İmdat Freni

Blog

Komünizmin Güçleri – Daniel Bensaïd

“Toplumsal reformun kıtada gösterdiği ilerlemeler” üzerine 1843 tarihli bir makalede (yirmi yaşını daha yeni doldurmuş) genç Engels komünizmi “modern uygarlığın genel koşullarından kaçınılmaz olarak çıkarılması gereken zorunlu bir sonuç” olarak görür. Kısaca, işçilerin “İhtilal-i Kebirin capcanlı kaynaklarına ve incelemesine geri dönüp Babeuf’ün komünizmine hemen dört elle sarıldıkları” 1830 Devriminin ürünü mantıksal bir komünizm.

Buna karşılık bu komünizm genç Marx’a göre henüz “dogmatik bir soyutlama”dan, “hümanizm ilkesinin tuhaf [orijinal] bir dışavurumu”ndan başka bir şey değildi. Oluşum halindeki proletarya kendisini “kurtuluşunun doktrinerlerinin kollarına”, “sosyalist sektlere” ve “sınıf ilişkilerinin hayali ilgası” olarak “evrensel kardeşliğin milenyumu” üzerine “hümanistler olarak saçma sapan laflar eden” kafası karışık birtakım zihinlere bırakmıştı. Demek ki 1848 öncesinde bir hayaleti andıran ve sarih bir programı olmayan bu komünizm, eşitlikçi sektlerin ya da karusçu hülyaların “kötü yontulmuş” biçimlerine bürünmüş bir halde zamanın ruhunun yakasını bırakmamaktaydı.

Oysa soyut ateizmin aşılması şimdiden komünizmden başka bir şey olmayan yeni bir toplumsal maddeciliği zımnen ifade etmekteydi: “Tıpkı Tanrının yadsınması olarak ateizmin kuramsal hümanizmin gelişmesi olduğu gibi özel mülkiyetin yadsınması olarak komünizm de hakiki insan yaşamının hak davasıdır”. Her türlü bayağı [vülger] ruhban karşıtlığından uzak olan bu komünizm, kendisi için artık yalnızca dinsel yabancılaşmayla değil fakat aynı zamanda din ihtiyacını doğuran gerçek toplumsal yabancılaşma ve sefaletle savaşmanın söz konusu olduğu “pratik bir hümanizmin gelişmesi” idi.

1848’in kurucu deneyiminden Komün deneyimine kurulu düzeni ilga etmeye yönelen “gerçek hareket”, “sekter saplantıları” gidererek ve “bilimsel yanılmazlığın kahinane üslubu”nu gülünç duruma düşürerek biçim ve güç kazanıyordu. Diğer bir deyişle başlangıçta bir ruh hali ya da “felsefi bir komünizm” olan komünizm siyasi biçimini buluyordu. Felsefi ve ütopik beliriş tarzlarından, kurtuluşun nihayet keşfedilen siyasi biçimine deri değişimini bir çeyrek yüzyılda tamamlamıştı.

1. Kurtuluş sözcükleri geçen yüzyılın acı ve sıkıntılarından sağ salim çıkamadılar. Bunlar hakkında kıssadaki hayvanlar gibi bu hengâmede hepsi hayatını kaybetmemiş olmakla birlikte tümünün ağır bir darbe yediği söylenebilir. Sosyal demokrasi, devrim hatta anarşizm komünizmden daha iyi durumda değiller. Sosyal demokrasi gelişimi içinde kazandığı tüm içeriği kaybedecek raddede Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un katline, sömürge savaşlarına ve hükümet işbirliklerine bulaştı. Yöntemli bir ideolojik kampanya birçok kişinin nazarında devrimi şiddet ve terörle özdeşleştirmeyi başardı. Ama daha dün ileriye yönelik büyük umutların ve düşlerin taşıyıcısı olan bütün sözcükler arasında en fazla zarar gören, bürokratik devlet aklı tarafından ele geçirilmesi ve totaliter bir girişimin kölesi haline getirilmesi nedeniyle komünizm oldu. Buna karşın, tüm bu yara almış sözcükler arasında hâlâ onarılıp yeniden harekete geçirilmeye değer bir sözcük olup olmadığı sorusu orta yerde duruyor.

2. Bunun için XX. yüzyılda komünizmden ne hâsıl olduğunu düşünmek şarttır. Sözcüğün ve şeyin, zamanın ve maruz kaldıkları tarihsel sınavların dışında kalmaları mümkün olmayacaktır. Komünist sıfatının liberal otoriter Çin devletini tarif etmek için yoğun biçimde kullanımı çoğunluğun gözünde çok uzun zaman bir komünist hipotezin kırılgan kuramsal ve deneysel yeniden filizlenmelerinden çok daha ağır basacaktır. Eleştirel bir tarihsel envanterden kendini kurtarmanın iğvasına kapılma komünist fikri zamansallığa bağlı olmayan “sabitelere” indirgemeye, onu kurtuluşun kapitalist tahakküm çağındaki özgül biçimi olmaktan çıkarıp belirlenmemiş adalet ve kurtuluş fikirlerinin eşanlamlısı haline getirmeye yol açacaktır. Sözcük bu durumda etik ya da felsefi uzanımda kazandığını siyasi kesinlikte yitirir. Canalıcı sorulardan biri bürokratik despotizmin Ekim Devriminin meşru devamı mı, yoksa yalnızca davalar, temizlik hareketleri, toplu sürgünler tarafından değil, aynı zamanda Sovyet toplumunda ve devletinde otuzlu yıllardaki alt üst oluşlar tarafından da doğrulanan bürokratik karşı-devrimin ürünü mü olduğu sorusudur.

3. Kararnameyle yeni bir sözlükçe icat edilmez. Sözcük dağarcığı zaman içinde kullanımlar ve deneyimler aracılığıyla oluşur. Komünizmin Stalinci totaliter diktatörlükle özdeşleştirilmesini kabullenmek geçici galipler karşısında dize gelmek, devrimle karşı-devrimi birbirine karıştırmak ve böylece umuda açılan yegâne sapaklar faslında davayı düşürmek olacaktır. Ve bu, yenilenlere, komünist fikri tutkuyla yaşayıp onu karikatürlerine ve taklitlerine karşı yaşatmış kadın-erkek, isimsiz ya da değil herkese karşı onarılması mümkün olmayan bir adaletsizlik sergilemek olacaktır. Stalinistliği bıraktığında komünistliği de bırakanlar ve Stalinist oldukları sürece komünist olanlar utansın!

4. Her halükarda, utanmaz arlanmaz kapitalizmin zorunlu ve mümkün “öteki”sini adlandırmak açısından en fazla tarihsel anlam ve patlayıcı programatik mühimmat taşımayı sürdüren sözcük komünizm sözcüğüdür. Paylaşımın ve eşitliğin komününün halkını, iktidarın paylaşılmasını, bencil hesabın ve genelleşmiş rekabetin karşısına çıkarılabilecek dayanışmayı, insanlığın doğal ve kültürel ortak mallarının savunulmasını, genelleşmiş başkalarının sırtından geçinmeye ve dünyanın özelleştirilmesine karşı hizmetlerden temel ihtiyaç maddelerine kadar bir bedelsizlik (metalaşmadan-arındırma) alanının genişletilmesini en iyi çağrıştıran sözcük komünizm sözcüğüdür.

5. O aynı zamanda toplumsal zenginliğin değer yasasıyla meta değerlemesinden başka bir ölçüsünün de adıdır. “Serbest ve tam” rekabet “başkasının emek zamanının çalınması”na dayanır. O niceleştirilmesi mümkün olmayanı niceleştirmek ve insan türünün kendi yeniden-üretiminin koşullarıyla aynı ölçüyle ölçülmesi mümkün olmayan ilişkisini kendi sefil soyut emek zamanı ortak ölçüsüne indirgemek iddiasındadır. Komünizm başka bir zenginlik ölçütünün, nicel büyüme yarışından nitel olarak farklı bir ekolojik gelişmenin adıdır. Sermaye birikiminin mantığı yalnızca toplumsal ihtiyaçlar için değil kâr için üretimi zorunlu kılmakla kalmayıp, aynı zamanda “yeni tüketim üretimini”, “yeni ihtiyaçların yaratılmasıyla ve yeni kullanım-değerlerinin yaratılmasıyla” tüketim döngüsünün sürekli genişkletilmesini de gerektirir: “Doğanın tamamının sömürülmesi” ve “toprağın her yönden sömürülmesi” de “bundan kaynaklanır”. Sermayenin bu yakıp yıkıcı ölçüsüzlüğü radikal bir eko-komünizmin güncelliğini kurar.

6. Komünizm sorunu Komünist Manifesto’da öncelikle mülkiyet sorunudur: “Komünistler kuramlarını tek bir formülde özetleyebilirler: özel mülkiyetin ortadan kaldırılması” elbette kullanım mallarının bireysel mülkiyetiyle karıştırılmaması gereken üretim ve mübadele araçları üzerindeki özel mülkiyetin ilgası. Onlar “tüm hareketlerin” içerisinde “hareketin temel sorunu olarak ulaşabildiği gelişme derecesi ne olursa olsun mülkiyet sorunun öne çıkarırlar”. Gerçekten de ikinci bölümü sonuca bağlayan on noktadan yedisi mülkiyet biçimlerine ilişkindir: toprak mülkiyetinin kamulaştırılması ve rantın devlet harcamalarına tahsisi; adamakıllı müterakki [gelire göre artan oranda] bir vergi rejiminin getirilmesi; üretim ve mübadele araçlarında miras hakkının kaldırılması; sürgün asilerin mallarına elkonulması; kredinin bir kamu bankasında merkezileştirilmesi; taşımacılık araçlarının toplumsallaştırılması ve kamusal, herkes için parasız bir eğitimin yerleştirilmesi; ulusal fabrikaların kurulması ve ekili olmayan toprakların tarıma elverişli hale getirilmesi. Bu önlemlerin hepsi siyasi demokrasinin ekonomi üzerindeki denetimini, ortak mal bencil çıkara, kamusal alanın özel alana başatlığını kurmaya yöneliktir. Mülkiyetin her türlü biçimini değil, “günümüzün özel mülkiyeti, burjuva mülkiyetini”, birilerinin başka birilerini sömürmesi üzerine kurulu “temellük tarzını” ilga etmek söz konusudur.

7. İki hak arasında, mülk sahiplerinin ortak malları mülk edinme hakkıyla mülksüzleştirilmişlerin var olma hakkı arasında “son sözü söyleyen zordur” der Marx. Almanya’da köylüler savaşından İngiliz ve Fransız Devrimlerine, oradan geçen yüzyılın toplumsal devrimlerine kadar tüm modern tarih bu çatışmanın tarihidir. Bu çatışma egemenlerin yasallığının karşısına çıkarılabilecek bir meşruiyetin ortaya çıkışıyla çözülür. “Kurtuluşun nihayet bulunan siyasi biçimi” olarak, devlet iktidarının “ilgası” olarak, sosyal Cumhuriyetin gerçekleştirilmesi olarak Komün [Paris Komünü] bu yeni meşruiyetin ortaya çıkışını örnekler. Onun deneyimi devrimci krizlerde beliren ve siyaseti profesyonellikten-arındırmaya, toplumsal iş bölümünü değişime uğratmaya, ayrı bürokratik yapı olarak devletin sönümlenmesinin koşullarını yaratmaya yönelen halk özörgütlenme ve özyönetim biçimlerinin esin kaynağı olmuştur.

8. Sermayenin hükümranlığı altında gözle görülen her ilerlemenin gerileme ve yıkım alanında bir karşılığı vardır. İlerleme “salt köleliğin biçimini değiştirmekten” ibarettir. Komünizm başka bir fikir ve verim [getiri] ve parasal kârlılıktan başka ölçütler gerektirir. Öncelikle çalışma zamanı zorlamasında sert bir azaltmadan ve bizatihi çalışma kavrayışında değişiklikten başlayarak: emekçi işinde yabancılaşmış ve sakatlanmış olarak kaldığı sürece boş zamanda ya da “serbest zamanda” bireysel gelişmenin olması mümkün değildir. Komünist bakış açısı aynı zamanda kadın erkek ilişkisinde de köklü bir değişim gerektirir: cinsler arasında ilişki deneyimi ilk bir başkası olma deneyimidir ve bu ezme ezilme ilişkisi varlığını sürdürdükçe kültürü, rengi ya da cinsel yönelimi bakımından farklı herkes ayrımcılık ve tahakküm biçimlerinin kurbanı olacaktır. Uzun lafın kısası sahici ilerleme, özgün bileşimi her kadını ve her erkeği tekilliği türün zenginleşmesine katkıda bulunan eşsiz bir varlık haline getiren ihtiyaçların gelişmesi ve farklılaşmasında yatar.

9. Manifesto komünizmi “her bir kişinin özgür gelişiminin herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir ortaklaşma” olarak tasarlar. Komünizm böylece ne reklamcılık konformizmine tabi kılınmış kişilikten yoksun bir bireyciliğin aldatıcı görünüşüyle, ne de bir kışla sosyalizminin kaba eşitlikçiliğiyle karıştırlması mümkün olabilecek özgür bir bireysel gelişimin ilkesi olarak belirir. Her kadının ve her erkeğin tekil ihtiyaçlarının ve yeteneklerinin gelişmesi insan türünün evrensel gelişimine katkıda bulunur. Karşılıklı olarak, her kadının ve her erkeğin özgürce gelişimi herkesin özgürce gelişimi anlamına gelir, zira kurtuluş tek başına tadı çıkarılacak bir şey değildir.

10. Komünizm ne saf bir fikir, ne de bir doktriner toplum modelidir. O ne bir devlet rejiminin, ne de yeni bir üretim tarzının adıdır. O kurulu düzeni mütemadiyen aşan/ortadan kaldıran hareketin adıdır. Ama o aynı zamanda bu hareketin içinde beliriveren, onu yönlendiren ve ilkesiz politikaların, arkası gelmeyen eylemlerin, günü gününe doğaçlamaların tersine neyin amaca yaklaşıp neyin ondan uzaklaştığını belirlemeye imkân tanıyan amaçtır da. Bu niteliğiyle o amacın ve yolun bilimsel bir bilgisi değil, düzenleyici bir stratejik hipotezdir. O birbirlerinden ayrılmaz biçimde alt edilmesi mümkün olmayan bir başka adalet, eşitlik ve dayanışma dünyası düşünü; kapitalizm çağında mevcut düzeni devirmeyi hedefleyen sürekli hareketi ve bu hareketi, daha beterine en kestirme yol olacak ehveni şerle uzlaşmalardan uzakta, mülkiyet ve iktidar ilişkilerinde köklü bir değişime doğru yönlendiren hipotezi adlandırır.

11. Kendi sınırlarını, artık ancak hem türü hem de gezegeni tehdit eden artan bir ölçüsüzlük ve akılsızlık pahasına daha ileri itebilen bir kapitalizmin toplumsal, iktisadi, ekolojik ve ahlaki krizi, Benjamin’in iki savaş arası tehlikelerin tırmanışı karşısında ileri sürdüğü “radikal bir komünizmin güncelliği”ni yeniden gündeme getirir.

Türkçesi: Osman S.Binatlı

Sınırların Açılması Üzerine Kendi Kendimize Cevabı Kolay Bir Soru – Eyüp Özer

Temmuz 1938‘de Kristallnacht’dan birkaç ay önce ABD’deki Fortune dergisi okurları arasında bir anket yapıyor; “Alman, Avusturyalı veya diğer siyasi mültecilerin, ABD’ye gelişine izin verilmesine dair tutumunuz nedir?” diye soruyor.[1] Cevaplar şöyle:

Göçmen kotamızı arttırmamız gerekse bile, gelmelerini teşvik etmeliyiz %4,9
Gelmelerine izin vermeliyiz ancak göçmen kotamızı arttırmamalıyız %18,2
Mevcut koşullarda onların gelmesine engel olmalıyız %67,4
Bilmiyorum %9,5

Ardından Kasım 1938’de Kristallnacht sırasında 91 Yahudi öldürüldü, 26 000 kişi toplama kamplarına gönderildi ve yüzbinlerce Yahudi artık Almanya’dan kaçmanın yollarını arıyorlardı. Tam da bu nedenle ABD’de Ocak 1939’da bir başka anket yapılıyor ve “ABD Hükümeti, Almanya’dan kaçan 10 000 mülteci çocuğun Amerikalı ailelerin evlerinde bakılmasına izin vermeli midir?” diye soruluyor. Yüzde 61 hayır diyor. [2]

1938’de ABD’de yaşasaydınız siz ne derdiniz gibi cevapsız bir soru sormayacağım ama peki “2020 Şubat’ında, gece hava sıcaklığının zaman zaman -7 dereceye vardığı karlar altındaki sınırında yüzbinlerce insanın açık havada yaşamak zorunda kaldığı Türkiye’de yaşıyor olsaydınız, sınırın açılması konusunda ne derdiniz” sorusu o kadar da anlamsız olmasa gerek.

Gerçek İnsanlar Söz Konusu

Malum bu aralar hangi televizyon kanalını açsanız karşınıza tüm tartışma programlarında bir şekilde İdlib çıkıyor, bu tartışmalar sayesinde hepimiz çeşitli karayollarının adını bile öğrenirken, en ufak köyün mezralarının isimlerini duyarken, orada yaşayan insanların durumu hakkında çok az şey duyuyoruz; yukarıdaki soru veya benzerleri hiç dile getirilmiyor. Artık F-35’inden, S-400’üne, oradan SU-bilmem kaçına kadar, çeşitli yüksek teknoloji ürünü silahlar günlük hayatımızdaki tartışmaların bir parçası haline geldi. Tıpkı bu silahlara dair sahip olduğumuz algının sanallığı gibi bölgedeki insanların da sanal varlıklar olduğunu düşünmeye başladık.

Bölgedeki halk sanki gerçek insanlar değiller de, bir bilgisayar oyununun yapay grafik karakterleriymiş gibi sadece rakamlar olarak bahsediliyor ve unutmamamız gerekiyor ki (hatırlaması her ne kadar rahatsız edici olsa da, uykularımızı kaçırması gerekecek olsa da) bu halk bizim sınırımızda yaşam mücadelesi veriyor. Birkaç gün önce, 20 Şubat’ta, Birleşmiş Milletler, Kuzeybatı Suriye’deki insani duruma dair bir rapor yayınladı.[3]

Bu rapora göre, sadece 1 Aralık 2019 -12 Şubat 2020 arasında yerinden edilen insan sayısı 800 000’e ulaşmış durumda. Bu kişilerin yüzde 60’ı çocuk, kadın ve çocuklar ise toplamda yüzde 81’i oluşturuyor. Çeşitli makalelerde ve tartışma programlarında her ne kadar bölgeden gelen rakamların güvenilmezliğinden sürekli dem vurulsa da, herhalde Birleşmiş Milletler’in açıkladığı resmi rakamların nispeten daha güvenilir bir kaynak olarak kabul edilebileceği konusunda herkes hemfikir olabilir.

Bu son çatışmalardan önce bile İdlib’in nüfusu 3 milyona varmıştı ki, şu anda 4 milyon civarında olduğu belirtiliyor, wikipedia’dan hızlıca bir baktığınızda İdlib merkezinin 2011 öncesi nüfusunun 382 000 kişi olduğunu görebilirsiniz. Şehrin böylesi hızlı bir nüfus artışını karşılayacak ne içme suyu altyapısı, ne gıda altyapısı var.

Aynı BM raporuna göre, 9-12 Şubat arasında yerinden edilen insan sayısı 142 000. 1 Aralık’dan sonra yerinden edilenlerden yaklaşık 550 000 kişi İdlib bölgesinin diğer mahallerine giderken, 250 000 kişi ise Afrin, Cinderes, Al Bab, Azez gibi bölgelere sığınmış.

Eksi Yedi

Tüm bu bölgelerde, barınacak yer, gıda ve gıda dışı ihtiyaçların karşılanamadığını BM kendisi de kabul ediyor. Yerinden edilen kişilerin % 93’ü, en acil ihtiyaçlarının barınacak bir yer olduğunu belirtiyor. Bu kişilerin % 17’si kamplarda kalırken, % 12’si bireysel çadırlarda barınmaya çalışıyor, % 15’i ise bitmemiş binalarda kalıyor. 82 000 kişi ise açık havada ağaçların altında kalıyor. Bu yaz, Süleyman Soylu da yaptığı bir açıklamada yüzbinlerce kişinin zeytin ağaçlarının altına sığındığını belirterek, bu kişilere kapıları açmamakla övünüyordu. En son 12 Şubat’ta Arnavutluk’ta yaptığı açıklamada Mevlüt Çavuşoğlu da, Merkel’in Erdoğan’la yaptığı görüşmenin ardından, Almanya’nın sınırda briket ev yapımı için 40 milyon Euro sağlayacağını duyurmuştu. Avrupa Birliği, tüm bu insani krize sadece kendisine daha fazla mültecinin gelmemesini nasıl sağlarız diye bakıyor ve bunun için para harcamaya hazır olduğunu da gizlemiyor.

Bölgeden bugünlerde gelen resimler ve videolarda her yerin karla kaplı olduğunu kolayca görebiliyoruz. 10 Şubat’ta hava sıcaklığı -7 dereceye kadar düşmüş; -7 derecede çocuklarınızla beraber dışarıda yatmak zorunda kaldığınızı düşünün.

Bu soğuklarda evlerden kaçarken eşyalarını alabilen aileler, ısınmak için mobilyalarını ve kişisel eşyalarını yakmışlar. BM’nin kontrolündeki kamplardan sadece birinde 5 kişi, zehirli gaz çıkaran eşyalarını yaktıkları için boğularak yaşamlarını yitirmişler.

1 Aralık’tan sonra yerinden edilenlerden 488 000 kişinin kış yardımına ihtiyaçları olduğu, yerel STK’ların birkaç gün içinde çok sayıda çocuğun soğuktan dolayı yaşamını yitirdiğini bildirdiği, son çatışmalar nedeniyle 11 Şubat itibariyle, 72 sağlık tesisinin hizmetini durdurduğu belirtiliyor. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 29 Nisan 2019 – 10 Şubat 2020 arasında, İdlib, Hama ve Halep’te 1710 sivilin öldürüldüğünü bunların 337’sinin kadın ve 503’ünün çocuk olduğunu açıklamış.

Sınırını Kapayan Ülkenin Vatandaşları Olmak

Tüm bu rahatsız edici verileri vermemizin nedeni, durumun yakıcılığını hepimizin yeniden hissetmesini sağlamak. Yani bizdeki tartışmaların yarattığı hissiyatın aksine burada bir bilgisayar savaş simülasyonu oyununun hayali karakterleri değil, gerçek insanlar yaşıyor ve bizler de sınırını kapayan ülkenin, İdlib’deki savaşın aktörlerinden biri olan ülkenin vatandaşları olarak bunlar da bizim de payımız ve sorumluluğumuz olduğunu bilmeliyiz, her ne kadar görmezden, duymazdan gelmek istesek de. Dolayısıyla en başta sorduğumuz soru, şu an için çok gerçek ve çok acildir. Türkiye’nin sınırda bekleyen yüzbinlerce kişiyi, kendi kaderlerine veya ölüme terk etmesine sessiz kalabilir miyiz yoksa “acilen sınırlar açılsın” talebimizi olabildiğince yüksek sesle haykırmalı mıyız? Türkiye’nin mali kaynaklarının bunun için yetersiz olduğunu söyleyenler olacaktır. Geçtiğimiz günlerde, Ali Koç’un, Fenerbahçe’ye sponsorluklar hariç, 237 milyon 85 bin TL hibe ettiği haberleri yer alıyordu.[4] Dolayısıyla kaynak sorana, verilecek adres bellidir. Sadece bir tercih yapmamız gerekiyor, birileri zenginliklerine daha fazla zenginlik katıp, sadece kendi zevkleri için bir top oyununa yüz milyonlar harcayabilecek servete sahip olabilmeli midir yoksa çoğu çocuk yüzbinlerce kişi -7 derece soğukta ölüme mi terk edilmelidir?

Elbette bu soruya verilecek yanıt, bir ilk “vicdani” hamle. Nasıl bir insan olduğumuz veya olmak istediğimiz ve insanlığı nasıl tasavvur ettiğimizle ilgili. Bu vicdani, etik tercihi nasıl örgütleyeceğimiz, nasıl gerçek kılacağımız, yaşadığımız sınırlar içindeki milyonlarca göçmene eklenecek yüzbinlerce yeni mültecinin insana yaraşır koşullarda yaşayabilmesinin nasıl sağlanacağı ise doğrudan, uzun soluklu bir siyasal mücadelenin konusu.


[1] The Myth of Rescue: Why the Democracies Could Not Have Saved More Jews from the Nazis, William Rubinstein, https://books.google.com.tr/books?id=6IaEAgAAQBAJ&pg=PA50&lpg=PA50&dq=fortune+poll+opinion+on+refugees+1938&source=bl&ots=CiUtVWog_-&sig=5WznfatLu15git589mw3nFz7_TY&hl=en&sa=X&redir_esc=y#v=onepage&q=fortune%20poll%20opinion%20on%20refugees%201938&f=false

[2] https://www.adl.org/blog/closing-the-borders-to-refugees-wrong-in-the-1930s-and-wrong-today ve https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/11/17/what-americans-thought-of-jewish-refugees-on-the-eve-of-world-war-ii/

[3] https://reliefweb.int/sites/reliefweb.int/files/resources/nws_sitrep8_20200213.pdf

[4] https://t24.com.tr/haber/ali-koc-un-fenerbahce-ye-bagisladigi-para-aciklandi,826182

Bal Ülkesi: Hatice’nin Yol Arkadaşı Arılar – Onur Aytaç

İstanbul Üniversitesi RTS öğrencisi Hakan Taşdemir’e

Yakın zamanda verilen 2020 – 92. Oscar Ödülleri’nde hem ‘En İyi Uluslararası Film’ hem de ‘En İyi Belgesel Film’ kategorisinde aday olarak gösterilen Honeyland/Bal Ülkesi, bu iki farklı dalda ilk kez bir filmin adaylığı söz konusu olduğu için gündeme geldi. Bu şekilde adı duyulan film, yakın zamanda Başka Sinema aracılığıyla Türkiye’de gösterildi. Yerel dillerini konuşurken filmde yer alan karakterlerin söylediklerini anlamak Türkçe bilen izleyiciler açısından çok zor olmadı. Bu ilgi çekici belgeseli çeken ekibin niyeti Kuzey Makedonya’da bir doğa belgeseli çekmek olsa da kovanlar ile tesadüfen karşılaşmamış olsalar ortaya bu türden orijinal bir yapıt çıkamayacaktı.[1] Böylesi hoş bir rastlantıyla başlıyor her şey, bunun üzerine merakla giden ekibin Hatice Muradova’yı bulması da uzun sürmüyor. Zira Avrupa’nın son kalan yaban arıcılarından biri olan Hatice; suyu, elektriği olmayan Bekirlice köyünde geleneksel yöntemlerle bal elde ediyor. Arılara bal üretim sürecinde bir anlamda yardımcılık yaparak endüstriyel arıcılık sektörünün yaptığı şekliyle onları sömürmüyor. Yayla arıcılığını ana geliri haline getiren Hatice, bu sömürünün dışında kalma çabasını da “Yarısı sana, yarısı bana” diyerek özetliyor. Hayata ve doğaya ‘paylaşım’ şeklinde yaklaşan Hatice’nin öyküsünün özünü balı arılarla bu sözlerle eşit bir biçimde paylaşması gösteriyor.

Hatice’nin arıların bal yapmasını sabırla bekleyişini ve onlarla kurduğu iletişimin sakinliğini gördüğümüzde güçlü olmaktansa bilge olmanın daha değerli olduğu bir yaşam pratiğiyle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Bu bilgelik hali, Hatice’nin doğadan eve geçmesiyle de son bulmuyor. Özel alanda da yaşlı annesi Nazife’ye bakan Hatice, onunla kurduğu iletişimde de oldukça samimi görünüyor. Bunda üç senelik uzun çekim süreci boyunca yönetmenlerin Hatice ile kurdukları bağın etkisi oldukça fazla. Sadece bal satmak için Üsküp’e gittiğinde köyünden ayrıldığını gördüğümüz Hatice, dönüşte annesine aldığı muzları yediriyor mutlulukla. Bir açıdan bakıldığında takas yaptığı bile söylenebilir. Doğadan aldığını doğaya veren Hatice, bir anlamda döngüyü tamamlamış oluyor.

KÖYE GELEN MİSAFİRLER: HATİCE’NİN KOMŞULARI

Filmin ilerleyen bölümlerde Sam ailesinin karavanı ve hayvanlarıyla köye gelmesi sonucunda gördüğümüz manzara tamamen değişiyor. Çok çocuklu bu ailenin hayvanlarıyla kurduğu ilişki, Hatice’nin arılarıyla yaptığı yol arkadaşlığıyla taban tabana zıt. İnsan ve hayvan arasındaki egemenlik ilişkisinin bir temsilini yansıtan Sam ailesi, yeni doğan buzağının erkek olduğunu gördüğünde süt veremeyecek olmasından mütevellit üzülecek kadar çıkar odaklı. Erkek buzağıyı hor görme davranışını gerçekleştirenin ailenin çocuklarından biri olduğunu düşündüğümüzde bir zihniyetin aktarıldığını anlıyoruz ki bu da vahametin hangi boyutlara ulaştığını idrak etmemize yardımcı oluyor. Bu zihniyeti antroposen olarak tarif etmek mümkün. İnsan çağı olarak da adlandırılan bu dönemde yeryüzünün insan iradesinin boyunduruğu altında olması sebebiyle bu şekilde bir kategorileştirmeye başvuruluyor. Dünyanın kimyasal, jeolojik ve biyolojik olarak insan tarafından belirlendiğini ifade eden kavramı literatüre Paul Crutzen kazandırmış.

Doğayı insanın kullanımına sunulan bir kaynak olarak algılayan bu yaklaşımın bir örneği de Sam ailesinin babası Hüseyin tarafından sergileniyor. Köye dışarıdan gelen bir adamın isteği üzerine arıcılığı ticarileştirerek daha fazla hasat ve kâr elde etmek isteyen Hüseyin kendi kovanındaki tüm balı hasat ettiği için arılar Hatice’nin kovanlarındaki arılara saldırıyor. Hatice’den ilham alarak bal üretimine başlayan Hüseyin’i bu konuda özellikle uyaran Hatice’nin ‘Yarısı sana, yarısı bana’ deyişinin ardında yatan temel nedeni de anlamış oluyoruz. Kendisiyle arıları eşit düzlemde görüp doğanın parçaları olarak algılayan zihin ile kapitalist zihniyet arasındaki çatışma açığa çıkıyor. Köye gelen göçebe aileye başından beri eşlik edip yardımcı olmaya çalışan Hatice ile komşularının arası açılıyor.

UÇURUMUN KIYISINDA İNSANLIK

Filmin yönetmenlerinden belgeselin çekildiği bölgede eskiden 10 Türk köyü olduğunu öğreniyoruz. Ancak 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çoğu Türkiye’ye göç etmiş. Hatice gibi köye gelen göçebe aile de Türk. Netice itibariyle yaşanan anlaşmazlıklar sonucunda davalık oluyorlar. Bu da kimliğin –azınlık olunsa bile- her zaman birleştirici bir unsur olamayabileceğini gösteriyor. Azınlık vurgusunu yapmamın sebebi ise, Kuzey Makedonya’da 78 bin Türk’ün yaşaması. Bu rakam, ülkenin nüfusuna oranlandığında %4’e tekabül ediyor.

Bütün bu çatışma arasında annesiyle olan diyaloglarına şahit oluyoruz Hatice’nin. Bütün yaşantısına belgesel sayesinde tanık olmamızı sağlayan üslubun gözlemcilik olduğu söylenebilir. “Direct Cinema” (Dolaysız Sinema) olarak da adlandırılan bu eğilim, gerçeğin dışarıdan bakarak gösterilebileceğini savunur.[2] Gözlemin ve tanıklığın ön planda olması sebebiyle ‘duvardaki sinek’ metaforuyla da tariflenen bu belgesel yaklaşımının başarılı bir örneğini filmde görmek mümkün.

Özel hayatına ilişkin (evli olmaması vb.) konuları evinde annesiyle konuşurken öğrenmemiz de tesadüf olmasa gerek. Mekânla insan arasındaki bağı kurmada oldukça başarılı olan belgesel, bizlere sistemin göbeğinde yer almadan da bu hayatın yaşanabileceğini gösteriyor. Nazife’nin ölümüyle yaşamdan kirlenmeden veya az kirlenerek geçip gidilebileceği düşüyor akla. Hatice de bu geleneği sürdürüyor, annesinin vefatının ardından beslemeyi hiç ihmal etmediği köpeğiyle birlikte düşüyor yollara. Filmi bizler de yolculuğa çıkarak kapatıyoruz böylece.

Filmin açılış bölümünde tüm doğayı kamera aracılığıyla dolaşırken uçurumun kenarındaki kovanları da görmüştük. Daha sonraki bölümlerde Hatice’yi bu kovanlara ulaşmaya çalışırken uçurumun kenarından yürürken de gördük. Hatice, uçurumdan düşmeden doğayla barışık bir biçimde yoluna devam ediyor. Bizler de ya kıyametin jeolojik adı olan antroposen[3] ile beraber uçurumdan aşağı yuvarlanacağız Sam ailesiyle birlikte ya da Sennett’e kulak kabartarak[4] “Kanalİstanbul” gibi projelerin ‘çılgın’lığını fark edip doğayı talan etmeden eko-sosyalist perspektif ile buluşacağız.


[1] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-51449655 (Yazı boyunca bu haberde yer alan bilgilerden yararlanılmıştır.)

[2] Detaylı bilgi için bkz. Can Candan, Altyazı Dergisi, Şubat 2012 sayısı, sf.76.

[3] http://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-atay/kiyametin-jeolojik-adi-antroposen-988542

[4] https://www.gazeteduvar.com.tr/video/2020/02/14/duvar-ozel-richard-sennett-hukumet-planim-var-dediginde-sehir-olmeye-baslar/

Devrimci ve Feminist bir Ekososyalizm için 10 Şamandıra – Daniel Tanuro

Çevrenin korunması için mücadeleleri, sömürülenler ve ezilenlerin reel toplumsal ihtiyaçlarının tatmini için verilen mücadelelerle ilişkilendirmeyi esas alan siyasal yaklaşıma ekososyalizm diyoruz. Bu yaklaşım üretimci olmayan, baskısız ve sömürüsüz, doğanın geri kalanına karşı saygılı ve temkinli demokratik sosyalist bir toplumun gelişini hazırlar.

Açık bir kavram olan ekososyalizm farklı çeşitlerde yorumlanabiliyor. Aranızda Fransızca konuşanlar muhtemelen JL. Mélenchon’un daha devletçi ve ulusal egemenlikçi bir eğilime sahip ekososyalizminden haberdardır. Kimi ülkelerde hükümet etme meraklısı sosyal-demokratlar veya son derece anaakım yeşil partiler de ekososyalist bir perspektifle hareket ettiğini iddia edebiliyor. Dolayısıyla genel olarak ekososyalizm adına konuşamayız. Aşağıda önerilen 10 madde benim dahil olduğum uluslararası devrimci-marksist akımın ekososyalist yaklaşımını özetliyor.

1. Ekososyalizmimiz dört tespitten ileri geliyor:

  • Şimdiden ekolojik sorunları göz önünde bulunduran ve bugünden ekolojik yıkıma yanıt üreten bir antikapitalist geçiş programının gerekliliği. Dolayısıyla çevrenin korunmasını ve restorasyonunu kapitalizm sonrasının “güzel günlerine” gönderen siyasal akımlardan ayrılıyoruz;
  • Sömürülenlerin ve ezilenlerin özörgütlenmesine dayanan demokratik doğrudan eylemi esas alan bir stratejinin gerekliliği. Bu strateji enternasyonalist bir perspektife sahip olmalı ve toplumsal hareketlerin özerkliği ile kadınların ve genel olarak ezilen tabakaların özörgütlenme hakkına saygı duymalıdır;
  •  Kapitalist toplumun altını oyan derin bir anlam ve değerler krizinin varlığı. Soyut değerin hakimiyeti ile kapitalist patriyarka ihtiyaçlar ile üretim, canlı emek ile ölü emek, gezegen ile sermaye arasındaki yer değişiminin temelinde yatar. Böylece sermaye, insanı varlığını bilinçli ve kolektif biçimde üreten, düşünen toplumsal hayvan doğasından yabancılaştırır;
  • “Reel sosyalist” ülkelerin felaket ekolojik bilançosu. Çernobil faciası, Aral denizinin kuruması ve Çin’de serçeleri yok etmeye dönük Maocu kampanya bu bilançoya birer örnek. Dolayısıyla ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, insancıl, enternasyonalist, feminist ve özyönetimci. Hem bir mücadele stratejisi, hem bir talepler manzumesi, hem de bir toplum tasavvuru.

2. Bizim ekososyalizmimizin insana yaraşır bir medeniyeti hedefleyen güçlü bir etik boyutu var.

Doğayı “insanlığın organik olmayan bedeni” olarak gören Marx’ın bıraktığı izleri takip ediyoruz. Bizim de bir parçasını oluşturduğumuz doğanın yıkımı, bizim ve çocuklarımızın yıkımıdır aynı zamanda. Dolayısıyla “ekolojik kriz” fazlasıyla yetersiz bir ifadedir. Karşı karşıya bulunduğumuz durum kâr mantığından kaynaklı olarak ekosistemlerin işleyişinin krize girmesinden çok daha fazlasıdır: insanlığın doğanın geri kalanıyla ilişkilerinin krizinin damgasını vurduğu, insan medeniyetinin sistemik krizidir.

Değer üretiminin yerine demokratik biçimde belirlenmiş kullanım değeri üretimini koymak bu krize son vermek için gerekli bir koşul. Fakat yeterli koşul değil. Tıpkı kadınların ezilmesi gibi ekolojik yıkımlar da kapitalizmden önce, başka biçimlerde ve küreselden ziyade yerel düzeyde var oldu. Ayrıca, belirttiğimiz gibi bürokratik “reel sosyalizm” çevre açısından kapitalist üretimcilik kadar yıkıcı olmuştur.

Bu iki gerçeklik kapitalizmin alaşağı edilmesinden sonra uzun süre sürdürülmesi gereken bir kültürel devrim sürecinin zorunluluğun altını çiziyor. Buyurgan ve faydacı yaklaşımlardan kopup çevreyle ihtimama, temkine ve saygıya dayalı bir ilişki biçimi icat edilmelidir.

3. SSCB’nin, Çin’in ve Doğu Bloku ülkelerinin ekolojik açıdan yıkıcı bilançosu her şeyden önce devrimin bürokratik Stalinist yozlaşmasından kaynaklanıyor.

Bu süreç hem dünya devriminden vazgeçmeyi hem de Sovyet iktidarının ilk yıllarında gelişen en ileri ekolojik kavrayışların ve deneyimlerin terk edilmesini içerdi. Ne var ki Stalinizm her şeyi açıklamıyor: 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında işçi hareketinin ve onun devrimci kanadının doğaya ilişkin yaklaşımı büyük oranda onu üzerinde hakimiyet kurulacak, insan iradesine uygun biçimde sınırsızca şekil verilecek bir madde olarak algılamaya dayalıydı. Bu bakış Stalinizme soldan muhalefet edenlerde de mevcuttu ve hâkim görüşü teşkil ediyordu.

4. Kadınların özgürleşmesi özerk bir hareketi ve bu hareket bünyesinde sosyalist bir eğilimin inşasını gerektiriyor. Aynı şekilde ekolojik yıkımın durdurulması sol içinde, tabiri caizse doğanın geri kalanı adına antikapitalist, enternasyonalist ve antibürokratik bir perspektifle müdahale edecek bir ekososyalist akımın inşasını gerektiriyor.

Böylesi bir akımın Homo Sapiens’in doğası itibariyle yıkıcı ve duyarsız olduğu gerekçesiyle çölde vaaz vermeye mahkûm olduğu fikrini reddediyoruz. İnsanlık çok sayıda ekolojik yıkıma sebep oldu ancak unuttuklarımızı yeniden öğrenmek, çevreye ihtimam göstermek, yıkılmış olanı mümkün olduğu ölçüde yeniden inşa etmek, genel olarak canlıyla yeni bir ilişki biçimi icat etmek için insan zekasının ve duyarlılığının yetersiz olduğunu düşünmek için hiçbir neden yok.

5. Ekososyalizmimiz radikal biçimde antikapitalist, dolayısıyla Marksisttir.

Marx’ta yalnıza sermaye mantığının vazgeçilmez bir eleştirisini değil ama aynı zamanda ekososyalist düşüncemizi besleyen, çoğu kez bilinmeyen fakat değerli fikirler de buluyoruz:

  • Doğa ve emek her türden zenginliğin yegâne iki kaynağıdır, doğa kullanım değerinin temel kaynağını oluşturur;
  • Tek rasyonel tarım bağımsız köylülere veya toprağın ortak mülkiyetine (ki bunu kolhozların devlet mülkiyetinden ayırmak lazım!) dayalı olandır. Tek rasyonel ormancılık “kısa vadeli” kâr yarışına tabi olmayandır;
  • Rant yarışı (aşırı-kâr) mineral ve organik doğal kaynakların yağmasını mütemadiyen kamçılıyor – bilhassa da giderek yoğunlaşan, toprağı tüketen, monokültüre dayalı ve et üretimini öne çıkaran bir tarım sanayiini teşvik ediyor;
  • Kapitalizm mülksüzleştirmeye dayalıdır. Büyüme olmadan, dolayısıyla ikili bir hareketle sürekli genişleyen bir yeniden üretim olmadan kapitalizm olmaz. Bu ikili hareket bir yandan ücret karşılığı emek gücüne el konulması/sömürülmesi, öte yandan doğal kaynakların yağması/temellükü;
  • Sermaye bir “şey” değil, bir toplumsal ilişkidir: artık-değer üretimine yönelik, doğal kaynak girdileri gerektiren, emek sömürüsüne dayalı bir toplumsal ilişkidir. “Sermayenin tek sınırı, sermayenin bizzat kendisidir” der Marx: ilk bakışta gizemli gelebilecek bu cümle aslında gayet basit biçimde sermayenin sömürülecek emek gücü ve doğal kaynak bulabildiği sürece yıkımına devam edeceği anlamına geliyor. Sermaye ancak bu sınırları aştığı takdirde kendiliğinden bozulur. Yoksa başka hiçbir içsel mekanizma onun sürdürülebilirlik sınırlarını göz önünde bulundurmasını sağlamaz;
  • Dolayısıyla artık-değer üretimi zorunlu olarak insanlık ile doğanın geri kalanı arasındaki madde mübadelesindeki dengelerin bozulmasını gerektirir (“metabolic rift”). Kapitalist birikim hem toprağı hem emekçiyi tüketiyor. Kaynakların yağmasına son vermek (toplumla doğa arasında “madde mübadelesinin rasyonel yönetimi”ni tesis etmek) emek gücünün sömürüsünün ilgasını ve çalışma zamanının kısaltılmasını gerektiriyor.

6. Bununla birlikte Marx ve Engels’in çalışmalarında gerilimler mevcut.

Öncelikle, bu çalışmalar bir ölçüde ilerlemeye dayalı yanılsamaların ve “üretici güçlerin sınırsız gelişimi” perspektifinin damgasını taşır. İkinci olarak, onların fikriyatı patriyarka üzerine (eko)feminist analizlerin eleğinden geçmelidir.

Marx için, gördüğümüz gibi, “sermaye her türden zenginliğin iki yegâne kaynağını tüketmektedir, toprağı ve emekçiyi”. Bu alıntıda “emekçi” kadın emekçiyi de içerir. Oysa emek toplumsal cinsiyetlidir. Kadınlar aile çerçevesinde yeniden üretim emeğinin büyük bir kısmını ücretsiz olarak üstlenirler ve bu emek kapitalist toplumda “görünmez” kılınır. Marx aynı zamanda “toprağın özel temellükü günün birinde, bir insanın başka bir insan tarafından temellükü kadar barbarca görülecektir”. Oysa kapitalizm kendisinden önce var olan patriyarkayı kendisine dahil etti, ki bu da bir insanın başka bir insan tarafındın temellükünün bir biçimini teşkil eder. Engels bu konuya vurgu yapmıştı: “Ailede erkek burjuvadır, kadın proletarya”.

Dolayısıyla bizim ekososyalizmimiz yeniden üretim emeğini de açıkça dahil etmek üzere Marx’ın bu cümlesini geliştirir. Ücretli emeğin ve kaynakların sömürüsünü derinleştiren kapitalist mantık aynı zamanda kadınların patriyarka tarafından ezilmesini de derinleştirmeye yönelir. Kadınların bedenine el konulması, ücretsiz olarak gerçekleştirdikleri ev içi emek ve üretim alanında uğradıkları ayrımcılık kapitalizm tarafından zenginliklerin temellükünün özgül bir biçimini teşkil ediyor. Kapitalist üretim biçiminin eleştirisinin bütünlüklü olabilmesi için bu sömürü türünün de ele alınması, görünür kılınması lazım.

7. Bizim ekososyalist anlayışımız tüm bu boyutları içermeye gayret ediyor.

Kadınların ezilmesi ücretli emeğin sömürüsüne ve doğal kaynakların yağmalanmasına, bağımsız köylülerin iflasına ve yerli toplulukların yıkımına eklemleniyor. Kadınların mücadelesi sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü patriyarkal tahakküm kapitalizmin dayanaklarından biri.

Çevre mücadeleleri sınıf mücadelesinin bütünlüklü bir parçasını teşkil ediyor -onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü sermayenin doğal kaynakların tüketimine dönük doymak bilmez iştahı, bir yandan bu kaynakları değere dönüştüren, öte yandan da ev içinde emek gücünü yeniden üreten canlı emeğe bağımlılığıyla birlikte var olur.

Köylülerin ve yerli halkların mücadeleleri sınıf mücadelesinin bir parçasını teşkil ediyor – onunla sınırlı kalmamakla birlikte- çünkü kapitalist açgözlülük tüm kaynaklara el koymayı ve tüm ilişkilerin metalaşmasını, dolayısıyla da genelleşmiş proleterleşmeyi içeriyor.

Dolayısıyla ekososyalizmimiz yalnızca toplumsal olan ile çevresel olanın üretimcilik karşıtı ittifakı yani işçilerin-köylülerin-yerli halkların toplumsal ittifakı değil: aynı zamanda toplumsal ve çevresel olanda feminizmin de göz önünde bulundurulmasını içeriyor yani sosyalist bir ekofeminizmi. Bu yaklaşım mücadelelerin ortaklaştırılmasına dönük ekososyalist stratejimizin dayanağıdır.

John Bellamy Foster Marx’ın bir ekolojisinin olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki kitabı takdire şayan ve Marksizme içkin o sözde üretimcilik konusunda gerekli düzeltmeleri yapıyor. Ne var ki biz methiye düzmeyi reddediyoruz. Bizler için “Marx’ın ekolojisi” tamamlanmamış bir şantiyedir. Ekososyalizmimiz bunun inşasını sürdürmeyi, sınırlarını ve kimi zaman da çelişkilerini aşmayı hedefliyor. “Toprak Ana’nın hakları”, hayvan ıstırabı gibi yeni meseleleri kavrayabilmek için at gözlüğü takmayan bu anlayış vazgeçilmezdir. 

8. Kadınların bedeninin temellükü ve insanın emek gücünün bir doğal kaynak olarak sömürüsüne dayalı bir üretim biçiminin halkın çoğunluğunda doğal kaynaklara ve genel olarak doğaya saygılı bir toplumsal bilinç oluşmasını sağlayabileceğine inanmak tümüyle bir yanılsamadır.

Genelleşmiş meta üretimi yani genelleşmiş “şeyleşme” sisteminde doğaya ilişkin hâkim ideoloji mecburi olarak doğayı bedava kaynak haznesi olarak gören piyasa ideolojisidir. Ekolojik mücadeleler mevcut düzeni değiştirecek toplumsal güçlere dönüşmek için ekonomik ve feminist mücadeleler ile irtibatlanmalı ve onlarla yüzleşmelidir. Dolayısıyla emek, üretim, yeniden üretim ve gelişme meseleleri bizim ekososyalist anlayışımızın merkezinde bulunur.

Homo Sapiens’in doğası kendi varlığını, insanlık ile doğa arasındaki kaçınılmaz ilişki olan emek vasıtasıyla toplumsal olarak üretmeye dayalıdır. Ancak insan doğası somut olarak yalnızca tarihsel biçimleriyle birlikte vardır. Ekolojik krize verilecek yanıt “çalışmadan çıkmak”, “gelişmeden çıkmak”, “tüketimden çıkmak”, “büyümeden çıkmak” vs. gibi tarih-dışı soyutlamalara dayanamaz. Yanıt, değer üreticisi soyut emekten çıkmaya, yani kârı büyütmeye odaklı kapitalist gelişme biçiminden ve bundan ileri gelen dağıtım/tüketim/yeniden üretim biçiminden çıkmaya dayanmalıdır.

9. “Doğa”nın sanki bir hastalık söz konusuymuşçasına insanlıktan mustarip olduğu fikrini reddediyoruz.

İnsanlık dönüştürdüğü doğanın bir parçası. Başka canlı türleri de doğayı derinlemesine değiştirdi. Ancak Homo Sapiens’in gerçekleştirdiği dönüşüm farklı: “Doğal” olmak şöyle dursun, tarihsel olarak toplumsal üretim ilişkileri tarafından belirlenmiştir. Dolayısıyla insanlığa özgü bir “taşıma kapasitesi” söz konusu değil. Emeğin üretkenliği ölçüsünde insan “taşıma kapasitesi” değişmiştir, örneğin orman yakarak arazi açmaya dayalı ilkel tarım koşullarında Km2 başına 8 insanken ilk yerleşik yaşama geçildiği dönemin tarım koşullarında Km2 başına 25 insana, Antik Mısır’ın sulamaya dayalı tarımında ise Km2 başına 100 insan ulaşır…

Öte yandan tarihte emeğin üretkenliğindeki ilerlemenin ekolojik açıdan olumlu sonuçlar doğurduğu örnekler de vardır (mesela Batı Avrupa’da baklagillerin “yeşil gübre” işlevi görmesinin keşfi ormansızlaşmayı frenlemiştir). Bugün yenilenebilir enerji teknolojileri üretkenlikte önemli bir ilerleme teşkil eder ve iklim değişikliğinin gezegenimizi bir “hamam gezegenine” [hothouse planet/planete étuve] dönüştürmesini engellemek için acilen ve genelleşmiş bir biçimde kullanıma sokulmaları gerekir. Oysa üretimci ve “büyümeci” kapitalist çerçeve içinde bu teknolojiler fosil enerjilerin yerini almak yerine onlara ekleniyor ve kârın hizmetinde kullanıma sokuluyor. Bu nedenle de çevrenin yıkımını durduramıyorlar.

Böylece meselenin genel olarak ilerleme değil de Michael Löwy’nin kapitalist üretim biçiminin “yıkıcı ilerlemesi” dediği şey olduğunu görüyoruz. Bu “ilerleme”, gözümüzün önünde, artan bir hızla dönüşen ve yoksullaşan bir doğa üretiyor. Binlerce canlı formunu yok ediyor, yüz milyonlarca yoksulun yaşamını tehdit ediyor, insanlığın tümüyle barbarlığa düşmesinin riskini barındırıyor ve muhtemeldir ki, nihayetinde insan türünün bütününü tehdit edecek noktaya gelebilecektir.

10. “Gerçek bakir doğa” hiçbir yerde mevcut değildir.

“Gerçek doğanın Homo Sapiens’in olmadığı doğa” olduğunu düşünenlerin bu sistemik krize hiçbir yanıtları yok. Tek mantıklı alternatifleri insanların ortadan kalkmasını savunmak olurdu (bu durumda kendileri bize örnek olabilirler!). Bu mizantropik anlayışlara karşı yerli halkların kozmogonisi (Toprak Ana) bir ilham kaynağı oluşturabilir. Fakat şu konuda yanılmayalım: Bu kozmogoni, doğaları gereği müşterek olan BAZI varlıkları savunmayı içermez. Çünkü bu müşterek varlıklar kavramı aynı zamanda başka varlıkların da, doğaları gereği müşterek olmadığı anlamına gelir. Bizler içinse tam tersine söz konusu olan, müştereğin toplumsal olarak inşa edileceği bir sürecin meşruiyetini savunmaktır.

Müşterek olarak tayin etmek istediklerimizin demokratik tanımlanışı sözümona doğa tarafından belirlenmiş herhangi bir sınırlamaya, a priori, tabi değildir. Sınıfsız ekokomünist bir toplum çeşitli yönlerden “ilkel” denilen toplumlara benzeyecektir. Müşterek anlayışı tesis edecektir. Öte yandan üretici güçlerin gelişim seviyesi açısından bir hayli de farklı olacaktır. Bu toplum insan-doğa arasındaki ilişkilere dair, muhtemelen yerli halklarınkine benzeyecek ama farklılıklar da içerecek bir kavrayış oluşturacaktır. Buna göre tedbir, saygı ve sorumluluk gibi etik nosyonların yanı sıra dünyanın güzelliği karşısında duyulan hayranlık, giderek hem daha keskin hem de eksiklikleri açıkça ifade eden bir bilimsel yaklaşım tarafından daimî olarak beslenecektir. Çünkü bilimler ilerledikçe neleri açıklamadıkları konusunda daha da bilinçleniyorlar.

28 Ekim 2018, Mauritius Adası

Center for Alternative Researches and Studies (CARES)’in ekoloji okulunda yapılmış sunum.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.pressegauche.org/Dix-balises-pour-un-ecosocialisme-feministe-et-revolutionnaire

Gayrı Maddi Nesnelerin Üretimi Üzerine – Michael Löwy

Gayrı maddi nesneler hayal gücümün, düşüncemin, rüyalarımın ürettiği nesnelerdir. Onları bizzat arzularım, en geniş özgürlük içinde yaratır. Yıldız horozundan deniz eşeğine bin bir türlü biçim alabilirler. İcat, yoğunlaştırma, saptırma, metamorfoz, hipomorfoz ve gizleme, bu hayalî gerçeklik [imaginalité] parçalarını yaratmak için kullandığım sayısız tekniklerden bazıları.               

Rüya gayri maddi maddelerin üretiminde en etkin atölyelerden biridir. Rüyamda gördüğüm nesneler kendilerine özgü bir dokuya sahiptir. İpekten daha ipeksi, bulutlardan daha bulutumsu, gölgeden daha gölgemsidirler. Onları ellerimde tutarım ama yine de kavranılamazdırlar. Avuçlarım arasındayken bile kaçarlar ellerimden. Çoğu zaman, tam uykuya dalmak üzereyken, merdivenden inerken kaçırdığım basamağın maddesinden üretilmiştir bu nesneler.

Ernst Bloch şiirsel fırtınanın, zavallı, sefil ampirik fırtınadan çok daha ilginç, zengin ve güçlü olduğunu söylerdi. Aynı şey rüyalar için de geçerli değil mi?

Her halükârda uyanıkken zorlukla üretebileceğim veya hayal edebileceğim nesneleri rüyalarımda elimde olmadan üretiyorum, icat ediyorum, yaratıyorum. Freud’ün açıklamaları ilginçtir fakat rüyada görülen şeyin gücünü –veya tuhaflığını– ortadan kaldırmazlar. Düşsel ironi analiz içinde eritilemez.

Rüyalarımda beliren nesneler çoğunlukla ironik bir karaktere sahiptir. Hayal edilen nesnenin tamamen istemdışı taşıdığı mizaha bir örnek vermek için, bana yeni bir içeceği keşfettiren, kısa zaman önce görmüş olduğum bir rüyayı aktarıyorum. Bu içeceğin adı “ateist çay”dır [thé athée].

Önümde garip bir nesne görüp onu ellerime alıyorum: Bu, ambalajını açtığımızda içinde hem bir çay poşeti hem de bir prezervatif bulduğumuz küçük bir paket.

Prezervatife daha yakından bakıyorum: O da… bir çay poşetine benziyor, fakat piyasada bulduğumuz gibi yassı değil, silindir veya top şeklinde. Bu garip poşet/prezervatif üzerinde çok küçük harflerle şu sözler yazılı: “Bu korunma yöntemini kullanarak Papa’ya karşı mücadele ediyorsunuz”. Ve yazının altında tanınmış solcu simaların imzalarının yer aldığı uzun bir liste bulunuyor.

Çeviren: Uraz AYDIN

Bu yazı, M. Löwy’nin de üyesi olduğu Paris Gerçeküstücü Grubunun dergisi S.U.R.R.’un [Gerçeküstücülük, Ütopya, Hayal, İsyan] ikincisi sayısında yayımlanmıştır (Yaz 1997).

İllüstrasyon: Jan Svankmajer

Ekim Devriminin Tarihsel Anlamı ve Kapsamı – Ernest Mandel

Ekim 1917 ayaklanmasını başaran Petrograd işçileri ve denizcileri; II. Sovyetler Kongresi’nde iktidarı ele geçirme kararını veren ve çoğunluğu oluşturan delegeler; Lenin ve Troçki’nin önderliği altında muzaffer sosyalist devrimi tasarlayan ve gerçekleştiren Bolşevik parti militanları ve yöneticileri insanlık tarihinde yeni bir dönemi açtı: Kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi. Bu dönemi tüm insanlık adına açtılar çünkü yarım yüzyıl önce Rusya’da başlayan toplumu dönüştürme çabasını tüm dünya düzeyinde tamamına erdimek gerekmektedir.
 
Daha o zamanda Rosa Luxemburg’un ifade ettiği gibi bu girişimin temel tarihsel meziyeti burada yatmaktadır: belirleyici anda, şimdiye dek sosyalizme sahip çıkan partilerin tereddüt ettiği noktada (Komün’ün ilanı sırasında Parisli sosyalist gruplar haricinde) bir tek onlar hamle etmeye cüret etti. Kapitalizmin alaşağı edilmesi meselesini kuramsal spekülasyonlar alanından çıkarıp tarihsel gerçekliğinkine sokan onların bu gözüpekliğidir.
 
Bu amaçla Rus proletaryası, bünyesinde sağlam bir çoğunluğu elde etmiş Bolşevik partisinin yönetimi altında ve köylülüğün kayda değer bir kısmının desteğiyle marksist teorinin önemli bir meselesini pratiğe geçirebilmiştir: eski burjuva devleti aygıtının parçalanması, onun yerine genel oyla seçilmiş ve hem yasama hem yürütme işlevlerini yerine getiren işçi, asker ve köylü konseylerine dayalı yeni tipte bir devletin konulması.
 
Tarih, marksist teorinin ve Bolşevik pratiğin bu konuda haklı olduğunu tümüyle doğrulamıştır. Ekim 1917’den beri kapitalizmin başarılı biçimde yıkıldığı her yerde bu ancak baskıcı devlet aygıtının ve hepsinden önce burjuva ordusu ile polisinin ve egemen sınıflardan gelen yahut onlara bağlı yüksek bürokrasinin parçalanmasıyla mümkün olmuştur. Sosyalist olduğunu söyleyen partilerin bu belirleyici sıçramayı yapmayı reddettiği her yerde kapitalizm muhafaza edilmiş ve büyük zayıflık hatta görünür çöküş anlarının üstesinden gelerek tekrar konsolide olmuş ve saldırıya geçebilmiştir.
 
Alman kapitalizmi, üstüste gelen halk ayaklanmaları ve iki muzaffer genel greve rağmen 1918-1923 arası, savaş sonrasının fırtınasını kat edebildiyse eğer, bu Alman sosyal-demokrasisinin 1918-1919’da Reichswehr’i ve burjuva devletini kasten kurtarmış ve muhafaza etmiş olmasındandır.
 
Leon Blum gibi ılımlı bir gözlemci dahi 1933’da bunu açıkça kabul etmiştir: Hitler’in iktidara gelişi, Kasım 1918’de proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirmeyi reddetmiş olmasından dolayı tarihin sosyal-demokrasiye kestiği cezadır. Fransız kapitalizmi 1944-1947 savaş sonrası krizinden sağ çıkabildiyse bu Fransız Komünist Partisi’nin ve İşçi Enternasyonali Fransız Seksiyonu’nun (SFİO/sosyal-demokrat parti) aynı hatayı tekrarlamasından dolayıdır. De Gaulle’cü kişisel iktidar ve büyük sermayenin güçlenişi –FKP genel sekreteri- Maurice Thorez’in 1944 sonundaki politikasının ürünüdür: tek ordu, tek polis, tek devlet (De Gaulle’ünki).

Uzun Bir Devrimler Silsilesinin Başlangıcı

 
O zamandan beri Ekim 1917’nin örneği birçok ülkede takip edilmiştir. Muzaffer sosyalist devrimler Sermaye’nin hükümranlığına 1945’te Yugoslavya’da, 1949’da Çin’de, 1954’te Kuzey Vietnam’da, 1959’da Küba’da son vermiştir. Bu zaferlerin göreli olarak azgelişmiş ülkelerde meydana gelmesi bir tesadüf değildir.
 
Dünya emperyalizminin öncelikle en zayıf kesimlerinde yıkılması mantıklıdır. Emperyalist ülkelerde kör bir şovenizm şeklini alarak devrime karşı seferber edilen milliyetçi duygu, yabancı sermayenin ulusu tahakküm altında tuttuğu ve yerel egemen sınıfların bu duygunun güçlenişini sağlamaktan aciz kaldığı yerlerde devrimci bir güç halini alır.
 
Ekim devrimi yeni bir üretim biçimi sayesinde, göreli azgelişmiş bir ülkenin çeyrek yüzyıl içerisinde büyük bir sınai güç haline gelebileceğini pratikte göstermiştir. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğü bundan böyle ekonominin büyüme oranı, çelik ve çimento tonu, 10 bin kişi başına hekim ve hastane yatağı gibi verilerle ifade edilmektedir.
 
Sovyet örneği, 1917’de Rus halkının karşılaştığı sorunlara benzer meselelerle karşı karşıya bulunan tüm halkları derinden etkilemek durumundaydı. Çin devriminin zaferi ve sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki halkların evrensel özgürleşme hareketi, tarihsel açıdan ve güncel biçimi altında sosyalist Ekim devriminin ürünüdür. Şüphesiz bu hareket Rus devriminin zaferi olmaksızın da meydana gelecekti, fakat Ekim bunu onlarca yıl hatta bir yarım yüzyıl kadar hızlandırmıştır.
 
Bolşevikler Rusya’da iktidarı öncelikle ülkelerinin ekonomik gelişimini veya üçüncü dünya halklarının özgürleşimini hızlandırmak için almadılar. Marksizmin geleneksel kaynaklarıyla bolca beslenmiş örnek birer enternasyonalist olarak kendi devrimlerini dünya sosyalist devrimine, özellikle de orta ve batı Avrupa devrimine basit bir girizgâh olarak tasarlıyorlardı. Ve Lenin’in çeşitli kereler yazdığı gibi, Alman, İtalyan, Fransız ve İngiliz işçilerinin kendi devrimlerini, göreli olarak daha düşük sayıda olan ve teknik ve kültürel kalifikasyon bakımından daha az gelişmiş olan Rus proletaryasından çok daha etkin biçimde yapacağına ve sosyalist toplumlarının inşasına çok daha yetkin biçimde başlayacaklarına kesinlikle iknaydılar.
 
Bu umut söndü. Nesnel açıdan ütopik olmasından kaynaklı değildi bu: çeşitli kereler Batı ve Orta Avrupa’da devrimci durumlar meydana geldi ve bunlar vesilesiyle hem toplumsal ve siyasal krizin derinliği hem de emekçi kitlelerin cüretkâr atılımı iktidarın emekçiler tarafından fethini mümkün kılıyordu: 1918-1919’da, 1920’de, 1923’de Almanya’da; 1920’de, 1945-46’da, 1948’de İtalya’da; 1936’da, 1944-46’da Fransa’da; 1936’da İspanya’da, 1945’te Britanya’da… ve atladıklarımız var.
 
Fakat tüm bu anlarda eksik olan, Ekim zaferini mümkün kılmış olan Bolşevikler gibi bir önderlik: tarihsel fırsatların kaçmasına izin vermemek için yeterince berrak görüşlü, yeterince kararlı ve kitleler içinde yeterince etkisi olan bir önderlik. Sosyal-demokrasinin kapitalizmin yıkılması yoluna başkoymayı reddetmesi, genç komünist partilerin olgunluk eksikliği ve Sovyet diplomasisinin her daim dalgalı ve geçici ihtiyaçlarına artan oranda tabii oluşları bu zafer fırsatlarını kaçırılmış fırsatlara dönüştürdü.

Stalinizmin Nedenleri ve Sonuçları

 
İlk muzaffer sosyalist devrim böylece kendini göreli azgelişmiş bir ülkede yalıtılmış buldu. Bir yandan SSCB’nin ekonomik ve sosyal politikası her ne olursa olsun yaşam seviyesi, doğal olarak, Batılı emekçilerinkinin altındaydı. Bu hem daha düşük bir başlangıç noktasından yola çıkmalarından, hem de mevcut kaynakların önemli bir kısmını ekonomik ve kültürel gelişimin ihtiyaçlarına, sanayileşmenin ihtiyaçlarına ayırmaya dönük gereklilikten kaynaklanıyordu. Bunun Batı’daki emekçilerin tutumu üzerinde olumsuz bir etkisinin olmaması düşünülemezdi – özellikle de Stalin Batı’dakinden daha az gelişmiş ve sosyalizmin inşasını tamamlamış olmaktan uzak olan bir ekonomiyi “sosyalist” hatta “komünizm yolunda” diye adlandırma hatasına düştüğünde. Öte yandan bu zor maddi koşullar altında Sovyet işçileri her geçen gün iktidarı doğrudan yürütme kanallarından uzaklaşıyorlardı –ki Marx ve Lenin temel eserlerinde bu konunun önemini vurgulamışlardı. İktidara giderek ayrıcalıklı bir bürokrasi tarafından el konuluyordu.
 
Daha 1921’de Lenin Sovyet devletini bürokratik olarak deformasyona uğramış işçi devleti olarak nitelendirir. Bu bürokratik deformasyon, Stalin döneminde gerçek bir yozlaşmaya dönüşür. Çeşitli görüşlerin, eğilimlerin, partilerin çatışmasını ve ekonominin bizzat işçiler tarafından yönetilmesini içermesi gereken sovyet demokrasisi giderek boğulur. Sol muhalefetin yenilgisinin ardından Bolşevik partinin bünyesinde bile demokrasi ortadan kaldırılır. Emekçilerin siyasal hakları had safhada kısıtlanır.
 
Hükümet ardı ardına değerlendirmelerinde ve kararlarında hata yapar. Bunlar Sovyet halkına, kolaylıkla kaçınılabilecek devasa bedellere mal olur. Ekim devriminin başlıca yöneticileri – onun dolaysız örgütleyicisi olan Troçki başta olmak üzere- ve Leninist merkez komitenin çoğunluğu Stalin tarafından katledilir. Birkaç gün önce Sovyet basını Stalin terörünün resmi bilançosunu çıkarttı: 1934 ve 1938 yılları arasında öldürülen Bolşevik parti mensubu sayısı 700 bini geçiyor…
 
Bu geriletici dönüşüm Batılı işçileri elbette ki soğutur. Sosyalizmi Stalinist terörle –haksız biçimde- özdeşleştirirler. Fransız devriminin eserini diktatörlüğe ve Napolyon savaşlarına yol açtığı için reddetmek ne kadar yanlışsa Stalin diktatörlüğüne yol açması nedeniyle Ekim devrimini mahkum etmek de bir o kadar yanlıştır. Bununla birlikte her iki durumda da yabancı tepki ve saldırı bu büyük devrimlerin aldığı trajik yönelimde büyük bir sorumluluk taşımaktadır. Her iki örnekte de devrimin eseri, zorbalığın en beter aşırılıklarının üstesinden gelindikten uzun zaman sonra da varolmaya ve meyvelerini vermeye devam etmektedir.
 
Sovyetler Birliği’nin sosyalist demokrasi yolunda tekrar diriltilişi şimdiden başladı. Yeni ekonomik ve uluslararası koşullar da bu yönelimin lehine işliyor. Bürokratik yöneticiler iktidarlarını ve ayrıcalıklarını muhafaza edebilmek için bu süreci yönlendirmeye çalışıyor fakat işçiler er ya da geç tekrar iktidarın doğrudan yürütmesini ellerine alacaktır.
 
Çözmeleri gereken sorunlar çok sayıda ve karmaşık olacaktır. Fakat bizim gerçekleştirmemiz gerekenin esas kısmı orada çözülmüştür: büyük üretim araçlarının kolektif mülkiyeti. Ekim devriminin temel kazanımı hala mevcut, en karanlık yılların üstesinden geldi ve İkinci Dünya Savaşı’nda SSCB’nin zaferi sonrasında da ülkenin şaşırtıcı bir gelişimini sağladı.
 
Sovyet halkının bu kazanımı tüm insanlığın kazanımıdır. Bu nedenle Ekim devriminin ellinci yıldönümü tüm insanlık için bir bayram günüdür.

Rusyalı Antifaşistler 6-18 Yıl Hapis Cezası Aldı

Rusyalı yedi antifaşistin terörist eylemlerle suçlandığı dava geçtiğimiz günlerde Rusya’nın batısında, Penza’da sona erdi.

Dmitry Pchelintsev 18 yıl, Ilya Shakursky 16 yıl, Arman Sagynbaev 6 yıl, Andrei Chernov 14 yıl, Vasily Kuksov 9 yıl, Mikhail Kulkov 10 yıl ve Maxim Ivankin 13 yıl hapis cezası aldı.

Şebeke davası 2017 yılı Ekim ayında, Rusya Federal Güvenlik Servisi (RFGS) Penza’da altı kişiyi tutuklayıp “Şebeke” adlı terör örgütüne katılmakla suçladığında başlamıştı. Penza’da yaşayan iki kişi daha ortadan kaybolmuş ve RFGS tarafından arananlar listesine eklenmişti. Daha sonra Ocak 2018’de Moskova’da gözaltına alındılar, böylece aynı davadan iki kişi daha tutuklandı ve aynı yıl Nisan ayında bir kişi hakkında daha yasal işlem başlatıldı.

Savcılığa göre bu “anarşist komünist topluluk” 2015 yılının Mayıs ayında kuruldu. İddiaya göre grubun kurulmasının ardından davalılar “kendi içlerinde görevler üstlendiler ve Rusya’da rejimi devirmek için çatışma grupları kurarak ve kendi anarşist ideolojilerini paylaşan kişileri aralarına katarak çeşitli suç işleme yolları buldular.” Ayrıca Mart 2018 Rusya başkanlık seçimleri ve aynı yıl Temmuz ayında Rusya’da gerçekleşen Dünya Kupası futbol maçları sırasında “ülkenin siyasi iklimini istikrarsızlaştırmak için” bombalama girişimi planlamakla da suçlandılar.

Dava süresince davalılar suçlamaları reddetti ve gözaltında bulundukları süre içinde elektrikle işkence ve dayak da dahil olmak üzere kötü muamele gördüklerini dile getirdiler.

Bugünkü mahkeme kararı adliye dışından gelen protestolar arasında verildi. Karar açıklandıktan sonra mahkemeyi izleyenler “Utanın!” ve “Özgürlük!” sloganları attılar. Mahkeme yedi anarşiste temyiz hakkı tanıdı.

İşkence gören ve tutuklanan Rusyalı antifaşistleri ve anarşistleri desteklemek için neler yapabilirsiniz?

  • Anarşist Kara Haç’a PayPal yoluyla bağışta bulunabilirsiniz. (abc-msk@riseup.net). Bağışınızı “Rupression” açıklamasını eklediğinizden emin olun.
  • Şebeke Davası, yani Penza-Petersburg “terör” davası ile ilgili bilgiyi yaygınlaştırabilirsiniz. Dava ile ilgili ayrıntılı bilgiyi ve derinlemesine bilgi veren makaleleri İngilizceye çevrilmiş olarak bu linkte bulabilirsiniz: https://rupression.com/en/
  • Penza ve Petersburg’da işkenceye maruz kalan antifaşistlerin sözlerini yaygınlaştırmak ve bağış toplamak için bulunduğunuz yerde dayanışma eylemleri örgütleyebilirsiniz.
  • Eğer dayanışma ürünleri tasarlamak, üretmek ve satmak için zamanınız ve araçlarınız varsa lütfen rupression@protonmail.com adresine yazın.
  • Basılabilecek ve destek mesajlarıyla mahpuslara gönderilebilecek bir dayanışma kartpostalı tasarlabilirsiniz. Lütfen fikirlerinizi rupression@protonmail.com adresine yazın.
  • rupression@protonmail.com adresine mahpuslar ve sevdikleri için destek mesajları yazabilirsiniz.

İslam-Sol Tartışmaları Üzerine – Bedri Soylu

Bu yıl İhsan Eliaçık’ın çağrısıyla İslam ve Sol Çalıştay’ı ikinci kez yapıldı. Geçen yıl siyasi arzusu daha öne çıkan bir etkinlik yapılmıştı. Bu yıl ise meseleyi teorik olarak dert edinen insanların hatırı sayılır düzeyde katıldığı bir organizasyon tertiplendi. Muhtelif örgütlerden ve siyasi geleneklerden, bireysel ya da kurumu temsilen katılımlar ile bir dizi tematik oturumlar ile İslam ve Sol arasındaki irtibatlanmalar tartışıldı.

Bu tartışma yeni başlamadı ve biteceğe de benzemiyor ancak tartışmanın izlediği aksa baktığımızda bir dizi sorun olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda bu bağlamda eleştirilerimi yazmayı düşünüyorum. Geçen yıl sempozyum sonrasında yazdığım yazıda[1] ise eleştiriden daha çok benimsediğim yaklaşımı resmetmeye çalışmıştım. Şimdiki ise sempozyumda olan bitenlerden çok, daha genel bir eleştiri… Bu yazıyı bazı tematik bağlamlara ayırarak ilerletip sonuçlandırmayı düşünüyorum.

“İki Benzemez”

Bu tartışmaya dönük ortaya konulan yazılar ve söylemler, büyük oranda, sanki iki benzemezi konuşuyormuş gibi bir görüntü veriyor. Müslüman olmak ile sosyalist olmak ya da solcu olmak arasında ilişkiler kurulurken birbirine ikame ve farklı dünyalara ait iki yorumsamanın kapışmasından ve karşılaşmasından bahsediliyor gibi bir genel kanı var. Bu yaklaşım, büyük bir fırsatın da tepilmesine neden olmanın yanı sıra, tartışmanın sağlıklı ilerlememesine neden oluyor.

Düşünce tarihi arasında bir Berlin Duvarı yok. Hiç de olmadı. Misal, Daniel Defoe, Robinson Crusoe‘yu yazarken İbni Tufeyl’in Hay Bin Yakzan kitabından elbette haberdardı.[2] Başka bir formda ve kendi gündelik hayatının mesajlarını işleyerek bir başka eser ortaya çıkardı. Doğu anlatıları ile Batı anlatıları arasında buna benzer çokça irtibat, iltisak ve temas örneği verilebilir. Bu öncekiler ve sonrakiler durumu, buralarda sanıldığının aksine bir hiyerarşiyi ve üstünlüğü göstermez. Ülkemizdeki ve genel olarak dünyadaki Müslümancılık bu ilişkileri tespit ettikçe “Batılılar bizden öğrendi bu işleri” gibi bir kolaycılıkla bolca üstünlük arzularını izhar ediyorlar. Ancak İslam öncesi de var ve İslam toplumlarının kendilerinden öncekilerden tevarüs ettikleri düşünce mirasının göz ardı edilmesi mümkün değil. Haliyle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, üretildiği yer neresi, üreten kim olursa olsun, düşünce ve bilgi insanlığın ortak mirası olarak aktarımlarla bugüne kadar geldi.  “İlk biz bulduk” çocukluğuyla bir benzemezler dili ve aşılmaz duvarlar örerek karikatürleştirme kolaycılığı bize hiçbir olumlu katkı sağlamaz.

Olaylar basitçe şöyle gelişti, insanlık tarihi bir bilgi havuzudur aynı zamanda ve tarih boyunca sürekli bir üretim oldu, birileri bu bilgilerden ve tecrübelerden etkilenerek yenilerini, benzerlerini ürettiler. Bilgiyle ve hayatla komplekssiz bir ilişki kurmayı becerenler, tarihten tevarüs ettiklerini hayata dokunan anlamlı bir tutumla meczederek yeniden ürettiler. Müslümanlar da kendilerinden önce gelen bilgiyle kurdukları ilişki ve dünyaya söz söyleme kabiliyetleri nedeniyle etkili cümleler kurabilmişlerdi. Bugün Batı diye kodlanan düşünce dünyası için de aynısı pekâlâ söylenebilir. Haliyle bilgiler arasında köprüler bulmak ve kurmak, değer dünyaları arasındaki ilişkiyi benzemezlerin buluşması gibi bir noktadan, benzerlerin ve birbirine uzak kalmış akrabaların tekrardan buluşmasına dönüşecektir.

Türkiye dahil genel olarak dünyada, İslam-Sol birlikteliği üzerine kurulan cümleler bir hiyerarşi diliyle malul. Haliyle bir aparatlaştırmadan öteye gidemeyecek ittifak arayışlarından fazlası henüz vücut bulamadı. Aparatlaştırma derken kastım şu: Örgütler ve oluşumlar politik etki alanları artsın diye her ne kadar kendilerinden ayrı bir yerde görseler bile bazı durumlarda sessiz kalarak ya da tevillerle esnetmeye giderek esasında öteki gördükleri ile yakınlaştıklarını, pek uzak olmadıklarını göstermek isterler. Misal İslam’ı gerici bir olgu olarak gören bir sosyalist, organik bir bağdaştırma ve teori kurma gayretindense, amiyane tabirle, özünde gerici gördüğü bu mecranın olumlu bulduğu taraflarına oynar. Benzer şekilde Türkiye’de birçok İslamcının demokrasi, insan hakları, sendikal haklar gibi seküler olarak kodladıkları alana hasrettikleri kavramları ve mücadele pratiklerini samimiyetle benimsemeseler bile etki alanlarını güçlendirmek ve daha meşru görünmek için istismar ettiklerini biliyoruz.[3] Bu haliyle aparatlaştırma bir şeye gerçek anlamda inanmadan inanır gibi görünerek, değerleri istismar etmeyi imliyor.

Şimdilik şunu hatırda tutmak bizim için yeterli olur, sözün gücü bilgi ile kurduğu ilişki diri olan tarafa kayar, onlar her kimse ve kendilerini ne olarak tanımlıyorlarsa…

Kelime Fetişizmi

Kelimecilik da bu tartışmayı esas meselesinden koparan bir mahiyeti besliyor. Şöyle iki soruyla başlayayım: İlk Solcu kimdi? İlk Müslüman kimdi?

Sol kavramının gündemimize girmesi 1789 Fransız İhtilali iledir. Monarşi yıkıldıktan sonra kurulan parlamentoda işçilerden ve düşük gelirlilerden yana taraf olanlar solda oturmuş ve burjuva temsilcileri sağda oturmuştu. Sol’da olmanın ilk görüntüsü bir teorik tartışmanın değil tutum alışın ürünüydü. Müslümanlık için de benzeri söylenebilir, kendisinden önce gelen mesajları doğrulayan ve mirasçısı gören, Hanifliği ve İbrahim Peygamberle birlikte tüm peygamberleri sahiplenen ve yaşadıkları toplumda silm’e çağırdıklarından kendilerine Müslüman denilen bir grup kişiden bahsediyoruz. Müslümanlığın sahip olduğu kıymet de ilk taşıyıcılarının toplumla karşılaştıklarında aldıkları tutumla ilgiliydi.

Burada Sağ’dan da bahsetmek anlamlı olur. Arap toplumu sol taraftan geleni uğursuz ve sağ taraftan geleni uğurlu görürmüş. Topluma faydası olacak olanın sol taraftan gelmeyeceğine dair bu yaygın inanış, seslendiği toplumun geleneklerinden ve muhayyilesinden bağımsız bir anlatıya sahip olmayan Kuran’da da karşılık bulmuş. “Ahiret gününde kendisine kitabı sağ’dan verilenler”[4] ifadesindeki sağ’ı, pekâlâ “toplum yararını gözetenler” olarak tefsir edilebiliyoruz. Anlatılan şeyin mesele ettiklerinden çok kelimelere takılan sığlık rahatlıkla kelime fetişizmine boğulup kalabiliyor.  Sağ siyasetin uzun yıllar ayetlerdeki ifadeleri masaya sürerek Sol siyasete aldığı cephede kullanabilmesinde kelimecilik etkili olmuştu.

Sol’un bir siyaset etme biçiminden çıkarılarak bir kimliğe dönüşmesi ve bugün özellikle ezilen sınıflara seslenemez bir seçkincilikle okunmasıyla Müslümanlığın birtakım kalıplara hapsedilerek dondurulması arasında benzer bir durum söz konusu. Aynı şekilde toplumda yanlış giden birtakım eşitsizliklere tepki olarak ortaya çıkan tüm dinler ve öğretiler için de aynı kaderin yaşandığını söyleyebiliriz.

Sol olarak tanımlanan anlatı dünyasının elle tutulur bir yazılı mirası ve modern zamana seslenen birtakım somut vaatlerinin olması onu üstü tarihle kapanmış miraslardan daha avantajlı kılıyor. Kimliklere ve seçkinciliğe bağlanan, bağlanmaya çalışılan solculuk da ister istemez kendisine alan açabilecek birtakım “tavizler”e başvuruyor. Bir kısım Sol, kurtuluş teolojisi, dini anlatı dünyasının isyankâr yönlerine dönük arayışlar, matah olmayan ve birçok açıdan kabullenilemez refleksler sergilese bile toplumun bazı hastalıklarını (ataerki, kölecilik, ırkçılık ilh.) göz ardı etme gibi bazı tavizlerle gitmenin anlamlı bir yol olduğunu düşünürken, daha Ortodoks bir tutum sergileyen ve takındığı sözümona ilkecilik nedeniyle büyük oranda sinikleşen sol ise bu gibi gayretleri tahfifle izlemeyi tercih edebiliyor. Bütün bu tartışmalar, aparatlaştırmalar, gerekirse dini geleneğin absürtlüklerini yok saymalar yaşanırken sınıfla temas kurma sorunu eksik kalmaya devam ediyor. Çünkü bütün bu tartışmalar aynı zamanda birtakım kompleksleri de taşıyarak konuşmak anlamına geliyor. Böylelikle kendinize Müslüman da deseniz, Solcu da deseniz cümlelerinizi alt metnine işlemiş olan öfkeden bağımsız konuşmayı beceremiyorsunuz. Sonra meydan bir şekilde basitleştirme kabiliyetine sahip iki yüzlü demagoglara kalıyor. Burada kelimelerden çok tutumlara bakmak ve hatta tutum alışları da vaka bazlı yapmak gerekiyor. Mücadele pratikleri içinde eşini döven ya da bazı insanlara ırkçılık sergileyebilen bir işçinin sendikal hakları için mücadele etmesine destek olmakla, eşitsizliği besleyen diğer hallerini ayrı değerlendirmek ve tabi hiçbir şekilde de sigaya çekmeyip, sorun olarak görmeye devam etmek gerekiyor. Mücadele pratikleri ancak tutum alma hali öne çıktıkça bu gibi konular için iyileştirici olabilir. Kelime fetişizmi bu anlamda büyük bir engel olarak duruyor.

Özetle, Sol da Müslümanlık da en temelde bir tutumu dayatır, hakeza diğer tek tanrılı dinler dahil bütün büyük anlatılar bir tutum dayatmasıyla yola çıkarlar. Sonrasında takipçileri hayatla ilişki kuramadıkları müddetçe kendilerini haklı bir davaya ait gösteren söylemsel zeminden kopar ve yaslandıkları anlatıya zeval vermiş olurlar. Ezilenlerle beraber saf tutmak, ezilenleri bu dünyaya önder kılmak gibi çokça benzerlikler ve ortaklıklar, tutum kaybolunca buharlaşır. Aziz Francis’e öldükten sonra kendisinde olmayan her şeyi anlamı ve iştigali yükleyen Fransizkenler ile Muhammed öldükten sonra ona yapmadığı şeyleri yaptıran tarihsel yük aynı kontekste ilerlemiştir. Marx’ın ya da sosyalist geleneğe yazılan düşünürlerin söyledikleri içinse daha şanslıyız, söyledikleri ve düşünsel mirasın evrimini gayet açık ve ulaşılabilir bir şekilde okuyabiliyoruz. Üstelik Sol yazının modern zaman ve kapitalizm analizlerinin cariliği mahfuz.

Tartışmanın Parçalı ve Zor Karakteri

İslam-Sol tartışmalarının bir diğer sorunlu tarafı da meselenin hep bir yeni başlangıçmış gibi tartışılması…

Bu durum pekâlâ normal görülebilir zira çok fazla birbirinden kopuk duran görüntü var ve bunlar arasında derli toplu bir irtibatlanma sağlamak için esaslı bir kurguyla cümleye baştan başlamak yanlış değil. Tarihin muhtelif zamanlarında İslam-Sol hanesine yazılabilecek karşılaşmaları sıralamak bile bu açıdan nasıl bir kaosun içinde olduğumuz göstermeye yetecektir:

  • Bolşevik devriminden önce yenilikçi bir İslam’ı teklif eden ve pekala İslamcı denebilecek olan Ceditçilerin Rusya’da geniş bir etki ağı vardı ve devrimden sonra Bolşeviklerle Ceditçiler birtakım iş birlikleri yapıyorlar. Ancak maalesef yapılan ortak işler konusunda büyük bir boşluk var. En azından Türkiye’deki literatür bu anlamda tatmin edici düzeyde değil.[5]
  • Sosyalizm tartışmalarının ve devrimci duruma dair özlemlerin alevlendiği 19. yüzyıl sonlarında özellikle İngiltere’de bulunan Müslümanların bu anlamda bir tartışma yaptıklarını gösteren metinlerle karşılaşıyoruz ancak komünistlere ve Marksizme yaklaşımları, nasıl bir sosyalizmi benimsedikleri, aralarındaki ihtilaflar bizim için hala bir muamma olarak duruyor.[6]
  • Osmanlı modernleşmesinin ivmelendiği 19. yüzyılda Osmanlı efkarı umumiyesinin önemli figürlerinin yaptıkları tartışmalar hala tam olarak günümüze aktarılmış değil. Mesela Namık Kemal’in kadın erkek eşitliği üzerine yazdıklarını pekâlâ İslam-Sol tartışması içinde değerlendirebiliriz. Tanzimat dönemi tartışmalar hala keşfedilmeyi bekleyen devasa bir alan.[7]
  • 20. yüzyıl başlarında bir Osmanlı neşriyatı olan İştirak dergisi ve o dergiyi besleyen tartışma çevresi de günümüze aktarılmayan ve üzerine hakkını vererek konuşamadığımız bir başlık olarak duruyor. Cumhuriyet kurulurken Müslüman sosyalistlerin itina ile tasfiye edildiklerini bilecek kadar malumata sahibiz ancak mirası tevarüs edip güncele taşıyacak kadar bilgiye sahip değiliz.[8]
  • Türkiye özelinde çıkan İslam-Sol arayışları olarak okunabilecek yaklaşımların da bazı semptomlarını ayırarak konuşmak pek kolay değil. Misal açık şekilde Anadolu Sosyalizmi gibi bir terkibi savunan ve kullandığı “sosyalizm” ifadesi nedeniyle Necip Fazıl ile yollarını fikirsel düzeyde ayıran Nurettin Topçu’yu Marksizme olan mesafesi ve bir dönem taşıdığı Hitler sempatisiyle birlikte tartışmak durumundayız.[9] Ya da geleneksel kodları bolca taşıyan/aktaran ve erkek/Zeusçu bir meal-tefsir olan Elmalılı Hamdi Yazır mealini asli dini metin görerek bir “Marksist tefsir” yazan Hikmet Kıvılcımlı’nın ortaya koyduklarını (Özellikle Allah Kitap Peygamber kitabı) tartışmak çok kolay değil. Zira metnin yaslandığı çıkarımlar ciddi bir tarihi yüzleşmeyi de gerektiriyor; İslam’ın geleneksel yaklaşımı bugün için ne kadar izah edicidir ve “hangi Marksizm?” gibi… Ayrıca bu müelliflerin yaptıkları olumlu katkıları yadsımamak ve düşünsel dönüşümlerindeki savruluşları da hesaba katmak gerekiyor.[10]
  • İran İslam İnkılabı’ndan önce, hemen yanı başımızda cereyan etmiş İran’daki İslam-Sol tartışmasını maalesef esasından kopuk olarak okuma şansı bulabildik. Halkın Mücahitleri’nin iç tartışmalarını Ali Şeriati’nin pozisyon alışlarını, mustazafçı bir öğreti olarak temayüz eden Humeyni’nin Şii İslamcılığının neticelerini ve diğerleri ile arasındaki farkları yeni yeni okuyabiliyoruz. İran’da gezinirken Şeriati’nin Ali Şiası Safavi Şiası kitabının hala tartışılmaya devam ettiğini bizzat görmüştüm, tartışanlar da kendini ateist olarak tanımlıyorlardı.[11]
  • Hint alt kıtasında Müslüman toplumların bu bağlamda yaptığı tartışmaları da maalesef neredeyse pek bilmiyoruz. Geçenlerde Muhammed İkbal’in Lenin’in ölümü sonrasında yazdığı bir şiirden haberdar olduğumda şaşırmıştım. Özellikle Türkiye’ye çevirilerle aktarılan metinler içerisinde Sol içerikli olanlar neredeyse hiç yok. Yeni yeni yapılıyor ve hala çok eksik.
  • Özellikle Osmanlı içindeki siyasi tartışmaların ve kutuplaşmaların devasa bir muğlaklığa rağmen partizan bir tarafgirlikle okunması gibi bir sorunumuz da var. Bu belirsizlik bizi gerçekte ne oldu sorusundan uzaklaştırabiliyor. Bedrettin neden isyan etti ve eserleri ile isyan edişi arasındaki güncel anlatıya uymayan tutarsızlıkları nasıl bağdaştıracağız? Celaliler bizim neyimiz olur, belki de sadece yağma düşünen eline silah almış eşkiyalardı? Sivasiler mi yoksa Kadızadeler mi haklıydı, temsil ettikleri İslamlar arasında ne gibi farklar vardı? Patrona Halil İsyanı gerici miydi yoksa sınıfçı ve ilerici miydi, isyanının karakteri ne kadar Müslümandı ve ne kadar kozmopolitti, isyancılar kalıcı dönüşümler için neleri teklif ediyorlardı, isyan nasıl bir metafiziğe yaslanmıştı, omurgasını Arnavut tellakların oluşturduğu bu isyan bugüne ne söyler? Şu an heterodoksi denilerek merkezden uzak gösterilen Alevi-Bektaşi anlatının başına tam olarak neler geldi ve bu olan bitenlerin ne kadarı siyasi bir meseleydi ne kadarı “sosyalist” olmakla alakalıydı? gibi sorular etraflıca incelenmeyi bekliyor. Muğlaklıklar ve güncelle ilişkilendirememe, basmakalıp ezberler üzerinden tartışılmalarına sebep oluyor.
  • Yukarıdakine benzer bir durum da Selçuklu dönemi isyanları için söylenebilir. Heterodoksi ve senkretiklik üzerinden anlaşılmaya çalışılan bu tartışma için de birçok sorun kendisini gösteriyor. Ve maalesef bu tartışmalar güncel siyasette bir kontekse oturtulamadan sönümleniyor. Mesela dolaylı olarak Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasına neden olan ve İslam-Sol anlatısı için metafizik üretimi gayretlerinde çokça referans verilen Babailer İsyanı için çok fazla bilinmez var. Kalkışmanın mahiyeti salt Müslüman kimlik üzerinden mi gelişti? Sadece Türkler mi vardı? Yoksa “herkesçi” bir hareket miydi? Zamanında Bizans’a isyan eden Pavlikenlerin yaşadığı yörede gelişmiş olması bir tesadüf mü? gibi çok fazla soru hala cevap bekliyor. Müslümanların tesis ettikleri sosyalistçe bir eko-politik anlayışı imleyen, öyle olduğu savunulan ve aynı dönemlerde vücut bulan Ahilik kurumu üzerindeki muğlaklıklar ise belki çok daha fazla…
  • Daha eski olan ve Arap yarımadasında ve İran bölgesinde kalan örnekler içinse (Karmatiler, İmam Cafer, Zenci İsyanı, Ebu Müslim Horasani, İsmaililer, Oğuz İsyanları, yazarları bilinmeyen ve bazılarına göre Aleviliğin en eski metni olan İhvanı Safa Risaleleri ilh.) net bir şey söylemek çok zorlaşıyor. Zira İslam’ın etkili bir din olarak ortaya çıktığı günden itibaren sol bir anlatıyla merkezde konuşulabilmesi için giderilmesi gereken hayli tarihi boşluk var.

Tarihin muhtelif dönemlerinde kendini gösteren ve bugün “Müslüman Sol” olarak adlandırılan anlatı dünyasındaki kopukluğu gidermek kolay görünmüyor. Özellikle kendisini merkezde konumlayan iktidarcı yaklaşımların ürettiği literatürün ve toplumsal etkisinin yaygınlığı ve gücü de bu bağsız duran parçaların istisnai durumlar olduğunu öne sürenlerin işini kolaylaştırıyor. İslam’ın esasına mugayyir görünen ve devlet/iktidar eliyle kirletilmiş olan anlatı dünyası versus istisna kabilinde okunan diğer yorumlar… Bu tartışmaları belli ki uzaktan da olsa bir şekilde takip eden Nuri Bilge Ceylan, son filmi Ahlat Ağacı’nda, bu istisnalığa vurgu yapan bir sahneye yer vermişti, köyün imamı ile komşu köyün imamı olan arkadaşı arasındaki Ebuzer tartışması “sol-İslam” ile “sağ-İslam” arasındaki tartışmanın karikatürü gibiydi. Eklektiklik eleştirisine uğramamak için meseleyi temelden alan derli toplu bir tarih anlatısına, siyaset teorisine, eko-politik yaklaşıma ve hukuka (fıkha) ihtiyaç olduğu açık duruyor.

Bitirirken

Yukarıda görünürleştirmeye çalıştığım dağınıklık özellikle kendisini salt sol anlatı içinde konumlandıran ve diğer bütün anlatıları (ilahi dinler, ideolojiler ilh.) da aynı gericilik kodlarıyla okuyan birinin İslam’ı tahfif ederek konuşmasına ve konumlamasına pekâlâ imkân verir. Günümüzde hala üretkenliğini koruyan Batı düşüncesi, bol muğlaklarla bezeli olan ve çokça tefsiri dayatan dinsel anlatılara (buna isterseniz Doğu düşüncesi diyelim burada) karşı açık ara üstün durumda görünüyor. [12] Batının düşünce mirası modern zamanlarda karşılaşılan sorulara ve sorunlara daha basit, anlaşılır ve ikna edici cevaplar üretme noktasında kabiliyetini muhafaza ediyor. Dönem dönem savaşlar, siyasi çalkantılar, ekonomik krizler gibi birtakım tökezlemeler yaşasa da hala kâğıt üzerinde somut ve işler izahlar “Batılı”.[13]

Eğer İslam-Sol tartışmasını bir Doğu-Batı sentezi gibi kodlarsak kalıcı bir sonuç çıkaramayız. Bir süre sonra kullandığınız kavram seti de ister istemez Batılılaşır. Ancak uzak akrabaların buluşması gibi görmek bizi bir yere taşıyabilir. Böylelikle toplumları bölen ve karşı karşıya getiren anlatılar yerine bir tutumu teklif eden ve yücelten bir anlatıya hizmet etme şansı bulabiliriz. Hakeza İslam-Hristiyanlık, İslam-Yahudilik, İslam-Zerdüştlük gibi dinsel ve kültürel ikilikler için de benzer şekilde konum almak gerekir.

Eğer İslam-Sol tartışmasında ısrarcı olacaksak, kurtuluşçu teolojileri ve anlatı disiplinlerini merkeze alarak işimize yarayacak olanı yani toplumu rahatlatacak devrimci durumu çıkaramayabiliriz. Hangi disiplinin daha haklı olduğuna bakarak metafizik arzuyu teolojiye yaslamak zorunda mıyız? Dinlerin, maneviyatın, politik anlatıların ve disiplinlerin hala işler olduğu, ancak hiç birinin tek başına cevap üretemediği bir dönemdeyiz. Reel sosyalizm çökeli beri örgütsel mukavemetler her yerde cephe kaybetti, 2008 krizi üzerinden 10 yıldan fazla geçmiş olmasına ve kriz hala sürüyor olmasına rağmen teolojilere yaslanan klasik örgütler güç kaybetmeye devam ediyor. Bunun yerine amorf karakteri olan ve daha marjinal ve yıkıcı tutumlar (IŞİD ve dirileşen ırkçı siyasetler gibi) görünebiliyor. Kapitalizm, kar marjları düşmeye devam ederken, mevcut denetimsizlik ve kuralsızlık içinde becerebildiği ölçüde işçiden ve emekçiden çalmaya devam ediyor. Kar oranlarını korumak içinse doğaya saldırmaya ve iklim krizini derinleştirmeyi sürdürüyor.

Son olarak, Hamit Dabaşi’den ilhamla, tüm kurtuluşlara hizmet eden seküler ya da dini herhangi bir “teoloji”dense, ortaklaşabileceğimiz bir “teodise”ye yoğunlaşmak daha anlamı sonuçlar verebilir. Zira dinler de yüzünü politikaya dönen anlatılar da aynı anda var kalmaya devam edecek gibi duruyor.


[1] İlgilenenler için yazı şuradadır: https://www.emekveadalet.org/notlar/islam-ve-sol-tartismalari-bir-tavuk-yumurta-diyalektigi/

[2] Ayşe Çavdar’ın bu konu hakkında güzel bir yazısı var. İlgilenenler için bkz.: https://aysecavdarblog.wordpress.com/2016/01/19/robinsonun-hamuru/

[3] Bu anlamda çok gözönünde ve açıklayıcı bir örnek olduğu için yazıyorum, mevcut AKP iktidarının sözcüsü, 2002 seçimlere girmeden önce şimdi kendisinden hiç beklenmeyecek bir şey yapmıştı ve eşcinsel haklarına mesafeli olmadığını göstermeye çalışmıştı.

[4] Bu anlamda Hakka Suresi 19. Ayet üzerine yazılan tefsirlere ve tartışmalara bakılabilir. Kuran’ı geleneksel ve mevcut dünyada olan bitenlere sağlıklı bir ilişki kurmadan yorumlayan tefsirlerde, bağlamın bir sol karşıtlığına evrildiği pekâlâ görülecektir.

[5] Ben Fowkes ve Bülent Gökay’ın bu bağlamda yazılmış önemli bir makalesi var. İlgilenenler için bkz. https://istiraki.blogspot.com/2012/01/muslumanlar-ve-komunistler.html?fbclid=IwAR0WcPsQW1h5qElb7AsZQ95hFFJrN7hbcYYMvFekK6M4CZNJZ83-_z7lE7k Makalenin aslı için bkz.: https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/13523270802655597

[6] Müşir Hüseyin Kidvai’nin Ayrıntı Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılmış olan kitabı bu anlamda en somut metinlerden birisi. 1900lerin başında İngiltere’de Müslümanların sosyalizm fikriyle olan ilişkileri üzerine Türkçe’de belki tek kitap. Link: https://www.ayrintiyayinlari.com.tr/kitap/islam-ve-sosyalizm/1181

[7] Namık Kemal gibi çok önemli bir figürün bile metinleri tam olarak günümüz Türkçesine aktarılmış değil.

[8] 2.Abdulhamit tahttan indirilip Meşrutiyet Bayramı ilan edildikten sonra oluşan görece özgür ortam Osmanlı’da bir neşriyat patlamasına neden olmuştu. Ayrıca şunu da akılda tutmakta fayda var; İştiraki Dergisi gibi örneklerle birlikte, Türklük fikri üzerine de eskisine nazaran çok fazla dergi bu dönemde neşredilmeye başlamıştı.

[9] Bu anlamda Fırat Mollaer’in Nurettin Topçu üzerine yazdıklarına bakılabilir.

[10] Türkiye özelinde, Rusya korkusu nedeniyle gelişen Amerikancılaşma neticesinde siyaset alanı sürekli daralan Sol anlatılarla birlikte, sağ temayülleri devlet tarafından desteklenen dindarlık arasında açılmaya çalışılan yapay mesafeleri de akılda tutmak gerekiyor. Baya mühendislik işletildi ve çokça kaynak aktarımı yapıldı bunun için.

[11] Siyaveş Saffari’nin Contemprary Islam için yazdığı makale bu anlamda oldukça önemli. Link: https://s3.amazonaws.com/academia.edu.documents/59336560/Saffari2017_Article_TwoPro-MostazafinDiscoursesInT.pdf?response-content-disposition=inline%3B%20filename%3DTwo_Pro-Mostazafin_Discourses_in_the_197.pdf&X-Amz-Algorithm=AWS4-HMAC-SHA256&X-Amz-Credential=AKIAIWOWYYGZ2Y53UL3A%2F20200210%2Fus-east-1%2Fs3%2Faws4_request&X-Amz-Date=20200210T084637Z&X-Amz-Expires=3600&X-Amz-SignedHeaders=host&X-Amz-Signature=ba67b94167928cb96239a6f180c59b3b80ca3fb1fda1210fae9f32d512813f57

Bu makale geçenlerde Türkçe’ye de çevrildi: https://istiraki.blogspot.com/2020/01/mustazaf.html

[12] Bu konudaki yaklaşımım böyle değil tabi. Bkz. yazının “İki Benzemez” başlıklı kısmı.

[13] Burada kastım kapitalizm/liberalizm dışında kalan ve Sol’a yazılan anlatılar. Kapitalizmin bizatihi kendisi bir kriz ve sorun üretme mekanizması malum…

Acid Communism: Psikedelik Maddeler ve Sınıf Bilinci – Mark Fisher

Yetmişli yılların ABD’deki en ilginç hareketlerinin bünyesinde –Black Power, karşı-kültür, sendikalar vs.- yeni demokratik sosyalizm biçimleri ortaya çıkıyordu. Bu nedenle neoliberalizm demokratik sosyalizm veya liberter komünizm hayaletinin önünü kesmek için örgütlendi. Neoliberalizme giden yoldaki kilit dönemeç Şili’deki Allende hükümetinin ezilişi olmuştur. Neden? Çünkü sermayenin korktuğu her şeyi temsil ediyordu, çünkü artık söz konusu olan bürokratik, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş ve hazin Stalinist modda işleyen o stereotipik Sovyetik yekpare yapı değildi. Şili’de ademi merkeziyetçi bir iktidarı amaçlayan, emekçilerin iktidarını ve iş yerlerinde demokrasiyi hedefleyen sosyalist internet ağı Cybersyn vücut bulmuştu.

Kapitalizm ve bilinçten bahsedeceğim. Aranızda Kapitalist Gerçekçilik[1] kitabımı okuyanlar vardır. Neydi burada sözü edilen? Kapitalizmin tek gerçekçi iktisadi sistem olduğuna dair bir kavrayış, daha doğrusu bir inanç. Aslında tam olarak bu da değil çünkü gündelik hayatta insanlar ne kapitalizmle ne de tek sürdürülebilir sistem olduğu fikriyle ilgileniyor. Esasında kapitalist gerçekçiliği düşünmenin tek yolu bilinç daralması çerçevesinde mümkün.

Biraz şematik ve kabataslak ifade etme pahasına kapitalist gerçekçiliğin yükselişini şöyle sunabilirim: kapitalist toplumsal ilişkilerin, kapitalist kavramların ve öznellik biçimlerinin kaçınılmaz olduğu, bunlardan kurtulmanın imkânsız olduğuna dair giderek artan bir kavrayış. Bunun yaygınlaşması ise doğrudan bilinç kavramının, bizzat kültürün bünyesinde yaşadığı gerilemeyle alakalı. Dolayısıyla neoliberalizmi, kendisini sunduğu gibi bireysel özgürlükler çerçevesinde değil, o belirleyici 68 döneminde yükselişe geçen bilinç biçimlerinin doğrudan yıkımını hedefleyen bir strateji olarak değerlendirmek gerekir.

O dönem üç bilinç biçimi hayranlık uyandırıcı, üretken ve sermaye açısından feci tehlikeli şekilde etkileşim içindeydi.

Sınıf Bilinci

İlki sınıf bilinci. Zamanda yolculuk ederseniz, yetmişli yıllardan bugüne sınıfların, birer temel kavram olarak siyaset sahnesinden kaybolduğunu görürsünüz. Oysa Avrupa’da ve ABD’de hâkim sosyopolitik modellerin içine kazınmıştı bu kavram. Britanya ve Avrupa sosyal-demokrasisi sermaye ile emek arasındaki bir çeşit anlaşmayı yansıtıyordu, ki bu da farklı sınıf çıkarlarının var olduğunu ima ediyordu: bunlar şu ya da bu biçimde uzlaştırılmalıydı. ABD’deki New Deal de bunu ifade ediyordu.

Fakat o zamandan bu yana sınıf kavramının, daha doğrusu sınıf bilincinin tasfiyesine tanık olduk. Ama elbette bunun sınıf ilişkilerinin tasfiyesiyle bir ilgisi yok. Bu yeni verili durumu Wendy Brown şu şekilde ifade ediyor: “sınıf bilinçsiz sınıf hıncı”. Meseleyi gayet iyi saptamış olan Owen Jones’ın Apaçiler. İşçi Sınıfının Şeytanlaştırılması (2012) kitabının yarattığı yankıda da bunu görebiliriz. Esasında sınıfsal nefret, aşağılama, tabi kılma biçimleriyle karşı karşıyayız ancak bunlarla mücadele etmek için önceleri var olan araçlardan ve bunlara set çekebilecek çaptaki sınıf bilinci biçimlerinden mahrumuz.

Bu tertibatlar yetmişli yıllara kadar son derece yaygındı. Hiç şüphesiz sendikaları kastediyorum ama bunların dışında da işçi sınıfı için başka sosyalleşme ve kendini eğitme mekanizmalarını da. Eğitimin metalaşması ve un ufak olması tam da yükselişe geçmiş olan bu mekanizmaları soğurmaya katkıda bulunmuştur. Neoliberalizm ise, ortaya çıktığı vakit, bireyciliği geliştirmek üzere sınıf bilincini ve sendikalar gibi onun taşıyıcısı olan temel araçları imha etmeyi hedefliyordu. Bunun sonucu olarak da bir çeşit sosyallik yitimi meydana geldi. Bunu halkın buluşma mekanları olan pub’larda da gözlemleyebiliriz. Her bireysel iç mekân yoğun biçimde dışarısıyla bağlantı içinde olduğu ölçüde (uydu kanalları, akıllı telefonlar vs.) dış kamusal alanlar patolojik olarak algılanmaya başladı.

Sınıf bilincinde, taşıyıcı kadrolarında ve altyapılarındaki bu gerileme kaza eseri meydana gelmiş bir olay değil, kararlı bir siyasetin sonucu. David Graeber[2], yeni mali ürünlerden de çok İngiltere’nin başlıca ihracat kalemlerinden birini oluşturan ve küresel liderlerin vurgu yaptığı sınıfsal baskı yöntemlerinin altını çizmekte haklıdır.

Asit Bilinç

68 döneminde, psikedelik bilinç, diğerleriyle etkileşim içinde en yoğun olarak gelişen bilinç biçimlerinden biridir. O yılların dünyasının özgül karakterini düşünmek lazım. Halüsinojen maddelerin, özellikle de LSD ve “asit”in kullanımıyla bağlantılı olan, ancak bunları kullananların bir hayli ötesine de yayılmış olan bir bilinç türüdür. Burada deneyim ve düşünce arasında bir ilişki söz konusuydu. İnsanları olabildiğince çok deneyimde bulunmaya teşvik eden Beatles’ın da bunun yaygınlaşmasında rolü olmuştur -ki hiçbir şey Beatles’tan daha popüler olmamıştır.

Psikedelik bilinç açısından anahtar kavram gerçekliğin plastikiyetidir (yoğrukluk), yani gerçekliğin sabitliğinin, sürekliliğinin ve değişmezliğinin tam tersi. Bu sabit gerçeklik karşısındaki tek seçenek, tam da kapitalist gerçekçiliğin istediği gibi ona uyum sağlamaktır: Sevseniz de sevmeseniz de yapacak bir şey yok, kabulleneceksiniz. Olası tek farklılaşma durumun daha da kötüleşmesidir. İşinizi korumak istiyorsunuz, o halde daha uzun mesai saatlerini ve daha fazla sorumluluk almayı kabul etmeniz lazım. Bu hoşunuza gitmiyor mu? Kimsenin gitmiyor ama bunu kabullenmek lazım. Bu türden çözüm biçimlerini düzenleyen patron, kapitalizmin güncel aşamasındaki manager’ın tam prototipidir.

Son derece yaygın olan ve sistemik düzeyde üretildiği için kimsenin tam olarak sorumlusu olmadığı bu kadercilik ve boyun eğme türü gerçekliğin plastikiyetine dair bilinci yok etmeyi hedefliyor. Oysa psikedelik uyuşturucuların yardımıyla yaşanan “trip”ler tam da şeylerin bu olağanüstü plastikiyetine kapı açıyordu. Kullanıcıları o günün hâkim gerçekliğinden çıkarıp onu geçici olarak gösteriyor, gerçekliğin mümkün olan örgütleniş biçimlerinden yalnızca biri olarak gösteriyordu. Elbette ki bu uyuşturucuların yaygın kullanımı devrime götürmüyor fakat bir çeşit sabırsızlığı kışkırtıyordu. Altmışlı yılların karşıt-kültürüyle birlikte hâkim gerçeklikten hızla kaçabiliyor, mevcut düzenin sürmeyeceğini ve yeni yolların açılacağını düşünebiliyordunuz.

Bugün ihtiyacımız olan devrimci sabırdır, halbuki o zaman hâkim olan sabırsızlıktı. O güne dek insan hayatına egemen olmuş tüm katmanlaşmış tarihsel yapıların bir kuşakta eriyip çözülebileceği düşünülüyordu. Ne var ki, olaylar böyle gerçekleşmedi çünkü bu yapılar çok daha dayanıklı çıktı. Sağ ise, bu yapıların en zararlı olanlarına oynadı ve bunların daha da kemikleşmesi sonucu sökülüp atılmaları için daha da uzun bir süreç gerekecektir.

Bilinç Kuvözü

68 döneminde gelişmeye başlayan ve neoliberalizmin kökünü kazımak durumunda kaldığı üçüncü bir bilinç biçimi ise sosyalist feminizm tarafından kuramsallaştırılıp pratiğe döküldü. Bunu aynı zamanda kolektif bilinçlenme teorileri ve pratikleri başlığının altına koyabiliriz. İnsanlar hınçlarından söz etmeye teşvik edildi ama bu hıncı yapılarla ilişkisi içerisinde ortaya koydu. Böylece bir araya gelerek ortak sorunları olduğunu ve bunların sorumluluğu kendilerine atfediliyorsa ve kendilerini çözüm bulmaktan aciz hissediyorlarsa, bu aslında söz konusu problemlerin ataerkiyle, kapitalizmle bağlantılı yapılardan kaynaklandığını hızla anladılar. Üstelik bu yapıların iç içe geçişi hayatın birçok yönünü ilgilendiriyordu.

Bunun üzerinden, önemi azalmaya başlayan fakat radikal solun siyasal çalışmalarında hala melankolik bir yer işgal eden madun emeğe, fabrikada çalışan ücretliler vs.’ye odaklanmaya yönelen standart Leninist modelin ötesinde bir devrimci faaliyeti tasarlamak mümkün hale geliyordu. Bu yeni bilinçlenme perspektifinde emek meselesi çok daha kapsayıcı bir anlam kazanıyor ve meta üretiminin ötesinde ev içi emeği, toplumsal yeniden üretimi ve kolektif varlığın devamı için gerekli olan her şeyi kapsıyordu. Bilinç kuvözlerinin sahip olduğu güçlerin bir kısmı moleküler salgınlarında yatıyordu: Herhangi bir insan topluluğu böylesi süreçlere angaje olabilirdi.

Yetmişli yılların ABD’deki en ilginç hareketlerinin bünyesinde –Black Power, karşı-kültür, sendikalar vs.- yeni demokratik sosyalizm biçimleri ortaya çıkıyordu. Bu nedenle neoliberalizm demokratik sosyalizm veya liberter komünizm hayaletinin önünü kesmek için örgütlendi. Neoliberalizme giden yoldaki kilit dönemeç Şili’deki Allende hükümetinin ezilişi olmuştur. Neden? Çünkü sermayenin korktuğu her şeyi temsil ediyordu, çünkü artık söz konusu olan bürokratik, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş ve hazin Stalinist modda işleyen o stereotipik Sovyetik yekpare yapı değildi. Şili’de ademi merkeziyetçi bir iktidarı amaçlayan, emekçilerin iktidarını ve iş yerlerinde demokrasiyi hedefleyen sosyalist internet ağı Cybersyn vücut bulmuştu[3]. Aynı zamanda ABD’de, Avrupa’da ve başka yerlerde demokratik sosyalizm yönünde atılımlar vardı. Basit birer proje olsalar da bunlar kesinlikle durdurulmalı, ortadan kaldırılmalıydılar.

Şimdiye kadar bilinçle ilgili sözünü ettiğim her şey onun dönüştürücü gücüyle ilgiliydi. Bilincin artması yalnızca mevcut olguların kavranmasına yol açmaz. İnsanlar bir topluluk bilinci, bir sınıf bilinci geliştirdiğinde var olan bir şeyi pasif olarak algılamakla kalmıyor, kendilerini bir topluluk olarak inşa ediyor ve böylece “dünyayı” değiştirmeye başlıyorlar bile. Bilinçleri anında dönüştürücü bir nitelik kazanıyor ve hareket eden bir bilinç başka değişimlerin de motoru haline geliyor.

Karşı-kültür, söyleminin merkezine çalışma nefretini yerleştirmişti: Hiç kimse için artık o sefil pazartesiler olmamalıydı. “Çalışmaya niyetim yok ve bunun için endişelenmeyi bırakmalıyım” fikri karşı-kültürün anahtar unsuruydu. Kapitalistlerin çekindiği işçi sınıfının geniş kesimlerinin hippie’leşmesiydi, ve bu ciddi bir tehlikeydi.

Gerçeklik mühendisliği

Böylesi bilinçlenme mekanizmaları yalnızca belirli toplulukların pratikleriyle ilişkili değil. Halkçı kültürler, özellikle de 68’lerin karşı-kültürü de bilinçlenme araçları oluşturdu. Sermayenin, benim “insan mühendisliği” veya “gerçeklik mühendisliği” olarak adlandırdığım stratejiyi geliştirmesi de kısmen bu nedenledir. Bu, sermayenin yetmişli ve seksenli yıllarda yayılmakta olan bilinç alanlarını kapatmak için yoğun biçimde geliştirdiği halkla ilişkiler, reklam, marka stratejisi gibi mekanizmaları içerir. Hiç kimse, gerçekten hiç kimse halkla ilişkilerin işlevine ikna olmamışken ne işe yarayabilirdi ki bunlar? Hakikaten buna inanmak için ahmak olmak gerekirdi. Fakat yine de bu mekanizmalar kendi rollerini oynadı.

Bize diyorlar ki “Upper Crust sandviçlere tutkuyla bağlı”[4]. Elbette ki kimse sandviçlere tutkuyla bağlı değildir ve kimse buna kanmaz ancak slogan, işlevi her ne olursa olsun, iş yapıyor. Upper Crust sandviçlerinden beteri var. Bir gara gittiğinizde bir sandviç için sizden 6 pound istiyorlar. Daha önceki deneyimlerinizden yola çıkarak bu sandviçin kuru ve rezil olduğunu düşünüyorsunuz ve her seferinde de öyle çıkıyor, ama yine de alıyorsunuz çünkü güzelmiş gibi görünüyor. İyi olduğuna inanmıyoruz ama bildiğimizden de şüphe ediyoruz. Oysa bilinç hissettiğimize güvenmediğimizde gelişemez. Duygularımızda takılıp kalmadan ama onları somut nedenlerine bağlayarak bildiğimizi hissedebilir ve hissettiğimizi bilebiliriz.

Bilinç yitimini tanımlamanın en iyi yollarından biri kaygıdır, kaygının üretimidir. Kaygılıysanız, bu sizi denetlemek için yeterlidir. Sermayenin, bilhassa karşı-kültür tarafından açığa çıkarılmış olan kilit meselesi insanları nasıl işe göndereceğidir. Karşı-kültür, söyleminin merkezine çalışma nefretini yerleştirmişti: Hiç kimse için artık o sefil pazartesiler olmamalıydı. “Çalışmaya niyetim yok ve bunun için endişelenmeyi bırakmalıyım” fikri karşı-kültürün anahtar unsuruydu. Kapitalistlerin çekindiği işçi sınıfının geniş kesimlerinin hippie’leşmesiydi, ve bu ciddi bir tehlikeydi.

Neoliberalizmle birlikte zorlayıcı bir bireycilik ufku demokratik sosyalizmin yerini aldı. Ancak bu bireycilik yeni bir bilinç yükselişini engellemek için daimî bir denetim gerektiriyor. Gerçekten de insanlar yan yana geldiğinde kendilerini çevreleyen bu azap verici sefil bireyciliği aşarak kolektif bir bilinç geliştirme imkânı ortaya çıkıyor. Şu anda bulunduğumuz tam da böylesi bir yol ayrımıdır.

Sömürü ve Benliğin Pazarlanışı

Esasen artık yalnızca metaya dayalı olmayan bir kapitalist sömürü biçimi yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısıyla salt meta sömürüsünün olduğu dönemi belirli bir nostaljiyle anabiliriz. Çünkü kapitalizmin meta sömürüsüne bağlı olduğu vakitlerde, metanın mecburi olarak emekçileri de işin içine soktuğu diyalektik bir sömürü biçimi söz konusuydu. Emekçiler üretmeliydi ve üretmek için onlar sömürülmeliydi. Meta emekçilerden ayrılıyor, onların emeklerinden elde edilip çıkarılıyordu. Bugün ise daha doğrudan bir sömürü biçimine tanık oluyoruz, meta değil pazarlama biçimini alan bir sömürü bu.

Neden herhangi bir karşılık almadan çalışılır, özellikle de kültür sektöründeysen? Çünkü kendini pazarlayabilirsin: ücret olarak pazarlama. Ve kendimizi her an pazarlamaya dönük bu buyruk, yarı özümsenmiş ikinci bir doğa halini alıyor, bilhassa da sosyal ağlar aracılığıyla. Bu üzerine düşündüğümüz bir şey değil. Bu mekanizma bizi sermayenin fantezisine götürür: Kendisi insanlara iş sunup yardımcı olduğundan emekçilerden tümüyle kurtulma fantezisi. Çalışmanın kendisi “ün sermayesi”ni büyütmeyi sağladığından, kapitalistler bizlere iş vererek hizmet ediyor. Bir de üstüne para kazanmayı beklememek lazım.

Açıkçası günümüzde hâkim olan mantık bu, uzun süre ayakta kalabileceğini düşünmesem de. Belirli bir zirveye ulaştı çünkü, bir çeşit distopik düzeye varıldı ve birkaç yıl içinde bugün içinden geçmekte olduğumuz dönemin ne kadar ürkütücü olduğunun farkına varacağız. Yeni teknik gelişmelerin mümkün kılmasıyla birlikte sermayenin zamanımızın ve bilincimizin üzerine kurduğu tahakküm seviyesine bakmak yeter. Akıllı telefonlar yokken sermaye bizleri 7/24 yönetemez ve denetleyemezdi. Bunu mümkün hale getiren bu platformlardır.

Elbette ki akıllı telefonun tek işlevi bu değildir fakat sermaye bize bunu neredeyse karşılıksız veriyor çünkü insanların hiçbir zaman çalışmadan, çalışmanın hayaletinden veya kaygının hayaletinden kurtulamadığı bu aşırı-sömürü biçimine olanak sağlıyor. Elbette, bu herkesin bir işe sahip olduğu anlamına gelmiyor; bu mekanizmanın anahtarı çalışmanın kendisinden ziyade çalışmanın hayatiyetinde yatıyor. Böylece işi olmayan ile çalışan arasındaki fark azalmaya yöneliyor.

Neden herhangi bir karşılık almadan çalışılır, özellikle de kültür sektöründeysen? Çünkü kendini pazarlayabilirsin: ücret olarak pazarlama. Ve kendimizi her an pazarlamaya dönük bu buyruk, yarı özümsenmiş ikinci bir doğa halini alıyor, bilhassa da sosyal ağlar aracılığıyla. Bu üzerine düşündüğümüz bir şey değil. Bu mekanizma bizi sermayenin fantezisine götürür: Kendisi insanlara iş sunup yardımcı olduğundan emekçilerden tümüyle kurtulma fantezisi. Çalışmanın kendisi “ün sermayesi”ni büyütmeyi sağladığından, kapitalistler bizlere iş vererek hizmet ediyor. Bir de üstüne para kazanmayı beklememek lazım.

Bir Şeyi Kaçırma Korkusu

Bilinç meselesi zaman meselesine bağlıdır. Oysa son dönemde -özellikle de bu konunun ustası olan İngiltere’de- sermaye tarafından zamana dayalı bir kaygı paniği biçimi oluşturuldu. Bir çoğumuz giderek artan biçimde hiçbir şey yapacak zamanı bulamadığımızı hissediyoruz. Sürekli acelemiz var, sürekli hareket halindeyiz. Başka bir şey yapmamız gerektiği konusunda kaygılı olmadığımız tek an, başka bir şey yapmamız gerektiğini bildiğimiz an oluyor. Akıllı telefonların dijital “spazm”ları ve “bir şeyi kaçırma korkusu” (FOMO- fear of missing out) bunun post-hedonik karşılıklarıdır[5].

Diğer karşılığı ise kimi zorunlulukları unutmuş olma korkusu. Psikedelik karşı-kültürün stereotipleştirilmiş zaman imgesini düşünün: zaman genleşiyor, aciliyetler söndükçe yavaşlıyor ve bir uzgörü zamanına, çeşitli “seyahat” biçimlerine açılıyor. Peki bugün 2016’nın Britanya’sında yaşadığımız bu kâbusun ideolojik doğası nedir? Aciliyetlerin tahakkümü altında daimî bir kaygı kâbusu. Kaygı kâbusları neye benzer peki? Yapmanız gereken şeyler vardır ve bunları yapmadıkça başka herhangi bir şey düşünemez olursunuz. Ve elbette, bu işleri yerine getirdiğinizde yenileri tepenize yığılır ve bir öncekilerin ne olduğunu unutursunuz bile. Ve tüm hayatınız birbiri içine geçmiş bir aciliyetler dizisi halini alır.

Bu zaman biçiminin dayattığı stratejik hedef de budur zaten: işlevden yoksun aralıksız bir faaliyet. Kimi insanların göreviyse bize bunu sevdirmek: onlara “kalite” yöneticisi deniyor. Esasında bu sürmenaj herhangi bir ekonomik amaç gütmüyor. Neoliberalizmin ekonomik bir strateji değil, her şeyden önce siyasal bir strateji olduğunu söylerken David Graeber yine haklı. Çünkü bugüne musallat olan hayalet, emekçileri kendisine tabi kılmayı ve zamanın her türden -cömert ve baskısız- alternatif kullanımını yok etmeyi hedefliyor. Bunun karşılığında da emekçiler işlerine karşı o denli nefretle doluyorlar ki işsizliği tercih eder hale geliyorlar.

Buna karşılık sermaye de insanların sosyal yardımlara karşı öfkesini örgütlüyor ki bu kaygı dolu katlanılamaz kâbusun ötesinde bir yaşam imkânı hiçbir yerde gün yüzü bulamasın. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın başında İngiltere bu yönde öylesine ilerleme kaydetti ki, tarihteki herhangi bir toplumdan da fazla bu imkânı söküp atmayı başardı. Sağın ilerlemesinin motoru budur işte, insanları kendi çıkarlarına karşı örgütleyebilmek. Bu, elbette ki, kötü haber.

Yeni bir dalganın şafağı

Sermaye, neoliberalizm bize şöyle diyor: “Bunlar sizin hatanız”. Medyanın taşıdığı mesaj da bu: Ne istiyorsanız onu olabilirsiniz ve eğer işsiz veya yoksul iseniz bu yeterince çalışmadığınızdandır, dolayısıyla sizin hatanızdır. Kapitalizmin dayatmaya çalıştığı egemen zihinsel terapi biçimlerinin mesajı da budur: Eğer kendinizi depresif hissediyorsanız, bu yeterince çalışmadığınızdandır.

İyi haber ise tüm bunların çökmekte olduğu ve bu çöküşün semptomlarını etrafımızda görüyor oluşumuz. Kesinlikler, iyisiyle kötüsüyle siliniyor. Siyasal merkez buharlaşıyor ve kapitalistlerin derin bir paniğe kapılmasının sebebi de bu. Bir yerlerde, daimî bir dayanak noktası olarak tasarladıkları merkezin yıkıldığını ve bir daha geri gelmeyeceğini biliyorlar. En kötüsü ise bu zelzelenin aşırı sağın ortaya çıkışına yol açmış olması. Bilhassa da “göçmen krizi” Avrupa tarihinde yaşanmış en kötü dönemin o dehşet verici hayaletini geri getirdi.

Bununla birlikte Yunanistan’da, İspanya’da, İskoçya’da ve hatta Jeremy Corbyn’le Britanya’da meydana gelen, toplumsal bağların radikal biçimde dağıtılmış olduğu koşullardan bir kopuş teşkil ediyor. Corbyn fenomeninin açığa çıkardığı, kendi evlerinin dışında toplanmayı seven insanlardı. Böylesi gelişmelerle bilincimiz tekrar toparlanıp üste çıkıyor. Eğer boktan hayatlarımız olduysa bunun bizim hatamız olmadığını söylemeye başlıyoruz. Bu noktadan itibaren insanlar kendi stratejilerini ve yeni yapıları geliştiriyorlar.

Yepyeni bir şey meydana geliyor: 2008’den beri sol bir şeyler öğrendi, halbuki sağ herhangi bir şey öğrenmiş görünmüyor. Tüm hayatım boyunca sağ hep birkaç adım önde olmuştu. Oysa yedi veya sekiz yıldan beri hiçbir şey öğrenmedi. Solda yeni siyasal güçler, fikirler, örgütler doğuyor. Syriza beceremedi ve yenildi. Corbyn de yenilebilir. Fakat bu olguların birbiriyle bağlantılı olduğundan emin olabiliriz. Syriza olmasaydı Corbyn olmazdı ve eğer Corbyn mağlup olursa başka bir şey zuhur edecektir. Yeni bir dalganın eşiğindeyiz ve kapitalizm sonrasına yönelmek için bu dalganın üzerinde sörf yapabiliriz.

Çeviri: Uraz Aydın

23 Şubat 2016’da Londra’da yapılan konferanstan Fransızcaya tercüme ve metne aktarım Jean Batou ve Stéfanie Prezioso tarafından gerçekleştirildi. Kaynak: http://revueperiode.net/acid-communism-drogues-et-conscience-de-classe/

Video: https://www.youtube.com/watch?v=deZgzw0YHQI


[1] Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik. Başka Alternatif Yok Mu?, çeviri: Gül Çağalı Güven, Habitus, 2011.

[2] David Graeber, Occupy Wall Street hareketinde aktif olmuş bir antropolog ve Londralı bir anarşist militandır. Türkçede Kuralların Ütopyası (çeviri: Muammer Pehlivan, Everest, 2016) ve Değer Teorisi -Antropolojik Bir Giriş (çeviri: Başak Kıcır, Sel Yayıncılık, 2017) gibi kitapları yayımlanmıştır.

[3] Cybersyn projesi bir bilgisayar kullanımı aracılığıyla yeni millileştirilmiş şirketlerin yönetim koşullarını yaratmayı hedefliyordu: Eden Medina: “The Cybersyn Revolution”, Jacobin, Nisan 2015.

[4] Bir sandviççi zinciri

[5] FOMO sosyal medya kullanıcılarında görülen ve önemli bir olayı kaçırma korkunu içeren bir toplumsal kaygı sendromuna gönderme yapar.

1500 Vuruşta Kapitalizm – Michel Husson

Kapitalizm bir toplumsal örgütlenme tarzıdır. O halde kapitalizm kendisinden önce de var olan paranın, bankaların veya piyasaların varlığıyla tanımlanmaz. Sermaye bir toplumsal ilişkidir: üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar (kapitalistler) ücretlileri işe alır, onlara emirler verip hedefler tayin ederler. Kapitalistler toplumsal artığın, diğer bir deyişle yeni zenginliklerin tamamına el koyar ve bunun yalnızca bir kısmını ücret biçiminde bu zenginlikleri üretenlere öderler. Aradaki fark kârı oluşturur.
Kapitalistler nerede bir azamî kâr umuyorlarsa oraya yatırım yapmayı tercih etmekle birlikte aynı zamanda pazarlara da gereksinim duyarlar. Birbirleriyle rekabet halindeki özel sermayeler arasındaki eşgüdümsüzlük bu temel çelişkiyi derinleştirir. Dolayısıyla, kapitalizm istikrarsızdır ve dönemsel krizlere tabidir. Buna karşın kapitalizm bir tarihe de sahiptir ve bu tarih içerisinde görece düzenlenmiş bir kapitalizmi, 1980’li yıllardan itibaren yerini “ayak bağlarından” kurtulan neoliberal bir kapitalizme bırakan “Muhteşem Otuz Yıl”ın (1946 – 1975) kapitalizmini ayırt etmek mümkündür.


Kapitalizm emek üretkenliğinde hatırı sayılır bir yükselişe yol açmış olmakla birlikte günümüzde kendi sınırlarını karşısında bulmaktadır: zenginliklerin bölüşümünde giderek artan bir eşitsizlik, kârlı olmayan toplumsal gereksinimlerin karşılanmasının reddi ve iklim değişikliğinin gerektirdiği denetimle uyumsuzluk içinde oluşu. Dolayısıyla, 2007’de patlak veren sistemik kriz kapitalizmin sosyal ve ekolojik bir demokrasi yönünde aşılması sorununu gündeme getirir.


(Attacpedia için “Kapitalizm” Maddesi)
Türkçesi: Osman S. Binatlı