İmdat Freni

Blog

Neo-Leninizm ve Stratejik Eşgüdüm İhtiyacı – Frédéric Lordon

Kapitalizmin doyumsuz genişleme dürtüsünün hızlandırdığı bir ekolojik kriz anında yaşadığımıza şüphe yok ancak ekolojik çöküşü önlemek için mücadele içindeki sol kendisini nasıl örgütlemeli? Frédéric Lordon, kapitalizme karşı stratejik, büyük ölçekli bir hedef geliştirmek ve sürdürmek için solun neo-Leninist bir konum benimsemesi gerektiğini savunuyor.

Aşağıdaki metin, Andreas Malm ile ACTA, Extinction Rébellion (PEPS) ve Le Monte-en-l’air kitapçısı (6 Haziran 2021) tarafından organize edilen bir tartışma vesilesiyle yapılan bir konuşmanın yeniden basımıdır ve bu toplantıyı mümkün kıldığı için minnettarım. -Frédéric Lordon.

Ekoloji konusunda Andreas’tan çok daha az bilgim olduğu için, konuşmalarımızın birbiriyle çelişkili olmaktan ziyade tamamlayıcı olacağına inanarak başka bir şeyden bahsedeceğim. Her durumda, çelişkili olmaları da pek mümkün görünmüyor. Bence gerçekte en az üç şey hakkında büyük bir görüş birliğine sahibiz – ve bunlar gayet de önemli meseleler! Birincisi nereden başlanacağı; ikincisi nereye gidileceğidir; ve üçüncüsü (bunu cevaplayabildiğimiz kadarıyla) oraya nasıl gidileceğidir. Tartışmasız biçimde suçun kapitalizmde olduğunu ve tek tutarlı siyasi hedefin ondan kurtulmak ve onu devirmek olduğunu ortaya koyan dünyanın içinde bulunduğu aciliyetten değilse nereden başlamalı? Bu konuda “biz” aramızda (radikal solun “biz”i veya özgürleştirici sol, kısaca anti-kapitalist sol) kolayca anlaşmaya varırız. Bundan sonra zorluklar meydana gelir: Nereye gidilecek, nasıl gidilecek? İşte farklılıklar burada başlıyor. Hemen söylemeliyim ki, ne Andreas ne de ben bu sorulara net ve ayrıntılı cevaplar verebilecek durumdayız – ki böylesi muhtemelen daha faydalı. Bana öyle geliyor ki, ikimiz de konunun esası hakkında anlaşmaya varmak için bunlara dair yeterli bir fikre sahibiz. Konunun esası dediğim de konuyu ele almanın belirli bir biçimi; ki bu biçim solda bir hayli anlaşmazlığa yol açıyor -eski ama sürekli güncellenen ve yeni içeriklerle donatılmış bir anlaşmazlık. Bu yaklaşıma bir isim vermemiz gerekirse Neo-Leninizm derdim. Ekoloji hakkında konuşamayacağım için bugün Neo-Leninizm ile ne demek istediğimizi açıklamaya çalışmak istiyorum.

Savaş Komünizmini Yeniden Tanımlamak

Andreas, kitaplarından birinde “savaş komünizminden” bahseder. Hiçbir okuyucunun bu ifadeyi birinci derecede -süngülü tüfek ve kızıl yıldızlı kalpak imgeleriyle- ele alacak kadar aptal olmayacağını umuyoruz. Savaş komünizmi fikrine bu zamanda ne anlam verebiliriz? Basitçe, anti-kapitalist bir hattın hayati aciliyetinin hissi, dünyevi bir acil durum olarak anti-kapitalist bir çizginin anlamı. O halde Neo-Leninizm, yeniden tanımlanan bir savaş komünizmi fikrinden inşa edilen bir pozisyonun ta kendisidir.

Ancak, ‘Leninizm’ ifadesi ağızdan çıktığı anda korku çığlıklarını tetikleyen refleksi nasıl engelleyebiliriz? Sadece France InterArte veya Télérama’da değil; solda da. 1917’nin yüzüncü yılı, Leninizm’in Çeka, Kronştadt, Moskova mahkemeleri ve Gulag anlamına geldiğini açıklayan bir kitap akınına şahit oldu. SSCB’nin böyleolduğunu herkes biliyor. Bütün bunlar, 1950’lerin Troçkizminden bu yana uzun ve derin bir şekilde düşünüldü. Öyleyse zaten ardına kadar açık olan bir kapıyı zorlamanın anlamı nedir? Kimse bunun tekrar başlamasını da tekrar denemek de istemiyor. Bu nedenle “savaş komünizmi”nde olduğu gibi, kendini kabul edilmiş imgelerden koparmak için asgari çabayı sarf etmek ve kendi zamanımız için tarihsel bir güncellemenin yolunu aramak gerekir. Leninizmin bugün 1917’de Rusya’da Lenin’in inisiyatifiyle ve onun adı altında yapılandan başka bir şey olarak anlaşılmasını istiyorsak, tanımlama veya kavramsallaştırmadan başka bir yol yoktur.

Genelliğini ortaya çıkarmak için ortaya çıkışının tarihsel koşullarından koparılmış bir Neo-Leninizm’in olası bir tanımı şu şekilde olabilir: Leninizm, 1) bir hedeften 2) büyük ölçekli [macroscopic] bir hedeften ve 3) uygun bir biçim altında stratejik eşgüdümün sağlanmasına ilişkin açık bir zorunluluktan meydana gelir. Bu “uygun biçim”in içerdiği sorunların büyüklüğünü vurgulamama gerek yok. Buradaki önemli nokta, bir zorunluluğun diğerine yol açmasıdır. Stratejik eşgüdüm zorunluluğu, onun için uygun olan biçim hakkında düşünme zorunluluğunu getiriyor. Bu konuda hiçbir fikrim olmadığını hızla söyleyip geçiyorum. Zamanım kısıtlı, sorun değil: bu konuda konuşmaktan kaçınmamı sağlayacak…

Zaten ilk iki noktayla ilgili konuşulacak malzeme var. Birincisi, Leninizm bir amaçtan meydana gelir. Bu kadarsıradan bir şey söylemek zorunda hissettiğimize inanmak zor ancak yine de zorundayız. Çünkü solda oldukça tuhaf bir siyasi çağ yaşıyoruz, burada bir amaç ortaya koyma gerekliliği artık hiç de aşikar bir hâlde değil ve hatta şüphe duyulacak bir şey olarak algılanıyor. Fransa’da çok dinamik ve çok ilginç, ancak her türden amacıdüşman olarak gören ve siyaseti yalnızca geçişsiz [intransitive] bir anlamda düşünen bir entelektüel ve politik akım var. Yani, hareket için hareket. Her şeyden önce de, kimse gelip ona yön vermeye [direction[1]] cesaret etmesin istiyor. 

Bu şüphe nereden geliyor? Bir yön vermenin diğerini gizleyebileceği gerçeğinden gelir. Arzulanır bir siyaseteişaret etmek olarak anlaşılan yön verme’den, mevcut operasyonları ele alma, komuta etme anlamındaki yön verme anlayışı her zaman için ortaya çıkabilir. Ve bu gerçekten de tehlikeli bir andır. ‘Leninizm’ göstereni, bu ikinci yön verme anlamına, yani yöneticilerin yön vermesi anlamına yapışık kaldı ancak Leninizm’de aynı zamanda birinci anlamın, yani arzu edilen anlamında, ne yapmak istediğimizi ve nereye gitmek istediğimizi söyleyen yön verme anlamının da olduğunu unuttuk.

Burada iki yazardan alıntı yapacağım. İlki, “geçmiş deneyimlerden çıkarılan ve onsuz eylemin amaçsızca dağıldığı bir çekül olarak hizmet eden stratejik bir hipotez” ihtiyacından bahseden Daniel Bensaïd’dir. İkinci yazar ise Andreas Malm: ‘İnsanlığın krizi devrimci liderliğin krizidir” şeklindeki eski Troçkist formülün güncellenmesi gerekiyor. Kriz, istikametin namevcut hâlidir.’

Açıkça söyleyebilirim ki: Bu iki ifadeye de derinden katılıyorum. Güçlü bir politik öneri olmadan, yani kapitalist öneriye karşı koyabilecek genel ve eklemlenmiş bir öneri olmadan kapitalizme karşı hiçbir mücadelenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ayrıca geçişsizliğe yapılan methiyelerin siyasi iktidarsızlığa varmayı sağlayan pasaport olduğunu düşünüyorum. İşte soldaki ilk kırılma çizgisi budur. Bir yanda anti-kapitalist bir siyasetin kurucu unsuru olarak bir yönelimin, yani bir önerinin zorunluluğunu sürdüren Neo-Leninist konum ile diğer yanda korkarım ki sonunda siyaset karşıtı olmaya mahkum geçissizlik fikri.

Diyalektik Jest

Bu kırılmayı üzülerek seyretmekten başka bir şey yapmak istiyorsak, sanırım kaybolmuş bir entelektüel jesti geri almalıyız: diyalektik jest. Burada kendini aşmanın ve sentezin görkemli bir süreci olarak Hegelci-Marksist versiyondaki diyalektiği kastetmiyorum. Diyalektiği karşıtlar arasındaki uzlaşmaz nesnel bir gerilim, bir sentezde çözülemeyen ve bu nedenle özgün bir biçim altında bağdaştırılma gerekliliğine çağrı yapan bir gerilim olarak düşünüyorum. Başka bir örnek: stratejik bir çizgi olmadan, buna hizmet edecek asgari bir örgütlenme olmadan devrimci süreç olmaz. Sadece isyan patlamaları olacak ve mağlup olacaklar. Bununla birlikte, asgari bir örgütsel biçimde koordine edilen stratejik bir hat olarak yön verme’den her zaman komuta etme anlamında, yani bir ayırma olarak ve nihayet bir müsadere olarak yön verme çıkabilir. Bu doğru. Ben bunu ifade ettiğimde, ikisini de kastediyorum. Her ikisi de doğrudur. Yani ikisiyle de uğraşmak zorundasın. Her ikisini de bir arada tutmanız ve onları sonsuza kadar kusurlu ve her zaman revizyona tabi olan bir formda tutmanız gerekir.

Bu, diyalektiğin Hegelci-Marksist olmayan versiyonudur, sentezi uzlaştırma vaadinden sıyrılmış ve kurumsal yapılarda karşıtların uyumlaştırılmasının, onların birlikte mevcudiyetlerinin düzenlenmesinin yalnızca kusurlu olasılıklarını bırakan bir versiyondur. Düzene sokulacak çatışkıların indirgenemez olmaları, bazı ‘aşkınlıklarda’ aşılamaz olmaları gerçeğinden, onları barındıran kurumların özünde kusurlu oldukları sonucunu çıkarır; yani sürekli bir sorgulama ve yeniden çalışmayı gerektirirler.

Bu arada şuna da değineyim, bu Castoriadis’in demokrasi anlayışından farklı değil. Demokrasi, sürekli olarak bize pazarlanan seçim salatası ve ‘özgür basın’ bileşimi değildir. Demokrasi, bir siyasi organın kendi kurumlarını kurma ve onları kalıcı olarak yeniden işleyebilmek için kontrol altında tutma kapasitesidir. Bu nedenle, bize “kurumları savunmamız gerektiğini” açıklayan ‘demokrat’ bir özenti görür görmez kiminle uğraştığımızı biliriz – bir sahtekâr. ‘Kurumların savunması’ demokratik bir fikir değil, bu polis için, Paris Polis Müdürü  Didier Lallement veya Macron gibiler için bir fikirdir; Sarı Yeleklileri ezmek için gönderildiklerinde Çevik Kuvvet ekiplerinin beyinlerinin doldurulduğu fikir buydu: ‘kurumların son kalesi sensin’, ‘kurumları savunmak zorundasın’, anti-demokrasinin par excellence formülleri.

O halde, her şeyden önce siyasetin kurucu unsuru olarak amacın haklılığını eski konumuna geri getirmek. Ancak Neo-Leninizm bu asgari gerekliliğin çok ötesine geçer. Bir hedefi onaylıyorsa, aynı zamanda onun büyük ölçekli olma karakterini de onaylar. Bu, komünizmin ancak bir toplumsal oluşum, yani büyük bir insan grubu ölçeğinde tasarlanabileceği anlamına gelir. Neo-Leninizm kesinlikle yerel deneyimlere ilgisiz değildir, ancak düzenleyici bir ilke olarak bunların özel bir konuma sahip oldukları iddiasını reddeder. Muhtemelen ‘neo’ ön ekinin en kullanışlı olduğu nokta burasıdır. ‘Vintage’ Leninizmin yerel özerklikleri -bizzat ezmeye çalışmadığı zamanlarda- umursamadığını kabul etmemek zor. Tarihsel Leninizmin acı verici dersleri arasında tüm özerk yerel yaşamın yok edilmesi, totaliter devlet merkezileşmesinin feci bağıntılarından biriydi -bir daha ne yapılmaması gerektiğine dair bir tür model. Dolayısıyla Neo-Leninizm, yerel deneyimlere ilgi göstermekle yükümlü olacaktır; bu ilginç şeylere kibarca saygı göstermesi gerektiğinden değil, kendi canlılığının bir kaynağı olarak ilgilenmelidir. İşte o zaman onları mümkün olduğu kadar başarılı kılmaya dönük rasyonel görevinin farkına varacaktır. Neo-Leninizm bütün bunlara rağmen, toplumsal bir oluşumu komünlerden oluşan bir takımadadan başka bir şey olarak görür. Neden ? Çünkü yalnızca yeterli büyüklükte ve bütünleşmeye sahip bir grup, asgari düzeyde gerekli bir işbölümünü sürdürebilir.

Komünizm Bir Üretim Tarzı Olmaz Zorunda

Tabii ki, kapitalist iş bölümünden önemli ölçüde daha düşük seviyede bir iş bölümü olacaktır bu -dünyaya ilişkin acil durum bunu dayatıyor- ama yine de yerel-komünal bir iş bölümünün gerçekleştirebileceğinden çok daha yüksek olacak. Başka bir deyişle, kapitalizmden çıkmak, üretim tarzı kategorisini reddetmek anlamına gelmez. Komünizm bir üretim tarzı olmak zorunda kalacak, çünkü insanlar her zaman kendi maddi yaşam araçlarını kolektif olarak üretmek ve bu üretimin araçlarını üretmek zorunda kalacaklar. Üretim tarzı zaten buna ilişkindir. Komünler ve yerel deneyler bu üretim tarzına ve onun iş bölümüne mükemmel bir şekilde dahil olur ancak hiçbir şekilde onun bütünü teşkil etmez.

Şimdi gelelim sol içindeki ikinci ayrım çizgisine: bir amacın iddia edilmesi ile geçissizliğin anti-politikası arasındaki ya da başka bir deyişle, istikamet ihtiyacını ortaya koymak ile yön verme gerekliliğinin tümüylereddedilmesi arasındaki ayrımın ardından bu ikinci ayrım çizgisi, bir yanda küresel büyük ölçekli alternatif öneriyi, diğer yanda yerel özerklik ilkesinin öz yeterliliğini ayırır. Tıpkı geçişsizliğin iktidarsızlığa dönüşmesi gibi, yerelliğin özel oluşu da “kaçışçılığa” dönüşür. Kaçışçılık, günümüz solu içinde çok güçlü ve cezbedicidir: Kaçarız, terk ederiz, kapitalizmi arkamızda bırakırız – kendimizi ondan ayırırız. Laf kalabalığı yapmak istemem ama şunu vurgulamak lazım: Kapitalizmi geride bırakırsak, hâlâ arkamızda bir yerlerde kalır.

Kaçışçılığın yalnızca varsayılan bir çözüm olarak, engellerin büyüklüğü karşısında bir teslimiyet çözümü olarak başarılı olduğunu düşünmeye başladım. Yani kapitalizmi yıkma fikri radikal bir imkansızlık olarak insanların kafasına yerleştiğinde -Fredric Jameson’ın tabirine herkes aşinadır- aslında projeden vazgeçildiğinde, geriye tek çözüm kalıyor. Ancak bu gezegendeki durumun nasıl olduğunu biliyoruz, onu terk ederek bundan kaçınmak artık bir seçenek değil. Ayrıca kulübelerdeki ya da ağaçlardaki  yaşamın cazibesi -çünkü tüm bunlar hakkında çok fazla güzelleme duyuyoruz- bir üretim tarzı oluşturmaz. Çok daha basit bir şekilde söylemek gerekirse: ağaçtan düşer ve kötü şekilde bacağınızı kırarsanız, bir yosun lapası veya bir kök kaynatarak işin içinden çıkamazsınız. Muhtemelen General Electric markalı bir görüntüleme makinesi bulunan yerel bir hastaneye gideceksiniz.

Buradaki soru görüntülemeyi General Electric’e bırakıp bırakmayacak oluşumuz. Kaçışçılık başka seçenek bırakmaz. Komünizm ise ‘hayır’ diyor. Ve bu, bir üretim tarzının büyük ölçekli amacıdır. Ama üretici güçler sorununu tamamen yeni bir tarihsel rejime sokan bir üretim tarzıdır bu. Neo-Leninizm kesinlikle üretici güçler sorununa ilgisiz değildir. Bunların belli bir seviyede tutulması gerektiğini bilir, sadece ağaç dostlarına değil, mühendislere, teknisyenlere ve bilim insanlarına da ihtiyaç vardır. Ama aynı zamanda maddi üretimin şimdiye kadar gezegene ne yaptığını ve bunu ne kadar uç noktalara taşıdığını da biliyor. Bu nedenle Neo-Leninizm, çelişkisiz olarak, üretimciliğe kökten düşman bir üretici güçler komünizmi olarak kavranabilir. Üretimcilik, bir geçişsizlik rejimine (üretim için üretim) ve bir mutlakiyetçilik rejimine (insan faaliyetinin bütününü içine alan maddi üretim) giren üretimdir. Bu nedenle, eğer bir üretim tarzıysa, neo-Leninizm, etrafında örgütlendiği yeni dayatmaları ve yeni hedefleri hiçbir şekilde gözden kaçırmaz: dünyanın içinde bulunduğu durumun dayatmaları ve insan yaşamının gayrı-maddi güçlerinin gelişimine ilişkin hedefler.

Çev: Bartu Şanlı

Kaynak: versobooks.com

Başlık ve ara başlıklar İmdat Freni tarafından konmuştur.


[1] Yazar direction sözcüğünü iki anlamda kullanıyor hem istikamet hem yönetim. İki anlam arasındaki geçişi aynı sözcükle sağlayabilmek için yön verme ifadesini tercih ettik (İmdat Freni).

Sokakta, Mahallede, İşyerinde Yoksullaştırmaya karşı Emeğin Birleşik Kampanyasını Örelim! – Yeniyol’un Sözü

Saray Rejimi tüm toplumu, en kırılgan kesimlerin en ağır biçimde etkileneceği kahredici bir felaketin eşiğine kadar getirmiş durumda.

İşçi sınıfının kazanımlarına yirmi senedir saldırıp, sermaye sınıfını güçlendirirken, diğer yandan da bürokrasi ve yandaş sermayeyi kapsayan ve yağma harekatıyla kendisine bağlı zenginleşmiş bir kast oluşturan rejim sınıfsal karakterini usulen bile gizleme zahmetine katlanmıyor artık. Oylarını eriten siyasi ve ekonomik krizle birlikte bu saldırıları ve talan operasyonlarını, ideolojik perdelerin arkasına daha az saklama ihtiyacı duyarak, açıkça pervasızlaştırıyor. 

TL’nin döviz karşısında değersizleşmesini neredeyse teşvik eden faiz kararları, işçi sınıfının kölelik koşullarına mahkûm edilmesinin AKP’nin temel hedefi olduğunu ortaya koydu. Özelleştirmelerle, grev yasaklarıyla, polis şiddetiyle emekçilere aralıksız bir şekilde saldıran iktidar, bu son hamlesiyle, halkın bizzat asgari yaşam koşullarına karşı topyekûn bir taarruz başlatmıştır. Doların halihazırdaki durumuyla emekçilere reva görülen asgari ücret, ucuz emek ve vahşi sömürü konusunda dünyaya örnek olan Çin’den bile geriye düşmüş, en ucuz emek cennetlerinden Vietnam’la eşitlenmiştir. 

Emeğe Topyekun Saldırı

AKP, bugüne kadar kamu iktisadi teşebbüslerinden akarsularına, koylarından dağlarına, hazine arazilerine kadar ülkeyi baştan sonra yağmalamış, sıra işçinin emekçinin alın terinin son damlalarına gelmiştir. 

Saray rejimi uzun bir süre boyunca milliyetçi-muhafazakâr sağ seçmeni hedefleyerek oluşturduğu ideolojik söylemini, artık özensiz ve biçimsiz bir şekilde ve sadece kendi kemik seçmen tabanını gözeterek kotarmaktadır. Erdoğan ve AKP kurmayları, dövizdeki bu tırmanışı bir yandan dış güçlerin saldırılarına bağlarken, diğer yandan yüksek dövizin istihdam ve büyüme için olumlu olduğunu söylemekte; emir alan troll’ler ise “1 dolara ülkemizi satmayız” saçmalıklarıyla sosyal medyayı doldurmaktadır. 

AKP’nin böylesine pervasız adımlar atması ve bunun altını güçlü bir propaganda ile doldurmaya dahi çalışmaması, elleri ceplerinde 2023 seçimlerini bekleyen düzen muhalefeti için titizlikle değerlendirilmesi gereken göstergelerdir. 

Emeğe karşı başlatılan bu topyekûn saldırının sonuçları emekçilerin hayatında birkaç gün içinde kendini göstermektedir. En temel gıda maddelerinden ulaşıma, kiradan faturalara kadar neredeyse bütün kalemler işçi sınıfının yaşamını gözle görülür bir şekilde ve çok kısa bir sürede fakirleştirmektedir. Durum buyken, emeği odağına alan bir siyasi özneleşme süreci, her zamankinden daha kaçınılmaz bir şekilde kendini dayatmaktadır. 

Acil Yaşamsal Talepler Ekseninde Bir Kampanya

Sol kamuoyunda bir süredir devam eden ve çeşitli örgütlerin görüşmelere başlamasına evrilen solun strateji ve birlik tartışmaları son derece değerli. Bu görüşmelerin, seçim ittifakıyla sınırlı olmaması, birleşik, bağımsız ve politik bir sınıf odağını yaratma hedefiyle sürmesi; bunun yanında seçimlere de emek temelli bir üçüncü ittifak ile hazırlanılması gerekmektedir. 

Ancak sosyalistler olarak şu anda önümüzde duran görev, işçi sınıfına karşı başlatılan bu taarruza karşı, yaşamsal bir dizi talep etrafında örgütlenen, solun geniş kesimlerini kapsayan ve emekçileri bu taarruza karşı bütünleşik bir özne haline getirmeyi hedefleyen bir kampanya örgütlemektir. 

-Asgari ücretin insanca yaşamayı sağlayacak bir seviyeye çekilmesi 

-İşsizlere iş yaratılması için ücretler düşürülmeden çalışma saatlerin azaltılması

-Elektrik, su, ısınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçların ücretsiz ve kamusal hale getirilmesi

-En zengin kesimlerden alınacak bir servet vergisiyle tüm yurttaşlara asgari bir yaşam gelirinin sağlanması gibi talepleri içerecek bir faaliyet yalnızca merkezi eylemlerle sınırlı kalmayıp emekçilerin çalışma ve yaşam alanlarında adım adım inşa edilmelidir.

Böyle bir faaliyet, hem soldaki birleşik zemin tartışmalarına pratik bir katkı sağlayacak, hem halihazırda yaşanan siyasi ve ekonomik krizin sorumlusunun temelde kapitalizm olduğu gerçeğini yayacak, hem de düzen partilerinin AKP sonrası için hazırladığı ve emeğinin haklarının dışlanacağı aşikâr olan restorasyon dönemine bir sınıf siyaseti devredecektir. 

Erdoğan rejiminin son bulması önemlidir. Ancak bu sonda işçi sınıfının ve sosyalistlerin güçlü bir imzasının bulunması, gelecek için, çok daha önemlidir.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Görsel Kaynağı

25 Kasım Vesilesiyle Bir Kez Daha Haykırıyoruz: Şiddetle Mücadelemiz Sürecek!

Bu yıl da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde kadın cinayetlerini, en temel hakkımız olan yaşama hakkımızın elimizden alınışını, her gün eksilişimizi konuşarak söze başlamak zorunda bırakılıyoruz. Pandeminin ağırlaştırdığı yoksulluk katmerlenirken, en temel ihtiyaçlar lüks haline gelirken, ücretli emek alanında kadınlar gittikçe daha fazla güvencesizleşirken, ayrımcılık ve şiddet artarken, krizde ilk gözden çıkarılan kadınlar iken, ev içi ücretsiz kadın emeği bir yandan ağırlaşıp bir yandan değersizleşirken kadınlara yönelik şiddet biçimlerinin de arttığını ve derinleştiğini görüyoruz.

Kadınları şiddet ve yoksulluktan korumaya yönelik politikalar geliştirmek şöyle dursun, kazanılmış haklarımıza saldırıların hız kazandığı bir yılı geride bırakıyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme kararı uzun zamandır sürdürülen kadın düşmanı politikaların sadece bir adımı. Kadınların istihdama katılmasının önünde eğitim hakkının ihlal edilmesinden kreş hakkının gasp edilmesine kadar türlü türlü engel varken, milyonlarca kadın güvencesiz çalışırken ve işsizlik ödeneğine erişimde bile bir cinsiyet uçurumu varken kadınların nafaka hakkını tartışanlarla cebelleşiyoruz. Yaşam hakkımız elimizden alınırken 6284’ü savunmak zorunda bırakılıyoruz.

Kadına yönelik şiddet çok farklı biçimlerde artmaya devam etse de şiddetin en yaygın biçimlerinden biri, ev içi ücretsiz emek üzerinden gerçekleşiyor. Ev içi şiddet, kadınlara yüklenen “sorumlulukların” yerine getirilmemesi halinde kadınları disipline etmenin bir yöntemi olarak varlığını sürdürüyor. Öte yandan biliyoruz ki şiddet asla evin içiyle sınırlı değil; makbul ve makbul olmayan kadınlık halleri üzerinden şiddet her alanda meşrulaştırılıyor. Dahası, şiddete maruz kalan kadınların koruma mekanizmalarına erişimleri gün geçtikçe daha da zorlaşıyor.

Biz kadınlar şiddetin hiçbir biçimine alışmayacağız. Kazanılmış haklarımıza, mücadelemize saldırıların devam ettiği bu 25 Kasım’da da kadınlara yönelik şiddetle mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğimizi duyuruyoruz! Artık kadınlar kırsalda, şehirde, okulda, fabrikalarda, sokaklarda şiddetin psikolojik, cinsel, ekonomik ve fiziksel tüm hallerine karşı dayanışıyor ve mücadele ediyor. Birbirimizden aldığımız güçle dayanışmamız daha da büyüyecek, mücadelemiz tüm ülkeyi ve dünyayı saracak. Mücadelemizle aydınlattığımız dünyada özgür kahkahalarımız yankılanacak. Kadın dayanışmasıyla her türlü saldırının, şiddetin karşısında dimdik durmaya devam edeceğiz. Bugün bize reva görülen bu düzeni, bize reva görenlerin başlarına geçireceğiz. Yaşıyor olmanın bile direnmek olduğu bir sistemde, en özgür ve mutlu halimizi var etmek için ne gerekiyorsa yapacağız.

Hayatlarımız Bizim!

Sokaklar Bizim!

Yeniyol’dan Kadınlar

Ortadoğu’da ‘İklim Değişikliği’ için Hiç Vaktimiz Yok – Vicken Cheterian

20 bin kadar delege ve ‘dünya lideri’, bazıları özel jetleri ile, iklimimizi nasıl koruyacağımızı tartışmak üzere Glasgow’a gitti. 31 Ekim ile 12 Kasım tarihleri arasında 26. Birleşmiş Millet İklim Değişikliği Konferansı için buluşacaklar. Glasgow zirvesinin amacı sera gazı emisyonunu azaltarak bu yüzyıl içinde sıcaklık yükselmesini 1,5 °C sınırları içinde tutabilmek.  

ABD Başkanı Joe Biden, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis’in de içinde bulunduğu birçok dünya lideri zirveye katılırken, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin gibi bazı liderlerse katılmamayı tercih ettiler. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Glasgow’a yapacağı seyahati son anda iptal etti. 

Ne var ki Ortadoğu’da bizim iklim değişikliğini tartışmak için hiç vaktimiz yok. Biz çok daha acil sorunlarla meşgulüz. Şu anda din savaşlarının ortasındayız, birçok kentimiz harap halde, ekonomilerimiz ise, eğer çoktan iflas etmediyse, çökmek üzere. Başka yerlerden gelen mülteciler eski yaşam tarzımızdan artakalanları tehdit ediyor. O kadar çok sorun var ki, “iklim değişikliği”ni tartışma lüksünü nasıl karşılayabiliriz? 

İklim değişikliği bizim sorunumuz değil, zengin ülkelerin sorunu. 

Ortadoğu’da bu kadar çok sorunla karşı karşıya olmasak belki biz de iklim değişikliğini ve iklim değişikliğinin hayatlarımız üzerindeki etkilerini tartışabilirdik. Amma velakin hayır, şimdi değil, biz bitmez tükenmez bir şekilde kendi kendimizi tüketmekle meşgulüz.

İklim değişikliğinin, özellikle de dünya yüzeyindeki ani ısınmanın Ortadoğu’yu, zengin ülkelerden daha fazla ilgilendirdiğini fark etmişsinizdir. Arap Yarımadası, Kuzey Afrika, Mezopotamya ve Orta Asya dünya üzerindeki en kurak bölgelerden bazıları. Her şeyden önce, daha geniş bir alanda yer alan Ortadoğu’da çok daha az su var ve kuzeyiyle güneyindeki diğer bölgelerden daha sıcak. Ne var ki haberler daha da kötüleşiyor; bilimsel tahminler 2050’ye kadar dünya yüzeyindeki ortalama ısınmanın 2 °C düzeyinde olacağını öngörüyorsa da, Ortadoğu bölgesinde ısınma riskinin bunun iki katına yani 4°C dereceye kadar çıkabileceğini tahmin ediyorlar. 

İklim değişikliği olmasa da bölgedeki su kaynakları büyük risk altında. Bunun en aleni kanıtı yok olan göller ve içdenizler. Aral Gölü felaketi oldukça iyi bilinir; Sovyet planlamacılar Orta Asya’daki kurak ovalarda pamuk üretebilmek için Ceyhan ve Seyhan nehirlerinin yönlerini değiştirerek Aral’ı gözden çıkardılar. İran’da tarım arazilerinin sulanması nedeniyle, Urmiye Gölü’nde su seviyesi 1995’ten beri düşüyor. Gölün yüzey alanı 1997’de 5.000 kilometrekare iken 2013’te onda birine, sadece 500 kilometrekareye indi ve daha da inmeye devam ediyor.  Her ne kadar yılda 7 cm ile daha az da olsa, Hazar Denizinde de su seviyesi düşüyor. Bu yüzyılın sonunda su seviyesi 10 metre kadar düşebilir, bunun da ekolojik ve ekonomik anlamda vahim sonuçları olacaktır. Devam etmekte olan felaketlere bir diğer örnek de son kırk yılda su seviyesi 40 metre azalan Lut Gölü (Ölü Deniz).  Ortadoğu’da mevcut olan ve yenilenebilir sudan çok daha fazlasını tüketiyoruz.  

Su sıkıntısı ülkeler arasında büyük sorunlara sebep oluyor. Örneğin Fırat ve Dicle nehirlerine bağımlı olan Irak’ı ele alalım; Türkiye’deki dağlardan Irak’a akan bu sular 1970’lere oranla %40 azaldı.  Bunun sebebi büyük oranda Türkiye’de 1990’ların başında başlayan ve 22 barajdan oluşan devasa bir proje olan “Güneydoğu Anadolu Projesi”dir. Bu sistem şu anda suları Türkiye’nin güneyinde tutmakta, Suriye ve özellikle de Irak’a akan suları her geçen gün azaltmakta. Bağdat da benzer şekilde İran’la ihtilafa düşmüş durumda; hatta yakın zamanda Bağdat, Irak’a doğru akan Karkheh, Alvand, Karun ve Sirvan nehirlerinin akışını tamamen kesen Tahran’ı Uluslararası Adalet Divanı’na götürmekle tehdit ediyor. Irak tarımı için bunun sonucu felaket; 1970’lerde Irak’taki ekilebilir arazi alanı 6 milyon hektar iken şu anda sadece 3,75 milyon hektar

Bu arada, yiyecek talebi de artmakta. Irak’ın nüfusu 1970’de sadece 10 milyonken 2021’de 41 milyon olduğu tahmin ediliyor. Irak, Ortadoğu’da nüfus patlaması yaşayan tek ülke değil. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Yemen’de nüfus on yıl önce 23 milyondu, şu anda nüfusu 30 milyonun üzerinde. 2011 yılında Arap Baharı patlak verdiğinde Mısır’ın nüfusu 82 milyondu, 2020’de Mısır’da nüfus 102 milyonu aştı. Cemal Abdülnasır’ın sloganlarından biri Mısır’ı tarımsal üretimde kendi kendine yeten bir ülke yapmaktı. 2011’e gelindiğinde Mısır, nüfusunun ihtiyacı olan yiyeceğin yarısını hanidir ithal etmekte, bu durum ülkeyi uluslararası piyasalardaki dalgalanmalara karşı savunmasız bırakmaktaydı.

Ülkenin iç kısmında su kaynakları gittikçe azalırken, deniz suyundaki yükselme kıyı bölgeleri tehdit diyor. Bu yüzyılın sonunda iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyesindeki yükselmenin 3 ila 5 metre arasında olacağı tahmin ediliyor; bu durumda İstanbul’un bazı bölgeleri tehlike altındayken Mısır’ın 5 milyon nüfuslu İskenderiye kenti “batma” tehlikesiyle karşı karşıya.  

Halihazırda iklim değişikliği ile ilintili tüm bu riskler ve kaynakların tükenmesi Ortadoğu liderlerinin dikkatlerini çekmediyse, bunun nedeni çoğunu korkutan bir mesele: Karbonsuz ekonomiye geçiş. Pek çok ülke, diktatör, onların komşuları ve müttefikleri hidrokarbon ihracatından gelen petro-dolarlara güveniyor. Sadece Suudi Arabistan her gün günde 9,5 milyon varil petrolü topraktan çekiyor. Küresel petrol üretimi şu anda günde 96 milyon varil, bunun üçte biri Ortadoğu’da üretiliyor. Ortadoğu’nun bütün ekonomisini hidrokarbon endüstrisi etkiliyor, hatta petrol üretmeyen ülkeler bile büyük oranda kendi ekonomilerine yatırım yapılan petro-dolarlara bağımlılar. Hidrokarbon endüstrisinin yarattığı büyük paralar olmasaydı, bölgedeki bütün bu inşaat patlaması da olmazdı.

Ortadoğu bir yandan karbon temelli endüstrileşmenin yan etkilerini yönetirken, hidrokarbon bağımlılığını azaltacak yeni dönüşüme nasıl ayak uyduracak? Şu anda bu sorular Ortadoğu’da ciddiye alınmıyor çünkü bölgenin uğraşması gereken bir sürü acil sorunu var. 

(Agos için çeviren: Bürkem Cevher)

Görsel: Aral Gölü

Rusya’da Yeni Bir Sosyalist Hareket -Mikhail Lobanov ile Söyleşi

Röportaj: Ilya Budraitskis

Rusya’nın son seçimlerinin büyük kazananı, neredeyse oyların yüzde 20’sini alan Komünist Parti oldu. Parti bugün Vladimir Putin’in hükümranlığına karşı çıkan yeni bir demokratik sosyalist eylemci dalgası tarafından dönüştürülmektedir.

Rusya’da 17-19 Eylül tarihleri arasında yapılan parlamento seçimleri Başkan Vladimir Putin’in Birleşik Rusya Partisi için başka bir göstermelik zaferdi. Ancak en dikkat çekici sonuç, oyların yüzde 19’unu alarak ikinci gelen Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne (RFKP) verilen destekti [Bkz İmdat Freni’nde yayımlanan “Kremlin Düşüşte Mi?” yazısı].

Putin müttefiklerini destekleyen alışılagelmiş sahtekârlığa rağmen, RFKP özellikle var olan düzene karşı kendisine oy vermeyi tek fırsat olarak gören büyük kentlerdeki gençleri yeni seçmen olarak kazanmayı başardı. RFKP’nin resmi programı, doksanlardan beri Stalinizm, milliyetçilik ve sosyal demokrat paternalizmin bir karışımı olarak kök tutmuştu. Bununla birlikte, son birkaç yılda, RFKP içinde onu daha çok demokratik hakları, sosyal eşitliği ve ekolojiyi savunma söylemlerine doğru dönüştüren genç yerel liderler kuşağı ortaya çıktı. 

Bu açıdan seçimin en çarpıcı yönlerinden biri Moskova Devlet Üniversitesi’nde otuz yedi yaşındaki matematik öğretmeni olan Mikhail Lobanov’un kampanyasıydı[1]. Mikhail, RFKP tarafından aday gösterildi, ancak kendisini bağımsız bir demokratik sosyalist olarak konumlandırdı. Putin’in Birleşik Rusya adayını on binin üzerinde oyla (yüzde 12’lik bir farkla) mağlup ettiği halde daha sonra yapılan oy sayımı onun parlamentoya seçilmesinin reddedilmesi adına manipüle edildi. Her şeye karşın, Lobanov gibi adaylara verilen halkın oyu radikal sol için gerçek bir ilerlemedir ve bu ilerlemeler günümüz Rusya’sının zorlu politik ortamında bile halkın hoşnutsuzluğunu dile getirme potansiyelini gösteriyor. Örnek olarak Rus Sosyalist Hareketi eylemcileri ve geleneksel olarak RFKP’yi eleştiren diğer bazı radikal sol gruplar Lobanov’un seçim kampanyasında önemli rol oynadılar. 

Moskova’da solcu bir politik yazar olan Ilya Budraitskis[2], seçim sonuçları hakkında Mikhail Lobanov ile Jacobin için konuştu.

IB: Bize biraz politik geçmişinizden bahsedin.

ML: Okulda, sadece bilimsel kitaplarla karıştırılmış tarihi romanlar olsa bile tarih kitaplarını okumaktan zevk alırdım. Üniversitede zaten bir matematik öğrencisi olarak boş zamanlarımı kütüphanede ve kitapçılarda harcadım ve okuduğum romanlar vasıtasıyla Marx, Lenin ve Troçki okumam gerektiğine karar verdim. Örneğin Moscow State Universitesi’ndeki [MSU] [Troçki’nin] İhanete Uğrayan Devrim’ini ödünç aldım.

2006’da MSU’ya bağlı Sosyalist Hareket “Vpered”in [“İleri”, o dönem Dördüncü Enternasyonal’in Rusya seksiyonu] eylemcileri tarafından düzenlenen Marksist bir öğrenci seminerine katıldım. Sonraki bir buçuk yıl boyunca Vpered ile eğitimin ticarileştirilmesine ve işçi haklarının savunulmasına karşı çeşitli eylemlerin parçasıydım. Parti toplantıları Rusya Emek Konfederasyonu’nun tuttuğu ofisteydi ve bu sayede Rus bağımsız sendikalarını tanıdım.

IB: Moskova Devlet Üniversitesi’nde bir grup eylemci nasıl ortaya çıktı?

ML: Bizler üniversite içerisinde mücadele alanları arıyorduk. 2009 yılında yönetim yurtlara erişim kurallarını sıkılaştırmak istedi. Bir protesto kampanyası başlattık, bin yedi yüz imza topladık ve sonunda bu yeni kuralları iptal ettirmeyi başardık. Üç haftalık kampanyanın sonucunda yaklaşık otuz kişiden oluşan çekirdek bir üniversite eylemci kadrosu kurduk. Ne var ki günlük sorunları çözsek de bunun bizi bir başka örgütsel aşamaya taşımakta yetersiz kalacağı açıktı. 

Sonra üniversitenin Komünist Parti şubesi ile hem öğretmenleri hem de öğrencileri içeren işbirliğine başladık. 2011 senesinde yönetim yurt kurallarını tekrar sıkılaştırmaya karar verdi ve biz gerçekten çok güçlü ve başarılı bir protesto kampanyası düzenlemeyi başardık. Yaşananlar yüzlerce insanı doğrudan ilgilendirdi ve çekirdeğimiz büyüdü. Tam o sıralarda, Putin’in Birleşik Rusya Partisi lehine düzenlenen Duma [parlamento] seçimlerinin ardından geniş çaplı protestolar başladı. Üniversite kademesinde bu, kendi İnsiyatif Grubu’muz ile (resmi) iktidar partisiyle yakından bağlantılı Moskova Devlet Üniversitesi Öğrenci Konseyi arasında bir mücadeleyle sonuçlandı. Biz de parlamento seçimlerinin bağımsız gözleminin bilfiil içinde yer aldık ve MSU’nun ana binasındaki sandıkta idari kadro seferberliğine karşın Birleşik Rusya’yı ağır bir şekilde mağlup ettik. Ayrıca 2011–2012’nin Moskova’daki tüm protesto mitinglerine aktif olarak katıldık ve protestolara gelen ama herhangi bir politik güce katılmaya hazır olmayan birçok öğrenci bizimle beraber oldu.

Bu deneyim, diğerlerinin yanı sıra, Emek Konfederasyonunun “Üniversite Dayanışması” sendikasının yaratılması sorununu gündeme getirmesine önayak oldu. Böylece diğer üniversitelerdeki öğrenci ve öğretmen gruplarına sendika kanalıyla yardım etmeye başladık. Ayrıca müteahhitlerin ilgisini çeken MSU binalarının etrafındaki parkı korumaya yönelik kampanyalarla aktif olarak ilgilendik. Bu sayede yerel meclis üyeleri ve mahalle sorunlarıyla aktif olarak bağlantılı olan sakinlerle temas kurduk. Özellikle Ramenki bölgesinde ortak etkinlikler düzenledik. Üniversite yetkilileri bu faaliyetlerden dolayı 2013 ve 2018 yıllarında olmak üzere iki kez beni işten çıkarmayı denedi.

IB: Bu yıl aday olmaya nasıl karar verdiniz?

ML: Bu on ila on beş yıl boyunca, RFKP’nin üniversite şubesi de dâhil olmak üzere çok geniş bir iletişim ağı gelişmiştir. Hemen hemen her yerel seçimde RFKP adaylığına katılmaya davet edildim. Ancak federal yasalarla yönetilen ve Rusya Devlet Duması tarafından kabul edilen bütçeye bağlı olan kendi ana yükseköğretim müfredatımdan saptığı için reddettim. 2020’de, üniversitedeki RFKP üyeleriyle yapılan iletişimden, bana Devlet Dumasına aday göstermeye hazır oldukları açıktı. MSU bölgesine gidip kurduğum bağlantıları harekete geçirirsem kazanabileceğimi hissettim. Bende bu kampanyanın coşku uyandırabileceğine dair bir his vardı. Ancak daha önce yaptıklarımızdan farklı bir şey olduğundan dolayı bunun nasıl gerçekleştirileceği ve seçimlerde ne gibi özel önlemler alınması gerekeceği konusunda kesin bir fikre sahip değildim. Yine de sezgilerim bunun işe yarayabileceğini söylediğinden, denemeye karar verdim.

Birkaç ay boyunca ilk adımlar hakkında tartışmalar yaptık, oturumlar düzenledik; solda seçim tecrübesine sahip çok az sayıda insan vardı. RFKP’nin böyle bir tecrübesi var ama çok kendine mahsus. İnsanlardan para istemeyi değil, bunun yerine parti fonlarına güvenmeyi ve belki de başka sponsorlar aramayı tavsiye ediyor. Biz farklı bir biçimde davranmamız gerektiğini anladık.

IB: Seçim bölgeniz nasıl görünüyor?

ML: Rusya’nın tamamı, her birinde ortalama beş yüz bin seçmen bulunan 225 bölgeye ayrılmıştır. Seçim bölgemiz Moskova’nın batısındadır. Önceki seçimlerde oldukça protesto odaklı bir bölge olarak görülüyordu ve RFKP daha önce burada oldukça iyi iş çıkarmıştı. Ne yazık ki aynı zamanda Rusya Birleşik Demokrat Partisi Yabloko’nun  liberalleri orada da her zaman gerçek bir güç oldular ve bu sefer güçlü bir aday çıkardılar. Bölgede bir üniversite var, bu nedenle, tamamen istatistiksel olarak, bu bölge Moskova’dakinden daha yüksek sayıda MSU mezunlarına ve çalışanlarına sahiptir. MSU markasının bu semtte kendinden bir şeyler kattığı hissi vardı. Ben bir matematikçiyim, politikacı değil ve bu olumlu bir rol oynayabilirdi.

Sanıyorum, şubat ayında, ana rakibimizin kim olacağını biliyorduk. Birleşik Rusya’nın Rus televizyon talk show sunucusu Yevgeny Popov’u sahaya çıkaracağı açıklandı. O, Kremlin’in “düşman” Batılı ülkeler ve “korkunç” Ukrayna hakkındaki tutumlarını yayınlayan, insanların dikkatini iç sorunlardan dış çatışmalara kaydırmaya ve uluslar arasındaki nefreti körüklemeye çalışan bir TV propagandacısıdır. Onun tavırları küstahça, ancak birçok insan bundan gerçekten hoşlanıyor, böyle insanlarla tanıştım.

IB: Kampanya nasıl organize edildi? RFKP’ye ne kadar bağlıydı?

ML: Şaşırtıcı bir şekilde, ne olursa olsun RFKP’nin sıkı bir politik kontrolü yoktu, programımızı partiye danışmadan kendimiz yazdık. RFKP, toplam kampanya bütçemizin yüzde 15’inden daha azını sağladı. Adaylara nasıl kampanya yürüteceklerinin öğretildiği eğitimler, toplantılar düzenledi. Sözgelimi bize kitle fonlamasına girmememiz söylendi; insanlar zaten bize para vermezdi ve bu sorunlara neden olabilirdi. Ancak bu tavsiyeyi dikkate almadık ve kampanya sırasında yaklaşık 6 milyon ruble (80.000 dolardan fazla) topladık.

Birleşik Rusya’nın veya liberal muhalefetin harcadıkları ile karşılaştırıldığında, bu hiç de fazla sayılmaz. Bununla beraber, politik motivasyon önemli bir rol oynadı, eylemcilerin çoğu sosyalist görüşlere bağlıydı ve herkes Birleşik Rusya’yı gerçekten yenebileceğimizi umut ediyordu. Bu nedenle seçim bölgesinin farklı bölgelerinde çeşitli bölümlere ayrılan kampanyamıza yaklaşık iki yüz eylemci katıldı.

IB: Seçim programınızdan bahsedin…

ML: Ana sloganımız şuydu: “Gelecek sadece seçilmiş birkaç kişi için değil, herkes içindir.” Rusya’da tüm politik ve iktisadi kaynaklara el koyan ve geleceğini yalnızca kendileri için inşa eden bir avuç insan var. Gelirin, politik gücün herkes lehine yeniden dağıtılmasını istiyoruz. Bu merkez eksen etrafında, seçim bölgesinin ve ülkenin genel sorunlarına ilişkin ayrıntılı talepler ortaya koyduk. Önemli noktalar arasında Moskova’nın vahşi ticari gelişimine karşı mücadele, zorunlu çöp geri dönüşümü, okulların ve hastanelerin kapatılmasına karşı çıkma ve elbette işçi hakları ve güçlü sendikalara duyulan ihtiyaç yer alıyor.

Bu gündemle seçmene gittik ve görünüşe göre çeşitli sorunlarla şevkle uğraşan, herkesi ikna etmeye, kaynak toplamaya, örgütlenmeye çalışan bir aday ve ekibine de iyi bir imaj kazandırdık. Ekip, çeşitli görevlerle coşkuyla ilgilendi, herkesi ikna etmeye, fon bulmaya, kendilerini organize etmeye çalıştı. Bu insanlarda karşılık buldu. Matematikçi bir akademisyen adayın, halka açık kampanyalarda, sendikalardan bahsetmesi, yeşil alanları savunması yankı yarattı. 

İnsanlar bunu beğendi, ancak aynı zamanda bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: Rusya’da birçok kişi oylamayı yetkililere karşı protesto için bir fırsat olarak görüyor. Onlar için, fikirleri ne olursa olsun bir muhalefet adayının kazanması önemlidir. Çok yoğun kaynaklara sahip liberal adayın benim bölgemdeki kampanyası, pek çok insanın gözlemlemeyi tercih edip son anda karar vermesine yol açtı.

IB: Sonuç ne oldu?

ML: Birleşik Rusya adayını oyların üçte birinden fazlasını alarak yendik. Söz konusu aday çok pahalı bir kampanya yürüttü, afişleri her yerdeydi ve yerel yönetimden tam destek aldı. Buna karşın onu kolayca yendik. Ancak ertesi sabah açıklanan elektronik oylama sonuçlarıyla durum tersine döndü.

IB: Sayısal olarak sandıklardan ne kadar, elektronik oylamadan ne kadar aldınız?

ML: Ben sandıktan kırk altı bin, elektronik oylamadan yirmi bin oy aldım, TV propagandacısı Popov sandıkta otuz dört ila otuz beş bin ve elektronik oylama ile kırk beş ila kırk altı bin oy aldı. Ancak elektronik oylamanın sonuçlarına inanmıyoruz: Yetkililerin çıkarlarına doğrultusunda hile yapılmıştı.

IB: Alexei Navalny’nin destekçileri tarafından önerilen Putin karşıtı taktiksel bir oy olan “Akıllı Oylama” tarafından desteklendiniz. Bu strateji hakkında genel olarak ne düşünüyorsunuz? Navalny’nin kendisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

ML: Akıllı oylama büyük Rus kentlerinde iyi çalışan bir araçtır. Stratejiyi, Birleşik Rusya’yı yenme olasılığı en yüksek olan muhalefet adayına oy verme diye özetlemek mümkündür. Muhalefetin seçmenleri, görüşleri ne olursa olsun bu adaya oy vermeye teşvik edilir. Navalny ile aramızda büyük ideolojik farklılıklar var, elbette ben radikal soldayım. Navalny sağdaydı, ancak son yıllarda yönünü değiştirdi, bu da medyada çok fazla etkisi olduğu için memnuniyetle karşılanıyor.

Destekçilerinin asgari ücret, sendikaların övülmesi gibi toplumsal konuları gündeme getirmeye başlaması olumlu etki yaptı. Yine de farklı pozisyonlarda duruyoruz ve üstelik Navalny’nin çevresi Navalny’nin kendisinden daha sağcı. Şu anda cezaevine düşen Navalny’nin bu durumunu gözlemleyebilirsiniz. Önemli olan politik faaliyetlerinden dolayı hapse atılmış olmasıdır. Onunla dürüst bir tartışma çerçevesinde ideolojik pozisyonlarımızı karşı karşıya getirmenin gerekliliğine inanıyorum.

IB: Seçimlerden sonra politik planlarınız neler? Kişisel olarak siz ve Rus solunun, kampanyacılarınız için stratejinin ne olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

ML: Şimdilerde kurduğumuz takımı nasıl tutacağımızı düşünüyoruz, çünkü çok önemli bir çap kazanmıştı. Bundan sonra daha zor olacak ama daha fazla eylem talebini görüyoruz. Katılanların büyük başarıları vardı: Bu bir zaferdi ve herkes bunu bir zafer olarak algılıyor. Sadece teoride mümkün görünen şeyi başardık, bu da çok şey yapabileceğimiz anlamına geliyor. Devlet Dumasının kaynaklarına güveniyorduk, bir kampanya yürütmek ve kolektifi Devlet Duması temelinde tutmak istedik. Ancak seçimdeki sahtekârlık nedeniyle işe yaramadı.

IB: Tekrar katılacak mısınız?

ML: Takımda yerel seçimlerde kendini denemek isteyenler var. Bu konuda daha dikkatliyim, çünkü enerji kaybı olabilir. Birkaç seçim bölgesinde belediye seçimlerini kazandığımızda kendimizi nasıl konsolide edebiliriz diye düşünmeliyiz. Ben daha çok enerjimizi üniversitelerde sendikal hareketin ve özyönetimin gelişimine nasıl yönlendirebileceğimizle ilgileniyorum. Seçimler de iyi bir fikir olabilir ancak tek yapmamız gerekenin bu olduğu hissinde değilim. Nihayetinde son seçimi öncelikle insanlara inandığım fikirleri anlatmak için bir fırsat olarak gördüm.

Çeviri: İmdat Freni Tercüme Kolektifi

Bu makale ilk olarak Jakoben’de İngilizce olarak yayınlandı ve Contretemps için Christian Dubucq tarafından çevrildi


[1] 2021 genel seçimlerinde Rusya Federasyonu Komünist Partisi tarafından desteklenen bağımsız solcu.

[2] Moskova’da yaşayan solcu bir siyasi yazardır. Halen Moskova Sanat Dergisi, Openleft.ru ve LeftEast’in yayın kurulu üyesidir.

Siyasal/Stratejik Meselenin Geri Dönüşü – Daniel Bensaïd

Daha önce Daniel Bensaïd’in Köstebek ve Lokomotif. Tarih, Devrim ve Strateji üzerine Denemeler (Yazın yayıncılık, 2006) derlemesine dahil edilmiş olan bu metinde yazar yirminci yüzyılın devrimci deneyimlerini hem bir strateji sınıflandırması çerçevesinde hem de o dönem yaşanan tartışmalar bağlamında ele alırken bir siyasal araç olarak “geniş parti” yaklaşımını ve 90’lardan 2000’li yılların başına uzanan örgütsel deneyimleri de eleştirel bir gözle değerlendiriyor. Türkiye’de de gündemde olan strateji, kriz ve sosyalist hareket etrafında dönen tartışmalara katkıda bulunmasını diliyoruz.

İmdat Freni

Seksenli yılların başından itibaren bir “stratejik tartışma tutulması”na uğradığımızı hepimiz fark etmişizdir. Bunu, özellikle yetmişli yıllarda Şili ve Portekiz (hatta bambaşka karakteristiklere sahip olan Nikaragua ve Latin Amerika) deneyimlerinin beslediği tartışmalarla bir karşılaştırma yaptığımızda daha da iyi görürüz. Liberal karşı-saldırı karşısında, bu seksenli yıllar (en iyi haliyle) toplumsal direnişlerin yer aldığı ve –her ne kadar bazı diktatörlükler, özellikle de Latin Amerika’da, demokratik halk hareketlerinin basıncıyla pes etmek durumunda kaldıysa da– sınıf mücadelesinin savunma konumuna geçmesiyle karakterize edilebilecek bir dönemdi. Siyasal meselenin bu geri çekilişi, basitleştirilerek “sosyal yanılsama” olarak adlandırabileceğimiz bir olguyla tercüme edilebilir. “Siyasal özgürleşimi” –yurttaşlık haklarını– “insanın özgüleşmesinin” son aşaması olarak görenleri eleştirirken genç Marx’ın kullandığı “siyasal yanılsama”yla bir simetri içindedir bu “sosyal yanılsama”. Seattle’dan (1999) ve ilk Porto Alegre’den (2001) itibaren ilk sosyal forum deneyimleri toplumsal hareketlerin özyeterliliği ve siyasal meselenin geriye atılması konularında, doksanlı yılların sonunda toplumsal mücadelelerin bir ilk yükseliş evresinin sonucu olarak bu yanılsamayı bir ölçüde yansıtır.

Bu benim, basitleştirmeye giderek, toplumsal hareketlerin “ütopik uğrağı” [moment] dediğim ve çeşitli değişkenlerce resmedilen olgudur: Liberal ütopyalar (düzgünce regüle edilen bir liberalizme dair), keynezyen ütopyalar (bir Avrupa keynesçiliğine dair), ve de özellikle iktidarı almaksızın dünyayı değiştirebilmeye yönelik veya dengeli bir karşıt-iktidarlar sistemiyle yetinen yeni-liberter ütopyadır (J. Holloway, T. Negri, R. Day). Toplumsal mücadelelerin yeniden yükselişi kendini siyasal başarılar yahut seçim zaferleri şeklinde gösterdi (Latin Amerika’da: Venezuela ve Bolivya). Avrupa’da, Fransa dışında (özellikle de İlk İş Sözleşmesi karşıtı hareket), bu mücadeleler çoğunlukla yenilgiyle sonuçlandı ve özelleştirmelerin, sosyal güvenlik reformlarının, toplumsal hakların sökülmesinin sürmesini engelleyemedi. Bu çelişki, toplumsal zaferler meydana gelmediği sürece, beklentilerin İtalyan seçimlerinin gösterdiği gibi tekrar siyasal (özellikle de seçimsel) çözümlere yönelmesine yol açıyor.(1)

“Siyasal meselenin bu geri dönüşü” stratejik tartışmaları, henüz mırıltı şeklinde de olsa, yeniden başlatmıştır: Holloway’in, Negri’nin, Michael Albert’in kitapları konusunda, Venezuela’daki süreç ile Brezilya’da Lula’nın başkanlığının karşılaştırmalı bilançosu hakkında veya Meksika’da Zapatistlerin yönelimindeki Altıncı Selva Lacandona Deklarasyonu ve “öteki kampanyanın” göstergelerini oluşturduğu değişim çerçevesinde yürütülen polemiklerden bunu anlayabiliriz. Ayrıca Fransa’da Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) manifesto tasarısı eksenindeki tartışmalar veya Alex Callinicos’un Anti-kapitalist Manifesto (2) kitabı da yine bu bağlamda yer alır. Büyük reddiye ve Stoacı direnişler evresi –Holloway’in “çığlığı”, “dünya bir meta değildir”, “dünya satılık değildir” sloganları– tükeniyor. Mümkün olan bu dünyanın hangisi olduğunu ve özellikle de ona ulaşmak için hangi yolların araştırılması gerektiğini netleştirmek lazım.

Strateji Var, Strateji Var

Strateji ve taktik kavramları (daha sonraları da mevzi savaşı ve hareket savaşı), işçi hareketine askeri dilden, ve özellikle de Clausewitz’in veya Delbrück’ün metinlerinden ihraç edilmiştir. Oysa anlamları fazlasıyla çeşitlenmiştir. Stratejinin bir muharebeyi kazanma sanatını ifade ettiği, taktiğin ise muharebe meydanında askeri birliklerin hareketlerine indirgendiği bir dönem oldu. O zamandan bu yana, hanedanlık savaşlarından ulusal savaşlara, total savaştan (bugünkü) küresel savaşa, stratejik alan zamanda ve uzamda genişlemesini sürdürdü. Bugün artık (dünya ölçeğindeki) küresel bir stratejiyi bir “kısıtlı stratejiden” (belirli bir toprak üzerinde iktidarın fethi için mücadele) ayırmak mümkün. Bir ölçüde, sürekli devrim kuramı bir küresel strateji taslağı oluşturuyordu: Devrim ulusal arenada (bir ülkede) başlayıp kıta ve dünya ölçeğine genişleyebilir; siyasal iktidarın fethiyle belirleyici bir aşama kat eder, fakat bir “kültürel devrimle” devam edip derinleşir. Dolayısıyla eylemle süreci, hadiseyle tarihi bileştirir.

Dünya ölçeğinde ekonomik ve askeri stratejileri olan güçlü devletler karşısında, küresel stratejinin bu boyutu 20. yüzyılın ilk yarısında olduğundan daha da fazla önem kazanıyor. Kıta veya dünya ölçeğinde yeni stratejik uzamların ortaya çıkması bunu gösterir. Tek ülkede sosyalizm teorisine karşı sürekli devrim diyalektiği, bir başka değişle ulusal, kıtasal ve dünyasal ölçeklerin iç içe geçişi, her zamankinden yoğun durumda. Bir ülkede siyasal iktidar kaldıracını ele geçirebilirsiniz (Venezuela veya Bolivya’da olduğu gibi), fakat kıtasal strateji meselesi doğrudan bir iç siyaset meselesi olarak gündeme gelir (Alca’ya karşı Alba, Mercosur’la ve And anlaşmasıyla ilişki). Daha basit biçimde, Avrupa’da liberal karşı-reformlara karşı direnişler ulusal düzeyde, yasama noktasındaki güç dengelerinden, kazanımlardan ve dayanaklardan destek alabilirler. Fakat kamu hizmetleri, vergilendirme, sosyal güvenlik, ekoloji konularında (“Avrupa’nın sosyal ve demokratik yeniden kuruluşu” için) geçişsel bir yanıt baştan itibaren Avrupa çapında bir projeksiyon gerektiriyor.(3)

Stratejik Varsayımlar

Dolayısıyla burada ele alacağım konu, yukarıda “kısıtlı strateji” şeklinde adlandırdığım alanla, bir başka deyişle ulusal ölçekte siyasal iktidarın fethi için mücadeleyle sınırlı kalacaktır. Burada hepimiz ulus-devletlerin küreselleşme çerçevesinde zayıflamış olabileceğini ve belirli düzeyde egemenlik transferlerinin yaşandığı konusunda hemfikiriz (4). Fakat ulusal ölçek (ki sınıflar arası ilişkileri yapılandıran ve bir toprağı bir devlete eklemleyen budur) stratejik uzamların değişken ölçeklerinde belirleyici olmaya devam ediyor. Zaten Critique Communiste dergisinin 179 sayısındaki (Mart 2006) dosya da esasen bu meseleye eğiliyor.

Her şeyden önce bize “aşamalı” bir devrimci süreç kavrayışı atfeden eleştirileri bir kenara bırakalım. John Holloway’den Cedric Durand’a uzanan bu eleştirilerde bizim için iktidarın fethinin her türden toplumsal dönüşüm için bir “mutlak önkoşul” olduğu ileri sürülüyor (5). Bu argüman daha çok bir karikatürü andırıyor yahut basitçe cehaletten kaynaklanıyor. Biz hiçbir zaman, öncesinde koşup hızlanmadan yapılacak bir uzun atlama taraftarı olmadık. Devrimci kopuşun, bürokrasinin faydalanabileceği tehlikeli bir atlama olduğunu vurgulamak için sık sık “hiçbir şeyken nasıl her şey haline gelinir?” sorusunu sorduğum doğrudur, ve Guillaume Liégeard da proletaryanın iktidarı ele geçirmeden önce hiçbir şey olmadığı önermesinin yanlışlığı ve her şey olma isteğine de biraz şüpheyle yaklaşma gerekliliği üzerinde durmakta haklı. Enternasyonal’den ödünç aldığım bu “her şey ve hiç”e dayalı formül yalnızca burjuva (siyasal) devrimi ile toplumsal devrim arasındaki yapısal asimetriyi vurgulamayı hedefliyor.

Komünist Enternasyonal’in 6. kongresine kadar sürdürülen programatik tartışmada Troçki’nin yanı sıra Thalheimer, Radek, Clara Zetkin tarafından savunulan kategoriler –birleşik cephe, geçiş talepleri, işçi hükümeti– tam da hadiseyi hazırlanma koşullarıyla, reformları devrimle, hareketi amaçla eklemlemeyi hedefliyordu. Paralel biçimde Gramsci’nin hegemonya ve “mevzi savaşı” kavramları da bu doğrultudadır (6). İktidarı ele geçirmenin daha kolay fakat elinde tutmanın daha zor olduğu Doğu ve Batı arasındaki karşıtlık da aynı tasadan kaynaklanır (bu konuda Komünist Enternasyonal’in 5. kongresindeki Alman devriminin bilançosu hakkındaki tartışmalara bakılabilir). Son kez söyleyelim, hiçbir zaman çöküş kuramının (Zusammenbruch Theorie) savunucuları olmadık (7).

Devrimci sürece dair kendiliğindenci yaklaşımlara ve 60’lı yılların yapısalcı durağancılığına karşı “öznel etkenin” rolüne ve “model”den ziyade “stratejik varsayım” şeklinde adlandırdığımız olguya vurgu yaptık. Burada söz konusu olan basit bir dil şıklığı değil elbette. Bir model, taklit edilmesi gereken bir şey, bir kullanım kılavuzudur. Varsayımsa geçmişin deneyimlerinden yola çıkan fakat yeni deneyimler veya koşullar oranında açık ve değiştirilebilir olan bir eylem kılavuzudur. Böylece söz konusu olan spekülasyon değil fakat geçmişin deneyimlerinden geriye kalandır (ki elimizdeki tek malzeme budur), fakat bugünün ve geleceğin çok daha zengin olacağını da akıldan çıkarmadan. Dolayısıyla devrimciler de her daim bir savaş geride olduğu söylenen askerlerle aynı tehlikeyle karşı karşıyadırlar.

20. yüzyılın büyük devrimci deneyimlerinden (Rus devrimi ve Çin devriminin yanı sıra Alman devrimi, halk cepheleri, İspanya iç savaşı, Vietnam kurtuluş savaşı, Mayıs 68, Portekiz, Şili…) yola çıkarak iki büyük varsayımı birbirinden ayırdık: Ayaklanmacı Genel Grev (AGG) ve Uzatmalı Halk Savaşı (UHS). Bunlar, iki kriz tipini, iki ikili iktidar şeklini, krizin iki çözülme biçimini özetler.

AAG durumunda ikili iktidar esasen Komün tarzı bir kentsel biçime bürünür (yalnızca Paris Komünü değil, aynı zamanda Petrograd Sovyeti, Hambourg, Kanton, Barselona ayaklanmaları…). İki iktidar yoğunlaşmış bir alanda uzun süre bir arada var olamaz. Dolayısıyla meseleyi hızla çözmeye yönelik bir çatışmadır söz konusu olan (ki bir uzatmalı bir çatışmaya da dönüşebilir: Rusya’da iç savaş, Vietnam’da 1945 ayaklanmasının ardından kurtuluş savaşı…). Bu varsayımda, ordunun demoralize edilmesi ve askerlerin örgütlenmesi faaliyeti önemli bir rol oynar (Fransa’da asker komiteleri, Portekiz’de troçkist Enternasyonalist Komünist Liga’nın düzenlediği asker komiteleri –SUV– ve daha komplocu bir perspektifte Mir’in Şili ordusu içindeki faaliyeti bu konudaki son anlamlı deneyimleri teşkil eder).

UHS durumunda, daha uzun süre birlikte var olabilecek bir bölgesel ikili iktidar söz konusudur (kurtarılmış ve özyönetim halindeki bölgeler). Bu koşullar Mao tarafından daha 1927’deki “Kızıl iktidar neden Çin’de var olabilir” broşüründe kavranmış Yenan Cumhuriyeti deneyimiyle ortaya konmuştur. İlk varsayımda alternatif iktidarın organları kent koşulları tarafından toplumsal açıdan belirlenir (Paris Komünü, Petrograd Soyveti, işçi konseyleri, Katalonya milis komitesi, Sanayi Kordonları, komün komandoları…), ikincisindeyse (köylülerin hakim olduğu) “halk ordusu”nda merkezileşirler.

Saflaştırılmış bu iki büyük varsayım arasında, bunların farklı ölçülerdeki bileşimleri bulunabilir. Böylece, basitleştirilmiş fokocu efsaneye (Regis Debray’in Devrim İçinde Devrim kitabında olduğu gibi) karşın Küba devrimi isyancı ordunun çekirdeği olan gerilla fokosuyla Havana ve Santiago’daki kentsel genel grev ve örgütlenme girişimlerini birbirine eklemlemiştir. Frank Païs’in, Daniel Ramos Latour’un, hatta bizzat Che’nin “la selva” [orman] ve “el llano” [düzlük] arasındaki gerilimler konusundaki mektuplaşmalarından da görebileceğimiz gibi bu ikisi arasındaki ilişkiler problematik olmuştur (8). Geriye dönüp baktığımızda, Granma’nın ve oradan canlı çıkanların kahramansı destanını ön plana çıkaran resmi anlatı, bu sürecin tüm karmaşıklığıyla birlikte anlaşılmasını zorlaştıracak biçimde 26 Temmuz oluşumunun ve yönetici Kastrist grubun meşruiyetini güçlendirmeye katkıda bulunmuştur. Tarihin bu basitleştirilmiş versiyonu, kır gerillasını bir model haline getirerek altmışlı yılların deneyimlerini esinlemiştir (Peru, Venezuela, Nikaragua, Kolombiya, Bolivya). De la Puente ve Lobaton muharebesindeki ölümler, Meksika’da Camillo Torres, Yon Sosa, Lucion Cabanas’ın, Brezilya’da Carlos Marighella ve Lamarca’nın ölümleri, Che’nin trajik Bolivya seferi, 1963 ve 1967’de Pancasan’da Sandinistlerin neredeyse tümüyle ortadan kaldırılışı, Bolivya’da Teoponte felaketi, bu devrin sonuna damgasını vurur.

Arjantin PRT’sinin ve Şili’deki Mir’in stratejik varsayımı, 70’li yılların başında daha çok uzatmalı halk savaşının Vietnam örneğine gönderme yapar (ve PRT aynı zamanda Cezayir kurtuluş savaşının mitsel bir versiyonuna referansta bulunur). Sandinist Cephe’nin 1979’daki Somoza diktatörlüğü karşısında elde ettiği zafere kadarki tarihi çeşitli yönelimlerin bir bileşimini sergiler. Tomas Borge’nin ve UHS eğiliminin yönelimi dağ gerillasının gelişimine ve uzun bir tedrici güç birikimi ihtiyacına vurgu yapar. Proletaryen eğiliminki ise (Jaime Wheelock) Nikaragua’da kapitalist gelişmenin toplumsal etkileri ve işçi sınıfının güç kazanması üzerinde durur, ama bu arada bir “ayaklanma anı” perspektifiyle bir uzatmalı güç birikimi yönelimini de muhafaza eder.

“Üçüncü” Eğilim (Ortega kardeşler) de diğer ikisinin sentezini yapar ve güney cephesiyle Managua ayaklanmasını eklemlemeyi sağlar. Daha sonraları Humberto Ortega bu ayrımları şöyle özetler: “Pasif güç birikimi siyaseti dediğim konjonktürlere müdahale etmemeye, soğukkanlılıkla güç biriktirmeye dayanan siyasettir. Bu pasiflik kendini ittifaklar düzeyinde gösteriyordu. Aynı zamanda düşmanla çatışmaksızın ve kitlelerin katılmasını sağlamadan silah biriktirebileceğimizi, örgütlenebileceğimizi, insan kaynaklarını bir araya getirebileceğimizi düşünmemizde de pasiflik mevcuttu” (9). Fakat Ortega koşulların çeşitli planları sarstığını da kabul eder: “Ayaklanma çağrısında bulunduk. Olaylar hızla gelişti, nesnel koşullar daha fazla hazırlık yapmamıza izin vermiyordu. Esasında ayaklanmaya hayır diyecek durumda değildik. Kitle hareketi öyle bir boyut kazandı ki öncünün onu yönetmesi mümkün değildi. Bu akıntıya karşı çıkamazdık; tüm yapabildiğimiz, ona az ya da çok yön verebilmek için başına geçmekti”. Ve şöyle bitirir: “Ayaklanma stratejimiz her daim kitlelerin etrafında döndü, bir askeri plan çerçevesinde değil. Bu açık olmalıdır.” Gerçekten de stratejik seçenek, siyasal önceliklerin, müdahale alanlarının, sloganların düzene sokulmasını gerektirir ve ittifak politikasını belirler.

Los dias de la selva’dan El trueno en la ciudad’a, Mario Payeras’ın Guatemala sürecine dair anlatısı ormandan şehre dönüşü ve askeri-olan ile siyasal-olan, şehir ile kır arasındaki ilişkilerin değişimini gösterir. Régis Debray’in 1974 tarihli Silahların Eleştirisi kitabı da altmışlı yılların ve söz konusu evrimin bir bilançosunu kaydeder. Avrupa’da ve ABD’de, RAF’ın Almanya’da, Weathermen’lerin ABD’de felaketle sonuçlanan serüvenleri (Fransa’daki Proleter Sol’un kısa süreli traji-komedisinden ve July/Geismar’ın unutulmaz İç Savaşa Doğru kitabındaki tezlerinden söz etmiyoruz bile) ve kır gerillası deneyimini “kent gerillasına” tercüme etmeye yönelik diğer girişimler yetmişlerle birlikte sona erer. Ayakta kalmayı başaran tek silahlı hareket örnekleri, toplumsal tabanlarını ulusal baskıya karşı mücadelelerde bulan örgütlerdir (İrlanda, Özkadi). (10)

Dolayısıyla bu stratejik varsayımlar ve deneyimler militarist bir yönelime indirgenemez. Bir siyasal görevler bütünü tarif eder. Böylece PRT’nin Arjantin devrimini bir ulusal kurtuluş savaşı olarak kavrayışı, bu örgütü işyerlerinde ve mahallelerdeki özörgütlenme yerine ordunun (ERP) inşasına öncelik vermeye itiyordu. Aynı şekilde, Mir’in yöneliminin, uzatmalı silahlı mücadele perspektifiyle Unitad Popular altında güç (kırsal taban) birikimine vurgu yapması darbeyle hesaplaşmayı görelileştirmeye ve özellikle de kalıcı sonuçlarını azımsamaya itiyordu. Oysa Miguel Enriquez “tankazo” mağlubiyetinin ardından bu hesaplaşmayı hazırlayacak bir mücadele hükümeti kurmaya elverişli kısa anı görebilmişti.

Sandinistlerin 1979’deki zaferi yeni bir dönemece imza atar. Bu en azından, Guatemala’da (ve El Salvador’da) devrimci hareketlerin artık çürümüş kukla diktatörlüklerle değil İsrailli, Tayvanlı, ABD’li “düşük yoğunluklu savaş” ve “karşı-ayaklanma” danışmanlarıyla karşı karşıya olduğunun altını çizen Mario Payeras’ın görüşü. Bu artan asimetri o günden bu yana, Pentagon’un yeni strateji doktrinleriyle ve terörizme karşı açılan “sınır-ötesi” savaşla dünya ölçeğine yayılmıştır. Bu, henüz dün Granma ve Che’nin destanları yahut Fanon’un, Giap’ın, Cabral’ın metinleri aracılığıyla masum ve özgürleştirici olarak görülen devrimci şiddet meselesinin dikenli hatta tabu bir konu haline gelmesinin nedenlerinden biridir (bunun yanı sıra Kamboçya deneyiminin, SSCB’deki bürokratik karşı-devrimin, Çin’de kültür devriminin trajik aşırı-şiddetini de saymak gerekir elbette).

Böylece Lenin’le Gandhi’nin sentezini yaparak (11) yahut şiddet karşıtlığına yönelerek (12) güçsüzün güçlüye karşı bir asimetrik stratejisinin el yordamıyla aranışına tanık oluyoruz. Oysa dünya, Berlin Duvarı’nın yıkılışından beri, daha az şiddetli hale gelmemiştir. Bugün de, aşırılıklar çağında hiçbir şeyin doğrulamadığı varsayımsal bir “pasifist yolun” mümkünatı üzerine bahse girmek iyimser bir ihtiyatsızlık olur. Fakat bu, söylemimizin sınırlarını aşan bir mesele.

Ayaklanmacı Genel Grev Varsayımı

Dolaysıyla yetmişli yıllar boyunca bize yol gösteren stratejik varsayım, Batı iklimine uyarlanmış maoculuk çeşitleri ve Kültür Devrimi’nin hayali yorumları karşısına koyduğumuz AGG’ydi. Antoine Artous’a göre, bundan böyle “yetimi” olduğumuz stratejik varsayım budur. Dün belirli bir “işlevselliğe” sahipken, bugün bu özelliğini yitirmiştir. Fakat Artous “kopuş” kelimesi ve sözel vaat yarışlarıyla tatmin olmak yerine ciddi bir varsayımın inşasının gerekliliğini vurgulayarak devrimci kriz ve ikili iktidar kavramlarının hâlâ güncel ve geçerli olduğunu savunuyor. Artous’un kaygıları iki noktada billurlaşıyor.

Bir yandan, ikili iktidarın mevcut kurumların tümüyle dışında olamayacağı ve bir sovyet yahut konsey piramidi şeklinde boşluktan doğamayacağı konusu üzerinde duruyor. Zamanında eğitim seminerlerimizde de ayrıntıyla incelediğimiz devrimci süreçlere dair böylesi bir aşırı basitleştirilmiş bakışa teslim olmuş olabiliriz (Almanya, İspanya, Portekiz, Şili ve bizzat Rus Devrimi). Fakat bundan pek emin değilim, bu deneyimlerin her biri bizleri çeşitli özörgütlenme biçimleriyle mevcut parlamenter veya belediye kurumları arasındaki diyalektikle karşı karşıya bırakıyordu. Her ne olursa olsun, böyle bir bakışa sahip olmuşsak da, bu belirli metinlerle hızla düzeltilmiştir (13).

Hatta öyle bir düzeyde ki, vaktiyle Ernest Mandel’in Rusya’da sovyetlerle kurucu meclis arasındaki ilişkileri yeniden incelemesi üzerine “karma demokrasi”ye yanaşması karşısında sarsılabildik hatta şoke olabildik. Ne var ki, özellikle genel oy ilkesinin sağlam biçimde yerleştiği, yüzyıldan fazla süredir parlamenter bir geleneğe sahip olan ülkelerde, devrimci bir sürecin ancak önceliği “aşağıdan sosyalizme” veren fakat temsil biçimleriyle de kesişen bir meşruiyet aktarımı olarak tahayyül edilebileceği açıkça ortadadır. Pratik düzeyde, örneğin Nikaragua devrimi vesilesiyle bu noktada ilerleme kaydettik. Bir iç savaş ve kuşatma durumu bağlamında 1989’da “serbest” seçimler düzenleme meselesini sorgulayabiliyorduk, fakat bir ilke olarak buna karşı çıkmıyorduk. Biz daha çok Sandinistlerin seçilmiş parlamento karşısında alternatif bir meşruiyet odağı ve bir çeşit ikinci “toplumsal meclis” oluşturabilecek “Devlet Konseyi”ni feshetmelerini eleştiriyorduk. Benzer biçimde, daha mütevazı bir ölçekte, Porto Alegre’de genel oyla seçilmiş olan belediye kurumuyla katılımcı bütçe komiteleri arasındaki diyalektik üzerine tekrar düşünmek faydalı olabilir.

Esasında, ortaya çıkan sorun bölgesel demokrasiyle işyeri demokrasisi arasındaki ilişkiler (Komün, Sovyetler, Setubal halk meclisi bölgesel yapılardı), hatta doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi arasındaki ilişkiler de değildir (her demokrasi kısmen temsilidir ve Lenin bir emredici vekaletten yana değildir). Sorun genel bir iradenin şekillenişi meselesidir. Sovyet tipi demokrasiye genelde (Avrokomünistler veya Norberto Bobbio tarafından) yapılan itiraz onun korporatif eğilimini hedef alır: Zorunlu vekaletle birbirine bağlı özel (bir bölgeye, işyerine veya büroya dayalı) çıkarlar toplamı (veya piramidi) bir genel iradeyi açığa çıkarmayı sağlamaz.

Demokratik karar mekanizmalarını daha alt/yerel organlara devretmenin de sınırları vardır: Eğer bir vadinin sakinleri bir yolun inşasına, yahut bir şehrinkiler bir çöplüğün yapılmasına karşı çıkıp da bunun bir diğer vadide ya da şehirde yer almasını istiyorsa, hakem görevi görecek bir çeşit merkezileşmeye ihtiyaç vardır (14). Avrokomünistlerle yaptığımız tartışmalarda, sentezleştirilmiş öneriler ortaya çıkarmak ve özel bakış açılarından yola çıkarak bir genel iradenin şekillenmesine katkıda bulunabilmek için partilerin (ve çoğulculuklarının) aracılığının gerekliliği üzerinde duruyorduk. Spekülatif kurumsal mekanisyenliğe soyunmadan, giderek daha da sık biçimde programatik metinlerimize, işleyiş özelliklerinin deneyimlerle belirleneceği bir çift meclise dair genel bir varsayımı da dahil ettik.

Artous’un ikinci kaygısı, özellikle de Alex Callinicos’un metninin eleştirisinde, bu sonuncusunun geçiş sürecine dair düşüncesinin iktidar meselesinin eşiğinde durmasına ve bu sorunun belirsiz bir deus ex machina’ya terk edilmesine yahut kitlelerin kendiliğinden kalkışmasıyla ve genelleşmiş bir sovyet demokrasisinin ortaya çıkışıyla çözüleceği varsayımına odaklanıyor. Kamusal özgürlüklerin savunusu Callinicos’un programında mevcutsa da, Artous bu programda kurumsal tipte hiçbir talebin (nispi oy, tek ya da kurucu meclis, radikal demokratikleşme) yer almadığını ileri sürüyor. Cedric Durand’ın ise kurumları özerklik ve protesto stratejileri için basit araçlar olarak gördüğünü, bunun da pratikte “aşağısıyla” “yukarısı” arasındaki bir uzlaşmaya, bir diğer ifadeyle birincisinin, dokunulmadan bırakılan ikincisine yönelik kaba bir lobicilik faaliyetine tercüme edilebileceğini düşünüyor.

Esasında Critique Communiste’deki tartışmanın tarafları arasında Yaklaşan Felaket veya Geçiş Programı’ndan esinlenen programatik corpus konusunda bir fikir birliği sözkonusu: Geçiş talepleri, ittifak politikaları (birleşik cephe) (15), hegemonya mantığı, ve reform ve devrim arasındaki diyalektik (karşıtlık değil). Böylece, (“anti-liberal”) bir asgari program ile (anti-kapitalist) bir azami programı birbirinden ayırma ve bunları değişmeyecek şekilde tasarlama fikrine karşı çıkıyor, tutarlı bir anti-liberalizmin anti-kapitalizme vardığı ve bu ikisinin mücadelelerin dinamiğiyle iç içe geçtiğine inanıyoruz.

Mevcut güç ilişkileri ve bilinç düzeylerine bakarak geçiş taleplerinin kesin formülasyonu üzerine tartışabiliriz. Fakat üretim, iletişim ve mübadele araçlarının özel mülkiyetine ilişkin meselelerde –ki bu kamu hizmeti pedagojisi, insanlığın ortak malları (müşterekleri) konusu, yahut giderek önem kazanan (ve fikrî özel mülkiyetin karşısına koyduğumuz) bilginin toplumsallaşması mevzuu olsun–, çabucak hemfikir oluruz. Aynı şekilde, ücretliliğin ortadan kalkması yönünde ilerlemek için ücretlerin sosyal koruma sistemleri aracılığıyla toplumsallaşma biçimlerinin keşfine çıkma konusunda da rahatça fikir birliğine varırız. Nihayet, genelleşmiş metalaşmanın karşısına ücretsizlik (yani “metalaşmadan arındırma”) alanlarının hizmetlerin yanı sıra kimi zorunlu tüketim maddelerine de yayılmasının açtığı imkanları koyarız.

Geçiş düşüncesinin tartışmalı konusu “işçi hükümeti” yahut “emekçi hükümeti”dir. Bu zorluk yeni değil. Komünist Enternasyonal’in 5. kongresi sırasında Alman devriminin bilançosu ve Saksonya hükümeti konusundaki tartışma Enternasyonal’in ilk kongrelerinden çıkan formüllerin çözülmemiş belirsizliğini ve bunların yol açabildiği pratik uygulamalar yelpazesini gösterir. Treint, raporunda “proletarya diktatörlüğünün gökten zembille inmediğini; bir başlangıcının olması gerektiğini ve işçi hükümetinin proletarya diktatörlüğünün başlangıcıyla eşanlamlı olduğu” vurgular. Buna karşın birleşik cephenin “saksonlaşmasını” teşhir eder: “Komünistlerin devrime karşı bir müdahaleyi önlemek için pasifist burjuvalarla bir koalisyon hükümetine girmeleri teoride yanlış değildi, fakat İşçi Partisi’nin yahut Sol Kartel’inki gibi hükümetler, burjuva demokrasisinin kendi partilerimizde yankı bulması sonucunu doğruyor”.

Enternasyonal’in faaliyeti konusundaki tartışmada Smeral şu beyanda bulunur: “1923 Şubat kongremizin [Çek komünistlerinin kongresi] işçi hükümeti üzerine tezlerini kaleme alırken hepimiz bunların dördüncü kongre kararlarına uygun olduğundan emindik. Oybirliğiyle kabul edildiler”. Fakat “kitleler işçi hükümetinden bahsederken akıllarına ne geliyor?”: “İngiltere’de İşçi Partisi geliyor akıllarına, Almanya’da ve kapitalizmin çözülmekte olduğu ülkelerde birleşik cephe, grev patladığında komünistlerin ve sosyal-demokratların birbiriyle çatışacağına kol kola yürümesi anlamına gelir. İşçi hükümeti de kitleler nezdinde aynı anlama sahiptir, ve biz bu formülü kullandığımızda tüm işçi partilerinin birleşik hükümetini düşünüyorlar”. Ve Smeral şöyle devam ediyor: “Saksonya deneyiminden çıkartacağımız derin ders nedir? Her şeyden önce şu: Öncesinde hızımızı almadan ayaklarımız bitişik biçimde atlayamayız.”

Ruth Fisher ise bir işçi partileri koalisyonu olarak işçi hükümetinin “kendi partimizin tasfiyesi” anlamına geleceği yanıtı verir. Clara Zetkin ise Alman Ekim’inin yenilgisi üzerine raporunda şu görüşü savunur: “İşçi ve köylü hükümeti konusunda, Zinoviev’in bunun proletarya diktatörlüğünün basit bir takma adı, bir eşanlamlısı veya adaşı olduğuna dair açıklamasını kabul edemem. Bu belki Rusya için doğru olabilir fakat kapitalizmin oldukça gelişmiş olduğu ülkeler için durum başkadır. Orada işçi ve köylü hükümeti burjuvazinin artık iktidarda kalamadığı fakat proletaryanın da kendi diktatörlüğünü dayatacak koşullara sahip olmadığı bir durumun siyasal ifadesidir”. Gerçekten de Zinoviev “işçi hükümetinin temel hedefi” olarak proletaryanın silahlanmasını, üretim üzerinde işçi denetimini, vergi devrimini önerir.

Çeşitli konuşmaları alıntılamaya devam edebiliriz. Bundan, mesele her ne kadar devrimci yahut devrim-öncesi bir durumla ilişkili olsa da, reel bir çelişkinin ve çözülmemiş bir sorunun ifadesi olan büyük bir karışıklık intibası edinirdik. Bu sorunu tüm durumlar için geçerli bir kullanım kılavuzuyla çözmek istemek sorumsuzluk olurdu; ama en azından bir geçiş perspektifi içinde koalisyon hükümetlerine katılma konusunda farklı biçimlerde bileşmiş üç kriter öne sürmek mümkün: a) Böylesi bir katılım meselesinin durup dururken değil, bir kriz ya da en azından anlamlı bir toplumsal seferberlik durumunda gündeme gelmesi; b) söz konusu hükümetin mevcut düzenden kopuş dinamiğini başlatmaya angaje olması (örneğin –Zinoviev’in talep ettiği silahlanmadan daha mütevazı biçimde– radikal bir toprak reformu, özel mülkiyet alanına “zorbaca istilalar”, vergi ayrıcalıklarının ortadan kaldırılışı, kurumlardan kopuş –Fransa’da Beşinci Cumhuriyet’ten, Avrupa anlaşmalarından, askeri anlaşmalardan…vs); c) son olarak, güç ilişkilerinin, verilen sözlerin uygulanmasını güvence altına almak olmasa bile, en azından bu uygulamalardaki muhtemel aksamaların bedelinin sertçe ödetilmesini devrimcilere sağlayacak durumda olması.

Böylesi bir yaklaşımın ışığında Lula hükümetine katılım yanlış görünüyor: a) On yıldan beri, topraksız köylüler hareketi dışında kitle hareketi gerileme içindeydi; b) Lula’nın seçim kampanyası ve Brezilyalılara Mektup’u açıkça sosyal-liberal bir politikanın izleneceğini göstermiş ve toprak reformuyla “sıfır açlık” programının finansmanını daha baştan hipotek altına almıştı; c) son olarak da, parti ve hükümet bünyesindeki toplumsal güç ilişkileri öyle bir durumdaydı ki bir yarı-tarım bakanlığıyla “ipin asılmışı tuttuğu gibi” hükümeti tutmak söz konusu değildi. Bununla birlikte, ülkenin tarihini, toplumsal yapısını ve PT’nin oluşumunu göz önünde bulundurarak, bu katılıma dair çekincelerimizi sözlü olarak ifade ederek ve taşıdığı tehlikeler konusunda yoldaşlarımızı uyararak bunu bir ilke sorunu haline getirmedik ve “uzaktan” ders vermekten ziyade, yoldaşlarımızla birlikte bir bilanço çıkarabilmek için bu deneyime eşlik etmeyi tercih ettik (16).

Proletarya Diktatörlüğü Hakkında

İşçi hükümeti meselesi bizi kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğü sorununa getirir. LCR’in (Ligue Communiste Révolutionnaire-Devrimci Komünist Birlik) son kongrelerinden birinde, üçte ikilik bir çoğunluk proletarya diktatörlüğüne yapılan referansları tüzükten kaldırma kararı aldı. Bu mantıklı bir karardı. Bugün diktatörlük kavramı, Roma’da sınırlı bir zaman için ve istisnai durumlarda Senato tarafından usulüne uygun biçimde görevlendirilen saygın iktidar kurumundan ziyade 20. yüzyılın askeri veya bürokratik diktatörlüklerini hatırlatıyor. Marx Paris Komünü’nde bu proletarya diktatörlüğünün “niyahet bulunmuş olan şeklini” gördüğüne göre, anlaşılabilmek için tarih tarafından bir karışıklık kaynağı haline getirilen fetiş bir sözcüğe bağlanmaktansa komünden, sovyetlerden, konseylerden veya özyönetimden söz etmek daha doğru olur.

Bununla birlikte Marx’ın formülünün ve buna Kugelmann’a ünlü mektubunda verdiği önemin ortaya koyduğu sorunla hesaplaşmış da değiliz. Genelde “proletarya diktatörlüğüne” otoriter bir rejim imgesi yüklemeye ve bunu bürokratik diktatörlüklerin bir eşanlamlısı olarak görme eğilimindeyiz. Aksine, Marx için bu eski bir sorunun demokratik çözümüydü. Bu sorun ise, bugüne dek erdemli bir elit zümreye (Kamu Selameti Komitesi –ki esasında bu komite Konvansiyon’un, kendisi tarafından geri çağırılabilir bir uzantısı olarak kalmıştır) yahut bir örnek insanlar “triumvira”sına ayrılmış olan istisnai durum iktidarının ilk kez çoğunluk tarafından kullanılmasıydı. (17)

Şunu da ekleyelim, o dönemde diktatörlük terimi bir keyfilik ifadesi olan zorbalığın zıddı olarak kullanılıyordu. Fakat proletarya diktatörlüğü kavramının aynı zamanda, yetmişli yıllarda çoğu (Avro-) komünist partinin ondan vazgeçmesiyle doğan tartışmalarda sıkça hatırlatıldığı gibi stratejik bir anlamı da vardı. Hakikaten de, Marx’a göre yeni bir toplumsal ilişkiyi ifade eden yeni hukukun eski hukukun devamlılığı içinde doğamayacağı açıktı: İki toplumsal meşruiyet arasında, “birbirine eşit iki hukuk arasında belirleyici olan güçtür”. Dolayısıyla devrim zorunlu bir olağanüstü halden geçişi gerektirir. Lenin ile Kautsky arasındaki tartışmanın dikkatli bir okuru olan Carl Schmitt, bunu çok iyi kavrayarak kriz durumundaki işlevi mevcut düzeni korumak olan “yetki verilmiş diktatörlüğünü”, bir kurucu iktidarın uygulanmasıyla yeni bir düzen inşa eden “egemen diktatörlük”ten ayırıyordu (18). Ona hangi ismi verirsek verelim, bu stratejiyi muhafaza ediyorsak, buradan zorunlu olarak iktidarın örgütlenmesi, hukuk, partilerin işlevi…vs konusunda bir dizi sonuç çıkar.

Bir Stratejik Yönelimin Güncelliği ve Güncellikten Uzaklığı

Güncellik kavramının iki anlamı vardır: Biri geniş (“savaşlar ve devrimler çağı”), diğeri anlık veya konjonktürel. Avrupa’da toplumsal hareketin yirmi yılı aşkın süredir gözden kaybolduğu, savunmaya geçildiği bir durumda, kimse devrimin, bu anlık anlamda güncel olduğunu iddia etmeyecektir. Buna karşın, devrimi dönemin ufkundan silmek tehlikeli olur, ve kötü sonuçlar doğurabilir. Francis Sitel’in söz konusu dosyaya yazdığı yazıda “güncel bir perspektife sahip”, “günümüz güç ilişkilerine dair ham hayallerden” kaçınmak için “bugünkü mücadeleleri bunların gerekli sonuçlarına bağlayan, eylem halinde bir perspektifi” tercih ederken göstermeye çalıştığı eğer bu ayrımsa, burada herhangi bir anlaşmazlık yok.

Fakat iktidarın fethi hedefini “bunun güncelleşmesinin ufuk çizgimizin ötesinde olduğunu kabul etmek kaydıyla bir radikallik koşulu” olarak muhafaza etme fikri daha tartışmalı bana göre. Sitel, hükümete katılım meselesinin –ufuk çizgimizin altından mı bakıcaz buna?– iktidar meselesine değil, liberal saldırıdan “korunmaya” dayalı “daha mütevazı bir ihtiyaca” bağlı olduğunu vurguluyor. Böylece hükümete katılım koşulları üzerindeki akıl yürütmelerimiz, “stratejik düşüncenin görkemli kapısından” değil, “geniş partilerin dar kapısından” yapılacaktır. Bu durumda, partinin inşasını yönlendirenin program (veya strateji) değil de, mümkün dünyaların ve programların en iyisini belirleyenin ve sınırlayanın cebirsel olarak geniş bir partinin büyüklüğü haline gelmesinden kaygılanabiliriz. O halde hükümet meselesini stratejik bir konu olmaktan çıkarıp basit bir “yönelim sorunu” şeklinde tasavvur etmek söz konusu olur (bu, bir ölçüde Brezilya konusunda yaptığımızdır). Fakat asgari programla azami program arasındaki klasik ayrıma düşmediğimiz taktirde, “yönelim sorunu” da stratejik perspektiften kopuk değildir. Ve eğer “geniş”, dar ve kapalıdan daha açık ve verimliyse de, partiler açısından geniş vardır, bir de geniş vardır: Brezilya PT’sinin, Linkspartei’nin, ÖDP’nin, Portekiz Sol Blok’unun, İtalya’daki Rifondazione Comunista’nın genişlikleri bir değildir.

 “Devrimci strateji bakımından en bilgince gelişmeler bile, şu anda ve burada nasıl hareket etmeliyiz sorusu karşısında fazlasıyla zayıf görünüyor” diye bitiriyor metnini Sitel. Şüphesiz haklı, fakat bu makbul pragmatik özdeyiş 1905’te, Şubat 1917’de, Mayıs 1936’da, Şubat 1968’de de söylenebilirdi ve böylece mümkünün doğrultusu reel-olanın bayağı doğrultusuna indirgenirdi.

Perspektifimiz iktidarın ele geçirilmesiyle sınırlanmayıp da daha uzun bir “iktidarların yıkımı” süreci içinde yer aldığı taktirde, “iktidarın fethine yoğunlaşan geleneksel partinin bizzat bu devlete uyum göstermeye ve dolayısıyla özgürleşme dinamiğini yıpratacak egemenlik mekanizmalarını kendi bünyesine taşımaya yöneleceğini” kabul etmek gerekir. O halde siyasal ile toplumsal arasında yeni bir diyalektiğin yaratılması gerekir. Bu elbette doğrudur, ve zaten “siyasal yanılsama” kadar “toplumsal yanılsamayı” da reddederek veya geçmiş olumsuz deneyimlerden (toplumsal örgütlenmelerin devlet ve partiler karşısındaki bağımsızlığı, siyasal çoğulculuk, parti içi demokrasi gibi konularda) ilkesel sonuçlar çıkararak pratikte ve teoride yapmaya çalıştığımız budur.

Fakat sorun “devlete uyum göstermiş” bir partinin egemenlik mekanizmalarını bünyesine taşımasından çok, modern toplumlara içkin (ve iş bölümüne kökünden bağlı) çok daha derin ve yaygın bürokratikleşme olgusunda yatar: Bu sendikal veya dernek tipindeki örgütlenmelerin tümüne sirayet eder. Aslında parti demokrasisi (bunu medyatik ve kamuoyu yoklamasına dayalı “görüş” demokrasisinin zıddı olarak kullanıyoruz) iktidarın profesyonelleşmesine ve “piyasa demokrasisine” karşı mutlak bir ilaç olmasa bile, en azından panzehirlerden biri olabilir. Demokratik merkeziyetçiliği bürokratik merkeziyetçiliğin takma burnu olarak görerek bunu çok sık unutuyoruz, halbuki belirli bir merkezileşme demokrasinin inkârı değil, tam tersine koşuludur.

Sitel tarafından altı çizilen partinin devlete uyumu meselesi, Boltansky ve Chiapello tarafından Kapitalizmin Yeni Ruhu’nda vurgulanan Sermaye’nin yapısıyla işçi hareketinin madun yapıları arasındaki eşbiçimliliği hatırlatıyor. Bu eşbiçimlilik meselesi son derece önemlidir ve bundan ne kolayca kaçınılabilir ne de bu sorun basitçe çözülebilir: Ücret ve çalışma hakkı (buna kimi zaman “iş hakkı” da deniyor) için mücadele elbette ki sermaye-emek ilişkisiyle eşbiçimli bir mücadeledir. Bunun ardında yabancılaşma, fetişizm, şeyleşme sorunu yatar (19). Fakat “akışkan” biçimlerin, ağ tipi örgütlenmenin, yakınlıklar mantığının (karşıtlıklar mantığının zıddı olarak) bu eşbiçimlilikten ve egemenlik ilişkilerinin yeniden üretiminden kaçınmayı sağlayacağını düşünmek koskoca bir yanılsamadan ibarettir. Bu biçimler de bilişimsel sermayenin modern örgütlenmesiyle, emeğin esnekliğiyle, “akışkan toplumla”..vs. tümüyle eşbiçimlidir. Bununla, eski tabiyet biçimlerinin yeni ortaya çıkanlardan daha iyi veya onlara tercih edilebilir olduğunu değil, fakat ağ tipi örgütlenmenin o eşsiz yolunun sömürü ve tahakkümün kısır döngüsünden çıkmayı sağlamadığını anlatmak istiyorum.

“Geniş Parti” Hakkında

Sitel, “stratejik akıl tutulması” veya “stratejik aklın geri dönüşü” kavramlarının, yalnızca bir parantezi kapatma ve eski hale dönme veya meselenin Üçüncü Enternasyonal’in çizdiği çerçevede yeniden tartışılması anlamına gelmesinden endişe duyuyor. İşçi hareketinin “temel yeniden tanımlamalara”, yeni yaratımlara, bir “yeni inşaya” ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Elbette. Fakat sil baştan olmaz: “Her zaman ortalardan başlarız”!

Yenilik retoriği en eski ve en cılkı çıkmış eskiye düşmemeye karşı bir güvence sağlamıyor. Bir hayli özgün yenilikler (ekoloji, feminizm, savaş, haklar gibi konularda) olmakla birlikte, dönemin beslendiği birçok “yenilik” yalnızca moda ürünleridir (ve her moda gibi eskiyi alıntılayarak gelişir) ve 19. yüzyılın ve yeni doğmakta olan işçi hareketinin eski ütopyacı temalarının yeniden devreye sokulmasından ibarettir. Bununla birlikte, söylediğimiz gibi yeni meseleler de çoktur, fakat imkanlarımız ölçüsünde, –örneğin LCR’in manifestosu aracılığıyla– bunların bazılarına yanıt unsurları getirmeye gayret ediyoruz, ve dostlarımızın da bunları kullanmasını isteriz.

Reformların ve devrimin bizim geleneğimizde, birbirini karşılıklı olarak dışlayan iki olgu değil de (her ne kadar reformlar koşullara göre devrimci bir sürece dönüşebildiği gibi bunun karşısına da dikilebilse) diyalektik bir çift oluşturduğunu –haklı olarak– hatırlattıktan sonra Sitel “geniş bir partinin, kendini bir reform partisi olarak tanımlayacağı” öngörüsünde bulunuyor. Belki. Muhtemelen. Fakat bu hayli spekülatif ve normatif bir öngörü. Ve özellikle de bu bizim sorunumuz değil. İşe tersinden başlayıp varsayımsal bir “geniş parti” için bir asgari (reform) programı yazmak durumunda değiliz. Yapmamız gereken kendi tasarımızı ve programımızı belirlemek. Ancak buradan yola çıkarak, somut koşullar ve somut muhataplar karşısında, toplumsal yüzey, deneyim ve dinamik bakımından (çok) kazançlı çıkacaksak netliğimizden (bir miktar) kaybetme pahasına muhtemel uzlaşmaları değerlendirebiliriz. Bu yeni bir şey değil: PT’nin kuruluşuna (antrist bir taktik yönelimle değil partiyi inşa etmek için) katılırken kendi pozisyonlarımızı savunmaya devam ettik; yoldaşlarımız Rifondazione’de bir akım olarak yer alıyorlar; Portekiz’de Sol Blok içindeler…vs. Ancak tüm bu yapılar özgündür ve “geniş parti” gibi bir kategoriye dahil edilemez.

Durumun yapısal verileri, hiç kuşkusuz işçi hareketinin geleneksel büyük oluşumlarının (sosyal-demokrat, stalinist, popülist partiler) solunda bir alan yaratıyor. Bunun çok sayıda sebebi var. Liberal karşı-reformlar, kamusal alanın özelleştirilmesi, “sosyal devlet”in dağıtılması, piyasa toplumu, sosyal-demokrasinin (bizzat kendi etkin katılımıyla) üzerinde asılı durduğu dalı kesti (aynı şey kimi Latin Amerika ülkelerindeki popülist yönetimler için de geçerli). Komünist partiler ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının etkisini yaşamanın yanı sıra otuzlu yıllarda veya Nazi işgalinden kurtulma aşamasında kazandıkları işçi tabanlarının, –tam olarak yeni alanlara da kök salamadan– aşınması durumuyla karşı karşıya kaldı. 

Dolayısıyla kendini yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışıyla veya seçim başarılarıyla (Almanya’da Linkspartei, İtalya’da Rifondazione, Britanya’da Respect, İskoçya’da SSP, Portekiz’de Sol Blok, Danimarka’da Kızıl Yeşil İttifak, Fransa’da ve Yunanistan’da radikal sol…) ifade eden bir radikallik “alanı” gerçekten de mevcut.

Fakat bu “alan” sadece doldurulması gereken homojen ve boş (Newtoncu) bir alan değil. Cenova ve Floransa döneminde lirik hareketçilikten Romano Prodi’nin koalisyon hükümetine geçen Rifondazione’nin üç yıldan kısa zamandaki ihtişamlı dönüşümünün gösterdiği gibi bu son derece istikrarsız bir güçler alanıdır (20). Bu istikrarsızlık toplumsal mücadelelerin yaşadığı yenilgilerin zaferlerden fazla olması ve siyasal temsil manzarasındaki değişimle bağlarının gevşek olmasından kaynaklanıyor. Anlamlı toplumsal zaferlerin yokluğunda, “ehveni şer”e dair umut (“Berlusconi dışında kim olursa olsun”, veya Sarkozy yahut Le Pen dışında) kurumsal mantıkların ağırlığının belirleyici olduğu seçim alanına aktarılır. 

Bu nedenle oportünizm tehlikesi ile muhafazakarlık tehlikesini tam ortadan ayırma simetrisi bir yanılsamadır: Aynı ağırlığa sahip değiller. Risk taşıyan kararlar almaya cüret etmek gerekiyorsa da (ki bunun en aşırı örneği Ekim’de ayaklanma kararının alınmasıydı), bu riski, sade ve saf bir maceraya dönüşmemesi için hesaplamak ve başarıya ulaşma şanslarını değerlendirmek lazım. Büyük bir diyalektikçinin [Pascal] söylediği gibi “bu işin içine sürüklendiğimize göre, artık bahiste bulunmak lazım”. Fakat at yarışı meraklılarının bildiği gibi, 2’ye 1’lik bir bahis ekmek parası kazanmaya yönelikken, 1000’e 1’lik bir bahis, büyük paralar getirebilecek olsa da umutsuz bir koşudur. Marj ise bu ikisinin arasındadır. Cüretkarlığın da nedenleri olmalıdır.

Rifondazione ve Linkspartei’de olduğu gibi siyasal akımların sağdan sola dönüşü kırılgan, hatta tersine çevrilebilecek gelişmelerdir ve bu bizzat toplumsal mücadelelerin siyasal temsil alanı üzerindeki sınırlı etkilerinden kaynaklanır. Bu gelişmeler kısmen bünyelerinde devrimci örgütlerin veya eğilimlerin mevcudiyeti ve ağırlığına bağlıdır. Çok genel kimi ortak verilerin ötesinde, bu durumlar işçi hareketinin özgül tarihi (başka etkenlerin yanı sıra sosyal-demokrasinin burada tümüyle egemen olması veya önemli komünist partilerin varlığını sürdürmesi göz önünde bulundurulmalı) ve sol içindeki güç ilişkileriyle bağlantılı biçimde birbirinden ayrılır.

 “Yeni bir güç” perspektifi güncelliğini koruyan bir cebirsel formüldür (bizim için 1989-91 öncesinde de günceldi, sonrasında ise bu güncellik kat be kat artmıştır). Bunun pratiğe tercümesi Geniş Parti veya bir araya geliş gibi genel ve muğlak formüllerle mekanik olarak gerçekleşmez. Bizler yalnızca bir yeniden oluşum sürecinin başlarındayız. Buna programatik bir pusula ve stratejik bir hedefle yaklaşmak durumundayız. Sabırsız bir serüvene atılmadan ve karşımıza çıkan ilk geçici bileşim içinde çözülmeden gerekli örgütsel dolayımları bulmamızı ve hesaplanmış riskler almamızı sağlayacak olan da budur.

Gerçekten de örgütsel formüller çok çeşitlidir: Yeni bir kitle partisi (seksenli yıllarda Brezilya’daki PT, fakat böyle bir örnek Avrupa açısından pek inandırıcı değil), hegemonik bir sosyal-demokrasiden azınlıkların kopuşu, geçmişte muhtemelen merkezci olarak niteleyeceğimiz partiler (2000’li yılların başındaki Rifondazione) veya devrimci akımlardan oluşan bir cephe (Portekiz’deki gibi). Bu son örnek Fransa gibi sol örgütlerin (KP, radikal sol) eski bir geleneğe sahip olduğu, ve güçlü bir toplumsal hareket olmadığı taktirde (ki bu bile yetmeyebilir) de kısa veya orta vadede ciddi bir harmanlanmayı hayal etmenin zor olduğu ülkeler için en muhtemel olanıdır.

Fakat her halükârda ortak bir programatik dağarcığa referansta bulunmak, gelecek oluşumlar karşısında kimliksel bir engel teşkil etmek şöyle dursun, tam tersine bu oluşumların bizzat koşuludur. Stratejik meselelerle taktik meseleleri sıraya dizmeyi (şu veya bu seçim döneminde kendini yırtmak yerine), bir örgütün bir araya geldiği siyasal zemini açık teorik meselelerden ayırmayı, ilerlemeyi sağlayacak uzlaşmalarla geri götürecek olanları hesaplamayı, örgütsel varoluş biçimlerini (bir ortak partide eğilim olma, bir cephenin bileşeni olma…vs.), işbirliği içinde bulunduklarımıza ve onların değişken dinamiklerine (sağdan sola, soldan sağa) göre uyarlamayı sağlar.

Ağustos 2006

Çeviri: Uraz Aydın

Görsel: Gustave Courbet, “Barikatların Üzerinde Duran Gömlekli Adam”, 1848.

1. Bunu, Fransa’da Avrupa Anayasasına Hayır’ın zaferinin arıdından Stathis Kouvélakis “Siyasal Meselenin Geri Dönüşü” makalesinde vurgular (“le retour de la question politique”.  Contretemps n°14, Eylül 2005).

2. Alex Callinicos, Antikapitalist Manifesto, Literatür yayınları. Çev. Derya Kömürcü. Ocak 2004.

3. Bu konu üzerinde daha fazla durmayacağız. Sadece kısa bir hatırlatma yapıyoruz (bkz. Das Argument’in düzenlediği tartışmaya sunulan ve elinizdeki kitapta da yayınlanan tezler: “Ütopik Uğrak ve Stratejik Yeniden Yapılanma”).      

4. Projet K’nin çalışma toplantısında.

5. Critique Communiste sayı 179’daki yazısında bize “toplumsal gelişmeye dair aşamacı bir anlayış” ve “belirleyici an olarak yalnızca devrimin hazırlanışını merkez alan bir siyasal eylem zamansallığı” atfediyor (ve bunun karşısına “alter-küreselleşmeci ve zapatist bir tarihsel zaman koyuyor??!!). John Holloway’e gelince, düşüncesinin ayrıntılı bir eleştiri için bakınız: Un monde à changer ve Planète Altermondialiste kitaplarında yazılarım ve Contretemps dergisindeki makalelerim.

6. Bkz Perry Anderson, Gramsci Üzerine, Alan yayıncılık.

7. Bu konuda bkz Giacomo Marramao, Il politico e il transformazioni ve broşürüm Stratégies et partis (La Brèche).

8 Aynı zamanda Carlos Franqui’nin Küba devrimi günlüğüne bakınız.

9. “Zafer stratejisi”, Martha Harnecker’e verilmiş mülakat. Ayaklanma çağrısı tarihi konusundaki bir soruya Ortega şöyle cevap veriyor: “Çünkü hep daha elverişli bir dizi nesnel koşul mevcuttu: ekonomik kriz, devalüasyon, siyasal kriz. Ve ayrıca Eylül olaylarının ardından şunu da anladık ki ulusal ölçekte kitlelerin ayaklanmasını, cephenin askeri güçlerinin saldırısını ve sermayenin fiilen angaje olduğu veya desteklediği ulusal grevi aynı anda ve aynı stratejik uzamda birleştirmek gerekiyor. Bu üç stratejik etkeni aynı anda ve aynı stratejik uzamda bir araya getiremeseydik, zafer mümkün olamazdı. Çeşitli kereler ulusal grev çağrısı yapmıştık fakat bunu kitlelerin saldırıya geçişiyle bir araya getirmemiştik. Kitleler daha önce ayaklanmıştı fakat bu grevle birleştirilmemiş ve öncünün askeri kapasitesi fazlasıyla zayıftı. Ve öncü düşmana daha önceleri darbe vurmuştu fakat diğer iki etken mevcut değildi.”

10. Bkz Dissidences, Révolution, Lutte armée et Terrorisme, Cilt 1, (L’Harmattan 2006).

11. Etienne Balibar’ın son metinlerindeki tema da budur.

12. Rifondazione Comunista’nın teorik dergisindeki (Alternative) şiddet karşıtlığı konusundaki tartışma, muhtemelen bu partinin son dönemdeki seyri ile alakasız değildir.

13. Özellikle de Ernest Mandel’in Avrokomünist tezlere karşı polemikleri aracılığıyla. Bkz. Critique de L’Eurocommunisme, Petite Collection Maspero.

14. Rio Grande do Sul eyaleti ölçeğindeki katılımcı bütçe deneyimi bu konuda çeşitli somut örnekler sunar: kredi dağıtımı, ayrıcalıkların hiyerarşisi, kolektif malzemelerin bölgesel dağılımı…vs.

15. Her ne kadar birleşik cephe kavramı ve özellikle de Latin Amerika’daki kimi devrimciler tarafından günümüze uyarlanmış anti-emperyalist birleşik cephe kavramı toplumsal formasyonların gelişimi, siyasal partilerin bileşimi ve rolü gibi meselelerin ışığında yeniden tartışılmayı gerektirse de.

16. Burada söz konusu olan, Brezilya’daki yönelim kadar IV. Enternasyonal’e ve ulusal seksiyonlarıyla ilişkisine dair bir anlayıştı. Fakat bu mevzu elinizdeki metnin çerçevesini aşmakta.

17. Bkz. Alessandro Galante Garrone, Philippe Buonarotti et les révolutionnaires du XIXe siècle, Paris, Champ Libre

18. Bkz. Carl Schmitt, La Dictature, PUF

19. Fetişizm konusunda bkz. Antoine Artous, Le Fétichisme chez Marx, Syllepse.

20. Bkz Fausto Bertinotti’nin 2001 tarihli (!) kitabı: Ces idées qui ne meurent jamais (Paris, Le temps des cerises) ve Floransa ASF’si sırasında yayınlanan tezlerinin eleştirel sunumu: Daniel Bensaid, Un monde à changer (Paris, Textuel 2003).

Sudan’da Darbe Sonrası – Joseph Daher

İlk darbe girişiminden bir ay sonra, Askeri Geçiş Konseyi (AGK) başkanı General Abdulfettah el- Burhan, 25 Ekim’de olağanüstü hâl ilan etti. Sudan’daki devrimci süreci açıkça sona erdirme hedefi ile, geçiş makamlarının feshedildiğini ve bölge valilerinin görevden alındığını bildirdi. Yerel, bölgesel ve uluslararası destekçileri ile AGK, Sudan’ın devrimci sürecine son vermeye çalışıyor.

Topyekûn Baskı

General el-Burhan, darbeye eşdeğer bu önlemlere gerekçe olarak, ekonomik krize, “geçişin seyrini düzenleme” ihtiyacına ve ülkenin “iç savaş” riskinden korunmasına işaret etti. Temmuz 2023’te seçimler yapılana kadar ordunun, tüm siyasi partileri temsil edecek “ehil kişilerden” oluşan yeni bir hükümetin kurulmasını garanti edeceğini de sözlerine ekledi.

Darbenin ilanının ardından askerler, Başbakan Abdullah Hamduk’u, bakanlarının çoğunu ve ordu liderliğindeki Geçiş Konseyi’nin sivil üyelerini gözaltına aldı. Birçok sivil yetkiliyi tutuklamanın yanı sıra, silahlı kuvvetler, darbeye karşı her türlü muhalefeti susturmak amacıyla siyasi şahsiyetleri, aktivistleri ve eylemcileri tutukladı. Medyaya gelince, askerler resmi haber ajansı SUNA’ya ve devlet televizyonuna baskın düzenledi, ve sivil yönetimin destekçisi olan devlet televizyonu müdürünü görevden aldı. 

Siviller ve ordu arasındaki gerilim, birkaç aydan beri Egemenlik Konseyi liderliğinin General el-Burhan’dan bir sivile devredilmesi için Abdullah Hamduk hükümeti tarafından belirlenen süre yaklaştıkça artmış idi. Silahlı kuvvetler için geçiş sürecinin sonucu, ülkedeki siyasi ve ekonomik hakimiyetlerini zora sokacaktı. Ordu ve güvenlik güçlerinin generalleri, ülkedeki kilit ekonomik sektörler üzerinde geniş kontrole sahipler ve milyarlarca dolarlık varlığa sahip bir şirketler ağını işletiyorlar. Bu askeri işletmeler, altın ve diğer mineraller, mermer, deri, sığır, akasya zamkı üretimi ve satışı ile uğraşmaktalar. Ayrıca, buğday pazarının yüzde 60’ının kontrolü dahil olmak üzere telekomünikasyon, bankacılık, su temini, müteahhitlik, inşaat, gayrimenkul, havacılık, ulaşım, turistik tesisler pazarında ve ev aletleri, boru, ilaç, deterjan ve tekstil imalatında da yer alıyorlar. Mart 2021’de hükümet ve silahlı kuvvetler arasında ordunun tedrici bir şekilde iktisadi alandan çekilmesi ve askeri şirketlerin sivil devlet yetkililerine devri konusunda bir anlaşmaya varılmıştı, ancak ordunun muhalefeti dolayısıyla bu yönde herhangi bir adım atılmadı. 

Hükümet ayrıca eski üst düzey yetkililer tarafından el konulan kamu varlıklarını geri almak için adımlar atmıştı. Daha önce yağmalanmış fonları geri almak için geçiş tüzüğü kapsamında kurulan bir komite, Nisan 2020’de 20 milyon metrekare konut arazisini, bir milyon dönümden fazla tarım arazisini ve düzinelerce işletmeyi eski diktatör Ömer el-Beşir ile yakın bağları olan yetkililerden kamunun eline geri aldığını duyurdu. Ülkenin ordusunun, güvenlik güçlerinin ve milislerinin sahip olduğu devasa kaynaklar ile karşılaştırıldığında bu geri alınan varlıklar çok kısıtlı bir düzeydedir. 

Yukarıdakilere ilaveten, birçok sivil lider, General el-Burhan’ın ve diğer askeri, güvenlik ve milis güçlerinin merkezi bir rol oynadığı Beşir devrindeki insan hakları ihlalleri ve büyük çaplı yolsuzluklar hakkında kamuoyu önünde soruşturma çağrısı yapmaktan çekinmedi.

Sivil Kampta Yanlış Stratejiler ve Bölünmeler

Darbe aynı zamanda geçiş konseyi içindeki ana sivil güç olan Özgürlük ve Değişim Güçleri (ÖDG) ittifakının zayıflamaya ve halk sınıflarını ve örgütlerini hayal kırıklığına uğratmaya devam ettiği bir vakitte geldi. ÖDG ittifakı, 2019’dan bu yana artan bölünmeler yaşadı; hatta bazı liderleri darbenin ardından ordu yanlısı kampa katıldı. 

ÖDG liderliği, orduyla diyaloga karşı çıkan diğer akımları marjinalleştirdi. Halk hareketinin pek çok kesimi, ÖDG ittifakını gerçek bir demokratik geçişi hızlandırmak ve orduyu siyasi iktidardan uzaklaştırmak yerine silahlı kuvvetlerle bir geçici anlaşma (modus vivendi) arayışında olduğu için eleştirmekte. Bu kesimler ayrıca, ÖDG’nin Geçiş Yasama Konseyinin oluşturulmasını iki yıldan fazla bir süre sonrasına erteleme kararına da karşı çıkmışlardı.

Siyasi ve iktisadi iktidarın kaldıraçları büyük ölçüde askeri ve güvenlik teşkilatı mensuplarının elinde kalmış durumda. Ağustos 2021’de bizzat başbakan, ordu tarafından kontrol edilen şirketlerin yüzde 80’inin Maliye Bakanlığı’nın ve sivil hükümetin “yetki alanı dışında” olduğunu kabul etti. Bu yetki alanı dışında olma durumu, Darfur’da sayısız savaş suçundan ve protestocuların katledilmesinden sorumlu olan Askeri Geçiş Konseyi başkan yardımcısı Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki paramiliter milislerden oluşan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) devam eden egemenliğine bir ilave. Dagalo, Darfur’daki güçlü aşiret tabanına ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ile olan sıkı ittifakına dayanarak, kendisine ön plana çıkan bir dış politika rolü atfediyor; ve Sudan’da bazıları tarafından ülkenin fiili diktatörü ve başkanı olarak görülüyor.

Her ikisi de devrimi ezme çabalarında birleşmiş olsalar da, Hızlı Destek Kuvvetleri ile el-Burhan liderliğindeki silahlı kuvvetler arasında da ihtilaf ve rekabet var. HDK da kendi ticari şirketlerini yönetiyor ve bu şirketler de silahlı kuvvetler gibi ekonomik faaliyetlerini genişletmek için geçiş döneminden yararlanmaktalar. Bu iki birimin 450’den fazla özel şirketi olduğu ve ayrıca birliklerinin Yemen ve Libya’da BAE ve Suudi Arabistan tarafından desteklenen güçlerin yanında savaşmak için büyük meblağlarda para aldıkları bildiriliyor. 

Benzer şekilde, Özgürlük ve Değişim Güçleri, son iki yılda kötüleşen işçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştiremedi. Hamduk hükümeti, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) talebi üzerine, sübvansiyonlarda kesintiler de dahil olmak üzere, yaşam maliyetini keskin bir şekilde artırarak çalışanlar ve halk sınıfları için büyük ıstıraplara neden olan sert kemer sıkma politikaları uygulamıştı. Enflasyon şu anda yüzde 400 seviyesinde ve nüfusun neredeyse yarısı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bölgesel eşitsizlikler de devam ediyor. Örneğin, ülkenin ticari kalbi olan, krizdeki doğu Sudan, Eylül ayında sosyal eşitsizlikleri ve bölgedeki yatırım eksikliğini protesto etmek için ve daha fazla özerklik talebi ile büyük eylemlere sahne oldu. Kızıldeniz, Kassala ve Gadaref eyaletlerini içeren doğu, stratejik bir bölgedir. Mısır, Eritre ve Etiyopya ile komşudur ve ülkenin ana nakliye ve petrol terminallerinin bulunduğu 714 kilometrelik sahil şeridine sahiptir. Ayrıca Sudan’ın altın dağlarına, beş nehrine, üç buçuk milyon hektardan fazla tarım arazisine ev sahipliği yapmaktadır. Tüm bu jeopolitik avantajlara sahip olmasına rağmen, resmi istatistiklere göre yoksulluk oranı hala ulusal ortalamanın üzerinde, yüzde 54’ü aşıyor.

Son olarak, eski diktatör Ömer el-Beşir’in devrilmesinin ardından Sudan’ın dış politikası ordu tarafından yeniden tasarlandı ve bu da ABD ile daha yakın ilişkiler kurulmasını sağladı. Sonuç olarak Washington, Sudan’ı terörist ülkeler listesinden çıkardı ve ülkeye İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi için baskı yaptı. Sudan’ın Rusya ile ilişkileri de 2019’da askeri işbirliği anlaşmasının imzalanmasının ardından önemli ölçüde iyileşti. Kasım 2020’de iki ülke, Port Sudan’da yaklaşık 300 Rus birliğine ev sahipliği yapacak yeni bir Rus deniz üssünün inşasına müsaade eden 25 yıllık bir anlaşma imzaladı. Rusya ve ABD’nin desteğiyle, AGK ve HDK, batı Darfur bölgesi, Güney Kordofan ve Mavi Nil merkezli birkaç silahlı grubun koalisyonu olan Sudan Devrimci Cephesi ile bir barış anlaşması yaptı. Sivillerin bu anlaşmalara katılımı sınırlıydı, kısmen çünkü bizzat meseleyi kendi başlarına idare etmek için orduyu terk etmişlerdi.

Aşağıdan Büyük Direniş

Askeri Geçiş Konseyi’nin onlarca eylemciyi öldüren ve yüzlercesini yaralayan vahşi baskısına ve internetin kapatılmasına rağmen, halk sınıfları darbeye aşağıdan büyük bir direnişle yanıt verdi. Örgütler ve sendikalar ülkenin her tarafında büyük mitingler, yürüyüşler ve grevler düzenlediler. Başkent Hartum’da eylemciler, ülkeyi bir sivil itaatsizlik kampanyasıyla felç etmek için caddelere barikatlar kurdular. Çeşitli işçi gruplarını ve sendikalarını, Halk Direniş Komitelerini ve diğer birçok halk örgütünü bir araya getiren Sudan Profesyoneller Birliği (SPB) darbeye karşı bu ayaklanmanın omurgası ve gerçek motorudur. 30 Ekim’de ülke çapında yaklaşık 30 şehirde dört milyona yakın insanı toplayan kitlesel protestoları örgütlemek için bu gruplar birlikte hareket ettiler. İşçiler bankacılığı, ulaşımı, petrol sahalarını ve çoğu kamu kurumunu işlemez kıldıkları grevler tertip etti. 

Hareket, darbe rejiminin derhal sona ermesi, iktidarın sivil yönetime devredilmesi ve siyasi mahkumların serbest bırakılması çağrısında bulunuyor. 30 Ekim protestolarının ardından SPD, bir dizi radikal talebe erişmek için seferberlik çağrısında bulundu:

  • Askeri darbenin alaşağı edilmesi;
  • Ordu ve güvenlik güçlerindeki generallerin işledikleri suçlardan dolayı yargılanması;
  • Ordu ve güvenlik güçleri ile müzakere veya ortaklık olmaksızın, radikal değişim ve 2018 Aralık devriminin hedefleri için mücadele eden devrimci güçler tarafından seçilecek bakanlardan oluşan sivil bir hükümete iktidarın devredilmesi; 
  • Milli Güvenlik Teşkilatının tasfiyesi, milislerin dağıtılması, ve halkın ve sınırların korunması doktrinine dayalı, sivil idarenin emri altında profesyonel bir ulusal ordunun oluşturulması;
  • Tüm güvenlik, askeri ve milis şirketlerinin sivil idareye devredilmesi ve bu kurumların ekonomi ve yatırım faaliyetlerine müdahalelerine son verilmesi;
  • Sudan halkına düşman olan bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalelerine ve Sudan’daki içişleri ve siyasi sürecin yönetimine yönelik emellerine son vermek.

Direniş Komiteleri de benzer talepleri bildirdi. Sivil müzakerelere ve orduyla ortaklığa son verilmesi, generallerin Sudan halkına karşı işledikleri suçlardan mahkûm edilmesi, ordunun ekonomideki rolüne son verilmesi ve mevcut rejimin dış müdahaleden özgür, yeni ve egemen bir demokrasiyle değiştirilmesi çağrısında bulundular. 

Karşı-Devrim ve Devrim Arasında

Askeri Geçiş Konseyi’nin darbesi Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ve daha düşük düzeyde olmakla beraber Rusya tarafından destekleniyor. ABD, diğer Batılı güçler, Afrika Birliği ve uluslararası örgütler diyalog çağrısında bulunuyor ve geçici hükümetin sivil temsilciler ile ordu arasındaki iktidar paylaşımına dair mutabakatına geri dönülmesini tercih ediyorlar.

Halk hareketi, örgütleri ve sendikalar her iki seçeneğe de karşı çıkıyor: hem darbeye hem de geçici hükümetin tahammül edilemez statükosuna herhangi bir geri dönüşe. Buna karşılık, devrimci süreci sürdürmeye, ülkenin halk sınıflarının kurtuluşunu kazanmaya, Sudan toplumunun tamamı üzerinde halka ait demokratik bir egemenlik kurmaya kararlılar.

Askeri Geçiş Konseyi, Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin umduğunun aksine iktidarı tedrici bir şekilde asla bırakmayacak. AGK böyle bir geçişe her zaman pervasız bir şiddetle direnecekti, ve bu durum şimdi ülke çapında sergileniyor. Sadece halk hareketinin seferberliği ve öz-örgütlenmesi, Sudan halk sınıflarının darbe rejimini devirmeye yönelik bir karşı-iktidar inşa etmesini mümkün kılabilir.

Sudan’daki devrimci sürecin kaderi hiç kuşku yok ki Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki benzerlerini de etkileyecektir. Alın yazıları, bölgenin kapitalist devletlerine karşı ortak bir mücadeleye bağlanmıştır. Dünyanın her yerindeki Sol, halk örgütleri ve sendikalar, bu mücadelenin yanında ve Sudan’ın darbeye karşı devrimci kalkışmasını durdurmaya yönelik tüm bölgesel ve emperyal müdahalelerin karşısında durmalıdır.

Tempest, 3 Kasım 2021

İngilizce’den Çeviren: Önder Akgül

Kapak görseli: AFP VIA GETTY IMAGES

İklim Krizi Bir Uygarlık Krizidir – Hasan Yıkıcı

A+A-

Gezegenin geleceğiyle ilgili kaygı duyanların gözü kulağı, İskoçya’da yapılan COP26 BM İklim Zirvesi’nde.

Her ne kadar son yıllarda dünya ‘liderleri’ tarafından da iklim kriziyle mücadelenin somutlaşması gerektiğine dair açıklamalar yapılsa da, bugüne dek kapitalist çıkarların savunucularının bu noktada güven verici ve ciddi adımlar attığına şahit olunmadı. Paris İklim Anlaşması, şu ana kadar yapılan uluslararası anlaşmalar içinde en iyi durumdaki anlaşma olmasına rağmen yine de bu anlaşmanın içeriğini oluşturan ülkelerin sera gazı emisyonlarının azaltılması yönündeki taahhütlerin bir bağlayıcılığı yok.

Dolayısıyla artık BM iklim zirvelerinden somut, bağlayıcılığı olan ve sistemli bir şekilde uygulanacak yol haritalarının çıkması gerekmekte. Küresel ısınmaya karşı ve iklim adaleti için mücadele eden kesimlerin, bilim insanlarının talep ve uğraşı da bu yönde.

Batı ülkeleri son yıllarda gelişen iklim odaklı toplumsal hareketler ve yaşanan ani iklim olaylarının şok etkisinden dolayı küresel ısınmayla ilgili hem farkındalık düzeyinde hem de siyasal kamuoyu özelinde duyarlılık geliştirdiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu duyarlılık henüz net bir tavır alışa evrilemedi. Bunun sebepleri çok karmaşık da değil.

Bugün iklim krizine neden olan veya onu tetikleyen koşullar, kâr, büyüme ve ekonomik çıkar/güç odaklı insan merkezci serbest piyasa ve kapitalist akılın bir sonucu. İklim krizini yaratan akıldan vazgeçmeden, iklim kriziyle mücadele edilemeyeceği gün gibi ortadayken, COP26 gibi iklim zirvelerinin de içi boş ağdalı laflarla parlatılmaktan başka bir işlevi olmuyor. Elbette bu zirvelerin varlığını önemsizleştirmiyorum. Fakat sorunun bir tür ‘adım atmayan liderler sorunu’ değil, yaşadığımız insan merkezci kapitalist uygarlığın temel karakterinden kaynaklı bir sorun olduğunu düşünüyorum. İklim krizi ise aslında uygarlık krizinin en güçlü semptomlarından birisi…

***

İnsan, bir felaketi ancak o felaketin içinden kopmuş bir anının yıkıcılığıyla yüzleştiğinde idrak edebiliyor. Bir şey, suratımıza çarpıp hayatlarımızı mahvetmediği sürece, yaşamın olağan seyrinin içinde de yavaş yavaş hayatlarımızın mahvolduğunu kavrayamıyoruz. İklim krizi de böyle bir şey. Yağmur, aşırı sıcak, sel baskınları, kıtlık, kuraklık, gıda krizi vs. gibi ani iklim olayları yaşandığında bir panik ve çaresizlik, felaket bilinci de ortaya çıkıyor. Fakat sular geri çekildiğinde antroposenin gündelik hayat konformizmi de tekrar meydana çıkıyor.

Halbuki bugün yaşadığımız yeryüzü krizi, bizleri yaşam biçimlerimizde, tüketim alışkanlıklarımızda ve toplumsal üretim ilişkisi/biçimlerimizde radikal değişiklikler ve kopuşlar yapmaya çağırmakta. Bununla ilgili birçok politik ve ekonomik argüman öne sürülerek, desteklenebilir. Fakat benim her şeyden önce durduğum nokta, yaşamın, yeryüzünün ve geleceğin sorumluluğunu alabilmekle ilgili. Ancak böyle bir sorumluluk etiğiyle yeni bir yaşam tahayyül edebiliriz.

***

İklim değişikliğine karşı mücadelenin bir tarafı böylesine bir etik/politik sorumluluğu içerirken bir diğer tarafı da her anlamda çöküş üreten kapitalist uygarlığın yapıları ile mücadeleyi gerektirmektedir. Büyük fosil yakıt şirketleri, onların çıkarlarını savunan ‘liderler’, iklim krizi yokmuş gibi hakikati reddeden popülist hareketler… Bugüne dek sera gazı salınımlarının düşürülmesinin önündeki en büyük engel fosil yakıt şirketleri ve buna bağlı kuruluşlardır. En güncel raporlardan biri olan Dünya Enerji Görünüm Raporu’na göre 1.5 derecelik sıcaklık artışını aşmamak için hemen şu adımlar atılmalı:

  • Bu yıldan itibaren, yeni petrol ve gaz sahalarının, kömür madenlerinin veya maden genişlemelerinin onaylanmasına son verilmeli.
  • Bu yıl itibariyle, kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin inşası durdurulmalı ve 2030 yılına kadar dünyada mevcut olan kömürlü elektrik filosunun yaklaşık %40’ı emekliye ayrılmalı.
  • Küresel ekonominin enerji yoğunluğunun bu on yılda yıllık %4 oranında düşmesi için enerji verimliliğine büyük yatırımlar yapılmalı.
  • 2030 yılına kadar küresel temiz enerji yatırımının üç katından fazlası, toplam enerji yatırımının ise %85’i temiz teknolojilere yönlendirilmeli.
  • Fosil yakıtlara bağlı metan emisyonları 2030 yılına kadar %75 oranında azaltılmalı.

İşin özü, etik sorumluluk, daha iyi ve mutlu bir yaşam için olmazsa olmazdır. Ama istediğiniz kadar işe bisikletle gidip hayvan tüketmeyip hanenizde az enerji tüketin; fosil yakıt üretimi ve fosil yakıt şirketlerinin faaliyetleri durdurulmazsa, kritik eşik olan dünya sıcaklık ortalaması 1.5 derecenin üzerine çıkmasına engel olunamayacak. Bu anlamda eko-sosyalist perspektifin sunduğu mücadele ve yani bir yaşam tahayyülünün, yeşil/çevreci/ekoloji hareketi için önemli bir güzergah olduğunu düşünüyorum.

***

Son bir meselenin altını daha çizelim ve kapatalım. BM Genel Sekreteri Guterres, COP26’nın açılışında “Kendi mezarımızı kazıyoruz” diye bir çıkış yaptı.  Guterres’in iklim meselesiyle ilgili daha önce de dikkat çekici açıklamaları oldu. Fakat eğer Akdeniz’deki fosil yakıt arama çalışmalarına dair net bir şekilde karşı çıkıp kamuoyunu yeni “fosil yakıt aramak demek kendi mezarımızı kazıyoruz demektir” diye uyarmazsanız, bu gibi ifadeler içi boş cilalanmış sözcüklerden başka bir şey olmaz. BM için de, Kıbrıs’taki yerel politik kesimler için de Akdeniz’deki fosil arama çalışmaları bir turnusol kağıdıdır. Doğal zenginliğiyle bilinen ve iklim değişikliğinden en az etkilenecek ülkelerden biri olan İskoçya’dan böyle soyut bir açıklama yapmak kolay. Fakat Guetters’i Kıbrıs’ta, Akdeniz’deki fosil arama çalışmalarının durdurulmasına, bunun kendi mezarımızı kazdığımız anlamına geldiğine ve bunun hemen durulmaması gerektiğine dair de bir açıklama yapmasını bekleriz.

Sosyalist Strateji ve Orta Sınıflar – Taci Keser

“Devlet işletmelerinin zararına katılmadan kaymağını alarak, fazladan pazarı tekel şartları içinde tutarak iş yapanlar, Batılı anlamda kapitalist olamazlar. Bunlar ne kadar çok zenginleşirlerse, devleti o kadar çok didikler, temellerini o kadar çok oyar. Bunlar… hiçbir sorumluluk yüklenmeden… devleti kendi hesaplarına çalıştırıp soymayı çıkarlarına çok daha uygun bulurlar… Bu düzende… halkın düşmanlığı, bir anlamda da umutsuzluğu arttıkça artar. Yüksek idarecilerle onların hırsızlık ortakları da bu umutsuz halklara gittikçe daha etkili kötü örnek olurlar. Bir yandan zenginlik düşmanlığı alıp yürürken öte yandan insanlar içinde debelendikleri kara yoksulluktan ancak vurgunla, kanunsuz çarpmalarla, lotaryalar yoluyla kurtulacakları inancına varırlar. Böyle ortamlarda hırsızlık ayıp olmaktan çıkar. Toplumun en alt tabakalarında sürünenler bile hiç olmazsa çocuklarını okutup bu soygun çetesine katmayı biricik amaç edinirler. Böyle ortamlarda halklara doğruları anlatmak giderek imkânsızlaşır. En akıl almaz yalanlar, hayaller tabulaşarak en açık gerçeklerin yerini tutar. Bu nedenle böyle ortamlarda siyasi partiler ister istemez birer yalan makinesi haline gelir. Seçmen söylenene değil, bunların hangisinin iktidara daha yakın olduğuna, yakın olanlardan da hangisinin vurguna daha açık, daha yatkın olduğuna bakar. Böyle durumlarda politikacıları hırsızlıkla suçlamak, onların seçim güçlerini azaltmaz, tersine artırır!”

Bu uzunca alıntı 1969 yılından, ancak sözü edilen dönem 1910’lar.  Kemal Tahir, Kurt Kanunu kitabında Kara Kemal’i konuşturuyor. Kara Kemal kim mi? İttihat ve Terakki Partisi’nin lider kadrosundan. Savaş yıllarının iaşe nazırı. Partideki lakabı, “Küçük Efendi”. Büyük Efendi” ise sadrazam Talat Paşa…

Yukarıdaki satırlarda dile getirilen siyasetle ilişkilenme tarzının bu ülkede hala daha başat tarz olduğunu varsayabilir miyiz? Eğer yanıtımız olumluysa, günümüz muhalefetinin önerdiği seçim siyasetinin kendi başına yetersiz kaldığını da kabullenmemiz gerekir. Zira muhalefet kadrolarının bu zihniyetten azade olduğunu varsaymak için elimizde sağlam bir kanıt mevcut değil. Burada muhalefet sözcüğüyle elbette düzen içi muhalefeti, en başta da Cumhuriyet Halk Partisi’ni kastediyorum. Halkın ezici çoğunluğunun “sol” deyince CHP’yi anladığı bir ülkede, sosyalist solun tezlerini gündeme taşımak giderek güçleşiyor. Bunda soldan gelen her eleştiriyi ve bağımsız inisiyatifi, AK değirmene su taşıyan “vatansız tuzu kurular” diye yaftalamaya pek alışkın Kemalist propagandanın etkisi hiç de az değil. 

Anonim kurum ve ilişkilere güvenin yerle bir olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Hala daha nüfusun büyük kısmının çocuğunu okula yazdırmak için de, hastanede tedavi olmak, bankada hesap açmak, sınıfını geçmek için de nepotizm peşinde koştuğu zamanlarda yaşıyoruz. Öyle görülüyor ki, sistem içi muhalefet dahi, iktidar olduğu alanlarda, belediyelerde mesela, kendi besleme sınıflarını yaratmakta hiç de tereddüt etmiyor. Dahası bununla böbürleniyor. Sahi, müteahhit terörüyle başı dara düşen kaç muhalif belediye haberi okudunuz? Belediye hizmetleri, otopark, sahil, ormanlık alan ve çay bahçelerinde yaratılan fırsat alanlarından nemalanma arzusu, muhalif kanatta da tıpkı iktidarın besleme kadroları arasında olduğu denli kabul ve saygı görüyor.

Uraz Aydın ve Önder Akgül’ün İmdat Freni’nde yayımlanan 30 Ekim tarihli yazısı[1] işte bu koşullarda değişimi amaçlayan uzun vadeli bir hazırlık süreci öneriyor. Bu hazırlık, sadece siyasal iktidarın değil, toplumsal üretim ilişkilerinin değişimini amaçlayan devrimci bir stratejiyi yürürlüğe koyma hazırlığı. Burada strateji sözcüğü dönüştürücü bir perspektife sahip: “Emekçilerin ve ezilenlerin kendi gündelik ve tarihsel çıkarları çerçevesinde örgütlenmesinin önünü açacak, sınıf mücadelesi içinde kazanımlar elde etmesini ve toplumsal-siyasal güç ilişkilerini kapitalizmden kopuş perspektifiyle değiştirme niteliğine sahip bir özne haline gelmesini sağlayacak bir bileşik eylemler sistemi”. Açıkçası, iktidar seçkinlerinin daha ılımlı, daha liberal görünümlü bir kanadının, sözgelimi İmamoğlu, Akşener, Kılıçdaroğlu, Babacan veya benzerlerinin tahta kurulmasıyla sonuçlanacak bir değişim yeterli değildir. Stratejik bir hazırlık, olası bir iktidar değişikliğini de hesaba katan, ancak burada sona ermeyecek olan bir hazırlıktır.

Üretken kaynaklar üzerindeki yetkilerin el değiştirmesi, kendi başına dünyayı gülle donatmaz. Bu aşamada kesilen bir devrimin elinde kalan, yirminci yüzyılın defalarca kanıtladığı üzere, çokbilmiş ve sevimsiz bürokrat tayfasının önünde dişlerini gıcırdatan ama susmak zorunda kalan emekçi figürü olmuştur. Esas problem, kıymeti kendinden menkul parti görevlilerinin, yerel şeflerin ve eski rejimin sabık unsurlarının kendileri değil, onların oturduğu koltukların varlığıdır. Kabul, günümüz işyerleri gücünü koltuğundan alan liyakatsiz insan figürünü ve onun kocaman kibrini, diğerlerine tahakkümünü yeniden ve yeniden üretmektedir. İşte bu tahakkümün doğurduğu öfke, artık sadece elleri nasırlı, çekiç tutan geleneksel işçi figürüne has değildir. Beyaz yakalıları, mühendis, öğretmen, doktor ve bankacıları, toplumların en rafine ve kurallara saygılı konformistlerini de etkisine almaktadır. İşte bu kesimlerin sınıfsal nefretini Kürtlere, göçmenlere ve lümpenlere değil de koltuk sahiplerine yöneltebilmek, devrimci stratejinin en güç ama en canlı safhalarından biri olacaktır.

Evet, beyaz yakalılar, kendilerini işçi sınıfından ayrı tutarlar. Dahası onların beğenilerine ve yaşam tarzlarına dudak bükerler. Ancak onlar da tıpkı kol işçileri gibi denetim altında çalışırlar ve hakarete uğrarlar. Onlar meslek ve eğitim bakımından orta sınıf kategorisine denk düşerler. Ancak gelir ve mülk sahipliği kriterlerine sıra gelince çoğu kez bocalar, işçi sınıfıyla aşık atmakla yetinirler. Çalıştıkları çoğu iş, tıpkı çoğu kol işinde olduğu gibi güvencesizdir. Ay sonunu getirmekte zorlanırlar. Ev taksitlerinin bitmesine neresinden baksanız seneler vardır. Uygarlık payından nasiplerini alamadıklarını düşündükleri zaman, mesela internet faturası kabardıkça ya da eskiden her hafta gittikleri restorandaki fiyatları gördüklerinde hınçlanırlar. Öfkelerinin hedefi, çoğu kez alt etmesi görünürde en kolay olanlardır: göçmenler, Kürtler ve pragmatik makarnacı tayfası. İşyerinde karşılaştıkları onur kırıcı muameleleri sisteme yormakta zorlanırlar. Amirlerinin psikolojik analizini yapmaktan usanmazlar. Arkasından sık sık söverler ama bir incelikli tavır karşısında yelkenleri suya indirmeye hazırdırlar. Yine de bu durumla çok ender karşılaşır ve antidepresan kullanırlar. 

Beyaz yakalılar çoğu zaman barışçıldırlar. Sorunlarını müzakereyle çözmeye yatkındırlar. Bu kesim, “İktisadi durum çekilmez bir hal almadıkça ya da durumunu düzeltme umudunu taşıdıkça, kurulu düzene saygı duyar ve reform talepleriyle durumuna biraz çekidüzen vermeye bakar”. İşte burası, bir beyaz yakalının sınıfsal konumunu yansıtır. “Fakat ne zaman ki, kanuni ve barışçı yollarla bu durumu düzeltebilme umudunu yitirir, iktisadi buhranın geçici olmadığını, aksine bütün bir sosyal sistemin buhranı olduğunu ve bunun da ancak sosyal sistemin kökünden değiştirilmesiyle giderilebileceğini görür, işte o zaman ayranı kabarır ve en aşırı yollara başvurabilecek hale gelir”.[2] İşte bağımsız bir sınıf politikası gütmekte tarih boyunca başarısız olan bu kesim, şimdi bir yol ayrımında. Ya göçmen ve makarnacı nefretiyle geleceği yerle bir etmeye katkıda bulunacak, ya da uzun vadeli bir devrimci stratejinin zor da olsa anlamlı bir bileşeni olacak. Bir diğer ifadeyle bu kesim, ya üretim ve denetim ilişkilerinden kaynaklanan öfkesini sisteme yöneltecek, bu ilişkilerin bütün bir sosyal sistemin yansıması olduğunun farkına varacak ya da ırkçı ezberleri hatmetmeye devam edecek. Problem, kapitalist sisteme yönelik öfkeyi açığa çıkarmak ve örgütleyebilmektir. Aydın ve Akgül’ün yazısının bir de bu gözle okunmasında yarar olduğunu düşünüyorum.


[1] İnşa ve Müdahale: Sosyalist Strateji Tartışması için Notlar.

[2] Guérin, D. (2014). Faşizm ve Büyük Sermaye, Çev. Bülent Tanör. İstanbul: Habitus Kitap, s. 50.

Ekim: Aşağıdakilerin Devrimci Hikâyesi – Emre Tansu Keten

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı vesilesiyle, 2017 yılında, devrim üzerine birçok yeni eser yayımlandı. Bunlardan bir tanesi özel bir ilgiyi hak ediyor: Fantastik-bilimkurgu eserleriyle tanınan, Arthur C. Clarke Ödülü sahibi ve Yara, Elçilik Kenti, Şehir ve Şehir, Demir Konsey, Kraken gibi romanları Türkçeye de kazandırılan China Mieville’nin Ekim: Rus Devriminin Hikâyesi başlıklı kitabı.

Mieville, bu kitabı yazdığı süreçte, Rusya’ya ziyaretlerde bulunmuş, başta Rus tarihçileri olmak üzere birçok akademisyenle görüşmeler gerçekleştirmiş ve oldukça kapsamlı bir Ekim Devrimi okumasına girişmiş. Bu literatürde değerli bulduklarını kitabın sonunda ek okuma listesi olarak okurlarıyla da paylaşmış. Lisansını sosyal antropoloji, lisansüstü eğitimini ise uluslararası ilişkiler üzerine tamamlayan Mieville’nin nesnel/bilimsel bir tarih kitabı ortaya koymak gibi bir derdinin olmadığını anlamak zor değil. Ekim, Mieville’in edebi dertleriyle politik dertlerinin buluştuğu başarılı bir devrim hikâyesi, kendi sözleriyle “devrimin ritmi içinde kaybolmaya istekli olanlar için kısa bir giriştir”.
 
Kitap, şubattan ekime kadar her aya bir bölümün ayrıldığı bir planla yazılmış. Bunların en önünde ise, 1917’yi hazırlayan koşulların konu edildiği, oldukça geniş bir dönemi ustaca özetleyen “tarih öncesi” bölümü var. Bu bölüm St. Peterburg’un tasviriyle başlar: “(Çar Petro) tacirlerin ve asilzadelerin yeni doğan metropole yerleşmelerini emrederek, şehrin nüfusunu verdiği hükümlerle oluşturur. Şehrin ilk yıllarında, kurtlar, geceleri bomboş sokaklarında sinsice dolaşırlar. (…) O caddeler, drenajla kurutulan o sulak topraklar ve bataklık arazide yükselen o sütunlar cebrî çalışmayla inşa edilmektedir. On binlerce serf ve mahkûm, Petro’nun devasa toprakları boyunca hayatta kalmak için, gözetim altında çalışmaya zorlandı. Geldiler ve çamur içinde temeller kazdılar ve büyük sayılarda yok olup gittiler. Şehrin altında yüz bin ceset yatmaktadır. St. Peterburg, ‘kemikler üzerine inşa edilmiş şehir’ olarak bilinecektir.”
 
St. Peterburg’un bu tasviri Rus devrimleri hakkında çok şey anlatır. Marshall Berman’ın, efsane kitabı, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’da anlattığı gibi, bu şehir modernizmin simgelerinden birisi haline gelecektir. Dostoyevski’nin dünyanın en soyut ve önceden tasarlanmış şehri olarak andığı bu yeni başkentte sadece edebiyat, müzik ve mimari gelişmez, politik bir özne olarak entelijansiya da gelişir. Kısa zamanda Marksizmle tanışacak olan bu entelijansiyanın da önemli bir parçasını oluşturduğu işçi devrimlerinin kalbi bu şehir olacaktır.
 
“Köle gibi yaşamaktansa, bir kemik yığını gibi düşmek daha iyidir” diyen işçilerin ilk devrimi 1905 yılında olacaktır. Çarın zalimliği ile kısa sürede yenilecek olan bu devrim, bütün siyasi dengeleri alt üst etmesinin yanında işçi sınıfına bir öz yönetim örgütü kazandırır. Bu örgüte konsey’in Rusçası olan Sovyet adı verilir. Ancak yaşanan yenilgi bu örgütü 1917 şubatına kadar uykuya yatıracaktır.
 
Bu gerici ortam devrimcilerin kötü günler yaşamasına neden olacaktır. Rusya içerisinde örgüt neredeyse çalışamaz duruma gelirken, diasporadaki devrimciler parasızlıktan mahvolmuştur. Gurbettekiler arasında akıl hastalığı ve intihar olayları gittikçe yaygınlaşır. Bütün bunlara rağmen siyasi tartışmalar kesilmez: Partinin Menşevik kanadı liberal burjuva partileriyle ittifak yapılmasını, Bolşevik kanat ise bir işçi-köylü demokratik diktatörlüğünü savunur. Sonuç olarak burjuva demokratik devrimi hedefleyen iki kanat da, Troçki’nin sosyalist devrime kadar gidilmesini savunan sürekli devrim teorisini skandal derecede tuhaf bulur.
 
Siyasi baskının yanı sıra dumaya girme tartışmaları, devrimin karakteri, Birinci Paylaşım Savaşı’nda sosyalistlerin tutumu gibi birçok krizin devrimcileri zor durumda bıraktığı 1905 ile 1917 arasındaki gericilik döneminde Bolşeviklerin şansı Lenin gibi öndere sahip olmalarıdır. Mieville, Lenin’i şöyle anlatır: “Onunla tanışan herkes büyüleniyordu. (…) O, kolayca mitleştirilen, idolleştirilen, şeytanlaştırılan bir adamdı. Düşmanları için soğuk, kitlesel cinayetler işleyen bir canavar; yoldaşları ve arkadaşları için, utangaç, kolay gülen, çocukları ve kedileri seven biriydi. Ara sıra sözel oyunlar ve ses getiren metaforlar için yeteneğini kullansa da Lenin, sözcük ustası olmaktan çok dobra biriydi. Ancak sarsılmaz gücü ve odaklanmasıyla, yazı ve konuşmalarıyla boyun eğdiriyor, hatta insanları hayrete düşürüyordu. Yaşamı boyunca muhalifleri ve arkadaşları onu, gurur kırma konusundaki zalimliği, katılığı ve acımasızlığı için suçlayacaklardı. Herkes onun, olağanüstü bir irade gücü olduğunda anlaşıyordu. Siyaset için yaşayıp ölenlerin bile belli bir dereceye kadar sıra dışı gördükleri şekilde siyaset, Lenin’in kanı ve iliğinden başka bir şey değildi.”

Devrim Ayları

 
Şubat 1917’de sahneye çıkan “aşağıdakiler”, sadece bu 12 yıllık gericiliği bitirmekle kalmazlar, Rus Çarlığını tarihe gömerler. Devrimi başlatan, sokaklara çıkıp dükkanların camlarını kıran aç insanlardır, devrimin başladığı gün olan 8 Mart’ta sokağa çıkan kadınlardır, savaşın ceremesini çeken topraksız köylülerdir, cepheden kaçmış askerlerdir, yüzbinlerle eylem düzenleyen, greve çıkan işçilerdir.
 
Bu devrim 1905’in aksine geleneksel değerlerin de karşıya alındığı, politik bilincin radikal bir dönüşüme uğradığı, her şeyin sorgulandığı bir devrimdir: “Her tramvay vagonu, her kuyruk, her köy toplantısı, politik tartışmalara ev sahipliği yapıyordu. Kaotik yeni festivaller yapılıyordu, Şubat olaylarının yarattığı büyülü hava yayılıyordu. Çarın heykelleri devriliyor, bazen, bu amaç için tekrar dikiliyordu. (…) Çara ait semboller, portreler, heykeller, kartallar tahrip edildi. Devrimci ateş, beklenmedik hastalara bulaştı. Ortodoks rahibe ve keşişler ‘reaksiyoner’ üstlerini dışlayarak radikal dili benimsediler. Kilisede, hiyerarşinin tepesinde yer alanlar, devrimci ruh halinden şikâyet ediyorlardı.” Garsonlar kendilerine bahşiş verilmesini onursuzluk olarak tanımlayarak eylem yapıyor, askerler ordu içerisindeki hiyerarşiyi ve aşağılayıcı uygulamaları protesto ediyor, ülkenin her yerinden yüzbinlerce siyasi içerikli mektup gazetelere gönderiliyordu. Milyonlarca insan hızlıca politikleşiyordu.
 
Şubat Devrimi, herhangi bir politik partinin baskın etkisinden söz edilemeyecek bir devrimdi. Sovyetler işçiler tarafından hayata döndürüldü, her grup kendi sovyetini kurmaya başladı: asker sovyetleri, köylü sovyetleri. Şubat ile ekim ayları arasında Rusya genelinde 1429 sovyet kuruldu. Sovyetlerin bu denli etkili olması ülkede bir ikili iktidar durumu yaratmıştı. Ancak şu atlanıyordu: (Emperyalist ülkeler tarafından jet hızıyla tanınan) Geçici hükümet herhangi bir seçimle işbaşına gelmemişken, Sovyetler tamamen tabana dayanıyordu.
 
Böyle bir ortamda, ‘mühürlü tren’iyle Lenin Rusya’ya doğru gelmekteydi. Tren yolculuğu esnasında yazdığı Nisan Tezleri, daha önce mektuplarında partisine önerdiği politik yönelişin derli toplu formüle edilmiş haliydi. Ancak, Rusya’daki Bolşeviklerle Lenin’in devrime bakışları arasında dağlar kadar fark vardı. Partinin büyük bir bölümü 1905 sonrasının stratejisinde kalmışken, cephedeki bozguncu eylemlere karşı önlemler talep ederken, Menşeviklerle birlik görüşmeleri gündemdeyken, bütün bunlara karşı çıkan Lenin ve birkaç yoldaşı iktidarın sovyetler tarafından ele geçirilmesini ve önlerinde sosyalist devrim görevinin bulunduğunu savunuyordu. Birinci grubun sözcüsü konumundaki Kamenev “anlaşmazlıklarımız” başlıklı makalesiyle parti içerisindeki bu ayrışmayı net olarak ortaya koyuyordu.
 
Ekim’e kadar geçen sürede partinin çoğunluğunu görüşlerine ikna eden Lenin oldu. Ancak bu süre içerisinde Lenin’in taktikleri de değişiyordu. Şubat sonrasında partiyi sola çekmeye çalışırken, işçilerin radikal eylemler içerisine girdiği Temmuz Günleri’nde bu sefer sağa çekmeye çalışıyordu: “Ayın 20’sinde, telaşlı ve perişan vaziyetteki Lenin, salona hitap etti. ‘Devrimci ruhlarını’ onaylayacağını varsayanları şaşırtarak, iktidarın derhal ele geçirilmesi konuşmalarının henüz olgunlaşmamış olduğuna vurgu yaptı. Böyle bir girişim için kitle desteğine sahip olmadıkları bir dönemde, düşmanları onlara yem atıyorlardı. Lenin, ‘güncel öncelik –Sovyet üzerinde nüfuz kurmak için– bıkıp usanmadan bu desteği artırmak için çalışmaktır’ dedi.”

Tüm İktidar Proletaryaya

 
Temmuzun son günlerinde ise Lenin’in önerdiği slogan değişmişti: “Lenin, SR’ler ve Menşeviklerin, altın tabakta sunulsa bile iktidarı kabul etmeyeceklerini net bir biçimde açıkladıklarını, söyledi: Onlar iktidarı burjuvaziye terk etmeyi seçtiler. Bu yüzden, ‘Tüm İktidar Sovyetlere’ sloganı modası geçmiş bir slogandır. Bunun yerine, kabaca değil ama kesin olarak şunu talep etme zamanıdır; ‘Tüm İktidar Devrimci Partisinin –Bolşeviklerin- Liderliğinde Proletaryaya”
 
Sovyetlerde etkili olan diğer partilerin yalpalamalarının yanında, ağustos ayında gerçekleşen Kornilov Darbesi de Bolşevikleri güçlendiren diğer bir olay oldu. Kerenskiy’in emirlerine karşı gelerek iktidarı ele geçirmek isteyen General Kornilov’a karşı Bolşevikler işçileri ve askerleri oldukça etkileyen bir propaganda ve örgütlenme faaliyetine giriştiler. Bunun sonucunda işçiler ve askerler darbeye karşı başarılı ve etkili bir mücadele verdiler. Bütün bunların üzerine Kerenskiy’in Kornilov ile kendi iktidarını güçlendirmek için pazarlıklar yaptığı da ortaya çıkınca, burjuva ve reformist partilere duyulan güven oldukça azaldı.
 
Eylül ayına gelindiğinde, politik arena nisandakinden tamamen farklıydı. Bolşevikler Sovyetlerde oldukça güçlenmiş, işçi sınıfı ve askerlerin güvenini kazanmıştı. Barış, ekmek ve toprak sloganını hayata geçirebilecek bir politik güç olarak görülüyordu. Bu durum Menşeviklerin ve SR’lerin sol ve sağ kanatlarını da birbirlerinden oldukça uzaklaştırıyordu. Ancak sağ kanatların gücü hâlâ Sovyetleri sinik bir pozisyonda tutmaya yetiyordu.
 
Silahlı ayaklanma kararı Bolşevik Parti MK’sında bir hafta içerisinde iki kere oylandı. Kamenev ve Zinovyev’in muhalefetine rağmen iktidarın ele geçirilmesi kabul edildi. Ve 7 Kasım günü Kerenskiy ve hempalarının barındığı Kışlık Saray ele geçirildi. Tarihin gördüğü en kansız ayaklanmalardan birisiyle iktidar, işçi sınıfının kendi özlemlerinin ve siyasi mücadelesinin cisimleştiği irade olarak gördüğü Bolşevik Partisi’ne geçti.
 
Mieville’nin Ekim’i, 1917’nin devrimlerini “büyük isimler” üzerinden anlatan sağ tarihçiliğin de, resmi Sovyet tarihçiliğinin de aksine, aşağıdakilerin, tek tek proleterlerin, köylülerin, askerlerin hikâyesi olarak anlatıyor. Edebiyatçılığının etkisiyle, siyasi tarihçilerin önemsemediği, ayrıntılarla hikâyeyi kuruyor. Gündelik hayattaki “sıradan” insanın başrolü oynadığı bir hikâye Ekim Devrimi. Tarihte ilk defa, monarşinin, otokrasinin, emperyalist barbarlığın ötesinde yeni bir dünyanın arandığı bir devrim, daha sonra başka yollara girse de, bir süre de olsa başka bir dünyanın imgesini bize gösteren bir devrim: “Ekim, bir an için, yeni türde bir iktidar getirdi. Geçici olarak, üretimde işçi kontrolüne ve köylülerin toprak üzerindeki haklarına doğru bir yöneliş oldu. İşte ve evlilikte erkekler ve kadınlar için eşit haklar, boşanma hakkı, annelik desteği. 100 yıl önce homoseksüelliğin suç olmaktan çıkarılması. Ulusal kendi kaderini tayin yönünde hareketler. Özgür ve genel eğitim, okur-yazarlığın yayılması. Ve okur-yazarlık ile kültürel bir patlamanın meydana gelmesi, öğrenmeye susamışlık, üniversitelerin ve konferans serilerinin ve yetişkinler için okulların mantar gibi çoğalması. Lunaçarskiy’in söyleyebileceği gibi, fabrikalarda olduğu kadar, ruhta da değişiklik. Ve bu anlar bastırılmış, geriye döndürülmüş, çok kısa sürede soğuk şakalar ve anılar haline gelmiş olsalar da, aksi de olmuş olabilirdi.”