İmdat Freni

Blog

Karl Liebknecht – Emperyalist Savaşa Karşı Bir Ömür – Gilardi Paolo

“…Ama benim itirazım savaşa, savaşın sorumlusu olup onu yönetenlere; benim itirazım savaşı doğuran kapitalist politikaya (…) ve talep edilen askeri kredileri işte bu nedenle geri çeviriyorum” 

Yüz yıl önce 1914 Aralık’ında Karl Liebknecht, Alman parlamentosu Reichstag’ta savaş kredilerinin reddini açıklamak için söz aldığında konuşmasını işte bu sözlerle bitirmekteydi. Bununla birlikte, büyük kasaplığın yüzüncü yıldönümü vesilesiyle yapılan binlerce yayının hiçbiri Liebknecht’i vitrine çıkarmıyor; oysa biz çıkarıyoruz. Ve bunun da çok iyi bir sebebi var! 

1871’de doğan, Marx ile Engels’in yol arkadaşı ve Alman sosyal demokrat partisi SPD’nin kurucusu Wilhelm Liebknecht’in oğlu olan Karl, 1887’de hukuk doktoru olur. Hapisteki militanların savunmasını defalarca hukukçu olarak üstlenir. 

Burjuvalar Karl’ı cezaevine gönderiyor 

1907’de, içerisinde özellikle “her ülkenin proletaryası için yalnızca tek bir gerçek düşman vardır; o da kendisini ezen ve sömüren kapitalist sınıftır” cümlesini yazdığı Militarismus und Antimilitarismus başlıklı bir broşür yayımlar. Bu broşür kendisine vatana ihanet nedeniyle 18 ay hapis cezasına mal olur. Hapse girmek üzere teslim olmadan önce Berlin işçilerinin 25 Ekim’de düzenlediği veda toplantısını Humanité’nin Berlin muhabiri şöyle anlatır: “7000’i aşkın yurttaş salonda yerini almışken, 5000’i de civardaki sokaklarda bulunmaktaydı”. 

Aynı yıl Sosyalist Gençlik Örgütleri Enternasyonali’nin başkanı olur. Enternasyonal’in 1910 Kongresi’ne proletaryayı “hâkim sınıflarca yayılan şovenizme (…) sınırların üzerinden el ele tutuşarak” cevap vermeye çağırdığı “Militarizme karşı tezler”ini sunar. 

Ve gelmekte olan savaşı kınamak için Fransa’nın kuzeyindeki Condé-sur-l’Escaut’da düzenlenen bir toplantıya başka gerçek sosyalistlerle birlikte savaşın hemen birkaç gün öncesinde katılır. Ancak, savaşa karşı çıkmakla birlikte, Alman parlamentosu Reichstag’ın 4 Ağustos 1914 tarihli oturumunda savaş kredileri lehinde oy kullanmıştır. 

Avrupa’da yalnızca birkaç sosyalist parti hâlâ savaşa karşı çıkarken, başta SPD olmak üzere sosyal demokrat partilerin çoğunluğu kutsal ittifaka katılmıştır. Liebknecht parlamento grubunun disiplinine uymuştur. Bu kredileri ilk kez ancak 2 Aralık’ta reddedecek ve bunu yaparken ardından SPD milletvekillerinin bir azınlığını da peşinden sürükleyecektir. 

Misilleme olarak zorla silahaltına alındığında, ne tür olursa olsun silah taşımayı reddetmiş, ancak enternasyonalci sosyalistlerin Zimmerwald Konferansı’na da katılamamıştır. 1916 1 Mayıs’ı için Berlin’e döndüğünde, dört yıl hapis cezasına çarptırılmasına mal olan “dünya emperyalizmine karşı dünya proletaryasının mücadelesine” bir çağrı yayımlayacaktır. 

Ve işte devrim 

Ekim 1918’de müttefik Avusturya-Macaristan çökerken Alman yenilgisi de ufukta belirmeye başlar. Liebknecht 23 Ekim’de serbest bırakılmıştır. 3 Kasım’da Kiel’de üslenen donanma filosunun denizcileri ayaklanır ve bayrak direklerine kızıl bayrak çekerler. Ayın 5’iyle 9’u arasında ülke işçi ve asker konseyleriyle kaplanır. Kayser tahttan feragat eder. 9 Kasım’da SPD ile daha radikal bir akım olan USPD’den oluşan bir hükümet kurulur. 

Hükümete katılması istenen Liebknecht bunu geri çevirir ve bu nafile bir çağrı olsa da iktidarın İşçi Konseyleri’ne devredilmesini talep eder. Almanya o sıralarda ikili iktidarın, hükümet iktidarı ile örgütlenmiş proleterlerin iktidarının bir arada var olduğu ve çatıştığı kısa bir dönem yaşamaktadır. 

İşte bu bağlamda, Spartakistler Birliği’nden yoldaşları ve işçi konseylerinden çıkan devrimci delege gruplarıyla birlikte Almanya Komünist Partisi – KPD’yi kurar. 

Bir hükümet provokasyonunun ardından partinin rızası olmadan, sosyal demokrat bakan Gustav Noske’nin yönetiminde askeri olarak ezilecek bir ayaklanma çağrısı yapar. 15 Ocak’ta tutuklanan Liebknecht, Rosa Luxemburg’la birlikte Hür Kıtalar tarafından infaz edilecektir. 

Ya sosyalizm ya barbarlık 

Bu Alman Devrimi’nin 1923’teki bir başka başarısızlığından önceki yenilgisi olmuştur.  Rosa tarafından konulmuş olan alternatifin terimlerini dramatik bir tarzda karara bağlayan bu iki başarısızlık olmuştur: Sosyalist devrimin yokluğunda, barbarlık galebe çalacaktır. Hem de daha üzerinden ancak birkaç sene geçmişken… 

Çeviri: Osman S. Binatlı 

Gilardi Paolo, IV. Enternasyonal’in İsviçre seksiyonu Gauche Anticapitaliste’nin üyesidir.

Taliban’ın Zaferi: ABD İşgali Sadece Ölüm Getirdi – Farooq Tariq

IV. Enternasyonal üyesi olan Faruk Tarık’ın (Farooq Tariq) Kabil’in Taliban’ın eline geçmesinin ardından sıcağı sıcağına sosyal medya sayfasında yayınladığı bu kısa değerlendirmeyi paylaşıyoruz. Faruk Tarık yıllarca Pakistan Emek Partisi’nin yöneticiliğini yaptıktan sonra 2012’de kurulan Awami İşçi Partisi’nin Genel Sekreterliğini ve sözcülüğünü yaptı. Şu anda Lahor Sol Cephesi’nin koordinatörü. 

ABD emperyalizminin Afganistan’daki tüm insani ve finansal yatırımlarını kaybettiği artık aşikâr. Taliban Afganistan’ı neredeyse savaşmadan işgal etti. Afganistan’da son 20 yıldır kalkınma, ‘demokrasi’ ve silahlı kuvvetlerin eğitimi adına harcanan para, dünya tarihinde görülmemiş bir şeydi.

Cost of War Project’e (Savaşın Maliyeti Projesi) göre ABD, Afganistan’a 2226 milyar dolar akıttı. Bu para tüm dünyada temel eğitim ve sağlık hizmetleri sağlayabilirdi. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2020 yılı raporuna göre ABD, savaş harcamalarına 815,7 milyar dolar harcadı. Pakistan’ın toplam dış borcu şu anda 116 milyar dolar, yani bu harcamalar Pakistan’ın toplam dış borcunun 7 katı. Bütün bunlara rağmen, Amerikalılar Afganistan’dan aceleyle çekildiler ve Eşref Gani hükümetinin çöküşü, şu anda tüm ABD yatırımlarının tek bir kurşun atılmadan Taliban’a devredildiği anlamına geliyor.

Bu savaştaki kayıplar, Nisan 2021’e kadar 47.235 sivil, 72 gazeteci ve 444 insani yardım görevlisinin bu savaşta öldürüldüğü gerçeğinden tahmin edilebilir. 66.000 Afgan askeri de bu savaşın kurbanı oldu.

Amerika Birleşik Devletleri 2.442 asker kaybetti ve 20.666 kişi yaralandı. Ayrıca 3.800 özel güvenlik personeli öldürüldü. NATO’nun Afgan güçlerinde 40 ülkeden asker yer alıyordu. Bunlar arasından 1.144 asker öldürüldü.

Ülke dışına sığınanların sayısı 2,7 milyon, 4 milyon ise ülke içinde yerinden edildi. ABD emperyalizmi bu savaşı finanse etmek için cömertçe borç aldı. Tahminen sadece faiz olarak 536 milyar dolar ödedi. Ayrıca, tıbbi ve savaş birliklerini geri döndürmek için diğer harcamalara 296 milyar dolar harcadı.

Savaşmadan teslim olan 300.000 Afgan askerinin eğitimi için 88 milyar doların ve baraj, otoyol vb. yeniden inşa projelerine harcanan 36 milyar doların yanı sıra Afganların haşhaş ekmemesi ve eroin satmaması için 9 milyar dolar tazminat olarak harcandı.

Amerikalılar, kalkınmanın Afganları Taliban’ın yanında yer almamaya ikna edeceğini düşündüler. Ancak bu olmadı (Taliban’ın popülaritesi de tartışmalı olmakla birlikte) ve yoksulluğu ortadan kaldırmadı. Şu anda Afganistan’da işsizlik oranı yüzde 25, yoksulluk oranı ise yüzde 47. Bunlar Dünya Bankası tahminleridir.

Bununla birlikte insani açıdan bazı ilerlemeler kaydedildi. Örneğin, yaş ortalaması 56’dan 64’e yükseldi ve 5 yaşından önce ölen çocukların sayısı yarı yarıya azaldı. Okuryazarlık %8’den %43’e yükseldi. Toplumun %89’unun şehirlerde güvenli içme suyuna erişimi var. Daha önce sadece %16 idi.

Bundan böyle Amerikalıların yaptığı tüm yatırımlar Taliban’ın eline geçecek. Afgan askerleri silahlarını bırakıp kaçıyorlar, o silahlar Taliban’ın eline geçti. Taliban artık 1996 Afganistan’ını değil, trilyonlarca doların yatırıldığı 2021 Afganistan’ını işgal ediyor.

Amerikalıların bu yenilgisi, Sovyetler Birliği’nin 1988 Cenevre Antlaşmasından sonra Afganistan’dan çekilmesiyle karşılaştırılamaz. SSCB, oradaki güçleri eğitti ve bunlar, SSCB’nin ayrılmasından sonra 3 yıl kadar hükümette kaldı. Burada Eşref Gani ve ekibi, Amerikan ve NATO güçlerinin geri çekilmesinden sonra Taliban saldırısının başlamasıyla birkaç gün içinde düştü.

Afganistan’daki durumdan çıkarılacak tarihi ders, yabancı güçlerin doğrudan askeri müdahalesiyle oluşturulan güçlerin ülkeyi savunamayacağıdır.

Sovyet kuvvetlerinin kalması 10 yıl sürdü ve başarısız oldu. 20 yıl boyunca, ABD ve NATO güçleri Afganistan’da konuşlu kaldı, eğitimli Afgan ordusu savaşmadan dağıldı.

Nedeni açık: Afgan halkının ve askerlerinin savaşacak hiçbir ideolojik temeli yoktu.

Eşref Gani ve ekibi devasa bir yolsuzluğa karıştı. Sınıf ayrımı keskindi. Afganlar Amerikalılar için savaşmadılar, ajanları için nasıl savaşabilirlerdi ki.

Eşref Gani ve ekibi, kapitalizmin en kötü biçimini temsil ediyor. Öte yandan, tüm vahşetine rağmen Taliban dini akıllıca sömürmeyi başardı. Dini bir devlet fikrine sahiptiler. Eşref Gani hangi devleti istediğini hiçbir zaman netleştiremedi.

Taliban’ın zaferi, tüm dünyadaki ilericiler için kötü bir haber. Amerikan ajanlarının eleştirisi, Taliban’a destek amaçlı değildir. İkisine de muhalefet devam edecek. Afganistan’da akacak kanı ancak gerçekten demokratik bir sosyalist ideolojinin zaferi durdurabilir.

Taliban’ın zaferi bir barış işareti değil, daimî bir iç savaşın mesajıdır. Güney Asya’da bir başka fanatik dini devletin kurulması, bölgede mezhepçiliği teşvik edecek ve barış karşıtı tedbirler devam edecektir.

Farooq Tarik

15 Ağustos 2021

Çeviri: Rıfat Hasret

Başlık İmdat Freni tarafından konulmuştur. 

Görsel: AFP

Ekososyalizm ve/veya Küçülme – Michael Löwy

Ekososyalizm ve küçülme hareketi ekolojik solun en önemli akımları arasında yer alıyor. Ekososyalistler, üretim ve tüketimde belirgin miktarda bir küçülmenin ekolojik yıkımdan kurtulmak için gerekli olduğunda mutabıklar. Fakat bu küçülme teorileri eleştiriliyor, zira “küçülme” kavramı,

  • alternatif bir programı tanımlamada yetersiz kalıyor,
  • küçülmenin kapitalist sistemde gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği meselesini netleştirmiyor,
  • azaltılması gereken faaliyetlerle geliştirilmesi gerekenleri birbirinden ayırmıyor.

Bilhassa Fransa’da etkin olan küçülme akımının homojen olmadığını dikkate almak önemli. Tüketim toplumu eleştirmenleri Henri Lefebvre, Guy Debord, Jean Baudrillard ile “teknik sistem”in eleştirmeni Jacques Ellul’den ilham alan bu akım, farklı siyasi görüşler ihtiva ediyor. Bunların içinde, karşıt demesek de birbirine oldukça uzak en az iki kutup var: bir tarafta, kültürel göreceliliğin (Serge Latouche) cezbettiği Batı Kültürü eleştirileri, diğer tarafta, evrenselci sol ekolojistler (Vincent Cheynet, Paul Ariés).

Tüm dünyada tanınan Serge Latouche en çok tartışılan Fransız küçülme teorisyenlerinden birisi. Onun bazı savları kesinlikle yerinde: “sürdürülebilir kalkınma” efsanesinin gizemini ortadan kaldırma, büyüme ve “ilerleme” dinin eleştirisi, kültür devrimi çağrısı. Ancak kendisinin, kültürel göreceliliği (evrensel değer yoktur) ve Taş Devri’ni aşırı kutsamasının yanı sıra Batı hümanizması, Aydınlanma ve temsili demokrasiyi tümüyle reddedişi eleştiriye oldukça açık. Fakat daha kötüsü de var. Küresel Güney ülkeleri için ekososyalist gelişim önerilerine —daha fazla temiz su, okul ve hastane — getirdiği “etnomerkezci,” “Batılılaştırıcı” ve “yerel hayat tarzını yok edici” şeklindeki eleştirileri gerçekten tahammülleri zorluyor.

Son fakat önemli bir nokta da onun, kapitalizm hakkında daha fazla konuşma gereği bulunmadığı zira bu eleştirinin “Marx tarafından çoktan ve layıkıyla yapıldığı” şeklindeki savının ciddi olmamayışı. Bu, sanki gezegenin üretimci[prodüktivist] anlayış tarafından yok edildiğini ifşa etmeye gerek yokmuş çünkü bu zaten yapılmış ve André Gorz (veya Rachel Carson) tarafından “layıkıyla yapılmış” demek gibi bir şey.

Bazı teorisyenleri (Vincent Cheynet, Paul Ariès) Fransız “cumhuriyetçiliğini” eleştirilebilecek olsa da, Fransa’da La Décroissance (Küçülme) dergisince temsil edilen evrenselci akım Sol’a daha yakın. Küçülme hareketinin ikinci kutbu, ilkinin aksine, zaman zaman tartışmalar yaşansa da, Küresel Adalet hareketleri (ATTAC), ekososyalistler ve radikal sol partilerle pek çok noktada birleşiyor: ücretsiz olanakların genişletilmesi [mal, hizmet veya ücretsiz tesis kullanımı], kullanım değerinin mübadele değerinin önüne geçmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, toplumsal eşitsizliklerle mücadele, “piyasa dışı” faaliyetlerin geliştirilmesi, üretimin toplumsal ihtiyaca ve çevrenin korunmasına yönelik olarak yeniden düzenlenmesi.

Küçülme teorisyenlerinden pek çoğu, üretimciliğin [prodüktivizmin] tek alternatifinin büyümeyi tümüyle durdurmak ya da yerine negatif büyümeyi koymak olduğuna, başka bir deyişle, nüfusun aşırı miktardaki tüketiminin azaltılması, müstakil konutlar, merkezi ısıtma, çamaşır makinesi vb. şeylerden feragat etmeleri suretiyle harcadıkları enerjiyi sert bir biçimde yarıya düşürmek olduğuna inanıyor. Bu ve benzeri acımasız tasarruf tedbirlerinden bazıları, bunların halk tarafından hoş karşılanmama riski bulunduğundan dolayı—çok önemli bir yazar olan Hans Jonas dahil olmak üzere (Sorumluluk İlkesi kitabında yazdıklarıyla) — bir çeşit “ekolojik diktatörlük” fikrini değerlendiriyor.

Bu karamsar görüşler karşısında, sosyalist iyimserler teknik ilerleme ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının sınırsız büyüme ve bolluğa imkân tanıyacağına ve böylece her bir bireyin “ihtiyacına göre” bunlardan faydalanabileceğine inanıyor.

Bana öyle geliyor ki her iki ekol de “büyüme”nin (pozitif ya da negatif) veya üretim güçlerin gelişiminin safi niceliksel bir anlayışına sahip. Ancak bana daha uygun gelen üçüncü bir görüş var: kalkınmanın niteliksel bir dönüşümü. Bu ise kapitalizmin büyük ölçekli işe yaramaz ve/veya zararlı ürün üretimine dayanan canavarca kaynak israfına son vermek anlamına geliyor: Silah sanayi buna iyi bir örnek fakat kapitalizm içinde üretilen bizatihi değersiz “malların” büyük bir kısmı büyük şirketlere kar getirmekten başka bir fayda sağlamıyor.

Mesele soyut bir “aşırı tüketim” değil, gösteriş için kazanç elde etme, muazzam israf, ticari yabancılaşma, takıntılı mal yığma ve “moda”nın sözde yeni diye dayattığı malları satın almadan duramama dürtüsüne dayanan yaygın tüketim tarzı esas meseledir. Yeni toplum ise üretimin yönünü “fi tarihinden beri” var olan —su, gıda, giyinme, barınma gibi— hakiki ihtiyaçların ve de sağlık, eğitim, ulaşım, kültür gibi temel hizmetlerin teminine doğru çevirecek.

Peki, hakiki olanı yapay, uydurma ve geçici olan ihtiyaçlardan nasıl ayırt edeceğiz? Bu son söylediklerim zihinle oynanarak yani reklamlarla telkin edilenler. Reklamcılık düzeni modern kapitalist toplumlarda insan hayatının her alanını istila etmiş durumda; yalnızca gıda ve giyim değil aynı zamanda spor, kültür, din ve siyaset de onun kurallarına göre şekil alıyor. Sokaklarımızı, posta kutularımızı, televizyon ekranlarımızı, gazetelerimizi ve peyzajlarımızı temelli, saldırgan ve sinsi bir biçimde istila ederek ihtiyaç dışı ve dürtüsel tüketim alışkanlıklarını besliyor. Dahası, petrol, elektrik, emek süresi, kâğıt, kimyasal ve başka hammaddeleri —ki bedelini tüketici ödüyor— sadece işe yaramaz olmakla kalmayıp insani açıdan gerçek toplumsal ihtiyaçlarla doğrudan çelişen bir “üretim” dalı içinde astronomik ölçüde israf ediyor.

Reklamın, kapitalist piyasa ekonomisinin vazgeçilmez bir parçası olduğu için sosyalizme geçiş toplumu içinde yeri yoktur. Onun yerine burada tüketici dernekleri mal ve hizmetlere dair bilgi vermektedir. Hakiki ihtiyacı yapay olandan ayıran ölçüt ise reklam ortadan kaldırıldıktan sonra, o ihtiyacın devam edip etmeyeceğidir (örneğin Coca Cola!). Elbette ki eski tüketim alışkanlıkları bir süre devam edecektir ve insanlara ihtiyaçlarının ne olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur. Tüketim davranışındaki değişim eğitsel bir mücadele olduğu kadar tarihsel bir süreçtir de.

Bazı metalar, mesela binek otomobil, daha karmaşık sorunlara yol açıyor. Özel araçlar tüm dünyada toplumun başına bela; her yıl binlerce insanı öldürüyor ya da sakat bırakıyor, büyük şehirlerde havayı kirletiyor, çocuk ve yaşlı sağlığı üzerinde vahim sonuçlara yol açıyor ve iklim değişikliği üzerindeki payı da oldukça büyük. Ne var ki bu araçlar gerçek bir ihtiyaca cevap veriyor; insanları işlerine, evlerine ya da eğlenmeye götürüyor. Ekolojik bakış açısına sahip yöneticileri olan bazı Avrupa şehirlerindeki yerel tecrübeler bunun mümkün olabildiğini ve tedavüldeki bireysel araç sayısının kademe kademe kısıtlanarak otobüs ve tramvayın artırılmasına nüfusun çoğunun onay verdiğini gösteriyor.

Ekososyalizme geçiş sürecinde, yer üstü veya altında bulunan toplu taşıma oldukça geniş kapsamlı ve kullanıcılara ücretsiz olacak, yaya ve bisikletliler için korumalı şeritler olacak ve özel araçların rolü, ısrarcı ve mütecaviz reklamlar neticesinde içinde bir prestij göstergesi, kimlik sembolü, fetişleşmiş bir metaya dönüştükleri burjuva toplumundakinden çok daha küçük olacak. ABD’de sürücü ehliyeti resmi bir kimliktir – ve araba da kişisel, toplumsal ve aşk hayatının merkezidir.

Yeni topluma geçişte malların tırlarla nakliyesini – ki korkunç kazalara ve yüksek oranda kirliliğe sebebiyet veriyorlar- ciddi biçimde azaltmak, onun yerine trenle nakliye veya Fransızların ferroutage dediği (bir kentten başka kente trenler tarafından taşınan tırlar) çok daha kolay olacaktır; tır sistemin tehlikeli büyümesi ancak saçma kapitalist rekabetçi mantık ile izah edilebilir.

Karamsarlar, peki fakat bireylerin denetlenmesi, kontrol edilmesi, müdahil olunması ve gerekirse de bastırılması gereken sonsuz sayıda arzu ve emelleri var ve bu durum demokraside bazı sınırların olmasını gerektirebilir, diyecekler. Şu anda ekososyalizm zaten Marx’ta bile mevcut olan bir iddiaya dayanıyor: sınıfların olmadığı, kapitalist yabancılaşmadan kurtulmuş bir toplumda “sahip olma”nın “var olma” üstünde hakimiyet kurmaması, yani, kişinin sonsuz sayıda mülkiyet edinme arzusu duymaktan ziyade kültürel, sportif, bilimsel, eğlenceli, erotik, sanatsal ve siyasi faaliyetler gibi kişisel gelişim için vakit ayırması anlayışının hakim olması.

Karşı konulamaz satın alma güdü, kapitalist sistemde içkin olan meta fetişizminin, hâkim ideoloji ve reklamın bir sonucu. Gerici söylemin inanmamızı istediğinin aksine bunun “ebedi insan doğası”nın bir parçası olduğunu kanıtlayacak hiçbir şey yok.

Ernest Mandel’in vurguladığı üzere “sürekli olarak gittikçe daha çok mal biriktirme (azalan “marjinal fayda”yla beraber) hiçbir şekilde evrensel ve baskın insan davranışı değildir. Yetenek ve yatkınlıkların gelişimi, sağlık ve yaşamın muhafazası, çocuklarla ilgilenme, zengin toplumsal ilişkilerin gelişmesi… Bütün bunlar temel maddi ihtiyaçlar karşılandığında büyük motivasyonlar haline gelir.”

Bu durum tartışmaların ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor; bilhassa da geçiş döneminde, çevrenin korunması ile toplumsal ihtiyaçların gerektirdiği şeyler arasında, özellikle yoksul ülkelerde, ekolojik zorunluluklarla temel altyapıların geliştirilmesi gerekliliği arasında, halkın tüketim alışkanlıklarıyla kaynakların azlığı arasında pekala olacaktır. Bu tip çelişkiler kaçınılmaz olacak: sermayenin baskısından ve kar elde etme mecburiyetinden kurtulmuş ekososyalist bakış açısıyla, bunları çoğulcu ve açık tartışmalar yoluyla halkın kendi kararını kendisinin almasını sağlayarak çözmek demokratik planlamanın görevidir. Hata yapmayı engellemese de, halkın ortaklaşa bir şekilde bu hataları düzeltmesine izin veren böylesine tabandan ve katılımcı demokrasi tek yoldur.

Ekososyalistler ve küçülme hareketi arasındaki ilişki ne olabilir? Anlaşmazlıklara rağmen ortak hedefler etrafında etkin bir işbirliği sağlanabilir mi? Birkaç yıl önce yayımlanan bir kitapta [La décroissance est –elle souhaitable? (Küçülme arzu edilebilir midir?)] Fransız ekolojist Stéphane Lavignotte böyle bir birliktelik öneriyor. İki görüş arasında çok sayıda tartışmalı mesele olduğunun farkında. Toplumsal sınıf ilişkileri ve eşitsizlikle mücadeleyi veya üretimci güçlerin sınırsız büyümesini telin etmeyi öne çıkarmak gerekiyor mu? Hangisi daha önemli; bireysel girişimler, yerel tecrübeler, yalın gönüllülük ya da üretim aygıtını ve kapitalist “megamakine”yi değiştirmek mi?

Lavignotte seçim yapmayı reddederek bu iki tamamlayıcı uygulamayı birleştirmeyi öneriyor. Ona göre, buradaki zorluk çoğunluğun, yani sermaye sahibi olmayanların, ekolojik sınıf çıkarları için mücadelesini radikal kültürel dönüşüm için aktif azınlıkların siyasetiyle bir araya getirmek. Başka bir deyişle, kaçınılmaz olan anlaşmazlıkları gizlemeden gezegendeki hayatın ve bilhassa insanlığın sürdürülmesinin kapitalizm ve üretimcilikle çatıştığını ve bu nedenle de bu yıkıcı ve insanlıkdışı düzenden çıkışın yolunun aranmasını idrak etmiş bütün bu unsurlardan bir “siyasi bileşke” oluşturabilmek.

Bir ekososyalist ve Dördüncü Enternasyonal’ın bir üyesi olarak bu görüşü paylaşıyorum. Kapitalizm karşıtı ekolojinin tüm çeşitleri olarak bir araya gelmek mevcut uygarlığın intihara götüren gidişatını durdurmada – çok geç olmadan – acil ve zaruri vazifenin önemli bir adımıdır.

Bu yazı Selda Şen tarafından tercüme edilmiş ve ilk olarak El Yazmaları sitesinde yayımlanmıştır. Orijinali için https://www.letusrise.ie/rupture-articles/2wl71srdonxrbgxal9v6bv78njr2fb

İşten Çıkarmalara Karşı İBB Önünde Protesto

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çalışanları Derneği, İBB’ye bağlı İSPER iştirakinde en az dört personelin meslek hastalığı raporu olması sebebiyle işten atıldığını ve benzer durumda olan 30’a yakın işçinin de atılma riski ile karşı karşıya olduğunu açıklamıştı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Çalışanları Derneği’nin çağrısı ile meslek hastalığına yakalandıkları gerekçesiyle işten çıkarılan İBB çalışanları için bugün saat 17.00’da Saraçhane İBB binası önünde basın açıklaması gerçekleştirildi. 

Açıklamanın tam metni:

Bugün burada, İBB için çalışırken meslek hastalığına yakalanan işçilere gerçekleştirilen kıyımı protesto etmek için bir araya geldik.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çalışanları Derneği olarak, üyemiz olan Bahadır Öçalan’ın yaşadığı süreçle haberdar olduğumuz durum, İBB çalışan sorunları buzdağının görünen yüzü. Süreci özetlemek gerekirse… 

İBB’ye bağlı İSPER iştirakinde en az dört personel, meslek hastalığı raporu olması sebebiyle işten atıldı. Benzer durumda olan 15 civarında çalışan, endişeyle işten atılmayı bekliyor. İBB’nin farklı iştiraklerinde bu sayının 30 kişiyi aştığı duyumu var. İş akdi sonlandırılan işçilerden biri olan Bahadır Öçalan, aynı zamanda İBB Çalışanları Derneği Sosyal ve Kültürel Dayanışma Derneği üyesi.

İSPER bünyesinde İSKİ sayaç okuma personeli olarak çalışan Öçalan’a, ortopedik rahatsızlıklarından dolayı – kas iskelet sistemi rahatsızlıkları nedeniyle gittiği hastanede, 24.07.2020 tarihinde aldığı sağlık kurulu raporuna göre, menisküste dejenerasyon ve kemik iliği ödemi teşhisleri konmuş ve “sürekli çömelmeyeceği, merdiven inip-çıkmasını gerektirmeyecek bir bölümde çalışmasına” karar verilmiştir. Bu nedenle, Öçalan’ın bağlı olduğu Esenyurt şubesindeki kısım amiri, raporu nedeniyle kendisinden ortalama günlük sayaç okuma kotasının 2/3’ünü yapmasını talep etmiştir. Ancak neredeyse 1 yıl sonra, 06.05.2021 tarihinde Öçalan’a, İSPER Ücretlendirme ve Endüstriyel İlişkiler Müdürlüğü’nden ücretsiz izine çıkarıldığına dair bir tebligat ulaşmıştır. Gerekçesi, “raporunuza uygun bir pozisyon şu aşamada tespit edilememiştir,” olmuştur. Bu tarihten itibaren derneğimiz olarak gerek alt işveren İSPER gerek asıl işveren İSKİ gerek İBB yönetimi gerekse de CHP temsilcileriyle diyalog kurmaya çalıştık. Tüm bunlara rağmen, 30.07.2021 tarihinde onlarca İBB iştirakinde binlerce iş pozisyonunun karar vericisi durumunda olan İSPER, “mesleki ve şahsi niteliklerinize uygun boş bir pozisyon bulunamadığı” gerekçesiyle Bahadır Öçalan’ın iş akdini tek taraflı olarak feshetmiştir.

Bahadır Öçalan, ağır iş yükü sebebiyle sağlığından olmuştur. Bu durumdan doğrudan alt işveren İSPER ve asıl işveren İSKİ sorumludur. Üstelik, pandemi gibi hem sağlık hem de ekonomik yönden son derece zorlu bir süreçte üyemizin ve benzer durumdaki diğer çalışanların ücretsiz izine ayrılmaları, bu zorlu dönemde 1500 TL gibi bir ücrete mahkum edilmeleri ve sonrasında da işsiz bırakılmaları, iş etiği – yani hakkaniyet ilkesi açısından da kabul edilemez. İşçinin sağlığının bozulmasına sebep olan çalışma koşullarını görmezden gelmek, meslek hastalıklarını gizlemek için işten atma korkusu salarak işçileri sağlık raporu almaktan yıldırmak, alınmış olan raporları değiştirtmeye zorlamak, çok daha vahim birçok iş kazası, meslek hastalığı ve hatta iş cinayetinin kapısını aralamaktadır. 

Bahadır Öçalan ve işten atılan İBB çalışanları, yıllar boyunca AKP ve sermaye ortağı taşeron şirketlerin “çok iş, az personel, daha fazla kâr” ilkesiyle hem ruh hem de beden sağlıklarını kaybettiler. İBB’ye bağlı İSKİ’de 2011’de İSKİ abone sayısı 3,5 milyon iken; sayaç okuma ve açma kapama personel sayısı 900 idi. 2019’daysa İSKİ abone sayısı 6 milyon olduğundaysa personel sayısı 850’ye düşmüştü. İSKİ’de en çok meslek hastalığı raporu, nüfusu son 10 yılda 3 katı artan Esenyurt’ta meydana gelmiştir. Oluşan mağduriyetin bedelinin gerçek sorumlular yerine işçilere ödetilmesini kabul etmiyoruz. AKP’nin sömürüp sakat bıraktığı işçiyi, sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir siyaset anlayışı işten çıkartmıştır. İşçinin sağlığını yitirmesine neden olan sorumlular hem hukuki hem de cezai açıdan neden oldukları sonuçların bedelini ödemelidirler. Nitekim, bu konuda açılacak maddi ve manevi tazminat davalarının yanı sıra sorumlular hakkında suç duyurularında da bulunacağız. 

Tüm emek dostları ve basın emekçileri, çalışırken ölmemek ve yine çalışırken sakat kalmamak konusundaki taleplerimiz nettir:
– İlk ve en yakıcı talebimiz, meslek hastalığı raporu olduğu gerekçesiyle atılan işçiler geri alınsın ve sağlık durumlarına uygun pozisyonlara yerleştirilsin.
– İkincisi, İBB personeli üzerinde olan fazla iş yükü, hakkaniyetli bir biçimde azaltılsın.
– Üçüncüsü, İBB’nin tüm çalışanları için işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri, göstermelik değil, ciddi bir şekilde uygulansın.

Bizler çözmek için mücadele ettiğimiz bu sorunların tek bir iştirake, sadece İSKİ’ye ait olmadığını biliyoruz. Benzer sorunların diğer iştiraklerde de olduğu, meslek hastalıkları yüzünden işten atılan işçilerin farklı iştiraklerde de bulunduğu İBB işçileri arasında hızla yayılıyor. Sorunlar, sıkıntılar, çözülmeyen dertler, bir çalışandan diğerine, bir iştirakten diğerine aktarılıyor. Sorunlar yumağının bir tarafını çözmeye çalışırken ipin ucuna takılı onlarca yeni sorun önümüze geliyor. 

Rekor sıcaklıklar yaşadığımız geçtiğimiz hafta, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, saha personellerine hiçbir koruma önlemi sağlanmadan, her zamanki iş yüküyle işlerine devam ettirmiş, görev sırasında bayılan işçiler olmuştur. Yakın tarihli bu olaylar, İBB’nin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda ne kadar vurdumduymaz olduğunu, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunu gerçekten önemsemediğini, gerçek ve amaca uygun risk değerlendirmeleri yaparak bunları uygulamaya koymadığını, sahada sorunları birebir yaşayan çalışanların görüşlerini almadığını ve katılımlarını sağlamadığını, özetle işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda işleyen bir sistem kurmadığını ve sadece kar odaklı davrandığını göstermektedir.

Düzeltilmesi gereken bunca sorun varken, şimdiki süreçte İBB, bu işlemeyen sistemi işler hale getireceğine, işçilere hastane tarafından verilen sağlık kurulu raporlarının yalan raporlar olduğunu söyleyerek, yapılan hukuksuzluğu gizlemeye çalışmaktadır. Hiçbir yazılı iş teklifi olmamasına rağmen işten attığı işçilere pozisyonlarına uygun iş teklifleri yaptığını söyleyerek, sorumluluğu kendi üzerinden atmaya çalışmaktadır. Arkadaşımız Bahadır Öçalan örneğinde, sağlık raporuna uygun iş ümidiyle gönderildiği birim olan İlaçlama Hizmeti, kendisine eklemsel rahatsızlığı varken, benzer bir saha çalışmasını bir de üzerinde ilaçlama teçhizatının ağırlığıyla yapamayacağını ve benzer durumda olan kendi personelini başka birimlere kaydırdığını açıklamıştır. Sağlık raporuna zaten uygun olmayan bu pozisyon dahi arkadaşımıza yazılı bir teklif olarak gelmemiştir.

Bizler, İBB’nin tüm bu hiç çözülmeyecekmiş gibi duran sorunlarını çözmek için derneğimiz olarak her türlü işbirliğine de mücadeleye de hazırız.

Bahadır Öçalan arkadaşımızın uğradığı haksızlığın giderilmesi ve işine geri dönmesi için İBB yöneticilerinin duyarlı davranışını ve çözüme yönelik adımlarını bir an önce görmek istiyoruz. Pazartesi sabahına kadar, arkadaşımızın işine dönmesi için İBB, İSKİ ve İSPER yöneticilerinin atacağı adımları bekleyeceğiz. Eğer Pazartesi sabahı arkadaşımız Bahadır Öçalan işine halen dönmemiş olursa, bekleyişimize buradan devam edeceğiz ve dernek üyemiz işe alınana kadar İBB binası önünden ayrılmayacağız.

İBB Çalışanları Derneği olarak bu sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı burada, bizi desteklemeye gelmiş olan tüm emek dostlarına, sendikalara, demokratik kitle örgütlerine, siyasi kurumlara ve basın—yayın kuruluşlarına bildiririz.

Kaynak: Esra Üşüdür / Siyasi Haber

Eko-Komünist bir Gelecek için Fosil Faşizmiyle Mücadele – Zetkin Kolektifi

“Anti-faşistlerin faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz”.

Küresel iklim krizinin sonucu olarak dünyanın dört bir yanında orman yangınları patlak veriyor. Saray rejiminin yönetmekten adeta imtina ettiği bu kriz koşullarında, yine bu rejimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan nefret dilinin ve ayrımcılığın da sonucu olarak toplumun çeşitli kesimlerinde yangının yaşattığı dehşete karşı öfkenin Kürtlere ve göçmenlere yöneldiğini görüyoruz. Bu yaşanılanlar vesileye Andreas Malm ve Zetkin Kolektifiyle yapılmış, Serap Güneş tarafından tercüme edilen ve Dünyadan Çeviri sitesinde yayımlanan söyleşiyi İmdat Freni’ne de almayı gerekli gördük. İyi okumalar.

Kuzey Amerika’nın Batı Kıyısı bir kez daha yanıyor. Geçen ay, Phoenix, Arizona, art arda beş gün 46 santigrat derece sıcaklık kaydetti. Yeni bir rekor. Her öğleden sonra, beton ve asfaltın yüzey sıcaklığı 82 santigrat dereceye çıktı – üçüncü derece yanıklara neden olacak kadar sıcak. Sıcaklıkların marjinal olarak düşük olduğu Kaliforniya ve Teksas’ta, enerji şebekesi operatörleri, uzun süreli bir ısı dalgasının enerji altyapısına zarar vereceğinden ve geçen yıllardaki kesintilerin tekrarlanmasına neden olacağından korktular. Bunaltıcı sıcakta serin kalmak için klimaya bağımlı olan birçok kişi için bu durum sağlık sorunlarına ve hatta ölüme neden olabilir.

Kuzey Amerika’nın devam eden sıcak hava dalgası öncesinde, Batı Kıyısı’nda aylarca süren ve benzeri görülmemiş su kıtlığı, mahsul kıtlığı ve orman yangınları için koşulları oluşturan aylarca süren yağışsız hava dönemi olmuştu. Kaliforniya ve Arizona’nın orman yangını sezonu alışılmadık şekilde erken başladı. Arizona’nın ilk yangınlarından biri dört gün devam etti, 27 mil karelik kırsal alanı yakıp kül etti ve iki kasabayı tahliyeye zorladı. Bu röportaj yayına hazırlanırken, Batı Kıyısı’nda Portland’ın iki katı büyüklüğünde 60’tan fazla orman yangını sürüyordu. ABD’de olağan hale geldiği gibi, devlet yetkilileri mahkûmları alevlerle mücadele etmeleri için gönderiyor ve onlara saatte 1,50 dolar gibi düşük bir ücret ödüyor.

Zaten bu yıl Pakistan ve Kuzey Hindistan, 52 santigrat dereceye ulaşan sıcaklıklarla sarsıldı. Vancouver’ın 124 mil dışındaki küçük Lytton kasabası, Kanada’da şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık olan 49,6 santigrat dereceye ulaştı. Bu arada Brezilya, son 100 yılın en kötü kuraklığını yaşadı ve gıda fiyatlarının yukarı doğru fırlamasına yol açtı. Bu uç noktalarda, normal yaşam askıya alınır. İnsanlar ölür. Ekosistemler çöker. Ve kargaşanın içinden gerici toplumsal güçler harekete geçer.

Köklü göçmen karşıtı ve ırkçı mecazlar ile gerici bir inkarcı iklim gündeminin zehirli bir bileşimi sayesinde, aşırı sağ partiler ve toplumsal hareketler Avrupa ve Amerika’da artan bir etkiye sahip. Zetkin Kolektifi’nin White Skin, Black Fuel: The Danger of Fossil Fascism kitabı (Beyaz Deri, Kara Yakıt: Fosil Faşizmi Tehlikesi), bu hareketlerin ve fikirlerin yükselişinin haritasını çıkarıyor ve ufku gözeterek “fosil faşizminin” ortaya çıkışını öngörüyor.

Zetkin Kolektifi üyesi Andreas Malm’ın en son bireysel olarak kaleme aldığı eserleri How to Blow up a Pipeline (Bir Boru Hattını Nasıl Havaya Uçurursunuz) ve Corona, Climate, Chronic Emergency (Korona, İklim, Kronik Acil Durum), kesişen ekolojik, epidemiyolojik ve politik çıkmazlarımızın hızla yazılmış konjonktürel analizleriydi. Her iki kitap da, kapitalizmin ekolojik çöküşe doğru nefes kesen gidişatı ve kapitalist merkezlerdeki iklim hareketlerinin mücadele stratejilerinin sınırları hakkında gündeme kızıl-yeşil bir kama sokma çabası.

White Skin, Black Fuel, ırksal kapitalizm, fosil yakıt çıkarma, milliyetçilik ve iklim çöküşü arasındaki karşılıklı ilişkilerin ayrıntılı bir analizi. Kitap, bilimsel araştırmalarla nasıl angaje olunacağının en iyi örneği. Eko-komünist bir geleceği gerçekleştirmek için savaşırken karşımıza yığılmış gerici güçlerin güçlü bir hatırlatıcısı ve hareketlere açık bir çağrı.

Bu röportajda Kai Heron, Zetkin Kolektifi üyeleri Andreas Malm, Laudy van den Heuvel ve Ståle Holgersen ile Kolektifi’nin yazma süreci, iklim inkarı ve fosil faşizmine karşı direniş hakkında konuşuyor.

Kai Heron: White Skin, Black Fuel’nin (WSBF) tanıtım yazısına göre, Zetkin Kolektifi’nin yirmi bir üyesi kitap üzerinde işbirliği yaptı. Peki Zetkin Kolektifi nedir? Ve 20 kişiyle birlikte kitap yazmak nasıl bir şey? Dışarıdan, lojistik bir başarı gibi görünüyor!

Laudy van den Heuvel: Zetkin Kolektifi, ekoloji ve aşırı sağ konusunda her birinin kendi uzmanlık alanına sahip olduğu, oldukça çeşitlilik içeren bir akademisyen, öğrenci, mezun ve aktivist grubudur. Bazıları farklı üniversitelerde görev yapıyor ama çoğumuz gönüllü üyeyiz. Kitap için herkes kendi ilgi ve uzmanlık alanında araştırma yaptı ve bunu Andreas Malm’a iletti. O da bunları derledi ve tutarlı bir metne dönüştürdü.

Zetkin Kolektifi olabildiğince şeffaf ve demokratik olmaya çalışıyor. Bu yüzden kitabın hazırlık süreci epey uzun sürdü çünkü Andreas Zetkin üyelerinin sağladığı tüm bilgileri işledi, ardından tüm bilgilerin gerçekten de doğru, net ve olabildiğince iyi kullanılmış olduğundan emin olmak amacıyla onay, geribildirim, yorum vs. için hepimize geri verdi.

Bir grup olarak Zetkin Kolektifi, biz onunla ne yapıyorsak odur: hepimizin farklı odak noktaları var, ancak hepimiz kabaca aynı konu üzerinde çalışıyoruz. Ayrıca, şimdi eyleme ihtiyaç duyulduğuna inandığımız için, kolektifin açık bir aktivist temeli var. Bu aktivizmi ifade etme şeklimiz kişiden kişiye farklı olabilir, ancak oldukça tutarlı bir değerler setimiz var ve Zetkin Kolektifi, aynı konular üzerinde topluca çalışmanın yanı sıra, aynı vizyona sahip insanlarla bir araya gelebileceğiniz de bir yer.

Ståle Holgersen: Yazma süreci, yazarın başlığı kadar alışılmadık oldu. Kısacası şöyleydi: Kolektifin tüm üyeleri, aşırı sağ partiler arasındaki ilişkiler, ırkçılık/göç karşıtlığı ve derin bilgi sahibi oldukları ülkelerdeki ekoloji üzerine birkaç sayfa yazdılar. Andreas daha sonra bu bölümleri bugün okunabilecek bir senfoni haline getirdi.

Ayrıca, fosil faşizmi veya fosil yakıtın ırksal tarihi üzerine daha genel tartışmalar gibi, doğrudan güncel vaka incelemelerine dayanmayan bölümler, büyük ölçüde Andreas tarafından yazılmıştır. Sonra organik, kaotik ama yine de bir ölçüde yapılandırılmış bir şekilde, süreç boyunca herkes yorum ve değişiklikler yaptı, modifiye etti ve hatta bazen yazının bazı kısımlarını yeniden yazdı.

WSBF, “fosil faşizmi” dediği şeyin ortaya çıkışı konusunda uyarıyor. Fosil faşizmi nedir, 20. yüzyılın ortalarındaki faşizmden farkı nedir ve sizi bu konuda bir kitap yazmaya motive eden şey nedir?

LH: “Fosil faşizmi” terimi aslında Cara Daggett’in petro-erkeklik, fosil yakıtlar ve otoriter arzu konusundaki bir makalesinde ortaya atıldı ilk kez. WSBF’de, faşizm söz konusu olduğunda, faşizm üzerine ünlü bilim insanı Roger Griffin’in anladığı gibi, bir fikirler dizisi olarak faşizm ile, klasik örneği iki savaş arası dönemde gördüğümüz faşizm olan gerçek bir tarihsel güç olarak faşizm arasında bir ayrım yapılması gerektiğini savunuyoruz. Şu anda görebildiğimiz şey, aslında hiçbir zaman sönmemiş olsa da son yıllarda genel bir yeniden canlanma yaşayan aşırı sağ partilerin, eğilimlerin ve sempatilerin yükselişi.

Ancak faşizmin tarihsel bir güç olabilmesi için gerçek bir kriz olması ve faşistlerin iktidara gelmesi gerekiyor. Şu anda çevresel nitelikte olan muazzam bir krizle karşı karşıyayız ve aşırı sağ, fosil endüstrisini – fosil sermayesini – tüm gücüyle savunur vaziyette yükselişte. Bu, bir fosil faşizmine doğru ilerleme riski olduğu anlamına geliyor.

Andreas Malm: Çok basitleştirilmiş bir tanım vermek gerekirse, fosil faşizminin, beyaz ulusun düşmanı olarak tanımlanan ve o şekilde muamele gören beyaz olmayan insanlara karşı sistematik devlet şiddetiyle birlikte iklim krizinde sorgulanan ayrıcalıkların saldırgan bir şekilde savunulması olduğunu söyleyebilirim. Bunun incelediğimiz ülkelerin hiçbirinde var olmayan bir şey olduğunu vurguluyoruz – Trump yönetiminin faşist olduğunu ya da iktidardaki ya da iktidara yakın herhangi bir aşırı sağ partinin henüz bu nitelikte olduğunu iddia etmiyoruz – ama bu yöne işaret eden eğilimler görüyoruz. Ve iklim krizi daha da kötüleşecek. Derinleştikçe, iki ideal-tipik biçim alabileceğini iddia ediyoruz: Fosil yakıtların sorgulandığı ve onlardan hızlı ve radikal bir geçişin başlatıldığı bir hafifletme krizi; ya da iklimsel etkilerin, metropolün merkezindeki zenginlerin bolca sahip olduğu temel kaynaklara – bu toprak, su, esasen herhangi bir şey olabilir – erişimin yeniden dağıtılmasını ve açılmasını talep edecek kadar sert vurduğu bir adaptasyon krizi. Bu iki kriz biçiminin iç içe geçmiş şekilde gerçekleşmesi de mümkün. Aşırı sağın iktidara gelebileceği ve devlet şiddetinin ateşini beyaz olmayan insanlara doğru çevirerek sorgulanan ayrıcalıkları agresif bir şekilde savunabileceği çeşitli senaryoları değerlendiriyoruz. Ne yazık ki, bu senaryolar fazla zorlama görünmüyor, en azından bizim açımızdan.

SH: Faşizm araştırmacıları için temel araştırma sorularından biri, “ne tür bir kriz faşizmi mümkün kılar”? Kitapta, takip eden bariz soruyu inceliyoruz: İklim krizi böyle bir kriz olabilir mi? Elbette gelecek hakkında kesin bir şey bilemesek de, bazı açık işaretler var: Son derece istikrarsız bir dünyada, iklimsel etkiler nedeniyle potansiyel olarak artan sayıda göçmenle birlikte gelecekte organik krizler gelişecek. Onlara göre suçlu olanlar asla “zengin, beyaz adamlar” olamayacağı için, ırkçı aktörlerin sorunlar için suçlayacak adaylar bulması gerekecek.

“Faşizm” terimi geleneksel olarak iki spesifik devletle, iki savaş arası İtalya ve Almanya ile güçlü bir şekilde bağlantılı olduğundan, Adolf Hitler’in yeniden ortaya çıkmasını beklemek yerine, onun “dönüşünü,” özellikleri ve eğilimleri -ya da faşizm süreçleri- açısından tartışmamız gerekiyor. Bu bağlamda aklımızda tutmamız gereken bir şey, faşizmin her zaman kapitalizmi örgütlemenin son derece modern bir yolu olduğudur. Bu, faşizm konusundaki kimi söylemlerle keskin bir tezat oluşturur ve kapitalizmin doğa ile sürdürülebilir bir ilişkisinin olması ne kadar mümkünse, “eko-faşizm”in ekolojik bir toplum olmasının da o kadar mümkün olduğu anlamına gelir. “Modern” kapitalist toplumların inşasında fosil yakıtlar şimdiye kadar en önemli enerji kaynağı olmuştur. Kitapta incelediğimiz işte bu bağlantılar.

Geçen yıl fırtınalar, sel, kuraklık, orman yangınları ve artan iklim kaosunun diğer işaretleri nedeniyle 30 milyon insan daha yerinden oldu. Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2050 yılına kadar toplam 1,2 milyar iklim mültecisi olacağını tahmin ediyor. WSBF, göç ve aşırı sağ ekolojizm arasında büyüleyici bir ilişki kuruyor. Göçü aşırı sağ siyaset için iklim krizi de dahil olmak üzere, diğer tüm sorunlara bakışlarını belirleyen bir prizma olarak tanımlıyorsunuz. Bu fikri detaylandırabilir ve bizim için neden önemli olduğunu açıklayabilir misiniz?

LH: Kitabın anlattığı gibi, aşırı sağ, iklim değişikliği hakkında ne zaman bir şey söylese, göçmenlik hakkında da bir açıklama yapıyor. Bu çeşitli biçimler alıyor, örneğin, “bizim asıl sorunumuz iklim değil, göç” demek; bazıları, Afrika ve/veya Müslüman ülkelerin, yüksek doğum oranlarıyla dünyayı aşırı doldurdukları için suçlu olduklarını iddia etmek… Başka bazıları ise, göçün kendisinin Batı’yı aşırı nüfuslandırarak ve yoksul ülkelerden gelen göçmenleri Batı yaşam tarzını kopyalamaya [aşırı tüketimcilik, ÇN] davet ederek çevresel bozulmaya neden olacağını bile söyleyecektir. Tüm araştırmalar, bu tür ifadelerin saçmalıktan ibaret olduğunu gösteriyor, ancak özellikle Avrupa aşırı sağı için her toplumsal sorun (Müslüman) göçten türediği için, göç ana konu.

İnkar, WSBF’de tekrar eden bir tema. Kitabın son bölümünde Stanley Cohen’in “States of Denial: Knowing about Atrocities and Suffering” (İnkar Durumları: Vahşetleri ve Acıları Bilmek) başlıklı üç parçalı bir inkar sınıflandırması öneriyor: dümdüz inkar, yorumlayıcı inkar ve dolaylı inkar. İklim krizi söz konusu olduğunda, dümdüz inkar, ortada bir kriz olduğunu inkar etmek demek. Yorumlayıcı inkar, küresel ısınma gibi bir şeyin meydana geldiğini kabul ediyor ama önemini küçümsüyor, faillerini aklıyor, kapitalist üretimdeki kökenlerini gizliyor vb. En sinsisi olduğunu söylediğiniz dolaylı inkar ise, iklim değişikliğinin gerçeklerini kabul ediyor, ancak acilen harekete geçmeyi reddediyor. Daha önce olmasa da en azından Kyoto Protokolü’nden bu yana merkezci hükümetlerin ve çevre STK’lerinin genel tutumunun bu olduğunu söyleyebiliriz.

İlk olarak, bize inkarın neden aşırı sağ çevrecilik analizinde ele alınması gereken önemli bir konu olduğunu söyleyebilir misiniz? İkinci olarak, şu anda dördüncü tür bir inkarcılık gördüğümüzü kabul edip etmeyeceğinizi merak ediyorum. Krizin ciddiyetinin farkında olan ve tam da önemli olan hiçbir şeyin değişmemesi için -çoğunlukla çok hızlı- harekete geçen bir inkarcılık. Bu, yeşil kapitalizm, yeşil büyüme, eko-modernizm savunucularında ve hatta Yeşil Yeni Anlaşma’nın çoğu yinelemesinde bulduğumuz bir inkarcılıktır. Bu tür bir inkarcılığı, anlamlı siyasi eylemin önünde bir engel olarak görüyor musunuz? Ve eğer öyleyse, onunla nasıl mücadele etmeyi umabiliriz?

LH: Yeşil kapitalizm ve yeşil büyüme vb’nin, anlamlı siyasi eylemi engelleyen inkarcılık biçimleri ne ölçüde olduğu sorusunun ikinci bölümüne dair: Bu görüşü kesinlikle onaylarım. Bunlar, bir yandan yeşil bir cila çekerken, diğer yandan işi her zamanki gibi uzatmak için kullanılan stratejilerdir. Birçoğunu cezbeden güçlü bir anlatı: Gerçek bir değişiklik talep etmeden “sorunu” görünüşte çözmek. Fazla rahat bir görüntü. Michael Redclift, 2005’te sürdürülebilir büyümenin bir tezatlık olduğunu savunduğu bir makale yayınladı; kavramlar birbirine zıttır ve bu nedenle birlikte kullanılamazlar dedi. Aynısı yeşil büyüme için de geçerlidir. Şahsen, asıl sorunun “zenginliğin” yalnızca parasal bir ölçü olması ve genellikle soyut ve eksik GSYİH’lerle ifade edilmesi olduğunu düşünüyorum. Bu ekonomik önlemler, uzun vadeli çevresel etkiler gibi şeylerin gerçekmaliyetini asla gerçekten hesaba katmaz. Dolayısıyla bu gerçekten de bir inkar biçimi olarak kabul edilebilir.

AM: İnkarın aşamalarını ve biçimlerini saymayı unuttum… İnkar, gerçekten de içinde bulunduğumuz çıkmazın merkezinde yer alıyor ve yüzlerce farklı şekilde karşımıza çıkıyor. Ancak Yeşil Yeni Anlaşma’yı bu kategoride bildiğim herhangi bir yinelemeye dahil etmem. Dolaylı inkar, her zamanki gibi işlerin pratikte sürdürülmesi ve krizin varlığının resmi olarak tanınmasına rağmen, radikal emisyon kesintilerini reddetmektir. YYA, tam olarak radikal emisyon kesintilerine yönelik bir programdır ve doğası gereği, örneğin karbon borsasından, devam eden emisyonları karbon yakalama ile telafi etmeye yönelik çeşitli “net sıfır” vizyonlarından ve spektrumun yeşil kapitalizmin ucundaki bilinen diğer tüm olmasa bile çoğu programdan farklıdır. Elbette YYA çerçevesine yönelik çeşitli eleştiriler olabilir, ancak bunun herhangi bir tür iklim inkarcılığı olarak meşru biçimde nasıl etiketlenebileceğini anlamıyorum.

Şimdi, kitabımızda ele aldığımız bu inkarlar başlıca iki türlüdür: klasik nato kafa nato mermer dümdüz inkarcılık, Trump ve Bolsonaro’dan Vox ve AfD’ye kadar aşırı sağda hâlâ baskın olan konum budur; ve iklim krizinin varlığını sözde kabul eden ve ardından genel olarak beyaz olmayan insanları ve özel olarak göçmenleri suçlayan yeşil milliyetçilik.

İkincisini ikincil bir inkar olarak görüyoruz, çünkü (sözde) iklim biliminin ABC’lerini kabul ederken, küresel ısınmayı neyin tetiklediğine dair kanıtların bütününü reddediyor. Dolayısıyla, aşırı sağ, iki tür oldukça aşırı iklim inkarına derinden yatırım yapıyor. Bununla birlikte, vurguladığımız kilit nokta, bu yatırımın (YYA), kapitalist toplumların sınırların çok ötesinde, örgütlü aşırı sağın ötesinde işleyişinin mantıklı bir ürünü olduğudur. Aşırı sağın ve sermayenin inkarı birleşik kaplar gibi işler. Daha da derinden, ırkçılık ile fosil yakıtlı teknolojiler arasında kitapta uzun uzadıya incelediğimiz ilkel bir bağlantı var – ama yine de burada sadece yüzeyde kalıyoruz. Bu bağlantıda çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç var ve neyse ki, hazırlanmakta olan epeyce iş var gibi görünüyor.

WSBF’nin sonuna doğru Ralph Miliband’dan faydalanarak, kapitalist devletin -şu anda var olduğu şekliyle- yapısal olarak iklim krizinin kapsamını kavramaktan, onunla mücadele etmekten bile aciz olduğunu iddia ediyorsunuz. Bunun sebebi, devletin birincil işlevi sermaye birikimini mümkün kılan toplumsal ilişkileri sürdürmek iken, iklim krizinin devletlerin sermayenin çıkarlarına aykırı hareket etmelerini gerektiren bir sorun olması. Ancak sermaye, birçoğu iklim krizini bir iş fırsatı olarak gören rakip sermayelerden oluşuyor.

Financial Times kısa süre önce, yeşil bir geçişin getirebileceği yatırım fırsatlarını değerlendiren “Yeşil İyidir” başlıklı bir makale yayınladı. Eskiden Birleşik Krallık’ın en şiddetli iklim inkarcı gazetesi olan The Express, şimdi eko-modernist, yeşil kapitalist bir geçişi destekliyor. En azından sermaye fraksiyonlarının fosil sermayeden sonra bir dünyaya hazırlanıyor olması ve kapitalist devletlerin de aynı yolu izlemesi mümkün görünüyor.

Sizce bu, kitap yazıldığından beri sermayenin stratejisinde bir değişikliğe işaret ediyor mu? Ve eğer öyleyse, WSBF bize devlet ve sermayenin bu olası yeniden bileşimi hakkında ne söyleyebilir?

SH: Tüm kapitalizm analizleri, sizin de belirttiğiniz gibi, sistemin oldukça esnek olduğu gerçeğinden başlamalıdır. Sermaye, mümkün olan her yerde birikmeye çalışacaktır: önce -200 yıldır yaptığı gibi- ekolojik krizi yaratarak, sonra onu en azından retorik olarak ve -on yıllardır yaptığı gibi- yeşil yıkama yoluyla çözmeye çalışarak ve sonra da, önümüzdeki yıllarda giderek daha önemli hale gelecek olan, ısınan bir dünyaya büyük ölçekli adaptasyonlar yoluyla. Prensip olarak, gezegendeki son beş kişiden dördü işçi, biri de işçilere bir hayatta kalma kiti daha üretmek için en son modern teknolojilerini kullanmalarını emreden bir kapitalist olabilir.

Kitap yazıldığından beri sermaye daha mı yeşil oldu? Belki retorik olarak, evet. Ama gerçekte? Pekala, burada “daha yeşil bir kapitalizme” yönelik her eğilim, diğer eğilimlerin ışığında görülmelidir: örneğin, pandemi öncesi petrol tüketiminin 2022’de aşılması bekleniyor.

AM: Elbette yenilenebilir enerjilerde, elektrikli arabalarda ve vegan yiyeceklerde falan iş fırsatları olabilir. Bununla birlikte, iklim felaketini en aza indirebilecek bir geçiş, temelde başka bir şeyle ilgilidir: tüm bir değer evrenini yok etmek. Binlerce rüzgar çiftliği ve milyarlarca güneş paneli inşa ederken, aynı zamanda genişlemeyi, petrol platformlarını ve kömürle çalışan enerji santrallerini ve fosil gaz terminallerini ve havaalanlarını ve diğer her şeyi sürdürürsek, iklim zerre kadar stabilize olmaz.

Şu ana kadar gördüğümüz şey bir geçiş değil (örneğin fosil yakıt kaynaklarını tamamen kapatmak ve değiştirilmesi gerekenleri yenilenebilir enerjiyle değiştirmek), hiçbir yerde terk edilmeye yakın bile görünmeyen bir fosil temelinin üzerine yeşil teknolojinin eklenmesi. Bunun nedeni, sermayenin, tüm bu yatırımları maksimum kârı elde etmeden önce öldürmeye cesaret edememesidir. Bunun kendiliğinden olabileceğine inanmak, sermayenin doğrudan intihar etmese bile uzuvlarını kesme arzusuna inanmaktır. Dolayısıyla, yenilenebilir enerji ve benzeri şeylerden kâr etmeye hazırlanan sermaye grupları olabilir, ancak hiçbirinin yarın ExxonMobil ve Total’i kapatmak için hazırlık yaptığını görmedim. Kapitalist devletler de bunu planlamıyor – sadece Biden’a, Trudeau’ya veya Macron’a veya benzer herhangi bir lidere ve bunların, petrol ve gazın daha da genişlemesine nasıl yeşil ışık yakmaya devam ettiklerine bakın.

Şimdiye kadar, o zaman, Miliband’ın yasası ne yazık ki geçerli görünüyor. Bu yasanın kontrol edilemeyen iklim felaketini önleyecek şekilde zamanında kırılması bir mucize olurdu. Alternatif, elbette, kapitalist devletin dışındaki ve egemen sınıfların herhangi bir fraksiyonunun dışındaki halk tabanlarından, böyle bir geçişi yapabilecek bir karşı-iktidar inşa etmektir. Ama bu alternatif, kitabımızın odak noktası değil. Düşmanın en saldırgan, en gelişmiş müfrezesini anlamakla ilgili kitabın derdi.

Son olarak, zorunlu “Ne yapmalı?” sorusu. WSBF, yükselişte olan bir aşırı sağ, fosil yakıt endüstrisi, beyaz üstünlüğü ve eko-milliyetçi hükümetlerin berbat bir koalisyonu konusunda uyarıyor. Ama kitabın kodasında bir umut ışığına da izin veriyorsunuz. “İyi haber,” yazıyorsunuz, “egemen ideoloji çaresizlik belirtileri gösteriyor.”

Fridays for Future ve Extinction Rebellion’ın popülaritesinden gördüğümüz gibi, ekolojik kriz, sermayenin insan ve insan dışı gelişmeyle uyumluluğu mitinde bir delik açma kapasitesine sahip. Karantinalar kalkmaya başladığında, iklim hareketinin yenilenen aciliyetle yeniden toparlanması gerekecek. WSBF’den ne öğrenmesini umuyorsunuz? Ve fosil faşizmi aparatını yıkmaya nasıl başlayabiliriz?

LH: Fosil faşizmi aparatının nasıl yıkılacağı – ya da daha doğrusu gerçekleşmesinin nasıl önleneceği – belki de en önemli, ancak yanıtlanması en zor soru, çünkü bunu yapmanın kolay bir yolu yok. Fridays for Future gösterileri doğru yönde atılan bir adım, Hollanda’da hükümetlere ve Shell’e karşı açılan davalar ve hidrolik kırma sahalarına, boru hatlarına veya kömür ocaklarına yönelik ablukalar da diğerleri. Yine de bu biraz, çimentoyu tırnaklarınızla kazıyarak bir duvarı yıkmaya çalışmak gibi. Buldozerlere ihtiyacımız var. Kitabın başında da bahsedildiği gibi: “İşler çirkinleşebilir. Aslında öyleler zaten.” Yine de krizler düzenli olarak değişimi teşvik eder ve bunu bazen -çok nadiren de olsa- ilerici bir yönde yaparlar. Değişimin çevresel adalet yönünde dönmesi için solun açıkça daha güçlü olması gerekiyor. Ve bu nasıl olabilir? Bu, kabul edilmelidir ki, kitapta cevaplamaya çalıştığımız bir şey değil.

SH: Kitap temelde iklime ve anti-faşist ve ırkçılık karşıtı hareketlere güçlerini birleştirme çağrısı. Hem savunmacı hem de saldırgan anlamda: iklim hareketinin, faşistler “yeşil” bir retoriğe sahip olduklarında neler olduğunu anlaması ve ısınan dünyamızı ırk ve ırkçılığın ne kadar derinden yapılandırdığını anlaması gerekiyor. Avrupa’da hareket ezici bir çoğunlukla beyaz ve çoğu zaman ırk politikalarına kör – bu değişmeli. Anti-faşistlerin ise faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz.

Çeviri: Serap Güneş

Kaynak

Afet Bezirganları, Felaket Kapitalizmi ve biz Ekososyalistler – Yeniyol’un Sözü

İklim krizinin doğrudan bir sonucu olarak Avustralya’dan Kaliforniya’ya ve Akdeniz’in bir dizi ülkesine, dünyanın çeşitli bölgelerinde sayısız yangın patlak veriyor. Türkiye’nin birçok ilinde çıkan orman yangınları bir haftadır etkisini devam ettiriyor. Manavgat, Marmaris ve Milas’taki yangınlar, bu bölgeleri telafisi zor bir zarara uğrattı. Zaten bir yağma harekâtı gibi süren turizm odaklı yapılaşmayla ve maden-termik santral gibi ticari yapılarla yıllardır doğal kaynaklarını kaybeden bu ilçeler, bu yangınlarla daha büyük bir yara aldı.  

Ülkeyi 20 yıldır yağmalayan, kendi burjuvalarını zenginleştirirken, yöneticilerinin cebini de doldurmayı ihmal etmeyen AKP iktidarı, bu yangınların bu düzeyde büyümesinin, ormanların, canlıların ve insanların katledilmesinin başlıca sorumlusudur. Yangın söndürme faaliyetini geçtiğimiz yıllarda özelleştiren, bu işi yandaş bir şirkete vererek yangın söndürme gibi kamusal açıdan kritik bir görevi bile bir soygun malzemesi yapan AKP, kodamanların ceplerini doldururken ormanları, canlıları ve insanları kendi kaderine terk etmiştir. Üstelik bununla da yetinmemiş, henüz yangınlar devam ederken 7334 sayılı “Turizm Teşvik Kanunu”nu meclisten geçirmiş, yeni yağma planları için kolları sıvamıştır.  

AKP’nin yandaş şirketi ve dolayısıyla kendi başkanı ve yöneticilerini zengin etmek için yaptığı bu talan, sözleşmeye eklenen 5000 ton su kapasitesi sınırı nedeniyle, THK’nın elinde olan yangın söndürme uçaklarının kullanılmasının önünü de kesmiştir. Emekçi halkımızın görmesi gereken gerçek ayan beyan ortadadır: AKP iktidarı, bir avuç siyasi ve ekonomik elitin çıkarı için, onbinlerce hektar ormanın, yüzlerce evin yanmasına, sekiz insanın ve sayısız hayvanın ölmesine göz yummuş, THK’nın elindeki uçakların çalışır hale gelmesi için hiçbir şey yapmamıştır.  

Bunun yanı sıra, Türkiye’ye yangın söndürme uçağı göndermek isteyen ülkelerin talepleri geri çevrilmiş, uluslararası alanda kamuoyu yaratmak isteyenler hain olarak damgalanmıştır. İletişim Başkanlığı’ndan emir alan troll’lerin #strongturkey etiketiyle başlattıkları propaganda çalışmaları, pespaye milliyetçi söylemin pompalandığı ve yangın gerçeğinin unutturulmaya çalışıldığı bir operasyon olarak işlemiştir. Bütün bunlar gösteriyor ki, AKP yangına karşı beceriksiz bir yönetim sergilememiş, bizzat bunu tercih etmiştir. Neoliberalizmle sağcı otoriterliğin birlikteliğinden doğan AKP-MHP ortaklığı, sürdürdükleri soygun politikasını artık kamusal hizmet şovlarıyla gizlemeye ihtiyaç duymayacak bir aşamaya getirmişlerdir. Emekçilere, kadınlara, gençlere, Kürtlere, çevreye karşı açtıkları savaşı ayan beyan yürütmektedirler.  

Yangınlar üzerinden Kürt halkının hedef gösterilmesi, Elmalı’da bir ailenin saldırıya uğraması, yine yangınlar devam ederken, Konya’da bir Kürt ailenin katledilmesi, bu katliamı protesto eylemini takip eden gazetecilerin Kasımpaşa’da linç girişimine maruz kalması AKP-MHP’nin bu savaşının çıktılarıdır. İçişleri Bakanı “sabotaja dair bir bulgu yok” demek zorunda kalırken, Saray, elinin altındaki troll’lerle “ormanları PKK yaktı” propagandasını yaygınlaştırmış, böylece arzu ettiği ortamın oluşması için çalışırken, bir yandan da bu ortamın yaratacağı ağır sonuçlardan kendisini ayrı tutmanın yollarını döşemiştir. Bugün farklı siyasal kesimler içinde yangınların sorumluluğunu Kürtlere veya göçmenlere atan, “ormanların güvenliği” için elde sopa (etnik) kimlik kontrolü yapmayı görev bilen ama hiçbir şekilde sermayeyi ve devletini karşısına almaya cüret etmeyen bir alaturca eko-faşizminin nüvelerini görebiliyoruz.  

Öte yandan bu yangınlar bizlere bir kez daha, rejim yanlısı olsun, şu veya bu kanattan muhalif olsun, büyük çaplı doğal-siyasal-toplumsal olayları açıklamak için her kesimde komplocu anlayışın ne denli revaçta olduğunu gösterdi. Herkes öfkesini boşaltabileceği bir suçlu peşinde. Ya rant için rejimin milisleri yakıyor ya PKK, Kürtler veya göçmenler… 

Ama sosyalistler dünyada yaşamanın imkânları tümüyle berhava olana kadar durmayacak olan bu suçluya on yıllardır işaret ediyor. Bu suçlu uzanabildiği her şeyi, her canlıyı, her mekânı, her alanı, her değeri kâr elde edilecek biçimde dönüştüren, bozma ve soluk alamaz hale getirme pahasına şekilsizleştirerek kendi damgasını vuran, tüketene kadar sömüren sermaye ve onun daimi birikme, büyüme ihtiyacıdır. 

Elbette kapitalizm veya sermaye birikiminden söz ederken öznelerin önem taşımadığı gayrı şahsi bir ilişkiden bahsetmiyoruz. Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu bu dünyada, dünyanın çürümesinin, havanın zehirlenmesi, suların tükenmesi, buzulların erimesinin, giderek sıklaşan kasırgaların, bunaltıcı sıcaklıkların, tahrip edici selin, dolu fırtınalarının ve her bir yanda patlak veren, durdurulması güç yangınların sorumluları tam da sermaye birikiminin ihtiyaçları yönünde hareket eden, onun organlarını işleten burjuvazi ve devlet(ler)idir. 

Süreğen bir ekolojik felaketin içinde bulunduğumuz artık aşikâr olduğundan, “yeşil”i ve ekolojik hassasiyetleri piyasalaştırmaya girişirken küresel iklim değişimine ket vuracak, gezegenin ısınmasını önleyecek hiçbir adımı atmayan, yenilenebilir enerji teknolojilerini fosil enerjilerin yerine koymaktansa ona eklemleyerek kar elde etme alanlarını artıran uluslararası sermaye sınıfı ve siyasal aygıtlarıdır. Hem kâr iştahıyla “doğal” denen felaketleri yaratan hem de felaket sonrası süreci yine piyasa ilişkileri bağlamında yöneterek açgözlülüğünden taviz vermeyen “felaket kapitalizmi”dir. 

Dolayısıyla şu anda içinde bulunduğumuz süreç bizlere açıkça Saray rejimine karşı yürütülmesi gereken mücadelenin neden hem antikapitalist nitelikte, hem ekolojist bir perspektife sahip hem de meşru milli bütünlükten dışlanan (Kürtler ve göçmenler gibi) etnik, dini, toplumsal kesimlerle dayanışma içinde, birleşik bir şekilde örülmesi gerektiğini gösteriyor. Dünyayı, doğayı ve onun bir parçası olan insanlığı hem korumayı hem özgürleştirmeyi hedefleyen Ekososyalist perspektifin gereği budur. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Afgan Göçmenler Neden Hep Erkek? – Maral Jefroudi

Bugünlerde Türkiye’de Afgan göçmenlerle ilgili bir panik havası yaşanıyor. Amerika’nın çekilmesiyle Taliban’a kalan Afganistan’dan insanlar akın akın göç halinde. Her gün İran sınırından kitlesel bir biçimde geçen Afgan göçmenlerin fotoğrafları yayınlandığında bir kesim “bu insanlar hakikaten Taliban’dan kaçıyorlarsa kadınlar ve çocuklar nerede” diye soruyor. Malumun ilamı gibi gelse de birkaç noktayla bunu açıklamaya çalışacağım.

Önce Giriş

Yasal yollarla sınırları geçemeyen insanlar yasal olmayan yolları kullanır ve buna düzensiz göç denir. Anlamı bu göç için herhangi bir yasal düzenlemenin olmadığı, formunun, başvurulan yolların değişkenlik gösterdiğidir. 

Yasal düzenlemenin olmaması bu insanların mülteci olmadığı anlamına gelmez. Mültecilik devletlerin tanımladığı bir olgu değildir. Devletler ancak mültecilere sınırları dahilinde ikamet etme, çalışma gibi sosyal haklardan yararlanma hakkını verebilir ya da onları bu haktan mahrum edebilir. Mültecilik 1951 Birleşmiş Milletler Cenevre Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’de belirtildiği gibi ‘zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan […] söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen’ insandır. 

Afgan Göçmenler Neden Hep Erkek?

Buradaki genellemeye takılmayıp şunu söyleyelim. Bu yeni bir olgu değil. Bütün düzensiz göç hareketlerinde zorlu yolları önce geçebilen geçer. Bu hem fiziksel güce, hem bağlantılara hem maddi imkanlara bağlıdır. 

İlk noktada değindiğimize dönecek olursak düzensiz göçün birçok yolu vardır. Çaresiz insanlar kendi çarelerini üretir. 3000 km yolu yürümek bir göç yoluyken; sahte kimlik, sahte pasaport, sahte vizeyle can güvenliği daha yüksek yollar seçilebilir; farklı seçenekler sunan insan kaçakçılarından alım gücüne göre daha az fiziksel güce dayanan yollar tercih edilebilir. Bunların hiçbirisi de insanların kaçma hakkının meşruiyetine halel getirmez.

Hem yolların zorluğundan bahsedip hem de kadınlar ve çocuklar nerede diye sormak mantıklı değildir. Önce kaçabilen kaçar, ardından sevdiklerini, ailelerini getirmenin yollarını arar insanlar. Bunu şartlar aynı olmasa da Almanya’ya gidip ailesini ‘yanına aldıran’ tanıdıklarımızdan da biliriz. Meriç’ten geçerek Avrupa’ya ulaşan ve ardından aile birleşimiyle sevdiklerini Avrupa’ya getiren Türkiyeli mültecilerden de biliriz. Kaçan erkek göçmen bir ülkede statü alıp ailesini yasal yollarla getirmeyi de düşünebilir.

Göç hareketlerini incelerken itme ve çekme faktörlerine bakılır. İtme: bu insanlar neden kaçıyor. Çekme: Gittikleri ülkede neler bulmayı umuyorlar.

Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle erkekler Afganistan gibi Taliban’ın yönetimi altında olan bir ülkede daha çok göz önündeler. Toplumsal hayatta, iş hayatında varolanlar erkekler. Görünür olanlar erkekler. Kendilerinden savaşması beklenenler erkekler. Dolayısıyla genç erkeklerin kaçmak için daha çok sebepleri var. Ayrıca çekim faktörlerine bakıldığında yurt dışında iş bulma potansiyeli daha fazla olanlar da genç erkekler. Birçok ülkede ailenin topladığı para hala bir geleceğinin olduğu düşünülen aile ferdlerinin kaçması için kullanılır. Bunun da genç erkeklerin yararına sonuçlandığını görmek mümkün.

Ayrıca düzensiz göç kaçabilenin kaçtığı göçtür. Dolayısıyla daha fazla imkana sahip olan kaçacaktır. Üstte bahsettiğim toplumsal cinsiyet rolleri gereği kadınlar kaçmalarına olanak sağlayacak kaynaklara erişimde zorlanır. Burada yapılması gereken kaçabilen erkeklere neden kaçıyorsun diye sormak yerine Afganistan halkının hayatını güvence altına alacak uluslararası önlemleri almak için siyasetçilere baskı uygulamak, aynı zamanda arkada kalan kadın ve çocukların nasıl güvenilir ülkelere geçebileceğinin yollarını aramak, düzenlemeler yaratmaktır. Ancak o zaman ‘önce kadınlar ve çocuklar’ en iyi yorumla bir temenni olmanın ötesine geçebilir. 

Fotoğraf: EPA/Sedat Suna

Michel Husson: İktisatla Uğraşan Bir Militan, Siyasi Bir Davanın Hizmetinde Bir İktisatçı – Éric Toussaint

Michel Husson’un ölümü dünya çapında birçok yoldaşın kalbinde bir boşluk bırakacak.

Sağlam bir iktisat eğitimine sahip Michel Husson (1949-2021), kapitalist sistemin evrimini, bu sistemin devrilmesine ve toplumsal özgürleşmeye katkıda bulunmak için çok yakından takip etmekteydi.

Michel Marx tarafından geliştirilmiş olan iktisat teorisiyle hemfikir olduğunu her zaman açıkça ifade etmişti ve bu teoriye katkısını bugüne eğilerek getirmeye çalışıyordu. Dördüncü Enternasyonal önderi ve iktisatçı Ernest Mandel’in (1923-1995) çalışmalarından etkilenmişti. Husson çok sayıda makalesini Mandel’e adamıştı ki bunlardan sonuncusu (http://imdatfreni.org/ernest-mandelin-iktisati-dun-ve-bugun-michel-husson/ ) 2020’de Covid-19 pandemisi sırasında kaleme alınmıştı.

Michel Husson enternasyonalistti. 1980’lerde genel olarak Latin Amerika’daki, özellikle de 1985-1987 arasında çalıştığı Meksika’daki toplumsal ve siyasi mücadeleleri çok yakından takip etmişti. Bu dönem Orta Amerika’da (Nikaragua, El Salvador, Guatemala…) devrimci yükseliş dönemiydi. Meksika’daki deneyiminden bir kitap, 1987’de yayımlanan Meksika Hengâmesi doğmuştu. Michel Husson’un internet sitesinde serbest erişime açık olan bu kitap (http://hussonet.free.fr/tourmente1987.pdf) Meksika’nın XX. yüzyıl başından itibaren siyasi-iktisadi tarihine iyi bir giriş oluşturur. Michel Husson Dördüncü Enternasyonal’de ve onun Fransa seksiyonu Devrimci Komünist Birlik’te (Ligue Communiste Révolutionnaire-LCR) faaldi. O dönemde Üçüncü Dünya sorunuyla çok ilgiliydi, yoldaşı ve dostu Thomas Coutrot ile 1993’te, “Güney” ülkelerinin çeşitlilikleri içinde iktisadi ve toplumsal durumlarını anlamak için iyi bir giriş oluşturan, Üçüncü Dünyanın Yazgıları (Les destins du Tiers Monde) başlıklı küçük bir pedagojik kitap yazmıştı. 1990 yılında Belçika’da kurulmuş olan CADTM (Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi) faaliyetlerini geliştirmeye başladığında, Michel Husson uluslararası toplantılara katılarak ve CADTM yayınlarına makaleler yazarak hemen etkin bir iş birliğine girmişti. Düzenli olarak CADTM çalışmaları ve faaliyetleri için yararlı olabilecek belgeleri gönderme derdindeydi.

Michel Husson bunun yanı sıra özellikle Amsterdam merkezli Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nde (IIRF-IIRE internet sitesi için bkz. https://www.iire.org/fr) çok sayıda eğitim sunumu gerçekleştirmekte ve Marksist iktisat seminerlerine katılmaktaydı.

Michel Husson 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren birbiri ardına, uluslararası kapitalist sistemin evrimini çözümlediği çok sayıda kitap yayımlar: Sermayenin Sefaleti, Neoliberalizmin Bir Eleştirisi (Misère du Capital) (1996), Gezegen Üzerinde Altı Milyar: Çok mu Fazlayız? (Six milliards sur la planète : sommes-nous trop ?) (2000), Büyük Kapitalist BLÖF (Le grand BLUFF capitaliste) (2001), Saf Bir Kapitalizm (Un pur capitalisme) (2008). Ayrıca 2012’de çizer Charb tarafından resimlenen 10 Derste Kapitalizm’i yayınlanır.

 

Husson ayrıca ATTAC’ı (Finansal İşlemlerin Vergilendirilmesi ve Yurttaş Eylemi Derneği) 1998’deki kuruluşundan itibaren destekler ve bilim kurulunun üyelerinden biri olur. 2001’den itibaren Dünya Sosyal Forumu ve Avrupa Sosyal Forumu güç birliğine katılır. Bunun yanı sıra Latin Amerika’da, 2005’te Meksika’da kurulmuş olan Latin Amerika Politik İktisat Derneği’nin (SEPLA) faaliyetlerine de katılır.

O, ben ve Gérard Duménil SEPLA’nın kuruluşuna davet edilmiş, derneğin kıtanın farklı ülkelerinde düzenlediği kolokyumlara düzenli olarak katılmıştık. 2008 Mart ayında, Hugo Chavez hükümetinin ekonomik planlama bakanıHaiman El Troudi benden izlenecek ekonomi politikalarına ilişkin tavsiyelerde bulunmamı istediğinde, Michael Lebowitz ile birlikte Caracas’ta Michel’in de katılmayı kabul ettiği bir seminer düzenlemiştim. Dört gün süren seminerde, ekonominin gerçek durumuna dair bir dizi ilk ağızdan tanıklığı dinlemiş ve bunlardan yola çıkarak izlenen politikada bir dönüm noktası oluşturacak öneriler geliştirmeye çalışmıştık. Özellikle işçi denetimi uygulaması yoluyla, kadın erkek emekçilerin çok daha fazla katılımını içeren bir değişime ihtiyaç vardı. Ayrıca ücretleri artırmak, konutları iyileştirmek, borcun denetimini yapmak, kamu sektörünü güçlendirmek, tarım politikasında, enerji politikasında ciddi iyileştirmeler yapmak, Güney Bankasının kuruluşunu hızlandırmak gerekiyordu. Bu seminere Michel Husson dışında, Arjantin’den Claudio Katz, Eduardo Lucita ve Jorge Marchini, Kolombiya’dan Daniel Libreros, Şili’den Orlando Caputo, Birleşik Devletler’den Marc Weisbrot gibi yoldaşlar da katılmıştı. Neticede tavsiyelerimiz dikkate alınmadı.

Michel Husson, analitik ve savunuculuk becerilerini, gayrimeşru borçlarla mücadele (aşağıya bakınız) veya işsizlikle mücadele için çalışma saatlerinin genel olarak azaltılması gibi büyük savaşların hizmetine sunmuştu. Çalışma zamanının azaltılması meselesi üzerine çok sayıda kitap, broşür, onlarca makale yayımlamış, Fransa’da ve yurtdışında birçok gösteriye katılmış, 1990’lı yıllarda İşsizliğe Karşı Avrupa Yürüyüşleri gibi uluslararası koalisyonlarda faal olmuş ve Fransa’da İşsizliğe Karşı Birlikte Hareket Etmek’in kuruluşunda yer almıştı.

Michel Husson’un Gayrimeşru Borçlarla Mücadeleye Katılımı

Michel Husson Üçüncü Dünya borcunun iptali için yürütülen kampanyaya 1989’da özellikle borcun iptali için Bastille Çağrısı’nı yapan kolektife destekte etkin biçimde yer alarak hemen katılmıştı. Söz konusu kolektif François Mitterrand tarafından Fransız Devrimi’nin 200. yıldönümü vesilesiyle Paris’te düzenlenen G7 toplantısına bir karşı-zirve düzenlemişti. Husson’un CADTM yanında çok faal hâle gelişi bunun akabinde olmuştu. Michel Husson 2008 krizinden sonra Fransa’da ATTAC ile CADTM inisiyatifiyle 2011’de çok sayıda örgütün desteğiyle başlatılan borcun yurttaş denetimi kolektiflerinde (CAC) yer almıştı. CAC’nin Fransa’nın kamu borcu üzerine araştırmasının kaleme alınmasına temel bir katkı sunmuştu: “Borcu ne yapmalı? Fransa’nın kamu borcunun bir denetimi”. Rapor kamu borcunun %59’unun gayrimeşru olduğunu ortaya koyuyordu.

2015’te Yunan Parlamento Başkanı, benim de bilim koordinatörü olarak sorumlusu olma fırsatını bulduğum Borca Dair Hakikat Komisyonunu kurduğunda, Michel Husson komisyonda yer almayı kabul etmişti. Tıpkı bu komisyon üyesi diğer 11 yabancı ve bir düzine Yunan gibi bunu tamamen gönüllü olarak yapmıştı. 2015 Nisan başıyla Haziran sonu arasında, komisyon çalışmalarına katılmak üzere düzenli olarak Atina’ya gelmişti. Aslında onu üye olmaya ikna etmek kolay olmamıştı zira bana dışarıdan ve uzaktan katılmasının pekâlâ mümkün olduğunu söylüyordu. Kolektif tartışmalara doğrudan katılmasının bir başarı ve kalite etkeni oluşturacağını söyleyerek çok ısrar etmem gerekmişti. Üye olmayı bir kez kabul ettiğinde en faal üyelerden biri olmuştu. Bunun o dönemde en iyi kolektif çalışma deneyimlerinden biri olduğuna eminim. O da sonradan bunu bana söylemişti. Fransa’daki siyasi gelişmelerden dolayı oldukça kederli ve kırgın bir hâle gelmişken, Yunanistan’daki Komisyonun çalışmalarına katılarak yeniden gerçek bir coşkuya kavuşmuştu. Özellikle o zamanki Yunan Parlamento Başkanı Zoé Kostantopoulou onu bir sunuş konuşması yapmak üzere Yunan parlamentosunun bir toplantı salonunda kürsüye davet ettiğinde, sözlerine İngilizce başlayıp, dudağında küçük bir gülümsemeyle dinleyicilere İngilizceye hakimiyetinin Yunan borcu kadar tiksindirici olduğunu söylediğindeki neşesi ve mizahı buna tanıklık edebilirdi. Michel Husson komisyon raporunun yazılmasına katılmıştı. Rapor Yunan Hükümetine Troyka tarafından talep edilen borcun (yani Yunan borcunun %85’inin) tamamının ödenmesine son verilmesini tavsiye ediyordu çünkü bizler bu borcun tiksindirici, yasadışı, gayrimeşru ve katlanılmaz olduğunu düşünüyorduk. Ben bu raporu 17-18 Haziran 2015’te Yunan Parlamentosuna ve Hükümetine sunduğumda Michel de oradaydı. Hükümet Temmuz başında Troykaya tamamen teslim olduğunda, Başbakan, Parlamento Başkanının karşı çıkmasına rağmen komisyonun çalışmalarına son verilmesi kararını verdi. 2015 Eylül’ünde, Alexis Tsipras’ın muhalefetine rağmen, Yunan Parlamento Başkanının davetiyle yeniden Atina’da toplandığımızda, Michel ek raporun bir bölümünü kaleme almış ve raporun sunucularından biri olmuştu. Konuşmasının videosunu izlerseniz ironiyle başladığını ama hızla son derece isabetli bir çözümlemeye geçtiğini göreceksiniz.

Michel Husson politik iktisat eleştirisi çalışmasını son yıllarda özellikle A l’Encontre web sitesi ile iş birliği hâlinde sürdürüyordu. Birçok makalede onun kişiliğinin bir bölümünü çok iyi yansıtan mizah unsurları bulunur; özellikle de onun “ekonomi bilimi” arkasına gizlenen Tartuffeleri (iki yüzlü ruhban) ve düzenbazları saklandıkları delikten çıkarma istencini… Örneğin onun “Akademik bir makale okuduğunuzda, o makalenin itimada değer olmama ihtimali yüzde ellidir!” başlıklı makalesini okumak, tekrar okumak gerekir.

Onun düşüncesinin isabetliliğinin son bir örneğini 2020’de Alain Bihr ile birlikte kaleme aldıkları Thomas Piketty: Sermayenin Aldatıcı Bir Eleştirisi (Thomas Piketty : Une critique illusoire du capital) başlıklı kitapta bulmak mümkündür. İki yazar bu kitapta yalnızca kapitalizmin radikal bir eleştirisini değil ama aynı zamanda aldatıcı sahte eleştirilerin de radikal eleştirisini yapmanın yerindeliğini ve zorunluluğunu ortaya koymaktadırlar.

Michel Husson “Biden: Mucize mi Serap mı?” başlığıyla çıkan son makalelerinden birinde Joe Biden’ın ekonomik ve sosyal politikasının gerçek kapsamını sorgular. Mutlaka okunmalı.

Çeviri: Osman S. Binatlı

Kaynak: https://www.cadtm.org/Michel-Husson-un-militant-qui-fait-de-l-economie-et-un-economiste-qui-s-engage

Dostumuz, Yoldaşımız Michel Husson – Henri Wilno

Hiç kuşkusuz günümüzün en parlak Fransız Marksist iktisatçılarından olup, çalışmalarını sarsılmaz bir dünyayı değiştirme iradesinden hiçbir zaman ayırmamış olan Michel Husson’un vefatını şaşkınlık ve üzüntüyle öğrendik. Michel barikattaki safını yirminci yaşına yakın (1949 doğumluydu) seçmiş, o günden beri de barikatı terk etmemişti. Ayrıca, kendisini de alaya almaktan sakınmayan keskin bir mizah duygusuna sahipti.

Michel, Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) “Maliye Bakanlığı” hücresinin temel direklerinden biri, özellikle de örgütün iktisat çalışma grubunun merkezi bir unsuruydu. Politik iktisat eğitimlerinin sorumluluğunu almak için… ama aynı zamanda inisiyatifler ve gösteriler için her zaman göreve hazırdı. LCR’den 2007’de ayrıldı. NPA’ya (Yeni Antikapitalist Parti) hiçbir zaman üye olmasa da yayınlarımıza ve IV. Enternasyonal yayınlarına söyleşiler vermeyi, makaleler yazmayı sorunsuz kabul ediyordu. Michel, alternatif küreselleşmeci harekette, ATTAC’da ve onun bilim kurulunda yer almayı tercih etmişti.

İktisatçı ve istatistikçi olarak, hem büyük bir iktisat tarihi bilgisine, hem de istatistik serileri ve ekonometrinin araçlarını kolaylıkla kullanma becerisine sahipti. Kabul görmüş yetkinliğine rağmen, (bol kartvizitli düzen dalkavuğu Alain Minc’in ifadesini kullanacak olursak) iktisadi “akıl dairesine” neredeyse her zaman bir tür marjinal yabancı olarak kaldı. Gerçekten de Michel kanaatlerini gizlemiyordu; çalışma zamanının azaltılması gibi konular üzerinde çalışıyor, neoliberal iktisatçıların teorik ve ampirik temelsiz iddialarını gerekçelendirilmiş tarzda ortaya çıkarıyordu.

Michel’e göre Marksist iktisatçılar Kapital’in 1. Cildini güncelleştirilmiş tarzda tekrarlamakla yetinmemeli, güncel kapitalizmin gerçekliğini, eldeki istatistik verileri kullanarak, Marksist olmayan iktisatçıların çalışmalarını göz ardı etmeyerek araştırma zahmetine katlanmalıydı. Bununla birlikte, Michel sınıflar mücadelesini hiçbir zaman iktisadi mekanizmaların “kıyısında” tali bir gerçeklik olarak görmedi, onu hep bu mekanizmaların merkezinde tuttu.

Çok sayıda kitabın yazarıydı, başka birçoğuna da katkıda bulundu. Bunun yanı sıra, kendi internet sitesinde (http://hussonet.free.fr/ ) erişilebilecek önemli sayıda makale üretti. Yıllardır başlıca kapitalist ekonomilerdeki üretkenlik düşüşüne ve bunun sonucuna yani gitgide gerici hâle gelen bir iktisadi ve toplumsal sisteme dikkat çekmekteydi.

Michel’i yalnızca kişi olarak değil, aynı zamanda yayınlarını bakış açımızı netleştirmek için takip ettiğimiz bir düşünür olarak da özleyeceğiz. Ani kaybı nedeniyle NPA ailesi olarak tüm yakınlarına en derin dayanışma duygularımızı iletiriz.

19 Temmuz 2021

Çeviri: Osman Binatlı

Küba’daki Halk Gösterileri ve Emperyalist Saldırılar Hakkında- IV. Enternasyonal

– Küba’ya yönelik emperyalist ekonomik ablukayı derhal sonlandırın!

– Özgür ve bağımsız bir Küba için

– Küba’ya emperyalist müdahale son bulsun!

– Küba’da sosyalist demokrasi için!

Trump’ın Küba’yı terörist ülkeler listesine eklemesinden bu yana ABD’den adaya yapılan havalelerin kesilmesiyle yaşanan ve pandemi ile birlikte turizmden elde edilen gelir kaybının ağırlaştırdığı muazzam yokluk sebebiyle 11 Temmuz’da protestolara tanık olduk.

Bu durum, herhangi bir uluslararası destek olmaksızın tükettiğinin büyük bir kısmını ithal etmek zorunda olan bir adada gerçekleşiyor (Venezuela’nın içinden geçtiği büyük zorluklar Küba’yı da olumsuz etkiledi); bu bazı açılardan “özel dönemin” en kötü zamanlarını andırıyor. Bu abluka, Küba’nın pandemi sürecinde diğer ülkelere yaptığı yardımlara rağmen, Kübalılar için Covid-19 aşılarının üretimini de sekteye uğratıyor.

Bu durum, adada kökü derinlerde olan bir rahatsızlıkla daha da ağırlaşıyor: Hükümet yabancı yatırımları çekmeye çalışırken, toplumsal ayrımlar son otuz yılda büyük ölçüde arttı; turizm sektörü gelişti ve ücretli işçi çalıştıran özel girişimin büyümesine izin verildi. Mal kıtlığı koşullarında ABD dolarına eşitsiz erişim, eşitsizlikleri daha da artırdı; yine de bu eşitsizlikler, Çin, Vietnam ve eski Doğu Avrupa Bloğu gibi kapitalizmi yeniden inşa eden ülkelerden çok daha düşük kaldı. Küba’da ücretli emeği sömürebilecek büyük bir yerel kapitalist sektör gelişmedi. Yerel kapitalist sektör kesinlikle büyümekte; ancak yukarıda adı geçen ülkeler düzeyinde değil. Anayasada yapılan 2019 değişiklikleri, kapitalist sektörün serbest gelişiminin önünde hâlâ yasal engeller olduğunu, özellikle de istihdam edebileceği ücretlilerin sayısı üzerindeki sınırlamayı açıkça ortaya koydu.

Artan eşitsizliğin endişe verici etkisi, abluka ve nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için yerli üretimdeki artışın yanı sıra, örneğin LGBTQI+ haklarının tam olarak tanınmasını sınırlamak için hükümete baskı uygulayan evanjelik mezheplerin gelişmesi de söz konusu.

Bunun yanı sıra küresel sosyal ağlarla yakından ilişkili olan yeni kuşakların etkinliğinden de söz etmek gerek; ayrıca bu kuşakların bünyesinde doğan, kendisini devrimin mirasıyla herhangi bir şekilde ilgili hissetmeyen yeni nesil sanatçılar mevcut. 1960’ların ve 70’lerin devrimci sürecine doğrudan katılmış olan önceki neslin önemli bir kısmı da ölüyor.

Bu karışım, hükümetin kıtlığın kısa vadeli etkilerini hafifletmek için çok az manevra alanına sahip olduğu ve yeni nesilleri yeniden bir araya getirecek demokratik bir karar alma sürecini başlatmaya karşı büyük bir direniş gösterdiği bir bağlamda patlak veriyor. (2018-1019’daki kurucu süreç bu yönde bir girişimdi, ancak açıkça yetersiz kaldı.) Hükümet, bürokratik yöntemleri tercih ediyor, işçilerin katılımını artırmak için, bilhassa işletmelerde işçilerin, toplumda yurttaşların denetim gücünün geliştirilmesi için hiçbir çaba göstermiyor.

Bu durum, protestoları durdurmak ve yaz mevsiminde en azından turizm gelirlerinin bir kısmını geri kazanmaya çalışmak için baskıdan medet umulmasını ve hükümete sadık kalan sektörlerin seferber edilmesini açıklıyor; böylece halktaki hoşnutsuzlukla bazı yönlerden mücadele etmek için de alan açılmış olacak. Doğudan batıya ülke genelinde bir düzineden fazla şehri etkileyen protesto dalgasının ardından, Başkan Miguel Díaz Canel’in 11 Temmuz Pazar günü yaptığı konuşma, mevcut duruma yeterli bir cevap değil. Díaz Canel, göstericilerin büyük bir bölümünün zor yaşam koşullarından endişe duyduğunu kabul etse de duruma ilişkin herhangi bir özeleştiri yapmadı ve yalnızca açıkça ABD müdahalesini savunan ve kınanması gereken karşıdevrimci kesimin manipülasyonlarını vurguladı. Hükümetin devrimcilere yönelik olarak karşıdevrimcilerin tehditlerine karşı sokaklarda seferber olma çağrısı, çatışmaları kışkırtma ve baskıyı artırma riski taşıyor.

Küba’daki protestoları, son olarak Kolombiya’da ve 2019’da Ekvador ve Şili’de yükselen halk hareketi gibi, pandemi ve ultra-liberal tedbirlerle ağırlaşan yüksek yaşam maliyetlerinin farklı motivasyonlarla sosyal patlamalara sebep olduğu diğer Latin Amerika ülkelerinde olanlardan ayıramayız. Şüphesiz pandemi, uluslararası düzeyde ve özellikle Latin Amerika’da, sosyal dışlanmayı derinleştirerek ve eşitsizlikleri artırarak tüm toplumsal çelişkileri ağırlaştırdı. Pek çok açıdan örnek teşkil eden sağlık hizmetlerine rağmen Küba, küresel krizin ve pandeminin en çarpık ekonomik ve toplumsal etkilerinden kaçamıyor. Ancak Latin Amerika’da yükselen toplumsal direnişler, emperyalizmin bölgeye yönelik ekonomik ve siyasi planlarına karşı çıkarak, Küba’ya yönelik tecridin kırılması ve siyasi bağımsızlığının korunması amacına da hizmet ediyor.

Ne yazık ki solun önemli kesimleri Küba’daki durum, siyasi sistemde yaşanan bozulma ve genç nesillerin umutsuzluğu hakkında eleştirel bir analiz yapmıyor. Aksine, birçok ülkede, her şeyin emperyalizmin bir komplosu olarak görüldüğü, halk ayaklanmasının meşruiyetinin tanınmadığı ve yalnızca “emperyalizmin ajanlarına” atfedildiği, eleştiriye kapalı bir yaklaşıma tanık oluyoruz. Emperyalizmin, giderek sarsılan bir dünyanın farklı uluslararası çatışmalarında, özellikle de tüm bölge için bağımsız direnişin örneği olan bir ülkede, toplumsal protestoların anlamını kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaya çalıştığı açık… Bunu sosyal ağlardaki yoğun kampanyalarla toplumsal hoşnutsuzluğu dışarıdan yönlendirmeye ve Küba hükümetinin devrilmesine kanalize etmeye çalışarak gün geçtikçe daha fazla yaptığı da açık. Ancak bu olanların tamamen büyük güçlerin müdahalesinin ürünü olduğunu söylemek, karmaşık ve çelişkili gerçeklikten çok uzak. Ayrıca bu yaklaşım, sanki olup biten her şey halkın asla davet edilmediği, kendi çıkarlarını tanımayan ve savunamayan çocuklar olarak kabul edildiği bir satranç oyunuymuş gibi, halk kesimlerinin toplumsal çatışmalara katılımını göz ardı ediyor.

Durum karmaşık ve çelişkili olsa da, başından beri Küba Devrimi’ni koşulsuz olarak destekleyen Dördüncü Enternasyonal’den bizler, bazı temel fikirleri savunuyoruz:

-Öncelikle Küba halkının maruz kaldığı hukuk ve insanlık dışı ablukayı kınıyor ve buna bir an önce son verilmesini talep ediyoruz.

– Adanın maruz kaldığı temel ürün sıkıntısı hafifletmek ve ABD’nin emrettiği ablukaya karşı çıkmak için dayanışma seferberliği çağrısında bulunuyoruz.

-Biden yönetiminin Küba’yı terörü barındıran ve destekleyen ülkeler listesinden çıkarmasını talep ediyoruz; bu, ülkenin ekonomik sıkıntısını hafifletmek için hayati. Biden’ın ülke dışındaki Küba aşırı sağını ve en gerici Cumhuriyetçi kesimleri cesaretlendirmeye çalıştığı müdahale tehditlerini reddediyoruz.

– Uluslararası ana akım medyanın tüm Küba halkının hükümete karşı ayaklandığı ve hükümetin büyük bir gaddarlıkla karşılık vereceği şeklindeki yalan kampanyasını kınıyoruz; aynı ana akım medya 2018-2019’da Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinde, 2020’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Black Lives Matter protestolarında, 2021’de Kolombiya’da uygulanan çok daha şiddetli ve halk karşıtı baskı biçimlerine gözlerini kapadı ve bunlar uzun bir listeden sadece birkaç örnek.

– Küba yetkililerinin, Devrim’in Latin Amerika ve dünya halkları için bir örnek olmaktan uzaklaşmasının önüne geçmenin tek yolu olan demokratik protesto hakkına, bağımsız toplumsal hareketlerin, siyasi çoğulculuğun ve demokratik tartışmanın gelişmesine saygı duymasını talep ediyoruz.

– Güç istismarının durdurulması ve istismar sorumlularının adalet önüne çıkarılması için, gözaltı ve baskı koşulları gerçeğini ortaya çıkarılması çağrısında bulunuyoruz.

– 11 Temmuz gösterilerinde başkalarının hayatını tehdit eden eylemlerde bulunmamış olan bütün tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

– İşçilerin gerçek demokratik halk katılımıyla adanın kaderini tayin ettiği, bağımsız bir Küba’yı savunuyoruz. Sosyalist ve demokratik bir Küba için.

21 Temmuz 2021

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu

Çeviri: Sanem Öztürk

Görsem: Yerson Olivares – unsplash.com