İmdat Freni

Blog

Yeni Sömürgeci Saldırganlığa karşı Filistin Halkıyla Dayanışmaya – IV. Enternasyonal

Geçtiğimiz haftalarda, Kudüs’teki Filistinliler, İsrail hükümetinin ve aşırılık yanlısı yerleşimci örgütlerin ancak etnik temizlik olarak adlandırılabilecek bir politika olan, onları kovma ve yerlerine Yahudi yerleşimcileri yerleştirme girişimlerine karşı, temel haklarını – birkaç nesil boyunca kendi ailelerine ait olan kendi evlerinde yaşama hakkını – savunmak için toplu halde seferber oldu.

Müslümanlar için kutsal olan Ramazan ayının sonuna yaklaşırken 7 Mayıs Cuma günü özellikle El Aksa yerleşkesine düzenlenen saldırı ile hayata geçirilen şiddetli bir sömürgeci baskıyla karşı karşıya kaldılar.

10 Mayıs’tan bu yana, İsrail ordusu, Kudüs’teki Filistinlilerle dayanışma gösterilerine ve roket saldırılarına misilleme olarak Gazze şeridine karşı şiddetli bir bombalama saldırısı yürütüyor.

Kudüs ve diğer karma şehirlerde, polis ve İsrail Savunma Kuvvetlerinin uyguladığı şiddetin yanı sıra, aşırı sağ Yahudi gruplar Araplara sokaklarda saldırdı. Sadece Kudüs’te bile yüzlerce Filistinli yaralandı ve düzinelercesi tutuklandı.

Bu şiddetin sonucunda Gazze’de 83 kişi (16 çocuk), Batı Şeria’da ise 3 kişi yaşamını yitirdi. 7 İsrailli de öldürüldü.

Batılı haber kaynakları Gazze’den yapılan roket saldırılarına odaklanıyorken, İsrail başbakanı Netanyahu ve diğer politikacılar “sükûnet” çağrısında bulunurken, Biden “İsrail kendini savunma hakkına sahiptir” diyor ve 10 Mayıs öncesindeki duruma geri dönülmesi çağrısında bulunuyor, sanki 10 Mayıs öncesindeki durum kabul edilebilir bir durummuş gibi. İsrail’in sömürgeci politikasına yönelik neredeyse duyulamayacak bir sesle yapılan eleştiriler, “uluslararası toplumun” bu tutumunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor – Söz konusu “uluslararası toplum” bölgedeki statükoyu korumak için İsrail’i destekleyeceklerdir.

Bu sömürgeci saldırganlık koşullarında hiçbir şekilde sükûnet olamaz. Şiddette “eşit sorumluluk” söz konusu olamaz. Yerleşimci sömürge devleti İsrail bir çeşit apartayd ve etnik temizlik uyguluyor ve Filistinliler tüm demokratik ve ulusal haklardan mahrum bırakılıyor. Filistinlilerin tüm hakları tanınmadan “adil bir çözüm” olamaz.

Filistinlilerle dünya çapındaki dayanışma ifadeleri – yaygın sokak gösterileri, Şili’den İskoçya’ya futbol stadyumlarında yapılan gösteriler – güçlendirilmeli ve İsrail’i suçlarından sorumlu tutmak için sürekli, güçlü bir hareket haline gelmelidir.

İsrail’e yaptırım uygulamak için güçlendirilmesi ve geliştirilmesi gereken BDS (Boykot-Yatırımların geri çekilmesi -Yaptırım) kampanyasının anlamı budur.

İsrail devletine yönelik destekler durdurulsun!

Sivil ve askeri işgale son!

Eşit demokratik ve ulusal haklar!

Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı ve dönüş hakkı tanınsın!

IV. Enternasyonal Siyasi Bürosu

Çeviri: D. Ateş

Görsel: Abdel Kareem Hana/Associated Press

Marksizmin Şaşırtıcı Sıçrayışları – Henri Lefebvre ile Söyleşi

Fransız Marksizminin herhalde en önemli ve öncü isimlerinden biri olan Henri Lefebvre ile bu söyleşi, bir sonraki kuşağın Marksist teori konusundaki yine çok mühim bir ismi olan Jean-Michel Palmier[1] tarafından haftalık Vendredi dergisinin 21 Aralık 1979-4 Ocak 1980 tarihli sayısı için yapılmıştır. Yakın dostu Norbert Guterman ile birlikte Almancadan çevirdiği iki ciltlik Hegel metinleriyle (1934) bu düşünürü Frankofon dünyada erişilebilir kılan Lefebvre aynı zamanda Rusçadan (yine Guterman’la birlikte) Lenin’in Hegel Diyalektiği üzerine Defterler’ini (1938) de Fransızcaya tercüme eder. Stalinizme yönelik eleştirilerinden dolayı uzun yıllar üye olduğu Fransız Komünist Partisinden uzaklaştırılır. Bilhassa Şehir HakkıMekânın ÜretimiRitmanalizGündelik Hayatın Eleştirisi gibi çalışmaları uluslararası düzeyde Marksist düşüncenin gelişeceği patikaların açılması noktasında belirleyici olur. Lefebvre aynı zamanda hem 1968 öğrenci hareketinin (ve bilhassa sitüasyonizmin) bir ilham kaynağı hem de hareketin bir destekçisi olmuştur. Ölümünden takribi on yıl önce yapılmış olan aşağıdaki söyleşide (Guterman ile kaleme aldığı) ilk kitaplarından biri olan Mistifiye Edilmiş Bilinç’in yeniden basımı vesilesiyle 30’lu yılların Marksizminden Faşizme ve Stalinizme, Nietzsche ve Freud’dan Lukacs ve Sartre’a, yabancılaşma nosyonundan mekânın Marksist analizine bizleri kavramlar, düşünürler ve mücadeleler üzerinden geçtiğimiz yüzyılda bir seyahate çıkarıyor.

İmdat Freni

VendrediMistifiye Edilmiş Bilinç kitabınız 1936’da, hem Halk Cephesinin geçici başarısına hem de faşizmin yükselişine tekabül eden bir dönemde çıkmıştı. Bugün tekrar yayımlamayı neden gerekli görüyorsunuz?

Henri Lefebvre: Mistifiye Edilmiş Bilinç lanetli bir kitap oldu o vakitler, pek kabul görmedi. Mesela SSCB’deki filozoflara veya eleştirmenlere gönderilen tüm nüshaların sansür nedeniyle hızla iade edildiğini hatırlıyorum. Fransız Komünist Partisi tarafından da soğukça karşılandı. O zamanlar moda olan iyimserlikti. Demokrasilerin faşizmi geriletip dünyaya barışı dayatacağına kesinlikle inanılıyordu. Ayrıca güçlü kuvvetli Alman proleterinin bir omuz darbesiyle Hitlerci haşaratı yere sereceği ifade ediliyordu. Norbert Guterman ve ben bu analizlere hiçbir şekilde katılmıyorduk. 

Mistifiye Edilmiş Bilinç bu yanılsamalara karşı aklı başında bir tepkiydi. Bilinci, bireysel veya kolektif olsun, özü itibariyle hakikati taşıyor olmayışı üzerinden incelemeye çalıştık. Onun için hakikat, yanılsama, hata, yalan çoğu kez birbirinden ayırt edilemez. İçinden geçtiği sınavlardır bilincin yanılsama ile gerçeklik arasındaki ayrımı yapmasını sağlayan. Tüm eseri yöneten bu felsefi tez -yani öznenin eleştirisi, Kartezyen logos’un eleştirisi, yalnızca hakikati taşıdığı iddia edilen dil anlayışının eleştirisi- bugün güncelliğini koruyor. Büyük mistifikasyonlar çağının sona erdiğini söylemek zor. Neoliberalizmin kendisi de bir mistifikasyon, kimi başarılar da elde eden bir manipülasyon. Dolayısıyla mistifiye edilmiş bilinç çağı kapanmış değil. Öte yandan bu kitap 1935’te yazıldı ve kitapta kuramlaştırılmamış olmakla birlikte aradan başını uzatan bir konu da var, Stalinizm analizi. 

İmgelerin Gücü ve Estetizmin Tuzakları

Sözünü ettiğimiz kitabın analizleri içinde faşizm önemli bir yere sahip. Kitabın gelişimi itibariyle tam olarak ne ifade ediyordu faşizm?

H.L.: Komünist Partinin faşizme ilişkin teorisi, o vakitler gayet dardı: Tekelci kapitalizm tarafından kendi savunmak için kullanılan şiddetli bir süreç. Analiz bundan öteye gitmiyordu. Çeşitli defalar Almanya’ya gitme imkânım olmuştu ve oradaki durum beni sarsmıştı. Alman komünistlerinin söylevleri feci biçimde yavandı. Komünistlerin mitinglerine katıldım ve oralarda söylenenler içinde heyecan yaratacak hiçbir şey yoktu. Saatler boyunca Sovyet planlaması hakkında rakamlar veriyorlardı fakat tüm bu anlattıklarının ne Almanya’nın sınai durumuyla ne de herkesin yaşamakta olduğu krizle herhangi bir alakası bulunduğu fark etmiyorlardı. En cüretkâr sözleri komünizmin, ekmeğin de ulaşımın da bedava olduğu bir toplum olacağıydı. İşçiler alkışlıyordu. Bu Marksizm bana ne kadar da sıkıcı, monoton geliyordu. Marksizmin ekonomizme indirgenmesinden her zaman nefret etmişimdir. 

Naziler ise hem en alt kesimlere hitap ediyordu hem de kahramanca, soylu, “Wagner’ci” duygular uyandırıp kalabalığı coşturmayı biliyordu. Onların “mizansen”lerinden birkaçına tanık oldum. Hem korkunçtu hem de estetik bakımdan son derece gösterişli. Hitlerci gençliğin 10 bin üyesini, ellerinde meşalelerle Taunus dağlarına tırmanışını hatırlıyorum. Hem etkileyici hem de feciydi. İki propaganda türünü karşılaştırdığımda Nazizm’de estetizm tuzağını hissediyordum. Öyle sanıyorum ki daha o zamandan itibaren, daha ileride geliştireceğim şu fikri edinmiştim: Gösteri masum değildir.

Bu seyahatlerimin kitabın oluşumunda belirleyici olduğunu düşünüyorum. Nazizmin bu yükselişine tanık olarak bilincin imgeler, söylemler, temsiller, yanlış ile doğru, yalan ile gerçek tarafından ne düzeyde etkilenip aşınabileceğini, örselenebileceğini hissettim. Tüm bunların kolaylıkla ayrıştırılamayacağını idrak ettim böylece. Hakikat monoton, güzellik ise şüpheli olabilirdi. Komünistler ve Marksistler gerçeği söylüyordu ve bu olağanüstü biçimde sıkıcıydı. Naziler ise yalan söylüyor ve kitleleri ayartıyor ve hararetlendiriyordu.

Daha 1930’da Marksizmin Miadı Dolmuş muydu?

O zamanlar Fransa’da Marksist düşüncenin durumunu hayal etmek zor, en azından savaş sonrası doğmuş olan benim kuşağım için. 

H.L.: Bence dönemin Marksist düşüncesi, 1936 dolaylarında, Revue Marxiste [Marksist Dergi] olayıyla birlikte daha doğmadan ölmüştü. Üçüncü Enternasyonal yöneticileri entelektüellerin üzerine çullanmanın, onları dağıtmanın fırsatını bulmuşlardı. Tabii Parti aygıtına girmeye hazır olanlar hariç. Bunların arasında Paul Nizan ve George Politzer’i sayabiliriz. 1928 ve 1930 arasında partiden bağımsız, özerk bir düşünce geliştirme girişimi olmuştu, her ne kadar bu derginin yazarlarının çoğu parti üyesi olsa da. Bu çabanın kesin biçimde önü kesildi. 

Oysa Marksizmin karakteristik özelliklerinden biri, kimi dönemlerde uyuşmuş, can çekişir gibi görünmesidir. Daha 1930’da Belçikalı kuramcı De Man “Marksizmin ölümü” ifadesini atıyordu ortaya; artık miadının dolduğunu söylüyordu. Fakat tam öldüğü düşünülürken Marksizm şaşırtıcı sıçrayışlar yaşıyordu. O zamanlar Marksizm ekonomiyle planlama kuramının bir karışımı olarak görülüyordu. Beş Yıllık Plandan ve SSCB methiyesinden yola çıkarak Marksizm ekonomizme ve üretkenliğe indirgeniyordu. İşte tam o anda biz de yabancılaşma kavramını küllerinin içinden çekip aldık. 

O zamanlar başka kimse yabancılaşmadan söz etmiyor muydu?

H.L.: Hiç kimse. Zaten Mistifiye Edilmiş Bilinç de bu nedenle öylesine şiddetle eleştirilmiştir ve bir dönemeci temsil eden bir kitap olmuştur. Kojève ve Hyppolite’in Hegel üzerine derslerini vermeleri ve bundan bahsetmeleri daha sonradır. Bizim yaklaşımımızda o dönem için önemli olan, Hegelci yabancılaşma kavramını spekülasyon alanından koparıp onu somutu, toplumsal pratiği tahayyül etmenin bir yolu haline getirmekti. Bu kitapta rahatsız eden bir diğer şey de, aynı zamanda siyasal yabancılaşmadan söz ediyor olmamızdı. “Siyasiler” kendilerini tehdit eden bir şeylerin kokusunu aldılar. “Boş lakırdılar” olmakla itham ettiler kitaptaki düşünceleri. 

Siz Marksizmle nasıl yakınlaştınız?

HL: Daha da önceleriydi. 1925 belirleyici yıl olmuştur. Üçüncü Enternasyonal kapitalizmin göreli bir istikrara kavuşmasından söz ederken birçok entelektüel Marksizmin ve komünizmin cazibesine kapıldı. Esasında Ekim Devrimi Fransız aydınlarını çok fazla etkilememiştir. Fakat 1925’te Fas’ta sömürge savaşı vardı ve öyle sanıyorum ki bizler buradan yola çıkarak emperyalizmin ne oluğunun bilincine vardık. Ardından da felsefe okumaları geldi, özellikle de Hegel. 

Hegel, Nietzsche, Kant ve diğerleri

O zamanlar herhalde Hegel’i okuyan aydın sayısı sınırlıydı?

HL: Doğru. Aslında bana Hegel’i okutan André Breton olmuştur. Galiba Hegel’in Mantık’ıydı. Norbert Guterman’ın güzergahı daha da ilginç. Kızıl Ordu’yu Varşova önlerinde geri çekilmeye zorlayan Polonya ordusuna alınmıştı kendisi. Ve işte o anda… Ekim İhtilalinin bilincine varmış! Fransa’ya geldiğinde kapitalizme karşı halihazırda son derece eleştirel bir tutuma sahip olmuştu. Aslında, öyle sanıyorum ki felsefe okumalarım, “olayların aldatması”na duyduğum ilgi beni her halükârda Marksizme yönlendiriyordu. Gerçekliğe karşı duyulan kuşku, hem Marx’ta hem de Nietzsche, Hegel ve hatta Kant’ta da bulunur. “Temsiller” hakkındaki kitabım da esasında bu meselelerin, Mistifiye Edilmiş Bilinç’te ortaya koyduğum sorunların takibinden müteşekkil. 

Bu tezleri geliştirdiğiniz vakitlerde Fransız felsefesine, örneğin Bergson’a ve Bergsonculuğa nasıl bakıyordunuz?

H.L.: Karşıydık. Politzer, Bergson’a karşı bir panfle kaleme almıştı. Ben de onunla hemfikirdim. Her imkân bulduğumuzda Bergson’a karşı olabildiğince küstahça davranıyorduk. 1925-26 öncesinde arayışlarımızı tatmin edecek unsurları hemen her yerde arıyorduk. Tıpkı sürrealistlerde olduğu gibi, bir çeşit mayalanma dönemiydi. Bir kötümserlik döneminin ardından Marksizme katılarak bu krizden çıktık. 

Peki bu trajik kriz, Marksizme katılan filozofların çoğu tarafından yaşanmadı mı? Lukacs’ın Ruh ve Biçimler’i ile Roman Kuramı’nda buluruz bunu veya Ernst Bloch’un ilk yazılarında.

HL: Evet ama bu trajik uğrak, bu burjuva ideolojisinin reddi Bloch ve Lukacs’ta daha önce ortaya çıkıyor, 1914 öncesinde veya dolaylarında. Fransa’da bu konuda kayda değer bir gecikme vardı. Avrupa’nın büyük krizi 1914 öncesinde başladı. Viyana’da daha 1910’dan itibaren belirdi, ardından da Almanya’da. Fransa’da ise bu dramatik ve verimli krizi 1925’e doğru tanıdık. 

Mistifiye Edilmiş Bilinç’in yanı sıra başka kitaplarınızda da Nietzsche’den ve genç Marx’tan, Zerdüşt’ten ve 1844 Elyazmaları’ndan aynı heyecanla söz ediyorsunuz. O zamanlar Nietzsche’yi nasıl anlamıştınız?

H.L.: Nietzsche’yi 15 yaşında okudum. Esasında Zerdüşt kadar Spinoza’nın Etik’ine de hayran kalmıştım. Mistifiye Edilmiş Bilinç’i yazarken müphem biçimde Nietzsche’nin modernite eleştirisinin etkisi altında olduğumuz kesin fakat o dönemde analizde Hegel ve Marx ağır basıyordu. Nietzsche’de beni heyecanlandıran modernite eleştirisiydi. Fakat onun çöküş fikrini reddediyordum. Bugün toplumların da çözülme veya yeniden oluşum olguları yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktan kaçınamayız. O vakitler işçi sınıfına tümüyle güveniyorduk. Günümüzde ise bu güven bir miktar gölgelendi. 

Kitabınızın yeni baskısında, o dönemlerde Stalin’i bir suçludan ziyade bir soytarı olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Daha o zamanlardan eleştirilerinizi sosyalizme de yöneltmeyi düşündünüz mü?

HL: Evet, muğlak biçimde de olsa Rusya’da meydana gelenlerin arzuladığımız şeye tekabül etmediğini biliyorduk. Fakat Stalinizmin kendisi de daha oluşum aşamasındaydı. Henüz hâkim değildi. Ve bilgilenmek için araçlardan yoksunduk. Büyük duruşmalar daha başlamamıştı. Troçkistler bunlardan söz ediyordu ama o zamanlar onların her şeyi abarttığına dair bir şüphe mevcuttu. Esasında burjuva basınının da Troçkistlerin de söyledikleri gerçeklere yaklaşmıyormuş bile. Dolayısıyla kitabımızda eksik olan şey bir Stalinizm eleştirisi, ki aslında zımnen mevcut. Bilince derinlikli biçimde etki edilebiliyorsa, “sosyalizm” olduğunu iddia edenden de kuşku duymak lazım.

Analizinizin kuramsal hatları başka meselelerle de kesişiyor. “Mistifiye edilmiş bilinç”, “şeyleşme” kavramları Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’ni, “bilinçdışı” Freud’ü, “kötü niyet” Sartre’ı düşündürtüyor.

H.L.: Totalite kavramı bize Hegel’den geliyordu. Lukacs’ın yazılarını New York’ta keşfettim. Fransa’da komünistler onun çalışmaları konusunda tam bir suskunluk içindeydi. Ama Guterman ve ben son derece Lukacs karşıtıydık. Tarihsel totaliteyi proleter bilinç için bir hakikat kriteri olarak almak bize imkânsız geliyordu. Bu tarihselcilik bize yanlış geliyordu. Tarih mistifikasyon ve aldatma konusunda zengindir. Lukacs, sınıf bilinci karşısında kendi üzerindeki örtüyü çekip atan bir hakikatin ve gerçekliğin totalitesine inanıyor. Hiçbir şeyin, sınıf bilincinin dahi mistifikasyondan kaçamadığını unutuyor. Kavramın bizzat kendisi de yanılsamaya doğru sürüklenebilir. Esas olan karşı karşıya kaldığı sınavdır. Hakikatin kavramsal yahut bilinçli bir kriteri yoktur.

Halbuki şeyleşmeden, meta fetişizminden neredeyse Lukacscı ifadelerle söz ediyordunuz.

HL: Esasında birbirimizden bağımsız biçimde oluyordu bu. Tüm bunları genç Marx’ta bulmuştuk, tıpkı Lukacs gibi. Ama bu meta fetişizmi teorisi bizlere doğrudan Amerikan dünyasına ilişkin bakıştan geliyordu. O vakitler Komünist Partinin söylediğinin aksine ABD’de üretici güçlerde kayda değer bir gelişme söz konusuydu, fakat bu hileli, düzenbaz bir dünyaydı. Bu benim için hem olağanüstü hem sancılı bir keşifti. Lukacs şeyleşmeyi nötr ve ölü bir şey olarak ele alıyor. Bizlere ise karmaşık ve saklı unsurlarla dolu görünüyordu.

Freudçü Bilinçdışı, Fetişleştirilmiş bir Bilinç

Ya Sartre’ın kötü niyet konusundaki analizleri?

H.L.: O vakitler söylediklerimizle kesişiyor. Fakat Sartre bu fikri on beş- yirmi yıl sonra geliştirdi. Bununla birlikte Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te “başkası-için-varlığın” oluşumunda bakışa verdiği önem bana fazlasıyla abartılı geliyor. Bakış ne bilinç ne de hakikat taşır. Bu ayrıcalık neden bakışa tanınıyor da dile değil? Sartre fazla Kartezyen. 

Ya Freudçü bilinçdışı?

H.L.: Bu bana çok belirleyici gelmiyor. Tüm bu devasa kendilikler birer nesneymişcesine ele alındı. Mistifiye edilmiş bilinç teorisi bilinçdışına duhul eder ve bilincin kendi kendisinden kaçma yollarını inceler. Freud’de bilinçdışı neredeyse bir töz olarak görülüyor. Bizler için ise bizzat bilincin daimî olarak dönüşen daimî bir ürünü. Freudçü bilinçdışı hala kendi muhteviyatından, işleyiş biçimlerinden bihaber fetişleşmiş bir bilinç. Freud toplumsal-olanı ve toplumsal pratiği ihmal ediyor. Mistifiye Edilmiş Bilinç’ten sonraki kitabım Gündelik Hayatın Eleştirisi olacaktır. Marx filozof olmayı bırakmadı. Fakat düşüncesine felsefi-olmayanı, gündelik olanı, bilhassa da işçilerin gündelik hayatını dahil etti. Ama benim için gündelik hayatın eleştirisinin gerekliliği fikri ancak Kurtuluş’la [İkinci Dünya Savaşı’nın sona erişi-Fransa’nın Nazi işgalinden kurtuluşu] birlikte, kapitalizmin konsolidasyonuyla kendini dayattı.

Kitabınız Marksizm konusunda, onun gelişimi ve radikal eleştiri getirme imkanları konusunda nispeten iyimser. Yeni baskısının önsözü daha kötümser…

H.L.: Evet çünkü tüm bu sarsıntılardan yeni bir şeyin doğacağına inanıyorduk. Bugün bu büyük umutlar hayal kırıklığına uğradı. Sosyalizm bakımından bir hayli derine düştük, kapitalizm konusunda ise daha da derine. Tarihsel sınavları kat etmek o zamanlar düşündüğümüzden daha uzun sürecek. 

Bugün kapitalizmin hala güncel olan krizine bir de “gerçekte varolan sosyalizm”e ilişkin hüsran ile kendisinin de “krizde” olduğu söylenen Marksizme dönük bir kuşku ekleniyor. 

H.L.: Evet fakat 1930’da da aynı şey söyleniyordu. Marksist düşüncenin sıçrayışları hep beklenmedik şekilde meydana gelir. Mesela son yıllarda Marksizmin devlet eleştirisine ve bizzat sosyalizmin eleştirisine katkılarını nasıl inkâr edebiliriz? Sosyalizm eleştirisi ile Marksizmin krizini birbirine karıştırmamak lazım. Marksizmin yeni temaların analizine yöneldiğini düşünüyorum: özyönetim, bedenin tekrar önemsenmesi (bu konu 1844’te Marx’ta mevcuttu), devletin (kapitalist veya sosyalist olsun) işleyişi. Felsefenin ve eleştirel düşünceden geri kalanın tutarsızca bütün yönlere dağılmasını engelleyen Marksizmdir. Otuzlu ve kırklı yıllara göre yeni olan, bugün artık Marksizmin goşist bir eleştirisinin de mevcudiyeti. Fakat bu eleştiri de tüm yönlere dağılıyor. 

Dünyayı Anlamak Babında Marx’tan Vazgeçemeyiz

Bugün ancak Marksist analizden yola çıkarak gerçekleştirilebilecek olan bir şeyin örneğini verebilir misiniz?

HL: Küresel-olanın eleştirisi. Bunu Marx olmadan nasıl inceleyeceksiniz? Marx’ı tekrar etmek değil onu sürdürmek söz konusu olan. Heidegger’in “kendini değiştiren dünya” hakkında yazdıkları veya Axelos’un “gezegensel” üzerine kaleme aldıkları yeterli değil. Bunlar bizim hayatımıza hayli sınırlı bir ışık tutuyor. Bugün eleştiri Marksizmden vazgeçemez aksi halde her tür bilgi yalnızca birer malumata indirgenmiş olur. Eğer içinde yaşadığınız dünyayı anlamak istiyorsanız Marx’ın yüklediği anlamıyla “ideoloji” kavramını kullanmalısınız. Toplumu değiştirmeye dönük tüm yeni teşebbüsler özyönetim, beden, mekân veya devlet konularında olsun, ancak Marx’tan yola çıkarak anlaşılabilir. “Medeniyet krizi”nden söz ediyorsak da, “sivil [medeni] toplum” kavramını kullanmak durumunda kalırız. Mesele Marx’tan yola çıkarak düşünebileceklerimiz değil, onsuz analiz edemeyeceklerimiz. 

Sizce Marx’ın katkılarının başlıca kazanımı olmayı sürdüren şey nedir peki?

HL: Sırf bu mesele üzerine 400 sayfalık bir kitap yazıyorum. Bir cümlede nasıl cevap verebilirim ki buna? Bence Marx’ta asli olan oluş’un analizi. Bir oluş’un [gelişimin] var olduğu, bu oluş’un her şeyi sürüklediği ve hiçbir değişmez bulunmadığından bu oluş’u incelemek için belirli bir sayıda alet edevata ihtiyacımız olduğu fikridir bu. Mantık yeterli değil. Heraklitos’tan Hegel’e ve Marx’a giden patika bu. Dünya daimî bir oluş içinde; yaptığımız analizin de kendimizin de bu oluş’un bir parçası olduğunu gözden kaçırmadan, bizler hem bu oluş’un içinde eyleme geçmek hem de onun üzerine etkide bulunmak durumundayız. İşte Marx’ın tüm analizine rehberlik eden büyük fikir budur. 

Mekânın Asli Rolü

Marx’ın nesne veya tema olarak inceleyemedikleri içinde sizce Marksizm’den yola çıkarak analiz edilmesi ve anlaşılması gereken en acil mesele nedir?

HL: Bence Marx toplumsal ilişkileri, onların zemini/dayanağı olan şeyi dahil etmeden inceliyor; bu da mekandır. Marx çalışmalarının bir kısmında toprak meselesine, köylü meselesine olabilecek göndermeleri tümüyle dışlamıştır. Bunun çok ağır sonuçları oldu. Hep kapitalizm ve işçi sınıfı üzerinde duruyoruz. Ama bu toprak ve köylülük meseleleri konusunda Marx’ın kaleme almış olduğu sınırlı sayıdaki metin son derece belirleyici olmuştur. Onlar sayesinde Lenin ve onun ardından Mao Zedong toprağın, köylülerin, toprak aristokrasisinin belirleyici bir rol oynadığı toplumları incelemeye başlayabilmiştir. “Mekânın Üretimi” hakkındaki analizlerimde “küresel-olan”ı anlamak için mekânın ne derece asli nitelikte olduğunu göstermeye çalıştım. Vakti zamanında mekân son derece sınırlıymış: Bir kasaba, bir bölge, bir ulus. Günümüzde ise stratejilerin çatışması üzerinden küresel bir mekân oluşuyor. Kanımca Marksizmden yola çıkarak bunu anlamak aciliyet içeriyor. Bir de buna mekanla, kendisi de küresel hale gelmiş olan maddi “oluş” süreci arasındaki ilişkiyi eklemek isterim. Marx’ta sermaye İngiltere çerçevesi dışında topraktan/mekândan kopuk kalıyor. Onu tekrar yere, toprağa, üzerinde yaşadığımız dünyaya bağlamak lazım. 

Ne tam olarak sosyolog ne de filozof olarak görüyorsunuz kendinizi. Peki “Marksist” olarak tanımlar mısınız?

H.L.: Ne Marxolog’um ne de Marxyen. Marxist diyebilir miyiz? Evet ama Marx’ı tekrar etmek için değil, aksi halde Marksizm verimsiz hale geliyor ve tefsir ile skolastiğe indirgenmiş oluyor. Marx’tan yola çıkarak düşünmek, onu tamamlamak, zenginleştirmek, dönüştürmek gerekir. Marx filozofları dünya hakkında düşünürken, onu yorumlarken dönüştürmeye yönelmedikleri için eleştiriyordu, ama bugün Marksizmin kendisi de bir skolastik haline geliyor. Onu da dönüştürmek lazım. Öte yandan Marksizm kimi kategorileri es geçiyor: trajik-olan gibi, oyun gibi. Mutlaka Marksizmin yaptıklarının dışında yapılacak şeyler vardır. Marksizmi dahil edip başka yönlere doğru yol almak lazım. Fakat bu, ne Marx’sız ne de Marx’a karşı olmalıdır elbette. 

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Palmier’in bir dizi yazısını e-skop ve İmdat Freni’nde okumak mümkün. Bunlar arasında Weimar Almanya’sında kabare kültüründe, siyasal ve toplumsal süreçlerle birlikte yaşanan dönüşümü ele aldığı 5 yazılık bir dizi de mevcut. Yazarın ayrıca otobiyografik öğeler de içeren metinlerden oluşan Bir Gölge Göstericinin Düşleri isimli kitabı da Türkçeye çevrilmiştir. 

Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi üzerine 18 Tez

Ocak 2017 yılında ilk olarak Almanca yayımlanmış olan Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi üzerine 18 Tez metni Gizem Haspolat ve Doğukan Dere tarafından Türkçeye tercüme edildi ve yayımlandı. Bu metin 2014 yılından itibaren İsviçre ve Almanya’dan hayvan kurtuluşu aktivistlerinin bir araya gelerek yürüttüğü tartışmaların bir sonucu olarak ortaya çıktı. İmdat Freni olarak önem verdiğimiz bir tartışmanın ve mücadelenin mühim metinlerinden biri olan bu 18 Tez’e çevirmenlerin kaleme aldığı önsözü ve tezlerden kimi bölümleri aşağıda aktarıyoruz. Konuyla ilgileneceğini düşündüğümüz okurlarımızı da metnin bütününü orijinal kaynağı olan http://www.marksizmvehayvanozgurlesmesi.com adresinden okumaya davet ediyoruz. 

İmdat Freni

Çeviri Önsözü:

“Tüm mahlukat mülkiyete dönüştürülmüş, sudaki balıklar, havadaki kuşlar, yerdeki bitkiler… – mahlukat da özgürleşmek zorunda.” – Thomas Müntzer, 1524

 Karl Marx’ın mülkiyet ilişkileri sonucu doğanın hor görülüşüne dair tartışmasında Müntzer’den alıntıladığı bu söz günümüzde geçerliliğini koruyor; insanlar, diğer hayvanlar, bitkiler, canlı ya da cansız birçok varlık metalaştırılmaya, mülke, kapitalist anlamda ‘değer’e dönüştürülmeye devam ediyor. Sınıfsız bir dünya amacını temel alan Marksizm ve insan dışı hayvanların ve doğanın üzerindeki tahakkümün ortadan kaldırılmasını esas alan hayvan özgürleşmesi Müntzer’in bahsettiği özgürleşme ‘zorunluluğunun’ takipçisi hareketler olarak düşünülebilir.

Büdnis für Marxismus und Tierbefreiung (Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Birliği) tarafından kaleme alınan Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi Üzerine 18 Tez, bu iki akımın ana sorunları (hayvan sömürüsü/tahakkümü/türcülük ve sınıflı toplum) arasındaki güçlü ilişkiyi ortaya koyuyor. Bu iki mücadelenin kendi ereklerini gerçekleştirmek için birbirlerini içermek zorunda olduklarını iddia ediyor. Bu iddia iki ayaklı bir temel üzerine inşa ediliyor. İlk olarak, insan – (insan dışı) hayvanlar – (insan dışı) doğa arasındaki ilişkinin ancak diyalektik materyalist yöntemle doğru bir şekilde kavranabileceği ve dönüştürülebileceğine, bu açıdan hayvan özgürleşmesi hareketi ile Marksizm arasında kurulacak bağın elzemliğine vurgu yapılıyor. Metnin ikinci temel unsuru ise Marksist mücadelenin (insan dışı) türlerin sömürüsü, ezilme ve aşağılanması, imhası ile de karşıtlık içinde olması gereğini ortaya koyuyor; üretim ilişkilerinde sürdürülebilir ve türler arası adalete yaslanan bir sosyalist dönüşümün yalnız mümkün değil, aynı zamanda gerekli olduğunu savunuyor. Bu iki mücadele arasındaki ilişkiselliğin, iç içeliğin, karşılıklı gereklilik kadar önemli bir başka unsuru da ortak düşman: İnsanları ve insan dışı varlıkları sömüren, bu sömürüyü örgütleyen yönetici sınıf. Metin bu temel savlar üzerinden Marksizm ve hayvan özgürlüğü üzerine salt bir analiz olmanın ötesine geçerek ortak mücadele hattına çağrıda bulunan bir manifesto ortaya koyuyor.

Sunulan 18 Tez aynı zamanda akademi içinde ve dışında giderek popüler hale gelen ‘hayvan sorusu’na dair de önemli tartışma alanları açıyor. Bunlardan biri, hem eleştirel teoride hem de hayvan çalışmaları alanında insan dışı hayvanların idealist terimlerle ele alınışına dair. Hayvan sorusunu materyalist bir yaklaşımla ele almak, endüstriyel hayvan kompleksini bu sorunun çekirdeğine yerleştirmek, hayvanların hem kültürel hem maddi olarak şeyleştirilmeleri, metalaştırılmaları veya hayvanın sermayeyle denkliği üzerine tartışmak bu metinde de vurgulandığı üzere elzem bir halde. Bu, hayvanların imge düzleminde, ideolojik veya duygulanımsal olarak denk düştükleri anlamları veya insan ve insan dışı hayvanlar arasında kurulan hiyerarşilerin söylemsel temellerini analiz etmek yerine, türcülüğün maddi dayanaklarını, teknolojilerini ve bunları ayakta tutan ekonomik örgütlenmeleri tartışmak; hayvan ve sermayeyi birbirleri ile ilişkili olarak analiz etmek demek aynı zamanda. Okuyacağınız metin, böylesi bir analize çağrıda bulunarak, yalnızca Marksizm ve hayvan özgürleşmesini bir araya getirme yönünde bir adım atmakla kalmıyor, aynı zamanda genelde akademinin ve özelde eleştirel teorinin hayvanlar ile angajmanına dair de sorular ortaya atıyor.

 Bütün bu tartışmaların yanında, pandemi günlerinde çevirdiğimiz bu metin, küresel ve yerel olanın hayvanlarla kurulan mahremiyet, samimiyetle ilişkili olarak yeniden konumlandırıldığı, hayvanların şeyleştirilme süreçlerinin ve türler arası sınır inşalarının ivmelendiği günümüzü değerlendirmek için bir başlangıç noktası da olabilir. 

Bugün Türkiye’de, dünya genelinde de olduğu gibi, Marksist mücadele ile hayvan özgürleşmesi hareketleri birbirleri ile fazla temas ve diyalog halinde olmadan, ayrı hatlarda sürüyor. Çevirdiğimiz bu metin, bu hatların iç içeliğine dair kuramsal ve pratik argümanlar ortaya atarak söz konusu hareketler arasında kurulacak ilişkilere bir temel oluşturmayı hedefliyor. Mevcut eşitsizlikler, sömürüler, ezme/ezilme ilişkileri arasında görünmez kılınmış olan kesişimlere, örtüşmelere ve bağlara vurgu yapan bu manifesto aynı zamanda bütün bunların ortadan kaldırıldığı, insanın, hayvanın, yeryüzünün özgür olduğu bir dünya için ortak bir mücadeleye çağırıyor. Bu çevirinin Türkiye’de bu ortaklaşmaya dair imkân yaratacak türden tartışmalara alan açmasını, bolca okuma, tartışma ve eylemenin hareket noktası olmasını umuyoruz. 

Her zaman dirayetiyle, her alanda tahakküm karşıtı mücadelesiyle ilham olmuş Burak Özgüner’in kıymetli anısına…

İlk bakışta Marksizm ve hayvan özgürleşmesi pek ortaklığı olmayan iki şey gibi görünür. Ne Marksizm özel bir hayvan sevgisi ile meşhurdur ne de hayvanseverler işçi sınıfının özgürleşmesi ve sosyalist bir toplum inşasına verdikleri katkıyla. 

Aksine klasik Marksizm ağırlıklı olarak otonomist-anarşist görüşe sahip hayvan hakları aktivistlerine pek az cazip gelir; fazlasıyla basitleştirilmiş bir kuram ve sosyalist rejimlerin çöküşü ile köhneleşmiş, otoritaryen bir ideoloji olarak görülür. Her ne kadar kapitalizm eleştirisi ve emek mücadelesinin lügatı (‘yoldaş,’ ‘sınıf’) radikal solda yeniden popülerlik kazanıyor olsa da geleneksel Marksistlerin mücadele içinde nasıl konumlandırılacağı belirsizdir. Marksistler çoğunlukla hayvanlardan açıkça nefret eden ve yalnızca ekonomiden konuşan ve ızgara sosislerinden vazgeçmek istemeyen, incelikten yoksun küçük burjuvalardan ayrıştırılamaz insanlar olarak görülürler.

Marksistlere gelince onlar da hayvan özgürleşmesi aktivistlerini pek takdir etmezler. Birçok yoldaş hem hayvanların hem insanların sömürüden ve baskıdan özgürleştiği bir toplumu düşünürken soğuk terler döker; zira bu etten ve peynirden vazgeçmeleri anlamına gelir. Dahası Friedrich Engels insan medeniyeti tarihinde et tüketiminin önemini anlamayan ve en iyi ihtimalle ütopyacı sosyalistler olan “Herren Vegetarianer” ile çoktan dalga geçmiştir bile. 

Buna rağmen biz bu karşıtlığı reddediyor, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından geliştirilmiş tarihsel materyalist analiz, toplumsal eleştiri ve buna mukabil olan siyaset ile, hayvanları toplum tarafından üretilen acılardan özgürleştirme çağrısının, birbirine muhakkak bağlı olduklarına inanıyoruz. Bir yandan hayvan özgürleşmesi talepleri, hayvanların sömürüsünün gerçekleştiği tarihsel olarak belirli koşulları ve onun sonlandırılması için gerekli toplumsal değişiklikleri analiz etmedikçe, ahlakçı talepler olarak kalıyor. Diğer yandan da yönetici sınıfın kâr elde etmek için yalnızca sınıf mücadelesinde ezilen sınıfları değil aynı zamanda hayvanları (ve doğayı) sömürdüğünü dikkate almayan her Marksist toplum eleştirisi de yetersiz kalmaya mahkûm.

Çağdaş kapitalist toplum, hayvanları yalnızca değerin maddi taşıyıcıları, üretim araçları, emek araçları ve elde edilme sürecine herhangi bir insan emeği kullanımı dahil olmadıkça doğa tarafından “bedavaya” sunulan üretim nesneleri olarak görür. 

Et endüstrisinin yöneticileri, hayvan sömürüsü kompleksinin tam kalbinde yer alan bu endüstriden, hayvanları öldürerek milyarlarca dolar kazanıyorlar. Yalnızca Almanya’da yılda 60 milyondan fazla domuz, 3.5 milyondan fazla inek ve 700 milyondan fazla tavuk, ördek ve kaz öldürülerek bu endüstriden yıllık 40 milyar Euro’yu bulan rekor bir ciro elde ediliyor. İsviçre’de bile satış hacmi 10 milyar İsviçre Frangı seviyesini buluyor [1]. Hayvanlar sirklerde ve hayvanat bahçelerinde, azap verici ve aptallaştırıcı şov hareketlerini gerçekleştirmeleri için ekseriyetle berbat koşullarda tutuluyorlar. Avlarda ise çoğunluğu zengin avcılar tarafından, sırf eğlencesine öldürülüyorlar. Deneylerde araştırma ve emek nesneleri olarak işlev görürlerken evcil hayvan endüstrisi ise onları iradeleri dışında, kaldırabileceklerinden fazla üremeye mecbur bırakıyor ve oyuncak olarak satıyor. Bu koşullar korkunç ve acımasız; bunlara tanık olan ve çevresiyle tamamen yabancılaşmış bir ilişkisi olmayan herhangi biri, acı [2] içinde gördüğü bu duyarlı varlıklarla en azından bir seviyede empati kurar.

Bunların bir sonucu olarak, hayvan sömürüsünü sona erdirmeye yönelik irade genellikle hayvanların kitlesel ölçekte imhası ya da ideolojik aşağılanmaları karşısında dehşete düşmekle başlar. Böyle bir irade aynı zamanda sömürüyü anlamak ve onu ortadan kaldırmak arayışındaki bir dayanışma dürtüsüyle de başlayabilir. Acı çeken hayvanlarla kurulan empati, sonrasında hayvanlarla insanlar arasındaki ilişki üzerine teorik düşüncelere yol açar ve hayvanların özgürlüğü mücadelesinde aktif hale gelme dürtüsünü ateşler. Lakin bu dürtü pratikte kendisini nasıl açığa vurur? Şimdi, mevcut hayvan özgürlüğü hareketinin kuramına ve pratiğine bakalım.

Kısaca ve bir ölçüde basitleştirerek ifade etmek gerekirse, Almanca konuşan dünyadaki çağdaş hayvan hakları ve hayvan özgürlük hareketlerine, Marksist filozof Marco Maurizi’nin tanımlamasıyla, “metafizik türcülük karşıtlığı” egemen. Bu hat üç düşünce okulundan oluşuyor:

–    Burjuva Ahlak Felsefesi: Peter Singer, Richard Ryder, Tom Regan, Hilal Sezgin ve diğerlerinin geleneği.

–    Liberal Yasal Eleştiricilik: en önde gelen figürü uzun süre boyunca Gary Francione idi. Will Kymlicka, Sue Donaldson gibi yazarlar da yakın zamanda ona katıldılar.

–    Sosyal Liberal Post-Yapısalcı Anti-Otoritaryanizm: Carol J. Adams, Donna Harraway, Birgit Mütherich, Jacques Derrida ve diğerlerinin düşünceleri üzerine temellenir.

Türcülük karşıtı burjuva ahlak felsefesi, hayvan hakları ve hayvan refahı için siyasal talepler ortaya koyan, tüketicileri, devletleri ve özel kuruluşları imzalar, kampanyalar, lobi çalışmalar ve bilirkişi danışmanlığı hizmetleri yoluyla etkilemeye çalışan örgütler ve inisiyatiflerde hakim halde (örneğin PETA).

Liberal Yasal Eleştiriciler ise ahlak felsefecileri ile anti-otoriterler arasında teorik ve politik bir köprü oluşturuyor; bu iki yaklaşımı algılayış biçimlerine ve bunlara aşinalıklarına bağlı olarak bir tarafa ya da öteki tarafa doğru eğilim gösterebiliyorlar. Bu durum hayvan refahı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü hareketlerinde, hayvan haklarının mücadele edilmesi gereken bir hedef olduğuna dair genel uzlaşıyı da bir raddeye kadar açıklıyor.

Sosyal Liberal, Türcülük Karşıtı Post-Yapısalcı Anti-Otoritaryanizmin siyasal tezahürü ise otonomculuk ve anarşizmden ilham alan parlemento-ötesi sol biçimindedir. Bu minvaldeki otonomcu türcülük karşıtlığı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü hareketinin abolisyonist kanadının çekirdeğini temsil eder.

Hayvanlar, kapitalizme özgü toplumsal ilişkiler içinde doğrudan aktif bireyler olarak yer almazlar ; piyasada -kendi emekleri dahil- bir şey satmaz yahut satın almazlar. Üretim süreçlerinde emek harcadıklarında, bunun karşılığında ücret almazlar. Dolayısıyla, hayvanlar artı değer üretmezler ve işçi sınıfının parçası değillerdir. Sömürüleri, Marx’ın doğanın sömürüsü diye tabir ettiği ilişkiye tekabül eder: Burjuva mülkiyet hakları ve ekonomik güç sayesinde, kapitalistler doğayla ve hayvanlarla kurdukları yıkıcı/ölümcül ilişkiden kar elde ederler. Bu, emek değer teorisindeki anlamıyla sömürü değildir. Öte yandan Marx, sömürü kavramını sadece artı değer üretimi ile sınırlandırmaz. Ve kesinlikle, artı değer üretmedikleri için kölelerin sömürülmediği gibi bir sonuca varmaz.

Hayvanlara, örgütlü bir şekilde direniş sergileyemedikleri için, tıpkı diğer doğal maddeler gibi, bedava üretim araçları yani emek araçları (hayvanlar yumurta, süt, et, vb. şeylerin üretimi için makinelermiş gibi) ve emek nesneleri olarak (işlemlerle deri, et vs. haline getirilmek üzere) el konulur. Çoğu zaman oldukça vahşi olan bu el koyma sürecini, ücretli emekçiler gerçekleştirir; sermayenin emri altında- hayvan endüstrisinde öldürmeyi, sağmayı, deneyleri ve daha birçok benzeri süreci kapsayan- artı değer üretimini icra ederler. Hayvanlar tarafından üretilen ya da direkt hayvanların kendisi (bedeni) olan ürünler yine başka ücretli emekçiler tarafından ilave işlemlerden geçirilir ve son olarak meta olarak satılırlar. Görüldüğü üzere, kâr üretimi yalnızca ücretli işçilerin sömürüsüne dayanmaz, özelde hayvanların genelde de doğanın sömürüsünü de dayanır. Kapitalistler, hayvan sömürüsüyle elde edilen kârı en yüksek orana çıkarmak amacıyla hayvanları üretim sürecine mümkün olan en verimli şekilde dahil etmek için çabalarlar. Verimlilik aynı zamanda şu anlama gelir: Hayvanları -aralarında acı çekme yetilerinin de bulunduğu- niteliklerinden soyutlamak.

Tüm bunlar bize gösteriyor ki ancak tarihsel materyalist bir türcülük karşıtlığı, insan hayvan ilişkilerini -ki daha yakından bakıldığında, bugün kendilerini, bir tarafta sermayenin bir tarafta ise proletarya, hayvanlar ve doğanın olduğu bir sömürü ve tahakküm ilişkisi olarak ortaya koyar-kapsamlı bir şekilde çözümlemeye ve açıklamaya kadirdir. Tarihsel materyalist türcülük karşıtı, burjuva sınıflı toplumun çözümlenmesi ve eleştirisi için yeni perspektiflerin önünü açar, kapitalist düzenin kırılgan olduğu dolayısıyla hayvanların sömürüden kurtuluşu için hedef alınması gereken alanları saptar.

Doğrusu, ekonomi politik eleştiriden hayvanların sosyalist ya da komünist bir toplumda kendiliğinden özgürleşeceği sonucuna varmak mümkün değildir. Yine de sermayenin hükümranlığına ve onun gaspçılığına karşı mücadele, insanların, kolektif bir şekilde “o karar”ı almasını mümkün kılacak vazgeçilmez ön koşullardır. O karar ise şudur: Hayvanları özgürleştireceğiz!

Sermaye ilişkileri devam ettiği ve onunla birlikte, üretilen ürünler, üretimin nasıl ve hangi yollarla gerçekleşeceği üzerinde egemen sınıfın hakimiyeti baki kaldığı sürece sermaye doğayı gasp edecek ve her şeyi, kimsenin ya da hiçbir şeyin kendisini dışında tutamayacağı, karşı duramayacağı bir şekilde bir fiyata, değere dönüştürme sürecine katacaktır.

Marksistler için şimdiye kadar söylenenlerin çoğu yeni şeyler değil. Tarihsel materyalizm ve Marksçı ekonomi-politik eleştiri Marksistlerin ekonomik ve politik analizlerinin temel taşlarını oluşturuyor. Dolayısıyla buraya kadarki kısmı okuduklarında omuz silkip hayvan özgürlüğü savunucularına şöyle diyebilirler: “Yerinde tespit! Şimdi ahlâki değerlendirmeleri bırakıp bizimle beraber kapitalizme karşı savaşın.” Ve bu cümleleri kurmak için yerinde sebepleri olduğu söylenebilir.

Ancak bize göre, eğer tarihsel materyalizmi ciddiye alacaksak insanların ve hayvanların yalnızca ortak bir tarihi olduğunu belirtmek yetmez. Her şeyden önce, ezilen ve sömürülen sınıflarla hayvanların ortak bir düşmanı olduğunu da belirtmek gerekir: Sömürüden nemalanan ve bu sömürünün sorumlusu, ezilmelerinin de -değişik biçimlerde- örgütleyicisi olan yönetici sınıf. Ayrıca Marksistlerin, yıkıcı sosyal ve ekolojik sonuçları sebebiyle günümüz hayvansal üretiminin geldiği boyutun objektif olarak akla aykırı ve sosyal ilerlemeye engel olduğunu fark etmeleri gerekir.

Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi üzerine 18 Tez’in bütününe şuradan ulaşabilirsiniz. 

Kolombiya Halkıyla Dayanışma – IV. Enternasyonal

Duque Hükümetinin Kolombiya Halkına Karşı Yürüttüğü Katliam Durdurulmalı!

2019’da Ekvador ve Şili’de meydana gelen görkemli ayaklanmaların ardından, şu anda Kolombiya halkının büyük bir isyanına tanık oluyoruz. Geçen Pazar günkü kısmi zaferin – hükümetin vergilere ilişkin karşı-reform planını geri çekmesinin ardından – Kolombiya halkı, Duque hükümetinin uyum planına karşı sokaklara çıkmaya, rejimin baskıcı ve yozlaşmış karakterine son vermek için mücadele etmeye devam ediyor.

Bağlam

Pandemi krizinin tam ortasında, Iván Duque hükümeti, aslen en zenginlerin lehine olacak biçimde halküzerindeki vergileri artırmayı amaçlayan bir vergi reformu başlattı. Hükümet, Kolombiyalıların muazzam yoksullaşmasına ek olarak, günde 500 ölümü ve toplamda 70.000 ölümü görmezden gelerek bu tasarıyı başlatmak için sağlık krizinden faydalandı.

Hareketin gelişimi

Bu durumla karşı karşıya kalan toplumsal hareketlerin örgütleri, bu vergi reformunu durdurmak için 28 Nisan’da ulusal grev çağrısında bulundu. Orta ölçekli kasabalar da dahil olmak üzere ülke çapında kitlesel seferberlikler meydana geldi ve yalnızca maaşlı işçileri değil, aynı zamanda kayıt dışı işçileri, işsiz gençleri, kadınları ve mahalle sakinlerini de bir araya getirdi. Hükümet her zamanki gibi karşılık verdi: halka karşı acımasız bir şiddet uyguladı.

Halk seferberliğinin kapsamı ve gücü, diğer etkenlerin yanı sıra, vergi reformunun münferit bir şey olmaması gerçeğinden kaynaklanmaktadır; bu, son aşamada Kolombiya halkının direnişiyle karşılaşan mevcut hükümetin ve önceki hükümetlerin neoliberal politikalarının doruk noktasıdır. Bu meşru bir mücadeledir, gücün tüm suiistimallerine ve en temel hakların tarihsel gerilemesine karşı birikmiş bir öfkedir.

Topluma karşı saldırı

On yıllardır Kolombiya, ekonomik politikaları temelde özel bankaları ve büyük şirketleri kontrol eden ekonomik gruplara kamu parası transfer etmeye ve nüfusları yerinden eden, toprağı mahveden ve suyu ve biyolojik çeşitliliği kirleten maden çıkarma endüstrilerinin yatırımlarını kabul etmeye indirgenmiş hükümetlere sahipti. Bu politikanın sosyal sonuçları yıkıcı oldu: işsizlik tarihi seviyelere ulaşıyor ve uyum planı kapsamında kamu sektörü çalışanlarının önemli bir bölümünün yakın gelecekte işten çıkarılması tehdidi söz konusu. Hükümetin onayladığı mali spekülasyonun bir sonucu olan hane halkı borçlarının durumu aşikar. Ve liste böyle uzayıp gidebilir.

Barış anlaşmalarına uyulmaması

Buna, toplumsal hareketlerin liderlerinin günlük olarak cinayete kurban gitmesi, köylü ve yerli halkların uyuşturucu mafyasının katliamına uğraması eşlik ediyor – çünkü Havana’da 2016’da imzalanan barış anlaşmalarında kararlaştırıldığı gibi, yasadışı mahsul üretiminin yerine  gönüllü ikame planını uygulamak istiyoryerli halklar. Mafyayı durdurmak için hiçbir şey yapmayan ordunun tam bir suç ortaklığı söz konusu; bu sırada hükümet ise müdahale etmek yerine bu bölgelere glifosat püskürtmekle meşgul.

Yıkıcı bir Pandemi Yönetimi

Salgının yönetimi bundan daha felaket olamazdı.

  1. Büyük ilaç şirketlerine koşulsuz bir destek sağlanıyor. Bu desteği Dünya Sağlık Örgütü’nün patent hakkının geçici iptaline ilişkin önerinin getirildiği uluslararası tartışmalarında; aşılar için ne kadar ödeme yapıldığına dair gizliliğin kabulü konusunda ve aşılamadan kaynaklanan hastalıkların meydana gelmesidurumunda mağdurların yasal tazminat elde etmek için hukuki başvuru yapamamaları konusundaki anlaşmada görebiliriz.
  2. IMF’ye ve risk derecelendirme kuruluşlarına kamu borcunu ödeme koşullarına koşulsuz saygı gösteriliyor ve bu borç-doğa takası olasılığının açılması noktasına kadar geliyor.
  3. Kayıt dışı işlerle geçinen ve işsizliğe sürüklenen milyonlarca Kolombiyalının sorunlarını çözmek için kamu kaynağı yeterli değil; bu koşullar onları bir pandeminin ortasında sokağa dökülmeye zorluyor; üstelik özelleştirilmiş sağlık sistemi insanları kaderlerine terk etmiş durumda – 46 milyonluk bir nüfustan sadece 4 milyon kişi aşılanmıştır.
  4. Yoksulluktaki artış endişe verici. Resmi istatistikler bugün yoksulluğun nüfusun % 60’ına ulaştığını kabul ediyor ve bunun trajik bir sonucu var: Covid-19’un neden olduğu toplam ölüm sayısının üçte ikisinden fazlası nüfusun en yoksul kesimleri arasında yer alıyor.

Büyük bir zafer ama mücadele devam ediyor

Otuzdan fazla insanın öldüğü ve yüz kişinin askeri güçlerin ellerinde kaybolduğu dört günlük devasagösterilerin ardından 2 Mayıs Pazar günü, halk hareketi çok önemli bir zafer kazandı. Hükümet başkanı, sağcıDuque televizyona çıkıp hareketi durdurmak için gerici vergi reformu projesinin geri çekildiğini duyurmak zorunda kaldı.

Kapitalist saldırı durmaz, halk direnişi de durmaz

Kolombiya halkı direndi ve bu büyük zaferin verdiği cesaretle direnmeye devam ediyor. Şimdi mesele, Duque’nin paquetazo’sunu, yani vergi reformuna ek olarak, daha da özelleştimeci bir sağlık reformunu, bir çalışma reformunu ve emekli maaşlarına ilişkin bir diğer reformu içeren paketini durdurma meselesidir… Tüm bunlar emekçilerin haklarını daha da kısmayı hedefliyor ve ulusötesi finans kapital tarafından IMF ve risk derecelendirme kuruluşları aracılığıyla talep ediliyor. Bu ise, reformların reddedilmesinin, ülkenin karşı karşıya olduğu insani trajediyi çözmek için bütçe kaynaklarına sahip olmak için acil bir tedbir olarak kamu borcunun derhal askıya alınması sloganıyla bağlantılı olması gerektiği anlamına geliyor.

Direniş bölgesel meclisler şeklini alıyor. Bu da mücadelelerin toplumsal tabanını genişletmek, onları daha iyi koordine etmek, demokratikleştirmek ve her şeyden önce tüm toplumsal kesimlerin temel taleplerini bir araya getiren geniş bir ulusal platform geliştirmek için muhteşem bir fırsat oluşturuyor. Bu mücadele konularını şöyle sıralayabiliriz: ülkede ne yazık ki yinelenen kadın cinayetlerine karşı kadınların mücadeleleri, yasadışı ürünlerin gönüllü ikamesi başta olmak üzere barış anlaşmalarına saygı, toprak hakkı ve onurlu bir iş hakkı talepleri, doğanın ekososyalist bir bakış açısıyla savunusu.

Baskıcı güçlerin katliamlarını durdurun, toplumun militarizasyonuna son verin

Acil olarak, dayanışma eylemleri Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı ve Başkan Duque’nin doğrudan emriyle, ulusal polisin ve onun özel birlikleri olan İsyan-karşıtı Mangaların – ESMAD- silahsız bir nüfusa karşı işlediği katliamı durdurmayı hedeflemelidir. Miting alanlarına gelip protestoculara ve komşu mahallelere silah sıkıp, el bombası ve gaz atarak uluslararası insan hakları hukuku sözleşmelerini ihlal ediyorlar. Buna ek olarak,insanları özellikle de gençleri resmi – veya resmi işaretler bulunmayan- araçlara bindiriyorlar ve bu kişiler daha sonra ortadan kayboluyor. Geçtiğimiz 3 Mayıs gecesi, en büyük gösterilerin yapıldığı şehir olan Cali’nin mahallelerinde, şehri kuşattıktan sonra, meskenleri resmi helikopterlerden taradılar ve üzerlerine ateş bombası attılar.

Silahlı şiddetin insani bedeli

Meşru bir protestoya yönelik bu savaşçı muamele haksızdır. Kolombiya halkının bu hakkı kullanmak için katlandığı insani bedeli devasa çapta. Ölü, kayıp, yaralı ve adalete teslim edilenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu sistematik insan hakları ihlali, başkalarının yanı sıra Kolombiya’daki BM delegesi ofisi, Amerika Devletleri Örgütü adına Michelle Bachelet ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından kabul edildi. Şu an koşullar bu toplumsal protestoların dizginlenmemiş biçimde askeri düzeyde bastırılışına karşı insani bir çözümü gerektiriyor. Bu nedenle, ülkenin demokratik ve ilerici kesimleri tarafından halihazırda savunulmuşolan acil bir uluslararası gözlem misyonu önerisini destekliyoruz. Aynı zamanda, Duque hükümetinin soykırımcı ve baskıcı karakteri nedeniyle uluslararası mahkumiyet talebini de destekleyeceğiz.

Kolombiya gerici hükümetinin Amerika Birleşik Devletleri ile iç içe geçmişliğini biliyoruz ve bu, ülkede Amerikan askeri üslerinin kurulmasını yıllarca kolaylaştırdı. Bu üslerden başka ülkelere askeri operasyonlar planlanıyor, örneğin Mapuçe halkının meşru taleplerine karşı güney Şili’ye. Esasen de Venezuela sınırından bu ülkeye dönük bir askeri bir istilayı kolaylaştırmak için askeri saldırılar gerçekleştiriliyor. Duque, bölgedeki herhangi bir barış girişimini reddediyor ve Kuzey’deki efendisinin emirlerine boyun eğiyor.

Bu güncel olaylar karşısında Dördüncü Enternasyonal, Duque hükümetinin Kolombiya halkına karşı yürüttüğü katliama son vermek için toplumsal hareketlere ve devrimci, ilerici ve demokratik örgütleri dayanışmayıörgütlemeye ve insani bir çözüm için acilen ses çıkarmaya çağırıyor.

Zenginliklerin ve emeğin bölüşümü için, ekososyalist geçiş için, anti-kapitalist bir demokrasi için,

Kahrolsun Duque’nin katliamcı ve soykırımcı hükümeti!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu

4 Mayıs 2021

Çeviri: Deniz Ateş

Kapak Görseli: Luisa Gonzales, Reuters

Vedat Türkali ve İşçiler: İki Film Birden – Kubilay Aksun

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm 
İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Türkiye edebiyatının ve sinemasının kuşkusuz en ‘dirençli’, en ‘susmayan’ yazarlarından biri olan Vedat Türkali’yi, yukarıdaki ‘Bekle Bizi İstanbul’ dizeleriyle hatırlatmak istedim. Öte yandan Nazım Hikmet ve Yahya Kemal’in olduğu bir şiir dünyasında, şair olmayı kendisine yakıştıramayacak kadar da alçak gönüllü biriydi.  

Vedat Türkali’nin edebiyat dünyasına yaptığı katkılar bir yana, Türkiye’de hala güncelliğini koruyan konuları, bundan yaklaşık 60 yıl önce sinemaya aktarmış olmasını da konuşmak gerekir diye düşünüyorum. Özellikle Karanlıkta Uyananlar ile Şehirdeki Yabancı filmlerindeki temsillere günümüzde de şahitlik ediyoruz. 

KARANLIKTA UYANANLAR (1965)

Senaryo: Vedat Türkali

Yönetmen: Ertem Göreç

Fikret Hakan, Ayla Algan, Beklan Algan ve Kenan Pars gibi isimlerin yer aldığı bu filmde, sanayileşmenin ve liberal politikaların yıkıcı etkilerini deneyimlemeye yeni başlayan bir mahallenin başkaldırma hikayesi anlatılıyor. Mahallede bulunan boya fabrikasının sahibi, işçilerin taleplerini görmezden gelmektedir. Öte yandan ‘patronun oğlu’ (Turgut – Fikret Hakan) fabrikada çalışan mahalle sakinlerinin yakın arkadaşıdır. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmez… Üstelik babasının işçilere davranışından rahatsız olmaktadır. Fakat babasının ölümü sonrası Turgut, fabrikanın başına geçer ve babasını aratır hale gelir. (Filmi izleyecek olanlar için daha fazla spoiler vermeyeyim.) 

Karanlıkta Uyananlar filminin temel söylemi, kapitalizmde mutluluğu bulmak mümkün değildir. Patron, ithalat, ihracat, ucuz iş gücü, sömürü gibi kavramlar hayatımızdan çıkmadığı sürece gerçek mutluluktan söz etmek mümkün olmayacaktır. Grev ve sendikal hakları hiçe sayılan işçilerin, sabah-akşam demeden sömürülme halini sadece bu filmde değil, gerçek hayatta da bizzat deneyimliyoruz. Üstelik filmde olduğu gibi, ‘patron bizim yakın arkadaşımız!’ olsa bile, bu çarkın içine girmeye başladığı anda gerçek bir barbara dönüşecektir. 

Karanlıkta Uyananlar filminin ilgi çekici noktalarından biri de, ‘toplumsal sorunlara karşı’ duyarsız bir sanatçı kitlesi olduğunu da vurgulamaktır. Filmde, Turgut’un hoşlandığı ressam kadının “… resimlerimi yırtarsın, işçilerin de tepişir üstünde” cümlesi de bu konuya açıklık getirir niteliktedir. Bu bağlamda kapitalizmin ‘eril bakışı’ da filmin eleştirdiği diğer noktalardan biridir. 

Bir diğer ana karakter olan Ekrem’in (Beklan Algan) -filmin önermesini anlatan- şu cümlesini de hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum; 

“…Köpek gibi korkup titreşeyeceğinize, hele bir sımsıkı tutun birbirinizi, bakın o zaman kimse sizin ekmeğinizle, insanlığınızla oynayabilir mi?” 

Özetlemek gerekirse; içinde yaşadığımız bu barbar ekonomik düzenin, işçi sınıfını her daim sömürdüğü gerçeğini bizlere yeniden hatırlatan eskimeyen bir filmdir ‘Karanlıkta Uyananlar’.  

Ezilen sınıfın derdini anlatmayı başarsa da, Altın Portakal Film Festivali’nde milliyetçi-muhafazakâr bir grubun filmin gösterimini de engellediğini de unutmamak gerekir[1].

ŞEHİRDEKİ YABANCI (1962) 

Senaryo: Vedat Türkali, Halit Refiğ

Yönetmen: Halit Refiğ

İngiltere’de aldığı mühendislik eğitiminin ardından, memleketi Zonguldak’a dönen Aydın’ın (Göksel Arsoy) başından geçenleri anlatan film, toplumsal gerçekliğin önemli temsillerindendir. 

Şehirdeki Yabancı, Zonguldak’ın önemli iş insanlarından biri olan Selami Ağaçlıgil’in İngiltere’den dönen Aydın’ı limanda karşılamasıyla başlar. Bu karşılamada bir de basın mensubu vardır. Zonguldak’taki yerel bir gazetenin sahibi olan Sabri, aynı zamanda Aydın’ın eski sınıf arkadaşıdır.

Filmin ilerleyen kısımlarında karşımıza bir de milletvekili çıkacak. İş insanı, milletvekili ve basın mensubu… Sanırım bu üçlü bize bir yerlerden tandık geldi. Sadece bu kadarcık bilgi bile Vedat Türkali’nin yaşadığı döneme tanıklık etmekle kalmayıp, hem romanlarına hem de sinemaya aktardıklarıyla ‘aydın’ olarak anıldığını göstermeye yeter. 

Filmimize dönersek; Aydın, memleketinde maden mühendisi olarak çalışmaya başlar ve maden içindeki destek kütüklerinin sağlam olmadığını fark eder. Filmin çatışması da bu noktada başlar. İşçilere güvenli olmadığı için madeni boşaltması gerektiğini söylese de bir başka üst düzey yetkili işçileri madene geri gönderir. Mühendis Aydın, işçilerin bu şekilde çalışmaması gerektiğini savunsa da onu dinlemezler ve madene girerler. Sonuç; maden kazası… Ölü ve yaralılar var. Bu noktada milletvekili Şerafettin Toraman (Ali Şen) sahneye çıkar ve ‘takdiri ilahi’, ‘insanın vadesi dolduysa yapacak bir şey yok’ şeklinde halka konuşma yapmasını izleriz. Sanırım bu da tandık geldi bizlere!.. Dile kolay, neredeyse 60 yıl önce yapılmış bir filmde geçen replikler bunlar! Bugünle karıştırmayalım!   

Sonrasında maden işletmesi, Selami Ağaçlıgil ve milletvekili Şerafettin Toraman, Aydın’ın ‘canlarını sıkmasına!’ dayanamaz ve gazeteci Sabri’den, Aydın hakkında yalan yanlış haberler yazmasını ister. Gazetede; namusumuza göz dikiyor, kadınlarımızı ayartmaya çalışıyor vb haberler yapılır. İşçiler de basının bu yalanlarına inanır… Tam da bu noktada sinemanın ‘kötü adamı’ Erol Taş devreye girer ve tarihi bir misyon üstlenir adeta. Erol Taş, işçi arkadaşlarına isyan ederek, mühendise sahip çıkmaları gerektiğini söyler. Sonrasında Aydın’a giderek; maden kömürünü buldu diye Uzun Mehmet’i öldürtecek kötüler de var içimizde. Ama bu millet kadir kıymet bilir oğlum. Düne kadar senin yaptığın iyilikleri anlamayacak cahil insanların, bir gün gözleri yaşaracak Aydın Bey deyince.  

Erol Taş’ın da söylediği gibi, yaşadığımız toplumdan ümidi kesmeden mücadele etmek gerekir. 

Mümkün olduğunca bu iki önemli filme dair birtakım bilgiler paylaşmaya çalıştım. İzleyecek olan yoldaşlar olacaktır mutlaka. Geçmişten günümüze ışık tutan devrimci bir sanatçının eserlerini hem okumak hem de izlemek, bizi ele geçirmeye çalışan bu düzene başkaldırmada kıymetli birer adım olacaktır. 


[1] https://www.otekisinema.com/vedat-turkalinin-anisina-karanlikta-uyananlar-1964/

İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Saldırılara Karşı UlusÖtesi Bir Yanıt – EAST

11 Nisan tarihinde Türkiye, Polonya, Yunanistan, İtalya, Bulgaristan ve Romanya’dan EAST (Essential Autonomous Struggles Transnational- UlusÖtesi Hayati Özerk Mücadeleler) üyeleri, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı üzerine kamuya açık bir toplantıda bir araya geldiler. Bu toplantı kadınların ve LGBTİ+ bireylerin özgürlüğü mücadelemizi ulusötesi düzeyde örgütlemek için yapıldı.

Erdoğan’ın bir gece yarısı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi tüm kadınlara gönderilmiş net bir mesajdır: “kadınlara karşı erkek şiddeti ailenin ve aile düzeninin ana ilkesi olarak kabul edilmelidir”. EAST, Türkiye’de mücadele eden kadınlarla birlikte, tüm kadınları,  temel işkollarındaki işçileri, göçmenleri ve LGBTİ+ bireyleri Avrupa’nın dört bir köşesinde ve daha da ötesinde yaşamakta olduğumuz patriyarkal saldırılara karşı hep birlikte ulusötesi bir tepkiyi örgütlemeye çağırmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nin onaylanması, ilkelerinin uygulandığı anlamına gelmediği gibi, anlaşmanın uygulanmaması karşısında herhangi bir yaptırım sunmayan böyle bir belge de patriyarkal şiddete karşı bir çözüm olmayacaktır. Ancak, söz konusu belgenin yıllardır süren ulusötesi feminist mücadelelerin sonucu olarak ortaya çıktığını ve sözleşmeden geri çekilmenin de hepimize karşı doğrudan bir saldırı olduğunu biliyoruz.

Erdoğan’ın kadınların özgürlüğüne yönelik saldırısı yalıtılmış bir olay değildir. Saldırılar İstanbul Sözleşmesi ile başlamadığı gibi, kadınların bin bir zorlukla kazanılmış hak ve özgürlüklerine yönelik diğer saldırıları devam ettirmektedir ve kadınların hayatları üzerindeki kritik etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştır: tedbir kararlarının alınabilmesi zorlaşmış ve uzaklaştırma kararlarının süresi de kısalmıştır. Patriyarkal şiddet biz konuşurken bile yoğunlaşmaktadır. Bu saldırı Avrupa çapında ve ötesindeki muhafazakâr siyasal figürlerin ve hükümetlerin kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik olarak sürdürdükleri örgütlü bir politikalar ve eylemler setinin tam ortasına denk gelmiştir. Polonya’da, hükümet yakın zaman önce yasal kürtaj olma hakkını daha da kısıtlayan bir yasayı kabul ederken, kadınlar buna ulusötesi yankılar yaratan olağanüstü bir tepki ile yanıt verdiler. 30 Mart’ta, Polonya Parlamentosu, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye yol açacak alternatif bir sözleşmeyi tasarlamak üzere, “Aileye Evet, toplumsal cinsiyete hayır” adı verilen bir yasayı kabul etti. Tüm Doğu ve Orta Avrupa’da, Sözleşme 2017 sonundan bu yana saldırıya uğruyor ve Bulgaristan, Slovakya, Macaristan gibi ülkelerde, kadın örgütlerinin ev içi ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı yürüttükleri uzun vadeli mücadelelere rağmen, onaylanmamış durumda. Bütün bunlar Yunanistan, İtalya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğer bazı ülkelerde uygulanan ve geleneksel aileyi kadınların özgürlüğünün önüne koyma fikrini hakim kılmak için tasarlanan politikalarla ele ele gidiyor. Birçok yerde, şiddetten kaçan kadınlara yönelik kadın sığınaklarının finansmanı kesiliyor ve artık boşanmak veya kadınların tacize uğradıkları ilişkilerde velayet almak giderek zorlaşıyor. Birçok yerde, ücretsiz ve yasal kürtaj olmak neredeyse imkânsız.

Avrupa çapında ve ötesinde yaşanmakta olan bu koordine saldırı küresel bir pandeminin tam ortasında meydana gelmektedir. Birçokkadın açısından, kapatma ölümcül bir kafesin içinde yaşamak anlamına gelmiştir. Pandemi hükümetler tarafından kadınları “geleneksel” yerlerine: eve, ailenin bakımına geri döndürmek için bir fırsat olarak kullanılmıştır. Bizler, sağlık bakımında, temizlikte, ev içi işlerde, toplumu ayakta tutan en temel işleri yerine getirenler olduğumuzdan bu durum daha da katlanılamaz niteliktedir. Kapitalist toplumlar bizim bu sektörlerdeki düşük ücretli emeğimize olduğu kadar, evdeki karşılıksız emeğimize de ihtiyaç duyuyorlar. Bu saldırılar elbette açıkça bizim “doğal” yükümlülüklerimiz sayılan şeylerden kaçma girişimlerimize yönelik saldırılardır. Ayrıca, temel işlerde çalışmayanlarımız da kitlesel biçimde işten çıkartılmış, bu da partnerlerimize olan ekonomik bağımlılığımızı, güvencesizliğimizi ve yalıtılmışlığımızı pekiştirmiştir.

İlerici ve liberal Batı ve geri kalmış ve gayrı medeni Doğu arasındaki sömürgeci kültürel çatışma retoriğini reddediyoruz. Ortak ama farklı ezilmişlik deneyimlerimiz, sürekli olarak, dünyanın her yerinde kapitalist birikim süreçlerini korumak için uygulanan yapısal mekanizmaların saldırısı altında olduğumuzu göstermektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği de, Erdoğan rejimi mültecileri AB sınırları dışında tuttuğu sürece, kadınlara yönelik bu saldırılara gözlerini kapatmaya hazırdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, erkek şiddetinden kaçan kadınların sığınma elde etme imkânını ortadan kaldıracaktır ve Avrupa sınırlarındaki, Libya’dan Fas’a, Türkiye’den Balkan Rotası’na uzanan bir alandaki gözetim kamplarında, gebe kadınlara yönelik erkek ve devlet şiddeti gün be gün artmaktadır. Avrupa sınırlarını geçtiklerinde ise, oturum izni ve ailevi durum veya çalışma sözleşmesi arasındaki bağlantılar, kadınları – şiddet uygulasalar bile- partnerlerine veya aile üyelerine bağlı tutmakta ve katlanılamaz çalışma ve ücret koşullarına mahkûm etmektedir.

Batı Avrupa’daki birçok ülkedeki refah sistemlerinin, özellikle Orta ve Doğu Avrupa’dan gelen, yüz binlerce göçmen kadının ucuz ev içi emeği olmadan çökeceğinin farkındayız. Bu kadınlar hükümetleri tarafından ailelerinin rahatını bozmakla suçlanmaktadır. Aynı zamanda, sömürüldükleri, taciz edildikleri ve kurumsal ırkçılığa maruz bırakıldıkları varış ülkelerinde de, daha iyi koşullarla karşılaşmıyorlar. AB’nin kadınların ve LGBTİ+ bireylerin haklarının savunucusu olarak hareket ettiği yalanını kabul etmiyoruz, çünkü AB hükümetleri her gün öldürülmemize ve tecavüze uğramamıza, sömürülmemize, aşırı çalıştırılmamıza ve ayrımcılığa uğramamıza imkân sunmaktadır.

LGBTİ+ bireylere ve “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak adlandırdıkları kavrama yönelik tüm saldırıları kınıyoruz; LGBTİ+ bireylerin ve toplumsal cinsiyet ideolojisi denilen kavramın kriminalize edilmesi “geleneksel aileyi” herkesin kaçınılmaz kaderi olarak savunmak ve güçlendirmek anlamına gelmektedir; oysakadınlar, özellikle de göçmen kadınlar ve LGBTİ+ bireyler zaten pratikte buna isyan etmektedir. Neoliberal ve muhafazakarlar, ailenin, sadece sembolik bir kurum olarak değil, dağılmakta olan refah sistemleri karşısında yoksulluğa çözüm olarak şiddet yoluyla yeniden üretilmesini teşvik ediyorlar. Bu koşullar altında, toplumsal cinsiyet rollerinin pekiştirilmesi demek, erkeklerle kadınlar arasındaki hiyerarşinin korunması demektir: erkek şiddetinin İstanbul Sözleşmesi’nin iptali yoluyla meşrulaştırılması, erkeklere ve patriyarkal kurumlara anneler, eşler veya kız evlatlar olarak kendilerine biçilen “doğal” rollere uymadıklarında kadınları cezalandırma yetkisi verilmesi demektir.

Yüksek sesle ilan ediyoruz ki kadınların aile içindeki baskılara, LGBTİ+ bireylerin suçlu ilan edilmelerine karşı ve cinsel özgürlükler için verdiğimiz mücadele, ortak bir mücadeledir ve ortak bir hedefe sahiptir: patriyarkal toplumun neo-liberal yeniden üretimini yerle bir etmek!

Korkmuyoruz çünkü bizler her gün şiddete karşı mücadele ediyoruz. Bugün bu mücadelenin Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e daha güçlü bir ulusötesi örgütlenmeyi gerekli kıldığı her zamankinden daha açıktır. Yeminli düşmanlarımıza diyoruz ki: Kaç, kaç, kaç, kadınlar geliyor!

Yazdan önce güçlerimizi birleştirmek ve ulusötesi bir seferberliği örgütlemek için, 23 Mayıs günü yeniden toplanacağız (daha fazla bilgi için bizleri facebook adresinden takip edebilirsiniz: https://www.facebook.com/EASTEssentialStruggles)

Bu açıklamayı imzalamak isteyen kolektifler ve örgütler şu adrese imzalarını gönderebilirler: essentialstruggles@gmail.com

Kaynak: https://www.transnational-strike.info/2021/04/28/istanbul-sozlesmesine-yonelik-saldirilara-karsi-ulusotesi-bir-yanit/?fbclid=IwAR0EscfXT9jOoQucr7uZNKqKRN_7cu4E0NMsmbEHSxUDfPQNWM1QBGKyvvA

Onların Medeniyeti, Bizler için Barbarlık! 1 Mayıs’la Birleşik Mücadeleye! – Yeniyol’un Sözü

Bu 1 Mayıs, salgının etkisi altında girdiğimiz ikinci 1 Mayıs olacak. Son bir yılda dünya genelinde bir avuç dolar milyarderinin servetlerini yüzde 54 arttırıp, bu servete 4 trilyon ABD doları daha eklerken, dünya genelinde işçi sınıfının da bu dönemde buna çok yakın bir miktar, 3,7 trilyon dolar gelir kaybına uğradığı ve dünya genelinde 255 milyon iş kaybı yaşandığı tahmin ediliyor.  Türkiye’de ise bu dönemde, 7 milyondan fazla işçi bırakın geçinmeyi açlık sınırının bile altında bir ücretsiz izin ödeneğine veya kısa çalışma ödeneğine mahkûm edildi. Türkiye işçi sınıfının geri kalanı ise hastalanmak ve hatta ölmek pahasına çalışmaya devam etmek zorunda kaldı. İSİG Meclisinin derlediği verilere göre 2020 yılında Türkiye’de 2427 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Öte yandan pandemi sürecinde ilk olarak ücretsiz izne çıkarılanlar kadınlar oldu. Ev içi emek ve bakım yükünü sırtladığı için güvencesiz bir şekilde yarı zamanlı ya da evden çalışan kadınlar bu süreçte işsizlik ödeneği alamadı. Cinsiyet eşitsizliği devlet politikalarının da etkisiyle daha da derinleşti; kadınlar sosyal yardımlara mahkûm bırakıldı. 

Pandemi nedeniyle son bir yıl içerisinde 3 milyon 140 bin kişi hayatını kaybetti. Dünya genelinde aşısı geliştirilmiş, hem de bir değil, birden fazla farklı aşısı geliştirilmiş bir salgın hastalık yüzünden hala her gün binlerce insan ölmeye devam ediyor. Bu ölümlerin nedeni artık salgın değil, hepimizin yaşamını bir korku filmine döndüren kapitalizmdir.

Saray rejiminin pandemiyle mücadele yürütme konusunda ise alkışlanabilecek tek yönü herhalde sınıf karakterini yansıtma noktasındaki dobralığıdır. “Hamdolsun üretim tarafında çarklar dönmeye” devam ederken salgının faturasının, tartışmaya mahal vermeyecek biçimde emekçilere kesildiğine her gün, her atılan adımda tanık oluyoruz. Halk sağlığının zerre kadar umursanmadığı bu a la Erdoğan salgın yönetiminin başta işçi hareketi olmak üzere toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini zapturapt altında almanın vesilesi olarak kullanıldığını da 29 Nisan’dan itibaren başlatılan sıfır destekle tam kapanma koşullarında 1 Mayıs gösterilerinin fiilen yasaklanmasıyla bir kez daha görmek mümkün. 

Ucuza ekmek almak kendilerine yasaklanırken “fakir fukara” ile “garip gureba”ya milli törenle dağıtılan patates-soğanın, günün düşmanı seçilenlere göstermelik efelenmelerin, soykırım, terör, beka çıkışlarının işsizliğin pençesindeki emekçilerin, Kod 29 ahlaksızlığıyla işinden edilen işçilerin, makine parçası kadar değer verilmeyen sanayi, sağlık, inşaat, büro emekçilerinin, uzaktan çalışma rejiminde mesai saatleri tüm yaşamını kaplamış kadınların, gençlerin, emeklilerin ne açlığını ne de öfkesini dindirdiği aşikâr.

Tam da böylesi bir dönemde girilen 1 Mayıs ise maalesef işçilerin mücadele, birlik ve dayanışma günü değil bir anma gününe dönüştürülmüş durumda. 8 saatlik işgünü talepleri için direnen işçilerin katledilmesiyle başlayan 1 Mayıs geleneği, maalesef bugün Türkiye’de bu geleneğin aksine herhangi bir talebi olmayan, emekçileri harekete geçirmeye çalışmayan, hatta işçi sınıfının önemli bir kesimi için herhangi bir anlam taşımayan, siyasal akımların görünürlüklerini arttırmayı önüne koyduğu bir tür anma günü olarak geçiştiriliyor. Bu durum pandemi gerekçesiyle açıklanamaz. Salgın koşullarında gerçekleşen bu 1 Mayıs’ta, milyonlarca işçiyi eylemlerin dışında tutan, 1 Mayıs’ın uzaktan birer izleyicisi ya da sadece sosyal medya destekçisi konumuna getiren eylem/etkinlik organizasyonları, aslında yıllardır süren bu tutumun bir devamcısıdır.

Halbuki işçi sınıfının her gün kelimenin gerçek manasıyla canını vererek çalışmak zorunda kaldığı bir dönemde, 8 saatlik işgününü kazananların yolundan, işsizliğe karşı çalışma sürelerinin radikal bir şekilde kısaltılması, herkese ücretsiz aşılama yapılması, herkese bir yaşam geliri sağlanarak tam kapanma gibi talepler etrafında bir hareketlilik yaratmak için imkan olarak değerlendirilebilirdi bu 1 Mayıs. 

12. Cumhurbaşkanı yine bir “Medeniyet Şahlanışı” müjdelerken, onların medeniyetinin bizler için barbarlık olduğunu akıldan çıkarmadan, 1 Mayıs’ı ve akabinde yapılacak tartışmaları sosyalist hareketin en geniş kesimlerinin, irili ufaklı tüm emek örgütlerinin acil bir eylem programı çerçevesinde bir araya gelmesinin koşullarını zorlamak için vesile edelim. Birleşik mücadele, sınıf içinde kökleşme, sosyalist perspektif: Yolumuz bu olmalıdır.

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Sınıf Dayanışması!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Bir Ece Ayhan Yazısı: Cumhuriyet’in Karası – Oğulcan Yiğit Özdemir

Ayhan, epritilmesi uzun süre mümkün olmayan bir konu. Üzerinde dolaşan sessizlik haresi sesini kısmak bir kenara, yan masada atılan dobra bir kahkaha veya sunturlu bir küfür gibi daha da pesleştiriyor. Özgün eserlerinden verdiği röportajlara, bir sözün kırk farklı hali onun lügatinde hala berceste.

Peki, onu bu kadar ünik yapan şeylerin başında gelen ne, tam olarak? Onda bir yaşam coşkusunu kırılganlaştıran, ötekinin yüzüne, tarihine atılan bakışı bulmamız mı? Yoksa ortalıktan sıvışır gibi kendi cenazesini uzun bir ölüm gibi kurmuş olması mı? Her halükarda bastırılan söz ne ise, onun su yüzüne çıktığı dizeleri görmezden gelemeyiz. “Ayhancı” olmak, bir an için bile olsa, işten değildir.

I. Bastırılanın dönüşü olarak şiir

Şiir sanatı üzerine daha önce de yazılar kaleme aldım, ancak mesele Ayhan’ın corpus’u olduğunda insan yaş notaya basmadan bu müziği nasıl duyuracağını bilemiyor. Her halükarda, sözü onun dizelerine bir an olsun bırakmakta fayda var.

“Evet, kimse artık onun peşinde değil. Peki ama gerçeklik nereye gidiyor? Aşk ve şiir nereye?”

Ayhan’ın şiirden bahis açıldığında “iyi yaşam”, “mutluluk”, “insanlık” değil de, kaygı duyduğu mesel olarak “gerçekliği” işaret etmesi boşuna değil. Onun açısından gerçekten de şiire gerçeklik binasıyla cebelleşme misyonu yüklenmiştir. Gerçi bu cebelleşme, var olan yapılara, harc-ı alem tabirle “yamuk bakmaların”, çatlaklardan yürümelerin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Dil denilen inşa da -ki belki hatırlatmakta fayda var, Farisi literatürde bugünkü poetika sözcüğü yerine inşa sözcüğü kullanılırdı- elbette kimi sözü bastırır, kimi hoşuna giden sözceleme yol verir. Oysa hakikatin sırrının göründüğü yer, binada dönen Ece Ayhan’ın tabiriyle “cumhur sikişi”ni yakaladığımız perde arası bakış, şairin gözüne aittir. Tekrar, Ece Ayhan’dan.

“Gerçeklikte şiir fuhuşla iç içe gider. Böyle yaşayabilir ancak. Benim senli-benli deyişim budur.”

Bu haliyle bakıldığında Mao’nun “muzdarip olduğumuz hastalığın adı Tarih’tir”, kim bilir belki de bu frengidir, sözünü hatırlamamak mümkün mü? Arka odada fısıldanan söze kulak kabartmadan, poker masasındaki bahsin de bir gerçekliği olmayacağı aşikâr.

II. “Şair bir tarihçi midir?”

Evet, genelde Ece Ayhan’a simgelenen soru buydu. Şairin görevi tarihçiliğe soyunmak mıdır? Bugünkü popüler tabirle, ezilenin öteki tarih yazımını “kolsuz bir hattat” misali kâğıda kazımak mıdır şairin yazgılı olduğu icra?

Buna “hayır” cevabı verecek insan, edebiyatçı çok olsa da Ayhan’ın esasen hiçbir zaman tarihçi olmaktan yüksünmemesi bir yana, öyle bir iddiası da olmamış. Girift dizelerini okurken tarihten meselelere ve mesellere sıkça tersinden bir panorama sunması, onun alamet-i farikalarından elbet. Ancak öyleyse bile, şiirin günübirlikle olan alışverişinde, ölümsüzü aradığı radde olarak Tarihin seyrini bulduğu için onu suçlayabilir miyiz?

Bugünün yenilenleri, onun satırlarında, dizelerinde belirdiğinde, gelecekteki bir başka mücadele için de işaret fişeği fitilleniyor. Bunu unutmadığı (Eloğlu’nun deyimiyle “hiç unutmam hiç unutmam”) için Ayhan’ı yer altı frekanslarından mülhem, ebcet işi şiirlerin yazarı demeye getirebilir miyiz? Şu düzyazı şiire bir göz atalım:

Gözkapaksız, şeytandan biri, çekiyor tramvay paramı benim. Arada sırada böylecik kente inip uzun üzüldüğüm ve sarsıldığım olur. Otelde, onun (Ceset’imin) yatağında yatarım. (…) Kolaylıkla sever, bir kemerin altından geçer, kolaylıkla unutur bir ne gizli yahudiyimdir ben.

Gizli Yahudi, Bakışsız bir Kedi Kara, 1965

Bu iç burkucu kadifeden şarap rengi şiirlerin beyliğini çektiği bir başka an için:

Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan

askerler tabiatta hala tramvayda Sirkeci’de mi inerler?

süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler, Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler, 1973

İlk bakışta kapalı görünse de, temelden bir derdi olduğunu söylemek hala mümkün bu şiirin, insanın kurduğu harami düzenin, doğa karşıtı edinimleriyle. Hâlbuki Ayhan, beğendiği, bir kuramcı olarak gördüğü İdris Küçükömer’in teorilerini denemelerinden de anlarız ki oldukça karikatürize etmiştir. Kaba bir avam-seçkin çelişkisiyle okunmasına rağmen, ona şair içgüdüleri halk, Cihat Burak’ın kimi deyimiyle süfail-i failun ile seçkin tabaka arasındaki çelişkilerin esasında başka bir tarihsel periyoda açılacak bir gedik olacağını hissettirmiştir.

Ancak Le Guin’in dediği gibi “gerçek yolculuk geri dönüştür”.

III. Bir polemikçi olarak Ayhan

Ayhan’ın insana ve topraktan biter gibi bir havaya bürünen Tarih’e sırnaşmamasının, kötümser girift tabiatıyla da birleşince marazi bir yaşlılığa dönüştüğü doğrudur. Pek çok ismi acımasızca, alayla karışık yermiş, kendi mıntıkasına zeval vereceğini düşündüğü her türlü otu, kaknem sesi ötelemiştir.

Çoğu zaman hıyarlık derecesine varan bu kibir, en nihayetinde kötücül bir tabiata sürüklemiştir onu. İçerisindeki hakikat çizgisine sadık kalmakla, bu çizgiyi silikleştirir gördüğü herkese marazlanmak arasında gidip gelse de, bunu fazla büyütmekte bir fayda yoktur. Yaşar Kemal’e taktığı “İbrahim Tatlıses” takısı gerçekten yakışıksız olsa da, onun buyurduğu yerden bir anlamı olsa gerek. 

Ayhan, tavizsiz bir eleştirmen, cengi kalemiyle yürüten bir bıçkın olagelecektir.

Size Ermeni Soykırımı’nı Hatırlatmak İstiyorum – Vicken Cheterian

Yine 24 Nisan geldi. Size Ermeni Soykırımı’nı hatırlatmak istiyorum.

Ermeni Soykırımı’nın tarihini anlatmayacağım, çünkü bu konuda bilginiz olduğunu tahmin ediyorum. 106 yıl önce olanlarla ilgili bir kitap, belki bir-iki makale okumuş bile olabilirsiniz. Size soykırımla ilgili hikâyeler de anlatmayacağım, çünkü 1915 yazında, ‘Büyük Savaş’ kisvesi altında Suriye Çölü’ne sürülen bir halkın, sıcaktan, açlıktan, susuzluktan ya da süngülerin ucunda can vereceği ‘ölüm yürüyüşleri’nden kareler görmüşlüğünüz vardır muhtemelen.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatmak istiyorum, ama içiniz rahat olsun, sizden istediğim hiçbir şey yok.

Herhangi bir iyilik istemiyorum. Yapacağınız iyiliklerin bana bir faydası dokunmaz.

Sizden adalet talep etmeyeceğim, çünkü biliyorum ki sizin adaletiniz suçların en büyüğüyle yüzleşemiyor. Milyonlarca insanın yerinden edilmesi, kiliselerinin, okullarının, evlerinin, bahçelerinin, hatta mezarlıklarının gasp edilmesi karşısında insani adalet ne yapabilir ki? Her iki ferdinden biri hunharca katledilmiş, yüz binlerce kadını kaçırılmış ve tecavüze uğramış, yüz binlerce yetimi zorla başka bir dine geçirilmiş, başka bir dil konuşmaya, başka bir kimliğe mensupmuş gibi davranmaya mecbur bırakılmış bir halk için nasıl bir adalet söz konusu olabilir? Bunun davası için mahkemeye kaç sayfalık dilekçe yazmak gerekir? Kurbanları savunmak için kaç avukat gerekir?

Soykırım’dan sonra insani adalet mümkün mü? Sizin adaletiniz aciz.

Geçmişte yaşanmış bir olayın tarihsel gerçekliğini tanımanızı, kabul etmenizi bile istemeyeceğim sizden. Eğer insanlık, bir uygarlığın yok edilmesi gibi bir olayı yüz yıldan uzun bir süredir kabul edemiyorsa, senin gecikmiş kabulünün ne kıymeti olacak?

Kabul mü? Ne için?

O içi boş “Bir daha asla!” klişesini de tekrar etmeyeceğim.

Biliyorum ki yine olacak. Benim açımdan yine oldu zaten. Geçen yıl Türkiye Ordusu F-16’larıyla, Bayraktarlarıyla, Karabağ Savaşı’na katıldığında açık yaralarım yeniden sızlamaya başladı. Yüz yıllık bir cezasızlık böyle bir şey işte. Enver Paşa kahraman sanılınca, olan bu. Uygar ülkelerin soykırım gerçeğini “tanımış” olması, kurbanların bir kez daha saldırıya uğramasını engellemedi. 

Bakü’de “Savaş Ganimetleri Müzesi”

Yine olacak. Bakü’de yeni kurulan ‘park’a bakarken, bunu biliyorum. ‘Zincire vurulmuş Ermeni’, ‘can çekişen Ermeni’, ‘çengel burunlu ve düz kafalı Ermeni’ heykellerinin teşhir edildiği, ölüm temalı bir eğlence parkı… Pazar günleri, anne-babaların çocuklarını ‘Ermeni öldürmece’ oynamaları için götürdükleri bir park… Bunlar bugün oluyor, ‘Nasyonal Sosyalizm’ zamanlarında değil.

Yine olacak. Olduğunda, günümüzün ahlak bekçisi uluslararası bürokratlar ve kendini insan hakları savunucusu ilan etmiş kişiler, “o öyle dedi, bu böyle dedi”lerle dolu raporlar yazmakla meşgul olacaklar. Suriye’den Orta Afrika’ya, Myanmar’dan Sincar Dağı’na, birçok yerde yaşanan yeni ‘yok etme’ savaşlarına kurban gidenlerin çocuklarına söyleyebileceğim tek bir şey var: Mücadele etmekten, kayıtsız kalan insanlığın yüzüne haykırmaktan başka bir seçeneğiniz yok. Mücadeleniz uzun sürecek ve yalnız olacaksınız, fakat tek seçeneğiniz bu.

Size Ermenilerin yok edilişini hatırlatırken, ahlakın mumla arandığı bir dünyada ahlaki üstünlük taslamak gibi bir amacım da yok. Filistinlilere sorun. Çoğu Holokost’tan sağ kurtulmuş insanlar tarafından kurulmuş bir devlet olan İsrail, bir başka halkı işgal altında tutuyor. İsrail devleti, ‘Holokost’tan önceki Holokost’u tanımıyor, Ermenilerin soykırıma uğradığını inkâr ediyor. İsrail, Karabağ’daki savaş sırasında, genç Ermeni askerleri öldürmek üzere, ileri teknoloji ürünü silahlarından tonlarca göndermekten geri durmadı. İsrail, Ermenistan’a insani yardım teklifinde de bulundu.

Ağdam’dan kalan yıkıntıları gördüğümde, ahlaki üstünlük bütün anlamını yitirdi.

Modern zamanların ilk soykırımına yüz yıldan uzun bir süre boyunca aldırış etmediyseniz, bunun nedeni bilmemeniz değildi. Nedeni, umurunuzda olmamasıydı. Nedeni, o acıyı hissetmemenizdi. Nedeni, başkalarının acısını uzaktan seyretmeniz ve canınızın sıkılmasıydı.

Bugün yalnızca, size yüz yıl önce yaşanan soykırımı hatırlatmak istiyorum.

Size verebileceğim tek bir mesaj var, başka da bir şey yok, çünkü biliyorum. 

Benim başıma geldiyse, sizin başınıza da gelebilir.

İşte o zaman acıyı hissedersiniz.

Agos için İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

Deus Ex Machina. Bedenin Mekanikleşmesine Karşı Direnişler – Michael Löwy

Antik tiyatroda Olimpos’un tanrıları çatışmaları çözmek veya trajik çıkmazlara bir çözüm bulmak üzere gökten inerlerdi: Mekanik bir çark sistemi bu kurtarıcı müdahaleyi sahneye koymayı sağlıyordu. Gayet iyi bilinen deus ex machina ifadesi buradan gelir. Modern kapitalist medeniyette bu mizansenin doğası değişti; şimdi machina’nın kendisi deus rolünü oynuyor, gerçek bir ilahmışçasına diz çökerek tapınılıyor ona ve tüm zorluklara mucizevi bir çözüm getirmesi bekleniyor. Olabildiğince hoşgörüsüz bir tekno-bilimsel ruhban sınıfı tarafından ritüelleri ihtişamlı bir şekilde gerçekleştirilen makine dini çağında yaşıyoruz. Yeni deus machina, ataları Baal veya Moloch’la karşılaştırılamayacak ölçekte insanların kurban edilişine ihtiyaç duymaktadır. Ve tüm ilahlar gibi, insanları kendi suretine, yani makinenin suretine göre şekillendirmeyi amaç olarak koyar önüne. 

Dolayısıyla bu makine dininin ilk emri insanların Aygıtlara tabi kılınması ve son tahlilde bedenlerin ve ruhların tümüyle mekanikleşmesi. René Descartes’ı bu yeni tapıncın kurucusu olarak görebiliriz. Metafizik Düşünceler’inde “insanı çarklardan ve yaylardan meydana gelen bir saat” gibi gördüğünü yazıyordu. Mekanik rasyonalitenin Kartezyen ruhu daha iyi özetlenemezdi. Elbette 18. Yüzyılın Sanayi Devrimi metafizik spekülasyonlar aşamasından pratik çalışmalarınkine geçmeyi sağladı. “Liberal ve insancıl” müteşebbis Josiah Wedgwood’un güzel ve kuvvetli ifadeleriyle amaç “insanları hata yapması mümkün olmayan makinelere dönüştürmek”tir. Peki ulaşılabildi mi bu hedefe? Kısmen evet diyebiliriz sanırım. 

İngiltere’de şair Heinrich Heine şu gözlemde bulunuyordu: “Makineler insanlara, insanlar da makinelere benziyor”. Atalarımız olan Luddistler’in gayet iyi kavradığı gibi bu yeni makinelerin amacı insanların çalışmasını hafifletmek değil işçileri Üretim Aygıtının çarkları haline getirmekti. Zor Zamanlar’da Charles Dickens daha o zamanlardan mekanik döngülere zincirlenmiş işçilerin koşullarını tasvir ediyordu; fabrikadaki buhar makinelerinin pistonlarının hareketini tarif etmek üzere “melankoliden delirmiş bir filin kafası gibi tekdüze biçimde inip kalkan” bir ritimden söz ediyor. Güzel olmasına güzel bir imge, fakat hiçbir şekilde gerçekliğe uymayan bir mukayese: Hiçbir fil, ne denli delirmiş veya melankoliye kaptırmış olsa da kendini, mekanik hareketin sonsuz, bitmek bilmeyen o ezici tekdüzeliğini tekrar edemez… 

Bu yöndeki köleleştirmede, bu kez devasa sayılabilecek bir diğer adım Henri Ford tarafından atılır. Aldous Huxley’in tarif ettiği cesur yeni dünyanın iyi yurttaşlarının dualarında “Our Ford” olarak geçen Henri Ford hem iğrenç bir makineyi, insanların hayatları boyunca tutsak kalacağı tekerlekli bir demir kafesi kitlesel biçimde üretti, hem de işbirlikçisi Taylor ile birlikte bant sistemine dayalı üretim yöntemini, emekçileri Makinenin tekerrür eden hareketlerine bütünüyle tabi kılan bilimsel şaheserini icat etti.

Kaptan Ludd’un dostları uğursuz makinelere çekiç ve baltalarla saldırırken kültürel alanda insan yaşamının mekanikleşmesi kabusuna ilk isyan edenler romantikler olmuştur. Romantizmin liberter ve devlet-karşıtı ruhu, 1797’de “Alman İdealizminin En Eski Sistemi” adlı anonim (fakat muhtemelen Schelling tarafından kaleme alınmış) bir belgede ifade edilen şu inançtan ilham alıyordu: “Her devlet özgür insanlara mecburi olarak bir mekanik çarklar sistemi gibi muamele eder”. 

Hoffmann’ın Kum Adam’ının Opera Uyarlaması

Romantik yazarlar bedenlerin topyekûn otomatikleştirilmesi kabusunu iliklerine kadar hissediyorlardı. E.T.A Hoffmann Kum Adam’da, güzel Olympia’ya çılgınca âşık olan bir adamı anlatır. Fakat bu kişi, harikulade biçimde şarkı söyleyen ve dans eden Olympia’nın hareketlerinin ve sözlerinin “makinenin işleyişini anımsatan düzenli ve nahoş bir ritme sahip” olduğunu fark etmiyordu. Hikâye dramatik biçimde bu otomat-kuklanın, gözlerinin fiyatı hakkında tartışan iki şeytani yaratıcısı tarafından parçalarına ayrılmasıyla sona erer. Hoffmann hakkında bir değerlendirmesinde (1930) Walter Benjamin masallarının otomatik ile şeytani olanın özdeşliğine dayalı olduğunu, yazara göre modern insanın yaşamının “içindeki Satan tarafından yönetilen rezil bir suni mekanizmanın ürünü” olduğunu gözlemler. 

Benjamin içinse şeytandan ziyade ne boynuzu ne kuyruğu olan fakat kuvvetle muhtemeldir ki çatallı dile sahip bir başka efendi Aziz Mekaniğin iplerini çekiştirmektedir: Sermaye. Tamamlanmamış büyük eseri Pasajlar Kitabı’nda, hiç şüphesiz Marx’ın analizlerinden esinlenerek şöyle yazar: Makinelerin verdiği terbiye sonucu emekçiler “hareketlerini otomatın tekdüze ve kesintisiz hareketine uyumlandırmak” zorundadır. İşçi derin bir haysiyet kaybına uğrar ve “çalışması deneyime tümüyle kapalı” hale gelir. Deneyim yitimi, Benjamin’in gözünde, bireylerin robota dönüşümüyle yakından ilintilidir: Makineyle boğuşan emekçilerin anlamdan yoksun, tekrar eden ve mekanik hareketlerini Edgar Alan Poe ve E.T.A Hoffmann tarafından tarif edilen, kalabalık içinde yürüyenlerin otomatı andıran hareketlerinde de bulabiliriz. Her iki kesimin de davranışları tepkimeye dayalıdır, tıpkı “hafızalarını tümüyle tasfiye etmiş” çarklı kuklalar gibi. Otomat alegorisi, kapitalist sanayi medeniyetinde bireylerin yaşamının mekanik, tekdüze, boş ve tekerrüre dayalı karakterine dair keskin algı Benjamin’in son yazılarını kat eden büyük işrak[1] temalarından biridir.

Bedenlerin ve ruhların mekanikleşmesi aynı zamanda cyborg’ların, bedenleri “bilgisayara bağlanmış” insanların yaratımıyla “bilimsel” bir biçim alabilir. Kimi zaman da “asosyal” davranışları denetlemek için beyne elektrotların yerleştirilmesine dayalı deneylerle “tıbbi” bir şekle bürünebilir. Yetmişli yılların liberter esinli muazzam bir romanı olan Zamanın Kıyısındaki Kadın’da Amerikalı yazar Marge Piercy Meksika kökenli bir kadının isyanını anlatır. Zihinsel yolla gelecekte seyahat etme kabiliyetine sahip olan bu karakter akıl hastası olduğu iddia edilerek bir psikiyatri kliniğine kapatılır; beyin cerrahisine ve iradenin elektronik kontrolüne ilişkin bilimsel deneyler için bir denek haline gelecektir. Ancak laboratuvar şeflerinin kahve makinesine zehir dökerek kaçmayı başaracaktır…

Bireylerin çalışma süreçlerinde, “serbest zamanlarında”, toplumsal ve kültürel hayatlarında ve hatta duygusal ilişkilerinde makinelere tabi kılınmasına karşı, insanların mekanik kuklalara dönüşmesine karşı bazı sürrealistler tepki gösterir. Bu mücadelede gizli silah olarak kara mizahı kullananlara karşı özel bir yakınlık duyuyorum. Birçok örnek arasından bilhassa çarpıcı olan bir tanesini nakledeyim: Jan Svankmajer’in Sürrealist Medeniyet (1976) adlı derlemede yayınlanmış olan kısa metni “Gelecek Mastürbasyon Makinelerinin”. Zanaatkârane versiyonunda bu makine, erkekler için, doğal boyutlarda bir kadın biçimine sahiptir fakat “çok orijinal bir mekanizma”yla donatılmıştır: Mastürbasyoncu kişi penisini “vajinal orifis niyeti gören” bir gediğe “kendisinin harekete geçirdiği bir sarkaç sayesinde mastürbe edilmek amacıyla sokar”. Stadyumlarda, garlarda, otellerde vs. kamunun hizmetine sunulmuş olan otomatik versiyonunda ise mastürbasyon makinesi deliğinden içeri atılan bir madeni parayla çalışır ve tıpkı telefon kulübelerindeki gibi devam edebilmek için üç dakikada bir yenisini atmak gerekir. Bu muhteşem icat kişiyi “partnere dönük usanç verici adımları atmaktan ve kur yapma zorunluluğundan kurtarır”.

Hans Bellmer, “The Doll” (Bebek), 1949.

Sürrealistlerin bedenin mekanikleşmesine ilişkin (olumsuz) tutumunu şiirsel bir şeklî dönüşüm nesnesi haline gelmiş mankenlere -Chirico’nun “Tedirgin Edici Esin Perileri”- veya -Hans Bellmer tarafından erotik imalarla uzuvları farklı biçimlerde birleştirilmiş- oyuncak bebeklere yönelik hayranlıklarıyla karşılaştırmak ilginç olurdu. Bu iki figürde makineleşme değil söz konusu olan, Pygmalion mitindeki gibi heykelin canlı bir bedene sihirli dönüşümüdür. Ody Saban’ın ateşli pentürleriyle Virginia Tentindo’nun leziz heykellerini en büyüleyici ifadeleri arasında sayabileceğimiz şiirsel erotizm, makine tapıncının dondurucu soğukluğuna karşı sunulmuş par excellence sürrealist alternatiftir.

Bireysel ve kolektif serbest öznelliğin en üst ifadesi olan otomatik yazım[2], öznenin modern “otomasyon” süreci tarafından yıkıma uğratılmasına karşı radikal bir sürrealist misilleme değil midir? En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Enfes beden, motor yağı değil de yeni şarabı içmeyi sürdürdükçe umut tükenmemiş demektir…[3]

Çeviri: Uraz Aydın

Ody Saban, Aşka Gülümsüyoruz, 1999

[1][1] Rasyonel olmayan, daha çok dini-mistik bir aydınlanmayı, bir içedoğuşu ifade eden illumination’ın Türkçesi için tasavvufta aynı anlamı taşıyan “işrak”ı kullanıyoruz. (Ç.N.)

[2] Bilincin veya iradenin herhangi bir biçimde müdahale edemediği, düşüncenin serbest akışının “otomatik” olarak aktarıldığı yazım (veya çizim) biçimi. Bu, sürrealizmin temel tanımıyla iç içe geçen bir kurucu pratik olarak görülebilir. André Breton Sürrealizm Manifesto’da (1924) sürrealizmi şöyle tanımlıyordu: “Kişinin, düşüncenin gerçek işleyişini sözel, yazılı ya da başka herhangi bir şekilde ifade etmeyi seçtiği katıksız ruhsal otomatizm; Estetik veya ahlaki kaygılardan arınmış olarak, mantık tarafından uygulanan hiçbir kontrolün geçerli olmadığı, düşüncenin kendini ortaya koyduğu bir düzlem”. (Ç.N.)

[3] Yazar burada Leziz Ceset adıyla anılan sürrealist oyuna gönderme yapar. Herkesin sırayla, diğerlerinden habersiz birer unsurunu ekleyerek (kim, nerede, ne zaman…) cümle oluşturmaya dayalı bu oyun ilk oynandığında ortaya çıkan ve oyuna da adını veren sonuç şöyledir: “Leziz ceset yeni şarabı içecektir”. (Ç.N.)