İmdat Freni

Blog

Dostumuz, Yoldaşımız Michel Husson – Henri Wilno

Hiç kuşkusuz günümüzün en parlak Fransız Marksist iktisatçılarından olup, çalışmalarını sarsılmaz bir dünyayı değiştirme iradesinden hiçbir zaman ayırmamış olan Michel Husson’un vefatını şaşkınlık ve üzüntüyle öğrendik. Michel barikattaki safını yirminci yaşına yakın (1949 doğumluydu) seçmiş, o günden beri de barikatı terk etmemişti. Ayrıca, kendisini de alaya almaktan sakınmayan keskin bir mizah duygusuna sahipti.

Michel, Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) “Maliye Bakanlığı” hücresinin temel direklerinden biri, özellikle de örgütün iktisat çalışma grubunun merkezi bir unsuruydu. Politik iktisat eğitimlerinin sorumluluğunu almak için… ama aynı zamanda inisiyatifler ve gösteriler için her zaman göreve hazırdı. LCR’den 2007’de ayrıldı. NPA’ya (Yeni Antikapitalist Parti) hiçbir zaman üye olmasa da yayınlarımıza ve IV. Enternasyonal yayınlarına söyleşiler vermeyi, makaleler yazmayı sorunsuz kabul ediyordu. Michel, alternatif küreselleşmeci harekette, ATTAC’da ve onun bilim kurulunda yer almayı tercih etmişti.

İktisatçı ve istatistikçi olarak, hem büyük bir iktisat tarihi bilgisine, hem de istatistik serileri ve ekonometrinin araçlarını kolaylıkla kullanma becerisine sahipti. Kabul görmüş yetkinliğine rağmen, (bol kartvizitli düzen dalkavuğu Alain Minc’in ifadesini kullanacak olursak) iktisadi “akıl dairesine” neredeyse her zaman bir tür marjinal yabancı olarak kaldı. Gerçekten de Michel kanaatlerini gizlemiyordu; çalışma zamanının azaltılması gibi konular üzerinde çalışıyor, neoliberal iktisatçıların teorik ve ampirik temelsiz iddialarını gerekçelendirilmiş tarzda ortaya çıkarıyordu.

Michel’e göre Marksist iktisatçılar Kapital’in 1. Cildini güncelleştirilmiş tarzda tekrarlamakla yetinmemeli, güncel kapitalizmin gerçekliğini, eldeki istatistik verileri kullanarak, Marksist olmayan iktisatçıların çalışmalarını göz ardı etmeyerek araştırma zahmetine katlanmalıydı. Bununla birlikte, Michel sınıflar mücadelesini hiçbir zaman iktisadi mekanizmaların “kıyısında” tali bir gerçeklik olarak görmedi, onu hep bu mekanizmaların merkezinde tuttu.

Çok sayıda kitabın yazarıydı, başka birçoğuna da katkıda bulundu. Bunun yanı sıra, kendi internet sitesinde (http://hussonet.free.fr/ ) erişilebilecek önemli sayıda makale üretti. Yıllardır başlıca kapitalist ekonomilerdeki üretkenlik düşüşüne ve bunun sonucuna yani gitgide gerici hâle gelen bir iktisadi ve toplumsal sisteme dikkat çekmekteydi.

Michel’i yalnızca kişi olarak değil, aynı zamanda yayınlarını bakış açımızı netleştirmek için takip ettiğimiz bir düşünür olarak da özleyeceğiz. Ani kaybı nedeniyle NPA ailesi olarak tüm yakınlarına en derin dayanışma duygularımızı iletiriz.

19 Temmuz 2021

Çeviri: Osman Binatlı

Küba’daki Halk Gösterileri ve Emperyalist Saldırılar Hakkında- IV. Enternasyonal

– Küba’ya yönelik emperyalist ekonomik ablukayı derhal sonlandırın!

– Özgür ve bağımsız bir Küba için

– Küba’ya emperyalist müdahale son bulsun!

– Küba’da sosyalist demokrasi için!

Trump’ın Küba’yı terörist ülkeler listesine eklemesinden bu yana ABD’den adaya yapılan havalelerin kesilmesiyle yaşanan ve pandemi ile birlikte turizmden elde edilen gelir kaybının ağırlaştırdığı muazzam yokluk sebebiyle 11 Temmuz’da protestolara tanık olduk.

Bu durum, herhangi bir uluslararası destek olmaksızın tükettiğinin büyük bir kısmını ithal etmek zorunda olan bir adada gerçekleşiyor (Venezuela’nın içinden geçtiği büyük zorluklar Küba’yı da olumsuz etkiledi); bu bazı açılardan “özel dönemin” en kötü zamanlarını andırıyor. Bu abluka, Küba’nın pandemi sürecinde diğer ülkelere yaptığı yardımlara rağmen, Kübalılar için Covid-19 aşılarının üretimini de sekteye uğratıyor.

Bu durum, adada kökü derinlerde olan bir rahatsızlıkla daha da ağırlaşıyor: Hükümet yabancı yatırımları çekmeye çalışırken, toplumsal ayrımlar son otuz yılda büyük ölçüde arttı; turizm sektörü gelişti ve ücretli işçi çalıştıran özel girişimin büyümesine izin verildi. Mal kıtlığı koşullarında ABD dolarına eşitsiz erişim, eşitsizlikleri daha da artırdı; yine de bu eşitsizlikler, Çin, Vietnam ve eski Doğu Avrupa Bloğu gibi kapitalizmi yeniden inşa eden ülkelerden çok daha düşük kaldı. Küba’da ücretli emeği sömürebilecek büyük bir yerel kapitalist sektör gelişmedi. Yerel kapitalist sektör kesinlikle büyümekte; ancak yukarıda adı geçen ülkeler düzeyinde değil. Anayasada yapılan 2019 değişiklikleri, kapitalist sektörün serbest gelişiminin önünde hâlâ yasal engeller olduğunu, özellikle de istihdam edebileceği ücretlilerin sayısı üzerindeki sınırlamayı açıkça ortaya koydu.

Artan eşitsizliğin endişe verici etkisi, abluka ve nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için yerli üretimdeki artışın yanı sıra, örneğin LGBTQI+ haklarının tam olarak tanınmasını sınırlamak için hükümete baskı uygulayan evanjelik mezheplerin gelişmesi de söz konusu.

Bunun yanı sıra küresel sosyal ağlarla yakından ilişkili olan yeni kuşakların etkinliğinden de söz etmek gerek; ayrıca bu kuşakların bünyesinde doğan, kendisini devrimin mirasıyla herhangi bir şekilde ilgili hissetmeyen yeni nesil sanatçılar mevcut. 1960’ların ve 70’lerin devrimci sürecine doğrudan katılmış olan önceki neslin önemli bir kısmı da ölüyor.

Bu karışım, hükümetin kıtlığın kısa vadeli etkilerini hafifletmek için çok az manevra alanına sahip olduğu ve yeni nesilleri yeniden bir araya getirecek demokratik bir karar alma sürecini başlatmaya karşı büyük bir direniş gösterdiği bir bağlamda patlak veriyor. (2018-1019’daki kurucu süreç bu yönde bir girişimdi, ancak açıkça yetersiz kaldı.) Hükümet, bürokratik yöntemleri tercih ediyor, işçilerin katılımını artırmak için, bilhassa işletmelerde işçilerin, toplumda yurttaşların denetim gücünün geliştirilmesi için hiçbir çaba göstermiyor.

Bu durum, protestoları durdurmak ve yaz mevsiminde en azından turizm gelirlerinin bir kısmını geri kazanmaya çalışmak için baskıdan medet umulmasını ve hükümete sadık kalan sektörlerin seferber edilmesini açıklıyor; böylece halktaki hoşnutsuzlukla bazı yönlerden mücadele etmek için de alan açılmış olacak. Doğudan batıya ülke genelinde bir düzineden fazla şehri etkileyen protesto dalgasının ardından, Başkan Miguel Díaz Canel’in 11 Temmuz Pazar günü yaptığı konuşma, mevcut duruma yeterli bir cevap değil. Díaz Canel, göstericilerin büyük bir bölümünün zor yaşam koşullarından endişe duyduğunu kabul etse de duruma ilişkin herhangi bir özeleştiri yapmadı ve yalnızca açıkça ABD müdahalesini savunan ve kınanması gereken karşıdevrimci kesimin manipülasyonlarını vurguladı. Hükümetin devrimcilere yönelik olarak karşıdevrimcilerin tehditlerine karşı sokaklarda seferber olma çağrısı, çatışmaları kışkırtma ve baskıyı artırma riski taşıyor.

Küba’daki protestoları, son olarak Kolombiya’da ve 2019’da Ekvador ve Şili’de yükselen halk hareketi gibi, pandemi ve ultra-liberal tedbirlerle ağırlaşan yüksek yaşam maliyetlerinin farklı motivasyonlarla sosyal patlamalara sebep olduğu diğer Latin Amerika ülkelerinde olanlardan ayıramayız. Şüphesiz pandemi, uluslararası düzeyde ve özellikle Latin Amerika’da, sosyal dışlanmayı derinleştirerek ve eşitsizlikleri artırarak tüm toplumsal çelişkileri ağırlaştırdı. Pek çok açıdan örnek teşkil eden sağlık hizmetlerine rağmen Küba, küresel krizin ve pandeminin en çarpık ekonomik ve toplumsal etkilerinden kaçamıyor. Ancak Latin Amerika’da yükselen toplumsal direnişler, emperyalizmin bölgeye yönelik ekonomik ve siyasi planlarına karşı çıkarak, Küba’ya yönelik tecridin kırılması ve siyasi bağımsızlığının korunması amacına da hizmet ediyor.

Ne yazık ki solun önemli kesimleri Küba’daki durum, siyasi sistemde yaşanan bozulma ve genç nesillerin umutsuzluğu hakkında eleştirel bir analiz yapmıyor. Aksine, birçok ülkede, her şeyin emperyalizmin bir komplosu olarak görüldüğü, halk ayaklanmasının meşruiyetinin tanınmadığı ve yalnızca “emperyalizmin ajanlarına” atfedildiği, eleştiriye kapalı bir yaklaşıma tanık oluyoruz. Emperyalizmin, giderek sarsılan bir dünyanın farklı uluslararası çatışmalarında, özellikle de tüm bölge için bağımsız direnişin örneği olan bir ülkede, toplumsal protestoların anlamını kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaya çalıştığı açık… Bunu sosyal ağlardaki yoğun kampanyalarla toplumsal hoşnutsuzluğu dışarıdan yönlendirmeye ve Küba hükümetinin devrilmesine kanalize etmeye çalışarak gün geçtikçe daha fazla yaptığı da açık. Ancak bu olanların tamamen büyük güçlerin müdahalesinin ürünü olduğunu söylemek, karmaşık ve çelişkili gerçeklikten çok uzak. Ayrıca bu yaklaşım, sanki olup biten her şey halkın asla davet edilmediği, kendi çıkarlarını tanımayan ve savunamayan çocuklar olarak kabul edildiği bir satranç oyunuymuş gibi, halk kesimlerinin toplumsal çatışmalara katılımını göz ardı ediyor.

Durum karmaşık ve çelişkili olsa da, başından beri Küba Devrimi’ni koşulsuz olarak destekleyen Dördüncü Enternasyonal’den bizler, bazı temel fikirleri savunuyoruz:

-Öncelikle Küba halkının maruz kaldığı hukuk ve insanlık dışı ablukayı kınıyor ve buna bir an önce son verilmesini talep ediyoruz.

– Adanın maruz kaldığı temel ürün sıkıntısı hafifletmek ve ABD’nin emrettiği ablukaya karşı çıkmak için dayanışma seferberliği çağrısında bulunuyoruz.

-Biden yönetiminin Küba’yı terörü barındıran ve destekleyen ülkeler listesinden çıkarmasını talep ediyoruz; bu, ülkenin ekonomik sıkıntısını hafifletmek için hayati. Biden’ın ülke dışındaki Küba aşırı sağını ve en gerici Cumhuriyetçi kesimleri cesaretlendirmeye çalıştığı müdahale tehditlerini reddediyoruz.

– Uluslararası ana akım medyanın tüm Küba halkının hükümete karşı ayaklandığı ve hükümetin büyük bir gaddarlıkla karşılık vereceği şeklindeki yalan kampanyasını kınıyoruz; aynı ana akım medya 2018-2019’da Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinde, 2020’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Black Lives Matter protestolarında, 2021’de Kolombiya’da uygulanan çok daha şiddetli ve halk karşıtı baskı biçimlerine gözlerini kapadı ve bunlar uzun bir listeden sadece birkaç örnek.

– Küba yetkililerinin, Devrim’in Latin Amerika ve dünya halkları için bir örnek olmaktan uzaklaşmasının önüne geçmenin tek yolu olan demokratik protesto hakkına, bağımsız toplumsal hareketlerin, siyasi çoğulculuğun ve demokratik tartışmanın gelişmesine saygı duymasını talep ediyoruz.

– Güç istismarının durdurulması ve istismar sorumlularının adalet önüne çıkarılması için, gözaltı ve baskı koşulları gerçeğini ortaya çıkarılması çağrısında bulunuyoruz.

– 11 Temmuz gösterilerinde başkalarının hayatını tehdit eden eylemlerde bulunmamış olan bütün tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

– İşçilerin gerçek demokratik halk katılımıyla adanın kaderini tayin ettiği, bağımsız bir Küba’yı savunuyoruz. Sosyalist ve demokratik bir Küba için.

21 Temmuz 2021

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu

Çeviri: Sanem Öztürk

Görsem: Yerson Olivares – unsplash.com

Kıbrıs’a Müjde: Beton, Millet, Devlet – Hasan Yıkıcı

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan kırılma, gözlerimizin önünde cereyan eden ‘müjdeli’ gösteriler ile şekillenmekte.

Erdoğan’ın müjdesi kuşkusuz öncesinde yükseltilen beklentiye cevap vermedi. Bundan dolayı mizah ve alay konusu oldu.

Beton

Bugün birçoğumuz için mizah konusu olan şey Türkiye’deki iktidar aklının devletleşme ve kalkınma anlayışınıyansıtıyor.

Sonuçta devletin ‘devletliğini’ baskının veya şiddetin yanı sıra, inşaat ve betonlaşma ile de değerlendiren, gösteriş ve ihtişam ile ölçen bir iktidar aklı var. Türkiye’de bugüne kadar uygulanan bu anlayış bariz bir şekilde Kıbrıs’ın kuzeyinde de hayata geçiriliyor.

Artık ‘bozuk bir makine’ gibi çalışa(maya)n kktc devletinin değeri, ihtişamlı devlet kurumları, külliyeleri, millet bahçeleri, yolları ve yeni meclisleri ile ‘yüceltilecek’. ‘Yüceltildikçe’ de iradesizleşecek, içeriği boşalacak.

Yani yıllar boyunca yalıtılmış hayatlarımızın, asimile olmuş varoluşlarımızın, kurumsuzlaşmış benliklerimizin ve yozlaşmış ‘devletli’ ilişkilerimizin üzerini heybetli, ihtişamlı ve cıvık cıvık parlayan betonlarla kaplayacaklar.

Hatta bir süredir Türkiye’de pişirilip kurtarılan ihalelerle bu süreç başladı bile. Tüm bu inşaat furyasının, hem sermaye olarak hem de mimari olarak Türkiye’deki İslamcı atmosferle şekillendiğini belirtmeye gerek bile yok. Binaların biçimlerinden tutun da, isimlerine kadar tüm mekanların İslamcı değerlere göre yapıldığına şahit olmaktayız.  Beton sadece ‘devlet ihtişamı’ yaratmıyor. Aynı zamanda mekanların hafızasını, toplumların mekânsal belleğini yeniden inşa ediyor.  

Ne kadar çok beton, o kadar çok devlet. Ne kadar çok devlet, o kadar az insan!

Millet

Erdoğan, ortaya bir paradigma koyuyor. Bu sadece Erdoğan’ın paradigması değil. Erdoğan’dan öncede şekillenen, asimetrik ilişkiler içerisinde biçimlenen bir bağımlılık, Kıbrıslı Türkleri iradesizleştirme ve yok sayma paradigması. Zaten bu TC resmi ideolojisinin bir uzantısı. Erdoğan’ın ortaya koyduklarıyla sınırlı değil.

Fakat altını çizmek lazım. Erdoğan’ın ağzından çıkan “Kıbrıslı Türk kardeşlerim” hitabı, kesinlikle ve kesinlikle bu paradigmanın içerisine dahil olan, dahil edilen ve resmi ideolojinin kapsadığı kesimleri işaret etmektedir.

Yani, buradaki tahakküm politikalarıyla uyumlu, resmi teze sadık, devletçi, tek adamcı, tekçi, Türkiye iktidarını arzulayan veya karşısında el pençe divan duran toplumsal kesimleri.

Millet, tamamen resmi ideolojinin belirlediği, kapsadığı ve sahiplendiği kesimleri içermektedir.

Milletin bekası veya milletin geleceği derken, bu, Türkiye iktidarının belirlediği kriterler içindeki milletten başkası değildir.

Millet! Yani Türkçü! Ama sadece Türkçü değil! Aynı zamanda İslamcı!  Ama sadece İslamcı değil! Aynı zamanda sunni İslamcı olan millet.

Bunun dışında kalan veya bırakılan kesimler ise ‘hain’, ‘düşman’, ‘dış mihrakların uzantısı”, ‘dinsiz’, ‘münafık’, ‘devlet düşmanı’, ‘EOKA’cı’, ‘yeteri kadar Müslüman olmayan’, ‘yeteri kadar Türk olmayan’ kesimlerdir. Söz konusu düşmanlar, millete dahil değildir. Onlar daha çok milletin bekasına zarar verenlerdir.

Kısacası Erdoğan, Kıbrıs’ın kuzeyinde sadece betondan saraylar veya külliyeler değil, betondan bir de millet inşa ediyor.

Devlet

Ve devlet… Yaşanan son süreçle birlikte kktc ‘devletinin’ neredeyse askıya aldığını, buna paralel olarak ise Türkiye’den gelen heyetlerin, koordinatörlerin ve elçilik görevlilerinin Kıbrıs’ın kuzeyine dair hem kararlar aldıklarını hem de fiilen icraatlar yaptıklarını görüyoruz.

KKTC’nin kendisini bir olağan üstü hal kurumu olarak nitelersek bugün yaşadığımız süreci de “meta-olağan üstü hal” olarak nitelendirmek yanlış olamaz.

Devletin neredeyse tüm kurumları ile uykuya yatırıldığı, Meclis’in Türkiye’deki heyetlerin istekleri doğrultusunda karar almaya teşvik edildiği, AKP’li heyetlerin ‘paralel bir devlet’ gibi çalıştığı koşullarda, ne demokrasiden, ne yasallıktan ne de meşruluktan söz edebiliriz.

Bunun en bariz örneğini Erdoğan’ın Meclis konuşmasında yaşadık. Erdoğan’ın –müjde tatmin etmemiş olsa bile-Meclis konuşması Kıbrıs’ın kuzeyinde kimin sözünün geçtiğinin, icraat ve karar verici merciin kim olduğunu aşikar bir şekilde ve gözümüze sokarcasına gösteriyor.

Bundan daha korkutucusu da var. Toplum olarak bu durumu normalleştirmiş hale gelmemiz. Eğer Erdoğan’ın Meclis’teki, Kıbrıs’ın kuzeyine dair nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağı yönündeki konuşmasını sorunsallaştırmıyor ve sadece müjdenin içeriğini sorunsallaştırıyorsak o halde bu durumu normalleştirmeye başladık demektir.

İşte yeni devlet de böyle bir normalleştirme hattından inşa ediliyor. Erdoğan sadece ihtişamlı külliye ve yeni Meclis binasını değil, aynı zamanda bunlarla birlikte inşa edilen yeni kktcnin de müjdesini verdi. Betondan, milletten ibaret, insansız ve iradesiz bir devlet!

Kaynak: Beton, Millet, Devlet – Hasan Yıkıcı

Boğaziçi Direnişi Neyi Gösterdi? – Emre Tansu Keten

“Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu.”

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör olarak atanan Melih Bulu 6 ayın sonunda, sabaha karşı yayımlanan bir kararname ile görevden alındı. Bulu’nun kayyum atandığı günden itibaren Boğaziçi öğrencileri ve akademisyenleri ile, diğer üniversitelerdeki bileşenlerin dayanışmasıyla güçlü bir direniş başlatılmıştı. Kadın hareketi dışında sokak siyasetinin canlı olmadığı bir dönemde, güçlü eylemlerle ortaya çıkan bu direniş, iktidar ve muhalefetin siyaseti karşılıklı atışmalarla anketlere mahkum ettiği bir dönemde başka bir siyaset imkânına da kapı aralamıştı.

İktidar bu direnişe, en iyi bildiği şekilde, baskı ve saldırıyla karşılık verdi. Öğrencilerin eylemlerine defalarca polis saldırdı, öğrencilerin evleri sabaha karşı özel harekat polisleri eşliğinde basıldı, AKP medyası eylemlere katılan öğrencilerin fotoğraflarını ifşa etti, hepsini terörist ilan etti. AKP-MHP bloku bununla da yetinmedi, 10 öğrenci, anayasal hakları olan, eylemlere katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı, birçoğu da ev hapsine mahkum edildi. Yani iktidar cenahı, birçok muhalifin iddia ettiğinin aksine, sokak eylemlerinin kendisine yarayacağına, muhalefete doğru kayan kararsız oyların cumhur ittifakına döneceğine falan inanmadı. Muhalefetin içine mahkum olduğu siyasetsizlikten bir çıkış yolu olarak Boğaziçi Direnişi, iktidarı rahatsız etti ve onu çıktığı gibi boğmak istedi.

“Aman AKP’ye yaramasın”

Muhalefet ise, başından itibaren bu direnişle arasına bir mesafe koydu. Boğaziçi gibi “elit” bir üniversite üzerinden bir “kutuplaşma” doğmasına fırsat vermek istemedi, bunun eninde sonunda iktidara yarayacağına dair dahiyane bir siyasi öngörüyle hareket etti. Direnişin içerisinde sosyalist gençlik gruplarının bulunması ve hareketin git gide öfke dozunu artırması, iktidar gibi muhalefeti de rahatsız etti ve okulda açılan bir sergide yer alan çalışmaların Kabe’ye hakaret ettiği iddiası gibi iktidar zırvalarında direnişin karşısında bir konum aldı.

Bütün bunlara rağmen, direniş, bu saydıklarımızın beklentilerinin aksine aylarca devam etti. Öğrenciler ve akademisyenler, Melih Bulu ve hempalarına Boğaziçi’ni dar etti. Melih Bulu’nun, zaten bir avuç iktidar yandaşı dışında var olmayan meşruluğu kısa bir sürede herkes için sıfırlandı. Özetle, Melih Bulu’nun geldiği gibi gitmesi Boğaziçi Direnişi’nin doğrudan bir sonucu oldu.

Direnişi görmemek

Direnişin başından beri, direnişin politik içeriğine saldıran analizmatik liberal kalemler, Bulu’nun görevden alınmasının ardından da, klavyelerine sarılıp, bu kararın direnişle değil, Bulu’nun yeterince iktidar yandaşlığı yapamadığı, okulun yapısını kırıp dökmede yeterince sert davranamadığı, dolayısıyla Erdoğan’ı memnun edemediği, hakkındaki intihal iddialarına inandırıcı cevaplar veremediği ile ilgili olduğunu yazdılar.

Her gün iki-üç saat analiz yapan, yani gündemi yakından takip eden bu isimlerin, meselenin gerçekten bunlar olduğunu, bu kararda direnişin doğrudan bir etkisinin olmadığını düşünebilmeleri tam da liberal yöntemsizliği kullanmalarından kaynaklanıyor. Birincisi, Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu. Bahçeli de bunun farkında olarak şunları söylemişti:

“Sayın Rektör Melih Bulu asla istifa etmemelidir. Eğer aksi olursa üniversiteler tümden yönetilemez hale gelecektir. Rektörlük binasını ablukaya almaya, Rektör odasını basmaya teşebbüs suçtur. Rektörümüz, öğretim üyeleri arasından başta Rektör yardımcılığı olmak üzere münhal bulunan görevlere lazım gelen atamaları süratle yapmalıdır. Kabul etmeyen, yazılı talimata uymayanlar derhal üniversiteden uzaklaştırılmalıdır. Nitekim taviz verilirse sonuç vahim olacaktır.”

İkincisi, Bulu’nun gerçekten bir şeyleri yönetme ehliyetine sahip olduğunu düşünmek de büyük yanılgı. Bulu, yukarıdan gelen emirleri uygulamakla görevli basit bir memurdu. LGBTİ+ kulübünün kapatılmasının Bulu’dan önce Fahrettin Altun tarafından duyurulması bunun küçük bir örneğiydi. Yine de Bulu’nun bu basit görevi bile yürütecek kapasiteden yoksun olduğuna inanıyorlarsa yanına bir danışman veya yardımcı atayarak bu işi çözmek, bir kavganın sembol ismi olmuş Bulu’yu görevden almaktan daha az yaralayıcı olurdu iktidar için.

AKP’nin intihal “kaygısı”

Son olarak, Bulu’nun intihal iddiaları nedeniyle bertaraf edildiği iddiası, AKP ile üniversite ilişkisini hiçbir şekilde anlamamak demek oluyor. AKP, üniversitelere saldırı başlatırken, buradaki akademisyenlerden boşalan yerleri kendi emrinde, aynı düzeyde ya da daha nitelikli akademisyenlerle doldurmayı hiçbir zaman düşünmedi (düşünse de böyle bir kadro birikimi tabii ki yoktu). Onun amacı, ne olursa olsun kendisinden yana olan ve parti sayesinde akademik kariyer basamaklarını üçer beşer çıkan tiplerle dolu üniversiteler yaratmaktı. Bunu bir anlamda başardı da. Bu süreçte, ne yedi sülalesini üniversiteye dolduran akademisyenleri dert etti, ne de para verip makale bastıran, tez yazdıran, sahte akademik konferanslarla puan toplayan tipleri. Hatta AKP ailesinden isimlerin doktora tezlerini yazan ak-ademisyenler o kadar şiddetli yükseldi ki, üniversitelere sığamaz oldu.

Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde, akademik alandan taşan bir siyasi karşı karşıya gelişin simgeleşmiş ismi olan Bulu’nun görevden alınması, Boğaziçi Direnişi için bir kazanım, iktidar için bir geri adımdır. İktidarın bu geri adımlarının oldukça nadir görülmesi, bu kazanımın değerini artırmaktadır. Bu kararla direniş arasında bağlantı kurmayı reddedenler için ise direniş, eylem ve sokak siyaseti zaten başlı başına korkunç kelimelerdir. Onlar için siyaset, tepede, lobicilik ve networklerle işleyen bir sosyal girişimcilik faaliyetidir. Daha çok Daktilo1984 isimli dergide bir araya gelen bu isimler, networklerini geliştirip, yakın geleceğin iktidarında kaymak bir pozisyon kapmak için, CHP’ye oynayıp, muhalefete bir siyasetsizlik aklı vermektedir. Ganyan oynar gibi siyasi analiz yapma modası, ne yazık ki, bu cenahta bir karşılık da bulmaktadır.

Bulu’nun gidişi, ne Boğaziçi’nde ne de genel olarak akademide her şeyi yoluna koyacak bir kazanım değildir elbette. Onun yerine vekaleten kayyum olarak atanan Naci İnci’nin ilk işi, direnişin önde gelen hocalarından Can Candan’ın görevine son vermek olmuştur örneğin. Ancak Boğaziçi, direnenlerin, bir şekilde, kazanacağını göstermesi açısından çok önemlidir. Bugüne kadar AKP’nin saldırılarına her alanda benzer bir direnişle karşı koyulsaydı, belki de çok farklı bir ülkede yaşıyor olacaktık. Bu direnişin hikâyesini, en fazla siyaseti anketçilik sananların iyi bir şekilde okuması gerekiyor.

Evrensel Faşizm? – Enzo Traverso

İmdat Freni tarafından bir dizi yazısı yayımlanmış ve çok sayıda çalışması Türkçeye kazandırılmış olan Marksist tarihçi Enzo Traverso’nun Halil Can İnce tarafından çevrilip textumdergi.net sitesinde yayımlanan güncel faşist hareketler bağlamındaki bu önemli tartışma metnini sitemizde de aktarmayı gerekli gördük. İyi okumalar.

Ugo Palheta’nın Historical Materialism‘de yayımlanan “Faşizm, faşistleşme, anti-faşizm” başlıklı makalesine yanıt olarak kaleme aldığı bu yazısında Enzo Traverso, son yıllarda küresel ölçekte yükselen aşırı sağ hareketlerin “post-faşist” olarak nitelediği özgün yanlarını anlatıyor. Evrensel bir “faşistleşme” dalgasına karşılık Traverso, ulusal bağlamların çeşitliliğini gözeten bir anti-faşist mücadeleye olan ihtiyacı vurguluyor.

Son yıllarda aşırı sağ hareketlerin küresel ölçekteki belirgin yükselişi, faşizm meselesini politik gündemin merkezine yerleştirdi. Faşizm geri dönüyor: Kimse onun yalnızca tarihsel bir inceleme nesnesi olarak geçmişte kaldığını iddia edebilecek bir durumda değil -ki İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana kamusal alanda bu denli yoğun bir şekilde tartışıldığı da olmamıştı. Bu mühim tartışmanın terimlerine açıklık kazandırmasından ötürü Ugo Palheta’ya bir teşekkür borçluyuz. Palheta’nın metni,[1] bu yeni “faşist” dalganın hem nedenleri hem de özelliklerine ilişkin analitik boyutunun yanı sıra, onunla savaşmanın yolları üzerine programatik bir sonucu da içeriyor. Palheta’nın teşhisine birçok yönden katılıyorum, ancak kimi çekincelerim de yok değil. Burada, başka katkıları da teşvik etmesi umuduyla, gerekçelerimi açıklamaya çalışacağım.

Ugo Palheta’ya göre faşizm, homojen etnik ve ırksal özellikler etrafında inşa edilmiş hayalî bir topluluk olan ulusu “yeniden canlandırma” projesinden başka bir şey değildir. Bu hayalî topluluğun kendi “olumlu” ve olumsuz mitleri vardır. Bunlar, düşmanlara karşı savunulacak veya yeniden tesis edilecek sözde hakiki bir saflığa işaret eder. Göç (“büyük yer değiştirme”), “beyaz karşıtı ırkçılık”, geleneksel değerlerin feminist ve LGBTQI yozlaşması, İslam ve onun müttefikleri (“İslami-solculuk”), ve benzerleri ise bu “hakiki saflığın” düşmanlarıdır. Palheta, bu neo-faşist dalganın ortaya çıkmasının temellerinin, küresel seçkinlerin “hegemonya krizinde” yattığını savunuyor. Ona göre, bu küresel seçkinlerin eskimiş ulus-devletlerden miras aldıkları yönetim araçları artık hükmünü yitirmiştir ve giderek de etkisiz gibi görünmektedir. Gramsci’nin Machiavelli’ye referansla ifade ettiği üzere tahakküm, baskı aygıtları ile kültürel hegemonyanın bir bileşimidir. Siyasi bir rejimin gaddar ve baskıcı değil de meşru ve yararlı görünmesini sağlayan da bu bileşimdir. Egemen sınıflar, onlarca yıldır uygulanan neoliberal politikaların ardından zenginliklerini ve iktidarlarını muazzam ölçüde genişletirken aynı zamanda önemli bir meşruiyet ve kültürel hegemonya kaybına da uğradılar. Neo-faşizmin yükselişinin temel dayanakları da burada yatmaktadır: Bir yanda egemen sınıfların giderek artan bir biçimde “vahşiliğe kapılması” (vahşileşme), diğer yanda bu sınıfların tahakkümünün doğurduğu genel otoriter eğilimler (faşistleşme). Buna binaen Palheta, faşizmin yapısal bir çelişkiyle şekillendiğine dikkat çekiyor: Faşizm, neoliberalizme bir alternatif sunuyor olma iddiasındayken aynı zamanda tehdit altındaki bir düzenin yeniden inşasını istiyor. Tıpkı kendini kapitalizmin ve sosyalizmin, liberal demokrasinin ve Bolşevizmin karşısında bir “üçüncü yol” olarak tanımlayan klasik faşizm gibi neo-faşizm de kendini “müesses nizama” karşı mücadele ediyormuş gibi sunuyor, ama aynı zamanda kanun ve nizamı yeniden tesis etmek istiyor. Tarihsel olarak bu, Muhafazakâr Devrimin özelliklerinden biriydi.

Palheta’nın ulusu “yeniden canlandırma” projesi olarak faşizm tanımına katılıyorum, ancak bu tanım faşizmin kurucu unsurlarının bütününü kavramadığı sürece bana tam veya tatmin edici gelmiyor. Tarihsel merceklerle bakıldığında faşizm, bir radikal milliyetçilik biçiminden ve ırkçı bir ulus fikrinden daha fazlasıydı. O aynı zamanda bir siyasi şiddet pratiği, militan bir anti-komünizm ve demokrasinin tümden imhasıydı. Şiddet, bilhassa da Sola ve komünizme karşı şiddet, onun siyasi eyleminin ayırt edici biçimiydi; iktidara geldiği her yerde –ister İtalya ve Almanya’da olduğu gibi yasal yollarla isterse de İspanya’da olduğu gibi askerî bir darbe yoluyla olsun- demokrasiyi yok etti. Bu açıdan bakıldığında radikal Sağdaki yeni hareketler, hem şiddetle hem de demokrasiyle farklı bir ilişki kuruyorlar. Bu yeni hareketler silahlı milislere sahip değiller; yeni bir siyasi düzen talepleri yok ve geleneksel kurumların istikrarına yönelik bir tehlike de arz etmiyorlar. Elitlere karşı “halkı” savunuyor ve düzeni yeniden tesis ediyormuş gibi görünseler de yeni bir düzen yaratmak konusunda istekli değiller. Avrupa’da, AB’nin kurumlarını yok etmekten ziyade, onun içinde kalarak otoriter ve milliyetçi eğilimleri uygulamakla daha çok ilgileniyorlar. Macaristan’da Victor Orban’ın ve Polonya’da Mateus Morawiecki’nin duruşunun yanı sıra nihayetinde Euro’yu kabul etmiş üç siyasal gücün, İspanya’da Vox’un, Fransa’da Marine Le Pen Ulusal Birliği’nin ve İtalya’da Matteo Salvini’nin Lega’sının yönelimleri de bu yöndedir. İtalyan Lega, geçtiğimiz günlerde, finansal seçkinlerin temsilcisi ve neoliberalizmin vücut bulmuş hâli olan eski Avrupa Merkez Bankası direktörü Mario Draghi liderliğindeki bir koalisyon hükümetine katıldı. Euro’dan en çok yararlanan ülkeler olan Avusturya, Hollanda ve Almanya’da aşırı sağ elbette yabancı düşmanı ve ırkçı; fakat özel olarak AB, Euro veya neoliberalizm karşıtı değil. Bu hareketler siyaseten daha ziyade kültürel muhafazakârlığa yaslanıyor. Hindistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de aşırı sağ liderler iktidara geldiler ve kendi devletlerinin kurumsal çerçevesini hesaba katmaksızın otoriter ve yabancı düşmanı eğilimler geliştirdiler. Bolsonaro ve Trump, parlamentoyu feshetmeyi başaramadıkları gibi ya yetkilerine son verildi ya da çeşitli görevden alma prosedürleriyle karşı karşıya kaldılar.

Son ayların en çok dikkat çeken ve tartışılan vakası olan Donald Trump özellikle öğretici. Trump’ın faşist gidişatı, başkanlığı sona erdiğinde yenilgisini kabul etmeyi reddedip seçim sonucunu geçersiz kılmaya çalıştığı zaman açık bir biçimde ortaya çıktı. ABD Kongre Binası’nı (Capitol) işgal eden Trump yandaşlarının folklorik “kalkışması” başarısız bir faşist darbe değildi; demokrasinin en temel kurallarını açık bir biçimde çiğneyen -ki bu, onun faşist olduğunu söylemeyi mümkün kılıyor- ancak siyasi bir alternatif gösterme kudretinden de yoksun olan bir liderin seçimleri geçersiz kılmaya yönelik umutsuz bir girişimiydi. Capitol olayları, Amerika Birleşik Devletleri’nde kitlesel bir faşist hareketin varlığını tartışmasız bir şekilde ortaya koymuş olsa da bu hareket iktidarı ele geçirmekten henüz oldukça uzak. Yaşanan olayların dolaysız sonucu, Cumhuriyetçi Parti’yi derin bir krize sokması oldu. Trump; 2016 seçimlerini ekonomik seçkinlerin, tek derdi vergi indirimleri olan üst orta sınıfların, muhafazakârların, tutucu Hristiyanların, ve ötekileştirilmiş ve yoksullaştırımış beyazların müesses nizama duyduğu tepkiye yaslanarak, son kertede Cumhuriyetçi Parti’nin bir adayı olarak kazanmıştı. Onun artık böyle bir kitleye hitap ettiğini söylemek zor. Geldiğimiz noktada beyaz ırkçılar ve gerici milliyetçilerden oluşan bir hareketin lideri olan Trump’ın tekrar seçim kazanması pek mümkün görünmüyor. Şüphesiz ki Trump’ın arkasındaki faşist hareket, Black Lives Matter [Siyah Yaşamlar Değerlidir, BLM] ve diğer sol hareketlere karşı şiddetli çatışmalara yol açabilecek bir siyasi istikrarsızlık kaynağıdır, ancak bu hareket kendi özel bağlamında anlaşılmalıdır. 1920-1925’teki faşist milisler veya 1930-1933’teki SA, savaş sonrası İtalya ve Almanya’da devletin şiddet üzerindeki tekelinin çöküşünün birer işaretçisiydi. Öte yandan Trump’ın milisleri, bireysel silahları yüzyıllardır siyasi özgürlüğün temel bir özelliği olarak gören ABD tarihinin mirasıdır.

Klasik faşizm, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtada doğdu; bir iç savaş ikliminde, son derece istikrarsız ve keskin siyasi çatışmalarla kurumsal olarak felç olmuş devletler içinde büyüdü. Radikalizmi ise ona “devrimci” karakterini veren Bolşevizm ile çatışmasından doğdu. Faşizm, “Yeni İnsan” ve ulusal büyüklük mitini yaratan ütopyacı bir ideoloji ve tahayyüldü. Yeni aşırı sağ hareketler ise bu dayanakların tümünden yoksundur: Avrupa’nın 1930’lardaki çöküşüyle kıyaslanamayacak bir “hegemonya krizinden” doğuyorlar; radikalizmleri “devrimci” hiçbir şey içermiyor ve muhafazakârlıkları da (geleneksel değerlerin, geleneksel kültürlerin, tehdit altındaki “ulusal kimliklerin” ve cinsel “sapkınlıklara” karşı bir burjuva saygınlığının savunulması) faşist ideolojileri ve ütopyaları bu kadar derinden şekillendiren bir gelecek fikrine sahip değil. Onları “post-faşist” olarak nitelemenin daha uygun olacağını düşünmemin nedeni de bu.

Palheta, çağdaş radikal sağ hareketlerin ideolojisini ve propagandasını göz önünde bulundurarak, bu hareketlerin faşist anti-Semitizmin kimi unsurları ile devamlılık da içeren güçlü anti-kozmopolit eğilimlerini yerinde bir şekilde vurguluyor. Bu, gayet esaslı bir tespit olmakla birlikte son yirmi yılda meydana gelen ve bu hareketleri klasik faşizmden önemli ölçüde ayıran büyük bir değişimi garip bir biçimde ihmal ediyor. Bu hareketlerin başlıca hedefi artık Yahudiler değil, daha ziyade Müslümanlardır –ki aşırı sağ hareketin çoğunun İsrail ile ilişkileri çok iyi. İslamofobi, post-faşist retorikte anti-Semitizmin yerini aldı: Yahudi-Bolşevizme karşı mücadele mantrası yerini “İslami-solculuk” ve “dekolonyal” veya anti-kolonyal hareketlerin reddedilmesi söylemine bıraktı. Çağdaş sol hareketlerin -bilhassa da ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTQI olanların- kayda değer bir etkiye sahip oldukları tartışmasız olsa da bu etki, alternatifin SSCB tarafından somutlaştığı iki savaş arası yıllardaki Bolşevizm’in etkisiyle kıyaslanamayacağından, post-faşizm akla tarihsel faşizmden daha ziyade “kültürel karamsarlığı” (Kulturpessimismus) getiriyor.

Yeni aşırı sağ hareketlerden bir “karşı devrim” olarak söz etmek -ister devrimin ardından gelen, ister de devrimi engellemek niyetinde olan bir karşı devrim- bana pek kullanışlı yahut açıklayıcı gelmiyor, çünkü ondan bu şekilde söz etmek, tarihsel faşizmi mevzubahis ideolojik ve politik niteliğinden arındırılmış alelade bir hareketler toplamına dönüştürüyor. 1920’li ve 1930’lu yıllar söz konusu olduğunda, faşizmi bir karşı devrim olarak ele almak anlamlıydı zira bu yıllar; Ekim Devrimi, İtalyan biennio rosso (1919-20 fabrika işgalleri), Ocak 1919’da Berlin’deki Spartakist ayaklanması, 1920’de Bavyera’da ve Macaristan’daki iç savaşlar ve 1930’larda İspanya İç Savaşı tarafından karakterize olmuştu. Hâlbuki mevzubahis Marine Le Pen, Matteo Salvini, Victor Orban, Jair Bolsonaro ve hatta Donald Trump olduğunda bu ifade neredeyse anlaşılmaz bir slogana dönüşüyor. Devrimin olmadığı yerde karşı devrim de olmaz.

Palheta, toplumsal denetim ve gözetim teknolojilerinin güçlendirilmesi ve polis baskısının kapsamının genişletmesi eğilimlerine dikkat çekmekte haklı. Ona göre bu eğilim, çağdaş devletlerin çoğunu biçimlendirmesinin yanı sıra egemen sınıfın genel bir “vahşete kapılmasının” (vahşileşmesinin) ifadesidir. Ne var ki bu değişimler, en liberal demokrasilerde vuku bulmaktadır, dolayısıyla faşizmin yükselişiyle ilişkilendirilemezler. Amerika Birleşik Devletleri’nde Obama, Trump’tan daha fazla kayıtsız göçmeni sınır dışı etmişti. Üstelik artan ırkçı polis şiddeti, Donald Trump’ın seçilmesinden üç yıl önce, 2013’te, Black Lives Matter eylemlerinin doğmasına yol açmıştı. Fransa’da ise 2015’teki terör saldırılarının ardından OHAL yasaları Hollande’ın başkanlığında yürürlüğe girerken, 2017’de Macron’un seçilmesinden bu yana başta Sarı Yelekliler olmak üzere toplumsal hareketlere yönelik polis şiddetinde çarpıcı bir artış yaşanmıştı. Bütün bu eğilimler bir “faşistleşme dinamiğinin” değil, daha ziyade otoriter neoliberalizmin yeni biçimlerinin ortaya çıkışının bir yansımasıdır. Aşırı sağ partiler bu uygulamaları, birçok durumda, üzerinde hiçbir söz hakları olmamasına rağmen destekliyorlar. 1930’larda Avrupalı sanayi, finans ve ordu seçkinleri faşizmi bölgesel siyasi krizlere, kurumsal çöküşe bir çözüm olarak, ama en başta da Bolşevizme karşı bir savunma amacıyla desteklediler. Bugün egemen sınıflar, “ulusal egemenliklere” dönmeyi vadeden popülist, milliyetçi ve neo-faşist hareketlerden ziyade AB’yi destekliyor. ABD’de ise egemen sınıflar, Demokrat Parti’nin geleneksel bir alternatifi olarak Cumhuriyetçi Parti’yi destekleyebilirler, fakat Joe Biden’ın karşısında beyaz üstünlüğü yanlılarına arka çıkmayacaklardır. Demokrasiye inandıklarından değil, müesses nizamı savunmak konusunda Biden, beyaz üstünlüğü savunucuları ile kıyaslanamayacak denli etkili olduğu için.

Peki, bu, faşist bir tehlike olmadığı anlamına mı geliyor? Asla. Aşırı sağ hareketlerin, partilerin ve hükümetlerin dikkat çeken yükselişleri, özellikle de genel bir ekonomik kriz, ABD ekonomisinin uzun süreli depresyonu veya Euro’nun çöküşü bağlamında düşünüldüğünde, faşizmin bir alternatif olabileceğini çok açık bir biçimde gösteriyor. Bu tür gelişmeler, sözü edilen hareketlerin faşizme doğru radikalleşmelerine neden olabileceği gibi onlara geniş kitle desteği de sağlayabilir. Bu hareketlerin egemen sınıflarla ilişkisinin değişmesi kaçınılmazdır, keza 1930’larda yaşanan da buydu. Ne var ki böylesi bir eğilim bugün için hâkim olmaktan uzaktır. Pandeminin bir yabancı düşmanlığı dalgasına veya günah keçisi arayışına yol açmadığını gözlemlemek ilginç. Pandemi, ABD’de Trump’ın seçim yenilgisine (Trumpizmin radikalleşmesine rağmen); Brezilya’da Bolsonaro için artan zorluklara; Avrupa’da ise beklenmedik neo-Keynesçi politikalar benimseyerek alışılagelen neoliberalizmi tahfif eden AB’nin güçlenmesine neden oldu. “Faşizm ihtimali” devam ediyor, ancak pandeminin yol açtığı ekonomik kriz bu ihtimali pekiştirmiş değil. İtalya’da, pandemi gibi bir acil sağlık durumunun en beter aylarında tanık olduğumuz şey mültecilere ve göçmenlere yönelmiş bir nefret değildi; tam tersine, bitkin meslektaşlarına yardım etmek için gelmiş Çinli, Arnavut ve Afrikalı doktorların içten dayanışmalarına, ve İtalyan halkının bu doktorları bağrına basmasına tanık olduk. Bu eğilim elbette bu şekilde sürecek diye bir şey yok, ancak tüm bunlar önlenemez bir faşistleşme süreciyle karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor.

Şu an için görünen o ki, neo-faşist ve post-faşist hareketler, Palheta’nın sözünü ettiği çelişkiye hapsolmuş durumdalar: ya “sistem karşıtı” bir alternatif olarak görülüyor ve iktidardan dışlanıyorlar ya da kuralları ve kurumlarıyla “sistemi” kabul ederek, kanun ve nizamın yeniden inşasına iştirak ediyorlar. Lakin bu durumda, evvelinde reddettikleri müesses nizamın bir parçası oluyorlar. Palheta da neoliberalizmin mevcut “hegemonya krizinin” olası bir sonucu olarak “burjuva normalleşmesini” işaret ediyordu. Oysa “burjuva normalleşmesi”, genel bir “faşistleşmedinamiği” ile bağdaşmaz. Böylesi bir gidişat -bazı akademisyenlerin “Bonapartist” dönüş ya da defaşizasyon dediği şey- genellikle faşist bir rejimin kurulmasından sonra meydana gelmiştir (geç Frankoculuğu anımsayın). Şayet bu “normalleşme”, iktidarı ele geçirmeden önce bir faşist hareketi biçimlendiriyorsa, bir “faşistleşme dinamiği” de oluşmamış demektir. İtalya’da Lega’nın “burjuva normalleşmesi”, herhangi bir “güçlü halk tepkisi” olmaksızın gerçekleşti –ki bu, Palheta’nın böyle bir “normalleşme” için belirttiği koşuldur. Faşizm heyulası aynı zamanda diğer ülkelerdeki elitlerin kendi “hegemonya krizlerini” idare etmesine yarayabilir. Bu heyula; Biden, Macron ve Merkel için herhangi bir sol muhalefeti susturmanın elverişli bir bahanesi olabilir.

Palheta’nın sonuç olarak önerdiği strateji, antifaşizmden başka bir şey değildir; “parçalı bir mücadele, özgül bir mücadele yöntemi veya soyut bir ideoloji” olarak değil, sol siyasetin merkezî bir boyutu olarak, “tüm özgürleşme hareketlerine nüfuz eden ve onları kapsayan” bir şey olarak tasarlanan bir antifaşizm. Tarihsel bilince ve geçmişin belleğine sahip bir Sol, bu önermeye katılmadan edemez. Palheta, monolitik bir antifaşist ideolojiden ziyade heterojen bir antifaşist ethos’a ihtiyaç duyulduğu konusunda ısrar etmekte haklı; ne var ki ortaya koyduğu faşizm tahlili, bugün karşı karşıya olduğumuz özgün post-faşist dinamikleri gözden kaçırmamıza sebep olabilir. Antifaşizm, evrensel ‘faşistleşme süreci’ için evrensel bir reçete değildir. Yapılması gereken, antifaşizmi ulusal bağlamların çeşitliliğine uygun biçimde uyarlamak ve ortaya koymaktır.


[1] Çevirmenin notu: Ugo Palheta’nın “Faşizm, faşistleşme, anti-faşizm” başlıklı makalesi, Gencer Çakır ve Ulus Atayurt çevirisiyle, Express’in 176. sayısında yayımlanmıştır.


*”Universal Fascism? A Response to Ugo Palheta” başlığıyla 31 Mart 2021 tarihinde Historical Materialism’in web sitesinde yayımlanan Enzo Traverso’nun bu yazısı, Halil Can İnce tarafından Türkçeye çevrildi.

Onur Yürüyüşü: Queer İsyanını Desteklemek – Peter Drucker

28 Haziran 1969’da New York’taki Stonewall İsyanı, LGBTİQ özgürleşmesinin sembolik başlangıcı olarak görülüyor. Aslında tam olarak başlangıcı ​​değildi. Alman Bilimsel-İnsani Komitesi’nin (ki sosyalist hareket tarafından destekleniyordu) 1897’den itibaren eylemleri, 1959’da Los Angeles’taki Cooper’s Donuts‘taki Stonewall benzeri isyan ve Fransa’da 1968 Mayıs’ındaki militan gey varlığı da dahil olmak üzere ondan önce başka başlangıç ​​noktaları vardı.

Bununla birlikte, Stonewall’da siyahi ve başka kimliklerden transların polisle savaşları, farklı kıtalarda eşcinsel kurtuluş cephelerine ilham verdi. Bugün dünya çapında yüzlerce Onur Yürüyüşü Stonewall’a atıfta bulunuyor. Bazıları, 2011’de 4 milyon katılımcının bulunduğu São Paulo Pride’ı gibi çok devasa boyutlarda olabiliyor.

Birçok ülkede Onur Yürüyüşü yapmak, 1970’lerin başındaki ilk Stonewall anma törenlerinde gösterilenle aynı cesareti -ya da daha fazlasını- gerektiriyor: Bizlere düşmanca davranan devletlere karşı koymak ve sadece var olma değil, aynı zamanda özgürce ve açıkça yaşama hakkımızda ısrar etmek için aynı kararlılığa ihtiyaç var.

Yürüyüşün büyük ve yasal olduğu, resmi olarak himaye edildiği yerlerde bile, bireysel bir LGBTİQ kişinin ilk Pride’ına katılımı hala çoğu zaman cesaret gerektirir. Ezilen gruplar tarafından paylaşılan diğer kimliklerin aksine, heteroseksüelliğin norm olduğu günümüz toplumlarında LGBTİQ kimlikleri, çocuklukta nadiren anne-babadan öğrenilmektedir. Bu kimlikler ancak iradi eylemlerle talep edilebilir ve oluşturulabilir. Bu eylemler bir kutlama nedeni ve dayanışma için bir fırsattır.

Yürüyüş, büyük ve yasal olup resmi olarak himaye edildiği yerlerde apolitik görünebilir. Ancak görünüşte apolitik olan Onur eylemleri, yeni zorluklarla aniden yeniden politize edilebilir. Bu, on yıl önce Fransa’da, evlilik eşitliği için bir teklifin sağdan sert ve bağnaz bir direnişi kışkırttığı zaman meydana geldi. Evlilik kurumu hakkında çekinceleri olan radikal sol bile, Onur Yürüyüşüne katılan yüz binlerce kişinin siyasi bir çatışmada başrol oyuncusu haline geldiğini gözlemleyebildi.

Ve birçok Pride’ın neşeli karakteri onları illaki daha az militan yapmaz. Aksine, Onur Yürüyüşü siyasete nasıl neşe getirileceğini gösterebilir – şair Adrienne Rich’in sözleriyle “aynı tükenmiş retoriğe sahip … tüm hayal gücü harcanmış” ciddi, törensel söylemlerin aksine.

Pride’ların boyutu ve çeşitliliği, queerliğin sınırlarını bile yenileyebilir ve genişletebilir. 1992’de Johannesburg’da yapılan erken bir Güney Afrika Onur Yürüyüşü, geleneksel olarak evlendikleri kadınların yanı sıra trans skesanalarla seks yapan Zulu erkek injongaları tarafından yönetildi – bir seyirci injongaların eşcinsel olmadığını, partnerlerinin eşcinsel olduğu açıklamasını yapmıştı!

Bölünmeler 

Pride ne kadar önemli olursa olsun, tarihi her zaman bir bölünmeler tarihi olmuştur. 1973 gibi erken bir tarihte, San Francisco Pride’i ikiye bölündü, daha büyük olan bölümü travestilerin katılımını yasaklamaya karar vermişti. 

Yıllar boyunca, Pride’lardaki ana kırılmalardan biri ticarileştirme etrafında olmuştur. Açık gey/lezbiyen müteşebbislerin yükselişi ve büyük şirketlerin lezbiyen/gey tüketicilere ve çalışanlarına kur yapma isteği, birçok serbest, açık Onur Yürüyüşü etkinliğini, grupların yürüyüş yapmak ya da tezgâh açmak için para ödemek zorunda olduğu, müzikli eğlencelere dönüştürdü. Bu dönüşümün zirvesi, geçit töreninde bir tekneye sahip olma hakkı için binlerce Euro’nun (tekne kiralamak ve donatmak için gereken binlerce Euro’ya ek olarak) talep edildiği Amsterdam’ın Canal Pride‘ı olabilir. Bu, katılmayı göze alabilecek grupların neredeyse yalnızca büyük ticari kuruluşlar, çok uluslu şirketler, bakanlıklar, silahlı kuvvetler ve polis olduğu anlamına geliyor.

Özellikle Black Lives Matter‘ın yükselişinden bu yana, polisin varlığı başka bir önemli ayrım çizgisi oldu. Pek çok Onur Yürüyüşünde polis sadece ‘düzeni’ garanti etmek için kenarda bulunmaz, aynı zamanda bir kortej içinde üniformalı olarak yürür. Bu, pek çok savunmasız LGBTIQ’yu, özellikle de beyaz olmayan ve trans katılımcıları koruma altında olmaktan ziyade kendilerini tehdit edilmiş hissetmelerine neden oluyor.

Bir diğer bölünme tehdidi de, Fransa ve Belçika gibi ülkelerde İslamofobik politikalarını Pride‘a taşımaya çalışan aşırı sağdan geliyor. Bazen aşırı sağ, kendi şehrim Rotterdam’da olduğu gibi, yürüyüşe katılmayı bile başarıyor.

Bütün bunlar, Stonewall’ın orijinal isyan ruhunu sürdürmek isteyen queer radikaller için bir meydan okuma oluşturuyor. Önümüze üç ana seçenek bulunuyor. Bazen resmi Pride organizasyonunun bünyesinde – yapının ne kadar açık ve demokratik olduğuna bağlı olarak – onun karakteri ve politikası konusunda kavga edebiliriz. Yahut etkinlikte kendi kortejlerimizi veya eylemlerimizi organize edebiliriz. Ya da genellikle başka yerlerde veya zamanlarda kendi etkinliklerimizi düzenleyebiliriz.

Alternatif etkinlikler, radikal bir mesaj göndermeyi kolaylaştırabilir. Ancak bu, siyasal yönelimleri hala kesin olarak sabitlenmemiş olan, ilk defa Onur Yürüyüşüne katılan binlerce kişiye ulaşma fırsatını kaçırmak anlamına gelebilir.

Ortada her zaman bir seçenek olmayabilir. Filistin’in itirazlarına rağmen 2006’da Kudüs’te Dünya Onur Yürüyüşü yapıldığında, mantıklı ve tek olası yanıt küresel bir boykottu. Ancak 2001’de Tel Aviv’deki Pride gibi bir pinkwashing etkinliğinde bile, queer bir grubun ‘İşgalde Onur Yoktur’ yazan siyah bir pankartla yürümesi mümkün oldu. Gerçi Filistin mücadelesini destekleyen ayrı queer etkinlikler de sıklıkla organize ediliyor.

Son zamanlarda New York’ta düzenlenen ayrı Queer Kurtuluş Yürüyüşleri, resmi Onur Yürüyüşünün dışladığı birçok konuyu vurguladı. Örneğin, birçok queer, bu yıl Queer Kurtuluş Yürüyüşündeki Filistin dayanışma kortejinin örgütlenmesinde yer aldı. Ayrıca bu yılki büyük resmi Onur Yürüyüşünde, büyük ölçüde beyaz olmayan insanlardan oluşan bir komitenin üniformalı polisleri yürüyüşten dışarı çıkarmaya karar vermesiyle çatışmalı durumlar yaşandı. Yani New York’lu queer solcular birden fazla rol oynayabilir.

Amsterdam’da Gey İş İnsanları Topluluğu tarafından kontrol edilen Canal Pride organizasyonu, radikal Onurumuza Sahip Çıkalım (Reclaim Our Pride) gurubunun militan yürüyüşüne yalnızca kanal kenarlarında yer bıraktı. Bununla birlikte Amsterdam’daki Onur Haftası, diğer günlerde, örneğin yıllık Onur Yürüyüşü’nde, sol bir mevcudiyet için yer açtı.

Kısacası Onur Yürüyüşlerinde queer isyanını canlı tutmanın tek bir formülü yok. Ama fırsatlar var. Onları yakalamak için akıllıca, yaratıcı bir şekilde -ve neşeyle- hareket etmek solcu LGBTİQ militanlarına kalıyor!

28 Haziran 2021

Kaynak: https://fourth.international/345

Çeviri: Rıfat Hasret

Küba: Frank García Hernández ve Yoldaşlarını Serbest Bırakın!

Yıllardır, hatta on yıllar boyunca, ABD makamlarının Küba’ya uyguladığı ablukayı kınadık. 1959-1960’tan beri Washington tarafından Küba’yı izole etmek, istikrarsızlaştırmak ve ona saldırmak için benimsenen çeşitli politika ve önlemleri kınadık ve kınamaya devam ediyoruz. Bizler anti-emperyalistiz ve ikna olmuş enternasyonalistleriz.

Bu nedenle, 11 Temmuz’da Havana’daki bir protesto yürüyüşü sırasında, Marksist Kübalı tarihçi Frank García Hernández, Havana Üniversitesi’nde fizik okuyan genç sosyalist Leonardo Romero Negrín, Tremenda Nota dergisinin yöneticisi Maykel González Vivero ve öğrenci Marcos Antonio Pérez Fernández’in tutuklandığını öğrenmek bizi çok endişelendirdi. Frank García Hernández, Küba solunun tarihini yeniden değerlendirme çalışmalarıyla ve 2019’da Havana’da Troçki üzerine uluslararası bir kongre düzenlemesiyle dünya çapında üne kavuşmuş önemli bir bilim insanıdır.

Frank ve tüm yoldaşlarının koşulsuz serbest bırakılması ve tüm Küba halkının demokratik haklarına saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz.

Devrimci Rosa Luxemburg’un 1918’de Rus Devrimi broşüründe belirttiği gibi:

“Sınırsız bir basın özgürlüğü, mutlak bir örgütlenme ve toplanma hakkı olmaksızın, geniş halk kitlelerinin egemenliği kesinlikle düşünülemez”.

Şöyle devam ediyordu Luxemburg:

“Yalnızca hükümetin yandaşları için, yalnızca bir partinin üyeleri için -ne kadar çok olursa olsunlar- geçerli olduğunda özgürlük hiçbir şekilde özgürlük değildir. Özgürlük her zaman ve bilhassa farklı düşünenler için özgürlüktür. Herhangi bir fanatik ‘adalet’ kavramından dolayı değil, siyasi özgürlükte öğretici, sağlıklı ve arındırıcı olan her şey bu temel özelliğe bağlı olduğu ve ‘özgürlük’ özel bir ayrıcalık haline geldiğinde etkinliği ortadan kalktığı için.

Bu dilekçeyi yayınlarken, Frank García Hernández’in 12 Temmuz Pazartesi günü serbest bırakıldığına dair doğrulanmamış haberler duyduk. Bunu duyduğumuza sevindik ve serbest bırakıldığına dair kesin onay bekliyoruz. Şu anda Frank ile birlikte tutuklanan diğer kişiler hakkında hiçbir bilgimiz yok.

İmzacılar

Etienne Balibar, Anniversary Chair of Modern European Philosophy, Kingston University London

Tithi Bhattacharya, author Feminism for the 99%, USA

Sâmia Bomfim, deputada federal São Paulo, Brazil

Richard Boyd Barrett TD (member of the Irish Parliament) 

Robert Brenner, University of California Los Angeles, USA

Christine Buchholz, Member of the German Bundestag, Die Linke

Gerry Carroll, MLA (member of Northern Ireland Parliament)

Maria Carvalho Dantas, Member of the Spanish Congress, Esquerra Republicana de Catalunya

Noam Chomsky, Emeritus Professor, MIT, USA

Petros Constantinou, Athens city councilor, coordinator KEERFA, Greece

Mike Davis, Emeritus Professor, University of California Riverside, USA

Rehad Desai, Radical film maker, South Africa

Fábio Félix, deputado distrital Distrito Federal, Brazil

Eva Flyvholm, MP, Spokesperson on Foreign Affairs, Red-Green Alliance, Denmark

Luciana Genro- ex-candidata a Presidente, direção nacional do PSOL (Party of Socialism and Liberty) e deputada estadual Rio Grande do Sul, Brazil

Jess González, member of the Catalan Parliament for En Comú Podem

Christian Juhl, MP,  Spokesperson on Development Aid, Red-Green Alliance, Denmark

Gino Kenny TD (member of the Irish Parliament)

Michael Lowy, Emeritus Director of Research CNRS (France)

Paul  LeBlanc, Professor of History, La Roche University, USA

Paul Murphy TD (member of the Irish Parliament)

Fernanda Melchionna, deputada federal Rio Grande do Sul, Brazil

David Miranda, deputado federal Rio de Janeiro, Brazil

Sola Olorunfemi, General Secretary AUTOBATE, Nigeria

Gerardo Pisarello, member of the Spanish Congress, Unidas Podemos-En Comú Podem, and First Secretary of the Bureau of the Congress

Vivi Reis, deputada federal Pará, Brazil

Mônica Seixas,  deputada estadual São Paulo, Brazil

Brid Smith TD (member of the Irish Parliament)

Gayatri Chakravorty Spivak, University Professor in the Humanities,  Columbia University, USA

Eric Toussaint, University of Liège and Paris VIII, internationalist militant and writer, Belgium

Miguel Urban, member of the European parliament, Anticapitalistas, Fourth International, Spanish State

Nikolaj Villumsen, Member of the European Parliament, Red-Green Alliance, Denmark

Suzi Weissman, Professor of Politics, Saint Mary’s College of California, USA

Gilbert Achcar, Professor of Development Studies, SOAS, London, Britain

Kieran Allen, National Secretary, People before Profit and author, Ireland

Eric Alliez, Philosopher, Professor at Université Paris 8, France

Luana Alves – city councillor, São Paulo/SP, Brazil

Anthony Arnove, editor, USA

Baba Aye, Co-convener Coalition for Revolution (CORE), Nigeria

Pratyay Banerjee

Tarun Bhartiya, Imagemaker, Northeast India

Andreu Blackwell, joint editor Punto de Vista internacional 

Beth Boerger

Pratyajayaditya Bondhu

David Brophy, Senior Lecturer, University of Sydney, Australia

Lai Brown, National Secretary Socialist Workers & Youth League, Nigeria

Alex Callinicos, Emeritus Professor of European Studies, King’s College London, Britain

Josemar Carvalho – city councillor, São Gonçalo/RJ, Brazil

Kunal Chattopadhyay, Professor of Comparative Literature, Jadavpur University, India

Lam Chi Leung, editor of the Marxists Internet Archive Chinese, Hong Kong

Joseph Choonara, editor of International Socialism, Britain

Matt Collins, Belfast City Council, Ireland

Marc Cooper, writer, USA

William M. Crane, Doctoral candidate, History Dept, University of Illinois at Urbana-Champaign, USA 

Willy Cumming

Gareth Dale, Brunel University, Britain 

Alex de Jong, co-director IIRE Amsterdam, Netherlands

Kadijatu Dem Njie, leading member, Marx21.net, Spanish state

Pelle Dragsted, writer, member of the national leadership of the Red-Green Alliance, Denmark

Penelope Duggan, editor International Viewpoint

Israel Dutra, Secretário de Relações Internacionais do PSOL, Brazil

Carolyn Egan, president of United Steelworkers Local 8300, president of United Steelworkers Toronto Area Council, Canada

Fiona Ferguson, Belfast City Council, Ireland

Pedro Fuentes, Direção Nacional do MES, Brazil 

Panos Garganas, editor, Workers Solidarity weekly, Greece

Thies Gleis Member of the Federal Executive Committee of Die Linke, Germany

G K Ghosh, peace activist, India

Melisa Halpin, Councillor, Dun Laoghaire/Rathdown, Ireland 

Wayne Heimbach

Robert Austin Henry, Honorary Associate, Department of History, University of Sydney, Australia 

Dr Christian Hogsbjerg, Lecturer in Critical History and Politics, University of Brighton, Britain 

Jack Howard

Adam Johannes, Cardiff Socialist Forum Cardiff, Wales, Britain

Kostas Katarahias, chair Hospital Workers Union, Athens Cancer Hospital, Greece

Dan La Botz, Co-Editor, New Politics

Amy Leather and Charlie Kimber, joint national secretaries of the Socialist Workers Party, Britain

Bruno Magalhães, Observatório Internacional do PSOL, Brazil 

Jan Malewski, editor of Inprecor

John Meehan

John Molyneux, Editor of Irish Marxist Review 

Marcio Lauria Monteiro, Historian, teacher and Communist from Brazil

Ben Moroney, Greens councillor, City of Campbelltown, NSW, Australia

Kevin Ovenden

Mel Packer

Mark Porciani

Charles Post, Editorial Board Spectre: A Marxist Journal and the Tempest collective, USA 

Philippe Poutou, NPA candidate for the presidential elections of 2022, France

Christine Poupin, spokesperson of NPA New Anticapitalist Party, France

Dr Lucia Pradella, Senior Lecturer in International Political Economy, King’s College London, Britain 

Dr Sean Purdy, Professor of History, University of São Paulo, Brazil

Viviana Ramírez, Senior Teacher of Spanish & Home Economics (retired), Australia 

Dr John Rees, Visiting Research Fellow, Goldsmiths, University of London, Britain

Joel Reinstein

Nick Riemer, Senior Lecturer, University of Sydney, Australia

Mariana Riscali, Executiva Nacional do PSOL, Brazil 

Roberto Robaina, city councillor, Porto Alegre/RS, Direção Nacional do PSOL, Brazil 

Neil Rogall

Catherine Samary, economist, member of the Fourth International, France

Zhaleh Sahand

Miroslav Sandev, teacher, unionist, member of Solidarity group Australia

Edgard Sanchez, spokesperson PRT and joint editor Punto de Vista internacional, Mexico

Dr Jeff Sparrow, author

Sukla Sen, peace activist, Mumbai, India

Jurandir Silva, city councillor, Pelotas/RS, Brazil

Ashley Smith Democratic Socialists of America Tempest Collective, USA

Colin Sparks, Professor Emeritus Hong Kong Baptist University, UK

Sue Sparks

Maria Styllou, editor Socialism from below review, Greece

Michael Thomson, NSW State Secretary National Tertiary Education Union (retired), Australia

Alan Wald, H. Chandler Davis Collegiate Professor Emeritus, University of Michigan, Ann Arbor, USA

Adrienne Wallace , Councillor, Carlow, Ireland

Thomas Weyts, SAP – Antikapitalisten / Gauche anticapitaliste, Belgium

Lawrence Wong

Christian Zeller  Prof. of Economic Geography, University of Salzburg, Austria

cubacommunistsolidarity@gmail.com

Parlamenter Yanılsama, CHP ve Emekçilerin Kurtuluşu – Masis Kürkçügil

Şimdi sormuyorlar. Eskiden insanların kendilerini solcu, sağcı, muhafazakâr veya İslamcı mı gördüklerini sorduklarında “sosyalist” şıkkı da eklenirdi kamuoyu araştırmalarında. Yüzde 3’ten yüzde 5’e kadar uzanan bu kesimdeki insanların sosyalizmle ilişkilerinin organik olup olmaması bir yana seçmen olarak da ancak en fazla onda birinin herhangi bir sosyalist partiye oy verdiği söylenebilir. Uzun yıllar boyu CHP’ye (bir dönem SHP’ye ve hatta örneğin 1999 seçimlerinde ÖDP’nin en havalı günlerinde DSP’ye) büyük miktarda oy veren bu kesimin baraj altı kalmaması ve Demirtaş’ın söylem değişikliği üzerine HDP’ye de oy verdiği bilinmekte. 2010’dan sonra AKP’ye hayırhah bakanların ise çıkardıkları gürültü ötesinde bir kıymeti harbiyesi olmadığı söylenebilir.

Tabii Türkiye’de solun ve sağın ne olduğuna dair ilginç tartışmalar eksik olmaz. Demirel, İnönü CHP’ye “sol” deyince onların da kendilerine “sağ” dediğini, daha önce sağ-sol ayrımı olmadığını belirtmişti. Oysa geçmişte CHP’nin sağ, Serbest Fırka’nın sol addedildiği günler de olmuştu. 1946’da çok partili sisteme geçişte TKP’nin DP ileri gelenleri ile flörtü de eklenebilir buna.

Zaman zaman CHP’nin geçmişi itibarıyla hiç de sol olmadığına dair ciddi eleştiriler getirilmiştir. Meksika’daki PRI (Kurumsal Devrimci Parti) ile hiçbir akrabalığı olmamasına rağmen onun gibi devlet kuran (nedense marifet sayılır) ve kendini halkın sahibi, sonra da avukatı sayan bir partinin elbette ne Avrupa’daki işçi kökenli sosyal demokrat partilerle ne de Latin Amerika’daki popülist partilerle bir benzerliği vardır. Ama Avrupalı sosyal demokrat partileri de “enternasyonali dinlerken” ağlamakla sınırlamamak, örneğin Ocak 1919’da Rosa Luxemburg’un ve Karl Liebknecht’in katilleri olduklarını da unutmamakta yarar var. Bütün bu geçmişin üzerine son elli yılda sosyal demokrasinin de neoliberalizme biat ettiği ayrıca eklenmeli.

Hangi CHP?

Zülfü Livaneli’nin İrfan Aktan ile görüşmesinde değindiği konular belki de bu tükenmeyen geçmişe bir güncellik kazandırdı. Ancak Deniz Baykal’ı CHP’nin bünyesine aykırı bir tümör gibi göstermek ne kadar gerçekçi? Deniz Baykal’ı en iyi demesek de en keskin bir biçimde tanımlayacak resim 2002 seçimlerinde kürsüdeki assolistleridir: O güne kadar gelmiş geçmiş Türk-İş başkanları arasında en renksiz-ruhsuzu Bayram Meral, ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk, Dünya Bankasının önde gelen simalarından, Ecevit’in davetiyle gelip kriz sırasında İsmail Cem’in Yeni Parti kurmasına gaz verip son anda Baykal’a dümen kıran Kemal Derviş ve bunların arasında ne aradığı pek belli olmayan Livaneli.

Ama Baykal’ın karşısında bir erdem timsali olarak gösterilen Erdal İnönü’nün “12 Eylül’deki silahlı kuvvetlerin müdahalesi zorunlu bir müdahaleydi” (Nokta; 15.9.1985) cümlesini siyaseten nereye koymak gerekecek?

“Millet İttifakı” ve “Demokrasi Güçleri”

 “Demokrasi güçleri”nin büyük bir dayanışmayla belediye seçimlerinden başarıyla çıkılmasına neden olan seçim taktiğini 2023 Haziran başkanlık seçimlerinde göstermesine kilitlenmiş bir tartışma ortamında “sosyalist inşa” gibi bir konuyu açarak pişmiş aşa su katmanın alemi yok dense de özellikle 1973 seçimlerinden başlayarak düze çıkmak için onun bunun himmetine muhtaç hale gelmenin elli yıl sonra maliyeti anlaşılmadıysa sonrası için de söylenecek fazla söz yoktur.

Seksenli yılların ortalarında merkez sağ ile merkez solun “demokrasi” ortak paydasında uzlaşabileceğine bel bağlayanların doksanlı yıllardaki SHP-DYP koalisyonunun pratiğini çabuk unuttukları hatırlanabilir. O gün ANAP’a karşı aranılan bu “asgari müşterek”, bugün ANAP’ın rolüne sıvanan AKP’ye karşı merkez sağa oynayan İYİ parti ile kurulabilirse, ne diye farklı bir sonuç versin ki!

Öte yandan parlamenter yanılsama ile siyasal partilerin kılık kıyafet değişikliğini veya geliş gidişlerini “seçmen” bazında açıklamak yerine de toplumdaki daha derin siyasal ve sınıfsal çalkantılarla açıklamaya çalışmak daha yerinde olur. Örneğin Ecevit 1973’te şahlanışa geçmiştir. Elbette CHP içinde İsmet Paşayı da yolcu eden, öncesinde Güven Partisi benzeri unsurları ayıklayan partinin iç dinamiğinin önemi vardır, ancak altmışlı yıllardaki TİP’in şahsında cisimleşen bir dizi mücadelenin iteklemesini de es geçmemek gerekir. Hatta Ecevit’in 1977 seçimi ve sonrasındaki tutumuna bakılırsa 1973 Ekim seçimlerindeki Ecevit’i radikalleştiren, harekete dinamizm kazandıran altmışlı yılların sosyalist hareketinin kılıç artıklarıdır. 1973’te solundan beslenen Ecevit 1977’de kendine göre soldaki %1’e değil de sağa yönelince sonuçta 99 model bir Ecevit ile karşılaşılacaktı. İdeolojik olarak da reddi mirasta bulunurken, yani Kemalist Devrimleri üst yapı devrimleri diye önemsemeyip “toprak işleyenin su kullananın” derken yirmi yıl sonra değme milliyetçileri bile kıskandırmıştır.

“Millet İttifakı” + HDP bir tür “Demokrasi güçleri” diye nitelendiğine göre bu demokrasinin zemininin ne kadar sağlam olduğunu anlamak için AKP’nin gidişini beklemeye gerek yok. Ayrıca muhalefeti bir araya getirmek ayrı bir şey, inandırıcı bir siyasal alternatif inşa etmek ayrı. AKP’nin erimesine rağmen örneğin CHP’nin hamle yapamaması bu bapta ele alınabilir. Öte yandan emekçilerin, ezilenlerin kurtuluşu için yapılacak işler ise bambaşka bir bapta ele alınmalı. İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaksa (olmayacaksa zaten geçmiş ola) bu parlamenter yanılsamalarla herhangi bir güzergahta rastlaşmaları bile kazara olacaktır ancak.

“Asgari Müşterek” ve Emekçilerin Kurtuluşu

Genel olarak muhalefete yakıştırılan asgari müşterek “insan hakları ve demokrasi” olarak sunulacaksa, mevcut muhalefet oluşumlarının bu konudaki bakışını, yalnızca sosyal boyutuyla değil demokratik haklar konusunda da pek ortaklaşamayacakları HDP karşısındaki tutumlarından çıkarsamak mümkün.

Neoliberalizm Özal’dan başlayarak sistemi sağa çekti. Henüz neoliberalizmi terbiye ederek kapitalist sistem içinde mevcut tahribatları giderecek bir yol bulunamadı. Toplumdaki güç ilişkileri dönüşmeden radikal değişimler hayal hanesinde kalmaya mahkûm. Demokrasi ittifakı denebilecek girişimlerin içeriksiz, yani toplumsal-sınıfsal talepler açısından herhangi bir radikal dönüşüm peşinde olmadan defi bela kabilinden siyasetinin bugüne kadar herhangi bir karşılığı olmadı. Ne de olsa mevcut güçler arasındaki ilişkileri medenileştirme dışında bir role de soyunmamakta. CHP ve İYİ Partinin koçluğundaki Millet İttifakı’na HDP’nin nasıl monte edileceğine dair müzakereler, vakti geldiğinde bu partiler arasında halledilebilir. Sosyalistlerin burada bir rol oynamaları imkânsız, zaten anlamsız da. AKP’nin tedrici mevzi kaybına bel bağlamış ve geri kalan her şeyi sonrasına ötelemiş bir siyaset, tarihin sürprizlerine hazırlıksız yakalanabilir.

Bütün bu felaketler girdabından kurtulmanın bir reçetesi yok. Hele parlamenter yanılsama en azından son yarım asırda olduğu gibi yeniden ve yeniden bellek kaybına yol açabilir. Bizzat emekçilerin, ezilenlerin, gençlerin, kadınların özne olmadığı bir mücadelenin yokluğunda bedava umut peşinde sürüklenmenin akıbeti yıkımdır.

Nerede baskı ve sömürü varsa orada yürütülecek mücadelelerin biriktireceği deneyimler çok önemli olmakla birlikte ancak bir başlangıçtır. Bu mücadeleleri de ortaklaştırmak, bugün ve gelecek konusunda uğruna mücadele edilebilir bir programatik çerçevede somutlamak gerekir.

Ayyuka çıkan nepotizm, mafyöz ilişkiler, yürütmenin alabildiğine güçlendirilmesinden öte “şahsileştirilmesi” vd. aysbergin görünen yüzü. Bütün bunlara karşı antikapitalist, ekolojist, feminist, enternasyonalist ve demokratik bir alternatif geliştirilmediği takdirde umudu yeşertmek mümkün olamayacaktır. Düzen partilerinin manevraları baş döndürücü olabilir lakin işçi sınıfının ve ezilen kesimlerin kendi bayraklarıyla siyasete doğrudan müdahalesi olmadan baskı ve sömürüyü geriletmek mümkün olmamıştır.

Gasp edilen haklarının peşinde, eylem yaptıkları Ankara’dan Soma’ya dönüş yolunda hayatını kaybeden Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in ardından yaptığı konuşmada Özgür Özel kalabalık cenazeler kaldırmanın marifet olmadığını, cenazenin bulunduğu güzergahta madenciler 45 kişi ile yürüyüş yaptıklarında 1000 kişi olsalardı ölümlerin olmayacağını söylerken basit bir gerçeği dile getiriyordu. Nereden başlamalı sorusuna somut bir cevaptır bu.

Aşırı Sıcaklar, Dolu Fırtınaları ve Ekososyalist bir Alternatifin Aciliyeti

Son günlere dünya çapında damgasını vuran, çok sayıda ölümün kaydedildiği Batı Kanada’da olduğu gibi, Sahra ve Suudi Arabistan’da yaklaşık 50 dereceye varan boğucu sıcaklıklar oldu. Bu koşullar özellikle Kuzey Yarımkürede belirgin olmasına rağmen, bu küresel bir olgudur. Ve bilimsel bir fikir birliği var: nedeni, ısı dalgalarını hem süre hem de yoğunluk bakımından artıran küresel ısınmadır. Bunun çeşitli sonuçları meydana geliyor ve bunlar canlılar dünyasının büyük bir bölümünü doğrudan tehdit ediyor.

Bu sorunun bir kaynağı var, o da kapitalizmin dayattığı ve bizi çıkmaza sokan üretim ve tüketim sistemidir. Bir çıkış yolu bulmak için onu kalıcı olarak devirmek lazım. Bunun aciliyeti geldi de geçiyor…. 

Afrika’da Kıtlık

Kıta çok geniş ve çok farklı durumlar söz konusu, ancak bu yüksek sıcaklıklara ek olarak kıtanın birçok yerinde son derece endişe verici göstergeler ortaya çıkıyor. Özellikle Madagaskar, toprağı kurutan kuraklık ve büyük kum fırtınalarıyla bağlantılı olarak Mayıs 2020’den beri süren bir kıtlık yaşıyor. Bu durum şu anda 400.000 kişiyi etkiliyor. 23 Haziran’da, Dünya Gıda Programı İcra Direktörü David Beasley şunları söyledi: “Madagaskar’daki ardışık kuraklıklar, toplulukları kıtlığın eşiğine getirdi. Aileler acı çekiyor ve insanlar şimdiden şiddetli bir açlıktan dolayı ölüyor. Savaş ya da çatışma yüzünden değil, iklim değişikliği yüzünden. Burası dünyanın, iklim değişikliğine herhangi bir katkısı bulunmamış bir parçası, ama bedelini onlar ödüyor.”

Zamanla birbirine eklenme ve kalıcı olma eğilimi gösteren bu olaylar, çokuluslu şirketlerin sayısız kaynak ve özellikle su ve toprak üzerinde gerçekleştirdiği yağmalarla birleştiğinden, halkların bu koşullarda yaşaması daha da zor hale geliyor. Bu yağma ve bundan kaynaklanan yoksunluklarla karşı karşıya kalan uluslararası dayanışma, bu şirketlere karşı mücadelenin büyütülmesi için çağrıda bulunmalıdır!

Sıcak Çarpması, Dolu Fırtınası

23 Haziran 2021, Fransa’nın kuzey doğusundaki Vosges bölgesinde, sabahtan itibaren yoğun bir dolu fırtınası yaşandı. Yerlerde dolu 80 santimetreye kadar yükseldi, sokaklar kapandı, büyük bir maddi zarar meydana geldi ve yetiştirilen ürünler hasar gördü. Bunun nedeni de yine yüksek sıcaklıklardı. Bu sıcaklıkların neden olduğu buharlaşma genellikle belirli bir bölgede, şiddetli ve giderek daha sık hale gelme eğiliminde olan yoğun yağışla sonuçlanıyor.

Batı Kanada’yı vuran sıcak hava dalgası sayaçların paniğe kapılmasına neden olurken, sıcaklık rekorları üç gün üst üste kırıldı: 27 Haziran’da 46,6 °C, 28 Haziran’da 47,9 °C ve 29 Haziran’da 49,6 °C. Bir önceki rekor, 45 °C, 1937 yılına ait… Bu sıcaklıkların kaydedildiği Lytton kasabasının %90’ı alevler nedeniyle yandı ve tamamen boşaltılması gerekti. 

Çıkarılması gereken ders, dünyanın hiçbir bölgesinin bundan azade kalmayacağı, hiç kimsenin de buna karşı hazırlıklı olmadığıdır. Bu, Trump, Bolsonaro ve Le Pen’lerin, aralarındaki nüanslar ne olursa olsun, yıllarca sürdürdüğü kâr yarışı ile iklim inkarcılığının karışımının sonuçları elbette. Ama bunun sorumluluğu aynı zamanda çokuluslu şirketler ve onların Macron ve diğerleri gibi büyük destekçileri tarafından da paylaşılıyor.

Ufukları Çizmek Bizim Elimizde

Kapitalistler, işçileri ve tüm canlıları sömürerek, kaynakları yağmalayarak bizleri sürdürülemez bir durumun içine soktular. Yaz genellikle sokakların eylem açısından “boş” olduğu bir dönem olsa da yine de çok sayıda mücadele sürdürülüyor; Bahar aylarındaki “gerçek bir iklim yasası için” gösteriler sırasında olduğundan daha yoğun ve çok daha az kurumsal inisiyatiflerle bu mücadeleleri koordine etmek, radikal ve toplumsal bir ekoloji temelinde yeni ufuklar açmak için Eylül’den itibaren sokakların (ve tarlaların!) yolunu yeniden tutmak gerekecektir.

Yeni Antikapitalist Parti (NPA-Fransa) Ekoloji Komisyonu

Çeviri: Deniz Ortak

Ernest Mandel’den Polisiye Romanın Marksist Analizi

Marksist iktisatçı Ernest Mandel’in polisiye romanın farklı türlerinin dönüşümünü suç tarihinin gelişimiyle birlikte incelediği Hoş Cinayet kitabı Yazın yayıncılık tarafından tekrar basıldı. Hoş Cinayet’in bu üçüncü basımına önsöz polisiye roman yazarı Ahmet Ümit tarafından kaleme alındı. Ahmet Ümit, Mandel’in bu sıradışı fakat mühim eserini şöyle değerlendiriyor:

Sokaktaki suçtan, finansal suçlara, casusluktan gizemli konulara kadar geniş bir yelpazede belli başlı polisiye metinleri ve yazarlarını irdeler… Mandel sadece bu zengin roman sunumunu yapmakla da kalmaz polisiye roman ile edebiyat arasındaki o gerilimli ilişkiyi de sunar bizlere. Dickens’tan Balzac’a, Shakespeare’den Dostoyevski’ye edebiyat devlerinin suçu konu alan romanlarıyla polisiye metinler arasındaki geçişleri, görünür görünmez sınırları son derece yalın bir dille gözlerimizin önüne serer. 

Polisiye roman, nasıl ki edebiyatın belki de hiçbir zaman modası geçmeyecek bir türüyse, Hoş Cinayet de bu türün meraklıları için mutlaka kütüphanelerinde bulundurmaları gereken mücevher değerinde bir kitaptır. Polisiyeyi daha iyi anlamak için mutlaka okunması gereken bir kitap…