İmdat Freni

Gündem

Kürtler ve Suriye Rejimi- Gilbert Achcar

Suriye’nin kuzeyinde – özellikle Fırat’ın doğusunda – yaşanan son gelişmeler, hem Kürtlerin durumu hem de Suriye’nin genel gidişatı açısından son derece ağır sonuçlar barındırıyor. Bu sonuçları, Kürt meselesiyle başlayarak ele alalım.

Suriye’nin kuzeydoğusundaki Özerk Yönetim, bugüne kadar kontrol ettiği toprakların önemli bir bölümünü kaybetmiş olarak artık kritik bir açmazın içinde bulunuyor. Bu kayıplar, Halep gibi büyük ölçüde Arap bölgeler içinde yer alan ağırlıklı olarak Kürt yerleşimlerini kapsadığı gibi, Fırat’ın doğusundaki ağırlıklı olarak Arap bölgeleri, özellikle Rakka ve Deyr ez-Zor’u da içermektedir. Bu gerilemenin başlıca nedeni, Trump yönetiminin, Washington’un on yılı aşkın bir süredir IŞİD’e karşı mücadelede Suriye’nin Kürt güçleriyle kurmuş olduğu ittifakı terk etmesidir. Trump yönetiminin bölgedeki temsilcisi Tom Barrack, bu Kürt güçlerinin Washington açısından taşıdığı faydanın “büyük ölçüde sona erdiğini” alaycı bir dille ilan etmiştir.

Kürt ulusal hareketi, bir kez daha, tarihsel olarak güvenilmezliği defalarca kanıtlanmış bir müttefike bağımlılığın bedelini ödemektedir. 1970’lerin başında, Irak’ın kuzeyindeki Kürt hareketi, Barzani ailesinin önderliğinde, Baas rejimine karşı İran Şahı’nın desteğine bel bağlamıştı. Bu kumar, Şah’ın Bağdat’la yaptığı bir anlaşma yoluyla kendi hedeflerine ulaştıktan sonra hareketi sırtından bıçaklamasıyla felaketle sonuçlandı. Kürt hareketini Irak’la olan hesaplaşmasında bir koz olarak kullandıktan sonra, amaçlarına ulaştığında ondan kurtuldu. 1990’lardan bu yana ise Barzani ailesi, Kürt halkının bir başka amansız düşmanı olan Türk devletiyle ittifak kurmuş durumdadır. Türkiye ve müttefiklerine karşı Suriye’nin kuzeydoğusunda Demokratik Birlik Partisi (PYD) öncülüğündeki güçleri desteklemedikleri gibi, Irak’ın kuzeyinde tekrarlanan Türk askeri müdahaleleri karşısında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) güçlerini de desteklememektedirler. Aksine, Ankara’nın onayıyla Suriye’nin kuzeyine kendi nüfuzlarını yaymaya çalışmaktadırlar.

PYD ise, ilan ettiği ilkelerle fiili uygulamaları arasındaki çelişkinin sonuçlarını bizzat yaşamakta. Parti, Türkiye’de tutuklu bulunan liderinin savunduğu ve daha sonra örgütü PKK tarafından da benimsenen anarşist fikirlere bağlılığını iddia etmesine rağmen, Fırat’ın doğusunda ABD desteğiyle ele geçirdiği Arap çoğunluklu bölgelerde gerçek anlamda demokratik bir özyönetim kuramadı. Yerel toplulukları güçlendirmek yerine, otoritesini Arap nüfus tarafından yaygın biçimde Kürt milliyetçi bir tahakküm olarak algılanan bir biçimde dayatmıştır. PYD’ye bağlı güçlerin bu bölgelerde hızla çökmesinin nedeni de budur: yerel Arap aşiretleri, Washington’un desteğini Kürt hareketinden çekip Suriye hükümetine yöneltmesiyle birlikte, yeni Şam rejimi altında Suriye devletine yeniden entegre olmayı tercih etti. Eğer bu bölgelerdeki Arap çoğunluk gerçek bir demokratik özyönetim deneyimi yaşamış olsaydı, merkezi otoriteyi yeniden dayatmak amacıyla Şam merkezli bir rejimin bunu ortadan kaldırma girişimine karşı onu savunmaya kuşkusuz hazır olurlardı.

Suriye’deki genel duruma bakıldığında, son gelişmeleri izleyen hiçbir gözlemcinin, yeni Suriye rejiminin kuzeyde Kürtlerin kontrolündeki bölgelere yönelik tutumu ile güneyde İsrail işgali ve işgal altındaki Golan Tepeleri’ne komşu Dürzi çoğunluklu bölgeye karşı sergilediği tavır arasındaki çarpıcı karşıtlığı fark etmemesi mümkün değil. Bu karşıtlık, Filistin direnişi ile Lübnan Ulusal Hareketi’nin 1976’da, Hafız Esad rejiminin Washington’un onayıyla onları ezmek ve Lübnan üzerindeki Şam kontrolünü genişletmek amacıyla gerçekleştirdiği acımasız müdahalenin ardından yükselttikleri sloganı hatırlatmaktadır: “Lübnan’da bir aslan [Arapça ‘asad’], Golan’da bir tavşan.” Benzer bir tanımlama, Ahmed Şaraa rejiminin davranışlarını da isabetle ifade eder: kuzeyde Kürtlere karşı bir aslan gibi davranırken, yarım yüzyıla yakın bir süredir Suriye topraklarının stratejik bir bölümünü işgal altında tutmasına rağmen Siyonist devletle uzlaşmacı bir tutum sergilemekte, hatta onunla güvenlik düzenlemeleri dahi yapmakta.

Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ), Suriye devlet toprakları üzerindeki kontrolünü pekiştirme sürecinde izlediği gayri demokratik politikalara dair ne söylenirse söylensin – ki bunlar daha önce ele alınmıştı (bkz. “Suriye: Bulanık Sularda Balık Avlamak”, 6 Mayıs 2025) – yeni rejimin çıkarları açısından temel bir ayrım yine de mevcuttur. Bir yanda, Suriye devleti için hayati bir gelir kaynağı olan petrol sahalarıyla birlikte Fırat’ın doğusundaki Arap çoğunluklu bölgeler üzerinde otoritesini genişletmek; diğer yanda ise, insan hayatı ve kaynaklar açısından son derece yüksek bir bedel gerektiren ve Şam’daki yeni rejime hiçbir gerçek fayda sağlamayan, kuzeydeki Kürt çoğunluklu bölgelere karşı kampanyasını sürdürmek.

Bu durum açık bir soruyu gündeme getirmektedir: HTŞ, kendisinin – ülkenin çıkarlarını bir kenara bırakalım – çok daha acil siyasi ve ekonomik önceliklerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, neden ihtiyaç duymadığı bir savaşı sürdürmektedir? Yanıt son derece açıktır: Türk devletinin çıkarları. Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt özerkliği, Türkiye açısından, bizzat Türkiye devletiyle içeriden mücadele eden Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle bağlantısı nedeniyle bir sorundur. Bu, bir Suriye meselesi değildir ve olmamalıdır. Yeni Şam rejiminin bu çatışmaya dâhil olması, Esad rejiminin İran–Rusya eksenine bağımlı olması gibi, Türkiye–ABD ittifakına tâbi olmasının bir başka tezahüründen ibaret. Tüm bu dinamiğin asıl kazananı ise, bölgesel gücü benzeri görülmemiş ölçüde artmış olan Siyonist hükümettir.

27 Ocak 2026’da Al-Quds al-Arabi’de yayımlanan Arapça özgün metinden İngilizceye çevrilmiştir. Kaynak belirtilmek kaydıyla yeniden yayımlanabilir veya başka dillere çevrilebilir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Sosyalistler Şehirleri Nasıl Yönetebilir – Mamdani Bize Yolu Gösterecek mi? – Iain Bruce

Zohran Mamdani’nin New York Belediye Başkanı seçilmesi, ABD içinde ve dışındaki solun özgüveni için çok ihtiyaç duyulan bir moral destek sağladı. Ayrıca, yerel yönetimlere ve nihayetinde ulusal yönetimlere seçilen sosyalistlerin karşı karşıya olduğu stratejik seçimler hakkındaki tartışmayı da yeniden alevlendirdi. ABD’nin sol dergisi Jacobin‘in yıl sonu özel sayısı; 20. yüzyılın ilk yarısındaki Kızıl Viyana ve Milwaukee’nin “kanalizasyon sosyalistleri”nden, faşizmin yenilgisinden sonra İtalya ve Fransa’da komünistlerin yönettiği şehirler ve 1980’lerde Ken Livingstone’un Büyük Londra Konseyi’ne kadar, tam anlamıyla Thames Nehri’nin karşı kıyısında, o dönemde aşırı sağcı Margaret Thatcher’ın hükümetine karşı duran Greater London Council‘ı ele aldı.

Glasgow’da ve ülke genelinde gerçek bir sosyalist alternatif olarak Your Party Scotland‘ı kurmaya çalışırken, biz de bu tartışmaları ciddiye almalıyız.

Tartışmaya en düşündürücü katkılardan biri, Latin Amerika ve başka yerlerdeki katılımcı demokrasi deneyimlerinden yola çıkarak; belediye başkanı olarak işçi sınıfını güçlendiren, tabandan gelen bir siyasi kültür oluşturmak için “Zohran’ın Halk Meclisleri Oluşturması Gerektiğini” savunuyor[1]. Bu makalede, Venezuela ve Bolivya’daki sosyal hareketlerle çok sayıda çalışma yapmış olan Gabriel Hetland ve Jacobin dergisinin editörü Bhaskar Sunkara, bu tür meclislerle yönetmenin olumlu yanlarına dikkat çekiyor. Kısa vadede, bu tür meclisler, sosyal tabanın harekete geçmeye devam etmesini sağlar. Bu, düşmanca elitler ve prosedürel engellerle kuşatılmış ve temel, acil, “uygun fiyatlı” politikalarını uygulamaya koyma girişimlerini engelleyen ilerici bir yönetimi sürdürmek için hayati önem taşır. Konut ve ulaşım, çocuk bakımı ve gıda fiyatları konusunda verilen bu mücadeleler sürecinde, yeni iktidar yapıları da oluşmaya başlar ve “işçilerin hayatlarını şekillendiren kararları kolektif olarak belirleme kapasiteleri” artar ve “kapitalizmin ötesinde bir toplumun temelleri atılır.”

Kristal küreye ihtiyaç duymadan, Glasgow Belediye Meclisi’ndeki ve Holyrood’daki sosyalist yönetimin, İskoçya’da Reform Partisi’nin ele geçirdiği yaşam maliyeti gündemini geri kazanmaya çalışırken veya Westminster’daki aşırı sağcı Reform hükümetiyle yüzleşirken, aynı engellerle karşılaşacağı ve benzer çözümlere ihtiyaç duyacağı kolayca anlaşılabilir.

Hetland ve Sunkara’nın açıkça belirttiği gibi, meclislerin veya diğer kitlesel, katılımcı demokrasi biçimlerinin temel amacı, yönetilenler ile hükümetleri arasındaki ilişkiyi değiştirmek ve iktidarı yeniden yönetilenlere devretmektir. Bunun alabileceği biçimler büyük ölçüde değişebilir. Latin Amerika içinde bile, 1990’larda ve 2000’lerin başında Brezilya’nın Porto Alegre kentinde uygulanan ilk katılımcı bütçeler (KB’ler) – burada en başarılı örneklerden biri olarak gösterilmektedir – Venezuela’da geliştirilen komün konseyleri ve komünlerden veya birkaç yıl sonra Bolivya’da kullanılan daha geçici meclislerden çok farklıydı. Daha geniş bir devrimci sürecin parçası olmasa da, Porto Alegre’deki yetkilerin kapsamı aslında çok daha genişti.

Bu kadar uzaktan, New York şehrinde tam olarak neyin en iyi sonuç vereceği konusunda bir fikirde bulunmak aptalca olur. Bu yazarların da belirttiği gibi, daha önemli olan temel ilkeleri belirlemektir. Belirli bir meclis demokrasisi biçiminin iktidar ilişkilerini etkili bir şekilde değiştirebileceğini ve farklı bir toplum türüne giden olası yolları gerçekten açabileceğini veya açmak isteyip istemediğini belirleyecek olan bu ilkelerdir.

Sorun şu ki, tespit ettikleri ilkeler oldukça zayıf ve insanı bambaşka bir yöne sürükleyebilir. Bu bir kavram oyunu (semantik tartışma) değil: “kararları etkilemek” ile egemen iktidarı kullanmak arasındaki fark, talep edenlerle yönetenler arasındaki farktır; danışma tiyatrosu ile işçilerin öz-yönetiminin embriyosu arasındaki farktır. Bu ilkeler, Porto Alegre’nin katılımcı bütçeleme sisteminin kurucuları tarafından benimsenen dört temel ilkeden önemli ölçüde daha zayıftır. Örneğin, Hetland ve Sunkara, sıradan insanların “hayatlarını şekillendiren kararları etkilemek için gerçek ve anlamlı fırsatlara” sahip olduklarından bahsediyor ve bunu, yalnızca danışma amaçlı olan birçok katılım uygulamasına karşı sinizm besleyen “etkisi olmayan katılım” ile karşılaştırıyor. Bu ayrım önemlidir, çünkü katılımcı bütçelemenin daha sonraki birçok versiyonu, gerçek bir gücü olmayan danışmalardan ibaretti.

Ancak Porto Alegre’nin orijinal versiyonu daha da güçlüydü. İkinci ve üçüncü temel ilkeleri şunlardı: (2) KB’nin egemen karar verme yetkisi olmalı ve (3) bütçenin sadece bir kısmını değil, bütçenin tamamını tartışmalı. Bu, kararları “etkilemek”ten çok daha fazlası gibi görünüyor.

Porto Alegre’nin temel ilkelerinin ilki, (1) KB’nin doğrudan ve evrensel katılım temelinde olması gerektiğiydi. Temel yapı taşı, tüm vatandaşların katılabileceği kitlesel yerel meclislerdi (bu aşamada süreçte temsilciler yoktu ve elbette rastgele seçim veya kura çekimi yapan algoritmalar da yoktu) ve burada vatandaşlar ana öncelikleri tartışıp karara bağlayabiliyorlardı. Seçilmiş bir KB Konseyi daha sonra ayrıntıları belirliyordu. Bu, Hetland ve Sunkara’nın “anlamlı müzakereleri teşvik etmek” için alanlar yaratmaktan bahsettikleri ikinci ilkeyle kısmen örtüşüyor. Haklı olarak belirttikleri gibi, “elit olmayanlar bu şekilde kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar” ve işçi sınıfı topluluklarını, genellikle onları ayıran ırk, cinsiyet ve dil ayrımlarının ötesinde bir araya getiriyorlar. Bu, kolektif eylemin özüdür ve kapitalist toplumlarımızın çoğunun temelini oluşturan izolasyon ve atomizasyonu altüst eder.

Porto Alegre’nin dördüncü ilkesi, (4) KB sürecinin kendi kendini düzenlemesi gerektiğiydi. Sürecin şekli, prosedürleri ve kuralları başka kimse tarafından belirlenmeyecek veya başka bir kurum tarafından yasalarla düzenlenmeyecekti. Meclisler ve seçilmiş konseyleri kuralları belirleyecek ve gerektiğinde bunları değiştirmeye devam edecekti. Bu temel özerklik ile yazarlarımızın yeni Mamdani yönetimi için önerdiği üçüncü ilke arasında en azından potansiyel bir çelişki var. Yazarlar, katılımcı alanın güven ve siyasi deneyim eşitsizliklerini yeniden üretmesini veya mevcut aktivistlerin hakimiyetine girmesini önlemek için “kasıtlı bir tasarım”a ihtiyaç olduğunu belirtmektedir.

Bunlar, Your Party’yi başlatma sürecimizde dikkatimizi çeken konulardır. Elbette, çoğu kişi, fiziksel erişilebilirlik, çocuk bakımı, prosedürler, dil, üslup vb. konularında siyasi alanları – bu durumda katılımcı demokrasinin meclislerini – olabildiğince erişilebilir hale getirmek için adımlar atmanın önemine katılacaktır. Sorun, bu ihtiyaçların, kim tarafından belirlendiği tam olarak bilinmeyen kriterlere göre başka bir yerde hazırlanan “bilinçli tasarım”ı meşrulaştırmak için de kullanılmış olmasıdır. Bu da, temsil edici örneklemleri, kura çekimini ve dijital referandumları şekillendiren algoritmalara yönelik şüpheleri beraberinde getirir. Kökleri daha çok pazarlama ve yönetim çalışmalarında bulunan bu tür araçlar, güç ilişkilerini tersine çevirebilecek tek yol olan kolektif eylemi teşvik etmekten ziyade, bireylerin hâkim izolasyonunu yeniden üretme eğilimindedir.

Porto Alegre deneyimini “icat eden” çekirdek grubun çoğunun kendilerini devrimci sosyalistler olarak gördüklerini hatırlamakta fayda var. Onlar, o zamanlar Dördüncü Enternasyonal’in Brezilya Seksiyonu olan, İşçi Partisi (PT) içindeki Democracia Socialista akımının üyeleriydiler. Aniden orta büyüklükte bir eyalet başkentinin belediye başkanlığı görevine geldiklerinde, bunu “kapitalist devleti devrimci bir şekilde yıkmak için nasıl kullanabileceklerini” kendilerine sordular. Ve ilham almak için ilk başvurduklar deneyim Paris Komünü oldu.

Katılımcı bütçe ve daha geniş anlamda doğrudan, meclis temelli demokrasi kavramları bu düşünceyle geliştirildi. Fransa’daki bir düşünce arkadaşları olan Catherine Samary’nin daha sonra ifade ettiği gibi, katılımcı demokrasi, burjuva devletinin mevcut yapılarına sürekli olarak meydan okursa devrimci olabilir. Eğer onlara meydan okumayı bırakırsa, sadece mevcut temsili demokrasinin süreçlerini tamamlar veya “genişletirse”, sadece reformist hale gelir ve radikal değişimin önünde bir engel olarak ve aslında statükonun bir dayanağı olarak kolayca kullanılır.

Yerel konseyin “toplum katılımı” oturumuna katılmış olan herkes bunun nereye varacağını bilir: Flip chart’lara yapıştırılmış notlar, boyunlarında kartlarla kolaylaştırıcılar ve aylar önce yetkililer tarafından kararlaştırılmış sonuçlar, şimdi de sizin katkılarınıza ciddiyetle başını sallayan görevliler. Bu nedenle, Porto Alegre’de erken dönemdeki radikal katılımcı bütçenin başarısından kısa bir süre sonra, Dünya Bankası, Küresel Güney’de “iyi yönetişim”in bir ayağı olarak sulandırılmış, danışma amaçlı bir versiyonunu teşvik etmeye başladı. Bugün New York’taki durum çok farklı olsa da, yeni belediye başkanının halk meclisleri ve katılımcı demokrasi için alanlar açma girişimleri benzer ikilemler ve tehlikelerle karşılaşacaktır. Buna çok dikkat etmeliyiz, çünkü biraz şansla, daha sonra Glasgow’da da benzer sorunlarla uğraşmak zorunda kalabiliriz.

1 Ocak 2026

Kaynak: Ecosocialist Scotland.

Iain Bruce, Glasgow’da yaşayan bir gazeteci ve ekososyalist aktivisttir; Your Party üyesidir. “The Porto Alegre Alternative: Direct Democracy in Action” (IIRE – Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü) adlı kitabın yazarıdır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi


[1] Jacobin 22.12.2025. https://jacobin.com/2025/12/mamdani-popular-assemblies-democratic-socialism

Rojava: Özerklik, Toplumsal Taban ve Emperyalist Dinamikler- Foti Benlisoy

Kuzeydoğu Suriye’de Suriye geçici yönetimine bağlı askeri kuvvetlerin hızlı ilerleyişi sonucu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) denetimindeki bölgenin ağırlıkla Arapların yaşadığı büyük bölümünü ele geçirmesi, bölgedeki jeopolitik dengeler açısından kuşkusuz sarsıcı bir gelişme. Bu satırlar yazılırken Şam hükümetine bağlı güçlerin ilerleyişlerini sürdürerek Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim alanlarına girip girmeyecekleri, ilan edilen ateşkesin bir kez daha bozulup bozulmayacağı henüz netlik kazanmış değildi. Böyle bir durumda çatışmaların yoğunlaşması ve daha önce sahilde ve Süveyda’da yaşananlara benzer biçimde sivillere dönük katliam girişimlerinin gündeme gelmesi de olası. Bu hiç de küçümsenmemesi gereken olasılık karşısında Kürt halkıyla aktif bir dayanışma içerisinde olmak, Şam’a bağlı güçlerin operasyonlarını sona erdirmesini talep etmek ve Kürtlerin demokratik ulusal taleplerinin yanında saf tutmak kaçınılmaz bir görev. 

Ülkedeki askeri ve siyasi güçler dengesini radikal bir biçimde dönüştüren, Kuzeydoğu Suriye’deki özerk yönetimi fiilen nihayete erdiren bu gelişmelerin SDG açısından ciddi bir yenilgi anlamına geldiği aşikâr. SDG’nin elinde artık Şam’la müzakerelerde ülkenin üçte birini kontrol eder konumda bulunmanın getirdiği avantajlar yok. ABD’nin desteğini arkasına alan Şara yönetiminin merkeziyetçi bir idare oluşturmak adına Kürtleri en iyi durumda bireysel temelde kimi kültürel haklara sahip bir azınlık konumuna iteceği aşikâr. 17 Ocak’ta yayımlanan ve Kürtlerin kimi kimlik haklarını tanıyan cumhurbaşkanlığı kararnamesi, ülkedeki Kürt meselesinin bir kendi kendini yönetme ve self determinasyon meselesi olarak değil, bir azınlık hakları sorunu olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Ancak kültürel ve siyasal çoğulculuğu ilke edindiği söylenemeyecek Şara yönetiminin ülkede Kürt karşıtı, saldırgan bir ırkçı iklimin oluşmasına fiilen yol verdiğini ve bunun da Kürtlere dönük topyekûn bir saldırıya da pekâlâ zemin oluşturabileceğini gözden uzak tutmamalı. 

Burjuva Jeopolitiği ve Devrimci Siyaset

Yaşanan yenilgi, elbette Kürt ulusal taleplerinin değil ama Rojava deneyiminin, daha doğru bir ifadeyle Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi deneyiminin sonu anlamına geliyor. Bir dönem bütün Suriye için alternatif bir model olarak öne çıkarılan özerk bölgenin birkaç gün içerisinde adeta berhava olmasının gerek Suriye’de gerek bölgede hangi jeopolitik dönüşümleri kışkırtacağı, bu sonucun ortaya çıkmasında bölgesel ve uluslararası güçlerin konumlarının ne derece etkili olduğu çokça tartışılıyor ve haklı olarak tartışılmaya devam edecek. Türkiye ve ABD’nin Şara’nın askeri operasyonlarının önünü açan etkileri, İsrail’in Şara yönetimiyle uzlaşma arayışının bu harekâtı mümkün kılması, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bu gelişmelerin Suriye’nin örneğin Süveyda gibi diğer parçaları için ne anlama geleceği  gibi hususlar kritik tartışma başlıkları.

Ancak tartışmayı bu noktada bırakmak, yani Rojava’daki yenilgiyi bölge çalışmaları ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının ve askeri analistlerin ellerine terk etmek büyük bir hata olacaktır. Büyük Britanya hariciyesinin icat ettiği tabirle, “Ortadoğu” denen bölgedeki siyasal-toplumsal gelişmeleri jeopolitik ve jeostratejiye indirgemek çok yaygın ve tehlikeli bir yanlış. Bölgedeki tüm gelişmeleri büyük güçler ve bölgesel aktörler arasındaki güç ve çıkar ilişkilerinin boy ölçüştüğü bir satranç tahtasına indirgemek, koca bir coğrafyayı daha baştan radikal ya da devrimci sıfatlı siyasetin alanı dışına taşırmış oluyor.

Rosa Luxemburg,  1896 yılında yayımlanan “Sosyal Demokrasi ve Türkiye’de Ulusal Mücadeleler” başlıklı yazısında tam da bu soruna işaret ediyordu: “Parti basınında Türkiye’deki (yani Osmanlı İmparatorluğu’ndaki -fb) gelişmeleri diplomatik entrikaların saf bir ürünü olarak temsil etme girişimlerine sıklıkla tanık oluyoruz (…). Bu pozisyonla alakalı çarpıcı olan şey, burjuva bakışından temelde herhangi bir farkı olmaması. Her iki durumda da büyük toplumsal fenomenlerin türlü türlü ‘ajanlara’, yani diplomatik büroların bilinçli eylemlerine indirgenmesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Burjuva siyasetçileri arasında bu türden bir perspektif elbette şaşırtıcı değildir: bu insanlar gerçekten bu alanda tarih yapar ve bu nedenle de en küçük diplomatik entrika dahi, kısa dönemli çıkarları açısından büyük bir pratik önemi haizdir. Ancak uluslararası olayları açıklamak ve her şeyden evvel kamusal hayattaki fenomenleri dipteki maddi nedenlere bağlamakla ilgili olan sosyal demokrasi için, bu tür bir siyaset bütünüyle beyhudedir. Tersine, sosyal demokrasi, iç siyasette olduğu gibi dış siyasette de aynı bakış açısına dayanan, yani konu edinilen fenomenin içsel toplumsal koşulları ve genel prensiplerimiz tarafından belirlenen kendi tutumunu geliştirmelidir.”[1]     

Bu bakımdan Suriye’deki gelişmelerle alakalı olarak sadece jeopolitik tartışmalarla yetinmeyip bu ani dönüşümden politik dersler de çıkarmak elzem. Zira Rojava uluslararası sol için bu yüzyılın en önemli deneyimlerinden biri oldu. Bu deneyimi, her büyük kurtuluş hareketi gibi esas olarak somut siyasal ve toplumsal pratiğiyle değerlendirmek gerekiyor. Suriye iç savaşının o çok zorlu koşullarında demokratik konfederalizm düşüncesine atfen komünalist, özyönetimci, cinsiyet eşitlikçi bir düzen denemesine girişilmiş olması, üstelik bugün bu denemenin ciddi bir geri çekilişle karşı karşıya olması, radikal ve devrimci sıfatlı solun başetmesi gereken bir mesele.

Emperyalizm ve Direniş

Uluslararası solun Rojava’daki gelişmeler karşısında ilk tepkisi, ABD’nin Kürtlere ihanet etmesi karşısında duyulan infialdi. Haklı olarak emperyalist riyakarlığın son örneği olarak ele alınan bu gelişme, Kürt hareketinin daha en başta ABD desteğine güvenmemesi gerektiğine dair “biz söylemiştik” havasında didaktizm dozu yüksek bir eleştiriyi de içeriyordu çoğu zaman. Tarık Ali’nin “2001’den beri bazılarımız Kürt liderlere, ABD ile işbirliği yaparak kendi çıkarlarına hizmet edecekleri yanılgısına düşmemeleri için yalvardık” şeklindeki tweeti, bu yaklaşımın tipik bir ifadesiydi. Böylesi bir eleştirinin haklı yanları ne olursa olsun, tek başına öne sürüldüğünde ve Kürt hareketinin karşı karşıya bulunduğu somut ihtilaf ve çelişkiler gözardı edildiğinde, Kürt ulusal özlemlerinin geçmişten bugüne, neredeyse her zaman emperyalizmin bir aparatı olduğunu iddia eden Türk, Arap ve Fars milliyetçiliğinin argümanlarını tekrar etmek tehlikesini barındırıyor.

Oysa bundan on sene evvel IŞİD’le bir ölüm kalım mücadelesine girişmiş Kürt hareketinin ABD’den destek ve yardım almasını, antiemperyalist bir politik doğruculuk adına sorgulamak, hatta bugünkü geri çekilişin nedeni olarak göstermek, Nazilere karşı direnen Yugoslav ve Yunan partizanlarının İngiliz desteği almasını sorgulamak gibi bir şey. Kürt hareketi o zaman, Lenin’in bir başka bağlamda kullandığı benzetmeye atıfla, “canını kurtarmak” için emperyalist “haydutlarla” bir uzlaşmaya gitmek durumunda kalmıştı[2].

Ancak Işid karşıtı mücadele ve Kürt hareketinin işid karşıtı uluslararası koalisyonun bir parçası haline gelmesi, Suriye iç savaşı koşullarında hayli kırılgan, nevi şahsına münhasır bir yeni jeostratejik gerçeklik yarattı. ABD desteği, Kürt hareketinin, yani YPG/J güçlerinin Kürtlerin yaşadığı alanların dışında çok geniş bir coğrafyayı kontrol eder hale gelmesiyle sonuçlandı. Bu, hareket için çok ciddi bir imkândı ama beraberinde devasa sorunları da getirmişti. Kürt hareketi, “overstreching” denen, yani siyasi ve askeri gücünün ötesinde bir yayılma sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Bu sorunu, yani sınırlı bir tabanla ülkenin fiilen üçte birini kontrol eder hale gelmenin yaratacağı arazları mümkün mertebe izale etmenin yolu, hareketin toplumsal dayanaklarını genişletmekti. Bu da ancak bu yeni elde edilen bölgelerde hayata geçirilecek programın o topraklarda bulunan ahalide somut bir karşılık bulması, hiç değilse onun bir bölümünü seferber etmesi, yeni düzene bağlaması ile mümkündü.

Mobilizasyondan Diplomasiye

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ve Suriye Demokratik Güçleri’nin oluşturulması tam da bu ihtiyaca, yani Işid’den kurtarılan topraklardaki Arap nüfusun kazanılması meselesine yanıt vereceği düşünülen adımlardı. İddia edilen, oluşturulacak “demokratik özerklik” kurumları aracılığıyla şekillenen “demokratik konfederalizm” sisteminin Kürtlerin azınlıkta kaldığı bu geniş coğrafyada tüm ülkeye model teşkil edebilecek alternatif bir yönetim biçimi oluşturacağıydı. Ancak bu iddianın gerçeklik kazanması, dolayısıyla da elde edilen topraklardaki Arap çoğunluğun aktif rızasının sağlanması için bu modelin orada yaşayan ahalinin hayatında somut dönüşümler yaratması, pratik kazanımlara yol açması, uğruna mücadele edilebilir bir gelecek ufku sunması gerekiyordu.

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetiminin Araplarla meskûn bölgelerinde yaşanan hızlı çözülme, SDG güçlerinin, kontrol ettikleri topraklardaki Arap nüfusun adeta bir kalkışması sonucunda apar topar geri çekilmek durumunda kalması, bunun böyle olmadığını, özerk yönetimin Arap bölgelerinde altının boş kaldığını gösteriyor. Bölgedeki Arap aşiretlerinin saf değiştirmesine bağlanan bu durum üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Arap aşiretlerinin zaten Arap olmaları hasebiyle Şara yönetimine sempati duymalarının “doğal” ve değişmez bir demografik gerçeklik olduğu, hatta bu toplulukların yapıları itibariyle demokratik özerklik gibi devrimci sola özgü fikri eğilimlere sempati duymayacakları yönündeki özcü “açıklamalar”, bölge siyasetini mezhepler, klanlar ve aşiretler arası bitimsiz bir mücadele addeden yeni oryantalist yaklaşımın bir tezahüründen ibaret.

Bütün bu aşiret tartışmaları, aslında SDG’nin bölgedeki emekçi ve ezilenlerin güç kazanmasını ve demokratik konfederalizm modeli çerçevesinde mobilize olmasını hedefleyen politik ve ekonomik önlemlerden çok aşiret liderlikleriyle yapılan uzlaşmaları önemsediğinin dolaylı bir göstergesi. Aşiret liderleriyle varılan anlaşmalar ve aşiret liderlerine verilen pozisyonlar yoluyla yereldeki Arap topluluğunun yönetilmesi tercihi, güç dengeleri değişince boşa düşmüş görünüyor. Joseph Daher yakın zamanlı bir yazısında bu durumu şöyle özetliyor: “Kontrolleri altındaki bölgelerde Arap emekçi sınıfların rızasını kazanacak stratejiler geliştirmek yerine, SDG liderliği yerel halkı yönetmek için aşiret liderleriyle işbirliğine gitti. Oysa bu aşiret liderleri, dönemin en güçlü siyasi aktörlerine göre saf değiştirmeleri ve kendi maddi çıkarlarını öncelemeleriyle biliniyor. Güç ilişkileri giderek Şam lehine değiştikçe, aşiret liderleri de bu yönde pozisyon aldı.”[3]

SDG toplumsal dayanaklarını genişletemeyince onun Suriye’nin geniş bir bölümünü yönetme kapasitesi ABD’nin verdiği diplomatik ve askeri desteğe daha bağımlı hale geldi. Özerk yönetimin varlığını devam ettirmek adına toplumsal mobilizasyonu değil, diplomasiyi önceleyen bir siyasal yaklaşım egemen oldu. Bu pragmatist bağımlılık ilişkisinin yarattığı sonuçlar ortada. ABD’nin Suriye politikasının değişmesiyle birlikte Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ne kadar kırılgan bir zemin üzerine bina olduğu hemen belli oldu. Ancak bu noktada tartışılması gereken, şu ya da bu emperyalist gücün verdiği desteğin yaratacağı kaçınılmaz bağımlılığın sorunlarına dair soyut ahlaki çıkarımlar değil. Emperyalist güçlerin herhangi bir halkın ya da herhangi bir kurtuluş mücadelesinin dostu olamayacağını zaten biliyoruz.

Esas önemli mesele, bu bağımlılık ilişkisinin derinleşmesine neden olan koşullar. Işid’in saldırıları, iç savaşın etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştirmesi ve bilhassa Türkiye’nin hasmane tutumu, SDG’nin şu son on küsür yılda hareket alanını zaten önemli ölçüde daraltan etkenlerdi. Bu koşullarda Işid’e karşı mücadele içerisinde oluşmuş bu atipik teritoryal ikili iktidar durumunun sürdürülebilmesi ancak popüler taleplere yaslanan, halkı ya da hiç değilse onun dikkate değer bir bölümünü seferber edebilen yerel iktidar organlarıyla mümkün olabilirdi. Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetiminin aksi yöndeki iddilarına karşın Arap çoğunluğun meskûn olduğu bölgelerde bunu başaramamış olduğunu, toplumsal tabanını genişletecek demokratik özerklik kurumlarını işlevli kılamadığını söylemek mümkün. Aslında sadece askeri değil, toplumsal bir olay olarak da değerlendirilmesi gereken geri çekiliş ve çözülmenin ardında bu politik zaaf var.

Pratik Bir Enternasyonalizm

Çok kutuplu emperyalizm çağında büyük toplumsal mücadelelerin, ayaklanma ve devrimci girişimlerin uluslararası ve bölgesel güçlerce araçsallaştırılması, “çalınması” ya da arkalarından vurulması örnekleriyle belli ki daha sık karşılaşacağız. Rojava deneyiminden doğru dersler çıkarmak bu nedenle önemli. Enternasyonalizm soyut bir ahlaki tutum olmaktan çıkıp pratik bir nitelik kazanacaksa Rojava’nın önümüze koyduğu karmaşık sorunlarla yüzleşmemiz şart. Günümüzde emperyalist güçlerin kurtuluş mücadelelerini çarpıtma, “çalma” ve soğurmayı hedefleyen hamlelerinin yaratacağı basıncın karşısında durabilmek, soyut ilkelerin ardına sığınarak değil, ancak  aşağıdan yukarıya toplumsal ve siyasal seferberliği mümkün kılıp süreklileştirecek pratiklerin, organların ve kurumların inşasıyla mümkün olabilir.   

Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi deneyinin derslerini tartışmak dayanışma görevimizin önüne geçmemeli, tam tersine onu tamamlamalı. Bugün kuşatma altında bulunan Suriye Kürtleriyle dayanışmak, sadece ahlaki bir ödev değil, siyasal bir gereklilik: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından emperyalistlerce parçalanmış, boyunduruk altında bir halk konumuna itilmiş Kürtlerin kendi kaderlerini belirleyemedikleri, demokratik ulusal haklarını elde edemedikleri koşullarda bölgede ilerici bir seçeneğin şekillenmesi bir hayal olacaktır. Tam da bu nedenle Kürtlerin bu çok boyutlu ezilmişlik karşısındaki mücadelesini, Filistin’de siyonizme karşı yürütülen direnişle, İran’da rejime karşı gerçekleşen ayaklanmayla bir bütün olarak gören, tüm bu mücadeleleri aynı kavganın çelişkili de olsa farklı veçhe ve uğrakları olarak gören bir pratik enternasyonalizme ihtiyacımız var.

Foti Benlisoy, Türkiye’den devrimci Marksist bir militandır. Yazıları ve eserleri ağırlıklı olarak Marksizm, ekoloji ve ırkçılık üzerine odaklanmaktadır.

Bu yazı ilk olarak 26 Ocak 2026’da inprecor.fr’de Fransızca olarak yayınlandı.


[1] Farklı bir çeviriyle aynı metin için bkz. Rosa Luxemburg, Türkiye Üzerine Yazılar, çev. Ali Çakıroğlu, Belge yayınları, 2013, ss. 33-34. Bu yazı kez 8, 9 ve 10 Ekim 1896 tarihlerinde, Dresden’de yayımlanan Alman Sosyal Demokrat gazetesi Sächsische Arbeiter-Zeitung’da yayımlandı.

[2] Bkz. Lenin, “Sol” Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı, https://www.antikapitalist.net/kutuphane/acik-kitaplik/lenin/solkomunizm.pdf

[3] Joseph Daher, “Suriye’de İktidarın Merkezileştirilmesi ve Kürt Halkının Özgürlükleri”, imdatfreni.org

Suriye’de İktidarın Merkezileştirilmesi ve Kürt Halkının Özgürlükleri – Joseph Daher

Ahmed Şara hükümeti ile Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) salı günü yeni bir ateşkes üzerinde anlaşmasına rağmen, ülkedeki iç çatışmalar ve gerilimler sürüyor.

SDG, Suriye’de iktidarını pekiştirmeyi amaçlayan hükümetin askeri saldırıları karşısında topraklarını savunmak için Kürtlere genel seferberlik çağrısı yaptı.

Haftalar süren çatışmalar sırasında hükümet silahlı güçleri, Halep’teki Kürt çoğunluklu Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine ilerledi; bu durum 100 binden fazla sivilin zorla yerinden edilmesine yol açtı. Süreç, SDG’nin çekilmesinin ardından hükümet güçlerinin Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin büyük bölümünü ele geçirmesiyle sonuçlandı.

Daha önce 10 Mart 2025 tarihli anlaşmada öngörülen 31 Aralık 2025 son tarihinin dolmasının ardından, Şam’ın Halep’te ve SDG kontrolündeki diğer bölgelerde başlattığı askeri operasyon gerçekleşti. Washington’un arabuluculuğunda, geçici Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında imzalanan bu anlaşma, SDG’nin sivil ve askeri kanatlarının devlete entegre edilmesini hedefliyordu. Ancak siyasi tıkanıklık aşılamadı.

Üstelik askeri tırmanış, Suriye makamları ile SDG arasında Şam’da yapılan ve ABD’li askerlerin de katıldığı bir toplantıdan yalnızca iki gün sonra yaşandı. Görünen o ki, devam eden müzakereler sırasında Suriye makamları önce Halep’te bir askeri operasyon başlatmayı, ardından bunu SDG kontrolündeki diğer bölgelere yaymayı planlıyordu. Uzun süredir Şara ile temas halinde olan çeşitli Arap aşiretleri, SDG’ye karşı genel bir saldırıya hazırlanmak üzere Deyrizor ve Rakka’da seferber edildi.

Bütün bunlar Türkiye’nin desteği ve Washington’un verdiği yeşil ışıkla gerçekleştirildi.

Belirsizlikler
18 Ocak’ta ilan edilen ilk ateşkes ve 14 maddelik anlaşma, Suriye silahlı güçlerinin ülkenin kuzeydoğusuna girmesini ve SDG’nin ulusal orduya entegre edilmesini öngörüyordu. Buna rağmen hükümetin askeri hamleleri durmadı.

20 Ocak Salı günü yeni bir anlaşmaya varıldı. Suriye Arap Haber Ajansı (SANA), Suriye hükümet güçlerinin Haseke ve Kamışlı kent merkezlerine girmeyeceğini, şehirlerin çevresinde kalacağını duyurdu. Şam ayrıca Suriye askeri güçlerinin Kürt köylerine girmeyeceğini ve bu köylerde bölge halkından oluşturulan yerel güvenlik güçleri dışında hiçbir silahlı unsurun bulunmayacağını açıkladı.

Ayrıca SANA’ya göre Abdi’nin, Savunma Bakan Yardımcılığı için SDG’den bir aday, Haseke valiliği için bir aday, parlamentoda temsil için isimler ve Suriye devlet kurumlarında istihdam edilecek kişilerin listesini “önermesi” bekleniyor. Ancak bu anlaşmaların uygulanabilirliği ve hayata geçirilmesi konusunda çok sayıda belirsizlik devam ediyor.

Aynı zamanda, Haseke’de bulunan ve İslam Devleti (IŞİD) mensuplarının aileleri ile bağlantılı kişilerin tutulduğu kötü şöhretli el-Hol kampındaki durum ciddi bir endişe kaynağı. Yüzlerce IŞİD mensubunun kamptan kaçtığına dair endişe verici haberler bulunuyor.

Dış Destek
ABD (Fransa ile birlikte) resmi olarak iki taraf arasındaki gerilimi düşürmeye çalıştığını söylese de ve IŞİD’e karşı mücadelede SDG’nin uzun yıllardır ortağı olmasına rağmen, Washington Suriye hükümetinin askeri eylemlerini durdurmak için kayda değer bir baskı uygulamadı.

Aksine ABD, Trump ile Şara arasında yapılan çok sayıda görüşmenin ve Aralık 2025’te Sezar yaptırımlarının kaldırılmasının da gösterdiği gibi, yeni yönetimin önemli destekçilerinden biri haline geldi. Ankara ise SDG’ye kendini feshederek Suriye ordusuna entegre olması yönünde baskı yapıyor. Türkiye, bu yapıyı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) bir uzantısı olarak görüyor ve PKK’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor. Türk yetkililer, Suriye hükümetinin askeri saldırılarının başından bu yana, Kürt güçlerine karşı Suriye ordusuyla birlikte savaşmaya hazır olduklarını defalarca dile getirdi.

Esad rejiminin düşüşünün ardından Türkiye, özellikle ülkenin kuzeyinde olmak üzere Suriye’deki en önemli bölgesel aktörlerden biri haline geldi. Hayat Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) hâkim olduğu Suriye yönetimini destekleyerek Ankara, ülkedeki nüfuzunu pekiştirdi.

Türkiye, Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü zorlamanın ve yeniden inşanın sunduğu ekonomik fırsatlardan yararlanmanın yanı sıra, ulusal güvenliğe tehdit olarak gördüğü Kürt özerklik taleplerini engellemeyi ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni (AANES) tasfiye etmeyi temel hedef olarak görüyor.

Zayıflıklar
Sadece birkaç gün içinde Suriye’deki yeni yönetim, SDG’nin elinde bulunan toprakların üçte ikisini ele geçirdi. Bu hızlı ilerleme, jeostratejik boyutların ötesinde, AANES’in siyasi projesinin özellikle Araplar başta olmak üzere Kürt olmayan nüfuslar nezdindeki sınırlılıklarını da ortaya koyuyor. Yıllar boyunca Arap nüfusun bazı kesimleri, ayrımcılığa, hedefli “güvenlik” uygulamalarına, aktivistlerin hapsedilmesine ve AANES kurumlarında gerçek bir temsiliyetin olmamasına karşı protestolar düzenledi.

Kontrolleri altındaki bölgelerde Arap emekçi sınıfların rızasını kazanacak stratejiler geliştirmek yerine, SDG liderliği yerel halkı yönetmek için aşiret liderleriyle işbirliğine gitti. Oysa bu aşiret liderleri, dönemin en güçlü siyasi aktörlerine göre saf değiştirmeleri ve kendi maddi çıkarlarını öncelemeleriyle biliniyor. Güç ilişkileri giderek Şam lehine değiştikçe, aşiret liderleri de bu yönde pozisyon aldı.

Buna ek olarak, SDG liderliğinin ABD desteğinin süreceğine dair yanılsamalı güveni ve ülkenin demokratik ve ilerici güçleriyle daha geniş ve derin siyasi ittifaklar kurma konusundaki ilgisizliği, SDG’nin siyasi projesinin sürdürülebilirliğini zayıflattı. Türkiye’nin dün gece Kamışlı çevresindeki bölgeleri bombaladığı ve son askeri operasyonlarda önemli lojistik destek sağladığı da yaygın biçimde dile getiriliyor.

İktidarın Merkezileşmesi

Son tahlilde, hükümet silahlı güçlerinin son dönemdeki askeri saldırısı, mevcut Suriye egemen elitlerinin iktidarı merkezileştirmeye yönelik süregelen çabasının ve Suriye’nin geleceği için daha kapsayıcı bir yolu reddedişinin parçası olarak okunmalıdır.

Bu durum Esad rejiminin düşüşünden bu yana geçerlidir. Bu düşüşü takip eden aylarda, Ahmed Şara’nın liderliği altında ciddi insan hakları ihlalleri yaşandı; özellikle kıyı bölgelerinde ve Süveyda’da Alevi ve Dürzi nüfuslara yönelik katliamlar dikkat çekti. Bu saldırıların yanı sıra, iktidardaki yetkililer demokratik hak ve özgürlükleri de kısıtlamaya yöneldi.

Buna ek olarak, iktidar çevreleri ve destekçileri, Kürtlere ve SDG’ye karşı saldırgan bir söylem sürdürmekle suçlanıyor; hükümet güçleri ve onlara bağlı silahlı gruplar tarafından gerçekleştirilen ciddi ırkçılık ve insan hakları ihlalleri iddiaları gündemde.

Örneğin, Suriye Vakıflar Bakanı Muhammed Ebu’l-Hayr Şükri, ülke genelindeki camilere, Şam’la uyumlu güçlerin Suriye’nin doğusundaki “fetih ve zaferlerini” kutlamaları ve Suriye Arap Ordusu askerlerinin başarısı için dua etmeleri çağrısında bulunan bir dini talimat yayımladı.

Ayrıca özellikle Kur’an-ı Kerim’deki Enfal Suresi’nin altıncı ayetinin zikredilmesini teşvik etmesi, 1988’de Saddam Hüseyin tarafından bugünkü Irak Kürdistanı’ndaki Kürtlere karşı yürütülen Enfal askeri harekâtına bir göndermede bulunmak istediğini düşündürüyor. Bu harekât kimyasal saldırılar, kitlesel katliamlar ve yaygın yıkımla karakterize edilmişti. Bu son derece kaygı verici bağlama rağmen, bölgesel ve uluslararası iktidarlar Suriye’deki yeni yönetimi desteklemeyi sürdürerek, onun ülke üzerindeki gücünü meşrulaştırmakta ve pekiştirmekte.

Dolayısıyla Şara’nın Suriye’deki Kürt nüfusa dilsel, kültürel ve yurttaşlık hakları tanımasına ve devlet içinde bazı resmi pozisyonlar vermesine rağmen, meşru kaygılar devam etmektedir.

Bugün Suriye’deki ilerici ve demokratik güçler için en acil öncelik, kan dökülmesini durdurmak, yerinden edilmiş sivillerin güvenli geri dönüşünü sağlamak ve ülkedeki nefret söylemi ile mezhepçi uygulamalara karşı mücadele etmektir. Suriye’nin geleceği tehlikededir. Nitekim yeni iktidar sahipleri, planlarının eski rejimin otoriter uygulamalarıyla radikal bir kopuş anlamına gelmediğini göstermiştir.

Şam, demokratik ve kapsayıcı bir siyasal temsil ve iktidarın paylaşımına dair herhangi bir plan sunmuyor. Demokrasi, toplumsal adalet ve eşitlik talep eden tüm Suriyeliler bu gidişattan kaygı duymalı ve buna karşı tüm güçleriyle mücadele etmelidir.

Joseph Daher, akademisyen ve yazardır. Syria after the Uprisings, The Political Economy of State Resilience; Hezbollah: the Political Economy of Lebanon’s Party of God; Marxism and Palestine adlı kitapların yazarıdır.

Kaynak: https://www.newarab.com/opinion/should-kurdish-freedom-be-sacrificed-syrias-centralisation

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Trump Grönland’da: Eski Usul Sömürgecilik ve İklim Felaketinin Hızlanışı-Yorgos Mitralias

Bugün neredeyse herkes –üstelik haklı olarak– Trump’ın Grönland’ı “gerekirse zorla” işgal etme ve ilhak etme yönündeki son derece açık niyetinden söz ediyor. Ancak kimsenin, dizginlerinden boşanmış Trumpçı emperyalizmin ve sömürgeciliğin bu eyleminin açık ara en önemli ve en vahim sonucu olacak şeye değindiğini görmedik: hâlihazırda sürmekte olan iklim felaketinin muazzam ölçüde hızlanması ve ağırlaşması! İnsanlık için kâbus gibi sonuçlar doğuracak bir iklim krizi hızlanması; üstelik bu sonuçlar, Grönland’ın ABD tarafından işgalinin tartışılan tüm jeopolitik ve benzeri etkilerinden kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha büyük olacaktır.

Nitekim Grönland, küresel iklim ısınmasının sinir merkezi konumundadır; dünyanın geri kalanına kıyasla yaklaşık dört kat daha hızlı ısınmaktadır. Trump’ın, ABD’nin “ulusal güvenliği” adına nadir toprak elementleri, hatta altın ve petrol bakımından zengin yeraltını yağmalamak üzere Grönland’ı yarıp geçme niyeti, zaten yaşanmakta olan süreci büyük ölçüde hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır: Bu, Antarktika’dan sonra ikinci en büyük buz örtüsü olan Grönland buz tabakasının erimesidir. Bunun doğrudan sonucu ise deniz seviyesinin yükselmesi! Deniz seviyesindeki bu yükseliş, okyanus akıntılarını şimdiden bozmakta, hatta çöküşle tehdit etmekte.

Bu tehdidin ciddiyetine dair hiçbir kuşku kalmaması için, iki ay önce dünya çapındaki büyük haber ajanslarının geçtiği şu ifadeyi hatırlayalım: “İzlanda, Atlantik’teki önemli bir okyanus akıntı sistemi için olası bir çöküşü ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit ve varoluşsal bir mesele olarak niteledi; bu durum hükümetin en kötü senaryolara karşı stratejiler geliştirmesine olanak tanıyor,” dedi İzlanda İklim Bakanı Reuters’a (1). Gerçekten de klimatologlara göre, AMOC (Atlantik Meridyenel Devridaim Dolaşımı) adı verilen okyanus akıntı sisteminin giderek daha olası hâle gelen çöküşü, “özellikle Kuzey ülkeleri için, ama dünyanın diğer bölgeleri için de yıkıcı ve geri döndürülemez sonuçlar” doğuracaktır. Bu çöküş Atlantik’te deniz seviyesini yükseltecek, Güney Amerika ve Afrika’daki musonları değiştirecek, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yağışları azaltacak; Avrupa’da kışın soğuk dalgalarına yol açarak deniz buzunun Birleşik Krallık’a kadar güneye doğru genişlemesine neden olabilecektir!

Özetle, Trump ve şürekâsının Grönland’ı yakın (?) gelecekte işgal etmesi meselesi, Trump’ın iklim inkârcısı olarak çevre korumaya zerre kadar önem vermediğini ve uluslararası hukuku ile yerli halkların haklarını bütünüyle hiçe saydığını bir kez daha teyit ediyor. Beyaz Saray’ın ideoloğu ve güçlü adamı Stephen Miller da, birkaç gün önce CNN’e verdiği röportajda bu küçümsemeyi tüm yönleriyle sergilemekte gecikmedi.

Eski usul, utanmaz bir sömürgeciliğe dönüşü vaaz eden Trump’ın baş danışmanı ve sırdaşı Stephen Miller –konuşmalarında ve fikirlerinde… Goebbels’ten esinlenmekten hoşlandığı bilinen (!)– şu ifadeleriyle skandal yarattı:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra Batı imparatorluklarını ve kolonilerini dağıttı ve bu eski topraklara –zaten onları çok daha zengin ve müreffeh hâle getirmişken– vergi mükellefleri tarafından finanse edilen devasa yardımlar göndermeye başladı… Batı, bir tür kalıcı dekolonizasyon içinde sınırlarını açtı; sosyal yardımlar ve dolayısıyla kaynak transferleri sundu; bu yeni gelenlere ve ailelerine yalnızca oy hakkı tanımakla kalmadı, yerli yurttaşlara kıyasla hukuki ve mali açıdan ayrıcalıklı bir muamele de sağladı. Neoliberal deneyim, özünde, modern dünyayı inşa eden yerlerin ve halkların uzun bir öz-cezalandırılması olmuştur.”

Eski usul sömürgeciliğin bu açık övgüsünün ve dekolonizasyonun kesin bir mahkûmiyetinin ardından Miller, Trumpçılığın ürkütücü amentüsünü şöyle özetledi: “Uluslararası incelikler ve benzeri şeyler hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ama biz gerçek dünyada yaşıyoruz… ve bu dünya güçle, kudretle, iktidarla yönetilir. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır. (…) Biz bir süper gücüz. Ve Başkan Trump döneminde bir süper güç gibi davranacağız.”

Artık uyarılmış durumdayız.Asıl yenilik, Trump yönetimindeki ABD’nin bir süper güç gibi davranacak olması değildir – bunu Trump’tan çok önce de yapıyordu. Asıl yenilik, eski usul bir sömürgeci süper güç gibi davranacak olmasıdır!Yani doğrudan tahakküm ve yağma, utanıp sıkılmadan sergilenen bir ırkçılık ve çıplak askerî şiddet uygulaması; aracıların, sahte dayanışmacı ve demokratik ikiyüzlülüklerin, üstü kapalı ifadelerin ve son 60-70 yıla damgasını vuran yeni-sömürgeciliğin tüm o cilalı söylemlerinin terk edilmesi demektir bu. Görünen o ki, geçmişteki emperyalist pratiklerle kopuş gerçekten de çok büyüktür.

Bu nedenle Trump’ın Venezuela ya da Grönland üzerindeki iddiaları, yaşlı, dengesiz ve megaloman bir adamın geçici hezeyanları değil; tersine, mevcut tüm dengeleri –emperyalist güçler arasındakiler dâhil– altüst etmeyi hedefleyen, uzun vadeli küresel bir siyasal, ekonomik ve askerî projenin ilk işaretleri ve ön gösterimleridir (2). Üstelik Trump artık ne beyaz üstünlükçülerin ölümcül ırkçılıklarını cezasızca uyguladıkları “iyi eski günlere” duyduğu nostaljiyi, ne de çok sevdiği güneyli köle sahiplerinin yenilgisiyle sonuçlanan Amerikan İç Savaşı’na yönelik eleştirisini kamuoyu önünde sergilemekten çekinmektedir.

Dolayısıyla Trump’ı Biden’la, Bush’la ya da… Avrupa Komisyonu’yla bir tutmaya devam edenler son derece saf ve sorumsuzdur. Ya da Stephen Miller adlı ideoloğunun ağzından trumpizmin vaat ettiği bu en uç kapitalist barbarlığa dönüşün haber verdiği ırkçı, militarist ve savaş kışkırtıcısı felaketle yüzleşmeye hazırlanmayanlar… Trump’ı ve onun şeytani, suç teşkil eden projelerini, çok geç olmadan durdurmak hepimizin görevidir. Çünkü Trump’ın yağmacı, suç dolu, hezeyanlı bir ırkçılıkla yoğrulmuş ve derinlemesine insanlık dışı politikalarının başarıya ulaşmasını garanti edebilecek tek şey, bizim kaderciliğimiz ve pasifliğimizdir.

Kısacası, hiçbir şey önceden belirlenmiş değildir; bu tüm mücadelelerin anasının sonucu bütünüyle bize, dünyanın dört bir yanındaki aşağıdakilere bağlıdır. Ve işe, faşist canavarın kalbinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde halihazırda mücadele edenlerle başlamak gerekir…

16 Ocak 2026

1- “İzlanda, Atlantik akıntılarının olası çöküşünü bir güvenlik riski olarak görüyor”
Kaynak: Reuters – https://www.reuters.com/sustainability/cop/iceland-sees-security-risk-existential-threat-atlantic-ocean-currents-possible-2025-11-12/

2– 2019 yılında ABD Kongresi önünde ifade veren, o dönemde Trump’ın Rusya ve Avrupa’dan sorumlu başdanışmanı olan Fiona Hill, Kremlin’le bağlantılı çevrelerden gelen “önerilerden” söz etmişti. Buna göre Moskova, Washington’un Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kabullenmesi karşılığında, ABD’nin Venezuela’yı işgal etmesine olası bir onay vermeyi gündeme getirmişti. Hill, birkaç gün önce 2019’daki bu ifadesine geri dönerek, Kremlin’in ABD’nin Venezuela’ya yönelik son askerî operasyonu ve ardından gelen hidrokarbon yağmasına karşı gösterdiği zayıf tepkilerin ve görece pasifliğin, 2019’da Moskova tarafından önerilen ve o dönem Trump tarafından reddedilen bu “takasın” olası bir güncellemesine işaret edebileceğini söyledi.

Yorgos Mitralias, emekli bir gazeteci; Dördüncü Enternasyonal’in Yunanistan seksiyonunun ve Syriza’nın eski bir militanıdır. Yunanistan Borca Karşı Komite’nin kurucularından ve yürütücülerindendir; uluslararası CADTM ağı üyesidir. Ayrıca, özellikle İngilizce ve Yunanca dillerinde, ABD’deki toplumsal hareketlerin ve solun eylemlerine dair günlük bilgiler sunan EuropeansForBerniesMassMovement sitesini de yürütmüştür.

Kaynak: https://inprecor.fr/trump-au-groenland-colonialisme-lancienne-et-acceleration-de-la-catastrophe-climatique

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Hrant Dink Yaşıyor… – Masis Kürkçügil

Aşağıda Masis Kürkçügil’in Yeniyol dergisinin Kış 2012 sayısı için kaleme aldığı yazıyı tekrar dikkatinize sunuyoruz.

Niceliğin hakikatle bir ilişkisi yoktur. Hiçbir zaman kanıt değeri taşımaz. Çoğunluk olgusu, bir tartışmayı uzlaşmayla kapatabilir. Ama tartışma çağrısı  daima açık kalır. O günün azınlığından günün çoğunluğuna karşı, ertesi günden halihazıra karşı, meşruiyetten yasallığa karşı, ahlaktan hukuka karşı çağrı.

Daniel Bensaïd

Cinayeti bürokratik dehlizlerinde aleladeleştirmeye, onun uğruna öldüğü değerleri dava dosyalarının pespaye sayfalarının arasına sıkıştırmaya, gözden yitirmeye, ellerinden gelse tarihten silmek isteyenlere inat Hrant yaşıyor. Tarihe mal olarak, yani bir anlık çığlık olmaktan çıkarak on binleri bir kez ve bir kez daha derleyerek yaşıyor.

Onun çağrısına katılanların hepsi onunla tastamam aynı görüşleri paylaşmasalar da özünde onun tahayyül ettiği bir dünyanın rüyasını kuran insanlar olarak, karanlığın, gayri insaniliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, Hrant’ın çağrısına katılarak hiç değilse bir nebze bu riyakârlığa, baskıya karşı seslerini yükselttiklerini hissediyorlar. Bu protestoda çok büyük bir program olmayabilir ama ‘acılar’ın, örneğin Uludere katliamının acısının paylaşıldığını söylemeye bile gerek yok. Hrant olsaydı ne diyeceğini orada bulunan herkes tahmin ediyordu. Orada bulunan herkes şu veya bu konuda şöyle veya böyle düşünmekten bin kat daha önemli olanın nerede baskı varsa Hrant’ın ona karşı çıkacağını biliyorlardı.

Hrant Dink’in katli için verilen mahkeme (Devlet? Hükümet?) kararı beklenmedik olmasa da cinayet kadar ağırdı. Cinayetin arkasında bir tezgâh arayan, “Ergenekon” veya benzeri bir örgütlenmenin peşinde olanların önemli oranda ıskaladığı cinayetin işlendiği siyasal ortam ve daha da önemlisi toplumdaki Hrant’ın şahsında billurlaşan tartışmalara ilişkin haleti ruhiye idi. Ergenekon’u meşruiyetinin kaynağı olarak gören bir hükümetin cinayetten şöyle veya böyle haberdar, yol veren, sırt sıvazlayanlar kim varsa soruşturmadan korunmaları ve hatta terfi ettirilmeleri bir türlü açıklanamıyordu.

 Bir mahkeme kararı ile cinayet sonrasında stadyumlarda kendilerini katille özdeşleştirip “hepimiz …” diye bağıran güruhu serseriyenin terbiyesi mümkün müydü? Öte yandan herhangi bir hükümet değişikliğinin baskı aygıtlarını (ağır geliyorsa güvenlik örgütleri denebilir) yeniden yapılandırmasında köklü bir değişim yapması mümkün müdür? Kontrgerilla hakkında muhalefette iken en radikal sözleri sarf eden Ecevit’in Başbakan olduğunda bu yolda bir arpa boyu yol almadığı hatırlandığında, bu aygıtların çok telin edilen işleyişlerinin esas olarak sistemin can damarlarını oluşturduğu işin elifbası değil mi?

Kişilerin yerlerini değiştirerek veya birinin yerine diğerini getirerek işleyişin kendisi de değişmiş olur mu? Hatta o kadar bile değil, Orhan Dink’in dediği gibi “sanık olabileceklere soruşturma yaptırdılar”sa, dünün Genelkurmay Başkanı’nı tutuklayabilmiş bir iradenin çaresizliğine sığınmanın bahanesi bulunabilir mi? AİHM için Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği yazı basit bir bürokrasi hatası mıdır, yoksa bir devlet refleksi midir?

Fransa’daki Soykırımı İnkâr Yasası’nı tartışırken bile ifade özgürlüğünü savunacaklarına, soykırım savunuculuğunda bulunanların hâkim olduğu bir toplumda, kim ‘kamu vicdanı’nı yaralayacak, yani ‘milli duyguları’ zayıflatacak bir karar alma cesaretini gösterebilirdi ki!

Bu iktidarın temsilcileri arasında bir üniversite toplantısını bile “arkadan hançerleme” diye televizyonlarda açıkça tehdit ederek, hedef göstererek fiilen, toplantı kapısında bekleyen Ergenekoncularla aynı çizgide olanlar varken, hükümetin demokrasi havarisi kesileceği beklentisinin ham hayal olduğunu anlamak için kararın çıkması mı gerekiyordu?

Kararın açıklanmasıyla devlet erkanının KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı ve Talat Paşa Komitesi Yürütme Kurulu Başkanı Rauf Denktaş’ın cenazesinde, Kıbrıs’ın Kıbrıslı Türklerin Türkleştirilmesi, bunu da TMT gibi hayli karanlık işlere bulaşmış, bir teşkilatın kurucusu olarak sağlamaya çalışmış birinin ardından tam tekmil temsili yan yana getirildiğinde, siyaseten hükümetin ne tür mecrada seyrettiği anlaşılır. Teşkilatı Mahsusa’nın ruhu şad olmuştur.

Ruşen Çakır, çok paradoksal ancak üzerinde durulması gereken bir not düşmüş: Hepimiz Ermeniyiz demek yerine, hepimiz Ogün Samast’ız diye bir vicdan muamelesi yapmak gerekirdi diye.

Demokrasinin asgari gereklerine değil halkın yüzdelerinden hareket edenler, bu konuda yapılacak bir referandumun nasıl bir sonuç verebileceğini herhalde tahmin etmektedirler. 18 Ocak günü bir referandum yapılsa ve ‘Hrant Dink’in katli vacip mi’ diye sorulsaydı, sonuç ne olurdu? Susturulması hakkında çıkacak oran, AKP’nin seçim zaferinden daha yüksek olurdu.

Öte yandan cinayet gecesinden başlayarak, on binler Hrant’ın anısına sahip çıkmasaydı, birçok siyasi cinayette olduğu gibi olay faili meçhul kalacaktı. Onun anısına sahip çıkanlar tek bir siyasi kalıba dökülecek gibi değilse de bu kitlenin omurgası, bu cinayeti herhangi bir cinayet olarak görmeyip onun ardındaki tarihi dokuyu hisseden, gelecekte bu tür olayların yaşanmaması için bir başka dünya hayal edenlerden oluşuyor demek mümkün.

Adalet, artık Hrant için kişisel olarak talep edilmekten çok uzaktır. Burada adalet hukukun alanından çıkmıştır ve aslında başından itibaren hukuka sığamayacaktı. Mahkeme başkanının “Hrant, Ermeni olduğu için öldürülmedi” demesine karşı Orhan Dink, “Hrant Dink, Ermeni olduğu için öldürüldü. Bunu bütün Türkiye görmek zorunda. Dink Anadoluluydu, sosyalistti, iyi bir aydındı ama bütün bunların ötesinde, Ermeni diye öldürüldü.” (Vatan, 20.01.2012) diye ısrar ediyor.

“Hrant için, Adalet için” artık onun gibi yok edilen herkes için Adalet anlamına geliyor. Bu ahval ve şerait altında herhangi bir yönetimin bu talebi karşılaması mümkün değil.

“Bu dava bitmeyecek!” derken yine davanın hukuki çerçevede rayına oturtulabileceği inancını beslememek gerekir. Bu dava “tüm acılar”, bütün insani acılar için bitmeyecek! Bu davayı toplumsal bilincimize nakşederek, ezilenler için her daim bir umudu taşımaya devam etmeliyiz. Ne kadar azınlıkta olsak da direnmek, geçmişteki acıların dindirilmesi için yapılacak tek şeydir. Hrant’ın yaptığı ve bunun bilincinde olsun olmasın insanlarda uyandırdığı hissiyatın kaynağı buydu. Bu dava bitmeyecek! Bitmemesi için yalnızca Hrant için değil, herkes için Adalet, insani acıların olduğu her alanda bir araya gelmek ve gayri insani gidişata dur demek gerekiyor.

Hrant’ı yaşatacak olan da budur, tıpkı onun en yakın dostunu daima yanında taşıması gibi…

ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Doktrini’ni ve Sonuçlarını Anlamak -Eric Toussaint ile Söyleşi

Amerika Birleşik Devletleri’nin “yeni ulusal güvenlik doktrininin” Aralık 2025 başlarında yayınlanması, açıkça militarist, otoriter ve ideolojik olarak gerici doğası nedeniyle çarpıcı bir sapmayı işaret etmektedir. Stratejik gerçekçilik kisvesi altında, Trump yönetimi artık neo-faşist referanslar, iklim değişikliği inkârı ve insan hakları ile çok taraflılığın açıkça reddedilmesiyle beslenen, utanmaz bir emperyal egemenlik mantığını benimsemektedir.

Contretemps tarafından gerçekleştirilen bu kapsamlı röportajda Éric Toussaint , belgeyi tarihsel, ekonomik ve ideolojik bağlamına yerleştirerek analiz ediyor. Belgenin uluslararası ilişkiler, halklar ve özgürleşme hareketleri üzerindeki başlıca etkilerini vurguluyor.

***

Contretemps: Beyaz Saray’ın ABD’nin uluslararası politikasına ilişkin yeni doktrinini yayınlamasını tarihsel bağlamına yerleştirebilir misiniz?

Eric Toussaint: Bu belgenin [1] Aralık 2025 başlarında yayınlanması, Gilbert Achcar’ın aynı adlı kitabında [2] analiz ettiği Yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığı bağlam içine yerleştirilmelidir . Gilbert Achcar, yeni bir soğuk savaşın başlangıcını, Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Doğu Bloku ülkelerinin entegrasyonunu hızlandırarak ve müdahale alanını genişleterek (eski Yugoslavya ülkeleri ve birkaç yıl sonra Afganistan) NATO’yu genişletmeye giriştiği 1990’ların sonuna kadar izler.

Gilbert Achcar, Washington’ın aldığı kararların ABD stratejistleri arasında tartışmalara yol açtığını ve şahinlerin, bunun Kremlin’den olumsuz bir tepki doğuracağını bilerek galip geldiğini açıkça göstermektedir. Rusya’nın başında bulunan Vladimir Putin, Çarlık Rusyası’nın geçmişteki ihtişamına atıfta bulunarak, eski SSCB topraklarına nüfuz veya kontrol alanını genişletme arzusundan kaynaklanan Büyük Rus şovenizmini beslemiştir.

Donald Trump’ın 2025 başlarında yeni bir dönem için Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, Washington’un 25 yılı aşkın süredir sürdürdüğü agresif politika daha da belirgin bir hal aldı. On yıldan uzun bir süre önce uluslararası alanda başlayan askeri harcamalardaki dramatik artış, şimdi önemli bir sıçrama yaptı.

Son on yıllarda küresel kapitalist sistemin emperyalizmin klasik aşamasını geçtiğini [3] ve esas olarak ana devletleriyle bağları derinden değişmiş ve zayıflamış çokuluslu şirketler tarafından yönetilen bir süper-emperyalizme geçtiğimizi iddia eden solcular yanılmışlardır.

Kapitalist dünyanın evrimi, en güçlü devletlerin politikaları tarafından yönlendirilmeye devam ediyor. Özellikle Davos forumu ve çoğu hükümet tarafından savunulan savunmacı versiyona göre, küreselleşmenin sözde erdemli aşaması, Çin ve G7 güçlerini (ve kısmen 2014-2015’e kadar G8’in bir parçası olan Rusya’yı) içeren üretim zincirlerinin uluslararasılaşması ve serbest ticaretin artmasıyla birlikte geride kaldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tarihte sayısız silahlı çatışma yaşanmıştır; bu çatışmalar Soğuk Savaş’ı takip eden kısa dönemde (1990’ların bir kısmı) de mevcuttu ve 1990’ların sonlarında başlayan yeni Soğuk Savaş sırasında yoğunlaştı.

Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki büyük emperyalist güçler, uluslararası hatta küresel savaşlara doğru gidişatlarını yeniden başlattılar. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, Washington’a savaş politikasını hızlandırmak ve yoğunlaştırmak için gerekli malzemeyi sağladı. 

Vladimir Putin liderliğindeki Rusya, nükleer silahlara ve geniş fosil yakıt rezervlerine sahip ikinci sınıf bir kapitalist ve emperyalist güç olarak, ABD ve NATO’nun Afganistan ve Orta Doğu’daki başarısızlıklarından yararlanarak 2022’de Ukrayna’ya büyük bir işgal başlatabileceğine inanıyordu. Ancak, Ukrayna halkının büyük direnişini öngöremeyerek yanıldı. Putin, Zelenskiy rejiminin (IMF ve Dünya Bankası politikalarını uygulayan neoliberal bir rejim) çökeceğini ve askeri zaferlerin hızlı ve geri döndürülemez olacağını varsaymıştı.

Batılı emperyalist güçler kendi çıkarlarını ön plana çıkardı ve NATO, 2023’te Finlandiya’nın ve 2024’te İsveç’in katılımıyla güçlendi. Öte yandan, Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların etkisi az oldu ve devam eden savaş, Orta ve Batı Avrupa ülkelerinin askeri harcamalarında büyük bir artışa ve ordularının muharebe ve denizaşırı konuşlandırma yeteneklerinin yeniden aktif hale getirilmesine, Washington’un tartışmasız ve kibirli liderliği altında, gerekçe teşkil ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri ise, Trump’ın ikinci dönemindeki liderliğinde, saldırılarını Rusya’ya değil, ekonomik ve politik olarak Rusya’dan çok daha güçlü bir rakip güç olan Çin’e yöneltmeleri gerektiği görüşünü benimsemiştir. Bu durum, Washington’daki hükümet tarafından Aralık 2025 başlarında yayınlanan ulusal güvenlik stratejisi belgesinde açıkça belirtilmiştir.

Contretemps: Peki ekonomik sorunlar gerilimleri ne şekilde keskinleştiriyor? 

Eric Toussaint: Küresel ölçekte kapitalizm krizde ve sürdürülebilir bir büyüme oranına geri dönemedi; öyle ki, ekonomist Michael Roberts gibi, uzun süreli bir depresyondan bahsedebiliriz. Biz kesinlikle büyümenin savunucuları değiliz, ancak kapitalizm açısından bakıldığında, sürdürülebilir büyümeye geri dönememe, büyük kâr birikimini sağlamak için gerçek bir sorun teşkil ediyor. Özellikle eski emperyalist güçlerde (G7) yaşanan bu şiddetli kriz, bir yandan Washington’ın hakimiyetindeki blok ile diğer yandan yavaşlasa da sürdürülebilir bir büyüme gösteren Çin arasındaki gerilimleri daha da artırıyor.

Uluslararası silahlı çatışmaların hazırlanması (ve yürütülmesi), çeşitli güçlerin kapitalist sınıflarının ekonomik krizlerle başa çıkmak ve etkilerini genişletmek veya korumak için periyodik olarak kullandığı yanıtlardan biridir. Bu durum 19. ve 20. yüzyıllarda  defalarca görüldü .

Contretemps: Trump’ın strateji belgesi ABD ordusu ve güç kullanımı hakkında ne diyor?

Eric Toussaint: Trump savaşçı bir üslup benimsemekten çekinmiyor:

” Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz açısından mümkün olan en az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde savaşları kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül  ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu  kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.

Biz, her askerin ülkesiyle gurur duyduğu ve görevine güvendiği bir ordu istiyoruz.

Amerikan halkını, ABD’nin yurtdışındaki çıkarlarını ve ABD müttefiklerini korumak için ABD toprakları için Altın Kubbe de dahil olmak üzere dünyanın en sağlam, güvenilir ve modern nükleer caydırıcılığını ve yeni nesil füze savunma sistemlerini istiyoruz.” [4] NSS 2025 , s. 3.

Metnin çeşitli yerlerinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin uygun gördüğü her yerde askeri operasyonlar yürütme ve çıkarlarını savunmak için güç kullanmaya devam etme hakkını saklı tuttuğu belirtiliyor. Trump, belgenin girişinde İran’daki sivil nükleer tesislerine yönelik askeri müdahaleyle övünüyor. Şöyle yazıyor: “İran’ın nükleer zenginleştirme kapasitesini yok ettik.”

2025 yılı boyunca, uluslararası hukuku ihlal ederek, Karayip Denizi’nde Venezuela’ya karşı (uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle), Yemen, Suriye, Nijerya ve başka yerlerde sistematik olarak güç kullandı… Filistin halkına karşı gerçek bir soykırım gerçekleştiren İsrail ordusuna ve Netanyahu’nun neo-faşist hükümetine olan sarsılmaz desteğinden bahsetmeye bile gerek yok. Ocak 2026’nın başlarında, Venezuela’ya karşı büyük ölçekli bir askeri saldırı emri verdi, cumhurbaşkanlığı çiftini kaçırdı, uydurma suçlamalarla Amerika Birleşik Devletleri’nde yargılanmaları için New York’a götürdü ve ülkenin petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirdiğini açıkladı.

Trump yönetimi Hint-Pasifik bölgesindeki duruma değindiğinde, Washington’ın çıkarlarının tehlikede olduğunu düşünmesi halinde ABD’nin Çin’e karşı güç kullanmakla tehdit ettiği çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Güney Çin Denizi’nde veya başka yerlerde seyrüsefer özgürlüğünü koruma ihtiyacının, askeri harekâtı haklı çıkarmak için olası bir bahane olarak kullanıldığı anlaşılıyor. 

Contretemps: Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinin ve özellikle NATO üyesi ülkelerin savunma masraflarını karşıladığını iddia etmiyor mu?

Eric Toussaint:  Aslında Trump, önceki yönetimlerin “müttefiklerinin ve ortaklarının savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemelerine izin verdiğini”NSS 2025 , s. 1) yazarken tamamen yanlış bir anlatı benimsiyor.

Bu, gerçek dışı bir iddiadır ve Trump’ın, vasal gibi davrandığı müttefikleri üzerinde, yaklaşık on yıl önce başlattıkları askeri harcamalardaki artışı hızlandırmaları için uyguladığı baskıyı haklı çıkarmaya hizmet etmektedir. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin 12. sayfasında şu ifade yer almaktadır:

“Başkan Trump, NATO ülkelerini GSYİH’lerinin %5’ini savunmaya harcamaya taahhüt eden Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi; NATO müttefiklerimiz bu taahhüdü onayladı ve şimdi buna saygı duymaları gerekiyor.” [5] NSS 2025 , s. 12

Nitekim, kamuoyunun da gördüğü gibi, NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Rutte, Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen Atlantik İttifakı zirvesinde Trump’a kabaca şu sözleri söylemişti: “Büyükbaba, aile üyeleri yanlış davrandığında onlara kızmakta haklı.”

Bu, Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’na karşı sergilediği vasal davranışının en önemli örneklerinden biriydi. Ve bir ay sonra, Temmuz 2025’in sonunda, AB Başkanı Ursula von der Leyen, bizzat boyun eğdiğini göstererek efendisinin toprakları olan İskoçya’ya gitti. Trump ile, ona ait bir golf sahasında buluşarak, AB’nin gerçekten de Tom Amca’dan daha fazla fosil yakıt ve silah satın alacağına ve artan gümrük vergileri konusundaki isteklerine boyun eğeceğine dair söz verdi.

ABD müttefiklerinin, özellikle NATO üyelerinin, Washington’ın cömertliğinden mali olarak fayda sağladığı iddiası apaçık bir yalandır. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın büyük bir bölümü üzerinde etkisini sürdürmek için sınırları dışında 220’den fazla büyük kalıcı askeri üs bulundurmaktadır. Pentagon’a göre, ABD’nin 80 ülkede 700’den fazla askeri tesisi bulunmaktadır; bunların arasında önemli sayıda personele sahip 220’den fazla kalıcı askeri üs de yer almaktadır.

ABD’nin yurtdışındaki üsleri, dünya genelindeki tüm yabancı üslerin %80’ini temsil ediyor. Bu oran, diğer tüm ülkelerden çok daha yüksek. Örneğin, Rusya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerinde veya Suriye’de toplam 15.000 ila 20.000 askere ev sahipliği yapan yaklaşık yirmi kalıcı askeri tesisi bulunuyor. Çin’in ise yurtdışında sadece bir kalıcı askeri üssü var, o da Cibuti’de ve resmi olarak 400 Çinli askeri personele ev sahipliği yapıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, 250.000’den fazla askeri personeli sürekli olarak kendi toprakları dışında bulundurmaktadır; bunların arasında Japonya’da 50.000’den fazla, Almanya’da 35.000, Güney Kore’de 22.000, İtalya’da 12.000, Büyük Britanya’da 10.000 ve benzeri ülkeler yer almaktadır. Personel rotasyonu nedeniyle bu sayı çok daha büyüktür. Büyük ABD kapitalist işletmeleri, özellikle askeri-sanayi kompleksindekiler, askeri teçhizat ve bakımını sağladıkları için bundan büyük ölçüde kâr elde etmektedir.

Trump, Washington’ın yabancı müttefiklerin korunmasını ABD vergi mükelleflerinin parasıyla finanse ettiğine inandırmaya çalışarak Amerikan halkına yalan söylüyor. Aslında, ABD’nin yurtdışındaki varlığının net maliyetini hesaplamak istiyorsak, ABD’nin personel, operasyonlar ve silahlanma açısından yurtdışındaki askeri varlığına ne kadar harcadığını dikkate almalıyız. Gerçekten de, birçok ülke kendi topraklarındaki ABD varlığının bir kısmını finanse ediyor. Japonya, ABD varlığının (veya topraklarının ABD işgalinin) %70’ini finanse ediyor, Almanya %20 ila %30’unu, İtalya %30 ila %40’ını ve Büyük Britanya %20 ila %25’ini karşılıyor. 

ABD birliklerinin bulunduğu ülkelerin Amerikan şirketlerinden yaptığı silah alımlarını da dikkate almak önemlidir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne (SIPRI) göre, 2020-2024 döneminde Avrupalı ​​müttefiklerin silah ithalatının %64’ü Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmiştir (Kaynak: Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü, SIPRI ,  https://www.sipri.org/publications/2025/sipri-fact-sheets/trends-international-arms-transfers-2024 ).  

Her halükarda, Amerika’nın yurtdışındaki askeri harcamaları doğrudan kendi çıkarlarına hizmet eder ve hiçbir cömertlik veya dayanışma biçimini temsil etmez. Amerika Birleşik Devletleri, her zaman büyük özel şirketlerinin ve Amerikan kapitalist sınıfının hizmetinde olmak üzere, dünyanın dört bir yanında sayısız saldırganlık ve askeri müdahalede bulunmuştur. 

Bu müdahaleler, ilerici rejimleri (Küba, Dominik Cumhuriyeti, Vietnam, Grenada vb.) veya Irak’taki Saddam Hüseyin ya da Afganistan’daki Taliban gibi sorun çıkaran hükümetleri devirmek veya devirmeye teşebbüs etmek için kullanılmıştır. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana ABD askeri müdahaleleri milyonlarca ölüme neden olmuştur. Bu müdahaleler, Amerika Birleşik Devletleri’nin özellikle petrol olmak üzere ham madde bakımından zengin bölgeleri kontrol altına almasına olanak sağlamıştır. 

Contretemps: Aynı zamanda, Trump kendisini nasıl bir barış elçisi olarak sunuyor?

Eric Toussaint: Gerçekten de Trump kendisini barış başkanı olarak tanıtıyor ve yalanlarını gerçeklerle karşılaştırmak için metninde iddia ettiği başarılarını sıraladığı bölümden başlamak faydalı olacaktır. 

“Başkan Trump, barış başkanı olarak mirasını sağlamlaştırdı. İlk döneminde tarihi İbrahim Anlaşmaları ile elde ettiği olağanüstü başarının yanı sıra, Başkan Trump, ikinci döneminin son sekiz ayında dünyanın dört bir yanındaki sekiz çatışmada benzeri görülmemiş barışı sağlamak için müzakere becerilerini kullandı. Kamboçya ve Tayland, Kosova ve Sırbistan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Pakistan ve Hindistan, İsrail ve İran, Mısır ve Etiyopya, Ermenistan ve Azerbaycan arasında barışı sağladı ve Gazze’deki savaşı tüm rehinelerin sağ olarak ailelerine dönmesiyle sona erdirdi.”

Gerçekte, 2020 İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetinin, Washington’un desteğiyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi çeşitli Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirerek uluslararası konumunu güçlendirmesine olanak sağladı. Bu durum, İsrail’in apartheid rejimini güçlendirmesine ve Filistin halkını daha da baskı altına almasına, ardından da etnik temizlik ve soykırım aşamasına geçmesine imkan tanıdı. 

Netanyahu’nun neo-faşist hükümeti, Washington’un tam desteğiyle (Biden yönetimi döneminde başladı) 2023 sonlarında Filistin halkına karşı bir soykırım yürütürken, Trump Gazze’de barışı sağladığını iddia etme cüretini gösteriyor.

Trump’ın vardığı söylenen diğer barış anlaşmalarına gelince, Tayland ile Kamboçya arasında, Büyük Göller bölgesinde Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Ruanda arasında, İsrail ile İran arasında barışın sağlanmadığını biliyoruz… Ayrıca Hindistan’ın, Trump’ın Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmanın geçici olarak sona ermesinde üstlendiği rolü kabul etmediğini de biliyoruz. Ve Mısır ile Etiyopya arasında da barıştan bahsedemeyiz çünkü bu iki ülke arasında silahlı bir çatışma yaşanmadı. 

Bu pasajda Trump, Yemen, Venezuela veya Nijerya gibi doğrudan sorumlu olduğu saldırganlıkların yaşandığı bölgelerden bahsetmiyor… Son olarak, seçilmesi halinde rekor sürede barışı sağlayacağına söz vermiş olmasına rağmen, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş konusunda sessiz kalıyor. 

Contretemps: Trump’ın küreselleşme ve serbest ticaret konusundaki görüşü nedir?

Eric Toussaint:  Trump, en başından itibaren önceki yönetimleri ve “Amerikan dış politikasının elitleri” olarak adlandırdığı kişileri eleştiriyor ve bu kişilerin “küreselleşme ve sözde ‘serbest ticaret’ konusunda son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadıklarını, bunun da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını aşındırdığını” söylüyor. [6] NSS 2025 , s. 1

Trump’ın bu kadar korumacı ve gümrük vergileri konusunda agresif olmasının nedeni, ABD ekonomisinin önemli ölçüde rekabet gücünü kaybetmesi ve yerel sanayilerin hem küresel hem de iç pazarlarda Çin ve diğer ülkelerden gelen ürünlerle rekabet edemez hale gelmesidir. Çin, belirleyici maliyet avantajları (kısmen Çin’deki ücretlerin ABD’dekinden daha düşük olmasından kaynaklanmaktadır) ve ölçek ekonomileri de dahil olmak üzere yapısal rekabet avantajlarına sahiptir.

Çin, bazı kilit sektörlerde (örneğin elektrikli araçlar) kısmi bir teknolojik veya sektörel avantaj elde etmiştir. Bu avantajlar, Amerikan üreticilerinden daha düşük fiyatlar sunmasına olanak tanır. Çin, ABD ile yaptığı bu ticaretten fayda sağlar çünkü ürünlerini ABD’de üretilen eşdeğer ürünlerden daha düşük fiyatlarla satabilir. Bu durum, elektrikli araçlar, güneş panelleri, bilgisayar ekipmanları vb. alanlarda geçerlidir.

Başkan Trump’ın ilk dönemindeki eylemleri nedeniyle Dünya Ticaret Örgütü (WTO) felç olmuş durumda. Trump yönetimi, 2017 gibi erken bir tarihte, WTO Temyiz Kurulu’na yeni yargıç atamayı reddetti. Uluslararası ticaretin bu tür “yüksek mahkemesi”, ilk heyetin kararından sonra devletler arasındaki anlaşmazlıkları karara bağlıyor. Bu kurulun 2017’den beri bloke olması nedeniyle, WTO işlevini yerine getiremiyor.

Çin ise serbest ticaretin, serbest ticaret anlaşmalarının, DTÖ kurallarının ve serbest rekabetin ateşli bir savunucusu haline gelirken, ABD, ardından AB, İngiltere ve Kanada giderek daha korumacı bir politika izleyerek Çin ve diğer rakiplerin ürünlerini daha pahalı hale getirmek için gümrük vergilerini kullanmaktadır.   

Contretemps: Trump ekolojik kriz konusunda hangi pozisyonu alıyor?

Eric Toussaint: Ekolojik kriz ve iklim boyutu giderek daha felaket boyutlarına ulaşırken, Trump da diğer aşırı sağcı hükümetler gibi, durumu tamamen inkâr ediyor.

Ulusal Stratejik Strateji 2025’te aşağıdakiler okunabilir:

“Avrupa’ya çok fazla zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen ‘iklim değişikliği’ ve ‘net sıfır’ felaket ideolojilerini reddediyoruz.” NSS 2025 , s. 14 [7]

Trump lafı dolandırmadan şunları istediğini belirtiyor:

“Amerikan enerji egemenliğini (petrol, doğalgaz, kömür ve nükleer) yeniden tesis etmek ve temel enerji bileşenlerinin üretimini başka yerlere taşımak mutlak bir stratejik önceliktir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zekâ gibi ileri teknolojilerdeki avantajımızı koruyacaktır.”

Net enerji ihracatımızdaki artış, müttefiklerimizle ilişkilerimizi güçlendirirken, düşmanlarımızın etkisini sınırlayacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerekirse gücümüzü yansıtmamıza olanak sağlayacaktır.” NSS 2025 , s. 14 [8]

Trump yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilme ve Kasım 2025’te Brezilya’da düzenlenecek COP30’u boykot etme politikası, fosil yakıtların çıkarılmasını ve üretimini artırarak ekolojik krizi daha da kötüleştirecektir.

Contretemps: Trump, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “insan haklarından” bahsediyor mu?

Eric Toussaint: 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde insan haklarının teşvik edilmesi veya saygı gösterilmesine dair hiçbir atıf yok. Bu durum, Trump’ın ilk dönemindeki 2017 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de zaten mevcuttu.

“İnsan hakları,” “sosyal koruma” ve “sosyal haklar” kelimeleri, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025 belgesinde bir kez bile geçmiyor. Bu stratejik belgenin yazarları, bu kavramları kasıtlı ve tamamen dışlamışlardır.

Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi ABD hükümetlerinin, insan haklarını savunma bahanesini sistematik olarak kullanarak insan haklarını çiğneyen ve BM Şartı’nı ihlal eden eylemler gerçekleştirdiği açıktır. Obama yönetiminin yayınladığı 2015 Ulusal Güvenlik Zirvesi’nde (NSS) “insan hakları” ifadesinin dokuz kez, Joe Biden’ın yayınladığı 2022 NSS’de ise yirmi kez geçtiğini belirtmekte fayda var. 

Trump, Çin veya Rusya’yı eleştirirken artık insan hakları konusundaki ikiyüzlü söylemi kullanmıyor. Amerika Birleşik Devletleri söz konusu olduğunda, Trump yalnızca “vatandaşlarının Tanrı tarafından verilmiş doğal haklarına” atıfta bulunuyor (NSS 2025 , s. 3). Aynı doğrultuda, belgenin ilerleyen kısımlarında “tüm insanların Tanrı tarafından verilmiş eşit doğal haklara sahip olduğunu” belirtiyor (NSS 2025 , s. 9).

Diktatörlükle yönetilen Körfez monarşileri söz konusu olduğunda ise artık demokratikleşmeden söz edilemez; NSS 2025, “bunun, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu uluslara -özellikle Körfez monarşilerine- tarihsel geleneklerini ve yönetim biçimlerini terk etmeleri için baskı yapma yönündeki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmeyi gerektireceğini” belirtmektedir [9] NSS 2025 , s. 28.

Özetle, Trump’la birlikte gelen yenilik, insan haklarını savunma, uluslararası hukuka ve uluslararası insan hakları anlaşmalarına saygı gösterme söyleminin tamamen terk edilmesidir… 

Bu durum, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in BM kurumlarına yönelik saldırılarıyla da tutarlıdır… Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’in 2. sayfasında, önceki yönetimleri şu konularda kınamaktadır:

“Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise devletlerin egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağlamışlardır” [10] .

Bu belgede adı geçmese de, Trump’ın konuşmalarında düzenli olarak BM, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), UNESCO, UNRWA (Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı), OCHA (Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi), UNHCR (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği), UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu), FAO (Gıda ve Tarım Örgütü), Dünya Gıda Programı (WFP), İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi (OHCHR), Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı ve diğer kuruluşlara saldırdığı bilinmektedir.

Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kurumların birçoğundan çekileceğine, fonlarını keseceğine ve/veya yargı yetkilerini artık tanımayacağına karar verdi. 7 Ocak 2026’da Trump, 31 BM örgütü de dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin 66 uluslararası kuruluştan çekildiğini duyurdu [11] (Kaynak: Beyaz Saray ).

Ayrıca belirtmek gerekir ki, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde, halkların kendi kaderlerini tayin etme haklarına veya halkların kendi topraklarındaki doğal kaynaklar üzerindeki egemenliklerini kullanma haklarına dair hiçbir atıf bulunmamaktadır; çünkü çeşitli Birleşmiş Milletler antlaşmalarında yer alan bu evrensel haklar, Trump’ın uluslararası politikasıyla doğrudan çelişmektedir. 

Contretemps: İnsan hakları konusunda Trump’ın göçmen haklarına ilişkin tutumu nedir?

Eric Toussaint: Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, yönetim göç konusunda 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin ruhuna tamamen aykırı, son derece gerici bir tutum benimsiyor.

“Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece ‘düzenli’ olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göç akışlarını kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı ve kimi kabul edip kimi etmeyecekleri konusunda tam kontrol uyguladığı bir dünya istiyoruz.” [12]   NSS 2025 , s. 3

“Kitlesel göç dönemi sona erdi – Bir ülkenin topraklarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul edeceği kaçınılmaz olarak geleceğini belirleyecektir.”

Kendini egemen sayan her ülkenin kendi geleceğini tanımlama hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve vatandaşlığı yalnızca nadir durumlarda, zorlu kriterleri karşılamak zorunda olan yabancılara vermiştir. Batı’nın son birkaç on yıldaki deneyimi bu kadim bilgeliği doğrulamaktadır. Birçok ülkede kitlesel göç, ulusal kaynakları ciddi şekilde zorlamış, şiddet ve suçu artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasasını bozmuş ve ulusal güvenliği tehlikeye atmıştır. Kitlesel göç çağı sona ermelidir.” [13] NSS 2025 , s. 11

Trump’ın göçmenlere ve mültecilere karşı uyguladığı acımasız neo-faşist politika felaket boyutlarına ulaştı. Trump yönetiminden yapılan açıklamalara göre, 2025 yılı boyunca ABD yetkilileri kitlesel baskınlar ve tutuklamalar gerçekleştirdi; bu da 2,5 milyondan fazla kişinin (sınır dışı edilme ve gönüllü ayrılmalar dahil) ülkeyi terk etmesine ve göçmen nüfusu arasında korku, hatta terör iklimi yaratmayı amaçlayan yasadışı göç suçlarından tutuklama ve kovuşturmalarda çok önemli bir artışa yol açtı.

Doğrudan sınır dışı etmeler açısından, bazı kaynaklar 600.000’i aşan bir rakamdan bahsediyor (Kaynak: https://cis.org/Arthur/DHS-600000-Deportations-Inauguration-Day ). Trump, göçmenlere karşı, Netanyahu’nun neo-faşist hükümetindeki bakanların Filistinlilere karşı kullandığına benzer ırkçı ve insanlık dışı bir dil kullanıyor. 

Trump, bir kabine toplantısı sırasında Somali topluluğuna (özellikle Minnesota’dakilere) çok sert sözler sarf ederek saldırdı:

“Ülkemize çöpleri kabul etmeye devam edersek yanlış yöne gidiyoruz demektir. İlhan Omar çöp, çöpten başka bir şey değil. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” [14] (Kaynak: https://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice )

Belirtmek gerekir ki, Mogadişu’da (Somali) doğan İlhan Omar, Amerikalı bir politikacı, Demokrat Parti üyesi ve 6 Kasım 2018 federal seçimlerinden bu yana Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde Minnesota’yı temsil eden bir isimdir. 

Federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanları, iş yerlerine, toplu taşıma araçlarına veya hassas kabul edilen yerlerin (okullar, kiliseler, hastaneler) yakınlarına düzenlenen baskınlarda son derece şiddetli tutuklama yöntemleri kullanmaktadır. 7 Ocak 2026’da, Minneapolis’te hiçbir tehdit oluşturmayan bir kadın ICE ajanı tarafından öldürüldü.

ICE, birkaç aydır bazı şehirlerde toplu tutuklamalar gerçekleştiriyor. Gözaltı koşulları dehşet verici ve korku ve terör salmak amacıyla kasıtlı olarak insanlık dışı bir şekilde düzenleniyor. Bununla birlikte, ICE tarafından gözaltına alınan yabancı uyrukluların büyük çoğunluğunun daha önce herhangi bir suç kaydının olmadığı gösterilmiştir (Kaynak: https://www.theglobalstatistics.com/ice-detention-statistics/ ).

Karşılaştırma yapmak gerekirse, Joe Biden’ın başkanlığı döneminde, 1 Ekim 2023 ile 30 Eylül 2024 tarihleri ​​arasında, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) tarafından 271.484 kişi sınır dışı edildi; bu, Biden’ın görev süresinin başlangıcına kıyasla önemli bir artıştır. Biden’ın tüm görev süresi boyunca (2021-2024), ICE 545.252 resmi sınır dışı işlemi bildirdi.

Ayrıca, Barack Obama’nın iki döneminde sınır dışı etme sayısının çok yüksek olduğu da belirtilmelidir: 8 yılda (2009-2016) 2.749.706 sınır dışı etme, günde ortalama 942. Obama’nın ilk döneminde (2009-2012) ortalama günde 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü [15] . factchequeado.com web sitesi, 1993’ten bu yana Washington’da iktidarda bulunan çeşitli yönetimler tarafından gerçekleştirilen sınır dışı etmelerin ayrıntılı bir özetini yayınladı; bkz: https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/ 

Contretemps: NSS 2025’in fiilen aşırı sağın medeniyetler savaşı komplo teorisini benimsediği doğru mu?

Eric Toussaint: Trump’ın bu belgesi açıkça aşırı sağcı içerik taşıyor. Trump, açıkça belirtmese de, aşırı sağcı bir komplo teorisi olan “büyük yer değiştirme” teorisini benimsiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde bu, “beyaz soykırımı” teorisidir [16] .

Başka bir biçimde bu, özellikle milliyetçi, otoriter ve aşırı sağcı boyutlarıyla Trumpizm’in başlıca ideolojik mimarlarından biri olan Steve Bannon’ın da tezidir. Steve Bannon öncelikle “medeniyet savaşı”, “Batı’nın yıkımı” ve “siyasi bir silah olarak kitlesel göç”ten bahseder ve “halkı ihanete uğratan küreselci elitleri” kınar.

Büyük Yer Değiştirme teorisi, Éric Zemmour gibi Fransız siyasi figürleri tarafından popülerleştirilmiştir . Bu teoriye göre, Avrupa nüfusları, göç, doğum oranlarındaki farklılıklar ve siyasi, ekonomik ve medya elitlerinin (gönüllü veya gönülsüz) uyguladığı politikalar nedeniyle giderek Avrupalı ​​olmayan (çoğunlukla Müslüman) nüfuslarla yer değiştiriyor.

Bu teori, öncelikle Avrupa dışı göç ve İslam’a bağladığı kültürel, medeniyetsel ve demografik bir yer değiştirmeden bahseder. Bu olguyu Avrupa kimliği, kültürü ve medeniyeti için varoluşsal bir tehdit olarak sunar. Bu, Beyaz Saray tarafından 4 Aralık 2025’te yayınlanan Trump belgesinde de yankı bulmaktadır.

Trump’ın belgesinde Avrupa ile ilgili olarak şu ifadeler yer alıyor:

“Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve Avrupa’nın medeniyet güvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz.” [17]   NSS 2025 , s. 5

Trump, Avrupa’nın ekonomik gerilemesinin nedenini şu şekilde açıklıyor:

“medeniyetin çöküşünün gerçek ve daha karanlık olasılığı tarafından gölgeleniyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu başlıca zorluklar arasında, siyasi özgürlüğü (Trump ve yönetimi, aşırı sağ partilerin faaliyetlerini ve ırkçı ve göçmen karşıtı propagandalarını kısıtlayan politikalardan bahsediyor, Éric Toussaint’in notu) ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, (…) doğum oranının çöküşü, ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” [18]  NSS 2025 , s. 25

Özetle, bu iki pasaj, aşırı sağcı komplo teorisi olan büyük yer değiştirme ve uygarlık savaşının temel argümanlarını içermektedir.

Aşağıdaki paragrafta aşırı sağ partilere verilen destek açıklanmaktadır:

“Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu yenilenmeyi teşvik etmeye teşvik ediyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik sebebidir.” [19] NSS 2025, s. 26 

Contretemps: Çeşitlilik hakkının (ırk, cinsiyet, köken vb. açısından) teşvikine ilişkin politika nedir?

Eric Toussaint: Trump, sözde DEI (Çeşitlilik, Eşitlik, Kapsayıcılık) politikalarını ortadan kaldırmayı özellikle hedefledi. Bunu çeşitli başkanlık kararnameleri yayınlayarak uygulamaya koydu (özellikle şu adrese bakın: https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2025/03/fact-sheet-president-donald-j-trump-removes-dei-from-the-foreign-service/) ve Aralık 2025 başlarında yayınlanan stratejik belgede bunu tekrarlayarak şu politikaları uyguladığını belirtti:

“Kurumlarımızı zayıflatan sözde ‘DEI’ uygulamalarını ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırarak yetkinlik kültürünü yeniden tesis edin” [20] NSS 2025 , s. 6

Trump yönetimi tarafından ortadan kaldırılan DEI (Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) uygulamaları arasında kotalar, tercihli politikalar, “yeterince temsil edilmeyen” gruplara verilen işe alım veya terfi öncelikleri, “kapsayıcılık” programları veya çeşitlilik eğitimleri vb. yer alabilir. Trump, kamu hizmetlerinde (ordu, diplomatik temsilcilikler vb. dahil) işe alım, terfi, istihdam veya görevde kalmada ırk, cinsiyet, köken veya bu kriterlere dayalı herhangi bir tercihin dikkate alınmasını yasakladı.

Trump, silahlı kuvvetler konusunda bunu çok açık bir şekilde yeniden teyit ediyor:

“Silahlı Kuvvetlerimizden radikal cinsiyet ideolojisini ve uyanış çılgınlığını temizledik ve bir trilyon dolarlık yatırımla ordumuzu güçlendirmeye başladık.” (Donald Trump tarafından imzalanan giriş , NSS 2025 )

Contretemps: Özetle, Trump gezegenin farklı büyük bölgeleri için hangi politikaları açıklıyor?

Eric Toussaint: Trump yönetimi, Batı Yarımküre’nin (yani güneyde Patagonya’dan kuzeyde Kanada ve Grönland’a kadar uzanan Amerika kıtası) tamamen kontrolünü ele geçirme arzusunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda, petrol zengini Venezuela’yı hedef alarak agresif askeri operasyonlar yürütüyor. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), Batı Yarımküre ile ilgili olarak şunları belirtiyor:

“Yarımküre dışındaki rakiplerimizin tehdit edici güçler veya diğer yetenekler konuşlandırmasını veya yarımküremizde hayati stratejik varlıklara sahip olmasını veya bunları kontrol etmesini engelleyeceğiz. Monroe Doktrini’ne ilişkin bu ‘Trump ek maddesi’ sağduyuya dayanmaktadır ve Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı olarak Amerikan gücünün ve önceliklerinin potansiyel bir restorasyonunu temsil etmektedir.” [21] (NSS 2025, s. 15)

Çin’e gelince, 2025 stratejik belgesi yeni bir aşamayı işaret ediyor: Artık sadece rekabeti kabul etmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD elitlerinin Çin’in yükselişini kolaylaştıran tarihsel hatasını açıkça tanımlıyor. Çin artık sadece bir rakip olarak değil, ABD ekonomisine, sosyal uyuma, tedarik zincirlerine, ulusal güvenliğe ve hatta kültürel istikrara yönelik doğrudan bir tehdit olarak sunuluyor.

Çatışma böylece, doğrudan askeri bir seçeneğin resmi olarak benimsenmesinden bağımsız olarak, tüm ekonomik, teknolojik, ideolojik ve toplumsal alanlara yayılıyor. Trump, Çin ile çatışma halinde olduğu Hint-Pasifik’te varlığını, askeri gücünü ve ekonomik çıkarlarını artırmaya karar veriyor [22] .

Avrupa konusunda Trump, halihazırda iktidarda olan bazı aşırı sağ partilere (örneğin İtalya ve Macaristan) güçlü destek vermeye karar verdi ve Avrupa hükümetlerinden, özellikle de ABD silah endüstrisine doğrudan fayda sağlayan askeri harcamalarını önemli ölçüde artırarak, Washington’ın uysal vasalları gibi davranmalarını talep etti. Bu bağlamda, NSS 2025, Avrupa hakkında şu ifadeyi içermektedir: “Eski ihtişamlarını yeniden kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz”[23]. “Uyumlu” teriminin seçimi kendi başına konuşmaktadır.

Trump, Orta Doğu konusunda bu bölgenin geçmişe kıyasla daha az önemli olduğunu ve Körfez’deki diktatörlük rejimlerindeki siyasi yönetimlere saygı duyacağını iddia ediyor.

Rusya konusunda Trump, Moskova’nın Ukrayna da dahil olmak üzere bazı eski Sovyet cumhuriyetlerini kapsayan bir çerçeve dışında herhangi bir girişimde bulunmaması şartıyla, nüfuz paylaşımını savunuyor. Trump, Rusya’yı Çin’den uzaklaşmaya ikna etmeye çalışıyor.

Trump, Afrika’ya çok az yer ayırıyor ve onu yalnızca ham madde çıkarılacak ve ABD çıkarları korunacak bir kıta olarak görüyor. Amacı, “Afrika’nın bol doğal kaynaklarını ve gizli ekonomik potansiyelini kullanmak”tır. ( NSS 2025 , s. 29)

Contretemps: Analizinizin sonuç özeti nedir ?  

Eric Toussaint:  Beyaz Saray’ın Aralık 2025 başlarında kamuoyuna açıkladığı uluslararası politika doktrini, ABD dış politikasında geçici bir değişimden ibaret değil, çeyrek asırdan fazla bir süre önce “yeni Soğuk Savaş” çerçevesinde başlayan bir sürecin tutarlı bir doruk noktasıdır. Bu belge, niteliksel bir radikalleşmeyi işaret ediyor: Artık açıkça emperyal bir egemenlik mantığını, sistematik güç kullanımını ve uluslararası hukukun, çok taraflı kurumların ve evrensel insan haklarının açıkça reddini benimsiyor. Donald Trump döneminde bu yönelim, açıkça yırtıcı, şiddet içeren, gerici, otoriter ve neo-faşist doğasıyla karakterize edilen, benzeri görülmemiş bir ideolojik biçim alıyor.

Önceki yönetimler emperyalist şiddetin uygulanmasını son derece ikiyüzlü liberal ve insancıl bir söylemle birleştirirken, Trump yönetimi bu cepheyi kırıyor. İnsan hakları, sosyal haklar, göçmenlerin korunması, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve hatta çok taraflılığa yapılan en ufak bir atıf bile resmi stratejik söylemden tamamen kayboluyor. Bunların yerini “Tanrı vergisi doğal haklar”, egemen devletlerin mutlak egemenliği, medeniyetler hiyerarşisi ve kalıcı askeri baskının meşrulaştırılmasına dayalı bir dünya görüşü alıyor. 

Bu doktrin, uzun süren bir bunalım, büyük güçler arasındaki artan rekabet ve G7’nin eski emperyalist güçlerinin ekonomik hegemonyalarını sürdürememesiyle karakterize edilen küresel kapitalizmdeki yapısal kriz bağlamında yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin göreceli gerilemesi karşısında Washington, kasıtlı olarak militarist genişleme ve acımasız bir korumacılık politikası yolunu seçmiştir. Çin, küresel kapitalizme meydan okuduğu için değil, tam tersine kendisini ona başarıyla entegre ederek Amerikan ekonomik, teknolojik ve jeopolitik üstünlüğüne karşı çıktığı için birincil düşman olarak belirlenmiştir. İkinci kademe emperyalist bir güç olan Rusya, NATO’nun vesayeti altında Avrupa’nın hızlandırılmış militarizasyonuna bir gerekçe ve dayanak görevi görmektedir, ancak artık düşman olarak kabul edilmemektedir. 

2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025), dış emperyalizm ile iç otoriterlik arasında derin bir yakınlaşmayı da ortaya koymaktadır. Liberal küreselleşmenin kınanması, toplumsal özgürleşme projesiyle değil, saldırgan bir ekonomik milliyetçilikle, göçmenlere karşı bir saldırıyla, “büyük yer değiştirme” komplo teorilerinin örtük olarak benimsenmesiyle ve eşitlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarına karşı ideolojik bir savaşla birlikte gelmektedir.

Askeri egemenlik, ekonomik yağmacılık, fosil yakıt üretimi ve iklim değişikliğini inkâr, askeri-sanayi kompleksinin ve ABD kapitalist sınıfının çıkarlarına hizmet eden tutarlı bir bütün oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Trump bir “barış elçisi” olmaktan çok uzak, daha istikrarsız, şiddet dolu ve eşitsiz bir dünyanın mimarı gibi görünüyor; burada güç hukukun önüne geçiyor ve savaş, kapitalizmin krizini yönetmek için yaygın bir araç haline geliyor. Bu anlamda, ABD’nin yeni uluslararası politika doktrini, yalnızca Amerikan emperyalizminin doğrudan hedef aldığı halkları (Filistin, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da) tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm insanlık için büyük bir tehlike oluşturuyor.

Bu durum, ekolojik krizin geleceği son derece belirsiz kıldığı bir bağlamda, büyük uluslararası çatışmaların hatta küresel bir felaketin riskini artırıyor. Dünyanın önde gelen askeri gücünün başındaki bu neo-faşist eğilim karşısında, ilerici, militarizm karşıtı, faşizm karşıtı, ırkçılık karşıtı, feminist ve enternasyonalist güçler için ulusötesi dayanışmayı yeniden inşa etmek, emperyalizmin her türlüsüne karşı çıkmak ve barışa, eşit haklara, sosyal adalete, halkların haklarına ve yeryüzündeki yaşam koşullarının korunmasına dayalı radikal bir alternatif projeyi savunmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.

12 Ocak 2026

Notlar

[1] Beyaz Saray, “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi Kasım 2025”, 5 Aralık 2025 tarihinde yayınlandı, https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf?internal=true  

[2] Gilbert Achcar’ın kitabı ve “Soğuk Savaş” ifadesinin anlamı hakkındaki röportajından bir alıntı: “Özünde, ‘Soğuk Savaş’, bir ülkenin (henüz) ‘sıcak bir savaşa’ girmeden savaş hazırlığı durumunu koruduğu bir durumdur. Başka bir deyişle, Soğuk Savaş’ın bu şekilde adlandırılmasını sağlayan şey silahlanma yarışıydı. 1990’ların sonlarından beri, Amerika Birleşik Devletleri’nin Rusya ve Çin’e karşı eş zamanlı olarak yürütülen bir savaş senaryosuna dayalı olarak askeri harcama düzeyini nasıl korumaya karar verdiğini açıkladım. Bu karar, Washington’ın diğer provokatif eylemleriyle bağlantılıydı ve bu da beni 1999’da yeni Soğuk Savaş olarak adlandırdığım şeyin başlangıcını yerleştirmeye yönlendirdi.” » Kaynak: CJ Polychroniou tarafından Gilbert Achcar ile yapılan röportaj, Contretemps tarafından 24 Mayıs 2023’te yayınlandı,  https://www.contretemps.eu/origines-nouvelle-guerre-froide-entretien-achcar/

[3]  20. yüzyılın başlarında Lenin, Rudolf Hilferding, Rosa Luxemburg gibi yazarlar tarafından analiz edilmiş ve 20. yüzyılın  ikinci yarısında Ernest Mandel, Samir Amin, Paul Sweezy ve Paul Baran tarafından güncellenmiştir.

[4] “Çıkarlarımızı korumak, savaşları caydırmak ve gerekirse, kuvvetlerimiz için mümkün olan en düşük kayıplarla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en gelişmiş ordusunu kurmak, eğitmek, donatmak ve sahaya sürmek istiyoruz. Ve her bir askerin gurur duyduğu bir ordu istiyoruz.”

Ülkelerine bağlı ve görevlerine güvenen kişiler.

Amerikan halkını, denizaşırı Amerikan varlıklarını ve Amerikan müttefiklerini korumak için dünyanın en güçlü, güvenilir ve modern nükleer silahlarına ve Amerikan ana vatanı için bir Altın Kubbe de dahil olmak üzere yeni nesil füze savunma sistemlerine sahip olmak istiyoruz.” NSS 2025, s.

[5] “Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden ve NATO müttefiklerimizin onayladığı ve artık yerine getirmesi gereken Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirledi.” NSS 2025 , s. 12.

[6] “Küreselleşmeye ve sözde “serbest ticarete” son derece yanlış ve yıkıcı bahisler oynadılar ve bu da Amerikan ekonomik ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve sanayi tabanını tamamen boşalttı.”

[7] “Avrupa’ya çok büyük zarar veren, Amerika Birleşik Devletleri’ni tehdit eden ve rakiplerimizi destekleyen felaket niteliğindeki “iklim değişikliği” ve “Net Sıfır” ideolojilerini reddediyoruz” NSS 2025, s. 14

[8] “Amerikan enerji egemenliğinin (petrol, gaz, kömür ve nükleer) yeniden sağlanması ve gerekli kilit enerjinin yeniden ülke içine getirilmesi”

Enerji bileşenleri en önemli stratejik önceliklerden biridir. Ucuz ve bol enerji, Amerika Birleşik Devletleri’nde iyi ücretli işler yaratacak, Amerikalı tüketiciler ve işletmeler için maliyetleri düşürecek, yeniden sanayileşmeyi destekleyecek ve yapay zeka gibi en ileri teknolojilerdeki avantajımızı korumamıza yardımcı olacaktır.

Net enerji ihracatımızı genişletmek, müttefiklerimizle ilişkilerimizi derinleştirirken düşmanların etkisini azaltacak, kıyılarımızı savunma yeteneğimizi koruyacak ve gerektiğinde bize olanak sağlayacaktır.

“Proje gücü.” NSS 2025, s.

[9] “Amerika’nın bu ulusları —özellikle Körfez monarşilerini— geleneklerini ve tarihi yönetim biçimlerini terk etmeye zorlama konusundaki yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçmesini gerektirecektir.” NSS 2025, s. 28

[10] “Amerikan politikasını, bazıları açıkça Amerikan karşıtlığıyla, birçoğu ise bireysel devlet egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesicilikle yönlendirilen uluslararası kurumlar ağına bağladılar.” NSS 2025, s. 2

[11] Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi, ECOSOC – Afrika Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu, ECOSOC – Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, ECOSOC – Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, Uluslararası Hukuk Komisyonu, Uluslararası Ceza Mahkemeleri için Uluslararası Kalıntı Mekanizması, Uluslararası Ticaret Merkezi, Afrika Özel Danışmanı Ofisi, Genel Sekreterin Silahlı Çatışmalardaki Çocuklar Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Genel Sekreterin Çocuklara Karşı Şiddet Özel Temsilcisi Ofisi, Barış İnşa Komisyonu, Barış İnşa Fonu, Afrika Kökenli İnsanlar Daimi Forumu, BM Medeniyetler İttifakı, Gelişmekte Olan Ülkelerde Ormansızlaşma ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılmasına İlişkin BM İşbirliği Programı, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), BM Demokrasi Fonu, BM Enerji, BM Cinsiyet Eşitliği ve Kadınların Güçlendirilmesi Kurumu (BM Kadın), BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), BM İnsan Yerleşimleri Programı (UN-Habitat), BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR), BM Okyanuslar, BM Nüfus Fonu (UNFPA), BM Konvansiyonel Silahlar Sicili, BM Sistem Baş Yöneticileri Koordinasyon Kurulu, BM Sistem Personel Koleji, BM Su, BM Üniversitesi (Kaynak: Beyaz Saray )

[12] “Sınırlarımız, göç sistemimiz ve insanların ülkemize yasal ve yasadışı yollarla giriş yaptığı ulaşım ağları üzerinde tam kontrol istiyoruz. Göçün sadece “düzenli” olmadığı, egemen ülkelerin istikrarsızlaştırıcı göçü kolaylaştırmak yerine durdurmak için birlikte çalıştığı bir dünya istiyoruz.

Nüfus akışlarını kontrol ederler ve kimleri kabul edip kimleri kabul etmeyecekleri konusunda tam yetkiye sahiptirler.” NSS 2025, s.

[13] “Kitlesel Göç Çağı Sona Erdi – Bir ülkenin sınırlarına kimi, hangi sayıda ve nereden kabul ettiği, kaçınılmaz olarak o ulusun geleceğini belirleyecektir. Kendini egemen sayan her ülkenin geleceğini belirleme hakkı ve görevi vardır. Tarih boyunca egemen uluslar kontrolsüz göçü yasaklamış ve yabancılara nadiren vatandaşlık vermiş, bu yabancıların da zorlu kriterleri karşılamaları gerekmiştir. Batı’nın son on yıllardaki deneyimi bu kalıcı bilgeliği doğrulamaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde kitlesel göç, iç kaynakları zorlamış, şiddeti ve diğer suçları artırmış, sosyal uyumu zayıflatmış, işgücü piyasalarını bozmuş ve ulusal güvenliği baltalamıştır. NSS 2025 , s. 11

[14] Ülkemize çöp almaya devam edersek yanlış yola gireceğiz. Ilhan Omar çöp, sadece çöp. Bunlar şikayet etmekten başka bir şey yapmayan insanlar… Onları ülkemizde istemiyoruz.” Kaynakhttps://www.theguardian.com/us-news/2025/dec/07/trump-immigration-ice

[15] “8 yılda 2.749.706 sınır dışı işlemi gerçekleşti, bu da günde ortalama 942 anlamına geliyor. İlk döneminde (2009-2012) günde ortalama 1.088 iken, ikinci döneminde (2013-2016) günlük ortalama 794’e düştü.” https://factchequeado.com/teexplicamos/20250820/obama-deportations-trump-biden-numbers/

[16] Üstelik Trump, Güney Afrika hükümetini beyazlara karşı soykırım uygulamakla suçlamaktan da çekinmiyor.

[17] “Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini koruma konusunda müttefiklerimizi desteklemek ve aynı zamanda Avrupa’nın medeniyetsel özgüvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmek istiyoruz;” NSS 2025, s. 5

[18] “Ancak bu ekonomik gerileme, medeniyetin yok oluşunun gerçek ve daha vahim olasılığı karşısında gölgede kalıyor. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük sorunlar arasında, siyasi özgürlüğü ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulusötesi kuruluşların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve çatışma yaratan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasi muhalefetin bastırılması, düşen doğum oranları ve ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı yer almaktadır.” NSS 2025, s. 25

[19] “Amerika, Avrupa’daki siyasi müttefiklerini bu ruh canlanmasını teşvik etmeye çağırıyor ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten de büyük bir iyimserlik nedeni veriyor.”  NSS 2025, s. 26

[20] “Yeterlilik kültürünü yeniden tesis etmek, kurumlarımızı zayıflatan ve bizi geride tutan sözde “DEI” ve diğer ayrımcı ve rekabet karşıtı uygulamaları ortadan kaldırmak” NSS 2025 , s. 6.

[21] “Yarımküre dışındaki rakiplerin, Yarımküremizde kuvvet veya diğer tehdit edici yetenekler konuşlandırma veya stratejik olarak hayati öneme sahip varlıklara sahip olma veya bunları kontrol etme yeteneğini reddedeceğiz. Monroe Doktrini’ne eklenen bu “Trump Eki”, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı, sağduyulu ve güçlü bir Amerikan gücü ve önceliklerinin yeniden tesis edilmesidir.” (NSS 2025, s. 15)

[22] NSS 2025’te, Hint-Pasifik kabaca, batıdan doğuya doğru Afrika’nın doğu kıyılarını, Hint Okyanusu’nu, önemli boğazları: Hürmüz Boğazı, Bab el-Mandeb, Malakka Boğazı’nı, Güney Asya’yı (merkezinde Hindistan ile), Güneydoğu Asya’yı (ASEAN), Güney Çin Denizi’ni, Tayvan’ı, Kore Yarımadası’nı ve Japonya’yı içeren sürekli bir yayı temsil etmektedir. Buna güney ve doğuda Avustralya, Pasifik takımadaları ve ada devletleri de eklenmiştir. Bu alan Amerika Birleşik Devletleri’nin Pasifik kıyılarına kadar uzanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Hint-Pasifik’te, birkaç düzine daha küçük askeri tesisin yanı sıra 66 kalıcı askeri üsse yayılmış çok sayıda asker konuşlandırmaktadır (Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nin resmi web sitesine bakınız: https://www.congress.gov/crs-product/IF12604).

[23] “Eski ihtişamlarını geri kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz.” NSS 2025, s. 26.

İran’da Yeni Bir Halk Ayaklanması – Sarah Selami

İran’daki son eylemler; ulusal para biriminin baş döndürücü düşüşü ve ekonomik faaliyeti öngörülemez kılan hiperenflasyon karşısında, 28 Aralık 2025 Pazar günü Tahran çarşısı esnafının greviyle başladı. Yoksulluğun, aşırı toplumsal eşitsizliğin ve tiranlığın genel bir reddini ifade eden bu eylemler, hızla birçok şehirde öğrencilere ve halk kesimlerine yayıldı.

Rejimin yanıtı

Hükümet, çarşı esnafını vergi indirimleriyle yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan üniversiteleri kapattı ve sokağa çıkan gençlik ve halk kitlelerine yönelik baskı ve güvenlik önlemlerini güçlendirme yoluna gitti. Ancak bunlar hareketi durdurmadı. Eylemler, özellikle küçük ve orta ölçekli olanları başta olmak üzere, en az 88 şehirde devam ediyor. Bazı büyük şehirlerde de belirli mahallelerde hareketlilik yaşanıyor.

Eylemlerin dokuzuncu gününde, içerisinde gençlerin de olduğu, binden fazla insan tutuklandı ve ikisi 20 yaşın altında olmak üzere en az otuz altı eylemci öldürüldü. Ayrıca kolluk güçlerinin iki üyesi de hayatını kaybetti.

Derin toplumsal öfke

Gençler, bilhassa öğrenciler bu toplumsal hareketlerin merkezinde yer alırken, diğer yandan ulusal para biriminin değer kaybından ve fiyat artışlarından en fazla etkilenen küçük kasabaların sakinleri de bu eylemlere önemli ölçüde katılıyor.

Bu eylemler, basit bir para birimi dalgalanmasına olan tepkiden ziyade, on yıllardır süren adaletsizlik, güvencesizlik ve baskıdan kaynaklanan derin ve kalıcı bir toplumsal öfkeyi yansıtıyor. Eşitsizlik ve yoksulluğun daha da kötüye gitmesi, İran’ın siyasi ve ekonomik sistemindeki yapısal krizin bir sonucudur ve bu kriz uluslararası yaptırımlar, yolsuzluk ve kayırmacılıkla damgalanan hükümet sistemi ve İslam Cumhuriyeti’nin izlediği politikalarla daha da güçlenmiştir.

Hükümet bu eylemlere toplu tutuklamalar, baskı ve şiddetle yanıt vermiştir. Ancak 2017, 2019 ve 2022 yıllarındaki kitlesel eylemlerin deneyimleri, hükümetin bu stratejisinin uzun vadede halka boyun eğdirmeyi asla başaramadığını göstermektedir. Dolayısıyla, mevcut eylemler bunların bir devamı niteliğindedir.

Araçsallaştırma girişimleri ve sonuçları

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, bölgede ve ötesinde sivillere yönelik benzeri görülmemiş şiddetteki rollerine rağmen İslam Cumhuriyeti ile olan çatışmaları bağlamında ve ‘İran halkını savunma’ bahanesiyle bu eylemleri araçsallaştırmaya çalışmışlardır.

ABD ve İsrail liderleri ile istihbarat kurumlarının son açıklamaları, İslam Cumhuriyeti’ne eylemciler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırmak, tutuklamaları meşrulaştırmak ve eylemcileri yabancı ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket etmekle suçlamak için ek bir bahane sunmuştur.

Aynı zamanda, “tahtın vârisi” Rıza Pehlevi ve askeri dış müdahaleyi destekleyen gerici yandaşları, İran’ı kurtarmak için siyasi bir alternatif olarak kendilerini sunmaya çalışmışlardır. Bu amaçla, Eski Şah’ın oğlunu İran halkı nezdinde popüler bir lider olarak göstermek için videoları manipüle ettiler, eylemcilerin sloganlarını ise tahrif ettiler. Ancak bu hileler monarşist akımı itibarsızlaştırdı ve kendilerine dayatılan her türlü vesayet ve otoriteyi reddeden eylemcilerin bu tutumunu pekiştirdi.

Perspektifler ve Dayanışma

“Diktatöre ölüm” gibi radikal sloganlara rağmen hareketin henüz örgütlü bir siyasi evreye girmemiş olması ve güvenilir bir siyasi alternatifin bulunmaması nedeniyle, bu halk eylemlerinin sürekliliğini ya da hükümeti geriletme kapasitesini öngörmek zordur. Bu yaygın öfke, ancak genel protesto hareketi ile iş yerlerindeki, emekçi mahallelerindeki ve üniversitelerdeki mücadelelerin birleşmesiyle etkili bir güce dönüştürülebilir.

Bununla birlikte İran gençliği ve halk sınıfları; hayat pahalılığına, sosyal adaletsizliklere ve tiranlığa karşı verdikleri mücadelede, dayanışma içindeki sosyal ve siyasi güçlerin uluslararası desteğini hak etmektedir.

Sarah Selami, Fransa’daki Solidarité Socialiste avec les Travailleurs en Iran (İran İşçileriyle Sosyalist Dayanışma) adlı örgütün üyesidir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/A-new-popular-uprising-in-Iran

Venezuela: Trump, Yeniden Sömürgeleştirme ve Direniş – Luis Bonilla-Molina

Son aylarda, Trump yönetiminin hedefinin Venezuela’nın petrolü, maden zenginlikleri ve nüfusun davranışsal verileri üzerinde siyasi, ekonomik ve askerî denetim kurmak olduğunu; böylece ülkede öngörücü bir kontrol rejimi tesis etmeyi ve nihai ufukta Bolívar’ın yurdunda Amerikan askerî üsleri kurmayı amaçladığını ısrarla vurguladık. Ancak buna ulaşmak için ABD’nin Venezuela hükümetinin başına, tarihsel olarak Beyaz Saray’la müttefik iki isim olan, toplumsal bir liderliğe sahip olmakla birlikte Venezuela kadar bölünmüş bir ülkeyi yönetmekten bütünüyle aciz María Corina Machado (MCM) ile Edmundo González Urrutia’yı (EGU) yerleştirmesinin yeterli olacağını düşünmek bir kestirmeydi. Nitekim 3 Ocak’ta, Venezuela’ya yönelik askerî saldırının ve Devlet Başkanı Maduro ile eşinin kaçırılmasının gerçekleştiği gün, Donald Trump Venezuela sağ muhalefetini “ayağını yere bastırarak” MCM’nin “ülkede saygı görmediğini” ve “geçiş süreci”nin dışında bırakıldığını ilan etti.

Donald Trump, bundan böyle Venezuela’nın kendisi ve en yakın ekibi tarafından yönetileceğini açıkladı: Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Stephen Miller, CIA Direktörü John Ratcliffe ve Müşterek Kurmaylar’dan General Dan Caine. Böylece Venezuela üzerinde gerçek, somut ve alışılmadık bir sömürge tehdidi durumu açılmış oldu. Sonraki günlerde yaşananlar bunu doğrulamaktadır.

Yeni Guipuzkoa Şirketi

1728’de kurulan ve 1730–1785 yılları arasında Venezuela’da faaliyet gösteren Caracas Kraliyet Guipuzkoa Şirketi (Real Compañía Guipuzcoana de Caracas), Venezuela ile olan sömürgeci ilişkinin bir parçasıydı. Başlıca hedefleri şunlardı: İspanya ile Venezuela arasındaki tekelci ticareti denetlemek; kakao, tütün, pamuk, indigo ve deri gibi ürünleri ihraç ederken Avrupa mallarını (aletler, kumaşlar, şaraplar vb.) ithal etmek; Hollanda, İngiliz ve diğer ulusların kaçakçılığıyla mücadele etmek; yerel ekonomik gelişimi İspanyol Tacı’nın kârlarını artıracak şekilde yönlendirmek.

Trump’ın Venezuela için önerdiği şey, bu sömürgeci girişimi hatırlatan yeni bir toprak ve ticaret denetimi durumudur. Ancak bunu daha modern bir aktörle, Amerikan büyükelçiliği aracılığıyla yapacaktır; Caracas’taki Amerikan diplomatik temsilciliğini yeniden açma niyetini bu kadar aceleyle açıklamasının nedeni de budur. Bu rolü Amerikan büyükelçiliği üstlenecek; fakat bu kez amaç petrolü, altını, nadir toprak elementlerini ve diğer zenginlikleri ele geçirmek ve ileri teknolojilere dayalı öngörücü kontrol modelinin tam olarak geliştirilmesi için sahadan veri ve temel bilgileri toplamayı sürdürmektir.

Yakın zamanda Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Şu anda Venezuela’nın geçici yetkilileri üzerinde azami bir etkiye sahibiz” derken, Marco Rubio da “Biz izin vermedikçe Venezuela petrol taşıyamaz” dedi. Buna, Trump’ın “Delcy Rodríguez’in yalnızca Amerikan ürünlerini satın almayı taahhüt ettiği” yönündeki açıklaması eklendi; ayrıca Diosdado Cabello gibi hükümet yöneticilerine, Delcy Rodríguez hükümetine itaat etmeye zorlamak amacıyla tehditler yöneltildiğine dair söylentiler dolaşıyor.

Sömürgeleştirmenin üç aşaması

5 Ocak gecesi Donald Trump, Venezuela’ya Üç Kral armağanını (Hıristiyan inancına göre 6 Ocak’ta üç kral’ın çocuk İsa’yı ziyaret ederek ona hediye getirmesi kutlanır-ÇN) açıkladı: ABD, Venezuela’ya ait 30 ila 50 milyon varil petrolü zorla ele geçirecekti. 7 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Venezuela’nın yeniden sömürgeleştirilmesinin üç aşamasını ilan etti.

Birinci aşama, kısa vadede mevcut petrol üretimine el koyarak 50 milyon varile ulaşmaktır. Bu, Venezuela’dan zorla yapılan bir satın alma değil; askerî gücünü kullanarak ve yerel muhalefetin zayıf olacağı umuduyla Venezuela zenginliğinin alenen çalınacağının ilanıdır.

İkinci aşama, ABD’nin sömürgeci bir yönetici rolünü üstlenmesi; Venezuela petrolünü doğrudan dünya piyasasında satması ve ganimetin kullanımını ile yönetimini kendine mal etmesidir. Kapitalist ticari düzenin bu ihlalinin iletişimsel etkisini yumuşatmak için Marco Rubio, ABD’nin bu kaynakları Venezuela’nın yeniden inşası ve Amerikan çıkarları doğrultusunda yöneteceğini vurguladı. Açıkça görülüyor ki, Güney Karayipler’deki deniz ablukası ayları boyunca yapılan askerî harcamaların bir kısmını geri almak ve artık Trump yönetiminin davet ettiği petrol şirketleri tarafından sömürgeci petrol çıkarımı için kullanılacak olan petrol altyapılarını onarmak üzere Venezuela’nın kendi kaynaklarını kullanmak istiyorlar.

Üçüncü aşama: Venezuela’daki hükümet geçişini başlatmak. Bu, 3 Ocak’taki saldırı sonrasında sergilenen tutumlar temelinde, Delcy Rodríguez liderliğindeki Caracas hükümetiyle ne yapılması gerektiğinin ve ülkeyle kurulan sömürgeci ilişkinin sürekliliğini güvence altına alacak siyasal temsillerin ( “makbul kişilerle” ) ne zaman inşa edileceğinin değerlendirilmesinin ilanı gibi görünmektedir.

Marco Rubio, yerel bir direnişle karşılaşmadan bir cumhuriyeti koloniye dönüştüremeyeceğini bilmektedir. Bu da, Amerikan askerî gücünün, polis aygıtının ve istihbarat servislerinin belirleyici bir rol oynayacağı bir dönemin habercisidir; kuşkusuz yerel askerî ve polis güçlerinin işbirliğini sağlamayı hedefleyeceklerdir—bunun mümkün olup olmayacağı ise henüz belirsizdir.

Protektora mı, ulusalcı bir hükümet mi

3 Ocak’ta işbaşına gelen Venezuela hükümeti, ya emperyalizmi dizginleyebilecek güce sahip olduğunu ya da işbirlikçi bir rol üstlenmeyi kabul ettiğini gösterebilmek için bazı iç fırtınaları aşmak zorundadır. Her hâlükârda, yönetme kapasitesini pekiştirmesi gerekmektedir.

Amerikan sömürgeciliğine karşı geniş bir ulusal birliğin kurulabilmesi, Maduro–Flores çiftinin neredeyse hiçbir askerî direnişle karşılaşılmadan yakalanıp kaçırılmasının yarattığı travmanın aşılmasına bağlıdır; bu durum bir iç ihanet gölgesi düşürmüştür. Bu ihanetin sorumlusu kişilerin inandırıcı biçimde tespit edilmesi, mevcut Bolivarcı yönetim için ciddi bir meydan okumadır. Bu, ulusal silahlı kuvvetlerin moralinin acilen yeniden yükseltilmesi ihtiyacıyla da bağlantılıdır; zira işgalci güçlere tek bir kayıp dahi verdirilememişken, aralarında başkanlık çevresinden 32 Kübalı savaşçının da bulunduğu onlarca kayıp verilmiştir.

Öte yandan Donald Trump—bir strateji çerçevesinde mi yoksa nesnel bir gerçekliğin ifadesi olarak mı, bunu zaman gösterecek—Delcy Rodríguez liderliğindeki geçici hükümetin kendi yönetimiyle işbirliği yaptığını ve “Maduro’nun yaptığı hataları tekrarlamak istemediğini” defalarca vurgulamıştır. Geçici başkan Delcy Rodríguez bu iddiaları temkinli biçimde yalanlamış; Venezuela’dan çıkacak petrolün normal ticari satış ve ödeme koşullarıyla ihraç edileceğini belirtmekle yetinmiştir. 3 Ocak’taki askerî konuşlanma ve eylemlerin şokunun henüz atlatılmadığı düşünüldüğünde anlaşılır olan bu muğlaklık, ya sömürgecilik karşıtı direnişi örgütlemek ya da bir sömürge yönetim kurulunun rolünü üstlenmek üzere mutlaka aşılmalıdır. Biz, ilk seçeneğin tercih edilmesini umuyoruz.

Ülkede güçlü bir ulusalcı duygu dolaşıyor; ancak bunu yönlendirecek net bir siyasal hat bulamıyor. Venezuela solu—özellikle Venezuela Komünist Partisi (PCV) ile Corriente Comunes (içinde IV. Enternasyonal üyelerinin de bulunduğu siyasal yapı-ÇN)—Trump yönetiminin sömürgeci girişimlerine açıkça karşı çıkarken, madurizmi (Delcy Rodríguez’in de yakın zamana kadar parçası olduğu) ülkeyi bu korkunç duruma sürüklemekle suçlamıştır: işçi sınıfı karşıtı bir program uygulamak ve bağımsız biçimde örgütlenmek isteyenler için asgari demokratik özgürlükleri bastırmak. Ne var ki, mevcut savunmacı durumu değiştirebilecek bir ulusal cephe yalnızca radikal sol ile inşa edilemez. Askerî saldırıya ve Amerikan sömürgeciliğine karşı etkili bir direniş, emperyalizm karşısında ikircikli bir politika izlemeyen geniş bir ulusal cephenin kurulmasını gerektirir. Delcy Rodríguez hükümeti, şimdiye dek bu rolü tüm sonuçlarıyla üstlenmeye hazır olduğunu henüz göstermemiştir.

Devrimci görevler

2 Ocak’a kadar devrimcilerin temel görevi, işçi sınıfının emperyalist saldırıya ve Maduro hükümetinin otoriter savruluşuna karşı kendini ifade edebilmesini ve örgütlenebilmesini sağlayacak asgari demokratik özgürlükleri yeniden kazanmaktı. 3 Ocak’tan itibaren ve Beyaz Saray’ın Venezuela’yı bir Amerikan kolonisine dönüştürmeyi hedefleyen açıklamalarının ardından, öncelik artık yurtsever güçler için mümkün olan en geniş siyasal özgürlükler rejimiyle ulusal bağımsızlığın savunulmasıdır. Olayların seyri, durumun bir ulusal kurtuluş aşamasına evrilip evrilmeyeceğini gösterecektir.

Bu aşamada egemenliği ve ulusal bağımsızlığı öncelik olarak koyan tüm siyasal ve toplumsal güçlerle mümkün olan en geniş eylem birliğinin teşvik edilmesi gereği konusunda hiçbir kuşku olamaz. Ulusun, egemenliğinin ve bağımsızlığının savunusu etrafındaki ortak noktalar üzerinde yoğunlaşmanın zamanıdır.

8 Ocak 2026

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://vientosur.info/recolonizacion-trumpista-y-las-resistencias-por-venir/