İmdat Freni

Blog

Kuir Teori Sinemaya Ne Yapıyor? – Lara Güney Özlen’le Söyleşi

LGBTI+ aktivisti ve kendi ifadesiyle “kuir konularını seven biri” olarak Lara Güney Özlen ocak ayının sonundan itibaren Kıraathane’de Kuir Teori ve Sinema konulu dokuz haftalık bir atölye yürütecek. İmdat Freni bu cezbedici ve yıkıcı konuda, atölyede konuşulacaklara tabiri caizse bir çeşit “iştah açıcı girizgâh” olması amacıyla kendisiyle görüştü.

Kuir teori ile sinemanın kesişimini nasıl değerlendiriyorsun? Kuir kişilikler ve ilişkilerin resmedildiği anlatıların dışında bu aynı zamanda bir film okuma pratiğine de tekabül ediyor mu?

Bu ikisinin kesişimi aslında çok uzun zaman öncesine dayanıyor, benim atölyede odaklanmayı istediğim kısımlardan biri de bu. Aslında biz bir şeyleri kuir olarak tanımlamadan önce de onlar anaakıma sızmaya ya da kendi alanlarını oluşturmaya teşneydiler. Dolayısıyla bazı film festivallerinde çerçevelendiği ya da film tanıtımlarında yazdığı gibi bir “LGBTI+ filmleri” kategorisi yok aslında benim için. Bu biraz kolay pazarlama hamlesi gibi bir şey. Dolayısıyla benzer bir yerden sadece kuir/LGBTI+ ilişkileri içeren filmler muhteviyatları sebebiyle kuir olamayabilirler. Normativiteyi yeniden üreten, kuirin kafa karıştıran, radikal etkilerinden nasibini almamış çok fazla anaakım LGBTI+ filmi var özellikle Kuzey Avrupa ve Amerika’da.

Ayrıca kuir teori bir film okuma pratiğine de tekabül edebilir tabii. Derek Jarman’ın ordan oraya savrulan Tempest’ı, Almodovar’ın doğrusal zamanı kese biçe parça pinçik ettiği Bad Education ya da iphone’la bir günde çekilen Tangerine gibi şahane örnekler var mesela film okuma pratiğindeki kuirliğe örnek olarak gösterebileceğim.

Kuir sinemanın gelişmesi zaman aldı ancak bugün sinemanın da ötesinde, çağımızın en popüler olarak tüketilen anlatı formu olan dizilerde ve bizzat Netflix gibi streaming platformlarında LGBTI+ karakterlerin sıklıkla yer aldığını görüyoruz. Burada bir anaakımlaşmadan söz edilebilir mi? Bu gelişmeleri ne şekilde değerlendirmek gerekir sence?

 LGBTI+ filmler kategorisinin oluşmasından tam da bu anaakımlaşmayla bağlantılı olarak bahsediyordum aslında. Bu platformlarda LGBTI+ filmleri (kendine ya da çevrene) açılma, ergenlik gibi daha yumuşak konulara ya da trans cinayetleri gibi daha ağır ve dramatize edilen konulara odaklanabiliyor. LGBTI+ ve kuir öznelerin konu edildiği daha büyük prodüksiyonlu, Netflix’e pazarlanan işlerin çoğu LGBTI+ öznelerin / hareketin normalize edilmesi ve kabullenilmesi hikayelerine odaklanıyor. Ben kişisel olarak bu tarz hikayelerden çok da hoşlanmıyorum çünkü kuir teorinin de, onun etkilediği sanat alanlarının da radikal, form bozucu ve dönüştüren ya da en azından dönüşüme alan açan girişimler olduğunu düşünüyorum. Demin bahsettiğim örneklerdeki gibi.

Dolayısıyla güçlendirici, öznelerin kendileri tarafından yaratılan kuir filmlere erişmek hala göreceli olarak daha zor. 24 Ocak’ta (bu Cuma) başlayacak olan Kuirfest gibi bağımsız bazı festivaller, organizasyonlar bunu sağlamaya yardımcı olabiliyor. Garip ve sınırlı bir alanda anaakımlaşma olduğunu düşünüyorum evet. İyi örnekler yok demiyorum tabii, 2. sezonunu bitirmemiş olsam da Pose’u ve yeni başladığım Euphoria’yı tenzih ederim…

Türkiye’de heteroseksizm hayli kuvvetli ve çoğu kez tehditkâr boyutlar alabiliyor, hem gündelik dışlanma ve taciz hem de elbette transfobik cinayetler açısından. Görsel metinlerde kuir temsilleri buralarda ne durumda? Bir gelişme gözlemliyor musun?

Programı hazırlarken her haftayla bağlantılı en az bir tane Türkiye’den film koymaya çalıştım. Epey zorlayıcı oldu aslında, çünkü LGBTI+/kuir filmler denecek bir anaakımlaşan kategori yok Türkiye’de henüz. Atıf Yılmaz (Gece Melek ve Bizim Çocuklar) ve Kutluğ Ataman’ın birkaç filmi iyi örnekler arasında gösterilebilir tabii. Buna ek olarak politik doğruculuk peşinde çok az prodüksiyon var. Bununla da LGBTI+ karakterleri merkeze alan, özneleri güçlendiren ve mağdurlaştırmayan, konuya ataerkil perspektifle yaklaşmayan anaakım film prodüksiyonlarının olmayışını kastediyorum. Aslında her haftayı Türkiye’den örneklerle bir miktar paralel düşünmeye itmek istedim. Belki atölye sürecinde beraber düşünebiliriz bu konseptleri.

Festivallerde iyi kısa filmler, belgeseller yakalamak çok mümkün tabii, Kuirfest’in seçkisi bunlardan biri olabilir mesela. Ama dediğim gibi anaakıma sızmak çok daha zor, hem prodüksiyon şirketlerinin tekelleri hem de yeni sinema yasaları düşünüldüğünde.

Kuir sinema ve dizileri bir “introduction” yapmak isteyen okurlarımıza, ilk elden önereceğiniz yapıtlar neler olurdu?

Yani biraz klasik olacak ama Laura Mulvey’nin Görsel Haz ve Anlatı Sineması metni gender ve sinema üzerine hala okunması gereken ilk şeylerden biri. Hande Öğüt’ün Türkçeye çevirdiği ya da yazdığı güzel şeyler de var bu alanda. Özellikle sıfırdan başlamak gerekmiyor aslında. Yakın dönemde vizyona giren şahane filmler var mesela, Alev Almış Bir Genç Kızın portresi ya da And Then We Danced gibi. Ama illa da klasikler dersen Almodovar’ın filmografisini baştan sona öneririm. Pose da fena fikir olmayabilir.

Ocak ayının sonundan itibaren 9 haftalık bir Kuir Teori ve Sinema atölyesi yürüteceksin Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde. Atölyenin nasıl işleyeceğine, nasıl gelişeceğine dair biraz bilgi almamız mümkün mü?

Atölyeyi biraz daha okumalar ve örnekler üzerine karşılıklı muhabbet etme gibi kurguladım aslında. Toplumsal cinsiyetin filmlerde nasıl kendini gösterdiğine dair minik bir giriş yaptıktan sonra, kuir teori okumalarından bahsetmeye başlayacağız. Ben hem okumaları özetleyeceğim, hem de aralarda örnek filmler göstereceğim. Dolayısıyla önceden bir şeyler bilmek gerekmiyor, bu alana dair öğrenmeye hevesli olmak yeterli.

Söyleşiyi yürüten: Uraz Aydın

Hrant’a Merhaba! – Masis Kürkçügil

Şubat 2007’de Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Masis Kürkçügil tarafından kaleme alınan ve Gelecek dergisinde basılmış olan bu yazıyı, 13 yıl sonra tekrar yayınlıyoruz.

“Biz ki sessiz ve yağız”

Hilmi Yavuz

Hadise ağır olduğu kadar derindir. Bir cinayetin anatomisine meraklı olmaktansa, on binlerin mazlumluk ve madunluklarını böylesine dile getirilişlerine bir anlam verilmelidir. Hadisenin tarihselliği cinayetin şekli şemailinde değil Hrant’ın insanlarda yarattığı umuttadır.

Ölümü ona asla yakıştırmadık, hüznü on binlerin sessizliğinde taşıdık. Artık dünya âlem biliyor, bu dünyadan bir Hrant geçti…

Hrant yoksa bizim hayatımızda artık olmayan ne? Yetişme yıllarındaki en yakın dostuyla aynı kaderi paylaşsa hiçlikten her şeyliğe giden yolda aynı yerde mi olurdu?

Malatya’dan çıkmış yola, bir garip delikanlı, onca yoksulluğun içinden aslında kuşağına göre oldukça normal bir hayat kurmuşken (bu normalliğin içinde birçok arkadaşı gibi boylu boyunca girdiği siyaset de olacaktır), yani yaş neredeyse kemale ermişken-erecekken pek de hazırlıklı olmadığı -zaten bu işin mektebi de yoktur- bir alana tam da kişiliğine uygun bir biçimde dört nala dalar. Arada özetlenen neredeyse yirmi yıllık bir ömürdür…

Bu yirmi yıla yalnızca bir aile bağı ve bir sevda veya kardeşlerle birlikte bir ekmek teknesi macerası sığmaz. Silahların konuştuğu, kalemlerin sustuğu günlerde okula gider, ancak ilerde onu şekillendirecek olan ne Zooloji ne Felsefe eğitimidir, abur cubur gibi gözüken, her telden okumalardır bunlar.

Bir iki çıraklık denemesini saymazsak bugün konuştuğumuz Hrant, Agos’un Hrant’ıdır. Muhakkak ki bir başına tasarlamamıştı Agos’u, ama zamanla onunla özdeşleşti; önce Agos vardı, Agos kendine emek veren Hrant’ı yoğurdu ve yeniden şekillendirdi. Ama Hrant olmadan da Agos olmazdı.

Hrant garip bir alet çalıyordu, kendine has, hüzünlü bir sesi vardı tıpkı çok sevdiği duduk gibi… Alet garipti ama kitabına uygun olmasa da erbabının ruhuna sesleniyordu. Hem daralmış bir cemaatin kabuğunu kırmak için cemaatin muhafazakârlığını sarsıyor hem de cemaati daraltan tarihin temeline sesleniyordu.

Özgürlükçü bir tarih bilinci muhakkak ki nesnel gerçeklikten hareketle oluşturulabilir, ancak bunun için gereken bellek de önemlidir. Bu belleği inşa etmek konusunda temenniler veya giydirmelerin ötesinde, insanları sarsacak ve yeniden yoğuracak felaketleri göğüsleme iradesi olmadan o tarih bilinci hızla kaybolabilir. Tarihin felaketler yumağı olduğunu kimileri çok küçük yaşta devraldıkları acılardan öğrenmek zorunda kalırlar. Orada kalınca bir bilinç oluşmaz, hatta tepkiyle olmadık yerlere de savrulunabilir, yine de zoru başaranlar sıçrayabilirler, farklı bir ufuk edinebilirler. Azınlık olmanın ender avantajlarından biri, yaşadığın dünyayı algılama konusunda radikal yönelimlere, yani meseleleri kökünden ele almaya olan yatkınlık olabilir. 

Hrant’ı uzun bir zaman diliminden sonra, üstelik de birçoğuna göre hali vakti yerinde bir konumda iken, toplumun süfli kesimlerin hedef tahtası haline gelmesine neden olan bir mücadeleye girmesinin itici gücünü anlamak için onun arayışını anlamak gerekir.

Hrant nasıl Hrant oldu?

Onu uğurlayan on binler muhakkak ki kimsenin hesap etmediği bir biçimde hadiseyi tarihselleştirmenin yollarında yürüdüler. Aslında Hrant böyle bir şeye aday olmamıştı. Agos ile birlikte çıktığı yolda daha önce herhangi bir deneyimi yoktu. Çok basit bir iki ihtiyacın dile getirilmesinin mantıki sonuçları onu adım adım farklı pozisyonlara sokuyor ve hesapta olmayan ama cahili olmadığı başka meselelerle birlikte yoğruluyordu. Cemaat ile yaşanan toplum arasında küçük bir pencere açmak gibisine çok mütevazı bir şey yapmak için yola koyulmuşken açılacak pencerenin duvarının tarihselliği, meydan okuduğu zihniyetin dokusunun katılığı daha derinlemesine bir çalışmayı gerekli kılıyordu. Bunda korkacağı bir şey yoktu, ilk gençlik ve yetişme dönemindeki en sevgili dostunun akıbetinden direncin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Ama yaptığı sınırlı işin neredeyse devletin dibine dinamit koymak ve hatta kimi zaman ondan beter görülmesini kabullenemiyordu.

Aynı şeyleri söyler gibi gözüktüğü insanlardan onu farklılaştıran hususlardan biri tarzıydı. Tahlil yapıp kollarını kavuşturmuyordu, mutlaka meselenin üzerine üzerine gidip bir çözüm yolu arıyordu. Tıpkı siyasetle ilişkisinde olduğu gibi… Tarz, aslında özneye de gönderme yapıyordu. Telefon defterinde meslektaşları, arkadaşları, diplomatlar bulunuyordu, ama nasıl Ermeni soykırımı meselesinde meclislerin karar almasına karşı çıkarak, burada yaşayan insanların karşılıklı olarak bu meseleyi idrak etmelerini amaçlıyorduysa, siyasette de aşağıdan bir değişimin ancak mümkün ve kalıcı olacağını biliyordu.

Çıktığı alan özü itibarıyla çoğulcu, eşitlikçi, demokratik ve özgürlükçü olmak durumundaydı. Bu köhne dünyanın felaketlerine maruz kalanların kendi dertleri üzerine kapanmak yerine birbirlerinin dertlerine açılmalarının onları özgürleştireceğinin bilincindeydi. Rakel’in “sevgiliye mektup”unda insanları sarsan, kucaklayan “sevgi” de bundan ibaretti. Hu çekerek siyaset yaptıklarını veya dertlerine derman aradıklarını sananların haddi hesabı yokken, o sırtındaki ağırlığı başkalarının sırtındaki ağırlıkları paylaşmakla hafifletmeye çalışıyordu. Çoklu bir köprüydü kurduğu meseleler arasında ve buradan o büyük hikâyeye rahatlıkla geçebilirdiniz. Ama büyük hikâyeye geçmek için meselelerin açıklığa kavuşması, her birinin yalnızca dile getirilmesi değil uğruna mücadele edilmesi, deneyimler birikmesi gerekiyordu…

Hrant’ı nasıl bilir miydik, nasıl bilecek miyiz?

Profesyonel bir siyasetçi, bir yazardan söz etmiyoruz, doğru. Ama ardından on binler yürüdüğüne göre onun da insanların zihin dünyasında, haleti ruhiyesinde azımsanmayacak bir karşılığı vardı/oldu demektir. Hrant “Çarents’in Hikmet’i” adlı yazısında (7 Kasım 1977) içi boş anmaları eleştirir. “Türkiye’de Türkeş MHP kongresinde Nazım’dan ulusalcı dizeler okurken, Ermenilerin sağcıları da yine Çarents’in ulusalcı söylemlerini kendilerine yorumlayarak, onu anma yardakçılığına ve ikiyüzlülüğüne soyunuyorlar” der. Çarents için onun satırlarıyla devam edelim: “Çarents için şu günlerde Ermenistan’da ve Diaspora’da yapılan 10. yıl anma toplantıları ikiyüzlülüklerin sergilenmesi açısından çok canlı bir örnek. Sovyet Devrimi’nin komünist şairi Çarents’i de bugün kırpa kırpa nasıl soğana çevirdiler ve onu artık sadece cücük kalmış bir yanıyla, ulusalcı yanıyla anmaya çalışıyorlar. Garip ama gerçek işte… Yanlış adamlar, doğru adamı sahipleniyorlar… Oysa yaşamı boyunca hep devrimci kalmış, sadece devrim sırasında değil, devrim sonrası sosyalist sistemin çökmesine sebep olmuş “bürokratik yozlaşmanın” karşısında, Stalinist diktatörlüğe karşı da bayrak açmış olan bu devrimcinin ulusalcı yanı da devrimci bir öze sahip değil miydi?… bu evrensel, enternasyonalist ozanı bugün sadece bu ulusalcı yönüyle, kendi şoven ulusalcı söylemlerine malzeme yapanların kurnazlığına ne denir?”

Şimdi Hrant’ın anısına da bulaştırılmak istenen “vatanseverlik-yurtseverlik” edebiyatı ile kurnazca onu ehlileştirmeye çalışıyorlar, Nazım Hikmet’in iki mısraına tahammül edemeyen, tahrif eden solcular da dahil olmak üzere ondan kendi zihniyetlerinin bir doğrulayıcısını üretmek niyetindeler. Kimisi tapusunu nereden aldığı belli olmamakla birlikte oraya gelen on binlerin sözde Ermeni soykırımına kesinlikle karşı olduğu güvencesini vererek kendini rahatlatıyor. Aydın Engin ve Oral Çalışlar’ın hatırlatmasına rağmen bir şeyi anlamak bile istemiyorlar. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, o bir devrimciydi, o bir sosyalistti, o bir Ermeniydi. Elbette bir insandı, insanlığı da bunların bir bileşimiydi.

Ne iyi ki doğru adamı doğru insanlar da sahipleniyor… Onu yalnızca sistemin onu köşeye sıkıştıra sıkıştıra hedef tahtası haline getirmesi, bir kurban olarak sunmasıyla değil tarih bilincimize yaptığı katkılar ve artık kim ne derse desin binlere ve on binlere en azından ulusal önyargılardan arınmış bir dünyada yaşama umudunu gösterme imkanını sağlayan söylemiyle, tarzıyla daha iyi anlıyorlar.

Utanmak için Geç Değil: Hrant Dink Cinayeti Dava Süreci

Hrant Dink, yazdığı yazılar çarpıtılarak medya-devlet işbirliğiyle hedef gösterilmiş, mesnetsiz iddialardan yola çıkılarak açılmış davalarla halkın gözünde itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştı. Bu süreçte aldığı sayısız tehditler için yaptığı şikayetler sonuçsuz kalmış, bu tehditler için son yazısında kendini güvercin tedirginliğinde resmetmişti: “Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim… Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.” Ve bu tehditlere rağmen gitmeyeceğini ifade edip şöyle bitiriyordu yazıyı: “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.”

19 Ocak’ta güvercin tedirginliğinde yaşayan bir gazeteciyi, bir Ermeni gazeteciyi katlettiler. Hrant aramızdan ayrılalı 13 yıl geçti.

Hrant Dink Davası Süreci

20 Nisan 2007’de tetikçi Ogün Samast ve azmettiriciler hakkında “tasarlayarak öldürmek” suçundan dava açıldı.

Daha sonra düzenlenen ek iddianamelerle sanık sayısı 20 oldu ancak Ogün Samast, cinayeti işlediği tarihte 17 yaşında olduğu için yargılaması çocuk mahkemesinde yapılmak üzere dava dosyası ayrıldı. Yargılamanın sonucunda Ogün Samast, “tasarlayarak öldürmek” ve “ruhsatsız silah bulundurmak suçlarından 21 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Azmettiriciler Erhan Tuncel ve Yasin Hayal’in de içinde bulunduğu sanıkların yargılaması İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde yapıldı ancak bu yargılamaya ihmali olan kamu görevlileri dahil edilmedi.

Oysa soruşturma ve dava aşamalarında kamu görevlilerin bilgisinin olduğu ortaya çıkmıştı.  15 Şubat 2006’da “Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldüreceği” bilgisinin Trabzon İstihbarat Şubesi polisleri tarafından kayıt altına alındığı ve bu bilginin 17 Şubat 2006 tarihinde Ankara Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı ve İstanbul Emniyet İstihbarat Şubesine gönderildiği öğrenildi.

Kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmemesi nedeniyle Dink ailesinin avukatlarının yaptığı başvuruyu değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Eylül 2010’da devlet görevlilerinin Hrant Dink’in yaşamına yönelik bir tehlike bulunduğunu bilmelerine rağmen cinayeti engellemek üzere eyleme geçmediklerini  ve bu kişiler hakkında etkin bir soruşturma yürütülmediğini karara bağladı.

17 Ocak 2012’de yargılaması yapılan 19 sanık hakkında hükmü açıklayan mahkeme Yasin Hayal’in müebbet hapsine, Erhan Tuncel’in ise beraatına karar verdi. Ayrıca bu kararda “örgüt yok” denildi.

13 Mayıs 2013’te Yargıtay “örgüt yok” kararını bozarak “terör örgütü yok ama suç işlemek için oluşturulan bir örgütün varlığı söz konusu” dedi.

Yargıtay’ın bu kararı üzerine dava yeniden görülmeye başlandı. Mahkeme 30 Ekim 2014’te Yargıtay’ın bozma kararına uyulması yönünde karar verdi.

“Dördüncü Yargı Paketi” adı verilen değişiklikle beraber AİHM tarafından etkin soruşturma yürütülmediğine karar verilen davalarda soruşturma açılması mümkün oldu. Bu değişiklikle Temmuz 2013’te Dink ailesi avukatları Trabzon Emniyet, Jandarma, İstanbul Valilik ve Emniyet görevlileri hakkında soruşturma açılması için başvuruda bulundu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı İstanbul’daki emniyet görevlileri hakkında soruşturma izninin İstanbul Valiliğince karara bağlanmasını istedi. Valilik soruşturmaya izin vermedi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesince Dink ailesinin bu karara yönelik yapmış olduğu itiraz reddedildi. Bu kararlar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma izni istenenler hakkında takipsizlik kararı verdi.

Dink ailesi avukatları soruşturma izni verilmemesi yönündeki kararlara karşı Anayasa Mahkemesine başvurdular.  21 Mayıs 2014’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki karar kaldırıldı. 17 Temmuz 2014 tarihinde ise Anayasa Mahkemesince oluşturulan ihlal kararında İstanbul Valilik ile Bölge İdare Mahkemesi kararının hatalı ve hukuka aykırı olduğunu yönünde karar verildi.

1 Temmuz 2014 tarihinde HSYK kurulu tarafından Trabzon Emniyet ve Jandarma tarafından savcılık makamınca soruşturulma yürütülmesine yönelik karar oluşturuldu.

13 Ocak 2015’te yürütülen soruşturma kapsamında dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi görevlisi polis memurları Muhittin Zenit ve Özkan Mumcu tutuklandı.

18 Ocak 2015’te dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi görevlisi Ercan Demir tutuklandı.

6 Mart 2015’te dönemin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek, 28 Mayıs’ta Emniyet İstihbarat Dairesi C Şubeden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer tutuklandı.

Savcılık tarafından 25 kamu görevlisi hakkındaki ilk iddianame hazırlandı. Kamu görevlilerinin ihmallerine ilişkin hazırlanan iddianamede, savcılık Fethullah Gülen Cemaatinin cinayeti bütün ayrıntılarıyla bildiğini iddianameye ekledi ve ‘yol verilen cinayet’ olarak tanımladı.

Kasım 2015’te, jandarmanın olay yerinde olduğuna dair kanıtlar savcılık dosyasına girdi. Jandarmanın ihmali olduğu iddiaları ortaya atıldı. Ancak konuyla ilgili olarak kimse ifade vermeye çağırılmadı.

Savcı Gökalp Kökçü tarafından sunulan ancak başsavcılık tarafından reddedilen iddianame savcının tekrar sunması ve ısrarıyla 4 Aralık 2015’te kabul edildi. Ancak Savcı Gökalp Kökçü, Dink cinayeti soruşturmasından alındı.

Nisan 2016’da kamu görevlileri hakkındaki yargılamaya başlandı. Kamu görevlileri hakkındaki dosya ile cinayetle ilgili ana dava birleştirildi.

15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi sonrasında Savcı Gökalp Kökçü dosyaya yeniden atandı. Bu atamadan sonra dosyaya Fethullah Gülen ve Zekeriya Öz de eklendi.

Soruşturma yürütülürken Jandarma’ya yönelik operasyon başlatıldı. Dosyada ismi geçen jandarma görevlilerinden birkaçı darbe girişimine katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı. Darbe girişimi sonrası ise Dink cinayetiyle ilgisi olduğu konusunda 30’u aşkın jandarma görevlisi gözaltına alırken 15 ‘e yakın jandarma görevlisi ise tutuklandı.

 Birleştirilen dosyayla beraber sanık sayısı 85’e yükseldi.  Eski Mülkiye Başmüfettişi Mehmet Ali Özkılınç hakkında hazırlanan iddianameyle cinayetin “FETÖ/PDY”nin “araç suçu” olduğu iddia makamınca eklendi.

4’ü tutuklu 10’u firari 85 sanıklı dava halen sürüyor. Şu aşamada tanıklar dinleniyor. Bir sonraki celse 18 Şubat’ta.  Cinayetin üzerinden geçen 13 yıla rağmen Dink’in vurulması emrini kimin verdiği halen bilinmiyor.

Bu cinayetin aydınlatılması Dink ailesinin avukatlarından Fethiye Çetin’in de dediği gibi ülkenin aydınlatılması demek. 13 yıl utanmak için geç değil!

Derleyen: Gizem Karaköçek

Hamalın Sendikası Olurmuş: Aras Kargo’ya Sendika Girdi – Seyithan Kaya

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) ve Aras Kargo arasındaki toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri anlaşmayla sonuçlandı. Toplam 51 ilde, 880 şubede, 51 aktarma merkezinde örgütleme çalışması yapan TÜMTİS, işçilerin sendikayı sahiplenmesi sonucunda büyük kazanımlar elde etti. Sendikanın hedefi, şirketlerin işçi, yemek ve fazla mesai ücretleri üzerinden rekabete girmelerini önlemek. Aras Kargo işçileri tüm bu süreci İmdat Freni için anlattı.

Aras Kargo ile masaya oturmalarının 5 yıl sürdüğüne dikkat çeken işçiler mücadelelerinin kargo işçisi sendikalı olamaz algısını kırdığını belirtti.

“Aras Kargo 1000 kişilik fabrika değil, 800 tane farklı noktanın bulunduğu bir yer. Sendika bu işin bize kolay olmayacağını, uzun yıllar süreceğini belirtti. Biz yıllardır sürünüyoruz, işveren bizi kendi boyunduruğu altında eziyor, buna son vermek istiyoruz. Ama uzun sürecekti; bunun kanunu, yasası var. Müdürler, yöneticiler, işverenin adamları var. Ama biz birbirimizle kenetlenerek bu işi başardık”

“Dünyadaki tedarik zincirini çeviren, sanayinin ham maddesini ileten, aynı zamanda da bir çocuğun oyuncağını dağıtanlar kargo işçileridir.”

“Eskiden nasıl çöp kamyonları toplanmadığı zaman hayat duruyorsa, ulaşım engelleniyorsa; biz kamyonları oynatmazsak hiçbir şey bir yerden bir yere gitmez. Gerçekten burada da öyle. Dünyadaki tedarik zincirini çeviren, sanayinin ham maddesini ileten, aynı zamanda da bir çocuğun oyuncağını dağıtanlar kargo işçileridir. Bu durum aynı zamanda örgütlenmeyi de zorlaştıran bir sisteme sebep oluyor. Biz örgütlenmeye başladığımız zaman herkes ‘Kargo şirketlerinde örgütlenme olmaz. Çünkü çok dağınık’ diyordu. ‘Yapamazsınız! Beceremezsiniz.! Bunlar Türkiye devi!’ diye söylüyorlardı. İşçi arkadaşlar ‘Sendika olmaz. Biz hamalız, hamalın sendikası mı olur?’ diyorlardı. UPS ve DHL örneklerini gördükçe umutlandık. UPS ve DHL’deki işçi arkadaşlarımız da bu süreci anlatarak bizi yüreklendirdiler. UPS ve DHL işçileri de bu sürece katıldılar. Sadece para için değil, işverene karşı işçilerin söyleyecek sözü olmasının tek yolu sendikadır. Ne siyasi parti, ne yöre derneği! Yasa ve kanun sendikaya yetki vermiş. İşçinin işçinin ağzından duyması çok başka. Aras Kargo işçileri artık 9-6 çalışıyor. Fazlasını çalışırsa da mesai alıyor. ‘Yoruluyorum ama para kazanıyorum.’ diyoruz

“Aras Kargo, Türk Telekom’dan sonra örgütlenebilmiş en dağınık iş yeridir.”

“UPS ve DHL deneyiminden sonra kargo işçilerinin kafasında bir ışık yandı ve kargo şirketlerinde sendikal örgütlülüğün olabileceğini düşündük. Aras Kargo’da sadece masaya oturmak bile 5 sene sürdü. Çoğunluğu yakalamak ise 2 yıl sürdü. İşveren yetkiye, çoğunluğa itiraz etti. 15 Temmuz’dan sonra 2-3 kere hâkim değişti. Örgütlülüğü bu süreçte devam ettirmek çok zordu. Patronun aynı zamanda dedikoduları oluyordu; ‘Sendika sizi sattı, geçmişte de sizi satmıştı” diyordu. Mahkeme sürecini biz de izledik. Örgütlendiğimizi üst kademeye asla duyurmadık. Patron, şüphelendiği sendikalı arkadaşlarımızı işten attı ama işçi arkadaşlarımız bunu asla açık etmedi. Çoğunluk belgesi gelince patron müdürleri toplamış ve ‘Hiç mi adamınız yok, siz bunu nasıl duyamazsınız?’ diye müdürlere kızmış. Aras Kargo, Türk Telekom’dan sonra örgütlenebilmiş en dağınık iş yeridir. Aras Kargo’nun 28 tane aktarma merkezi 880 tane şubesi var. Her gün bir yerde işçi arkadaşımızla görüşsek 880 gün sürer. Bizim olmadığımız yerde Aras Kargo işçisini UPS işçisi örgütledi. 51 ilde örgütlüyüz. Artvin’de 3 üyemiz var.

‘DHL, UPS ve Aras Kargo başka nakliye şirketlerinin de mallarını taşıyor. Ne kadar ucuza taşırsa o kadar çok paket alıyor. Şirketler birbiri ile rekabeti işçi üzerinden yapıyorlar. Bütün kargo şirketlerini örgütleyerek emek üzerinden rekabet yapılmamasını, hizmet üzerinden rekabet yapılmasını hedefliyoruz. Kim daha az mesai verirse, kim daha az yemek parası verirse müşteriyi o kapıyor. Bütün nakliye işçileri el ele vererek bu düzeni ortadan kaldıracağız”

İsmini vermek istemeyen bir diğer Aras Kargo işçisi sendikaya üye olduktan sonra işçilerin arasında kenetlenmenin başladığını anlattı

 “Ben işe başladığım zaman bize, 8:30 gibi işe başlayacağımızı söylediler. Ama resmi olarak 8.30 görünmesine rağmen çalışmaya hep 8:00’de başlıyorduk. Akşam çıkışlarımız hiç belli olmuyordu. Normal şartlarda sabit mesai veriyorlardı. Ama işe yeni başlamışsın, geldiğinde zaten bir düzen var. Çalışmaya, ekmek kazanmaya gelmişsin. Bu durumda mecburen o ortama ayak uyduruyorsun, sen de 8’de başlıyorsun ya da ‘Bu benim işime gelmez’ diyecek, çıkıp gideceksin. Ama çalışıyorsun bir şekilde, mecbur kalıyorsun. Başlangıçta sabit mesai var diyerek, paydos saatinin de 19:00 olduğunu söylemişlerdi. Asıl paydos saati ise 18:00’di. Akşamları ister 20:00’ye ister 21:00’e kadar çalış her güne 1 saat mesai verirlerdi. Hep 19:00’da çıkmış gibi sayılırdık. Mesela sendika öncesinde her gün farklı bir acenteye, farklı bir şubeye gönderirlerdi. Sabit bir yerdesin, düzenini oturtturmuşsun çalışıyorsun ama itirazlara rağmen sürekli başka yere göndermek istiyorlar”

“Sendikadan önce dağınık bir görüntü vardı işçiler arasında, kimse kimseye karışmıyordu. Uzun süren mesailere itiraz edecek olsan, yalnız kalıyordum. Ya da bir haksızlık yapılıyordu, mesela, ‘Bu adamı yetkili yapmışsınız ama bu adam diğer çalışanları ezmeye çalışıyor, küfürlü konuşuyor. Buna hakkı yok.’ diyorduk. Yine yalnız kalıyorduk. Ama sendikadan sonra kenetlenme oldu. Böyle bir konu olduğunda arkadaşlar da destek oluyor, bu davranışlara karşı çıkıyorlar.

 “Senin sendikalı olduğunu duyduk, sendikadan çıkacaksın yoksa seni işten atarız”

“Aras Kargo’da eskiden doğru düzgün yemek ücreti yoktu. Hala da yeterli değil tabi ama şu an başlangıç aşamasında olduğumuzdan, 15TL’lik günlük yemek ücretini kabul ettik. Bu konularda adım adım gidilecek. Mesela UPS’te yemek ücreti 21TL’ydi, şimdi daha da zamlandı. Elbette daha iyi olmalı, bizce de yeterli değil ama zamanla bu da iyileşecek. Yurtiçi Kargo’da, MNG’de 13TL veriyorlar. Sendika geldiği zaman, zam sürecindeydik. 12TL yemek parası alıyorduk. ‘50 kuruş zam yapılacak’, dendi. Sendikanın da gelmesiyle beraber masaya oturduk ve yemek parası 15TL’ye yükseldi. Zaten sendikanın çok faydası oldu. Aras Kargo ve TÜMTİS’in çalışmaları çok sıkı devam ediyordu. Benim bu süreçler içinde duyduğum, yaşadığım çok şey var. Mesela burada müdürler, kimi arkadaşların yakalarına yapışıp; ‘Senin sendikalı olduğunu duyduk, sendikadan çıkacaksın yoksa seni işten atarız’ şeklinde mobbing uygulamışlar.”

“Sendikadan sonra, insan yerine konulduğumuzu anladık.”

Sendikada yetki mücadelemiz mahkemeye taşındı. Sendika yetkilileri ile mahkeme sonrasında konuşuyoruz, diyor ki; ‘Duruşmayı 4 ay sonraya ertelediler.’ ‘Niye?’ diye soruyoruz haklı olarak. Her şeyimiz hazır, tüm belgelerimiz tam ama yine de sonuçlanmıyor. Arkadaşlarla aramızda konuşurken ‘acaba Aras Kargo TÜMTİS’e para mı yediriyor?’ diye söz açılıyordu. Kendi açımdan bir güvensizliğim yok ama birçok arkadaşımızın da aklından bunlar geçiyordu. İşçisin, asgari ücretle çalışıyorsun. Bir gün işe gelmemen bile sıkıntılıyken, mahkemeleri günleri seni mümkün değil göndermezler. ‘Daha sendikalı değilsin, sendika mahkemesi için nereye gidiyorsun’ derler. Diyelim ki sendikanın mahkemesine gidiyorum demedin, işim var dedin yine gidemezsin. Göndermiyorlar yani… Gitmek mi istedin, adam gelip ‘Sana tutanak tutarım.’ diyor. O zamanlar çalışanların birçoğu; ‘Eyvah tutanak tutuldu beni işten atarlar’ diyordu.

“Sendikadan sonra, en önemlisi insan yerine konulduğumuzu anladık. Onun dışında yemek paramızda artış oldu, çalıştığımız kadar mesai almaya başladık. Senelik yakacak parası alıyoruz, her çocuk başına okuduğu için ayrıyeten para alıyoruz, 6 ayda 1 olmak üzere senede 1 maaş da ikramiye alıyoruz. Bunlar artık yapılan senelik zamlara göre günden güne artıyor. Bu sene yemek paramız enflasyona göre arttı ama mesela belki bir sonraki sözleşmede enflasyonun üzerinde bir rakamda olacağız giderek daha da iyi olacağını düşünüyorum.”

“Sendikaya karşı olan insanlar sendikaya üye olmaya başladı”

“Çalıştığımız yerde, patronlara yakınlığı olanlar vardı. Onlar da bizim gibi çalışan insanlar ama gelip, ‘Sendikalı olmayın, sizi işten çıkarırlar’ falan diyorlardı. Hatta içimize girip, sendikalı olup olmadığımızı öğrenip, müdürlere söylüyorlardı. Müdürler de öğrenince, bana bakış açıları farklı oluyordu. Ama sonradan bunları gelip söyleyen o insanlar bile sendikalı olmak için sıraya girdi.

Sendikadan sonra, 70 saatlik mesaim kırpılmadan 70 saat olarak hesabıma yatırılmış. Önceden o kadar mesaim de olsa ücret sabitti. Mesaimiz 25 saat ya da maksimum 30 saat olarak yatırılırdı. Hiçbir hakkın yokken bir örgütlenmenin içine giriyorsun ve yemek paran artıyor, mesailerini tam alıyorsun, senede 1 ikramiyen yatıyor, yakacak paran var… Bunlar çok önemli, çok büyük avantajlar.”

TİS’te Aras Kargo işçi ne kazandı?

  • 01.09.2018-31.12.2020 dönemini kapsayan TİS ile ücret ve sosyal haklara birinci yıl yüzde 40 oranında, ikinci yıl enflasyon oranında zam alındı.
  • Sendika üyesi işçilerin 01.09.2018 ile 31.12.2018 tarihinde almış oldukları ücretlerine yüzde 9 oranında, 31.12.2018 tarihinde almış oldukları ücretlerine de yüzde 22 oranında zam alındı. Ücretlere ek olarak bir aylık ücretleri tutarında ikramiye alındı.
  • İmzalanan TİS ile yakacak, öğrenim, doğum, evlenme yardımlarını içeren sosyal maddelerde artış sağlandı.
  • 12 TL olan yemek ücretleri 15 TL’ye çıkarıldı.
  • Fazla mesai ücretleri yüzde 60’a çıkarıldı. Mevcut yıllık izinlere birer gün ilave alındı.
  • İş güvencesini içeren maddelerde önemli kazanımlar sağlandı. Sendika üyeliği ve sendika temsilciliği için ek güvenceler getirildi. Disiplin kurulu kararı olmaksızın işçi çıkarılamayacağı TİS ile güvence altına alındı.

Faşistler ve Üniversiteler – Balkan Yücel

80 öncesi akademisyenleri öldürerek üniversite fikrini yok etmeye çalışanlar, bugün akademisyen kadrolarını doldurarak aynı şeyi yapmaya çabalıyor.

İki olay üst üste geldi. Birincisi, Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde bir kantinde oturan iki solcu öğrenciye silah ve palalarla saldıran ülkücülerin ödüllendirilmesi, diğeri ise yine aynı kampüste elinde silah ile poz veren bir ülkücünün SBF’ye araştırma görevlisi olarak alınması. İdeolojik halay çektiği için okuldan atılan öğrencilerin ya da barış bildirisini imzaladığı için kamu görevinden men edilen akademisyenlerin olduğu bir ülkede, bu iki garip olay haklı bir tepki çekti. Olayın peşini bırakmayan sosyal medya ahalisi, üniversite yönetimini açıklama yapmak zorunda bıraktı.

Ancak tarihsel olarak baktığımızda bunlar bir anomali değil, bir sürekliliğin ürünü. Tarihteki bütün faşist hareketler, saldırı planlarının en başına üniversiteleri yazmıştır. Nazi ve İtalyan faşizmi örneklerinde üniversitelere yönelik saldırı en bilinenleridir. Faşist öğrencileri solcu öğrencilerin üzerine salan iktidarlar, akademisyenleri ise devlet imkânlarıyla uzaklaştırmaya çalışmıştır. Yani, faşistlerin üniversitelere yönelik hep özel bir ilgisi olmuştur.

Türkiye’de de, erken Cumhuriyet döneminin akademisyen kovuşturmalarının ardından, 1960’ların sonuna doğru, üniversitelerde gelişen sol fikirleri şiddet aracılığıyla susturma görevi faşist komandolara devredilmiştir. Dünyanın birçok ülkesinde, CIA desteğiyle ortaya çıkan paramiliter güçlerin öğrenci hareketine saldırısıyla eş zamanlı bir şekilde, ülkücü faşistler öğrencilere terör saldırısı düzenlemiştir. Bu saldırı furyası, tabii ki, 1970’lerin ikinci yarısıyla birlikte doruğuna çıkmış, ülkücü faşistler tarafından birçok katliam düzenlenmiştir.

Bu dönem ülkücü terörün muhatabı olan sadece öğrenciler olmamıştır. Akademisyenler Saffet Müftüoğlu, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Fikret Ünsal, Necdet Bulut, Ümit Doğanay ve Cavit Tütengil ülkücüler tarafından katledilmiştir. Server Tanilli, Yalçın Sanalan, Gürel Ataman, Korel Göymen, Uğur Ersoy başta olmak üzere birçok akademisyen ise faşist saldırılarda ağır yaralanmıştır. AKP iktidarının da uzun bir dönemdir ele geçirmeye çalıştığı ODTÜ’ye 1970’lerin sonunda yüzlerce ülkücü işçi olarak alınmış, bu “işçiler” akademisyenlere yönelik yaklaşık on bombalı saldırının faili olmuştur. Bu saldırıların bir kısmı, darbeye ortam hazırlamak için girişilen provokasyonlarken, bir kısmı doğrudan üniversitedeki sol düşünceye yönelik terör eylemleridir. Akademisyenlerin bu dönem çeşitli sendikalar aracığıyla örgütlendiği ve toplumsal mücadeleye omuz verdiği unutulmamalıdır.

12 Eylül darbesinin ardından, eline silah tutuşturulan faşistlerin bir kısmının ellerindeki silahlar alınmış, yerine ise kalem tutuşturulmuştur. Bu dönemde Aydınlar Ocağı, 1402’likler olarak anılan akademisyen ihraçları ve buna tepki olarak gelen istifalar ile boşalan kadrolara İslamcı ve faşist isimlerin doldurulmasında bir koordinasyon merkezi gibi çalışmıştır. Üniversitelerin günümüzde üniversiteden başka her şeye benzemesinin temel nedenlerinden birisi de Aydınlar Ocağı’dır desek çok da yanılmış olmayız.

Ancak bütün bunlara rağmen, istenilen üniversite bu dönemde yaratılamamıştır. 1980 ve 1990’ların sonunda yükselen öğrenci hareketleri ve akademiye çok daha güçlü bir şekilde dönen 1402’likler ve onların öğrencileri faşistlerin hevesini kursağında bırakmıştır. Tam da bu ortamda, 70’lerdeki kadar yoğun bir şekilde olmasa da faşist terör ülkü ocakları eliyle yeniden tırmandırılmıştır. 70’lerin sembolü silah ve bomba ise bu dönemin simgesi satır olmuştur. İstanbul ve Ankara’daki üniversitelerde solun gücün kırmak için 1982’de kurulan Marmara ve Gazi Üniversiteleri, tıpkı arzulandığı gibi, faşist örgütlenmelerin merkezleri haline gelmiş, bu üniversitelerde diğer üniversitelere saldırılar düzenlenmiştir.

1998’de Bolu’da üniversite öğrencisi Kenan Mak faşistler tarafından katledilirken, o günden bu yana yüzlerce öğrencinin ağır yaralandığı saldırılar gerçekleşmiştir. 2005 yılında Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden bir öğretim görevlisi bıçaklanırken, 2017 yılında Marmara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyenler ülkücülerin saldırısına uğramıştır.

1980 öncesi ABD’nin, 1980 sonrası derin devletin ve mafyanın çıkarları için eline silah alan faşistler, bir süredir saray rejiminin salahiyeti için kan döküyor. Perinçek’in TGB’si ile birlikte, AKP’nin üniversiteyi tasfiye etme projesinin paramiliter ayağını oluşturuyor. Bunun karşılığında ise ödüllendiriliyor, birçok faşist kamu dairelerinde işe alınıyor, savcı yapılıyor, akademisyen olarak atanıyor.

80 öncesi akademisyenleri öldürerek üniversite fikrini yok etmeye çalışanlar, bugün akademisyen kadrolarını doldurarak aynı şeyi yapmaya çabalıyor.

Sosyalist Feminizm: Günümüz için Rosa Luxemburg – Nancy Holmstrom

Rosa Luxemburg feministlere teorik ve politik bir miras bıraktı mı? Yani, kadınların ezilmesini nasıl anlayacağımız konusunda bize kuramsal bir rehberlik sunuyor mu? Eğer sunuyorsa, bu nedir?

Rosa Luxemburg’un kadınların ne olması ve ne olmaması gerektiğiyle ilgilenmeden hem baskıcı düzenimizin doğasını anlamak –daha da önemlisi değiştirmek– hem de kendi politik ve kişisel hayatını sürdürmek konusundaki tutkulu adanmışlığıyla yıllardan beri feministler için bir model olduğu tartışma götürmez.

Fakat bugün, sosyalist feministler arasındaki teorik tartışmalar hakkında bir şey söylemesi gerekse ne söylerdi? Hatta bu anlamda bir feminist olur muydu? Kadınların ezilmesi konusundaki görüşüyle ezilen uluslar hakkındaki pozisyonu aynı olur muydu? [Lenin’in benimsediği ulusların kaderini tayin hakkını sınıf mücadelesinden bir sapma olarak görür ve karşı çıkar (ed.)]

Feministlerin bugün karşı karşıya kaldığı pratik siyasi sorunlar üzerine Luxemburg’un çalışması bize herhangi bir rehberlik sunuyor mu? Panelimizde bu tür soruları ele alacağız.

Luxemburg ve Zetkin

Luxemburg özel olarak kadınlara ilişkin yazılmış hemen hemen hiç metin bırakmamıştır geriye, kadın hareketinde de aktif değildir. Bazıları bunlardan yola çıkarak onun feminist olmadığı ya da zaten kadın sorunlarıyla ilgilenmediği sonucuna varır.

Açık ki bu konular onun ana ilgi alanı değildir, ama neden olmak zorunda ki? İşbölümü yapılamaz mı?

Clara Zetkin, Luxemburg’un yakın arkadaşı ve yoldaşı, tıpkı 70’lerdeki bilinç yükseltme grupları gibi gruplar oluşturmak da dahil –ki bunlar Lenin’i açıkça huzursuz etmiştir-, işçi sınıfından kadınlarla çalışmasıyla tanınır. Luxemburg’un onun fikirleriyle ters düştüğüne dair bir kanıtım yok.

Tam aksine, Kasım 1918’de yazdığı son mektupların bazılarında Rosa, Zetkin’den kadınlar üzerine bir makale talep eder: “şu an çok önemli, ve burada hiçbirimiz bu konuda herhangi bir şey anlamıyoruz”. Sonrasında Spartaküs gazetesinde bir kadın bölümü açar: “… bu çok acil bir mesele! Kaybedilen her gün kabahat” der.

Bu yazışmaya ve kadınların meseleleri üzerine kısa yazılarına dayanarak -kavramların bugün kullandığımız anlamlarıyla- Luxemburg’un bir Marksist ya da sosyalist feminist olduğu fazlasıyla açıktır.

Öncelikle, bazısı Marksist olan, bazısı olmayan bir sosyalist feministi nasıl karakterize ettiğimden kısaca bahsedeceğim, sonra da Luxemburg’un bize göre bu tartışmanın neresinde durduğunu açıklayacağım.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Sosyalist Feministler Arasında

Bütün sosyalist feministler için sınıf kadınların hayatında merkezdedir, ama aynı zamanda hiçbiri cinsiyet ya da ırk ile ilgili ezilmeyi ekonomik sömürüye indirgemez. Hepimiz hayatımızın bu yönlerini birbirinden ayrılmaz ve sistematik olarak bağlı görürüz; yani sınıf her zaman cinsiyetli ve ırksaldır.

Kesişimsellik terimi bunun için kullanılır. Bazı baskı biçimlerinin tüm kadınlar için geçerliyken, bazılarının sınıfa ve milliyete göre değiştiğini düşündüğünden Luxemburg kesinlikle böyle bir perspektife sahipti.

Çalışan kadınların özel ihtiyaçları Luxemburg için bir öncelik teşkil etmesine rağmen, bazılarının yalnızca “burjuva talepleri” olarak görebileceği tutumları da desteklemiştir. Kadınlara ve kadınların oy hakkına karşı ayrımcılık içeren tüm yasaların kaldırılmasını hem bir prensip meselesi olarak hem de pratik siyasi sebeplerle savunur.

Kadınların siyasete dahil edilmesi, sosyalist erkekleri bile etkileyen “cahil ailenin boğucu havası” olarak adlandırdığı durumla mücadeleye yardımcı olacak ve aynı zamanda sosyal demokrat güçlerin saflarını inşa edecekti. Bu görüşler aslında zamanın gelişmiş burjuva kadın örgütlerinde savunuldu.

Bir vesileyle, sosyal demokratları Liberallerle seçim ittifakı yapmak için kadınların oy hakkı meselesinde taviz vermelerini eleştiriyor. En radikal sosyalistler çoğunlukla en iyi feministlerdir de.

Ne var ki, kesişimselliğin geniş tanımı içinde bu tür baskı biçimlerinin nasıl anlaşıldığı ve nasıl bağıntılı oldukları hususunda farklılıklar bulunmaktadır.

Bazı sosyalist feministler kapitalizm ve cinsiyetçiliği (genellikle “patriyarka” denen) birbirinden ayrı olsa da kesişen, eşit açıklayıcı öneme sahip sistemler olarak görür. (Irksal/etnik tahakkümden sorumlu olan diğer sistemler de genellikle tablonun bir parçasıdır.)

Tıpkı kapitalizmin, kapitalistler ve işçiler arasındaki baskı ve sömürü ilişkilerine dayanması gibi patriyarka da erkeklerin kadınları tahakküm altına aldığı bir sistemdir. Bazıları başka biçimlerde açıklayarak erkeklerin kadınları sömürdüğünü söyler. Bu da “ikili sistem” görüşü olarak bilinir.

Marksist Feminizm

Diğer yandan, diğer Marksist/sosyalist feministler, günümüzde her şeyi açıklayan bir kudrete sahip olan sadece tek bir ezme-ezilme ve sömürü sisteminin bulunduğunu, bunun da kapitalizm olduğunu düşünür. Ne var ki, değişik zaman ve mekanlarda cinsiyetçilik gibi farklı ezme-ezilme biçimleri bu sistem çerçevesinde az veya çok rol oynar.

Bir veya iki –veya daha çok- sistem konusu, oldukça soyut bir teorik sorundur, fakat genellikle pratik siyasi bir sorunla bağlantılıdır. Mesela, ne tür bir siyasi örgütlenme önceliklidir? Sınıfsal konular, emek mücadelesi ve diğer ekonomik konular toplumsal cinsiyet açısından hiçbir zaman ayrıştırılmamalı mıdır? Veya sosyalist bir bakış açısından kadınların sorunlarına ayrıksı bir biçimde eşit önem vermek meşru mudur?

İkili sistem kuramcıları, sınıf ve cinsiyet (veya ırk) meseleleri etrafında örgütlenmeye aynı derecede siyasi önem atfedecektir. Neden atfetmesinler ki? Peki, benim de benimsediğim tek sisteme dayalı teorik pozisyondan hangi politik sonuçlar çıkarılabilir?

Benim görüşüme göre –bunu özellikle vurgulamak isterim- cinsiyet (veya ırk) etrafındaki mücadeleler daha az siyasi önceliğe sahip değildir. Sosyalist feministler, bir veya iki sistem ile ilgili soyut sorular hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, her ikisini entegre etmeye çalışırlar.

Örneğin, çağdaş sosyalist feministler tıpkı liberal feministler gibi yasal kürtaj hakkını savunurlar fakat bunu doğum kontrol, tıbbi tedavi, çocuk bakımı, daha iyi ve eşit ücret hakları gibi işçi kadınlara üreme konusunda bağımsızlık kazandıracak tüm gerekli şeylerle birleştirirler.

Oldukça eminim ki Luxemburg diğer tahakküm biçimlerinin içinde iş gördüğü bir çerçeve olarak kapitalizme kuramsal olarak öncelik veren tek sistem pozisyonunu benimserdi. Pratik siyasi sorunlarla ilgili olarak, kesin emin olmamakla birlikte, siyasi öncelikler açısından esnek bir pozisyona sahip olacağını düşünüyorum (belki de bu benim görüşüm olduğu için).

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Tahakküm ve Sömürü

1912 yılında yayınlanan “Kadınların Oy Hakkı ve Sınıf Mücadelesi”nde Luxemburg, günümüz tartışmalarıyla da ilgisi olan önemli bir tartışma yürütür. Şöyle yazar:

“Sermayenin ve ücret sisteminin egemenliği sürdükçe sadece artı değer üreten ve kapitalist kar sağlayan emek üretkendir. Bu bakış açısına göre, bacaklarıyla işverenine kar sağlayan bir kafedeki dansçı ‘üretken’ bir emekçi kadınken evin dört duvarı arasında çalışan kadınların ve proletaryanın annelerinin emeği üretken olmayan emek olarak kabul edilir. Bu, kaba ve aptalca geliyor kulağa fakat bugünün kapitalist ekonomik düzeninin kabalığının ve aptallığının kesin ifadesidir…”

Kapitalizmde üretken (olmayan) emeği anlatmak ve tahakkümü kapitalist sömürüden ayırmak için birden çok kez kullandım bu alıntıyı.

Bazı feministler, ev işinin üretken olmayan emek olduğunu söyleyen Marksist pozisyona çok güceniyorlar ve bazıları “ev işinin ücretlendirilmesini” savunuyor.

Luxemburg’un yukarıdaki sözlerinin açıkça ortaya koyduğu gibi, ev işlerini üretken olmayan emek olarak tanımlamak ne hakarettir ne cinsiyetçidir. Devlet için çalışan bir marangoz veya benzer şekilde devlet okulunda çalışan öğretmen kapitalist anlamda “üretken” değildir –genel anlamda kesinlikle ve çok önemli düzeyde üretken oldukları halde.

Kapitalist anlamda “üretken” olmanın ne anlama geldiğini anlamak elzemdir, çünkü kapitalist sistemi işler kılan şey budur.

Ev içi emek tartışmasında söylenecek daha çok şey var ama daha önemli olan nokta daha 1912 yılında Luxemburg’un yazdığı gibi, “milyonlarca işçi kadın … kapitalistler için -tıpkı erkekler gibi- fabrikalarda, atölyelerde, tarımda, ev işi endüstrisinde, bürolarda ve mağazalarda kar üretirler. Onlar da bugünün toplumundaki en katı ekonomik anlamıyla bile üretkendirler.”

Luxemburg bu gerçeği, kadınların oy hakkı için bir argüman olarak kullandı; “kadınlara uygun rollere” ilişkin patriyarkal anlayışın ne kadar gülünç hale geldiğini gösteriyordu.

Bu teorik nokta ve onun önemi konusunda Luxemburg’a katılıyorum. Diğer yandan, bunun siyasi önemini aşırı vurgulamak konusunda dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ev işi, artı değer açısından üretken olsaydı bile, ev kadınlarını örgütlemek sosyalistler için öncelikli bir görev haline gelmezdi. Artı değer üreten özel hapishanelerdeki gardiyanlarla kıyaslayın. Sermaye tarafından sömürülseler bile, sosyalist örgütlenme için ümit vadeden adaylar olmayacaklardır. 

Diğer yandan, kamu sektörü çalışanları da bu anlamda üretken değildir fakat kamu sektörüne yapılan saldırı göz önüne alındığında örgütlenme için kritik bir sektördür ve olmalıdır. Sosyalistlerin enerjilerini en çok nereye kanalize etmeleri gerektiği birçok faktöre bağlıdır ve bu anlamda, değişen koşullar konusunda uyanık olmalıyız.

Luxemburg’un bu çılgın kapitalist sistem içindeki “üretken” emeğin anlamı konusundaki vurgusu ayrıca kapitalizmin gezegenimizi neden faciaya sürüklediğini ve neden kar değil insan ihtiyaçları için üretime dayanan bir toplum kurmamız gerektiğini açıklamaya yardımcı olur. Bu konu etrafında örgütlenmek bugün herkes için temel bir mesele olmalıdır.

Luxemburg, hem kendi spesifik ihtiyaçları için daha iyi savaşabilmeleri hem de evrensel kadın çıkarlarını desteklemeleri için burjuva kadın hareketinden bağımsız bir işçi kadın örgütü kurmayı savundu.

Daha da çelişkili olarak, Luxemburg işçi sınıfı içinde ve sosyalistler arasında bağımsız özörgütlenmeyi savundu, ve Zetkin’i Spartakist Birlik içinde bir kadın seksiyonu kurması konusunda cesaretlendi. Bu pozisyon bugün birçok Marksistin pozisyonundan daha ileridedir.

Sonuç olarak, Luxemburg’un hayatı ve çalışmaları bugünün sosyalist feministlerine çok şey sunabilir. Bütün cevaplar için kendisine bakmamız gerekmez ve katılmayacağımız bazı alanlar olabilir, ama buradaki anlaşmazlıklarımızdan daha çok olmayacaktır.

Mart- Nisan 2016

Çeviri: Ceren Ataer

The Socialist Feminist Project A Contemporary Reader in Theory and Politics (Monthly Review Press, 2003)’in editörlüğünü yapmış ve Capitalism For and Against: A Feminist Debate (Cambridge University Press)’in ortak yazarlarından olan Nancy Holmstrom, sosyalist feminist bir aktivist ve felsefe profesörüdür.

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article37354

Marksizm, Karayipler ve Kriket Hakkında – C.L.R. James ile söyleşi – Tarık Ali

“Kapitalizm 1914-1918 savaşı sırasında sekiz milyon insanı öldürdükten sonra 1929’daki ekonomik buhranla dağıldı. Tekrar toparlamaya başlarken faşizm Almanya’da, İtalya’da ve birkaç yıl sonra İspanya’da muzaffer oluyordu. Ardından da İkinci Dünya Savaşı geldi. Bugün böyle bir savaşa girilmiyor çünkü nükleer silahların gücü göz önünde bulundurulduğunda bu tam bir intihar olur. Ama kapitalizme güvenmiyorum. Kesinlikle güvenmiyorum. Son elli yılda Marksizm hakkında hiçbir zaman ciddi şüphelerim olmadı. Kapitalizm istediklerimden hiçbirini sağlamıyor.”

C.L.R. James artık yaşlı bir adam. Biraz güçsüzleşmiş görünüyor ancak konuşmaya başladığı andan itibaren bu izlenim yitip gidiyor. Neredeyse otuzlu yılların tartışmalarına ve polemiklerine ışınlanmış gibi oluyorsunuz.

James seksen yıl kadar önce Antillerde doğdu. Britanya’ya otuzlu yıllarda geldi ve hızla spor yazarı ve tarihçi namı edindi.

Onu son olarak Roundhouse’ta 1967’de “Kurtuluşun Diyalektiği” konferansında dinlemiştim. Amerikalı siyah lider Stokely Carmichael’la sert bir tartışmaya girişmişti. “Belirleyici olan ırktır” demişti Carmichael. “Hayır” diye sakince yanıtlamıştı James, “sınıftır”.

Aynı yıl James IMG’nin [Uluslararası Marksist Grup/IV. Enternasyonal] Birmingham’da Malcolm X’in anısına düzenlediği bir toplantıda söz almıştı.

C.L.R. James 17 yıl boyunca Troçkist ve Dördüncü Enternasyonal üyesi olmuştu. Troçki’yle sohbetleri Johnson müstear ismiyle yayınlanmıştı. Örgütten ayrılışı SSCB’nin sınıf karakteri konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklanmıştı.

Şu anda, klasik eseri The Black Jacobins’in gözden geçirilmiş bir baskısının da dahil olduğu bir dizi metninin Allison and Busby’den yayınlanması vesilesiyle Londra’da bulunuyor. Geçen hafta kendisiyle otel odasında buluştum. Söyleşi için koyduğu tek koşul kriket maçı başlamadan önce bitirmemizdi, çünkü tek bir dakikasını bile kaçırmak istemiyordu.[1]

Tarık Ali: Gençliğinizde sizi etkileyen başlıca eserler hangileriydi? Okuduğunuz ilk kitaplar nelerdi ve nasıl bir etkileri oldu üzerinizde?

C.L.R. James: Karayipler’den ayrılmazdan önce üzerimde en kayda değer etkisi olan eser William Makepeace Thackeray’inkidir. Gurur Dünyası’nı ilk okuduğumda dokuz yaşındaydım. Dokuz kez daha okudum o zamandan beri. Bir edebiyat klasiği olduğundan bihaberdim. Annemde Shakespeare’in eserleri, Gurur Dünyası ve John Halifax, Gentleman[2] başlıklı bir başka kitap vardı. Rafın üzerinde duruyorlardı ve Antil kırsalında aylak aylak yaşadığımdan hepsini okudum. Thackeray, aristokrasiye karşı bitmek bilmez eleştirileriyle, müesses nizama karşı ruh halimin gelişiminde Marx’tan daha büyük bir rol oynamıştır.

T.A. : Geçen onlarca yılın ardından fikirlerinizin değiştiğini düşünüyor musunuz? Yoksa sizin için önemli olan konularda hala aynı şekilde uzlaşmaz olmayı sürdürüyor musunuz?

C.L.R. : Fikirlerim değişmedi. Troçkist hareketi 1951’de terk ettim fakat o zamandan beri bağımsız bir Marksistim. Herhangi bir devlete tabi değilim. Hiçbir zaman Moskova’ya gitmedim. Bununla birlikte Çin’deki çeşitli gelişmelere karşı çok daha fazla sempati duyuyorum. Herhangi bir siyasal örgüte bağlı değilim.

T.A. : Kendi bakış açınızdan dünya siyasetini nasıl değerlendirirsiniz? Otuzlu yıllardan beri durum birçok kez değişti.

C.L.R. : Dünya siyasetine dair bakış açım Lenin’in 1919’da söylediğine sık sıkıya bağlı. Bir çatışmalar dönemine girdiğimizi söylüyordu: Emperyalist, milliyetçi, sivil çatışmalar… Ve tabii ki bir devrimler çağına girdiğimizi de.

Yıkılmakta olan, derin bir kriz geçiren eski toplumları gözlemlerken, tek çıkış yolunun yeni bir sosyalist toplum inşa etmek olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan kanaatlerim IV. Enternasyonal’e katıldığım 1934’ten beri değişmedi.

Marx, insanlığın karşı karşıya bulunduğu seçenekleri ortaya koyan ilk kişi olmuştur: Ya sosyalizm ya barbarlık. Ben de bu bakışa inanıyorum. Geçen yarım yüzyılın bizlere çok sayıda barbarlık örneği sağladığını düşünüyorum. Bir yorum yapabilir miyim? Tartışma veya polemik yaratmak istemiyorum ama Soljenitsin’i okudunuz mu?

T.A.: Evet.

C.L.R.: Peki bu durumda SSCB’nin bir işçi devleti olduğunu hala nasıl söyleyebiliyorsunuz, ha?

T.A.: Fakat Soljenitsin’in yazdıkları, Troçki ve savunucularının otuzlu yıllarda zaten bildiği meseleler değil miydi?

“İhtiyara” göre tasfiyeler ve davalar buzdağının yalnızca görünen yüzüydü. Kolektifleştirme sırasında nüfusun geniş kesimlerine karşı işlenmiş suçların farkında değil misiniz?

C.L.R.: Tabii ki tüm bunları biliyordum, bunlar hakkında düşünüyor ve yazıyordum. Ancak Soljenitsin’in somut tarifi ve verdiği ayrıntılar her zaman şaşkınlık yaratıyor. Tüm bunlarda herhangi bir sosyalizm unsuru nasıl görülebilir?

T.A.: Çin’i nasıl tanımlarsınız bugün?

C.L.R.: Bugün için bir şey söylemem zor ancak Mao’nun ölümüne kadar kültür devrimine hep olumlu yaklaşmıştım. Mao kendisi için en önemli şeylerin Çan-Kay-Şek ve Japon emperyalizminin yenilgisiyle büyük proleter kültür devrimi olduğunu söylemişti. Bana göre bu proletaryanın iktidara erişmesi için yapılmış bir girişimdi. Mao bu sürece samimi olarak çok önem veriyordu. Kitlelerin devleti yönetmeye ve sosyalist bir toplumu inşa etmeye daha fazla katkıda bulunmasını sağlamaya çalışıyordu. Ölümünden beri bunlar geriledi; artık böyle bir sonuca ulaşılma şansı olduğunu düşünmüyorum.

T.A.: Peki bu görüşü -ki katılmıyorum ama mesele bu değil- Mao’nun Stalin’e bakışıyla ve Kruşçev’in 1956-1957’de aldığı sınırlı destalinizasyon tedbirlerinin ardından Çin’de Stalin kültünün desteklenmesiyle nasıl bağdaştırabiliyorsunuz?

C.L.R.: Bunlar ayrıntı; ama bununla birlikte Mao’nun Stalin’e yönelik benim tümüyle karışışında bulunduğum bir bakışı vardı ama buna rağmen her zaman Stalinist Rusya’nın tuzaklarından kaçınmasını bildi.

T.A.: Fakat Mao devrinde sosyalist demokrasi yoktu, kitlelerin, iktidarın çizgisiyle tümüyle uyum içinde olmadıkları takdirde hiçbir hakları yoktu.

C.L.R.: Anlıyorum ancak Stalin Rusya’sının kaçamadığı barbarlığa düşmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama Çin’in demin size Rusya ile ilgili sorduğum soruyla ne alakası var?

T.A.: Esasında çok alakası var. Bana göre Lenin ve Troçki döneminde olsun, Stalin veya Brejnev döneminde olsun Çin ve Sovyet üretim biçimleri arasında hiçbir niteliksel fark yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı. Başka bir dizi farklılığa rağmen bu iki ülkedeki üretim biçimi aynıydı. Mao’nun Çin’ini ne kapitalizm ne de devlet kapitalizmi tarafından yönetilen bir toplum olarak niteleyebiliriz. Çin ile ilgili sorduğum soru bununla ilişkili.

C.L.R.: Kültür Devrimi benim için önemli olmuştur. Çin’i nasıl niteleyeceğimi bilmiyorum. Benim için buna yanıt vermek zor. Fakat Çin Rusya değildir. Bu nedenle size Rusya hakkında bir soru sorduğumda bana Çin ile ilgili bir soru sormamalısınız.

T.A. : Fakat benim görüşüm o kadar önemli değil.

C.L.R.: Yok gayet önemli çünkü hayatımın on yedi yılını hasrettiğim bir örgütün görüşü.

T.A.: Aslında bununla ilgili olarak size Fidel ve Küba Devrimi hakkındaki bakışınızı sormak isterim. Siyah Jakobenler kitabınızın gözden geçirilmiş baskısında, Fidel Castro ile Toussaint Louverture [Haiti Devriminin lideri] arasında benim hayli çekici bulduğum bir karşılaştırma yapıyorsunuz. Bu fikir üzerinde biraz durabilir miyiz?

C.L.R.: Fransız Devriminin yarattığı coşkunluk ve heyecan Karayipler’de büyük bir devrime yol açtı. Bugün içinden geçtiğimiz emperyalist dünya krizi çerçevesinde Karayipler’de ikinci bir büyük devrim meydana geldi: Küba Devrimi.

Fidel’den bahsetmemi istediniz. Aklıma iki şey geliyor. Öncelikle Ruslardan destek almadan devrimi yapmaya başlamış olması. Devrim tamamlanmadan önce Ruslar ona taraftar değildi. İkincisi Fidel hakkında bazı şeyler okudum ve bunlar pek hoşuma gitmedi. Ama benim için en önemli olan bir başka mesele var: Eğer Fidel’in ordusu müdahil olmasaydı Angola şu anda Güney Afrika’nın beyazlarının boyunduruğu altında olacaktı. Angola’daki Küba müdahalesi dünya tarihi içinde yaşamsal önemde bir olaydır. Koşulları göz önünde bulundurduğumuzda Fidel’in elinden geleni yaptığına inanıyorum.

T.A.: Devrimci sol uzun süre Siyah Jakobenler’i bir klasik olarak gördü. Ama siyasal görüşlerinizden dolayı bu kitabın daha geniş bir tanınırlıktan istifade etmemiş olması sizi çileden çıkarmış olmalı. Bugün ise çok daha geniş çevreler tarafından alkışlanıyor.

Benim için daha ilk okuduğumda bu kitap epik bir film senaryosu için biçilmiş kaftandı. Bir Hollywood destanı değil tabii sözünü ettiğim, bir halk destanı. Bu neden gerçekleşmedi?

C.L.R.: Bundan söz eden çok kişi oldu ama kim finanse edecekti ki bu projeyi?  Birçok kişi de bu argümanı ileri sürüyor. Bir yönetmen de hala bunun imkanının olup olmadığını inceliyor. İşinin ehli bir yönetmen ve yeterli fon bulunduğu takdirde ben bir senaryo yazmayı kabul ederim. Ama yönetmenleri çoğu devrimci bir film çekme fikrine çok heyecanla yaklaşmıyor.

T.A.: Neden Kübalı yönetmenlere yönelmiyorsunuz? Küba son derece yetenekli ve gayet radikal yönetmenlerle dolup taşıyor! Böyle bir projede işbirliği yapmaya hazır değiller midir sizce?

C.L.R.: Bir ara kitabın Kübalılar tarafından İspanyolcaya çevrilmesi fikri vardı. Ancak kitap Rus rejimine karşı bazı sert eleştiriler barındırıyordu. Tercüme bu sayfalara gelindiğinde durduruldu. O kısma gelmeden önce tercümenin tamamlanıp bir iki ay içinde kitabın basılacağından söz ediliyordu. Ama durduruldu.

T.A.: Yıllar önce sizin Londra’daki bir konuşmanızı dinlediğimde Stokely Carmichael’la hararetli bir tartışma yürütüyordunuz. Irk ve sınıf hakkındaki fikirleriniz değişmeden kaldı mı yoksa şu ya da bu yönde bir farklılaşma oldu mu? O zamanlar sınıfın nihai karar verici olduğu konusunda ısrarcıydınız.

C.L.R.: Hala böyle düşünüyorum. Düşüncelerim değişmedi fakat ırk meselesini veya boyutunu yok saymak büyük bir hata olacaktır. Ben ırksal açıdan tabi konuma itilmişliklerini insanları bir araya getirmenin bir yolu olarak kullananların tarafındayım. En önemli etkilerini belki de böyle gösterebilirler. Fakat benim için sınıf, birincil ve asli mesele olmayı sürdürüyor.

T.A.: Bu aralar “Marksizmin krizi”nden çokça söz ediliyor. Marksizme olan bağlılığınızı ciddi biçimde sorguladığınız oldu mu? Onun bir araştırma yöntemi olarak kullanılması noktasında şüpheleriniz oldu mu?

C.L.R.: Hiçbir zaman! 1932’de geldim buraya, İngiltere’ye. Etrafıma bakındım. Tarih ve edebiyat alanında sağlam bir bilgiye sahiptim. Aynı zamanda müzikle ilgileniyordum: Bach, Beethoven ve Mozart’ı çok iyi biliyordum. Ama bu konuda [Marksizm] net bir şey yoktu. Ancak Marx ve Lenin’i okuyup Troçki’nin Stalin’e karşı yürüttüğü tartışmaları inceledikten sonra tutarlı bir dünya görüşü geliştirmeye başladım. 1933’te Hitler iktidara geldiğinde “ya sosyalizm ya barbarlık” iki yegâne seçenek olarak belirdi gözümde.

Kapitalizm 1914-1918 savaşı sırasında sekiz milyon insanı öldürdükten sonra 1929’daki ekonomik buhranla dağıldı. Tekrar toparlamaya başlarken faşizm Almanya’da, İtalya’da ve birkaç yıl sonra İspanya’da muzaffer oluyordu. Ardından da İkinci Dünya Savaşı geldi. Bugün böyle bir savaşa girilmiyor çünkü nükleer silahların gücü göz önünde bulundurulduğunda bu tam bir intihar olur. Ama kapitalizme güvenmiyorum. Kesinlikle güvenmiyorum. Son elli yılda Marksizm hakkında hiçbir zaman ciddi şüphelerim olmadı. Kapitalizm istediklerimden hiçbirini sağlamıyor.

Ama Sovyetler Birliği’ne geri dönelim. Örgütünüz ve siz hala “işçi devleti” tezini savunmaya devam ediyorsunuz. Ernest Mandel’in hala bu konuda yazdığını görüyorum.

T.A.: Peki bu konuda ne düşündüğümü söyleyeceğim, tamamen ortodoks bir görüş olmasa da. Sovyetler Birliği’ni sosyalist bir devlet olarak görmüyorum.

C.L.R.: Ama bir işçi devleti olarak görüyor musunuz?

T.A.: Evet, fakat yozlaşmış ve şekilsizleşmiş bir işçi devleti olarak. Yıkılması ve yukardan aşağı bütünüyle tekrar düzenlenmesi gereken bir devlet. Kanaatim SSCB’nin dünya siyasetindeki nesnel rolüne dayanıyor. ABD ile SSCB arasında nesnel bir gerilim mevcut. Bu, SSCB’de sermayenin emtia olarak dolaşımına için verilmemesine dayalı bir gerilim. Hatta ne yabancı sermayenin ne de başka bir sermaye biçiminin dolaşımına izin veriliyor.

Sermaye girişini engellemek için Sovyet bürokrasisi tetikte olmalıdır ve uzlaşmalar başarısızlığa uğradığında veya emperyalizme karşı bir puan elde etme fırsatı belirdiğinde sertleşiyor.

T.A.: Kendiniz Angola’daki Küba müdahalesinin “yaşamsal önemde bir olay” olduğunu söylediniz. Fakat Rus silahları ve askeri nakliyat uçakları olmadan bu müdahale imkânsız olurdu. Tekrar ediyorum, imkânsız.

C.L.R.: Fakat Fidel’in MPLA’nın [Angola Halk Kurtuluş Hareketi] davetini kabul ettiğinde Rusların bundan haberi olmadığı yönünde bir bilgim var. Öyle duydum.

T.A.: Olabilir fakat öncesinde Ruslarla uzun görüşmeler yapmadan birliklerini yolladığına inanmanın zor olduğunu düşünüyorum. Gerekçeleri muhtemelen aynı değildi fakat Rusların dahil olmadığına inanmıyorum.

Aynı şekilde Saygon’un düşüşünden önceki aylarda Sovyet silahı tedariki (özellikle de roketatarlar) azımsanacak bir olay değildi.

C.L.R.: Fakat Çinliler de silah sağladı…

T.A.: Elbette, özellikle de ilk zamanlarda. Fakat IV. Enternasyonal Vietnam Devrimini savunmak için Moskova ve Pekin arasında bir birleşik cephe çağrısında bulunuyordu. Dünya bağlamında SSCB’ye baktığımızda ABD ile SSCB arasında asli farklılıklar olmadığı sonucunu çıkaramayız.

C.L.R.: Bu konuda sizinle hemfikirim ama insanlardan Lenin döneminde olduğu gibi kendilerini Rusya için feda etmelerini talep edebilir miyiz gerçekten? Onları destekliyorsanız, savunmanız da gerekir.

T.A.: Ama neye karşı savunmak? Kitlelerle bürokrasi arasındaki tüm çatışmalarda kitlelerin yanındayız. Yalnızca emperyalizm ile bir çatışma olduğunda tarafsız kalmayı reddediyoruz.

Bana göre Küba Devriminin egemenliği SSCB’nin varlığı ve askeri gücü tarafından güvence altına alınmıştır. Kruşçev tarafından füzelerin geri çekilmesi aynı zamanda Fidel’i tasfiye etmek için herhangi bir askeri teşebbüsün de olmayacağını güvence altına aldı. Elbette ki esas etken Fidel’in devasa popülerliğiydi fakat Küba yalnızca küçük bir adaydı. Neyse bu eski, eski tartışma hakkında anlaşamadığımız konusunda anlaşalım.

T.A.: Siyaseti şimdilik kenara bırakalım. Diğer tutkunuz olan krikete eğilebilir miyiz? Başlamak için size iki soru sormak istiyorum: Neren kriket Karayipler’de ve Hindistan-Pakistan’da, tıpkı Britanya’da futbolun olduğu gibi, bir kitle sporu? İkincisi neden Kanada gibi başka sömürgeler kriketi benimsemedi?

C.L.R.: Britanya’da insanlar birçok farklı şeyle ilgilenebilirler ancak Hindistan ve Karayipler’de kriketin etkisi bambaşkadır. Kitlelerin ezici çoğunluğu okuryazar değildi. Kriketi -ki gerçekten harikulade bir spordur- bir çeşit sanat olarak görüyorlardı. Batı medeniyetinin en kolay erişilebilecek ve özdeşleşebilecekleri kısmını oluşturuyordu. Öte yandan herkesin katılabileceği bir faaliyetti.

Beyond a Boundary[3] kitabımda bu konuşu daha da derinlikli biçimde tartışıyorum. Batı edebiyatı, müziği, resmi yalnızca seçkinlere yönelikti. Fakat krikete gelince, kitlelerin benimseyip sahiplenebileceği bir faaliyetti. İçgüdüsel olarak bu oyunun sanatsal niteliğinden tat aldılar.

Güzel sanatların büyük eleştirmenlerinin şunu fark etmesinin zamanı gelmiştir ki eğer yüz bin kişi gidip bir futbol veya kriket maçını izliyorsa burada -açık seçik biçimde olmasa da- bir sanatsal etkinlik söz konusudur.

T.A.: Peki, bir biçimde sporun halkların yeni afyonu olduğu da söylenemez mi?

C.L.R.: Troçki işçi sınıfının sporla fazla ilgilendiğini söylüyordu. Kendi sınıfının örgütlenmesine harcayacağından çok daha fazla enerjiyi buna harcadığını söylüyordu. Ama ben buna katılmıyordum. Öyle düşünmüyorum.

Karayipler’den ayrılana kadar kriket ve futbol oynadım ve kriket benim için her zaman çok önemli oldu. Hiçbir zaman da Marksist görüşlerimle çatışmadı.

Neden Kanada’da tutmadığı meselesine gelince, yanıtın oldukça basit olduğunu düşünüyorum: İklimden dolayı. Kanada’da bütün bir sezonu götürmek mümkün değil. Esas neden bu.

T.A.: Sizce günümüzde en yetenekli kriket oyuncusu kim?

C.L.R.: Viv Richards. Daha önce görülmedik bir oynama tarzı var. Daha önceleri George Headley’in en iyi oyuncu olduğunu, hatta Sobers veya 3 Ws’ten[4] de daha iyi olduğunu düşünüyordum ama küçük Richards olağanüstü. Kullandığı tekniği hiç kimse bilmiyordu. Muhteşem bir vurucu [batsman]. Top off-stump’a veya sadece sahanın dışında atıldığında onu on-side tarafındaki oyuncuların ötesine, sınır çizgisine kadar gönderiş biçimi…! Öylesine incelikli bir atışı var ki bence bilardo da oynayabilir[5]. Hiç böyle bir şey görmedim.

T.A.: Hayatınızda pişman olduğunuz, şimdi olsa daha farklı davranacağız bir şey oldu mu?

C.L.R: Hayır, kitap okumayı çok sevdim, beni Marksist yapan da bu oldu.

T.A.: Peki gelecek için projeleriniz nedir?

C.L.R.: Trinidad’da otobiyografimi kaleme alıyorum, buradan dönünce de devam edeceğim. Sonrasında Floransa’da iki ya da üç hafta geçirmek isterim. Bu şehre çok bağlıyım. Michelangelo, Raffaello, Leonardo Da Vinci… Muhteşem bir şehir. Gerçi İtalyan Komünist Partisi’nin kontrolünde olduğundan oraya gitmeye korkuyorum biraz (gülüşler), ama artık bana bir şey yapacaklarını sanmıyorum”.

Söyleşi kriket test maçının [uluslararası ölçekte maç] başlaması ve C.L.R.’ın Boycott’un[6] İngiliz takımına sokulmasına karşı homurdanmasıyla sona eriyor. Takım oyuncularını kendisi seçecek olsa ne yapardı diye sorduğumda şöyle yanıt veriyor: “Boycott’tan kurtulurdum. Takımın geri kalanının moralini bozuyor. İki yeni ilk vurucu seçin, bırakın beş testte de oynasınlar! Bir iki tane kaçırırlar illa ki ama sonunda iyi oyuncular olurlar.”

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Kaynak: Tariq Ali, ‘A Conversation with C.L.R. James’, Socialist Challenge, 3 Haziran 1980, ss. 8-9 https://www.marxists.org/archive/james-clr/works/1980/07/tariq-ali.htm ; Tariq Ali en discussion avec C.L.R. James, http://revueperiode.net/tariq-ali-en-discussion-avec-c-l-r-james/  (İngilizce’den çeviren Juliette Raulet). Üst başlık imdatfreni.org tarafından konulmuştur.

[2] İngiliz yazar Dinah Craik’in romanı, 1856.

[3] “Sınırların Ötesinde”: Anı, otobiyografi ve kriket sahasının içine ve dışına ilişkin sosyolojik değerlendirmelerin yer aldığı hibrid bir eser.

[4] Barbados’lu üç oyuncu Weekes, Walcott ve Worrell.

[5] Stump kaleyi (wicket) oluşturan üç kazıktan biridir. “Off stump” vurucu konumdaki oyuncunun tarafında bulunan kazığı ifade eder. “On-side” vurucunun karşı tarafında bulunan yarı sahayı ifade eder.

[6] 1940 doğumlu Yorkshire ve İngiltere kriket takımlarında oynayan eski oyuncu, vurucu yetenekleriyle ünlenmiştir.

Troçki Nasıl Çalışırdı? – Jan Van Heijenoort

Jan Van Heijenoort yedi yıl boyunca Lev Troçki’nin sekreterliği yaptı. Tanıklıklarını Türkçe de basılmış olan Büyükada’dan Meksika’ya Troçki’yle Sürgünde (Özne Yayınları, İstanbul, 1999) kitabında anlatır. Bu metin 1959’da Quatrième Internationale dergisinin 8’inci sayısına yazdığı Lev Davidovitch yazısının “Troçki Nasıl Çalışırdı” kısmının tercümesidir[1].

Günlük yaşamında Troçki’nin karakter gücü kendini çok katı biçimde düzenlenmiş bir çalışma ritmi ile gösteriyordu. Geçerli bir gerekçesi olmayan her türden dikkat dağıtıcı durum onu inanılmaz biçimde öfkelendiriyordu: Amaçsız sohbetlerden, beklenmedik ziyaretlerden, yerine getirilmeyen veya ertelenen taahhütlerden nefret ediyordu. Fakat tüm bunlarda en ufak bir ukalalık izi yoktu. Önemli bir mesele söz konusu olduğunda bir an bile tereddüt etmeden tüm planlarını alt üst ederdi, ama buna değmeliydi. Bu olayın hareket için en ufak bir anlamı varsa, zamanını ve enerjisini hiç saymadan verirdi. Ancak başkalarının ihmalkarlığı, tasasızlığı veya düzensizliği ayıracağı vaktin ve çabanın boşa harcanması tehdidini doğruyorsa bu konuda olabildiğince hesapçı davranabiliyordu. Hayatın örüldüğü en değerli madde olan zamanın en küçük birimini dahi tasarruf ediyordu. Hedef birliği denen nitelik kişisel hayatının bütününü yönetiyordu. Görevler arasında bir hiyerarşi oluşturmuş ve giriştiği her ne ise nihayete erdiriyordu.

Günde on iki saatten az çalışmamak gibi bir kuralı vardı ve kimi zaman, gerektiğinde bunun çok ötesine geçiyordu. Sofrada olabildiğince az kalıyor ve uzun yıllar boyunca yemek yiyişine tanık olduktan sonra yedikleri veya içtiklerine ilişkin yüzünde en ufak bir zevk ifadesi gördüğümü söyleyemem. “Yemek yemek, giyinmek, her gün yeniden yapılması gereken tüm bu küçük sefil şeyler…” demişti bana bir keresinde.

Sadece yoğun bir fiziksel aktivite sırasında hoş vakit geçirirdi. Yürüyüş onun için ancak bir dinlenme teşkil ediyordu. Tempolu biçimde ve sessizlik içinde yürürdü, zihninin hala iş üzerinde olduğunu görebilirdiniz. Zaman zaman bir soru sorardı: “Şu mektuba ne zaman yanıt verdiniz?”; “Bana şu alıntıyı bulabilir misiniz?”. Ancak şiddetli bir fiziksel egzersiz kafasını dağıtmasını sağlıyordu. Türkiye’deyken bu avcılık, özellikle de balık tutmaydı; derin denizde, bedenin gücünü hesapsızca tüketeceği zorlu ve hareketli balıkçılık. Eğer balık iyi gittiyse, yani son derece yorucu olduğuysa, dönüşünde ikiye katlanmış bir şevkle çalışmaya başlıyordu. Meksika’da balık tutmak imkânsız olduğundan ateş gibi yakan bir güneşin altında devasa ağırlıkta kaktüsler toplama faaliyeti icat etmişti kendine.

Doğal olarak güvenliğine ilişkin ihtiyaçlar kimi mecburiyetler doğuruyordu. Üçüncü sürgün döneminin on bir buçuk yılı boyunca yalnızca Fransa ve Norveç’te bulunduğu sırada birkaç ay boyunca Lev Davidoviç, evin etrafındaki kırsal alanda serbestçe yani koruma görevlileri olmaksızın dolaşabilmiştir. Bunların dışında her bir gezinti küçük bir askeri sefer oluşturuyordu. Önceden tüm tedbirleri almak ve güzergahı titizlikle belirlemek gerekiyordu. “Bana bir nesne gibi davranıyorsunuz” derdi çoğu kez, küçük bir şakanın ardında bu yorumun içinde barındırdığı tüm sabırsızlığı gizleyerek.

Kendisine yardım eden yoldaşlardan, çalıştığı sırada kullandığı metodik ruhun aynısını talep ediyordu. Birlikte çalıştığı insanları ne kadar yakın görüyorsa o denli talepkâr oluyor ve görgü kurallarıyla vakit kaybetmiyordu. Her konuda titizlik istiyordu: Tarih atılmamış bir mektup, imzalanmamış bir belge onu her zaman hiddetlendiriyordu. Tıpkı daha az çaba sarf etmek için veya tesadüf eseri ihmal edilmiş işlerde olduğu gibi. “Giriştiğiniz her işi iyi yapın ve sonuna kadar götürün”. Ve genelde anlamsız gündelik işlerle entelektüel çalışma arasında hiçbir ayrım gütmüyordu: “Akıl yürütmelerinizi sonuçlarına katar götürün” yazılarında sıklıkla kullandığı bir ifadeydi. 

Çevresinde bulunanların sağlığına her daim ihtimam gösterirdi. Sağlık israf edilmemesi gereken bir devrimci sermayedir. Kötü bir aydınlatmayla kitap okunduğunu gördüğünde kızardı: “Hayatımızı tereddüt etmeden devrim için tehlikeye atmak gereklidir, ama rahat bir biçimde ve sorunsuzca kitap okumak mümkünken neden gözlerinizi bozuyorsunuz?”.

Çeviri: Uraz Aydın


[1] Kaynak: https://www.marxists.org/francais/heijenoort/works/1959/10/lev.htm

Daniel Bensaïd : Aykırı Bir Komünist – Michael Löwy

Michael Löwy’nin, Daniel Bensaïd’in ölümünün ardından 2010 yılında kaleme aldığı yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Daniel Bensaïd aramızdan ayrıldı. Bu yalnızca bizler, dostları, mücadele arkadaşları için değil, devrimci kültür için de telafi edilemez bir kayıptır. Delişmenliğiyle, mizahıyla, cömertliğiyle, düş gücüyle, kelimenin tam anlamıyla militan aydının nadir örneklerinden biriydi.

En sevdiği lokanta olan “Le Charbon”nun masasına kurulup, özellikle de tatlıdan sonra kahveyi beklerken yaptığımız ve bazen tartışmaya dönen uzun sohbetlerimizi anımsıyorum. İlle hemfikir olmazdık, hiç de değil, gel gör ki, onu sevmemek ve o olağandışı yaratıcılığına, özellikle de kurulu düzenin alçaklığına karşı her hal ve şartta sergilediği dirence hayran olmamak olanaksızdı.

Daniel Bensaïd’le birlikte 2006’da (dostlarımız Philippe Corcuff ve Alain Maillard’ın XIX. Yüzyılda Fransa’daki sosyalistler konulu bir kitapları için) yazdığımız bir makalenin başlığı: “Aykırı bir komünist, Auguste Blanqui” idi. Aslında bu kavram, ezilenlerin davasına inatla sadık kalmakla birlikte, “Ortodoks” öğretinin her türlüsüne alerjisi olan Daniel’in özgün düşünce yapısına da pekâlâ uygulanabilir.

Daniel’in kitaplarının bu kadar zevkle okunabilmelerinin nedeni, özgün bir ifade tarzına sahip gerçek bir yazarın sivrilttiği kaleminden çıkmış olmalarıdır: Bu bazen ezip geçen, bazen de dalgasını geçen, kâh tutkulu kâh şiirsel, ama mutlaka dosdoğru hedefe yönelen bir ifadedir. Yazar, bu özgün ve taklit edilemez biçemi laf olsun diye geliştirmemiş, onu bir düşüncenin, bir mesajın, bir çağrının hizmetine sunmuştur: boyun eğmemenin, razı olmamanın, kazananlarla uzlaşmamanın hizmetine… Tüm bu yazılara nefes veren, isyanın gücüdür.

Blanqui, Walter Benjamin ve Charles Péguy’nin ışığında Marks’ı yeniden okuması, Daniel’in tarihe sonu belirsiz mümkünler, art arda kesişen ve ayrışan yollar olarak bakmasına yol açmıştır. Sınıf savaşı burada merkezi bir konumda olmakla birlikte, sonucu belirsizdir ve belli oranda olumsallığı da içerir.

Komünizm heyulasına da sadakat vardır o yazılarda. Hoş bir tanımını yapar komünizmin: Haziran 1848’de asilerin attığı kurşunların sesini uzaktan duyan ezilenlerin yüzünde beliren gülümsemedir o (Tocqueville ‘in aktardığı ve Toni Negri’nin yeniden yorumladığı vaka). Nasıl ki Yahudiliğin ruhu Kutsal Tapınağın yıkılmasıyla ve İspanya’dan Yahudilerin kovulmasıyla yok olmadıysa, Komünizmin ruhu da kapitalist küreselleşmenin bugünkü zaferiyle yok edilemeyecektir (bu kışkırtıcı ve biraz sıradışı teşbihi pek severim). Daniel’in gözünde XXI. Yüzyılın komünizmi, geçmişin mücadelelerinin mirasçısıdır: Paris Komünü’nün, Ekim devriminin, Marks ve Lenin’in düşüncelerinin, Troçki, Rosa Lüksemburg ve Che Guevara gibi yenik düşen büyük şahsiyetlerin… Ama aynı zamanda da gündemdeki yeni sorunlarla baş edebilecek yepyeni bir şeydir: sermayeye karşı çevreci mücadeleyi de merkezine alan bir eko-komünizmdir (kendi icadı olan bir tabir)…

Daniel için komünizmin ruhu asla bürokratik taklitlerine indirgenemezdi. Komünizmi Stalinizmin içinde eritmeye yönelik liberal Karşı-Reform girişimlerine karşı var gücüyle mücadele etmekle birlikte, Ekim devrimini gerçekleştiren kadroları tarihin dayattığı yeni sınavlar karşısında çaresiz bırakan ve Termidorcu karşı-devrimin ekmeğine yağ süren hataların, örneğin halk, parti ve devletin özdeşleştirilmesi ve bürokratik tehlikenin göz ardı edilmesi gibi hataların eleştirel bir bilançosunu yapmaktan da kaçınamayacağımızı vurgulamaktan çekinmezdi. Bu hatalardan, Rosa Lüksemburg’un daha 1918’de kabaca değindiği bazı tarihi dersler çıkarılması gerekiyor: Sosyalist demokrasinin, siyasi çoğulculuğun, kuvvetler ayrılığının, toplumsal hareketlerin devlet karşısındaki özerkliğinin önemi.

Daniel Bensaïd’in Marksizm’in yenilenmesine yaptığı katkılar arasında bence en önemlisi, özellikle Fransa’da “Ortodoks” Marksizm’i onca derinlemesine etkileyen ilimcilik, pozitivizm ve determinizmle ipleri tümüyle koparmış olmasıdır. Auguste Blanqui bu eleştirel yaklaşımın önemli referanslarından biridir. Daniel, yukarıda anılan makalede Blanqui’nin pozitivizme, yani bu zapturapt altındaki ilerlemeye, devrimsiz ilericiliğe, dine dönüştürülmüş bu “tiksinç tarihi kadercilik öğretisine” karşı yürüttüğü polemiğe atıfta bulunur. Blanqui’nin anlayışına göre, “insana değgin şeylerin nasıl gelişeceği, evreninki gibi kaçınılmaz yasalarla belirlenemez, her an değiştirilebilir niteliktedirler”. Daniel Bensaïd bu ifadeyi Walter Benjamin’inkiyle kıyaslıyordu: her bir saniye aslında Mesih’in, yani devrimin, mümkünün olanın var olan gerçekliğe olaysal düzeydeki bu müdahalesinin, bir anda süzülüp geçeceği dar bir kapıdır.

Blanqui, Walter Benjamin ve Charles Péguy’nin ışığında Marks’ı yeniden okuması, Daniel’in tarihe sonu belirsiz mümkünler, art arda kesişen ve ayrışan yollar olarak bakmasına yol açmıştır. Sınıf savaşı burada merkezi bir konumda olmakla birlikte, sonucu belirsizdir ve belli oranda olumsallığı da içerir. Belki de en güzel kitabı olan “Le Pari mélancolique”te (Fayard, 1997), Pascal’ın bir ifadesine atıfta bulunarak, özgürleştirici eylemin, geleceğe zar atmayı gerektiren “belirsizliğe yönelik bir çaba” olduğunu iddia eder. Pascal’in, Lucien Goldmann tarafından yapılan Marksist yorumunu yeniden keşfederek, siyasi eylemciliği, tarihi oluşa akılcılık temelinde zar atmak olarak tanımlar, “her şeyi, kendini de yitirmeyi göz alarak”. Böylece devrim, artık tarih yasalarının zorunlu bir ürünü olmaktan çıkarak, “yokluğunda iradenin boyun eğdiği, direniş ruhunun teslim olduğu, sadakatin yitirildiği, geleneğin çöktüğü” stratejik bir varsayıma, Etik bir ufka dönüşür. Dolayısıyla, “Fragments mécréants” (Lignes, 2005) adlı kitabında açıkladığı üzere, devrimci dediğimiz kişi, inananın tam tersine, kuşku duyandır, yüzyılın belirsizliklerine zar atan ve sonsuz bir enerjiyi görece kesinliklerin hizmetine sunan bir bireydir. Yani, Walter Benjamin’in 1940 tarihli son metni olan “Tarih kavramı üzerine” Tezlerinde dile getirdiği şu buyruğu yorulmaksızın gerçekleştirmeye çalışan kişidir: Tarihe külahını ters giydirmek.

Çeviri: Yiğit Bener