İmdat Freni

Blog

“Ali El Hemdan’ın Öldürülmesi Açık Bir Cinayettir”

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, Adana’da 17 yaşındaki mülteci işçi Ali El Hemdan’ın polis tarafından öldürülmesi üzerine bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Hemdan’ın katlinin, göçmen düşmanlığı ve koronavirüs koşullarında işçileri ölüme yollayan sistemin ortak bir suçu olduğu dile getirildi. İnisiyatif, Hemdan’ın öldürülmesinde sorumluluğu bulunanların cezalandırılmasını talep etti.

Read More …

1 Mayıs’a Giderken Sosyalist Örgütlerden Çağrı: Pandemi Krizine Karşı Bağımsız Emekçi Hattı

Yayınladıkları ortak deklarasyonda Başlangıç Kolektifi, Emekçi Hareket Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, İşçinin Kendi Partisi, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol ve Sosyalist Emekçiler Partisi COVİD-19 pandemisiyle mücadelenin, kapitalizme ve onun sömürü politikalarına karşı mücadeleyle iç içe geçtiğini vurguladı. İmzacı örgütler işsizlere asgari bir yaşam geliri sağlamak için patronlardan bir servet vergisinin alınmasının da dahil olduğu bir dizi acil talep etrafında birleşik bir kampanya çağrısında bulundu. 

Read More …

1908 Devrimi’nden Soykırım’a Ermeniler ve İttihatçılar – Masis Kürkçügil

Söyleşi: Emre Tansu Keten

Zor günlerden geçiyoruz. Kimilerinin faşizm, kimilerinin Erdoğanizm, kimilerinin kötülüğün iktidarı dediği, insanlığın siyasi ve toplumsal birikimini hiçe sayan, kendi dar kalıplarına uymayan herkese ve her şeye savaş açan bir tek adam rejimi altında, hepimiz önem verdiğimiz değerlerimiz için mücadele ediyoruz.

Read More …

“Ben İnsan Değilim, Ben Hayvan Değilim; Ben Bir Kargo Kuryesiyim”

Adım Adem, soyadım Ademoğlu[1]. Dünyaca ünlü bir kurye firmasında kurye olarak çalışıyorum. Mesleğimde 20 yılı geride bıraktım. Askerden sonra bu işi bulunca hemen üstüne atladım. Mahalledeki bakkal Hamdi’nin yeğeni de burada şoför olarak çalışıyormuş. Sağ olsun, o vesile oldu burada çalışmama. İstanbul’un her ilçesinde görev yaptım; Bağcılar, Eminönü, Kadıköy, Beyoğlu, Şişli, Adalar, Üsküdar, Pendik… İstanbul’un 20 yılda nasıl değiştiğinin de şahidiyim.

20 yılda binlerce insanla muhatap oldum, binlerce kapris çektim, binlerce koli taşıdım. Teşekkür de ettiler, azarladılar da, can da kurtardım, insan da üzdüm. 11 Eylül saldırısından sonra dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını söylemişti HUB[2] müdürü Cezmi Bey. Doğruydu, havacılık camiası ciddi bir krize girmişti. Binlerce uçak iptal oldu, binlerce yolcu uçmaktan vazgeçti. Bizim işler de düştü o aralar.. neyse, konumuz bu değil, konumuz başka..

Mahmut Mahmutoğlu’nun şirketiydi burası. Daha sonra gavurluktan bir şirket gelip ortak olmuş. Biz tabii sendika bilmezken, burası sendikalaştı. Çok zor süreçler atlattık. maaşları yarım yarım alırken, maaşları sendika aracılığıyla müzakere ettiğimiz günlere geldik: Yemek kartımız, sosyal haklarımız, yakacak yardımımız oldu.

Hiç unutmuyorum, Çinli bir Müşteri, Çin’deki tanıdığına maske gönderecekmiş. Düşünün, Çin’de maske kalmamış, buralardan gönderiyor! Hey benim büyük ülkem, kıymetini bilmeyenler utansın!  Ama bende yalan yoktur! Böceğe bakar gibi bakmıştım, korkmuştum kadını görünce. Kadın da, güzel Türkçesiyle “Bana herkes böcek gibi bakıyor. Ben virüs taşımıyorum, neden böyle oluyor ki?” diye serzenişte bulunmuştu. 2 ay sonra bana da böcek gibi bakacaklarını nereden bilebilirdim?

İlk Corona vakası görüldüğünde hepimizi transfer merkezinin önüne topladılar ve İSİG uzmanı bize eğitim verdi. Bu namussuz virüs kargodan bulaşmıyormuş. Biraz rahatladım.

Refet: Dursun! Annengil geldi demek umreden, gözünüz aydın!

Dursun: Sağ olasın Refet! Çoluk çocuk dün toplattık, anamın evinin önünde 1 tane besili koç kurban ettik. Teyzemgiller, Amcamgiller, İmamgiller hepsi geldiler.

Fakire fukaraya dağıttık eti.

Refet: İyi yaptın Dursun. Allah hayrınızı kabul etmiş.

Dursun’un sülale köpek sürüsü kadar çoktur! Eyvah eyvah, anası virüs kapmış olmasa bari. İSİG uzmanı hepimize, önerilerde bulundu. Akla ve mantığa yatkın şeyler söyledi. Daha sonra genel müdür aldı sazı eline, bizim ne kadar kıymetli işler yaptığımızı, ne kadar önemli olduğumuzu anlatmaya başladı.

İlk Corona virüs vakası Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından dün duyuruldu. Henüz kaygılı değilim. 30 kişi servislere doluştuk ve aktarma merkezine doğru yoldayız. herkesin dilinde Corona virüs var. Günde 100 paket  topluyor, 60 uğrama yapıyor, 100 paket de dağıtıyorum. Yaklaşık 200 insanla da temas ettiğimi düşünürsek, risk bir hayli fazla gözüküyor. Servisten indik ve merkeze doğru yürümeye başladık.

HUB müdürü Cezmi Bey hepimizle konuşacağını söyledi. Konuşmasında panik olmamamızı söyledi, virüsün gripten daha öldürücü olmadığından bahsetti. Devletin bütün imkanları ile seferber olduğunu, dünyadaki bütün salgınlar gibi bunun da kontrol altına alınacağını anlattı. Daha önce Veba bile kontrol altına alınmış! Hepimiz arabalarımıza bindik ve dağıtıma çıktık. Benim araçta 50 tane Çin’den gelen paket olduğunu görünce eldivenlerimi yanıma aldım. Allah korusun!

Sağlık Bakanı vakaların arttığını, bütün temaslıların izlendiğini ve izole edildiğini belirtti. Öyle olduğunu umuyorum. Paketleri dağıtmak için uğradığım şirket sahipleri, salgın arttığı takdirde işlerinin olumsuz etkileneceğini söyledi. Doğruydu, iş olacak para kazanacaklar ki, işçilerin maaşları da ödenecekti. Vurgulu bir teşekkür ettiler, çay ve kahve ikram ettiler. Biz olmasak ihracatın hali ne olacaktı? İkinci uğramamda Nazif LTD şirketine 10 paket bıraktım, ihracat için 10 paket aldım. Güvenlik görevlisi, “Gardaş bu Corona gençlere bir şey yapmıyormuş! Korkmaya gerek yok. İhtiyarlar düşünsün” dedi ve gevrek gevrek güldü. Evdeki annem babam geldi aklıma. Ya bu gevrek gevrek gülen adamdan bir virüs kaparsam? Bakan dememiş miydi, “Hastanelerin kapasitesinin zorlanmaması bizim için çok önemli. İspanya’daki görüntüleri burada yaşamayalım”.

Şirket, kuryelere eldiven ve maske vermeye karar verdi. Bizi temastan koruyacak herhangi adım henüz atılmadı. Müşterilere paketleri aşağıya bırakın diye herhangi bir bildirimde bulunmadılar. Belki bu şekilde biraz olsun temastan kaçınabilirdik. Bizim meslekte ne kadar kaçınabileceğin de ayrı bir tartışma konusu. Akdeniz insanı kardeşim! Dokunmadan olmuyor! Eldivenin yanına maske de vermeye karar verdiler.. Bizim şirkette sendikanın olması bizim için büyük avantaj. Adamlar en azından arıyorlar, soruyorlar. Yalnız transfer merkezinde personel azaltmaya başladılar. Yıllık izni olan personellerin yıllık izinleri eritilmeye başlandı. Zorla izin kullandırıyorlar. Ancak ithalat yükünün yoğun olduğu günlerde az personel ile çok zorlanıyorlar. Paketleri elleçlemek bile bir zulüm olmaya başladı. HUB müdürü Cezmi Bey aradılar. Bahçelievler kuryesi yıllık izne gönderilmiş. Onun bölgesine de ben bakacağım.

Hem Bahçelievler hem de Cevizlibağ bölgesinde aynı anda çalışmak zorlamaya başladı. Aklımda çocuklarım ve yaşlı annem ve babam var. Kendimi düşünüyorsam şerefsizim! Ya onlara bulaşırsa ne yapacağım? Artık paketleri uzaktan vermeye çalışıyorum. Bu sefer müşteriler kızmaya ve bozulmaya başladı: “Virüslüymüşüm gibi davranma bana! 10 gündür evdeyim!” diyorlar. Oysa operasyon müdürümüz daha yeni yurtdışından geldi… O hiç izole olmadı. Sürekli burnunu çekip de durdu. Umarım ondan bir gol yemem. Adam beni yanına çağırıp 10 dakika konuştu. İnanılır gibi değil.

Az önce Cezmi Bey aradı, müşterilerin bazıları şirketi arayıp, “Kuryeler maske ve eldiven taksın” demiş. Peki ben takayım da, sen takıyor musun?  Bana virüslüymüşüm gibi davranıyorsun, ama sen bu toplumdan izole misin? Çinli müşteriye ben de böyle yapmıştım. onun içeride olduğunu gördüğüm gibi hemen dışarı çıkmıştım. Gördün mü Adem, ne etkiysen onu biçiyorsun. Sadece bizi önlem almaya davet etmek de nedir? Sen hiç bir önlem almıyorsun ama bana virüslü gibi davranıyorsun. Paketi aldırmak için beni yukarı çıkartıyorsun. En azından paketleri aşağıya bıraktır, kapı önüne koyarsın.

Bugün tam 100 tane paket dağıttım, 100 tane paket aldım. Önümüzdeki günlerde işlerin düşeceği kesin. Şirketler yavaş yavaş kepenk indirmeye başlamış.

Dağıttığımız kargoların envanterini çıkardım bugün. Bu salgın zamanında acaba insanlar ne alıyor diye ciddi ciddi düşünmeye başladım.

1) Hüseyin Bey Sokak – 1 adet prezervatif ve kayganlaştırıcı. Bunlara ihtiyacınız varsa neden marketten almıyorsunuz? Neden bize fazla iş yükü bindiriyorsunuz? Neyse, size kolay gelsin. Bol şans.

2) Numeyiş Sokak – Siyah marka pantolon ve gömlek. Siparişi veren delikanlı “Abi biz de sipariş vermezsek, siz aç kalırsınız bee!” dedi. Çocuğum yaşındaydı, çocuğumdan utandım.

3) Emre Sokak – Kütüphane. Ne lazımdı acaba bu salgında kütüphane? Yerde dursa ne olurdu kitaplara? Tam 6 kat yukarı çıkardım. “Nerde kaldın kardeşim? İlla müşteri hizmetlerini mi aramam lazım?” diyerek yüzüme çemkirdi. İsmimi aldı, “Nüfus cüzdanımı da vereyim mi?” dedim. “Seni şikayet edeceğim!” dedi.

4) Aydın Sokak – Yaşlı bir teyze kedisine mama, kendi için de çamaşır deterjanı almış. Paketi teslim ederken, “Kusura kalma yavrum. Bacaklarımda platin var; 3 kat çıkaramıyorum” dedi. Teyzemin kibarlığına kurban olurum.

5) Ülkü Sokak – Murat isimli huysuz bir ihtiyara denk geldim. Torununun doğum günü için oyun konsolu sipariş etmiş. Müşteri hizmetlerinden aradılar, müdür yalvardı ve paketi teslim etmemi rica etti. Bu paket geç kalsaymış beni işten kovduracakmış. Ailemi düşündüm ve sustum.. Babamın ilaç masrafları var, diyalizde… Çocuk 1 gün geç alsa ne olur şu konsolu?

6)  Keten Sokak: Youtuber şımarık kız makyaj malzemeleri sipariş etmiş. Eğer bugün videoyu koyamazsa para alamazmış. Bizim yüzümüzden rezil olacakmış. Oysa çok yoruldum, salgından çok korkuyorum. Umuyorum, hastalanmayacağım. En çok karımı ve çocuklarımı düşünüyorum. Anam ne yapar bensiz, babam diyaliz hastası…

7) Nurten Sokak: Halı sipariş etmiş. Eşek ölüsü gibi ağırdı. Eski bir Rum apartmanının 5’inci katına çıkmak zorunda kaldım.  Şu ana kadar yaşlı teyzenin kedisinin kumu ve deterjan dışında önemli hiç bir şey dağıtmadım. Ne maske, ne siperlik, ne dezenfektan, ne sabun… Kurye arkadaşlarımın bazıları temizlik malzemesi dağıtmışlar.

8) Bahçelievler’de yemek yeme fırsatı buldum. Telefon çaldı. Bir tane adam genel müdüre şikayet etmiş, paketi 3 gündür teslim edilemiyormuş. Gümrük işlemleri yeni bitmiş ama anlamıyor… Ben salgına yakalanmaktan çok korkuyorum! Küçükken zatürre olmuştum. Acaba ben risk grubunda mıyım? Neyse, o adamın paketini verdim. İçinde 1 adet çorap varmış, numuneymiş, üretim için sipariş etmiş. Diğer kurye firması daha hızlı getiriyormuş. “Bana ne! Verseydin öbür firmaya” diyemedim. Genel müdürün motivasyon videosu telefonuma düştü. “Çalışmak zorunda olan arkadaşlarım mutlaka gözlüklerini taksınlar.” diyerek konuşmaya başlamış.  Ben salgına yakalanmaktan çok korkuyorum. Bizim dağıtım yapmamız çok ama çok elzemmiş! Acaba sadece temizlik ve yaşam malzemeleri dışındaki kargolar kabul edilmese ne olur? Len Adem! İşine bak oğlum. Daha 5 uğraman var.

9) Kardanadam Sokak: Megafondan şirret bir ses geldi, Allah ömür versin, annemin sesine benziyor: “Sen maske taktın mı? Kapının önüne bırak çabuk! Ablacım, o pakete benden önce 20 kişinin eli değdi. Uçakların kargo bölümleri en pis yerlerden. Sana kolay gelsin…

Dağıtımların hepsi bitti, evime gitmeden önce telefonumdan Facebook’a girdim. Bir arkadaşım kargo işçilerinin marşını paylaşmış. Kendisiyle 1 Mayıs’ta tanıştım, fena çocuk değildir: “Almanya’da Jan Böhmermann isimli komedi program yapımcısı, yeni işçi sınıfının sömürüsüne karşı ancak bir yeni işçi marşı yapabiliriz diye kargo işçileriyle, bir işçi marşı uyarlaması yapmış. cidden de çok hoş olmuş”.

Marşı dinlemeye başladım…

Bir Kargo İşçisi


[1] Bu yazı başka bir kargo işçisinin hakiki deneyimlerinden yola çıkarak kaleme alınmıştır.

[2] Transfer merkezi

21. Yüzyılda Leninizm – Daniel Bensaïd

Lenin Marksist düşünceye emperyalizm, milli sorunlar, devrimci strateji ve sosyalist demokrasi adına önemli katkılarda bulundu. Fakat örgütler kendilerini “Leninist” olarak adlandırdıklarında genellikle örgütsel biçimleri kastederler. Bu tür örgütlerin oldukça çeşitli örgütsel deneyim ve pratiğe sahip olduklarını da görüyoruz. Leninizm’i örgütsel biçimiyle özgül kılan nedir?

Read More …

COVID-19 ve Sermayenin Çevrimleri – Rob Wallace, Alex Liebman, Luis Fernando Chaves ve Rodrick Wallace

Bu makale, Mayıs 2020 sayısının Mart ayına ait Aylık İnceleme’dir. Basılı sürüm, makale bitiminde bugünün tarihi olan 27 Mart 2020 ile aynı tarihi taşıyacaktır. Aylık incelemeyi, bir bütün olarak yayımlanmasından bir aydan fazla bir süre önce çevrimiçi olarak yayımlamak bizim için eşi görülmemiş bir durumdur ve mevcut acil durumun ispatıdır. Tüm dergi, 1 Mayıs’ta çevrimiçi olarak yayımlandığı zaman, makaleye ufak güncellemelerin ekleneceğini tahmin ediyoruz.- [Monthly Review] Editör Ekibi

Read More …

Toplumsal Yeniden Üretim ve Covid-19 Salgını Üzerine Tezler- Marksist Feminist Kolektif

“Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır.” 

Tez 1: Kapitalizm yaşama değil, kârlılığa öncelik vermektedir: Bunu tersine çevirmek istiyoruz.

Bu salgın ve buna egemen sınıfın cevabı, toplumsal yeniden üretim teorisinin bağrındaki fikrin açık ve trajik bir resmini sunmaktadır: Yaşamımız, kâr etme önceliklerine kurban edilmektedir.

Kapitalizmin kendi yaşamını devam ettireceği kan olan kâr üretme becerisi, işçilerin günlük “üretimine” bağlıdır. Bu, tam olarak ve anında kontrol edemediği veya baskın olmadığı yaşamı devam ettirme süreçlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda birikimin temel mantığı, üretimin devam etmesini destekleyecek mümkün olan en düşük ücret ve vergilerle hayatın düzenlemesi üzerinedir. Bu kapitalizmin kalbindeki en büyük çelişkidir. Tam da toplumsal refahı sağlayanları; hemşireleri ve sağlık hizmetlerindeki diğer çalışanları, tarım işçilerini, gıda fabrikalarındaki işçileri, süpermarket çalışanlarını, kuryeleri, atık toplayıcıları, öğretmenleri, çocuk bakıcılarını, yaşlı bakım hizmetlerini sağlayanları aşağılamakta ve değersizleştirmektedir. Bunlar, kapitalizmin düşük ücretle ve çoğu zaman tehlikeli çalışma koşulları ile aşağılayıp damgaladığı ırksallaştırılmış, kadınlaştırılmış işçilerdir. Ancak şu anki salgın, toplumumuzun onlarsız yaşayamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Toplum, kârlılık için rekabet eden ve hayatta kalabilme hakkımızı sömüren ilaç şirketleri ile de ayakta kalamaz. Ve ‘piyasanın görünmez elinin’, mevcut pandeminin de gösterdiği gibi, insanlığın ihtiyaç duyduğu, küresel çapta bir sağlık altyapısı oluşturmayacağı ve işletemeyeceği açıktır.

Bu nedenle sağlık krizi sermayeyi, sağlık, sosyal bakım, gıda üretimi ve dağıtımı gibi yaşam ve yaşamı sürdürme çalışmalarına odaklanmaya zorluyor. Sağlık, eğitim ve diğer yaşamsal faaliyetlerin ticarileştirilmekten çıkarılmasını ve herkes tarafından erişilebilir hale getirilmesini, pandemi geçtikten sonra da bunun devam etmesini talep ediyoruz.

Tez 2: Toplumsal yeniden üretim işçileri yaşamın temelindeki işçilerdir: Kalıcı olarak böyle kabul edilmelerini talep ediyoruz.

Eksik istihdamla emtia üreten şirketlerin çoğu, kârlarının ve stok değerlerinin hızla düştüğünü görürken, kendilerinin insani kuruluşlara, topluluklara, hane halklarına ve bireylere bağlı olduklarını fark ettiler. Ancak, kapitalizmin hayatı öncelemeye nazaran kârlılığa öncelik verme ihtiyacı göz önüne alındığında, bu tür örgütler, topluluklar, hane halkı ve bireyler bu meydan okumayı karşılayacak kadar donanımlı değiller. Covid-19 yalnızca sağlık, toplu taşıma ve market işçileri, çeşitli toplum gönüllüleri ve diğerleri üzerindeki durumu kötüleştirmekle kalmadı; yıllar yılı kemer sıkma adına tüm temel sosyal hizmetlerin parçalanması da toplumsal yeniden üretimi sağlayan iş gücünün eskisinden çok daha küçülmesine ve toplumsal örgütlülüklerinin de gittikçe daha az kaynak bulabilmesine sebep oldu.

Onlarca yıl ihmal edilmiş bir krizi telafi etmek için birçok kapitalist devlet ve şirket önceliklerini ancak kısmi ve geçici olarak değiştiriyor. Hane halklarına çekler gönderiyorlar, güvencesiz işçilere işsizlik sigortası sunuyorlar, otomobil üreticilerinin otomobil üretmekten maske ve vantilatör üretmeye geçmelerini istiyorlar. İspanya’da devlet geçici olarak kâr odaklı özel hastaneleri devraldı; ABD’de sigorta şirketleri Covid-19 testi için ödemeleri yapmak durumunda kalıyor. Her şeyi bir kenara bırakırsak, bu durum bize siyasi bir irade olduğunda insanların ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak kaynakların ne kadar hazır ve bol olduğunu göstermektedir.

Toplumsal yeniden üretim sektörlerindeki hemşirelerin, hastane temizliği işçilerinin, öğretmenlerin, atık toplama işçilerinin, gıda üretenlerin ve süpermarket çalışanlarının yaptıkları işlerin temel hizmet olarak kalıcı bir biçimde tanımlanmasını ve ücretlerinin, sosyal yardımlarının ve sosyal konumlarının sürdürülebilirlikteki önemini yansıtacak şekilde iyileştirilmesini talep ediyoruz. 

Tez 3: Bankaları değil insanları kurtarın. 

Egemenler, kapitalist değerin tamamen çöküşünü ortadan kaldırma çabasıyla şirketleri kurtarmak için çok daha fazla kaynak ayırıyorlar. Ürettiğiniz kârların, toplumsal yeniden üretim emeğinin sağladığı emek gücü tarafından yapıldığını size hatırlatıyoruz. Otel ve restoran zincirlerinin, teknoloji ve havayolu şirketlerinin ve daha fazlasının CEO’ları milyonlarca işçiyi işten çıkarırken, büyük ölçüde kendi aşırı şişirilmiş maaşlarını ve haklarını koruyorlar. Çünkü kapitalist sistem, yaşam ve ücretli emek arasındaki çelişkinin, insanların yaşamlarından ziyade daima sermayenin yararına çözülmesini öncelemektedir.

Tüm finansal kaynakların ve teşvik paketlerinin kapitalist şirketleri çalışır durumda tutmak yerine yaşamı devam ettiren işlere aktarılmasını talep ediyoruz.

Tez 4: Sınırları açın, hapishaneleri kapatın.

Bu salgın, göçmenleri ve tutukluları çok sert vuruyor: Bunlar; uygun hijyenik şartlara ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde kapalı kalanlardır; belgesiz ve aynı zamanda sınır dışı edilme korkusuyla yardım talebinde sessiz kalanlardır; yaşamı var eden alanlarda (sağlık ve sosyal bakım hizmetleri, tarım, vb. ) çalışıp enfekte olma riski daha fazla olan, çünkü (yeterli veya herhangi bir koruyucu ekipmanı olmadan) işe gitmekten başka seçenekleri olmayanlardır; ailelerine ulaşmaya çalışan ve ülkeler arasında transit geçiş yapmakta olanlar ve seyahat yasakları ve yaptırımlar nedeniyle ülkelerinden ayrılamayanlardır.

Pandemi olsa da olmasa da Trump, enfeksiyon oranlarının ve ölümlerin hızla arttığı İran’a karşı yaptırımları korumaktadır. Ne Trump ne de Avrupa Birliği, İsrail’e Gazze’de abluka altındaki 2 milyon insanı en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerden yoksun bıraktığı yaptırımları kaldırması için baskı yapacaktır. Pandemiye karşı bu ötekileştirilmiş eşitsiz tepki, kapitalizmin bel altı olan ırkçı ve sömürgeci zulme dayanmakta ve onu güçlendirmektedir.

Göçmenlik yasalarına göre sağlık hizmetlerinin öncelikli olmasını, pek çok suç için hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını ve hasta tutsaklar için alternatif insani kısıtlı yerlerin bulunmasını, yaşamsal ihtiyaçları beslemek yerine disiplini hedefleyen gözaltı ve tutukevlerinin kapatılmasını istiyoruz.

Tez 5: Silahımız dayanışma: Sermayeye karşı kullanalım

Salgın, bütün dünyaya kriz durumunda çalışan insanların çeşitli ve yaratıcı hayatta kalma stratejileriyle her daim nasıl geçinebildiğini göstermiştir. Pek çoğu için bu en yakın aile ve arkadaşlara yaslanmak anlamına gelmiştir. Fakat bazıları karşılıklı yardım inisiyatifleriyle sorunun üstesinden gelmektedir. Evsizler ve kapitalist toplumun bir yük olarak görüp reddettiği insanlar için destek, başkalarına yaşama hakkından daha azını sunmayan toplumsal yeniden üretim gönüllülerinin muazzam inisiyatiflerinden gelmiştir. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında mahalleler, en korunmasız kesimlerle irtibatta olabilmek ve gıda ve ilaç alabilmelerini sağlamak için Whatsapp grupları oluşturmaktadır. Okullar ücretsiz yemek hakkına sahip çocukları olan yoksul ailelere yiyecek kuponları göndermektedir. Gıda bankaları ve hayır kurumları gönüllü sayısının arttığına tanık olmaktadır. Acil bir ihtiyaç olarak toplumsal yeniden üretim müşterekleri ortaya çıkmaktadır. Fakat aynı zamanda geçmişten dersler de aldık: Kapitalist hükümetlerin toplumsal yeniden üretim müştereklerini devletin sorumluluklarından kaçmasının aracı olarak kullanmalarına izin vermeyeceğiz.

Sosyalist feministler olarak daha fazlasını zorlamaya, insan yaşamının iyileştirilmesi için gerekli olan her şey üzerinde kamu hükmü talebi için birlikte çaba göstermeye ihtiyacımız vardır. Bu, eşitsiz biçimde etkilenmiş ve eşitsiz kaynaklara sahip farklı topluluklar arasında dayanışma inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu, en çok marjinalleştirilmişlere destek vermek, toplumsal kaynağı olanların – sendikalar, sivil toplum örgütleri, halk örgütlenmeleri – olmayanlarla paylaşmalarını ve onları desteklemelerini savunmaktır. Bu, devletin toplumsal yeniden üretim işini toplumsal varlığın temel taşı olarak tanımasını talep etmektir.

Hükümetlerin halktan ders almalarını ve sıradan insanların birbirine destek ve dayanışma göstermek için yaptıkları şeyleri politika düzeyinde tekrarlamalarını talep ediyoruz.

Tez 6: Ev içi şiddete karşı feminist dayanışma

Covid-19’un yayılmasını önlemek için pek çok ülke tarafından alınan eve kapanma önlemleri, bir yandan bütünüyle gerekliyken, diğer yandan istismara dayalı bir ilişki içinde yaşayan milyonlarca insan için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Salgın süresince mağdurlar şiddet uygulayan partnerler veya aile bireyleriyle ev içinde kalmaya zorlandığından, kadınlara ve LGBTQ’lara yönelik ev içi şiddet vakaları katlanmıştır. Ev içi istismarın özgün durumunu dikkate almayan “evde kal” kampanyaları, şiddete karşı sığınak ve hizmetlerden bütçelerin çekilmesi anlamına gelen ve yıllardır süregiden azgın neoliberalizm bağlamında bilhassa endişe vericidir.

Hükümetlerden şiddetle mücadele hizmetlerde yıllardır uyguladıkları bütçe kesintilerini derhal geri çekmelerini ve destek hatlarını sürdürmek ve geniş ölçüde görünür kılmak zorunda olan aktörlere kaynaklar sağlamalarını talep ediyoruz.

Tez 7: Toplumsal yeniden üretim işçilerinin toplumsal gücü vardır: Bu gücü toplumu yeniden örgütlemek için kullanabiliriz.

Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır. Bu salgın, kapitalizmin ücretli ya da ücretsiz, hastanelerde ve altyapı işlerinde, hane içinde ve topluluklarda toplumsal yeniden üretim işçilerine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hâlihazırda bizlere göstermiştir. Bunu ve bu işçilerin ellerinde tuttukları toplumsal gücü kendimize sürekli hatırlatalım. Bu, toplumsal yeniden üretim işçileri olarak bizlerin, ulusal bağlamda, bizi ayıran sınırlarda ve yerkürenin her yanında elimizdeki toplumsal güce dair bilinci geliştirmemiz gereken andır.

Eğer biz durursak dünya durur. Bu anlayış yaptığımız işe saygı duyan politikaların temeli olabilir; aynı zamanda kâr elde etmenin değil hayatı var etmenin toplumlarımıza yön verdiği, yenilenmiş bir antikapitalist gündemin altyapısını inşa edecek politik eylemin de temeli olabilir.

3 Nisan 2020

Çeviri: Meriç Dıraz, Sanem Öztürk

Marksist Feminist Kolektif, Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Marksist Feminist Akım’ın örgütleyicileri olan Tithi Bhattacharya, Svenja Bromberg, Angela Dimitrakaki, Sara Farris ve Susan Ferguson’dan oluşmaktadır.

Fransa’da İşçiler Gıda Yardımı İçin McDonalds’ı Ele Geçirdi

Fransa’daki sağlık krizi başladığı tarihten itibaren, Kuzey Marsilya’da aşırı güvencesiz bir hayatın hüküm sürdüğü mahallerde insanlar ciddi bir yoksulluğa gömülmüş durumdalar. Fransa’da işsizlik oranı yüzde 8.5 olarak hesaplanıyor, bu mahallelerde ise işsizlik oranı yüzde 25’e çıkmış durumda ve mahalli nüfusun yüzde 39’u yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 

Hükümetin aldığı sınırlayıcı tedbirlerin tetiklediği ekonomik durgunluk, kayıt-dışı işçilerin eline geçen üç kuruşu da öğüttü ve tabii son durum, mahallelerdeki güvencesiz yaşamı daha da kötüleştirdi. Salgın günlerinde mahallelerdeki insanlar, gıda gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorlar. Maison Blanche mahalle derneği üyesi Nair Abdallah’ın bu vahim durumu şöyle özetliyor: “Aileler bize artık yiyecek herhangi bir şeylerinin kalmadığını anlatıyorlar. Bir anne, çocuklarına üç gündür soğan çorbasından başka verecek hiçbir yemeğinin olmadığını söyledi.”

Mahallelerdeki birçok kolektif, en yoksul kesime gıda kolileri dağıtmaya başladılar. Gün geçtikçe daha fazla insan, gönüllerden yardım talep ediyorlar. Hükümetin sosyal hizmetler müdürlüğü dahi, yoksul insanları bu kolektiflere yönlendirmeye başladı.

Bu acil yardım talebini karşılamak için mahalli kolektifler tarafından desteklenen McDonald’s’ın Saint Barhelemy şubesindeki işçiler ve Marsilya Halk Birliği Derneği, restoranı ele geçirmeye karar verdiler. Dükkân sahipleri, yerel halk ve gıda yardım bankası restoranda istiflenmiş gıdaları tanzim etmeye başladılar. Bu restoran aynı zamanda gıda kolilerini hazırlıyor ve mahalli kolektiflere ulaştırıyor. Kolektifler ise mahalledeki apartmanlara bu gıda kolilerini teslim ediyorlar. Tüm süreç maske, eldiven ve diğer koruyucu ekipmanlara sahip gönüller tarafından sürdürülüyor. İşçilerin Birliği Partisi yönetim kurulu üyesi Kamel Guemari’nin bize şunları söyledi: “ Bu olağanüstü koşullarda, bizler mahallerimiz için harekete geçmeyeceksek, başka kim bu sorumluluğu alacak?”

McDonald’s yönetimi ise bu uygulamalara karşı çıkmak için yasal süreci başlattı. Saint Barthelemy restoran işçilerinin avukatı Ralph Blindauer’in Marseille gazetesine verdiği demeçte durumu özetliyor: “Bu süreci McDonald’s ile uzlaşmaya vararak yönetmeyi tercih ederdik fakat önerimizi doğrudan reddettiler. Bize aba altından sopa göstererek, bu hamlenin hukuki sonuçları olacağını belirttiler. Gördük ki yönetim insanlıktan zerre nasibini almamış ve McDonalds’ın açıklamalarını önemsemiyoruz.”

McDonald’s Fransa yönetimi bu kriz karşısında, insanlara engel çıkartmak dışında başka hiçbir şey yapmadı. Bu sayede, Saint Barhelemy şubesi işçileri Marsilya halkına destek olmak için kendileri dışında güvenebilecekleri başka kimsenin olmadığını anladılar.

McDonalds’ın ne kadar merhametsiz bir marka olduğu aslında biliniyor. Yaklaşık bir hafta önce uluslararası firma -işçilerinin sağlıklarını hiçe sayarak- restoranlarını yeniden açmak; arabaya ve eve servis hizmetini başlatmak istediğini duyurdu. İşçiler isterlerse, işe başlayacaklar. Fakat Paris’teki Hotel ve Restoran Sendikası üyesi Drame “işe dönmeyi reddeden işçilerin firma düşmanı olarak fişleneceğini ve yönetimin misillemesine karşı ciddi bir risk alacaklarını” belirtiyor. McDonalds’ın öne çıkan işçilerine karşı rövanşist bir tutum sergilediği biliniyor. Geçtiğimiz yıl, Marsactu gazetesi McDonalds’ın sendikacı Kamel Guemari’yi kovmak için yalancı şahitler tuttuğu ve toplamda 25.000 Euro ödediğine dair bir rapor ortaya koydu.

Sendika üyesi ve firmada işçi Drame, mutfakların çok ufak olduğunu ve işe dönüldüğü takdirde sosyal mesafe uygulamasının yapılamayacağını söylüyor. Ayrıca, koruyucu ekipmanların böylesine tali bir işte kullanılması yerine, öncelikli olarak sağlık çalışanlarına verilmesi gerektiğini düşünüyor. Şu dönemde, McDonalds’ın cebini doldurmak için hamburger satması hayati bir kamu hizmeti değil. Saint Barthelemy şubesi işçilerinin yaptığı üzere,  içinden geçmekte olduğumuz sağlık ve ekonomik krizine çözüm üretebilmek için restoranların ele geçirilip halkın desteklenmesi için kullanılması gerekiyor.

Fransız devletinin işçileri bir nevi katletmeye dönük fecaat kriz yönetimi, işçilerin sağlığını hiçe sayan firmaların işletmelerini yeniden açmak ve zorunluluk arz etmeyen sektörlerde üretim yapılmasında ısrarcı oldukları bu dönemde; Marsilya’daki McDonald’s işçileri ellerindeki tüm araçları seferber ederek, bu vahim krizi karşısında halka destek olmak için uğraşıyorlar. İşçiler, işverenlerin ceplerini doldurmak yerine; yeniden dağıtımın adilce örgütlenmesi ve mevcut krizin etkilerini bir nebze de olsa dindirmek için mücadele veriyorlar.

Kaynak: https://www.leftvoice.org/workers-in-france-take-over-mcdonalds-to-distribute-f

Toplumsal Yeniden Üretim ve Salgın: Tithi Bhattacharya ile Söyleşi

Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.

Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.

-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?

-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.

En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.

Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.

Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.

-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor. 

-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.

Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.

Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”

-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.

-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.

Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.

Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.

-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.

-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.

Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.

Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.

-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.

-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.

Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.

Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.

-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?

-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?

-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.

-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.

Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.

-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.

-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.

Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.

İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.

-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?

-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.

Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.

Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.

COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.

Çeviri: Sanem Öztürk

Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.