İmdat Freni

Gündem

İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma! – NPA-L’Anticapitaliste

Ulusal para biriminin ve ekonominin çöküşü, hiper enflasyon ve ücretlerin yerinde sayması; 28 Aralık Pazar günü Tahran çarşısından başlayıp çok sayıda kente ve üniversiteye yayılan kitlesel seferberliğin başlıca unsurlarıdır. Göstericilerin mücadeleci kararlılığı ve durumun gelişme hızı, bunun döviz kurundaki artışa verilen geçici bir tepki olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bir kez daha, onlarca yıla yayılan adaletsizliklere, yoksulluğa, cinsiyet ayrımcılığına ve baskıya kök salmış derin bir toplumsal öfke kendini ifade ediyor. Çarşının grevi, dükkânların kapanması ve öğrencilerin sahneye çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’ni sarsan bu derin hareketin yeni bir aşamasına işaret ediyor.

Vahed sendikası gibi işçi sendikaları ile öğretmen ve emekli dernekleri harekete derhâl destek verdi.

Resmî enflasyon yüzde 52’yi aşmışken iktidar ücretleri artırmayı reddediyor. Bu, devlet bütçesinin açıkça işçilerin, emeklilerin, işsizlerin ve en güvencesiz kesimlerin sırtından finanse edildiği anlamına geliyor. Daha az sağlık hizmeti, daha az eğitim, daha fazla dışlanma ve tükenmiş bir toplum demek bu. Yoksulluk patlarken, ülke yöneticileri—başta Rehber Hamaney olmak üzere—devasa servetler biriktiriyor. İktidar görünürde protestoları yatıştırmaya çalışsa da, fiiliyatta sahada baskıyı artırıyor. İran İslam Cumhuriyeti bir kez daha darağacı ve korku sayesinde ayakta kalmaya çalışacak. Mollalar rejimi 2025’te 1922’den fazla tutukluyu idam etti; buna rağmen halk seferberlikleri durmuyor. Göstericilerin cesareti son derece büyük ve itiraz zayıflamıyor. Şimdiden iktidarın zayıflık işaretleri belirdi: Merkez Bankası Başkanı istifa etti, üniversitelerin güvenliğinden sorumlu üç yetkili görevden alındı, devlet 26 ilde idare merkezlerini kapattı ve üniversitelerde dersler uzaktan eğitime geçti. Ve bu belki de sadece başlangıç!

Bu dinamik karşısında, özellikle monarşist akımlar tarafından yapılan sahiplenme girişimleri açık biçimde reddedilmelidir. Bu çevreler, İran’dan çıkan videolardaki sloganları değiştirerek, eylemcilerin “monarşist” çözüme destek verdiği izlenimini yaratmaya yönelik bir manipülasyon kampanyası yürütmekten çekinmiyor. Netanyahu ve Trump tarafından desteklenen Şah’ın oğlu, İran halklarının müttefiki değildir. Projesi otoriter ve ultra-liberaldir. İran halkları saf değil. Bir diktatörlüğü yıkıp yerine bir başkasını kurmak için ayaklanmadılar. Seçenek iki despotizm biçimi arasında değil; adaletsizlik üzerine kurulu bir sistemin sürdürülmesi ile eşitliğe, sosyal ve demokratik haklara ve onura dayanan bir geleceğin inşası arasındadır.

Üniversiteler, işyerleri, emekçi mahalleleri ve kentsel çeperler arasındaki dayanışma; öfkeyi, baskıya direnebilen, her türlü araçsallaştırmayı engelleyebilen ve hareketin gasbedilmesini reddeden örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmenin anahtarıdır.

İran halklarının, ilerici güçlerin tüm uluslararası dayanışmasına ihtiyacı vardır. NPA–L’Anticapitaliste, İran’ın gençliğinin, işçi ve emekçilerinin yanındadır. Diktatörlüğe, hayat pahalılığına ve adaletsizliklere karşı mücadele eden İran halklarına tüm desteğimizi sunuyoruz.

NPA–L’Anticapitaliste’nin 1 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı açıklama

Meksika: “Z Kuşağı” ve Aşırı Sağın Yükselişi – José Luis Hernández Ayala

Meksika sağı, oligarşik kesimlerin desteğini alarak ve Donald Trump tarafından açıkça alkışlanarak, toplumsal hoşnutsuzluğa yaslanıp Claudia Sheinbaum hükümetini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Seferberlik kapasitesi sınırlı kalsa da tehlike gerçektir. Buna karşı tek etkili olabilecek engeller, toplumsal dönüşüm projesinin derinleştirilmesi ve faşist tehditle yüzleşebilecek özerk bir toplumsal hareketin inşa edilmesidir.

Ulusal ve uluslararası medyanın, 15 Kasım’da “Z kuşağı”nın Claudia Sheinbaum Pardo’nun ilerici hükümetine karşı düzenlediği mobilizasyonun sözde istikrarsızlaştırıcı etkisine dair büyük beklentiler beslemesine rağmen, sonuç, bu girişimin destekçileri açısından açıkça hayal kırıklığı yaratmıştır. Ülke genelinde toplanan 80 ila 90 bin göstericinin ancak üçte biri gençlerden oluşuyordu; bu oran, aynı sağ ve aşırı sağ muhalefet partileri tarafından örgütlenen diğer yürüyüşlerdeki oranla benzerdir. Bu partiler, seferberliklerinin gerekçesi olarak güvenlik krizini öne sürmektedir; oysa bu krizin derinleşmesinden bizzat kendileri sorumludur.

Organizatörler, Nepal’de yolsuz ve son derece popülerliğini yitirmiş bir hükümeti devirmeyi başaran on binlerce gencin mobilizasyonunu yeniden yaratmaya çalıştılar.

Doğrudur ki, Michoacán’ın ikinci büyük kenti Uruapan’ın belediye başkanı Carlos Manzo’nun Jalisco Nueva Generación karteli tarafından öldürülmesi, özellikle kendisini bu kuşağa ait hisseden gençler arasında ülke çapında güçlü bir hoşnutsuzluk yarattı. Ancak bu öfke, sağ partiler tarafından hızla araçsallaştırıldı; açıkça darbeci bir mobilizasyonun itici gücü hâline getirilmek istendi ve hedef Ulusal Saray’ı ele geçirmekti. Bu manevra sonunda başarısız oldu: çağrıyı reddeden ve muhalefetin manipülasyonundan açıkça uzaklaşanlar yine bu gençler oldu.

Aşırı Sağcı Oligarkların Saldırısı

Mobilizasyonu harekete geçiren güçler, açıkça tanımlanabilir oligarşik ve muhafazakâr kesimlerden geliyordu. Bunların başında, devletle yaşadığı vergi ihtilafları ve söylemi giderek Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei gibi figürlerin neofaşizmine yaklaşan Televisión Azteca’nın sahibi iş insanı Ricardo Salinas Pliego geliyor. Buna, Cristero Savaşı’nın yüzüncü yılını anmaya hazırlanan Katolik üst ruhban sınıfı ile Kurumsal Devrimci Parti PRI ve Milli Eylem Partisi PAN’ın tarihsel yöneticileri de ekleniyor; bu partilerin parlamenterleri, Claudia Sheinbaum hükümetini “komünist” olarak yaftalayan ve Manzo’nun öldürülmesinden sorumlu tutan, temelsiz suçlamalar ve nefret söylemleri yaydılar. Gazeteciler ve bazı entelektüeller de, kanıt sunmaksızın hükümetin sözde bir “otoriter sapma” içinde olduğunu ileri sürerek bu kampanyaya katıldı.

Bu sahte çıkarların oluşturduğu zehirli karışım, sağcı mobilizasyonun yenilikçi özelliklerini açıklamaya yardımcı oluyor. Öncekilerin aksine —ki bunlar kendilerini ince bir “demokratik” örtüyle kamufle etmeye çalışıyordu (beyaz yürüyüş, pembe dalga, Federal Seçim Enstitüsü’nün savunusu vb.)— bu protesto açıkça darbeci bir nitelik kazandı. Meksika’ya ABD’nin silahlı müdahalesi ve silahlı kuvvetlerin öncülüğünde bir darbe çağrıları açıkça dolaşıma sokuldu. Ulusal Saray’ı koruyan bariyerleri devirmek üzere, açıkça koordineli şiddet eylemleri kayda geçti. Misojinist, homofobik, antisemitik, cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler yaygınlaştı; Nazi sembolleri taşıyan tişörtler de görüldü.

Bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump’ın mobilizasyondan memnuniyet duyması ve sonrasında uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle Meksika’ya olası bir müdahaleyi dışlamaması tesadüf değildir. Amerikan emperyalizminin eli, yeni faşist canavarın beşiğini sallamaktadır.

15 Kasım’daki gösteri mütevazı olsa ve esas olarak radikalleşmiş bir sağın çaresizliğini yansıtsa da, önemi küçümsenmemelidir. Son günlerde, ulaştırma emekçilerinin ve su savunucularının kitlesel grevlerine tanık olundu; bu eylemlerde, kamusal taşımada güvenliğin artırılması ve suyun büyük çokuluslu şirketlerin elinde yoğunlaşmasının engellenmesi gibi meşru talepler ile hükümeti istikrarsızlaştırmayı amaçlayan sağcı liderlerin manipülasyonu iç içe geçti. Bu tablo, bazı yönleriyle, 1973’te Salvador Allende’ye karşı darbe öncesinde Şili sağının kullandığı taktikleri hatırlatmaktadır.

Güvensizlik sorunu

Claudia Sheinbaum’un görev süresi boyunca çeşitli suç örgütlerine ağır darbeler vurulmuş olsa da sorun devam etmektedir; hatta bazı bölgelerde daha da yayılmaktadır. Uyuşturucu ticareti — buna ek olarak haraç, adam kaçırma, şantaj, kadın ticareti, siber suçlar ve kara para aklama — marjinal çetelerin işi değildir. Bu faaliyetler, ülkenin siyasal, ekonomik ve finansal üst katmanlarına derinden entegre olmuş bir sanayiye karşılık gelmektedir. Küresel ölçekteki yükselişi, geniş toplumsal kesimlerde kitlesel işsizliğe yol açan neoliberal ekonomik modelin sahneye çıkışına uzanır. Sanayi üretiminin ülkenin güneyine ya da Asya’ya kaydırılmasının ardından, ABD’nin büyük kentlerinin bir gecede boşaldığını kim unutabilir?

Meksika’da Miguel de la Madrid, Carlos Salinas ve Ernesto Zedillo dönemlerindeki neoliberal politikalar yüz binlerce insanı işsizliğe itti. Hayatta kalabilmek için mağdurların önünde üç seçenek kalmıştı: ABD’ye göç etmek, kayıt dışı ekonomiye katılmak ya da uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı ağlara dâhil olmak. Bu faaliyetleri çevreleyen yasadışılık, yeni suç ağları için verimli bir zemin oluşturdu: özellikle kadınlara yönelik insan ticareti ağları, kaçakçılık ve korsanlık yapıları ve — en kârlı faaliyet olan uyuşturucu ticareti söz konusu olduğunda — siyasal ve ekonomik iktidarla giderek daha fazla iç içe geçen örgütlenmeler.

Abartıya kaçmadan söylenebilir ki, 1980’lerde kartellerin patlayıcı büyümesi, Meksika devletinin ve hatta ABD’nin doğrudan ya da dolaylı koruması olmaksızın mümkün olamazdı. Washington’ın Afganistan ve Nikaragua’daki gizli savaşlarını uyuşturucu ticaretinden elde edilen kaynaklarla finanse ettiği bilinen bir gerçektir. Karteller marjinal çeteler değildir; binlerce çalışanı olan, yerel yönetimlere, üst düzey siyasetçilere, yargıçlara ve askerî komutanlara sızan güç ağlarıyla birlikte işleyen, geniş toprakları kontrol eden çokuluslu şirketler gibi faaliyet gösterirler.

Bu bölgelerde, pek çok gencin suçla geçen yaşamının kısa olacağını ama gösterişli ve savurgan bir hayat tarzıyla telafi edileceğini düşündüğü bir tür “narco kültürü” ortaya çıkmıştır. Bu, aşırı bireycilik üzerine kurulu neoliberal felsefenin en şiddetli uç noktasından başka bir şey değildir.

Bu örgütlerle, onların iktidar ağlarıyla ve onları meşrulaştıran kültürle mücadele uzun soluklu bir görevdir. Finansal istihbaratın güçlendirilmesi, siyasal, yargısal ve askerî elitler içindeki yolsuzluğun ortadan kaldırılması ve suç örgütlerine karşı kararlı bir mücadelenin — kırsal bölgelerde özsavunma yapılarının ve topluluk polislerinin örgütlenmesi dâhil — yanı sıra, temel çözüm daha eşitlikçi, daha adil ve kolektif, dayanışmacı değerlere dayanan bir ekonomik sistemin inşasından geçmektedir. Başka bir deyişle: neoliberalizmi tasfiye etmek ve sosyalist bir alternatif lehine kültürel mücadeleyi yürütmek.

Faşizmle nasıl mücadele edilir?

Meksika’nın aşırı sağın ve faşizmin savunmada kaldığı ender ülkelerden biri olmasının temel nedeni, neoliberalizmle köklü bir kopuş yaşanmamış olsa bile, hükümetin nüfusun çoğunluğunun yaşam düzeyini kalıcı biçimde iyileştirmeyi başarmış olmasıdır. Asgari ücret artışları, sosyal programların genişletilmesi, altyapı yatırımları, taşeronluğun düzenlenmesi, sendikal özgürlükler alanındaki ilerlemeler, enerji egemenliğine dair manevra alanlarının yeniden kazanılması ve büyük sermayedarların vergi ödemekle yükümlü kılınması, “dördüncü dönüşüm” için geniş ve istikrarlı bir toplumsal tabanı güçlendirmiştir.

Ancak bu dönüşüm süreci derinleştirilmez ve yarı yolda bırakılırsa, sağcı kesimlerin yeniden toparlanması için verimli bir zemin yaratacaktır. Hâlâ yerine getirilmesi gereken temel görevler vardır: sözleşmeli ücretlerin alım gücünün yeniden tesis edilmesi, Afores’un (emeklilik fonlarının yatırım sistemi, Ç.N.) ve UMA üzerinden ödeme uygulamasının kaldırılmasıyla dayanışmacı bir emeklilik rejiminin yeniden kurulması (1), kamu güvenliğinin kayda değer biçimde iyileştirilmesi, farklı toplumsal kesimlerin sorunlarına gerçek bir diyalog ve etkili çözümlerle yanıt verilmesi, artan oranlı bir vergi reformunun hayata geçirilmesi ve “gayrimeşru” sayılan kamu borcunun denetlenip ardından iptal edilmesi.

Bu program, hükümetten bağımsız, geniş bir toplumsal hareketin inşası etrafında şekillenmelidir. Böyle bir hareket, bugün istikrarsızlaştırma manevralarıyla kendini dayatmaya çalışan, Ricardo Salinas Pliego gibi figürlerde cisimleşen aşırı sağcı ve faşist oligarşinin oluşturduğu tehdide karşı yüksek bir seferberlik düzeyini sürdürebilmelidir. Aynı zamanda bu hareket, ne sağa ne de mevcut iktidara tabi olmadan, kendi taleplerini bugünkü hükümete karşı da savunabilmelidir.

  • Aralık 2025
  • Unidad de Medida y Actualización (UMA), başta emekli maaşları ve sosyal yardımlar olmak üzere çeşitli ödemelerin endekslenmesinde kullanılan bir hesaplama birimidir. UMA’nın artış hızının asgari ücrete kıyasla daha yavaş olması, emeklilerin alım gücünde bir düşüşe yol açmaktadır.

José Luis Hernández Ayala, Meksika Elektrik İşçileri Sendikası’nın (SME) delegesidir ve Yeni Sendikal Merkez’in (NCT) ulusal yürütmesinde yer almaktadır.

Bu makale ilk olarak Jacobin América Latina tarafından yayımlanmıştır.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Görsel: Toya Sarno Jordan/Reuters

Portekiz: Genel Grevin Büyük Başarısı – António Louçã

Sağ muhafazakâr azınlık hükümeti (Demokratik İttifak), parlamentoda sırasıyla Sosyalistlerin ya da aşırı sağın desteğiyle ayakta kalmayı planlıyordu. 2026 devlet genel bütçesini Sosyalist Parti’nin çekimser oyları sayesinde kabul ettirmeyi başardı ve artık Chega’nın (aşırı sağ) işbirliğiyle emek alanına ilişkin yeni bir dizi yasayı geçirmeyi hedefliyordu. Ancak 11 Aralık’ta gerçekleştirilen genel grev, bu projeyi belirsizliğe sürükledi.

Emek dünyasına yönelik şiddetli bir saldırı

Hükümetin, parlamentodaki azınlığını ayakta tutan iki “muhalif” sütuna duyduğu güven o kadar büyüktü ki, son on yılların en radikal yasama paketini açıklamaya cüret etti. Bu paket, işçi karşıtı ve halk karşıtı acımasızlığı bakımından, karşı-devrimin ellinci yılını yeni kutlamış olduğu bu dönemde, son elli yıl boyunca görev yapmış herhangi bir hükümetin attığından çok daha ileri gidiyordu [Karanfil Devrimi’nin ilerici süreci 25 Kasım 1975 darbesiyle tersine çevrilmiştir, ÇN]. 1975’ten sonra iktidara gelmiş mutlak çoğunluğa sahip sağ hükümetlerin hiçbiri bile, bu “emek paketi”nde yer alan aşırı önlemleri gündeme getirmeye cesaret edememişti.

Öngörülen çok sayıdaki düzenleme arasında özellikle şunlar yer alıyordu: bireysel işten çıkarmalara sınırsız yeşil ışık yakılması; işten çıkarılan bir işçinin işe iadesini emreden yargı kararlarının hükümsüz kılınması; işverenin, işten çıkarılanların yaptığı işi yerine getirmek üzere dış şirketlerden hizmet alma hakkı; küçük çocukları olan çalışanların hafta sonu çalışma saatlerini kabul etmekle yükümlü kılınması; ayrıca, fazla mesai saatlerinin artık bu adla ücretlendirilmemesi için bireysel bir sayacın devreye sokulması — bunlar arasında sayılabileceklerden yalnızca bazılarıdır.

Ve bir anda, Luís Montenegro’nun pervasız hükümeti [Portekiz’de merkez sağ bir parti olan Sosyal Demokrat Parti üyesi, ÇN], faşistlerin ve Sosyalist Parti’nin desteğiyle muhafazakârların sahip olduğu rahat parlamenter çoğunluğun ve ocak ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna yalnızca iki sağ adayın kalacağı beklentisinin, artık ülkenin gerçek halindeki isyanla örtüşmediğini fark etti.

Aralık ayının başında, kamuoyu yoklamaları genel grev çağrısına çok geniş bir halk desteği olduğunu zaten gösteriyordu; Vox Populi araştırma enstitüsünün verileri ise, hayatlarında hiç greve katılmamış çok sayıda insanın bile greve gitme iradesini yansıtmaya başlamıştı. Hükümet, halkı grevden vazgeçirmek için her yolu denedi; asgari ücreti 870 avrodan 1600 avroya, ortalama ücreti ise 1600 avrodan 3000 avroya çıkarma vaadinde bulundu. Ancak hiçbir tarih ya da güvence içermeyen bu uçuk vaatler, sağır kulaklara çarptı.

Greve benzeri görülmemiş bir katılım

Grev günü, katılım benzeri görülmemiş bir düzeye ulaştı. Komünist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon CGTP, 5,3 milyon kişilik aktif nüfus içinde grevci sayısını 3 milyon olarak tahmin etti. Sosyalist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon UGT ise daha da yüksek bir rakam açıkladı. Katılım istatistikleri her zaman tartışmaya açıktır; ancak hesaplamaların doğruluğundan bağımsız olarak, grev temel hizmetleri felç ederek gücünü tartışmasız biçimde ortaya koydu.

Toplu taşıma ülkenin neredeyse tamamında felç oldu. Lizbon metrosu kapılarını kapatmak zorunda kaldı. Asgari hizmet kapsamına girmeyen trenler tamamen durdu; asgari hizmetler kapsamında olanların önemli bir bölümü de çalışmadı. Lizbon Havalimanı’nda grev nedeniyle 400 uçuş iptal edildi. Tejo Nehri’ni geçen vapurlar iskelelerden ayrılmadı. Okulların büyük bölümü kapandı ve eğitim alanındaki grev ertesi gün, 12 Aralık’a kadar sürdü. Hastanelerde planlanmış muayene ve ameliyatlar iptal edildi; yalnızca acil vakalara müdahale edildi. Evsel atıklar toplanmadı. Volkswagen’in iştiraki olan ve ülkenin en büyük ihracatçısı konumundaki Auto-Europa gibi büyük özel şirketler faaliyetlerini tamamen durdurdu.

Cumhurbaşkanlığı Bakanı Leitão Amaro, televizyonda grevin “önemsiz” olduğunu söyleyerek kendini gülünç duruma düşürdü. Ülkede en çok yapılan şaka, bu kişiyi Saddam Hüseyin’in Propaganda Bakanı’yla karşılaştırmak oldu: Kameralar karşısında, emperyalist topçu ateşinin sesi kendi yayınında arka planda duyulmaya başlamışken bile Irak güçlerinin başarılarını soğukkanlılıkla ilan etmeyi sürdüren o bakanla. Tarihe “Ali, Komik” adıyla geçen bu figürün, Amaro’da artık ikinci sınıf bir taklitçisi bulunuyor.

Oysa inkâr edilemez gerçekler çok daha ciddi ve büsbütün farklı bir dil konuşuyor. Genel grevin başarısı karşısında hükümet, ilan ettiği uzlaşmazlığı bir kenara bırakmanın daha ihtiyatlı olacağına hükmetti ve “emek paketi”ne ilişkin müzakereleri yeniden açacağını açıkladı. Ancak bu yeniden açılışta, her hâlükârda yalnızca UGT’yi muhatap almak istiyor; amacı, 2013’ten bu yana bir daha birlikte genel grev çağrısı yapmamış olan iki sendikal konfederasyon arasında bölünme yaratmak. Bir başka çarpıcı olgu da aşırı sağ parti Chega’nın tutumundaki keskin değişim oldu: Bir ay önce açıklanan yeni yasaların genel yönelimini övüp grev çağrısını yerden yere vuran Chega, artık grevcilerin gerekçelerine sempati duyduğunu dile getirdi. Bu da, görünüşe bakılırsa, “emek paketi”nin mevcut hâliyle artık parlamentoda bir çoğunluğa dayanamayacağı anlamına geliyor.

Çatışma sürüyor

İşçilerin mücadelesinin bu ilk başarısı, tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hükümet ve işveren konfederasyonları, neoliberal programlarını dayatmanın ve nihayetinde hiçbir hukuki engelin bulunmadığı vahşi bir kapitalizm rejimi yaratmanın başka bir yolunu arayacaklardır. Bu konuda, aşırı sağın ve sosyalistlerin işbirliğine olduğu kadar, sendika yönetimlerinin uzlaşmacı ya da en azından hareketsizleştirici tutumlarına da güvenebileceklerdir.

UGT, bu genel grev gününün hemen ardından, hükümet temel meselelerde uzlaşmaz tutumunu sürdürürse ikinci bir grevin gerekli olabileceğini açıkladı. Bu, mücadeleci bir tutum gibi görünebilir; ancak gerçekte UGT, tek başına yerine getiremeyeceği bir tehdidi savurmadan önce, hükümetin kendisine sunduğu “tek muhatap” rolünü reddetmeliydi. Mevcut koşullar altında ve UGT’nin geçmişi göz önünde bulundurulduğunda, ikinci bir grev günü tehdidi, müzakere masasında birkaç küçük taviz koparmaya yönelik bir retorikten başka bir şey olarak görülemez.

CGTP ise bu kez grev gözcülüklerinin (piketlerin) yaygın biçimde örgütlenmesine dâhil olmadı; birçok durumda yalnızca tabanın inisiyatifiyle örgütlenenleri desteklemekle yetindi. Parlamentonun önüne yürümek üzere çağırdığı, genç ve mücadeleci büyük gösteride de, kortejin en önünde duyulmak üzere her zamanki konuşmalarını yapmakla yetindi. Ardından, gösterici kollarının dar sokaklarda parlamentonun önündeki meydana girebilmek için saatler boyunca akmaya devam ettiği mekândan derhâl ayrıldı. CGTP’nin ayrılmasıyla birlikte, çağrısına uyan ve liderliğine güvenen göstericiler de polis karşısında, herhangi bir yönlendirme olmaksızın ve sonrasında sert bir baskıya yol açan provokasyonlara açık biçimde ortada bırakılmış oldu.

Kaynak: Inprecor (daha önce Marx21 tarafından Portekizceden çevrilmiş ve 13 Aralık 2015’te yayımlanmıştır).

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Şili: Kast’ın Pinochet’ciliğine Giden “Demokratik Yol” – Pablo Abufom ve Karina Nohales

14 Aralık 2025 Pazar günü, aşırı muhafazakâr José Antonio Kast, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda rakibi olan, Komünist Parti’nin resmî adayı Jeannette Jara’ya karşı geniş bir farkla (%58,2’ye karşı %41,8) galip geldi. PINOCHET’CİLİĞİNE GİDEN

Bu sonuç, başta CADEM olmak üzere önde gelen kamuoyu araştırma enstitülerinin öngörüleriyle örtüşmektedir; nitekim CADEM’in 29 Kasım tarihli tahminleri nihai sonucu büyük bir isabetle öngörmüştü. Ancak bu sonuç aynı zamanda, haziran ayındaki ön seçimlerden bu yana gözlemlenebilen daha geniş bir siyasal eğilimi de teyit etmektedir. O dönemde belirtildiği gibi: “Jeannette Jara’nın adaylığının önünde birçok düzeyde son derece büyük bir meydan okuma bulunmaktadır. Bunların ilki ve en önemlisi, ön seçimlerde elde edilen 825.835 oyu, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda zafere ulaşmak için gerekli olan 7 milyon oya dönüştürmektir. Üstelik bu ikinci tur, 2012’den bu yana ilk kez zorunlu oyla gerçekleştirilecektir; bu uygulama ise, tüm eğilimlerin gösterdiği üzere, tarihsel olarak her zaman sağı avantajlı kılmıştır.”

Biz de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından şunu vurgulamıştık: “16 Kasım Pazar günü yapılan seçimlerin sonuçları, sağın zaferinin boyutunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu blok toplamda oyların %50,3’ünü almıştır; bu oylar José Antonio Kast (%23,9, Cumhuriyetçi Parti), Johannes Kaiser (%13,9, Cumhuriyetçi Parti’nin de sağında konumlanan Ulusal Liberteryen Parti) ve Evelyn Matthei [1988’de Pinochet’nin iktidarda kalmasından yana tutum almıştı] (%12,5, Chile Vamos) arasında bölüşülmüştür.”

Seçmenlerin %85’inin sandığa gittiği bir katılım oranıyla, Jeannette Jara birinci tur ile ikinci tur arasında oy sayısını yaklaşık 1,7 milyon artırmıştır. Ancak bu artış, Kast’ın ilerleyişi karşısında açık biçimde yetersiz kalmıştır; Kast, 4 milyondan fazla yeni seçmen kazanmış ve istisnasız biçimde ülkenin tüm bölgelerinde üstünlük sağlamıştır.

Oyların cinsiyet ve yaş gruplarına göre dağılımının analizi, bu dinamiği daha da netleştirmektedir. Kast, tüm yaş gruplarında erkek seçmenler arasında en iyi sonuçlarını elde etmiş, ayrıca 35–54 yaş aralığındaki kadınlar arasında da özellikle yüksek oranlara ulaşmıştır. Buna karşılık Jara, 35 yaşın altındaki ve 54 yaşın üzerindeki kadın seçmenler arasında öne çıkmış; bu durum, ona daha parçalı ve toplumsal olarak daha sınırlı bir destek sağlamıştır.

José Antonio Kast kimdir?

José Antonio Kast bir “outsider” değildir. Pinochet yanlısı tarihsel parti olan Bağımsız Demokratik Birlik (UDI) içinde yirmi yılı aşkın süre militanca faaliyet yürütmüş, on altı yıl boyunca kesintisiz milletvekilliği yapmış (2002–2018) ve üç kez cumhurbaşkanlığına aday olmuştur.

Kast, 2016 yılında UDI’den istifa etmiş; partinin, ahlaki düzlemde aşırı muhafazakâr, kültürel olarak Katolik ve ekonomik olarak neoliberal olan kurucu projesini terk ederek daha geniş kesimlere yönelen ve söylemini yumuşatan bir strateji benimsediğini ileri sürmüştür. Kısa bir süre sonra, 2017’de kendi başkanlık platformu olan Acción Republicana’yı kurmuş; bu yapı 2019’da Partido Republicano adıyla resmen bir siyasi partiye dönüşmüş ve bugün onun temel siyasal referansı hâline gelmiştir.

Bu çizginin devamı olarak Kast, 2020 yılında, Latin Amerika’da “komünizmin ilerleyişini” durdurmayı açık hedef olarak belirleyen uluslararası aşırı sağ tarafından başlatılan “Madrid Şartı”nın imzacıları arasında yer almıştır.

Kast, Alman göçmen Kast-Rist çiftinin on çocuğunun en küçüğüdür. Babası Michael Kast, Nazi Almanyası’nın silahlı kuvvetlerinde (Wehrmacht) askerlik yapmış ve Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’ne (NSDAP) üye olmuştur.

Anne ve babası ile kardeşlerinin bir kısmı, Şili’nin orta bölgesindeki tarım sektöründe girişimci faaliyetler yürütmüştür. Ayrıca, Pinochet diktatörlüğü döneminde Ulusal Enformasyon Merkezi’nin (CNI – 1977’de DINA’nın, yani Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün yerine geçen siyasi polis) yürüttüğü suç faaliyetleriyle Kast ailesinin bazı üyeleri arasında bağlantılar kuran, belgelenmiş gazetecilik ve yargı soruşturmaları da mevcuttur. Bu bağlantılar arasında, rejimin baskı aygıtlarıyla birlikte yürütülen sivil devriyeler ile zorla kaybetmeler dâhil ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkili operasyonlara katılım iddiaları yer almaktadır.

José Antonio’nun ağabeyi Miguel Kast, Chicago Üniversitesi’nde eğitim almış bir ekonomisttir ve diktatörlük döneminde kilit görevler üstlenmiştir: önce Çalışma Bakanı, ardından Merkez Bankası Başkanı olmuştur. 1978–1980 yılları arasında Ulusal Planlama Ofisi (ODEPLAN) Bakanı olarak görev yaptığı dönemde Miguel Kast Rist, “aşırı yoksulluk” istatistiksel kategorisinin başlıca savunucularından biri olmuştur; bu kategori, sosyal harcamaların en yoksul kesimlere yönlendirilmesini belirlemiştir.

Bu tanım, yalnızca hayatta kalmaya odaklanan asgari sosyal harcamalar politikasını kurumsallaştırmış; diktatörlüğün sosyal devletin tasfiyesi ve yapısal uyum programıyla bütünüyle uyumlu bir çerçeve oluşturmuştur. Aşırı Katolik bir aileden ve siyasal gelenekten gelen Kast, Şili diktatörlüğünün başlıca sivil ideoloğu ve UDI’nin kurucusu olan, 1994’te öldürülen eski senatör Jaime Guzmán’ın sadık bir takipçisi olduğunu açıkça ifade etmektedir [Guzmán, aşırı sağcı ve Halk Birliği karşıtı Patria y Libertad örgütünün militan bir üyesiydi].

Bu doktrin doğrultusunda Guzmán, kürtaj konusunda son derece uç bir tutum savunuyordu:
“Anne, çocuk anormal olsa bile, onu istememiş olsa bile, bir tecavüzün ürünü olsa bile ya da doğumu kendi ölümüne yol açsa bile çocuğunu doğurmak zorundadır.”

Milletvekilliği döneminde Kast, medeni ve cinsel hakların genişletilmesine sistematik olarak karşı çıkmıştır. Eşcinsel evliliğe ve ayrımcılık karşıtı yasaya karşı oy kullanmış, kapsamlı cinsel eğitime karşı aktif bir kampanya yürütmüş, ertesi gün hapının ücretsiz dağıtımını reddetmiş ve kürtajın üç durumda yasal olmasını öngören mevcut düzenlemenin yürürlükten kaldırılmasını savunmuştur.

Bu yönelim, programatik önerilerine de yansımıştır. İkinci cumhurbaşkanlığı adaylığında Kast, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın kaldırılmasını, yerine Aile Bakanlığı kurulmasını ve özellikle yoksul kadınlar için hayati öneme sahip bazı sosyal yardımların yalnızca evli kadınlarla sınırlandırılmasını önermiştir.

2017’deki ilk başkanlık kampanyası sırasında eşi Pía Adriasola, verdiği bir röportajda, üçüncü çocuğuna hamile kalmadan önce gebeliği ertelemek istediğini dile getirdiğini ve bir doktorun kendisine oral kontraseptifler reçete ettiğini anlatmıştır. Kendi anlatımına göre, bu kararı Kast’a ilettiğinde Kast ona “Delirdin mi? Bu imkânsız” diye tepki vermiş; ardından onu bir rahibe götürmüş ve rahip bu hapların kullanımının yasak olduğunu söylemiştir.

Aynı yılın ağustos ayında José Antonio Kast, emekli asker grupları ve insanlığa karşı suçlardan hüküm giymiş kişilerin ailelerini temsil eden örgütler tarafından aday ilan edilmiştir. Caupolicán Tiyatrosu’nda düzenlenen bir mitingde şunları söylemiştir:
“Benim adım José Antonio Kast ve askerî hükümetin icraatını gururla savunuyorum. Birçok asker ve silahlı kuvvetler mensubunun zulme uğradığını düşünüyorum ve cumhurbaşkanı seçilirsem silahlı kuvvetleri korumayı taahhüt ediyorum.”
Ayrıca “haksız ya da insanlık dışı biçimde hapsedilmiş olan herkes” için af sözü vermiştir.

Bu hükümlüler arasında, 1973 darbesi sırasında ordu tugay komutanı olan, daha sonra diktatörlüğün gizli polisi Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün (DINA) ajanı olarak görev yapan ve kaçırma, işkence ve zorla kaybetme suçlarından açılan yirmi yedi davada toplamda 1060 yılı aşkın hapis cezasına çarptırılan Miguel Krassnoff Martchenko da bulunmaktadır. Krassnoff’u cezaevinde ziyaret etmiş olan Kast’a, son başkanlık kampanyası boyunca defalarca kendisini affedip affetmeyeceği sorulmuş; Kast bu soruların hiçbirine yanıt vermemiştir.

Tüm bu unsurlar, José Antonio Kast’ı Pinochet diktatörlüğünün mirasının açık ve tutarlı bir savunucusu olarak nitelendirmeyi mümkün kılmaktadır. Bu savunuculuk yalnızca geçmişteki sözde antikomünist “başarı”nın sembolik olarak sahiplenilmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda bugün Şili toplumunun içinden geçtiği çoklu krizlere yanıt olarak pinochetist programatik çerçevenin bilinçli biçimde yeniden hayata geçirilmesi girişimini de ifade etmektedir.

Kast’ın önerisi; “hukuk devletini” yeniden tesis etmek adına demir yumruk politikalarını, “yatırım ve istihdam koşullarını iyileştirmek” gerekçesiyle sosyal hizmetlerin serbestleştirilmesini ve metalaştırılmasını ve ailenin merkeziliğine, özel mülkiyetin öncelikli hakkına, bireysel girişimciliğe ve kadınlar ile çocuklar üzerinde ataerkil denetime dayanan bir toplum anlayışını bir araya getirmektedir.

Önümüzdeki hükümetten ne beklenebilir?

2023’te, toplumsal ayaklanmaların ardından doğan anayasa sürecinin başarısızlığa uğramasından sonra, ikinci bir anayasal reform girişimi gerçekleştirildi. Bu yeni süreç, hemen her bakımdan bir öncekiniň tam karşıtıydı. “Anayasa Konseyi” adı verilen organ elli üyeden oluşuyordu; bunların yirmi ikisi Cumhuriyetçi Parti’ye mensuptu ve konseyin başkanlığını da bu parti yürütüyordu. [Bu sitede 19, 21 ve 23 Aralık 2023 tarihlerinde yayımlanan yazılara bakınız.]

Bu organ tarafından hazırlanan ve Cumhuriyetçi ideolojinin kalıbına göre şekillendirilen anayasa önerisi, demokratik dönemde yapılan reformlardan arındırılmış biçimde, 1980 Pinochet Anayasası’nın özgün metnine bir tür geri dönüş anlamına geliyordu. Taslak, Aralık 2023’te yapılan referandumda oyların %55,7’siyle reddedildi. Bu sonuç, 2019’da açılan anayasal döngünün kapanmasına yol açtı. Bununla birlikte süreç, Cumhuriyetçi projenin dogmatizm derecesini sınama imkânı verdiği gibi, büyük olasılıkla önümüzdeki dört yıllık iktidar döneminde önemli roller oynayacak bazı siyasal figürleri de görünür kıldı.

14 Aralık Pazar akşamı, seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı ilk konuşmada Kast, ılımlı bir ton benimsedi. Demokrasiye, siyasal rakiplerine ve çoğulculuğa saygı duyduğunu ifade etti; uzlaşma arayışına yönelik sözde bir eğilim sergiledi ve kendisinden önceki yöneticilerin katkılarını teslim etti. Zaman zaman, diktatörlük sonrası döneme damgasını vuran “uzlaşmalar siyaseti”ni sahiplendiği izlenimini verdi: Bu model, sosyal piyasa ekonomisini benimsemiş bir merkez sol ile, demokratik geçişi yönetebilmek için Pinochet mirasıyla açık bağlarını giderek gevşetmeye çalışan bir sağ tarafından desteklenmişti.

Ne var ki bu uzlaştırıcı söylem, ekibinin ilk programatik tanımlarıyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Hükümetin ilk üç ayı için açıklanan plan, kampanya sürecinde tanınan Kast’la bütünüyle uyumludur ve dört temel eksen etrafında şekillenmektedir: mali karşı-reform, serbestleştirme (deregülasyon), iş hukuku alanına yönelik saldırı ve bütçe kısıtlaması.

Vergi politikası açısından Kast, Michelle Bachelet’nin ikinci başkanlık döneminde [2014–2018] hayata geçirilen reformu geri almayı; orta ve büyük ölçekli şirketlerin vergilerini düşürmeyi ve girişimcilerin bireysel kazançları üzerindeki vergiyi kaldırmayı önermektedir. Bu yönelim, vergi sisteminin gericiliğini artırmakta ve en zengin kesimlere doğru bir gelir transferini pekiştirmektedir.

Düzenleme alanında Kast’ın programı, sermayenin gücü üzerindeki mevcut sınırlamaların tasfiyesini hedeflemektedir; özellikle çevre koruma standartlarının gevşetilmesine ve emlak sektörüne uygulanan kısıtlamaların esnetilmesine vurgu yapılmaktadır. Bu program, son yıllarda “izinler rejimi” (permisologie) şeklinde bir neolojizmi dolaşıma sokarak, yürürlükteki mevzuatla korunan değerler üzerinde potansiyel olumsuz etkileri olan projelere uygulanan çevresel etki değerlendirme süreçlerini gayrimeşrulaştırmaya çalışan büyük şirketler tarafından geniş ölçüde desteklenmektedir.

İş hukukuna yönelik saldırının merkezinde ise, sendika karşıtı ve işçi karşıtı uygulamalar karşısında denetim ve yaptırım kapasitesinin azaltılması hedefi yer almaktadır. Bu doğrultuda, çalışma mevzuatının uygulanmasını denetleyen Çalışma Müdürlüğü’nün (Çalışma Bakanlığı’na bağlı kurum) zayıflatılması amaçlanmaktadır.

Buna ek olarak, mevcut hükümet döneminde kabul edilen 40 saatlik çalışma haftası yasasının uygulanmasının sınırlandırılmasına yönelik açık bir niyet de söz konusudur. Bu da, işçi hareketinin mücadelesinde yaşam zamanı meselesini merkeze alan ve sınırlı da olsa bir ilerleme anlamına gelen bu düzenlemenin fiilen geri alınması anlamına gelmektedir.

Son olarak, kamu harcamalarının azaltılması konusunda öneri bilinçli biçimde iddialı tutulmuştur: 6 milyar dolarlık bir kesinti. Bu rakamın büyüklüğü kısa sürede kuşkulara ve ayrıntı taleplerine yol açmıştır. Buna karşılık, kampanya sözcülerinden biri, kesintilerin neden ayrıntılandırılmadığını açıkça şöyle gerekçelendirmiştir: “Elbette bunları açıklamayacağız, çünkü ertesi günden itibaren bizi felç eder. ‘X programını kaldırıyorum’ derseniz, sokaklarda isyan çıkar.”

Bu sinik açıklamanın ötesinde, şimdiye dek duyurulan ilk önlemler belirsiz formülasyonlardan ibarettir: “siyasal harcamaların” sınırlandırılması vaatleri, kamu harcamalarının etkinliğinin artırılması, Sayıştay’ın belediye harcamalarını denetleme yetkilerinin güçlendirilmesi ve “siyasal ajan” olarak tanımlanan kamu görevlilerinin işten çıkarılması. Genel olarak bakıldığında, içeriği bilinçli biçimde muğlak bırakılmış bir uyum programıyla karşı karşıyayız; ancak öngörülebilir etkileri kamu istihdamı, sosyal politikalar ve devletin düzenleyici kapasitesi üzerinde ağır bir baskı oluşturmaktadır.

İlk gün: Protokoler ve uluslararası Kast

Seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk günü olan 15 Aralık Pazartesi günü Kast, La Moneda Sarayı’na gitti ve adaylığını destekleyen partilerin ekipleriyle toplantılar yaptı. Kurumsal açıdan bakıldığında olağandışı bir durum yoktu.

Ancak günün en önemli siyasal işaretleri uluslararası alandan geldi. Kast, “faşist enternasyonal” olarak adlandırılabilecek çevrelerin merkezi figürlerinden açık tebrikler aldı: Javier Milei, Donald Trump ve Benyamin Netanyahou, seçim zaferini alenen kutladılar ve onu Latin Amerika sosyalizmine karşı yürütülen saldırıda bir müttefik olarak sundular. Wall Street Journal da aynı doğrultuda bir değerlendirme yaparak, Kast’ın zaferini “Latin Amerika’da sosyalizm açısından kötü bir demokratik sezonun” parçası olarak yorumladı; “solcu şiddet” dalgasının ve ekonomik durgunluğun gerilemekte olduğunu ima etti.

Her şey, Kast’ın Latin Amerika sağının iktidara dönüş sürecinde önemli aktörlerden biri hâline geleceğini göstermektedir. Bu durum, en azından iki uyarı niteliğindeki sonucu beraberinde getirmektedir. Birincisi, ABD dış politikasının yeni yönelimine — Monroe Doktrini’nin “Trump ekine” — hiçbir nüans içermeksizin eklemlenme olasılığıdır. Bu yönelimin acil hedefi, Venezuela’da rejim değişikliği ve ülkenin enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. İkincisi ise, İsrail’le ilişkilerin yeniden “normalleştirilmesi” sürecinin başlatılmasıdır; bu, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını destekleme yönündeki Şili’nin tarihsel tutumunun riske atılması pahasına dahi olsa gerçekleştirilebilir. Oysa bu tutum yakın dönemde, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasına Şili’nin katılımıyla ve işgalci devletle bazı diplomatik ve askerî işbirliği mekanizmalarının askıya alınmasıyla somutlaşmıştı.

Küresel aşırı sağın heterojen orkestrasyonu içinde, her ülke kendi geleneğini ve meşrulaştırma biçimini beraberinde getirir. Şili’de bu biçimin pinochetizm olduğu açıktır. Aşırı sağ, yüceltilmiş geçmişini, egemen sınıflar açısından en “başarılı” iktidar deneyimlerini ve yeni küresel tabloda kök salmasını mümkün kılan stratejik — ekonomik, askerî ve kültürel — hafızasını burada bulmaktadır.

Kast’ın zaferi Şili tarihinde ne anlama geliyor?

José Antonio Kast’ın hükümeti, pinochetizmin ilk “demokratik” (seçimle gelmiş) hükümeti olacaktır. Bu zafer, Jaime Guzmán’ın Miguel Kast ve diktatörlüğün otoriter Katolikliğinin diğer merkezi figürleriyle birlikte kurduğu Bağımsız Demokratik Birlik’in (UDI) kurucuları tarafından uzun yıllar boyunca savunulan bir özlemi ilk kez somutlaştırmaktadır. Kast, bu projenin geri dönüşünü temsil etmektedir; üstelik bu dönüş, uluslararası gerici dalganın deneyimleriyle ve ideolojik olarak daha tutarlı, siyasal olarak daha özgüvenli genç bir aşırı sağın yeni duyarlılıklarıyla güncellenmiş bir biçimde gerçekleşmektedir.

Kabinenin ve bakanlık ekiplerinin oluşturulmasında UDI’nin tarihsel kadrolarının oynayacağı role özellikle dikkat etmek gerekir. Nasıl ki deneyimsiz bir Frente Amplio [Gabriel Boric’in belirleyici figür olduğu] döneminde devlet aygıtının işleyişini sürdürebilmek için Concertación’un [Hıristiyan Demokratlardan Sosyalist Parti’ye uzanan] kadrolarına başvurulmuşsa, görece genç bir Cumhuriyetçi Parti’nin de eski yol arkadaşlarına yaslanması muhtemeldir: Diktatörlük döneminin ve piñerizmin [Sebastián Piñera’nın 2010–2022 arasındaki iki başkanlık dönemi] eski bakanlarına; toplumsal çatışma ve muhafazakâr restorasyon koşullarında yönetme deneyimi taşıyan isimlere.

Bununla birlikte Kast’ın zaferi, yalnızca pinochetizmin seçim zaferini ifade etmemektedir. Bu seçimle birlikte antikomünizm de siyasal sağduyunun merkezi ekseni hâline gelmiştir. Kampanyanın, şiddet, işsizlik ve hayat pahalılığı korkuları etrafında şekillendiği ve bu olguların sistematik biçimde suçluluk, uyuşturucu ticareti, yolsuzluk ve göçle ilişkilendirildiği açıktır. Belirleyici soru şudur: Bu kaygılar neden siyasal olarak Kast etrafında örgütlenmiş ve Jeannette Jara’ya karşı yönelmiştir?

Bizce bu korkuları bir arada tutan omurga, basit ama kalıcı bir fikirdi: Kast’ın tüm kaygı verici yönlerine rağmen “komünizm daha kötüdür” ve bir komünist hükümet kaçınılmaz olarak daha fazla yoksulluğa yol açacaktır. Bu kışkırtılmış korkuların ideolojik çimentosu, gerçekte var olmayan bir tehditti: Komünist bir kadın tarafından yönetilecek bir hükümetin Venezuela, Küba, Halk Birliği ya da Sovyetler Birliği ile mekanik biçimde özdeşleştirilmesi. Böylece Boric hükümetinin yönetimine ve geniş toplumsal kesimlerin günlük sıkıntılarına yönelik çoğu zaman haklı olan eleştiriler, son derece irrasyonel bir argüman altında eritildi: Soğuk Savaş bağlamında şekillenmiş, diktatörlükten miras kalan ve Şili’nin popüler hayal gücünde hâlâ etkili olan antikomünizm.

Yenilginin ardından geçen haftalarda geriye dönük analizler ve sorumluluk paylaşımları çoğaldı. Bu ilk aşama geçildikten sonra, Şili solu sıfırdan başlamak zorunda kalacaktır. Son yıllarda denenen taktik ayarlamalar artık yeterli olmayacaktır. Tablo son derece karmaşıktır ve küresel talepteki artışın teşvik ettiği bakır yatırımlarında bir yükselişin doğrulanması hâlinde, yeni hükümet için elverişli olası bir “süper döngü”nün açılmasıyla daha da çelişkili bir hâl alabilir. Aynı zamanda, en az üç yıl boyunca seçimlerin olmaması, Kast’a programını ulusal siyasetin merkezi ekseni hâline getirebilmesi için geniş bir hareket alanı tanımaktadır.

Bu bağlamda, Şili’de emekçi sınıflar açısından acil meydan okumalar, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki cephede yoğunlaşacaktır: Yeni hükümetin gerici reformlarına karşı direniş ve aşırı sağın yükselişine karşı mücadelede bugün geriye dönüp bakıldığında kaybedilmiş gibi görünen dört yıla öncülük eden aynı ilerici yönetime tabi olmayan bir toplumsal muhalefet inşa edebilme kapasitesi. Açılan bu yeni dönem, yalnızca parçalı savunmalar değil; bu tarihsel anın ağırlığına uygun bir stratejik yeniden kuruluşu, yani Şili solunun yeniden bileşimini gerektirmektedir.

(Jacobin sitesinde 16 Aralık 2025’te yayımlanmıştır; A l’Encontre yazı kurulu çevirisi.)

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Venezuela: Donald Trump’ın Tehditlerini Reddedelim – COMUNES

Sonunda Trump’ın maskesi düştü. Venezuela’ya karşı bir deniz ablukası ilan ediyor ve ülkenin petrolünün ve tüm zenginliklerinin mülkiyetini talep ediyor. Bugün ayrıca, bir fatihmiş gibi, topraklarımız üzerinde de hak iddia ediyor. Karayipler’de yürüttüğü korsanlık operasyonunun uyuşturucuyla mücadeleyle, Venezuela’daki demokrasiyle ya da Maduro’yla hiçbir ilgisi olmadığını kanıtlıyor: İstediği bizim zenginliklerimiz ve topraklarımız. Tüm Latin Amerika’nın zenginliklerini istiyor ve Venezuela’yı kullanarak bölgenin geri kalanına boyun eğme talebini içeren bir mesaj gönderiyor. Her beyaz yakalı suçlu gibi, tek motivasyonu doymaz bir açgözlülük. Bunun için her şeye hazır: denizde savunmasız insanları öldürmeye, Venezuela topraklarını bombalamaya, bizi aç bırakmaya. Her şey, petrolümüzü, kaynaklarımızı ve topraklarımızı ele geçirmek için.

Venezuela halkının tamamının içinde bulunduğu umutsuz durum ve hükümet tarafından dayatılan her türlü siyasal çıkış yolunun kapatılması, bazılarını krizimizin toplarla çözüleceğine inanmaya itiyor. Maduro’nun felaket hükümetinden bizi kurtarması için Amerikan varlığına, ister sinizmle ister saflıkla, umut bağlamış olanlar artık hayal dünyasından inebilir. Mesele demokrasi değil, petroldür. Mesele Maduro ve onun fiilî hükümeti değil, hepimiziz.

Krizi çözecek olan biziz: Venezuelalılar. Demokrasiyle, toplumsal adaletle ve Anayasa’ya saygı içinde. Halkların kendi kaderini tayin hakkımızı savunmak için uluslararası halk dayanışmasına acil bir çağrı yapıyoruz.

Comunes, Corriente Popular
17 Aralık 2025

Comunes Venezuela’da IV. Enternasyonal üyelerinin de içinde bulunduğu hükümet dışı devrimci-antikapitalist siyasi cephe

ABD’nin Stratejisi, Dünya Halkları için Bir Tehdit – Ana C. Carvalhaes

Açıkça üstünlükçü, sömürgeci ve ırkçı-yabancı düşmanı olan Trump’ın ulusal güvenlik stratejisi, yeni ya da yeniden formüle edilmiş tehditler içeriyor. Bu, ABD’nin hegemonik gücüne yönelik güncel meydan okumalarla başa çıkmak üzere uyarlanmış, eski tarz bir emperyalizmdir.

Uluslararası durumu izleyenler için 5 Aralık’ta yayımlanan belge sürpriz değildir. Zira ikinci Trump yönetimi, neredeyse bir yıldır Beyaz Saray tarafından nihayet ortaya konan bu fikirler üzerine inşa ediliyordu; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD’nin oynadığı rolü yeniden ele geçirmeyi amaçlayan, küresel ölçekte bir MAGA anlayışı söz konusudur. Elbette söylediği her şeyin gerçekleştirilebilir olduğunu da varsayamayız. Trump’ın istediği bir şeydir, elde edebileceği başka bir şey. Yine de hedeflerini bilmek, yeni aşırı sağa ve emperyalizme karşı mücadelede yararlı ve gereklidir.

Yeni Bir Doktrin

Trump ve onu destekleyen milyarderler, uluslar arasındaki eşitsizliği ya da en zengin ve en güçlü olanların diğerleri üzerindeki sömürüsünü yeni icat etmiyor. Öncekiler de emperyalistti. Yeni olan, dünyayı algılama ve dünyada hareket etme biçimlerinde radikal bir yön değişikliğine gitmeleri ve önceki belge versiyonlarını zayıf ve yetersiz bularak bunu açıkça dile getirmeleridir. Amaç, yeni bir sömürü ve baskı modeli dayatmaktır.

Ekonomik çıkarlar, dünya ölçeğinde “demokrasiyi yayma” yönündeki her türlü irade görüntüsünün yerini alıyor. Trump’ın kendi dışındaki rejimlere saygı gösterilmesini savunduğu ( Avrupa’daki iktidarlardan haricinde) noktada bu durum net biçimde ortaya konuyor. Teknolojik ve enerji üstünlüğünün, tüm ulaşım yollarının ve tedarik zincirlerinin önünün açılmasını gerektirdiğini belirtiyor. Yapay zekâ ve atom teknolojisiyle desteklenen askerî güç, söz konusu toprak neresi olursa olsun, fosil ve fosil olmayan kaynaklara ve kritik minerallere tam erişimi sağlamak için kullanılacaktır. Küresel ısınma ise zararlı bir ideoloji olarak görülmektedir.

ABD Cıkarlarını Şiddetle Savunmak

Batı Yarımküre (yani esasen Kanada dâhil Amerika ve Rio Grande’nin güneyindeki her şey) on yıllardır sahip olmadığı bir öncelik kazanmaktadır. “Monroe Doktrini’ne Trump Eki”, ABD’nin “narko-teröristlere, kartellere ve diğer ulusötesi suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan hükümetlere sahip bir Yarımküre istediğini; düşmanca yabancı müdahaleden ya da kilit varlıkların yabancı mülkiyetinden arınmış, kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarımküre istediğini; ve kilit stratejik konumlara sürekli erişimimizi güvence altına almak istediğini” ortaya koymaktadır. İlgilendikleri egemenlik, kendi egemenlikleridir.

“Kilit varlıkların mülkiyeti” vurgusunu özellikle not etmek gerekir. Çin’in yükselişini nasıl gördükleri ve buna nasıl karşılık vereceklerini anlattıkları uzun bölümde, meselenin Ejderha ile ticaret yapmak olduğu açıkça görülüyor; ancak bunun karşılığında yatırımların ABD’ye yöneltilmesi, ticaretin yeniden dengelenmesi ve Çinli şirketlerin düşük gelirli ülkelere (Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya) yayılmasının durdurulması talep ediliyor. Metin, ABD’nin teknoloji ile kritik enerji ve maden kaynakları üzerindeki hegemonyasını garanti altına almanın yanı sıra, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı üzerindeki hegemonyasını da engellemeyi öneriyor; bunun için Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın silahlandırılmasını, ayrıca bölgede bir rakip olarak Hindistan’ın güçlendirilmesini savunuyor.

Yeni bir Egemenlik Çağı

Müttefik Avrupa söz konusu olduğunda ise kışkırtıcı teşhisler dikkat çekiyor; göç ve hükümetlerin “zayıflığı” nedeniyle yaşandığı öne sürülen bir “medeniyetin silinmesi” tanımı bunlardan biri. Metnin, kıta üzerindeki Rus tehdidini küçümseyerek ele alması da aynı derecede küçümseyici bir ton taşıyor. Strateji, küresel ortakların —özellikle de Avrupa’nın— güvenlik harcamalarını paylaşmasını talep ediyor ve Eski Kıta’nın batı kesimini, özellikle yükselişini memnuniyetle karşıladığı “yurtsever partiler” söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğüne yönelik iddia edilen saldırılar nedeniyle eleştiriyor.

Trump ve etrafındaki şahinlerin stratejisi, hem ekonomik işbirliği hem de göç açısından önceki dönemin sona erdiğini ilan ediyor. Yeniden formüle edilen bu emperyalizm, emeğin dolaşımına hiçbir alan tanımıyor; beyaz olmayan, Hristiyan olmayan işçileri yeni dönemin temel düşmanları hâline getiriyor. Bu strateji, bu örnekte olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD ve sermaye tarafından kullanılan ilke, hedef ve araçları yeniden tanımlıyor. Bu devasa dönüşümle şimdiden karşı karşıyayız. Trump’ın ve yeni küresel aşırı sağın hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı kesin değil; zira attıkları adımlar yeni ve güçlü çelişkiler yaratıyor. Ancak başlamış olan mücadelenin sert geçeceği açık.

12 Aralık 2025

Ana Cristina Carvalhes Brezilya’lı bir sosyalist ve IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesidir.

Trump’ın Venezuela ve Latin Amerika’ya Yönelik Saldırılarına Son! – Dördüncü Enternasyonal

IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin 27 Ekim 2025 tarihinde kabul ettiği bildiri.

Brezilya, Kolombiya, Meksika ve Arjantin’e yönelik ekonomik şantaj ve tehditler, ABD’nin Latin Amerika politikasında yeni bir aşamaya girildiğini gösteriyor. Ancak en büyük tehlike, Trump’ın hükümetini devirmeye kararlı olduğu Venezuela’nın üzerinde. Karayipler’e 10.000 asker ve devasa bir silah deposu konuşlandırılması ve denizde 60’tan fazla kişinin öldürülmesine yol açan saldırılar, sadece Venezuela’yı değil, tüm bölgeyi tehdit etmektedir. Trump yönetimindeki ABD’nin müdahaleci politikasına karşı sesini yükseltmek ve harekete geçmek, tüm dünyadaki militanların acil görevidir.

Karayipler’de eşi görülmemiş askeri konuşlandırma

ABD’nin saldırısının ana hedefi şüphesiz Venezuela’dır. Eşi görülmemiş bir acımasızlıkla, emperyalist lider ve onun Dışişleri Bakanı ve Savaş Bakanı Marco Rubio ve Peter Hegseth, suç kartellerini “terörist örgütler” olarak nitelendiren bir kararname çıkardılar, Maduro’yu var olmayan bir kartelin (Cartel de los Soles) lideri olarak ilan ettiler ve Venezuelalıyı yakalamaya yarayacak her türlü bilgi için 50 milyon dolar ödül verdiler.

Daha da tehditkar olan ise, Karayipler’e yaklaşık 10.000 deniz piyadesi, uçak gemileri (donanmalarının en büyükleri), torpido gemileri ve nükleer denizaltılar, orta menzilli füzelerle donatılmış savaş gemileri, B52 bombardıman uçakları ve büyük ölçekli veri analizleri yapabilen teknolojik kapasite, uzmanlar tarafından “sismik yeniden yapılanma” olarak nitelendirilen bir manevra kapsamında konuşlandırıldı. Porto Riko yeniden silahlandırıldı ve Karayip ülkeleriyle yapılan askeri işbirliği anlaşmaları, Bolivarcı devrimin yaşandığı ülkeye yönelik büyük çaplı bir saldırının habercisi gibi görünen bir askeri altyapı inşa etmek için kullanıldı. Son iki ayda, bu güçler (kaçakçı olduğu iddia edilen) gemilere saldırılar düzenledi ve 60’tan fazla kişi öldü.

15 Ekim’de Trump, CIA’nın Venezuela’da operasyonlar yürütmesine izin verdiğini açıkladı. Bu, Soğuk Savaş döneminde bile gerçekleşmemişti, çünkü CIA’nın operasyonları gizliydi. Washington Post’a göre, başkan CIA’ya yabancı ülkelerde gizli operasyonlar yürütme yetkisi veren bir belge imzaladı. Bu operasyonlar, gizli bilgi toplama, muhalefet gerilla güçlerinin eğitimi ve ölümcül saldırılar düzenlemeyi içeriyor.

19 Ekim Pazar günü, gerginliği tırmandıran yeni bir adım olarak, ABD güçleri Pasifik Okyanusu’nda Kolombiya’nın ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) grubuna ait olduğu iddia edilen bir gemiye ölümcül bir saldırı düzenledi. Gustavo Petro’nun haklı protestosuna karşı Trump, Kolombiya cumhurbaşkanını “uyuşturucu kaçakçısı” ve “zayıf ve çok kötü bir hükümetin” başkanı olarak nitelendirerek hakaret etti ve her zamanki gibi gümrük vergileri uygulamak ve finansmanı kesmekle tehdit ederken, Petro, ailesi ve danışmanlarının ABD vizelerini iptal etti. Petro, Kolombiya’nın Washington büyükelçisini geri çağırırken, Trump bir basın toplantısında bir gazetecinin sorusuna yanıt olarak, kendi karasuları olarak gördüğü sularda kaçakçılıkla mücadele etmek için savaş ilanı gerekmediğini söyledi; “Oraya gidip onları öldürüyoruz.”

ABD’deki kamuoyundaki spekülasyonlara göre, Trump’ın baş danışmanları Maduro’yu devirmek için Venezuela’yı işgal etmesini teşvik ediyor. Ve aşırı sağcı Venezüellalı lider María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü’nün verilmesi – ki bu ciddi bir şey olmasaydı, çağımızın en kötü şakalarından biri olurdu – şahinler tarafından Maduro’ya alternatif olarak görülen kişiyi güçlendirmek için kasıtlı bir planın parçası. Trump yönetimi, Edmundo González Urrutia ve María Corina Machado’nun liderliğindeki aşırı sağcı bir hükümete geçişi zorlamak istiyor gibi görünüyor. Machado, yoksullaşan halk üzerindeki etkilerini umursamadan Venezuela’ya yaptırımlar uygulanmasını talep etmiş ve şimdi de ulusun kaderini Amerikan askerlerinin ellerine teslim ediyor.

ABD’nin, hükümetlerini uyuşturucu kaçakçılığına iştirak etmekle suçladığı Venezuela, Kolombiya ve hatta Meksika gibi ülkeleri karadan işgal etmesi olası görünmüyor. Öncelikle, uzun süreli bir kara işgali savaşı, Maduro komutasındaki silahlı kuvvetlerin güçlü direnişiyle karşılaşacak ve muhtemelen bölge halkının yardımı ve desteğini alacaktır, bu da yeni bir Irak’ın daha da yakınlaştığı anlamına gelir. Bu büyüklükte bir silahlı çatışmaya girmek, Trump’ın “savaşlara son vereceği” sözü verdiği ulusal kamuoyuna yönelik söylemleriyle çelişir. Üçüncüsü, bazı üst düzey ABD’li yetkililerin bu tür bir çözüme karşı çıktıklarına dair işaretler var. 16 Ekim’de Güney Askeri Komutanlığı’nın başkanı Amiral Alvin Hosley’in erken istifası da bunu gösteriyor gibi.

Her halükarda, neofaşist liderin savaş çılgınlığı ihtimalini göz ardı etmemek akıllıca olacaktır. En azından, konuşmalarına bakılırsa, hükümeti zayıflatmaya devam etmek için Venezuela’daki belirli hedefleri drone veya uçaklarla vurmayı tercih edebilir.

Geçmişe dönüş

Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’ne döndüğü ilk günlerden beri Donald Trump, neo-faşist şahinlerin teşvikiyle Meksika’yı güçlü bir gümrük ve polis-askeri baskı altında tutuyor (Claudia Sheinbaum hükümetinin sınırdaki göç akışını durdurması ve yerel uyuşturucu kartelleriyle mücadele etmesi için). CIA’nın insansız hava araçları, kokain ve diğer uyuşturucu laboratuvarlarını aradığı iddiasıyla Meksika toprakları üzerinde uçuyor.

Trump, darbe girişiminden suçlu bulunan dostu Bolsonaro’yu savunmak için Brezilya’nın iç politikasına müdahale etti (Brezilya’nın ABD’ye yaptığı ihracata %50 gümrük vergisi uygulayarak ve Brezilya’nın büyük teknoloji şirketlerini sınırlamaya yönelik çekingen politikalarını ticari soruşturma açarak). Arkadaşı Javier Milei’nin yönettiği Arjantin bile tehdit ve şantajdan kaçamadı: Ekim ortasında, IMF’nin ülkeye verdiği 20 milyar dolarlık yeni krediyi yorumlayan Trump, Güney Amerika’daki neo-faşist liberterlere desteğini sürdürmeyi, Milei’nin partisinin 26 Ekim’deki parlamento seçimlerinde zafer kazanmasına bağladı. Trump, “Eğer [Milei] kaybederse, Arjantin’e cömert davranmayacağız” dedi. Bu olay, ABD hükümetinin egemen devletlerin iç siyasi işlerine doğrudan müdahale etme retoriği ve uygulamasının normalleştiğini gösteriyor. (Ve Trump’ın kararı, Milei yönetiminin seçimlerdeki zaferinin faktörlerinden biri olmuş gibi görünüyor.)

Tüm bu pozisyonlar, cezalandırıcı söylemler ve muazzam askeri konuşlandırma, 1982’deki Grenada işgalinden bu yana Latin Amerika komşularına yönelik benzeri görülmemiş bir saldırıdır. Trump yönetiminin Beyaz Saray’ın sekiz yıldır süren küresel güç dengelerine getirdiği köklü değişiklikler kapsamında, ABD’nin Latin Amerika politikası, Soğuk Savaş döneminde emperyalist gücün tüm Güney ile ilişkilerini belirleyen askeri saldırganlık ve açık siyasi müdahale ile karakterize edilen müdahaleci geçmişe geri dönüyor.

Anti-emperyalist uluslararası dayanışma çağrısı

Maduro ve Venezuela hükümetinin üst düzey yöneticilerinin kartel üyesi olmakla suçlanması, ne kadar aptalca olursa olsun, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve Venezuela’nın toprak egemenliği ilkesinin ihlalini meşrulaştırmayı amaçlamaktadır.

Dünyanın ve özellikle bölgenin demokratik, sömürgecilik karşıtı, ilerici ve devrimci güçlerini, askeri veya siyasi müdahale girişimlerine, yani egemen ülkelerin siyasi yönelimini “yukarıdan ve dışarıdan” (yani Oval Ofis’ten) belirleme girişimlerine karşı Venezuela’nın, Karayip ülkelerinin ve tüm Latin Amerika’nın toprak bütünlüğünü savunmaya çağırmanın zamanı gelmiştir. Venezuela halkı, hiçbir müdahale olmaksızın kendi hükümetini belirleme hakkına sahiptir. Latin Amerika’nın ve dünyanın her köşesindeki egemen halklar, kendi tiranlarına, parlamentolarına ve yargı sistemlerinin verdiği kararlara ne yapacaklarına kendileri karar vermelidir.

Lula, Petro, Boric ve Sheinbaum hükümetlerinden, Venezuela’ya yönelik her türlü askeri saldırı ve siyasi müdahaleyi önlemek için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını talep etmeliyiz. Lula’nın Trump ile görüşmesinde yaptığı gibi “arabulucu” rolünü üstlenmesi olumlu bir adımdır, ancak tüm bu hükümetler, Venezuela’ya karşı her türlü ABD girişiminin açıkça reddedilmesi gerektiğini sürekli olarak yinelemelidir.

Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela ile dayanışması, Maduro’dan Venezuela’daki sosyal hareket, sol ve işçilere siyasi özgürlükleri geri vermesini talep etmeyi de içerir. Bu, emperyalist saldırıya karşı gerçek bir ulusal ve bölgesel birlik inşa etmek için meşru halkın askeri seferberliği ile birlikte izlenmesi gereken yoldur. Sadece en geniş eylem birliği, devam eden saldırganlığı durdurabilir, direnebilir ve yenebilir.

Yankee birlikleri ve silahları Karayip Denizi’nden çıkın!

Bölgedeki bombardımanlara son!

Porto Riko derhal askerden arındırılsın!

ABD’nin Venezuela ve tüm Latin Amerika’ya yönelik saldırganlığına son!

Kaynak: https://fourth.international/en/566/latin-america/734

Zohran Mamdani Kampanyası: Dayanışma ve Eleştiri – Solidarity

Zohran Mamdani’nin New York Demokrat Parti belediye başkanlığı ön seçimlerinde elde ettiği çarpıcı zafer ve Kasım ayında yapılacak genel seçimlerdeki muhtemel başarısı, şehrin ve daha geniş anlamda ABD’nin siyasi kargaşasının kritik yönlerine ışık tutuyor.

Mamdani’nin kampanyası, New York’u işçi sınıfı nüfusunun büyük bir kısmı için zor veya yaşanmaz hale getiren yaşam maliyeti krizine değiniyor — özellikle konut ve ulaşım maliyetleri, güvenilir ve güvenli çocuk bakım hizmetlerinin yokluğu ve gıda çöllerine. Ayrıca Trump yönetiminin gangsterliğine de bir yanıt sunuyor.

New York’un kendine özgü özellikleri olduğu açık olsa da, ekonomik kriz sadece bu şehre özgü değil. Bu kriz, ABD’nin birçok kentsel ve kırsal topluluğunun kanını emiyor. Buna, sığınak arayan insanları tutuklamak, hapsetmek ve sınır dışı etmek için maskeli adamları topluluklara gönderen ve onları savunmaya cesaret eden herkesi sindiren Trump yönetiminin terörizmi de ekleniyor.

Mamdani’nin göçmen topluluklar nezdindeki konumu, Trump’ı onun sınır dışı edilmesi gerektiğini söylemeye kışkırttı. Bu boş bir tehdit olsa bile, ABD siyasetinin bu özellikle korkutucu döneminde dolaylı olarak şiddeti teşvik ediyor. Ve bu, şehirdeki ve ötesindeki Müslüman toplulukları kesinlikle tehdit ediyor.

İsrail devleti ve ABD’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği Gazze’deki soykırım ve Filistin’in Batı Şeria’sındaki etnik temizlik ve İsrail’in ilhakçılığı, Mamdani’nin kampanyasının ana konularını oluşturuyor. Filistinlilerin haklarını destekleyen Mamdani, Filistin’in özgürlüğünü savunan Yahudi destekçileriyle birlikte, Yahudi toplumu ile anlamlı bir diyalog kurmak için sinagogları ziyaret etti. Yine de kendisi ve destekçileri, sağcılar tarafından acımasızca “antisemit” ve “terörizm destekçisi” olarak damgalandılar. Mamdani ve destekçilerinin İslamofobiye karşı mücadelesinde onların yanındayız.

Mamdani, kendini “demokratik sosyalist” olarak tanımlamaktadır (anketler, ABD halkının %40’ının, net bir tanımı olmasa da “sosyalizmi” olumlu bulduğunu göstermektedir). Kampanya, esasen New Deal geleneğindeki reformları gündeme getirmektedir ve bu, New York Şehri ve ABD’deki yönetici elitler için kabul edilemez bir durumdur. (Mamdani’nin platformundaki önemli unsurlar sosyalist ilkelerle uyumludur, ancak kampanya kapitalist ekonominin çerçevesine meydan okumamaktadır.)

Mamdani, bağımsız bir yol izlemek yerine, açıkça Demokrat Parti içinde aday olmayı seçti. Biz bu bakış açısına katılmıyoruz; aslında, bunu kampanyanın talepleriyle çelişkili buluyoruz. Demokrat Parti yönetiminin bu konulardan kaçınmak için elinden gelen her şeyi yaptığını da not ediyoruz.

Mamdani’nin başarısı, iyi organize edilmiş bir kampanyanın ve bu durumda, sosyalist örgütlenmenin yanı sıra, eyalet meclisi temsilcisi olarak kurduğu güçlü bir topluluk ağının önemini göstermektedir. Buna, örneğin, taksi plakası sahipleri için yaptığı açlık grevi de dahildir.

Kampanyanın başarısı, topluluk, sendika ve sosyalist hareket aktivistlerine bağlıdır ve ekonomik ve sosyal adalet hedeflerine ulaşmak için daha da fazla mobilizasyon gerektirecektir.

New York’taki yoldaşlar, kampanyanın görünürlüğünün, posterlerinin ve ev yapımı afişlerinin ve birkaç saat içinde büyük kalabalıkları çeken faaliyetlerinin şehir siyasetinin çehresini nasıl değiştirdiğini gördüler.

New York City DSA (Amerika Demokratik Sosyalistleri), Mamdani için kapı kapı dolaşıp mahallelerde propaganda yapan binlerce üyesini seferber etti. Mamdani, kendisi de kararlı — yani sadece kağıt üzerinde değil — bir DSA üyesidir. Aynı zamanda Mamdani, her zaman Demokrat Parti içinde aday olarak yarışmaya kararlıydı ve büyük olasılıkla, programının radikal yönünü ortadan kaldırmakta ısrar edecek olan parti aygıtının unsurlarıyla bir yönetim koalisyonu kuruyor.

Solidarity, Demokratik ön seçimlerde veya parti çizgisinde seçim kampanyaları yürütme taktiğini desteklemiyor. Bununla birlikte, bu kampanyanın mesajları, mekanizması ve lojistiği on binlerce kişiyi dahil etmiş ve eğitmiş, New York ön seçim kampanyasında bugüne kadar alınan en yüksek oyu elde etmiştir.

Mamdani’nin Demokrat Parti’ye bağlılığına rağmen, bu kesinlikle parti liderliğinin kampanyası değildi, çünkü parti liderliği, Mamdani’nin uygun fiyatlı konut mesajına en çok öfkelenen finans ve emlak elitleriyle yakından bağlantılıdır. New York Valisi Kathy Hochul (gelecek yıl yeniden seçime girecek ve baskıya daha duyarlı olan) geç de olsa partisinin belediye başkan adayı Mamdani’yi destekledi, ancak sefil Senato azınlık lideri Chuck Schumer ve Kongre azınlık lideri Hakeem Jeffries şu ana kadar sessizliğini koruyor.

Eyalet Demokrat Parti kurmaylarından bazıları, İsrail yanlısı merkezci Richie Torres dahil, Mamdani’yi destekledi, ancak eyalet parti başkanı Jay Jacobs bunu reddetti.

Seçime beş haftadan az bir süre kala Eric Adams yarıştan çekildi. Andrew Cuomo’yu desteklemese de Adams, seçmenleri “bölücü gündemleri” zorlayan “sinsi güçlere” karşı dikkatli olmaları konusunda uyardı. Şimdi Cuomo, kumbarasını açıp Mamdani’yi geride bırakma fırsatına sahip.

Bu senaryo pek olası olmasa da, Mamdani’nin zaferi, şehrin finans elitlerinin intikamcı öfkesiyle, Trump çetesinin tehdidiyle ve Vali Hochul’un direnişiyle karşı karşıya kalacaktır. NYC’nin ihtiyaç duyduğu bazı önlemler, eyalet çapında onay gerektiriyor, özellikle de yıllık 1 milyon doların üzerindeki gelirler için %2’lik ek vergi ve kurumlar vergisi oranının %11,5’e çıkarılması.

İlerici bir New York belediye başkanının karşı karşıya kalacağı zorluklar ürkütücüdür. Bunların bazıları Howie Hawkins’in makalesinde özetlenmiştir. Hawkins şöyle diyor:

“Mamdani genel seçimlerden galip çıkarsa, aynı kurumsal güçler onun belediye başkanlığını engellemeye ve baltalamaya çalışacaktır. Büyük kapitalistler, şimdiden tehdit ettikleri gibi, sermaye grevi veya sermaye kaçışı ile New York şehrinin ekonomisini ve mali istikrarını mahvetme gücüne sahiptir. Valilik konağındaki Kathy Hochul gibi kurumsal Demokrat liderler ve eyalet meclisinin liderleri, reformlarını finanse etmek için ihtiyaç duyduğu yıllık bir milyon doların üzerindeki kişisel gelirler ve büyük işletmeler için önerdiği şehir vergisi artışlarını engelleyeceklerini şimdiden açıkça belirtmişlerdir. Bu vergi reformları için eyaletin onayı gerekecektir.

“Federal hükümet de Belediye Başkanı Mamdani’nin hayatını zorlaştıracaktır. Gerald Ford başkanının, 1975’teki mali kriz sırasında şehre federal yardım sağlamayı reddetmesini hatırlamak yeterlidir. Bu olay, New York Daily News gazetesinde şu ünlü manşetin atılmasına neden olmuştu: “Ford’dan şehre: Geberin.” Başkan Trump da şimdiden şöyle demiştir: “Eğer o göreve gelirse, ben başkan olacağım ve o doğru olanı yapmak zorunda kalacak, yoksa hiçbir para almayacaklar.”

“Mamdani, göreve gelebilir ama iktidara gelemeyebilir. Bu, ilerici Chicago Belediye Başkanı Brandon Johnson’ın 2023’te seçilmesinden bu yana yaşadığı gibi bir sonuç anlamına gelebilir.”

Eric Blanc’ın (JACOBIN, 2 Eylül 2025) uzun analizinde, “Zohran Mamdani New York’un İşçi Hareketini Yeniden İnşa Etmeye Yardımcı Olabilir” başlıklı makalede acil ihtiyaç ve olasılıklar özetleniyor:

“İşçiliğin gerilemesini tersine çevirmek, Mamdani’nin uygun fiyatlı bir New York hedefine ulaşmak için çok önemlidir. Ülkedeki en yüksek gelir eşitsizliğine sahip eyalette, milyonlarca işçi, yalnızca bir sendikanın sağlayabileceği ücret artışı ve iş güvencesine acilen ihtiyaç duyuyor. Dahası, Albany ve Vali Kathy Hochul’u Mamdani’nin çocuk bakımı, ulaşım ve konut alanındaki temel politika planlarını finanse etmeye zorlamak için taban gücünde büyük bir artışa ihtiyaç var. Sendikaların yeniden canlanması, uygun fiyatlı bir New York için daha geniş bir tabandan gelen harekete hem katkıda bulunabilir hem de bu hareketten beslenebilir.”

Trump’ın Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’nu ortadan kaldırmasına rağmen, “Mamdani’nin platformunu ve kamu politikalarını kullanarak New York’u yeniden işçi gücünün kalesi haline getirmesine” yardımcı olacak araçlar var. Bunlar arasında, “şehirden para alan işverenlerin, çalışanlarının sendikalaşmasına müdahale etmemesini talep etmek” için kullanılabilecek şehir yasaları (LPA’lar) da bulunuyor.

Bir başka örnek, son otuz yıllık neoliberal dönemden sonra, New York’ta sendikaların gerçekleştirdiği büyük inşaat işlerinin yüzdesi %80’den %22’ye düştüğünde, Mamdani yönetiminde “şehir, beş yüz şehir okulunu ‘yeşil okullar’a dönüştürerek en az 15.000 sendika işi yaratabilir” ve sonunda “diğer sendika tarafından gerçekleştirilen altyapı projelerini başlatabilir — örneğin, tüm kamu binalarını karbonsuzlaştırarak ve belediye güneş enerjisi programları oluşturarak veya fırtına dalgası ve deniz seviyesi yükselmesi koruması inşa ederek.”

Blanc, bakım işleri ve kar amacı gütmeyen istihdamdan Amazon, geçici işler, oteller ve yemek hizmetlerine kadar çeşitli sektörlerde benzer olasılıkları özetliyor. Bürokratik olarak kontrol edilen NYC sendikalarının bu sektörleri örgütleyip örgütleyemeyeceği ise açık bir soru. Mamdani elbette NYC işçi hareketini yeniden canlandıramaz. Onun yönetiminin yapabileceği şey, çalışanların bunu kendileri inşa etmelerini engelleyen bariyerleri yıkmaktır.

Mamdani kampanyasını ileriye taşıyan hareketi sürdürmek ve dönüştürmek özellikle önemli olacaktır. Bu, Mamdani’nin karşılaşacağı baskılara ve yapmak zorunda kalacağı (ve zaten yapmakta olduğu) tavizlere karşı önemli bir denge unsuru olacaktır. Bu hareket, kitlesel gösteriler ve toplantılar düzenleyen, işçi ve öğrenci grevlerini harekete geçiren ve işçilerin zenginlere uygulanan vergi artışlarından “adil paylarını” talep ettikçe eyaletin diğer bölgelerine yayılan bir güç haline gelmelidir.

Solidarity, Demokrat Parti’nin ilerici bir güç haline getirilebileceği yanılgısına sürekli olarak karşı çıkmaktadır. Bu parti, liberal bir yüzü olsa da, sermayenin ve ABD emperyalizminin partisidir. Zohran Mamdani’nin zaferi bu gerçeği değiştirmeyecektir; daha çok, yönetimin getirdiği baskılar ve Demokratik kurumların talepleri Mamdani ve hareketinin gücünü aşındıracaktır.

Bu hareketle dayanışma içindeyiz ve NYC ve ABD egemen sınıfının ve Demokratik kurumların taleplerine karşı, bağımsız bir yol izlemesi için elimizden gelen her şeyi yapacağız.

Devrimci sosyalist bir örgüt olarak Solidarity’nin değişim stratejisi, kapitalist Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin dışında ve onlara karşı bağımsız siyasi eylem savunmayı içerir. NYC belediye başkanlığı seçimlerinde, Solidarity üyeleri oy kullanma konusunda farklı görüşlere sahiptir. Çoğunluk, harekete dayanışma içinde, Mamdani’ye karşı harekete geçen İslamofobik tepkilere karşı ve onun belediye başkanlığı kampanyasına eleştirel bir destek olarak Mamdani’ye oy vermeyi destekliyor.

Kampanyadan ve daha da önemlisi gelecek mücadelelerden öğrenilecek çok sayıda önemli ders olacak. Bu mücadelelere ve bunlara eşlik eden tartışmalara aktif olarak katılacağız.

2 Ekim 2025

Solidarity ABD’de Dördüncü Enternasyonal ile ilişkili siyasal topluluklardan biridir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Tartışma: “21. Yüzyılda Otoriterlik ve Demokrasi”- Enzo Traverso

Enzo Traverso ile Martín Camira yönetimindeki röportaj

Aşırı sağcı güçlerin yeniden yükselişe geçtiği küresel bir bağlamda, tarihçi Enzo Traverso bu röportajda yazılarında geliştirdiği post-faşizm kavramı üzerine güncellenmiş bir değerlendirme sunuyor. (MM)

***

Martín Mosquera: İspanyolcaya Las nuevas caras de la derecha [Türkçe baskısı: Faşizmin Yeni Yüzleri, Ayrıntı yay, 2024] adıyla çevrilen ve “post-faşizm” kavramını ortaya atan, büyük beğeni toplayan bir kitap yazdınız. O zamandan bu yana yıllar geçti ve aşırı sağın yükselişiyle ilgili, o dönemde ele alamadığınız önemli olaylar yaşandı: ABD’de Kongre Binası’na saldırı, Jair Bolsonaro’nun Brezilya’daki benzer girişimi, Arjantin’de Javier Milei’nin zaferi, Trump’ın yeniden yükselişi vb. Bu yeni olaylar ışığında günümüzde aşırı sağı ve post-faşizm kavramını nasıl analiz ediyorsunuz?

Enzo Traverso: Bahsettiğiniz kitap, 2016 başlarında, ABD seçim kampanyası sırasında, hatta Trump’ın ilk döneminden önce yapılan bir röportajdan doğdu. Ardından, seçimlerden sonra, neredeyse on yıl önce, bir nevi ikinci bir röportaj daha yapıldı. Dediğiniz gibi, bağlam önemli ölçüde değişti ve bu da kitabımın orijinal baskısına kıyasla neyin değişmesi gerektiğiyle ilgili mantıksal soruyu gündeme getiriyor.

Genel çerçeveyi değiştirmezdim. Bu röportajda tanımlamaya çalıştığım post-faşizm kavramı, kapalı ve tanımlanmış bir olgu olarak görmesem de, bu olguyu tanımlamak için hâlâ kullanışlı görünüyor. Bana öyle geliyor ki, nihai sonucunu anlamak veya tam olarak tanımlamak hâlâ zor olan bir geçiş olgusu. Ancak, birçok şeyin değiştiğine şüphe yok ve on yıl önce tespit edilip analiz edilebilen bazı eğilimler artık çok daha net ve hatta küresel ölçekte pekişmiş görünüyor. Bahsettiğiniz tüm olgular ister Avrupa’da, ister Amerika Birleşik Devletleri’nde, ister Latin Amerika’da, isterse de ötesinde olsun bunu doğruluyor.

Bana göre en dikkat çekici değişim, yalnızca radikal sağın güçlenmesi değil, aynı zamanda yeni meşruiyetidir. On yıl önce yaptığım analizle karşılaştırıldığında değişen şey, bugün radikal sağın küresel düzeyde egemen elitlerin meşru -ve birçok durumda ayrıcalıklı- bir muhatabı haline gelmiş olmasıdır. On yıl önce durum böyle değildi. O zaman Trump seçimi şaşırtıcı bir şekilde kazanmıştı. Tüm anketler ve tüm analistler Hillary Clinton’ın kazanan olacağını öngörüyordu. Çünkü o, seçkinlerin, kurulu düzenin adayıydı. Öte yandan Trump, kendi partisi Cumhuriyetçi Parti içinde birçok engelle karşılaşmak zorunda kaldı ve seçildiğinde, tamamen beklenmedik bir şekilde kazanan biri, dışarıdan biri olarak algılandı.

2016 ile 2025’i karşılaştırırsak, Trump göreve başlama gününde yalnızca bir başkanlık kararnamesi imzaladı. Bugün ise onlarcasını imzaladı. 2016’da başkan olarak ne yapacağını gerçekten bilmiyordu; bugün ise nasıl hareket edeceği konusunda çok net fikirleri var. Ve elbette artık bir yabancı değil: Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı ve arkasında onu destekleyen konsolide bir aygıt var. 2016’da Bolsonaro da bir yabancıydı ve kimse Milei gibi birini hayal bile edemezdi. Giorgia Meloni, İtalyan siyasetinde tamamen marjinal bir figürdü. 2017 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında tüm gözlemcileri şaşırtan şey, televizyondaki Emmanuel Macron ve Marine Le Pen arasındaki tartışmaydı. O zamanlar açıkça güvenilmez görünüyordu: Avrupa Birliği veya avro ile ne yapacağı sorulduğunda, net veya ikna edici bir cevap veremedi.

Kısacası, radikal sağ, elitler tarafından uygulanabilir bir seçenek olarak görülmedi. Aksine, hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa ve Latin Amerika’da büyük bir şüpheyle karşılandı. Bolsonaro bile Brezilya büyük şirketlerinin doğrudan adayı olarak kazanamadı. Ordu ve bazı ekonomik sektörlerde desteği kesinlikle vardı, ancak tercih edilen aday, o dönemde çok daha sağlam bir seçenek gibi görünen PT olmaya devam etti. 2017’de Avrupa’da travmatik bir olay yaşandı: Alternative für Deutschland’ın (Almanya için Alternatif) Alman parlamentosuna girmesi bir dönüm noktası oldu. Kısa bir süre sonra İspanya’da Vox ortaya çıktı. Ve manzara önemli ölçüde değişti.

Ancak bu süreç doğrusal değildi. Zaferlerinden sonra hem Trump hem de Bolsonaro dört yıl sonra seçimleri kaybetti. Bu arada, pandemi ve ardından gelen küresel ekonomik kriz patlak verdi. Kitabımda tam da bu konuyla ilgili bir hipotez ortaya attım: Uluslararası bir kriz durumunda ne olurdu? Bu büyüklükte bir krizin post-faşizmi yeni bir faşizm biçimine dönüştürebileceğini savundum. Ama olan bu değildi. Kriz, aşırı sağı güçlendirmek şöyle dursun, zayıflattı. Çünkü bu büyüklükteki zorluklarla başa çıkamayacağı açıktı.

Çifte bir dönüm noktasından bahsediyordum. Bir yandan, bireysel ve kolektif özgürlükleri ve kamusal eylem alanlarını sorgulayan olağanüstü yasaların ve olağanüstü halin yürürlüğe girmesiyle potansiyel olarak otoriter bir dönüm noktası. Bu açıdan bakıldığında, radikal sağ bu otoriter dönüşümü yönetmek için ideal aday. Ama öte yandan, pandemi aynı zamanda biyopolitik bir değişimi de beraberinde getirdi; maddi bedenler olarak tanımlanan vatandaşların, nüfusların korunmasına yönelik güçlü bir devlet müdahalesi ortaya çıktı. Bu alanda, radikal sağ her ülkede başarısız oldu. Bu, onlar için bir gerileme anıydı ve genel olarak, takip eden seçimleri kaybettiler.

Ardından, şu anda karşı karşıya olduğumuz yeni bir dalga geldi. Bu yüzden ısrar ediyorum: Bu doğrusal bir süreç değil, genel eğilim oldukça açık. Bu, belirgin bir profile ve belirgin özelliklere sahip yeni bir faşizmle karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Hâlâ yakınlaşma biçimleri arayan oldukça heterojen bir takımyıldızı olduğunu düşünüyorum. Post-faşizm ile küresel elitler arasındaki bu yeni ittifak bugün inkâr edilemez olsa da, gerilimler ve çelişkilerle dolu olmaya devam ediyor. Gramsci’ci anlamda yeni bir tarihsel bloktan henüz söz edemeyiz. Bu, bir blok oluşumundan ziyade, ortak çıkarlara dayalı bir yakınlaşma meselesi.

Yeni radikal sağın yükselişiyle birlikte, faşizm üzerine tartışma yeniden alevlendi; bu tartışma, eğer faşizmse, bunun tek parti sistemi veya 1930’larda olduğu gibi şirket devleti gibi unsurlar içeren bir siyasi rejim değişikliğini içermesi gerektiğini savunanlar ile liberal demokrasinin resmen yürürlükte kalması durumunda, bunun yalnızca geleneksel sağın farklı bir özgünlüğe sahip yeni bir versiyonu olacağını savunanlar arasında kutuplaşmaya meyilli.

Soru şu ki, bu kutuplaşma yersiz mi? Başka bir deyişle, mevcut otoriter olgular, Viktor Orbán’ın Macaristan’ının temsil ettiği, liberal demokrasi çerçevesinde gelişen, ancak en azından dış görünüşünü koruyan otoriter rejime daha çok benzemiyor mu? Bu tartışma hakkındaki görüşlerinizi ve özellikle de hem tarihsel faşizme hem de geleneksel sağa karşıt olarak, yeni aşırı sağ için bir tür siyasi ütopya olarak kabul edilebilecek Orbán modeline nasıl bir yer vereceğinizi bilmek istiyoruz.

Evet, bu, birçok gözlemci gibi benim de on yıl önce vurguladığım yeni radikal sağın temel bir özelliğidir. Klasik faşizm, faşizm ve demokrasi arasında radikal bir ikilik kurmuştur: Kendini açıkça antidemokratik olarak tanımlamıştır. Bu, yalnızca ideologları tarafından teorileştirilmekle kalmamış, aynı zamanda karizmatik liderleri tarafından da gururla savunulmuştur. Mussolini’nin demokrasiyi bir ludus cartaceus , yani salt bir “kart oyunu” olarak tanımlayan ünlü tanımını hatırlamak yeterlidir. Faşizm, demokrasiye olan küçümsemesini ortaya koymuştur. Öte yandan, bugün post-faşist olarak adlandırdığım tüm hareketler ve liderler demokratik bir söylem benimsiyor. Hepsi liberal demokrasi sistemine ait olduklarını iddia ediyor ve hatta kendilerini bu sistemin en iyi savunucuları olarak sunuyorlar. Bu söylem, kamuoyunun gözünde meşruiyetlerinin temelini oluşturmuştur.

Örneğin Marine Le Pen, partisinin adını değiştirip babasıyla bağlarını koparmakla kalmadı, aynı zamanda Beşinci Cumhuriyet kurumlarına ve demokratik değerlere olan bağlılığını da açıkça vurguladı. İtalya da bir başka çarpıcı örnek. Giorgia Meloni, açıkça faşist kökenlere sahip bir partiye liderlik ediyor. Birkaç yıl öncesine kadar bu mirasa gururla sahip çıkıyordu. Ancak hükümete katıldığından beri faşizm için her türlü özrü reddetti. Elbette kendini anti-faşist olarak ilan etmiyor, ancak sürekli olarak faşizmin “demokratik” karakteri ve mevcut kurumsal çerçeveye bağlılığı konusunda ısrarcı.

Amerika Birleşik Devletleri’nde paradoks doruk noktasına ulaşıyor: Ocak 2021’de Kongre Binası’na yapılan saldırı demokrasi adına gerçekleştirildi . Protestocular, Demokratlar tarafından kendilerinden “çalınan” bir demokrasiyi savunduklarını iddia ettiler. Başka bir deyişle, kendilerini gerçek Demokratlar olarak tanıttılar .

Bu köklü bir dönüşüm: Yeni radikal sağın demokrasiyle ilişkisi, tarihsel faşizminkinden tamamen farklı. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi, demokrasi ile faşizm arasındaki çizgi bugün artık net değil. 21. yüzyıl faşizmi, demokratik biçimleri ortadan kaldırmayı değil, içeriden müdahale etmeyi, onları aşındırmayı ve içeriden dönüştürmeyi hedefliyor. Faşizm ile demokrasi arasındaki bu çizginin belirsizleşmesi, Poulantzas’ınki gibi eski analitik kategorileri bir nebze geçersiz kılıyor; bunlara daha sonra döneceğim.

Ancak bu değişimi açıklamaya yardımcı olan bir başka tarihsel farkın da hesaba katılması gerekir. İki dünya savaşı arası dönemde demokrasi, alt sınıfların yakın zamanda elde ettiği bir fetih, tarihsel bir fetih, Ekim Devrimi’nin ve 19. yüzyıl liberal düzeninin Büyük Savaş’tan sonra çöküşünü izleyen devrimci dalganın bir ürünü ya da yan ürünü idi. Bu, acımasız bir kriz dönemiydi, ama aynı zamanda önemli demokratik ilerlemeler dönemiydi de: Birçok ülkede evrensel erkek oy hakkı sağlamlaştırıldı, kadınlar bazılarında oy kullanma hakkını elde etti, kamusal alan dönüştürüldü, yeni halk katılımı biçimleri ortaya çıktı… Bu bağlamda, faşizm açıkça demokrasinin düşmanı olarak ortaya çıktı. Bu durum, 1920’lerden itibaren İtalya’da, 1933’te Weimar Cumhuriyeti’nin yıldırım hızıyla yıkılmasıyla Almanya’da ve faşizm ile demokrasi arasında doğrudan bir çatışma olan İspanya İç Savaşı’nda yaşandı.

Ancak bugün bağlam tamamen farklı. Demokrasi artık savunulması gereken bir fetih değil, içi boş bir kabuk olarak görünüyor. Batı dünyasının büyük bir bölümünde -ve hatta küresel olarak bile diyebiliriz- demokrasi, kamusal alanın metalaştırılması, kurumların boşaltılması ve ekonomi ile siyaset arasındaki ilişkinin yapısal dönüşümüyle derinden aşınmış, biçimsel (içi boş) bir kabuk olarak algılanıyor. Artık kimse demokrasiyi bir özgürleşme vaadi olarak görmüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde Elon Musk, Donald Trump’ın seçim kampanyasını 270 milyon dolarla destekledi ve ardından yönetimine katılarak kilit pozisyonlarda bulundu. Böyle bir bağlamda, hiç kimse demokrasiyi eşitlik, özgürlük ve adaletin bir garantisi olarak tanımlayamaz.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri dışında, faşizm nadiren gerçek bir tehdit olarak tartışılıyor. Hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, “Trump’ın faşizmi” tartışması liberal seçkinlerle sınırlı. Örneğin Joe Biden ve Kamala Harris, seçim kampanyası sırasında ona faşist dediler. New York Times gibi medya kuruluşlarında da bu konu üzerine tartışmalar var . Ancak orada bile Trump, genellikle yabancı bir varlık, Batı demokrasilerinin paradigması olan Amerikan demokrasisine dışarıdan gelen bir anomali olarak sunuluyor. Başka bir deyişle, gerçekte olduğu gibi, yani Amerikan toplumunun ve demokratik sisteminin gerçek bir ürünü olarak algılanmıyor.

Ve işçi sınıflarının büyük bir kısmı için, demokrasinin savunulması en önemsiz endişe kaynağı. Trump’ı demokrasi için bir tehdit, Biden’ı ise kurtarıcısı olarak neden görüyorlar ki? Bu muhalefet onlara hiç mantıklı gelmiyor. Elbette, belli bir körlük var -Trump bir tehdit- ama sorun daha derin: Demokrasiyi bugün var olanla özdeşleştirerek savunamayız. Asıl soru, ne tür bir demokrasiyi savunmak istediğimiz, ne tür bir demokrasi inşa etmek istediğimizdir.

Çünkü demokrasi bu çürümüş kurumlara indirgenirse, onları savunacak büyük bir anti-faşist hareketi harekete geçirmek çok zor olacaktır, özellikle de onlara saldıranlar kendilerini demokrat olarak tanıtıp, bir miktar haklı gerekçeyle, bu kurumların işe yaramadığını iddia ettiklerinde. Savunulacak ne var ki? Sorun burada yatıyor.

Bu yeni aşırı sağın ayırt edici özelliklerinden birinin elitler arasında artan destek olduğunu belirttiniz. Trump örneğinde bu özellikle belirgin görünüyor: Artık Cumhuriyetçi Parti’yi 2016’ya göre çok daha güçlü bir şekilde kontrol ediyor, her iki meclisin de desteğini alıyor, Yüksek Mahkeme onun gündemiyle uyumlu ve yönetici sınıfın büyük bir kısmı artık ona çok daha yakın görünüyor. Bu ikinci dönemden hem yurt içinde hem de yurt dışında neler bekleyebiliriz?

Bu, bugün birçok insanın sorduğu, ancak kolay bir cevabı olmayan bir soru. Ve bu, klasik faşizmden önemli bir farkı da kısmen ortaya koyuyor. Tarihsel faşizmin net bir projesi vardı: Tanımlanmış bir siyasi rejim, bir iktidar stratejisi, iç ve dış düzen anlayışı. Örneğin, İtalyan faşizmi, Akdeniz’i kendi mare nostrum’u (Lat. “bizim denizimiz”) — yani yaşamsal alanı — hâline getirmeyi hedefliyordu. Alman faşizmi, kıta Avrupası’nı ve özellikle de Doğu Avrupa’nın emperyal ve askeri fethini kontrol etmeyi amaçlıyordu. İspanya’da Franco, “Kızılları ezmeyi” ve ulusal-Katolik bir diktatörlük kurmayı öneriyordu. Dolayısıyla rejim ve dünya hakkında oldukça tutarlı bir fikir vardı.

Trump söz konusu olduğunda durum o kadar net değil. Mesajları genellikle çelişkili ve saf demagoji ile gerçek bir stratejik yönelim olarak anlaşılabilecek bir şey arasında ayrım yapmak çok zor. Örneğin, Mars’a Amerikan bayrağı dikeceğini, Grönland’ı ilhak etmenin iyi bir fikir olacağını, hatta Kanada’nın bir sonraki ABD eyaleti olması gerektiğini söylüyor. Elbette, bunun arkasında, Çin ile ilişkilerini yeniden tanımlamanın ve diğer cephelerde görece geri çekilmenin bir parçası olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin kıtasal nüfuzunu pekiştirmeyi amaçlayan bir jeopolitik proje yatıyor. Bu, emperyal özellikler taşıyan hegemonik bir hırs, ancak paradoksal olarak bir zayıflamanın ürünü: Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından hayal ettiği dünya hakimiyeti iddiasından vazgeçti.

Ancak bunlar sadece spekülasyon, çünkü net bir şekilde tanımlanmış bir proje yok. Bush’un neo-muhafazakâr sağının stratejik hatları, neredeyse yirmi beş yıl önce, 11 Eylül 2001’den sonra daha netti. Robert Kagan gibi bazı ideologlar ve stratejistler bunları kesin bir şekilde tanımlamıştı. Trump’ın arkasında, Steve Bannon gibi klasik faşistler ve Elon Musk gibi radikal neoliberallerden oluşan, birbirlerinden nefret eden, oldukça çelişkili bir gruplaşma yatıyor. Analistler, Trump’ın uluslararası ticaret konusundaki önlemlerinin tutarlılığını anlamakta zorlanıyor.

Trump, ” Amerika’yı Yeniden Harika Yap ” gibi daha geleneksel terimlerle konuştuğunda bile, bu büyüklüğün içeriği belirsiz. Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel bir süper güç olarak rolünün yeniden tesis edilmesinden bahsediyor gibi görünse de, aynı zamanda örneğin Çin ile doğrudan bir çatışma politikasına girmekten kaçınıyor. Aslında Çin ile bir anlaşma peşinde ve aynı şey Çin’in müttefiki ancak çok daha zayıf olan Rusya için de geçerli. Trump, bir süper gücün hem fetih hem de çatışma yönetimi kapasitesine sahip olması gerektiğini savunuyor. Sayfayı çevirmeyi önerdiği Ukrayna veya İsrail ile ittifakının belirgin olduğu ancak savaşı sonsuza dek uzatmaya meyilli görünmediği Orta Doğu konusundaki tutumu da tam burada devreye giriyor. Politika açısından nihai hedef muhtemelen Gazze ve Batı Şeria’nın tamamen sömürgeleştirilmesi, ancak Trump’ın stratejisinin bu sonuca ulaşmak için Gazze’deki soykırımı sürdürmek olduğundan emin değilim.

Yani bir dizi eğilim görüyoruz, ancak güçlü bir programatik tutarlılık yok. Bu aynı zamanda mevcut uluslararası bağlamın da bir parçası. İki dünya savaşı arası dönemle benzerlikler bulmak istiyorsak, en bariz yalanlardan biri iç politikada değil, küresel durumda: Bazı durumlarda sistemik olan istikrarlı bir uluslararası düzenin yokluğu ve gerileyen ve yükselen güçler arasındaki rekabet. Bu senaryoda, ne Amerika Birleşik Devletleri ne de herhangi bir diğer aktör için net çizgiler çizmek zor. Bu yüzden Trump’ın bugün Hitler’in 1933’teki kadar net ve tutarlı fikirleri olduğunu düşünmüyorum. 1933 ile 1941 arasında Nazi politikası oldukça basit bir çizgi izledi. Trump’ın durumunda ise ne bu tutarlılığı ne de uzun vadeli stratejik bir projeyi uygulamaya koymasına olanak sağlayacak koşulları görüyorum.

1920’ler veya 1930’larla olası bir benzetme olarak, basit bir ekonomik veya politik krizle değil, daha derin bir çalkantı, bir tür uzun vadeli yapısal krizle karşı karşıya olduğumuzdan bahsettiniz. O dönemde, 19. yüzyıl liberal düzeninin çöküşü söz konusuydu; bu bağlamda, faşizmin yükselişi de Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya gibi bazı güçlerin çöküşüyle bağlantılı görünüyordu. Sizce günümüzle de bir bağlantı kurulabilir mi? Başka bir deyişle, bugün yeni aşırı sağın yükselişiyle gözlemlediklerimiz, Asya’nın ve özellikle Çin’in yükselişi karşısında Batı’nın daha geniş bir çöküş süreciyle ilişkilendirilebilir mi? Bu jeopolitik anlaşmazlığın, dolaylı da olsa, bu sağcı hareketlerin yükselişinde önemli bir motivasyon olduğunu düşünüyor musunuz?

Hayır, bu anlamda bir benzetme yapabileceğimizi sanmıyorum. Elbette karşılaştırmalar yapılabilir, ancak temel farklılıklar var. İki dünya savaşı arası dönemde, 19. yüzyıl liberal düzeninin – laissez-faire (Fr. “bırınız yapsınlar”) kapitalizminin – çöküşüyle karşı karşıya kalan , “kalıcı eski rejim”in (Arno J. Mayer’in ifadesiyle – bkz. 1983 tarihli Fransızca ” Eski Rejimin Kalıcılığı ” kitabı ) modernleşmiş devletleri, temsili ancak son derece gayri demokratik kurumlar – başlı başına birer medeniyet projesi olan iki alternatif model ortaya çıktı. Bir yanda, kurtuluş, eşitlik ve devrim ütopyasıyla sosyalizm; diğer yanda, ulus, ırk ve egemenliği yücelten faşizm. Her ikisi de geleceğe dair vizyonlardı, insanların yaşamlarını kökten değiştirmeyi vaat eden bütünsel toplum modelleriydi.

Bugün yeni sağda buna benzer hiçbir şey göremiyorum. Kesin konuşmak gerekirse, ütopik bir ufuk veya medeniyet projesi yok. Bu yüzden “post-faşizm” kavramı bana faydalı geliyor, çünkü bu radikal sağcı hareketler son derece muhafazakâr. İvmeleri ileriye değil, geriye doğru: Geleneksel bir düzeni yeniden tesis etmeyi amaçlıyorlar. İddia ettikleri değerler -egemenlik, aile, ulus- onları birbirine bağlayan bir tür ortak bağ oluşturuyor.

Örneğin Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nde yalnızca erkekler ve kadınların olduğunu iddia ediyor, diğer cinsiyet kimliklerinin varlığını reddediyor ve LGBTQ+ topluluklarını tehdit olarak sunuyor. Bu, çeşitliliği veya kazanılmış hakları simgeleyen her şeye karşı gerici bir saldırıdır. Gelenekselciliğe bu dönüş, çevre korumaya yönelik düşmanlığında, küresel iklim değişikliği programlarını reddetmesinde ve uluslararası anlaşmalara rağmen yerli üretime olan bağlılığında da açıkça görülüyor. ” Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganı, belirli bir geleceği hayal etmemizi sağlıyor, ancak gerici bir tahayyül: Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü, müreffeh ve baskın olduğu bir zamana dönüş. Bu yeni bir önerme değil, geçmişin idealize edilmiş hali.

Bazı durumlarda, Javier Milei’nin Arjantin’inde olduğu gibi, bunun yeni bir medeniyet modeli inşa etme girişimi olduğu izlenimine kapılabiliriz. Milei kendini aşırı neoliberalizmden esinlenen yeni bir toplumun mimarı olarak sunar. Fakat burada bile, bu proje aslında yeni değil. Konuşmaları ve duruşu okunduğunda -Arjantin durumu hakkında derinlemesine bir bilgim olmaksızın, dışarıdan bir gözlemci olarak konuştuğumu belirtmeliyim- Hayek’in fikirleriyle açık bir örtüşme fark edilir. En bilinen metni olan Köleliğe Giden Yol’dan ziyade, Hayek’in tamamen piyasa tarafından yönetilen bir toplum tasvir ettiği Hukuk, Mevzuat ve Özgürlük’te . Milei’ye ilham veren de bu model gibi görünüyor: Otoriter bir neoliberalizm (ya da isterseniz neoliberal post-faşizm; farklı isimlerle de anılabilir).

Yeni olan şey, eğer varsa, bugün bu modeli devlet iktidarının içinden nihai sınırlarına kadar zorlamaya çalışıyor olmamızdır. Geçmişte, neoliberalizm İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de Ronald Reagan ve Şili’de Augusto Pinochet dönemlerinde de etkiliydi. Ancak bu örneklerde amaç, refah devletinin -Yeni Düzen, yani savaş sonrası Keynesyen model- kazanımlarını ortadan kaldırmaktı; sıfırdan “saf” bir piyasa toplumu yaratmak değildi. Dahası, bu genellikle, Pinochet diktatörlüğünün bir karşı devrimden doğan aşırı merkezileşmiş bir mekanizma olduğu Şili’de olduğu gibi, hâlâ çok güçlü olan devletlerin içinden yapılıyordu.

Milei’nin bugün iddia ettiği şey oldukça farklı: Neoliberal modeli yeni bir medeniyetin çekirdeği haline getirmek. Ancak ısrar ediyorum, bu yeni bir proje değil. Klasik faşizmin “yeni insanı” değil. Küresel dünyaya hâlihazırda hâkim olan antropolojik bir modelin radikalleştirilmiş bir versiyonu: Bireycilik, rekabet, piyasa. Weber’in sözleriyle, neoliberalizmin antropolojik modeli olan belirli bir Lebensführung’dan , yani bir “yaşam biçimi”nden kopmuyor. Bu ethos, Milei’nin icadı değil. Yaptığı şey, onu aşırıya kaçırıp yeni bir toplumun bundan doğacağını iddia etmek. Ancak bu, tarihsel bir alternatif değil, halihazırda var olanın yoğunlaştırılması. Ve bana öyle geliyor ki, bu dikkate alınmalı. Bu proje kesinlikle son derece antidemokratik ve otoriter özellikler taşıyor, ancak Poulantzas’ın 1970’lerde düşündüğü gibi devlet inşasının tam tersi. Post-faşizm, tarihsel faşizm gibi devletçi değildir. Trump, Amerikan devletini parçalıyor ve bu büyük bir farktır.

Jacobin’de , önceki sayımızda geliştirdiğimiz ve sizin de fikrinizi alabilmek için sizinle paylaşmak istediğimiz uluslararası durumla ilgili bir hipotez üzerinde çalışıyoruz. Fikrimiz, son on yılda bir noktada -bu süreci kesin olarak tarihlendirmek zor olsa da- küresel ölçekte siyasi döngüde bir değişimin meydana geldiği yönünde. Sembolik bir tarih seçmek zorunda kalsaydık, bu, bir dizi önemli olayın gerçekleştiği 2015-2016 yılları arası olurdu: Yunanistan’da Syriza’nın yenilgisi veya teslim olması, küresel sol üzerinde güçlü bir etki yarattı ve buna paralel olarak ABD’de Trump’ın zaferi ve Birleşik Krallık’ta Brexit gerçekleşti. Ayrıca, Latin Amerika ilericiliğinin krizi de bu dönemde başladı ve Arjantin’de sağın zaferi [Mauricio Macri 2015-2019] ve Brezilya’da Dilma Rousseff’e karşı parlamento darbesi [Ağustos 2016] ile işaretlendi.

Bu andan itibaren, 2008 krizinin yarattığı siyasi bunalım belirtilerinin tersine döndüğü hissi var. O zamana kadar sol, bu hoşnutsuzluğu yönlendirmek için belli bir kapasiteye sahipti: Avrupa’daki öfkeliler, Yunanistan’daki genel grevler, Latin Amerika’daki ilerici akım, Arap Baharı… Ama o zamandan beri, bu süreçlerin başarısızlığına, durgunluğuna veya yenilgisine tanık oluyoruz: Latin Amerika ilericiliği krize giriyor, Avrupa solu çok sert bir darbe alıyor, Arap Baharı bir felakete dönüşüyor ve Anglo-Sakson solu da durgunlaşıyor.

Yani fikir şu ki, o anda yaşananlar uluslararası alanda büyük bir değişime yol açtı: Sol neredeyse her yerde savunmaya geçti, aşırı sağ ise saldırıya geçti. Katılıyor musunuz?

Bu, büyük ölçüde paylaştığım çok ilginç bir hipotez. Belki bir nüans eklemek isterim. Yeni bir dalgadan geçtiğimiz doğru – daha önce pandemi etrafında meydana gelen bir dönüm noktasından bahsetmiştim – ama sağın bu yeni yükselişi, tam da solun küresel ölçekte yaşadığı krizle şekilleniyor. Bahsettiğiniz tüm unsurlar önemli.

Daha da ileri gideceğim: Arap devrimlerinin felç olması ve yenilgiye uğraması önemli bir an teşkil ediyor ve bugün Gazze’de yaşananlar bunun en trajik sonuçlarından biridir.

Buna, 1990’larda Latin Amerika’da ortaya çıkan direniş modelinin krizi de ekleniyor. Yeni bir model değildi, ancak neoliberal saldırıya karşı bir direniş biçimini temsil eden bir kıta vardı. Bugün, bu direnişin aktörleri krizde veya tamamen itibarsızlaşmış durumda ve bunun çok derin siyasi sonuçları var. Venezuela veya Bolivya gibi örneklere değinmeyeceğim, ancak Arjantin’deki Milei yenilgisinden veya bölgenin en önemli ülkesi Brezilya’da solun Lula dışında bir figür önerememesinden de bahsedebiliriz. Bu da bu krizi yansıtıyor.

Avrupa’da, dediğiniz gibi, solu yeni bir model denemek amacıyla yeniden bir araya getirme yönünde önemli girişimler oldu ve hem Syriza hem de Podemos bu döngünün öncüleri oldu. Beklentileri çok büyüktü… ve ne yazık ki, başarısızlıklarının etkisi de bir o kadar büyük oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nde durum farklı. Böyle belirgin bir yenilgi yaşanmadı, ancak sol ile Demokrat Parti arasındaki simbiyotik ve muğlak ilişki, herhangi bir ilerlemenin önünde muazzam engeller yaratıyor.

Yani evet, post-faşizmin ortaya çıkışı solun bu politik ve stratejik krizine dayanıyor. Ama hepsi bu değil. Bu kriz çok daha uzun bir sürecin, bir dizi birikmiş tarihsel yenilginin parçası. Bir adım geriye gidersek, tarihsel bir döngünün, 20. yüzyıl devrimlerinin sonunun sonuçlarını yaşıyoruz. Bunlar, etkileri bugünümüzü şekillendirmeye devam eden uzun vadeli yenilgiler. 2015 ve 2016’daki aksilikler belirli bir konjonktüre ait olmakla birlikte, aynı zamanda yapısal bir eğilimin, solun küresel ölçekte yeni modellerle içinden çıkamadığı tarihsel bir yenilginin de parçası.

Yeniden yapılanmayı hayal etmek hiç de kolay değil, hatta hiç de kolay değil. Fakat Bernie Sanders’ın yakın zamanda yaptığı bir konuşma beni çok etkiledi: “Dikkatli olun, Trump’ın gündemine tabi olmamalıyız.” Sol, aşırı sağın söyleminin her noktasına yanıt verme eğiliminde, ancak aynı sağın dayattığı çerçeve içinde. Sanders bu nedenle şöyle uyarıyor: “Trump’ın söylemediği şeyler hakkında konuşmalıyız.” Solun programı bu olmalı: Bugün egemen söylemde tamamen yer almayan bir toplumsal program.

Bununla birlikte, günümüz solunun 1930’larda olduğu gibi, yalnızca anti-faşizm temelinde kendini yeniden inşa edebileceğini düşünmüyorum. Birincisi, bugün artık demokrasiyi aynı şekilde savunamayız. İkincisi, anti-faşist mücadelenin diğer temel boyutlarla bağlantılı olması gerekir: Toplumsal, ekonomik ve çevresel meseleler ve medeniyet iddiasında bulunan neoliberal bir toplum modeliyle yüzleşme. Bu bağlantı hayati önem taşıyor.

Dahası, küreselleşmiş dünya artık 20. yüzyılın ilk yarısının dünyası değil. Klasik faşizmin bir tarihi vardı, ancak dönemin anti-faşizmi evrensel bir söylem değildi. Batı dışında hiçbir meşruiyeti yoktu. Sömürgecilikle bağlantısı, demokrasinin Batı dünyasıyla sınırlı olması… Tüm bunlar onu sınırlıyordu. Bugün de benzer bir şey yaşanıyor.

(Bu röportaj, Jacobin dergisinin 11. sayısı olan “La libertad guiando al pueblo”nun bir parçasıdır.
İllüstrasyon: El Gordo, Jacobin Magazin (29.07.25) )

__________

[1] Bkz. Faşizm ve Diktatörlük adlı eseri .  

Suriye’nin Yeniden Yapılanma Süreci için Üç Gereklilik – Joseph Daher

8 Aralık 2024’te Esad rejiminin düşüşü, Suriye’de daha iyi bir gelecek için umutları yeşertti. Ancak, ilk baştaki iyimserlik, bölgesel ve siyasi parçalanma, yabancı etkiler ve işgal, mezhepsel gerilimler gibi artan zorluklarla yerini karamsarlığa bıraktı. Bu durum, ülkenin acil ihtiyaç duyduğu potansiyel ekonomik toparlanma ve yeniden yapılanma sürecini olumsuz etkiledi. Yeniden yapılanmanın maliyeti 250-400 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Nüfusun yarısından fazlası yerinden edilmiş durumda, yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve Birleşmiş Milletler’e göre 2024 yılında Suriye’de 16,7 milyon kişi (nüfusun yüzde 75’i) insani yardıma ihtiyaç duyuyor. Bu bağlamda, Suriye’deki sosyal ve siyasi aktörler ile uluslararası temsilciler arasında ekonomik toparlanma ve kalkınma tartışmaları şimdiden başladı.

Ancak, başarılı ve sürdürülebilir bir ulusal rehabilitasyon ve yeniden yapılanma için üç önemli faktör gereklidir. Birincisi, toplumun farklı kesimlerinin katılımına imkan tanıyan kapsayıcı bir siyasi geçiş süreci. İkincisi, Suriye’nin siyasi alanındaki demokratikleşmeyi derinleştiren ve iktidardakilere karşı bir denge unsuru oluşturan bir yapının kurulması. Son olarak, özellikle zorlu yaşam koşullarıyla karşı karşıya olan toplumun en savunmasız kesimlerinin katılımını artırmak için sosyoekonomik koşulların iyileştirilmesi. Bu koşullar sağlanmazsa, Suriye’nin ekonomik toparlanması tehlikeye girecek ve çeşitli siyasi ve toplumsal aktörlerin dışlanmasının sonucu olarak istikrarsızlık olasılığı artacaktır. Daha da kötüsü, yeni yetkililer iradelerini dayatmaya devam ederse, bu durum silahlı çatışmaya yol açabilir. Benzer şekilde, geçiş aşamasında daha geniş kesimlerin daha aktif bir şekilde sürece dahil edilmemesi, yeni yetkililerin meşruiyetine zarar verebilir. Kapsayıcılık eksikliği, mezhepsel ve etnik gerilimleri besleyerek ulusal uyumu daha da zayıflatabilir.

Esad’ın Düşüşünden Sonra Siyasi Bağlam

Esad rejiminin çöküşünün ardından, Suriye hükümet güçlerine karşı saldırıyı yöneten Hay’at Tahrir al-Şam (HTŞ), iktidarı kendi elinde topladı. İktidarı ele geçirdikten kısa bir süre sonra, grubun lideri Ahmed El Şara, geçici hükümetin başına Muhammed el-Beşir’i getirdi. Bashir daha önce İdlib’de Suriye Kurtuluş Hükümeti’nin başındaydı. Hükümeti, yalnızca Hay’at Tahrir al-Şam’a mensup veya ona yakın kişilerden oluşuyordu. Ocak 2025’te Şara bir adım daha ileri giderek kendisini geçici cumhurbaşkanı ilan etti ve 29 Mart’ta seçimlere kadar görev yapacak, kendi yetkisi altında bir geçiş hükümeti kurdu. Şara göreve geldikten sonra parlamentoyu feshederek bir “geçici yasama konseyi” kurdu ve anayasayı dondurdu. Ayrıca Hayat Tahrir Şam’a veya ona yakın Suriye Ulusal Ordusu’nun silahlı gruplarına bağlı bakanlar, güvenlik görevlileri ve bölge valileri atadı. Örneğin, Anas Khattab, Mayıs ayında Hüseyin el-Salama ile değiştirilene kadar istihbarat servislerinin başına atandı. Khattab, Hayat Tahrir Şam’ın öncülü olan Jabhat al-Nusra’nın kurucu üyelerinden ve önde gelen güvenlik figürlerinden biridir. 2017 yılından itibaren HTŞ’nin içişleri ve güvenlik politikasını yönetti. Khattab, yetkililer yeni bir Suriye ordusu kurarken istihbarat hizmetlerinin yeniden yapılandırılacağını duyurdu. HTŞ komutanlarını en üst düzey subaylar olarak atadılar ve Murşid Abou Qasra’yı savunma bakanı olarak seçerek general rütbesine yükselttiler. Orduyu yeniden canlandırarak, yeni rejim Suriye’nin parçalanmış silahlı gruplar üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmak ve devlete silahlar üzerinde tekel hakkı vermek istedi.

Benzer şekilde, yeni geçiş hükümetindeki kilit pozisyonlar Şara’ya yakın isimler tarafından dolduruldu. Örneğin, Asaad al-Shibani ve Abu Qasra sırasıyla dışişleri bakanı ve savunma bakanı olarak görevlerine devam ederken, Khattab içişleri bakanı olarak atandı. Ancak, hükümetin gerçek yetkilerinin ne olduğu tartışmalı, özellikle de güvenlik ve siyasi politikaları yönetmek amacıyla Şara’nın başkanlığında ve yakın çevresinden (dışişleri bakanı, savunma bakanı, içişleri bakanı ve genel istihbarat müdürü) oluşan Suriye Ulusal Güvenlik Konseyi’nin aynı zamanda kurulmuş olması nedeniyle. Benzer şekilde, Dışişleri Bakanlığı, iç siyasi faaliyetleri denetlemek, siyasi konularla ilgili genel politikaları belirlemek ve feshedilen Baas Partisi’nin varlıklarını yönetmek üzere Mart ayı sonunda Siyasi İşler Genel Sekreterliği’ni kurdu. Suriye’nin yeni yetkilileri, ekonomik ve sosyal aktörler üzerindeki iktidarlarını pekiştirmek için de önlemler aldı. Örneğin, Şam, Şam kırsalı, Halep ve Humus vilayetleri de dahil olmak üzere, ticaret odalarının çoğunun üyelerini atanmış kişilerle değiştirerek yeniden yapılandırdılar. Yeni yönetim kurulu üyelerinin birçoğu HTŞ ile yakın bağlarıyla tanınıyor. Bunlar arasında, HTŞ’ye bağlı İdlib Ticaret ve Sanayi Odası’nın eski başkanı Alaa Al-Ali’nin yeni Suriye Ticaret Odaları Federasyonu Başkanı olması da yer alıyor. Ayrıca, Nisan ortasında Ahmad Al-Şara’nın kardeşi Maher Al-Şara, cumhurbaşkanlığı idaresini yönetmek ve cumhurbaşkanlığı ile devlet organları arasında bir bağlantı görevi görmek üzere Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olarak atandı.

Yetkililer ayrıca, sendikalara ve meslek odalarına başkanlık etmek üzere yeni, bağlı figürleri göreve getirdi. Özellikle, İdlib’de faaliyet gösteren Özgür Barolar Birliği Konseyi üyelerinden oluşan bir Suriye Barolar Birliği konseyi seçildi. Suriyeli avukatlar buna demokratik barolar birliği seçimleri çağrısı yapan bir dilekçeyle yanıt verdi.

Yeni rejimin demokratik kapsayıcılıktan yoksunluğu, Suriye’nin geleceğini şekillendirmek için başlatılan girişimlerde, konferanslarda ve komitelerde de kendini gösterdi. Örneğin, yetkililer Suriye Ulusal Diyalog Konferansı’nı önce erteledi, sonra Şubat 2025’te yaklaşık 600 katılımcıyla gerçekleştirdi. Ancak süreç şiddetle eleştirildi. İlk olarak, Hazırlık Komitesi konferanstan iki haftadan kısa bir süre önce kuruldu ve davetiyeler genellikle konferanstan sadece iki gün önce gönderildi, bu da ülke dışından davet edilen birçok kişinin katılımını engelledi. Çalışma oturumlarında geçiş dönemi adaleti, ekonomi, kişisel özgürlükler ve anayasa konularında tartışmalara ayrılan süre dört saatle sınırlandırıldı ve daha derinlemesine bir diyalog kurulması engellendi. Güney Suriye ve kıyı bölgeleri gibi bazı bölgelerden katılımcıların yokluğu veya yetersiz temsili de göze çarparken, başlıca Kürt siyasi aktörler olan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (AANES) ve Kürt Ulusal Konseyi, konferansa davet edilmediklerini belirterek süreci kınadılar.

Mart ayında Ahmed el-Şara tarafından imzalanan geçici anayasa da, içeriği ve anayasa komisyonunun seçim kriterlerinin şeffaf olmaması nedeniyle siyasi ve toplumsal aktörler tarafından eleştirildi. Belge, önceki anayasanın hükümlerini muhafaza ediyor. Ülkenin resmi adı Suriye Arap Cumhuriyeti olarak kalıyor, Arapça tek resmi dil olmaya devam ediyor ve cumhurbaşkanının Müslüman erkek olması şartı korunuyor. Ancak İslam hukuku artık “yasamanın ana kaynağı” değil, “yasamanın önemli kaynaklarından biri” olarak kabul ediliyor. Geçici anayasa, güçler ayrılığını ilan ederken, cumhurbaşkanına geniş yetkiler vererek bunu engelliyor. Cumhurbaşkanı yasa tasarıları sunabilir, kararnameler çıkarabilir ve parlamentonun kararlarını veto edebilir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi hakimlerini atamakla da görevlidir, bu da yürütme erkinin yetkilerini daha da güçlendiriyor.

Ekonomi konusunda, hükümetin yönelimi, öncelikli amacı iktidarı güvence altına almak olan dar bir memurlar çevresi dışında tartışılmadı veya paylaşılmadı. Yeni yetkililer tarafından alınan kararlar, neoliberalizmi ve kemer sıkma önlemlerini derinleştirmeye dayanan ekonomik vizyonu dayatmaya yönelik oldu. Bu tür politikalar genellikle patronları kayırmaktadır. Ahmad al-Şara ve bakanları, ülkenin ticaret ve sanayi odalarının temsilcileriyle ve Suriye içindeki ve dışındaki Suriyeli iş insanlarıyla çok sayıda toplantı yaparak, onların şikayetlerini dinledi ve kendi ekonomik vizyonlarını açıkladı. HTŞ’nin özelleştirmeyi teşvik etmek ve kemer sıkma önlemleri uygulamak istediğine dair işaretler var.

Küresel neoliberal ve kapitalist elitlerin çıkarlarını temsil eden Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’na Ocak ayında katılmadan önce Şaibani, Financial Times’a Suriye yetkililerinin devlet limanlarını ve fabrikalarını özelleştirmeyi, yabancı yatırımı teşvik etmeyi ve uluslararası ticareti canlandırmayı planladığını söyledi. Hükümetin, “havaalanları, demiryolları ve karayollarına yatırımı teşvik etmek için kamu-özel sektör ortaklıklarını araştıracağını” da ekledi. Şam ayrıca, özellikle Türk ithalatıyla rekabet etmekte zorlanan imalat ve tarım sektörlerine zarar verecek şekilde 260’tan fazla Türk ürününün gümrük vergilerini düşürdü.

Türkiye Ticaret Bakanlığı’na göre, bu yılın ilk çeyreğinde Suriye’ye yapılan Türk ihracatı, 2024’ün aynı dönemine göre yüzde 31,2 artışla yaklaşık 508 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Hükümet ayrıca kemer sıkma önlemlerini de uygulamaya koydu. Aralık ayından bu yana, başlangıçta 1.500 gram olan standart 1.100 gram sübvansiyonlu ekmeğin fiyatını 400 Suriye lirasından 4.000 Suriye lirasına yükseltti. Ekmek sübvansiyonlarının önümüzdeki aylarda sona ereceği açıklanmış ancak herhangi bir tarih belirtilmemiştir. Ocak 2025’te Elektrik Bakanı Ömer Şakruç, “fiyatların çok düşük, ve maliyetlerinin çok altında olduğunu” belirtmiş ve ancak ortalama gelirlerin artması halinde, kademeli olarak elektrik fiyatlarındaki sübvansiyonları azaltacağını veya hatta kaldıracağını” söylemişti. Şu anda devlet, Suriye’nin ana şehirlerine günde iki saatten fazla elektrik sağlamıyor.

Bu arada, Ocak ayında, yemek pişirmek için kullanılan tüp gazın fiyatı 25.000 Suriye lirasından 150.000 Suriye lirasına yükseltildi ve bu durum Suriyeli aileleri önemli ölçüde etkiledi. Aralık ve Ocak ayları arasında, Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanlığı, yeni yetkililere göre çalışmadan maaş alan çalışanlara karşılık gelen kamu işgücünün dörtte biri ile üçte biri arasında bir kısmının işten çıkarılacağını duyurdu. Kamu sektörünün personel sayısını denetleyen İdari Kalkınma Bakanı Muhammed el-Skaff, daha da ileri giderek, devlet kurumlarının mevcut sayının yarısından az olan 550.000 ila 600.000 işçiye ihtiyaç duyduğunu söyledi. O zamandan beri, işten çıkarılan çalışanların resmi sayısı açıklanmazken, bazıları durumları netleşene kadar üç ay süreyle ücretli izne çıkarıldı. Bu kararın ardından, işten çıkarılan veya görevden uzaklaştırılan kamu çalışanları tarafından ülke genelinde protestolar düzenlendi.

Aynı zamanda, Suriye yetkilileri yılın başından bu yana kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 400 artırma ve asgari maaşı 1,12 milyon Suriye lirası (yaklaşık 86 dolar) olarak belirleme sözünü tekrar etti. Bu adımlar doğru yönde atılmış olsa da, henüz uygulamaya geçmedi ve maaş tutarları devam eden ekonomik krizde yaşam masraflarını karşılamaya yetmiyor. Mart ayı sonunda, Şam’da beş kişilik bir ailenin aylık asgari gideri 8 milyon Suriye lirası (666 dolara eşdeğer) olarak tahmin edildi.

İktidara Karşı Bir Denge Gücü Oluşturmak

Suriye’yi yeniden canlandırmak ve yeniden inşa etmek için başarılı bir sürecin ön koşulu, iktidara karşı bir denge gücü oluşturabilecek güçlü bir sivil toplumdur. Sivil toplum, yerel ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla sınırlı değil; siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, feminist ve çevre örgütleri, yerel dernekler ve daha fazlasını da içerir. Amaç, ülkedeki yeni otoriter dinamiklere ve HTŞ’nin devlet kurumları ve ekonomik yönelimi aracılığıyla iktidarını sağlamlaştırmasına karşı çıkmaktır. Demokratik siyasi alan, toplumun geniş kesimlerinin ekonomik ve siyasi yeniden yapılanmaya katılımını teşvik etmek için çok önemli.

Ülkenin yeniden yapılandırılmasına, siyasi ve ekonomik elitler ve toplumun daha zengin kesimleriyle sınırlı kalmamak üzere, nüfusun çoğunluğunun, özellikle de yoksul ve işçi sınıflarının katılımı hayati önem taşıyor. Böyle bir yaklaşımı teşvik etmek için iki ön koşul gerekli: sivil barış ve güvenliğin sağlanması ve Suriye’nin sosyoekonomik ortamının iyileştirilmesi. Sivil barış, bugün Suriye’de hâlâ ulaşılamamış bir hedef olmaya devam ediyor. Bazı bölgelerde, özellikle Humus ve kıyı bölgelerinde, yeni güvenlik güçleri ve bunlarla bağlantılı silahlı gruplar tarafından işlenen infazlar ve suikastler gibi şiddetli mezhep çatışmalarıyla kendini gösteren bir güvenlik boşluğu bulunuyor.

Mart ayında HTŞ ve Suriye Ulusal Ordusu, kıyı bölgelerinde Alevî sivillere yönelik mezhepçi katliamlar gerçekleştirmiş ve yüzlerce kişi hayatını kaybetmişti. Şiddet, güvenlik güçleri mensuplarına ve sivillere karşı koordineli saldırılar düzenleyen Esad rejiminin kalıntıları tarafından kışkırtılmış olsa da, mezhepsel nefret ve intikam mantığıyla tüm Alevileri kapsayan bir karşı tepki ortaya çıktı. Nisan ve Mayıs aylarında, yetkililerle bağlantılı veya onları destekleyen silahlı gruplar Dürzi nüfusa saldırılar düzenledi. Mart ayında yaşanan katliamların ve Alevi sivillerin, şimdi de Dürzilerin öldürülmeye devam etmesinin sorumluluğu, esas olarak yeni Suriye yetkililerine aittir. Yetkililer bu olayları önleyemedi, hatta doğrudan bu olaylara karıştılar ve bunların gerçekleşmesini mümkün kılan siyasi koşulları yarattılar.

Yetkililer ayrıca, Suriye çatışması sırasında savaş suçlarına karışan tüm kişi ve grupların cezalandırılmasını amaçlayan kapsamlı bir geçiş dönemi adaleti sürecini teşvik edecek bir mekanizma oluşturmada da başarısız oldular. Bu, intikam eylemlerini önlemek ve artan mezhepsel gerilimleri bastırmak için çok önemli bir rol oynanabilirdi. Ancak Ahmed el-Şara ve müttefikleri, kendi suçları ve sivillere karşı işledikleri ihlallerden yargılanmaktan korktukları için geçiş adaletine hiçbir ilgi duymuyorlar.

Geçiş adaleti, kamu varlıklarının geri kazanılması ve mali suçların kovuşturulmasını içeren tedbirleri de kapsadığı için sosyoekonomik bir boyutu da var. Bu önlemler, söz konusu varlıkların özelleştirilmesini ve kamu arazilerinin eski rejime bağlı iş insanlarına dağıtılmasını kapsar ve bu da halkın ve daha genel olarak kamu kaynaklarından yararlanma hakkının zararına olur. Ancak, Esad rejimiyle bağlantılı bazı iş insanlarıyla anlaşmalar ve uzlaşmalar sağlanması, neoliberal politikaların derinleştirilmesi ve devlet varlıklarının özelleştirilmesini içeren yeni yetkililerin ekonomik tercihleri, kapsamlı bir geçiş dönemi adaleti süreciyle bağlantılı dinamiklere aykırıdır.

Mart ayı başında hükümet, AANES ile bir mutabakat zaptı imzaladı ve Suwayda’daki Dürzi nüfusun belirli kesimleriyle yakınlaşma arayışına girdi. Bu girişimler, kıyı bölgelerinde yaşanan katliamlarla sarsılan ulusal, bölgesel ve uluslararası meşruiyetini güçlendirme ihtiyacını ortaya koydu. Ancak, Suriye’nin kuzeydoğusundaki ve Suwayda’daki yerel topluluklar bu girişimlere karşı çıktığı için, girişimlerin uygulanması hala değerlendirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu topluluklar, geçici anayasa ve kıyı topluluklarında işlenen cinayetlere katılan silahlı grupları cezalandırmak istememeleri de dahil olmak üzere, iktidar yetkililerinin politikalarına karşı gösteriler düzenledi.

Ayrıca, Nisan ayında ülkenin bazı bölgelerinde Dürzi nüfusu hedef alan mezhepsel çatışmalar yeniden başladı. Gerilimleri yatıştırmak ve özellikle İsrail’in ulusal meselelere müdahalesini önlemek için Suriye hükümeti ve Dürzi temsilcileri Mayıs ayı başında güvenlik konularını kapsayan bir anlaşma imzaladı. Suriye’nin parçalanma riskinin yanı sıra, bazı yabancı ülkeler, özellikle İran ve İsrail, mezhepsel ve etnik şiddeti tırmandırmakla ilgileniyor. Bu şekilde kendilerini belirli bir mezhebin savunucuları olarak gösterebilir ve daha fazla istikrarsızlık yaratabilirler. Örneğin, İsrailli yetkililer, Suriye’deki Dürzileri askeri yollarla koruma hazırlığında olduklarını belirten açıklamalar yaptılar ve en son, birçok Dürzi’nin yaşadığı Şam yakınlarındaki Jaramana ve Sahnaya kasabalarında çatışmaların ardından uyarı amaçlı hava saldırıları düzenlediler. Önde gelen Dürzi sosyal ve siyasi aktörler bu çağrıları büyük ölçüde reddettiler ve Suriye’ye ve ülkenin birliğine bağlılıklarını yinelediler. Aynı zamanda, Şam ile AANES arasında varılan anlaşmaya rağmen, Türk ordusu kuzeydoğudaki Kürt nüfusa yönelik tehditlerini tamamen durdurmuş değil.

Suriye’de siyasi alanı genişletmeye yardımcı olacak ikinci bir ana gereklilik, ülkenin sosyoekonomik ortamının iyileştirilmesidir. Bu, savaşın yol açtığı büyük yıkım ve nüfusun yüzde 90’ının yoksulluk sınırının altında yaşaması nedeniyle özellikle gereklidir. Nüfusun büyük bir kısmının temel ihtiyaçlarını, kira, elektrik, okul ücretleri ve daha fazlasını karşılayamaması, başarısında doğrudan ve nesnel çıkarları olan bir yeniden inşa sürecine dahil olmalarını ve katılımlarını engelliyor. Yeni yetkililerin ekonomik kararları, nüfusun büyük bir kısmını daha da yoksullaştırıyor ve Suriye’nin üretken ekonomik sektörlerindeki geri kalmışlığı derinleştiriyor. Bu nedenle yetkililer, tartışmalarını iş insanları ve yabancı aktörlerle sınırlayamaz. Tartışmaları, sendikalar, köylü ve meslek örgütleri dahil olmak üzere diğer yerel sosyal ve siyasi aktörleri de kapsayacak şekilde genişletilmeli. Bu nedenle, bu örgütleri canlandırmak bir öncelik olmalı.

Bu, seçmenlerini harekete geçiren özgür seçimler ve ulusal işgücünü seferber etmek yoluyla gerçekleştirilebilir. Demokratik kitle işçi örgütlerinin yeniden canlanması, halkın yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve yeniden yapılanmada siyasi ve sınıfsal temsilin alanının genişletilmesi için gerekli. Bu bağlamda, 2025 yılının Ocak ve Şubat aylarında farklı illerde işten çıkarılan kamu çalışanları tarafından düzenlenen protestolar ve alternatif sendikalar veya en azından koordinasyon yapıları kurma girişimleri umut vericiydi. Bu yeni oluşumlar, kitlesel işten çıkarmalara karşı çıkmanın yanı sıra maaş ve ücretlerin artırılmasını talep etti ve hükümetin devlet varlıklarını özelleştirme planlarını reddetti. Ancak, kıyı bölgelerinde yaşanan mezhepçi katliamlar, rejime yakın silahlı grupların şiddetle tepki verebileceği korkusu nedeniyle protesto hareketinin gücünü önemli ölçüde azalttı. Ayrıcalıklı ve elitlerin önderliğinde bir yeniden yapılanma süreci, toplumsal eşitsizlikleri, yoksullaşmayı, servetin azınlığın elinde yoğunlaşmasını ve üretken kalkınmanın yokluğunu yeniden üretecektir. Tüm bu unsurların, 2011’de Esad yönetimine karşı halk ayaklanmasının kökeninde yattığı unutulmamalıdır. Bu nedenle, Esad sonrası geçişin bu temeller üzerine inşası, geri tepmeye mahkumdur.

Suriye’nin geleceği ne olacak?

Beşar Esad rejiminin herhangi bir halefi, muazzam siyasi ve sosyoekonomik zorluklarla karşı karşıya kalacaktı. Bu, hafife alınmamalıdır. Ancak HTŞ’nin siyasi ve ekonomik eğilimleri, Suriye’nin geçiş döneminde başarılı ve sürdürülebilir bir yeniden inşa sürecinin ön koşullarının yerine getirilmesini daha da zorlaştırmıştır.

Bu durum, daha yoksul ve sosyal ve siyasi açıdan daha parçalanmış bir toplumun ortaya çıkmasına neden olur ve yeni şiddet döngüleri ve mezhepsel gerilimler doğurmaya müsait bir zemin var.

Sonuç olarak, başarılı bir yeniden inşa çabası bir yana, ekonomik toparlanma da olası görünmemektedir. Suriye bir dönüm noktasında. Sosyal açıdan daha kapsayıcı ve demokratik bir yola girilmesi için önlem alınmazsa, ülkenin çektiği acılar devam edecek ve yeni otoriter yönetimlerin ve dışlama biçimlerinin kurulmasına yol açabilecektir. Bu da yeni bir felaketin reçetesidir.

Kaynak: https://www.europe-solidaire.org/spip.php?article75048

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi