İmdat Freni

Blog

“Facebooksuz Bir Hayat Düşünemiyorum” – Hasan Yıkıcı

Dijital platformlar, özellikle de Facebook ve İnstagram, bugün neredeyse insan iletişiminin en önemli unsurlarından biri haline geldi. 2010 yılında bir gazetede staj yaparken, iş yerindeki arkadaş o dönem Facebook kullanmadığımı öğrenince verdiği ilk tepki “Facebooksuz bir hayat düşünemiyorum” olmuştu.

Bugün, 2021 yılındayız ve arkadaşın 11 yıl önce verdiği tepki bugün çok daha kuvvetli bir şekilde hayatlarımızın bir gerçekliği haline geldi. 11 yıl önce arkadaşın verdiği o tepki, Facebook’un ve ona bağlı olan İnstagram, Messenger, WhatsApp uygulamalarının saatler süren çöküşüyle beraber hafızamda tekrar yankılandı. 

Doğru, “Facebooksuz bir hayat düşünemiyoruz” ama Facebook’un ve dahil olduğumuz platformların ne hale dönüştüğünü, bunları kullanırken hangi anlam ve değerleri ürettiğimizi, sosyal medyaların bireylerin ve toplumların üzerinde ne gibi belirleyici etkiler yarattığını düşünüyor muyuz? Facebooksuz bir hayat düşünemiyoruz ama Facebook, kullanıcıları için nasıl bir hayat ve değerler silsilesi üretiyor? Neden internet deyince pek çok insanın aklına ilk önce platformlar geliyor?  Can alıcı diğer bir soru daha, 6-7 saatlik bir çöküş deneyiminde ortaya çıkan sessizlik durumu, Facebook’un hayatlarımız üzerindeki tekelleşmiş tahakkümünü açıklığa çıkartamıyorsa, daha ne olması gerekir?

Facebook’un Çöküşünden Ne Anlamalıyız?

BBC’nin dezenformasyon muhabiri çöküş sürecine dair “işimdeki en sessiz bir kaç saat oldu” yorumunda bulundu.

Aynı sessizlik durumu irili ufaklı ticaretle uğraşanlardan tutun da reklamcılara, siyasilerden, sıradan sosyal medya kullanıcılarına kadar genişledi. Bu sessizlikten ve ‘iletişimsizlikten’ korkmuş olunacak ki, binlerce insan kısa süreli bir dijital göç yaşayarak, normalde kullanmadıkları veya çok az zaman geçirdikleri Twitter, Viber, Telegram gibi uygulamalara akın etti. Yani kitleler yine gürültünün olduğu yere, hızın ve hareketin akışına doğru hareket etti. Aynı zamanda hızın ve gürültünün de üreticisi olarak. Buna belki de “sessizlik korkusu” diyebilirğiz.

Baudrillard, “Sessiz Yığınların Gölgesinde”* kitabında kitlelerin mıknatıslanabilir olduğunu yazar. Tam da Facebook ve ona bağlı olan uygulamaların çökmesinin ortaya çıkarttığı sessizlik ve boşluk durumunda asılı kalan kitlelerin ne kadar kolayca mıknatıslanabildiğine şahit olduk. Halbuki ne olduğunu anlamak ve anlamlandırmak için en azından asgari bir sessizliğe, yavaşlığa ve sakinliğe ihtiyaç var.

Sosyal medya, dijital iletişimin ürettiği hız, gürültü, sürekli hareketlilik durumu, bugün insanları çok büyük yoksunluğa ve anlam kaybına sürüklemektir. Bu durum dijital platformların sürekli anlam similasyonu üretmesiyle bastırılmakta, geri itilmekte ve perdelenmektedir. Facebook’un çöküşünden çıkartabileceğimiz ilk -ve birçok insan için önemsiz olan- sonuç kitlelerin nasıl mıknatıslanabileceği ve sosyal medyanın ne denli hızlı bir şekilde anlam talebi üretebileceğidir. Baudrillard yine aynı kitabında artık anlam krizi olmadığını, sistemin esas sorununun anlam talebi üretmek olduğunu yazar. Baudrillard bu tespiti ortaya koyarken iletişim çalışmalarının merkezinde televizyon vardı. Bugün ise sosyal medya ve dijital iletişim teknolojileri. Hiç kuşkusuz o ‘kaygısı güdülen’ anlam talebi, kesintisiz bir şekilde anbean üretilmektedir artık. Baudrillard’ın ‘sessiz kitleleri’ ise yine mıknatıslanabilir olmakla beraber, olabildiğince gürültücü hatta histerik bir hale büründü.  

***

Facebook’un çöküşü aynı zamanda sosyal medyanın ekonomi-politiğine dair uzun süredir tartışılan ve eleştirilen bir meseleyi daha tekrar gündeme getirdi: Sosyal medyanın tekelleşmesi!

İlk başlarda Facebook’tan ayrı olan İnstagram ve WhatsApp uygulamaları zamanla Mark Zuckerberg’in şirketi tarafından satın alındı. Serbest piyasa çarkları döndükçe, şirketlerin hegemonya ve güç arayışları sosyal medyanın ve dijital iletişim kanallarının gittikçe tekelleşmesinin de yolunu açtı.  Bugün hepimizin kullandığı birçok uygulama, dijital iletişim alanına hükmeden 4-5 büyük özel şirketin sahipliğindedir. İnsanlığın yüzyıllar süren birikimiyle oluşturulan ve ‘kamusallık’ ürettiğimiz -veya öyle sandığımız- neredeyse tüm sosyal medya platformlarının yapısı kamusallıktan – müştereklikten uzak bir şekilde, tamamen özelleşmiş, tekelleşmiş ve toplumları devletlerden daha fazla yönetebilen hale gelmiş silikon vadisi zenginlerine aittir.

Facebook’un çöküşünden bir hafta önce, bir Facebook çalışanının basın ile paylaştığı şirket belgelerinde, açık bir şekilde Facebook’un çocuklara ve demokrasiye zarar verdiği, özgürlükleri geliştirmek için değil daha fazla kâr elde edebilmek için çabaladığı ifşa edildi. Belgelerde yer alan tespitleri iletişimci Ümit Alan kısaca şöyle aktarıyor:

  • Facebook’un dünyadaki herkes için eşit olduğunu söylediği topluluk kurallarının “gizli bir elit” için uygulama dışı olduğu
     
  • Şirket, Instagram’ın çocuklar, özellikle gelişim çağındaki genç kızlar için zehirli etkileri olduğunu bir araştırmayla tespit etmiş ama araştırmasını kamuoyuyla paylaşmadığı, kurumun bunu düzelmek için harekete geçmediği
     
  • 2018 algoritma değişikliği ile insanların öfkesini köpürten akış bizzat platformun kendisi tarafından tespit edildiği; Mark Zuckerberg bunu değiştirme konusunda bir süre istekli olmadığı
     
  • Facebook çalışanları, platformdaki uyuşturucu kartelleri ve insan kaçakçılarını tespit edip işaretlese de şirketin üst yönetimi bu konularda harekete geçmekte yetersiz kaldığı**

Bu ifşa ilk skandal değil, son da olmayacak. Facebook çalışanı Frances Haugen’in ifşası şirketin kamusal yarar değil, tamamen özel, kâr odaklı ve şirketin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermekte. Aynen Cambridge Analytica skandalında olduğu gibi.

Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Çoğu zaman sosyal medya platformlarının yarattığı simülasyon ve özgürlük yanılsaması içerisinde bu yapıların ekonomi-politiğin işleyişi itibariyle demokratik, özgürlükçü ve katılımcı yapılar olmadığını unutuyoruz.

Gittikçe daralan ve tek tek merkezlerde yoğunlaşan platform tekelleri, dijital iletişimin ve bu mecralardaki varlığımızın üzerinde mutlak bir kontrol, gözetim ve manüplasyon gücüne sahip hale geldiler.

Tüm insanlığın dijital varoluşunun 5 büyük şirketin tekelinde olması, dijital kapitalizmin nasıl totaliter bir yapı aldığının da göstergesidir.

Aslında buradaki sorun dijital mecraların varlığı değil, bu mecraların serbest piyasa ilişkileri ve şirketlerin egemenliğidir. Dijital iletişimin aslında kamusal değil, sermayeleştirilmiş ve şeyleştirilmiş olmasıdır.

Sorunsallaştırılması gereken de net bir şekilde kapitalizimdir.

Yazının başındaki anıma dönecek olursak. Son 5-6 aydır bilinçli ve iradi bir şekilde sosyal medya, özellikle de Facebook kullanımını düşürdüm. Hatta telefondan sildim bile. Bir nevi dijital minimalizm denebilir. Bu platformların hayatlarımızdaki konumu, internetin kendisinin de zaman içinde sosyal medya platformlarıyla özdeşleştirilmesine neden oluyor. Sanki internet sadece sosyal medyadan ibaretmiş gibi bir alışkanlık oluştu.

Yine de Facebooksuz bir hayat düşünmeyelim. Sosyal ağların aynı zamanda demokrasi kültürlerine ve özgürleşme süreçlerine katkısını bu kadar basit yok sayamayız. Facebooksuz bir hayat düşünmeyelim. Ama yine de Facebook algoritmalarının özel şirketlerin çıkarlarına göre şekillendirilmediği, verilerimizin şirketlere satılmadığı, kullanıcının ürün haline gelmediği bir sosyal medya; kapitalizmin olmadığı bir hayat düşünebiliriz.

___________________________________________________________________________

*Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde – Toplumsalın Sonu (Doğu Batı Yayınları)

**Facebook Belgeleri için: https://www.wsj.com/articles/the-facebook-files-11631713039

Ümit Alan, Son sızan Facebook dosyalarını’ nasıl okumalıyız?https://www.birgun.net/haber/son-sizan-facebook-dosyalarini-nasil-okumaliyiz-359976

Kaynak: “Facebooksuz bir hayat düşünemiyorum” – Hasan Yıkıcı

Kaynak: “Facebooksuz bir hayat düşünemiyorum” – Hasan Yıkıcı

YAE’yi Tartışmak: Liberal Sol, Aşamacı Strateji ve Sosyalistler – Uraz Aydın

Geçtiğimiz günlerde Paris’te düzenlenen ve Orhan Pamuk ve Nilüfer Göle gibi isimlerin konuşmacı olarak katıldığı bir panelde sorulan bir soru üzerine Yetmez Ama Evet tartışması yeniden gündeme geldi. 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumunda, AKP iktidarı tarafından önerilen birtakım değişikliklerin demokratik gelişme açısından olumlu olduğunu, genel olarak değişiklik paketinin tam bir demokratikleşmeye yetmediğini, ama buna rağmen referandumda evet diyeceklerini ilan eden sol liberaller, sosyalist çevreler, liberal sağcılar ve siyasal İslamcılar Yetmez Ama Evet sloganı etrafında bir araya gelmişti. Ancak, Yetmez Ama Evet, sadece oy rengini belli etme sloganı değil, çeşitli etkinlikler düzenleyen, belli bir siyasi takvim çerçevesinde ilerleyen ve bileşenlerinin ortak mesai yaptığı etraflı bir kampanyaydı. Aynı çevreler aynı dönemde Darbelere Karşı 70 Milyon Adım isimli kampanyada da bir arada çalışıyor, Ergenekon ve Balyoz davalarının ardından iktidarın ihtiyacı olan darbe histerisinin canlı tutulmasında rol sahibi olmaya çalışıyordu. Bütün bunların sonunda, evet oyunun önde çıktığı seçimlerin ardından, Erdoğan balkon konuşmasında (pankartları AKP İstanbul İl Örgütü organizasyonuyla asılan) Yetmez Ama Evet kampanyasına teşekkür ediyordu. 

11 yıl sonra siyaset sahnesi artık bambaşka. Artık kimse AKP’den bir demokratikleşme beklemiyor, aksine 11 sene önce AKP’de demokratik olanaklar görenler bugün bu iktidarı tanımlamak için totalitarizmden Erdoğanizme, diktatörlükten faşizme kadar birçok kavramı yardıma çağırıyor. O dönem, AKP’nin siyasi hegemonyasının kurulmasında, bürokratik hâkimiyeti ele geçirmesinde mütevazı bir payı olan Yetmez Ama Evet kampanyasının bileşenleri ise muhalifler tarafından bütün bunların sorumlusu olarak lanse ediliyor. Bizce bu aşırı bir eleştiridir, AKP’nin iktidarını pekiştirmesi bir dizi mücadelenin ve kırılmanın ürünüdür. Referandum da bu aşamalardan biridir elbette, tıpkı “demokratik” denilen 2002-2010 dönemini de kapsayan ve bugüne kadar hız kesmeyen neoliberal otoriterliğin taşeronlaştırma, özelleştirme, güvencesizleştirme, soylulaştırma, ekolojik talan vb. uygulamalarının da mevcut rejimin yerleşmesinin asli yapı taşları olduğu gibi. Dolayısıyla YAE’nin eleştirisi, hele de o dönem için, kapitalist tahakkümün bu unsurlarını zerre kadar umursamayan ve liberal solun bir çeşit düşman kardeşini oluşturan ulusalcılığın eleştirisiyle birlikte düşünülmelidir. 

Öte yandan YAE örneği, sadece referandumla sınırlı bir yanlış tutum değil, 1980 sonrası hâkimiyetini artıran sol liberalizmin pratik bir tezahürüdür. Marksist yöntemden ve sınıf mücadelesinden uzak, liberal kavram setleriyle toplumu anlamaya ve dönüştürmeye çalışan ve hatalarını kıskançça sahiplenen sol liberalizmin geleceğinde daha birçok potansiyel YAE yatıyor. Bunu bugün başta CHP olmak üzere muhalefet içerisinde gelişen liberal dalgadan da kestirmek mümkün. 2010’da AKP’nin entelektüel-kültürel bagajını dolduranlar, bugün ellerinde analizleriyle CHP’nin kapısında bekliyor. Bunun sosyalist sol için de tehlikeler barındırdığı yakın geçmişimize bakılarak anlaşılabilir. 

Bundan dolayı, YAE olayını ve sol liberalizmi basit bir günah keçisi bulma ya da intikam arzusunu doyurma motivasyonuyla değil, Marksist bir yöntemle hem tarihselleştirerek hem de sınıf mücadelesinin ve siyasal-toplumsal güç ilişkilerinin bağlamına oturtarak tartışmak gerekiyor. Sosyalist Demokrasi için Yeniyol o vakitler hem yayınlarıyla hem de İstanbul, Ankara, İzmir’de “Sol, Liberalizm ve Diğerleri” adı altında çeşitli toplantılarla bu tartışmayı, sosyalist hareketin yeniden inşasını kerteriz alarak sürdürmeye gayret etti. Bu meselenin tekrar gündeme gelmesi vesilesiyle, bugün İmdat Freni’nin editörlüğünü yapan Uraz Aydın’ın, tam da referandum gündeminin olduğu 2010 yılında, Yeniyol dergisinde (Güz 2010, Sayı: 39) çıkan ve sol liberal tezleri tartışan iki yazısını birleştirerek yayımlıyoruz

İmdat Freni

“Beklenti ufkunun daralması”. Daniel Bensaïd 20. yüzyıl boyunca toplumsal özgürleşim hareketlerinin yaşadığı tarihsel yenilgilerin sonucu olarak, yüzyıl sonunda eleştirel düşünceye hâkim olan iklimi bu sözlerle ifade eder[1]. Solun çeşitli akımları bu yönelişten farklı biçimler ve düzeylerde etkilense de, büyük bir çoğunluğu için bu bir deradikalizasyon süreci olarak yaşanır. Böylece, kimileri için “üçüncü yol”un ve egemen düzenin “sosyal-liberal” yönetimi çağı başlarken, diğerleri için –bir öncü olarak– Avrokomünizmin, sosyal-demokratlaşmış Komünist Partilerin, postmarksizmin, radikal demokrasinin, “yeni zamanların” ve türlü türlü postmodernizmin dönemine girilir. Bu deradikalizasyonun başlıca teorik-politik momentleri iki genel eğilimde bulunmaktadır:

  1. Sınıf siyasetine ve bir egemenlik ve sömürü biçimi olarak kapitalist üretim biçiminin eleştirisine (ve dolayısıyla “totalite” kavramına) mesafe almak –yahut bunlardan tümüyle kopmak. Buradaki temel dayanak ise işçi sınıfının yok olmaya yüz tutması veya sınıf tahakkümünün, “yeni toplumsal hareketler” tarafından sorunsallaştırılan diğer baskı biçimlerinden (etnik, cinsel, ırksal…) yalnızca biri olmasıdır.
  2. Her türden sınıf içeriğinden soyutlanmış biçimsel (liberal) demokrasinin fetişleştirilmesi ve daha “radikal” olanlar açısından mevcut demokrasinin “genişletilmesi” veya “derinleştirilmesi” yoluyla sosyalizme doğru yol alınması perspektifinin benimsenmesi –ki bu da söz konusu iki düzen arasında bir kopuştan ziyade bir çizgisel devamlılık ilişkisinin var olduğu varsayımına dayanır.

Elbette Türkiye sosyalist hareketi de bu türden bir dönüşümden kaçınamadı. Böylesi bir dönüşüm, yani sol içerisinde liberal-demokrat bir söylemin ortaya çıkışı, neoliberalizmin dünya çapındaki ideolojik ağırlığı kadar Sovyet İmparatorluğu’nun bürokratik diktatörlüklerinin yıkılarak mevcut üretim biçiminden çıkmayı hedefleyen her türden projenin geniş kitleler açısından inandırıcılığını yitirmesinden kaynaklanmaktadır. Fakat bu iki tarihsel mağlubiyetin –ki Doğu Bloğu’nda ve SSCB’de yıkılan rejimlerin 1920’lerin ortasında başlayan bir bürokratik karşı-devrimin ve dolayısıyla çok daha eskiye dayanan bir yenilginin ürünü olduğunu geçerken belirtelim– sebep olduğu hayal kırıklığı ve moral yitimine, Türkiye’deki devrimci hareketi, Juggernaut’un arabası misali tekerleri altında ezip geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin de yarattığı etki eklenir.

Askeri darbe karşısındaki bu siyasal yenilgi ve hegemonya kaybı, neoliberal politikalar aracılığıyla sermayenin saldırısı karşısındaki toplumsal yenilgi ve Turgut Özal’ın pragmatizminin damgasını vurduğu ve ordunun hala ağırlığını hissettirdiği kısmi demokratikleşme koşulları altında sol entelijensiyanın bir kesimi demokrasi kavramını, batı toplumlarında sivil toplumun yerini ve Türk toplumunda devletin ve ordunun rolünü yeniden düşünme ihtiyacını hisseder. Bu tefekkür süreci aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketinin geçmişinin ideolojik ve politik eleştirisini ve hedeflerinin yeniden tanımlanışını içerir. Bu çeşitli öğelerin eklemlendiği demokrasi söylemi 80’li yıllar boyunca çeşitli çalışmaların yanı sıra, özellikle Yeni Gündem dergisi aracılığıyla geliştirilir ve yaygınlaştırılır. 1980’de kapatıldıktan sonra 1989’da yeniden yayımlanmaya başlayan Birikim de uluslararası düzeydeki benzer tartışma ve arayışları aktararak bu tefekkürün gelişmesine katkıda bulunur. Fakat medya endüstrisinin gelişmesiyle, gazete sayılarının artışıyla ve köşe yazarı figürünün bir kamusal aydın olarak belirişiyle bu “demokratik söylem” hegemonyasını entelektüel çevrelerde, ama aynı zamanda da yeniden şekillenen sosyalist hareket içinde oluşturmaya başlar. Şunun da altını çizmek gerekir ki bu hegemonik söylemin doksanlı yıllarda sol içinde yeni bir hâkim kod olarak kendini dayatabilmesinde, andığımız demoralizasyon etkenlerinin yanı sıra Batılı/liberal tipte bir demokratikleşmeyi ve silahlı kuvvetlerin siyasal alan üzerindeki ağırlının zayıflamasını daha inandırıcı ve gerçekleşebilir kılan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylığı çerçevesinde oluşan yeni hegemonik projenin de belirleyici bir etkisi olmuştur.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte yeni bir sekans açılır. Bugüne dek cumhuriyetçi-Kemalist merkez tarafından bastırılmış olan “çevre”, AKP’nin şahsında memleketi demokratikleştirebilecek, sıkça kullanılan bir ifadeyle “normalleştirecek” bir özne olarak görülür. Böylece sol içinde de taşlar yeniden dizilmeye başlanır. Bir yandan “liberal demokrat” söylem ve perspektif sol cenahta mevzi kazanırken, iktidar partisinin İslami kimliği karşısında Kemalist-ulusalcı sol da tabanını genişletmeye başlar. Öte yandan 2001 krizinin etkisi ve AKP’nin neoliberal saldırganlığıyla birlikte sosyalist hareketin kayda değer bir kısmı da doksanlı yılların “düzen içi demokratikleşme” ekseninden sıyrılıp “sınıf meselesini” ve antikapitalist mücadele hattını tekrar gündeminin merkezine oturtur. Bugün halen bu sekans içinde bulunuyoruz ve 12 Eylül 2010 Referandumu (ve onu önceleyen süreç) bunun en mühim uğraklarından birini oluşturur. Örgütsüz solcuların ve aydın çevrelerinin ötesinde “muhafazakâr-liberal” hegemonyanın çekim kuvveti, bu son süreçte sosyalist hareketten doğrudan örgütlü unsurları da koparmayı başarmıştır.

Öte yandan doksanlı yılların başından beri, sola yeni bir perspektif benimsetme derdinde olan bu “yeni siyasal kültür”, kendi ideolojik aygıtlarını da edinme çabası içinde olmuştur. Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl ve Radikal ile Radikal İki gibi denemelerin ardından, Taraf gazetesiyle birlikte bu siyasal eğilim, Holding basınının sunduğu zeminlerde, söyleminin muğlaklaşmasına yol açan uzlaşmalardan sıyrılarak, kendi yayın organını edinmiş oldu. Bunun yanı sıra, hükümete yakın çevrelerin de giderek medyanın önemli bir kısmını kendi denetimine geçirmesiyle birlikte bu mecralar da mevcut iktidar söylemine eklemlenmiş biçimde liberal demokrat dilin yayılabileceği alanlar halini almıştır. Böylece liberal sol eğilim, tabiri caizse bundan böyle kendi kurumlarıyla birlikte (parti, gazete…) siyaset sahnesinde yer alacaktır.

Tarih, Hegemonya ve Aşamacı Strateji

Daha tatmin edici bir kavram henüz bulunmadığı için liberal sol olarak adlandırmaya devam ettiğimiz bu kesimin, stratejik yönelimini belirleyen mevcut siyasal-toplumsal çatışma dinamiklerine dair okuması; “askeri vesayet rejimi”ni tanımlarken Türkiye militarizmine ve Kemalizm’e dair yaptığı analiz; veya son dönemde artık iyiden iyiye pervasızlaşan bir üslupla hakaret diline bürünen Türkiye’deki devrimci geleneklerin eleştirisi gibi söyleminin başlıca unsurlarının temelinde belirli bir tarih kavrayışı yatmaktadır. Bu gayet doğaldır, zira Guy Debord’un da vurguladığı gibi tarih anlayışıyla stratejik akıl birbirine yakından bağlıdır. Dolayısıyla bugün iman edilen demokratikleşme perspektifiyle cebelleşirken, aynı zamanda dayandığı bu tarih okumasının da çelişkilerini, tutarsızlıklarını ve sınırlarını görünür kılmak elzemdir.

Bir Siyasal Söylemin Tarihyazımsal Dayanakları

Kökenleri ve kullandığı kavramsal alet edevatı daha eskilere dayansa da, “devlet-merkezli” diyebileceğimiz bu tarih analizi seksenli yıllardan itibaren hâkim hale gelmiştir. Kısaca özetlemek gerekirse bu türden bir okumanın temelinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınmış bir “güçlü devlet geleneğinin” varlığı yatmaktadır. Bu geleneğin sivil toplumun ve piyasanın gelişimini engellediği ve dolayısıyla Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki temel engeli oluşturduğu varsayılır. Şerif Mardin’den İdris Küçükömer’e, Metin Heper’den Çağlar Keyder’e, Ahmet İnsel’den Ayşe Buğra’ya, Murat Belge’den Levent Köker’e farklı siyasal yaklaşımlara sahip olan çeşitli tarihçi ve sosyal bilimcilerin çalışmalarında bu türden bir yaklaşımın örnekleri görülebilir.

Osmanlığı İmparatorluğu ve modern Türkiye arasında devletin temel özellikleri ve toplumla ilişkileri açısından bir tarihsel sürekliliğin var olduğu fikri birbirine karşıt olarak sunulan devlet/(sivil) toplum, merkez/çevre, burjuvazi/bürokrasi ve nihayet siyasal alan/ekonomik alan gibi kavram çiftlerine dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunda bir “güçlü devletin” varlığına dair tez, onun Batı devletlerinden farklılığının ve tarihsel gelişiminin kapitalist üretim biçiminin ve temsili demokrasinin yerleşmesine yol açan Batı feodalizmininki karşısındaki özgüllüğünün altını çizmek için kullanılır. Güçlü devlet geleneği argümanı öncelikle Alman sosyolog Max Weber tarafından oluşturulan “patrimonyalizm” kavramına dayanmaktadır[2]. Patrimonyal devlet söylemi, aynı zamanda Asya Tipi Üretim Tarzı olarak da anılan Osmanlı İmparatorluğundaki devlet mülkiyeti sisteminin analizinden yola çıkmaktadır. Ahmet İnsel’e göre devletin yeniden üretim sistemini oluşturan ve “feodalizmin çok uzağında bulunan” bu devlet mülkiyeti, miras yoluyla zenginleşmeye olanak yaratmadığından kalıcı ve babadan oğla geçen bir soyluluğun oluşması imkânsızdı. 

Zanaatkârlığın ve ticaretin de özerkleşme imkânlarını ortadan kaldıran patrimonyal devlet, sermaye birikimini ve her türden ekonomik gelişmeyi de engellemenin yanı sıra, şehirlerin özerklik kazandığı ve yerel meclislerini oluşturduğu Batı’dakinin aksine çoğul iktidar merkezlerini de kabul edemezdi. Böylece patrimonyalizmin tarihsel yapıları modern Türkiye’de de varlığını sürdürmüş ve Cumhuriyet devletinin hareket alanını ve stratejilerini belirlemiştir. Osmanlı toplumunda egemen olan siyasal ilişkileri “çevrenin olası özerkliği karşısında merkezin durup dinlenmeden verdiği bir mücadele” olarak niteleyen İnsel, bu ilişkilerin Cumhuriyetin siyasal sisteminde de mevcut olduğunu ekler: “Osmanlı Devleti gibi Cumhuriyet Devleti de hiçbir meşru özerklik alanı ve toplumsaldan doğan çevresel eylemler için hiçbir potansiyel güç bırakmıyordu”[3].

Ekonomik gelişmeyi, sermaye birikimini, sivil toplumun özerkleşmesini engelleyen ve temel çatışmanın merkez ile çevre arasında bulunduğu bir patrimonyal devlet teziyle uyum içinde, burjuvazinin Cumhuriyet devleti karşısındaki zayıflığı ve bağımlılığı da devlet-merkezli yaklaşımların temel argümanlarından biridir. Terminolojik farklılıklara karşın, bu argümanı yukarıda andığımız yazarların çalışmalarında görebiliriz[4].

Bunlarda iki nokta ön plana çıkar. İlk olarak, tâbi, zayıf, devlete bağımlı, “sivil toplum kurma hakkından vazgeçmiş”, “kendisine atfedilen devrimci iradeden” yoksun kalmayı dert etmeyen (Keyder), “girişim özgürlüğü konusundaki mitsel liberal söylemi”yle çelişki içinde bulunan (İnsel), bürokrasi tarafından benimsenen ekonomik stratejilere kendi çıkarlarını ve ihtiyaçlarını dâhil ettiremeyen bir burjuvazinin varlığı. İkincisi, Osmanlı patrimonyal devletinin ve burjuvaziye karşı tutumlarının (“geleneksel şüphe”) mirasçısı; bir “ara sınıfın” yaratılması gerekliliğinin bilincinde olmakla beraber, iktidarını ve gelirlerini paylaşmak durumunda kalması çekincesiyle, ekonomik alandan elini çekmeyi kabul etmeyen; burjuvaziyi kendi denetimi altında tutmaya çalışan ve onun tarafından iktidardan uzaklaştırıldığı takdirde de askeri kanadı aracılığıyla müdahale eden, “bir devlet sınıfı” (Keyder) olan bir bürokrasinin varlığı.

Fakat şunu da belirtmeliyiz ki bu entelektüeller tarafından formüle edilen Kemalist rejim analizleri –tarihsel maddeciliğe olan yakınlık veya uzaklık derecelerine göre– kimi zaman sınıfsal analiz unsurları veya referansları ihtiva edebilir. Ne var ki bu durumlarda bile devlet-toplum paradigması belirleyici olmayı sürdürüyor ve sınıfsal bölünme ve çelişkiler meselesi, tarihi devlet ile özerkleşmeye çalışan bir sivil toplum arasındaki mücadele olarak algılayan liberal tarihyazımı yönteminden ileri gelen genel analiz çerçevesine eklenen unsurlardan biri olmaktan öteye gitmiyor.

Bu otoriter modernleşmenin temel aktörlerinden olan ve yirmi yılda üç askeri müdahale gerçekleştirmiş olan silahlı kuvvetler de Kemalist rejimin sorgulanışındaki temel unsurlardan biri. Bu eleştirilerde Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye’de demokratik bir rejimin kurulmasının önündeki başlıca engel olarak kavranıyor. Böylece her askeri müdahale ve darbe, askeri bürokrasinin iktidarını kaybetmemek için sivil toplumun özerkleşmesini engelleme arzusu olarak ele alınıyor. Türk militarizminin otoriter karakteri konusunda son derece radikal olan bu eleştiriler, ordunun sivil siyaset (ve toplum) karşısındaki baskıcı ve sınırlayıcı eylemlerini açıklamak için süreklilik tezine (“patrimonyalizm”, “devlet geleneği”) başvurmaktadır. 

Bugün egemen tarihyazımı hâlâ devlet-merkezli yaklaşımınki olmaya devam ediyor. Bu söylem hegemonyasını büyük oranda “başat toplumsal çelişkinin üreten ve artığa el koyan sınıflar arasında değil, artığa el koyan kesimlerin kendi aralarında olduğunu gösterme çabasının”[5], sınıf politikalarına son vermeye dönük hegemonik projeyle yakınlık taşımasından kaynaklanmaktadır. Böylece tarihsel gelişme içinde ezilen sınıfların rolü, siyasal duruma müdahale etme ve tarihin seyrini değiştirme kapasiteleri bu söylem çerçevesinin dışında kalmaktadır. 

Devlet Geleneği ve Sivil Toplum: Analiz Çerçevesi mi Hegemonik Söylem mi?

Peki ya tarihi bu şekilde yorumlamanın kendisi, tahakküm sorununu aydınlatmak yerine, başka bir tahakkümü doğallaştırmanın bir parçasıysa? Bu tarih okuması çok incelikli bir tespitle Galip Yalman tarafından “muhalif fakat hegemonik” olarak tanımlanır. Muhalifliği, özerk, kendi rasyonalitesine ve çıkarlarına sahip, toplumdan kopuk ve onun taleplerini kale almayan ve Osmanlı imparatorluğundan beri değişmemiş olan bir “güçlü devlet” imgesine karşı konumlanışından ileri gelmektedir. Hegemonik boyutu ise bir yandan bu imgenin gerçek olduğuna inandırmasından kaynaklanmaktadır; öte yandan da piyasayı ve sivil toplumu devletten bağımsız ve bireysel özgürlüklerin gerçekleştiği alanlar olarak tarif ederek kamuoyunun inşasında belirleyici bir pozisyona sahip oluşuna dayanmaktadır[6].  24 Ocak kararlarıyla birlikte başlayan kapitalizmin yeniden yapılandırılması sürecine paralel olarak, Türkiye’de devlet ve toplum ilişkilerinin tarihine dair bu okuma neoliberal projenin meşrulaştırılmasına doğrudan katkıda bulunmuş ve devletin yeniden şekillendirilmesine yönelik ideolojik taarruza dahil olmuştur[7].

İsmet Akça’nın da belirttiği gibi “devlet-merkezli fakat devlet karşıtı bu hegemonik söylem”, devleti bir toplumsal ilişkiden ziyade “toplumun dışında ve üstünde” bulunan bir “kendinde tümlük” olarak tanımlayarak hem liberal demokrasinin siyasal pozisyonlarıyla hem de neoliberalizminkilerle bir paralellik arz etmektedir. Çünkü her ikisi de sınıf iktidarı ilişkilerini analiz çerçevesinin dışında tutarak devleti ve toplumu “ontolojik açıdan farklı tümlükler” olarak kavrarlar. Böylece devlet iktidarın alanı, toplum ise özgürlüğünki olarak fetişize edilir.[8]

Osmanlı İmparatorluğunda devletin doğası ve toplumla ilişkilerinin özgüllüğü konusundaki söylemin temel sorunlarından biri de bir “yokluklar tarihi” olarak sunulmasıdır[9]. Toplumsal sözleşmenin, sivil toplumun özerkliğinin, sermaye birikiminin ve toplumsal sınıfların yokluğu üzerinde duran bu söylem esasında Osmanlı-Türkiye tarihini “normal” olarak addedilen Batı tarihinden bir sapmanın tarihi olarak anlatmaktadır. Bu yaklaşım esasında hem teleolojikbir tarih anlayışına dayanmaktadır hem de Avrupa’nın sosyal, ekonomik ve siyasal gelişimini temel referans noktası olarak alıp, Osmanlı İmparatorluğunu bunun üzerinden tanımlamakla Avrupa-merkezci bir bakışa da sahiptir. Öte yandan “yukarıdan” gerçekleşen Avrupa devrimlerini göz önünde bulundurmayarak Avrupa tarihine dair idealist ve normatif bir kavrayışın ürünüdür[10].  Bu idealizmi çok net biçimde “zayıf burjuvazi” tezinde görüyoruz. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, burjuvaziyi devlet karşısında zayıf ve bağımlı olarak betimleyen devlet-merkezli okumalara karşı çıkan ve tarihsel maddeciliğin yöntembiliminden esinlenen çeşitli çalışmalar da mevcuttur. Bu analizlerde Cumhuriyet rejiminin siyasal-ekonomik dönüşümleri çeşitli (bürokratik ve siyasal) elitler arasında bir mutlak karşıtlık ilişkisi üzerinden değil, sınıf (ve sınıf fraksiyonları) arasında çatışma ve işbirliği, birikim stratejileri, iktidar blokları ve hegemonik projeler çerçevesinde incelenir. Türkiye’nin tarihsel gelişimine dair yer yer farklı değerlendirmeler ihtiva etse de bu çalışmalar bürokrasiyle kimi zaman çatışmalı ilişkilere rağmen burjuvazinin zayıf ve devlete bağımlı değil, tam tersine hegemonyayı ele geçirmek ve sermaye birikimini denetlemek için kendi aralarında da bir mücadele içinde olan fraksiyonlarının, çeşitli dönemlerde iktisat politikalarının formüle edilmesi ve benimsenmesinde aktif olduğunu göstermektedirler. Fakat, son dönemde Ömer Laçiner tarafından tekrar gündeme getirilen ve bugün AKP’nin temsil ettiği iddia edilen bir “otantik burjuvazi”den farklı olarak Türkiye’nin geleneksel büyük burjuvazisinin “zayıf” ve devlete bağımlı olduğu tezinin içerdiği normatif boyuta geri dönersek, burada burjuvaziye, tarihsel gerçeklikle hiçbir biçimde örtüşmeyecek idealize edilmiş bir rol atfedildiğini söylemek gerekir. Yukarıda vurguladığımız gibi Hollanda, İngiliz ve Fransız devrimleri referans alınmakta ve tarihsel gelişim aynı yolu izlemediği takdirde bunun bir sapma olduğu, burjuvazinin görevlerini yerine getirmediği, örneğin sivil toplumu kurmadığı veya kendi doğal ideolojisi sayılan liberal-demokratlığın taşıyıcısı olmadığı ileri sürülmekte. Böyle baktığınız vakit, otantik bir burjuvazinin varlığı da ancak sözü edilen ülkelerle sınırlı olmaktadır. Öte yandan sınıfların oluşumunda devletin her daim önemli bir rolü olmuştur, özellikle de Sungur Savran’ın vurguladığı gibi, ticaret sermayesinin sanayi sermayesine dönüşümünde. Bu özel sermaye birikimine dönük bu türden devlet müdahalelerini, ucuz İngiliz mallarına karşı yüksek gümrük tarifelerinin uygulandığı Fransa ve Almanya’nın yanı sıra çok daha belirleyici bir rol oynadığı Polonya, Rusya’da görebiliriz[11]. Fakat bizzat sanayinin devlet tarafından kapitalist temeller üzerinde kurulmasına Japonya’da tanık oluruz, ki çeşitli Latin Amerika ülkeleri de benzer bir yolu izleyecektir. Bu durumda dünya ülkelerinin ezici bir çoğunluğu hâlâ burjuva demokratik devrimini gerçekleştirecek bir otantik burjuvazi arayışında demektir! 

Merkez/çevre ve devlet/toplum kavram çiftlerine bakarsak, esas sorun bu unsurlar arasında bir dışsallık ilişkisi olduğunun varsayılmasıdır. Böylece devlet toplumsal mücadelelerden ve toplumsal üretim ilişkilerinden bağımsız olarak düşünülmekte, bu ilişkilerin farklı siyasal, ekonomik ve ideolojik momentleri arasındaki bağlar analiz çerçevesine sokulmamakta[12]. Kapitalist üretim biçiminde ekonomik alan ile siyasal alan birbirinden farklılaşmış olsa da birincisi ikincisinin varlığına muhtaçtır ve üretimin örgütlenmesi, artığa el konulması ve meta mübadelesi açısından devletin tahakküm mekanizmalarına ve hukuki işlevlerine dayanmaktadır. Dolayısıyla devlet, üretim ilişkilerini yansıtmanın da ötesinde, bu ilişkiler siyasal ve hukuki biçimler aldığı ölçüde üretim biçimine dahildir, onun bir kurucu unsurudur[13]. Sivil toplum da, özel mülkiyet ilişkilerinin ve sömürünün gerçekleştiği bir tahakküm alanı olması elbette es geçilerek, özgürlüklerin alanı olarak sunularak, iktidarın –veya siyasal olanın– müdahale etmediği/edemeyeceği bir alan olarak fetişize edilir. Bu yaklaşım da devletin ve kurumlarının ekonomi üzerindeki denetim alanını sınırlayan, onu toplumsal sorumluluk ve görevlerinden kurtaran ve böylece ekonomik olanı siyasal alandan çıkaran neoliberal modelle uyum içindedir. Dolayısıyla devlet ile sivil toplum arasındaki katı ayrım esasında bir hegemonik söylem unsuru, bir “ideolojik operatör” olarak işlev görmektedir[14].

Türkiye’de sivil toplum söylemine devlet tarafından da sahip çıkılması, önceleri devlet tarafından yapılan kutlamaların doksanlarda sivil toplum örgütleri tarafından devralınması –örneğin Cumhuriyet’in kuruluşunun 75’nci yılı[15]–, esasında sivil toplumun gelişiminden ziyade devletin “sivil bir imaj” benimsemesinin ürünüdür. Artık yalnızca baskıcı yollarla kendi iktidarını ve tahakkümünü sürdüremeyen devlet açısından hedef, cumhuriyetin, Kemalizmin veya milliyetçiliğin yalnızca devletin değerleri değil, bizzat sivil toplum tarafından savunulan değerler olduğunu gösterebilmekti[16]. Bu, devlet ve sivil toplum ayrımının sözü edildiği kadar katı olmadığını, esasında bu iki alanın iç içe geçtiğini ve bu alanların dışsallığı kavrayışının, bizzat bu iç içe geçiş sayesinde devlet iktidarının yeniden üretimini sağlayan bir hegemonik söylem olduğunu göstermektedir.

Merkez/çevre ikiliği de benzer türden metodolojik sorunlar barındırmaktadır ve sabit ve ayrı iki tümlük arasında daimi bir dışsallık ilişkisini varsaydığı ölçüde özcü ve düalist[17] bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, toplumsal güç ilişkilerini coğrafi bir metafor ve uzamsal bir hiyerarşi üzerinden tanımlamaya çalıştığı için devlet/sivil toplum kavram çiftinden daha da muğlak ve belirsizdir. Merkez neye tekabül etmekte ve ne ölçüde devlet yapısından ayrılmakta? Merkezi eğer iktidar alanı olarak görürsek, bu alan yegâne iktidar alanı mıdır? Yoksa Suavi Aydın’ın ifade ettiği gibi devletle temas halinde olan ve devletin kendi tahakkümünü sürdürmek ve uygulamak için uzlaşma arayışında olduğu bir merkezler ve yerel iktidarlar çoğulluğu mu söz konusudur[18]? Bu kavramlar ve karşıtlık üzerine kurulu ilişkiler Akça’ya göre daha çok bir soyutlama, toplumsal üretim ve iktidar ilişkilerinin karmaşıklığını kavramaktan uzak ve toplumsal gerçekliğin oluşturucu unsur ve süreçlerinin içine sokulmaya çalışıldığı bir kuramsal kurgu olarak görünmektedir. Bu bağlamda, Akça bu dikotominin inşasını özgül bir iktidar söylemi olarak tanımlamayı önerir: “Eğer her hegemonya projesi, her iktidar söylemi, aynı zamanda siyasal çatışmanın temel eksenini de tanımlama konusunda bir mücadeleyse, her biri ‘çerçeveleme’ mekanizmasına dayalıdır”. Toplumsal gerçekliğin merkez/çevre dikotomisi üzerinden çerçevelenmesinde bir yandan siyasal çatışmalar tek bir boyuta indirgenmekte, öte yandan da diğer toplumsal ve siyasal iktidar ilişkileri ve özellikle de sınıf ve sınıf fraksiyonları üzerine kurulu olanlar analizin dışında bırakılmaktadır. Bu dışsallık ilişkisi esasında merkez ve çevre olarak adlandırılan alanların karşılıklı olarak birbirlerini nasıl oluşturduğunu gizlemekte ve aynı zamanda da çeşitli iktidar söylemleri ve hegemonik projelerin merkez ve çevre ayrımını aşan toplumsal süreçler içinde üretildiğini de gözden uzak tutmaktadır[19].

Medeniyet Krizi ve İlerlemeciliğin Sınırları

Devlet-toplum paradigmasına dayalı ve metodolojik sorunlarını tartıştığımız bu tarih anlayışı, liberal sol tarafından sahiplenildiği ölçüde, elbette ki siyasal strateji açısından da sorunlar içermektedir. Çünkü “sol”dan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğundan bugüne gelmiş olan bu güçlü devlet geleneği ve kurumları tasfiye edildikten sonra, yani “otantik” bir burjuva demokratik devrimi gerçekleştikten sonra ancak daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun mücadelesini verilebilir. Yani sosyalizmi ilgilendiren meselelere geçmeden önce, Türkiye toplumunun ve devletinin Tarih’in “normal” güzergâhına katılması, Batılı anlamda bir demokratik uygarlık seviyesine ulaşması, Murat Belge’nin deyişiyle “sağlıklı dünya”nın bir parçası haline gelmesi gerekmektedir.

Bu anlayış sosyalist hareketler tarihinin hiç de yabancısı olmadığı, tarihi geçilmesi zorunlu aşamalara bölünmüş çizgisel-mekanik bir ilerleyiş olarak okuma alışkanlığına dayanmaktadır. Esasında, bu tarih okuması tüm bir 20. yüzyıl boyunca, liberal solun kendisini dikkatle ayrıştırmaya çalıştığı, II. ve III. Enternasyonalleri kapsayan sosyalist geleneğe hâkim olmuştur. Örneğin, 1905 devrimi sırasında Menşeviklerle Bolşevikler işçi sınıfının burjuvaziyle mi yoksa köylülükle mi ittifak yapması gerektiği konusunda ayrışsa da her iki akımın da paylaştığı ortak kanı bunun her halükârda bir demokratik devrim çerçevesini aşmayacağıydı. Fakat Ekim Devrimi’nin gösterdiği gibi, burjuvazi artık bir demokratik devrim gerçekleştirecek konumda değildi, demokratik bir devrimin gereklilikleri de ancak emekçi sınıfların kapitalizmi tasfiye etmeye dönük bir hamlesiyle yerine getirilebilirdi. Nisan Tezleri’yle Lenin ve sürekli devrim kuramı ve eşitsiz ve bileşik gelişme yasasıyla Troçki bir anlamda bu tarih okumasından stratejik düzeyde bir kopuş gerçekleştirse de, bu iki şahsın görüşleri çok kısa bir zaman boyunca hâkimiyet kurabilmiştir (1917-1924). Rus Marksizminin dışında ise bu türden bir okumayı sorunsallaştıran teorisyenler ve düşünürlerin içinde R. Luksemburg, Jose Carlos Mariategui, K. Korsch, A. Gramsci, G. Lukacs ve, kaçınılmaz olarak, Walter Benjamin’i sayabiliriz.

Fakat bu ilerlemeci tarih kavrayışının somut düzeyde en ağır sonuçları Stalinist Komintern’in yöneticileri tarafından “aşamalı devrim” kuramının şekillendirilmesi ve uygulanması sonucunda oluşur. Bu doktrin bağımlı ülkelerin, sömürge ve yarı sömürgelerin önündeki tarihsel aşamanın burjuva demokratik devrimi olduğunu ve dolayısıyla bu ülkelerin komünist partilerinin “ilerici” burjuvaziyle (ve kimi zaman onun en radikal kanadı addedilen orduyla) ittifak yapması gerektiğini ileri sürer. Öncelikle 1925-1927 İkinci Çin Devrimi sırasında Çin KP’sinin Kuomintang’la ittifak kurması şeklinde uygulanan bu doktrin, “halk cephesi” veya “dört sınıf bloku” adı altında çeşitli ülkelerdeki ittifak stratejilerini de belirler. Burjuvazinin ilerici kanadına duyulan bu güvenin her seferinde işçi hareketi ve sosyalist hareket için ağır bir yenilgiyle ve kitle katliamlarıyla sonuçlandığını eklemeye gerek yok. Çin’in dışında İspanya 1936, Endonezya 1965 ve Şili 1973 bu konuda verilebilecek en dramatik örneklerdir.

Tabii işin bir diğer paradoksal boyutu, liberal sol tarafından savunulan bu aşamalı tarih anlayışının, demokratik aşamaya yüklenen anlam ve ittifak kurulacak özneler farklı olsa dahi, tam da Milli Demokratik Devrim anlayışından bugünlere kadar uzanan, Kemalist cumhuriyeti meşru bir aşama olarak kutsayan ulusal solla da aynı metodolojik eksene oturmasıdır[20].

Tarih’in her daim daha fazla özgürlüğe, daha fazla demokrasiye, daha “uygar” bir yöne ilerlediği, bizzat bu ilerleyişin kendisinin bir “norm” olduğu ön kabulüyle çevrenize baktığınızda, dünyanın sıhhati konusunda olumlu teşhisler koymak mümkün olabilir. Hele bugün, dünya çapında üç krizin, neoliberal kapitalizmin krizinin, gıda krizinin ve ekolojik krizin iç içe geçerek, insanlığı bir medeniyet kriziyle karşı karşıya bıraktığı koşullarda, ilerlemeci tarih anlayışını ve aşamalı devrim perspektifini savunuyor olmak, olsa olsa dikkafalı bir iyimserlikle açıklanabilir. Fakat ezilenlerin geleneğinin bize öğrettiği, esas “normun”, içinde yaşadığımız eşitsizliğe ve yabancılaşmaya dayalı “olağanüstü hâl” olduğudur; “ekonomik gelişme”nin sermaye birikimi tanrısına sunulan adaklarla beslendiğidir; egemenlerin uygarlık gördüğü yerde, ardında yatan barbarlığı teşhir etme zorunluluğudur. Dolayısıyla katılacak bir “sağlıklı dünya” kalmadı gibi dünyanın kendisi de çürümekte ve onunla birlikte ütopyayı hayata geçirecek zamansal ufkumuz da daralmakta.

Bütün bunlar genel olarak değerlendirildiğinde, küresel kapitalizmin ihtiyaçlarına ve yerel burjuvazinin bir fraksiyonunun çıkarlarına dayanarak kurumsal siyaset mekanizmaları aracılığıyla yukarıdan gerçekleştirilen reformlardan medet ummaktansa, kapitalizm karşıtı zeminde aşağıdan örgütlenen bir emek hareketinin her türden özgürleşmenin esas koşulu olduğuna inanan ve bu yönde bir mücadelede sebat etmeye niyetli sosyalist akımların, çok daha ciddiye alması gereken bir muarızı haline gelmiştir liberal sol. Bu perspektifle mücadele, bugün gazete sütunlarında veya internet sitelerinde rastladığımız “vülger antiliberalizmle” ve onun pratikteki yumurtalı-boyalı tezahürleriyle yürütülemez. Bu türden bir antiliberalizme kaymanın doğurabileceği temel sıkıntı, AKP’nin siyasal söylemine ve hamlelerine eklemlenen liberal sol pozisyonun müdahil olduğu demokratik ve siyasal haklar için mücadele alanını boş bırakmak ve “muhafazakâr-liberal” hegemonya karşıtlığı temelinde, sosyalistlerin laikçi-ulusalcı sol unsurlarla yan yana gelmesi ve hatta giderek benzer bir dil kullanması olur. Dolayısıyla “liberaller ne savunursa tersini yapalım” şeklinde özetlenebilecek ve şimdiden ipuçları görülen eğilime rağbet etmemek gerekir. Çünkü liberal-demokrasinin dili, aslında Yerdeniz’in ejderhalarının dilini andırıyor, “her biri bir gerçeği yansıtan ama hiçbiri bir yere varmayan ters sözcükler” üzerine kurulu bir dil. Dolayısıyla uğruna mücadele edilmesi gereken hakikatleri de içerebilir. Ne var ki hakikat karşısında Marksistlerin takındığı tutum, liberal-demokrasininkinden farklıdır. Zizek’in vurguladığı gibi, onlar için hakikati kim dile getirirse getirsin peşinden gitmeye değerdir. Marksistler içinse, hakikat nesnel bir kategori oluşturmaz ve toplumsal iktidar ve üretim ilişkilerini kapsayan totalite bağlamında değerlendirilmediği takdirde onu ifade etmek “hiçbir yere varmayan” bir dille konuşmaya benzer. Dolayısıyla militarizme karşı mücadele edilmesi gerekliliği bir “hakikati” ifade etse de bu yalnızca, liberal-demokratik bir perspektifte siyasal hakların genişletilmesi hedefiyle kendini sınırlamayıp, 12 Eylül’ün neoliberal taarruzdaki belirleyiciliğini de göz önünde bulundurmak ve antikapitalist bir yönelime sahip olmak durumundadır. Öte yandan, piyasa diktatörlüğü yahut ataerkil otoritarizm gibi başka türden tahakkümleri sorunsallaştırmayan veya doğrudan bunların öznesi olan kesimlerle yan yana gelerek onları meşrulaştırmak gibi bir eğilimden kaçınmak da zorundadır. Kaldı ki darbelere karşı her türden eğilimin yan yana gelebildiği cepheler örme stratejisine dair tartışma sosyalist harekette yeni değildir. Halk cephesi ve birleşik işçi cephesi tartışması doğrudan bu meseleyi gündeme getirir. Halk cephesinin fiyaskolarının dökümünü yapmaya gerek yok, ama sadece şunu hatırlatalım ki, devrimci Marksistler etten kemikten somut faşist rejimlere karşı bile burjuvazinin şu ya da bu fraksiyonun hakimiyeti altına girmeyi reddetmiş ve antifaşist mücadeleyi devrimci bir içerikle donatmaya çalışmıştır.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkiye’ye özgü karakteristikleriyle birlikte, bugün yaşanan süreç, “beklenti ufkunun daralması” olarak değerlendirilebilirse, yani siyasal-toplumsal hedeflerde bir gerileme olarak tespit edilirse, bu türden bir akıma karşı esas mücadele, kapitalizme karşı yürütülen mücadeleden ayrılamaz. Şöyle ki, bugün bir tarihsel yenilgiler dizisinin ürünü olan bu siyasal eğilimle mücadele antikapitalist ve devrimci bir seçeneği tekrar inandırıcı kılmaktan, kitlelerin öz eylemliliğine dair güveni tazelemekten ve özgürlüğün krallığının tesis edildiği devletsiz, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya dair arzuyu kamçılamaktan geçer ki, bu da ancak bu perspektifle yürütülecek bir mücadeleyle sosyalist hareketin toplumsal tabanının genişletmesiyle, özörgütlenme ve özyönetim deneyimlerinin çoğalmasına katkıda bulunmasıyla mümkün olur. 


[1] Daniel Bensaïd, “Les irréductibles, huit ans après”, http://www.preavis.net/breche-numerique/article408.htmlLes irréductibles. Théorèmes de la résistance à l’air du temps (Paris: Textuel, 2001) kitabının Brezilya baskısına önsöz.

[2] Max Weber, Economie et société/1, Les catégories de la sociologie, Plon Pocket, 1995, s. 307-308

[3] Insel, La Turquie entre l’ordre et le développement, Paris: L’Harmattan, 1984, ss.33, 40-45, 222-224, 54-55, 223.

[4] M. Heper, Türkiye’de Devlet Geleneği, Istanbul :Doğu Batı Yayınları, 2006; Şerif Mardin, “Türkiye: Bir Ekonomik Kodun Dönüşümü” (1980), Türk Modernleşmesi, Istanbul :Iletişim, 2000; Ahmet Insel-Cengiz Aktar, « ‘Devletin Bekâsı’ İçin Yürütülen Çağdaşlaşma Sürecinin Toplumsal Sorunları », Toplum ve Bilim, 31/39, 1985-1987; Ahmet Insel, La Turquie entre l’ordre et le développement; Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, Istanbul: Iletişim, 2007; Ayşe Buğra, Devlet ve İşadamları, Fikret Adaman, Istanbul: Iletişim, 2007; Ayşe Buğra, “Political Sources of Uncertainty in Business Life”, Strong State and Economic Interest Groups. The Post-1980 Turkish Experience; A. Buğra, “Türk İşadamları ve Liberalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 7, Liberalizm, Istanbul : İletişim, 2005, s.385-388.

[5] G.L. Yalman, “Türkiye’de Devlet ve Burjuvazi: Alternatif bir Okuma Denemesi”, Sürekli Kriz Politikaları, Türkiye’de Sınıf, İdeoloji ve Devlet,  der: Neşecan Balkan ve Sungur Savran, Istanbul : Metis, 2004, s.50.

[6] Galip L. Yalman, “Hegemonya projeleri olarak devletçilik, kalkınmacılık ve piyasa”, Liberalizm, Devlet, Hegemonya, Ed. E. Fuat Keyman, Istanbul :Everest, 2002, s.316.

[7] G.L. Yalman, « The Turkish State and Bourgeoisie in Historical Perspective: A Relativist Paradigm or a Panoply of Hegemonic Strategies », The Politics of Permanent Crisis. Class, Ideology and State in Turkey, s. 23. 

[8] Ismet Akça, Militarism, Capitalism and the State: Putting the Military in its Place in Turkey, Boğaziçi Üniversitesi’nde savunulmuş doktora tezi, Istanbul, 2006, s.161-162.

[9] Demet Dinler, “Turkiye’de Güçlü Devlet Geleneği Tezinin Eleştirisi”, Praksis no:9, Ankara, s.23

[10] Bu konuda bkz. Sungur Savran, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Türkiye’de Burjuva Devrimi Sorunu”, 11 Tez no:1, 1986, Istanbul, p.172-214; Sungur Savran, Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri, Cilt 1 (1919-1980), Istanbul: Kardelen Yayınları, 1992.

[11] Sungur Savran, Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri…, s.87-88.

[12] I. Akça, Militarism, Capitalism and the State…, p.166

[13] Ellen Meiksins Wood, “Kapitalizmde ‘İktisadi’ ile ‘Siyasi’nin Birbirinden Ayrılması”, Kapitalizm Demokrasiye Karşı, p. 43, 45-48

[14] Jacques Chevallier, “Le mirage de la société civile”, Libéralisme, Société civile, État de droitActuel Marx no.5, Paris :PUF, 1989, p. 49

[15] Bkz Nicolas Monceau, « Cumhuriyetin 75. Yıldönümü ve Osmanlı Devleti’nin 700. Kuruluş Yıldönümü : Geçmişin ve Bugünün Modernliğini Kutlamak », Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik, Istanbul : Iletişim, 2001, p.505-547; Necmi Erdoğan, «  ‘Kalpaksız Kuvvacılar’ : Kemalist Sivil Toplum Kuruluşları », Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik, p.235-263.

[16] Yael Navaro-Yaşin, “Bir İktidar Söylemi olarak Sivil Toplum”, Birikim no: 105-106; Janvier-Février 1996, p.58-59, 61.

[17] Alim Arlı, “Devletin Sürekliliği, devrimin muhafazası, toplumun denetimi sorunu: Merkez-çevre paradigmasının sınırlılıkları üzerine notlar”, Toplum ve Bilim, no:15, Istanbul, 2006, s.100-101.

[18] Suavi Aydın, “Paradigmada tarihsel yorumun sınırları: Merkez-çevre temellendirmeleri üzerinden düşünceler” , Toplum ve Bilim, no:15, s.70-95

[19] I. Akça, Op.Cit., s.185-186

[20] Bkz. Foti Benlisoy, Kemalizm, Sosyalizm ve Aşamacılık, http://sdyeniyol.org/index.php/teori/221-kemalizm-sosyalizm-ve-aamaclk-foti-benlisoy

Negatif bir Arkeolojiye Doğru: Zamanın Enkazı – Oğulcan Yiğit Özdemir

Aslında, adının zamanın enkazları olması daha doğru olur muydu acaba diye düşünüyorum, Gurur Birsin’in Karaköy’de bulunan Mixer Galeri’deki sergisini gezerken. Bu haliyle, sanki zaman her zamanki Romantik, her şeyi tuzla buz edici güç olarak karşımıza çıkıyor: geride kalan viranelere bakıp gözyaşlarına boğuluruz, işte. Sanki her şey beyhude bir çabadan ibaret, değirmende tüketilip borsada unutulmuş, ancak bu sefer onları işletebilecek bir insan varlığı dahi piyasada yok.

Öyle ya, Gurur Birsin piyasanın bu tuzla buz edici günübirlik hattına poetik bir müdahalede bulunarak, dünyasızlaşmayı önümüze seriyor. Bu dünyasızlaşma ne sadece ekolojik, ne yalnız kültürel, ne de tek başına politik, son derece ‘felsefi’, aslına bakarsanız. İşte dil, işte ressam, işte fırça, neden bize tatlı hülyalara dalıp gitmenin hazzını yaşatacak bir gezegen kuramıyoruz? Bu sefer insan faaliyeti nasıl dolayımların süzgecinden geçerek dünyada olma hissini dahi emiyor?

İnsan-sonrası, post-apokaliptik vb. terimlerin dolaşığında gezinen bir sergi gibi görünmesine rağmen, ben başka bir soruyu sormak isteğiyle ayrılıyorum sergiden. Bu karamsar tabloların genel olarak insanın varlık kavgasıyla bir kavgası olduğunu da teslim ederek: Birsin sergilediği tarihsel mekânların arkeolojisini yaparken, acaba zamanla değişen zaman algısını da hesaba katıyor mu? 

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim, sergide tuhaf bir biçimde sermaye birikiminin yarattığı hızın sanki tüm tarihsel dönemlerde geçer akçe olduğu gibi bir izlenimle ayrılıyoruz. Değil mi ki bu hız koca imparatorluklar devirmiş. Hâlbuki zamanı eğen ve büken, onu yapılandıran şey, bizatihi insan faaliyetinin modalitesi, tarzı, kipi.

Bir doğruluk anı

Hakkını teslim edelim, bu zarif bir biçimde işlenmiş tablolar müzecilik, arkeoloji, coğrafya gibi modern bilimlerin, kısacası modern dünyanın geçmişi ve gününü algılama tarzındaki süreçleri göz ardı etmeden önümüze seriyor, sorgu tahtasına oturtuyor. Yanı sıra, geçmişi insansızlaştırmanın bedelini de son derece dürüst bir biçimde ortaya koyuyor: buralar, eskiden ne dutluktu ne bağ bahçeydi belki, ama bir zamanlar ve belki de mümkün paralel geleceklerden birinde bu taş, bir camiydi ve burası bir ev, burası da bir kilise. Sadece uzamda yer kaplayan birer ‘şey’ değillerdi.

İşte Birsin, bu melankoliyi işliyor ve güncel sanatın yapmadığı bir şeyi yapıyor: yasın imkânsızlığıyla, çağdaş dünyanın bu zorluğa koyduğu çarpı işaretiyle bizi yüzleştiriyor. Kronik bir durum bu belki, ama sanat tarihinden ödünç alınan formlarla oynamak genel geçer bir yöntem haline gelmişken, en azından bu formlara ağırlıklarını verme, ya da diyebiliriz ki bir zamanlar bir ağırlıkları olduğunu hissettirme girişimi, işte bu beyhude inat belki de, Birsin’e ve tablolarına önemini veriyor. Yeterince bakacak olursak, belki kendimizi düşürdüğümüz acıklı durumla baş başa bile kalabiliriz.

Deleuze felsefenin “insanı aptallığından utandırmaya vesile” olduğunu söylüyordu. Belki Birsin de benzer bir biçimde, bizi anlağımızdaki değil ama ‘duygulanımlarımızdaki’ bayağılıkla yüzleştiriyor. Bu ise, elbette geçmişle kurduğumuz hiperbolik ilişkide belirginleşiyor. Her şeyin plastikleştiği ve bir çeşit kullan-ata dönüştüğü bir dünyada, imaj borsası tarafından zincirlenmiş plastik sanatlar ne yapmalı ki kendi üzerindeki yapaylığa neşter atabilsin, bütün bu tantanalı formlar silsilesindeki havayı ve cıvayı söküp alsın?

Yalnız bunu yaparken, şimdi bu kayalıklar ve toz bulutu içerisine gömülmüş yapıları bir zamanlar dolduran insanların, onları bizim gördüğümüzden çok daha farklı ve muhayyilemizden son derece uzak bir biçimde yüreği ve kafasında kurduğunu unutmamak gerektir belki. Bir camiyi ‘coğrafi’ bir forma indirgemenin faturasını kesiyor, o halde ressam: bu bedel, insanlığımızca ödeniyor.

Cari bir açık

Tam bu boşluğa, medya, iletişim tekelleri, reklamcılık ve borsa oturuyor işte: yıkımın finansmanını üstlenen her şey bu kara gökyüzünün ‘berisinde’. Doğa ve kültür arasındaki ince sınır çizgisinde bir şeyler oluyor hâlbuki. Ötedeyse bir şey yok, ya da ne biliyorsak o var işte: egzotik alemlerin hayalini kuran bir Delacroix ya da Caspar-Friedrich’in fırçası değil burada peyzajı kat eden, hayır, antik bir agoranın üzerine bir uçağın gölgesi düşüyor. Dünyanın ressamın hayal gücünden duyduğu hayal kırıklığı –ve elbette tam tersi-, teknolojinin sanat üzerindeki ezici zaferini örtünüyor.

Sanatın kendi girişimleri, çağlar boyu sanata atanan misyon, birbirini takip eden güzellik ideleri, formun üzerindeki çatlaktan sızan ışık, Shakespeare ünlüyor yine: “Beautiful is terrible, terrible is beautiful”, ya da Can Yücel çevirisiyle, “güzel gazeldir, gazel de güzel”. Öyle ya, güzellik de sanayi devrimiyle bir ‘mesafe’nin adına dönüşüyor. İlerleme ve demokrasi adına kat edildikçe insanlar arasında artan mesafenin.

Fatura

Öyleyse ressam her şeyin farkında, ama henüz gelmekte olan içerisinde kendisinin nerede durabileceğini tam kestiremiyor. Bütün bu sis ve pus bundan işte: eğer biz bütün bunları izleyebiliyorsak, ressam bunu nereden bakarak seyretmiş, diye sormadan edemiyor insan. Ya da işte gazetecilik özelindeki o bilindik soru, eğer bir kaza varsa, gidip yaralıyı (bizim durumumuzda kültür) kurtarmalı mı, yoksa onu enformasyona (haber, fotoğraf vb.) mı dönüştürmeli?

Bu tablolar ilkini kurtarmak için bir hamle yapıyor, çünkü ikincisi olmaya direniyor. Sergi 23 Ekim’e kadar gezilebilir.

Görsel: Gurur Birsin, Akis, 2021

Almanya: Yerleşik Siyaset için Meşruiyet Kaybı, Sol Parti için Ağır Yenilgi – Manuel Kellner

Angela Merkel hükümetinin “büyük koalisyonu”ndaki partiler, yani muhafazakâr CDU/CSU (Hıristiyan Demokrat Birlik/Hıristiyan Toplumsal Birlik) ve SPD (Sosyal Demokrat Parti) seçmenlerin yalnızca dörtte birinin oyunu elde edebildi. CDU/CSU %24.1 ile şimdiye kadarki en kötü oylama sonucunu aldı. SPD, Şansölye adayı Olaf Scholz ile birlikte tekrar yükselmeyi başardı (birkaç hafta önce anketlerde %15’in altına düşmüştü), %25,7 ile ilk sırada yer aldı.

Dolayısıyla seçmenlerin %75’i bir sonraki hükümette kim olursa olsun, lider partiye oy vermiş olmayacak. CDU/CSU’nun SPD’ye kaptırdığı yaklaşık 1,6 milyon oy, 2010 döneminin sert karşı-reformlarını yaratmış olan sosyal demokrat liderler kuşağından ılımlı biri olan Olaf Scholz’un muhafazakâr siyasi profiliyle de oldukça güçlü bir şekilde bağlantılı.

%76’lık bir katılım ve Federal Meclis’te temsil edilmeyecek küçük partilere oy vermiş %8,7’lik bir oranla Alman parlamentosu, seçmenlerin yalnızca üçte birini temsil edecek. Sonuçta ortaya çıkan demokratik meşruiyet kaybı, yıllardır devam eden ve giderek daha da pekişen bir süreci yansıtıyor.

Federal Meclis’teki partilerin en sağında yer alan Almanya için Alternatif (AfD) ise oy kaybederek %10,3’e düştü ve en büyük muhalefet partisi konumunu yitirdi. Ayrıca ciddi iç çekişmeler yaşıyor: üye ve liderlerinin bir kısmı Korona-inkarcılarını desteklemek ve neo-Nazi oluşumlarla birlikte gösteri yapmak isterken, bir diğer kısmı ise resmi burjuva siyaset çevrelerine karşı daha ciddi bir tavır sergiliyor. Yine de bu parti, Doğu Almanya’nın birçok bölgesinde CDU’yu geride bırakan ve hatta en güçlü parti haline gelen zorlu bir düşman olmaya devam ediyor.

İki galip, %14,8 ile şimdiye kadarki en iyi sonucunu elde eden Yeşiller partisi (birkaç hafta önce CDU/CSU’yu geçerek anketlerde en güçlü parti olmuştu) ve %11.5 ile liberal FDP (Hür Demokrat Parti), ki bu oldukça çarpıcı bir sonuç. Yeni bir haber gelene kadar, şimdilik hiç kimse SPD’nin küçük ortağı olarak CDU/CSU ile yeniden bir “büyük koalisyon”a gireceğini düşünmüyor. Önümüzdeki haftalarda (veya aylarda) tartışılacak ve müzakere edilecek olan iki seçenek mevcut: ya SPD’nin Yeşiller ve FDP ile koalisyonu ya da aynı iki partiyle CDU/CSU’nunki, bu nedenle her iki durumda bir sonraki hükümette bu partiler (Yeşiller ve FDP) önemli bir rol oynayacak. Ne türden uzlaşmalara gidilip tavizler verileceğini kestirmek kolay olmasa da (FDP’nin büyük gelir ve servet üzerinde daha fazla vergiye karşı olması ve yeni bir kamu borcunu önlemek istemesi nedeniyle SPD’nin ve Yeşiller’in altyapı, yenilenebilir enerji ve elektronik iletişim alanlarında vaat ettiği yatırımların nasıl finanse edileceğini kestirmek zor), CDU/CSU ve Şansölye adayı Armin Laschet seçimde kaybedenler olarak görüldüğünden, bir “kırmızı-yeşil-sarı” koalisyonu olası görünebilir.

Die Linke yani “Sol Parti”, normalde Federal Meclis’te temsil edilmek için gereken nispi oyların %5’ine bile ulaşamadı ve %4,9’da kaldı. Bununla birlikte, Alman seçim yasası, en az üç yerelde doğrudan yetki alan partilerin nispi temsiline de izin vermektedir ve Die Linke Berlin’de seçim bölgelerinde bunu başardı. Bu çok kötü sonuçla Die Linke, kuruluş döneminde edindiği tüm kredileri tüketmiş görünüyor. 2009’da oyların %11,9’unu almıştı ve bu “iyi bir başlangıç” gibi görünüyordu.

Suçlu kim? Devrimciler ve radikal anti-kapitalist sol, bunu oportünizme, parlamentarizme uyum sağlamaya bağlama eğiliminde (ki bunlar hakikaten var olan sorunlar). Oldukça “normal” bir kapitalizm yanlısı politika uygulayan bölgesel hükümetlere katılımıyla, bu parti artık sermaye egemenliğine karşı bir isyan gücü olarak görülemezdi. Ama bu o kadar basit değil.

Die Linke’e oy vermeye az ya da çok hazır olan insanların çoğu, sosyal ve ekolojik taleplerinin küçük bir bölümünü bile elde etmek için bu partinin hükümete, hatta federal düzeyde bile katılmasını arzulamaya meyillidir. Hatta partinin NATO’ya (gerçekte oldukça platonik düzeyde olan) karşı tutumunu ve Bundeswehr’in [Federal Ordu] herhangi bir uluslararası müdahalesine (bu durum da oldukça pratik, çünkü vekilleri her zaman bu ilkeye göre oy kullanmıştır) karşı olan pozisyonunu biraz fazla radikal buluyorlar.

Bu nedenle, bir reçete bulmak kolay değil. Nasıl daha fazla oy kazanabileceğimizi her zaman bildiğimizi söylemek doğru olmaz. Bazen popüler olmayan şeyleri akıntıya karşı yüksek sesle söylemeniz gerekir. Veya Die Linke’in SPD’ye kaybettiği 600.000 oy örneğini ele alalım. Bu Armin Laschet’in SPD’yi yenmesini engellemek için (ki seçimlerden önceki son günlerde bu mümkün görünüyordu) verilmiş bir “faydalı oy” veya “taktik oy” idi. Bize çok yakın çevrelerde bile bir seçim yapmayı son derece zor bulan insanlar vardı: CDU/CSU’nun kazanma riski de Die Linke’nin %5 bariyerini karşılayamaması tehlikesi de gayet gerçek görünüyordu. Ve daha geniş çevrelerdeki bir eğilim olan “daha az kötü” için “yararlı bir oy” verme tutumuna karşı bir panzehir icat etmek kolay değil.

Bununla birlikte, Die Linke’de ve genel olarak solda, orta vadede, işyerlerinde, mahallelerde, okullarda daha fazla kök salmış, toplumsal hareketlerde daha aktif ve ilham verici, büyük sermayenin ve onun siyasi hizmetkârlarının gücünü kırmak için radikal bir toplumsal değişim perspektifine sahip somut seferberlik ve eylem projelerinin taşıyıcısı olan daha güçlü bir siyasi solu orta vadede nasıl inşa edebileceğimizi konuşmanın vakti geldi. 

Çünkü 2025’e kadar bekleyemeyiz! Gelecek hükümetle, sadece iklim felaketiyle mücadeleyi hesaba katarsak bile dört yıl daha kaybetmiş olacağız. Ve kalan zaman penceresi kapanmaya başlıyor. Ya dayanışma ve ekolojik sorumluluk ilkelerinin zaferi ya da gezegende medeni kalan her şeyin sonu, karşımızdaki iki seçenek bu. 

Büyük özel emlak şirketlerinin (3.000’in üzerinde konuta sahip olanlarının) elinden apartman dairelerinin alınıp kamulaştırılmasına yönelik halk girişiminin, seçimlerin yapıldığı gün, sahadaki zorlu bir kampanyanın ardından Berlin’deki referandumda %59,1 ile elde ettiği zafer, hangi yoldan yürümemiz gerektiğini gösteriyor.

Manuel Kellner SoZ dergisinin editörü, Die Linke ve ISO üyesi (Uluslararası Sosyalist Örgüt- IV. Enternasyonal Alman Seksiyonu).

Çeviri: Rıfat Hasret

Faşizm. Faşistleşme. Antifaşizm. – Ugo Palheta

Ugo Palheta son yıllarda faşizmin güncel görünümleri, kendi ifadesiyle “neofaşist dinamik” üzerine çalışmalarıyla özellikle Fransa’da, ama bilhassa da aşağıda aktardığımız metniyle (ve daha önceki bazı yazılarıyla) uluslararası alanda sesi duyulmaya başlayan bir marksist sosyolog. Palheta aynı zamanda kağıda basılı hali Daniel Bensaid tarafından kurulan ve İmdat Freni‘nin de başlıca ilham kaynaklarından olan Contretemps sitesinin editörlerinden. Daha önce Enzo Traverso’nun aşağıdaki yazı hakkında kaleme aldığı eleştiri metnini sitemizde aktarmıştık. Burada da Express dergisi için Gencer Çakır ve Ulus Atayurt tarafından tercüme edilmiş olan ve “22 Maddede Faşizm ve Antifaşizm. Zehir ve Panzehir” adıyla basılan metni 1+1 Express’in müsaadesiyle yayımlıyoruz. Son olarak Palheta’nın bu metniyle ilgili bir diğer değelendirme olan David Renton’un “Şiddet üzerine” yazısını da textumdergi.net‘ten okumak mümkün.

1) Faşizm üzerine

Klasik olarak faşizm bir ideoloji, bir hareket ve bir rejim olarak tanımlanabilir.

Bu niteliğiyle, öncelikle, hayali bir topluluğun –genellikle ulusun[1]– “yeniden canlanmasını” hedefleyen bir siyasi projeyi belirtir. Bu proje, engin bir arınma operasyonunu, ya da faşist bakış açısına göre kendi fantazmagorik homojenliğini engelleyen, düşsel birliğine sekte vuran, hayali özünden uzaklaştıran ve derin kimliğini eriten her şeyin yok edilmesini içerir.

Bir hareket olarak faşizm, kendisini hem “sistem”e meydan okumaya hem de aynı zamanda “kanun ve nizam”ı yeniden tesis etmeye muktedir bir güç olarak sunarak gelişir ve geniş kitlelere ulaşır. Özlemleri ve çıkarları taban tabana zıt toplumsal kesimleri cezbedebilmesini sağlayan da reaksiyoner isyanın bu derinden çelişkili boyutu, sahte yıkım ile aşırı muhafazakârlığın patlayıcı karışımıdır.

Faşizm iktidarı fethetmeyi ve bir rejim (ya da daha doğrusu bir istisna hali) görünümüne bürünmeyi başardığında, “sistem karşıtı” ve hatta kimi zaman “devrimcilik” iddialarına rağmen, mutlaka toplumsal düzeni daimi kılmaya yönelir.

Bu tanım, iki savaş arası dönemdeki tarihsel faşizm ile neo-faşizm olarak adlandıracağımız günümüz faşizmi arasında bir devamlılık kurmamızı sağlıyor. Böyle bir devamlılıktan söz etmek bağlamdaki farklılıklara gözümüzü kapamak anlamına gelmiyor.

2) Hegemonya krizi –1

Faşizmin yükselişi kapitalizmin yapısal krizi, ekonomik istikrarsızlık, halkın yoksunlukları, toplumsal karşıtlıkların (sınıf, ırk ve cinsiyet temelli) derinleşmesi ve kimlik paniği üzerinde gerçekleşiyorsa da, siyasal krizin artık yerleşik siyasal egemenlik biçimleri çerçevesinde aşılamaz hale geldiği bir yoğunluk düzeyine ulaşmasıyla faşizm gündeme gelir. Başka bir deyişle faşizm, egemen sınıfın toplumsal ve siyasal düzenin istikrarını liberal demokrasinin olağan yöntemleriyle ve siyasal kadrosunun sıradan bir yenilenmesiyle temin etmesinin artık mümkün olmadığı aşamada gündeme gelir.

Gramsci’nin hegemonya krizi (ya da “organik kriz”) dediği şey budur. Bu krizin merkezi unsuru burjuvazinin çoğunluk rızası üreterek siyasi egemenliğini dayatma kapasitesini giderek artan biçimde yitirmesidir. Her ne kadar belli koşullar altında hegemonya krizi devrimci ya da devrim-öncesi bir duruma yol açabilse de, bu krizi belirleyen temel unsur kapitalist devlet içinde derin çatlaklar yaratan bir ayaklanma şöyle dursun, yoksul kesimlerin mücadelelerinin kayda değer bir yükselişi olmadığı için, bu türden bir siyasi kriz devrimci bir kriz olarak nitelendirilemez.

Burjuvazinin bu yetersizliği özellikle temsil edenler ile temsil edilenler arasındaki bağların veya daha doğrusu, siyasi iktidar ile yurttaşlar arasındaki aracılığın zayıflamasında başgösterir. Neo-faşizm söz konusu olduğunda, bu zayıflama geleneksel kitle örgütlerinin (siyasi partiler, sendikalar, dernekler) gerilemesiyle kendisini gösterir. Bu da bireylerin yalıtılmışlığını teşvik ederek onları güçsüzlüğe mahkûm eder, böylece onları yeni siyasi etkilere, yeni aidiyetlere, yeni eylem biçimlerinde kullanılmaya açık hale getirir. Neo-faşistler için kitlesel milisler oluşturmayı büyük ölçüde gereksiz kılan bu zayıflama bizzat burjuva politikalarının ve kaçınılmaz olarak yarattıkları toplumsal krizin ürünüdür.

3) Hegemonya krizi –2

Günümüz faşizmi (neo-faşizm), Batı burjuvazilerinin 1968 ve müteakip devrimci dalgaya verdiği bir tepki olarak ortaya çıkan, her yerde –ülkeden ülkeye değişen boyutlarda– derin siyasi krizlere yol açarak (seçimlere katılımın giderek azalması, iktidar partilerinin tedricen aşınması ya da aniden çöküşü) faşist bir hareketlenme için gerekli koşulları yaratan ve 1980’lerden itibaren yürürlüğe sokulan “neoliberal” politikaların kümülatif bir sonucudur.

Yönetici sınıf, örgütlü işçi hareketine karşı saldırı başlatıp sınıflar arası belirli bir ilişkiye (görece zayıflamış bir burjuvazi ile örgütlü ve mobilize olmuş bir işçi sınıfı) dayalı savaş sonrası “toplumsal mutabakat”ın temellerini metodik olarak aşındırarak karma ve hegemonik bir toplumsal blok inşa etmekte giderek yetersiz kaldı. Buna, dünya ekonomisinin derin istikrarsızlığı ve ulusal ekonomilerin karşılaştığı zorluklar da eklenmeli. Bu zorluklar egemen sınıfların kendi halkları arasındaki itibarını ve halkların ekonomik sisteme olan güvenini derinden ve kalıcı bir şekilde zayıflatıyor.

4) Hegemonya krizi –3

Neoliberal saldırı grevler vasıtasıyla işyeri örgütlenmesini zorlaştırdığı, sendikaları zayıflattığı, güvencesizliği artırdığı ölçüde, hoşnutsuzluk kendisini başka yerlerde ve farklı biçimlerde ifade etme eğilimi gösteriyor. 

–Her yerde (kutuplaşma şartlarında yapılanlarda daha seyrek olsa da) seçimlere katılım azalıyor, daha önce hiç görülmemiş seviyelere düşüyor.

–Birçok hâkim kurumsal parti tedricen ya da aniden zayıflıyor (ya da ABD’de Cumhuriyetçi Parti’den neşet eden Çay Partisi ve Trump örneklerinde görüldüğü gibi, içlerinden yeni hareket ve figürler çıkıyor).

–Yeni politik hareketler ortaya çıkıyor ya da daha önce marjinal olan güçler yükseliyor.

–Geleneksel yapıların, yani esasen örgütlü işçi hareketinin dışında toplumsal hareketler ortaya çıkıyor (bu, söz konusu hareketlerin siyasi sol ve sendikalarla bir bağı olmadığı anlamına gelmiyor).

Bazı ulusal bağlamlarda, neo-faşistler geniş toplumsal hareketlere (Brezilya) eklemlenmeyi ya da bizzat kitlesel bir hareket yaratmayı (Hindistan) başarıyor. Neo-faşistlerin fikirleri, söz konusu hareketlerin çeperlerinde de etki yaratabilir. Ancak bu durum, en azından bu aşamada, neo-faşist örgütlerin militan kitle hareketleri haline gelmesi için genellikle yeterli olmuyor. Dolayısıyla parlamento dışı mücadeleler, neo-faşizmden ziyade toplumsal ve politik özgürleşmeye yönelik fikirlere (anti-kapitalizm, ırkçılık karşıtlığı, feminizm vb.) meylediyor. Bu mücadeleler stratejik bütünlükten, ortak bir siyasal ufuktan, hatta bazen ortak taleplerden yoksun olsalar da, genellikle toplumsal düzenden kopuş hedefine ve özgürleştirici bir ilerlemenin pratik olasılığına işaret ediyorlar.

Her durumda, siyasi düzen had safhada istikrarsız. Tam da böyle bir ortamda faşist hareketlerin gerek egemen sınıfların hegemonik kapasitesinin düşüşüne (en azından bu aşamada) seçimlerle verilebilecek bir tepki, gerekse geleneksel siyasal oyuna bir alternatif olarak gözükebileceği açık.

5) Alternatifin krizi

Faşizm, sadece burjuvazinin eli kulağındaki bir devrimci tehdide karşı verdiği gözükara bir tepki değil, aynı zamanda mevcut düzene alternatifsizliğin ve karşı-hegemonik güçlerin yenilgisinin de ifadesidir. Faşistlerin soldan ve toplumsal hareketlerden duyulan korkuyu harekete geçirdiği doğru olsa da, sağın politik bir alternatif olarak farklı sosyal gruplarca kabul görmesini sağlayan, daha ziyade sömürülen sınıfın (proletarya) ve ezilen grupların kendilerini devrimci siyasi özneler olarak oluşturmaktaki ve (sınırlı kalsa da) bir toplumsal dönüşüm deneyine girişmekteki yetersizliğidir.

Mevcut durumda, tıpkı iki dünya savaş arası dönemde olduğu gibi, faşizm tehlikesiyle yüzleşmek sadece otoriter sertleşmeye, göç karşıtı politikalara, ırkçı fikirlerin serpilmesine vb. karşı defansif mücadeleleri değil, aynı zamanda (ve daha derinlemesine) sömürülen ve ezilen madunların toplumsal düzen ile bir kopuş projesi etrafında siyasal açıdan birleşebilmesini ve hegemonya krizinin sunduğu fırsatı değerlendirmesini de kapsar.

6) Faşist dinamiğin iki ânı

Güç biriktirmeye başladığı ilk aşamada, faşizm propagandasına yıkıcı bir biçim vermeye ve kendisini mevcut düzene karşı bir isyan olarak göstermeye çalışır. Gerek egemen sınıfların, gerekse hükmedilen sınıfların geleneksel siyasi temsilcilerine meydan okuyarak ilerler. Hepsi sözde (hayali bir şekilde neredeyse değişmez bir öze sahip oluğu varsayılan) “ulus”un demografik ve kültürel parçalanmasına katkıda bulundukları varsayımıyla suçlu addedilir.

Faşizm, “ulus”u tüm illetlerin çaresi haline getirerek “anti-sistemik” bir güç ve bir “üçüncü yol” olduğunu iddia eder: Ne sağ ne sol, ne kapitalizm ne de sosyalizm. Sağın iflası ve solun ihanetleri, siyasi açıdan birleşmiş (yani gerçekte faşistlerin kontrolü altında), ideolojik açıdan hemfikir (yani, herhangi bir protesto biçimini açıkça ifade etme araçlarından yoksun bırakılmış) ve etnik-ırksal açıdan “saflaştırılmış” (yani özünde “genetik açıdan farklı”, “asimile edilemez”, “aşağı” ama “tehlikeli” kabul edilen gruplardan arındırılmış) olduğu için nihayet “yeniden ayağa kaldırılmış” bir “ulus” bünyesinde, siyasal bölünmelerin ve toplumsal düşmanlıkların feshedilmesine ilişkin faşist ideale itibar kazandırır.

Bununla birlikte, ikinci aşamada, (faşizmin özgünlüklerinden biri ve en azından söylemde asla tamamen vazgeçmediği bir karakteri olan) “plebci-avamcı” ya da “anti-burjuva” an diye adlandırılabilecek eşik aşıldığında, faşist liderler, bir yandan sermayeye tüm muhalefetin yok edilmesini vaat ederken, diğer yandan da (tüm faşist deneyimlerin ve aşırı sağ figürlere karşı yargı hükümlerinin sürekli gösterdiği gibi, siyasi amaçlar yanında kişisel zenginleşme adına da) iktidara erişimlerini sağlama almak ve devleti kendi çıkarları adına  kullanmak için burjuvazinin temsilcileriyle –genellikle burjuva siyasi partilerinin veya liderlerinin arabuluculuğuyla– bir ittifak kurmaya çalışır. Faşizm kapitalizmin bir tiranlık rejimi altında işleyebilmesini önerdiği için, “üçüncü yol”a yönelik iddialardan geriye eser kalmaz.

7) Faşizm ve baskı ilişkilerinin krizi

Toplumsal düzenin krizi, özellikle çağdaş faşizm (neo-faşizm) söz konusu olduğunda, akut bir boyut kazanan baskı ilişkileri krizi olarak da tezahür eder. Öte yandan, ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTİ+ hareketlerin (ülkeden ülkeye epey değişkenlik gösterse de) küresel ölçekte yükselişiyle beyaz egemenliğinin yayılımı, kadınlara ve cinsel azınlıklara yönelik baskı kesintiye uğradı ve hatta sonlanma tehlikesiyle yüzleşti. Kolektif örgütlenme, ırkçı ve hetero-ataerkil düzene isyan vasıtasıyla, seslerini yükselten beyaz-olmayanlar, kadınlar ve cinsel azınlıklar kendilerini giderek özerk siyasi özneler haline getiriyor. (Ancak tüm bunlar özellikle farklı madun grupları birleştirecek siyasi bir gücün yoksunluğunda bölünmelere engel oluşturmuyor.)

Çeşitli biçimler alan ve farklı istikametlerde ilerleyen, ama nihayetinde siyasi ahengini faşist projede edinen ırkçı ve erkekçi radikalleşme nezdinde bu süreç kaçınılmaz bir tepki uyandırır. Bu proje, baskıcı grupların ne pahasına olursa olsun egemenliklerini sürdürme konusundaki fanatik arzularıyla, hezeyanlarla çoktan tersine çevrildiğine vehmedilen hâkimiyet ilişkilerinin (“Yahudi egemenliği”, “büyük ikame”, “tersine sömürgeleştirme”, “beyaz karşıtı ırkçılık”, “toplumun kadınsılaştırılması” gibi çeşitli mitolojilerle) temsilini birbirine bağlar.

Aşırı sağcılar her yerde feminist hareket ve söylemlere karşı çıkar, cinsiyet rollerine ilişkin özcü bir anlayışı asla terk etmezken, siyasi ihtiyaçlara ve ulusal bağlamlara göre, ara sıra kadınların ve cinsel azınlıkların haklarını savunan bir retoriği benimseyebilirler. Hatta, milliyetçi söylemlerinin kapsamını yeni tınılarla zenginleştirmek için bazı geleneksel pozisyonlarını (kürtaj yasağı, eşcinselliğin suç sayılması vb.) yumuşatacak kadar ileri gidebilirler: Bu yolla, kadınların ve eşcinsellerin maruz kaldığı şiddetten “yabancılar”[2] ve/veya “Müslümanlar” sorumlu tutulur. Femo-milliyetçilik ve homo-milliyetçilik, yeni seçmen kesimlerini hedeflemeyi, politik saygınlık kazanmayı ve bu arada hetero-ataerkilliğin herhangi bir sistemik eleştirisini saptırmayı mümkün kılar.

8) Faşizm, doğa ve çevre krizi

Mevcut düzenin krizi sadece ekonomik, sosyal ve politik değil. Özellikle süregiden iklimsel çöküş göz önüne alındığında, çevresel bir kriz şeklini de alıyor. 

An itibarıyla, neo-faşizm, kapitalosen çağı ile ilişkili dehşetengiz hadiseler karşısında bölünmüş gözüküyor. Neo-faşist hareketlerin geniş bir kesimi, ideologlar ve liderler özütlemenin yoğunlaşmasını (“karbo-faşizm” veya “fosil faşizm”) savunarak küresel ısınmayı alenen küçümsüyor (hatta tamamen reddediyor).

Diğer yandan, eko-faşist diye nitelendirilebilecek bazı akımlar, çevre krizine bir yanıt sunduklarını iddia etseler de, aslında geleneksel roller, (cinsiyet gibi) hiyerarşiler ve (“ırk saflığı” adına veya “kültürlerin uyuşmazlığı” bahanesiyle) kapalı organik topluluk fikirleri üzerinden “doğal düzen”in eski reaksiyoner ideolojilerini “ekoloji” kisvesinde diriltip yeniden tedavüle sokmaktan öteye geçmiyor. Benzer şekilde, felâketin aciliyetini aşırı otoriter (eko-diktatörlük) ve (neo-Malthusçu) ırkçı çözümler talep etmek için araçsallaştırıyorlar.

İkinci grup, birincisine kıyasla büyük ölçüde azınlıkta, ama kitlesel siyasi akımlar oluşturmasa bile, fikirleri inkâr edilemez bir şekilde neo-faşist sağduyuya nüfuz ediyor. Böylece kimlikçi bir ekoloji ortaya çıkarken, çevre anti-faşistler için kritik bir mücadele alanına dönüşüyor. Bu bölünme aynı zamanda “klasik” faşizme içkin, ağır sanayiyi ve teknolojiyi (ekonomik ve askeri) ulusal gücün simgesi ve kaldıracı olarak yücelten bir hiper-modernizm ile toprağı ve doğayı ulusun kendi özünü bulması için yeniden bağlantılanması gereken otantik değerlerin yuvası olarak idealleştiren bir anti-modernizm arasındaki gerilime işaret ediyor.

9) Faşizm ve toplumsal düzen

Faşizm özellikle ortaya çıkıp gelişirken, mevcut düzene bir alternatif (bunda en azından kısmen başarılı olur), hatta bazen (ulusal) bir “devrim” olarak görünmek ister. Ancak iktidara gelince, faşizm sadece mevcut ilişkiler bütününün bir stepnesi olmakla kalmaz, aynı zamanda eko-kırıma, ırkçı ve ataerkil kapitalizme karşı tüm muhalefeti bastırma aracı, başka bir deyişle otantik bir karşı-devrim olarak tezahür eder.

Faşizmin tüm ideolojisi ve iktidar pratiği, kriminal yöntemlerle sömürü ve baskı ilişkilerinin tahkim edilmesine ve güçlendirilmesine yöneliktir.

Daha derin bir düzeyde, faşist proje, bu ilişkileri son derece (sınıf ve toplumsal cinsiyet açısından) hiyerarşik, (cinsellikler ve cinsiyet kimlikleri açısından) normalleştirilmiş ve (etno-ırksal açıdan) homojenleştirilmiş bir toplumsal gövde üretecek şekilde yoğunlaştırmaktan ibarettir. Bu yüzden hapsetme ve kitlesel suç (soykırım) faşizmin istenmeyen sonuçları değil, bizzat özünde bulunan potansiyellerdir.

10)  Faşizm ve toplumsal hareketler

Faşizmin toplumsal hareketlerle ikircikli bir ilişkisi vardır. Başarısı, “sistem karşıtı” bir güç gibi görünme yeteneğine bağlı olduğu ölçüde, sola ve protesto hareketlerine cepheden karşı çıkmakla yetinemez. Gerek “klasik”, gerekse çağdaş faşizmler güçlü bir siyasi ve kültürel sentez elde etmek için retoriklerinin bir kısmını sürekli toplumsal hareketlerden devşirirler.

Bu anlamda üç ana taktik kullanılır:

a) Eleştirel ve programlı söyleme dair ögeleri kısmen sahiplenmek, ancak herhangi bir sistemik boyuttan ya da devrimci amaçtan yoksun bırakmak. Örneğin, kapitalizm bir sömürü ilişkisine (sermaye/emek) dayandığı, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve piyasa düzenini şart koştuğu için, temellerine yönelik bir eleştiriye tabi tutulmaz, sadece küreselleşmiş ya da finansallaşmış veçhesi eleştirilir (bu da, nüfusun bir kısmına hitap etmeye devam eden klasik faşist söylemin eski anti-semitik klişeleriyle oynamayı mümkün kılar). Bu açıdan, kapitalizmden kopuş hedefiyle tutarlı bir şekilde birleştirilmediği takdirde, serbest ticaretin eleştirisinin, daha yüksek ihtimalle “korumacılık” çağrılarının ideolojik açıdan aşırı sağı güçlendirmemesi için bir sebep yoktur.

b) “Yabancılara”, yani aslında ırksal azınlıklara karşı bir silah olarak kullanmak için solun ve toplumsal hareketlerin söylemini gasp etmek. Bu, yukarıda bahsedilen femo-milliyetçiliğin ve homo-milliyetçiliğin, ama aynı zamanda laikliğin “milliyetçi” savunusunun da mantığıdır.

Aşırı sağ, tarihi boyunca kadın ve LGBTİ+ haklarının yanısıra laiklik ilkesine de karşı çıkmış olsa da, an itibarı ile bazı sağ akımlar (özellikle Fransa’nın Ulusal Cephe’si ve Hollanda aşırı sağı) laikliğin en sıkı savunucusu olduklarını iddia ediyorlar. Bu da laikliğin Müslümanlara karşı, sözde Müslüman “bölücülüğü” veya “cemaatçiliği” tarafından tehdit edilen başlıca cumhuriyetçi ilkeleri savunmak kisvesinde, açıkça dile getirilmeyen (ayrılmaz biçimde etno-ırksal ve dini) ayrımcılıkları da içerecek şekilde, saldırganca yeniden tanımlanması anlamına geldi.

c) Feminist ya da ırkçılık karşıtı eleştiriyi ters yüz edip ezilenlerin zalimlere dönüştüğünü iddia etmek. Bu nedenle ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin ortadan kalktığını öne sürmekle yetinmeyen, kadınlar, beyaz olmayanlar ve LGBTİ+’ların bir yandan erkekleri, beyazları ve heteroseksüelleri tahakküm altına alırken, diğer yandan da şeylerin doğal düzeniyle çeliştiklerini iddia eden gerici bir ideolog grubunun varlığına tanık oluyoruz. Bu tür bir söylem, beyaz ya da eril, “yeniden fetih” amaçlı üstünlükçü harekât çağrısını üstü kapalı ifade etmenin en iyi yoludur.

11) Faşizm ve liberal demokrasi

Liberal ve faşist rejimler, demokrasi ve tahakküm arasındaki ilişkinin aksine, birbirine karşıt değildir. İki durumda da proleterlerin, kadınların ve azınlıkların boyun eğmesi başarılmıştır. İki vakada da iç içe geçmiş sömürü ve tahakküm ilişkileri, kaçınılmaz ve yapısal olarak bu ilişkilerle bağlantılı bir dizi şiddet biçimiyle birlikte uygulanır ve yaygınlaştırılır. İki durumda da sermayenin tüm toplum üzerindeki diktatörlüğü korunur. Gerçekte ikisi de burjuva siyasi egemenliğinin farklı biçimleri, başka bir deyişle, madun grupların boyun eğdirildiği ve devrimci bir dönüşüme kalkışmalarının engellendiği iki farklı yöntemdir.

Faşist yöntemlere geçişten önce, liberal demokrasinin bazı temel boyutları bizzat egemen sınıf tarafından peşpeşe terk edilir.

Yasama yetkisi yürütme tarafından tekelleştirildiği ve hükümet yöntemleri daha da otoriterleştiği için (kanun hükmünde kararnameler, talimatnameler vb.) parlamento alanı giderek marjinalleşmekte ve devre dışı bırakılmaktadır. Ancak, liberal demokrasiden faşizme geçişin bu aşaması, her şeyden önce örgütlenme, toplanma ve ifade özgürlükleri ile grev hakkına yönelik artan kısıtlamalarla, aynı zamanda devletin keyfiliğinin ve polis vahşetinin gelişmesiyle kendisini gösterir.

Bu otoriter sertleşme açıkça ilan edilmeden gerçekleşebilir, siyasi iktidarı giderek daha çok baskıcı devlet aygıtlarının destek ve sadakatine dayandırır ve onu anti-demokratik bir sarmala sürükler: işçi sınıfı ve göçmen mahallelerinde devriyelerin giderek sıklaştırılması, gösterilerin yasaklanması, engellenmesi veya sert şekilde bastırılması, keyfi tutuklamalar, göstericilerin toplu yargılanması ve hapis cezalarının yaygınlaşması, grevcilerin giderek daha sık işten çıkarılması, sendikal eylemin kapsam ve olanaklarının daraltılması vb…

Liberal demokrasi ile faşizm arasındaki karşıtlığın burjuva egemenliğinin siyasi biçimleri arasında olduğunu dile getirmek, anti-faşizmin, toplumsal hareketlerin ve solun kamusal özgürlüklerde ve demokratik haklarda yaşanan gerilemeye kayıtsız kalması gerektiği anlamına gelmez.

Bu özgürlükleri ve hakları savunmak, toplumsal karşıtlıkların tarafsız hakemleri olarak bir devlet ya da cumhuriyet yanılsaması üretmek anlamına gelmez; bu, 19. ve 20. yüzyıllarda halk sınıflarının temel kazanımlarından birini, yani sınıf bilincinin, feminist ve ırkçılık karşıtı bilincin gelişiminde zaruri bir temel olan sömürülen ve ezilen sınıfların temel çalışma ve yaşama koşullarını savunmak için örgütlenme ve seferberlik hakkını savunmak anlamına gelir. Ama aynı zamanda bu, neoliberal projenin özünü oluşturan demokrasinin lağvedilmesine bir alternatif sunmak anlamına da gelir.

12) Faşizm ve liberal demokrasi –2

Faşizm, karakteristik olarak devrimci veya reformist, radikal veya ılımlı, küresel veya kısmi tüm protesto biçimlerini ezerek ilerler. Faşizmin iktidar pratiği, yani bir siyasi rejim haline geldiği her yerde, birkaç yıl, bazen sadece birkaç ay içinde siyasal soldan, sendikal hareketten veya azınlık örgütlenmelerinden, yani istikrarlı, kalıcı ve kristalize her nevi direniş biçiminden geriye pek bir şey kalmaz.

Liberal rejim, madunların bazı temsilcileriyle işbirliği yaparak, onların bazı örgütlerini (sesi çıkmayan küçük ortak olarak) koalisyonlara veya müzakerelere (sendikaların veya derneklerin yardakçı rolü oynadığı sözde “sosyal diyaloğa”) dahil ederek, hatta bazı taleplerini bünyesine katarak onları kandırma eğilimindeyken, faşizm faşist devlet tarafından asimile edilemeyen her türlü örgütü yok etmeyi, hatta faşist veya faşistleşen örgütsel kadroların dışında kolektif örgütlenme arzusunu ortadan kaldırmayı hedefler. Bu anlamda faşizm kendisini, ezilenlerin öz-savunma kapasitesinin neredeyse tamamen yok edilmesinin ya da moleküler, pasif, gizli direniş biçimlerine indirgenmesinin siyasi biçimi olarak ortaya koyar.

Bununla birlikte, bu yıkım faaliyetiyle faşizmin, sadece kimi günah keçilerini hedef alan baskıcı araçlar ya da söylemler vasıtasıyla, toplumsal yapının geniş bir kısmını edilgen hale getiremeyeceği de not edilmelidir. Faşizm ancak belirli grupların (işsiz emekçiler, yoksullaşmış serbest meslek sahipleri, memurlar vb.) ya da en azından bu grupların içinde, faşistlerce “gerçekten milli” olarak kabul edilenlerin acil maddi çıkarlarını fiiliyatta tatmin ederek hâkimiyetine istikrar sağlar. Çalışan sınıfların sol tarafından terk edildiği bir durumda, istihdamı ve sosyal yardımları “gerçekten milli” olanlara (altı ne kadar çizilse azdır: faşist veya neo-faşist tasavvurda bu grup hukuki bir uyruğa değil, etno-ırksal köken kriterine göre tanımlanır) yönlendirmeyi vaat eden bir söylemin çekim gücü küçümsenemez.

13)  Faşizm, “halk” ve kitlesel eylem

Faşizm bazen “halka” çekici geldiği veya “kitleleri” harekete geçirerek (işçi hareketiyle yüzeysel bir analoji içinde) ilerlediği için hatalı bir şekilde “devrimci” diye tanımlanıyorsa, bunun nedeni “halk” ve “eylem” terimleri kapsamında çok farklı şeylerin birbirine karıştırılmasıdır.

Faşistlerin anladığı şekliyle “halk” terimi, (sosyolojinin halk sınıflarından bahsettiği anlamda) belirli varoluş koşullarını paylaşan bir grubu ya da ortak bir aidiyet iradesi ile birleşenleri kapsayan bir siyasi topluluğu değil, (halka ait olma kriteri ister sözde-biyolojik isterse sözde-kültürel olsun) “gerçekten buradan” olanları bir araya getiren katı tanımlı bir etno-ırksal topluluğu ifade eder. Bu da temelde toplumsal yapının “yabancı parti” (deyiş 19. yüzyıl anti-semitik polemikçisi Édouard Drumont’un izinden giden, önde gelen Fransız neo-faşist ideologlardan Eric Zemmour’a ait) saflarında yer alan sözde düşmanlardan ve hainlerden (sol) arındırılması anlamına gelir.

Faşist eylem ise silahlı birlikler (halihazırda özerk veya özerk hale gelme sürecinde olan devlet dışı çeteler ya da baskıcı devlet aygıtı parçaları)[3] öncülüğündeki cezalandırıcı seferler, askeri nizamda yürüyüşler ve plebisit seçimler arasında mükemmel şekilde salınır.

İlki düşmanın moralini bozmak ve faşizmin yerleşmesi adına ön temizlik babında toplumsal mücadelelere ve daha genel olarak ezilenlere (grevci işçilere, etno-ırksal azınlıklara, mücadele eden kadınlara vb.) saldırırken, ikincisi lider, hareket ya da rejim lehine duyguları harekete geçirmek için kitlesel ölçekte sembolik ve psikolojik bir etki yaratmayı hedefler. Üçüncü ise bir grup atomize bireyin liderin veya hareketin iradesine pasifçe icazet vermesini amaçlar.

Faşizmin böyle bir kitlesel çekiciliği varsa, bu asla belirli çıkarlar temelinde özerk eylemi teşvik ederek, örneğin insanların topluca tartıştığı ve eylediği doğrudan demokrasi biçimlerini yüreklendirerek ortaya çıkmaz. Aksine, faşist liderlere desteği artırıp iktidar yolunda burjuvaziyle yapacakları pazarlıkta onların ellerini hatırı sayılır ölçüde güçlendirerek sağlanır.

Bununla birlikte, başlangıç aşamasında, faşizme şok tugayları sağlayan, onun burjuva karşıtı vaatlerini ve sözde anti-kapitalizmini ciddiye alan faşist plebyen gruplarca örgütlenen aşağıdan seferberlik biçimlerine de rastlanabilir. Buna rağmen, siyasi kriz derinleştiğinde ve faşistlerin burjuvaziyle ittifakı kesinleştiğinde, bu plebyen gruplar ile faşist hareketin önderliği arasında gerilim kaçınılmaz olarak yükselir. Bunun üzerine, faşist önderlik bir yandan kaçınılmaz şekilde milis liderlerinden kurtulmaya çalışırken,[4] diğer yandan da onları kuruluş halindeki faşist devlete entegre ederek yönlendirir.

Faşizmin hiçbir zaman kitlelere eylem yönünde bir önerisi olmadı. Aksine faşist liderlerin arzularına sesli ya da sessiz rıza göstermek ile Manganello,[5] yani baskı (ki faşist rejimlerde, bu sıklıkla rejimin en ateşli destekçilerinden bazılarına karşı bile işkence ve cinayet anlamına gelir) arasında seçim yapmaya zorladı.

14)  Ölüm sonrası ve önleyici bir karşı-devrim

Faşizm “ölüm sonrası ve önleyici” bir karşı-devrimi yerleştirir.[6] Siyasal sol ve toplumsal hareketlerin tarihsel bağlamın gerektirdiği düzeye çıkamamasından, kendilerini siyasal krize bir çözüm olarak kurgulayamamasından ve devrimci bir dönüşüm deneyimine girişememesinden beslendiği mânâsıyla ölüm sonrasıdır.

Gelecekteki bir devrimci deneyimi besleyebilecek ve hazırlayabilecek her şeyi önceden yok etmeyi hedeflediği için de önleyicidir. Sadece devrimci örgütleri değil, sendikal direnişi, ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTİ+ hareketleri, özyönetime dayalı yaşam alanlarını, bağımsız gazeteciliği, başka bir deyişle şeylerin düzenine dair en ufak itiraz biçimini yok etmeyi hedefler.

15)  Faşizm, neo-faşizm ve şiddet

Kitlesel paramiliter örgütlenme şeklindeki şiddetin faşistlerin yükselişinde önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. Bu unsur onları kitleleri askeri nizamda örgütlemeye çalışmayan diğer reaksiyoner hareketlerden ayırır.

Yine de, en azından şu aşamada, neo-faşist hareketlerin büyük çoğunluğu kitlesel milisler temelinde inşa edilmiyor ve bu türden milislere sahip değil. (Hindistan’daki BJP ve kitlesel açıdan daha kısıtlı ölçüde Macaristan’daki Jobbik ve Yunanistan’daki Altın Şafak örnekleri hariç.)

Neo-faşistlerin neden bu tür milisler inşa edemediklerini veya etmeyi arzulamadıklarını açıklamak için çeşitli hipotezler öne sürülebilir:

– Özellikle Batı toplumlarında siyasal şiddetin, paramiliter yapılara sahip siyasi partileri seçimlerde marjinal konuma mahkûm edecek şekilde gayrimeşrulaştırılması.

– Faşistlere silahlı faşist milislere katılmaya ve şiddet uygulamaya istekli yığınlar sağlayacak, Birinci Dünya Savaşı sırasında kitlelerin acımasızlaşmasına benzer bir deneyimin, yani şiddet uygulama itiyadının mevcut olmayışı. 

– İşçi hareketlerinin halk sınıflarını sendikalarda ve siyaseten yapılandırma ve örgütleme kapasitesinin zayıflaması, günümüz faşistlerinin artık kendilerini cebren, şiddet yoluyla dayatmak ve bu amaçla kitlesel bir şiddet aygıtı kuşanmak zorunda kalacakları gerçek bir düşmana sahip olmadığı anlamına gelir.

– Devletlerin bugün çok daha güçlü olduğu ve iki savaş arası dönemle kıyaslanamayacak ölçüde sofistike gözetim ve baskı araçlarını tasarruflarında bulundurduğu göz önüne alındığında, günümüz faşistleri, devlet şiddetinin gerekirse her türlü muhalefeti imha etmek için epey yeterli olduğunu düşünüyor olabilir.

– Neo-faşistlerin stratejik açıdan kritik önemi haiz, kendilerini tarihsel faşizmin en görünür devamlılık biçimlerinden, özellikle devlet-dışı şiddetin bu boyutundan ayrıştırma mecburiyeti. Bu bağlamda, Fransa’nın Ulusal Cephe’si ya da Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) gibi partilerin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi egemenliğiyle çok aktif işbirliğine gitmiş bednam faşistler tarafından geliştirilmiş ve uygulamaya konmuş “saygınlaştırma” stratejileri temelinde kurulduğunu akılda tutmalıyız.

Bu varsayımlardan yola çıkarak faşist hareketler için kitlesel milis oluşumlarının iki savaş arası dönemin özel bağlamında gerekli ve mümkün hale geldiği sonucuna varabiliriz.

Klasik faşizmin en belirgin boyutu olan milis güçler, onları örgütlenmenin gelişimine ve siyasi iktidarın yasal yollardan fethine yönelik ihtiyaçlara göre taktiksel açıdan kullanan faşist liderliğin stratejilerine tabidir (ki bu da iki savaş arası dönemde olduğu gibi bugün de söz konusu güçlerin bir nebze saygın gözükmelerini ve dolayısıyla en aleni şiddet biçimleriyle mesafelenmelerini gerektirir). Faşist veya neo-faşist hareketlerin gücü, tarihsel konjonktüre bağlı olarak, (Gramsci’nin kategorileriyle) hem “mevzi savaşı” hem “manevra savaşı” hem yasal hem de şiddet içeren taktikleri kullanma becerileriyle ölçülür.

16)  Faşizm ve faşistleşme süreci

Faşizmin zaferi siyasi durumun ellerinden kayıp gittiği korkusu yaşayan egemen sınıfın tüm bileşenlerinin radikalleşmesinin ve faşist hareketin, fikirlerin ve duygulanımların toplumsal tahkimatının ortak ürünüdür. Egemen sınıfları ve liberal demokrasileri faşistlerin iktidara gelişindeki sorumluluklarından azade kılmaya oldukça elverişli genel anlatının aksine, faşist hareketler siyasal iktidarı bir silahlı gücün bir kaleyi ele geçirmesinde olduğu gibi salt harici bir eylemle fethetmez. Genelde iktidarı yasal yollarla elde etmeyi başarırlarsa, ki bu kan dökülmediği anlamına gelmez, bunun nedeni fethin, faşistleşme denebilecek bütün bir tarihsel dönem tarafından hazırlanmış olmasıdır.

Faşizm ancak bu faşistleşme süreciyle (1945’ten beri “faşizm” ve “faşist” kelimelerini kuşatan evrensel aşağılama göz önüne alındığında elbette bugün adını koymadan ve kılıfına uydurarak) hem nüfusun çeşitli kesimlerine bir alternatif hem de politik açıdan çaresiz bir yönetici sınıfa bir çözüm gibi görünür. İşte tam o zaman, faşizm bir küçük burjuva hareketi olmaktan çıkıp gerçek bir kitlesel, sınıflar-arası harekete dönüşebilir.

17)   Faşistleşme biçimleri

Faşistleşme çok çeşitli biçimlerde, geniş bir yelpazede (yine Gramsci’nin ifadesiyle) “marazi belirtiler” ile kendini gösterse de, iki ana rotanın altı çizilebilir: devletin sertleşen otoriterleşmesi ve ırkçılığın yükselişi.

İlki esasen baskıcı devlet aygıtlarında kendisini gösterirken “aşırı merkez”in siyasi liderlerinin asli sorumluluğunu gözden kaçırmamalıyız. Dahası, eğer polis şiddeti (genellikle en ırkçı ve otoriter unsurları kucaklayan) polis kurumunun ve kapitalist devletin uzun tarihinin bir parçasıysa, hegemonya krizi, yani burjuvazinin siyaseten güç kaybetmesi de onu polis gücüne giderek daha fazla bağımlı kılar ve baskıcı devlet aygıtlarının gücünü ve özerkliğini artırır.

Irkçılığın yükselişi, aynı zamanda, özellikle de sömürgeci ve ırksal baskının merkezi bir yer işgal etmeye devam ettiği eski emperyal güçler söz konusu olduğunda, devletin uzun tarihini siyasal alanın yakın tarihiyle birleştirir. Bir hegemonya kriziyle karşı karşıya kalan aşırı sağ ve ana akım sağın farklı kesimleri, farklı sınıf fraksiyonlarını temsil etmeleri koşuluyla, burjuva hegemonyası altında, beyaz olmayan insanları sistematik bir şekilde dışlayarak etno-ırksal temelde bir toplumsal mutabakat biçimi oluşturmaya kadir, beyaz bir blok tahkim etmeyi hedefler. Başka bir deyişle, bu kesimler bir ırksal tercih yapar.

Burada Aimé Césaire’in egemen sınıfın “vahşileşmesi” dediği, her şeyden önce etno-ırksal azınlıkları, ardından da toplumsal hareketleri hedef alan baskı yöntemleri ve mekanizmalarıyla görünür hale gelen duruma işaret edebiliriz. 

18) Devletin faşistleşmesi ne anlama geliyor?

Devletin faşistleşmesi hiçbir koşulda, özellikle faşistlerin siyasi iktidarı ele geçirmesinden önceki ilk aşamada, yasa ve düzen aygıtlarında (polis, ordu, adalet ve hapishanelerde) ayırt edilebilir faşist unsurların yükselişine veya entegrasyonuna indirgenmemelidir. Aksine, yaklaşık otuz yıldır burjuva partileri tarafından yapılan (sosyolog Loïc Wacquant’ın kategorileriyle, “sosyal devlet”in külleri üzerinde bir “ceza devleti”nin inşasına yönelik) siyasi tercihlerin sonucu olarak söz konusu aygıtların içsel dönüşümleri ile örgütlü aşırı sağın –bu aşamada esasen ideolojik ve seçimlere yönelik– politik gücü arasında bir diyalektik işlevi görür.

Polis gücünün faşistleşmesi, esasen aralarında faşist militanların varlığıyla veya polisin yekvücut halinde aşırı sağa oy vermesiyle değil, aksine polislerin desteklenmesi ve yetkilendirilmesiyle açıklanabilir. Başka bir deyişle, polis giderek devletten ve yasadan, yani her türlü dış denetimden (varolmayan kamu denetimini saymaya bile gerek yok) azade hale geliyor.

Dolayısıyla polisin işlevi faşist örgütler tarafından tedricen tahrip edildiği için faşistleşmiyor. Tam tersine, polisin tüm işleyişi faşistleştiği için (elbette alana bağlı olarak farklı seviyelerde) aşırı sağın fikirlerini yayması ve polisler arasında kabul görmesi çok kolaylaşıyor.

19) Çelişkili ve istikrarsız bir süreç

Esasen hegemonya krizinden ve sertleşen toplumsal çatışmalardan kaynaklandığı ölçüde faşistleşme süreci son derece çelişkili ve dolayısıyla hayli istikrarsızdır. Faşist hareketin yürüdüğü yol engebelerle doludur.

Egemen sınıf, bazı tarihsel koşullarda, yeni siyasi temsilcilerin ortaya çıkmasını, ezilenlerin belirli taleplerinin sisteme dahil edilmesini ve böylece yeni bir toplumsal mutabakatın koşullarını oluşturmayı (bu da ekonomik gücünü korumak için siyasal iktidarı faşistlere bırakmak zorunda kalmamasını sağlar) gerçekten de başarabilir.[7] Yine de mevcut bağlamda, işçi sınıfı açısından daha az olumsuz yeni bir güç dengesi dayatacak bir dizi yüksek yoğunluklu mücadele olmaksızın, egemen sınıfların yeni toplumsal tavizleri kabul etmeye yönlendirilmeleri pek ihtimal dahilinde değildir.

Faşistleşme süreci illa da faşizme yol açmıyorsa, bu hem faşist hareketin hem de egemen sınıfların politik sol ve toplumsal hareketlerle karşı karşıya kalmasından da kaynaklanır. Faşistlerin başarısı ya da başarısızlığı, nihayetinde, madunların siyasi mücadelenin tüm alanlarını başarıyla işgal etme, kendilerini özerk siyasi özneler olarak kurma ve devrimci bir alternatif dayatmadaki becerilerine –ya da tam tersine, yetersizliklerine– bağlıdır.

20) Faşistlerin seçim zaferinin ardından: üç senaryo

Faşistlerin siyasi iktidarı –tekrar altını çizelim, genellikle yasal yollardan– ele geçirmesi onlar adına çok önemli bir zafer olsa da, hikâyenin bittiği anlamına gelmez bu. Zaferin ardından mecburi bir mücadele dönemi başlar. Bu dönem –siyasi ve sosyal güç dengesine, verilen ya da verilmeyen mücadelelere, galip ya da mağlup olmalarına bağlı– aşağıdaki neticelerden herhangi biriyle sonuçlanabilir:

a) Faşist veya askeri-polis tipi bir diktatörlüğün inşası (halk hareketleri tarihsel bir yenilgiye uğradığında ve burjuvazi siyasi açıdan çok zayıfladığı ya da bölündüğünde).

b) Burjuva normalleşmesi (faşist hareket alternatif bir siyasi iktidar kurmak için çok zayıf kaldığında ve güçlü, ancak savunma zaferinin ötesine geçmeye yetmeyecek güçte bir halk tepkisi hasıl olduğunda).

c) Devrimci bir gelişme (halk hareketi, büyük toplumsal ve politik güçleri bir araya getirecek, burjuva güçler ve faşist hareketle bir restleşmeye gidecek kadar güçlü olduğunda).

21) Günümüzde anti-faşizm –1

Anti-faşizm öncelikle ve mecburen faşizmin gelişimine bir tepki, dolayısıyla savunma ya da özsavunma (işçi sınıfı, ırkçılık karşıtı, feminist) eylemi olarak ortaya çıksa da, faşist gruplarla göğüs göğüse mücadeleye indirgenemez; çünkü faşist hareket inşa taktikleri günümüzde kitlesel şiddete –Hindistan belki bunun dışında tutulabilir– “klasik” faşizme kıyasla daha az yer veriyor (bkz. tez 15).

Anti-faşizm, aşırı sağ hareketlere karşı siyasi mücadeleyi mücadelesinin merkezi haline getirirken, ezilenlerin ortak eylemini destekleme ve faşistleşme sürecini durdurma görevini de üstlenmelidir. Başka bir deyişle, anti-faşizm faşist hareketlerin gelişebileceği, kökleşebileceği ve büyüyebileceği siyasi ve ideolojik koşulların altını oymalı ve faşist zehrin toplumsal bedende yayılmasını teşvik eden her şeyi işlemez hale getirmelidir.

Bu çifte anti-faşizm görevi sadece örgütlü aşırı sağa karşı, diğerlerinden (sendikal, anti-kapitalist, feminist, ırkçılık karşıtı, ekolojik vb. mücadeleler) bağımsız verilen bir mücadele olarak değil, aksine sosyal ve politik özgürleşme mücadelesinin ya da Daniel Bensaïd’in deyişiyle, ezilenlerin politikasının tamamlayıcı bir parçası olarak düşünülmelidir.

22) Bugün anti-faşizm üzerine –2

Meselenin anti-faşist cephenin oluşmasını eksiksiz ve kesin bir siyasi programa katılma koşuluna bağlı kılmak olmadığı aşikârdır. Bu, herhangi bir birleştirici perspektiften feragat etmek anlamına gelecektir, çünkü farklı güçlerin diğerlerine kendi politik ve stratejik projesini dayatması sorunu ortaya çıkacaktır.

Faşistleşme dinamikleriyle savaşmayı arzulayanlardan devrimci militanlıklarını kanıtlamalarını talep etmek daha da akılsızca olacaktır. Anti-faşizm sadece sağ örgütleri değil, aynı zamanda ve en önemlisi faşist fikirlerin yayılımını ve sınırları aşan etkilerini de tesirsiz hale getirmek istiyorsa, başkaldırının tek pusulası aşırı sağcı örgütlere muhalefet olmaz. Anti-faşist mücadele ile ırksal, ataerkil, eko-kırım yönelimli kapitalizminden kopma ihtiyacı ve farklı bir toplum hedefi (bunu eko-sosyalist diye adlandırıyoruz) arasındaki bağlantıdan feragat edilemez.

Bu karmaşık bir mesele, çünkü neo-faşizmin reaksiyoner karakterini görünür kılmak için anti-faşizmin feminizmi veya ırkçılık karşıtlığını teyit etmesi, neoliberalizmi eleştirmesi ya da “sekülerizmi” savunması yeterli değildir. Aşırı sağ, anti-neoliberal söylemin en azından bir kısmını sahiplendiği, kadın haklarını savunma retoriğini benimseme eğilimi gösterdiği, “beyazları” savunmak adına sözde ırkçılık karşıtlığını kullandığı ve kendini sekülerizmin koruyucusu olarak yansıttığı ölçüde, anti-faşizm bu konularda muğlak formüllerle yetinemez. Anti-faşizmin, kendi feminizminin ve ırkçılık karşıtlığının politik içeriğini netleştirmesi ve “sekülerizm”den ne kastettiğini açıklaması bir zorunluluktur.

Aksi takdirde, neo-faşistlerin eksiksiz işgal edecekleri kör noktalar (“femo-milliyetçilik”, “anti-beyaz ırkçılık”la itham ya da sahte/araçsallaştırılmış sekülerizm) bırakacak ve (yüzde 1’in “feminizm”ini, karşılıklı hoşgörü kisvesi altında “ahlâki ırkçılık karşıtlığı”nı savunan) neoliberallerin peşine takılma riskiyle yüzleşecektir. Benzer şekilde, neoliberalizme dönük muhalefetinin siyasi ufkunu ya da Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirilerini de somutlaştırmalıdır. Bu eleştiri de doğru dürüst düzenlenmiş, “iyi” bir ulusal kapitalizm olamaz.

Dahası, son birkaç yıl, otoriter baskıya karşı siyasi savaşa tam anlamıyla dahil olma gerekliliğini gün yüzüne çıkardı. Bu savaş birleştirici olmak zorunda. 

Şimdi, anti-faşist mücadelenin sadece farklı hedeflere angaje aktivistler arasında, paydaşlarını dönüştürmeyen ittifaklar kurmaktan ibaret olmadığını, aksine anti-faşizmi sendikal, anti-kapitalist, ırkçılık karşıtı, feminist ya da ekolojik mücadelelerde ortaya çıkan perspektiflerden hareketle yeniden tanımlayıp zenginleştirirken, bu alanları da anti-faşist perspektifle beslemek olduğunu görebiliriz. Anti-faşizm ancak bu takdirde parçalı, özgül bir mücadele yöntemi ya da soyut bir ideoloji olmaktan çıkıp tüm özgürleşme hareketlerine nüfuz eden ve onları kapsayan bir aklıselim mahiyetinde yenilenip ilerleyebilecektir.  

(Historical Materialism, 7 Ocak 2021)

Çeviren: Gencer Çakır, Ulus Atayurt


[1] Uygarlık da –“beyaz” ya da “Avrupalı”–  Avrupa Yahudilerinin soykırımı ile siyaseten kitlesel ölçekte savunulamaz hale getirilmiş olsa da, tıpkı (Nazi ideolojisindeki “Aryan”)  ırk gibi, bu rolü üstlenebilir.

[2] Bu kategori, söz konusu ülkenin uyruğuna sahip olsun ya da olmasın, gerçek yerli (Fransa örneğinde, “yerli Fransız”, “hakiki Fransız” vb.) kabul edilmeyen herkesi içerdiği için fazlasıyla genişletilebilir.

[3] Örneğin, günümüz Fransa’sında “suçla mücadele tugayları”.

[4] Bu bağlamda Bertolt Brecht’in Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı kitabını tekrar okuyunuz.

[5] İtalyan faşistlerin işçi sınıfı militanlarını ya da onlara muhalif herkesi dövdüğü kulübün adı. Manganello kulübü faşist İtalya’da bir tür külttü.

[6] Burada Angelo Tasca’nın İtalyan Faşizminin Yükselişi (1918-1922) adlı klasik kitabındaki formülü ele alıyoruz.

[7] Örneğin, ABD’de Roosevelt yönetimince 1930’larda hayata geçirilen Yeni Düzen politikası, ABD kapitalizminin krizini aşmada başarısız olurken (kriz ancak savaşla aşılacaktı), siyasal krizi erteledi.

Washington, Afgan Kadınlar İçin Timsah Gözyaşı Döküyor – Gilbert Achcar

Savaş şahinleri, ABD’nin Afganistan’ı işgalini desteklemek için sürekli olarak kadınların özgürleşmesinden örnekler veriyorlar. Bu açık bir ikiyüzlülüktür: Soğuk Savaş sırasında ABD, Afgan kadınlarının mücadelesini geliştirmeye adanmış bir partiye karşı ataerkil köktendincileri destekledi.

ABD siyasi sınıfının tamamı, yenilenen Taliban yönetimi altındaki Afgan kadınların kaderi için sahte gözyaşları döküyor. Bu gözyaşları, ABD liderliğindeki Afganistan işgalinin birincil motivasyonunu, 11 Eylül saldırılarına yanıt olarak El Kaide’yi yok etme hedefiyle birlikte Afgan kadınlarını Taliban boyunduruğundan kurtarma arzusu olarak tanımlayan yirmi yıllık bir söylemle örtüşüyor.

Bu bahane gerçekten tamamıyla ikiyüzlü. ABD’nin Afgan kadınlarının mücadelesini geliştirmeye kararlı bir partiye karşı ataerkil köktendincileri desteklediği Soğuk Savaş dönemi göz önünde bulundurulduğunda bu söylemin samimiyetsizliği açıkça ortadadır.

Afgan kadınları adına hareket etme iddiası, daha inandırıcı olmasa da, on yıllık Sovyet işgalini haklı çıkarmak için de kullanılabilirdi. Sonuçta, Afgan kadınlarını geleneksel ataerkil prangalardan kurtarmak için Sovyet destekli Afganistan Demokratik Halk Partisi’nin (PDPA) hükümeti altında hayati önlemler alındı. NATO’nun danışmanlarından biri niteliğindeki Uluslararası Kriz Grubu’nun (ICG) 2003 tarihli bir raporu, PDPA rejimi tarafından uygulanan bu önlemleri ve PPDA rejiminin yıkılışının ardından kadınların durumundaki ciddi gerilemeyi detaylarıyla ortaya koyuyor. [1] On yıl sonra aynı ICG’nin 2013 tarihli bir raporunda özetlendiği gibi:

“Davud’u askeri bir darbeyle deviren Afganistan Demokratik Halk Partisi (PDPA), kadınlara eşit haklar, zorunlu eğitim ve zorla ve görücü usulü evliliklere ve çocuk evliliklerine karşı koruma sözü verdi. Takip eden PDPA rejimleri de kadın istihdamını teşvik etti. 1990’ların ortalarında Taliban yönetimi devraldığında, Afganistan’daki öğretmenlerin yüzde 70’i, tüm memurların yaklaşık yarısı ve doktorların yüzde 40’ı kadındı.”

Elbette, ICG, PDPA rejimini ve Sovyet işgalini, gaddarlıkları ve okullarda ayrımcılığın sona erdirilmesi gibi önlemleri hayata geçirirken uyguladıkları  sert yöntemler nedeniyle eleştirdi, ancak PDPA sürecinin, rejim kontrolü altındaki bölgelerde (özellikle kentsel) Afgan kadınları ve çocukların durumunu iyileştirmeye yönelik büyük bir çaba gösterdiğine şüphe yok. Bu arada, PDPA rejimine karşı muhalefet katı aşırı İslamcılardan oluşuyordu ve son derece kadın düşmanıydı: 1980’lerin ve 1990’ların başındaki mücahitler ile Taliban arasındaki fark, ancak renk yelpazesinin aynı ucundaki renk tonlarının farkı kadardır- niteliksel bir fark değil. 2013 ICG raporunda belirtildiği gibi:

“Kendi püriten İslam anlayışlarını paylaşan General Zia-ul-Haq rejimi tarafından desteklenen mücahitler, Pakistan’daki kamplar üzerindeki kontrollerini, sığınmacı nüfus üzerinde kadınların rolüne ilişkin kendilerine özgü yorumlarını dayatmak için kullandılar.”

Pakistan askeri diktatörlüğüne ek olarak, mücahitler, aynı şekilde kadınlara yönelik korkunç muamelesiyle bilinen ABD’nin en eski ve en yakın Müslüman müttefiki Suudi krallığı tarafından desteklendi. Bunlara rağmen, Washington’un PDPA rejimine ve onun Sovyet destekçilerine karşı mücadelesinde, bu güçleri desteklemeyi seçmiştir.

Jimmy Carter’ın 1977’den 1981’e kadar Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, Taliban’ın Kabil’de iktidarı ele geçirmesinden iki yıl sonra, 1998’de bir Fransız dergisine verdiği röportajla çok ses getirmişti. Taliban’ın, Sovyetler’e karşı, kendi deyimiyle Sovyet imparatorluğunun dağılmasına neden olacak olan bir Vietnam Savaşı verdiğiyle övündükten sonra, kendisine “İslami köktenciliği desteklediği, geleceğin teröristlerine silah ve danışmanlık verdiği için” pişman olup olmadığı soruldu. Brzezinski alaycı bir şekilde cevap verdi: “Dünya tarihi için önemli olan nedir? Taliban mı yoksa Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Bazı heyecanlı Müslümanlar mı, Orta Avrupa’nın kurtuluşu ve soğuk savaşın sona ermesi mi?”

Reagan ve Baba Bush yönetimlerinin Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarında görev yaptıktan sonra ABD’nin önce Irak’da ve ardından da George W. Bush döneminde Afganistan’da büyükelçisi olan Zalmay Halilzad’ın aksine Brezinski, en azından Taliban’ı mazur göstermeye çalışmadı. Halilzad, daha sonra Donald Trump tarafından Taliban ile ABD müzakerelerinin başına getirildi ve geçen Ağustos ayında Amerika’nın geri çekilmesinin tamamlanmasına kadar bu rolü oynadı. 1996’da Halilzad, Washington Post’ta şunları savundu: “Aralarında çeşitli Taliban gruplarının da olduğu Afganlarla ve Pakistanlılarla yapılan son görüşmelere dayanarak, ABD’nin yeniden angajmanını memnuniyetle karşılayacaklarından eminim. Taliban, İran’ın uyguladığı köktencilik tarzında anti-Amerikancı bir siyaset uygulamıyor. Suudi modeline daha yakın.”

Feministler Khalilzad’in kadın hakları konusundaki endişelerini takdir edeceklerdir ki bu Washington’ın Suudileri mazur görürken, İran ’in İslami tutuculuğuna karşı uzun süredir devam eden çifte standardın bir örneğidir –  her ne kadar karşılaştırıldıklarında İran, Suudi Arabistan’a göre kadın hakları ve demokrasi konusunda çok daha ileri olsa da. Khalilzad’ın tavsiye ettiği yeniden angajmanın gerçekleşmemesinin nedeni Afgan kadınların kaderiyle ilgili değildi. Bu anlaşmanın gerçekleşmemesinin nedeni yalnızca El Kaide’nin Amerika’yı hedef alan saldırılarının artışıydı ve bu durum Bill Clinton’ın 1997’de Osama Bin Ladin’in Afganistan’daki üslerine roket saldırısı emri vermesine yol açmıştı. Hikâyenin geri kalanı herkes tarafından biliniyor: 11 Eylül ve 20 yıl boyunca ABD’nin müdahalesiyle savaşın parçaladığı bu ülke, Ağustos ayında tüm dünyanın tanık olduğu feci bir sonla nihayetlendi.

Kadınların durumunun, ABD destekli Afganistan İslam Cumhuriyeti’nde (2004-2021) PDPA rejimine göre genel olarak daha ileri düzeyde olup olmadığı tartışmalıdır. Bununla birlikte, ikincisinden farklı olarak, ABD destekli rejim, Washington’un eski Afgan müttefikleri, PDPA ve Sovyet işgaline karşı savaşan ve yeni rejim üzerindeki hakimiyetlerini sürdüren mücahitler tarafından somutlaştırılan ataerkil geleneğe uyum sağlamak zorundaydı (bkz. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Afganistan’a ilişkin yıllık raporlarında kadınların ve kız çocukların hakları). [3]

Dahası, Afganların büyük çoğunluğunun yaşadığı kırsal alanlardaki kadınlar, ABD önderliğindeki savaşın yükünü taşıdı ve bunun sonucunda büyük acılara katlandı. [4] Afganistan Devrimci Kadınları Derneği (RAWA) bu durumu sert bir şekilde kınadı. [5] Ve Washington’ın Taliban ile Barack Obama, Donald Trump ve Joe Biden yönetiminde yürüttüğü barış sürecine kadınların dahil edilmesi yönünde çağrılara rağmen, kadınların katılımı marjinal düzeyde kaldı. [6] ABD’nin Taliban’dan ılımlılık vaatleri aldığı iddiasının bir şaka olduğu çoktan kanıtlandı – durum bu kadar trajik olmasaydı bu çok gülünç olurdu.

Dipnotlar

[1] International Crisis Group, 14 March 2003 “Afghanistan: Women and Reconstruction”.

[2] ICG, 14 October 2013 “Women and Conflict in Afghanistan ”.

[3] Such as HRW “Afghanistan Events of 2017”.

[4] The New Yorker, 6 September 2021 “The Other Afghan Women”.

[5] RAWA, 21 August 2021 “RAWA Responds to the Taliban Takeover”.

[6] Journal of International Affairs, 11 September 2019 “Feminism, Peace, and Afghanistan”, the interpreter, 22 June 2021 “Standing with Afghanistan: Inclusion and women’s rights in peace talks”.

Çeviri: Yiğit Orcan

Emperyalizmin ve Taliban’ın Kurbanı Afgan Halkıyla Dayanışma – IV. Enternasyonal

ABD ordusunun Irak’tan çekilmesinden on yıl sonra, ABD emperyalizmi bu kez de Afganistan’da gerçek bir bozguna uğramış durumda. Bunun, tıpkı 20 yıl önce bu iki ülkenin cani bir askeri güçle işgal edilmesinde olduğu gibi, dünyanın önde gelen gücü olarak ABD’nin küresel jeopolitiği yönetme iddialarını ne ölçüde etkileyeceğini önümüzdeki dönemde göreceğiz

Yeni binyılda Afganistan, bu tür askeri saldırılara maruz kalacak bir dizi ülkenin ilki oldu. ABD dış politikası daha önce Çin, İran ve Rusya’yı takip altında tutulması gereken ülkeler olarak belirlemişti. Dolayısıyla Afganistan’ın Pakistan gibi İran, Çin ve Rusya yanlısı Orta Asya cumhuriyetleriyle komşu olduğunun gayet farkındaydılar. Bu Orta Asya cumhuriyetleri de nispeten az deşilmiş önemli petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahipti.

Taliban’ın 15 Ağustos’ta Kabil’i ele geçirmesi, 38 milyon Afgan’ın çoğunluğu için belirsiz bir geleceğe işaret eden bir kan banyosu, adam kaçırma ve nüfus göçü ile damgalandı. Taliban’ın (ABD’nin beklediğinden çok daha hızlı şekilde) yeniden iktidarı ele geçirmesi Amerikan emperyalizminin siyasi güvenilirliğine bir darbedir. Afganistan’daki uşakları darmadağın oldu.

Emperyalizm için kaotik bir altüst oluş

Taliban’ın zaferi birçok yönden ABD emperyalizmi tarafından kolaylaştırıldı. Taliban ile Doha anlaşması iktidarın fethinin yolunu açtı. Katar, Pakistan, Rusya, İran ve Çin’in doğrudan veya dolaylı katılımıyla ABD ve Taliban bir anlaşmaya vardı. ABD’nin Afganistan’da 20 yıldır sürdürdüğü savaş boşa çıktı. ABD güçlerinin Afganistan’dan çekilmesiyle, ülke şimdi daha da cesaret kazanmış Taliban’ın insafına bırakıldı. Afgan halkı hiçbir zaman kendi kaderini belirleme sürecine dahil olmadı. Donald Trump şimdi Başkan Biden’ı suçluyor. Ama aslında ikisi de suç ortağı. Biden, Trump’ın Afganistan veya İsrail’in yanı sıra Küba, Venezuela ve diğer ülkelere yönelik emperyalist politikalarını sürdürüyor.

Trump bu anlaşmayı başlattı ve Biden uyguladı. ABD’nin geri çekilmesi, o ülkede “Ebedi Savaş”a verilen desteğin azalmasının bir kanıtıdır ve emperyalizmin kendisini askeri olarak Afgan bataklığından kurtararak kaynaklarını başka yerlerde yoğunlaştırmasını sağladı. ABD ne olursa olsun Afganistan’dan ayrılmak istiyordu. Sivillerin tahliyesini örgütlemeden, olabilecek en kötü şekilde geri çekildiler.

ABD’nin bu beklenmedik geri çekilmesi müttefiklerini bile şaşkınlığa uğrattı. Amerika’nın geri çekilme planlarına dahil olmamaktan ötürü öfkeli olan Avrupalı ​​politikacılar arasında, ABD ve NATO’dan bağımsız olarak hareket edebilecek bir silahlı kuvvet oluşturulmasından tekrar söz edilmeye başlandı. Yirmi yıl önce Kabil’in emperyalist güçler tarafından ele geçirilmesini coşkuyla kutlarken, yenilgi ve her şeyden önce kukla rejimlerinin hızlı çöküşü, müttefikler arasında ciddi anlaşmazlıklara yol açtı. 2001’de Bush’un coşkulu ortaklarından biri olan Tony Blair, ülkenin “terk edilmesini” “tehlikeli” ve “gereksiz” olarak kınamıştı.

Çin ve Rusya, Taliban rejimine kefil oldu

Taliban’ın dönüşü, Rusya ve Çin gibi ABD’nin rakiplerinin bölgede nüfuzunun daha da güçlenmesi olasılığını ortaya çıkarıyor. 2001’de ABD’nin Kabil’i işgal ettiği günlerin aksine, Çin ve Rusya artık ABD emperyalizminin yanında değiller. İki ülke, “Afganistan’ın nasıl geliştirileceği” ve ABD emperyalizmi tarafından terk edilen planların nasıl tamamlanacağı konusunda Taliban ile ciddi görüşmelerde bulunuyor. Rusya ve Çin utanmadan Taliban diktatörlüğünü tanımaya hazır. Afgan halkının başına gelecekler konusunda kendi halkları önünde hesap vermek zorunda bile değiller. Diktatörlüklerin kendi “avantajları” vardır.

ABD müttefikleri arasındaki bölünmeler ve rakiplerinin artan etkisi, Doha anlaşmasının ABD emperyalizmi için bir uzlaşma olduğunu gösteriyor. Yavaş ve zorlu düşüşünde, yirmi yıl önce sözde “teröre karşı savaş”ı başlattığında hükümetinin amaçladığı gibi olaylara hükmetme yeteneğine sahip olmadığını fark ediyor.

Kabil’in Taliban tarafından ele geçirilmesinin ardından büyük çaplı ve kaotik bir havadan nakil operasyonu gerçekleşti. NATO güçleri Kabil Havaalanından on binlerce insanı tahliye etti. Kargaşa ve bombalamalar düzinelerce ölü bırakırken, binlercesi hala Taliban ölüm mangalarından kurtulmak için mucizevi bir şekilde ülkeden kaçmayı bekliyor. ABD ve NATO yardımı için havaalanında bekleyen binlerce kişiye rağmen, Başkan Joe Biden dramatik tahliye operasyonunu 31 Ağustos’a kadar bitirmeye kararlıydı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganların kaderine karşı kayıtsızlığı budur.

ABD, kendi merkez bankası tarafından tutulan 9,5 milyar dolarlık Afgan döviz rezervlerini dondururken, IMF, koronavirüs programı kapsamında Afganistan’a yönelik 450 milyon dolarlık rezervi askıya aldı. Bu, dünyanın en fakir yedinci ülkesi olan ve Taliban’ın insafına bırakılan Afganistan’ın yoksulluğa batmaya devam edeceği anlamına geliyor.

Afganistan’da son 20 yılda kalkınma, “demokrasi” ve silahlı kuvvetlerin eğitimi adına harcanan para, yatırım açısından emsalsizdir. Savaşın Maliyeti Projesi’ne göre ABD, Afganistan’a 2.226 milyar dolar akıttı. Bu para, dünya çapında temel eğitim ve sağlık hizmetleri sağlamak için kullanılabilirdi. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2020 yılında yayınladığı bir rapora göre, ABD daha sonra savaş masraflarına 815,7 milyar dolar harcadı.

Bu savaşın kurbanlarının sayısına dair, Nisan 2021’e kadar 47.235 sivil, 72 gazeteci ve 444 yardım görevlisinin öldürüldüğü göz önünde bulundurularak bir tahmin yürütmek mümkün olabilir. Ayrıca 66.000 Afgan askeri de bu savaşın kurbanı oldu.

Amerika Birleşik Devletleri 2.442 asker kaybetti ve 20.666 kişi yaralandı. Ayrıca 3.800 özel güvenlik görevlisi öldürüldü. Afgan NATO güçlerine 40 ülkeden asker katıldı. Bunların arasında 1.144 asker öldürüldü. Ülke dışına sığınanların sayısı 2,7 milyon, 4 milyon ise ülke içinde yerinden edildi. ABD emperyalizmi bu savaşı finanse etmek için ağır borç aldı. Sadece faiz olarak yaklaşık 536 milyar dolar ödedi. Ayrıca, ülkeye geri dönen savaş birlikleri için hem tıbbi ihtiyaçlar hem de diğer masraflara 296 milyar dolar harcandı. Savaşmadan teslim olan 300.000 Afgan askerinin eğitimine 88 milyar dolar, barikat, otoyol vb. yeniden inşa projelerine 36 milyar dolar harcandı. Afganların haşhaş yetiştirmemeleri ve eroin satmamaları için tazminat olarak 9 milyar dolar harcandı.

ABD emperyalizmi, Taliban ve El Kaide’nin temsil ettiği tehditten gizli kamplar ve hapishaneler yaratmak, işkence yapmak, insanlığa karşı suçlar işlemek, Guantanamo’da yargılanmadan insanları hapsetmek, CIA’i, NSA’yı güçlendirmek, Vatanseverlik Yasasını kabul etmek için faydalandı.

Şiddetli, beceriksiz ve yozlaşmış bir rejimin çöküşü

Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, işgallerinin kalkınmayı ve kadınları baskıcı Taliban rejiminden özgür kılacağını taahhüt etmişti. Ama bu olmadı. Başından beri, işgal yolsuzluğa, şiddete dayanıyordu ve gerçek yerel destek yerine baskıcı güç sahipleri ve eski savaş ağalarıyla anlaşmalar yapıyordu. Afgan Kadınları Devrimci Derneği’nin belirttiği gibi, “işgal, kan dökülmesinden, yıkımdan ve kaostan başka bir şeyle sonuçlanmadı. Ülkemizi özellikle kadınlar için en yozlaşmış, en az güvenli, en mafyatik ve en tehlikeli yer haline getirdi.” İşgal, sözde yoksulluğu ortadan kaldırma hedefinde sefil bir şekilde başarısız oldu. Dünya Bankası tahminlerine göre şu anda Afganistan’daki işsizlik oranı %25 ve yoksulluk oranı %47’dir. Eşref Gani ve şürekâsı devasa bir yolsuzluğa karıştı. Sosyal sınıflar arasındaki bölünmeler keskindi.

Afganlar Amerikalılar için savaşmadılar; neden yerel ajanları için savaşsınlar? Afgan halkının ve askerlerinin rejim adına Taliban’a karşı savaşacak hiçbir ideolojik temeli yoktu. Rejim, Taliban’a verilen desteğin ezici olması nedeniyle değil, şiddeti, yetersizliği ve yolsuzluğu nedeniyle çok az insanı kendisi için savaşmaya hazır hale getirdiği için çöktü. Afganistan’dan çıkarılacak tarihi ders, yabancı askeri müdahalenin yarattığı güçlerin ülkeyi savunamayacağı veya çoğunluğun yaşam koşullarını önemli ölçüde iyileştiremeyeceğidir. 20 yıl boyunca ABD ve NATO güçleri Afganistan’da konuşlandı, ancak oluşturdukları Afgan ordusu savaşmadan dağıldı. Benzer şekilde kınadığımız önceki Sovyet işgali de uzun vadeli bir rejim kurmayı başaramadı.

Eşref Gani ve şürekası, kapitalizmin en kötü biçimini temsil ediyor. Taliban, kendi adına, dini ustaca sömürmeyi başardı. Bir din devleti istiyorlar. Eşref Gani ise hangi devleti istediğini hiçbir zaman netleştirmedi. Yakın gelecekte Afganistan’da Taliban’a karşı ciddi bir muhalefetin ortaya çıkacağına dair çok az umut var. Son 20 yılda Washington’un yanında yer alan ve hala Afganistan’da bulunan savaş ağalarının çoğu (genellikle eski mücahitler), Taliban ile sözde “iktidar paylaşımı birlik hükümeti” müzakerelerinde yer alıyor. Yenilgilerini kabul ettiler ve şimdi Taliban’ın onlara bahşettiği kırıntıları kabul etmeye can atıyorlar. Bu tür savaş ağaları öncelikle kullanılıp, daha sonra Taliban tarafından “adalete” teslim edilerek halkın ihtiyaçlarına karşılık verememiş olmalarına bir mazeret olarak gösterilecektir. Şu anda bazı Batılı medya organları tarafından tarafından kutlanan sözde “Taliban karşıtı direniş”, eşit derecede itibarsızlaşmış tacizci savaş ağalarından oluşuyor ve herhangi bir alternatif teşkil etmiyor.

Taliban iktidarını şiddet yoluyla pekiştiriyor

Taliban, iktidarını bir stratejiler karışımı yoluyla pekiştiriyor. Bir yandan Afganistan’ın farklı yerlerinde rakiplerine yönelik hedefli suikastlara girişiyorlar; bir yandan da aşiret liderlerinin ve eski hükümet yetkililerinin desteğini kazanmaya çalışıyorlar. Bu, kapsayıcı bir hükümet görüntüsü vermeyi amaçlıyor. Bu kapsayıcı hareketler birer şakadan başka bir şey değildir. Kabil onların kontrolü altında olduğu için, Taliban, kendi rejiminin tanınması karşılığında bir simgesel güç paylaşımı lüksünü karşılayabilir.

Şimdilik, Taliban Kabil’de hala temkinli çalışıyor, ancak son aylarda, bulundukları her yerde olağan şiddetlerini gösterdiler. Birleşmiş Milletler’in kendisi ve İnsan Hakları İzleme Örgütü, son haftalarda Taliban tarafından işlenen savaş suçlarıyla ilgili açıklamalar yayınladı.

“Taliban”, “barbarlık bizim siyasetimizdir” anlamına gelir. Gerçek stratejileri, insanları korku içinde tutmak ve onları terörle disipline etmektir. Bu nedenle, olabildiğince korku yaratmak için vahşi cezalar (burun veya ellerin kesilmesi, taşlanması, halka açık infazlar, helikopterden atma gibi) uyguluyorlar. Direnci terörle kırıyorlar.

Daha önce sadece Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Pakistan Taliban rejimini tanımıştı. Şimdi Türkiye, Rusya, Çin, Pakistan ve diğer ülkelerin hükümetleri, Taliban ile işbirliği yapma isteklerinin sinyallerini veriyor. Batılı emperyalist ülkelerdeki politikacılar ikiyüzlü bir şekilde Taliban şiddetini kınarken, gelecekte onlarla “bir çeşit işbirliği” olasılığını da açık bırakıyorlar. Tarih, ABD’nin hem Afganistan’daki hem de bölgedeki gerici hareketlere verdiği desteğin örnekleriyle doludur. ABD, Sovyet destekli Afgan hükümetine karşı küresel bir cihatçı ağını desteklemek için Pakistan’daki General Ziya ül-Hak’ın sağcı diktatörlüğü ve gerici Suudi rejimiyle ittifak kurdu. Necibullah hükümetini devirdikten sonra Taliban, kanlı ve uzun süreli bir iç savaşın ardından Afganistan’da iktidarı ele geçirdi. Emperyalist jeopolitik ve rekabet tüm çirkinlikleriyle gözler önüne serildi. Ödenecek bedel Afganların ve dünyanın diğer halklarınınki olacaktı.

İç savaşın yeni bir aşaması

ABD emperyalizminin Afganistan’daki mağlubiyeti, anti-emperyalist güçlerin zaferi anlamına gelmiyor. Emperyalizme demokrasi, insan ve kadın hakları, ekoloji veya halkların toplumsal gelişimi ile ilgisi olmayan gerici bir güç tarafından darbe vurulmuştur. 1996’dan 2001’e kadar süren Taliban rejiminin ilk dönemi, Afganistan’daki azınlıklar, kadınlar ve kamuoyu için bir kabustu. Taliban değişmedi. Sadece daha becerikliler ve geçmişe göre daha sofistike bir şekilde çalışıyorlar. Taliban’ın kapsamlı bir “İslami zafer” programı var. Afganistan’da iktidarda oldukları önceki yıllarda yaptıklarını farklı şekillerde tekrarlayacaklar. Ve bu sefer, Taliban daha uzun süre iktidarda kalabilir.

Bu nedenle Taliban’ın zaferi bir barış işareti değil, aksine yeni bir iç savaş aşaması başlatıyor. Güney Asya’da başka bir fanatik dindar devletin kurulması, sınırları içinde baskı ve bölge genelinde mezhepçiliğin teşvik edilmesi anlamına gelecektir. Barışı kazanmak zor olacak. Taliban’ın zaferi, dünyanın dört bir yanındaki ilericiler için kötü bir haber. ABD ajanlarına yönelik eleştirimiz, Taliban’a herhangi bir destek anlamına gelmiyor.

Herhangi bir halk direnişi, acımasız baskı ve muazzam engellerle karşılaşacaktır. Yine de direniş belirtileri görüyoruz. Afgan halkına silahlarla boyun eğdirmek mümkün değil.

Emperyalizme ve gerici Taliban rejimine muhalefet devam etmeli. Sadece gerçekten demokratik ve sosyalist güçlerin zaferi, Afganistan’da gelecekte dökülecek kana son verebilir. İlerici ve radikal enternasyonalist güçler, devam eden felaketi hafifletmek ve gelecekte bir alternatifin önünü açmak için ellerinden geleni yapmalıdır. Afganistan’daki sosyal örgütlerin ve sürgündeki diasporanın sosyal ve siyasi haklarının desteklenmesi, emperyalizme ve Taliban’a alternatif oluşturmak için elzemdir.

• Hiçbir ülke Taliban rejimini Afganistan’ın temsili hükümeti olarak tanımamalıdır.

• İltica veya sığınma isteyenlere herhangi bir kısıtlama getirilmemeli ve istedikleri yerde kalmaları veya yerleşmeleri için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

• İnsani yardımı engellemek veya Taliban’la bir pazarlık kozu olarak kullanmak yerine, yardım yerel halk örgütleri aracılığıyla iletilmelidir.

• İlerici ve radikal enternasyonalist güçler, ortaya çıktıkları her yerde Afganların ilerici örgütleriyle bağlantılar kurmaya çalışmalı ve özellikle Afgan kadın örgütlerinin çağrılarına destek vermelidir.

• Bu güçler, yeni bir emperyalist müdahale örgütlemeye yönelik her türlü girişime direnmelidir. Emperyalizmin ve müdahalesinin bir ürünü olan Taliban’ı “İslami geri kalmışlığın” ürünü olarak gösteren ırkçı propagandaya karşı çıkmalıdırlar.

• Emperyalizme hayır, Taliban’a hayır!

30 Ağustos 2021

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu

Çeviren: Rıfat Hasret

Nöroestetik: Beyin Sanata Nasıl Tepki Veriyor? – Baran Cengiz

Nöroestetik, bir sanat eserini seyretmenin veya yaratıcı bir sürece dahil olmanın beyin üzerindeki etkilerini inceleyen, henüz fazla bilinmeyen bir bilimsel çalışma alanıdır. Peki estetik güzellik deneyimi ölçülebilir ve nesnelleştirilebilir mi?

Güzellik bir bilimselliğe dayanmamakla birlikte, onun beyin üzerindeki etkisi bilimsel olarak ölçülebilir. Dolayısıyla mesele, bir sanat eserinin güzel olup olmadığı değil, güzel bulduğu bir şeyle karşılaştığında beyinde nelerin meydana geldiğidir.

Peki beynimiz sanata nasıl tepki veriyor? Bu soruyu cevaplamak için bilim insanları, sanatsal yaratımın ve temaşanın etkilerini analiz etmek için MR’ları, EEG’leri ve diğer cihazları kullanıyor. Böylece bireylerin estetik zevkini gözlemleyip araştırabiliyorlar. Denekler sanat eserlerine baktığında veya sanatsal bir yaratımda bulunduğunda, beynin belirli bölgeleri etkinleştiriliyor ve kişi farklı sanat eserlerine bakmaya başladığında söz konusu bölgeler değişiyor. Örneğin, Van Gogh’un resimlerinden birine bakarken, hareket hissi uyandıran benzersiz tarzı nedeniyle görsel korteks aktive olur. Portrelere bakıldığında yüz tanıma ile ilgili olan fusiform lobül etkinleştirilirken, manzara resimleri ise sahnelerin ve yerlerin tanınmasıyla ilişkili olan parahipokampal girusu harekete geçirir.

Bununla birlikte, bir kişi güzelliği deneyimlediğinde beynin mutlaka aktive olan bir bölümü vardır: ödül sistemi. Güzel nesnelere bakarken insanların duyduğu haz da buradan gelir. Eserin biçimi ne olursa olsun, her türden sanatsal deneyim, seyir veya yaratım beynin ödül devresindeki etkinliği arttırır.

Bilim insanları ayrıca beynin sanatla bağlantılı özel bir bölgeyi aktive etmediğini, daha ziyade sanat eserlerini anlamak için farklı bölgeleri gayet esnek ve organize bir şekilde koordine ettiğini buldular. Bu anlama gayreti, söz konusu deneyimi bir puzzle’ı çözme çabası şeklinde yaşayan beyinde yeni sinir yolları yaratır: görsel uyaranlar duygusal hazzın merkezine nüfuz edip onu harekete geçirir ve beynin başka bölümleri bu uyaranların kökenini anlamak için koordine olur.

Peki bu bilgiler ne işimize yarayacak? Onları nasıl kullanabiliriz? İlk olarak, nesnel bir güzellik deneyiminin bulunmadığı ve her beynin kendine özgü bir yaratıcılığa sahip olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz. Yaşadığımız kişisel deneyime bağlı olarak her birimiz beynimizde farklı nöral yollar ve devreler oluşturuyoruz, bu da nöroçeşitliliği yaratıyor. Bu araştırmalar sanatı bir çeşit terapi olarak kullanmamızı sağlıyor. Bu sanat terapisi insanların kendilerini ifade etmelerine yardımcı olmak ve sonrasında meydana gelen duygusal ve zihinsel değişimleri incelemek için yaratım tekniklerinden faydalanıyor. Örneğin, bağımlılıkları yönetmek, stresi azaltmak, kaygı ve depresyon semptomlarını iyileştirmek gibi birçok zihinsel bozukluğun tedavisinde alternatif veya tamamlayıcı olabilir… Sanatsal deneyim aslında beynin duygu, öz-farkındalık, kimlik ve hayal gücü ile ilişkili alanlarını harekete geçirir. Bunlar serotonin, dopamin ve oksitosin gibi mutluluk hormonlarını salgılayanlarla aynı alanlardır. Bu bölgelerin etkinleşmesi sadece kabul görmüş sanatçılara mahsus değildir: her türden sanatsal pratik sırasında tetiklenir.

Özetle, sanat ve sanat terapisi birçok avantaja sahiptir: 

Beyin aktivitesinin artışı, beyindeki kan akışının da artması anlamına gelir. Beynin farklı bölümlerinin aynı anda kullanılmasıyla kan akışındaki genel artış oksijen akışında da bir artışa yol açar; bu ise daha yüksek birkonsantrasyon, daha az baş ağrısı ve daha iyi bir hafızayı beraberinde getirir.

Sanatsal faaliyete katılan insanlar daha fazla dirence ve daha yüksek bir duygusal denetim kapasitesine sahipolur çünkü daha önce belirttiğimiz gibi, sanatsal aktivite beynin kimlik ve öz-farkındalık ile ilişkili kısmını harekete geçirir.

Sanatsal deneyim, ödül devresini etkinleştirerek ve mutluluk hormonları salmasına izin vererek ruh halini iyileştirir.

Bir insan sanatsal faaliyette bulunduğunda, stresle ilişkili bir hormon olan kortizol düzeylerinde önemli bir azalma olur.

Sanat, beynin farklı bölümleri arasındaki bağlantıyı harekete geçirdiğinden, duyusal düzenlemeyi teşvik ederek, motor fonksiyonların gelişimini destekleyerek ve iletişimi kolaylaştırarak otizmin ana semptomlarınıazaltmaya yardımcı olur.

Bir dahaki sefere bir sergiyi ziyaret ettiğinizde, bunu aynı zamanda kendinize iyi bakmak için de yaptığınızı unutmayın.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.artistikrezo.com/art/comment-notre-cerveau-reagit-il-a-lart.html

Görsel: David Matos

Türkiyeli Entelektüellerin Dayanılmaz Sessizliği – Vicken Cheterian

Geçen yıl 27 Eylül’de, Karabağ Ermenilerine yapılan büyük Azerbaycan saldırısıyla birlikte İkinci Karabağ savaşı patlak verdiğinde, Türkiye’deki entelektüeller sessiz kaldı. Türkiyeli entelektüeller derken devletten bağımsız olarak fikir üreten profesyonelleri kastediyorum (aksi takdirde, devlete bağlı fikir üreticileri “propagandacılar” olarak adlandırılırlar). Şimdi, üzerinden bir yıl geçtikten sonra, bu entelektüeller hâlâ sessiz kalmaya devam ediyorlar. Bu kayıtsızlık siyasi değerlendirme ve ahlaki açıdan bir takım soruları sormamızı gerektiriyor. 

Türkiyeli entelektüellerin sessizliği en iyimser görüşle Karabağ’daki çatışmanın Türkiye’yi ilgilendirmediği varsayımına dayanabilir. Bu savaş, en iyi ihtimalle, iki etnik grubun bir parça alan için tartıştığı Kafkasların uzak bir köşesinde iki “vahşi kabile” arasındadır. Sebep bu olabilir; 1988’den beri etnik Ermeniler ile etnik Azerilerin bölgenin kontrolü için Karabağ ve çevresinde çarpıştıkları doğrudur. Ayrıca bu problemin büyük ölçüde Stalin döneminin katı siyasî kurumlarının ve tepeden tabana ulus kurma süreçlerinin sonucu olduğu da doğrudur. 

Ne ki, bu tarihin sadece bir bölümüdür. Karabağ uyuşmazlığı tarihinin diğer bölümünde ise Türkiye bu sorunun bir parçasıdır ve hep bir parçası olmuştur: 2020’de Bakü’deki Türk generallerin Karabağ Ermenilerine karşı savaşmak için F16 ve Bayraktarları konuşlandırdığını hepimiz gördük. Eğer Türkiye Ermenilere karşı “Karabağ’da barış değil savaş unsuru” ise, Türkiyeli entelektüeller sağır edici sessizliklerini nasıl koruyorlar

Osmanlı Ermenilerini yok ettikten yüzyıl sonra Türkiye’nin Ermenilere karşı başka bir savaş açmasına herhangi bir entelektüelin sessiz kalması siyasi anlamda tarafsızlık değildir. Gerçekte, çatışmanın başlangıcından itibaren Türkiye Ermenistan’ın karşısında yer alıp Azerbaycan’ı destekleyerek taraflı davranmıştır. Ankara diplomatik olarak Azerbaycan’ın aldığı tavrı desteklemiş, silahlandırma yoluyla muazzam askeri yardımda bulunmuş ve binlerce Azerbaycan askerini savaş konusunda NATO usulüyle eğitmiştir. Bakü yönetimine sınırsız destek vererek Türkiye, Azeri liderlerinin konumunu sağlamlaştırmış, onları her geçen gün daha militarist yapmış ve AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) içerisindeki Minsk  Grubunun uyuşmazlığa karşı diplomatik bir çözüm geliştirmesinin baltalanmasına katkıda bulunmuştur. 

Ankara sadece Azerbaycan’a geniş siyasi ve askeri destek sağlamakla kalmamış, aynı zamanda Ermenistan üzerinde de müthiş bir baskı kurmuştur: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Türkiye Ermenistan’la siyasi ilişkiler kurmayı ve ilişkileri normalleştirmeyi reddetmiş, sınırları geçişi engelleyecek şekilde kapalı tutmaya devam etmiştir. Bu sınır Soğuk Savaş’tan kalan son kapalı sınırdır

Ne var ki, bu işin bir boyutu da soykırım ve soykırımın inkârıdır. Türkiye soykırıma dair ideolojisini ve soykırım inkârını Azerbaycan’a da aktarmıştır. 

20 Şubat 1988’de Karabağ çatışması patlak verdiğinde, Karabağ Ermenileri, Sovyet Azerbaycan’ından ayrılıp Sovyet Ermenistan’ı ile birleşmek istediklerini kararlı bir şekilde bildirince, “cevap” bir hafta sonra Sumgayıt kentinde Ermenilere karşı katliamlar biçiminde verildi. Bu şiddetle beraber Ermenilere karşı şiddetin ideolojik gerekçelendirmesi de geldi, bu da Ermeni Soykırımı için Türkiye’nin gerekçelendirmesinin birebir aynısıydı. Sovyet Azerbaycanı’nda “sosyalizm” ideolojisinin dağıldığı bir zamanda, Ermenilerin şeytanlaştırıldığı yeni bir milliyetçilik ideolojisi Türkiye’den ödünç alınmaktaydı: Ermenilerin herhangi bir siyasi talepte bulunma hakları olmadığı gibi Transkafkasya’da bulunmaları bile gayrimeşru görülmekteydi. Ermeniler sadece emperyalizmin ajanlarıydı ve onları “köpekler gibi” kovalamak Azerbaycan’ın hakkıydı. Bu size tanıdık geldi mi? 

Türkiye katı soykırım inkârından uzaklaşmaya başladığında, bunun Azerbaycan devlet ideolojisi haline geldiğini görüyoruz. Azerbaycan’daki devlet propagandası sadece 1915 Ermeni Soykırımı gerçeğini reddetmekle kalmıyor aynı zamanda inkârcılığın en geleneksel halini gösterip Ermenileri fail olarak nitelendiriyordu.  Resmî Azerbaycan propagandasında, Ermenilerin canavarlaştırılması devam etmektedir; Bakü’de yakın zamanda açılan utanç verici Savaş Ganimetleri Parkına bakınız. 

Neden Türkiye bu savaş çabalarında Azerbaycan’ı destekledi? Neden Türkiye bağımsızlığının ilk gününden itibaren Ermenistan’a karşı ekonomik ambargo uyguluyor? Bu 1915 Soykırımının mirası değil midir? Osmanlı Ermenilerini yok ettikten yüz yıl sonra, Türkiye Erivan’ı gerek suçun siyasî olarak tanınması gerekse herhangi bir maddi tazminat olsun, soykırımla bağlantılı her tür talepten vaz geçirmek için yeni kurulmuş bağımsız Ermenistan’a karşı mücadelesini sürdürdü. Eğer bu da Türkiyeli entelektüelleri ilgilendirmiyorsa, ne ilgilendiriyor?

Türkiyeli entelektüeller Ermenilerin yok edildiklerini çok geç, ancak 90 yıldan daha uzun zaman sonra, farkına vardılar. Ermeni Soykırımını, Hrank Dink ve onun Türkiyeli entelektüelleri hafıza kayıplarından uyandırmak için gösterdiği olağanüstü çabaları ile fark ettiler. 

O zamandan bu yana, Türkiyeli entelektüeller Hrant Dink’i anmakla yetiniyor gibi görünüyor. Tüm ahlâkî günahlarından aklanmak için “arkadaşım Hrant Dink şöyle söylemişti” demek onlar için yeterli. Türkiyeli entelektüeller tam içlerinde bir soykırım yapıldığını – oldukça geç – fark etmiş olabilirler, ancak bunun bırakın ahlâkî sonuçlarını siyasî sonuçlarını bile anlamaktan fersah fersah uzaklar. Onlar için, Ermeni Soykırımının tanınması için verilen yüzyıllık çaba ve Ermeniler için adaletin temin edilmesi Hrant Dink’le başladı ve onunla bitti.

1915’in ardında bıraktığı yoğun karanlık sadece Türkiye’de değil Kafkaslar’da da varlığını koruyor. Geçmişimizle yüzleşmeye, milliyetçiliği ve militarizmi yıkmaya, barış ve adaleti mümkün kılmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu çabada da hâlâ Türkiyeli entelektüellerin sesini duymayı bekliyoruz.

(İngilizceden çeviren: Bürkem Cevher)

Bu yazı Agos‘ta yayımlanmıştır.

Görsel: Associated Press

Sanat, Siyaset ve Siyasal İktisadın Eleştirisi – Isabelle Garo

İlk bakışta bu çalışmanın konusu şaşkınlık uyandırabilir. Burada söz konusu olan, ilkesel açıdan birbirine tümüyle zıt olan, yahut karşılaşmaları fazlasıyla problemli olan iki gerçekliği ilişkilendirmek: sanat ile, çeşitli biçimleri altında iktisadi zenginlik – altın, para, sermaye. Ağırlaştırıcı koşul ise, bu vesileyle sanatsal faaliyete dair Marksist bir yaklaşım sunmak. Çünkü gerek bir eleştirel kültür analizi biçimini alan estetik teori şeklinde oluşturulmuş olsun, gerekse eserleri esinleyici hatta kodlayıcı bir mahiyet kazanmış olsun, böylesi bir yaklaşım, bambaşka bir tarzda olmakla birlikte, halihazırda mevcut. Bu geleneğe baktığımızda, 20. yüzyıl boyunca birbirinden farklı, hatta birbiriyle bağdaşmaz kuramlaştırmaların ortaya çıktığını görüyoruz. Bunların katkılarını veya sınırlarını –hatta açmazlarını– azımsamamak gerekir, ancak bir yenilenme ihtiyacı da söz konusudur. Dolayısıyla çağdaş Marksizmin karşı karşıya bulunduğu sınav, bu alanda da kendini gösteriyor: ekonomik ve toplumsal gerçekliğe ilişkin, araştırma alanlarını akademik bölümlenmelere göre ayırmayan, fakat sanatsal “üretimi” de iktisadi ve toplumsal bir temele indirgemeyen bütünlüklü bir analiz önermek. Yanı sıra sanatçıların –eğer varsa– siyasal ve eleştirel maksadını değerlendirmeye almak, fakat bunu yaparken de eserlerine dışarıdan böylesi bir maksat atfetmekten kaçınmak gerekir. 

Bu gerekliliklere, sanatın ve kültürün günümüzdeki durumunun göz önünde bulundurulması da ekleniyor. Sanat üretiminin daimi yenilenişinin yanı sıra, “kültür ekonomisi” olarak adlandırılan alan da derin bir altüst oluşa tabi. Bu, sanatın iktisadi ve toplumsal bütünlükle hem yakın hem çatışmalı ilişkisini derinleştiriyor ve karmaşıklaştırıyor. Sanat dalları (kimileri diğerlerinden daha yoğun biçimde olmak üzere), üretici güçlerde ve üretim biçiminde meydana gelen dönüşümlerden ve kapitalist piyasanın genişlemesinden uzun süredir etkileniyor. Ne var ki kültür ve genel olarak bilgi, kriz halindeki bir kapitalizmin oluşturucu unsurlarından biri haline gelmiş durumda. Kapitalizm bu alanlar aracılığıyla kendini yenilemeye çalışıyor; kendi mantığını buralara yayıp yeniden üretme derdinde. Aynı zamanda bu sanat-kültür faaliyetleri, tanımları itibariyle, kapitalizm tarafından sömürgeleştirilmelerine kısmen yabancı –hatta hasım– kalmayı sürdürüyor: Angajman meselesini yenileyen, onu tam da eserin kendi parasal karşılığıyla karşılaştığı noktada yeniden inşa eden yeni direniş biçimleri doğuyor. Değerin hüküm sürdüğü bir dünyanın temsili ile, dünyanın fethine çıkmış değerin temsili güçlü bir biçimde birbirini yankılıyor. 

Tüm bu bileşik nedenler, çağdaş sanat ortamıyla birlikte, bu ortamın kışkırttığı kuramsal tefekkürü derinlemesine dönüştürüyor. Çünkü eğer sanat bir toplumsal faaliyetse, mantıken, diğer tüm beşeri faaliyetlerin barındırdığı çelişkileri özgül biçimde kendi bünyesinde yaşayacaktır. Sanat üzerine düşünmenin öncelikle bizzat sanatçıların eseri olduğunu, hatta kimi zaman onların sanat üretiminin bir parçasını oluşturduğunu çok sık unutuyoruz. Sanatçının değer yasasıyla ve meta dolaşımıyla karşı karşıya kalması, bizzat sanat ve dünya hakkındaki böylesi bir tefekkürün geliştirilmesinin par excellence vesilesini oluşturur. Sırf görsel sanatları ele alacak olursak, çok sayıda plastik eserin, enstalasyonun, kurgusal veya belgesel filmin, fotoğraf çalışmasının, videonun vs. çok daha önceleri bazı sanatçılarca başlatılan bir sorgulamayı devralarak bugün kendi statüleri ve konumları, alımlanışları ve etkileri, finansman ve dağılım biçimleri gibi meselelerle tekrar cebelleşiyor olmaları çarpıcıdır. 

Esasında, yakından bakarsak, sanat ile servet arasındaki bu buluşma hayli eski ve kalıcıdır. Sanat, anlamların kolektif üretimine, mevcut toplumsal ilişkilerin meşrulaştırılmasına veya teşhirine katıldığı ölçüde, uzun zamandır servetle, onun birikimiyle ve yeniden üretimiyle karşı karşıyadır. Öncelikle altınla ve daha genel olarak değerli madenlerle karşılaşır sanat eseri, ki bu durum günümüze dek sürmüştür. Altın kendini öncelikle sanatın karmaşık ve oluşturucu bir unsuru olarak sunar: hem eserin malzemesi, hem zenginlik işareti, hem de hayranlık uyandıran bir parıltıdır. 

Rönesans’tan itibaren kimi eserler parayı, kambiyo senedini ve bunların manipülasyonunun oluşturduğu gösteriyi konu alır. Zenginliğin ve sosyal başarının imgesiyle oynayarak değerin mizanabimine[1] ve metanın eleştirisine girişirler, üstelik eser kendisinin de bir değer nesnesi ve meta olduğunu bildiği ölçüde eleştiri daha da keskin bir nitelik kazanır. Çağdaş dünyada böyle eserler çok temel çelişkileri bünyelerinde taşır – ortak miras ile özel temellük, bireyin gelişimi ile örselenmesi, sermayeye tabiiyet ile direniş arasındaki çelişkiler. Çünkü burada sorgulanan yalnızca meta mübadelesinin mantığı değil, bizzat sermayedir. Birer spekülasyon nesnesi, saf değer rezervi veya bu rezerv niteliğine sahip olacak şekilde tasarlanmış birer ürün olarak sanat eserleri, tasarlandıkları andan itibaren, birer eleştirel müdahale olarak kendilerini ilga etme tehdidiyle mi karşı karşıyalar? Sanatçılar bu küresel mantıktan kaçınabilirler mi, yoksa kendilerine özgü yollarla bununla çarpışabilirler mi? Sorularımız bunlardır ve sanatın sanat hakkındaki tefekkürünü, estetiğin geleneksel sınırlarının ötesine geçerek yenilemektedirler. 

Burada sunulan varsayımları sanat tarihinin tamamına veya çağdaş sanata yayarak genelleştirme iddiasında olmayan ve sanat formlarını değer formlarıyla karşı karşıya getiren bu tematik akış, yaratım alanında olduğu kadar kapitalizme karşı mücadele sahasında da yeni sorular oluşturmaya elverişli bir çerçeve sunuyor. Bu akış aynı zamanda yaratıcı faaliyetin, bireysel boyutunu kesinlikle gölgelemeden, bir toplumsal faaliyet olma niteliğini de gözler önüne seriyor. Bu açıdan bakıldığında, sanatın kendisi de değer yasasına tabi olmak durumunda kalan üretken emeğe yakınlaşmaktadır. Değer yasası, kültür endüstrisi ücretli emeğe dayandığı ve kendi kârlılık kriterlerini dayattığı andan itibaren artı değerin temellük edilmesini mümkün kılmaktadır. 

Bu bakımdan, göreli ve kimi zaman yanılsamalı olmakla birlikte kendi özerkliğine sahip çıkan ve onu müdafaa eden bir faaliyet ile, bu faaliyetin kapitalist işleyişe eklemlenmesi arasındaki çelişki burada da canlılığını korumaktadır. Bu alana da kendi kurallarını yayan kapitalizm, böylece kâr oranı takıntısına, haminin saf yüce gönüllülüğü ile yüksek kültür aurasını eklemektedir. Bu nedenle sanatçılar hem diğerleri gibi birer emekçidir, hem de değildir. Bu durum, kapitalist temellük ile ortak zenginliğin paylaşımı, bireysel özerklik iradesi ile kolektif özgürleşim projesi arasındaki çelişkiyi körükler. Böylesi meseleler sanat sektörünü aşarak toplumun bütününü ilgilendirir. Bugün sanat ve kültür meselesini karmaşıklaştıran tüm bu nedenlerle ve hem sanatsal yaratıma dışsal her türlü estetik tasarımdan kaçınmak hem de basit bir durum tespitine düşmemek için, kimi eserlerin söylemini, gerçeklikle yüzleşmenin bu diğer biçimiyle, yani siyasal iktisadın eleştirisiyle ilişkilendirmek daha uygun göründü. Söylediğimiz gibi kurulan bu paralellik herhangi bir indirgeme içermiyor ve gerçeklik ile bu gerçekliğin parçasını oluşturan bilinç biçimlerinin alt bölümlere ayrılmasından kaçınmayı hedefliyor. “Siyasal iktisadın eleştirisi” ifadesinin bizzat Marx’ın özgün katkısına işaret edip onu özetlediğini belirtelim. Kapitalizme dair, onun devrimci dönüşüm projesini de içeren bilgiyi ifade ediyor bu. Fakat aynı zamanda, bu alandaki bilgiye bağlı olan ve bireysel ve kolektif bir özgürleşim sürecini içeren bir devrimci projeye de işaret ediyor. Ayrıca eklemeliyiz ki bu özgürleşim süreci söz konusu projenin hem hedefini hem de koşulunu teşkil etmektedir. Bu zorlu ve belirsiz dinamik, kapitalist üretim biçiminin asli çelişkilerinin siyasallaştırılmasını gerektirir. Dolayısıyla siyasal iktisadın eleştirisi de kendi etkileri üzerine tefekkürü içerir; hem kendi gerçekleşme koşullarının analizi, hem de oluşmasına katkıda bulunduğu ve aynı zamanda da beslendiği hareketler aracılığıyla. Burada da alımlama aktif, yaratım kolektiftir. 

Böylece, çeşitli kesişme noktalarıyla birbirine bağlanan, özdeşleşmeden iç içe geçen bu iki eksen, sanatçının üretim ve mübadele dünyasındaki yerini düşünmeye ve tanımlamaya gayret ettiği istisnai anları açığa çıkarmayı sağlar. Bu vesileyle sanatçı, ürettiği eserlere dışsal olan bir uzmanlaşmış söylem inşa etmeden sanatsal faaliyeti kuramlaştırır. Sanat ile sanat söylemi arasındaki karşıtlıktan uzak biçimde, bizzat eserlerin konuşmasına izin vermek, hiç şüphesiz hem kendileri hakkında hem de kendilerini doğuran sanatsal faaliyet hakkında konuşmalarını sağlamaktır.

Bu üretim ve icat işlemi her daim tamamlanmış eserin ardında kaybolur. Yaratım sürecinin bu şekilde gözden yitimi, kendisi de neticesi olduğu canlı emeği, nevi şahsına münhasır biçimde hem açığa çıkaran hem de gizleyen metanın gizemini ikiye katlar. Bu nedenle böylesi bir tefekküre tanıklık etmiş çok sayıda eser arasından seçilmiş kimilerini dikkatlice analiz etmek gerekmektedir. Bazı özgül örnekler seçerek, kelimenin geniş anlamıyla plastik sanatlarla ilgileneceğiz: dinî veya define ilişkin nesneler, freskler, tahta ikonalar veya tuval üzerine resimlerin yanı sıra çağdaş enstalasyonlar ve belgesel yahut kurgusal filmler. Her halükârda analiz ekseni olarak eserin tekanlamlı bir figürasyondan müteşekkil olduğu ilkesinin reddi, temsilin diyalektiğinin altını daha fazla çizmeyi amaçlar. Bu ise, söz konusu diyalektiği zenginliğin ve paranın temsilinin Marksist analizine bağlamakla mümkün olur. Çünkü bu Marksist analiz, tam da böylesi bir diyalektiği seferber eder ve o kocamış fakat yeri doldurulamaz “temsil” kavramını, felsefi doğum yerinden hayli uzaklarda radikal biçimde yeniler. 

İlk bölümde Marx’ın sanatsal faaliyet hakkındaki tezleri üzerinde duruluyor. Bu faaliyet iktisadi ve toplumsal bütünlüğe dahildir fakat bir yandan da onun ellerinden kaçıp gider. Belirtmek gerekir ki Marx’ın analizi, ilk projesi Hıristiyan sanatı üzerine bir denemeden oluşmakla birlikte, hiçbir zaman uzmanlaşmış bir estetik olarak teşekkül etmez. Daha sonraki tüm çalışmaları boyunca kapitalist üretim biçimine ve komünist perspektife girift biçimde bağlanan farklı bireysel gelişim biçimlerini biteviye mukayese edecektir. 

İkinci ve üçüncü bölümler bazı eserler ve sanat tarihinin belirli uğrakları üzerinde durup bunları eserin malzemesini oluşturan altın ve değerli madenlerle ilişkili biçimde ele alıyor. Aynı zamanda bu eserler paranın temsiliyle ve hâkimiyetini dayatıp mantığını yaydığı andan itibaren sermayeyle de bağlantılı olarak değerlendiriliyor. Bu uzun tarih boyunca kimi sanatçılar hem faaliyetlerinin koşulu hem de hiçbir zaman tamamen kazanılmamış özerklikleri üzerinde tehdit oluşturan sermaye meselesini irdeliyor. Eserin kendi hakkındaki tefekkürü hem dünyaya açılımının koşulu hem de, kimi zaman, özgül bir müdahale yöntemi haline geliyor. 

Dördüncü bölüm ise kültürün ve bilginin ekonomisi üzerinde duruyor. Böylece, değer meselesini ve kimi eserlerin bununla cebelleşirken bizzat kendi tanımlarıyla yüzleşmek durumunda kalışını ele alan soruşturma, çağdaş siyasal iktisadın eleştirisi alanında sürdürülüyor. Bilişsel kapitalizmin, neoklasik akımın ve Marksist yönelimli çalışmaların tezlerinin çarpıştığı bu tartışma iktisadi ve toplumsal meselelerin, siyasal ve antropolojik kapsamlarıyla eklemlendiği geniş ve çoklu boyutlar sunuyor. Bu alanda geliştirilen analizler yenilenmiş bir angajman sorunu şeklinde tekrar çağdaş sanatçıların ve izleyicilerin karşısına çıkıyor.

Çeviri: Uraz Aydın

Bu metin yazarın L’Or des images, Art-Monnaie-Capital [İmgelerin Altını, Sanat-Para-Sermaye] isimli kitabının (La Ville Brûle, 2014) giriş kısmının tercümesidir. Kaynak www.contretemps.eu

Bu çeviri ilk olarak e-skop’ta yayımlanmıştır.

Görsel: Quentis Metsys, “Tefeci ve Karısı”, 1514, detay.

(1)  Mizanabim veya mise en abyme çeşitli sanat dallarında bir anlatının veya imgenin içine yine kendisini yerleştirmeye dayalı bir tekniktir (film içinde film yahut resim içinde resim gibi). Burada kendisi de değer içeren bir eserin içinde değerin temsil edilmesine gönderme yapılıyor – ç.n.