İmdat Freni

Blog

Suriye: “Esad Düştü ama Devrim Kazanmadı” – Yasin el-Hac Salih

Esad rejiminin devrilmesiyle Suriye devrimi zafere ulaştı mı? Aralık 2024’ten bu yana tanık olduğumuz şey, uzun ve dolambaçlı bir yol olsa da, başarılı bir devrim mi?

Bu soru kavramsal olarak önemlidir, çünkü Suriye’de devrimin başlangıcından rejimin çöküşüne kadar geçen yaklaşık on dört yılın derinlemesine anlaşılmasını gerektirir. Siyasi bir ağırlığı da var, zira verilecek cevap kamuoyunun Suriye’nin mevcut gerçekliğine ve Esad sonrası geleceğine nasıl yaklaşacağını belirleyecek.

Yakında detaylı bir anlayışın ortaya çıkması pek mümkün görünmüyor: Bu on dört yılın tarihi, onlarca yıl boyunca tekrar tekrar yazılacak. Ancak siyasi tartışma sadece mümkün değil, aynı zamanda neslimizin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir dönüm noktasıyla karşı karşıya olduğumuz bu dönemde düşüncelerimizi netleştirmek için gereklidir.

Bu satırların yazarı için bu sorunun kişisel bir boyutu var. Suriye devriminin başarısız olduğunu ve Suriye demokratlarının siyasi vizyonlarını bu ayıklatıcı gerçeğe dayandırmaları gerektiğini defalarca dile getirdim.

Rejimin yıkılması ve yıllar süren melankoliden sonra gelen sevinç patlaması, kimilerine göre benim yanıldığımı kanıtladı ve bazı arkadaşlarım da bu görüşü dile getirdiler. Ama o sırada ne argümanlarım ne de pozisyonumu savunacak enerjim olmasına rağmen şüpheci kalmaya devam ettim.

Aşağıda bu yönde ilk girişim yer almaktadır.

Kazananlar var!

Belki de Esad rejimi ancak bu şekilde düşebilirdi: ideolojik olarak tutarlı, savaşta sertleşmiş Sünni İslamcı güçlerin oluşturduğu bir koalisyonun elinde, elverişli bölgesel ve uluslararası bağlamın da desteğiyle. Ancak devrimi izleyen yılların çetrefilli seyri, Mart 2011 ile Aralık 2024 arasında asgari düzeyde bile olsa homojen bir sürekliliğin var olduğu varsayımını sorgulatıyor.

Başlangıçta barışçıl, daha sonra 2012 ortalarına kadar karma (barışçıl ve silahlı) bir Suriye-Suriye çatışması olarak başlayan süreç, giderek artan bölgesel çıkarlar, özellikle İran ve bazı Körfez ülkelerini de içine alan bir Sünni-Şii çatışmasına dönüştü. Bu aşama, Eylül 2013’teki ABD-Rusya kimyasal silah anlaşmasına kadar devam etti [ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile Rus mevkidaşı Sergey Lavrov arasında Suriye’deki kimyasal silahların “2014’e kadar” ortadan kaldırılmasına ilişkin anlaşma!], bu anlaşma uzaktan bir uluslararasılaşmanın başlangıcını işaret etti ve ardından doğrudan askeri müdahaleler izledi: ABD’nin 2014’te, Rusya’nın 2015’te ve Türkiye’nin 2016’da müdahaleleri.

Suriyeli devrimcilerin kontrolü yavaş yavaş elinden kayıp gittikçe, devrim, giderek artan bir şekilde devrimci olmayan çatışmaların (mezhepsel ve bölgesel) altında gömüldü ve sonunda “teröre karşı savaş” olarak yeniden markalandı; bu da Esad rejiminin fiilen itibarını yeniden tesis etti.

2016’dan bu yana geçen yıllar devrimden uzak, sefalet ve parçalanmayla geçti. Bunlar devrimin yenilgisini, devrim içindeki mezhepçi güçlerin hakimiyetini, Özgür Suriye Ordusu’nun [29 Temmuz 2011’de kurulan ve 2013’te dönüşüm geçiren isyancı grupların bir araya gelmesiyle oluşan ÖSO] tamamen çöküşünü ve siyasi muhalefetin Türkiye’ye tabi kılınmasını simgeliyordu.

Bu dönemde, giderek artan ulusal parçalanma ortamında İdlib’de “Sünni bir oluşumun” ortaya çıkışı da yaşandı. Bu yapı içindeki egemen güçler, Sünni toplumların sistematik şiddet, katliamlar ve kendilerine karşı kimyasal silahların ve varil bombalarının ayrımcı kullanımı deneyimlerinin körüklediği radikalleşme, militarizasyon ve mezhepçileşme gibi içsel süreçler tarafından ancak kısmen şekillendirilebildi. Ancak bu güçler, Suriye devriminden yıllar önce Irak’ta kök salmış olan küreselleşmiş, toplum karşıtı İslamcı nihilizmin bir sonucuydu.

Şu anda iktidarda olan kesim (Heyet Tahrir el-Şam-HTŞ), Suriye devriminin ilk aşamalarında hiçbir rol oynamamıştır ve Suriye toplumundan gelmemektedir. Geçici başkanı, Irak’ta çeşitli takma adlar altında faaliyet gösteren eski bir cihatçıdır ve eğitim yıllarını Amerikalılara ve Irak’ın yeni Şii hükümetine karşı savaşarak geçirmiştir. Yıllarca az tanınan bu isim, Suriye’deki Selefi cihatçı grup Nusra Cephesi’nin liderliğini yaptı.

2011 devrimine, onun sembollerine ve ulusal oluşumuna söz ve eylemde düşman olan grubu gibi o da, Arap Baharı bağlamında halk intifadası olarak başlayan Suriye ayaklanmasının dinamiklerinden ziyade, hem toplumlarımızı (toplumsal örgütlerimizi) hem de genel olarak dünyayı reddeden vahşi ve ulusaşırı bir nihilizmde kök salmıştı. Aksine, muhalifliğe meyilli, fikirleri ve modeli geniş bir toplumsal veya siyasal çoğunluğun temeli olarak hizmet edemeyen ve yapısı itibarıyla milliyetçilikle, demokrasiyle, Suriye tarihiyle ve hatta Suriye toplumu kavramıyla veya herhangi bir modern siyasal düzenle tamamen çelişen seçkinci ve komplocu bir azınlığa aittir.

Bu nedenle nihilisttir; yalnızca siyasi sistemi kökten reddettiği için değil, aynı zamanda kolektif siyasi varoluşun temellerini de inkar ettiği için.

Zamanla Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ), IŞİD’in benimsemeye devam ettiği aşırı nihilizmden uzaklaştı. Yavaş yavaş Suriye devriminin dilini benimsedi ve bayrağını reddetmekten vazgeçti, ancak açıkça Sünni üstünlükçü bir konumdan hareket etmeye devam etti.

Rejimi deviren koalisyon HTC’nin yanı sıra – “Saldırganlığın Caydırılması Harekatı” [27 Kasım 2024’te başlatıldı] – resmi bir nedeni olmayan ve öncelikle Afrin Kürtlerine karşı [özellikle Ocak 2018’de], ancak aynı zamanda kontrolleri altındaki tüm Kuzey Suriye halkına karşı uzun bir suistimal geçmişi olan isyancı ve yolsuz grupları da içeriyordu ve etkili bir şekilde Türkiye’nin vekilleri olarak hareket ediyorlardı.

Bu bağlamda, Esad rejiminin düşmesi, Saydnaya hapishanesinin derinliklerinden ve Esad’ın güvenlik servislerinden çıkanlar gibi, küllerinden yeniden doğan devrim için hâlâ bir zafer olarak değerlendirilebilir mi?

Çöküş, Suriye genelinde yaygın ve haklı bir sevince yol açtı; bu sevinç, katliam, misilleme veya yıkım korkusunun olmamasıyla beslendi. Bu sevinç, rejimin sonunun barış getireceği, Batı’nın uyguladığı yaptırımların kaldırılacağı ve ekonomik toparlanmanın başlayacağı yönündeki umutlarla daha da arttı.

Ancak bu zaferi kutlayanların birçoğu kendini zafer kazanmış hissetmiyor. Rejimin düşüşü 2011 devriminin zaferinden çok, sözde “Sünni oluşumun” zaferi olarak görülüyor.

Devrimden sonra yıllarca katliam, yerinden edilme ve yoksulluk yaşayan bu grup, güçlü bir kurban olma duygusu ve intikam alma arzusu geliştirdi. Bu dürtüler, Esad sonrası döneme uygun olmayıp, ayrımcılığı, aşırılığı ve mantıksızlığı körükleme olasılığı daha yüksektir.

Bu tepkiler, rejim güçlerinin kalıntılarının sınırlı bir isyanı sonrasında geçen mart ayında kıyıda çok sayıda barışçıl Aleviyi hedef alan soykırımsal şiddet biçiminde patlak verdi. 6 Mart’ta eski askerler ve Esad yanlısı milisler tarafından bir saldırı başlatıldı. Rejimin güvenlik güçleri karşılık veriyor ve iç ve dış gruplar sivil halkı acımasızca bastırıyor ve katlediyor.

Esad ile yaşanan çatışmanın Sünni toplumda derin köklere sahip olmaması durumunda uzun sürmeyeceğini ve rejimin devrilmesine yol açmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bu, çatışmanın artık siyasal ve kurumsal gerçekliklerde şekillenen mezhepsel ve dışlayıcı bir yörüngeye doğru derin bir şekilde kaydığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor…

Ama devrim değil!

Bu düşüncelerimi, şu merkezi soruyu daha iyi anlayabilmek için ileri sürüyorum: 2011 devrimi, 2024 sonunda rejimin düşmesiyle zafere ulaşmış mıdır?

Hazır iki cevap hakimdir. Birincisi, esas olarak sözde “Sünni oluşum”un parçası olanlar veya devrimi ulusal kurtuluş hareketinden ziyade bir Sünni darbesi olarak görenler tarafından dile getirilen, evet, devrimin açıkça zafer kazandığı iddiasıdır.

İkincisi ise bu iddiayı reddederek, ortaya çıkan sonucun İslamcıların silahlı bir ele geçirmesi olduğunu ve Suriye’nin artık BM ve büyük güçler tarafından terörist olarak kabul edilen aşırılıkçıların boyunduruğu altında olduğunu ileri sürüyor. Yeni rejimin devrilmesini açıkça talep etsin veya etmesin, mantığı bu noktaya varıyor.

Bu görüşü paylaşanlar Esad’ın düşüşüne üzülmüyor olabilirler (bazıları üzülüyor), ama bundan mutlu da değiller. Aşağıda, Esad’ın düşüşünün gerçekte neyi temsil ettiğine dair daha ayrıntılı ve daha az kutuplaşmış bir anlayışa doğru ilerleme girişimi yer almaktadır.

Bu tutumumuzu bir kez daha vurgulamak gerekirse, Esad rejiminin devrilmesi gerçekten de tarihi bir olaydır. Bu kişisel bir görüş değildir. Bu rejim, Saydnaya Hapishanesi ve onun geniş güvenlik aygıtından da anlaşılacağı üzere, nihai çöküşüne kadar kan bağları ve yolsuzlukla tanımlandı. Bu rejim çok uzun süredir iktidarda, kendi halkının kanını döktü, mallarına el koydu, mezhepçiliği güçlendirdi ve ulusal egemenliği yabancı [İran ve Rusya] koruması karşılığında takas etti; bu da Suriye’nin topraklarına, toplumuna ve kaynaklarına zarar verdi.

Biraz eski moda bir deyimle, devrilmesi gereken, ulusal olmayan bir rejimdi; ulusal ihanet rejimiydi. Bundan sonra ne olursa olsun, Suriye’nin hayatta kalma şansına sahip olabilmesi için tarihinin bu kanlı ve durgun sayfasını acilen kapatması gerektiği gerçeğini değiştirmeyecektir.

Olayın büyüklüğünü abartmak mümkün değil. Bu, toplumu, düşünceyi, kolektif kimliği hiçbir şeyden esirgemeyen tektonik bir altüst oluş. İttifaklar ve rekabetler yeniden çiziliyor, yeni kutuplaşmalar ortaya çıkıyor ve insanlar, olup biteni idrak edemeden, sanki büyük bir depremin artçı şoklarına yakalanmış gibi her yöne çekiliyorlar.

Jeolojik bir felaketle yapılan bu karşılaştırmanın Suriyelilerin aktif rolünü inkar etmek anlamına gelmediği açıktır. Bunun yerine, yaşananların ham gücünü ve bu gücün Suriyelilerin eylemlerini nasıl şekillendirdiğini, onları şu anki an kadar değişken ve istikrarsız hale getirdiğini aktarmaya çalışıyor. Ve bu herkesi krize sürükler.

Bugün hiçbir Suriyeli, özellikle de kamusal alanda görev alan herkes, bu krizden muaf değil ve dünyamızdaki bu büyük ve beklenmedik değişime duyarsız değil. Kazananlar da dahil.

Verimli ama bir o kadar da kafa karıştırıcı bir geçiş döneminde yaşıyoruz. Bu dönem, başka hiçbir şeye yer bırakmasa bile, düşünmeyi gerektiriyor. Akışkan bir halde yaşıyoruz, biçimsiz ve hâlâ şekil verilebilir bir durumdayız; nihai yapılanması en azından kısmen bize bağlı. Arada kalmış bir durumda olmanın anlamı budur: Şeylerin, bireylerin ve fikirlerin tarihsel bir geçiş içinde var olduğu, eski dünyanın her geçen gün daha da kaybolduğu, yenisinin ise şekil almaya çalıştığı bir kaos dönemi. Analizimizin hali de budur: ara, geçici ve büyük ölçüde deneysel, bir dil bulmaya çalışan ve bu mücadelede tökezleyen, biçimsiz gerçekliklerden ve tutarsızlığa gömülme tehlikesiyle karşı karşıya olan.

Olayın boyutu bir yana; Devrimin zafer kazandığını iddia etmek başka bir şeydir. Rejimi devirmek Suriye devriminin temel hedeflerinden biriydi; ancak bu, kendi başına bir amaç değil, daha yüksek amaçlara ulaşmanın bir aracıydı.

Devrim, eşitlik, onur, hukukun üstünlüğü temelinde, mezhepçilikten ve işkenceden uzak, yeni ve özgür bir Suriye inşa etmeyi amaçlıyordu. Bu anlamda hayır, devrim zafer kazanmadı. Ve Esad’ın devrilmesinden aylar geçmesine rağmen, bir zamanlar onu tanımlayan hedeflere yaklaştığımıza dair hiçbir işaret yok.

2011 devrimi başarısız oldu. İster 2012 ortalarında, ister 2013 baharında, isterse daha hoşgörülü bir ifadeyle rejim ve müttefiklerinin 2016 sonlarında Doğu Halep’in kontrolünü yeniden ele geçirmesiyle çökmüş olsun. Rejimin çöküşü tamamen farklı bir boyuttadır: inkar edilemez bir şekilde tarihi bir olaydır, ancak devrim için bir zafer teşkil etmez. İkisi arasındaki uçurum çok büyük, kapatılamaz.

2011’den 2024 Aralık ayına kadar süren Suriye çatışması, bir kısmı Suriyeli olmak üzere birçok gücün yer aldığı, ancak en güçlüleri de dahil olmak üzere çoğunluğun Suriyeli olmadığı bir mücadeleydi.

Rejimin düşmesiyle bu çatışma sona mı erdi? Umut buydu, zira rejimin çöküşü büyük ölçüde Suriye’nin zaferiydi.

Ancak bunun tam tersine işaretler de var: Alevilere yönelik katliamlar, süregelen intikam eylemleri, güvenlik kaosu ve egemen kesimin iktidarı tekeline alma konusundaki dizginsiz arzusu, çatışmanın hâlâ çok canlı olduğunu gösteriyor.

Başka bir nihilizm

Yazar, yukarıdakiler ışığında, taraftarlarıyla pek az ortak görüş paylaşmasına rağmen, “Devrim zafer kazandı mı?” sorusuna verilen ikinci olumsuz cevaba daha yakın görünüyor.

Özellikle, “teröristler” ve “aşırılıkçılar” hakkındaki söylemlerde sıklıkla ima edilen, yeni iktidar düzeninin artık her ne pahasına olursa olsun devrilmesi gerektiği iddiasından uzaklaşıyor. Bu, “terörizm” ve “aşırılıkçılık” gibi terimlerin rahatsız edici bir şekilde yanlış kullanıldığını, ahlaki, yasal ve kavramsal temellerinden arındırıldığını ve belirli gruplar için basit etiketlere indirgendiğini gösteriyor; bu etiketler genellikle kendileri aşırı, hatta nihilist olan bağlamlarda kullanılıyor.

Doğru bir şekilde tanımlandığında, “terörizm”, siyasi hedeflere ulaşmak için sivilleri hedef almaktır; bu tanım, bu tür eylemlerin dünyadaki önde gelen failleri arasında, örneğin ABD, İsrail ve artık dağılmış olan Esad rejimini en sık kullanan ülkeler arasına yerleştirir.

Bu terim mezhepsel amaçlar için de kolaylıkla kötüye kullanılabiliyor, örtülü olarak yalnızca silahlı Sünni İslamcılar için kullanılıyor. “Aşırılık” da benzer şekilde işliyor: Artık müzakere, uzlaşma veya bir arada yaşamanın reddini değil, sadece belli ideolojik oluşumları ifade ediyor: İslamcı ve daha önce Filistin milliyetçisi.

Bu ne devrimin dilidir, ne eleştirel düşüncenin, ne de demokratik siyasetin. Çağdışı, seçkinci ve otoriterdir, ayrımcılık ve ırkçılıkla doludur ve her türlü özgürleştirici potansiyelden yoksundur. Daha da kötüsü, sıklıkla yalnızca siyasi hareketleri veya ideolojileri değil, tüm toplulukları hedef alan düşmanca ve öfke dolu söylemlerde, sözlü ve duygusal şiddette ortaya çıkıyor.

Bu şekilde konuşanlar devrim çağrısı yapmıyor, devrimin gerçekleşmesi için çalışmıyor, demokratik mücadeleyi farklı bir bağlamda yenilemiyor.

Bir politikanın ayırt edilebilmesi, miras alınan bölünmelerin patlayıcı potansiyeline ve mevcut düzeni devirmek için uluslararası destek umuduna dayanmaktadır.

Bu tutumda, 2012’de Suriye’de ortaya çıkan İslami nihilizme çarpıcı biçimde benzeyen, son derece nihilist bir şey var: Gerçekliğin öfkeyle reddedilmesi, sonuçlara kayıtsız kalınması ve tıpkı cihatçıların çağdaş toplumumuzdaki insanlığa duydukları aşağılama gibi, toplumun kendisine karşı bir düşmanlıktan kaynaklanması.

Bu ikili düşmanlığa dayanan bir politika, doğası gereği aşırılıkçıdır. Siyaseti, pazarlığı ve uzlaşmayı reddeder, etrafında önemli bir toplumsal veya siyasal çoğunluk oluşmasını imkânsız kılar.

Aşırılık karşıtı, siyaset yanlısı

Suriye’nin şiddetten, provokasyonlardan ve dayatılan gündemlerden uzak, sakin bir geçiş sürecine ihtiyacı var. Bu, nefes almamız, kamu hizmetlerini yeniden sağlamamız, yaptırımları kaldırmamız, yerinden edilmiş kişilerin büyük ölçekte geri dönmesine izin vermemiz ve kayıpların akıbetini ortaya çıkarma çabalarını ilerletmemiz gereken bir an olmalı.

Bu geçiş, Şam’ın önemli tavizler sunduğu, ulusal birliği koruyan ve dış müdahaleleri azaltan yerel yönetim biçimlerini veya “özyönetim”i desteklediği, benzersiz durumlara sahip bölgeler için siyasi anlaşmalar yapılmasını da gerektiriyor.

Bölgesel veya uluslararası güçlerin desteğine bağlı kalacak bir güç politikası izlemektense, Suriye’nin yerel ve etnik topluluklarına (Dürziler, Kürtler, Aleviler) taviz vermek daha iyidir.

Bugün hem içeride hem dışarıda pasifize etmek doğru bir yaklaşımdır. Suriye toplumunun ılımlılaşmaya doğru evrilmesi ve kamusal aktörlerin yeniden toparlanıp, kendilerine yeni bir yön vermeleri için en uygun koşulları sunmaktadır. Esad döneminde Suriye’yi yerle bir eden güç siyaseti bugün ona hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Bazıları sorabilir: Neden bekleyelim? Neden eski liderlere yaptığımız gibi yeni liderlere de karşı çıkmıyoruz? Cevap hem dikkatli olmakta hem de gerçekçi olmakta yatıyor. Böyle bir politika, bazı kesimlerin güvendiği topluluklar arasında bile çok az toplumsal desteğe sahiptir. Ne Cezire Kürtleri, ne Süveys Dürzileri, hatta ne de Aleviler -katliamlara rağmen- bugün devrim veya silahlı ayaklanma peşinde değiller.

Tam tersine, genel talep daha çoğulcu, daha temsili ve daha ademi merkeziyetçi, gerçek anlamda adil ve özgürleştirici bir sistemdir ve bu da şimdilik siyasi araçlarla gerçekleştirilmektedir.

Bu değişebilir mi? Arap olmayan Sünni gruplardan ve muhafazakâr olmayan bazı Arap Sünnilerden devrimci bir koalisyon çıkabilir mi? Ancak mevcut iktidar aşırılığa doğru yönelirse, yani siyasi çözümleri reddederse böyle bir yörünge ortaya çıkmaya başlayabilir. Ya da matematiksel olarak ifade etmek gerekirse: Liderlerin aşırılıkları, aşırı politikalarının süresiyle çarpıldığında, sonunda yeni bir devrimci koalisyon ortaya çıkabilir.

Ancak böyle bir koalisyon, aşırıcılığa karşı koyabilecek, ortak bir kamu davası inşa edebilecek, hegemonya savaşını kazanabilecek, bugün mevcut yönetimi eleştirenler arasında yaygın olan dışlayıcı ve yüceltici söylemin aksine, ılımlılığa ve kapsayıcılığa doğru ilerleyebilecek bir güç olarak görülmelidir.

Aslında mevcut hükümet yapısı içerisinde iki tür aşırılıkçı eğilim görüyoruz. Birincisi, medyanın ilgisini çeken ve toplumsal korku yaratan aşırı Selefi veya cihatçı dürtüler veya her ikisi de var, ancak bunlar en tehlikeli olanlar değil. İkincisi, Anayasa Beyannamesi’nde ve hükümetin kuruluşunda somutlaşan, iktidarı tepedeki küçük bir grubun elinde toplama arzusundan kaynaklandığı görülen aşırı merkeziyetçi eğilimler var. Bu merkeziyetçi eğilimler, Selefilerin ve cihatçıların dağınık aşırılıkçılığından daha az dikkat çekicidir, ancak uzun vadede daha tehlikelidir.

Bir sorunu çözmek yerine, yeni bir sorun yaratılmıştır: Anayasa Bildirgesi ve hükümetin kurulmasıyla güvence altına alınmaya çalışılan kurumsal istikrar, ülkenin toplumsal ve coğrafi parçalanmışlığı göz önüne alındığında sürdürülebilir değildir. Kurumsal istikrara yönelik çabaların bu toplumsal ve coğrafi sorunların çözümünden önce değil, çözüm sonrasında gelmesi gerekirdi.

Ahmed el-Şara ve ekibi bunu yaparken arabayı atın önüne koydu. Suriye için çok dar, hiç kimseye hitap etmeyen, hatta reddedilmesi gereken bir elbise dikmişler.

Bu sorunun nasıl çözüleceğini kimse bilmiyor. Bir yandan Dürzilerin veya Kürtlerin mevcut kurumsal çerçeveyi kabul etmeleri düşünülemez. Öte yandan, zorla dayatılan bir çözüm imkânsız (ve elbette istenmeyen bir seçenek olarak) görünüyor.

Bugün en uygun yol, mevcut bölünmüşlükleri aşmak, Suriye tarihine damgasını vuran boğucu merkeziyetçilikten kurtulmak ve Suriye toplumunun gerçek çoğulculuğuna esnek bir şekilde yanıt vermek amacıyla, özellikle Anayasa Bildirgesi, hükümet ve askeri eğitim süreçleri olmak üzere mevcut devletin ciddi ve müzakereli bir yeniden yapılandırılmasına girişmektir.

Bu, iki-üç adım geriye gitmek, geçen mart ayından önceki duruma dönmek, böylece daha sağlam bir şekilde ilerlemek anlamına geliyor. Kamu kurumlarının oluşumuna siyasi çözümlerle öncülük etmek en doğrusudur, tersi değil.

Siyaset, müzakereleri, uzlaşmaları, alışverişi, orta yolu ve ortaya çıkan fikir birliğini desteklemek için oluşturulmuş kurumları içerir.

Ama siyasete kapı kapanırsa, devrime kapı açılır, bir süre sonra bile olsa. Ve hiç kimse bu kuralın başkaları için geçerli olup, kendisi için geçerli olmadığı yanılgısına kapılmamalıdır.

(30 Nisan 2025’te aljumhuriya.net sitesinde yayımlanan makale)

Yasin el-Hac Salih , 1980’den 1996’ya kadar 16 yılını Suriye’deki Hafız Esad diktatörlüğünün zindanlarında geçirdi. Suriye devrimi, hapishane, işkence ve rejimin soykırım şiddetini konu alan birçok kitabın yazarıdır; bunlar arasında The Impossible Revolution: Making Sense of the Syrian Tragedy (Hurst, Londra, 2017) yer almaktadır. Al-Jumhuriya’nın kurucularından ve yayın kurulu üyesidir .

Kaynak: https://alencontre.org/moyenorient/syrie/syrie-assad-est-tombe-mais-la-revolution-na-pas-gagne.html

Çeviri: İmdat Freni

1 Mayıs’ta Anti-Faşist ve Anti-Emperyalist Direnişin Bayrağını Yükseltelim! – IV. Enternasyonal

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Kurulu’nun Açıklaması

5 Nisan’da ABD’de Trump ve aşırı sağcı hükümetine karşı duyulan büyük öfke, 1.300 eylemde 500.000 kişiyi bir araya getirdi. Bu büyük eylemler sadece bir başlangıçtır. Tüm dünyada işçi sınıfına, göçmenlere, ırkçılık mağdurlarına, kadınlara ve LGBTİ+ topluluklara yönelik ağır saldırılar karşısında direnişin mümkün olduğunu göstermektedir.

Sırbistan, Yunanistan, Güney Kore, Türkiye, İngiltere, Almanya, Arjantin ve Hindistan gibi pek çok ülkede halk, kendi hükümetlerine ve aşırı sağa karşı ayaklandı. Bu direnişlerin çoğunda gençler belirleyici bir rol oynadı. Siyonist devletin Gazze’de yürüttüğü soykırıma karşı ayağa kalkan yüz binlerce genç — özellikle emperyalist ülkelerdeki farklı etnik kökenlerden gelenler ve Siyonizm karşıtı Yahudiler — anti-emperyalist ve aşırı sağ karşıtı mücadelenin yolunu gösteriyor. Bu hareket, aynı zamanda Rus işgaline karşı Ukrayna direnişiyle, Fransız emperyalizmine karşı Kanak halkının mücadelesiyle ve tüm diğer anti-faşist ve anti-emperyalist dayanışma ve direnişlerle güçlü bağlar kuruyor.

1 Mayıs 2025, dünya genelinde savaş politikalarına, aşırı sağa, liberalizme ve halkların demokratik, ekonomik ve sosyal haklarını hedef alan saldırılara karşı uluslararası dayanışmayı yükseltme günüdür. Dünyanın dört bir yanında Filistin bayrağı, direnişin simgesi olarak göndere çekilecektir.

Dünya giderek daha istikrarsız, belirsiz ve tehlikeli bir hale geliyor. Kapitalizmin neden olduğu iklim felaketi ve çok boyutlu krizlerle karşı karşıyayız. Putin ve Trump’ın otoriter, yabancı düşmanı, korumacı siyasetleri; ticari ve emperyalist savaşlarla bu krizi daha da derinleştiriyor. Trump’ın uygulamaları işten çıkarmaları artırıyor, ekonomik krizi ve enflasyonu ağırlaştırıyor, ekokırıma ve emperyalist talana ivme kazandırıyor.

Trump, Putin, Netanyahu, Meloni, Orbán, Erdoğan, Modi, Xi Jinping ve Marcos gibi otoriter ve emperyalist ya da bölgesel emperyalist hükümetler bu saldırıların başını çekiyor. Bunların gerici muhafazakârlığı; kadınların üreme haklarına, LGBTİ+ bireylere — özellikle trans bireylere — basın ve ifade özgürlüğüne, göçmenlere ve ırkçılığın hedefi olan, yasa dışı ilan edilen, ailelerinden koparılan, hapsedilen ve sınır dışı edilen milyonlara yönelik ağır saldırılarla birleşiyor.

Bu koşullar altında, Dördüncü Enternasyonal; milliyet, etnik köken, toplumsal cinsiyet ya da cinsel yönelim gözetmeksizin, eşit haklarla hareket ve yerleşim özgürlüğü için verilen mücadelenin aciliyetini vurgulamaktadır. Fiyatların dondurulmasını, ücretlerin artırılmasını, gayrimeşru borçların iptalini ve bankalarla büyük enerji şirketlerinin kamulaştırılmasını talep ediyoruz.

Trump ve Putin’in savaş politikalarına — Ukrayna’nın işgali, Filistin’deki soykırım ve Ukrayna’nın zenginliklerini paylaşmaya yönelik aralarındaki anlaşma girişimlerine — verilecek yanıt militarizm olamaz. Avrupa Birliği, savaş çığırtkanlığına ve kemer sıkma politikalarına dayanan üçüncü bir ekonomik ve askeri kutup oluşturmak üzere kendini örgütlemeye çalışıyor

Putin ve Trump’a karşılık verme bahanesiyle askeri bütçeler artırılıyor. Bunun için  sağlık, eğitim, sosyal yardım, kamu istihdamı ve özellikle Trump’ın yaptığı gibi Küresel Güney’e yönelik yardımların budanması gerektiğini iddia ediyor.

Bu yönelim insanlık için yeni savaş tehditleri, nükleer yıkım riski, dünya çapında neo-faşizmin yükselişi ve iklim krizine karşı mücadelede kararlı bir geri çekilme anlamına geliyor. Dördüncü Enternasyonal, savaşa, militarizme ve özellikle nükleer silahlanmaya karşı küresel bir hareketin inşasını hayati görüyor. Bu hareket, başta Filistin ve Ukrayna olmak üzere Kongo, Sudan, Sahel, Kürdistan, Ermenistan, Yemen, Myanmar gibi emperyalizmin ve bölgesel tahakkümün hedefi olan tüm halkların direnişlerini dışlamaz — tersine, onlarla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü adalet olmadan barış olmaz.

Şiddet yerine işbirliğine, rekabet yerine (doğal kaynakların, ulaşımın, bankaların kamusal denetimine dayanan) toplumsallaşmaya, neyi üreteceğimize ve hangi ürünlerin dolaşımına onay vereceğimize dair demokratik tercihlere, aşırı sağın körüklediği nefrete karşı dayanışmaya dayalı başka bir dünya kurmak istiyoruz.

Bu mücadelenin ön saflarında aşırı sağa, liberal iktidarlara ve savaşa karşı direnenler ile Filistin’in ve Ukrayna’nın özgürlüğü için mücadele edenler bulunuyor.

Dördüncü Enternasyonal bunu 18. Kongresi’nde kabul ettiği Ekososyalist Devrim Manifestosu’nda ifade etmiştir. 1 Mayıs vesilesiyle işçileri, köylüleri, emekçi mahallelerinin halkını, ezilen halkları ve sınıfları dünyayı dönüştürmek üzere harekete geçmeye çağırıyoruz. Aşırı sağın yükselişi ve tüm hükümetlerin otoriter politikaları karşısında, militarizm, emperyalizm, neo-faşizm ve neo-liberalizme karşı birleşik kampanyalar örmek zorundayız. Güç ilişkilerini değiştirelim!

1 Mayıs’ta haykıralım:
– Emperyalizme ve otoriterliğe karşı uluslararası dayanışma!
– Savaşları ve militarizmi durduralım! Filistin özgürleşsin! Rus askerleri Ukrayna’dan çekilsin!
– Dünyanın her yerinde aşırı sağa dur diyelim!
– Ekososyalist devrim için işçilerin taleplerini savunalım!

28 Nisan 2025

Suriye: Alevi Katliamları, Mezhepçilik ve Geçiş Adaleti – Joseph Daher

Aralık 2024’te Esad rejiminin devrilmesinin ardından oluşan coşku, Mart 2025’in başlarında yeni kurulan Suriye ordusuna bağlı silahlı gruplar tarafından kıyı bölgelerindeki Alevi sivillere yönelik büyük çaplı katliamların ardından büyük ölçüde dağıldı.

Bu trajik olayların ardından iktidardaki yeni yönetime bağlı silahlı gruplar, Alevi sivillere yönelik yeni suikastlar ve başka saldırılar gerçekleştirdi. Uluslararası Af Örgütü’nün kıyı şeridinde son dönemde yaşanan ölümcül olaylara ilişkin raporunun yayımlanmasının ardından örgütün genel sekreteri şunları söyledi: “Sivilleri kasten öldürmek veya yaralı, teslim olmuş veya esir düşen savaşçıları kasten öldürmek bir savaş suçudur.”

Başlangıçtaki şiddet olayları, eski Esad rejimine bağlı silahlı kişilerin, iktidardaki yeni yönetimin güvenlik güçlerine ve sivillere yönelik saldırıları koordine etmesiyle başlamış olsa da, Suriye ordusunun farklı kesimleri tarafından yürütülen baskı kampanyası daha sonra kitlesel olarak sivillere ve Alevi ailelere yönelik suikast kampanyalarına dönüşmüş ve yüzlerce sivilin ölümüyle sonuçlanmıştır .

Ayrıca bu katliamlar nedeniyle yaklaşık 13 bin Suriyeli Lübnan’ın kuzeyine, on binlercesi de ülkenin iç kesimlerine kaçtı.

“Esad rejiminin kalıntılarıyla mücadele” bahanesiyle gerçekleştirilen bu katliamlar, esas olarak mezhepsel nefret ve “intikam” duygusundan kaynaklanmış, Alevi toplumunun tamamı yanlış bir şekilde eski rejimle özdeşleştirilmiştir. Oysa Alevilerin büyük çoğunluğu eski rejime bağlı silahlı unsurların güvenlik güçlerine yönelik gerçekleştirdiği silahlı saldırıları desteklememiştir. Ayrıca katledilen sivillerin birçoğu Esad rejimine karşı gelmiş ve rejimin Aralık 2011’de devrilmesini kutlamıştı.

Bu trajik olayların ardından sosyal medya mezhepçi ve nefret söylemleriyle dolup taşarken, Suriye İnsan Hakları Merkezi Direktörü Fadel Abdulghany’nin de aralarında bulunduğu önde gelen insan hakları aktivistleri katliamları haberleştirdikleri ve belgeledikleri için tehdit ve hakaretlere maruz kaldı.

Sahil kesimindeki Alevi nüfusa yönelik katliamların sorumluluğu yeni Suriye yönetimine aittir. Sadece şiddetin ve mezhepsel nefretin yükselişini engelleyememekle kalmadılar, aynı zamanda hem doğrudan doğruya hem de bu katliamlara yol açan siyasal koşulları yaratarak buna aktif olarak katkıda bulundular.

Nitekim Alevi bireylere ve topluluklarına yönelik insan hakları ihlalleri, kaçırma ve öldürmeler de dahil olmak üzere son aylarda artış göstermiş ve bunlardan bazıları, örneğin Aralık 2024’teki Fahil katliamı ve Şubat 2025’teki Arzah katliamı , kıyıdaki katliamların provaları gibi görünmektedir.

İktidardaki yetkililer her defasında bu eylemleri münferit olaylarmış gibi sunmuş, faillerine karşı ciddi tedbirler almamışlardır.

Ayrıca, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve Suriye yetkilileri, Alevi toplumunu, eski rejimin Suriye halkına karşı kullandığı bir araç olarak sürekli olarak resmetmektedir.

Nitekim Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şibani, Belçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlenen 9. Suriye Bağışçıları Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “54 yıllık azınlık yönetimi, 15 milyon Suriyelinin yerinden edilmesiyle sonuçlandı…” diyerek dolaylı olarak, Esad ailesinin kontrolündeki bir diktatörlüğün değil, ülkenin onlarca yıldır Alevi toplumunun bir bütün olarak yönettiğini ima etmiştir.

Alevi isimlerin eski rejimde, özellikle askeri ve güvenlik teşkilatında önemli mevkilerde yer aldığı yadsınamazken, devletin ve onun temel kurumlarının niteliğini “Alevi kimliği”ne indirgemek veya rejimi dini azınlıkları kayıran, Sünni Arap çoğunluğa karşı sistematik ayrımcılık yapan bir rejim olarak göstermek hem bir hatadır hem de gerçeklikten uzak bir analizdir.

Mezhepçiliğin araçsallaştırılması eski rejimin nihai hedefi değildi, daha ziyade iktidarını sürdürmenin bir aracıydı.

Bu gerginliklerin ve mezhepsel nefretin, bölge halkları arasında kökleşmiş kadim dinsel ayrılıklardan veya kökleşmiş herhangi bir şeyden kaynaklanmadığının açıkça belirtilmesi gerekir. Mezhepçilik ve mezhepsel gerginlikler modernitenin bir ürünüdür ve siyasal kökenlere sahiptir. Bu durumda mezhepsel dinamikler, eski Esad rejiminin Suriye halkını bölmek için bir araç olarak kullandığı mezhepsel politika ve uygulamalarının yanı sıra, HTŞ ve diğer silahlı muhalif gruplar da dahil olmak üzere yeni iktidar otoritelerinin eylemlerinden kaynaklanmaktadır. Bu gruplar mezhepçiliği aktif bir biçimde araçsallaştırdılar ve bunu politikaları, eylemleri ve söylemleriyle yapmaya devam ediyorlar.

Her Suriyeli için adalet sağlanmazsa kaos daha da derinleşecek

Mezhepçilik temelde iktidarı pekiştirmenin ve toplumu bölmenin bir aracıdır. Ülkenin sorunlarının kaynağı ve güvenliği tehdit eden bir grup olarak, inancı veya etnik kökeni itibarıyla belirli bir kesimi göstererek, işçi sınıfını sosyo-ekonomik ve siyasal sorunlardan uzaklaştırmaya, böylece bu kesime yönelik baskıcı ve ayrımcı politikaları meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Üstelik mezhepçilik, güçlü bir toplumsal kontrol mekanizması olarak işlev görür ve işçi sınıfının, içinde yaşadığı toplumun yönetici elitlerine olan bağımlılığını pekiştirerek sınıf mücadelesinin gidişatını şekillendirir. Sonuç olarak, işçi sınıfı bağımsız siyasal eylem kapasitesinden yoksun bırakılmakta ve toplumsal kimlikleriyle tanımlanmakta, siyasal olarak bu kimlik temelinde hareket etmektedirler.

Bu bağlamda yeni iktidar, eski Esad rejiminin izlerini takip ediyor, mezhepçi politika ve uygulamaları bir yönetim ve toplumsal ayrıştırma aracı olarak kullanmaya devam ediyor.

Mezhepsel dinamiklerin ötesinde, son olaylar aynı zamanda iktidardaki yeni otoritelerin, tüm bireylerin ve grupların savaş suçlarından sorumlu tutulmasını sağlamayı amaçlayan kapsamlı ve uzun vadeli bir geçiş adaleti çerçevesi oluşturma konusundaki başarısızlığının ve reddinin sonucudur.

Sürdürülebilir ve barışçıl bir geleceğin önünü açmak için Esad rejiminin sistematik vahşet mirasının ele alınması önemlidir. Bu yaklaşım, intikam eylemlerinin sınırlandırılması ve toplumlar arası artan gerginliğin azaltılması konusunda belirleyici bir katkı sağlayabilirdi.

Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, Suriye sahilindeki olayları araştırmak üzere bir soruşturma komisyonu kurdu ve iç barış için yüksek komisyon oluşturdu. Ancak, bulguların açıklanması hala bekleniyor ve resmi son tarih 9 Nisan olarak belirlendi. Bu arada, bu bölgelerdeki Alevi sivillere yönelik insan hakları ihlalleri devam ediyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün kıyı bölgelerindeki son olaylara ilişkin raporuna ve hükümetin rolüne yönelik daha geniş eleştirilere yanıt olarak Suriye İçişleri Bakanlığı’ndan bir kaynak, The New Arab’ın kardeş yayını olan El Arabi el Cedid’e , “Sahadaki verileri ve gerçekleri göz ardı etmek ve soruşturma komisyonunun çalışmalarını karalamak, nesnelliğin en temel standartlarına aykırı bir titizlik eksikliğidir.” Dedi. Bu, geçmişi bilinen, Suriye’ye hem millete hem de halkına düşman ülkelerle ittifakı aşikar olan aktörlerin yürüttüğü bir siyasi proje lehine bir tarafgirliği ifade etmektedir.”

Bununla birlikte Ahmed al- Şara ve iktidardaki müttefikleri, kapsamlı bir geçiş adaleti mekanizması kurmakla ilgilenmiyorlar; çünkü bunun kendilerini de sivillere ve çeşitli yerel nüfusa karşı işledikleri suçlar ve suistimaller nedeniyle hesap vermeye maruz bırakacağından korkuyorlar.

Ayrıca, geçiş adaleti, eski rejimle bağlantılı iş adamlarına yasadışı olarak verilen devlet varlıklarının geri alınmasını ve kamu ve devlet fonlarının özelleştirilmesi veya devlet arazilerinin işçi sınıfı ve genel çıkarlar aleyhine devredilmesi gibi ciddi mali suçlardan sorumlu olanların hesap vermesini amaçlayan eylemleri içeriyorsa, toplumsal bir boyut da taşıyabilir.

Yeni iktidarın, eski Cumhurbaşkanlığı Sarayı ile bağlantılı iş dünyası figürleriyle anlaşmalar ve düzenlemeler yapmayı hedefleyen ekonomik yönelimi, neoliberal politikaları derinleştirme ve kamu varlıklarını özelleştirme arzusu, kapsamlı bir geçiş adaleti sürecinin ilkeleriyle bir kez daha çelişmektedir.

Son yaşananlar, gelecekte açılacak cezai kovuşturmalara delil toplamak ve mağdurların hafızasını ve geçmişini korumak amacıyla Suriye’deki insan hakları ihlallerini belgelemeye devam etmenin önemini vurgulamaktadır.

Yalnızca, tüm mezhepsel ve etnik kökenlerden emekçi sınıfların geniş katılımıyla demokratik ve kapsayıcı bir süreç, mezhepsel şiddet döngüsünü kırabilir ve insan hakları ihlallerinin faillerinin hesap vermesini sağlayabilir.

Bunun için Suriyeli aktivistlerin, demokratik ve ilerici grupların iktidardaki yeni yönetime karşı dengeleyici bir güç oluşturması, özellikle adalet ve cezasızlıkla mücadele konularında taviz vermeleri için baskı yapması gerekiyor. Eski bir söz vardır: Adalet olmadan barış olmaz.

Joseph Daher

Kaynak: The New Arab , 3 Nisan 2025:
https://www.newarab.com/opinion/no-hope-justice-if-sectarianism-new-syrian-state-doctrin

Görsel: ALI HAJ SULEIMAN / GETTY IMAGES VIA AFP

Çeviri: İmdat Freni

Halk Rejim Değişikliğine Direnirken – Balkan Yücel

  1. 2023 genel seçimlerinde arkasındaki kitle desteğinin azaldığını hisseden, bir sene sonraki yerel seçimlerde ise bunun hızla erimekte olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalan Erdoğan, partisinin ikinci parti konumuna düştüğü bu seçimlerin ardından elindeki devlet imkânlarını daha agresif bir şekilde kullanma yoluna gitti. Bir yandan DEM Partili Hakkari Belediyesi’ne kayyum atayarak yeni “çözüm süreci”nde Kürt hareketine karşı elini güçlendirmeye çalışırken, diğer yandan CHP’li Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atayarak CHP’ye karşı izleyeceği “yargı siyaseti”nin başlangıç vuruşunu yapmış oldu. Bu kayyum atamalarını hem DEM hem de CHP’li belediyelere yeni operasyonlar izledi. Bir yandan da menajer Ayşe Barım ve oyuncular üzerinden 12 yıl önceki Gezi İsyanı cezalandırılıp, yeni sokak direnişlerine gözdağı verildi, TÜSİAD yöneticileri üzerinden iktidar politikalarını eleştirmenin maliyeti dosta düşmana gösterilmiş oldu. Teğmenlerin ihracı üzerinden de, yeni devlet mimarisinin inşasının tamamlandığı, devlet içerisinde herhangi bir siyasi çatlağa imkân kalmadığı, herkesin buna göre pozisyon alması gerektiği mesajı gerekli mercilere iletildi. 
  2. Böylesi bir “siyasi” ortamda, yerel seçimlerdeki zaferin yarattığı özgüveni de arkasına alan Ekrem İmamoğlu, adaylığını erken bir aşamada ilan ederek, Erdoğan’ı erken seçime zorlama taktiğini uygulamaya koydu. Başka bir bakış açısıyla, yargı operasyonlarının nihayetinde kendisini hedef alacağını tahmin eden İmamoğlu, cumhurbaşkanı adaylığını ilan ederek, AKP’nin bu konuda elini zorlaştırmak istedi. Ve nihayet 18 Mart akşamı İmamoğlu’nun diplomasını hukuka, yönetmeliklere ve teamüllere aykırı bir şekilde iptal ettiren iktidar, 19 Mart sabahı İmamoğlu ile birlikte 100’ü aşkın ismi gözaltına aldırdı. Diploma iptali, gözaltı operasyonları ve İmamoğlu’nun tam da CHP’nin cumhurbaşkanı adaylığı için ön seçim yapacağı 23 Mart sabahı tutuklanması bu operasyonların, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, tamamen siyasi saiklerle yapıldığını, serbest bir seçim düzeninden, her zaman Erdoğan’ın kazandığı göstermelik seçimler düzenine geçişi amaçladığını göstermektedir. Böyle bir ortamda hukuku, davaları, duruşmaları, itirazları konuşmak, işin siyasi yönünü perdeleyip, tartışmaların iktidarın arzu ettiği alana çekilmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır. 
  3. İktidarın elindeki devlet imkânlarını ama en çok da yargı mekanizmasını bu kadar cüretkâr bir şekilde araçsallaştırabilmesinin en önemli nedenlerinden birisi ABD emperyalizminin ve onun şimdiki başkanı Donald Trump’ın iktidara bu konuda atılacak adımların getireceği maliyetlerin sınırlanmasına yönelik güvence vermesidir. 16 Mart günü Erdoğan ile Trump arasında gerçekleşen telefon görüşmesi ve bu görüşmenin Trump’ın yakın elemanlarından birisi tarafından “harika” ve “gerçekten dönüştürücü” bir görüşme olarak nitelenmesi; operasyonların ardından aynı kişinin “Türkiye’den gelen pek çok iyi ve olumlu haber var” şeklinde fikir belirtmesi, Trump’ın yine aynı günlerde Erdoğan’dan “iyi lider” diye söz etmesi ve Türkiye kitlesel eylemlerle sarsılırken Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan’ın ABD’yi ziyaret etmesi, Erdoğan’ın bu cüretkâr tavırlarının arkasındaki güvenceyi açık etmektedir. 
  4. CHP yönetimi, 18 Mart akşamı ve 19 Mart sabahı (kendilerinden beklenebileceği gibi) hukuktan, itirazlardan, yasal süreçlerden bahseder, işin siyasi yönünü vurgulamak konusunda çekingen bir hat izlerken olayın seyrini değiştiren, Beyazıt’ta önlerine konulan polis barikatını yıkarak İBB binasının bulunduğu Saraçhane’ye doğru yürüyüşe geçen üniversite öğrencileri olmuştur. Bu eylemin yarattığı heyecan ve yaydığı cesaret kısa sürede diğer üniversitelere de sirayet etmiş, başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere, ülkenin birçok şehrinde üniversite öğrencileri eylemlerin doğal öncüsü konumuna yerleşmiştir. Öğrenciler hızla örgütlenerek, üniversitelerde forumlar organize ederek ve alanları doldurarak sadece eylemlerin yayılmasını ve güçlenmesini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda CHP liderliğini de hem söylem hem de eylem konusunda daha sert bir tavır almaya zorlamıştır. “Mitinge değil eyleme geldik” sloganlarıyla Saraçhane’yi domine eden öğrenciler, Özel’in sokak ve boykot çağrısının arkasındaki itici güç olmuş, bununla da yetinmeyerek son günlerde CHP’nin çağrılarından bağımsız, Saraçhane dışında, oldukça kitlesel eylemler örgütlemişlerdir. İktidarın yargı aparatlarının özellikle öğrencileri ve bunların içerisindeki sosyalist kadroları hedef alması, eylemlerin itici gücü konusunda AKP’nin de fikir sahibi olduğunu göstermektedir. 
  5. Öğrencilerin eylemler içerisindeki kritik rolü böylesine açıkken, sokakta gelişen toplumsal muhalefetin CHP’ye yedeklenmemesi, CHP’nin bu süreci kendi siyasi çıkarları için kontrol etmesine fırsat tanınmaması oldukça önemlidir. Her şeyden önce, bu eylemlerin salt İmamoğlu’nun tutuklanmasına karşı bir tepki olmadığı herkesin malumudur. Rant ve yağma politikalarıyla ülkeyi bir enkaz haline getiren AKP’nin ekonomiden eğitime, adaletten bürokrasiye, kültürden spora kadar el atıp tarumar etmediği bir alan yoktur ve toplumun çok büyük bir kesimi AKP’nin yağma politikasından bir şekilde nasibini almıştır. Rektör adı altında üniversitelere atanan parti komiserleri, sadece AKP’li olduğu için okullara akademisyen yapılan cahil yandaşlar ile nitelikli akademisyenlerin üniversitelerden çeşitli yöntemlerle uzaklaştırılması, öğrencilerin sefalet düzeyinde bir yaşama mahkûm edilmesi, mezun olduklarında kendilerini işsizlik ya da çok düşük ücretlerle kötü çalışma koşullarının beklemesi, öğrencilerin isyanına rengini veren koşullardır örneğin. Toplum böylesine etraflı ve derin sorunlarla karşı karşıyayken, bütün bunlara karşı yükselen öfkenin sermaye yanlısı bir partinin düzen içi çözüm önerileriyle soğurulması, sorunların başka biçimlerde devam etmesini garanti altına almaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle üniversitelerde ve işyerlerinde özörgütlülüğün kurulması ve güçlendirilmesi elzemdir. 
  6. Eylemlerde sıklıkla karşımıza çıkan aşırı sağcı, Türkçü ve hatta faşizan unsurlar, bazıları tarafından iddia edildiği gibi, eylemlere ana rengini vermekten uzaktır. Yüzbinlerce insanın katıldığı eylemlerde, ağırlıklı toplam kendisini Atatürkçü ve sosyal demokrat olarak niteleyen insanlardır. Ümit Özdağ’ın tutuklanmasının ve Öcalan’la müzakerelerin açık edilmesinin ardından tepki gösterecek kanal bulamayan, çoğunluğu sempatizan düzeyinde, popülist ve sığ propagandadan etkilenen gençler bu eylemleri kendileri için bir fırsat olarak görmüşlerdir. Ancak bu toplamın, Avrupa’daki neo-faşist örgütlenmelere benzer bir hiyerarşi ve disiplin içerisinde örgütlü bir şekilde davranmadığı, sağlam bir faşist doktrine sahip olmadığı ve paramiliter bir yapılanmanın uzağında oldukları hatırlanmalıdır. Eylemler içerisindeki bu eğilim, eylemleri terk etmeye yönelik bir alarmizm ile değil, ileriye yönelik bir tehlike işareti olarak, gerekli ideolojik ve politik mücadelenin gerekliliği bilinciyle karşılanmalıdır. Bu konuda en büyük iş tabii ki sosyalistlere düşmektedir.
  7. Uzun yıllardır Gezi İsyanı’nı kriminalize etmek ve kitlesel sokak eylemlerinin bir daha yaşanmaması için herkesi tehditle susturmak çabasında olan iktidar, tam 12 yıl sonra karşısında yine sokağı bulmuştur. Kitlelerin aktif olarak siyasete müdahale ettiği, Troçki’nin deyişiyle, kendileri ile siyaset arasındaki duvarları birer birer yıktığı böyle dönemlerde, sokak siyaseti herkesi kendi açtığı alana davet etmektedir. Bu davetin en önemli konuğu hiç şüphesiz işçi sınıfıdır. Son yıllarda Gaziantep’teki tekstil işçilerinden Polonez işçilerine, Erdoğan’ın grev yasaklarına daha güçlü grevlerle yanıt veren metal işçilerinden Ankara’ya yürüyen ya da kendilerini madene kilitleyen maden işçilerine kadar birçok işçi direnişi/eylemi gerçekleşmiştir. Erdoğan’ın hayalini kurduğu seçimsiz ebedi başkanlık sistemine karşı direnişin başarıya ulaşmasının tek yolu, başka bir gelecek için sokağa çıkan gençlerin ve demokrasiyi savunmak için bütün tehditlere rağmen sesini yükselten yurttaşların mücadelesiyle işçi sınıfının ekmek mücadelesini birleştirmektir.

Türkiye ve Neo-faşist Yayılma – Gilbert Achcar

Geçtiğimiz Çarşamba gününden bu yana Türkiye’de meydana gelen olaylar son derece ciddi: Bu olaylar ülkenin demokrasinin boğulmasına doğru kayışında yeni ve çok tehlikeli bir adımı teşkil ediyor. İstanbul’un popüler belediye başkanı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2028’de yapılması planlanan bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimindeki adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve Türkiye’nin en büyük şehrinin belediyesindeki yaklaşık 100 çalışanın yolsuzluk (Türk yargısı, damadından başlayarak Erdoğan’ın çevresindeki yolsuzlukları daha iyi soruşturmalıydı) ve “terörizm” (Yani PKK – hükümetin bu partiyle barışçıl bir çözüm için müzakere ettiği bir dönemde) bağlantılarını bir araya getiren suçlamalarla gözaltına alınması diktatörlüklerin bilindik oyun kitabından fırlamış bir davranış.

Suçlamaların uydurma olduğuna ve temel amacın ülkesini diğer otokratik yöneticiler gibi ömür boyu yönetmeye kararlı görünen Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimine karşı en güçlü muhalif figürü ortadan kaldırmak olduğuna dair herhangi bir şüphesi olan varsa, İstanbul Üniversitesi’nin İmamoğlu’nun tutuklanmasının arifesinde diplomasını geçersiz kılma kararı şüpheye yer bırakmıyor. Üniversite diploması Türkiye’de cumhurbaşkanlığına aday olmak için gereken şartlardan biri ve üniversitenin iptal kararı tamamen uyduruk bir gerekçeye dayanıyor, özellikle de İmamoğlu diplomasını otuz yıl önce almışken!

Yaklaşık bir yıl önce, Türkiye’deki son yerel seçimlerin ardından, Erdoğan’ın iktidarının ilk on yılında ülkesinde demokrasinin yerleşmesinde oynadığı rolü hatırlatmıştım. Kendisine rakip olarak gördüğü partisinin liderlerini görevden almak da dahil olmak üzere daha sonraki otokratik sürüklenişine rağmen, partisinin belediye seçimlerindeki yenilgisini kabul etmesini övmüştüm ki bu onu, 2020 sonbaharında gerçekleşen seçim sürecini baltalamaya çalışan ve başkanlığın kendisinden çalındığını iddia ederek hala yenilgisini kabul etmeyi reddeden Donald Trump da dahil olmak üzere yenilgiyi kabul etmeyen birçok neo-faşistten ayırıyordu.

Bu hikayenin kıssadan hissesi, siyasi kariyerine diktatörlük rejimine karşı cesur bir mücadeleyle başlayan ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görev yaptığı dönemde, şu anda rakibi olan mevcut belediye başkanına yaşattıklarının çok benzerini yaşayan ve ülkesinde demokrasinin yerleşmesinde övgüye değer bir rol oynayan bu adamın, güç sarhoşluğu ve büyük bir popülariteye sahip olmanın verdiği keyifle, demokrasi pahasına da olsa bu durumu zorla dayatarak devam ettirme arzusuna kapılmış olmasıdır.

Yine de geçen yıla kadar Erdoğan, demokrasinin giderek zorlanarak da olsa ayakta kalmasını sağlayan özgürlük alanının korunması ile bu alana diktatörce tecavüz edilmesini birbirinden ayıran niteliksel kırmızı çizgiyi aşmadı. Bu, Erdoğan’ın özellikle Kürtlere karşı milliyetçi ve etnik fanatizm, cinsiyetçilik ve din adına veya başka bir şekilde çeşitli liberal değerlere düşmanlık da dahil olmak üzere aşırı sağ ideolojinin bazı temel bileşenlerini içeren bir ideolojik zeminde “[kendi] halk tabanının saldırgan, militan seferberliğine” dayanarak bazı neofaşist özellikler sergilemesine rağmen gerçekleşti (bkz. “The Age of Neo-Fascism and Its Distinctive Features”, 4 Şubat 2025).

Erdoğan’ın şu anki savruluşu, demokrasi konusundaki tutumları bakımından neo-faşist rejimlerin saflarına katılımını tamamladığını göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen makalede bu duruşu şu şekilde tanımlamıştım: “Neo-faşizm, selefinin yaptığı gibi çıplak bir diktatörlük kurmak yerine demokrasinin temel kurallarına saygı gösterdiğini iddia etse de, her neo-faşist yöneticinin gerçek popülarite seviyesine (ve dolayısıyla seçimlere hile karıştırma ihtiyacı duyup duymamasına) ve kendisi ile muhalifleri arasındaki güç dengesine bağlı olarak gerçek siyasi özgürlükleri farklı derecelerde aşındırarak demokrasinin içeriğini boşaltmaktadır.”

Erdoğan’ın neo-faşizme doğru kaymasının arkasında iki ana etken var. Birincisi, otoriter bir yönetici ne zaman yükselen bir muhalefetle karşılaşsa ve demokrasi yoluyla gücünü kaybetmekten korksa neo-faşist eğilim artar. Vladimir Putin bunun bir örneğini teşkil ediyor: 2012’de (o zamanki anayasaya göre üst üste iki dönemden fazla başkanlığı yasaklayan başbakanlığa geçiş maskaralığından sonra) başkanlığa geri döndüğünde ve yükselen halk muhalefetiyle karşılaştığında neo-faşizme sürüklenmesi yoğunlaştı. Aynı zamanda Putin, tıpkı Erdoğan’ın daha sonra Kürtlere karşı yaptığı gibi, özellikle Ukrayna’ya karşı milliyetçi duyguları kışkırtma yoluna gitti.

İkinci ve en önemli etken ise Donald Trump tarafından temsil edilen neo-faşizmin ABD’de iktidara yükselişidir. Bu durum, örneğin İsrail, Macaristan ve Sırbistan’da açıkça gördüğümüz ve küresel olarak giderek daha fazla tanık olacağımız gibi, fiili ya da gizli neo-faşizmin çeşitli biçimlerinin güçlenmesi adına güçlü bir teşvik sağlamıştır. Neo-faşist yayılmanın gücü, ana neo-faşist kutbun gücüyle orantılıdır: Nazi Almanyası 1930’larda yükselişe geçtiğinde, faşist bulaşıcılık özellikle Avrupa kıtasında büyük ölçüde güçlendi. Neo-faşist yayılım bugün daha da güçlenmiştir; ABD, her ne kadar bariz sınırlar dahilinde olsa da, demokrasinin aşınmasına karşı caydırıcı bir rolden, bu aşınmayı doğrudan ya da dolaylı olarak teşvik eden bir role geçmiştir. Erozyon halihazırda devam etmekte ve ABD’nin sınırları içerisinde hızlanmaktadır.

Dolayısıyla Erdoğan’ın muhalefete saldırısının, geçen cuma günü, Trump ile yaptığı ve Trump’ın yakın dostu ve çeşitli müzakerelerdeki temsilcisi Steve Witkoff’un “harika” ve “gerçekten dönüştürücü” olarak tanımladığı bir telefon görüşmesinin ardından başlaması tesadüf değil. Witkoff bu görüşmeyle ilgili, “Başkan’ın [Trump] Erdoğan ile bir ilişkisi var ve bu önemli olacak. Ve bu görüşmenin bir sonucu olarak şu anda Türkiye’den gelen pek çok iyi ve olumlu haber var. Sanırım önümüzdeki günlerde haberlerde bunu göreceksiniz” diye eklemişti (Witkoff’un açıklaması İmamoğlu’nun tutuklanmasından iki gün sonra yapılmıştı, her ne kadar tam olarak bu tutuklamaya atıfta bulunmasa da). Dahası Erdoğan, Türk milliyetçisi aşırı sağcı müttefikleri tarafından kutsanan son uzlaşmalarla Kürt hareketini etkisiz hale getirmeyi başardığına inanıyordu (yanıldığı kanıtlandı: Kürt hareketi, muhalefeti ve halk protestolarını destekledi). Ayrıca Erdoğan, Avrupalıların bu kritik dönemde kendisine ve özellikle de askeri potansiyeline ihtiyaç duyduklarına ve bu nedenlerle kendisine gerçek bir baskı uygulamayacaklarına inanıyor.

Türkiye örneğinde umut kaynağı olmaya devam eden şey, Erdoğan’ın tahmin ettiğinin çok ötesinde bir halk tepkisiyle karşılaşmış olmasıdır. Bu kitlesel tepki, onlarca yıllık totaliter yönetimin ardından halk hareketinin köreldiği Rusya’da Putin’in karşılaştığından çok daha büyüktür. İkinci kez seçilmesinden bu yana sadece Demokrat Parti’den çok zayıf bir muhalefetle karşılaşan Trump da dahil olmak üzere, neo-faşizmin öncülerinin çoğunun karşı karşıya kaldığı tepkiden çok daha büyüktür. Erdoğan, Türkiye’nin güvenliği, istikrarı ve ekonomisi pahasına (Merkez Bankası Türk lirasının tamamen çökmesini önlemek için 14 milyar dolar harcamak zorunda kaldı ve borsa keskin bir düşüş yaşadı) baskıyı arttırarak (Cezaevlerinde yaklaşık 400 bin kişinin bulunduğu ve bunların içerisinde çok sayıda siyasetçi ve gazetecinin bulunduğu ülkede son eylemlerde tutuklananların sayısı bin 500’e yaklaşıyor) halk hareketini ezmeye çalışıyor.

Türkiye’de devam eden mücadele tüm dünya için giderek daha önemli bir hale geliyor. Ya Erdoğan muhalefeti bertaraf etmeyi başaracak ki bu da Beşar Esad’ın 2011’de Suriye’deki halk ayaklanmasını bastırmasına benzer kanlı bir baskı gerektirebilir ve ülkenin iç savaşa sürüklenmesi riskini doğurabilir ya da halk hareketi galip gelerek Erdoğan’ın geri adım atmasına ya da şu veya bu şekilde düşmesine neden olacak. Eğer Türkiye’deki halk hareketi kazanırsa, bu zafer dünya çapında neo-faşizmin yükselişine karşı direnişi harekete geçirmede önemli bir etki yaratacaktır.

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: https://internationalviewpoint.org/spip.php?article8919

“Önce Amerika” ve Uluslararası İlişkilerdeki Büyük Çalkantı – Gilbert Achcar

MAGA olarak bilinen ABD’li neofaşist hareket tarafından benimsenen “Önce Amerika” mantığı, uluslararası ilişkilerin ekonomik tarihine aşina olmayanlara rasyonel görünebilir. Trump ve yandaşlarına göre Amerika, müttefiklerini ve özellikle bunların arasındaki zengin ülkeleri, yani jeopolitik Batı’yı (bilhassa Avrupa ve Japonya) ve Körfez Arap petrol devletlerini korumak için yüklü miktarda para harcadı. Şimdi onlar için borçlarını ödeme zamanı: Tüm bu ülkeler, ABD’deki yatırımlarını çoğaltarak ve satın alımlarını artırarak borçlarını ödemeli; özellikle de silah alımlarını artırarak (Trump’ın Avrupalıları askeri harcamalarını artırmaları yönünde baskılamasından esas kastettiği budur). Tüm bunlar neofaşist ideolojiyi karakterize eden milliyetçi fanatizmle tutarlı olan ticari mantık içinde doğallığında yer alır (bkz. “Neofaşizm Çağı ve Ayırt Edici Özellikleri).

Bu bakış açısına göre ABD’nin askeri harcamaları – sadece Amerika’nın müttefiklerininkini değil, bir noktada dünyadaki diğer tüm ülkelerin toplam askeri harcamalarına eşit seviyeye ulaşmış – başkalarının yararına büyük bir fedakârlık olmuştur. Aynı mantığa göre ABD’nin ticari dengesindeki büyük açık, diğer ülkelerin ABD’nin iyi niyetini sömürmesinin bir sonucudur ve bu yüzden Trump, ABD’ye ithal ettiğinden fazla ihracat yapan tüm ülkelere gümrük vergileri uygulayarak bu açığı azaltmak istiyor. Bunu yaparak, zenginler ve büyük şirketler lehine uyguladığı vergi indirimleriyle kendisinin neden olduğu federal gelirdeki azalışı da telafi etmeyi hedefliyor.

Ancak tarihsel gerçek, olayların bu basite indirgenmiş tasvirinden çok farklı. Birincisi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin askeri harcamaları, o zamandan beri “devamlı savaş ekonomisi”ne dayanan Amerikan kapitalist ekonomisinin belirli dinamiklerinde önemli bir faktördü ve bugün de öyle olmaya devam ediyor (Bu, The New Cold War: The United States, Russia, and China, from Kosovo to Ukraine, UK edition, US edition, 2023 adlı kitabımda ayrıntılı olarak açıklanmıştır). Askeri harcamalar ilk olarak Amerikan ekonomisinin gidişatını düzenlemede ve ikinci olarak teknolojik araştırma ve geliştirmeyi finanse etmede önemli rol oynamıştır ve oynamaya devam etmektedir (Bunun rolü, geleneksel endüstrilerinin göreceli düşüşünden sonra ABD’yi teknolojik açıdan ön sıralara geri getiren bilgi işlem teknolojileri devriminde belirgindi).

İkincisi, ABD’nin Avrupa, Japonya ve Arap Körfez ülkelerine sağladığı askeri koruma, feodal benzeri bir ilişkinin parçasıydı; söz konusu ülkelerin Amerikalı hükümdarın münhasır idaresindeki askeri ağına katılımlarının yanı sıra, onlara aynı zamanda büyük ekonomik ayrıcalıklar sağlıyordu. Hakikat, Trump ve yandaşlarının, ABD’nin müttefikleriyle ilişkisinin müttefiklerin ABD’yi sömürmesine dayandığı şeklindeki tasviriyle tamamen çelişiyor. Gerçek bunun tam tersi. Washington müttefiklerine, bilhassa zengin olanlarına, onları sömürmesine imkân kılan ekonomik bir örüntü dayattı; özellikle doları uluslararası bir para birimi olarak dayatarak; böylece o ülkeler ABD’nin ticari dengesi ve federal bütçesindeki açıkları dolaylı ve dolaysız şekilde finanse etti. ABD ticaret açığının dolarları, çeşitli ülkelerin muhtelif dolar kaynaklarıyla birlikte, daima Amerikan ekonomisine geri döndü; bazıları doğrudan ABD hazinesini finanse etti.

Böylece ABD kendi imkânlarının çok ötesinde yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Bu gerçek geçen yıl bir trilyon dolara yaklaşan ticaret açığının büyüklüğünde ve GSYİH’sinin %125’ine denk gelen 36 trilyon doları aşan muazzam borcunun büyüklüğünde açıkça görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri, zengin alacaklıların aleyhine, birincisinin ikincisine egemen olduğu bir ilişkide yaşayan büyük ve güçlü bir borçlunun nihai timsalidir.

Ukrayna konusunda bile, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu ülkeye şimdiye dek verdiği 125 milyar dolar (Trump’ın ABD’nin 500 milyar dolar harcadığını iddia ettiği hayali rakamlardan çok uzak bir meblağ) Avrupa Birliği’nin tek başına sağladığı miktara eşdeğerdir (AB’nin GSYİH’si ABD’nin yaklaşık %30 altında olmasına rağmen); Britanya, Kanada ve ABD’nin diğer geleneksel müttefiklerinin katkılarını saymıyorum. Aslında, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ukrayna savaş hamlesini finanse etmek için harcadığı para, Rusya’yı emperyalist bir rakip olarak zayıflatma politikasına hizmet etmiştir. Washington, Rusya’da neofaşist dönüşümü kolaylaştırıp Moskova’nın komşusunu işgal etmesine yol açan koşulları yaratmaktan birincil derecede sorumludur. Soğuk Savaş sonrası Avrupa ve Japonya’nın Amerikan hegemonyasına itaatini konsolide etmek için Rusya ve Çin’e karşı düşmanlığı kasıtlı olarak körüklemiştir.

Ancak Trump ve yandaşları, ABD’nin önceki yönetimlerinin Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmeye sürükleyen durumu yaratmadaki sorumluluğunu kabul ederken, bunu ikiyüzlüce iddia ettikleri gibi barışa olan aşklarından dolayı yapmıyorlar (Filistin konusundaki tutumları ikiyüzlülüklerinin en iyi delilidir); daha ziyade artık eskisi gibi Rusya’yı rakip emperyalist bir devlet olarak görmeyip – Washington’ın 1990’lardan beri Sovyetler Birliği’nin çöküşüne ve Rusya’nın küresel kapitalist sistemin kucağına geri dönmesine rağmen giderek daha fazla benimsediği bir yaklaşım – Putin’i neofaşizmdeki ortakları olarak görmelerine doğru bir geçiş bağlamında yapıyorlar bunu; onunla Avrupa ve dünyadaki aşırı sağı güçlendirmek için işbirliği yapmanın yanı sıra Rusya’nın geniş pazarından ve büyük doğal kaynaklarından faydalanmak da istiyorlar. Avrupa’nın liberal hükümetlerinde ideolojik bir hasım ve ekonomik bir rakip görürken, Rusya’da ekonomik olarak onlarla rekabet edemeyen ideolojik bir müttefik buluyorlar.

Öte yandan Trump ve yandaşlarının gözünde Çin en büyük siyasi hasım ve ekonomik ile teknolojik rakiptir. Joe Biden da aynı politikayı izleyerek, Çin’e karşı düşmanlık konusunda Trump’ın birinci ve ikinci dönemleri arasında bir süreklilik sağladı. Trump ekibi, tıpkı Çin’in 1970’lerde Sovyetler Birliği’nden uzaklaşıp Amerika Birleşik Devletleri’yle ittifak kurması gibi, Moskova’yı Pekin’den ayırmayı ümit ediyor olabilir. Ancak Putin, ABD’li neo-faşistlerin iktidarda kalıcılığından emin olmadığı sürece bu yolu seçme riskini almayacaktır.Şimdi büyük soru, Avrupalı liberal eksenin Amerikan vesayetinden kurtulma yolunu seçmeye hazır olup olmadığıdır çünkü bu, Avrupa’yı Çin’e düşmanlıkta Washington’un arkasında hizalanmaya son verip Pekin ile ilişkilerini güçlendirmeyi şart koşacak. Bu, Avrupa ülkelerinin uluslararası hukuk çerçevesinde çalışmaya hazır olmalarını ve Birleşmiş Milletler ile diğer uluslararası kurumların rolünü güçlendirmeye katkıda bulunmaya hazır olmalarını gerektirir; bunlar Pekin’in ısrarla talep ettiği iki şeydir.

Avrupa’nın bu konudaki ekonomik çıkarları açıktır. Bilhassa Çin ile yakın ilişkileri olan Avrupa’nın en büyük ekonomisine sahip Almanya’nın çıkarları özellikle açıktır. İronik olan şu ki, Çin artık küresel ticaret özgürlüğünü Trump ve yandaşlarının benimsediği ticari yaklaşıma karşı savunmak ve çevre politikalarını çeşitli neo-faşist tiplerini karakterize eden iklim değişikliği inkarına karşı savunmak için Avrupalılarla güçlerini birleştiriyor. Göreve gelen Alman Başbakanı Friedrich Merz’in Washington’ı eleştirip Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri’nden bağımsızlığına çağrıda bulunarak ifade ettiği keskin tutumu, bu yolu izleme yönünde sahici bir girişime yol açarsa, özellikle de Fransa’nın tutumu aynı yöne meyilli olduğundan, Avrupa Birliği’nin Çin’e karşı tutumuna pekala yansıyabilir.T

üm bu meseleler, Atlantik liberal sisteminin ölümünü ve dünyanın hala başlangıcında olduğumuz fırtınalı bir kartları yeniden karma evresine girdiğini teyit ediyor. Gelecek yıl düzenlenecek olan ABD Kongre seçimleri, Amerikan kurumları üzerindeki neofaşist hakimiyeti güçlendirmekle veya zayıflatmakla sonuçlandığına bağlı olarak, bu süreci ilerletmede veya gemlemede önemli bir rol oynayacak. Bu arada Amerikan neofaşist hareketi, çeşitli ülkelerdeki emsallerini taklit ederek, seçim demokrasisini kademeli olarak baltalamaya ve Amerikan devlet kurumlarına el atarak üzerlerindeki kontrolünü sürdürmeye çalışmaya başladı.

Bu yazı 4 Mart 2025’te Al-Quds Al-Arabi gazetesinde yayımlandı.

Lübnanlı sosyalist bir akademisyen ve yazar olan Gilbert Achcar, Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda Kalkınma Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler profesörüdür.

Çeviren: Tamer Bakar

Çeviri Kaynağı: İlke TV

Gilbert Achcar yazdı: ‘Önce Amerika’ ve uluslararası ilişkilerdeki büyük çalkantı

Yunanistan: Kitle Hareketi Yeniden Rayına Oturdu! – Manos Skoufoglou

28 Şubat 2025 Yunanistan için tarihi bir gündü. Genel grev, Yunan devletinin tarihinde değilse bile, 1974 askeri cuntanın düşüşünden bu yana ortaya koyulan en büyük seferberliği temsil ediyordu. Arjantin, Güney Kore ve Avustralya’ya kadar düzinelercesi yurtdışında olmak üzere 260’tan fazla şehirde eşi benzeri görülmemiş mitingler düzenlendi.

2023 yılında, bir yolcu treni ile bir yük treni arasında meydana gelen büyük bir kazada 11 işçi ve çoğunluğu gençlerden oluşan 46 yolcu hayatını kaybetti. Bu kaza, Yunan hükümetlerinin, IMF’nin ve AB’nin ekonomik uyum programları tarafından dikte edilen özelleştirme ve elden çıkarma politikalarının bir parçası olarak ulusal demiryolu şirketinin İtalyan Ferrovie di Stato Italiano‘ya satılmasının ardından hızlanan uzun bir kötüye gidiş sürecinin sonucuydu.   O dönemde de büyük gösteriler ve iki büyük genel grev organize edildi. Ancak, Komünist Parti de dahil olmak üzere sendika bürokrasisi daha fazla grev çağrısı yapmayı reddetti ve kitle hareketi geri çekildi.

Birkaç ay sonra sağcı hükümet yüzde 41 gibi çarpıcı bir oy oranıyla yeniden seçildi ve bu sonuç solun geniş kesimlerinde hayal kırıklığı yarattı. Bu kesimler öfkenin sonuçlarının toplumsal bilince yansıması için henüz çok erken olduğunu göremedi ancak tohum ekilmişti.   Kısa bir süre önce, şirketi ve devlet yetkililerini ifşa edebilecek kanıtların fiziksel olarak gömülmesi de dahil olmak üzere açık bir örtbas vakası ortaya çıktı. 26 Ocak’ta, kurbanların ailelerinin kurduğu dernek tarafından yapılan bir miting çağrısı Yunanistan’da ve yurtdışında 200’den fazla şehirde binlerce kişinin ilgisini çekti. Bu durum gündemi değiştirdi.

Kamu sektörü çalışanlarının Ulusal Konfederasyonu ve özel sektörün radikal birincil ya da ikinci düzey sendikaları kazanın yıldönümünde grev çağrısında bulundu. İlk başta Ulusal Özel Sektör İşçileri Konfederasyonu bürokrasisi bu çağrıya katılmayı reddetti. Ancak aşağıdan gelen baskı kısa sürede karşı konulamaz hale geldi. Kararlarını değiştirmek zorunda kaldılar ve 28 Şubat genel grev günü oldu.

Hükümetin küstah tavrı katılımı ateşledi

Greve giderken katılımın olağanüstü olacağı belliydi. Hükümetin üst kademelerinden gelen küstah ve saygısız açıklamalar durumu daha da ateşledi ve yanardağ patladı. Neredeyse hiç kimse işe gitmedi ve neredeyse hiçbir şey çalışmadı.  Her şehirde gösterilere katılımın toplam nüfusun yüzde 25 ila yüzde 40’ı arasında olduğu ve protestocular arasında çok büyük oranda gençlerin bulunduğu belirtiliyor.   Atina’da yoğun polis baskısı kalabalığı saatlerce dağıtmakta başarılı olamadı.  

Çok geniş, küçük burjuva katmanları demokratik adalet talepleriyle harekete geçirildi. Ancak, asıl önemli rolü oynayan işçi sınıfı oldu. Ülkedeki demiryollarının perişan durumu göz önüne alındığında, trenle seyahat edenler çoğunlukla işçi sınıfı ve üniversite öğrencileri olduğu için, kurbanların çoğu işçi sınıfına mensuptu. İşçi sınıfının gelirindeki erozyona karşı biriken öfke patlamayı daha da körükledi.  

Başlangıçta örgütlü işçilerle yakınlaşmak için çok çalışılması gereken Indignados hareketinin aksine, sendikalar, kazada çocuklarını kaybeden ailelerin kurduğu dernek ile birlikte örgütleyiciydi. Bu durum, başından beri grev talep eden tren makinistleri sendikasının aksine, tamamen hükümet tarafından kontrol edilen ulusal demiryolu işçileri sendikasının hain rolüne rağmen gerçekleşti.  

Son birkaç gün içinde Mitsotakis hükümeti çizgisini değiştirdi. Grevi, “muhalefet tarafından istismar edilmemesi gereken bir ulusal yas günü” olarak gösteriyorlardı. Ancak oyunu değiştirmek için artık çok geçti.   Hükümet sadece güvenilir bir muhalefetin olmaması nedeniyle bir arada kaldı. Ancak ikinci bir greve dayanması çok zor olacak.  

Demiryolunu satan SYRIZA hükümeti inandırıcılıktan yoksun

Aşırı sağdan sola tüm muhalefet, en azından sözde, hareketi destekliyor. Ancak aşırı sağ, hükümetin krizinden faydalanmasına rağmen, eylemlerde aktif bir rol oynayamıyor. Ocak ayında, mitingden önce birkaç aşırı sağcı pankart ortaya çıkmış, ancak miting başlar başlamaz ortadan kaybolmuştu. Grevde ise aşırı sağ hiç yoktu, tabii aralara gizlenmiş şekilde değilse. Birkaç olayda, kalabalık arasında tespit edilen faşistler, aktivistlerin saldırısına uğradı. Yalnızca kitlesel hareketin bir yenilgisi, aşırı sağa bu öfkeyi gerici bir yöne saptırma fırsatı verebilir. Bu nedenle mitingde görülebilen solun pankartları ve bayraklarıydı. Ancak şu da bir gerçek ki hiçbir parlamenter, merkez sol ya da reformist parti yeterli değildi.  

SYRIZA inandırıcılıktan yoksun çünkü demiryolunu satan aslında SYRIZA hükümeti. PASOK’un sosyal-demokratları son yıllarda biraz toparlandılar, ancak hareketten karlı çıktıkları söylenemez. Ayrıca Yunanistan krizindeki her bir kemer sıkma anlaşmasına oy veren tek parti.   SYRIZA’dan ayrılan Konstantopoulou’nun popülist partisi kamuoyu yoklamalarında güç kazanıyor ancak sendikalarda ve kitle hareketinde hiçbir gücü yok. KP’nin önemli güçleri var ama hükümetin istifası (PASOK tarafından bile dile getiriliyor) ya da demiryollarının kamulaştırılması gibi radikal talepleri desteklemeyi reddediyor.  

Hiçbir parti gerçek anlamda muhalefete liderlik etmiyor. Siyasi sistemin krizin ilk yıllarını andıran mevcut parçalanmışlığı yeni fırsatlar barındırıyor.   Bağımsız antikapitalist ve devrimci örgütler, kısıtlı ama mevcut güçleriyle önemli bir rol oynadılar. Sendikalar üzerindeki baskıya katkıda bulundular. Mitingin ön saflarında, sahnenin önünde iyi bir şekilde konumlandılar. Devam edilmesi gerektiği konusunda ısrarcı oldular. Eylemlerin geniş çoğulculuğu karşısında sekter bir duruştan kaçınırken, kitle hareketine daha radikal bir yönelim önermeye, sınıfsal doğasının altını çizmeye ve öz örgütlenmesi için araçlar sağlamaya çalışan bağımsız bir bakış açısını sürdürüyorlar.  

Bununla birlikte, bu rolü oynamak ve reformistlerin liderliğine itiraz etmek, kendi sınırlamalarımızın, programatik olgunlaşmamışlıklarımızın, tereddütlerimizin veya rutinlerimizin üstesinden gelmeyi gerektiriyor. Yeni kilometre taşlarına ihtiyacımız var. Bunlardan ilki, sendikaları ve kitleleri harekete geçirerek 2023’te zaten bu rolü oynamış olan kadınlar günüdür. Ardından yeni bir genel greve ihtiyacımız var. Geçmişteki benzer deneyimlere dayanarak, mahallelerde yerel halk meclislerine ve işyerlerinde işçilerin birleşik cephe komitelerine ihtiyacımız var. Hareketin net talepleri desteklemesine ihtiyacımız var: Hükümetin düşürülmesi, demiryollarının işçilerin kontrolü altında kamulaştırılması, güvenli kamu ve ucuz ulaşım, özelleştirmelerin durdurulması.

Ve son olarak, bu kez kurumsallaşmış bir soldan müteşekkil bir hükümet beklentisinin ötesine geçecek bir yönelime ihtiyacımız var, aksi takdirde bir kez daha kitlesel bir hayal kırıklığıyla karşı karşıya kalacağız.

Manos Skoufoglou, OKDE Spartakos Merkez Komitesi ve ANTARSYA Merkez Koordinasyon Komitesi üyesi.   

Bu yazı 7 Mart 2025 tarihinde okde.org’ta, 12 Mart 2025 tarihinde www.internationalviewpoint.org’ta yayınlanmıştır. Ara başlıklar İmdat Freni tarafından eklenmiştir.   Çeviri: İmdat Freni

Oligarksız ve İşgalsiz Bir Ukrayna İçin! – Sotsіalnyi Rukh/Ukrayna Toplumsal Hareketi

Yeni seçilen ABD Başkanının talancı politikaları, Ukraynalılar için kalıcı barışı imkânsız hale getirmektedir. Ukrayna’nın Amerikan sermayesinin çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanan maden çıkarma anlaşmasını imzalamayı reddetmesi, ülkenin sömürgelere özgü bir bağımlılık halinden kaçınma kararlılığının göstergesidir. Bu kararlılık, Ukrayna’yla Avrupa, Asya ve dünyanın diğer ülkeleri arasında, emperyalist tahakküme karşı direnişi bayraklaştıran daha eşitlikçi bir ilişki arayışına kapı aralamaktadır. Ancak halihazırdaki durum devam ederse Ukrayna, ABD’den gelen askeri yardımın kısa süre içinde kısılması, hatta tamamen durdurulması riskiyle karşı karşıyadır. Söz konusu yardım asla vaktinde ve yeterli miktarda ulaşmadı. Yine de sona ermesi derinden hissedilecektir. Ukrayna devleti işgal altındaki topraklarını kurtarana veya saldırganın kati bozgununa dek askeri çabalarını sürdürmeye kararlıysa, buna uygun yöntemleri uygulamak zorundadır.

Bize göre Ukrayna’nın savunması, kamulaştırma ve piyasa odaklı ekonomik düzenlemelerin terk edilmesiyle sağlanacak yeterli düzeyde sermayeyi harekete geçirmeyi içeren bir “savaş sosyalizmi” politikasını benimseyerek güçlendirilebilir. Servetin yeni baştan dağıtılmasıyla birleşen böylesi bir politika, Ukrayna halkının en yoksul kesimlerinin orantısız biçimde omuzladığı savaşın yükünü azaltacaktır. Avrupa toplumu Trump’ın açıklamalarına savunma bütçelerini genişleterek ve Ukrayna’ya askeri yardımı arttırarak yanıt verdi bile. Geniş ölçekli işgalden beri hükümet, savunma kapasitesini artırma, Batı menşeili üretimi yerelleştirme, misilleme programlarını canlandırma ve insansız hava aracı sayısını artırma yolunda kayda değer adımlar attı. Yine de Ukrayna’nın elinde hala, harekete geçmeyi bekleyen azımsanamayacak bir potansiyel bulunmaktadır. Ukrayna Toplumsal Hareketi (Sotsialnyi Rukh) uzun süredir bu önlemlerin gerekliliğini vurguluyordu. Ancak şimdi bu önlemler Ukrayna’nın savunma kapasitesi bakımından kritik öneme ulaşmıştır.

Kaynakların etkin bir şekilde seferber edilmesinin önündeki en büyük engel, vurgunculuğu teşvik eden, toplumsal servetin şahıslar elinde toplanmasına imkan tanıyan, özel mülkiyeti hemen her şeyin üstünde gören neoliberal politikalardır. Ukrayna kentleri işgal altında kaldığı, Rus saldırgan taarruz kapasitesini koruduğu müddetçe, ekonominin tüm sektörleri elbirliğiyle iş görmeli, savunma çabalarına katkıyı en üst düzeye çıkarmalıdır. Devlet bütçesini takviye etmek için, özel sermaye giderek artan oranda vergilendirmeye tabi tutulurken, mali sermaye devlet elinde toplanmalı ve savunma sanayiine yönlendirilmelidir. Savunmanın güçlendirilmesi, sosyal alanda yürütülecek büyük ölçekli yatırımlardan ayrı düşünülemez. Bilhassa hayati altyapı sektörlerinde yeni iş alanları yaratılmalı, daha fazla kadının işgücüne katılımını sağlamak için çocuk bakım sektörü güçlendirilmeli, sağlık, geçici barınma ve rehabilitasyon alanlarındaki sosyal hizmetlere erişim kolaylığı sağlanmalıdır. Bu önlemler yurt dışındaki Ukrayna vatandaşlarının dönüşünü de kolaylaştıracaktır. İlaveten, bilhassa 2022’den bu yana Ukrayna’yı savunanlar başta olmak üzere, askeri hizmet sunan kesimlerin sosyal güvencelerinin ileri bir aşamaya taşınması önemlidir.

Ukrayna’nın durumunun benzersizliği, tam teşekküllü savaşın oligarşik kapitalizmin sökülüp atılmasını her zamankinden daha fazla mümkün kılması ve bu tasfiyenin halk nezdinde her zamankinden daha meşru görülmesi gerçeğine dayanmaktadır. İlk olarak, Ukrayna’nın direncini artıran (demiryolları, posta hizmetleri, sağlık, eğitim ve bankacılık) gibi alanlardaki temel kamu hizmetlerinin hatırı sayılır bölümü zaten devlet işletmelerince sağlanmaktadır. İkinci olarak, çok sayıda işletme (özellikle Rus oligarklarla bağlantılı olanları) kamulaştırılmış ve bütçe yoluyla yeniden dağıtılan GSYH payı artmıştır. Üçüncü olarak, Ukraynalı oligarklar, kontrol araçlarının ve servetlerinin bir kısmını çoktan yitirmiş, giderek artan bir şekilde devlet gücünün etkisine boyun eğmişlerdir.

  • Doğal kaynakların ve toprağın kullanımında mülk sahipleri ve kamu yararının çıkarı, bu kaynakların ve toprağın denetimine bağlıdır. Milli servetin denetiminde şeffaflık, söz konusu kaynakları alelacele ticarileştirmek için değil, genel refahın mümkün olduğunca artırılması için bir temel sunduğu ölçüde gereklidir. İşte bu, halkı vatanları ve toplumsal beklentileri için daha etkin bir mücadeleye motive edecektir.
  • Ekonominin stratejik sektörlerinde yer alan girişimlerde devlet kontrolü sağlanmalı, bilhassa ön saflarda yer alan sektörlerin gereksinimlerini karşılamak için seri üretim tesisleri oluşturulmalıdır. Sanayi, istikrarsız piyasa koşullarını gözetmeyi bırakmalı, savunma faaliyetinin gereklilikleri üzerinden iş görmelidir. Kritik önemdeki altyapı unsurları devlet mülkiyetine yeniden kazandırılmalıdır. Temel mallara erişim, oligarkları besleyen, kamu çıkarlarını tekelcilerin cebine akıtan bir hortum vazifesi görmemelidir. DTEK’in Rinat Akhmetov’un ya da bölgesel enerji firmalarının Vadym Novynskyi’nin elinde bulunması, devletin oligarklara bir lütfudur.
  • Yağmacı özelleştirmenin sonuçları yeniden gözden geçirilmelidir. Çok düşük bir bedel karşılığında satın alınan işletmeler devlete iade edilmeli ya da satın alma fiyatı ile gerçek değeri arasındaki fark karşılanmalıdır. Her şeyden önce, devlet denetimindeki madencilik, makine imalatı ve kimya sanayileri savunma güvenliği bakımından özel önem taşımaktadır. Bağışlarla yetinmeye son- bırakın bedeli oligarşi ödesin.
  • Kıbrıs, Virjin Adaları ve diğer offshore yargı alanlarıyla yapılmış tüm çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları iptal edilmelidir. Ukrayna’nın altyapısı, doğal kaynakları, altyapısı ve işgücü kullanarak yaratılan değer burada, sadece burada vergilendirilmelidir.
  • Artan oranlı vergilendirme ve lüks vergisi getirilmelidir. Ülke savunması Ukraynalı köylülerin, işçilerin ve küçük işyeri sahiplerinin kahramanlıklarına ve fedakarlıklarına dayanmaktadır. Ülkeyi savunmak için en zenginler de, savaştan önce sahip oldukları nüfuzla orantılı biçimde servetlerinden fedakarlık etmelidir- en yüksek vergi düzeyi, gelirin % 90’ına dek ulaşmalıdır. Mali aktivizm olmazsa, Ukrayna aşılamaz bir borç tuzağına düşecektir (2025 yılına dek dış borç GSYH’nin %100’üne ulaşabilir).
  • İşletmelerde, iç denetimin ve özörgütlü bir toplum biçiminin etkin bir aracı olan işçi denetimi uygulanmalıdır. Savaşın ilk günlerinden beri ülkede fonların istismarından kaynaklanan yolsuzluk skandalları yaşanmaktadır. Sendikalar ve işçi konseylerinin sürekli denetimi, liderlik konumundakilerin faaliyetlerini şeffaf kılmanın ve yolsuzluğun önüne geçmenin anahtarıdır. Tek tek insanlara rüşvet vermek mümkün olabilir ancak tüm bir kolektife rüşvet vermek olanaksızdır.  Sendikalara etkin denetim yetkisi verilmesi, hakiki bir emek hareketinin gelişmesi için teşvik edici bir unsur olacaktır.
  • Eğitim ve bilimin finansmanına düşük bir pay ayıran eski uygulama bir kenara bırakılmalıdır. Modern savaşın yüksek teknolojiye bağlı doğası, mühendislerin ve vasıflı işçilerin rolünü en az askerlerinki denli önemli kılmaktadır. Ukrayna nüfusunun yaygın teknik okuryazarlığı savaş alanında bize avantaj sağlayan çok sayıda modern teknik aracın tasarımını, üretimini ve ustalığını mümkün kılmıştır. Artık geçmişin eğitim birikimine bel bağlayamayız. Dün de eğitim ve bilim alanında önemli yatırımlara ihtiyaç vardı. Kamu sektöründe gelişme sağlanmazsa, Ukrayna yoğun dış göç dalgası ve bir demografik krizle karşılaşacaktır. Bu yatırımlar nüfus kaybını dengeleyecektir.
  • İhracatta devlet tekeli kurulmalıdır. 2024 yılında tarım ürünleri ihracatı rekor seviyeye ulaştı; 24,5 milyar dolar. Ancak kârlar bazı şahısların ceplerini doldurmaya devam ediyor.
  • Rus varlıklarının akıbeti konusunda Avrupa ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Kendisini oligarşik artıkların etkisinden arındırmış bir Ukrayna, Ukraynalıların ihtiyaçları için kullanabileceği dondurulmuş Rus varlıklarının ülkeye transferi için Avrupa’yla esaslı bir tartışma yürütecek ve yozlaşmanın verdiği zararları telafi edebilecektir. Şu anda yaklaşık 200 milyar dolarlık Rus-menşeili varlık Avrupa ülkelerinde tutuluyor.
  • Askeri personelin sosyal itibarının arttırılması gerekmektedir. Bütçenin tazelenmesi, yeniden hizmete dönmek isteyen gaziler için adil bir maddi telafi bedeli ödemeye imkan sağlayacaktır. Seferber edilen işçilerin ortalama ücretlerinin iyileştirilmesi, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaç duyduğu personel potansiyelini yakalaması bakımından elzemdir.

  Ülke yönetimi, büyük şirketler ve onların etki ajanları arasında bir kopuş yaşanmaksızın bu adımların atılması imkansızdır. Yukarıdaki önlemlerin sadece bir kısmının hayata geçirilmesi bile kamuoyunda hükümete duyulan güveni artıracaktır. Ukrayna’nın güvenliğinin gerçek garantisi içeride toplumsal bağların güçlendirilmesidir. Öte yandan, savunma çıkarlarını piyasa çıkarlarına yeğ tutma isteğimizi açıkça gösterene dek diğer ülkeler bize yardım etmeyecektir. Bağımsızlığının otuz dördüncü yılında Ukrayna oligarklar ve kapitalistler olmaksızın yaşamayı öğrenmek zorundadır. Ukrayna hala önemli finansal, endüstriyel ve insani kaynaklara sahip olsa da, bu kaynakları toplumsallaştırmayı başaramaması büyük bir hata olacaktır. Şimdi Ukrayna hükümetinin önünde eşsiz bir pratik fırsatı bulunuyor. Ülke mi feda edilecek yoksa oligarklar mı? Zengin ve yoksul arasındaki uçurumu derinleştiren neoliberal kaosa bir son vermeyi başarırsak, halkı bir araya getirebilirsek, küresel ölçekte küresel önemde birleştirici bir güç haline gelebiliriz. Ekonomiyi sosyal yönelimli ilkeler üzerine yeniden inşa edersek mücadelenin sancılarına dayanacak ve yeniden yapılanma için sağlam bir temel atacağız! Refah ve savunma için oligarklardan milyonlarına el koyalım! Oligarksız ve işgalcisiz bir Ukrayna için!   3 Mart 2025

Sotsіalnyi Rukh-Ukrayna Toplumsal Hareketi 2015 yılında kurulan bir siyasal partidir. Bakınız: SOTSIALNYI RUKH’: WHO WE ARE?

  Kaynak: International Viewpoint

Çeviri: İmdat Freni

Kafkasya’da demokrasi için ayaklanma: Gürcistan halkı hükümete karşı

Ashley Smith, Ilya Budraitskis, Ia Eradze, Luka Nakhutsrishv, Lela Rekhviashvili 

Tiflis’te kitlesel gösteri, 5 Aralık 2024. Fotoğraf (https://www.facebook.com/photo/? fbid=1162886352503483&set=pb.100063463873729.-2207520000) Mautskebeli tarafından çekilmiştir.

Tempest’tan Ashley Smith ve Posle Media’dan Ilya Budraitskis, Gürcü aktivist ve akademisyenler Ia Eradze, Luka Nakhutsrishvili ve Lela Rekhviashviliile ayaklanmanın kökleri, gidişatı ve Gürcistan’ın küresel kapitalizm ve emperyalist düzen içindeki yeri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

Kafkasya’da 3.8 milyon nüfuslu küçük bir ülke olan Gürcistan, derin bir krize sürüklendi. Halk, Rusya tarzı “yabancı nüfuz yasası”, homofobik LGBTQ karşıtı propaganda yasası, son seçimlere hile karıştırılması ve AB’ye üyelik müzakerelerinin askıya alınması nedeniyle iktidar partisi Gürcü Rüyası’na karşı ayaklandı. Milyarder Bidzina Ivanishvili Gürcü Rüyası’nın arkasındaki ipleri elinde tutuyor. Kendisi ülkenin en zengin oligarkı ve neredeyse hükümetin tüm bütçesine ve ülkenin GSYİH’sının beşte birine denk gelen 6.4 milyar dolar servete sahip. Kendisi ve partisi, Batı ile çatışmaları ve Rusya’ya olan eğilimleri ne olursa olsun, ülke halkının, servetinin ve kaynaklarının yağmalanması ve sömürülmesinde tüm emperyalist güçler ve çok uluslu şirketlerle işbirliği yapmakta.

Böylesi bir otoriterlik ve sömürüden bıkan Gürcü halkı, hükümetlerini protesto etmek, demokrasi ve eşitlik için kitlesel gösteriler düzenledi. Gürcü Rüyası, protestoları bastırmak ve protestocuları tutuklamak suretiyle son derece acımasız bir şekilde karşılık verdi. Ancak hareket, geri adım atacağına dair hiçbir işaret göstermiyor ve biz bu yazıyı yayımlarken kitlesel protestolar üst üste yirmi dördüncü gündür devam ediyor. Ülke bıçak sırtında duruyor.
Tempest’tan Ashley Smith ve Posle Media’dan Ilya Budraitskis, Gürcü aktivist ve akademisyenler Ia Eradze, Luka Nakhutsrishvili ve Lela Rekhviashvili ile ayaklanmanın kökleri, gidişatı ve Gürcistan’ın küresel kapitalizm ve emperyalist düzen içindeki yeri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.


Ilya Budraitskis & Ashley Smith: Gürcistan halkı Hükümete karşı yeni bir kitlesel protesto hareketiyle ayağa kalktı. Bu hareketin kökleri kısmen Gürcü Rüyası’nı yeniden iktidara getiren son seçim sonuçlarına bir tepki. Neye dayanarak aday oldular? Muhalefet partileri ve platformları nelerdi? İnsanlar bu seçeneklerden memnun muydu? Sonuçlar ne oldu? Seçimlere hile karıştırıldı mı?


Luka Nakhutsrishvili: Gürcü Rüyası hükümetine karşı kitlesel bir demokratik ayaklanmanın ortasındayız. Yüz binlerce kişi Tiflis’in ana meydanında ve ülkenin dört bir yanındaki şehir ve kasabalarda barışçıl protesto gösterileri düzenliyor. Geçtiğimiz iki hafta içinde, Tiflis’in her yerinde sürekli protesto yürüyüşleri düzenlendiğini gördük. Giderek daha fazla sayıda meslek grubu ve mahalle kendi kendine örgütlenmeye başladı. Bu, yakın tarihimizde eşi benzeri görülmemiş bir durum.
Protestoların asıl kaynağı, Viktor Orban’ın Macaristan’da hükümetini otoriter bir rejime dönüştürmek için kullandığı senaryoyu takip eden iktidar partisinin yarattığı derin meşruiyet krizidir. Ancak Gürcistan Rüyası, illiberal demokrasi anlayışını, Orban tarzının ötesine taşıyarak, seçimlere hile karıştırdı ve protestoculara daha çok Belarus ve Rusya’yı andıran bir biçimde baskı uyguladı. Avrupa Birliği ile katılım müzakerelerinin askıya alınması sadece son damla oldu. Geçtiğimiz iki yıl içinde Gürcü Rüyası dramatik bir aşırı sağa dönüş yaptı. 2012’de iktidara geldiğinde sosyal demokrat olduğunu iddia ediyordu ve Avrupa Parlamentosu’ndaki sosyalist bloğun bir parçasıydı. Pek çok kişi Rusya’ya meyledebileceğinden endişe etse de, AB entegrasyonunu ve NATO üyeliğini desteklemeye devam etti. Ancak Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana, Avrupa şüpheciliğini benimsemek, sağcı milliyetçiliği kucaklamak, gerici cinsiyet politikalarını savunmak, komplo teorilerini siyasi ana akıma taşımak ve Rusya’ya açık sempati ifade etmek için tam bir U dönüşü yaptı.
Gürcü Rüyası korku tellallığı yapan bir platformda, “savaşı değil, barışı seçin” sloganını, bir yanda yıkılmakta olan Gürcistan, diğer yanda yıkılmış Ukrayna görüntüleriyle birlikte kullandı. İma ettikleri şey açıktı; eğer muhalefete oy verirseniz Gürcistan Rusya tarafından istila ve işgal edilecek.

Gürcü Rüyası’nın tabanına gelince, AB ile bütünleşmeye sempati duyan seçmenlerinin çoğunu kaybetmiş olsa da, LGBT karşıtı yasalarını onaylayan, Washington’un Gürcistan’ı küresel bir savaşa sürükleme planına karşı ve Gürcistan’ın egemenliğini ihlal ettiğini iddia ettikleri AB bürokratlarına düşmanlık besleyen aşırı sağcı milliyetçi seçmenler arasında destek kazandı. Seçmenlerinin geri kalanı, Gürcü Rüyası’nın sinizmi kullanarak manipüle ettiği savaş korkusuyla onları destekledi.
Dört ana muhalefet partisi, seçimlerde Gürcü Rüyası’na meydan okumak için koalisyonlar halinde birleşti. Bunların çoğu bir önceki hükümete bağlı olan, teknokrat müesses nizamın partileriydi ve halkın büyük çoğunluğun derdine deva olamayacaklarını gösterdiler. Seçmenlerin çoğu onları sevmiyor ve Gürcü Rüyası’nı yenmek ya da en azından salt çoğunluğu kazanmalarını ve tek başlarına iktidar olmalarını engellemek için taktiksel olarak onlara oy verdiler.

IB & AS: Sonuçta Gürcü Rüyası, sonuçlara hile karıştırdığına dair geniş çaplı iddiaların ortasında çoğunluğu kazandı. Bu doğru mu?

LN: Evet. Anketler en büyük parti olarak kalacağını ancak tek başına hükümet kuracak kadar oy alamayacağını gösteriyordu (Polonya’da geçen yıl yapılan seçimlerde Kaczynski’nin aşırı sağcı partisi gibi). Hiç kimse yüzde 54 oyla kazanacağını tahmin etmiyordu. Bu sonucu garantilemek için, akla gelebilecek her türlü otoriter hileye başvurdular, temelde halkın çoğunun kırılgan sosyal durumunu –ki bu durumu kendileri sistematik olarak yeniden üretti– bir iktidar aracına dönüştürdüler.
Parti, destekçilerinin birden fazla yerde oy kullanmasına yardımcı olmak ve böylece sonuçlarını yükseltmek için oy dönme dolabı dediğimiz şeyi organize etti. Gürcü Rüyası ayrıca, insanların tıbbi bakım da dâhil olmak üzere asgari sosyal refah sistemimize erişimini kesme tehdidiyle insanları kendisine oy vermeye zorladı. Öğretmenler gibi kamu sektöründe çalışanları işlerini kaybetme tehdidiyle korkuttular.
Güvenlik güçleri, yakınları hapiste olan insanlara Gürcü Rüyası’na oy vermedikleri takdirde adil yargılanmayacaklarını söyledi. Muhalefet partilerini desteklediğini bildikleri kişilerin oy kullanmalarını zorlaştırmak için kimlik kartlarını ellerinden aldılar.
 Yüz binlerce göçmenin oy kullanmasını çok zorlaştırdılar. Neden mi? Çünkü bu grup, politikacılardan ve yoksulluktan duydukları hayal kırıklığı nedeniyle ülkeyi terk etmişti ve muhalefete oy verme eğilimindeydiler.
Daha sonra Gürcü Rüyası, cumhurbaşkanının seçim yasalarının kitlesel ihlali nedeniyle seçimlerin anayasaya aykırı olduğunu ilan etmek için açtığı davayı bozdu. Parlamentoyu toplamak için kontrol ettikleri mahkemenin kararını bile beklemediler –ki bu da Anayasa’yı açıkça ihlal eden bir durum. Böylece Gürcü Rüyası, seçimlere ne kadar bariz ve fena bir şekilde hile karıştırdıklarının yarattığı meşruiyet krizini daha da şiddetlendirmek adına her şeyi yapmış oldu.

IB & AS: Ayaklanmanın tetikleyicisi Gürcü Rüyası’nın Avrupa Birliği’ne katılım sürecini askıya alma kararıdır. Özellikle Gürcülerin çoğunluğunun entegrasyonu desteklediği göz önüne alındığında neden böyle bir karar aldı?

Ia Eradze: Gürcistan Rüyası muhtemelen seçimlere hile karıştırmasının ardından çok az protesto ile karşılaştığı için katılım müzakerelerini askıya aldı. Ayrıca kendi iktidarını tehdit eden AB’nin demokratik reform şartlarını da kabul etmek istemiyor. Son olarak Rusya’nın perde arkasından baskı yaptığına şüphe yok.
Görüşmeleri askıya almaları durumu değiştirdi ve benim gibi seçim sonuçları karşısında şoke olan insanları uyandırdı. Yaklaşık iki hafta boyunca felç olmuş gibi hissettim. Hiçbir şey yapamadım. Seçimlerden sonra muhalefet partileri tarafından organize edilen gösteriler oldu ama o kadar büyük değildi.

Katılımın az olması kolektif felcin bir sonucuydu. İnsanların Gürcü Rüyası’na böyle bir zafer kazandıran hilelerin büyüklüğünü kavramaları haftalar aldı. Hayal kırıklığı yüzeyin altında birikmeye başladı. Gürcü Rüyası’nın Anayasamızı ihlal ederek katılım müzakerelerinin askıya alındığını açıklaması, biriken öfkenin barajını yıktı ve bu öfke tüm ülkeye yayıldı.
Açıklamaları pek çok açıdan büyük bir şans. Otoriter bir yönetim kurarken AB müzakerelerine devam ediyormuş gibi sahte anlaşmalar yapmalarından gerçekten korkuyordum. Bu çok daha kötü olurdu. Neyse ki bizim için aşırıya kaçtılar ve şimdi hükümete karşı kitlesel bir hareketin ortasındayız.
Çoğu insan sadece AB üyeliğini protesto etmiyor. Otoriter bir hükümetin Anayasamızı, haklarımızı ve geçim kaynaklarımızı hoyratça çiğnemeye devam etmesini engellemek için sokaklardayız. Gürcistan Rüyası’nın okullardan mahkemelere kadar tüm devlet kurumlarını kendine ve onu kontrol eden oligarkların çıkarlarına hizmet edecek araçlara dönüştürmesine karşı demokrasimizi savunmak için protesto ediyoruz. 

Hükümet ayaklanmamıza tam bir vahşetle karşılık verdi. Devrim planladıklarını iddia ettikleri insanların evlerine baskınlar yapmaya başladılar. Bazı muhalefet liderlerini tutukladılar. Rejim gün geçtikçe daha otokratik bir hal alıyor. Yaklaşık 500 kişi tutuklandı ve bunların çoğu dövüldü; bazılarına işkence yapıldı (kamu avukatı bile birçok tutukluya yapılan muamele işkence olarak değerlendirilmektedir). Son birkaç gün içinde insanların polis tarafından sokaklardan kaçırıldığını gördük. Tutuklular arasında profesörler, üniversite ve okul öğrencileri, sanatçılar ve doktorlar var.
IB & AS: Protestolar neye benziyor? Hangi gruplar ve sınıflardan insanlar katılıyor ve AB’ye katılım onlar için neden önemli? Bunlar özel yasayı protesto edenlerle aynı kişiler miydi? Protestocuların temel talepleri nelerdir?
Ia E: Çok kalabalıklar. Ülkedeki 3.8 milyon insanın büyük bir kısmı gösterilere katıldı. Yaklaşık bir milyon nüfuslu Tiflis’te her gün gün boyu ve gece boyunca en az 100.000 kişi, bazı günler ise 150.000’den fazla kişi protesto gösterileri düzenliyor. Bu protestolar yabancı ajan yasasına karşı düzenlenen bahar protestolarından çok daha büyük ve sadece Tiflis’te de değil. Ülke genelinde, sadece büyük ilçelerde değil, kırsal kesimdeki küçük kasabalarda da gerçekleşiyor. Ve bahar protestolarından çok daha çeşitlidirler. Her yaştan insan harekete katıldı. Gençler yoğunlukta ama herkes bir şekilde dışarıda. Profesyonellerden işçilere kadar farklı sınıflardan insanlar gösterilerde yer alıyor. Seyretmesi gerçekten çok güzel.
Herkes karşı karşıya olduğumuz tehlikenin farkında. Ben eğitimi savunmak için eylemler düzenleyen bir girişimin parçasıyım. Toplumun farklı kesimlerinden sayısız başka grup da aynı şeyi yapıyor. Bunların hiçbiri çok koordine değil. Ayrı ayrı örgütlenmiş girişimlerin bir araya gelerek kitlesel protestolara dönüşmesi gibi.
Sabah uyandığımda, hangisine katılmak istediğimi anlamak için protesto programına bakıyorum. Bir gün kendimi dört farklı protestoda buldum. Sayıları çok fazla çünkü hepsi kendi kendini organize ediyor.
Bu gerçeklik, protestoları bir komplo, yabancı güçler ve onların yerel ajanları tarafından kışkırtılan bir “Maidan” olarak göstermeye çalışan hükümet medyasıyla çelişiyor. Durum öyle değil, kendiliğinden ve merkezi olmayan bir şekilde gelişti. Eğer bu kadar merkezi bir şekilde planlanmış olsaydı, mitinglere gider ve organize konuşmacıların yer aldığı bir platform görürdünüz. Böyle bir şey konusu değil. Aslında gösterilerin yapıldığı Tiflis’in ana meydanında sahne yok, konuşmalar yok ve muhalefet partileri protestolara öncülük etmiyor. Gün içinde organize bir slogan bile atılmıyor. Protestoların çoğu hükümeti sessiz bir şekilde protesto etmekten ibaret. Bununla birlikte enerji inanılmaz. Ancak hareket yavaş yavaş kolektif sesini bulmaya başladı; şimdiden iki temel talebi dile getirdi: yeni seçimler ve hapisteki tüm protestocu ve aktivistlerin derhal serbest bırakılması.

LN: Protestonun bu kadar merkezsiz olması karşısında diline bakınca ilginç bir durum gözleniyor. Protestocular, bu ülkede yanlış olan her şeyin sembolü haline gelen parlamento binasına havai fişeklerle ateş ediyor ve lazer gösterileri yapıyorlar. Konserler düzenliyor ve güvenlik güçlerinin göstericileri hapsetmek ve parlamentodan ayırmak için kullandığı metal çitlere vuruyorlar.
Gecenin ilerleyen saatlerinde protestolar sokaklarda özel kuvvetlere karşı yoğun partizan çatışmalara dönüşüyor. Hükümetin korkusunun ve baskıya yöneldiğinin bir işareti olarak, havai fişekler, lazer ve yüz kapatma yasaklandı.


Ia E: Bu kendiliğindenliğin ortasında, insanların gösterilerde bir araya gelen küçük girişimler halinde örgütlenmeye başladığını vurgulamak istiyorum. Ancak merkezi olmayan bir şekilde planlama yapılıyor, hedefler seçiliyor ve bir hareket organize ediliyor. Örneğin, protestolar bir dizi kamu kurumunu hedef almış ve bu kurumların harekete iftiralarına ya da rejimin acımasızlığını desteklemelerine karşı çıkmıştır. Bu kurumlar arasında Kamu Yayıncısı, ülkenin ana ulusal tiyatrosu, Eğitim Bakanlığı, Yazarlar Evi, Ulusal Sinema Merkezi, Adalet Sarayı ve Ulusal Eğitim Kalitesini Geliştirme Merkezi bulunmaktadır.
Bazı durumlarda kamu görevlilerinin dışarıda gösteri yapanlara katıldığına tanık olmak çok etkileyiciydi. Kamu görevlileri ayrıca, parti sadakati ile devlet kurumları arasındaki çizgiyi silmeyi amaçlayan bir hükümetin baskısına rağmen dilekçeleri imzalamaya ve yürüyüşler düzenlemeye başladılar.
Muhalefet partileri şu anda harekette neredeyse hiçbir rol oynamıyor. Batı medyasının söylediklerinin tersine bir kenara itilmiş durumdalar. İnsanlar bu partilerin en azından gösterilerde sıcak çay sağlamak gibi bir şey yapmaları gerektiğine dair şakalar yapıyor.
LN: Ancak muhalif medya, malum nedenlerden dolayı varlıklarını abartılı bir şekilde yansıtıyor. Kendi desteklerini arttırmak istiyorlar. Gürcü Rüyası’nın medya propagandası da insanları bu protestoların “radikal muhalefet” tarafından başlatıldığına ikna etmeye çalışıyor. Ancak protestolara katıldığınızda, aslında ihmal edilebilir bir güç olduklarını ve çok az şey yaptıklarını görüyorsunuz.
Bu politikacılardan bazıları oynadıkları rolün önemsizliğinin o kadar bilincine vardılar ki artık gösterilerde kendileriyle röportaj yapılmasını reddediyorlar. Sonuç olarak, şu anda röportaj verenler, birçoğu gaz maskeli olan genç insanlar ve onların söyledikleri, politikacılardan duyabileceğiniz her şeyden çok daha mantıklı.

IB & AS: Bu protestolar Ukrayna’daki Maidan ayaklanmasına çok benziyor. O ayaklanmalar da öğrenciler arasında başlamış ve daha sonra acımasız bir baskıyla karşılaştıklarında hızla toplumun geri kalanına yayılarak hükümeti deviren militan bir kitlesel ayaklanmaya dönüşmüştü. Hükümetteki istifalar ve muhalif siyasetçilerin protestolara katılması gibi bölünmelerle birlikte Gürcistan’daki ayaklanmanın da aynı yolu izleyebileceğini düşünüyor musunuz?

Ia E: Bu krizin kurumsal, barışçıl ve yasal bir şekilde nasıl çözülebileceği artık hayal bile edilemez. Ülkemiz, halk ile hükümet arasında topyekûn bir çatışma içinde…

LN: Olaylar açıkça tırmanıyor. Hükümet gözetim, baskınlar ve acımasız baskılara yöneldi. Ama kimse sokaklardan korkmuyor. Hareket artık yeni seçimler değil, hükümetin kendisinin gitmesini talep ediyor, de hemen. Kitlelerin hissiyatı ya biz ya onlar şeklinde. Şu anda bir kırılma noktasında ve Gürcü Rüyası’nın yönetme kapasitesine meydan okumak için çatışmanın tırmanıp tırmanmayacağını göreceğiz.
Ukrayna Maidan’ı ile benzerliklere gelince, ironik bir şekilde, Yanukoviç’in yaptığı gibi AB görüşmelerini iptal etmekten maskeleri yasaklamaya ve sokak haydutlarını harekete geçirmeye kadar Maidan senaryosunu takip eden Gürcü Rüyası’dır. Mevcut ayaklanmayı, iç ve dış düşmanlarının Gürcistan’ı “Maidanlaştırma” girişiminden başka bir şey olarak anlamlandıramıyor gibi görünüyorlar. Bu Maidan takıntısı, hükümetin bu protestoları anlamakta ve bastırmakta başarısız olmasının nedenlerinden biri olabilir.
Lela Rekhviashvili: Ayrıca, Gürcü Rüyası Maidan ayaklanmasını insanları protesto etmekten korkutmak için kullandı ve istismar etti. Eğer devlete bu şekilde meydan okursanız, Rusya’nın müdahale edeceğini ve bizim de Ukrayna gibi istila, işgal ve savaşa maruz kalacağımızı söylediler. Bunu seçim boyunca da yaptılar.
Ancak Gürcü Rüyası kibirleri ve belki de aptallıklarıyla, şeytanlaştırdıkları kitlesel muhalefeti kışkırttı. Onların otoriterliği bu muazzam gösteri dalgasının ana nedenidir. Şimdi, giderek otokratikleşen bir hükümet ile geri adım atma emaresi göstermeyen bir kitle hareketi arasında bıçak sırtındayız.
IB & AS: Anlattığınız tüm senaryo, hükümetin normal işlevlerinin bir krizi çözemediği dünyadaki diğer birçok ayaklanmaya benziyor. Genellikle bu tür durumlarda insanlar hükümete alternatifler, devlete alternatif oluşturabilecek halk meclisleri yaratırlar. Bahsettiğiniz tüm bu öz örgütlenmenin bir araya gelerek daha üst düzey birlik ve demokratik karar alma mekanizmaları oluşturduğuna dair işaretler var mı? LN: Henüz değil. Bu noktada insanlar harekete geçiyor ve göz yaşartıcı gaza dayanmanın, baskıdan kaçmanın ve yetkililer tarafından basılıp tutuklanmaktan kaçınmanın yeni yollarını buluyorlar.
Ia E: İnsanlar örgütlenmeye başlıyor. Çeşitli gruplar ve çeşitli hareketler ortak projeler üzerinde birleşti. Bunun en iyi örneği, birçok gücün bir araya gelerek kamu yayın kanalını yanlı yayınları nedeniyle protesto etmesi ve protestoyu canlı yayınlamalarını ve katılımcılarla röportaj yapmalarını talep etmesi ve sonuçta kanalı uzlaşmaya zorlamasıdır. Örnekler var, ancak insanlar henüz hareketi tartışmak ve girişimleri kolektif olarak planlamak için halk meclisleri organize etmedi.
LN: Aramızda analiz yapan ve yazanlar bile geçen ay yaşananları yeni yeni anlamaya başlıyor. Tüm bu süreç bizi çok etkiledi. Hileli seçimlerden duyulan hoşnutsuzluk sürekli bir protestoya yol açamadığından, daha küçük topluluklar içinde örgütlenen yavaş bir direniş için hazırlık yapmaya başlamıştık. Ancak daha sonra protestolar patlayarak hükümetle karşı karşıya gelen geniş çaplı bir harekete dönüştü. IB & AS: Gürcistan, küresel ticaret için bir geçiş bölgesi olarak oynadığı rol nedeniyle çeşitli büyük emperyal güçler (ABD, AB, Rusya ve Çin) arasında sıkışmış görünmektedir. Gürcistan’ın küresel kapitalizmdeki rolünü açıklar mısınız? Gürcistan Rüyası’nın AB üyeliğini askıya alması küresel kapitalizmdeki konumunu değiştirir mi? Rus kapitalizmine daha fazla entegre olur mu?

LR: Gürcistan, emperyal güçlerin kalkınma maskesi altında yağmacı bir ekonomik sistemin kurulmasını kolaylaştırdığı tipik bir çevre ülkesidir. AB ve ABD, 1990’ların başından bu yana ülkenin siyasi ekonomisini önemli ölçüde şekillendirerek sürdürülemez çelişkilerin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Bir yandan Gürcistan’ın demokratik olmasını istiyorlar, ancak diğer yandan, başta en güçlü oligark Ivanishvili olmak üzere, yerel kapitalistler ülkeyi kâr için yağmalamak istiyor. 
Onların kalkınma programını uygulamak ve bir demokrasiyi sürdürmek imkânsız. Neden mi? Çünkü yağma ve yoksullaştırma, kalkınma stratejisine meydan okuyan muhalefeti kışkırtıyor. Bu direnişi kontrol altına almak için baskı ve bununla birlikte otoriterliğe dönüş gerekiyor.
Özellikle Gürcistan’ın bir “enerji merkezi” ve “yeşil” enerji koridorunun bir parçası haline gelmesi AB ve Gürcistan hükümetinin ortak hedefi olduğundan, enerji sektörü bu çelişkinin iyi bir örneğidir. 1990’larda, ama özellikle 2003’teki Gül Devrimi’nden bu yana, Batılı hükümetler, yardım kuruluşları (örneğin USAID) ve kalkınma bankaları (örneğin Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası) enerji sektörünün özelleştirilmesini ve serbestleştirilmesini kolaylaştıracak devlet kurumlarının oluşturulmasında önemli bir rol oynadı.
2008 yılına gelindiğinde Gürcistan, Sovyetlerden miras kalan 50 kadar hidroelektrik santralinin 2 tanesi hariç hepsini özelleştirmişti. Batılı kurumlar özelleştirmeyi ve doğrudan yabancı yatırıma bağımlı bir ekonomi yaratılmasını desteklerken, enerji santrallerini ve enerji dağıtım tesislerini satın alanlar ağırlıklı olarak Rus sermayesiydi.
Özelleştirme yoluyla DYY (doğrudan yabancı yatırım) çekme fırsatları ortadan kalkınca, hükümet -yine Batılı aktörlerle işbirliği içinde- AB’nin yeşil dönüşüm gündeminin bir parçası olarak yeşil hidroelektrik santrallerini teşvik etmeye başladı. Mevcut kapasiteler yurtiçi elektrik talebini neredeyse karşılıyor olsa bile, hükümet 2024 yılına kadar ülke genelinde 214 yeni hidroelektrik santrali için sözleşme imzaladı. Finansal sermayeyi çekmek için arazi ve su kaynakları nominal fiyatlarla sunulmuş ve devletin yatırımcıları bir dizi finansal, bürokratik ve siyasi riskten koruyacağı sözü verilmişti.
Yeni hidroelektrik projelerinin çıkarcı doğası göz önüne alındığında, yerel halk hareketleri bu tür projelere, özellikle de Namakhvani, Nenskra, Khudoni gibi büyük projelere karşı çıkmış ve bazen iptal ettirmeyi veya engellemeyi başarmıştır. Hükümet, AB’nin Azerbaycan, Gürcistan, Romanya ve Macaristan arasında bir ‘yeşil enerji koridoru’ oluşturmaya başlaması ve Karadeniz’in altından geçecek bir elektrik kablosunu finanse etmeyi taahhüt etmesiyle, 2022’de karşı çıkılan tüm hidroelektrik santral projelerini canlandırmak ve yenilerini önermek için yeni bir ivme kazandı.
Başta Avrupa Enerji Topluluğu olmak üzere Avrupa kurumları, Gürcistan hükümetinin elektrik ihracatının kalkınma gündeminin kilit noktası olduğunu ilan ettiği ve daha önce tartışmalı olan tüm büyük hidroelektrik santrallerini inşa etme taahhüdünde bulunduğu planlama faaliyetlerine katıldı.
Yeni hidroelektriğin “yeşil geçiş” gündemi ve kalkınmanın her derde devası olarak tanıtılmasından bu yana geçen 15 yıl boyunca, bir dizi yerel kapitalist inşaat sürecinden nasıl faydalanacaklarını öğrenmiş, bazıları yeni santralleri kripto para madenciliğiyle ilişkilendirmiş ve böylece sektörün genişlemeye devam etmesi için güçlü bir yerel lobi oluşturmuştu.
Gürcü Rüyası, hidroelektrik karşıtı muhalif hareketleri ana düşmanlarından biri olarak ilan ediyor. Gürcistan’ın ekonomik kalkınmasına yönelik bu tür muhalefeti bastırmak için Yabancı Ajanlar Yasası’nın kabul edilmesi de dâhil olmak üzere iktidarın pekiştirilmesinin önemli olduğunu açıkça beyan ediyorlar.
Gürcistan hükümetinin Batılı güçlerle işbirliği içinde ve Rus ve Çin sermayesi de dâhil olmak üzere (enerjide öne çıkmayan ancak ulaşım altyapılarında öne çıkan) başkalarının yararına hazırladığı kalkınma gündeminin demokratik olarak uygulanmasının imkânsız olmasa da zor olduğunu söylerken kastettiğim budur. Dolayısıyla Gürcü Rüyası tıpkı siyasi öncülleri gibi, yerel ve uluslararası sermayenin çıkarlarına daha iyi hizmet edebilmek için otoriterliğe yöneliyor.
AB entegrasyonunun bozulmasının tehlikeli olduğunda ısrar ettiğimizde, bunun nedeni AB entegrasyonunun sorunlu sonuçlarından habersiz olmamız ya da sağ popülizmin Avrupa’nın hem merkez hem de çevre ekonomilerini nasıl sarstığını ve birçok Avrupa ülkesinin Filistin’de ortak savaşlarını, soykırımlarını yürütürken insan haklarına, uluslararası hukuka, BM’ye, UCM’ye ve UAD’ye olan bağlılıklarını nasıl ayaklar altına aldıklarını bilmememiz değildir. Bunun aksine, bizim için mevcut otoriter konsolidasyonun aynı sorunlu ekonomik kalkınma gündemini daha da acımasız bir yüzle ortaya çıkarmaya hizmet ettiği ve buna karşı protesto olasılığını bile bastırdığı çok açık. Bu, sosyal ve siyasi hakların korunmasına ilişkin en temel mekanizmalar tarafından periferide olmanın en kötü etkilerinden korunmadan Avrupa’nın periferisi olmak anlamına gelmekte.
Peki ya Rusya ve Çin? Rusya hakkında pek bir şey söyleyemeyiz çünkü yaptıkları tüm anlaşmalar kamuoyu önünde değil perde arkasında gerçekleşti. Rusya Gürcistan’a baskı yaptı mı? Muhtemelen öyle ama bunun mahiyeti hakkında detaylı bilgiye sahip değiliz. Ancak Rus yetkililerin AB-Gürcistan ilişkilerinin bozulmasından memnuniyet duyduklarını açıkça gözlemleyebiliyoruz.
Çin de sessiz kaldı ama ekonomik çıkarları açık. Gürcistan’ı Avrupa pazarına erişim sağlayan bir geçiş bölgesi olarak görüyor.   Gürcistan, özellikle Rusya’nın emperyalist Ukrayna işgalinin Çin’in Avrupa’ya giden kuzey yolunu kesmesinden sonra önem kazanmıştır.
Alternatif güzergâhlardan biri olan ve Gürcistan’dan geçen Kuşak ve Yol Girişimi’nin orta koridoru şimdi çok daha önemli hale geldi. Çin’in en son isteyeceği şey ticaretlerini sekteye uğratacak herhangi bir istikrarsızlıktır. Katılım ya da otoriterlik umurunda değil, yeter ki rota açık kalsın. LN: Lela’nın Gürcü Rüyası’na dair açıklaması, onu bir tür anti-emperyalist parti olarak gösteren kampistlerin açıklamasından çok daha iyi. Ancak gerçek çok daha banal: Gürcistan, İvanişvili’nin daha az varlıklı işadamları ve siyasetçilere ayrıcalıklar tanıyarak elitlerin sadakatini sağladığı ve başta yargı olmak üzere ilgili tüm devlet kurumlarının bu kişilerin çıkarlarını korumak üzere ele geçirildiği oligarşik bir rejimdir. Dolayısıyla Gürcistan’da oligarşik sistemi yeniden üreten özerk bir iç dinamik mevcuttur. Bu dinamik hiçbir şekilde sadece küresel ya da Batı sermayesiyle etkileşime indirgenemez.
Kampistler bunu anlamıyor ve sonunda Gürcü Rüyası’nın yabancı ajanlar yasasını geçirmekten seçimlere hile karıştırmaya ve hatta mevcut hareketi bastırmaya kadar yaptığı her şeyi mazur görüyorlar. Ancak birçok kampistin yorumunun aksine, Gürcü Rüyası’nın durumu ele alış biçimi, hiçbir şekilde yalnızca “Batı emperyalizmi”ne karşı bir tepki değildir; bu, otoriter önlemlerini dolaylı olarak meşru müdafaa olarak haklı çıkarır.
Kampistler Avrupa’yı sömürgeci geçmişi, yeni sömürgeci bugünü ve soykırıma suç ortaklığı nedeniyle kınamakla yetiniyor, sanki mesele bitmiş gibi. Bunların çoğu doğru olsa da, otokratik tabiatına, sömürülmemize ve zulm edilmemize suç ortaklığına rağmen Çin’i bir alternatif olarak sunuyorlar. Böyle alternatif olmaz.
Sol’un demokrasi taahhütlerini bir kenara bırakıp egemenlik adına Gürcü Rüyası’nın otoriter dönüşünü papağan gibi tekrarlamasının felaket olduğunu düşünüyorum. Bu sadece yanlış değil, aynı zamanda siyasi olarak da felakettir. Özgürlükçü siyasete kendini adamış herkes bunu reddetmelidir.
Eğer Sol bunu benimserse, izole ve sahipsiz kalmasını garanti altına almış olacaktır. Demokrasi ve eşitlik için mücadele eden, nesiller boyunca gördüğümüz en büyük hareket üzerinde etkili olacaktır. Sol’u hareketin barikatlarının diğer tarafına koyacaktır.

LR: Bu kampist sol, hükümetin egemenlik ve sömürgecilik karşıtı söylem gibi kavramları kötüye kullanmasını papağan gibi tekrarlıyor. Bunu yaparken de oligarklarımıza ve uluslararası sermayeye hizmet eden ve şu anda kendi halkını şiddetle bastıran bir hükümetle aynı safta yer alıyorlar. Rusya’dan Macaristan’a ve Çin’e kadar otoriter devletler, kendi yağmacı yönetimlerini meşrulaştırmak için Batı’nın emperyalizm ve sömürgecilik konusundaki korkunç sicilini sinik bir şekilde kullanmaktadır. Bu yoldan giden solcular, Sara Wagenecht’in Almanya’da yaptığı gibi kızıl/kahverengi bir ittifakla tehlikeli bir şekilde flört ediyorlar.
IB & AS: Bu transit merkezi durumu göz önüne alındığında, farklı nedenlerle Gürcistan’da çıkarı olan tüm bu güçler -Çin, Rusya, ABD, Avrupa Birliği- ayaklanmaya ve şu anda Gürcistan’daki krize nasıl tepki verdiler?

LN: Bu noktada sadece Batılı güçler hükümetin baskı ve şiddetini kınadı. Ayrıca seçim sonuçlarını da tanımadılar; oysa Çin, Türkiye, İran ve Rusya Gürcü Rüyası’nı zaferinden dolayı tebrik etti. Rusya ayrıca Gürcü Rüyası’nın yardıma ihtiyacı olması halinde asker göndermeye hazır olduklarını belirtti.

Ia E: AB hükümetleri Gürcü Rüyası’nın vahşetini kınamış olabilir, ancak Batılı kalkınma bankaları kınamadı. Neden mi? Çünkü Gürcü Rüyası kredilerini ödemeye devam etme ve anlaşmalı kalkınma projelerini sürdürme konusunda her niyeti gösteriyor. Bankalar ekonomik çıkarlarını demokrasinin önüne koyuyor gibi görünüyor. Aynı zamanda, Gürcü Rüyası’nın ve onu destekleyen ekonomik elitlerin bu bankalar tarafından finanse edilen kalkınma projeleri sayesinde muazzam bir kazanç elde ettiği de aşikâr. Bu da Gürcistan’ın izlediği ekonomik kalkınma rotasının ne tamamen Batı tarafından hükümete dayatıldığını ne de kaçınılmaz olduğunu, aksine Gürcü Rüyası hükümetinin küresel olarak hâkim olan kalkınma söyleminin kurallarını kabul etmek için bilinçli ve oldukça profesyonel bir seçim olduğunu bir kez daha vurgulamamı sağlıyor.

LN: En kötü senaryoda, AB Gürcistan’a demokratikleşmesi için normatif ve siyasi baskı uygulamaktan vazgeçecek ve Azerbaycan, Sırbistan ve diğer Orta Avrupa ve Orta Asya ülkelerinde olduğu gibi bu sefil hükümet döneminde bile Gürcistan ile iş yapmaya devam edecektir. Sırbistan, katılım sürecinde sürekli olarak takılıp kalmış bir ülke olarak özellikle dikkat çekici bir örnek olabilir. AB, Sırbistan’ın otoriterliğini kınarken, ülkede lityum çıkarılmasına ilişkin halktan destek bulmayan sözleşmeleri şart koşuyor. Yurtdışındaki kampistler veya yerel egemenlik yanlılarımız bunu Batı’nın nihayet egemen bir ülkeyi kendi haline bırakması olarak yorumlayabilir. Ancak gerçekte bu bizim için bir sorun olacaktır, çünkü Avrupa çerçevesiyle ilişkilendirilmiş normatif demokrasi ufku, demokrasiyi tamamen yok etmeye kararlı bir hükümet üzerinde halk baskısı oluşturmak için vazgeçilmez bir araçtır. Bu anlamda protestocular için AB, hukukun üstünlüğü, sivil haklar ve eşitliğin sembolüdür.
Bu noktada, kitlesel düzeyde, Avrupa’ya yönelik çaba ve “Gürcistan’ın parlak, Avrupalı geleceğini savunma” dili, demokrasi ve sosyal adalet taleplerini dile getirmek için mevcut tek seçenek gibi görünüyor. O halde soru, Avrupa ufkunun gerçekten çökmesi durumunda insanların bunları nasıl yeniden ifade edeceğidir. “Kolektif Batı”dan yayılan demokrasi ve insan hakları normlarından soyutlanmış bir şekilde siyasi demokrasi ve ekonomik eşitlik için nasıl mücadele edeceğiz, edebilir miyiz?

IB & AS: Bu dinamik durumda sizce Gürcistan Solu, toplumsal hareketler ve sendikalar neyi savunmalı? Gürcü Rüyası’na ve kapitalizm yanlısı muhalefet partilerine meydan okumak için solda siyasibir alternatif oluşturma imkânı var mı?

Ia E: Bunu söylemek çok zor çünkü geçmişte de girişimler oldu ve bunlardan hiçbir şey çıkmadı. Şu anda çok umutluyum çünkü Gürcü Rüyası’nın otoriter dönüşü insanları bir tür siyasi uyanışa zorladı.
Bir parti kurma konusunda konuşmaya başlamamız gerekiyor. Şimdilik insanlar kendi kendine örgütlenen güçleri ortak talepleri yansıtmak üzere bir araya getiren bir platform hareketi örgütlemekten bahsetmeye başladılar. Bu bir süreç başlatabilir.

LN: Bu arada, giderek daha fazla insan Gürcü Rüyası partisinin çıkarlarının hâkim olmayacağı, çoğunlukla yeni sendikalarda sendikalaşma ihtiyacı hissediyor. Bu, iki gelişmeye anında verilen bir yanıt olarak ortaya çıkıyor: Pek çok kişi grevi en etkili barışçıl protesto ve direniş aracı olarak keşfetmiştir, ancak Gürcistan’da yasal açıdan greve gitmek kolay olmadığından, sendika temelinde örgütlenmek bunu denemenin en pratik yolu olarak görünmekte. Daha da önemlisi, pek çok kamu çalışanı, Kamu Hizmeti Kanunu’nda alelacele yapılan yeni sert değişikliklere tepki olarak  Gürcü Rüyası tarafından kabul edilen ve yakında farklı kamu kurumlarındaki partiye sadık yöneticilerin hükümeti eleştiren kamu çalışanlarını yeniden işe almasını ya da onlara baskı yapmasını kolaylaştıracak olan yasa. Birkaç hafta önce “solcu” ya da “Sovyet” anakronizmi olarak aşağılanan grevler ve sendikalar, birdenbire protestoların ortasından doğan organik bir gereklilik olarak öne çıkmaya başladı.
Dolayısıyla ilk görevimiz mücadeleyi inşa etmek ve sürdürmektir. Hükümetin hareketimize verdiği otoriter tepki, insanları demokrasimizi korumak için genel grev gibi liberal muhalefetin itibarsızlaştırmaya çalıştığı strateji ve taktikleri düşünmeye itiyor.

IB & AS: Uluslararası sol bu durumda nasıl bir pozisyon almalı? Ve Gürcistan’ın kendi kaderini tayin, demokrasi ve eşitlik mücadelesine yardımcı olmak için ne yapabiliriz?
LR: Uluslararası sol aslında Gürcistan solu ile aynı soruyla karşı karşıya -AB ve Rusya arasındaki çatışmanın belirsizleştirici çerçevesi nasıl aşılır? Önemli olan jeopolitik rekabetin çevre ülkeleri nasıl sıkıştırdığını anlamak ve açıklamaktır.
Soldaki hiç kimse emperyal güçlerden (ABD, AB, Rusya ve Çin) herhangi birinin bizim çıkarlarımıza hizmet etmesini beklememeli. Rekabetleri ne olursa olsun, yağmacı bir gündemi paylaşıyorlar ve bunu sağlamak için otoriter bir rejimi destekleyecekler. Daha da önemlisi, emperyal güçler arası rekabet ve hegemonya mücadelesi, çevre devletler için ciddiye alınması gereken yeni riskler ve kırılganlıklar yaratıyor. Uluslararası solun daha fazla Gürcü solcu ve aktivistle ilişki kurması iyi olurdu. Bu noktada, Batı emperyalizminin tek suçlu olduğu yönündeki yanlış ve yanıltıcı çerçeveye inanan, kitlesel bir halk hareketini onun maşası olarak suçlayan ve yerel oligarşik rejimi temize çıkaran insanlara kulak vermek yönünde güçlü bir eğilim var.
Eğer uluslararası sol bu insanların izinden giderse, Gürcü Rüyası’nın periferik kapitalizm üzerindeki egemenliğini desteklemiş olacaktır. Batı solundan bazıları bu kadar benmerkezci olmaktan ve eleştirilerini sadece Batı emperyalizmiyle sınırlamaktan vazgeçse iyi olur. Onlardan Batı’yı eleştirmemelerini, bunu daha ciddi bir şekilde yapmalarını ve Batılı olmayan aktörleri de eleştirmelerini istiyorum. Sadece Batı’ya değil, istisnasız kapitalizme ve emperyalizme karşı tutarlı bir duruş sergilemenin tek yolu budur.

LN: Uluslararası soldan temel ricam, bu otoriter rejime karşı verdiğimiz demokrasi mücadelesinde yerel irademizi, Gürcistan halkının iradesini tanımalarıdır. “İkinci Maidan” ve “renkli devrim” söylemlerini tekrarlamayı bırakın. Bu sizi haklı hissettirebilir ama bize ihanet etmenize ve bizi ezen rejim, mazur göstermenize yol açar.

Ia E: Soldaki insanların periferideki insanların iradesinin olduğunu unutması beni hayrete düşürüyor. Bu bir umutsuzluk politikasıdır. Kolektif irademiz ülkemizde ve dünyadaki diğerleriyle dayanışmanın temelidir. Lütfen Gürcü Rüyası’na karşı mücadelemizde yanımızda olun.

Ia Eradze, post-sosyalist alanda finansman üzerine araştırmalar yapan bir politik ekonomisttir. Halen Gürcistan Kamu Politikaları Enstitüsü’nde (GIPA) doçent ve CERGE-EI Vakfı öğretim üyesidir. Aynı zamanda İlia Devlet Üniversitesi Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır.
Luka Nakhutsrishvilite Tiflis İlia Devlet Üniversitesi’nde eleştirel teori dersleri vermekte ve aynı üniversitenin Sosyal ve Kültürel Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmacı ve proje koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Gürcistan ve Kafkasya’da modernite, popüler direniş ve devrimci kültür projeleri üzerine çalışmaktadır.
Lela Rekhviashvili, Leibniz Bölgesel Coğrafya Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalışmakta ve sosyalizm sonrası Doğu Avrupa ve Avrasya’ya odaklanarak politik ekonomi ve bölgesel coğrafya konusunda uzmanlaşmıştır.
Ilya Budraitskis Posle Media’da editör olarak görev yapmaktadır.
Ashley Smith, Tempest Collective’in bir üyesidir.

Gazze, Holokost ve Geçmişle Hesaplaşma – Enzo Traverso’yla Söyleşi

Söyleşi: ELIAS FEROZ

1980’lerde Alman kurumları ülkelerinin geçmişiyle ciddi bir şekilde yüzleşmeye başladı. Tarihçi Enzo Traverso’ya göre Almanya’nın Gazze’nin yıkımına verdiği tepkiler, doğru dersleri çıkarmada başarısız olduğunu gösteriyor. Filistin’deki savaş elli ayı aşkın bir sürenin ardından nihayet en azından ilk kez bir duraksamaya yaşadı- umarız bunu önümüzdeki aylarda kalıcı bir ateşkes izler. Gazze’deki yıkım eşi benzeri görülmemiş boyutlarda: Guardian‘ın yakın tarihli bir raporuna göre, yaklaşık 50,000 Gazzeli – nüfusun yaklaşık yüzde 2’si – öldürüldü, 100,00’den fazlası yaralandı ve birçoğu ağır yaralanmalara maruz kaldı. Gazze Şeridi’ndeki nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı yerinden edildi ve binaların yaklaşık üçte ikisi hasar gördüğü ya da yıkıldığı için çoğunun geri dönecek yeri yok. Savaş boyunca İsrail’e kararlı bir şekilde destek verme konusunda özellikle iki ülke öne çıktı:
İsrail’in en eski destekçisi olan ABD ve Almanya. Berlin’deki yönetim, İsrail’i kınamayı ya da en azından askeri desteği kesmeyi reddetmek için, Almanların Holokost’taki tarihi sorumluluğuna dayanan kendine özgü bir Staatsräson’u (“devlet aklı”) gerekçe gösterdi. Buna bir de pek çok güvenilir uluslararası gözlemcinin İsrail’i soykırımla suçlaması eklenince, ülkede ve dünyada milyonlarca kişi Almanya’nın kendi karanlık geçmişiyle hesaplaşmasının sanıldığı kadar kapsamlı ve anlamlı olup olmadığını sorgulamaya başladı. Çağdaş Avrupa tarihçisi Enzo Traverso, savaş, faşizm, soykırım, devrim ve kolektif hafıza gibi kritik temalar üzerine yaptığı araştırmalarla tanınıyor. Son çalışması Gazze Tarihle Yüzleşiyor, Gazze savaşını sömürgecilik mirası ve insani krizlerin bir bileşimi olarak inceliyor. Kitapta ayrıca Holokost hafızasının -özellikle Almanya tarafından- araçsallaştırılmasını eleştiriyor ve hafızanın zulme karşı evrensel bir dersten güncel bir soykırımı meşrulaştırmak için kullanılan bir anlatıya dönüşmesini tartışıyor. Jacobin ile Gazze’deki savaşın başlamasından bu yana Alman devletinin tutumu ve gerçekten evrenselci ve enternasyonalist bir hafıza politikası geliştirmek için ne gibi dersler çıkardığı hakkında konuştu.

ELIAS FEROZ  Alman hükümeti uluslararası hukuka olan bağlılığını sık sık yinelese de, Uluslararası Af Örgütü gibi çok sayıda insan hakları örgütünün raporlarına rağmen Filistinlilere yönelik uluslararası hukuk ihlallerini nadiren kabul ediyor. Bu kararsızlığı nasıl açıklıyorsunuz?

ENZO TRAVERSO Alman hükümetinin Gazze’deki savaş ve soykırıma verdiği tepki çok da şaşırtıcı değil. Almanya’nın uzun yıllardır izlediği hafıza politikalarıyla örtüşüyor. Bu bağlamda Gazze krizi, Almanya’da Holokost hafızasına yaklaşımda, Almanya’nın geçmişiyle yüzleşmek ve hesaplaşmak için on yıllar boyunca yaptığı örnek çalışmaları baltalayan rahatsız edici bir kaymayı vurgulayan açıklayıcı bir test işlevi görüyor. Bunu tarafsız bir gözlemci olarak değil, bir İtalyan yani faşist ve sömürgeci geçmişini tam olarak tanımayı veya sorumluluğunu almayı başaramamış bir ülkeden gelen biri olarak söylüyorum. Bir İtalyan olarak, her zaman Almanya’ya illa ki mükemmel bir model olarak değil ama kendi ülkemin yapamadığı şekilde kendi tarihiyle ilgilenmeyi ve yüzleşmeyi başarmış bir ülke olarak baktım. 1980’lerin ortalarında Almanya, geçmişini yeniden düşünmek gibi zorlu ve sancılı bir sürece girdi. En az iki nesil boyunca, Nazi suçlarının anısı Alman tarih bilincinin temel taşlarından biri haline geldi ve ben bunu ileriye doğru atılmış muazzam bir adım olarak gördüm.Almanya, vatandaşlık kavramını yeniden tanımlamayı başararak, tamamen etnik kökenlere dayanan bir kimlikten, etnik kökenleri veya inançları ne olursa olsun tüm vatandaşları içeren bir siyasi topluluğa geçiş yaptı. Bu kayda değer başarı, öncelikle olmasa da büyük ölçüde Holokost hafıza çalışmaları sayesinde mümkün olmuştur. Ancak zaman içinde Almanya’daki Holokost hafızası giderek İsrail’e koşulsuz destek politikasına dönüştü. Bir zamanlar tarihsel hesaplaşmanın bir örneği olan bu hafıza, bana göre, eleştirel bakış açılarının silinmesine katkıda bulunan ve bu hafızanın desteklemesi gereken adalet ve hesap verebilirlik ilkeleriyle çelişen eylemleri mümkün  bir çerçeve haline geldi. Bu sürecin içler acısı sonucu, bugün İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemek için uluslararası hukukun çiğnenebilmesi veya göz ardı edilebilmesidir.


ELIAS FEROZ Bu değişimin ne zaman gerçekleştiğini düşünüyorsunuz?  

ENZO TRAVERSO: Birçok yönden, bu öncüller 1949’da Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte zaten mevcuttu. Bu değişimin tohumları en başından beri Holokost hafızasına gömülü olduğu için, bu değişimin aşamalı olarak gerçekleştiğine inanıyorum. Jürgen Habermas’ın Ernst Nolte eleştirisinde Almanya’nın Batı’ya entegrasyonu Auschwitz hafızası aracılığıyla sağlandığını belirttiği gibi, bu gelişmedeki içsel çelişkilerden bazıları eskilere dayanır. Holokost hafızasının Batılı değerlerle bu şekilde örtüştürülmesi, Almanya’nın İsrail’e verdiği sarsılmaz desteğin temelini oluşturmuştur. Bu farklılıklar 1950’lerde, Nazi rejiminin Yahudi kurbanlarına tazminat ödenmesine ilişkin yasaların tartışılması sırasında çok belirgin değildi, ancak temelde yatan öncüller zaten mevcuttu. Tarihsel dönüm noktasında, Holokost’u ve Nazi suçlarını Alman tarih bilincinin temel taşı olarak tanımaya çalışan bir Almanya ile Nazi geçmişine yönelik af dileyen bir yaklaşımı açıkça tercih eden başka bir Almanya karşı karşıyaydı. Bu bağlamda, özellikle Nolte ve Alman revizyonizmine karşı Habermas’ın desteklenmesi gerektiği açıktı. Uzun yıllar boyunca bu tehlikeler nispeten kontrol altında tutulmuş, Almanya’nın demokratik haklar konusunda attığı önemli adımlarla kıyaslandığında marjinal görünmüştü. Ancak şimdi kendimizi paradoksal bir durumun içinde buluyoruz. Çok etnili, çok kültürlü ve çok dinli bir ulusa dönüşen Almanya, postkolonyal ve Filistin kökenliler de dahil olmak üzere tüm vatandaşlarından İsrail’e koşulsuz destek talep ediyor. Bu gelişme, Holokost hafızasının Batı kimliğiyle daha önceki uyumlanmasının ilginç ironik bir sonucu olarak görülebilir.


ELIAS FEROZ Geçen yılın sonlarına doğru Almanya, Benjamin Netanyahu’nun ülkeyi ziyaret etmesi halinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararını uygulayıp uygulamayacağı konusunda tereddüt etti. Bu tereddüt Almanya’nın Holokost ile ilgili  tarihsel sorumluluğu ile uluslararası hukuka bağlılığı arasındaki gerilimi nasıl yansıtıyor? 

ENZO TRAVERSO Savaş sonrası Almanya, diğer birçok Avrupa ülkesi gibi, Holokost ve Nazi suçlarına ilişkin sömürgecilik tarihine işaret eden gerekli çalışmaları ihmal veya marjinalize eden bir hafıza geliştirdi. Holokost’a odaklanmak önemli olmakla birlikte sömürgecilik hafızasını gölgede bırakmış ya da en aza indirgemiştir, bu da 7 Ekim’den sonra daha belirgin hale gelen bir gerilim yaratmıştır. Bu “aporetik” hafıza siyaseti, İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’yı işgalinin sömürgeci boyutunu gözardı etmenin temelini oluşturur. Alman ve Batı Avrupa söyleminde Netanyahu, kurban olarak Yahudilerin temsilcisi olarak tasvir edilmektedir. Dolayısıyla Filistinliler mülksüzleştirilmiş bir halk değil, antisemitizmin yeni bir vücut bulmuş halidir. Almanya’nın (diğer Batılı liderler tarafından da takip edilen) UCM tutuklama emrini uygulamama kararının ardında yatan argüman budur. 

ELIAS FEROZ  Uluslararası Ceza Mahkemesi emrini görmezden gelmek itibar riskine yol açar mı? Özellikle de uluslararası hukuka bağlılık konusunda artan baskılar göz önüne alındığında, bu ülkeler için zarar veya hatta yasal sonuçlar doğurabilir mi? 

ENZO TRAVERSO Ben bir hukuk uzmanı değilim, ancak  İsrail’e en büyük mali ve askeri desteği sağlayan ABD’den sonra İsrail’in en önemli ikinci askeri destekçisinin Almanya olduğunu söyleyebilirim. ABD’nin desteği olmadan, İsrail Gazze’deki yıkımı gerçekleştiremez ve on binlerce Filistinliyi öldüremezdi. Ancak ABD’den sonra Almanya da İsrail’e askeri destek sağlama konusunda önemli bir rol oynamaktadır. Bu da Almanya’nın bugün tıpkı Fransa, İtalya ve İngiltere gibi Gazze’deki soykırımın suç ortağı olduğu anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, Almanya’nın katılımı, hem rolü hem de sembolik ağırlığı açısından özellikle önemlidir. Dünya nüfusunun çoğunun gözünde bu, Holokost hafızasının sömürgeci politikaların siyasi bir aracı haline geldiği anlamına geliyor: Nazizmin Yahudi kurbanları anılması gerekirken, Filistinlilerin hayatları silinebilir.

ELIAS FEROZ Amerika Birleşik Devletleri’nde ders veren bir İtalyan tarihçi olarak Almanya’nın İsrail’e verdiği ve Staatsräson ile çerçevelenen sarsılmaz desteğin uluslararası imajını nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? 

ENZO TRAVERSO Her şeyden önce, İsrail’in uluslararası imajı geri dönülmez bir şekilde değişmiştir. Küresel Güney olarak adlandırılan bölgelerdeki kamuoyu için İsrail uzun zamandır baskıyı, sömürgeciliği ve şimdi de soykırımı sembolize etmektedir. Ancak bu imaj Batı’da da değişmiştir. Artık Batılı siyaset düzeninin resmi duruşu ile İsrail’e koşulsuz destek politikasına karşı kamuoyunda artan şüphecilik arasında açık bir uyuşmazlık var. Almanya, bunu bir Staatsräson meselesi olarak çerçeveleyerek, bir bakıma resmi pozisyonunun ikiyüzlülüğünü kabul etmiştir. Staatsräson kavramı oldukça muğlak bir kavramdır. Makalemde, bu kavramın erken modern Avrupa’dan günümüze kadar soyağacını çıkarmaya çalıştım. Staatsräson, hukukun üstünlüğü içinde bir çelişkiyi ortaya koymaktadır: hukuk, daha yüksek bir görev olan Staatsräson nedeniyle sorgulanabilir, reddedilebilir veya ihlal edilebilir. Bu durumda bu görev, İsrail açıkça savaş suçu veya soykırım işliyor olsa bile, İsrail’in koşulsuz savunulmasıdır. Bunun üstü kapalı anlamı şudur: evet, İsrail savaş suçu işliyor, Filistinlilere baskı yapıyor. Filistinlileri katlediyor ve muhtemelen bir soykırım gerçekleştiriyor ama biz bunu devletin üstün çıkarları adına kabul ediyoruz.


ELIAS FEROZ Geçtiğimiz bir  buçuk yıl içinde yaşanan olayların hem Almanya’da hem de daha genel olarak hafıza siyasetinin geleceği için ne gibi etkileri oldu? 

ENZO TRAVERSO Bugün Gazze’de yaşananlar bizi hafıza politikalarına yaklaşımımızı yeniden düşünmeye zorluyor. Kolektif hafızanın farklı boyutları arasında daha dengeli bir ilişki kurmamız gerekiyor. Daha önce kastettiğim de buydu. Sadece faşizmin, Nazi suçlarının ve Holokost’un hafızasını değil, aynı zamanda Avrupa tarihinin kritik yönleri olan emperyalizm ve sömürgecilik hafızasını da dahil etmeliyiz. Kolektif hafızanın sadece bir yönüne odaklanıp diğerlerini ihmal edemeyiz. Avrupa Birliği bir göç alanı haline geldiği için bu özellikle önemlidir. Çoğu postkolonyal kökenli milyonlarca göçmen artık Avrupa’nın bir parçası. Bu durum, tarihsel olarak hem göç veren hem de on yıllardır bir göç alan bir ülke olan İtalya da dahil olmak üzere tüm Avrupa ülkeleri için geçerlidir. Hafıza politikalarımız çoğu zaman insan hakları retoriğinin bir parçası olmuş, bazen de emperyal ve yeni sömürgeci politikalar için bir gerekçe olarak hizmet etmiştir. Buna bir son vermenin zamanı geldi. 

ELIAS FEROZ “Tarihsel suçluluk” kavramını, genellemelere ve nüans eksikliğine yol açtığı göz önünde bulundurulduğunda, yeniden ele almak gerekir mi? 

ENZO TRAVERSO Eğer bağlamsallaştırılırsa tarihsel suçluluk kavramı değerlidir. Ebedi, değişmez, tarih ötesi bir suçluluk yoktur. Karl Jaspers’in “Alman Suçluluğu Sorunu” başlıklı makalesinin yayınlanmasından sonra 1945 yılında Almanya’da gerçekleşen ünlü tartışmaya atıfta bulunabiliriz. Jaspers farklı suçluluk türleri arasında ayrım yapmıştır: cezai suçluluk, siyasi suçluluk, ahlaki suçluluk ve metafizik suçluluk. Suçluluk kavramı nüanslandırılmalı, yeniden düşünülmeli ve yeniden tanımlanmalıdır. Tarihsel suçluluktan bahsetmek yerine, tarihsel sorumluluktan söz etmek istiyorum. Ben 1935-36 yıllarında İtalyan Faşizmi tarafından gerçekleştirilen Etiyopya soykırımından yirmi yıldan fazla bir süre sonra doğdum. Bu Faşist soykırımdan dolayı suçlu değilim, ancak bir İtalyan vatandaşı olarak ülkemin geçmişini görmezden gelir ve buna bağlı tarihsel sorumlulukları üstlenmeyi reddedersem suçlu olacağımı düşünüyorum. Sorumlu bir İtalyan vatandaşı olarak, ülkemin tarihine ait suçları görmezden gelemem. Bu anlamda, suçluluk ve sorumluluk arasındaki ilişki diyalektik bir ilişkidir. Sorumlu dış politikaları yönlendirmesi gereken tarihsel bir sorumluluk vardır. Bugün sorumlu bir dış politika, her şeyden önce Gazze’deki soykırımı durdurmak anlamına gelecektir. 

ELIAS FEROZ Alman siyaset ve medya kuruluşlarının bazı kesimlerinde tarihsel revizyonist bir şekilde  Filistinlilerin Nazilerle bir tutulmasını eleştiriyorsunuz. Yine kitabınızda İsrail ordusunun (İsrail Savunma Kuvvetleri, IDF) bazı eylemlerinin size Schutzstaffel’in (SS) eylemlerini hatırlattığından bahsediyorsunuz. Bu tür tanımlamalar, çözmeyi amaçladığınız hafıza ve tarih arasındaki düğümü güçlendirerek ters etki yaratmıyor mu? 

ENZO TRAVERSO Kitabımda soykırım kavramının hukuki bir kavram olduğunu yazdım. Bu legalistik bir kavram. Ayrıca, sosyal bilimlere veya tarih bilimine ait olmadığından bu kavramı kullanmadan önce bir tarihçi olarak bazen birçok şüpheye düştüğümü ve ihtiyatlı davranmak durumunda kaldığımı vurguladım.
Soykırımın normatif bir tanımı vardır, bu da yasal, hukuki bir tanımdır. Bu tanımın bugün Gazze’deki durumla birebir örtüştüğüne inanıyorum. Ancak soykırımların hepsi eşdeğer ya da birbirinin yerine kullanılabilir değildir. Ölçeği, motivasyonları, fenomenolojisi vs. açısından Gazze Auschwitz değildir. Bu çok açık ve nettir. Birçok insan (özellikle Almanya’da) Gazze soykırımından bahsetmenin Holokost’u “göreceleştirmek” anlamına geldiğini düşünüyor. Bu utanç verici bir durumdur. Başka bir soykırımı meşrulaştırmak için bir soykırımın anısına sahip çıkmak ahlaki ve siyasi olarak kabul edilemez. Auschwitz’in anısı yeni soykırımları engellemek için seferber edilmelidir, onları meşrulaştırmak için değil. Tarihsel karşılaştırmalar tarihsel homolojiler değildir; bugünü yorumlamamıza yardımcı olan analojilerdir. Elbette, sadece SS askerleri değil İkinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesinde suç işleyen Wehrmacht askerlerinin görüntüleri de bugün IDF tarafından Gazze’de ve Batı Şeria’da işlenen savaş suçlarıyla karşılaştırılabilir. İsrail askerlerinin aşağılanmış Filistinlilerin yanında ya da Filistinli kurbanların cesetlerinin yanında gülümsediğini ya da sivilleri hedef aldığını gösteren yüzlerce video ve podcast, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman askerlerinin; Etiyopya, Balkanlar ve Yunanistan’da İtalyan askerlerinin; 1950’lerin sonunda Cezayir’de Fransız Ordusunun işlediği savaş ve soykırım suçlarının görüntülerini anımsatıyor. Bu karşılaştırmaların, tüm sömürgeci ve faşist emperyal suçlarda var olan fenomenolojik benzerlikleri açıkça vurguladığına inanıyorum. Bu karşılaştırmaları yapmak çok önemli çünkü bunlar bir uyarı niteliği taşıyor ve bu uyarı çok faydalı.  

ELIAS FEROZ Özellikle de Holokost vahşetinin benzersizliğine yapılan vurgu göz önüne alındığında bazıları tarihsel karşılaştırmalarınızın saldırgan olduğunu iddia edebilir. Karşılaştırmalarınızı uygunsuz veya sorunlu bulanlara nasıl yanıt verirsiniz?

ENZO TRAVERSO Burada çok açık olmamız gerekiyor: Ben Gazze’yi Holokost’la kıyaslamıyorum. Bugün Gazze’de yaşananların Holokost’un bir tekrarı olduğunu iddia etmiyorum. Sadece bugün Gazze’de yaşananların bir soykırım olduğunu söylüyorum. Holokost bir soykırımdı. Ermenilerin yok edilmesi bir soykırımdı. Hereroların imhası da bir soykırımdı. Soykırımlar, fenomenolojileri, imha araçları ve hedef alınan nüfuslar bakımından büyük farklılıklar gösterebilir. Elbette, Yahudilerin kendilerini her zaman mağdur olarak gösterdiklerini ve şimdi de tıpkı Naziler gibi davrandıklarını iddia eden antisemitik klişelerin varlığını kabul etmek zorundayız. Bu tipik bir antisemitik argüman olduğu kadar apolojetik bir argümandır da. Örneğin Gazze’deki soykırım, Nazizmi ve işlediği suçları önemsizleştirmek için kullanılmaktadır. Bu tür demagojileri reddetmeliyiz. Ancak, sırf bu tür bir tepkiden korktuğumuz için Gazze’deki soykırımı sansürleyemeyiz ya da görmezden gelemeyiz. Bu kabul edilemez. Filistinlilere şunu söyleyemeyiz: maruz kaldığınız şiddet ve baskıdan üzüntü duyuyoruz ama buna karşı harekete geçemiyoruz çünkü bu eski antisemitik klişeleri yeniden canlandırmak için bir bahane olabilir. Antisemitizme karşı mücadele Filistin’e yönelik sömürgeci baskıya karşı mücadele ile bağdaşmaz değildir. İsrail uluslararası toplumun bir parçasıdır ve bu toplumun tüm devletlerine ve üyelerine uygulanan aynı siyasi ve hukuki kriterlere göre değerlendirilmelidir. Bunu yapmazsak, antisemitizmin dolaylı olarak meşrulaştırıldığı sapkın bir durum yaratma riskiyle karşı karşıya kalırız. Eğer Avrupalılar, özellikle de Almanlar, antisemitizm ve ırkçılıkla mücadele etmek için görevlerinin
kayıtsız şartsız İsrail’i savunmak olduğunu düşünürse, pek çok insan antisemitizmin o kadar da kötü birşey olmadığı sonucuna varabilir. İsrail’in Gazze’deki eylemlerini eleştirmek antisemitizm olarak etiketleniyorsa, bunun mantıksal sonucu, bir soykırımı durdurmak için antisemit olmak gerektiği olacaktır. Koşullar ne olursa olsun İsrail’i kayıtsız şartsız destekleme söyleminin ardındaki dayanak noktası tamamen mantık dışıdır. Bu, İsrail’in ontolojik olarak masum olduğunu varsayan garip bir düşüncenin sonucudur. Geçmişte antisemitik bir önyargı, Yahudilerin davranışları nedeniyle değil, sadece varlıkları nedeniyle doğaları gereği zararlı olduklarını açıklıyordu; bugün de benzer şekilde aptalca ve sorumsuz bir söylem, Yahudilerin doğaları gereği masum ya da yararlı olduklarını iddia etmektedir: onlar kurbandır ve fail olamazlar. Bu, eski bir gerici önyargının tersine çevrilmiş versiyonudur. 

ELIAS FEROZ Filistinlilerin Avrupa’nın Yahudilere karşı tarihsel suçunun bedelini ödediğini iddia ediyorsunuz. Bu dinamik Avrupa’nın bugünkü ahlaki duruşunu nasıl etkiliyor ve etik taahhütlerinin sürekliliği -ya da başarısızlığı- hakkında ne gösteriyor? 

ENZO TRAVERSO Bunu açıklamaya çalışan birkaç makale yazdım. Bugün Avrupa’da ırkçılığın en güncel ve önemli biçimi artık antisemitizm değil İslamofobidir. İtalya’da hükümet başkanı Giorgia Meloni postfaşist bir hareketten geliyor. Başbakan olmadan önce, 1938’de antisemit yasalar çıkaran faşist rejimin de dahil olduğu bu gelenekteki siyasi kökleriyle gurur duyuyordu. Benzer şekilde Fransa’da da Marine Le Pen antisemitik bir siyasi mirası temsil etmektedir. Ancak bugün Almanya’daki aşırı sağcı Alternative für Deutschland (AfD) gibi hareketler, söylemlerinde antisemitizmi açıkça teşvik etmemekte ve İsrail ile güçlü ilişkilerini sürdürmektedir. Aynı zamanda Batı dünyasında, mültecileri ve göçmenleri, özellikle de Müslümanları hedef alan ve onları Avrupa’nın “Yahudi-Hıristiyan” kimliğine bir tehdit olarak gösteren İslamofobinin yükselişini görmezden gelemeyiz. Irkçılığın dinamiklerindeki bu değişim, antisemitizmin artık çağdaş Avrupa’da ırkçılığın birincil biçimi olmadığı anlamına gelmektedir. Yirmi birinci yüzyılda ırkçılık yeniden yapılandırılmıştır ve yalnızca antisemitizme odaklanmak, İslamofobik ve ırkçı politikaları meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılma riski taşımaktadır. Bu durum özellikle AfD’nin bir yandan İsrail’i şiddetle savunurken diğer yandan göçmen ve Müslüman karşıtı önlemler almaya çalıştığı Almanya’da açıkça görülmektedir. Antisemitizme hala karşı çıkılması gerekir ama bununla mücadelenin giderek daha fazla araçsallaştırıldığı da açıktır.

ELIAS FEROZ Gazze savaşının devam eden bir çatışmanın parçası olduğu göz önüne alındığında, olaylara i̇li̇şki̇n mevcut algımız geleceği̇n hafiza kültürünü nasil şeki̇llendi̇ri̇yor? 

ENZO TRAVERSO Ateşkes onaylandı – geçici bir ateşkes, ancak kalıcı ya da barışçıl bir çözümden çok uzak. Bu soykırım savaşı İsrail’in küresel imajını onarılamaz bir şekilde zedelemiş, onu bir zamanlar Holokost’a yanıt olarak görülen bir ulustan Apartheid dönemi Güney Afrika’sını anımsatan baskıcı, sömürgeci devlete dönüştürmüştür. Bugün Filistin davası Hamasla ne de tamamen itibarsızlaşmış Filistin yönetimiyle özdeşleşmese bile özgürlük, adalet ve eşitlik ilkelerine bağlı herkes için merkezi bir konuma gelmiştir. 

ELIAS FEROZ Almanya’daki tartışmalarda Holokost Almanya’nın (ve Avusturya’nın) tarihsel sorumluluğu nedeniyle hafıza politikalarının merkezinde yer alırken, Nakba – Filistinliler için merkezi olmasına rağmen – büyük ölçüde görmezden geliniyor. Bu asimetri bakış açılarına da yansıyor; İsrailliler Holokost’u hatırlarken
Filistinliler Nakba’yı hatırlıyor ve bu hatıraları genellikle diğer tarafın deneyimlerini dahil etmeden anlatıyorlar. Almanca konuşulan dünyada bu tarihsel deneyimleri birbirine bağlayan, her iki tarafın acılarını görünür kılan ve ilgili acı deneyimlerini sorgulamadan veya siyasi gerilimleri tırmandırmayan diyaloğu mümkün kılan bir hafıza politikası nasıl geliştirilebilir? 

ENZO TRAVERSO Almanya Holokost’tan sorumludur, Nakba’dan değil. Bahsettiğiniz asimetrinin nedeni budur ve bu, savaş sonrası yıllarda Federal Almanya Cumhuriyeti’nin tarihsel bilincinin ve kolektif hafızasının neden Holokost etrafında inşa edildiğini açıklamaktadır. Ancak bugün bağlam değişmiştir. Bir yanda Almanya’nın çok etnili ve çok kültürlü bir toplum haline gelmesi ve bu toplumda postkolonyal ve hatta Filistin kökenli çok sayıda vatandaşın bulunması; diğer yanda ise İsrail’in baskıcı ve soykırımcı politikalarını Holokost ve antisemitizmle mücadeleye atıfta bulunarak meşrulaştırması. Böyle bir durumda, bu asimetri artık kabul edilemez. Holokost ve Nakba arasında bir eşdeğerlik yoktur, ancak her iki trajedi de kabul edilmeli ve saygı duyulmalıdır. Bu, eşitlik ve karşılıklı anlayış gerektiren verimli bir hafıza politikası için gerekli öncüldür. Nakba’nın ve Filistinlilerin çektiği acıların inkârına dayanan antisemitizmle mücadele hem etik değildir hem de etkisizdir.  

KATKIDA BULUNANLAR   Enzo Traverso Cornell Üniversitesi’nde ders vermektedir. En son kitabı Devrim: Entelektüel Bir Tarih’tir.

Elias Feroz serbest yazarlık yapmaktadır. Odaklandığı konular arasında ırkçılık, antisemitizm ve İslamofobinin yanısıra hatırlama siyaseti ve kültürü de yer almaktadır.

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: https://jacobin.com/2025/01/germany-holocaust-antisemitism-islamophobia-gaza

Görsel: İnsanlar, 20 Ocak 2025’te, İsrail ile Hamas arasında yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasından bir gün sonra, Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliya’da Saftawi Caddesi boyunca yıkılmış binaların enkazının yanından geçiyor. (Omar al-Qataa / AFP via Getty Images)