçimde; ayrıca Güney ülkelerindeki oligarşiler için de küçülme. Kamu hizmetlerinin yeniden inşası, servetin radikal yeniden dağıtımı, yerelden küresele çok ölçekli ekolojik planlama; müzakereye, komünalizme, öz-örgütlenmeye ve demokratik denetime dayalı bir perspektif. Bu yaklaşım, toplumlarımızı ve bizleri bireyler olarak kesen sömürü ve tahakküm biçimlerini (ırkçılık, cinsiyetçilik, engellilik karşıtlığı vb.) da sorgular.

Bunların hiçbiri soyut bir mantra gibi ilan edilemez. Somut geçiş talepleri ve programları nasıl birlikte inşa edebiliriz? Hangi tarihsel deneyimlerden ilham almalı, hangi dersleri çıkarmalıyız? Sol yeniden nasıl “dünyayı büyüleyebilir”, milyonların duygularına hitap edebilir, iktidar sorununu ortaya koyan bir tarihsel blok kurabilir; ne kendini inkâr ederek ne de dogmatizme saplanarak? Önce hazır reçetelerden kaçınmak gerekir; 20. yüzyılın korkunç deneyimleri hâlâ hafızamızda.

Biliyoruz ki emeğin özgürleşmesi olmadan kurtuluş olmayacaktır. İşçi haklarının (hem ücretlilerin hem güvencesizlerin) yeniden inşası ilk pusula olabilir. Aynı zamanda kulaklarımızı ütopyalara ve somut deneyimlere açmalıyız. Latin Amerika, zapatizmin ve çeşitli devrimci süreçlerin toprağıdır; bu hareketler yaklaşık yirmi yıldır “iyi yaşam” (buen vivir) toplumunu inşa etmenin yollarını, yerli halkların kimi taleplerini ve komünal pratiklerini yeniden yorumlayarak tartışıyorlar. Kadın hakları ve patriyarkaya karşı feminist talepler için de aynı şey geçerli. Şili’de feminist hareketin “yaşamın güvencesizleşmesi”ne karşı neoliberalizme, göçmenlerin onurlu kabulüne ve yerli halkların haklarına karşı nasıl radikal ve bütünlüklü bir vizyon geliştirebildiğini gördük. Geçişleri düşünürken buradan başlamak; ülke ülke uyarlamak ama aynı zamanda bölgesel ve uluslararası dayanışmaları yeniden kurmak gerekir. Küreselleşmiş sermaye karşısında bu ölçeği de hesaba katmak zorunludur. Bunu yaparken, solun bir kesiminde – hatta dekolonyal çevrelerde bile – yükselen dar “vatanseverlik” söylemine kapılmadan; ama halk egemenliklerini çoklu ölçeklerde (ulusal ölçek dahil) birlikte yeniden inşa etmeyi hayal ederek.

Durumun, hâlihazırda yaşanan iklim felaketi tarafından belirlenmiş olduğunu düşünüyoruz; gerçek bir felaketi önlemek istiyorsak her şeyi bu temel üzerinde yeniden düşünmeliyiz. Troçki’nin 1938’de önerdiği meşhur “Geçiş Programı” baştan sona yeniden ele alınmalıdır. Dördüncü Enternasyonal’in çok dilli kolektif çalışması olan “Ekososyalist Devrim İçin Manifesto – Kapitalist Büyümeyle Kopuş” bu tartışmaya bu perspektifi sunuyor. Zorluklar devasa: Walter Benjamin’in güzel ifadesiyle “acil durum frenini çekmek” gerekiyor. Ancak meselenin büyüklüğü bizi felce uğratmamalı. Daniel Tanuro’nun yazdığı gibi: “Kötümser olmak için artık çok geç.” Trump, Netanyahu, Macron, Putin ve onların dünyası en kötüsünü yapabilecek kapasitede; biz de en iyisini düşünebilecek kapasitede olduğumuzu hissedelim.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Don Trump ve Dünya Siyasetinde Mafyavari Tarz – Gilbert Achcar

Dikkat çekici bir tarihsel tesadüf olarak, mevcut ABD başkanının adı sezgisel biçimde Don diye kısaltılabilir. Bu unvan, “efendi” anlamına gelen ve tarihsel olarak Sicilya’da güçlü toprak sahiplerini, daha sonra da mafya liderlerini tanımlamak için kullanılan bir ifadedir. Bu adlandırma, Francis Ford Coppola’nın Marlon Brando ve Robert De Niro’nun Don Corleone rolünde oynadığı Baba (The Godfather) film serisi sayesinde ABD’de ve tüm dünyada yaygın olarak bilinir hâle geldi.

Gerçek şu ki Donald Trump’ın dünya siyasetindeki tarzı, mafyavari bir davranışa oldukça benzemektedir. İşte Don Trump’ın küresel sahnede kullandığı bazı mafyavari yöntemler:

  1. Haraç ve gasp: Bu, mafyanın en yaygın uyguladığı yöntemdir.
    Don Trump’ın gümrük tarifelerini kullanımı, mafyanın haraç yönteminin birebir karşılığıdır. Birçok ülkeyi, ABD’den ithalatlarını artırmaya, bu ülkeye daha fazla yatırım yapmaya ve başka tavizler vermeye zorlamak için baskı altına aldı. Çeşitli ülkelere karşı sürekli ve sistematik biçimde gümrük tarifesi tehdidini kullanarak, ticari ya da hatta siyasi amaçlarla (örneğin, neo-faşist müttefiki eski Brezilya başkanı Jair Bolsonaro’nun hapse girmesini engellemeye çalıştığında olduğu gibi) kendi iradesini dayatmaya çalıştı. Gümrük tarifelerinin nihayetinde Amerikalı tüketiciler tarafından ödendiği düşünüldüğünde, Don Trump’ın bu politikası aynı zamanda Amerikan halkından para sızdırmanın bir yoludur –yani zenginlere yaptığı büyük vergi indirimleri ile sürekli artan askerî harcamaların yarattığı dev açığı finanse etmek için kullanılan gerici bir vergi türü.

Haraç sisteminin bir diğer yönü, “koruma” karşılığında alınan bedeldir. ABD’nin Körfez petrol monarşilerinden sağladığı çıkarlar, bu modele oldukça tipik bir örnektir: İran ve bölgesel müttefiklerine (Kuzey Yemen’deki Husiler gibi) karşı sağladığı askerî koruma karşılığında bu ülkelerden çeşitli avantajlar elde etmektedir. Don Trump’ın İran’a yönelik mevcut saldırganlığı, ABD’nin Körfez monarşilerinin –en başta en zengini olan Suudi krallığı –koruyucusu olarak oynadığı rolün doruk noktasıdır.

  1. Şiddet, yıldırma ve taşeronlaştırma:
    Don Trump’ın haraç uygulaması yalnızca ekonomik zorlamayla sınırlı değildir. Çeşitli ülkelere baskı uygulamak için şiddet kullanma tehdidini de açıkça devreye sokar –NATO üyesi Danimarka gibi ABD müttefiklerini bile, Grönland’ın kontrolünü devretmeye zorlamak için yıldırmaya çalışmıştı. Ancak daha da önemlisi, Don Trump Washington’un iradesini diğer devletlere dayatmak için fiilen şiddete başvurdu.

Önceki ABD başkanlarının aksine, o dünya genelinde demokrasiyi yayma iddiasında bulunmaz: bu, kesinlikle mafyavari dünya görüşüne ait değildir. Bunun yerine, Venezuela gibi direnç gösteren rejimleri, oldukları hâliyle Washington’un iradesine ve çıkarlarına boyun eğmeye zorlamaya çalışır. Venezuela’da yaptığı da budur: ülkenin başkanını mafyaya özgü bir yöntemle kaçırarak hükümetini ABD ile Washington’un koşulları altında işbirliği yapmaya zorladı. Küba’yı ise, adayı siyasi bağımsızlığından vazgeçmeye zorlamak amacıyla boğmaya çalışıyor. Don Trump şu anda İran’ı bombalamakla meşgul; amacı bu ülkenin rejimini kendi iradesine uymaya zorlamak. Mevcut saldırı, Don’un İran’ın Yüce Lideri’ni infaz için işaretlediği bir “ölüm öpücüğü” ile başladı. Mafyanın tipik geleneğine uygun biçimde, bu suikastı taşeron bir suç grubuna, Benjamin Netanyahu’nun liderliğindeki İsrail devlet mafyasına devretmiş; onu savaşında yardımcı bir güç olarak kullanmıştır.

  1. Aileler ya da hiyerarşik klanlar: Don Trump, bir dizi sottocapi (alt patron) ve consiglieri (danışman) üzerinde hüküm sürer.
    En tepede, Trump ailesi, Don’un “vaftiz babası” olarak yönettiği Corleone klanının karşılığıdır. Oğulları, adı mafyavari pratiklere oldukça uygun düşen Trump Organization’ı yönetmektedir. Don’un haraççı yöntemlerinden büyük ölçüde faydalanırlar –özellikle Körfez petrol monarşileri gibi yabancı “mafya”larla kârlı anlaşmalar yaparak –ve tıpkı Don’un kendisi gibi kumar faaliyetlerine, yani mafyanın tipik bir başka alanına girmişlerdir; özellikle kripto para sektöründe.

Bilindiği üzere Don Trump, 1980’lerden 2000’lere kadar kumar sektörüne yoğun biçimde yatırım yapmış; Atlantic City ve başka yerlerde birçok kumarhanenin geliştirilmesi, sahipliği ve işletilmesiyle uğraşmıştır. Bu işletmeler, büyük ölçüde medyatik sahiplik, devasa borçlar ve çok sayıda iflasla karakterize edilirken, kendisi daha çok yönetici pozisyonlarında kalmıştır. Kumar alanındaki faaliyetleri kâr üretmekte başarısız olsa da, Trump yüksek getirili spekülatif tahviller, inşaat maliyetleri için nakit avanslar, yönetim ücretleri ve şirket fonlarını kişisel harcamalar (örneğin yatı Trump Princess’in satın alınması) için kullanarak bu işlerden kazanç sağlamıştır.

Kushner ve Witkoff aileleri, Don’un mafyavari yöntemlerinden tam anlamıyla yararlanan en önde gelen “alt patron” aileleridir. Ayrıca Don Trump’ı destekleyen Teknoloji Mafyası’nın “Don”ları da vardır; özellikle eski PayPal mafyasının iki “Don”u olan Peter Thiel ve Elon Musk. Onların Don Trump ile ittifakı, Thiel tarafından yetiştirilen ve Trump’a başkan yardımcısı olarak güçlü biçimde önerilen JD Vance’te somutlaşmaktadır; amaç, onun gelecekte Beyaz Saray için bir sonraki MAGA adayı olmasıdır. Don Trump’ın consiglieri’lerine (danışmanlarına) gelince, sayıları oldukça fazladır; ancak bunların en karanlık ve en tehlikelisi, hiç kuşkusuz Stephen Miller’dır.

Özetle, Don Trump’tan önce Beyaz Saray’da mafyavari modele bu kadar uyan bir başkan hiç olmamıştır. Richard Nixon onunla kıyaslandığında neredeyse bir muhallebi çocuğu gibi kalır. Don Trump, Amerikan ve dünya siyasetinde mafya tarzının zaferini temsil etmektedir. Ve bu yazının başlığına ilham veren ünlü kitapta olduğu gibi, Trump’ın tarzı derin bir paranoya ile karakterize edilir; siyasi söyleminde aşırı abartılar, komplo teorileri ve tüm rakiplerine yöneltilen uydurma suçlamalarla dolu tipik bir irrasyonellik eğilimi vardır –mafya babalarına son derece uygun bir paranoya biçimi.

Bu metin, 18 Mart’ta İngilizce olarak yayımlanan blog yazımın çevirisidir: Don Trump and the Mafioso Style in World Politics. Portekizce versiyonu: Don Trump e o estilo mafioso na política mundial (esquerda.net). Bu makale, uygun bağlantı ile kaynak belirtilerek serbestçe yeniden yayımlanabilir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Lübnan’daki Halk Direnişi ve Gıda Egemenliği Gruplarının Açıklaması

Bu metin, Lübnan’da çeşitli dernekler ile sivil ve siyasi örgütlerden oluşan bir kolektif tarafından 9 Mart 2026 tarihinde kaleme alındı. İmzacı kuruluşlar, sömürgeci tahakküme karşı direnişin temel bir hak olduğunu hatırlatıyor. Lübnan hükümetinin, Hizbullah’ın yürüttüğü Direnişi kriminalize eden yönelimini kınıyor ve dünyanın halklarını, İsrail’in saldırı savaşı ve yayılmacılığına karşı mücadelede Lübnan’la dayanışmaya çağırıyor.

ABD’nin himayesi altında ve bizim yok edilmemize, ortadan kaldırılmamıza yönelik girişime ortak olan suç ortağı bir uluslararası toplumun koşulsuz desteğiyle, siyonist varlığın Lübnan ve Filistin’de yürüttüğü soykırımcı savaşın otuzuncu ayına yaklaşmaktayız.

Filistin’de, Suriye’de ve Lübnan’da, dünyanın gözü önünde işgalin her biçimde genişlediğine tanıklık ediyoruz. Buna karşılık devletler – kendi hükümetlerimiz de dahil olmak üzere– halkların direnme ve kendi kaderlerini belirleme hakkını kriminalize etmek için anlaşıyor; işgalciden hesap sormak, onun yayılmacı-sömürgeci sistemini devirmek ve onu ortadan kaldırmak için silahsızlandırılmasını talep etmek üzere birleşmek yerine bu yolu seçiyorlar.

Bu uygulamalar yalnızca Maşrık ile sınırlı değildir; aksine, hegemonik İmparatorluğun direnişi ve soykırıma karşı çıkan,  toprağını savunan siyasal kurtuluş hareketlerini kriminalize etmeye çalıştığı despotik bir modelin parçasıdır.

Yanlış biçimde “ateşkes” olarak adlandırılan dönemde – ki bu tek taraflı bir anlaşma olup işgalin genişlemesinin zeminini hazırlamıştır – siyonist varlık Lübnan’da bize karşı 15.000’den fazla hava, kara ve deniz saldırısı gerçekleştirmiştir. Bu saldırılarda 397 kişi hayatını kaybetmiş, 1.102’den fazla kişi yaralanmıştır.

Bu sırada, ABD’nin dayatmaları doğrultusunda Lübnan hükümetinin öncelikleri; Direniş savaşçılarının ailelerine saldırmak, onları silahsızlandırmaya çalışmak ve halkı kaynaklarından, mirasından ve kişisel verilerinden mahrum bırakacak yasaları dayatmak için çaba göstermek oldu. Böylece işgalin kilit araçlarından biri olan çokuluslu şirketlere kapı açılıyor.

Mevcut tırmanmadan önce bile İsrail saldırıları 4.000’den fazla kişinin ölümüne yol açmıştı; bunların arasında 316 çocuk ve 790 kadın bulunuyordu. Kadınlar ve çocuklar kurbanların dörtte birinden fazlasını oluşturuyordu; bunların %51’i çocuk ve ergenlerden oluşuyordu.

Bu saldırılar doğrudan 11 gazeteciyi de hedef aldı.
222 sağlık çalışanı öldürüldü, 330’u yaralandı.
158 ambulans ve 57 itfaiye aracı bombalandı.

Yaklaşık 90.076 tesis zarar gördü; bunların 23.489’u tamamen yıkıldı. Lübnan ordusuna ait mevziler, belediye binaları ve hastaneler de hedef alındı (8 hastane zorla kapatıldı, 38’i zarar gördü).

Sivil savunma ve belediye personeli özellikle hedef alındı; Baalbek sivil savunma merkezinde 13 kişi öldürüldü. Belediye çalışanları ve binaları da saldırıya uğradı.

Lübnanlı tutukluların sayısının 22 olduğu tahmin ediliyor (bunların 11’i 2024’teki kara işgali sırasında tutuklan).

Geçen hafta [2 Mart haftası], mevcut savaşın başlangıcında İsrail 268 kişiyi öldürdü ve çok daha fazla yıkıma yol açtı. Güneyden, Bekaa’dan ve Beyrut’un güney banliyölerinden 500.000’den fazla kişi yerinden edildi. Devletin halka yardım etmek için kaynak ayırma konusundaki isteksizliği nedeniyle bu insanların barınma, gıda, su ve diğer temel hizmetlere acil ihtiyacı bulunmakta.

Nüfusun yok edilmesi ve geçim kaynaklarının tahrip edilmesine paralel olarak çevrenin sistematik biçimde yok edilmesi de sürüyor. Fosfor bombaları ve yıkıcı hava saldırıları sonucunda yaklaşık 10.800 hektar (108 milyon metrekare) alan yanmıştır. Bunun yanı sıra 47.000’den fazla yüz yıllık zeytin ağacı yok edilmiş, yakılmış veya çalınmıştır. 134 hektar zeytinlik, 48 hektar narenciye bahçesi ve 44 hektar muz plantasyonu zarar görmüştür.

26 kamu su pompalama istasyonu yok edilmiş, el-Vazzani ve Maysat istasyonları devre dışı bırakılmıştır; bu durum 150.000 kişinin suya erişimini kesmiştir.Su ve sulama sektöründeki kayıpların 171 ile 356 milyon dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Bu süre zarfında düşman 18 milyon metrekare ormanlık alanı (meşeler, herdem yeşil meşeler vb.) yok etmiş ve çeşitli zehirli ve ölümcül maddelerle toprağı kirletmiştir. Herbisitler ve kimliği bilinmeyen başka kimyasal ve biyolojik maddeler püskürtülerek yapılan bu kirletme, ekosistemi tahrip ediyor ve toprağı uzun yıllar tarıma elverişsiz hâle getiriyor.

Her zamanki gibi, yardım sağlamak ve dayanışmayı göstermek için halktan ve kolektiflerden gelen girişimler ortaya çıkıyor. Bu insani yaklaşım büyük önem taşıyor; aynı zamanda Lübnan toplumunu çarpıtan mezhepçi yapıyla da keskin bir tezat oluşturuyor.

Öte yandan, Lübnan hükümetinin mevcut tutumunun yalnızca söylemini geçmiş ve bugünün sömürgeci güçlerinin dayatmalarıyla uyumlu hâle getirmekle kalmadığı, aynı zamanda bunu hiçbir sorgulama olmaksızın uyguladığı gerçeğini görmezden gelmek imkânsız. Bu durum, ulusal çıkarları ve Lübnanlı yurttaşların bu daimi İsrail saldırılarını geri püskürtme hakkını göz ardı etmektedir. Oysa bu hak, insanların kendi yaşamlarını ve yakınlarının hayatını korumaları ve cezasız biçimde vahşet işleyen acımasız bir düşmana karşı korkusuzca yaşayabilmeleri için hayati önemdedir.

Bugün düşman, Güney’den başlayarak Bekaa Vadisi’ni ve Beyrut’un güney banliyölerini kapsayacak şekilde Lübnan’ı işgale hazırlanmakta. Bu bölgeler günlük yıkım ve katliamlardan en fazla etkilenen yerlerdir. Bu operasyon, siyonist düşmanın ABD ile ittifak hâlinde İran’a ve İran halkına karşı yürüttüğü şiddetli savaş bağlamında gerçekleşiyor. Faşist olarak nitelendirilen ABD yönetimi, dünyayı kontrol etme niyetini ve kendi liderliğine ve ırkçı üstünlük iddiasına boyun eğmeyen herkese karşı aşırı şiddet kullanacağını neredeyse her gün ilan etmekte. Bu durum ayrıca sömürgeciliğin ve baskının en karanlık dönemlerine bir geri dönüşü andırıyor.

Bu savaş aynı zamanda ülkenin siyasal ekonomisini yeniden yapılandırma girişimleriyle paralel yürüyor; bu girişimler yalnızca bağımlılığı ve eşitsizliği derinleştiriyor. Ekonomik kriz ve sürekli yıkım, neoliberal yeniden yapılandırmayı hızlandırmak, kamu kaynaklarını özelleştirmek ve serveti ulusal elitler ile çokuluslu şirketlerin eline aktarmak için kullanılıyor.

Batılı büyükelçilikler ve elçiler tarafından açık biçimde desteklenerek kurulan Lübnan hükümeti, ilk yılında tarımsal kaynakları ve mirası yağmalamayı hedefleyen ve ülkenin ekolojik dengesine zarar veren bir dizi yasa tasarısı sunmaya başladı. Bu politikalar, dünya çapında gıda sistemlerinin çöküşünden sorumlu çokuluslu şirketlerin çıkarına hizmet ediyor. Hükümet ayrıca işgalin hedef aldığı bölgelerde yaşayan nüfusa karşı kolektif cezalandırma politikasıuygulamış; onları toparlanma ve yeniden inşa için gerekli kaynaklardan mahrum bırakmıştır.

Sömürgeci güçlere boyun eğme politikası, Direnişi kriminalize etmeye yönelik son kararladevam etmektedir. Bu karar, devlet kurumlarının – ordu dâhil – resmi otoritelerin talimatıyla görevlerini yerine getirmediği koşullarda halkın kendini savunma hakkını da kriminalize etmektedir.

Bu kriminalizasyon süreci, İsrail-ABD propagandasını yansıtan organize bir medya kampanyasıyla birlikte yürütülmektedir. Bu propaganda, kendi kendini savunma ve kendi kaderini tayin hakkına karşı ırkçı, mezhepçi, sınıfçı ve ayrımcı bir söylem kullanmakta ve Lübnan toplumunu bölmeye çalışmaktadır.

Önceki krizlerde olduğu gibi, savaşın, yerinden edilmenin ve yeniden inşanın ağır bedelini işçiler, küçük çiftçiler, yerinden edilmiş topluluklar ve kentlerin yoksul kesimleri ödüyor. Buna karşılık siyasal elitler ve finans çevreleri, ekonomiyi ya kendi iktidarlarını koruyacak ya da işgalciye devredecek biçimde yeniden düzenlemeye çalışıyor.

Bu bağlamda, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve direnme hakkı dâhil olmak üzere devredilemez haklarına olan sarsılmaz inancımıza dayanarak ve toplumu teslim olmaya ve bölge üzerinde siyonist hegemonyayı kabul etmeye zorlayan iç ve dış girişimleri göz önünde bulundurarak, biz – Lübnan’daki halk direnişi ve toplumsal eylem grupları – aşağıdaki ilkeleri ilan ediyoruz:

Halkların kendi topraklarını ve egemenliklerini savunma ve direnme hakkı, doğuştan gelen ve temel bir insan hakkı olarak uluslararası sözleşmeler ve antlaşmalar tarafından tanınmış ve güvence altına alınmıştır. Bunların başında Birleşmiş Milletler Şartı ve halkların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin anlaşmalar gelmektedir. Bu hakkın kullanılması, kimsenin keyfi biçimde yorumlayamayacağı veya ortadan kaldıramayacağı bu hukuki ilkelerin somut ifadesidir.

Lübnan rejiminin bu meşru hakkı sınırlamayı veya etrafından dolanmayı hedefleyen mevcut politikalarını ve baskılarını kesin biçimde reddediyoruz. Ulusal egemenliğin korunması geri adım atmakla değil, tarihsel ve hukuki haklara saygı gösterilmesiyle sağlanır.

Bu nedenle bu ülkenin halkına, Lübnan’da yaşayan herkese ve dünyanın dört bir yanındaki özgürlükten yana tüm halklara kolektif ve acil bir çağrıda bulunuyoruz: Hükümetin, İmparatorluğun ve işgalin projelerine karşı çıkarak bu ilkesel tutumu derhâl destekleyin. Bu ülke halkı toprağını ve meşru haklarını savunurken maruz kaldığı medya karartmasına ve dezenformasyon kampanyalarına karşı durmalı ve ihlalleri belgelemeliyiz.

Dünyanın her yerinde seferber olalım; soykırımcı sistemlerin mekanikleştirilmesini reddedelim ve nerede olursak olalım gezegenimizi egemenliği altına almaya çalışan yayılmacı ve sömürgeci sistemi parçalamak için birleşelim. Bunun için işgalci gücün ve suç ortağı devletlerin elçilikleri önünde gösteriler ve oturma eylemleri düzenleyebilir, halk direnişinin sesini yükseltebilir, toprağı savunma hakkına halk desteğini göstermek için geniş çaplı imza kampanyaları başlatabilir, yerinden edilmiş halklarımızla dayanışma örgütleyebilir ve emperyalist saldırıya karşı gerekli tüm araçlarla karşı koyabiliriz.

Kendi kaderimizi tayin hakkımız konusunda hiçbir uzlaşmayı kabul etmiyoruzve ulusal egemenliğimizden ve onurumuzdan geriye kalanları korumak için halkların bilincine ve dayanışmasına dayanarak bu mücadeleyi sürdürme kararlılığımızı ilan ediyoruz. Dünyanın halklarının İmparatorluktan kurtulmasının ve yeryüzündeki tüm halklar için egemenliğin yeniden tesis edilmesinin zamanı gelmiştir.

Beyrut, 9 Mart 2026

İmzacı kuruluşlar:

Agricultural Movement in Lebanon
Socio-Economic Action Collective (SEAC)
Arab Network for Food Sovereignty
Cartography of Darkness
Seed In A Box
Free Palestine Front
Tafkik
Sikka Saida
Development Movement
Deyer Men Dar
Arab Network for Food Sovereignty
Siyada Network: for a popular sovereignty over food systems and resources
Aatma
Agricultural Committee in Bakhoun Municipality – Al-Miniyeh-Diniya District
Bladi Khadra
Cultural Club of The South – American University of Beirut (AUB)

Mouvement du peuple

Kaynak: https://www.contretemps.eu/declaration-groupes-resistance-populaire-liban/

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Görsel: Mısırlı ressam Hamed Abdalla’nın «Kısırlık» adlı tablosundan.

Emekçilerin Öz-özgürleşmesi: Alman ve İspanyol Devrimlerinden Dersler – Uraz Aydın

Aşağıdaki metin Halkların Demokratik Kongresi tarafından 8-9 Kasım 2025 tarihlerinde düzenlenen Sosyalizm Yeniden konferansının “Tarihte Ezilenlerin Kendi Kendini Yönetme Deneyimi” başlıklı oturumunda yapılan sunumun yazıya geçirilmiş halidir.

Bazı oyunlar vardır, hani bir adaya düştüğünüzde yanınızda hangi üç kitabı götürürsünüz veya hangi iki hangi arkadaşınızı alırsınız diye. Şimdi Marksizm’e baktığımızda da, Marksizm’in tezlerine baktığımızda da, bunlardan bir tanesini kurtaracak olsak, Marksizm’in veya Marksist literatürün hangi tezini seçersiniz diye sorulsa, bu benim için Birinci Enternasyonal’in tüzüğünün en başında yer alan “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” önermesi olurdu. Bunun Marksizm’in temsil ettiği sosyalizm anlayışının kendisinden önceki tüm devrimci düşüncelerle arasındaki en temel kopuş, en temel kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü burjuva devrimci siyaset felsefesine de, sonrasındaki başka sosyalist akımlara da baktığımızda, bir çeşit “üstün kurtarıcı” miti hakimdir. Yani Machiavelli’den Rousseau’ya, Voltaire’den Hegel’e baktığımızda ya bir prens ya bir imparator veya bir yasa koyucu vardır. “At üzerine binmiş dünyanın ruhu” der Napolyon için mesela Hegel. Bir çeşit yukarıdan bir kurtarılış meselesi söz konusudur.

Sosyalist akımlar için de geçerlidir bu. Ütopik sosyalizmde yaratıcı hayal gücünün son derece etkin bir şekilde işlediği birtakım toplum modelleri söz konusudur. Ama bunları gerçekleştirecek özne yoktur. Zaten burada siyasal iktidarın fethi için bir strateji de yoktur. Fourier, Owen, Saint-Simon imparatorlarla, çarlarla, krallarla yazışırlar. Çünkü aslında kendi projelerini yukarıdan kurabilecek bir güce ihtiyaçları vardır, bir özneye. Özne hep yukarıdan kurgulanan bir şeydir. Bir diğer önemli olan akım diyelim ki işte Babeuf, Buonarotti, Blanqui’de tabii çok fazla görebiliyoruz bunu ve başka bir dizi devrimci derneğe, gizli devrimci örgüte baktığımızda, çoğunlukla aslında çok iyi hazırlanmış devrimci, kararlı ve proletarya adına hareket eden bir azınlığın iktidarı geçirmesi perspektifi vardır. Aslında bir çeşit devrimci darbecilik söz konusudur. Niyetleri halisane ama bu kitlelerin devreye girdiği bir süreç olarak görülmez.

Praksis’in “Dehası”

Şimdi Marx’ta baktığımızda tam da bu kırılmayı görüyoruz. Yani esas mesele işçi sınıfının özgürleşmesinin kendi eseri, kendi faaliyetinin ürünü olmasıdır. Dostum Doğan Çetinkaya da uzun uzun anlattı, kitlelerin kendi iradeleriyle, kendilerini var olan koşullardan özgürleştirme dinamiğine işaret eder Marx. Bunu keşfetmesi tabii ki büyük bir deha olmasından kaynaklanmıyor. Yani deha dediğimiz şey de -yine Marx’ın Rönesans ressamı Rafaello’nun yaratıcılığı hakkında söylediği gibi- toplumsal koşulların bir ürünüdür nihayetinde. Ama işçi hareketinin daha fazla gelişmeye başladığı, işte Silezya’da, Lyon’da, orada burada dokuma işçilerinin eylemleri, 1830-32 ayaklanmaları; bütün bunları gözlemleyerek aslında şekillenen, giderek daha fazla mücadeleye giren, kitle mücadelesi içerisinde pişen bir işçi sınıfıyla karşı karşıya olduğu için, dolayısıyla pratik deneyimlerden de beslendiği için bu öz-özgürleşme perspektifini geliştirebiliyor. Burada Alman felsefesi, Fransız sosyal düşüncesi ve İngiliz ekonomi-politiğinin yanı sıra, özellikle Michael Löwy’nin vurguladığı gibi Paris’te olduğu dönem içinde özellikle işçi dernekleriyle, gruplarıyla olan teşrik-i mesainin, yakın temaslarının da belirleyici bir etkisi var. Bu gerçekten çok ciddi bir siyasal, stratejik, metodolojik kırılma.

Tabii ki bunu ayrıca praksis anlayışıyla da yan yana koymamız gerekiyor. Kitleler nasıl burjuvazinin hakimiyetinden kendilerini kurtarabilecek? Madem bir toplumdaki egemen fikirler egemen sınıfın fikirleri, bu ideolojik hegemonya nasıl kırılacak? Bunun en temel ipucunu Feuerbach üzerine üçüncü tezde bulabiliriz. İnsanların bilincinin dönüşümüyle toplumsal koşulların dönüşümünün tekabül ettiği süreçler vardır der. Bu da devrimci praksis olarak yani devrimci mücadele içinde kendini gösterir. Kitleler başını kaldırdıkça, kendi hakları için mücadeleye girdikçe bilinç dönüşür. Bilinç dönüştükçe, bilinçli kitleler koşulları da dönüştürür. Koşulların değişmesiyle mi bilinç değişir, bilincin kendisi mi koşulları değiştirir şeklindeki karşıtlığı aşar. Aslında burada hem soyut bir idealizmle hem de bir çeşit kaba maddecilikle tartışma vardır. Aslında bunları hem eleştirir hem belli yönlerini kapsar ve bir üst düzeyde -Hegelci Aufhebung anlamında- diyalektik bir sıçramayla bunları aşarak praksis anlayışını geliştirir Marx.

Konseyler, Evrensel Bir Biçim

Bu temel kırılma noktasını temel alacaksak birçok şeyin buradan neşet edebileceğini düşünüyorum. Özellikle stratejik açıdan baktığımızda. Şimdi bu kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirme pratikleri nasıl gerçekleşiyor? Tarihte şimdiye kadar hep konseyler şeklinde, sovyetler şeklinde, şuralar şeklinde örgütlenmekle oluyor. Bunu da kimse onlara böyle yapın falan demiyor. Yani biraz içgüdüsel, biraz koşullardan kaynaklı olarak belli bir toplumsal öfkenin patladığı ve emekçilerin, aşağıdakilerin, ezilenlerin örgütlenmeye başladıkları anlarda diğer organlar, diğer aygıtlar yani partiler ve sendikalar yeterli gelmiyor. Yani partiler zaten dar ve çok fazla saflaşmış durumda. Zaten çok fazla parti var, bir partiler çokluğu var diyelim; sendikalar ise yeterince geniş değil ve dolayısıyla hem esnek hem farklı koşullara uyabilecek ama herkesin bir şekilde katılabileceği, sözünü söyleyebileceği, dahil olabileceği bir model olarak görülüyor konseyler. 1905 devrimi bunun herhalde ilk temel örneğidir. Ama sonrasında bunu bir dizi yerde görüyoruz. Nerede? Tabii ki Ekim’de görüyoruz. Alman devriminde görüyoruz, Macar devriminde görüyoruz. İtalya’daki konsey hareketlerinde görüyoruz. Sonrasında İspanya’da, Bolivya’da, Cezayir’de ve mesela yine 1956’da Macaristan’da, birçok yerde emekçiler ayaklandığında ilk olarak bu türden örgütlenmeleri kuruyorlar. Ernest Mandel’in vurguladığı gibi, bir kez, iki kez olunca, dersin tesadüf, üçüncüde artık biraz tuhaf olmaya başlar ama tarih içinde 10-15 yerde tekerrür ediyorsa bu durum, yani emekçiler bu şura, konsey tipi örgütlenme biçimine yöneliyorsa devrimci durumlarda, demek ki bu işçi sınıfının doğal ve evrensel örgütlenme modelidir. Üstelik belli bir demokratik temsil mekanizması içerisinde de farklı ölçeklere göre, daha mahalli, bölgesel, ulusal düzeyde de bu konseyleri şekillendirme, koordine etme imkânı doğuyor.

Almanya’da Konseyler Devrimi

Şimdi tabii ki 1905 ve Ekim çok önemli örnekler ama ben daha az konuşulan iki örneğe değinmek isterim. Esas konseyler konusunda, işçi konseyleri konusundaki en temel örnek Alman devrimi. Bugün de sadece Rus devriminin 108 yılı değil, Alman devriminin de 107. Yılı, 8 Kasım 1919. O devrimi yaratanları ve uğruna düşenleri saygıyla selamlıyoruz. Bu muazzam bir devrim tabii ki. Yani aslında Ekim’in de beklediği, Bolşeviklerin de beklediği devrim. Hep şuna bakıyorlar, bir sanayileşmiş ülkede, güçlü bir işçi sınıfına sahip bir ülkede de bir devrim olması lazım ki biz burada sıkışıp kalmayalım diye.

Tabii ki bu devrim aslında 18’den başlayıp 23’e kadar, yani Alman proletaryası, Alman komünistleri yenilgiye uğrayana kadar, devrimci dalga sönene kadar süren bir süreç ama ilk birkaç ayı esasen önemli. Çünkü Alman devriminde elbette mesele savaş; yani devrimlerde her zaman bir dış siyasal etken, genelde ya bir işgal ya bir darbe girişimi ya bir savaş, savaşın ortaya çıkardığı yoksulluk, sefalet gibi etkenler belirleyicidir. Burada da biten, bitmiş olan ama bitemeyen bir savaş söz konusu. Ve elbette ilk askerlerde, bahriyelilerde başlıyor konseylerin kurulması. Ama karaya çıktıklarında karadaki işçilerle kardeşleşiyorlar. Bunlar Kasım ayının başında, yani birkaç günlük bir şeyden bahsediyorum. Birkaç günde bu konsey biçimi bir anda bütün Almanya’ya her tarafa yayılıyor. Yani 10.000’e yakın işçi ve asker konseyi kuruluyor. Muazzam bir şey. Ve sokaklarda bir yandan da tabii ki 1848 hafızası hala nispeten canlı. Dolayısıyla bir yandan genel grev, bir yandan sokaklarda bayraklar, gösteriler; işçiler silahlanıyor, kışlalara saldırıyorlar ve ordu geri çekiliyor. Ordunun geri çekilmesiyle tabii ki muazzam bir aşağıdan yönetim imkânı doğuyor. İmparatorluk dağılmış, devlet organları iflas etmiş durumda. Dolayısıyla bu konseyler aslında yerel yönetimlerin tüm işlevlerini yerine getirmeye başlıyor. Bu birkaç günlük hareket içerisinde Sosyal Demokrat Parti (SPD) hâkim olmak için elinde geleni yapıyor, hareketin peşinden koşuyor adeta, yetişmek ve kumandasını alabilmek için. SPD çok büyük gücü olan, aslında sağ sosyal demokrat bir parti; çünkü onlardan ayrılan bir de daha sol sosyal demokratlar var diyelim ki, bağımsız sosyal demokratlar (USPD). Roba Luxemburg’lar, Spartakistler henüz bu USPD’nin içinde, ama Kautsky ve Bernstein da burada. Ve diyor ki SPD “devrim tabii ki hepimizin devrimi. Bir cumhuriyet, bir emekçiler cumhuriyeti kuracağız burada. Dolayısıyla gelin bütün bu konseylerin bir üst temsilini kuralım. Bir çeşit kendimize göre bir hükümet kuralım”. Dolayısıyla biçimsel bakımdan burjuva devletinden bağımsız bir hükümet kuruyorlar. Oy veriyor herkes de, hem SPD hem bağımsız sosyal demokratlar katılıyor. Adı da Konseyler Yürütme Komitesi gibi bir isim. Fakat burjuva devlet aygıtının personelinin hiçbir şeyine dokunulmuyor. Devlet aygıtı olduğu yerde duruyor. Sadece adı değişiyor.

Sosyal demokratlar hemen konseylerin içerisinde nüfuz ediyor. Kadrolarını içerisine sokuyor. Halihazırda, özellikle asker konseylerinde olan gücünü pekiştiriyor. Büyük bir coşku hala devam ediyor ve SPD sürece bırakıyor biraz. Vaatlerde bulunuyorlar. “Kamulaştırma yapacağız. Her şeyi kamulaştıracağız”. Afişlerle donatılıyor sokaklar, kararlar alınıyor, ama hiçbir şey olmuyor. Sonuçta birkaç ay içerisinde işçiler fark ediyor ki aslında değişen bir şey yok ortalıkta. Yani aygıt olduğu gibi duruyor. Askeri komuta bile eski üst düzey askeri personelde. Burjuva ordusu yeniden şekilleniyor. Giderek bu konseyler belediye meclislerine dönüştürülüyor. Dolayısıyla tümüyle sistemin içerisine sokuluyor. Kurucu meclis seçimleri oluyor ve tümüyle burjuva devleti tam da kendilerini emekçi sınıflar ve işçi konseyleri adına hareket ettiğini söyleyenler tarafından yeniden kuruluyor. Tabii ki buna karşı çıkanlar var, Devrimci Delegeler dediğimiz öncü metal işçileri ağı var -çok önemli rolleri olmuştur devrimde-, Spartakistler veya USPD’nin sol kanadı kanla bastırılıyor. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Leo Jogiches gibi Spartakist önderler katlediliyor bildiğiniz gibi. Başka yerlerde bazı konseyler silahları teslim etmeyi reddediyor. Bunlar bastırılıyor. Sonrasında yine alt üst oluşlar, devrimci hareketin yükselişleri ve düşüşleri devam edecek ama konsey hareketinin bütün o dinamiği sonuçta burjuva aygıtına herhangi bir şekilde dokunmadan, mülkiyet ilişkilerine ciddi biçimde dokunmadan bir şekilde sönümleniyor gidiyor ve bu tam da bir işçi partisi, işçiler adına davranan bir parti tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun önemli bir ders olduğunu düşünüyorum.

Devrimci İspanya ve Komiteler

Bir diğer örneğimiz İspanya. İspanya devrimine baktığımızda, iç savaş ve devrim aslında iç içe geçmiş durumda. Burada da aslında birkaç yıldan beri devrimci işçi ayaklanmaları söz konusu. Bunun üzerine bir Halk Cephesi yani sol partilerin çoğunlukta olduğu bir hükümet kuruluyor. Buna karşı tabii ki oligarşi, toprak sahipleri, kilise bir darbe girişimde bulunuyor. Özellikle Franco eliyle yürütülen bir askeri ayaklanma. Fakat bunun bir karşı devrim niteliğinde olması gerekiyorken, yani güçlenen işçi hareketini, solu engellemesi gerekirken aksine devrimi kışkırtıyor. Askerlere karşı her tarafta işçiler, köylüler silahları ele alıyor. Ülkenin büyük bir kısmında zaten devlet aygıtı büyük oranda çökmüş durumda ve buralarda da komiteler oluşuyor. Halihazırda çok politikleşmiş bir sınıf hareketi mevcut. İspanya’da özellikle anarşistlerin de çok yoğun bir etkisinin olduğunu vurgulamak lazım. Biraz daha farklı bir örgütlenme bu; kitlesel tabana sahip siyasi örgütlerin bölgesel ağırlıklarına göre şekillenen ama aşağıdakilerin aktif katılımıyla politik olarak oluşturulan komiteler. Ama sürekli aşağısının yani tabanın denetimine bağlı olarak anarşistlerin, sosyal demokratların, SSCB çizgisindeki komünist partinin, yer yer cumhuriyetçilerin yer aldığı  -bilhassa Katalonya’da- komiteler oluşuyor. On binlerce komite her tarafta şekilleniyor. Bunlar da devletin, yerel yönetimlerin bütün işlevlerini ellerine alıyorlar. Yakılmayan kiliselerin içine hastaneler koyuyorlar. Malikanelerin yerine okul yapıyorlar. Bütün araçlara el koyuyorlar. Hem bir yandan faşizme direnişi sürdürüyorlar hem de devrimci dinamik içerisinde toprakları ele geçiriyorlar.

Muazzam bir kolektifleştirme söz konusu. Önce gerici Franco’cu toprak ağalarının, kaçan toprak ağalarının toprakları ve fabrikatörlerin fabrikaları ele geçiriliyor. Sonra giderek daha da genişliyor bu hareket ve tüm işletmeler neredeyse kolektifleştiriliyor. Mesela özellikle bunu Katalonya’da ve anarşistlerin yoğun olduğu yerlerde görebiliyoruz. Barselona’da işletmelerin %80’i kolektifleştiriliyor. Katalonya genelinde ise %40’ı. Çok ciddi bir devrimci dalga söz konusu. Fakat bu giderek çeşitli güçleri rahatsız ediyor. Çünkü şöyle bir ikilem oluşuyor. Biz burjuva cumhuriyetinin savunusuyla mı faşizmi yeneceğiz? Yoksa cumhuriyeti savunmak için alt sınıfların iradesine güveneceksek buradaki bu devrimci dalgayı da destekleyecek miyiz? Ve elbette uluslararası güç ilişkileri devreye giriyor. Cumhuriyetçi İspanya’yı Sovyetler Birliği en fazla destekliyor silah açısından, ama bir yandan da İngiltere ve Fransa’yla da ilişkisini bozmak istemiyor SSCB. 1936-37’deyiz. Dolayısıyla özel mülkiyete dokunulmaması talepleri geliyor Sovyetler Birliği’nden. Devrimci dinamikle birlikte milislerin içerisinde çok ciddi eşitlikçi bir işleyiş söz konusu, mesai saatlerinden sonra selam vermek yasaklanıyor, rütbeler arasındaki maaş farkı ortadan kalkıyor. Bu aslında toplumun geneline yayılan eşitlikçi işleyişler. İşte bunlar da giderek sınırlanıyor.  

Bunu nerede görebiliriz? George Orwell’in Katalonya’ya Selam kitabında net görebiliriz ve Ken Loach’ın Land and Freedom, Toprak ve Özgürlük filminde bütün bu süreci çok iyi görebiliyoruz. Şimdi o filmde Türkiye’de Ülke ve Özgürlük diye çevrildi. Bu da zaten aslında bütün bir stratejik tartışmayı özetliyor. Çünkü öncelikli mesele ülke değil toprağı ele geçirmek. Daha doğrusu toprak sahiplerini mülksüzleştirerek “ülkeyi” kurtarmak. Yani mülkiyete el koymak. Aslında İspanya İç Savaşı’nın ve devriminin içinde sıkışıp kaldığı bütün o gerilimler bir çeviri hatasıyla ifade edilmiş olunuyor Türkiye’de. Milisler giderek devlet aygıtı içerisine entegre ediliyor. Daha radikal bir kanat olan POUM gibi SSCB’den bağımsız anti-stalinist solcular yasa dışı ilan ediliyor. Andreu Nin başta olmak üzere önderleri, militanları katlediliyor. Kolektivizasyonlar, kolektifleştirilmiş çiftlikler devlet yasallığı içine çekiliyor. Asli dinamik giderek soğruluyor ve emiliyor. Bunun ötesinde daha başka bir dizi şeyde de bunu görebiliyoruz, toprağına el konulan kişilere belli tazminatlar ödeme kararı gibi. Dolayısıyla özel mülkiyete bir çeşit saygı tekrar geri geliyor. Devrimci dalga kanla ve daha bürokratik manevralarla da bastırıldıktan sonra sonuçta faşist güçler giderek daha hâkim hale geliyor. Uluslararası müdahale de artıyor ve iki sene sonrasında Franco Cumhuriyetçi İspanya’nın tümünde hâkim hale gelerek bir faşist diktatörlük inşa ediyor.

Bu iki deneyimin, 20. yüzyıl işçi hareketi tarihinin, stratejik bakımdan en önemli örneklerinden olduğunu, aslında tarihimizdeki güç ilişkilerini kökünden değiştirebilecek mücadeleler olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yenilgileri daha da trajik olmuştur. Başka bir dizi örnek de tabii böyle tartışılabilir ama burada özellikle burjuva devlet aygıtı ortadan kaldırılmadığı sürece ve mülkiyet ilişkilerine dokunulmadığı takdirde konsey hareketinin sağladığı devrimci dinamiğin kesildiğini; aşağıdan gelen, emekçi sınıfların, işçilerin, köylülerin öz-özgürleşme, özyönetim imkanlarının olabildiğince daraldığını ve nihayetinde mağlubiyete uğradığını görmek mümkün. Tarihimizdeki bu türden devrimci ayaklanma, direniş, konsey deneyimlerine tekrar tekrar dönüp çalışmamız gerekiyor ki gelecek mücadeleler için daha donanımlı olalım.

Savaş Avrupa’sına Hayır – Avrupa’nın Yeniden Silahlanmasına Hayır – IV. Enternasyonal

Kapitalizmin tarihsel krizi artık her düzeyde görünür etkiler yaratmaya başladı. Bölgesel güçler tarafından yürütülen emperyalist ve emperyalistler arası çatışmalar açık savaşlara yol açıyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı Avrupa burjuvazisinin yeniden militarizasyonunu körüklüyor. İsrail’in başlattığı soykırım savaşı Filistin’de yeni-sömürgeci “barış anlaşmaları”yla sonuçlanırken, Amerikan emperyalizmi Küba’ya karşı insanlık dışı bir abluka uyguluyor ve Latin Amerika’da bir kez daha askeri baskı araçlarına başvuruyor. Yemen’de, Myanmar’da, Sudan’da, Kongo’da, Suriye’de ve Afrika Sahel’inde halklara ve azınlıklara karşı başka savaşlar da yürütülüyor.

ABD’nin Venezuela’da Maduro’yu ve eşini kaçırması ve Ocak 2026’da Grönland’ı işgal etmekle tehdit etmesi gibi eylemler dünyanın istikrarsızlaşmasına katkıda bulunuyor ve yeniden silahlanmanın gerekli olduğu fikrini güçlendiriyor.

Dördüncü Enternasyonal ve seksiyonları, kitle imha silahlarının daha da yaygın bir şekilde konuşlandırılmasını gerektiren kapitalist “güvenlik” kavramını reddediyor. Avrupa zaten ağır bir biçimde militarize olmuş durumda ve yıllardır süren kemer sıkma politikalarından ve kamu hizmetlerindeki kesintilerden mustarip; ancak konu silah sanayisini finanse etmek olduğunda kaynak sıkıntısı çekilmiyor.

Liberal “demokrasiler” giderek daha otoriter bir hal alıyor; iş dünyası liderleri, kârlılık konusunda yaşadıkları yapısal krizden çıkmanın yollarını arıyor ve toplumsal kalkınmaya yansımadan daha fazla kâr elde etmeyi garanti altına alıyor; güçlülerin vaat ettiği yeşil dönüşüm ise, herhangi bir kamusal tartışma yapılmaksızın, uluslararası düzeyde askeri harcamalarda katlanarak artan bir seyir izliyor.

Savaşa doğru gidiş, kıtada ırkçılık ve faşizmin yükselişinden ya da Frontex’in ve İltica ve Göç Paktı’nın genişlemesinden ayrı düşünülemez; iklim krizi derinleştikçe ve toplum istikrarını yitirdikçe, egemen sınıfın hepimiz için planladığı şey kitlesel gözetim, sınırların askeri hale getirilmesi ve mültecilere yönelik saldırılardır. Avrupa’da ırkçılık ve faşizm yükselişte ve kapitalist devletler güçleniyor. Avrupa’da bu durum, göçmenlere karşı politikaların sertleşmesine yol açıyor.Sadece sınırlarda değil, Avrupa ülkeleri içinde ve bu ülkelere giden yollarda da durum böyle.

Aslında Avrupa Birliği, askeri harcamalarda eşi benzeri görülmemiş bir artışın ortasında: dört yıl içinde 800 milyar Euro’ya varan bir artış. Bu amaçla, her zaman geçerli olan mali disiplin kurallarını gevşetmeyi, 27 üye devletin borçlanmasına izin vermeyi; Avrupa Yatırım Bankası’nın (EIB) reformu yoluyla devletlere yeni krediler verilmesini teşvik etmeyi; hatta uyum fonları için ayrılmış parayı askeri harcamalara aktarmayı öneriyor. Sosyal bir Avrupa’nın karşılanamaz olduğunu söyleyenler şimdi savaş, militarizm ve dikenli tellerden oluşan bir Avrupa’yı savunuyor.

Bu, yalnızca askeri harcamaları artırmayı değil, Avrupa’nın yeniden sanayileşmesini askeri bir çerçeve içinde teşvik etmeyi amaçlayan gerçek bir paradigma değişimidir. Üstelik kamu hizmetleri ve sosyal koruma sistemleri tahrip edilmeye devam ederken.

Güvenlik ve Savunma için Stratejik Pusula belgesinde ortaya konan Avrupa savunma vizyonu, artık barışın korunmasına değil, kritik altyapının korunmasına, enerji güvenliğine, sınır kontrolüne ve “kilit ticaret yollarının” korunmasına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, AB’nin “stratejik özerkliğini” güvence altına alarak Avrupa’nın sömürgeci çıkarlarını korumayı hedeflemektedir; ancak bu özerklik nihayetinde Amerikan imparatorluğunun ve onun silahlı kolu olan NATO’nun tasarılarına tabi kalmaktadır. Aynı Avrupa Birliği, Filistin halkına karşı yürütülen soykırım için İsrail’e silah sevkiyatını çeşitli yollarla kolaylaştırmaya devam etmiştir.

Böylece üretim modelinin çokça ilan edilen dönüşümü ve karbonsuzlaşma planlarına uyum sağlamak için gerekli enerji dönüşümü bombaların altında gömülmüş oluyor. Ancak Avrupa’daki silahlanma yarışı, “yeşil yıkama”nın başarısızlığını ortaya koymanın yanı sıra, iklim acil durumunun uçurumuna doğru bir hızlanma anlamına geliyor. Kritik ve nadir hammaddeler artık Avrupa’nın yeniden silahlanma planlarında da kullanılacak; oysa bu kaynaklara ekososyalist bir geçişi sağlamak için ihtiyaç var. Avrupa’nın yeniden silahlanması, üretken yapay zeka yarışı gibi, iklim uçurumuna doğru gerçek anlamda hızlanan bir yarışa işaret ediyor.

Küresel çoklu kriz bağlamında, yeniden silahlanma ve sınırların kapatılması, şimdiye kadar hakim olan piyasa dogmatizmini tamamlayarak, yeni “güç olarak Avrupa” projesinin temel taşı haline geldi. Putin’in emperyalist işgali, güçlü bir güvensizlik duygusunun yaratılmasına dayanan Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesi için bir katalizör görevi gördü.

Avrupalı elitler, savaş davullarının çaldığı bir ortamda şok stratejisini, sadece uzun süredir hedefledikleri Avrupa askeri entegrasyonunu gerçekleştirmek için değil, aynı zamanda oligarşik ve teknokratik federalizm modelini pekiştirmek için de kullanıyor.

Mücadelemiz, kendi emperyalist ve sömürgeci stratejisini pekiştirmeye dayanan, ABD, Rusya ve Çin’den bağımsız bir AB için değil, diğer halklarla dayanışma ve karşılıklı destek ilişkisi kuran ekososyalist bir Avrupa ufku inşa etmek içindir.

Bağımsız bir enternasyonalist politika olmadan, Avrupa işçi sınıfı ve halkları büyük güçlerin elinde birer kukla olmaya mahkumdur; ekonomi askeri sanayiye ve ekolojik yağmalamaya daha da fazla odaklanacak ve işçi sınıfı, savaş çığırtkanı hükümetlerin elinde birer kurban olmaktan öteye gidemeyecektir.

Tüm bu nedenlerle, Avrupa halklarını AB ve hükümetleri tarafından teşvik edilen yeniden silahlanma ve savaş ekonomisine karşı ayaklanmaya çağırıyoruz. Yeni bir dünya savaşı riski ve ufukta beliren nükleer tehditle yüzleşmek için enternasyonalist ittifakların kurulması gerekiyor.

Emperyalizmin tüm biçimlerini reddeden antimilitarist ve enternasyonalist bir politika izlemeliyiz.

Milliyetçiliği ve ulusal önyargıları reddediyoruz. Siyasi projemiz, Avrupa halklarını — Rusya’dan İrlanda’ya, Norveç’ten İtalya’ya kadar — kendi kapitalist hükümetlerine ve emperyalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirmektir.

Ülkelerimizde askeri bütçelerin her türlü artışına karşı çıkmalı ve militarizasyon sürecinin bir parçası olan yeni zorunlu askerlik projelerine karşı enternasyonalist bir mücadele yürütmeliyiz.

İklim mücadelesini militarizme karşı mücadeleyle birleştirmeliyiz; çünkü ekososyalist bir gelecek, emperyalist yeniden silahlanma süreçleriyle bağdaşmaz.

Silah ticaretinin sona ermesi için mücadele ediyoruz; silah üretimi toplumsal üretime dönüştürülmelidir.

NATO ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ/OTSC) askeri bloklarının dağıtılmasını talep ediyoruz.

Bu durumda “savaşa karşı savaş”, “militarist bütçelere hayır” ve “zorunlu askerliğe karşı” gibi sloganlar, antimilitarist bir hareketi politik olarak güçlendirmeye hizmet etmelidir. Böyle bir hareket, burjuvazilerimizin aşırı sağın büyümesini teşvik eden, içerde ve sınırda baskıyı artıran ve savaş olasılığını yükselten yeniden silahlanma politikalarını ilerletme kapasitesini sınırlamayı hedeflemeli.

Savaş tehdidine son verebilecek olan yalnızca ekososyalist bir dünyadır. Bunun yerine insanlığın çabalarını herkesin yaşamını iyileştirmeye yöneltmeli; kaynakların demokratik ve adil biçimde dağıtılmasını sağlayarak, sonsuz sömürü ve otoriter baskıdan uzak daha iyi bir yaşamı güvence altına almalıyız.

İtalya gibi ülkelerde işçi örgütlerinin yürüttüğü emperyalist yeniden silahlanmaya karşı mobilizasyonları ve grevleri desteklemeliyiz. Ayrıca Almanya’nın birçok kentinde 5 Mart’ta ve Roma’da 28 Mart’ta gerçekleşecek mobilizasyonlar gibi eylemleri de desteklemeliyiz.

Savaşa karşı savaş: dünyanın dört bir yanındaki işçi sınıfı ve ezilenler arasında enternasyonalizm ve dayanışma için.

25 Şubat 2026

IV. Enternasyonal Uluslararası Komitesi

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Porto Alegre Antifaşist Konferansı – Aşırı Sağı Yenmek için Mücadeleleri Birleştirmek – Israel Dutra

Halkların egemenliği ve antifasizm için Birinci Uluslararası Konferans, 26–29 Mart tarihleri arasında Porto Alegre’de düzenlenecek. Konferans, aşırı sağın farklı biçimlerinin, özellikle de neofaşist akımların önünü kesme gerekliliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

PSOL- Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, PT-Emekçiler Partisi, MST -Topraksız Köylü Hareketi ve CADTM-Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi ile yapılan toplantı ve tartışmalar temelinde diğer partiler tarafından organize edilen konferansın aslında 2024’te yapılması planlanmıştı; ancak Porto Alegre’yi harap eden sel felaketleri nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı.

Konferansın dayanak noktalarından biri, CADTM tarafından hazırlanan ve Annie Ernaux, Jean-Luc Mélenchon, Zarah Sultana, Jeremy Corbyn, Frei Betto, João Pedro Stédile gibi beş kıtadan önde gelen isimler tarafından imzalanan manifesto-çağrı oldu.

Porto Alegre kenti, Dünya Sosyal Forumu’nun kültürel mirasını taşımakta ve uluslararası aktivizm açısından bir referans noktası olarak görülmektedir.

Aşırı sağın yükselişi

2008 ekonomik krizinden bu yana çok boyutlu bir krize dönüşen kapitalizm krizi karşısında aşırı sağ, hayal kırıklığı ve hoşnutsuzluğu seferber ederek güce dayalı bir çözüm dayatmaya çalışmaktadır.

Gezegenin çevresel koşullarının kötüleşmesiyle birleşen bu kriz, aşırı sağ ideolojisinin kitle hareketlerinin bir bölümüne sızmasını kolaylaştırmıştır. Bu ideoloji, kâr marjlarını yeniden yükseltmek ve kriz içindeki bir dünyada kendi acil ve tarihsel çıkarlarını korumak için daha otoriter bir rejim dayatmak isteyen küresel burjuvazinin bazı kesimlerine dayanmaktadır.

Trump tarafından teşvik edilen MAGA hareketi, uluslararası düzeyde koordine edilen aşırı sağ ekosisteminin ifadelerinden biridir. Aşırı sağ, beş kıtanın tamamında varlık göstermekte ve baskıcı bir programla hareket etmektedir; kendisini “halkçı” göstermeye çalışırken başlıca hedef olarak göçmenleri seçmekte ve sosyal ağlar aracılığıyla yanlış ve panik yaratmaya yönelik bilgiler yaymakta.

Liberal demokrasinin başarısızlığı — hatta kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan hükümetlerin bile neoliberal kapitalizm krizini yönetmek ve bunun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalması — işçi sınıfının bazı kesimlerinin aşırı sağ parti ve örgütlere oy vermesinin ve destek vermesinin yolunu açmaktadır.

Aynı politikanın farklı yüzleri

Aşırı sağın siyasal ve seçimsel büyümesi dikkat çekicidir. İtalya’da Meloni örneğinde olduğu gibi zaten iktidarda olduğu ülkelerin yanı sıra Avrupa’nın birçok yerinde hızla büyüyen bir seçim alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Portekiz’de Chega partisinden André Ventura ikinci turda yüzde 30’un üzerine çıkmış, İspanya’da Vox, Fransa’da RN ve Almanya’da AfD güç kazanmaktadır.

Latin Amerika’da Milei, “motosierra” (elektrikli testere) olarak adlandırılan baskıcı kemer sıkma planını uygulamasıyla aşırı sağın bir laboratuvarı hâline gelmiştir. Buna artık Şili’de başkanlık seçimlerini kazanan Pinochetçi Kast da eklenmiştir. Trump ise Honduras ve Kosta Rika’da seçim kazanan adayları desteklemiştir.

Aşırı sağın ön cephesinde ise neofaşizmin en uç ifadesi yer almaktadır: Gazze’de soykırım uygulayan ve Filistin’i yok etmek isteyen Netanyahu’nun politikası.

Bunlar ortak bir planın farklı ifadeleridir. Bu planın temel unsurları arasında göçmenlere saldırı, silahlanma ve askerî çözümlerin desteklenmesi, iklim ve bilim inkârcılığı, hakların ortadan kaldırılması ve kitle iletişimi ile sosyal ağları kontrol edip manipüle etmek için büyük teknoloji şirketlerinin ağır ve örgütlü müdahalesi yer almaktadır.

Bu koordinasyon farklı biçimlerde gerçekleşmektedir: düzenli toplantılar ve görüşmeler yoluyla. Bannon ve Musk gibi önde gelen isimler bu süreçlerde rol almakta ve ulusal süreçlere açıkça müdahale etmektedir. Arjantin seçimleri arifesinde Trump’ın ekonomik şantajını veya Musk’ın Almanya’daki AfD mitinglerine ve İngiltere’deki Reform UK partisinin toplantılarına çevrim içi katılımını hatırlamamak mümkün mü?

Küresel neofaşist lider olarak Trump

Amerikan emperyalizminin krizinin bir ifadesi olan Trump, ikinci başkanlık döneminde, daha saldırgan bir neokolonyal çizgi ile daha açık bir neofaşist politikayı birleştirme stratejisini daha net biçimde ortaya koymaktadır.

Trump iki cephede hareket ediyor: ülkeler arasındaki uluslararası ilişkiler çerçevesini yıkmak ve ABD’de rejimi değiştirerek göçmen ve ırksallaştırılmış işçi sınıfını hedef almak istiyor. Bunun için başlıca aracı ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi) olmuştur. Bu kurum, siyasi polis ile yarı-paramiliter bir milis arasında bir hibrit yapı olarak tanımlanmakta ve Trump yanlısı yorumcu Joe Rogan tarafından Nazi Almanyası’nın Gestapo’suna benzetilmektedir. Öyle ki görevden alınan sınır polisi yetkilisi Gregory Bovino, Nazi jestlerini, tavırlarını ve üniformalarını yeniden kullanmıştır.

Trumpçı projenin bir “şok” yaratma perspektifi daha da yoğunlaşmıştır. Nicolas Maduro ve Cilia Flores’in kaçırılması, Grönland’a yönelik tehditler, Küba’ya uygulanan abluka ve soykırımcı sömürge projesinin güçlendirilmesi bu sürecin parçalarıdır.

Buna iç politikada göçmenlere karşı yürütülen siyasi, askerî ve ideolojik saldırı eşlik etmektedir. Amaç rejimi sertleştirmek ve yıl sonunda yapılacak ara seçimleri kazanmaktır. Göçmenlere yönelik aşırı şiddetin yanı sıra, Rene Good ve Alex Pettri adlı iki aktivistin öldürülmesinin görüntülerinin sosyal medyada dolaşıma sokulması, çocukların gözaltında tutulduğu görüntülerin yayılması ve Trump’ın söyleminde yayılan ırkçı nefret bu politikanın parçalarıdır. Trump ayrıca BM’de Somali topluluğu gibi çeşitli göçmen topluluklarını hedef alarak hoşgörüsüzlüğü ve zulmü teşvik etmiştir.

Trump saldırırken, direniş de örnek niteliğindedir. Minneapolis ve St. Paul şehirlerinde ICE’ye karşı gerçek bir sivil isyan yaşanmış, göçmenlere yönelik baskınlara karşı özsavunma mobilizasyonları gerçekleşmiştir.

23 Ocak’ta, –23 °C sıcaklıkta, Minneapolis sokakları “Hakikat ve Özgürlük Günü” sloganıyla sendikalar, dini gruplar ve topluluk örgütleri tarafından çağrılan tarihsel bir genel grevle dolmuştur.

50 binden fazla kişi yürüyüşe katılmış, birçok işyeri ve dükkân kapanmıştır. Birçok şehirde de gösteriler yapılmıştır. Gösterilerden bir gün sonra 37 yaşındaki hemşire Alex’in öldürülmesi büyük bir öfke yaratmış ve Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Yeni bir ulusal protesto dalgası tehdidi, New York’taki hemşire grevleri gibi mücadelelerle birleşebilecek daha radikal bir sürecin kapısını aralayabilir.

Antifaşist mücadele geleneği

Bu bağlamda Porto Alegre Konferansı’nın çağrısı yeni bir anlam kazanmaktadır. Annie Ernaux, Mireille Fannon, Mélenchon, Nancy Fraser, João Pedro Stedile, Daniel Jadue, Éric Toussaint, Zarah Sultana gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 565 dünya şahsiyetinin imzaladığı antifaşist koordinasyon çağrısı küresel ölçekte büyük yankı uyandırmıştır.

Brezilya’da Andes ve CNTE gibi etkili sendikaların ve federasyonların resmî katılımıyla destekler artmaktadır. Bu durum konferansın özellikle Trump’a karşı uluslararası mücadele için bir dayanak noktası hâline gelebileceğini göstermektedir. ABD’den aktivistlerin yanı sıra Arjantin başta olmak üzere 35’ten fazla ülkeden delegasyonların Porto Alegre’ye gelmesi beklenmektedir.

Trump’ı yenebilmemiz ancak seferberlik, uluslararası koordinasyon ve işçi sınıfının ve halkların gücüne dayanarak mümkün olacaktır.

Antifaşist birleşik cephe için mücadele etmek Troçkist geleneğin miraslarından biridir. Bu yalnızca temel bir teorik katkı değil, aynı zamanda Brezilya solunun ortak bir geleneğidir. 1934 Ekim’inde São Paulo’daki Praça da Sé’de faşist “yeşil gömleklileri” püskürten gerçek antifaşist birleşik cepheyi başlatanlar Troçkistlerdi.

Bugün de birlik çağrısı yaparken bağımsız politik konumumuzu koruyoruz. Özellikle önemli anlaşmazlıklarımızın bulunduğu iki kesim vardır.

Birincisi “ilerici” hükümetlerdir. Birlikte mücadele etmek için birlikten vazgeçmeden, bu hükümetlere katılmıyoruz ve Lula hükümetine karşı bağımsız bir program savunuyoruz; PSOL için de savunduğumuz çizgi budur.

İkinci kesim ise kampçılıkla diyalog kuran akımlardır. Farklılıkları silmek istemiyoruz; enternasyonalist konumlarımızı savunuyoruz. Özellikle Rus saldırganlığına karşı Ukrayna direnişinin savunusunu Porto Alegre’ye taşımak ve Ukrayna Sosyal Hareketi’nden yoldaşların katılımını sağlamak istiyoruz.

Porto Alegre Konferansı’nın başarısı, anti-emperyalist ve antifaşist mücadeleyi öne çıkararak enternasyonalist mücadele geleneğini yeniden canlandırma yolunda bir adım olacaktır. Bu mücadelenin ön saflarında yer almak devrimcilerin görevidir.

20 Şubat 2026

Israel Dutra bir sosyologdur; Sosyalizm ve Özgürlük Partisi PSOL’un toplumsal hareketlerden sorumlu sekreteri, partinin ulusal yönetiminin üyesi ve Sosyalist Sol Hareketi’nin (MES/PSOL) üyesidir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi