İmdat Freni

Blog

İşten Çıkarmalara Karşı İBB Önünde Protesto

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çalışanları Derneği, İBB’ye bağlı İSPER iştirakinde en az dört personelin meslek hastalığı raporu olması sebebiyle işten atıldığını ve benzer durumda olan 30’a yakın işçinin de atılma riski ile karşı karşıya olduğunu açıklamıştı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Çalışanları Derneği’nin çağrısı ile meslek hastalığına yakalandıkları gerekçesiyle işten çıkarılan İBB çalışanları için bugün saat 17.00’da Saraçhane İBB binası önünde basın açıklaması gerçekleştirildi. 

Açıklamanın tam metni:

Bugün burada, İBB için çalışırken meslek hastalığına yakalanan işçilere gerçekleştirilen kıyımı protesto etmek için bir araya geldik.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çalışanları Derneği olarak, üyemiz olan Bahadır Öçalan’ın yaşadığı süreçle haberdar olduğumuz durum, İBB çalışan sorunları buzdağının görünen yüzü. Süreci özetlemek gerekirse… 

İBB’ye bağlı İSPER iştirakinde en az dört personel, meslek hastalığı raporu olması sebebiyle işten atıldı. Benzer durumda olan 15 civarında çalışan, endişeyle işten atılmayı bekliyor. İBB’nin farklı iştiraklerinde bu sayının 30 kişiyi aştığı duyumu var. İş akdi sonlandırılan işçilerden biri olan Bahadır Öçalan, aynı zamanda İBB Çalışanları Derneği Sosyal ve Kültürel Dayanışma Derneği üyesi.

İSPER bünyesinde İSKİ sayaç okuma personeli olarak çalışan Öçalan’a, ortopedik rahatsızlıklarından dolayı – kas iskelet sistemi rahatsızlıkları nedeniyle gittiği hastanede, 24.07.2020 tarihinde aldığı sağlık kurulu raporuna göre, menisküste dejenerasyon ve kemik iliği ödemi teşhisleri konmuş ve “sürekli çömelmeyeceği, merdiven inip-çıkmasını gerektirmeyecek bir bölümde çalışmasına” karar verilmiştir. Bu nedenle, Öçalan’ın bağlı olduğu Esenyurt şubesindeki kısım amiri, raporu nedeniyle kendisinden ortalama günlük sayaç okuma kotasının 2/3’ünü yapmasını talep etmiştir. Ancak neredeyse 1 yıl sonra, 06.05.2021 tarihinde Öçalan’a, İSPER Ücretlendirme ve Endüstriyel İlişkiler Müdürlüğü’nden ücretsiz izine çıkarıldığına dair bir tebligat ulaşmıştır. Gerekçesi, “raporunuza uygun bir pozisyon şu aşamada tespit edilememiştir,” olmuştur. Bu tarihten itibaren derneğimiz olarak gerek alt işveren İSPER gerek asıl işveren İSKİ gerek İBB yönetimi gerekse de CHP temsilcileriyle diyalog kurmaya çalıştık. Tüm bunlara rağmen, 30.07.2021 tarihinde onlarca İBB iştirakinde binlerce iş pozisyonunun karar vericisi durumunda olan İSPER, “mesleki ve şahsi niteliklerinize uygun boş bir pozisyon bulunamadığı” gerekçesiyle Bahadır Öçalan’ın iş akdini tek taraflı olarak feshetmiştir.

Bahadır Öçalan, ağır iş yükü sebebiyle sağlığından olmuştur. Bu durumdan doğrudan alt işveren İSPER ve asıl işveren İSKİ sorumludur. Üstelik, pandemi gibi hem sağlık hem de ekonomik yönden son derece zorlu bir süreçte üyemizin ve benzer durumdaki diğer çalışanların ücretsiz izine ayrılmaları, bu zorlu dönemde 1500 TL gibi bir ücrete mahkum edilmeleri ve sonrasında da işsiz bırakılmaları, iş etiği – yani hakkaniyet ilkesi açısından da kabul edilemez. İşçinin sağlığının bozulmasına sebep olan çalışma koşullarını görmezden gelmek, meslek hastalıklarını gizlemek için işten atma korkusu salarak işçileri sağlık raporu almaktan yıldırmak, alınmış olan raporları değiştirtmeye zorlamak, çok daha vahim birçok iş kazası, meslek hastalığı ve hatta iş cinayetinin kapısını aralamaktadır. 

Bahadır Öçalan ve işten atılan İBB çalışanları, yıllar boyunca AKP ve sermaye ortağı taşeron şirketlerin “çok iş, az personel, daha fazla kâr” ilkesiyle hem ruh hem de beden sağlıklarını kaybettiler. İBB’ye bağlı İSKİ’de 2011’de İSKİ abone sayısı 3,5 milyon iken; sayaç okuma ve açma kapama personel sayısı 900 idi. 2019’daysa İSKİ abone sayısı 6 milyon olduğundaysa personel sayısı 850’ye düşmüştü. İSKİ’de en çok meslek hastalığı raporu, nüfusu son 10 yılda 3 katı artan Esenyurt’ta meydana gelmiştir. Oluşan mağduriyetin bedelinin gerçek sorumlular yerine işçilere ödetilmesini kabul etmiyoruz. AKP’nin sömürüp sakat bıraktığı işçiyi, sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir siyaset anlayışı işten çıkartmıştır. İşçinin sağlığını yitirmesine neden olan sorumlular hem hukuki hem de cezai açıdan neden oldukları sonuçların bedelini ödemelidirler. Nitekim, bu konuda açılacak maddi ve manevi tazminat davalarının yanı sıra sorumlular hakkında suç duyurularında da bulunacağız. 

Tüm emek dostları ve basın emekçileri, çalışırken ölmemek ve yine çalışırken sakat kalmamak konusundaki taleplerimiz nettir:
– İlk ve en yakıcı talebimiz, meslek hastalığı raporu olduğu gerekçesiyle atılan işçiler geri alınsın ve sağlık durumlarına uygun pozisyonlara yerleştirilsin.
– İkincisi, İBB personeli üzerinde olan fazla iş yükü, hakkaniyetli bir biçimde azaltılsın.
– Üçüncüsü, İBB’nin tüm çalışanları için işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri, göstermelik değil, ciddi bir şekilde uygulansın.

Bizler çözmek için mücadele ettiğimiz bu sorunların tek bir iştirake, sadece İSKİ’ye ait olmadığını biliyoruz. Benzer sorunların diğer iştiraklerde de olduğu, meslek hastalıkları yüzünden işten atılan işçilerin farklı iştiraklerde de bulunduğu İBB işçileri arasında hızla yayılıyor. Sorunlar, sıkıntılar, çözülmeyen dertler, bir çalışandan diğerine, bir iştirakten diğerine aktarılıyor. Sorunlar yumağının bir tarafını çözmeye çalışırken ipin ucuna takılı onlarca yeni sorun önümüze geliyor. 

Rekor sıcaklıklar yaşadığımız geçtiğimiz hafta, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, saha personellerine hiçbir koruma önlemi sağlanmadan, her zamanki iş yüküyle işlerine devam ettirmiş, görev sırasında bayılan işçiler olmuştur. Yakın tarihli bu olaylar, İBB’nin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda ne kadar vurdumduymaz olduğunu, işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunu gerçekten önemsemediğini, gerçek ve amaca uygun risk değerlendirmeleri yaparak bunları uygulamaya koymadığını, sahada sorunları birebir yaşayan çalışanların görüşlerini almadığını ve katılımlarını sağlamadığını, özetle işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda işleyen bir sistem kurmadığını ve sadece kar odaklı davrandığını göstermektedir.

Düzeltilmesi gereken bunca sorun varken, şimdiki süreçte İBB, bu işlemeyen sistemi işler hale getireceğine, işçilere hastane tarafından verilen sağlık kurulu raporlarının yalan raporlar olduğunu söyleyerek, yapılan hukuksuzluğu gizlemeye çalışmaktadır. Hiçbir yazılı iş teklifi olmamasına rağmen işten attığı işçilere pozisyonlarına uygun iş teklifleri yaptığını söyleyerek, sorumluluğu kendi üzerinden atmaya çalışmaktadır. Arkadaşımız Bahadır Öçalan örneğinde, sağlık raporuna uygun iş ümidiyle gönderildiği birim olan İlaçlama Hizmeti, kendisine eklemsel rahatsızlığı varken, benzer bir saha çalışmasını bir de üzerinde ilaçlama teçhizatının ağırlığıyla yapamayacağını ve benzer durumda olan kendi personelini başka birimlere kaydırdığını açıklamıştır. Sağlık raporuna zaten uygun olmayan bu pozisyon dahi arkadaşımıza yazılı bir teklif olarak gelmemiştir.

Bizler, İBB’nin tüm bu hiç çözülmeyecekmiş gibi duran sorunlarını çözmek için derneğimiz olarak her türlü işbirliğine de mücadeleye de hazırız.

Bahadır Öçalan arkadaşımızın uğradığı haksızlığın giderilmesi ve işine geri dönmesi için İBB yöneticilerinin duyarlı davranışını ve çözüme yönelik adımlarını bir an önce görmek istiyoruz. Pazartesi sabahına kadar, arkadaşımızın işine dönmesi için İBB, İSKİ ve İSPER yöneticilerinin atacağı adımları bekleyeceğiz. Eğer Pazartesi sabahı arkadaşımız Bahadır Öçalan işine halen dönmemiş olursa, bekleyişimize buradan devam edeceğiz ve dernek üyemiz işe alınana kadar İBB binası önünden ayrılmayacağız.

İBB Çalışanları Derneği olarak bu sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı burada, bizi desteklemeye gelmiş olan tüm emek dostlarına, sendikalara, demokratik kitle örgütlerine, siyasi kurumlara ve basın—yayın kuruluşlarına bildiririz.

Kaynak: Esra Üşüdür / Siyasi Haber

Eko-Komünist bir Gelecek için Fosil Faşizmiyle Mücadele – Zetkin Kolektifi

“Anti-faşistlerin faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz”.

Küresel iklim krizinin sonucu olarak dünyanın dört bir yanında orman yangınları patlak veriyor. Saray rejiminin yönetmekten adeta imtina ettiği bu kriz koşullarında, yine bu rejimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan nefret dilinin ve ayrımcılığın da sonucu olarak toplumun çeşitli kesimlerinde yangının yaşattığı dehşete karşı öfkenin Kürtlere ve göçmenlere yöneldiğini görüyoruz. Bu yaşanılanlar vesileye Andreas Malm ve Zetkin Kolektifiyle yapılmış, Serap Güneş tarafından tercüme edilen ve Dünyadan Çeviri sitesinde yayımlanan söyleşiyi İmdat Freni’ne de almayı gerekli gördük. İyi okumalar.

Kuzey Amerika’nın Batı Kıyısı bir kez daha yanıyor. Geçen ay, Phoenix, Arizona, art arda beş gün 46 santigrat derece sıcaklık kaydetti. Yeni bir rekor. Her öğleden sonra, beton ve asfaltın yüzey sıcaklığı 82 santigrat dereceye çıktı – üçüncü derece yanıklara neden olacak kadar sıcak. Sıcaklıkların marjinal olarak düşük olduğu Kaliforniya ve Teksas’ta, enerji şebekesi operatörleri, uzun süreli bir ısı dalgasının enerji altyapısına zarar vereceğinden ve geçen yıllardaki kesintilerin tekrarlanmasına neden olacağından korktular. Bunaltıcı sıcakta serin kalmak için klimaya bağımlı olan birçok kişi için bu durum sağlık sorunlarına ve hatta ölüme neden olabilir.

Kuzey Amerika’nın devam eden sıcak hava dalgası öncesinde, Batı Kıyısı’nda aylarca süren ve benzeri görülmemiş su kıtlığı, mahsul kıtlığı ve orman yangınları için koşulları oluşturan aylarca süren yağışsız hava dönemi olmuştu. Kaliforniya ve Arizona’nın orman yangını sezonu alışılmadık şekilde erken başladı. Arizona’nın ilk yangınlarından biri dört gün devam etti, 27 mil karelik kırsal alanı yakıp kül etti ve iki kasabayı tahliyeye zorladı. Bu röportaj yayına hazırlanırken, Batı Kıyısı’nda Portland’ın iki katı büyüklüğünde 60’tan fazla orman yangını sürüyordu. ABD’de olağan hale geldiği gibi, devlet yetkilileri mahkûmları alevlerle mücadele etmeleri için gönderiyor ve onlara saatte 1,50 dolar gibi düşük bir ücret ödüyor.

Zaten bu yıl Pakistan ve Kuzey Hindistan, 52 santigrat dereceye ulaşan sıcaklıklarla sarsıldı. Vancouver’ın 124 mil dışındaki küçük Lytton kasabası, Kanada’da şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklık olan 49,6 santigrat dereceye ulaştı. Bu arada Brezilya, son 100 yılın en kötü kuraklığını yaşadı ve gıda fiyatlarının yukarı doğru fırlamasına yol açtı. Bu uç noktalarda, normal yaşam askıya alınır. İnsanlar ölür. Ekosistemler çöker. Ve kargaşanın içinden gerici toplumsal güçler harekete geçer.

Köklü göçmen karşıtı ve ırkçı mecazlar ile gerici bir inkarcı iklim gündeminin zehirli bir bileşimi sayesinde, aşırı sağ partiler ve toplumsal hareketler Avrupa ve Amerika’da artan bir etkiye sahip. Zetkin Kolektifi’nin White Skin, Black Fuel: The Danger of Fossil Fascism kitabı (Beyaz Deri, Kara Yakıt: Fosil Faşizmi Tehlikesi), bu hareketlerin ve fikirlerin yükselişinin haritasını çıkarıyor ve ufku gözeterek “fosil faşizminin” ortaya çıkışını öngörüyor.

Zetkin Kolektifi üyesi Andreas Malm’ın en son bireysel olarak kaleme aldığı eserleri How to Blow up a Pipeline (Bir Boru Hattını Nasıl Havaya Uçurursunuz) ve Corona, Climate, Chronic Emergency (Korona, İklim, Kronik Acil Durum), kesişen ekolojik, epidemiyolojik ve politik çıkmazlarımızın hızla yazılmış konjonktürel analizleriydi. Her iki kitap da, kapitalizmin ekolojik çöküşe doğru nefes kesen gidişatı ve kapitalist merkezlerdeki iklim hareketlerinin mücadele stratejilerinin sınırları hakkında gündeme kızıl-yeşil bir kama sokma çabası.

White Skin, Black Fuel, ırksal kapitalizm, fosil yakıt çıkarma, milliyetçilik ve iklim çöküşü arasındaki karşılıklı ilişkilerin ayrıntılı bir analizi. Kitap, bilimsel araştırmalarla nasıl angaje olunacağının en iyi örneği. Eko-komünist bir geleceği gerçekleştirmek için savaşırken karşımıza yığılmış gerici güçlerin güçlü bir hatırlatıcısı ve hareketlere açık bir çağrı.

Bu röportajda Kai Heron, Zetkin Kolektifi üyeleri Andreas Malm, Laudy van den Heuvel ve Ståle Holgersen ile Kolektifi’nin yazma süreci, iklim inkarı ve fosil faşizmine karşı direniş hakkında konuşuyor.

Kai Heron: White Skin, Black Fuel’nin (WSBF) tanıtım yazısına göre, Zetkin Kolektifi’nin yirmi bir üyesi kitap üzerinde işbirliği yaptı. Peki Zetkin Kolektifi nedir? Ve 20 kişiyle birlikte kitap yazmak nasıl bir şey? Dışarıdan, lojistik bir başarı gibi görünüyor!

Laudy van den Heuvel: Zetkin Kolektifi, ekoloji ve aşırı sağ konusunda her birinin kendi uzmanlık alanına sahip olduğu, oldukça çeşitlilik içeren bir akademisyen, öğrenci, mezun ve aktivist grubudur. Bazıları farklı üniversitelerde görev yapıyor ama çoğumuz gönüllü üyeyiz. Kitap için herkes kendi ilgi ve uzmanlık alanında araştırma yaptı ve bunu Andreas Malm’a iletti. O da bunları derledi ve tutarlı bir metne dönüştürdü.

Zetkin Kolektifi olabildiğince şeffaf ve demokratik olmaya çalışıyor. Bu yüzden kitabın hazırlık süreci epey uzun sürdü çünkü Andreas Zetkin üyelerinin sağladığı tüm bilgileri işledi, ardından tüm bilgilerin gerçekten de doğru, net ve olabildiğince iyi kullanılmış olduğundan emin olmak amacıyla onay, geribildirim, yorum vs. için hepimize geri verdi.

Bir grup olarak Zetkin Kolektifi, biz onunla ne yapıyorsak odur: hepimizin farklı odak noktaları var, ancak hepimiz kabaca aynı konu üzerinde çalışıyoruz. Ayrıca, şimdi eyleme ihtiyaç duyulduğuna inandığımız için, kolektifin açık bir aktivist temeli var. Bu aktivizmi ifade etme şeklimiz kişiden kişiye farklı olabilir, ancak oldukça tutarlı bir değerler setimiz var ve Zetkin Kolektifi, aynı konular üzerinde topluca çalışmanın yanı sıra, aynı vizyona sahip insanlarla bir araya gelebileceğiniz de bir yer.

Ståle Holgersen: Yazma süreci, yazarın başlığı kadar alışılmadık oldu. Kısacası şöyleydi: Kolektifin tüm üyeleri, aşırı sağ partiler arasındaki ilişkiler, ırkçılık/göç karşıtlığı ve derin bilgi sahibi oldukları ülkelerdeki ekoloji üzerine birkaç sayfa yazdılar. Andreas daha sonra bu bölümleri bugün okunabilecek bir senfoni haline getirdi.

Ayrıca, fosil faşizmi veya fosil yakıtın ırksal tarihi üzerine daha genel tartışmalar gibi, doğrudan güncel vaka incelemelerine dayanmayan bölümler, büyük ölçüde Andreas tarafından yazılmıştır. Sonra organik, kaotik ama yine de bir ölçüde yapılandırılmış bir şekilde, süreç boyunca herkes yorum ve değişiklikler yaptı, modifiye etti ve hatta bazen yazının bazı kısımlarını yeniden yazdı.

WSBF, “fosil faşizmi” dediği şeyin ortaya çıkışı konusunda uyarıyor. Fosil faşizmi nedir, 20. yüzyılın ortalarındaki faşizmden farkı nedir ve sizi bu konuda bir kitap yazmaya motive eden şey nedir?

LH: “Fosil faşizmi” terimi aslında Cara Daggett’in petro-erkeklik, fosil yakıtlar ve otoriter arzu konusundaki bir makalesinde ortaya atıldı ilk kez. WSBF’de, faşizm söz konusu olduğunda, faşizm üzerine ünlü bilim insanı Roger Griffin’in anladığı gibi, bir fikirler dizisi olarak faşizm ile, klasik örneği iki savaş arası dönemde gördüğümüz faşizm olan gerçek bir tarihsel güç olarak faşizm arasında bir ayrım yapılması gerektiğini savunuyoruz. Şu anda görebildiğimiz şey, aslında hiçbir zaman sönmemiş olsa da son yıllarda genel bir yeniden canlanma yaşayan aşırı sağ partilerin, eğilimlerin ve sempatilerin yükselişi.

Ancak faşizmin tarihsel bir güç olabilmesi için gerçek bir kriz olması ve faşistlerin iktidara gelmesi gerekiyor. Şu anda çevresel nitelikte olan muazzam bir krizle karşı karşıyayız ve aşırı sağ, fosil endüstrisini – fosil sermayesini – tüm gücüyle savunur vaziyette yükselişte. Bu, bir fosil faşizmine doğru ilerleme riski olduğu anlamına geliyor.

Andreas Malm: Çok basitleştirilmiş bir tanım vermek gerekirse, fosil faşizminin, beyaz ulusun düşmanı olarak tanımlanan ve o şekilde muamele gören beyaz olmayan insanlara karşı sistematik devlet şiddetiyle birlikte iklim krizinde sorgulanan ayrıcalıkların saldırgan bir şekilde savunulması olduğunu söyleyebilirim. Bunun incelediğimiz ülkelerin hiçbirinde var olmayan bir şey olduğunu vurguluyoruz – Trump yönetiminin faşist olduğunu ya da iktidardaki ya da iktidara yakın herhangi bir aşırı sağ partinin henüz bu nitelikte olduğunu iddia etmiyoruz – ama bu yöne işaret eden eğilimler görüyoruz. Ve iklim krizi daha da kötüleşecek. Derinleştikçe, iki ideal-tipik biçim alabileceğini iddia ediyoruz: Fosil yakıtların sorgulandığı ve onlardan hızlı ve radikal bir geçişin başlatıldığı bir hafifletme krizi; ya da iklimsel etkilerin, metropolün merkezindeki zenginlerin bolca sahip olduğu temel kaynaklara – bu toprak, su, esasen herhangi bir şey olabilir – erişimin yeniden dağıtılmasını ve açılmasını talep edecek kadar sert vurduğu bir adaptasyon krizi. Bu iki kriz biçiminin iç içe geçmiş şekilde gerçekleşmesi de mümkün. Aşırı sağın iktidara gelebileceği ve devlet şiddetinin ateşini beyaz olmayan insanlara doğru çevirerek sorgulanan ayrıcalıkları agresif bir şekilde savunabileceği çeşitli senaryoları değerlendiriyoruz. Ne yazık ki, bu senaryolar fazla zorlama görünmüyor, en azından bizim açımızdan.

SH: Faşizm araştırmacıları için temel araştırma sorularından biri, “ne tür bir kriz faşizmi mümkün kılar”? Kitapta, takip eden bariz soruyu inceliyoruz: İklim krizi böyle bir kriz olabilir mi? Elbette gelecek hakkında kesin bir şey bilemesek de, bazı açık işaretler var: Son derece istikrarsız bir dünyada, iklimsel etkiler nedeniyle potansiyel olarak artan sayıda göçmenle birlikte gelecekte organik krizler gelişecek. Onlara göre suçlu olanlar asla “zengin, beyaz adamlar” olamayacağı için, ırkçı aktörlerin sorunlar için suçlayacak adaylar bulması gerekecek.

“Faşizm” terimi geleneksel olarak iki spesifik devletle, iki savaş arası İtalya ve Almanya ile güçlü bir şekilde bağlantılı olduğundan, Adolf Hitler’in yeniden ortaya çıkmasını beklemek yerine, onun “dönüşünü,” özellikleri ve eğilimleri -ya da faşizm süreçleri- açısından tartışmamız gerekiyor. Bu bağlamda aklımızda tutmamız gereken bir şey, faşizmin her zaman kapitalizmi örgütlemenin son derece modern bir yolu olduğudur. Bu, faşizm konusundaki kimi söylemlerle keskin bir tezat oluşturur ve kapitalizmin doğa ile sürdürülebilir bir ilişkisinin olması ne kadar mümkünse, “eko-faşizm”in ekolojik bir toplum olmasının da o kadar mümkün olduğu anlamına gelir. “Modern” kapitalist toplumların inşasında fosil yakıtlar şimdiye kadar en önemli enerji kaynağı olmuştur. Kitapta incelediğimiz işte bu bağlantılar.

Geçen yıl fırtınalar, sel, kuraklık, orman yangınları ve artan iklim kaosunun diğer işaretleri nedeniyle 30 milyon insan daha yerinden oldu. Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2050 yılına kadar toplam 1,2 milyar iklim mültecisi olacağını tahmin ediyor. WSBF, göç ve aşırı sağ ekolojizm arasında büyüleyici bir ilişki kuruyor. Göçü aşırı sağ siyaset için iklim krizi de dahil olmak üzere, diğer tüm sorunlara bakışlarını belirleyen bir prizma olarak tanımlıyorsunuz. Bu fikri detaylandırabilir ve bizim için neden önemli olduğunu açıklayabilir misiniz?

LH: Kitabın anlattığı gibi, aşırı sağ, iklim değişikliği hakkında ne zaman bir şey söylese, göçmenlik hakkında da bir açıklama yapıyor. Bu çeşitli biçimler alıyor, örneğin, “bizim asıl sorunumuz iklim değil, göç” demek; bazıları, Afrika ve/veya Müslüman ülkelerin, yüksek doğum oranlarıyla dünyayı aşırı doldurdukları için suçlu olduklarını iddia etmek… Başka bazıları ise, göçün kendisinin Batı’yı aşırı nüfuslandırarak ve yoksul ülkelerden gelen göçmenleri Batı yaşam tarzını kopyalamaya [aşırı tüketimcilik, ÇN] davet ederek çevresel bozulmaya neden olacağını bile söyleyecektir. Tüm araştırmalar, bu tür ifadelerin saçmalıktan ibaret olduğunu gösteriyor, ancak özellikle Avrupa aşırı sağı için her toplumsal sorun (Müslüman) göçten türediği için, göç ana konu.

İnkar, WSBF’de tekrar eden bir tema. Kitabın son bölümünde Stanley Cohen’in “States of Denial: Knowing about Atrocities and Suffering” (İnkar Durumları: Vahşetleri ve Acıları Bilmek) başlıklı üç parçalı bir inkar sınıflandırması öneriyor: dümdüz inkar, yorumlayıcı inkar ve dolaylı inkar. İklim krizi söz konusu olduğunda, dümdüz inkar, ortada bir kriz olduğunu inkar etmek demek. Yorumlayıcı inkar, küresel ısınma gibi bir şeyin meydana geldiğini kabul ediyor ama önemini küçümsüyor, faillerini aklıyor, kapitalist üretimdeki kökenlerini gizliyor vb. En sinsisi olduğunu söylediğiniz dolaylı inkar ise, iklim değişikliğinin gerçeklerini kabul ediyor, ancak acilen harekete geçmeyi reddediyor. Daha önce olmasa da en azından Kyoto Protokolü’nden bu yana merkezci hükümetlerin ve çevre STK’lerinin genel tutumunun bu olduğunu söyleyebiliriz.

İlk olarak, bize inkarın neden aşırı sağ çevrecilik analizinde ele alınması gereken önemli bir konu olduğunu söyleyebilir misiniz? İkinci olarak, şu anda dördüncü tür bir inkarcılık gördüğümüzü kabul edip etmeyeceğinizi merak ediyorum. Krizin ciddiyetinin farkında olan ve tam da önemli olan hiçbir şeyin değişmemesi için -çoğunlukla çok hızlı- harekete geçen bir inkarcılık. Bu, yeşil kapitalizm, yeşil büyüme, eko-modernizm savunucularında ve hatta Yeşil Yeni Anlaşma’nın çoğu yinelemesinde bulduğumuz bir inkarcılıktır. Bu tür bir inkarcılığı, anlamlı siyasi eylemin önünde bir engel olarak görüyor musunuz? Ve eğer öyleyse, onunla nasıl mücadele etmeyi umabiliriz?

LH: Yeşil kapitalizm ve yeşil büyüme vb’nin, anlamlı siyasi eylemi engelleyen inkarcılık biçimleri ne ölçüde olduğu sorusunun ikinci bölümüne dair: Bu görüşü kesinlikle onaylarım. Bunlar, bir yandan yeşil bir cila çekerken, diğer yandan işi her zamanki gibi uzatmak için kullanılan stratejilerdir. Birçoğunu cezbeden güçlü bir anlatı: Gerçek bir değişiklik talep etmeden “sorunu” görünüşte çözmek. Fazla rahat bir görüntü. Michael Redclift, 2005’te sürdürülebilir büyümenin bir tezatlık olduğunu savunduğu bir makale yayınladı; kavramlar birbirine zıttır ve bu nedenle birlikte kullanılamazlar dedi. Aynısı yeşil büyüme için de geçerlidir. Şahsen, asıl sorunun “zenginliğin” yalnızca parasal bir ölçü olması ve genellikle soyut ve eksik GSYİH’lerle ifade edilmesi olduğunu düşünüyorum. Bu ekonomik önlemler, uzun vadeli çevresel etkiler gibi şeylerin gerçekmaliyetini asla gerçekten hesaba katmaz. Dolayısıyla bu gerçekten de bir inkar biçimi olarak kabul edilebilir.

AM: İnkarın aşamalarını ve biçimlerini saymayı unuttum… İnkar, gerçekten de içinde bulunduğumuz çıkmazın merkezinde yer alıyor ve yüzlerce farklı şekilde karşımıza çıkıyor. Ancak Yeşil Yeni Anlaşma’yı bu kategoride bildiğim herhangi bir yinelemeye dahil etmem. Dolaylı inkar, her zamanki gibi işlerin pratikte sürdürülmesi ve krizin varlığının resmi olarak tanınmasına rağmen, radikal emisyon kesintilerini reddetmektir. YYA, tam olarak radikal emisyon kesintilerine yönelik bir programdır ve doğası gereği, örneğin karbon borsasından, devam eden emisyonları karbon yakalama ile telafi etmeye yönelik çeşitli “net sıfır” vizyonlarından ve spektrumun yeşil kapitalizmin ucundaki bilinen diğer tüm olmasa bile çoğu programdan farklıdır. Elbette YYA çerçevesine yönelik çeşitli eleştiriler olabilir, ancak bunun herhangi bir tür iklim inkarcılığı olarak meşru biçimde nasıl etiketlenebileceğini anlamıyorum.

Şimdi, kitabımızda ele aldığımız bu inkarlar başlıca iki türlüdür: klasik nato kafa nato mermer dümdüz inkarcılık, Trump ve Bolsonaro’dan Vox ve AfD’ye kadar aşırı sağda hâlâ baskın olan konum budur; ve iklim krizinin varlığını sözde kabul eden ve ardından genel olarak beyaz olmayan insanları ve özel olarak göçmenleri suçlayan yeşil milliyetçilik.

İkincisini ikincil bir inkar olarak görüyoruz, çünkü (sözde) iklim biliminin ABC’lerini kabul ederken, küresel ısınmayı neyin tetiklediğine dair kanıtların bütününü reddediyor. Dolayısıyla, aşırı sağ, iki tür oldukça aşırı iklim inkarına derinden yatırım yapıyor. Bununla birlikte, vurguladığımız kilit nokta, bu yatırımın (YYA), kapitalist toplumların sınırların çok ötesinde, örgütlü aşırı sağın ötesinde işleyişinin mantıklı bir ürünü olduğudur. Aşırı sağın ve sermayenin inkarı birleşik kaplar gibi işler. Daha da derinden, ırkçılık ile fosil yakıtlı teknolojiler arasında kitapta uzun uzadıya incelediğimiz ilkel bir bağlantı var – ama yine de burada sadece yüzeyde kalıyoruz. Bu bağlantıda çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç var ve neyse ki, hazırlanmakta olan epeyce iş var gibi görünüyor.

WSBF’nin sonuna doğru Ralph Miliband’dan faydalanarak, kapitalist devletin -şu anda var olduğu şekliyle- yapısal olarak iklim krizinin kapsamını kavramaktan, onunla mücadele etmekten bile aciz olduğunu iddia ediyorsunuz. Bunun sebebi, devletin birincil işlevi sermaye birikimini mümkün kılan toplumsal ilişkileri sürdürmek iken, iklim krizinin devletlerin sermayenin çıkarlarına aykırı hareket etmelerini gerektiren bir sorun olması. Ancak sermaye, birçoğu iklim krizini bir iş fırsatı olarak gören rakip sermayelerden oluşuyor.

Financial Times kısa süre önce, yeşil bir geçişin getirebileceği yatırım fırsatlarını değerlendiren “Yeşil İyidir” başlıklı bir makale yayınladı. Eskiden Birleşik Krallık’ın en şiddetli iklim inkarcı gazetesi olan The Express, şimdi eko-modernist, yeşil kapitalist bir geçişi destekliyor. En azından sermaye fraksiyonlarının fosil sermayeden sonra bir dünyaya hazırlanıyor olması ve kapitalist devletlerin de aynı yolu izlemesi mümkün görünüyor.

Sizce bu, kitap yazıldığından beri sermayenin stratejisinde bir değişikliğe işaret ediyor mu? Ve eğer öyleyse, WSBF bize devlet ve sermayenin bu olası yeniden bileşimi hakkında ne söyleyebilir?

SH: Tüm kapitalizm analizleri, sizin de belirttiğiniz gibi, sistemin oldukça esnek olduğu gerçeğinden başlamalıdır. Sermaye, mümkün olan her yerde birikmeye çalışacaktır: önce -200 yıldır yaptığı gibi- ekolojik krizi yaratarak, sonra onu en azından retorik olarak ve -on yıllardır yaptığı gibi- yeşil yıkama yoluyla çözmeye çalışarak ve sonra da, önümüzdeki yıllarda giderek daha önemli hale gelecek olan, ısınan bir dünyaya büyük ölçekli adaptasyonlar yoluyla. Prensip olarak, gezegendeki son beş kişiden dördü işçi, biri de işçilere bir hayatta kalma kiti daha üretmek için en son modern teknolojilerini kullanmalarını emreden bir kapitalist olabilir.

Kitap yazıldığından beri sermaye daha mı yeşil oldu? Belki retorik olarak, evet. Ama gerçekte? Pekala, burada “daha yeşil bir kapitalizme” yönelik her eğilim, diğer eğilimlerin ışığında görülmelidir: örneğin, pandemi öncesi petrol tüketiminin 2022’de aşılması bekleniyor.

AM: Elbette yenilenebilir enerjilerde, elektrikli arabalarda ve vegan yiyeceklerde falan iş fırsatları olabilir. Bununla birlikte, iklim felaketini en aza indirebilecek bir geçiş, temelde başka bir şeyle ilgilidir: tüm bir değer evrenini yok etmek. Binlerce rüzgar çiftliği ve milyarlarca güneş paneli inşa ederken, aynı zamanda genişlemeyi, petrol platformlarını ve kömürle çalışan enerji santrallerini ve fosil gaz terminallerini ve havaalanlarını ve diğer her şeyi sürdürürsek, iklim zerre kadar stabilize olmaz.

Şu ana kadar gördüğümüz şey bir geçiş değil (örneğin fosil yakıt kaynaklarını tamamen kapatmak ve değiştirilmesi gerekenleri yenilenebilir enerjiyle değiştirmek), hiçbir yerde terk edilmeye yakın bile görünmeyen bir fosil temelinin üzerine yeşil teknolojinin eklenmesi. Bunun nedeni, sermayenin, tüm bu yatırımları maksimum kârı elde etmeden önce öldürmeye cesaret edememesidir. Bunun kendiliğinden olabileceğine inanmak, sermayenin doğrudan intihar etmese bile uzuvlarını kesme arzusuna inanmaktır. Dolayısıyla, yenilenebilir enerji ve benzeri şeylerden kâr etmeye hazırlanan sermaye grupları olabilir, ancak hiçbirinin yarın ExxonMobil ve Total’i kapatmak için hazırlık yaptığını görmedim. Kapitalist devletler de bunu planlamıyor – sadece Biden’a, Trudeau’ya veya Macron’a veya benzer herhangi bir lidere ve bunların, petrol ve gazın daha da genişlemesine nasıl yeşil ışık yakmaya devam ettiklerine bakın.

Şimdiye kadar, o zaman, Miliband’ın yasası ne yazık ki geçerli görünüyor. Bu yasanın kontrol edilemeyen iklim felaketini önleyecek şekilde zamanında kırılması bir mucize olurdu. Alternatif, elbette, kapitalist devletin dışındaki ve egemen sınıfların herhangi bir fraksiyonunun dışındaki halk tabanlarından, böyle bir geçişi yapabilecek bir karşı-iktidar inşa etmektir. Ama bu alternatif, kitabımızın odak noktası değil. Düşmanın en saldırgan, en gelişmiş müfrezesini anlamakla ilgili kitabın derdi.

Son olarak, zorunlu “Ne yapmalı?” sorusu. WSBF, yükselişte olan bir aşırı sağ, fosil yakıt endüstrisi, beyaz üstünlüğü ve eko-milliyetçi hükümetlerin berbat bir koalisyonu konusunda uyarıyor. Ama kitabın kodasında bir umut ışığına da izin veriyorsunuz. “İyi haber,” yazıyorsunuz, “egemen ideoloji çaresizlik belirtileri gösteriyor.”

Fridays for Future ve Extinction Rebellion’ın popülaritesinden gördüğümüz gibi, ekolojik kriz, sermayenin insan ve insan dışı gelişmeyle uyumluluğu mitinde bir delik açma kapasitesine sahip. Karantinalar kalkmaya başladığında, iklim hareketinin yenilenen aciliyetle yeniden toparlanması gerekecek. WSBF’den ne öğrenmesini umuyorsunuz? Ve fosil faşizmi aparatını yıkmaya nasıl başlayabiliriz?

LH: Fosil faşizmi aparatının nasıl yıkılacağı – ya da daha doğrusu gerçekleşmesinin nasıl önleneceği – belki de en önemli, ancak yanıtlanması en zor soru, çünkü bunu yapmanın kolay bir yolu yok. Fridays for Future gösterileri doğru yönde atılan bir adım, Hollanda’da hükümetlere ve Shell’e karşı açılan davalar ve hidrolik kırma sahalarına, boru hatlarına veya kömür ocaklarına yönelik ablukalar da diğerleri. Yine de bu biraz, çimentoyu tırnaklarınızla kazıyarak bir duvarı yıkmaya çalışmak gibi. Buldozerlere ihtiyacımız var. Kitabın başında da bahsedildiği gibi: “İşler çirkinleşebilir. Aslında öyleler zaten.” Yine de krizler düzenli olarak değişimi teşvik eder ve bunu bazen -çok nadiren de olsa- ilerici bir yönde yaparlar. Değişimin çevresel adalet yönünde dönmesi için solun açıkça daha güçlü olması gerekiyor. Ve bu nasıl olabilir? Bu, kabul edilmelidir ki, kitapta cevaplamaya çalıştığımız bir şey değil.

SH: Kitap temelde iklime ve anti-faşist ve ırkçılık karşıtı hareketlere güçlerini birleştirme çağrısı. Hem savunmacı hem de saldırgan anlamda: iklim hareketinin, faşistler “yeşil” bir retoriğe sahip olduklarında neler olduğunu anlaması ve ısınan dünyamızı ırk ve ırkçılığın ne kadar derinden yapılandırdığını anlaması gerekiyor. Avrupa’da hareket ezici bir çoğunlukla beyaz ve çoğu zaman ırk politikalarına kör – bu değişmeli. Anti-faşistlerin ise faşizmle gelebilecek çevresel yıkımı olduğu gibi çevresel yıkımla gelebilecek faşizmi de anlamaları gerekiyor. Ancak bu yakınlaşma aynı zamanda saldırgan da olmalıdır: ortak bir ekososyalist mücadelede hücuma geçilmeli. Hem iklim değişikliğini hem de faşizmi oluşturan temel süreçlerle yani kapitalizm ve krizleriyle ancak bu şekilde yüzleşebiliriz.

Çeviri: Serap Güneş

Kaynak

Afet Bezirganları, Felaket Kapitalizmi ve biz Ekososyalistler – Yeniyol’un Sözü

İklim krizinin doğrudan bir sonucu olarak Avustralya’dan Kaliforniya’ya ve Akdeniz’in bir dizi ülkesine, dünyanın çeşitli bölgelerinde sayısız yangın patlak veriyor. Türkiye’nin birçok ilinde çıkan orman yangınları bir haftadır etkisini devam ettiriyor. Manavgat, Marmaris ve Milas’taki yangınlar, bu bölgeleri telafisi zor bir zarara uğrattı. Zaten bir yağma harekâtı gibi süren turizm odaklı yapılaşmayla ve maden-termik santral gibi ticari yapılarla yıllardır doğal kaynaklarını kaybeden bu ilçeler, bu yangınlarla daha büyük bir yara aldı.  

Ülkeyi 20 yıldır yağmalayan, kendi burjuvalarını zenginleştirirken, yöneticilerinin cebini de doldurmayı ihmal etmeyen AKP iktidarı, bu yangınların bu düzeyde büyümesinin, ormanların, canlıların ve insanların katledilmesinin başlıca sorumlusudur. Yangın söndürme faaliyetini geçtiğimiz yıllarda özelleştiren, bu işi yandaş bir şirkete vererek yangın söndürme gibi kamusal açıdan kritik bir görevi bile bir soygun malzemesi yapan AKP, kodamanların ceplerini doldururken ormanları, canlıları ve insanları kendi kaderine terk etmiştir. Üstelik bununla da yetinmemiş, henüz yangınlar devam ederken 7334 sayılı “Turizm Teşvik Kanunu”nu meclisten geçirmiş, yeni yağma planları için kolları sıvamıştır.  

AKP’nin yandaş şirketi ve dolayısıyla kendi başkanı ve yöneticilerini zengin etmek için yaptığı bu talan, sözleşmeye eklenen 5000 ton su kapasitesi sınırı nedeniyle, THK’nın elinde olan yangın söndürme uçaklarının kullanılmasının önünü de kesmiştir. Emekçi halkımızın görmesi gereken gerçek ayan beyan ortadadır: AKP iktidarı, bir avuç siyasi ve ekonomik elitin çıkarı için, onbinlerce hektar ormanın, yüzlerce evin yanmasına, sekiz insanın ve sayısız hayvanın ölmesine göz yummuş, THK’nın elindeki uçakların çalışır hale gelmesi için hiçbir şey yapmamıştır.  

Bunun yanı sıra, Türkiye’ye yangın söndürme uçağı göndermek isteyen ülkelerin talepleri geri çevrilmiş, uluslararası alanda kamuoyu yaratmak isteyenler hain olarak damgalanmıştır. İletişim Başkanlığı’ndan emir alan troll’lerin #strongturkey etiketiyle başlattıkları propaganda çalışmaları, pespaye milliyetçi söylemin pompalandığı ve yangın gerçeğinin unutturulmaya çalışıldığı bir operasyon olarak işlemiştir. Bütün bunlar gösteriyor ki, AKP yangına karşı beceriksiz bir yönetim sergilememiş, bizzat bunu tercih etmiştir. Neoliberalizmle sağcı otoriterliğin birlikteliğinden doğan AKP-MHP ortaklığı, sürdürdükleri soygun politikasını artık kamusal hizmet şovlarıyla gizlemeye ihtiyaç duymayacak bir aşamaya getirmişlerdir. Emekçilere, kadınlara, gençlere, Kürtlere, çevreye karşı açtıkları savaşı ayan beyan yürütmektedirler.  

Yangınlar üzerinden Kürt halkının hedef gösterilmesi, Elmalı’da bir ailenin saldırıya uğraması, yine yangınlar devam ederken, Konya’da bir Kürt ailenin katledilmesi, bu katliamı protesto eylemini takip eden gazetecilerin Kasımpaşa’da linç girişimine maruz kalması AKP-MHP’nin bu savaşının çıktılarıdır. İçişleri Bakanı “sabotaja dair bir bulgu yok” demek zorunda kalırken, Saray, elinin altındaki troll’lerle “ormanları PKK yaktı” propagandasını yaygınlaştırmış, böylece arzu ettiği ortamın oluşması için çalışırken, bir yandan da bu ortamın yaratacağı ağır sonuçlardan kendisini ayrı tutmanın yollarını döşemiştir. Bugün farklı siyasal kesimler içinde yangınların sorumluluğunu Kürtlere veya göçmenlere atan, “ormanların güvenliği” için elde sopa (etnik) kimlik kontrolü yapmayı görev bilen ama hiçbir şekilde sermayeyi ve devletini karşısına almaya cüret etmeyen bir alaturca eko-faşizminin nüvelerini görebiliyoruz.  

Öte yandan bu yangınlar bizlere bir kez daha, rejim yanlısı olsun, şu veya bu kanattan muhalif olsun, büyük çaplı doğal-siyasal-toplumsal olayları açıklamak için her kesimde komplocu anlayışın ne denli revaçta olduğunu gösterdi. Herkes öfkesini boşaltabileceği bir suçlu peşinde. Ya rant için rejimin milisleri yakıyor ya PKK, Kürtler veya göçmenler… 

Ama sosyalistler dünyada yaşamanın imkânları tümüyle berhava olana kadar durmayacak olan bu suçluya on yıllardır işaret ediyor. Bu suçlu uzanabildiği her şeyi, her canlıyı, her mekânı, her alanı, her değeri kâr elde edilecek biçimde dönüştüren, bozma ve soluk alamaz hale getirme pahasına şekilsizleştirerek kendi damgasını vuran, tüketene kadar sömüren sermaye ve onun daimi birikme, büyüme ihtiyacıdır. 

Elbette kapitalizm veya sermaye birikiminden söz ederken öznelerin önem taşımadığı gayrı şahsi bir ilişkiden bahsetmiyoruz. Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu bu dünyada, dünyanın çürümesinin, havanın zehirlenmesi, suların tükenmesi, buzulların erimesinin, giderek sıklaşan kasırgaların, bunaltıcı sıcaklıkların, tahrip edici selin, dolu fırtınalarının ve her bir yanda patlak veren, durdurulması güç yangınların sorumluları tam da sermaye birikiminin ihtiyaçları yönünde hareket eden, onun organlarını işleten burjuvazi ve devlet(ler)idir. 

Süreğen bir ekolojik felaketin içinde bulunduğumuz artık aşikâr olduğundan, “yeşil”i ve ekolojik hassasiyetleri piyasalaştırmaya girişirken küresel iklim değişimine ket vuracak, gezegenin ısınmasını önleyecek hiçbir adımı atmayan, yenilenebilir enerji teknolojilerini fosil enerjilerin yerine koymaktansa ona eklemleyerek kar elde etme alanlarını artıran uluslararası sermaye sınıfı ve siyasal aygıtlarıdır. Hem kâr iştahıyla “doğal” denen felaketleri yaratan hem de felaket sonrası süreci yine piyasa ilişkileri bağlamında yöneterek açgözlülüğünden taviz vermeyen “felaket kapitalizmi”dir. 

Dolayısıyla şu anda içinde bulunduğumuz süreç bizlere açıkça Saray rejimine karşı yürütülmesi gereken mücadelenin neden hem antikapitalist nitelikte, hem ekolojist bir perspektife sahip hem de meşru milli bütünlükten dışlanan (Kürtler ve göçmenler gibi) etnik, dini, toplumsal kesimlerle dayanışma içinde, birleşik bir şekilde örülmesi gerektiğini gösteriyor. Dünyayı, doğayı ve onun bir parçası olan insanlığı hem korumayı hem özgürleştirmeyi hedefleyen Ekososyalist perspektifin gereği budur. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Afgan Göçmenler Neden Hep Erkek? – Maral Jefroudi

Bugünlerde Türkiye’de Afgan göçmenlerle ilgili bir panik havası yaşanıyor. Amerika’nın çekilmesiyle Taliban’a kalan Afganistan’dan insanlar akın akın göç halinde. Her gün İran sınırından kitlesel bir biçimde geçen Afgan göçmenlerin fotoğrafları yayınlandığında bir kesim “bu insanlar hakikaten Taliban’dan kaçıyorlarsa kadınlar ve çocuklar nerede” diye soruyor. Malumun ilamı gibi gelse de birkaç noktayla bunu açıklamaya çalışacağım.

Önce Giriş

Yasal yollarla sınırları geçemeyen insanlar yasal olmayan yolları kullanır ve buna düzensiz göç denir. Anlamı bu göç için herhangi bir yasal düzenlemenin olmadığı, formunun, başvurulan yolların değişkenlik gösterdiğidir. 

Yasal düzenlemenin olmaması bu insanların mülteci olmadığı anlamına gelmez. Mültecilik devletlerin tanımladığı bir olgu değildir. Devletler ancak mültecilere sınırları dahilinde ikamet etme, çalışma gibi sosyal haklardan yararlanma hakkını verebilir ya da onları bu haktan mahrum edebilir. Mültecilik 1951 Birleşmiş Milletler Cenevre Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’de belirtildiği gibi ‘zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan […] söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen’ insandır. 

Afgan Göçmenler Neden Hep Erkek?

Buradaki genellemeye takılmayıp şunu söyleyelim. Bu yeni bir olgu değil. Bütün düzensiz göç hareketlerinde zorlu yolları önce geçebilen geçer. Bu hem fiziksel güce, hem bağlantılara hem maddi imkanlara bağlıdır. 

İlk noktada değindiğimize dönecek olursak düzensiz göçün birçok yolu vardır. Çaresiz insanlar kendi çarelerini üretir. 3000 km yolu yürümek bir göç yoluyken; sahte kimlik, sahte pasaport, sahte vizeyle can güvenliği daha yüksek yollar seçilebilir; farklı seçenekler sunan insan kaçakçılarından alım gücüne göre daha az fiziksel güce dayanan yollar tercih edilebilir. Bunların hiçbirisi de insanların kaçma hakkının meşruiyetine halel getirmez.

Hem yolların zorluğundan bahsedip hem de kadınlar ve çocuklar nerede diye sormak mantıklı değildir. Önce kaçabilen kaçar, ardından sevdiklerini, ailelerini getirmenin yollarını arar insanlar. Bunu şartlar aynı olmasa da Almanya’ya gidip ailesini ‘yanına aldıran’ tanıdıklarımızdan da biliriz. Meriç’ten geçerek Avrupa’ya ulaşan ve ardından aile birleşimiyle sevdiklerini Avrupa’ya getiren Türkiyeli mültecilerden de biliriz. Kaçan erkek göçmen bir ülkede statü alıp ailesini yasal yollarla getirmeyi de düşünebilir.

Göç hareketlerini incelerken itme ve çekme faktörlerine bakılır. İtme: bu insanlar neden kaçıyor. Çekme: Gittikleri ülkede neler bulmayı umuyorlar.

Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle erkekler Afganistan gibi Taliban’ın yönetimi altında olan bir ülkede daha çok göz önündeler. Toplumsal hayatta, iş hayatında varolanlar erkekler. Görünür olanlar erkekler. Kendilerinden savaşması beklenenler erkekler. Dolayısıyla genç erkeklerin kaçmak için daha çok sebepleri var. Ayrıca çekim faktörlerine bakıldığında yurt dışında iş bulma potansiyeli daha fazla olanlar da genç erkekler. Birçok ülkede ailenin topladığı para hala bir geleceğinin olduğu düşünülen aile ferdlerinin kaçması için kullanılır. Bunun da genç erkeklerin yararına sonuçlandığını görmek mümkün.

Ayrıca düzensiz göç kaçabilenin kaçtığı göçtür. Dolayısıyla daha fazla imkana sahip olan kaçacaktır. Üstte bahsettiğim toplumsal cinsiyet rolleri gereği kadınlar kaçmalarına olanak sağlayacak kaynaklara erişimde zorlanır. Burada yapılması gereken kaçabilen erkeklere neden kaçıyorsun diye sormak yerine Afganistan halkının hayatını güvence altına alacak uluslararası önlemleri almak için siyasetçilere baskı uygulamak, aynı zamanda arkada kalan kadın ve çocukların nasıl güvenilir ülkelere geçebileceğinin yollarını aramak, düzenlemeler yaratmaktır. Ancak o zaman ‘önce kadınlar ve çocuklar’ en iyi yorumla bir temenni olmanın ötesine geçebilir. 

Fotoğraf: EPA/Sedat Suna

Michel Husson: İktisatla Uğraşan Bir Militan, Siyasi Bir Davanın Hizmetinde Bir İktisatçı – Éric Toussaint

Michel Husson’un ölümü dünya çapında birçok yoldaşın kalbinde bir boşluk bırakacak.

Sağlam bir iktisat eğitimine sahip Michel Husson (1949-2021), kapitalist sistemin evrimini, bu sistemin devrilmesine ve toplumsal özgürleşmeye katkıda bulunmak için çok yakından takip etmekteydi.

Michel Marx tarafından geliştirilmiş olan iktisat teorisiyle hemfikir olduğunu her zaman açıkça ifade etmişti ve bu teoriye katkısını bugüne eğilerek getirmeye çalışıyordu. Dördüncü Enternasyonal önderi ve iktisatçı Ernest Mandel’in (1923-1995) çalışmalarından etkilenmişti. Husson çok sayıda makalesini Mandel’e adamıştı ki bunlardan sonuncusu (https://imdatfreni.org/ernest-mandelin-iktisati-dun-ve-bugun-michel-husson/ ) 2020’de Covid-19 pandemisi sırasında kaleme alınmıştı.

Michel Husson enternasyonalistti. 1980’lerde genel olarak Latin Amerika’daki, özellikle de 1985-1987 arasında çalıştığı Meksika’daki toplumsal ve siyasi mücadeleleri çok yakından takip etmişti. Bu dönem Orta Amerika’da (Nikaragua, El Salvador, Guatemala…) devrimci yükseliş dönemiydi. Meksika’daki deneyiminden bir kitap, 1987’de yayımlanan Meksika Hengâmesi doğmuştu. Michel Husson’un internet sitesinde serbest erişime açık olan bu kitap (http://hussonet.free.fr/tourmente1987.pdf) Meksika’nın XX. yüzyıl başından itibaren siyasi-iktisadi tarihine iyi bir giriş oluşturur. Michel Husson Dördüncü Enternasyonal’de ve onun Fransa seksiyonu Devrimci Komünist Birlik’te (Ligue Communiste Révolutionnaire-LCR) faaldi. O dönemde Üçüncü Dünya sorunuyla çok ilgiliydi, yoldaşı ve dostu Thomas Coutrot ile 1993’te, “Güney” ülkelerinin çeşitlilikleri içinde iktisadi ve toplumsal durumlarını anlamak için iyi bir giriş oluşturan, Üçüncü Dünyanın Yazgıları (Les destins du Tiers Monde) başlıklı küçük bir pedagojik kitap yazmıştı. 1990 yılında Belçika’da kurulmuş olan CADTM (Üçüncü Dünya Borçlarının İptali Komitesi) faaliyetlerini geliştirmeye başladığında, Michel Husson uluslararası toplantılara katılarak ve CADTM yayınlarına makaleler yazarak hemen etkin bir iş birliğine girmişti. Düzenli olarak CADTM çalışmaları ve faaliyetleri için yararlı olabilecek belgeleri gönderme derdindeydi.

Michel Husson bunun yanı sıra özellikle Amsterdam merkezli Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü’nde (IIRF-IIRE internet sitesi için bkz. https://www.iire.org/fr) çok sayıda eğitim sunumu gerçekleştirmekte ve Marksist iktisat seminerlerine katılmaktaydı.

Michel Husson 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren birbiri ardına, uluslararası kapitalist sistemin evrimini çözümlediği çok sayıda kitap yayımlar: Sermayenin Sefaleti, Neoliberalizmin Bir Eleştirisi (Misère du Capital) (1996), Gezegen Üzerinde Altı Milyar: Çok mu Fazlayız? (Six milliards sur la planète : sommes-nous trop ?) (2000), Büyük Kapitalist BLÖF (Le grand BLUFF capitaliste) (2001), Saf Bir Kapitalizm (Un pur capitalisme) (2008). Ayrıca 2012’de çizer Charb tarafından resimlenen 10 Derste Kapitalizm’i yayınlanır.

 

Husson ayrıca ATTAC’ı (Finansal İşlemlerin Vergilendirilmesi ve Yurttaş Eylemi Derneği) 1998’deki kuruluşundan itibaren destekler ve bilim kurulunun üyelerinden biri olur. 2001’den itibaren Dünya Sosyal Forumu ve Avrupa Sosyal Forumu güç birliğine katılır. Bunun yanı sıra Latin Amerika’da, 2005’te Meksika’da kurulmuş olan Latin Amerika Politik İktisat Derneği’nin (SEPLA) faaliyetlerine de katılır.

O, ben ve Gérard Duménil SEPLA’nın kuruluşuna davet edilmiş, derneğin kıtanın farklı ülkelerinde düzenlediği kolokyumlara düzenli olarak katılmıştık. 2008 Mart ayında, Hugo Chavez hükümetinin ekonomik planlama bakanıHaiman El Troudi benden izlenecek ekonomi politikalarına ilişkin tavsiyelerde bulunmamı istediğinde, Michael Lebowitz ile birlikte Caracas’ta Michel’in de katılmayı kabul ettiği bir seminer düzenlemiştim. Dört gün süren seminerde, ekonominin gerçek durumuna dair bir dizi ilk ağızdan tanıklığı dinlemiş ve bunlardan yola çıkarak izlenen politikada bir dönüm noktası oluşturacak öneriler geliştirmeye çalışmıştık. Özellikle işçi denetimi uygulaması yoluyla, kadın erkek emekçilerin çok daha fazla katılımını içeren bir değişime ihtiyaç vardı. Ayrıca ücretleri artırmak, konutları iyileştirmek, borcun denetimini yapmak, kamu sektörünü güçlendirmek, tarım politikasında, enerji politikasında ciddi iyileştirmeler yapmak, Güney Bankasının kuruluşunu hızlandırmak gerekiyordu. Bu seminere Michel Husson dışında, Arjantin’den Claudio Katz, Eduardo Lucita ve Jorge Marchini, Kolombiya’dan Daniel Libreros, Şili’den Orlando Caputo, Birleşik Devletler’den Marc Weisbrot gibi yoldaşlar da katılmıştı. Neticede tavsiyelerimiz dikkate alınmadı.

Michel Husson, analitik ve savunuculuk becerilerini, gayrimeşru borçlarla mücadele (aşağıya bakınız) veya işsizlikle mücadele için çalışma saatlerinin genel olarak azaltılması gibi büyük savaşların hizmetine sunmuştu. Çalışma zamanının azaltılması meselesi üzerine çok sayıda kitap, broşür, onlarca makale yayımlamış, Fransa’da ve yurtdışında birçok gösteriye katılmış, 1990’lı yıllarda İşsizliğe Karşı Avrupa Yürüyüşleri gibi uluslararası koalisyonlarda faal olmuş ve Fransa’da İşsizliğe Karşı Birlikte Hareket Etmek’in kuruluşunda yer almıştı.

Michel Husson’un Gayrimeşru Borçlarla Mücadeleye Katılımı

Michel Husson Üçüncü Dünya borcunun iptali için yürütülen kampanyaya 1989’da özellikle borcun iptali için Bastille Çağrısı’nı yapan kolektife destekte etkin biçimde yer alarak hemen katılmıştı. Söz konusu kolektif François Mitterrand tarafından Fransız Devrimi’nin 200. yıldönümü vesilesiyle Paris’te düzenlenen G7 toplantısına bir karşı-zirve düzenlemişti. Husson’un CADTM yanında çok faal hâle gelişi bunun akabinde olmuştu. Michel Husson 2008 krizinden sonra Fransa’da ATTAC ile CADTM inisiyatifiyle 2011’de çok sayıda örgütün desteğiyle başlatılan  (CAC) yer almıştı. CAC’nin Fransa’nın  kaleme alınmasına temel bir katkı sunmuştu: “Borcu ne yapmalı? Fransa’nın kamu borcunun bir denetimi”. Rapor kamu borcunun %59’unun gayrimeşru olduğunu ortaya koyuyordu.

2015’te Yunan Parlamento Başkanı, benim de bilim koordinatörü olarak sorumlusu olma fırsatını bulduğum Borca Dair Hakikat Komisyonunu kurduğunda, Michel Husson komisyonda yer almayı kabul etmişti. Tıpkı bu komisyon üyesi diğer 11 yabancı ve bir düzine Yunan gibi bunu tamamen gönüllü olarak yapmıştı. 2015 Nisan başıyla Haziran sonu arasında, komisyon çalışmalarına katılmak üzere düzenli olarak Atina’ya gelmişti. Aslında onu üye olmaya ikna etmek kolay olmamıştı zira bana dışarıdan ve uzaktan katılmasının pekâlâ mümkün olduğunu söylüyordu. Kolektif tartışmalara doğrudan katılmasının bir başarı ve kalite etkeni oluşturacağını söyleyerek çok ısrar etmem gerekmişti. Üye olmayı bir kez kabul ettiğinde en faal üyelerden biri olmuştu. Bunun o dönemde en iyi kolektif çalışma deneyimlerinden biri olduğuna eminim. O da sonradan bunu bana söylemişti. Fransa’daki siyasi gelişmelerden dolayı oldukça kederli ve kırgın bir hâle gelmişken, Yunanistan’daki Komisyonun çalışmalarına katılarak yeniden gerçek bir coşkuya kavuşmuştu. Özellikle o zamanki Yunan Parlamento Başkanı Zoé Kostantopoulou onu bir sunuş konuşması yapmak üzere Yunan parlamentosunun bir toplantı salonunda kürsüye davet ettiğinde, sözlerine İngilizce başlayıp, dudağında küçük bir gülümsemeyle dinleyicilere İngilizceye hakimiyetinin Yunan borcu kadar tiksindirici olduğunu söylediğindeki neşesi ve mizahı buna tanıklık edebilirdi. Michel Husson komisyon raporunun yazılmasına katılmıştı. Rapor Yunan Hükümetine Troyka tarafından talep edilen borcun (yani Yunan borcunun %85’inin) tamamının ödenmesine son verilmesini tavsiye ediyordu çünkü bizler bu borcun tiksindirici, yasadışı, gayrimeşru ve katlanılmaz olduğunu düşünüyorduk. Ben bu raporu 17-18 Haziran 2015’te Yunan Parlamentosuna ve Hükümetine sunduğumda Michel de oradaydı. Hükümet Temmuz başında Troykaya tamamen teslim olduğunda, Başbakan, Parlamento Başkanının karşı çıkmasına rağmen komisyonun çalışmalarına son verilmesi kararını verdi. 2015 Eylül’ünde, Alexis Tsipras’ın muhalefetine rağmen, Yunan Parlamento Başkanının davetiyle yeniden Atina’da toplandığımızda, Michel ek raporun bir bölümünü kaleme almış ve raporun sunucularından biri olmuştu. Konuşmasının videosunu izlerseniz ironiyle başladığını ama hızla son derece isabetli bir çözümlemeye geçtiğini göreceksiniz.

Michel Husson politik iktisat eleştirisi çalışmasını son yıllarda özellikle A l’Encontre web sitesi ile iş birliği hâlinde sürdürüyordu. Birçok makalede onun kişiliğinin bir bölümünü çok iyi yansıtan mizah unsurları bulunur; özellikle de onun “ekonomi bilimi” arkasına gizlenen Tartuffeleri (iki yüzlü ruhban) ve düzenbazları saklandıkları delikten çıkarma istencini… Örneğin onun “Akademik bir makale okuduğunuzda, o makalenin itimada değer olmama ihtimali yüzde ellidir!” başlıklı makalesini okumak, tekrar okumak gerekir.

Onun düşüncesinin isabetliliğinin son bir örneğini 2020’de Alain Bihr ile birlikte kaleme aldıkları Thomas Piketty: Sermayenin Aldatıcı Bir Eleştirisi (Thomas Piketty : Une critique illusoire du capital) başlıklı kitapta bulmak mümkündür. İki yazar bu kitapta yalnızca kapitalizmin radikal bir eleştirisini değil ama aynı zamanda aldatıcı sahte eleştirilerin de radikal eleştirisini yapmanın yerindeliğini ve zorunluluğunu ortaya koymaktadırlar.

Michel Husson “Biden: Mucize mi Serap mı?” başlığıyla çıkan son makalelerinden birinde Joe Biden’ın ekonomik ve sosyal politikasının gerçek kapsamını sorgular. Mutlaka okunmalı.

Çeviri: Osman S. Binatlı

Kaynak: https://www.cadtm.org/Michel-Husson-un-militant-qui-fait-de-l-economie-et-un-economiste-qui-s-engage

Dostumuz, Yoldaşımız Michel Husson – Henri Wilno

Hiç kuşkusuz günümüzün en parlak Fransız Marksist iktisatçılarından olup, çalışmalarını sarsılmaz bir dünyayı değiştirme iradesinden hiçbir zaman ayırmamış olan Michel Husson’un vefatını şaşkınlık ve üzüntüyle öğrendik. Michel barikattaki safını yirminci yaşına yakın (1949 doğumluydu) seçmiş, o günden beri de barikatı terk etmemişti. Ayrıca, kendisini de alaya almaktan sakınmayan keskin bir mizah duygusuna sahipti.

Michel, Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) “Maliye Bakanlığı” hücresinin temel direklerinden biri, özellikle de örgütün iktisat çalışma grubunun merkezi bir unsuruydu. Politik iktisat eğitimlerinin sorumluluğunu almak için… ama aynı zamanda inisiyatifler ve gösteriler için her zaman göreve hazırdı. LCR’den 2007’de ayrıldı. NPA’ya (Yeni Antikapitalist Parti) hiçbir zaman üye olmasa da yayınlarımıza ve IV. Enternasyonal yayınlarına söyleşiler vermeyi, makaleler yazmayı sorunsuz kabul ediyordu. Michel, alternatif küreselleşmeci harekette, ATTAC’da ve onun bilim kurulunda yer almayı tercih etmişti.

İktisatçı ve istatistikçi olarak, hem büyük bir iktisat tarihi bilgisine, hem de istatistik serileri ve ekonometrinin araçlarını kolaylıkla kullanma becerisine sahipti. Kabul görmüş yetkinliğine rağmen, (bol kartvizitli düzen dalkavuğu Alain Minc’in ifadesini kullanacak olursak) iktisadi “akıl dairesine” neredeyse her zaman bir tür marjinal yabancı olarak kaldı. Gerçekten de Michel kanaatlerini gizlemiyordu; çalışma zamanının azaltılması gibi konular üzerinde çalışıyor, neoliberal iktisatçıların teorik ve ampirik temelsiz iddialarını gerekçelendirilmiş tarzda ortaya çıkarıyordu.

Michel’e göre Marksist iktisatçılar Kapital’in 1. Cildini güncelleştirilmiş tarzda tekrarlamakla yetinmemeli, güncel kapitalizmin gerçekliğini, eldeki istatistik verileri kullanarak, Marksist olmayan iktisatçıların çalışmalarını göz ardı etmeyerek araştırma zahmetine katlanmalıydı. Bununla birlikte, Michel sınıflar mücadelesini hiçbir zaman iktisadi mekanizmaların “kıyısında” tali bir gerçeklik olarak görmedi, onu hep bu mekanizmaların merkezinde tuttu.

Çok sayıda kitabın yazarıydı, başka birçoğuna da katkıda bulundu. Bunun yanı sıra, kendi internet sitesinde (http://hussonet.free.fr/ ) erişilebilecek önemli sayıda makale üretti. Yıllardır başlıca kapitalist ekonomilerdeki üretkenlik düşüşüne ve bunun sonucuna yani gitgide gerici hâle gelen bir iktisadi ve toplumsal sisteme dikkat çekmekteydi.

Michel’i yalnızca kişi olarak değil, aynı zamanda yayınlarını bakış açımızı netleştirmek için takip ettiğimiz bir düşünür olarak da özleyeceğiz. Ani kaybı nedeniyle NPA ailesi olarak tüm yakınlarına en derin dayanışma duygularımızı iletiriz.

19 Temmuz 2021

Çeviri: Osman Binatlı

Küba’daki Halk Gösterileri ve Emperyalist Saldırılar Hakkında- IV. Enternasyonal

– Küba’ya yönelik emperyalist ekonomik ablukayı derhal sonlandırın!

– Özgür ve bağımsız bir Küba için

– Küba’ya emperyalist müdahale son bulsun!

– Küba’da sosyalist demokrasi için!

Trump’ın Küba’yı terörist ülkeler listesine eklemesinden bu yana ABD’den adaya yapılan havalelerin kesilmesiyle yaşanan ve pandemi ile birlikte turizmden elde edilen gelir kaybının ağırlaştırdığı muazzam yokluk sebebiyle 11 Temmuz’da protestolara tanık olduk.

Bu durum, herhangi bir uluslararası destek olmaksızın tükettiğinin büyük bir kısmını ithal etmek zorunda olan bir adada gerçekleşiyor (Venezuela’nın içinden geçtiği büyük zorluklar Küba’yı da olumsuz etkiledi); bu bazı açılardan “özel dönemin” en kötü zamanlarını andırıyor. Bu abluka, Küba’nın pandemi sürecinde diğer ülkelere yaptığı yardımlara rağmen, Kübalılar için Covid-19 aşılarının üretimini de sekteye uğratıyor.

Bu durum, adada kökü derinlerde olan bir rahatsızlıkla daha da ağırlaşıyor: Hükümet yabancı yatırımları çekmeye çalışırken, toplumsal ayrımlar son otuz yılda büyük ölçüde arttı; turizm sektörü gelişti ve ücretli işçi çalıştıran özel girişimin büyümesine izin verildi. Mal kıtlığı koşullarında ABD dolarına eşitsiz erişim, eşitsizlikleri daha da artırdı; yine de bu eşitsizlikler, Çin, Vietnam ve eski Doğu Avrupa Bloğu gibi kapitalizmi yeniden inşa eden ülkelerden çok daha düşük kaldı. Küba’da ücretli emeği sömürebilecek büyük bir yerel kapitalist sektör gelişmedi. Yerel kapitalist sektör kesinlikle büyümekte; ancak yukarıda adı geçen ülkeler düzeyinde değil. Anayasada yapılan 2019 değişiklikleri, kapitalist sektörün serbest gelişiminin önünde hâlâ yasal engeller olduğunu, özellikle de istihdam edebileceği ücretlilerin sayısı üzerindeki sınırlamayı açıkça ortaya koydu.

Artan eşitsizliğin endişe verici etkisi, abluka ve nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için yerli üretimdeki artışın yanı sıra, örneğin LGBTQI+ haklarının tam olarak tanınmasını sınırlamak için hükümete baskı uygulayan evanjelik mezheplerin gelişmesi de söz konusu.

Bunun yanı sıra küresel sosyal ağlarla yakından ilişkili olan yeni kuşakların etkinliğinden de söz etmek gerek; ayrıca bu kuşakların bünyesinde doğan, kendisini devrimin mirasıyla herhangi bir şekilde ilgili hissetmeyen yeni nesil sanatçılar mevcut. 1960’ların ve 70’lerin devrimci sürecine doğrudan katılmış olan önceki neslin önemli bir kısmı da ölüyor.

Bu karışım, hükümetin kıtlığın kısa vadeli etkilerini hafifletmek için çok az manevra alanına sahip olduğu ve yeni nesilleri yeniden bir araya getirecek demokratik bir karar alma sürecini başlatmaya karşı büyük bir direniş gösterdiği bir bağlamda patlak veriyor. (2018-1019’daki kurucu süreç bu yönde bir girişimdi, ancak açıkça yetersiz kaldı.) Hükümet, bürokratik yöntemleri tercih ediyor, işçilerin katılımını artırmak için, bilhassa işletmelerde işçilerin, toplumda yurttaşların denetim gücünün geliştirilmesi için hiçbir çaba göstermiyor.

Bu durum, protestoları durdurmak ve yaz mevsiminde en azından turizm gelirlerinin bir kısmını geri kazanmaya çalışmak için baskıdan medet umulmasını ve hükümete sadık kalan sektörlerin seferber edilmesini açıklıyor; böylece halktaki hoşnutsuzlukla bazı yönlerden mücadele etmek için de alan açılmış olacak. Doğudan batıya ülke genelinde bir düzineden fazla şehri etkileyen protesto dalgasının ardından, Başkan Miguel Díaz Canel’in 11 Temmuz Pazar günü yaptığı konuşma, mevcut duruma yeterli bir cevap değil. Díaz Canel, göstericilerin büyük bir bölümünün zor yaşam koşullarından endişe duyduğunu kabul etse de duruma ilişkin herhangi bir özeleştiri yapmadı ve yalnızca açıkça ABD müdahalesini savunan ve kınanması gereken karşıdevrimci kesimin manipülasyonlarını vurguladı. Hükümetin devrimcilere yönelik olarak karşıdevrimcilerin tehditlerine karşı sokaklarda seferber olma çağrısı, çatışmaları kışkırtma ve baskıyı artırma riski taşıyor.

Küba’daki protestoları, son olarak Kolombiya’da ve 2019’da Ekvador ve Şili’de yükselen halk hareketi gibi, pandemi ve ultra-liberal tedbirlerle ağırlaşan yüksek yaşam maliyetlerinin farklı motivasyonlarla sosyal patlamalara sebep olduğu diğer Latin Amerika ülkelerinde olanlardan ayıramayız. Şüphesiz pandemi, uluslararası düzeyde ve özellikle Latin Amerika’da, sosyal dışlanmayı derinleştirerek ve eşitsizlikleri artırarak tüm toplumsal çelişkileri ağırlaştırdı. Pek çok açıdan örnek teşkil eden sağlık hizmetlerine rağmen Küba, küresel krizin ve pandeminin en çarpık ekonomik ve toplumsal etkilerinden kaçamıyor. Ancak Latin Amerika’da yükselen toplumsal direnişler, emperyalizmin bölgeye yönelik ekonomik ve siyasi planlarına karşı çıkarak, Küba’ya yönelik tecridin kırılması ve siyasi bağımsızlığının korunması amacına da hizmet ediyor.

Ne yazık ki solun önemli kesimleri Küba’daki durum, siyasi sistemde yaşanan bozulma ve genç nesillerin umutsuzluğu hakkında eleştirel bir analiz yapmıyor. Aksine, birçok ülkede, her şeyin emperyalizmin bir komplosu olarak görüldüğü, halk ayaklanmasının meşruiyetinin tanınmadığı ve yalnızca “emperyalizmin ajanlarına” atfedildiği, eleştiriye kapalı bir yaklaşıma tanık oluyoruz. Emperyalizmin, giderek sarsılan bir dünyanın farklı uluslararası çatışmalarında, özellikle de tüm bölge için bağımsız direnişin örneği olan bir ülkede, toplumsal protestoların anlamını kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaya çalıştığı açık… Bunu sosyal ağlardaki yoğun kampanyalarla toplumsal hoşnutsuzluğu dışarıdan yönlendirmeye ve Küba hükümetinin devrilmesine kanalize etmeye çalışarak gün geçtikçe daha fazla yaptığı da açık. Ancak bu olanların tamamen büyük güçlerin müdahalesinin ürünü olduğunu söylemek, karmaşık ve çelişkili gerçeklikten çok uzak. Ayrıca bu yaklaşım, sanki olup biten her şey halkın asla davet edilmediği, kendi çıkarlarını tanımayan ve savunamayan çocuklar olarak kabul edildiği bir satranç oyunuymuş gibi, halk kesimlerinin toplumsal çatışmalara katılımını göz ardı ediyor.

Durum karmaşık ve çelişkili olsa da, başından beri Küba Devrimi’ni koşulsuz olarak destekleyen Dördüncü Enternasyonal’den bizler, bazı temel fikirleri savunuyoruz:

-Öncelikle Küba halkının maruz kaldığı hukuk ve insanlık dışı ablukayı kınıyor ve buna bir an önce son verilmesini talep ediyoruz.

– Adanın maruz kaldığı temel ürün sıkıntısı hafifletmek ve ABD’nin emrettiği ablukaya karşı çıkmak için dayanışma seferberliği çağrısında bulunuyoruz.

-Biden yönetiminin Küba’yı terörü barındıran ve destekleyen ülkeler listesinden çıkarmasını talep ediyoruz; bu, ülkenin ekonomik sıkıntısını hafifletmek için hayati. Biden’ın ülke dışındaki Küba aşırı sağını ve en gerici Cumhuriyetçi kesimleri cesaretlendirmeye çalıştığı müdahale tehditlerini reddediyoruz.

– Uluslararası ana akım medyanın tüm Küba halkının hükümete karşı ayaklandığı ve hükümetin büyük bir gaddarlıkla karşılık vereceği şeklindeki yalan kampanyasını kınıyoruz; aynı ana akım medya 2018-2019’da Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinde, 2020’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Black Lives Matter protestolarında, 2021’de Kolombiya’da uygulanan çok daha şiddetli ve halk karşıtı baskı biçimlerine gözlerini kapadı ve bunlar uzun bir listeden sadece birkaç örnek.

– Küba yetkililerinin, Devrim’in Latin Amerika ve dünya halkları için bir örnek olmaktan uzaklaşmasının önüne geçmenin tek yolu olan demokratik protesto hakkına, bağımsız toplumsal hareketlerin, siyasi çoğulculuğun ve demokratik tartışmanın gelişmesine saygı duymasını talep ediyoruz.

– Güç istismarının durdurulması ve istismar sorumlularının adalet önüne çıkarılması için, gözaltı ve baskı koşulları gerçeğini ortaya çıkarılması çağrısında bulunuyoruz.

– 11 Temmuz gösterilerinde başkalarının hayatını tehdit eden eylemlerde bulunmamış olan bütün tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

– İşçilerin gerçek demokratik halk katılımıyla adanın kaderini tayin ettiği, bağımsız bir Küba’yı savunuyoruz. Sosyalist ve demokratik bir Küba için.

21 Temmuz 2021

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu

Çeviri: Sanem Öztürk

Görsem: Yerson Olivares – unsplash.com

Kıbrıs’a Müjde: Beton, Millet, Devlet – Hasan Yıkıcı

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan kırılma, gözlerimizin önünde cereyan eden ‘müjdeli’ gösteriler ile şekillenmekte.

Erdoğan’ın müjdesi kuşkusuz öncesinde yükseltilen beklentiye cevap vermedi. Bundan dolayı mizah ve alay konusu oldu.

Beton

Bugün birçoğumuz için mizah konusu olan şey Türkiye’deki iktidar aklının devletleşme ve kalkınma anlayışınıyansıtıyor.

Sonuçta devletin ‘devletliğini’ baskının veya şiddetin yanı sıra, inşaat ve betonlaşma ile de değerlendiren, gösteriş ve ihtişam ile ölçen bir iktidar aklı var. Türkiye’de bugüne kadar uygulanan bu anlayış bariz bir şekilde Kıbrıs’ın kuzeyinde de hayata geçiriliyor.

Artık ‘bozuk bir makine’ gibi çalışa(maya)n kktc devletinin değeri, ihtişamlı devlet kurumları, külliyeleri, millet bahçeleri, yolları ve yeni meclisleri ile ‘yüceltilecek’. ‘Yüceltildikçe’ de iradesizleşecek, içeriği boşalacak.

Yani yıllar boyunca yalıtılmış hayatlarımızın, asimile olmuş varoluşlarımızın, kurumsuzlaşmış benliklerimizin ve yozlaşmış ‘devletli’ ilişkilerimizin üzerini heybetli, ihtişamlı ve cıvık cıvık parlayan betonlarla kaplayacaklar.

Hatta bir süredir Türkiye’de pişirilip kurtarılan ihalelerle bu süreç başladı bile. Tüm bu inşaat furyasının, hem sermaye olarak hem de mimari olarak Türkiye’deki İslamcı atmosferle şekillendiğini belirtmeye gerek bile yok. Binaların biçimlerinden tutun da, isimlerine kadar tüm mekanların İslamcı değerlere göre yapıldığına şahit olmaktayız.  Beton sadece ‘devlet ihtişamı’ yaratmıyor. Aynı zamanda mekanların hafızasını, toplumların mekânsal belleğini yeniden inşa ediyor.  

Ne kadar çok beton, o kadar çok devlet. Ne kadar çok devlet, o kadar az insan!

Millet

Erdoğan, ortaya bir paradigma koyuyor. Bu sadece Erdoğan’ın paradigması değil. Erdoğan’dan öncede şekillenen, asimetrik ilişkiler içerisinde biçimlenen bir bağımlılık, Kıbrıslı Türkleri iradesizleştirme ve yok sayma paradigması. Zaten bu TC resmi ideolojisinin bir uzantısı. Erdoğan’ın ortaya koyduklarıyla sınırlı değil.

Fakat altını çizmek lazım. Erdoğan’ın ağzından çıkan “Kıbrıslı Türk kardeşlerim” hitabı, kesinlikle ve kesinlikle bu paradigmanın içerisine dahil olan, dahil edilen ve resmi ideolojinin kapsadığı kesimleri işaret etmektedir.

Yani, buradaki tahakküm politikalarıyla uyumlu, resmi teze sadık, devletçi, tek adamcı, tekçi, Türkiye iktidarını arzulayan veya karşısında el pençe divan duran toplumsal kesimleri.

Millet, tamamen resmi ideolojinin belirlediği, kapsadığı ve sahiplendiği kesimleri içermektedir.

Milletin bekası veya milletin geleceği derken, bu, Türkiye iktidarının belirlediği kriterler içindeki milletten başkası değildir.

Millet! Yani Türkçü! Ama sadece Türkçü değil! Aynı zamanda İslamcı!  Ama sadece İslamcı değil! Aynı zamanda sunni İslamcı olan millet.

Bunun dışında kalan veya bırakılan kesimler ise ‘hain’, ‘düşman’, ‘dış mihrakların uzantısı”, ‘dinsiz’, ‘münafık’, ‘devlet düşmanı’, ‘EOKA’cı’, ‘yeteri kadar Müslüman olmayan’, ‘yeteri kadar Türk olmayan’ kesimlerdir. Söz konusu düşmanlar, millete dahil değildir. Onlar daha çok milletin bekasına zarar verenlerdir.

Kısacası Erdoğan, Kıbrıs’ın kuzeyinde sadece betondan saraylar veya külliyeler değil, betondan bir de millet inşa ediyor.

Devlet

Ve devlet… Yaşanan son süreçle birlikte kktc ‘devletinin’ neredeyse askıya aldığını, buna paralel olarak ise Türkiye’den gelen heyetlerin, koordinatörlerin ve elçilik görevlilerinin Kıbrıs’ın kuzeyine dair hem kararlar aldıklarını hem de fiilen icraatlar yaptıklarını görüyoruz.

KKTC’nin kendisini bir olağan üstü hal kurumu olarak nitelersek bugün yaşadığımız süreci de “meta-olağan üstü hal” olarak nitelendirmek yanlış olamaz.

Devletin neredeyse tüm kurumları ile uykuya yatırıldığı, Meclis’in Türkiye’deki heyetlerin istekleri doğrultusunda karar almaya teşvik edildiği, AKP’li heyetlerin ‘paralel bir devlet’ gibi çalıştığı koşullarda, ne demokrasiden, ne yasallıktan ne de meşruluktan söz edebiliriz.

Bunun en bariz örneğini Erdoğan’ın Meclis konuşmasında yaşadık. Erdoğan’ın –müjde tatmin etmemiş olsa bile-Meclis konuşması Kıbrıs’ın kuzeyinde kimin sözünün geçtiğinin, icraat ve karar verici merciin kim olduğunu aşikar bir şekilde ve gözümüze sokarcasına gösteriyor.

Bundan daha korkutucusu da var. Toplum olarak bu durumu normalleştirmiş hale gelmemiz. Eğer Erdoğan’ın Meclis’teki, Kıbrıs’ın kuzeyine dair nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağı yönündeki konuşmasını sorunsallaştırmıyor ve sadece müjdenin içeriğini sorunsallaştırıyorsak o halde bu durumu normalleştirmeye başladık demektir.

İşte yeni devlet de böyle bir normalleştirme hattından inşa ediliyor. Erdoğan sadece ihtişamlı külliye ve yeni Meclis binasını değil, aynı zamanda bunlarla birlikte inşa edilen yeni kktcnin de müjdesini verdi. Betondan, milletten ibaret, insansız ve iradesiz bir devlet!

Kaynak: Beton, Millet, Devlet – Hasan Yıkıcı

Boğaziçi Direnişi Neyi Gösterdi? – Emre Tansu Keten

“Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu.”

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör olarak atanan Melih Bulu 6 ayın sonunda, sabaha karşı yayımlanan bir kararname ile görevden alındı. Bulu’nun kayyum atandığı günden itibaren Boğaziçi öğrencileri ve akademisyenleri ile, diğer üniversitelerdeki bileşenlerin dayanışmasıyla güçlü bir direniş başlatılmıştı. Kadın hareketi dışında sokak siyasetinin canlı olmadığı bir dönemde, güçlü eylemlerle ortaya çıkan bu direniş, iktidar ve muhalefetin siyaseti karşılıklı atışmalarla anketlere mahkum ettiği bir dönemde başka bir siyaset imkânına da kapı aralamıştı.

İktidar bu direnişe, en iyi bildiği şekilde, baskı ve saldırıyla karşılık verdi. Öğrencilerin eylemlerine defalarca polis saldırdı, öğrencilerin evleri sabaha karşı özel harekat polisleri eşliğinde basıldı, AKP medyası eylemlere katılan öğrencilerin fotoğraflarını ifşa etti, hepsini terörist ilan etti. AKP-MHP bloku bununla da yetinmedi, 10 öğrenci, anayasal hakları olan, eylemlere katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı, birçoğu da ev hapsine mahkum edildi. Yani iktidar cenahı, birçok muhalifin iddia ettiğinin aksine, sokak eylemlerinin kendisine yarayacağına, muhalefete doğru kayan kararsız oyların cumhur ittifakına döneceğine falan inanmadı. Muhalefetin içine mahkum olduğu siyasetsizlikten bir çıkış yolu olarak Boğaziçi Direnişi, iktidarı rahatsız etti ve onu çıktığı gibi boğmak istedi.

“Aman AKP’ye yaramasın”

Muhalefet ise, başından itibaren bu direnişle arasına bir mesafe koydu. Boğaziçi gibi “elit” bir üniversite üzerinden bir “kutuplaşma” doğmasına fırsat vermek istemedi, bunun eninde sonunda iktidara yarayacağına dair dahiyane bir siyasi öngörüyle hareket etti. Direnişin içerisinde sosyalist gençlik gruplarının bulunması ve hareketin git gide öfke dozunu artırması, iktidar gibi muhalefeti de rahatsız etti ve okulda açılan bir sergide yer alan çalışmaların Kabe’ye hakaret ettiği iddiası gibi iktidar zırvalarında direnişin karşısında bir konum aldı.

Bütün bunlara rağmen, direniş, bu saydıklarımızın beklentilerinin aksine aylarca devam etti. Öğrenciler ve akademisyenler, Melih Bulu ve hempalarına Boğaziçi’ni dar etti. Melih Bulu’nun, zaten bir avuç iktidar yandaşı dışında var olmayan meşruluğu kısa bir sürede herkes için sıfırlandı. Özetle, Melih Bulu’nun geldiği gibi gitmesi Boğaziçi Direnişi’nin doğrudan bir sonucu oldu.

Direnişi görmemek

Direnişin başından beri, direnişin politik içeriğine saldıran analizmatik liberal kalemler, Bulu’nun görevden alınmasının ardından da, klavyelerine sarılıp, bu kararın direnişle değil, Bulu’nun yeterince iktidar yandaşlığı yapamadığı, okulun yapısını kırıp dökmede yeterince sert davranamadığı, dolayısıyla Erdoğan’ı memnun edemediği, hakkındaki intihal iddialarına inandırıcı cevaplar veremediği ile ilgili olduğunu yazdılar.

Her gün iki-üç saat analiz yapan, yani gündemi yakından takip eden bu isimlerin, meselenin gerçekten bunlar olduğunu, bu kararda direnişin doğrudan bir etkisinin olmadığını düşünebilmeleri tam da liberal yöntemsizliği kullanmalarından kaynaklanıyor. Birincisi, Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu. Bahçeli de bunun farkında olarak şunları söylemişti:

“Sayın Rektör Melih Bulu asla istifa etmemelidir. Eğer aksi olursa üniversiteler tümden yönetilemez hale gelecektir. Rektörlük binasını ablukaya almaya, Rektör odasını basmaya teşebbüs suçtur. Rektörümüz, öğretim üyeleri arasından başta Rektör yardımcılığı olmak üzere münhal bulunan görevlere lazım gelen atamaları süratle yapmalıdır. Kabul etmeyen, yazılı talimata uymayanlar derhal üniversiteden uzaklaştırılmalıdır. Nitekim taviz verilirse sonuç vahim olacaktır.”

İkincisi, Bulu’nun gerçekten bir şeyleri yönetme ehliyetine sahip olduğunu düşünmek de büyük yanılgı. Bulu, yukarıdan gelen emirleri uygulamakla görevli basit bir memurdu. LGBTİ+ kulübünün kapatılmasının Bulu’dan önce Fahrettin Altun tarafından duyurulması bunun küçük bir örneğiydi. Yine de Bulu’nun bu basit görevi bile yürütecek kapasiteden yoksun olduğuna inanıyorlarsa yanına bir danışman veya yardımcı atayarak bu işi çözmek, bir kavganın sembol ismi olmuş Bulu’yu görevden almaktan daha az yaralayıcı olurdu iktidar için.

AKP’nin intihal “kaygısı”

Son olarak, Bulu’nun intihal iddiaları nedeniyle bertaraf edildiği iddiası, AKP ile üniversite ilişkisini hiçbir şekilde anlamamak demek oluyor. AKP, üniversitelere saldırı başlatırken, buradaki akademisyenlerden boşalan yerleri kendi emrinde, aynı düzeyde ya da daha nitelikli akademisyenlerle doldurmayı hiçbir zaman düşünmedi (düşünse de böyle bir kadro birikimi tabii ki yoktu). Onun amacı, ne olursa olsun kendisinden yana olan ve parti sayesinde akademik kariyer basamaklarını üçer beşer çıkan tiplerle dolu üniversiteler yaratmaktı. Bunu bir anlamda başardı da. Bu süreçte, ne yedi sülalesini üniversiteye dolduran akademisyenleri dert etti, ne de para verip makale bastıran, tez yazdıran, sahte akademik konferanslarla puan toplayan tipleri. Hatta AKP ailesinden isimlerin doktora tezlerini yazan ak-ademisyenler o kadar şiddetli yükseldi ki, üniversitelere sığamaz oldu.

Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde, akademik alandan taşan bir siyasi karşı karşıya gelişin simgeleşmiş ismi olan Bulu’nun görevden alınması, Boğaziçi Direnişi için bir kazanım, iktidar için bir geri adımdır. İktidarın bu geri adımlarının oldukça nadir görülmesi, bu kazanımın değerini artırmaktadır. Bu kararla direniş arasında bağlantı kurmayı reddedenler için ise direniş, eylem ve sokak siyaseti zaten başlı başına korkunç kelimelerdir. Onlar için siyaset, tepede, lobicilik ve networklerle işleyen bir sosyal girişimcilik faaliyetidir. Daha çok Daktilo1984 isimli dergide bir araya gelen bu isimler, networklerini geliştirip, yakın geleceğin iktidarında kaymak bir pozisyon kapmak için, CHP’ye oynayıp, muhalefete bir siyasetsizlik aklı vermektedir. Ganyan oynar gibi siyasi analiz yapma modası, ne yazık ki, bu cenahta bir karşılık da bulmaktadır.

Bulu’nun gidişi, ne Boğaziçi’nde ne de genel olarak akademide her şeyi yoluna koyacak bir kazanım değildir elbette. Onun yerine vekaleten kayyum olarak atanan Naci İnci’nin ilk işi, direnişin önde gelen hocalarından Can Candan’ın görevine son vermek olmuştur örneğin. Ancak Boğaziçi, direnenlerin, bir şekilde, kazanacağını göstermesi açısından çok önemlidir. Bugüne kadar AKP’nin saldırılarına her alanda benzer bir direnişle karşı koyulsaydı, belki de çok farklı bir ülkede yaşıyor olacaktık. Bu direnişin hikâyesini, en fazla siyaseti anketçilik sananların iyi bir şekilde okuması gerekiyor.

Evrensel Faşizm? – Enzo Traverso

İmdat Freni tarafından bir dizi yazısı yayımlanmış ve çok sayıda çalışması Türkçeye kazandırılmış olan Marksist tarihçi Enzo Traverso’nun Halil Can İnce tarafından çevrilip textumdergi.net sitesinde yayımlanan güncel faşist hareketler bağlamındaki bu önemli tartışma metnini sitemizde de aktarmayı gerekli gördük. İyi okumalar.

Ugo Palheta’nın Historical Materialism‘de yayımlanan “Faşizm, faşistleşme, anti-faşizm” başlıklı makalesine yanıt olarak kaleme aldığı bu yazısında Enzo Traverso, son yıllarda küresel ölçekte yükselen aşırı sağ hareketlerin “post-faşist” olarak nitelediği özgün yanlarını anlatıyor. Evrensel bir “faşistleşme” dalgasına karşılık Traverso, ulusal bağlamların çeşitliliğini gözeten bir anti-faşist mücadeleye olan ihtiyacı vurguluyor.

Son yıllarda aşırı sağ hareketlerin küresel ölçekteki belirgin yükselişi, faşizm meselesini politik gündemin merkezine yerleştirdi. Faşizm geri dönüyor: Kimse onun yalnızca tarihsel bir inceleme nesnesi olarak geçmişte kaldığını iddia edebilecek bir durumda değil -ki İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana kamusal alanda bu denli yoğun bir şekilde tartışıldığı da olmamıştı. Bu mühim tartışmanın terimlerine açıklık kazandırmasından ötürü Ugo Palheta’ya bir teşekkür borçluyuz. Palheta’nın metni,[1] bu yeni “faşist” dalganın hem nedenleri hem de özelliklerine ilişkin analitik boyutunun yanı sıra, onunla savaşmanın yolları üzerine programatik bir sonucu da içeriyor. Palheta’nın teşhisine birçok yönden katılıyorum, ancak kimi çekincelerim de yok değil. Burada, başka katkıları da teşvik etmesi umuduyla, gerekçelerimi açıklamaya çalışacağım.

Ugo Palheta’ya göre faşizm, homojen etnik ve ırksal özellikler etrafında inşa edilmiş hayalî bir topluluk olan ulusu “yeniden canlandırma” projesinden başka bir şey değildir. Bu hayalî topluluğun kendi “olumlu” ve olumsuz mitleri vardır. Bunlar, düşmanlara karşı savunulacak veya yeniden tesis edilecek sözde hakiki bir saflığa işaret eder. Göç (“büyük yer değiştirme”), “beyaz karşıtı ırkçılık”, geleneksel değerlerin feminist ve LGBTQI yozlaşması, İslam ve onun müttefikleri (“İslami-solculuk”), ve benzerleri ise bu “hakiki saflığın” düşmanlarıdır. Palheta, bu neo-faşist dalganın ortaya çıkmasının temellerinin, küresel seçkinlerin “hegemonya krizinde” yattığını savunuyor. Ona göre, bu küresel seçkinlerin eskimiş ulus-devletlerden miras aldıkları yönetim araçları artık hükmünü yitirmiştir ve giderek de etkisiz gibi görünmektedir. Gramsci’nin Machiavelli’ye referansla ifade ettiği üzere tahakküm, baskı aygıtları ile kültürel hegemonyanın bir bileşimidir. Siyasi bir rejimin gaddar ve baskıcı değil de meşru ve yararlı görünmesini sağlayan da bu bileşimdir. Egemen sınıflar, onlarca yıldır uygulanan neoliberal politikaların ardından zenginliklerini ve iktidarlarını muazzam ölçüde genişletirken aynı zamanda önemli bir meşruiyet ve kültürel hegemonya kaybına da uğradılar. Neo-faşizmin yükselişinin temel dayanakları da burada yatmaktadır: Bir yanda egemen sınıfların giderek artan bir biçimde “vahşiliğe kapılması” (vahşileşme), diğer yanda bu sınıfların tahakkümünün doğurduğu genel otoriter eğilimler (faşistleşme). Buna binaen Palheta, faşizmin yapısal bir çelişkiyle şekillendiğine dikkat çekiyor: Faşizm, neoliberalizme bir alternatif sunuyor olma iddiasındayken aynı zamanda tehdit altındaki bir düzenin yeniden inşasını istiyor. Tıpkı kendini kapitalizmin ve sosyalizmin, liberal demokrasinin ve Bolşevizmin karşısında bir “üçüncü yol” olarak tanımlayan klasik faşizm gibi neo-faşizm de kendini “müesses nizama” karşı mücadele ediyormuş gibi sunuyor, ama aynı zamanda kanun ve nizamı yeniden tesis etmek istiyor. Tarihsel olarak bu, Muhafazakâr Devrimin özelliklerinden biriydi.

Palheta’nın ulusu “yeniden canlandırma” projesi olarak faşizm tanımına katılıyorum, ancak bu tanım faşizmin kurucu unsurlarının bütününü kavramadığı sürece bana tam veya tatmin edici gelmiyor. Tarihsel merceklerle bakıldığında faşizm, bir radikal milliyetçilik biçiminden ve ırkçı bir ulus fikrinden daha fazlasıydı. O aynı zamanda bir siyasi şiddet pratiği, militan bir anti-komünizm ve demokrasinin tümden imhasıydı. Şiddet, bilhassa da Sola ve komünizme karşı şiddet, onun siyasi eyleminin ayırt edici biçimiydi; iktidara geldiği her yerde –ister İtalya ve Almanya’da olduğu gibi yasal yollarla isterse de İspanya’da olduğu gibi askerî bir darbe yoluyla olsun- demokrasiyi yok etti. Bu açıdan bakıldığında radikal Sağdaki yeni hareketler, hem şiddetle hem de demokrasiyle farklı bir ilişki kuruyorlar. Bu yeni hareketler silahlı milislere sahip değiller; yeni bir siyasi düzen talepleri yok ve geleneksel kurumların istikrarına yönelik bir tehlike de arz etmiyorlar. Elitlere karşı “halkı” savunuyor ve düzeni yeniden tesis ediyormuş gibi görünseler de yeni bir düzen yaratmak konusunda istekli değiller. Avrupa’da, AB’nin kurumlarını yok etmekten ziyade, onun içinde kalarak otoriter ve milliyetçi eğilimleri uygulamakla daha çok ilgileniyorlar. Macaristan’da Victor Orban’ın ve Polonya’da Mateus Morawiecki’nin duruşunun yanı sıra nihayetinde Euro’yu kabul etmiş üç siyasal gücün, İspanya’da Vox’un, Fransa’da Marine Le Pen Ulusal Birliği’nin ve İtalya’da Matteo Salvini’nin Lega’sının yönelimleri de bu yöndedir. İtalyan Lega, geçtiğimiz günlerde, finansal seçkinlerin temsilcisi ve neoliberalizmin vücut bulmuş hâli olan eski Avrupa Merkez Bankası direktörü Mario Draghi liderliğindeki bir koalisyon hükümetine katıldı. Euro’dan en çok yararlanan ülkeler olan Avusturya, Hollanda ve Almanya’da aşırı sağ elbette yabancı düşmanı ve ırkçı; fakat özel olarak AB, Euro veya neoliberalizm karşıtı değil. Bu hareketler siyaseten daha ziyade kültürel muhafazakârlığa yaslanıyor. Hindistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de aşırı sağ liderler iktidara geldiler ve kendi devletlerinin kurumsal çerçevesini hesaba katmaksızın otoriter ve yabancı düşmanı eğilimler geliştirdiler. Bolsonaro ve Trump, parlamentoyu feshetmeyi başaramadıkları gibi ya yetkilerine son verildi ya da çeşitli görevden alma prosedürleriyle karşı karşıya kaldılar.

Son ayların en çok dikkat çeken ve tartışılan vakası olan Donald Trump özellikle öğretici. Trump’ın faşist gidişatı, başkanlığı sona erdiğinde yenilgisini kabul etmeyi reddedip seçim sonucunu geçersiz kılmaya çalıştığı zaman açık bir biçimde ortaya çıktı. ABD Kongre Binası’nı (Capitol) işgal eden Trump yandaşlarının folklorik “kalkışması” başarısız bir faşist darbe değildi; demokrasinin en temel kurallarını açık bir biçimde çiğneyen -ki bu, onun faşist olduğunu söylemeyi mümkün kılıyor- ancak siyasi bir alternatif gösterme kudretinden de yoksun olan bir liderin seçimleri geçersiz kılmaya yönelik umutsuz bir girişimiydi. Capitol olayları, Amerika Birleşik Devletleri’nde kitlesel bir faşist hareketin varlığını tartışmasız bir şekilde ortaya koymuş olsa da bu hareket iktidarı ele geçirmekten henüz oldukça uzak. Yaşanan olayların dolaysız sonucu, Cumhuriyetçi Parti’yi derin bir krize sokması oldu. Trump; 2016 seçimlerini ekonomik seçkinlerin, tek derdi vergi indirimleri olan üst orta sınıfların, muhafazakârların, tutucu Hristiyanların, ve ötekileştirilmiş ve yoksullaştırımış beyazların müesses nizama duyduğu tepkiye yaslanarak, son kertede Cumhuriyetçi Parti’nin bir adayı olarak kazanmıştı. Onun artık böyle bir kitleye hitap ettiğini söylemek zor. Geldiğimiz noktada beyaz ırkçılar ve gerici milliyetçilerden oluşan bir hareketin lideri olan Trump’ın tekrar seçim kazanması pek mümkün görünmüyor. Şüphesiz ki Trump’ın arkasındaki faşist hareket, Black Lives Matter [Siyah Yaşamlar Değerlidir, BLM] ve diğer sol hareketlere karşı şiddetli çatışmalara yol açabilecek bir siyasi istikrarsızlık kaynağıdır, ancak bu hareket kendi özel bağlamında anlaşılmalıdır. 1920-1925’teki faşist milisler veya 1930-1933’teki SA, savaş sonrası İtalya ve Almanya’da devletin şiddet üzerindeki tekelinin çöküşünün birer işaretçisiydi. Öte yandan Trump’ın milisleri, bireysel silahları yüzyıllardır siyasi özgürlüğün temel bir özelliği olarak gören ABD tarihinin mirasıdır.

Klasik faşizm, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtada doğdu; bir iç savaş ikliminde, son derece istikrarsız ve keskin siyasi çatışmalarla kurumsal olarak felç olmuş devletler içinde büyüdü. Radikalizmi ise ona “devrimci” karakterini veren Bolşevizm ile çatışmasından doğdu. Faşizm, “Yeni İnsan” ve ulusal büyüklük mitini yaratan ütopyacı bir ideoloji ve tahayyüldü. Yeni aşırı sağ hareketler ise bu dayanakların tümünden yoksundur: Avrupa’nın 1930’lardaki çöküşüyle kıyaslanamayacak bir “hegemonya krizinden” doğuyorlar; radikalizmleri “devrimci” hiçbir şey içermiyor ve muhafazakârlıkları da (geleneksel değerlerin, geleneksel kültürlerin, tehdit altındaki “ulusal kimliklerin” ve cinsel “sapkınlıklara” karşı bir burjuva saygınlığının savunulması) faşist ideolojileri ve ütopyaları bu kadar derinden şekillendiren bir gelecek fikrine sahip değil. Onları “post-faşist” olarak nitelemenin daha uygun olacağını düşünmemin nedeni de bu.

Palheta, çağdaş radikal sağ hareketlerin ideolojisini ve propagandasını göz önünde bulundurarak, bu hareketlerin faşist anti-Semitizmin kimi unsurları ile devamlılık da içeren güçlü anti-kozmopolit eğilimlerini yerinde bir şekilde vurguluyor. Bu, gayet esaslı bir tespit olmakla birlikte son yirmi yılda meydana gelen ve bu hareketleri klasik faşizmden önemli ölçüde ayıran büyük bir değişimi garip bir biçimde ihmal ediyor. Bu hareketlerin başlıca hedefi artık Yahudiler değil, daha ziyade Müslümanlardır –ki aşırı sağ hareketin çoğunun İsrail ile ilişkileri çok iyi. İslamofobi, post-faşist retorikte anti-Semitizmin yerini aldı: Yahudi-Bolşevizme karşı mücadele mantrası yerini “İslami-solculuk” ve “dekolonyal” veya anti-kolonyal hareketlerin reddedilmesi söylemine bıraktı. Çağdaş sol hareketlerin -bilhassa da ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTQI olanların- kayda değer bir etkiye sahip oldukları tartışmasız olsa da bu etki, alternatifin SSCB tarafından somutlaştığı iki savaş arası yıllardaki Bolşevizm’in etkisiyle kıyaslanamayacağından, post-faşizm akla tarihsel faşizmden daha ziyade “kültürel karamsarlığı” (Kulturpessimismus) getiriyor.

Yeni aşırı sağ hareketlerden bir “karşı devrim” olarak söz etmek -ister devrimin ardından gelen, ister de devrimi engellemek niyetinde olan bir karşı devrim- bana pek kullanışlı yahut açıklayıcı gelmiyor, çünkü ondan bu şekilde söz etmek, tarihsel faşizmi mevzubahis ideolojik ve politik niteliğinden arındırılmış alelade bir hareketler toplamına dönüştürüyor. 1920’li ve 1930’lu yıllar söz konusu olduğunda, faşizmi bir karşı devrim olarak ele almak anlamlıydı zira bu yıllar; Ekim Devrimi, İtalyan biennio rosso (1919-20 fabrika işgalleri), Ocak 1919’da Berlin’deki Spartakist ayaklanması, 1920’de Bavyera’da ve Macaristan’daki iç savaşlar ve 1930’larda İspanya İç Savaşı tarafından karakterize olmuştu. Hâlbuki mevzubahis Marine Le Pen, Matteo Salvini, Victor Orban, Jair Bolsonaro ve hatta Donald Trump olduğunda bu ifade neredeyse anlaşılmaz bir slogana dönüşüyor. Devrimin olmadığı yerde karşı devrim de olmaz.

Palheta, toplumsal denetim ve gözetim teknolojilerinin güçlendirilmesi ve polis baskısının kapsamının genişletmesi eğilimlerine dikkat çekmekte haklı. Ona göre bu eğilim, çağdaş devletlerin çoğunu biçimlendirmesinin yanı sıra egemen sınıfın genel bir “vahşete kapılmasının” (vahşileşmesinin) ifadesidir. Ne var ki bu değişimler, en liberal demokrasilerde vuku bulmaktadır, dolayısıyla faşizmin yükselişiyle ilişkilendirilemezler. Amerika Birleşik Devletleri’nde Obama, Trump’tan daha fazla kayıtsız göçmeni sınır dışı etmişti. Üstelik artan ırkçı polis şiddeti, Donald Trump’ın seçilmesinden üç yıl önce, 2013’te, Black Lives Matter eylemlerinin doğmasına yol açmıştı. Fransa’da ise 2015’teki terör saldırılarının ardından OHAL yasaları Hollande’ın başkanlığında yürürlüğe girerken, 2017’de Macron’un seçilmesinden bu yana başta Sarı Yelekliler olmak üzere toplumsal hareketlere yönelik polis şiddetinde çarpıcı bir artış yaşanmıştı. Bütün bu eğilimler bir “faşistleşme dinamiğinin” değil, daha ziyade otoriter neoliberalizmin yeni biçimlerinin ortaya çıkışının bir yansımasıdır. Aşırı sağ partiler bu uygulamaları, birçok durumda, üzerinde hiçbir söz hakları olmamasına rağmen destekliyorlar. 1930’larda Avrupalı sanayi, finans ve ordu seçkinleri faşizmi bölgesel siyasi krizlere, kurumsal çöküşe bir çözüm olarak, ama en başta da Bolşevizme karşı bir savunma amacıyla desteklediler. Bugün egemen sınıflar, “ulusal egemenliklere” dönmeyi vadeden popülist, milliyetçi ve neo-faşist hareketlerden ziyade AB’yi destekliyor. ABD’de ise egemen sınıflar, Demokrat Parti’nin geleneksel bir alternatifi olarak Cumhuriyetçi Parti’yi destekleyebilirler, fakat Joe Biden’ın karşısında beyaz üstünlüğü yanlılarına arka çıkmayacaklardır. Demokrasiye inandıklarından değil, müesses nizamı savunmak konusunda Biden, beyaz üstünlüğü savunucuları ile kıyaslanamayacak denli etkili olduğu için.

Peki, bu, faşist bir tehlike olmadığı anlamına mı geliyor? Asla. Aşırı sağ hareketlerin, partilerin ve hükümetlerin dikkat çeken yükselişleri, özellikle de genel bir ekonomik kriz, ABD ekonomisinin uzun süreli depresyonu veya Euro’nun çöküşü bağlamında düşünüldüğünde, faşizmin bir alternatif olabileceğini çok açık bir biçimde gösteriyor. Bu tür gelişmeler, sözü edilen hareketlerin faşizme doğru radikalleşmelerine neden olabileceği gibi onlara geniş kitle desteği de sağlayabilir. Bu hareketlerin egemen sınıflarla ilişkisinin değişmesi kaçınılmazdır, keza 1930’larda yaşanan da buydu. Ne var ki böylesi bir eğilim bugün için hâkim olmaktan uzaktır. Pandeminin bir yabancı düşmanlığı dalgasına veya günah keçisi arayışına yol açmadığını gözlemlemek ilginç. Pandemi, ABD’de Trump’ın seçim yenilgisine (Trumpizmin radikalleşmesine rağmen); Brezilya’da Bolsonaro için artan zorluklara; Avrupa’da ise beklenmedik neo-Keynesçi politikalar benimseyerek alışılagelen neoliberalizmi tahfif eden AB’nin güçlenmesine neden oldu. “Faşizm ihtimali” devam ediyor, ancak pandeminin yol açtığı ekonomik kriz bu ihtimali pekiştirmiş değil. İtalya’da, pandemi gibi bir acil sağlık durumunun en beter aylarında tanık olduğumuz şey mültecilere ve göçmenlere yönelmiş bir nefret değildi; tam tersine, bitkin meslektaşlarına yardım etmek için gelmiş Çinli, Arnavut ve Afrikalı doktorların içten dayanışmalarına, ve İtalyan halkının bu doktorları bağrına basmasına tanık olduk. Bu eğilim elbette bu şekilde sürecek diye bir şey yok, ancak tüm bunlar önlenemez bir faşistleşme süreciyle karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor.

Şu an için görünen o ki, neo-faşist ve post-faşist hareketler, Palheta’nın sözünü ettiği çelişkiye hapsolmuş durumdalar: ya “sistem karşıtı” bir alternatif olarak görülüyor ve iktidardan dışlanıyorlar ya da kuralları ve kurumlarıyla “sistemi” kabul ederek, kanun ve nizamın yeniden inşasına iştirak ediyorlar. Lakin bu durumda, evvelinde reddettikleri müesses nizamın bir parçası oluyorlar. Palheta da neoliberalizmin mevcut “hegemonya krizinin” olası bir sonucu olarak “burjuva normalleşmesini” işaret ediyordu. Oysa “burjuva normalleşmesi”, genel bir “faşistleşmedinamiği” ile bağdaşmaz. Böylesi bir gidişat -bazı akademisyenlerin “Bonapartist” dönüş ya da defaşizasyon dediği şey- genellikle faşist bir rejimin kurulmasından sonra meydana gelmiştir (geç Frankoculuğu anımsayın). Şayet bu “normalleşme”, iktidarı ele geçirmeden önce bir faşist hareketi biçimlendiriyorsa, bir “faşistleşme dinamiği” de oluşmamış demektir. İtalya’da Lega’nın “burjuva normalleşmesi”, herhangi bir “güçlü halk tepkisi” olmaksızın gerçekleşti –ki bu, Palheta’nın böyle bir “normalleşme” için belirttiği koşuldur. Faşizm heyulası aynı zamanda diğer ülkelerdeki elitlerin kendi “hegemonya krizlerini” idare etmesine yarayabilir. Bu heyula; Biden, Macron ve Merkel için herhangi bir sol muhalefeti susturmanın elverişli bir bahanesi olabilir.

Palheta’nın sonuç olarak önerdiği strateji, antifaşizmden başka bir şey değildir; “parçalı bir mücadele, özgül bir mücadele yöntemi veya soyut bir ideoloji” olarak değil, sol siyasetin merkezî bir boyutu olarak, “tüm özgürleşme hareketlerine nüfuz eden ve onları kapsayan” bir şey olarak tasarlanan bir antifaşizm. Tarihsel bilince ve geçmişin belleğine sahip bir Sol, bu önermeye katılmadan edemez. Palheta, monolitik bir antifaşist ideolojiden ziyade heterojen bir antifaşist ethos’a ihtiyaç duyulduğu konusunda ısrar etmekte haklı; ne var ki ortaya koyduğu faşizm tahlili, bugün karşı karşıya olduğumuz özgün post-faşist dinamikleri gözden kaçırmamıza sebep olabilir. Antifaşizm, evrensel ‘faşistleşme süreci’ için evrensel bir reçete değildir. Yapılması gereken, antifaşizmi ulusal bağlamların çeşitliliğine uygun biçimde uyarlamak ve ortaya koymaktır.


[1] Çevirmenin notu: Ugo Palheta’nın “Faşizm, faşistleşme, anti-faşizm” başlıklı makalesi, Gencer Çakır ve Ulus Atayurt çevirisiyle, Express’in 176. sayısında yayımlanmıştır.


*”Universal Fascism? A Response to Ugo Palheta” başlığıyla 31 Mart 2021 tarihinde Historical Materialism’in web sitesinde yayımlanan Enzo Traverso’nun bu yazısı, Halil Can İnce tarafından Türkçeye çevrildi.