İmdat Freni

admin

Nükleer Kıyamet ve Negatif Ütopya: Günther Anders’in Apokaliptik Marksizmi – Uraz Aydın

Telefonun kulak tırmalayıcı sesi, profesörü dalmış olduğu okumadan, derin bir uykudan uyandırırcasına kopardı. İdarî işler enstitüde geçirdiği vaktin önemli bir kısmını işgal ediyordu ve ofisinde kitaba temas edebildiği nadir anlardan biriydi bu. Çokça ortak dostunun bulunduğu, hatta çalışmalarında benzer yaklaşımlar sergileyen, fakat hiçbir zaman fazla bir samimiyet kuramadığı eski bir tanıdıktı arayan. Kısa, resmî bir selamlaşma ve hal hatır sorma faslının ardından mütecaviz şahıs sadede geldi: Paris’te nükleer karşıtı bir miting yapılacaktı, ve oraya katılmasını talep ediyordu. Profesör, Hiroşima’nın yarattığı kırılmayı azımsamaktan uzaktı. Fakat siyasal aktivizme her daim mesafeli kalmayı tercih etmişti. “Biliyorsunuz, bir bayrağın arkasında yürümek pek benim tarzım değil” diye yanıt verdi soğuk bir ses tonuyla. Aldığı cevap ise, muhafaza etmekte her zaman dikkatli olduğu ciddiyetinden fersah fersah uzaktaydı: “O halde siz de bayrağın önünde yürüyün!”.
 
Profesör Wiesengrund Adorno sinirlerine hâkim olmaya çalışarak telefonu kapattı.
 
Hattın diğer ucundaki kişi, Günther Anders. Adı pek tanıdık gelmese de kendisini çevreleyenleri iyi tanırız: Hocaları Heidegger, Husserl ve Cassirer, eşi Hannah Arendt, kadim dostu Hans Jonas, arkadaşları Bertold Brecht, Ernst Bloch, Herbert Marcuse, kuzeni Walter Benjamin… Yirminci Yüzyılın düşünce dünyasının bir çeşit geçit törenini andıran böylesi bir çevre içinde Anders’in çalışmaları çok daha sınırlı bir kesim tarafından takip edilmiştir.
 
Türkiyeli okur içinse durum daha da vahimdir. İnternette yapacağınız kısa bir araştırmanın sonuçları, Günther Anders’in neredeyse yalnızca Mehmet Ali Aybar’la birlikte Russell Mahkemesi’nde yer almış olmasından dolayı anıldığını gösterecektir.
 
Klişeleşmiş bir ifade kullanmaktan çekinmeyelim, bugün Anders’in fikriyatı, kavramları ve eylemi her zamankinden daha güncel hâle gelmiştir. Ve de, maalesef diyelim, bundan sonra güncelliğini yitirmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü girişteki kısa anekdottan da anlaşılabileceği gibi Anders, hayatının önemli bir dönemini nükleer silahlara karşı mücadele etmekle geçirmiş ve bir “nükleer kıyameti” önlemeye, ya da daha doğrusu, kendi ifadesiyle “ertelemeye” adamıştır. İnsanlığın topyekûn imhasının olanaklı ve hatta muhtemel hâle geldiği bir dünyada insanın durumunu kavramak, bu durumu analiz edebilmek için gerekli kavramları icat etmek ve dolayısıyla Hiroşima sonrasının Marksist esinli felsefesinin temellerini atmak, Anders’in fikrî zemindeki esas kaygısı olmuştur. 1983’te Günther Anders Adorno Ödülü’ne layık görüldüğünde, törende yaptığı konuşmada, pratikle kurduğu ilişki konusunda her zaman kendisine eleştirel yaklaşmış olsa da, Adorno’nun çalışmalarıyla kendisininkilerin birbirini tamamladığını, ve bir “apokaliptik dünyanın ansiklopedisi”ni oluşturduklarını söylemiştir. Japonya’da yaşanan deprem ve tsunaminin ardından baş gösteren ve bu satırlar yazılırken hala denetim altına alınamamış olan nükleer felaketin, bu ansiklopedinin ana başlıklarına bir göz atmayı gerektirdiğini düşünüyoruz.

 
Heimatlos – Bir Entelektüelin Klasik Güzergâhı
 
Anders’in yaşamı Yahudi-Alman aydınların klasik tipolojisinden şaşmaz. Gerçek adıyla Günther Stern, ünlü psikolog (ve IQ kavramının mucidi) Wilhelm Stern’in oğlu olarak 1902’de Breslau’da doğar. Çeşitli Alman üniversitelerinde (Hamburg, Freiburg, Heidelberg) felsefe eğitimi gördükten sonra Berlin’e yerleşir ve Brecht’in de aracılığıyla edebiyat eleştirileri yazarak hayatını kazanır. 20’lerin sonlarında Heidegger’den esinlenerek yazdığı felsefi denemelerin ilerleyen yıllarda varoluşçuluk akımı üzerinde etkileri olacaktır. 30’ların başında edebî türde de iki eser verir, Yahudilerin sürgün ve asimilasyon koşullarının metaforik bir dille anlatıldığı Learsi ve yine benzer bir anlatımla, antifaşist direnişte hafızanın aktarımının önemini vurgulayan ve ölümünden sonra yayınlanan Die molussische Katakombe. Bu arada eşi Hannah Arendt ile artık Paris’e yerleşmiştir. 1936’da, Arendt’ten ayrıldıktan sonra ABD’ye göç eder. Bu dönemde entelektüel faaliyete fazla vakit ayıramaz, zaman zaman şiir yazar ve hayatını idame ettirmek için bulaşıkçılıktan işçiliğe çeşitli geçici işlerde çalışır. Avrupa kökenli mültecilerin çeviri işlerinde istihdam edildiği Office of War’da bir müddet çalışır fakat kendisine tercüme edilmek için verilen bir broşürü, ırkçı ifadeler taşıdığı için çevirmeyi reddedince işten atılır. 40’lı yılların sonunda New York’ta felsefe dersleri verdikten sonra, 1950’de Avrupa’ya döner ve bu kez, Almanya’da yaşamayı ve kendisine teklif edilen öğretim üyeliği görevini reddederek Viyana’ya yerleşir. Kafka üzerine kitabını (Kafka, Lehte ve Aleyhte) 1951’de yayınlatır, fakat artık aklını esas olarak meşgul eden konu, nükleer bombanın tehdidi altındaki insanın yaşamı ve değerleridir. Bu konudaki esas çalışması Die Antiquiertheit des Menschen’in (insanın makine karşısında miadını doldurması, gereksizleşmesi, “antika” haline gelmesi anlamını taşır) ilk cildi 1956’da yayınlanır. Alt başlığı ise şöyledir: “İkinci Sanayi Devrimi Çağında Ruh Üzerine”. İki yıl sonra Japonya’da nükleer karşıtı bir kongreye katılır ve “atom çağında ahlak” başlıklı bir atölyede yer alır. Bu yolculuk vesilesiyle Hiroşima ve Nagazaki’yi ziyaret eder. 1959’da Hiroşima saldırısında görev yapan pilotlardan biriyle, Claude Eatherly’yle yazışır[1]. 1964’te Adolf Eichmann’ın oğlu Klaus Eichmann’a bir açık mektup gönderir. 1967’de ABD’nin Vietnam’da işlediği suçları değerlendiren Russell Mahkemesi’nde yer alır. Fakat tüm bu yılları, insanlığı karşı karşıya olduğu nükleer felaket tehlikesine karşı uyarma bilinciyle geçirir. 1986’da Çernobil felaketiyle birlikte Çernobil İçin 10 Tez’iyle tekrar gündeme gelir. 1983’te aldığı Frankfurt Kenti Adorno Ödülü’nün ardından 1992’de Sigmund Freud Ödülü’nü alır, Viyana Üniversitesi’nin kendisine vermek istediği fahri doktorayı ise reddeder. Aynı yıl içinde ölür.[2]

 
Şeyleşme, Utanç, Ütopya
 
6 Ağustos 1945. Bu tarih, yani Hiroşima’nın bombalanması yeni bir çağın işaretidir Anders için. Ölümlü bir tür olmaktan, artık kendini öldürebilecek (yok edebilecek) bir tür haline gelmiştir insan. “Son insanların ilk kuşağıyız” diyordu. Bu yeni, apokaliptik çağı kavramaya hizmet edecek nosyonları şekillendirmek, bir filozof olarak aslî uğraşı olacaktır. Ama bir mülakatında vurguladığı gibi, yalnızca meslektaşlarının anlayabileceği felsefî metinler yazmak Anders’e anlamlı gelmiyordu. “Bir fırıncının başka fırıncılar için ekmek yapması kadar anlamsız” diyordu.[3] Dolayısıyla, kendi deyimiyle bir “pedagog” olarak, daha geniş kesimler tarafından anlaşılabilecek bir dille işlenmiş ve gündelik hayattan bolca örneklerle bezeli metinler, kısa tezler, günlüğünden notlar, hikayeler şeklinde, kendi yarattığı araçların bir ürünü olan kıyametle karşı karşıya kalan insanın trajedisini tasvir etmeye çalışmıştır.
 
Anders’in öncelikli olarak ele aldığı kavram, “Prometheusçu utanç”, insanın kendi ürettiği nesnelerin kusursuzluğu karşısında, kendisini özgürleştireceğini tasavvur ettiği bu nesneler tarafından küçük düşürülmesi ve hatta tutsak edilmesi karşısında duyduğu utançtır. Anders çalışmalarında, sıklıkla Die molussische Katakombe’daki hayalî ülke Molüsya’nın efsanelerine gönderme yapar. Bunlardan birinde Tanrı Bamba dağları yarattıktan hemen sonra görünmez hâle gelmiştir, çünkü bu dağlardan biri olmamaktan utanmaktadır. Benzer biçimde insan da icat ettiği, yarattığı nesnelerden biri olamamaktan utanmaktadır. Anders’e göre bu insanlığın kendi şeyleşme (réification) tarihinde yeni, ikinci bir aşamadır. İlki, insanın ve kurduğu ilişkilerin giderek şeyleşmesi, şeyler arası ilişkilere dönüşmesidir. Bu yeni, ikinci aşamada hissedilen ise bir şeye dönüşmüş olmaktan değil, tam tersine gerçekten bir “şey”, bir “nesne” olamamaktan kaynaklanan bir utançtır. Dolayısıyla insan bu noktadan itibaren, yarattığı ürünlerin “ontolojik üstünlüğü” karşısında “artık kendi safını terk edip, nesnelerinkine geçmiştir”. Artık kendisine de bu nesnelerin gözüyle bakmakta, onların kriterleriyle kendisini değerlendirmektedir. Onların bakış açısının da ötesinde bu şeylerin “duygularını” da benimsemiştir: “Bizzat bu nesnelerin kendisini küçümseyebileceği gibi kendi kendini küçümsemektedir”[4].
 
Böylece, Enzo Traverso’nun da altını çizdiği gibi, Anders’in formüle ettiği bu Prometheusçu utanç, 19. Yüzyıl boyunca hâkim olan ilerleme inancının bir “diyalektik karşıtı” olarak karşımıza çıkıyor ve çarpıcı biçimde Benjamin’in tarih meleğinin dehşetle bakan gözlerini andırıyor[5]. Böylesi bir dünyada artık ütopyaya yer kalmamıştır Günther Anders için. Daha doğrusu bir tek ütopya kalmıştır, ama o da insanlara ait değildir: tümüyle “makineleşmiş bir dünya”, ona eklemlenmemiş hiçbir “parça”nın kalmayacağı bir “mega-makine”, kendi hizmetinde olmayan hiçbir şeyin varlığını sürdüremeyeceği bir “teknik-totaliter devlet”. Bu, ta ilk makineden beri tüm makinelerin ve aygıtların hayalidir. Ama insan için, kendi yarattıklarının özerkleşmesi sonucu tümden tasfiye edilme riskiyle karşı karşıya olan insan için bu bir “negatif ütopya” oluşturur. Tıpkı Huxley’in ünlü eserinde olduğu gibi[6].
 
Anders, elbette ki, makinelerin insana savaş açtığı, ve ele geçirdiklerinin enerjisini emdiği matrixoid bir dünya tasavvur etmiyor. Bilimkurgu yazarlarını da büyük oranda modern “tekniğin hizmetinde bir sanatsal avangard” olarak görüyor (tabii böylesi “vülger” propagandacılar içinde saymadığı Orwell, Huxley veya Stanislaw Lem gibi eleştirel yazarlar hariç). Kendi yaptığını daha çok bir “felsefe-kurgu” olarak görüyor, yani toplumsal gerçeklikteki mevcut eğilimleri abartarak, sonucuna vardırıp, onları birer olgu olarak kavrayıp bunun üzerinden düşünce üreten bir yöntem. Zaten “abartı”nın kendisini bir yöntem olarak kullandığını kabul ediyor, ve “çıplak göz”le görülmeyen bazı olguların, halihazırda “abartılı” (aşırı) bir hal almış bazı durumların, ancak büyütülerek yani abartılarak bilincine varılabileceğini düşünüyor[7].

 
Nükleer Kıyameti Kavramak
 
İnsanın kendi yaratısı olan ürünlerle ilişkisini irdelemekle birlikte, Günther Anders esas olarak insanın kendi eliyle kıyameti olanaklı hâle getirmesi üzerinde durur; bunun da ötesinde, bu kıyamet tehdidini kavrayamamasına odaklanır. Burada birkaç kavramı devreye sokar. Bunlardan biri, bir önceki konuyla da bağlantılı olan “Prometheusçu Açı”. Bu, insanın yarattığı dünyayla kendi arasında oluşan farkı ve yine bununla ilişkili olarak, insanın farklı yetileri, bu yetilerin gelişme ritimleri veya “uzamları” arasındaki farkı ifade eder. Anders, bu “eşsüremli olmama” haline bir ilk örnek olarak Marksist teorideki altyapı ile üstyapı veya üretim ilişkileriyle ideolojiler arasındaki açıyı, ritim farklılığını verir. Fakat bu, farklı “açı”lardan sadece biridir Anders’e göre. Başka türden açılara şöyle örnekler verir: eylem ile temsil, hareket ile duygu, bilim ile bilinç veya insan bedeni ile yarattığı araçlar arasındaki açılar.
 
Burada, belki daha sonra, başka bir yazıda daha geniş bir tartışma ve karşılaştırma yürütmek üzere, Daniel Bensaïd’in Marx’tan (ve de Ernst Bloch’un “çağdaş olmayış” [non-contemporanéité] kavramından) beslenerek “zamansallıkların uyumsuzluğu” şeklinde formüle ettiği olgunun, farklı problematikler çerçevesinde olsa da, Anders’in meselesiyle bir miktar kesiştiğini vurgulamak lazım. Bensaïd bununla, farklı siyasal, ekonomik, toplumsal, ekolojik, estetik, kültürel…vs. zamansallıkların, yani gelişim/dönüşüm ritimlerinin olduğunun altını çizer. “Devrim yaptık diye, Ödipus kompleksi bir günde ortadan kalkacak değil” derken bunu vurgular[8].
 
Anders’e dönecek olursak, burada üzerinde durulan, insanın farklı melekelerinin birbirinden “ileride” veya “geride” olmasıdır. Ve tabii ki temel kilit konu da insanın hidrojen bombasını yaratma gücüne sahipken, bunun muhtemel sonuçlarını kavramayı becerememesi. Bu bağlamda, bugünün insanları “tepe taklak olmuş ütopyacılardır”. Klasik ütopyacılar tasavvur ettiklerini yaratma imkanına sahip değilken, modern insan ürettiğini (ve sonuçlarını) tasavvur etmekten acizdir. Dolayısıyla, –bir diğer imaj– “insan kendisinden daha küçüktür”, yani üretme kapasitesine ve bilgisine sahip olduğu araçların “büyüklüğüyle” orantılı bir hissiyata, korkuya, hayalgücüne ve sorumluluk duygusuna sahip değildir. On kişinin ölümünü tasavvur edebiliriz; silahların teknolojik gelişmişliği “sayesinde” on binlerce insanı öldürebiliriz; kendi ölümümüz ve yakınlarımızın ölümüyle ilgili kaygı duyabiliriz, korkabiliriz; fakat on kişinin kendi ölümüyle ilgili duyduğu korkuyu hissedemeyiz veya onbinler için ağlayamayız. “Kıyamet fikri karşısındaysa ruhumuz pes eder. Bu koşullarda, kıyamet fikri bizler için sadece bir kelimedir”. Dolayısıyla her bir yetimizin, melekemizin bir sınırı vardır ve bu sınırın ötesinde değişim kaydedemez. Elbette her biri belirli bir “esneme payına” sahiptir, ama sonuçta bir sınır mevcuttur ve bu sınırlar arasında da bir “açı”, bir “uyumsuzluk” vardır.
 
Bu noktada, Günther Anders’in sözünü ettiğimiz, üretimle tasavvur arasındaki “açı”dan sonra felsefi çalışmalarında en önemli ikinci keşfi olarak tanımladığı “sınır-üstü”lük [supraliminaire] kavramına geliriz. Bu, psikolojide, algılanabilmek veya tepki doğurmak için yeterince büyük olmayan, o eşiğe varamayan uyarıları işaret etmek için kullanılan “sınır-altı”lık [infraliminaire/subliminal] kavramının zıddını ifade eder. Yani algı eşiğini aştığı için, fazla büyük olduğu için kavranılamayan veya tepki gösterilemeyen. Nükleer kıyamet tehdidi de bu anlamda “sınır-üstü” bir durum teşkil eder; algılanamayacak, korkulamayacak, karşısında harekete geçilemeyecek kadar büyük bir “olay”, hatta deyim yerindeyse “son büyük olayı” oluşturur. Anders bu aşamada, “tarihsel açıdan sınır-üstü”lükten de söz eder ve –tıpkı kendi yarattığı bir ülke olan Molüsya’da gerçekleştiği varsayılan bir takım olayları, inanılan efsaneleri, söylenen şarkıları, gerçek birer referansmış gibi savlarını desteklemek için aktarmasında olduğu gibi– “tuhaf” bir örnek verir. Anders’e göre, nasıl ki bir takım olaylar tarihe geçmek için yeterince anlamlı değilse, kimileri de hesaplanamayacak ölçüde büyüktür ve tarihin boyutlarını aşar. Bunun bir örneği de Atlantis kıtasının batmasıdır: “Atlantis’in yokolması (varolduğunu varsayarsak) bir tarihsel felaket, tarihte yer almış bir felaket değildir; daha ziyade, Atlantis’in tarihinin son olayı olarak, tarihe girmeyi başaramayan bir şey olmuştur; ‘tarihsel açıdan sınır-üstü’ olmuştur”. Nükleer deneyler ve de tabii ki nükleer savaşlar için de benzer bir durum söz konusudur. Bu deneyler ve hazırlıklar tarihin bir parçası olabilirler, fakat amaçlarına ulaştıklarında, tarihin kendisi bitecektir, “ilk patlamaların başladığı gün, tarihsel boyut da patlayacaktır”.
 
İnsanın kendisinden küçük olması, yetileri arasındaki uzam farkı, eylem ile tasavvur arasındaki açı karşısında Anders, çeşitli metinlerinde ve özellikle de “Atom Çağı için Tezler” (1957), “Atom Çağı için Emirler” (1957) ve “Çernobil için On Tez”de (1986) iki mesele üzerinde durur: hayalgücünü geliştirmek ve korkmaktan korkmamak. Algının hakikati kavrayabilmesi noktasındaki yetersizliği karşısında tek “hakikat organı”nı hayalgücü teşkil eder. Fakat “praksisimizle” rekabet edemeyen hayalgücümüzü, tasavvur etme kapasitemizi, “eylemlerimizin dehşetini” kavrayabilecek düzeyde geliştirmemiz gerekir: “Bugün için tek ahlakî görev, henüz her şeyimizi kaybetmemişken, ahlakî hayagücümüzü eğitmektir, yani ‘açı’yı aşmaktır”.
 
Anders, “korku çağında” yaşanıldığına dair söylemi de yerden yere vurur ve “gerçek korkuyu ele geçirmemizden korkan sözde-entelektüeller”i yerer. “Biz esasında korkunun küçümsenişinin ve korkma kapasitesizliğinin çağında yaşıyoruz” der. Korkularımızın boyutu, tıpkı tasavvurumuzda olduğu gibi tehdidin boyutlarına tekabül etmiyor. Dolayısıyla insanın, nükleer kıyamet çağında uyması gereken emir şudur: “Korkak olma, korkma cesaretini göster. Korkutma cesaretini de göster. Komşularına seninkine eşit bir korku ilet”.[9]

 
Kıyamet, Teoloji, Zaman
 
Gördüğümüz gibi, Günther Anders’in düşüncesinde kıyamet/apokalips fikri merkezi bir önem taşımakta. Yahudi mesiyanizminden ve/veya Hıristiyan eskatolojisinden beslenen Marksizan/anarşizan düşünürlerin (Martin Buber’den Franz Rosenzweig’a, Gershom Scholem’den Ernst Bloch’a ve elbette Walter Benjamin’e) çalışmalarında sıklıkla gönderme yapılan bir fikirdir bu[10]. Fakat kıyametin adını anmak ona aynı manayı yüklemek anlamına gelmez şüphesiz. Bu bağlamda Anders’in kavramı kullanım biçimi belki de en çok Benjamin’deki felaket kavrayışıyla yakınlık gösterir. Ancak, adını andığımız, ve bunlara ekleyebileceğimiz daha bir dizi düşünürün fikriyatındaki başlıca ortak zemin, ilerleme anlayışının, tarihin tek yönlü, çizgisel bir ilerlemeden müteşekkil olduğu inancının eleştirisidir. Anders için de tarihin neredeyse “otomatik” bir biçimde ilerlediğine, karşı konulamaz biçimde her zaman “daha-iyi”ye doğru geliştiğine ve dolayısıyla “a priori sonsuz” olduğuna dair kuşaklar boyunca katıldığımız inancın kendisi bugün “tarihin sonunun kötü olabileceği”ni görmeyi engellemektedir. Çünkü ilerlemeye dönük böylesi bir inanç için “ne son vardır, ne de kötü”; daha-iyi’ye doğru ilerleyen bir dünyada kötü ancak geçici, dolayısıyla o anda yaşansa bile tarihe, geçmişe mal edilecek bir şeydir.
 
Fakat bugün (yani 1945-sonrasında), ilk kez olarak insanlığın ve onunla birlikte tarihin imha edilmesi, sona ermesi tehlikesi altında yaşıyoruz. Dolayısıyla nükleer tehdidi herhangi bir şekilde siyasi kavramlarla tartışmak, açıklamak mümkün değildir, Anders için. Böylesi bir olay ancak teolojik kategoriler içinde sınıflandırılabilir. Bu yok oluş ihtimali, bu “varlık-olmayan”a açılan kapı, seküler ilişkilerin ve insan ürünü araçların kullanımının sonucu olsa da, Anders’in ısrarla teolojik kıyamet kavramını kullanmasının sebebi budur. Ancak belirttiğimiz gibi, Anders’in kıyamet kavrayışı, kendisini devrimci mesiyanik akımınkinden ayırt eder, onun için söz konusu olan bir “krallıksız kıyamet”tir, ardından Tanrı’nın krallığının zuhur etmeyeceği, “çıplak” bir kıyamettir. Burada, öncelikle “ilerleme dini”nin vaaz ettiği “kıyametsiz krallık”tan, yani bir kopuş olmaksızın daha iyi bir dünya doğru gidildiğine, her geçen gün daha iyi bir dünyanın gerçekleştiğine dair iyimser anlayışın hesabını görür. Ancak bu evrimci yaklaşımın zıddını ifade eden devrimci anlayış da, kıyameti farklı biçimde tasavvur etmiştir. Apokaliptik mirası devralmış olan komünist gelenek de devrimi kıyametle özdeşleştirerek onu sekülerleştirmiş ve bir insan ürünü olarak tahayyül etmiştir fakat ardından bir sınıfsız toplumun/Tanrı’nın krallığının yaratılacağı beklentisi vardır; aslında beklentiden ziyade hedef budur, bu hedef olmaksızın kıyamet, “absürt” bir “eylem” haline gelir. Dolayısıyla bu eskatolojik devrimciler de, bir “apokaliptik son” veya “mahşer günü” perspektifiyle değil, bu “son anın” (eschaton’un) sonrasındaki evreyi tasavvur ederek hareket etmişlerdir.
 
Ne var ki artık esas tehdit, ardından herhangi bir krallığın gelmeyeceği, boşluğa, yokluğa açılan, ilk defa teolojide veya sosyalist gelenektekinin aksine “metaforik bir anlam taşımayan” bir kıyamettir. Kıyamet bir özgürlük-mutluluk âlemine açılan bir kapı olarak arzulanan bir durum değil, korkulan bir tehlikedir: “Apokaliptik tutkumuzun tek amacı apokalipsi [kıyameti] önlemektir. Yalnızca haksız çıkmak için kıyametçiyiz”.
 
Fakat nükleer silah bir kez üretildi mi, kullanılmasa da, kıyamet önlense de, topyekûn imhanın tehdidi altında yaşamaya devam eder insan. Hatta tümüyle bir silahsızlanmaya gidilse dahi, nükleer silahı yapabiliyor oluşumuz bu tehdidi sürekli hâle getirir. Böylece “zamanların sonu”na ulaşmasak bile, onu sürekli ertelesek bile, “son’un zamanında” yaşamaya devam ederiz, çünkü her bir gün “son”u tetikleyebileceğimiz bir gündür. Artık başka bir zaman türü yoktur karşımızda, son’un zamanının ardından ancak son’un kendisi gelebilir. Dolayısıyla üzerinde bombanın asılı kaldığı insanlığın varoluşu artık bir “mühlet” olarak tanımlanmalı:
 
“Henüz varlık-olmayan durumuna gelmemiş varlıklar olarak yaşıyoruz. –Bu olgu ahlâkın temel sorusunu değiştirmiştir. ‘Nasıl yaşamalıyız?’ sorusunun yerini, “yaşamaya devam edebilecek miyiz?” sorusu almıştır. Hala bir mühlet içinde yaşamakta olan bizlerin, bu yeni soruya tek bir yanıtı olabilir: ‘Sonun zamanının, her an zamanların sonuna dönüşebilecek olsa bile, sonsuz hâle gelmesi, bu dönüşümün hiçbir zaman meydana gelmemesi için uğraşmalıyız.’– ‘Zamanların sonu’nun mümkünâtına inandığımıza göre bizler kıyametçiyiz, bizlerin mümkün kıldığı bir kıyamete karşı mücadele etmemizden dolayı kıyametin düşmanlarıyız, bugüne dek hiç varolmamış bir kıyametçi tipi”.
 
İnsanlığın varlık süresinin ancak bir mühlet olarak düşünülebildiği bu koşullarda, Günther Anders’e göre, tüm yaşayanlar aslında “tecilli ölüler”dir: “Bütün ülkelerin tecilli ölüleri, birleşin!”, bugünün çağrılarından biri olmalıdır. Esasında, Anders zaman/mekan daralmasını, erken bir tarihte kendi problematiği çerçevesinde formüle etmiştir. Özellikle kitle iletişim araçları “sayesinde” dünyanın uzak noktalarının birbirine yaklaşmış olduğu zaten o yıllarda (50’ler-60’lar) tartışılıyordu. Fakat nükleer çağın bu eskatolojik kavram zanaatkârına göre zamanın anları da birbirine yaklaşmıştır. Çünkü gelecek daha önceleri ulaşılamaz gibi görünürken, artık “şimdiki zamanın bölgeleri” haline gelmiştir. Şimdiki zamanda gerçekleşen eylemlerimizle çocuklarımızın ve torunlarımızın sağlık durumu ve hatta varolup olmayacağı –ve dolayısıyla geleceğin kendisinin varlığı– konusunda karar verebiliyoruz. Dolayısıyla bize bağımlı olduklarından gelecek kuşaklar da şimdimize dahildir. Anders, bu bağlamda bir “kuşaklar enternasyonali”nden bahseder. Ama gelecektekilerin yanı sıra geçmişteki atalarımız da bu enternasyonale dahildir, “çünkü bizim sonumuzla birlikte onlar da ölecektir –ikinci kez, ve bu sefer kesinkes. Bugün için onlar bir zamanlar ‘varolmuş’ insanlardır, fakat ikinci ölümleriyle birlikte hiçbir zaman varolmamış gibi olacaklar”. Çünkü onları hatırlayacak, anacak, mezarlarına gidecek kimse kalmayacaktır. Mezarların dışında kimse kalmayacaktır. “Bir varmış bir yokmuş”la başlayan masalları da anlatacak ve dinleyecek kimse kalmayacağından, daha öncesinde varolmuş olan her şey, “hiç varolmamış gibi olacaktır”. İki olay arasında yer alan bir olayı, veya iki dönem arasında yaşanan bir dönemi işaret etmek için kullanılan “intermezzo” kavramı, artık tarihin bütününü tanımlayacaktır; iki boşluk arasında yer almış olan, ama onu hatırlayacak ve aktaracak kimse kalmayacağından hiç yaşanmamış sayılacak bir tarih…[11]

 
Umutsuzluk İlkesi
 
Kötümser bir tarih anlayışı? Hiç şüphesiz. Fakat çağın karşı karşıya bulunduğu felaketle orantılı bir kötümserliktir bu. Ve Anders bu kötümserliğe, daha doğrusu umutsuzluğa sahip çıkar: “Umutsuzsam ne olmuş? Öyle değilmiş gibi devam edelim”.[12] Adorno’yla fikrî yakınlığını da bu çerçevede değerlendirir: “Hüzünlü bir takım oluşturuyoruz” der.[13] Ancak Günther Anders’in tüm çalışmasını aslında Ernst Bloch’la bir diyalog veya tartışma olarak okumak mümkün. Walter Benjamin’in kötümserliğiyle, Bloch’un umut ilkesini de karşılaştırmak mümkün, hatta gereklidir[14], fakat Tarih Kavramı üzerine Tezler’in yazarının, her ne kadar felakete dayalı bir tarih anlayışına sahip olsa da, Auschwitz’i ve Hiroşima’yı gör(e)memiş olması, tabiri caizse “eşitsiz” bir durum yaratır. Anders’le, ABD’de tanıştığı ve bir dönem yakın olduğu (bir kitabını kendisine ithaf ettiği) Bloch arasındaki tartışmaysa tam olarak bu noktaya odaklanır (esasında Hans Jonas’ın Bloch’la tartışmasıyla da paralellikler taşır[15]). 1983’te verdiği bir mülakatta Bloch’la ilişkisini şöyle özetler:
 
“Zeki ve kültürlü insanların bile neler olduğunu anlamaması kimi zaman tüm cesaretimi kırmıştır. Bu durum, örneğin Bloch’la sıklıkla tekrarlanmıştır, çünkü şöyle diyordu: ‘Günther, Hiroşima kelimesini her duyduğunda şu sabit fikrine geri dönmeyi bırak artık!’ Ve ben de her seferinde şöyle cevap veriyordum: ‘Auschwitz ve Hiroşima’dan sonra bir Umut İlkesi görmekte diretmek bana akıl almaz geliyor’, ki Umudun bir ilke değil, doğrulanmamış bir ruh hali olduğundan söz etmiyorum bile. Fakat o da taviz vermiyordu”.
 
Anders, Bloch’la esas ayrımını, her ikisinin de temel formasyonu olan Alman felsefesinin dilinde şu karşıtlıkla özetliyordu: henüz-var-olmayan ve artık-var-olmayan:
 
“Henüz-gerçekleşmiş-olmayan’ın beklentisi, biz, ortodoksiyle arasına mesafe koymuş olan Yahudilerde sekülerleşerek devrimci faaliyete dönüştü […]. Ben de bu henüz-gerçekleşmemiş-olan’ın, ulaşılması gereken mesiyanik Krallığın beklentisi içinde uzun yıllar yaşadım, ve bu anlamda hâlâ çok Yahudiydim. 6 Ağustos 1945’e, yani Hiroşima’ya bombanın atıldığı güne kadar, çünkü o gün bir an içinde, belki, ya da daha doğrusu muhtemelen artık-var-olmayan’a girdiğimizi anladım. Bu, benim mesihçiliğimin sonu oldu. Her daim Hiroşima’ya duyarlı kılmaya çalıştığım Ernst Bloch, bunu hiçbir zaman anlamak istemedi; herhalde, henüz-olmayan’dan artık-olmayan’a olan bu ‘Kopernikçi dönüşü’ gerçekleştirme kapasitesine veya gücüne sahip değildi. Bugün görevimiz olan şeyi yapmaktan –ki bizi ayıran da bu olmuştur– acizdi: umut beslemeden yaşamak. Ve bu konuda benden daha Yahudiydi”[16].
 
Ama gördüğümüz gibi, bu “umut beslemeden yaşama” görevi, Anders’in fikriyatında ve eyleminde, kaderine teslim olmayı kesinlikle ifade etmez. Bu, tabiri caizse “aktif bir umutsuzluk”tur, tıpkı Benjamin’in gerçeküstücü Troçkist Pierre Naville’den ödünç aldığı “kötümserliğin örgütlenmesi” düsturu gibi. İnsanlığın bu son büyük mağlubiyetinin eli kulağında olduğunun bilincinde olan, fakat boyun eğmeyi reddeden, son ana kadar alarm zillerini çalmaktan, imdat frenini çekecek elleri aramaktan vazgeçmeyen bir “aktivist”, Anders.
 
Bununla birlikte, geçerken belirtelim, Ernst Bloch da kör bir iyimserliğe çağrı yapmaz Umut İlkesi’nde. Tam tersine, “militan bir optimizm”den yana olduğunu belirtir ve “ilerlemeye otomatik bir inancın düz iyimserliği”ni eleştirerek “gerçeklik kaygısı olan bir kötümserliğin” geçmiş felaketler karşısında daha az şaşırmayı, gelecek olanlar için de daha hazırlıklı olmayı sağladığını ifade eder.[17]

 
Kapitalizm, Özne, Şiddet
 
Şüphesiz, Günther Anders a-tipik, heterodoks bir Marksist. Ve çalışmalarına yöneltilebilecek çok sayıda eleştiri bulunabilir. Sorulacak ilk sorulardan biri makinelerin özerkleşmesinin temel eğilimini oluşturduğunu varsaydığı dünyada kapitalizmin yeridir. Anders, burada üzerinde durmadıysak da kapitalizmi aslında es geçmez. Nükleer tehlikenin kökenlerinden bahsederken silahlanma sanayinin rolünü ele alır ve ekler: “Utanmayalım. Demode olalım. Kapitalizmden bahsedelim”.[18] Ama bu “imha endüstrisi”nin ötesinde kapitalizm esasen işbölümü, şeyleşme ve yabancılaşma olguları üzerinden yazarın analiz çerçevesine dâhil olur. Dolayısıyla tüm felsefi çıkarsamaları, kavramsallaştırmaları, -çoğu kez bir hatırlatma düzeyinde kalsa da- maddi bir zemine, kapitalist üretim biçiminin özgüllüklerine dayandırılır.
 
Fakat, kendi deyimiyle “atomik duruma” ve nükleer kıyamete odaklanması, kimi zaman Marksist eleştirinin temel dayanaklarını görelileştirmesine yol açar. Ona göre insanlığın topyekûn imhasının mümkün hâle gelişi öylesine bir “durum” değişikliği yaratıyordu ki “Marksistler olarak çeşitli egemenlik sistemleri ve çeşitli toplumsal sınıflar arasında yaptığımız ayrımlar ikincil hâle” geliyordu. Dolayısıyla, bu dönüşümün sonucu olarak “Marksist felsefemizin temellerini yeniden gözden geçirmek” gerekiyordu[19].
 
Bu gözden geçirmenin başlıca sonucunu, Anders’in “mesiyanizmimin sonu” dediği, sınıfsız topluma ulaşma hedefini, en azından kendi adına yitirmiş olmasında görürüz.
 
Bununla bağlantılı olarak bir diğeri de, “insanlık tarihinin en büyük devrimi” sayılabilecek olan “tekniğin canavarımsı gelişimi” karşısında devrimlerin de “miadını doldurmuş” olmasıdır. Ancak burada devrim fikrinin kendisinden ziyade formuna dair bir tespit olduğunu düşünmek mümkün, çünkü bu “geçersizleşme/miadını doldurma” tanısını koyduktan sonra, bunun “icat edilmesi ve denenmesi gereken yeni devrim çeşitleri üzerine düşünmeyi engellememesi” gerektiğini belirtir ve ekler: “Mücadelenin daha zor olması, onu daha gereksiz kılmaz”.[20]
 
Son bir önemli “revizyonu”, “kıyameti erteleme” kapasitesine sahip olan öznenin tanımlanışı meselesinde görmek mümkün. Kitlesel imha ürünlerinin üretim sürecinde yer alan belirli kesimlere (fizikçiler, mühendisler, işçiler) bir öncelik atfetse ve bunları “genişletilmiş bir Hipokrat yemini” etmeye veya greve gitmeye çağırsa da, Anders için tehdit edilen tüm insanlık olduğu için, sınıfsal konumların pek bir önemi kalmaz (“sömürenler ve sömürülenler atomik tehdit önünde eşittir”). Fakat yine de insanlığı bir bütün olarak görmekten yana değildir, bunun gerçek suçluları gizlemeye yarayacağı kanısındadır (bu nedenle de “insanlığın intiharı” kavramını reddeder): “Apokaliptik durumumuz hakkında ‘insanın kendi kendini tehdit ettiğini’ söylemek, kapitalizmi ‘insanın kendi kendini sömürmesi’yle karakterize etmek kadar saçmadır”.[21] Bununla birlikte özne meselesi muğlak kalmaktadır.
 
Kolektif mücadeleden vazgeçmese de, Günther Anders hayatının sonlarına doğru, yaşlı filozoftan hiç kimsenin beklemediği bir çıkış yaparak, bir “meşru müdafaa” olarak bireysel şiddete başvurmanın gerekliliğini anlatmaya başlar: “Bizleri tehdit edenleri tehdit etmekten başka hayatta kalma yolu yoktur. (…) Bu nedenle, acıyla fakat kararlılıkla ilan ediyorum ki, hayalgücü veya yürek eksikliğinden dolayı insanlığı tehlikeye atan ve böylece ona karşı bir suç işlemekten çekinmeyen insanları öldürmekten çekinmeyeceğiz”.[22]
 
Elbette yukarıda sıraladığımız konulara maddeci tarih anlayışının perspektifinden eleştiriler dile getirmek mümkün. Ne var ki, nükleer enerji (ve atık) üretiminden iklim krizine, çölleşmeden asit yağmurlarına, su kaynaklarının tükenmesinden canlının metalaşmasına, sınaî kapitalist uygarlığın doludizgin uçuruma doğru yöneldiği bu karanlık yüzyılda, teknolojinin tarafsızlığı mitini ve ilerlemeci liberal ideolojiyi sorgulamak isteyenler için Günther Anders’in düşüncesi hâlâ değerli bir cephanelik oluşturuyor. Anders’in dünyayı değiştirmek için öncelikle onu muhafaza etmek gerektiği fikri, bir müdahale ihtiyacının giderek daha da acil hale geldiği bu koşullarda yakıcı bir güncellik taşımaktadır. Ama ekososyalist bir katkıyı da ekleyerek: Dünyayı muhafaza etmek de onu değiştirmekten geçer.

[1] Bkz. Uraz Aydın, “Modern Barbarlık: Hiroşima”, sdyeniyol.org
 
[2] Enzo Traverso, “Günther Anders. Hiroshima et Auschwitz”, L’Histoire déchirée. Essais sur Auschwitz et les intellectuels, Les Editions du Cerf, Paris, 1997, p.101-107; “Repères biographique”, Günther Anders. Agir pour repousser la fin du monde, sous la direction de Christophe David et Karin Parienti-Maire, Tumultes, no. 28-29, 2007, s.15-16; Jean-Pierre Dupuy, “Günther Anders, le philosophe de l’âge atomique”, in G. Anders, Hiroshima est partout, Seuil, Paris, 2008, s.7-31.
 
[3] G. Anders, Et si je suis désespéré que voulez-vous que j’y fasse?, Mathias Greffrath ile mülakat, Allia, Paris, 2007, s.33.
 
[4] G. Anders, L’Obsolescence de l’homme, çev. Christophe David, Editions de l’Encyclopédie des Nuisances/Editions Ivrea, Paris, 2002, s.37-115.
 
[5] Enzo Traverso, “Günther Anders. Hiroshima et Auschwitz”, s. 108-109.
 
[6] Günther Anders, Nous, fils d’Eichmann, Rivages poche, Paris, 2003, p.89-96; Christophe David, “De l’homme utopique à l’utopie négative. Notes sur la question de l’utopie dans l’œuvre de Günther Anders”, Mouvements no.45/46, Mayıs-Ağustos 2006, 133-142.
 
[7] G. Anders, L’Obsolescence de l’homme, s.29,
 
[8] Daniel Bensaïd, La discordance des temps, Essais sur les crises, les classes, l’histoire, Les Editions de la Passion, Paris, 1995.
 
[9] G. Anders, L’Obsolescence…, s.292-302; G. Anders, “Thèses pour l’âge atomique” ve “Dix thèses pour Tchernobyl” in La menace nucléaire. Considérations sur l’âge atomique, çev. Christophe David, Editions du Rocher/Le Serpent à Plume, 2006; G. Anders, Hiroshima est partout, Editions du Seuil, 2008.
 
[10] BKz. M. Löwy, Redemption et Utopie, Le Judaisme libertaire en Europe centrale, Edition du Sandre, Paris, 2009; Stephane Moses, L’Ange de l’histoire. Rosenzweig, Benjamin, Scholem, Seuil, Paris, 1992.
 
[11] G. Anders, “Le Saut”, La Menace nucleaire, s. 48; “Meurtre nucleaire n’est pas suicide”, La Menace nucleaire, s. 107; “Le delai” , La Menace nucleaire, s.247-313.
 
[12] Anders, La menace nucléaire, s.161.
 
[13] Bkz. Christophe David, “Nous formons une équipe triste. Notes sur Günther Anders et Theodor W. Adorno”, Tumultes, no.28-29, Ekim 2007, s.169-183.
 
[14] Bkz. Daniel Bensaïd, “Utopie et messianisme: Bloch, Benjamin et le sens du virtuel”, La discordance des temps, s.207-220.
 
[15] Bkz. Michael Löwy, “Le Principe Espérance d’Ernst Bloch face au Principe Responsabilité de Hans Jonas”, Juifs hétérodoxes. Romantisme, messianisme, utopie. Editions de l’éclat, Paris 2010, s.138-146.
 
[16] David Munnich, “Rompre avec le messianisme. Notes sur le rapport de Günther Anders à Ernst Bloch”, Tumultes, no.28-29, s. 155-167.
 
[17] Ernst Bloch, Le Principe Espérance, 1. Cilt (1938-1945), çev. Françoise Wuilmart, Gallimard, Paris, 1991, s.240.
 
[18] G. Anders. Hiroshima est partout, s. 487-488.
 
[19] Akt. David Munnich, “Rompre avec le messianisme…”, s.164.
 
[20] G. Anders, “La fin du pacifisme (Interview imaginaire)”, Tumultes, no.28-29, s.208-209.
 
[21] G. Anders, La menace nucléaire, s.104, 166.
 
[22] G. Anders, “Une contestation non-violente est-elle suffisante?, Tumultes, no.28-29, s.221.

Bu yazı ilk olarak Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin Bahar 2011 tarihli 41. sayısında yayınlanmıştır.

Covid-19 Salgını: Hayatlarımızı Koruyalım, Onların Kârını Değil! – IV. Enternasyonal

Ekososyalizm, kapitalist toplumun bu küresel krizinin tek alternatifidir. Sağlık krizine tepki bu alternatife ulaşmak için diğer mücadele alanlarıyla birleşen bir seferberlik halinde olmalıdır. Birleşik bir ekososyalist, feminist ve işçi mücadelesinin hedefi bizi ve gezegeni öldüren kapitalist sistemden kurtulmak ve yeni bir toplum inşa etmek olmalıdır.

Koronavirüs salgını son derece endişe verici bir halk sağlığı sorunudur ve insanlık için sebep olacağı acı muazzam boyuttadır. Hâlihazırda Batı Avrupa’da sağlık sistemleri can çekişmektedir. Zaten zayıf veya çok kırılgan olan sağlık sistemlerinin 40 yıldır neoliberal politikalarla korkunç biçimde zarar gördüğü küresel Güney ülkelerinde kitlesel olarak yayılması halinde ölüm oranı son derece yüksek olacaktır.

Hâlihazırda yüzyılın en ciddi salgınıyla karşı karşıyayız. Her ne kadar kestirmek zor olsa da 1918-1919 yıllarında İspanyol Gribi adı verilen salgın sonucu gerçekleşen ölüm sayısı en başta genç yetişkinler arasında ciddi düzeydeydi. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden bu dönemde salgının etkileri bilhassa şiddetliydi. Covid-19 salgınının hızla yayılması, özellikle kapitalist küreselleşmenin getirdiği uluslararası ticaretteki artış, genele yayılan ticarileşme ve kâr yasasının üstünlüğü bağlamında neoliberal düzenin ve güvencesizliğin yükselişe geçmesinin sebep olduğu halkın direnme kapasitesinin zayıflamasıyla açıklanabilir.

Bu yeni Koronavirüs, 2019 Kasım ayında Çin’de tespit edildi. İlk aşamada tehlikeye dikkat çeken doktorlar ve bilim insanları susturuldu ve baskı altına alındı. Çin Komünist Partisi derhal harekete geçmiş olsaydı, salgın tehlikesinin daha en başta önü alınabilirdi.

Tehlikenin inkârı politikası Çin rejimine özgü değildir. Birleşik Devletler’de Donald Trump bu “yabancı virüsle” dalga geçti. Jair Bolsonaro, salgın Brezilya’yı da etkisi altına almışken “futbol maçlarını iptal etmenin çılgınlık olacağını” ilan etti ve Adalet ve Parlamento aleyhine bir gösteriye katılmak için sağlık yetkililerinin bütün yasa ve ilkelerine meydan okudu. Birleşik Krallık’ta Boris Johnson, başlangıçta “sürü bağışıklığını” (salgının serbest olarak gerçek sınırlarına ulaşmasını sağlamak için, nüfusun yaklaşık yüzde 70’inin enfekte olacağı şekilde virüsün yayılmasına izin vermek) savundu. Bu katı ve tehlikeli yaklaşımını değiştirmek zorunda kaldı. Belçika Başbakanı Sophie Wilmès, uzun bir süre tüm uyarılara kulaklarını tıkadı. Fransa Cumhurbaşkanlığı, ilk vakaların ortaya çıkmaya başladığı Ocak 2020’ye kadar stratejik stoklarını (koruyucu giysiler ve ürünler) yenilemedi. Doğu Avrupa’daki salgından az etkilenen ülkelerin hükümetleri ise kıtanın batısındaki sağlık krizinden ders çıkarmıyor. Avrupa Birliği, ağır hasar almış olan ve ülke içinde maske bile üretmeyen İtalya ile en temel dayanışmayı örgütleyemedi… Bu gecikmenin başlıca sebebi, hükümetlerin ekonomik faaliyeti ve malların dolaşımını tehlikeye atmak istememeleri ve halkların korunması için minimum kaynak ayırmalarıdır. Sermayenin emeğe saldırısında kemer sıkma politikalarını sürdürme arzusu, ekonomik durgunluk heyulası, halkların sağlığını korumaktan daha güçlüdür.

Tıbbi ve bilimsel araştırmalardaki hızlı gelişmelere rağmen SARS-CoV-2 virüsünün evrimini kestirmek için çok erken: Virüs güzel havaların Kuzey Yarımküre’ye ulaşmasına duyarlı olacak ve hastalık gerileyecek mi? Mutasyon geçirecek mi ve eğer geçirecekse şiddeti artacak mı veya azalacak mı? Hastalığın yayılması, koşulların uygun olduğu (Avrupa, İran ve Birleşik Devletler’i de içine alan) doğu-batı ekseninde gerçekleşti. Ancak bugün virüs kendini Kuzey’e dönmeden önce örneğin bir sonraki mevsim değişikliğinde çoğalabileceği Güney’de de gösterdi. Bir aşının geliştirilmesi zaman alacak.  Covid-19 hastalığının kısa vadede doğal yollarla yok olmasını beklemek sorumsuzluk olacaktır.

Virüs son derece hızla yayılıyor. Rutin teşhis testlerinin yokluğunda kanıtlanmış enfeksiyon vakalarının sayısının gerçekte etkilenen insan sayısına oranı belirsiz; fakat ortaya koyduğu tehlike son derece iyi biliniyor. Hastalıktan ölüm oranları ülkeden ülkeye değişebiliyor. Söylendiğine göre vakaların yüzde 80’i hafif şekilde atlatırken yüzde 20’si ağır; bunlardan yüzde 5’i çok ciddi, yüzde 2’si ise ölümcül. Ciddi tehlike altında olanlar yalnızca yaşlı ve en hasta olanlar değil. Gittikçe daha fazla genç insan kendini salgının patlama yaptığı yoğun bakım ünitelerinde buluyor.

Ana akım medya ve hükümetler ölüm oranlarının yaşa göre değişimine odaklanıyorlar; ancak sınıfsal farklılıklara veya koronavirüs salgını ölümlerinin gelir ya da refah seviyesine göre insanları nasıl etkileyeceğine dikkat çekmemek konusunda çok titizler. 70 yaşında ve yoksulken karantina ya da yoğun bakım ünitelerine erişim zengin olanınkiyle aynı olmuyor.

Halkta yeni koronavirüse karşı bir antikor yok. Ciddi düzeyde hasta olanların tedavisi ağır geçiyor ve gelişmiş teknolojiye sahip ekipman ve eğitimli, yetkin sağlık görevlileri gerektiriyor. Bunun karşılanmaması durumunda (ya da hastane sistemi ambale olmuşsa) tedavi edilebilecek olan pek çok hasta ölüyor ya da ölecek. Eğer zorlayıcı önlemler alınmazsa, 4 milyar insanın enfekte olması durumunda 80 milyon insan hayatını kaybedecek.

Dolayısıyla Covid-19 salgını, örgütlerimiz de dâhil olmak üzere tüm ilerici militan ağlar tarafından son derece ciddiye alınmalıdır. Salgın nerede gelişiyorsa kontrol altına alınması ve halkların sağlığının korunması için en sıkı önlemler alınmalı, bu durum kapitalist ekonominin işleyişini sürdürmesinin üzerinde bir öncelik haline getirilmelidir. Salgının muhtemel gelişme sürecinde tüm ülkeler ilk etkilenen ülkelerden dersler çıkarmalı, hükümetlerinin gerçek koruyucu önlemler almaları için baskı oluşturmalıdır.

Kapsamlı Önleyici Planlar

Etkilenen ülkelerin çoğunda, hazırlık eksikliğinden dolayı hükümetler kıtlığı yönetmeye çalışıyor, kimi zaman da zorunluluğu erdem gibi sunuyor. Var oldukları yerlerde önleyici planlar güçlendirilmeli, bulunmadıkları yerlerde ise baştan aşağı tasarlanmalıdır.

Bu planlar, sağlık sisteminin bir bütün olarak yeniden organize edilmesini, bir salgın durumunda gerekli olan tüm kaynakların seferber edilmesini ve özellikle halihazırda ciddi ölçüde yetersiz olan sağlık hizmetleri personelinin hızla artırılmasını hazırlamalıdır.

Hastaneler birbirini izleyen bütçe kesintilerine maruz kalmış, zayıflamış, kimi zaman özelleştirilmiştir. Halbuki ağır bakım gerektiren salgın durumlarında bu mücadelenin temel direklerinden birini oluşturması gerekir bu hastanelerin. Özel bakım hizmetlerine, ilaç ve tıbbi malzeme üretimine, kamusal ve toplumsal denetim altına alınarak el konulmalıdır. İspanya devleti hükümeti özel hastane yataklarına el koyma inisiyatifinde bulundu örneğin.

Koruyucu kıyafetler, hidroalkolik jeller, virüs tarama kitlerini içeren stratejik stoklar oluşturulmalı. Burada sağlık personeli ve diğer asli alanlarda çalışanlar ile nüfusun en fazla risk altında olan kesimlerine öncelik verilmelidir.

Önleyici planlar arasında tıbbi ve bilimsel araştırmalar da bulunmaktadır. Bununla birlikte, burada yine, kemer sıkma mantığı nedeniyle araştırma finansmanı azaltılmış veya kesilmiştir, bilhassa da koronavirüsle ilgili olanlar. Bu alanda çalışan tüm özel şirketler millileştirilip kamusal ve toplumsal denetim altına alınmalıdır.

Güney Kore, salgının dinamiklerini anlamak ve mümkün olduğunca erken yanıt vermek için kitle tarama testlerinin kullanışlılığını göstermiştir. Ancak, bütçe kısıtlamaları nedeniyle, bu test stokları gerektiği ölçüde muhafaza edilmemiştir. Sonuç olarak, kaynakların azlığı dramatik durumlar yaratmıştır. Kıtlık durumunda, korunma araçları öncelikli olarak, kendilerini yetersiz ekipmanla donanmış bulabilecek olan bakım personeline ve yakınlarına ayrılmalıdır.

Kira, kredi ve su, gaz ve elektrik hizmetleri ödemelerinin askıya alınarak yaşam koşulları garanti altına alınmalıdır. Tüm tahliyeler derhal durdurulmalıdır. Evsizlere gerekli tüm ekipmanlarla barınma sağlamak ve insanları sağlıksız binalarda bırakmamak için boş konutlara el konulması alınacak acil önlemlerdir. Sokakta yaşayanlar kendilerini tecrit edemez ya da karantinaya alamaz.

Salgın tarafından tetiklenen ancak kapitalist ekonomide sorunların birikmesiyle hazırlanan ve gelmekte olan ekonomik ve toplumsal kriz, yeni bir zenginlik yoğunlaşması ve sosyal hakların yok edilmesi için bir fırsat olmamalıdır. Aksine, ilerici güçler, kaynakların yeniden bölüşümüne ve müştereklere dayanan çözümler aramalıdır.

Son olarak, salgının patlaması karşısında sosyal temas ve seyahati sınırlamak ve bu nedenle ekonomik aktiviteyi büyük ölçüde azaltmak için çok katı önlemler alınması gerekiyordu. Bu nedenle önleyici planlar, yoksullaşmanın artışını önlemek ve sağlık kriz zamanında kimsenin kendini yoksun bulmaması için topluma yönelik büyük yardım paketleri içermelidir. Bu hem maaşlı hem de serbest çalışanlar için geçerli olmalıdır. Bu kısıtlamaların maliyeti, şirket kârları ve gelirleri ile büyük servetler üzerinden alınan vergilerin artırılmasıyla desteklenmelidir.

Toplumsal Öz-örgütlenmenin Hayati Önemi

Yetkililerden halkın sağlığını ve toplumsal refahını korumaya yönelik gerekli bütün önlemleri almasını talep etmek zorundayız fakat sadece bunlara güvenmek kadar tehlikeli bir şey yoktur. Sosyal aktörlerin seferberliği zaruridir.

Emek hareketi gereksiz bütün üretimin ve taşımacılığın durdurulması, zaruri işyerlerinde maksimum sağlık güvenliği koşullarının sağlanması ve tam veya kısmi işsizlik durumunda işçilerin gelirlerinin ve sözleşmelerinin tamı tamına korunması için mücadele etmek zorundadır. Araba üretimi gibi gereksiz üretimlerin yapıldığı işyerlerinin kapatılması için grevler de bir yandan sürüyor, örneğin Bask’ın Vitoria şehrindeki Mercedes Benz fabrikasında olduğu gibi. Fransa’da hastane çalışanları veya İskoçya’da çöp toplayıcılar gibi asli işleri yapan işçiler daha iyi güvenlik koşulları talep etmek için harekete geçmiş durumda.   

Yerel örgütlerin birçok düzeyde hayati rolleri vardır. Kapanma dönemlerinde insanlar, özellikle her zamankinden daha fazla ev içi ve çocuk bakım yükü üstlenmek zorunda kalan kadınlar, içine düştükleri izolasyonu kırabilirler. Irkçılığa, yabancı düşmanlığına, LGBT+fobiye karşı gelerek güvencesizlerin, göçmenlerin, kağıtsızların ve ayrımcılığa uğrayan azınlıkların hakları olan korumadan dışlanmamasını sağlayabilirler. İzolasyonun şiddet uygulayan bir kocayla aynı evde ölümcül bir kapanma anlamına geldiği kadınlara yardım edebilirler. “Sosyal mesafelenmeye” saygı duyulmasını sağlayabilirler.   

İhtiyacı olanlara (yaşlılara, engellilere, karantinada olanlara) yardım için kurulmuş mahalle ve apartman düzeyindeki taban örgütlerinin birçok örneği Britanya, Hollanda ve Fransa gibi birçok ülkede ortaya çıkmaya başladı. İtalya’da, pratik yardımların yanı sıra, topluluklar balkonlarından topluca şarkı söyleyerek sosyal izolasyonu kırmak ve dayanışma göstermek için bir araya geliyor.

Toplumsal hareketler hangi önlemlerin etkili ve vazgeçilmez olduğunu bilmek ve bunların uluslararası paylaşımını desteklemek için bağımsız tıbbi ve bilimsel uzmanlığa dayanabiliyor olmalıdır. Doktorlar ve araştırmacılar da bunlarla ilişki içinde olmalıdır.     

Son olarak, toplumsal hareketlerin öz eylemleri demokrasinin yeri doldurulamaz bir garantörüdür. İktidarların otoriteryanizmi acil sağlık durumlarında etkililik adına daha da artabilir. Mümkün en geniş birleşik cephe ile bu egemen eğilime karşı durmak zorundayız.

Kapitalist Toplumun Küresel Krizi

Bir salgın toplum için önemli bir testi temsil eder. Kuzey İtalya’da Lombardiya’daki durum, egemen düzenin başına ne geldiğinin dramatik bir örneğidir. Lombardiya, en iyi hastane sistemlerinden birine sahip Avrupa’nın en zengin bölgelerinden biridir. Bununla birlikte, bu neo-liberal politikalar tarafından zayıflatılmıştır. Bu hastaneler, durumu son derece ciddi durumdaki hastaların akınına uğramış ve bir noktada Anestezistler ve Yaşama Döndürme Derneği hastaları sınıflandırmak ve sadece en yüksek yaşam beklentisi olanları tedavi etmek için karar almış ve diğerlerini ölüme terk etmiştir.

Bu, herhangi bir kazadan sonra ilk yardım çalışanlarının ilk önce tedavi edilecek çok sayıda kazazede arasından karar vermeleri gerektiğindeki gibi tek seferlik bir durum değil, farklı sağlık politikalarıyla kaçınılabilecek sistemik bir başarısızlıktır. Barış zamanında, kıtlıklar,  herkesin kurtarılmaya çalışılmasından vazgeçilen savaş tıbbının kullanılmasını gerekli kılıyor! Bu, dünyanın ekonomik ve tıbbi açıdan en gelişmiş bölgelerinden birinde gerçekleşen ve yarın Avrupa’nın başka bir yerinde de olabilecek korkunç bir dayanışma çöküşüdür.

Egemen Kapitalist Düzeninin Açık Bir Şekilde Kınanması

Sorun, Covid-19 salgınının yarın kendisini “normalleştirip normalleştirmeyeceği” değil, kaç ölüm ve ne kadar sosyal çalkantıya yol açacağıdır. Bu tekerrür eden bir sorudur, çünkü büyük salgın hastalıkların (SARS, AIDS, H1N1, Zika, Ebola …) geri döndüğü bir zamanda yaşıyoruz. Sağlık durumunun kronik krizi bugün küresel ekolojik krizle (küresel ısınma sonuçlarından biridir), kalıcı savaş durumu, neo-liberal küreselleşmenin istikrarsızlığı ve sermayenin finansallaşması, borç krizi, yüksek güvencesizlik ve sosyal dokunun parçalanması, gittikçe otoriterleşen rejimlerin yükselişi, ayrımcılık, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile birleşmiştir.

Sağlık kriziyle mücadele etmek, dengeli ekosistemlerin yeniden oluşturulmasına izin veren çiftçi-köylü tarım ekolojisine ve tarım ormancılığına karşı çıkan uluslararası ilaç lobileri ve tarımsal endüstriyel diktatörlük ile somut bir şekilde mücadele etmeyi gerektirir. Sağlıksız mega kentlere son vermek için bir kentsel reformun dayatılması gerekiyor. Genel olarak, bakım hizmetlerinden kâr edilmesi mantığına karşılık; sosyal statüleri ne olursa olsun tüm hastalar ücretsiz tedavi edilmelidir… Hayatlarımız, onların kârlarından daha değerlidir.

Ekososyalizm, kapitalist toplumun bu küresel krizinin tek alternatifidir. Sağlık krizine tepki bu alternatife ulaşmak için diğer mücadele alanlarıyla birleşen bir seferberlik halinde olmalıdır. Birleşik bir ekososyalist, feminist ve işçi mücadelesinin hedefi bizi ve gezegeni öldüren kapitalist sistemden kurtulmak ve yeni bir toplum inşa etmek olmalıdır.

18 Mart 2020

Koronavirüs ve Dayanışma: İtalya’dan Mektup Var!– Potere al Popolo/İktidar Halka

Kriz eşitsizliğin hâkim olduğu bir toplumu vurduğunda en çok ıstırap çekenler en savunmasızlar oluyor her daim: ileri yaştaki insanlar, işçiler, göçmenler, kadınlar, sağlık sorunu olanlar. Potere al Popolo yalıtılmışlığı kırmak ve farklı topluluklar arasında dayanışma ve karşılıklı destek ilişkilerini yaratmaya çalışıyor. 

Birçok şehirde, temel ihtiyaç alışverişi gibi günlük gereksinimler konusunda yardıma ihtiyaç duyan insanlar için karşılıklı destek sistemi oluşturduk. Ayrıca, krizden etkilenen işçilere hukuki danışmanlık sağlayan bir yardım hattı kurduk. Sadece iki gündür açık olan bu hat, güvensiz koşullarda çalışmaya zorlanan, işten çıkarılan veya kayıt dışı sektörde çalışan ve dolayısıyla hükümetin destek planları tarafından içerilmeme riski altında bulunan işçilerden 70’ten fazla çağrı aldı. Bu çağrılar sırasında toplanan bilgiler sayesinde eylemlerimizi planlayacak ve işverenlere ve hükümete yönelik taleplerde bulunabilecek durumdayız. Yardım hattına yapılan tüm çağrılar önce küçük bir gönüllü avukat grubu tarafından yürütülmekte, daha sonra arayanın bilgisi, takibi sağlamak için yerel gruplara aktarılmaktadır.

Şimdiye kadar müdahalelerimiz için üç kilit alan belirledik.

Her şeyden önce, lojistik sektörü. Artan talep (mağazaya gitmek yerine daha fazla çevrimiçi sipariş veren insanlar) nedeniyle normalden daha fazla ve öngörülen güvenlik önlemlerinin alınmadığı koşullar altında çalıştıklarını söyleyen Amazon depo çalışanları ile temas halindeyiz.

Bir diğer müdahale alanımız çağrı merkezleri. Bu merkezleri işleten şirketler, gerekli teknolojiyi edinme maliyetlerinin artması nedeniyle evden çalışmalara izin vermek konusunda isteksiz davranmıştır. Çalışanlar kalabalık merkezlerde çalışmaya devam ediyor. Her iki durumda da avukatlarımız, güvenlik önlemlerinin en kısa zamanda uygulanmasını ve çalışanların fazla mesaiden muaf tutulmasını talep ederek işverenlere resmi uyarılar gönderdi.

Üçüncü sektör mevsimlik işçiler sektörüdür. İtalya’da, özellikle tarım sektöründe ve turizmde, aynı zamanda fabrikalarda çok sayıda mevsimlik işçi var. Mevsimlik iş, işverenlerin her yıl aynı işçileri yeniden istihdam etme zorunluluğu olmaması nedeniyle, güvencesiz bir istihdam biçimidir. Ancak mevsimlik işçilerin işsizlik yardımlarına (tazminatına) erişimi vardır (tüm işçilerin İtalya’da buna erişimi yoktur). Hükümete ve Sosyal Güvenliğe yazarak, kriz nedeniyle bu yıl tekrar istihdam edilmeyen mevsimlik işçilerin tüm işsizlik dönemi boyunca bu tazminattan faydalanabilmelerini talep ettik. 

Gerçekleştirilebilecek somut eylem örnekleri olan bu özel durumların ötesinde, hükümeti, bağımsız çalışanlar, yasal sözleşmesi olmayanlar veya gig ekonomi alanında çalışanlar dahil olmak üzere, Korona salgınının sonuçlarından etkilenen herkesin ücretlerini güvence altına almaya çağırıyoruz. Tüm emekçilerin işsizlik yardımından faydalanmasını; faturalarını, kiralarını ödeyemeyen veya kredi geri ödemelerini yerine getiremeyenlerin ertelemeden yararlanmasını talep ediyoruz.

Bununla birlikte asli olmayan tüm üretim faaliyetlerinin, emekçilerin maaşları ödenmek kaydıyla durdurulması talep ediyoruz. 

Son olarak, devletin sağlık hizmetleri sektöründe büyük yatırımlar yapmasını, uzun vadeli sözleşmelerle kişisel bakım alanında daha fazla işçi istihdam etmesini ve ilaç ve sağlık ürünlerinin üretimini kamu denetimine almasını talep ediyoruz. Hükümeti kemer sıkmayı sona erdirmeye ve Avrupa Mali Antlaşmasından çıkmaya çağırıyoruz. İtalya şimdi ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya. Bu felaketin en kötü etkilerinden ancak ekonomide ve kamu hizmetlerinde devasa kamu yatırımları ve istihdam yaratımıyla yani bütünlüklü bir paradigma değişimiyle kaçınabiliriz.

Krize cevabımız üç cephede olmuştur: acil ihtiyaçları karşılamak için topluluklarımız bünyesinde örgütlenmek; işçilerin mücadelelerini sahada (ve ayrıca yasal olarak) desteklemek; daha geniş taleplerde bulunmak. Bu felaketten çıkmanın tek yolunun kolektif eylem ve koordinasyon kapasitemizi inşa etmek olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, İtalya’daki olayları dışarıdan gözlemleyen ilerici örgütlere topluluklarınızın sağlığını ve güvenliğini korumak için şimdiden örgütlenmeyi ve talepler oluşturmayı tavsiye ediyoruz.

Potere al Popolo 13 Mart 2020

Not: Potere Al Popolo/İktidar Halka 2017’de öncelikle bir seçim ittifakı olarak kurulan ama bunun ötesine geçerek, İtalya’daki IV. Enternasyonal militanları (Sinistra Anticapitalista/Antikapitalist Sol) dahil olmak üzere çeşitli siyasi partileri (İtalyan Komünist Partisi, Komünist Yeniden Kuruluş Partisi…), örgütleri ve farklı mücadele alanlarından aktivistleri bir araya getiren çoğulcu bir siyasal zemin oluşturuyor. Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Power_to_the_People_(Italy)

http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article52425kaynağından kısaltılarak tercüme edilmiştir. 

Çeviri: Rıfat Hasret

Covid-19’la Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir: 10 Maddede Acil Eylem Programı

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol tarafından yayınlanan ortak bildiride Covid-19 virüsüyle mücadelenin emekçilerin ve en güvencesiz kesimlerin haklarını ve sağlığını savunmaktan geçtiği vurgulandı. Emek örgütlerini bir acil eylem planı üzerinde tartışmaya davet eden açıklama şu şekilde:

Covid-19 virüsünün dünya genelinde geçtiğimiz birkaç ay içindeki yayılma hızı bize gösterdi ki, Türkiye’de de bir dizi acil önlem alınması, bu ciddi krize karşı kendimizi korumamız için kaçınılmazdır. Dahası, bu virüs salgınının bedeli, emekçilere, yoksullara ve toplumun en güvencesiz kesimlerine ödetilmeye çalışılmakta. Bizler, çeşitli ülkelerde yaşananlardan çıkardığımız derslerle, aşağıdaki önlemlerin ivedilikle alınmasının halk sağlığı açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Tüm emek örgütlerini, bunlar ve benzeri talepler doğrultusunda birlikte nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmaya ve bir birleşik eylem planı hazırlamaya çağırıyoruz.

Talepler:

1. Herkese en az 14 gün ücretli izin: Virüsün kuluçka süresi olan 14 gün boyunca tüm çalışanlar, yıllık izinlerine ek olarak, ücretli izinli sayılmalı. Bu, insanların toplu halde işe gelip giderken ve işyerlerinde virüsün yayılmasını engelleyecektir. 

2. İşten çıkarmalar yasaklansın: Şimdiden salgın nedeniyle işlerin azalması bahane gösterilerek emekçilere ücretsiz izin dayatmasında bulunuluyor yahut doğrudan işten çıkarmalara başvuruluyor. Salgın krizi aşılana kadar işten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

3. Temel kamu hizmetleri ücretsiz hale gelsin: Hijyen koşullarının sağlanması için herkese su, ısınma ve elektrik hizmetleri ücretsiz olmalı, daha önce borç nedeniyle kesilen hizmetler tekrar açılmalıdır. 

4. Ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Virüs tehdidi geçene kadar tüm özel hastaneler kamu kontrolüne geçmelidir ve buradaki yataklar, hastaların karantina ve yoğun bakım hizmetleri için ücretsiz kullanılmalıdır.

5. Fırsatçılığa karşı fiyat kontrol uygulansın: Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamaları yapılmalıdır.

6. İşyerlerine sağlıklı ulaşım sağlansın: İşe ulaşım işverenin sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşulları (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sağlanmalıdır. 

7. İşyerlerinde hijyenik koşullar sağlansın ve denetim uygulansın: İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyerlerinde hijyen koşullarının oluşturulması işverenin sorumluluğunda olmalı. Önlemler alınana kadar işletmelerin faaliyetlerine ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.

8. Herkese ücretsiz temel hijyen ürünleri ulaştırılsın: Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi önümüzdeki günlerde karşılaşılabilecek tehlikelerden biridir. Herkese ihtiyacı kadar temel ihtiyaç ürününün ücretsiz biçimde ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır.

9. Kaynak yaratmak için emekçiden değil sermayeden ek vergi alınsın: Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak, emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Çalışanlar üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için belirli bir ölçeğin üzerindeki şirketlere/sermayeye ek vergiler getirilmelidir. 

10. Göçmenlere ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Sınırlarda bulunan göçmenlerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimi sağlanmalı. Barınma imkânına sahip olmayanlar boş konutlara yerleştirilmeli.

Hayır, Borsadaki Düşüşün Nedeni Koronavirüs Değil – Eric Toussaint

Wall Street’te, Avrupa, Japonya borsalarında ve Şangay borsasında büyük bir krize şahit oluyoruz, çoğu kişi bunun nedenini koronavirüs olarak gösteriyor. 2008’den sonraki en kötü hafta olan 2020 Şubat’ının son haftasında [yazının orijinalinin yayınlandığı günden sonraki 9 Mart’la başlayan hafta bu unvanı ele geçirdi, ç.n.] Dow Jones yüzde 12,4 geriledi, S&P yüzde 11,5 kayıp yaşadı ve Nasdaq Composite yüzde 10,5 düşüş sergiledi. Aynı dönemde Avrupa ve Asya’da senaryo benzerdi. Londra Borsasında FTSE-100 yüzde 11,32 düştü, Paris’te CAC 40 yüzde 12 geriledi, Frankfurt’ta DAX yüzde 12,44 değer kaybetti, Tokyo Borsasında Nikkei yüzde 9,6 geriledi ve Çin borsaları (Şangay, Shenzen ve Hong Kong) düşüş kaydetti. 2 Mart Pazartesi günü borsaları desteklemek için merkez bankalarının devasa müdahaleleri (vaatleri) sonrasında Londra’da endekslerin çoğu yüzünü yukarı döndü. 3 Mart Salı günü paniklemiş Amerikan Merkez Bankası FED faiz oranını dikkate değer bir oranda, yüzde 0,50 indirdi. FED’in yeni politika faizi yüzde 1 ila 1,25 arasında. Birleşik Devletler’de Şubat 2019 ile Şubat 2020 arasındaki enflasyon oranının yüzde 2,5 olduğu, yani FED’in reel faiz oranının negatif olduğu belirtilmeli. Ana akım basın, bu önlemin Covid-19’un tehdit ettiği ABD ekonomisini desteklemek amacında olduğunu yazıyor. Amerikan medyasının önde gelen kuruluşları büyük başlıklar kullanıyorlar: “FED bugün koronavirü panik butonuna bastı”.

Ancak Amerikan ekonomisinin kötü durumu Çin’de ilk koronavirüs vakalarının ortaya çıkması ve bunun etkilerinin dünya ekonomisinde görülmesinin öncesine uzanıyor. Kısacası, FED ve  ana akım basın önlemin koronavirüsle baş etmek için alındığını belirttiklerinde doğruyu söylemiyorlar. FED’in 3 Mart’taki kararına karşın, S&P yüzde 2,81, Dow Jones da yüzde 2,9 düşüş kaydetti. 3 ve 4 Mart’ta birçok Asya borsası da kayıp sergiledi. Yine de 4 Mart’ta New York’ta, Bernie Sanders’tan kurtulmak anlamına gelebilecek, Joe Biden’ın 3 Mart’ta Demokratik Parti ön seçimleri sırasında gerçekleşen başkanlık yarışına dönüşünü kutlamak üzere bir ralli görüldü. Joe Biden açıkça Demokratik Parti müesses nizamının ve bu partiyi destekleyen milyarderlerin adayı. Aynı zamanda Donald Trump’ın Mart başında bir tweet’inde kaderini Wall Street borsasına bağladığına dikkat etmeli. 26 Şubat günü en zengin yüzde 1 içindeki arkadaşlarını hisselerini satmamaya ve borsayı desteklemeye çağırdı. Dahası yeniden başkan seçilirse borsanın muazzam bir yükseliş kaydedeceğini, kaybederse daha önce hiç görülmedik ölçüde bir borsa çöküşünün yaşanacağını söyledi (Financial Times’a göre Trump borsa “binlerce ve binlerce puan yükselecek” ve fakat “kazanamazsam daha önce görmediğiniz bir çöküş göreceksiniz… ciddiyim” dedi). Borsalarda gelecek günler ve haftalarda neler olacağı tahmin edilemez, ancak mevcut finansal krizin gerçek nedenlerini çözümlemek son derece önemli.

Ana akım medya, olayı son derece basitleştirerek, koronavirüsün dünya çapında borsa çöküşüne neden olduğunu iddia etti ve bu açıklama sosyal ağlarda geniş bir şekilde kullanıldı. Ancak krizin ve genişlemesinin nedeni koronavirüs değil, epidemi sadece onu tetikledi. Yeni bir finansal krizin bütün unsurları yıllardır, en azından 2017-18’den bu yana mevcuttu (Kasım 2017’de ve Nisan 2018’de bunu ele aldım). Havada yeterince yanıcı madde varsa, herhangi bir kıvılcım herhangi bir zamanda finansal patlamaya yol açabilir. Kıvılcımın nereden geleceğini tahmin etmek kolay değildi. Kıvılcım alevi çıkarır, ancak krizin kökeninde bulunmaz. 2020 Şubat’ındaki borsa çöküşünün dev bir finansal krize dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyoruz ancak gerçek bir olasılık mevcut. Borsa çöküşünün koronavirüs salgınının üretken ekonomi üzerindeki etkileriyle çakışması kazara gerçekleşmedi ancak koronavirüsün krizin nedeni olduğunu söylemek doğru değil. Krizin esasen nereden kaynaklandığını görmek ve gerçek nedenlerin üzerini kapatan açıklamalara itibar etmemek önemli.

Büyük şirketler, iktidardakiler ve ellerindeki medyanın büyük bir finansal ve ekonomik krizin nedeni olarak virüsü göstermekte çokça çıkarı var. Bu, onları pür-i pak kılıyor.

Borsadaki çöküş koronavirüs ortaya çıkmadan çok önce tahmin ediliyordu.

Hisse senedi fiyatlarının ve (tahvil olarak da bilinen) borç kağıtlarının fiyatlarının yükselişi son iki üç yılda daha da ivmelenerek, son on yıldaki hasıla artışını kat be kat geçmişti. Daha ziyade finansal varlıkların büyümesine dayandığı için en zengin yüzde 1’in serveti de çarpıcı bir şekilde artmıştı.

Hisse senetlerinin fiyatlarının düşüşünün bilinçli bir kararla gerçekleştiği vurgulanmalı (burada bir komplodan bahsetmiyorum): en zenginlerin bir kısmı (büyük şirketler, yüzde 1) her finansal partinin bir sonu olduğunu bilerek hisseleri ellerinden çıkarmaya başlarlar. Süreçte zarar görmektense, başı çekmeyi yeğlerler. Bu büyük hisse senedi sahipleri hisse senedi fiyatları sert bir şekilde düşmeden en iyi getiriyi sağlamak için ellerindekileri ilk satanlardan olmayı tercih ederler. 2020 Şubat’ında büyük yatırım şirketleri, büyük bankalar, büyük sınai şirketler ve milyarderler son yıllardaki yüzde 15 ila 20’ye varan değerlenmeyi cebe atmak için aracılara özel borç kağıtlarının bir kısmını (tahvilleri) satma emri verdiler. Bunu yapacak zamana karar verdiler: buna “kârlarını” ayırma diyorlar. Başkalarının satmaya kalkışmalarıyla bir sürü davranışına neden olmaktan en az rahatsız olacak onlar. Kendileri için önemli olan, başkaları yapmadan satışı gerçekleştirmek. Bu bir domino etkisi yaratabilir ve küresel krize dönüşebilir. Bunun farkındalar ve 2007-09’da olduğu üzere pek sıkıntı çekmeden üstesinden geleceklerini düşünüyorlar. Örneğin Birleşik Devletler’de iki önemli yatırım ve varlık yönetim fonu BlackRock ve Vanguard başarılı performans sergilediler, Goldman Sachs, Bank of America, Citigroup ve Google, Apple, Amazon ve Facebook vd. gibi.

Başka önemli bir husus yüzde 1’in özel şirketlerin hisselerini satıyor olmasının, bu şirketlerin hisse senedi fiyatlarını düşürmesi ve borsaların çöküşüne neden olmasıdır. Aynı zamanda güvenli olarak görülen kamu borç kağıtlarını alırlar. Bu, özellikle, çok güçlü talebe bağlı olarak ABD devlet tahvillerinin fiyatının arttığı Birleşik Devletler’de geçerlidir. Ayrıca ikincil piyasada satılan hazine kağıtlarının fiyatındaki artışın, bu kağıtların getirisinde düşüş anlamına geldiğine dikkat etmeli. Bu kağıtları alan zenginler, şirketlerin hisseleri düşerken güvenlik arayışı içinde olduklarından daha düşük getiriyi kabul etmeye isteklilerdir. Sonuç olarak bir kez daha zenginler nazarında devlet kağıtlarının en güvenli kağıtlar olarak görüldüğü vurgulanmalıdır. Bunu akılda tutalım ve kamusal olarak dillendirmeye hazırlanalım, çünkü kamu borç krizinin tanıdık bir şekilde tekrarını ve piyasaların devlet kağıtlarıyla ilgili kaygılarının yakında yeniden zuhur etmesini bekleyebiliriz.

Yine de, otuz yılı biraz aşan bir süredir, yani neoliberal saldırı ve finansal piyasaların deregülasyonu yerleştikten sonra defaatle gerçekleşen şeye tekrar bakalım[i]: büyük şirketler (yüzde 1) üretime yatırımlarını azalttılar ve finansal alana daha fazla yatırım yaptılar (durum Apple gibi ikonik örnekler için de geçerli). Büyük şirketlerin 1980’lerde yaptıkları 1987’nin tahvil krizini ortaya çıkardı. 1990’larda tekrarlanan tercih 2001’de dot-com ve Enron krizine yol açtı. 2004 ve 2007’de tekrarlandı ve eşikaltı krizine, yapılandırılmış ürünlere ve 2008’de Lehman Brothers’ınki dahil yüksek profilli iflaslara yol verdi. Bu sefer büyük şirketler borsadaki hisse senedi fiyatlarında ve tahvil piyasasındaki borç kağıtları fiyatlarında (şirketlerin hisseleri ve devletler ya da başka kamu otoritelerinin ikraz ettiği borç kağıtlarının satıldığı piyasada) uzun pozisyon aldılar.[ii] Finansal varlıkların (hisse senetlerinin ve özel ve kamu borç kağıtlarının) fiyatlarının aşırı artmasınıın nedenleri arasında 2007-09 finansal ve ekonomik krizinden bu yana merkez bankalarının negatif eylemleri yer alıyor (buna daha önce değindim).

Bu olgu dolayısıyla sadece 2008-09 krizi sonrasındaki gün başlamadı; kapitalist ekonominin finansallaşması bağlamında tekrarlanan bir olgu. Daha öncesinde kapitalist sistem hem 19.yüzyılda hem de 1920’lerde, 1929 borsa krizine ve 1930’lardaki buhrana neden olan önemli finansallaşma aşamalarından geçti. 1930’ların Büyük Buhran’ı, II. Dünya Savaşı ve onu takip eden sınıf mücadelesinin radikalleşmesi sonrasında finansallaşma ve deregülasyon yaklaşık 40 yıl durduruldu. 1970’lerin sonuna kadar kayda değer bankacılık ya da borsa krizi görülmedi. Devletler büyük şirketlere finansal sektörde ne yapmak istiyorlarsa yapmalarını sağlayan izni tanıdığında bankacılık ve borsa krizleri tekrar görülmeye başlandı.

Son birkaç yıla bakalım. Üretimden gelen getiri oranını yeterli bulmayan büyük şirketler doğrudan üretimle ilgili olmayan finansal faaliyetler geliştiriyorlar. Durum, üretimi terk ettikleri anlamına değil, ancak oransal olarak üretim alanından ziyade finansal alanda yatırım yaptıkları anlamına geliyor. Bu aynı zamanda finansallaşma ya da finansallaşmış küreselleşme olarak biliniyor. Sermaye büyük oranda spekülatif faaliyetler aracılığıyla hayali sermayeden “kar elde ediyor”. Finansal alanın bu gelişimi Apple’ın da dahil olduğu büyük şirketlerin muazzam borçluluğunu artırıyor (bu konuyu bir dizi makalede ele almıştım).

Hayali sermaye bir sermaye türüdür, üretime gerçek bir bağ olmaksızın bilhassa finansal alanda gelişir. Doğrudan maddi üretime ve insan emeğinin ve doğanın dolaysız sömürüsüne bağlı olmadığı için hayalidir. Doğrudan sömürüden bahsediyorum, çünkü elbette hayali sermaye insan emeği ve doğa üzerinde, işçilerin yaşam koşullarını ve doğanın kendisini kötüleştirecek bir şekilde spekülasyonda bulunur.

Hayali sermaye, ellerini kirletmeden yani doğrudan üretim alanına bir yatırımda bulunmadan (makineler, hammaddeler almak, insan emeği için ücret şeklinde ödemede bulunmak vb.) üretim alanındaki zenginliğin bir kısmını ele geçirmek ister (Marksistler buna üretim alanında işçilerin ürettiği artı değerin bir kısmı diyorlar). Hayali sermaye, sahibinin temettüye erişeceğini umduğu bir hissedir. Eğer iyi bir temettü vadediyorsa [yatırımcı, ç.n.] Renault hissesi alabilir, ancak aynı zamanda iyi bir temettü vadediyorsa General Electric ya da Gloxo Smith Kline, ya da Nestle ya da Google hissesi almak için elindekini satabilir. Hayali sermaye aynı zamanda bir şirketin çıkarttığı borç kağıdı ya da kamu borç kağıdıdır. Ayrıca yapılandırılmış bir ürün, bir türev biçimi alabilir. Hayali sermaye, kendisi üretim alanından ayırmışken kar yaratabileceği yanılsaması yaratır. Aracılar, brokerlar, büyük şirket yöneticileri “ürettikleri” kanaatindedirler. Ancak bir noktada sert bir kriz patlak verir ve (borsa çöküşleriyle, tahvil piyasasında fiyatların düşmesiyle, emlak fiyatlarının düşmesiyle) hayali sermayenin büyük bir kısmı havaya karışır.

Büyük şirketler defaatle finansal alanda kurşunu altına dönüştürebileceklerine inanmamızı isterler ya da bizi inandırırlar, ancak dönemsel olarak gerçeklik kendisini gösterir ve kriz patlak verir.

Kriz ortaya çıktığında bir yandaki kıvılcımla (bugün koronavirüs kıvılcım olabilir) diğer yanda esas nedenler arasında bir ayrım yapılması gerekir.

Son iki yılda üretken sektörlerde büyük bir yavaşlama görüldü. Almanya, Japonya (2019’un son çeyreği), Fransa (2019’un son çeyreği) ve İtalya gibi çok sayıda büyük ekonomide sınai üretim geriledi ya da keskin bir şekilde yavaşladı (örn. Çin ve Birleşik Devletler). 2007-09 sonrasında toparlanan otomobil sanayi gibi bazı sınai sektörler 2018-19’da satışlar ve üretimde önemli düşüşle birlikte büyük bir krize girdiler. Dünyanın en büyük araba üreticisi olan Almanya’da üretim Ekim 2018 ile Ekim 2019 arasında yüzde 14 geriledi.[iii] Birleşik Devletler ve Çin’de de, Hindistan’da olduğu üzere otomobil üretimi 2019’da geriledi. Fransa’da bu 2020’de gerçekleşecek. Alman ekonomisinin başka bir öncü sektörü olan makine malzeme üretimi sadece Ekim 2019’da yüzde 4,4 geriledi. Bu ayrıca makine araçları ve başka sınai malzemeler için de geçerli. Uluslararası ticaret durağanlaştı. Uzun bir zaman diliminde maddi üretim alanında kar oranı azaldı ya da yerinde saydı ve üretkenlik kazanımları da düşüş kaydetti.

2018-19’da üretimde ekonomik krizin çeşitli olguları kendilerini net bir şekilde açığa vurdular, ancak finansal alan tam kapasiteyle işlemeye devam etti. Büyük medya ve devletler durumun genel olarak iyi olduğu ve üretimdeki yavaşlamaya ek olarak bir sonraki finansal krizden bahsedenlerin sadece kötü şans getireceklerini onaylatmak için her şeyi yaptılar.

Toplumsal sınıf perspektifi önem arz ediyor: büyük şirketler için, finansal alanda çarkıfelek dönmeye devam ettikçe, oyuncular işlerine devam eder ve bunlar durumdan memnun kalırlar.  Büyük şirketlere bağlı olan devletler için de, ister eski sanayileşmiş Kuzey Amerika, Batı Avrupa devletleri oldun ister Japonya, Çin, Rusya ve başka gelişmekte olan ekonomiler olsun aynı durum geçerli.

2019’da reel hasılanın artışı dikkate değer oranda durmuş ya da durağanlaşmış veya düşmeye başlamışken finansal alanın genişlemesi devam etti: hisse senedi fiyatları rekor seviyelere ulaşarak artmaya devam etti, özel ve kamusal borç kağıtlarının fiyatları artmaya devam etti, gayrimenkul fiyatları da bir dizi ekonomide yükseliş kaydetti.

2019’da (Çin ve Hindistan’da) üretim yavaşladı, (Avrupa’nın çoğunda) durağanlaştı ya da yılın ikinci yarısında (Almanya, İtalya, Japonya ve Fransa’da) öncelikle küresel talebin daralması nedeniyle düşüş baş gösterdi: birçok devlet ve işveren ücretleri ve emekli maaşlarını düşürme uğraşındaydılar, ki bu uğraş gelirlerindeki düşüşü telafi edemeyen ailelerin artan borçları nedeniyle tüketimi düşürdü. Benzer bir şekilde devletler kamu harcamalarında ve kamu yatırımlarında kesintilere yol açacak şekilde kemer sıkma siyaseti güttüler. Nüfusun çoğunluğunun satın alma gücündeki düşüş ve kamu harcamalarının azalmasının bileşimi toplam talebin gerilemesine ve böylelikle üretilenlerin bir kısmının uygun pazar bulamamasına neden olarak ekonomik faaliyetin gerilemesine yol açar.[iv]

Nerede durduğumuzu netleştirmek önem arz ediyor: Üretim artışına bayıldığım için bir üretim krizinden bahsetmiyorum. Daha ziyade mevcut ekolojik krize yanıt olarak küçülmenin örgütlenmesi (planlanması) taraftarıyım. Kişisel olarak dünya genelinde üretimin azalması ya da durağanlaşması beni üzmüyor, tam tersi. Daha az araba üretilmesi ve satışların azalması çok iyi. Diğer yandan kapitalist sistem için bu durum geçerli değil: kapitalist sistem sürekli olarak üretimi artırmak ve yeni pazarları fethetmek zorunda. Bunu başaramadığında ya da tıkandığında finansal spekülasyon dünyasını geliştirerek ve üretim alanına doğrudan bağlı olmayan çok daha fazla hayali sermaye çıkartarak yanıt veriyor. Yıllar boyunca bu işe yarıyor, sonra spekülatif balonlar patlıyor. Kapitalizmin tarihinde birçok sefer, kapitalist sistemin ve üretimin sürekli yayılma mantığı, ticaret savaşları (bugün bilhassa Birleşik Devletler ve ticaret partnerleri arasında durum aynı) ya da gerçek savaşlarda ifadesini buldu ve bu ihtimal günümüzde tamamen seçenekler dışında değil.

Toplumun çoğunluğunu (bu nedenle yüzde 1 karşısında yüzde 99’unu) oluşturan, sömürülen ve imtiyazlı olmayan toplumsal sınıflar açısından, üretken ya da finansal ya da finansallaşmış ya da finansallaşmış üretken; adı ne olursa olsun sermaye birikimi mantığından net bir kopuşun gerekliliği muhakkak. Küçülme hemen başlamalı ve ekolojik krizle mücadele etmek için acilen planlanmalı. Daha az ve daha iyi üretmeliyiz. Toplumun sıhhati için gerekli birçok ürünün üretimi artmalı (düzgün konutların yapımı ve yenilenmesi, kamusal ulaşım, sağlık merkezleri ve hastaneler, içme suyu temini, atık tesisleri, okullar vb.) fakat birçok başka ürünün imalatı radikal bir şekilde azalmalı (kişisel arabalar) ya da yok olmalı (silah imalatı). Sera gazı salımları çarpıcı ve hızlı bir şekilde azalmalı. Çeşitli endüstriler ve tarımsal faaliyetler dönüştürülmeli. Diğer önlemler sermayenin vergilendirilmesi ile birlikte kapsamlı bir vergi reformunu, telafi edecek yeni işe alımlarla ve ücret seviyesinin korunmasıyla birlikte çalışma saatlerinin azaltılmasını, ücretsiz kamusal sağlık hizmetlerini, eğitimi, kamusal ulaşımı, cinsiyet eşitliğini sağlamak için etkili önlemleri kapsıyor. Servetin, toplumsal adaleti gözeterek, insan haklarını önceleyerek ve kırılgan ekolojik dengelere dikkat edilerek dağıtılması gerekiyor.

Gerçek gelirinin (yani satın alma gücünün) azaldığını ya da yerinde saydığını gören nüfusun büyük bir kesimi, bu azalma ya da duraksama karşısında hayati meseleler dahil (yiyecek almak, çocukları okula göndermek, kamusal ulaşım olmadığı için araba almanın gerekli olduğu durumda işyerine gitmek, sağlık bakım hizmetlerini karşılamak vb.) tüketim düzeylerini korumak için borç almaya yöneliyor. Dünya nüfusunun çoğunluğunun artan borçluluğuna karşı radikal çözümler geliştirilmeli ve borçların iptaline gidilmeli. Hane borçları (öğrenci borçları, kötücül mortgage borçları, kötücül tüketici borçları, kötücül mikrokredi ile ilişkili borçlar vd.) bu nedenle iptal edilmeli. Toplumun çoğunluğunun gelirini artırmak, sağlık, eğitim, ulaşım alanlarında kamu hizmetlerinin niteliğini ücretsiz olacak biçimde kayda değer bir şekilde artırmak gerekli.

Kapitalist dünya sisteminin çok boyutlu bir kriziyle karşı karşıyayız: ekonomik kriz, ticaret krizi, ekolojik kriz, gezegen üzerinde kapitalist tahakküm sisteminin parçası birçok uluslararası kurumun krizi (DTÖ, NATO, G7, FED, Avrupa Merkez Bankası), önemli ülkelerde siyasal kriz (özellikle Birleşik Devletler’de büyük şirketlerin iki partisi arasında olan kriz). Birçok ülkenin halkları nezdinde kapitalist sistemin reddedilme seviyesi, Pinochet (1973), Thatcher (1979) ve Reagan (1980) yönetimi altında neoliberal saldırının başlangıcından bu tarafa, son elli yılda hiç olmadığı kadar yüksek.

Gayrimeşru borçların, bu hayali sermaye biçiminin iptali, başka önlemlerin bulunduğu daha kapsamlı bir programın parçası olmalı. Eko-sosyalizm çözümlerin merkezinde yer almalı ve bir kenara atılmamalı. Kapitalist sistemin çok boyutlu krizi karşısındaki mücadeleye öncülük etmeli ve ekolojist-feminist-sosyalist bir çıkış yoluna düşmeliyiz. Bu acil ve mutlak bir zorunluluk.

Eric Toussaint tarihçi ve siyaset bilimci, IV. Enternasyonal Üyesi, Üçüncü Dünyanın Borçlarının İptali Komitesi Enternasyonal’inin sözcüsüdür.

Çeviri: Ali Rıza Güngen

Kaynak: https://www.politikyol.com/haftanin-cevirisi-hayir-borsadaki-dususun-nedeni-koronavirus-degil-eric-toussaint

[i] Bkz. Eric Toussaint, Bankocracy, 2015. Bölüm 3, “Thirty years of financial deregulation”.

[ii]Bir finansal varlıkta uzun pozisyon almak, o konumu alanın, ilgili finansal varlıktan yeterince elinde bulundurduğu anlamına gelir. Uzun pozisyon alan finansal varlığın değerinin artacağı beklentisindedir.

[iii] Alman araba sanayi doğrudan 830 bin kişiyi istihdam ediyor ve daha genel olarak ekonomide 2 milyon iş olanağını destekliyor (Kaynak: Financial Times, “German  industry hit by biggest downturn since 2009”, 6-7 Aralık 2019).

[iv] Krizlerin açıklanması bakımından Marksist iktisatçılar arasında iki büyük okul ortaya çıkmıştır. Biri krizlere kitlelerin  eksik tüketimin (tüketim mallarının aşırı üretiminin) neden olduğu iddia eder, diğeri krizlere aşırı birikimin neden olduğu kanısındadır (karın üretim malları üretimi alanında genişlemeye devam edememesi). Bu tartışma krizleri “yetersiz toplam talep” ile açıklayanlar ve “orantısızlık” ile açıklayanlar arasındaki eski tartışmanın bir varyantıdır. Ernest Mandel, Theories of Crisis: An Explanation of the 1974-82 Cycle, in M. Gottdiener & Nicos Komninos der. Capitalist Development and Crisis Theory: Accumulation, Regulation and Spatial Restructuring, New York, 1989, s. 30. Mandel’i takip ederek mevcut krizin tüketim mallarının aşırı üretimi krizine (dolayısıyla yetersiz talebe) ya da sermayenin aşırı birikimine (bu nedenle, karın yetersizliğine) indirgenemeyecek kadar çok sayıda etkene bakarak açıklanması gerektiğini düşünüyorum.

İtalya’da Corona Günlerinde Grev: “Sağlık Herkesin Hakkı”

Coronavirüs salgınından dolayı hayatın durma noktasına geldiği İtalya’da işçiler bir dizi şehirde greve gidiyor.

Covid-19 virüsü dünyanın dört bir yanına yayılıyorken, Avrupa’da salgından en fazla etkilenen ülke olan İtalya’da hala açık olan fabrikalarda kendiliğinden grevler patlak veriyor. İşçiler sağlıkları için gerekli önlemlerin alınmamasını protesto ediyor.

Brescia bölgesinde bir dizi fabrikada iş bırakan işçiler «bizler kesimlik hayvan değiliz» diyerek fabrikalarının 15 gün süreyle kapatılmasını talep ediyor. Mantova bölgesindeki tarihi bir giyim markası olan Corneliani fabrikasındaki 450 işçi de iş bırakma eylemine başvuruyor: «A ve B sınıfı yurttaşlar olamaz. Sağlık herkesin hakkı» diyorlar. Birçok yerde başbakanlık güvenlik genelgesinde ifade edildiği gibi birer metre arayla çalışmanın imkanları yok. Sendikacılara göre işçi için iki farklı gerçeklik doğuyor. Bir yanda fabrika dışında, olabildiğince dikkatli biçimde tüm tedbirlerin alındığı bir hayat, öte yandan bunların hiçbir geçerliliğinin olmadığı bir çalışma hayatı. Metalürji alanındaki sendikalar fabrikaların kapatılarak 22 Mart’a kadar işyerlerinin dezenfekte edilmesi, sağlık önlemlerinin alınması ve çalışma koşullarının bunlara göre yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. 

Bu hafta boyunca kendiliğinden ve örgütlü biçimde gelişen çok sayıda grev ve iş bırakma eyleminin ardından CGIL, CISL ve UIL sendikal konfederasyonları Başbakan Guiseppe Conte’un çağrısıyla bir dizi bakanla görüştü. Konfederasyonlar, imzalanan sağlık ve güvenlik protokolüne fabrika sahipleri tarafından uyulmasını talep etti ve greve giren tüm işçilere sahip çıkacağını açıkladı. 

Kaynak: https://www.repubblica.it/economia/2020/03/12/news/fabbriche_scioperi_coronavirus-251055353/

https://www.huffingtonpost.it/entry/fabbriche-aperte-i-lavoratori-in-rivolta-non-siamo-carne-da-macello_it_5e6a3870c5b6dda30fc4601e

Lenin ve Devrimci Parti (2) – Ernest Mandel

IV

İşçi sınıfının devrimci teorisyeni ve politikacısı olarak Lenin’in prestiji toplumdaki, devletteki ve partideki bürokratikleşme sürecinin çabuk farkına varması ve beraberinde ona müdahalesindeki umutsuzluk ile daha da arttı. Hem Lenin hem de Troçki’nin mistik iktidar düşkünü portreleri bertaraf edilmelidir[1]. Lenin’in benzersiz bir enerji yoğunluğuna, etkileyici bir kararlılığa ve bu kararlılığı destekleyen yüksek bir özgüvene sahip olduğu doğrudur. Bu karakterdeki bir insanın “Ben Rus işçi sınıfının önünde suçluyum” sözünü kullanması dramatik ve olağandışı bir kendi kendini analiz ile öz eleştiri çabasını gösterir[2].

Gerçekte Lenin’in yaşamının son iki yılı büyüyen bir umutsuzluğu yansıtır. Lenin, Rusya’daki ve Rusya Komünist Partisi’ndeki bürokratik yozlaşmanın bilincindeydi ancak bu mücadelede büyüyen bir yalnızlık duygusuna kapılıyor ya da çürümeyi durduramayacağı düşüncesi kafasına takılıyordu. Lenin’in son mücadelesi[3] üzerine ünlü kitabın yazarı Moshe Lewin’in dikkatimizi çekmesi gerektiği gibi, bu aslında Lenin’in, Stalin’in Gürcü azınlığa karşı kaba taktiklerine karşı mücadele verdiği Gürcü sorunu ile sınırlı değildi[4]. Lenin’in 1922 ve 23’teki konuşmaları artan bir oranda bürokratikleşmenin teşhiri ile doludur. Bu mücadeleyi inceleyen ve mücadelenin başarılı aşamalarını birleştiren böyle bir kitap uzun zamandır beklenmektedir.

Bu mücadele boyunca Lenin parti aygıtının kendisinin de bir bürokratik yozlaşma geçirmekte olduğu sonucuna vardı. Buna tek çözüm yolu olarak doğrudan üreticilerin – fabrika işçileri kadroları ve köy emekçileri kadroları – merkezi işçi önderliği ve Bolşevik parti önderliğinde daha fazla sayıda katılımlarının sağlanmasını gördü[5]. Burada, her şeye rağmen o dönemde parti aygıtının parti içi demokrasiyi boğma ve Bolşevik işçilerin görüşlerini ifade etmelerini önleme kapasitesinin Lenin’in tekliflerinin pratikte uygulanabilirliği üzerine ciddi bir şüphe düşürdüğünü eklememiz gerekir[6].

1922-23 yılları arasında işçilerin depolitizasyon ve durgunluk seviyeleri büyük oranda artmıştı. Lenin’in bilinçli kavrayışı ve parti çoğunluğunu saptıkları yanlış yoldan geri döndürme kapasitesi arasındaki anahtar bağ, aktif bir öncü işçi kitlesinin var olduğu ve kendisinin parti içinde yalnız olmadığı Nisan 1917’de ve 1918 Brest-Litovsk anlaşması sırasında mevcuttu. Fakat böyle bir bağ 1922-23’te artık mevcut değildi. Temelde, Lenin’in 1922-23’te ve Troçki’nin 1923’te bürokratikleşmiş parti önderliğine karşı yürüttükleri mücadelelerinde başarısızlığa uğramalarının nedeni buydu. Bu nedenle Stalin; Zinoviev, Kamenev ve Buharin’in de yardımıyla – öyle bir yardım aslında bir intihardan başka bir şey değildi – parti aygıtını kullanarak sağladığı parti üzerindeki kontrolünü pekiştirebildi. Böylece Stalin, Bolşevik Partisini yok edecek olan kanlı diktatörlüğüne giden yolda yürümeye başlayabildi[7].

Bu gelişmelerin ışığında, yeni kuşaklardan oluşan Sovyet kamuoyunda gelişen Lenin’in Bolşevik önderliğe karşı bilinçli olarak bir darbeye giriştiği tezi -bu tez her şeyden önce Jacques Sadoul’un Lenin ile ilişkilendirdiği bir cümleye dayanır- ciddi olarak savunulamaz hale gelir[8].

Bu süreci tersine çevirmede kritik dönem 1920-21 yılları idi. Bu amaca ulaşmada izlenecek hayati yol ise Sovyetlerde ve parti içinde demokrasinin sınırlanması değil aksine genişletilmesiydi. Lenin’in bu konuda özeleştiri yapmaya zamanı olmadı ancak Troçki ve Buharin’in vardı. Onlar da bunu yaptılar.

Gerçekten, güçlü bir parti aygıtının ortaya çıkması ile 1922-23’te Lenin onun bir tutsağı haline geldi. Neil Harding’in de anlattığı gibi, “artık parti aygıtı onu kontrol altında tutuyordu. Ona rejimini dikte ediyor, kitap ve dergilerin ona ulaştırılmasını engelliyordu [hatta parti dökümanlarına -E.M.]. Lenin kendi oluşturduğu ağın içinde tuzağa düşmüştü[9].”

V

Lenin hayatının en önemli politik kavgasında parti ve devletteki bürokratik yozlaşmayla mücadelede en etkili olacak yolu seçerken tereddüt etti. Alt tabakadaki parti üyelerine (Bolşevik İşçiler) Stalin’in aygıtına karşı yapılacak çağrılar, ne dereceye kadar parti önderliğine izlediği yanlış yoldan geri dönmesi için yapılacak çağrılarla birleştirilmeliydi? Bu çağrılar parti dışındaki işçilere bu mücadeleye katılmaları yolunda yapılacak ihtiyatlı çağrılarla hangi boyutta birleştirilmeliydi? Rusya Komünist Partisi içerisindeki bütün başarılı muhalefet hareketleri -Demokratik Merkezciler 1919, Troçkist Sol Muhalefet 1923, Birleşik Muhalefet 1926-27, Buharin-Rıkov Grubu 1927-30, Sol Muhalefet 1927- bu sorunla yüzyüze gelmişlerdi[10].

Bu problemi Lenin için -daha sonra Buharin için olacağı gibi- tam bir ikileme çeviren; parti diktatörlüğünün, işçi sınıfının uzun dönemdeki iddia edilen yapısal yetersizliğinin analizi yoluyla sosyolojik olarak meşrulaştırılmasıydı. 1920-21 yıllarındaki yazılarında beliren bu formülasyonlar onun bundan önceki düşünceleriyle çelişiyordu -sadece 1917-20 aralığındakilerle değil aynı zamanda 1905-1908 ve hatta daha erken dönemdekilerle bile.

“Proletarya Diktatörlüğü sınıfın tamamını kapsayan bir organizasyon aracılığıyla uygulanamaz, çünkü proletarya bütün kapitalist ülkelerde hâlâ öylesine bölünmüş ve yozlaşmıştır ki bütün proletaryayı içine alan bir organizasyon proletarya diktatörlüğünü doğrudan uygulayamaz. Diktatörlük sadece sınıfın devrimci enerjisine sahip bir öncü tarafından uygulanabilir. Bütün, tıpkı bir dişli çark düzeneği gibidir, öncüden sınıfın ileri kesimlerine ve ondan da diğer çalışan kesimlere uzanan aktarma kayışı olmadan çalışmaz.[11]

Bu saptamalar, konjonktürel analizlerin yapısal analizlerle ciddi olarak -teorik olarak doğrulanmadan- iç içe geçtiğini gösterir. Bu saptamalara Lenin’in 1921’den sonraki yazılarında ve konuşmalarında rastlanmaz ancak zihninden tam olarak uzaklaşmış oldukları da söylenemez. Bu teorik çelişki çözümlenmeden Gordion’un düğümünün kesilebilmesi mümkün değildi.

Köküne inildiğinde sorun aslında çok basitti. Rusya işçi sınıfının sınıf dışına düşmesinin (déclassé) ortaya çıkardığı özellikler o dönem Rusya’daki üretici güçlerdeki istisnai düşüşün bir sonucu muydu? – böyle bir durumda, meydana gelecek iyileşmelerle beraber bu durumun istikrarlı bir şekilde düzelmesi gerekirdi- Ya da bu özellikler proletaryanın -”norma1” kapitalizm koşulları altında bile sahip olduğu- geçmişteki burjuva toplumunun proletaryanın devrim sonrası politik davranışları üzerindeki öznel ve nesnel etkisi sonucu ortaya çıkan kalıcı özellikler miydi? İkinci önermenin kabulü aynı zamanda proletaryanın -en azından kısa vadede- kendi diktatörlüğünü hiçbir yerde ve hiçbir zaman uygulayamayacağının da kabulü anlamına gelir. Bu durumda diktatörlük sadece parti tarafından uygulanabilir.

Sorunu cesurca ve gerektiği gibi ortaya koyması ve bir çözüme doğru ilerlemesi, dürüst ve derinliğe sahip bir teorisyen olarak Lenin’in karakteristik özelliklerinden biriydi. Stalin, MaoZe Dung ve onların ardılları bunu yapacak cesarete ve dürüstlüğe hiçbir zaman sahip olmadılar. Ancak Lenin 1920-21’deki hatalı formülasyonundan 1922-23’de uzaklaşsa da hiçbir zaman ona karşı açık ve kesin bir karşı pozisyon almadı.

1923 yılıyla beraber Troçki ve Sol Muhalefet böyle bir karşı pozisyon aldılar. Onlar, Stalin’in izlediği yola karşı yürüttükleri amansız mücadelede -Sovyet Rusya’da ve Komintern içinde- Rusya’daki ve dünyanın diğer coğrafyalarındaki işçi sınıflarının devrimci potansiyeline karşı her zaman sarsılmaz bir inanç taşıdılar.

Bu söz konusu devrimci potansiyel şüphesiz kendini her zaman, her yerde, her gün, her ay ve her tartışmada göstermiyordu. Yükseliş ve düşüş dönemlerinden, savunmada kalmanın ve devrimci yükselişin yaşandığı dönemlerden geçiyordu. Fakat bu yükseliş belirginleştiğinde bir devrimcinin görevi, sürecin olgunlaşmasına katkıda bulunmak, çabalarını devrimci bir zafer için en uygun koşulların oluşturulmasına yoğunlaştırmaktır. Rus parti politikaları göz önüne alındığında bu koşullar, politik ve kültürel koşullar kadar ekonomik ve sosyal koşulları da kapsar. Troçki’nin ve Sol Muhalefet’in bugün IV. Enternasyonal tarafından da tamamen paylaşılan tavrının bu açıdan Marks ve Engels’in bu sorun karşısında takındıkları tavırlarla aynı olduğunu söylemek gereksizdir.

Marks ve Engels’in kapitalizm üzerine özgün düşüncelerinden biri de kapitalizmin bütün olumsuz etkilerine rağmen işçi sınıfında ahlaki değerleri de içeren ve kendisine yeni bir toplumun inşasında diğer sınıflarla karşılaştırıldığında benzersiz bir üstünlük veren potansiyel bir ekonomik ve politik güç ile mantalite geliştirdiğidir. “Devlet ve Devrim”in Lenini gibi Sol Muhalefet’in oluşturduğu platform da Marksizmin bu vazgeçilmez parçasının saf bir ürünü ve uygulamasıydı.

Lenin’in bu sorun üzerindeki 1921-22’deki yalpalamalarının nesnel bir sebebi vardı. Rus işçi sınıfı yeniden güçleniyordu, ancak bu güçlenme hangi boyutlarda hızlı bir militanlaşmaya dönüşebilirdi. Uluslararası kapitalizmin geçici konsolidasyonunda bir dönüm noktası yaşanıyordu ancak bu ne dereceye kadar kısa vadede devrimci fırsatlara götürecekti.

Lenin ikinci defa hastalanmayıp Rusya ve Almanya’daki trajik gelişmeleri izleyebilseydi muhtemelen Troçki’nin o yıl içinde ulaştığı sonuçlara ya da aynı olmasa da benzer sonuçlara ulaşırdı. Fakat bir teorisyen olduğu kadar pratik bir politikacı olarak da Lenin problemlere şu açıdan yaklaşıyordu: “Bu durum karşısında şimdi ne yapmalı? Bir sonraki atılacak adım nedir?” 1923’deki durumda bu bakış açısı onun cevabını şekilsizleştirmişti.

Bürokrasi kesinlikle zayıflatılmalıydı. Parti aygıtı zaten her hücresiyle bürokratize olduğundan bürokrasinin toplum üzerindeki etkisini kırmada kullanılamazdı, o da buna istekli değildi. İşçi sınıfı kısmi olarak da olsa demoralize olmuş ve déclassé bir halde bulunduğundan yeni bir yol için acil bir mücadeleye girmeye hazır değildi. Bolşevik işçiler de kısmen bu depolitizasyon ve demoralizasyon sürecine girmişlerdi ve durumu düzeltebilecek durumda değildiler (en azından kısa vadede). Böylece Lenin çaresizlik içinde hızlı bir tarihsel değişimin yegâne aracı olarak parti önderliğine yöneldi.

Fakat parti önderliği de her biri kendine özgü erdem ve zayıflıklara sahip bireylerden oluşuyordu. Lenin “Vasiyet”inde durumu sosyolojik olarak ortaya koyarken, kişisel değerlendirmeler ve kişisel bir öneri ile bitiriyordu: “Stalin’i genel sekreterlikten uzaklaştırmak.”

Lenin’in probleme yaklaşma biçiminde bir yanlışlık yoktu elbette. Bu yaklaşım hali hazırda ilerleyen bürokratikleşme sürecinin önemli bir özelliğiyle ilgileniyordu: Stalin’in parti aygıtı üzerindeki neredeyse sınırsız kontrolü ve bunun doğurduğu sonuçlar. Fakat bu öneri yetersiz olduğu kadar mantıksal olarak da belirsizdir.

Stalin’in parti üzerinde böyle bir kontrole sahip olduğu kabul edildiğinde birkaç düzine insan arasında yapılacak bir oylama bu gücü nasıl kırabilirdi? Bu sonuca ulaşabilmek için çok daha geniş ölçekteki güçlerin harekete geçirilmesi gerekmez miydi? Ayrıca böyle bir mantıksal çizgiye saplanma nedeniyle çok yanlış bir sonuca ulaşmak da mümkündür: eğer her şeyin parti önderliğinin etrafında döndüğü bir defa kabul edilirse bu kez bu önderliğin birliğinin sağlanması Sovyet iktidarının muhafazasında anahtar bir konuma gelir.

Lenin kendi konumundaki açık çelişkilerin farkında değildi. Vasiyet açıkça, yaklaşan XII. Kongre’ye ve partinin bütününe hitaben yazılmış bir mektuptu. Bu anlamda da mektup açıkça olmasa da Stalin karşıtı delegelere ve kararsızlık içindeki Politbüro’ya yapılmış bir çağrıydı. Lenin birkaç yüz işçi ve üretici köylünün Merkez Komite’ye entegrasyonunu teklif ettiğinde gerçekte yine merkezi parti önderliğinin dışındaki güçlere sesleniyordu.

Fakat yaklaşan Termidorla mücadelede partinin birliği sorununu en önemli kısa vadeli hedef olarak ortaya atarak eski Bolşeviklerin Stalin’den önce teslim olmalarının kavramsal temelini hazırlamış oldu.

Bu, her şeyden önce Lenin’in partisi ve hizbinin 1921 öncesindeki gerçek gelenekleriyle çelişiyordu. Bolşeviklerin önde gelen liderleri; tıpkı Lenin’in Nisan 1917’de yaptığı gibi; önderliğin yanlış olduğunu düşündükleri kararlarına karşı sık sık parti üyelerine çağrıda bulunmuşlardı. Parti önderleri teorik düşüncelerini açıklamakta – bu düşünceler Lenin ve parti çoğunluğu tarafından paylaşılmasa bile – hiçbir zaman tereddüt etmediler. Birçok kez, tamamen yanlış olduklarını düşündükleri çoğunluğun politik duruşuna karşı işçi sınıfına çağrılarda bulundular.

Lenin onları bu eylemlerinden dolayı birçok kez eleştirdi[12]. Fakat bu, hiçbir zaman parti içi baskıya ya da onları diğer Bolşeviklerin yardımıyla engellemeye kadar varmadı. Bu tavrın benzeri, Troçki Bolşeviklere katılma eğilimine girdikten sonra Lenin’in ona karşı olan tutumunda daha da fazla fark ediliyordu. Lenin 1923 başlarındaki Gürcü sorunu üzerinde Troçki’nin mücadelesine, kısa zaman önce aralarında sendikalar sorunu hakkında geçen tartışmaya rağmen destek vermişti.

Böylece, parti önderliği içindeki farklılıkları bastırma eğilimi hem Bolşevik geleneği ile hem de diyalektik mantığın kendisiyle bağdaşmıyordu. Troçki’nin “Yeni Yol”da Lenin’in vurguladıklarıyla tamamen uyumlu olarak belirttiği gibi “Parti Birliği ve Demokratik Merkeziyetçiliğin merkezci yönü son tahlilde parti önderliğinin (çoğunluğunun) doğru siyasal yönelimine tabidir.[13]” Bu önderliğin aldığı kararlar bir kez, proletarya için ölümcül sonuçlar doğurmaya başladığında izlenen yanlış yolu düzeltmek için her anlamda verilmesi gereken mücadeleyi reddetmek arzulanan amaçla çelişir[14]. “Parti birliğine zarar vermeyi reddetme” bir fetişizm haline gelir. Parti, proletaryanın kurtuluşu yolunda bir araç olmaktan çıkar ve amacın kendisi haline gelir.

Devrimci Sosyalistler, Sosyal Demokrasi’nin1914’teki emperyalist savaş öncesi sergiledikleri teslimiyet karşısında parti birliğini sorgulamayı red mi etmeliydiler? Ya da Stalin ve III. Enternasyonal’in 20. yüzyılda uluslararası işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı en büyük felaket olan Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesine yardımcı olan ultra-sol politikalarına karşı parti birliğini sorgulamayı geri mi çevirmeliydiler? Bu soruların cevabı bellidir.

Son tahlilde Lenin’in içine düştüğü ikilemin çözümü proletaryanın devrimci potansiyeli sorununa dayanır.

Eğer bu potansiyeli – en azından öngörülebilen bir gelecek için[15] – inkâr edersek bu bizi kaçınılmaz olarak sosyalizmin uygulanamaz bir sistem olduğu sonucuna götürür. Parti bürokrasisinin, ayrıcalıklarıyla kirlenmeden kalabileceğine ve onun en sonunda kendi yok oluşuna neden olacak eşitlikçi bir devlet inşasına istekli olduğuna inanmak tarihsel materyalizmin alfabesinin inkârıdır. Bütün kanıtlar bunun tersini işaret etmektedir. Parti aygıtı (parti bürokrasinin yönetimi) uzun vadede, sosyalizmin inşasında proletaryanın öz örgütlenmesinin ve öz eyleminin yerini tutamaz. Eğer öz örgütlenme ve öz eylem gerçekçi olasılıklar değilse o zaman sosyalizm de gerçekçi bir olasılık değildir. 1923-27 arasında Buharin bu düşünceye muhalif tezi şu şekilde formüle etti:

“Bu geçici dönem, işçi sınıfı çeşitli şekillerde yapısını değiştirdiğinde, kendi birikiminden; kültürel, ideolojik, teknik vs değişimler geçiren, bu birikim evreninden faklı bir yaşam biçimi olarak beliren kararlı insanları ön plana çıkardığı, bütün ülkeyi demir yumrukla yönetebilen ve işçi sınıfının çok farklı görevler yüklediği parti kadrolarının ortaya çıktığı dönemdir.[16]

Eğer bir insan proletaryanın militanlığında keskin düşüşler yaşandığı dönemlerde bile bu düşüşün geçici bir fenomen olduğuna inanırsa o zaman öncünün gündeminde karşı devrime karşı savaşın, işçi sınıfının militanlığının yeniden doğuşuna hizmet eden politikalarla birleştirildiği operasyonlar yer alır. Bu durumda da “parti birliği”, “parti önderliğinin birliği” değil, bu yeniden doğuşu mümkün kılacak politikalar için verilecek mücadeleye tabi olur. Troçki bürokratik dejenerasyona karşı savaşında önce Komünist Parti üyelerine, daha sonra da ülke içinde ve dışındaki işçi sınıfına yaptığı çağrılarda haklıydı. Buharin ve Eski Bolşevikler bu kritik adımı atmayarak hata yaptılar ve Sta1in’in terörist diktatörlüğüne giden yolu onun için düzelttiler[17]. Lenin bu mücadelede iki tarafın arasında ortada bir yerde durdu. Ancak biraz daha yaşasaydı hiç kuşkusuz Troçki’nin durduğu yere yönelecekti.

VI

Bu sorunlar, yüzyılımızda sosyalizm içinde ve hatta insanlığın kaderinde çok önemli bir yer işgal etmektedir. Bu rolleri, onları günümüzde devrim ve karşıdevrimin başlamakta olan oyununda en önemli oyuncular haline getirmiştir. “Her ne pahasına olursa olsun parti birliğini koruma” dogması temelde “Parti daima haklıdır” olarak ifade edilen bir başka dogmaya dayanmaktadır. Lenin’in ne düşüncelerinde ne de yazılarında izine rastlanmayan bu dogma şüpheyle de olsa genelde Stalinist partiler tarafından kabul edilmiştir. Bu dogma ilk olarak Tito, Komintern’in emirlerine uymayı reddettiğinde tartışmaya açıldı. Bu, aynı zamanda Tito’nun Yugoslav Komünist Partisi içindeki otoritesinin de tartışmaya açık olduğu anlamına geliyordu.

Mao, Stalinist dogmanın sorgulanmasını, parti azınlığının çoğunluk karşısında haklı olabileceğini belirterek açıkça formüle etti. (Ancak bu “bilgelik” Mao’nun kendisini kazara Komünist Partisi’ndeki azınlık grubunun içinde bulduğu zaman ortaya atılmıştı.) Mao böylece tarihin temel dersinin “İsyanın her zaman doğruluğu kanıtlanır” (buna politik hatalar yapmış olan parti önderliğine karşı olan isyan da dahildir) olduğu sonucuna vardı. Öğrenci gençliğe bürokratikleşmiş parti aygıtı ve önderliğine karşı çağrıda bulundu.

Fakat bu yüce prensip pratikte oldukça sınırlandırılmıştı. “Mao Zedong’un düşüncelerine ve liderliğine karşı olanlar dışında, bütün isyanların doğruları kanıtlanır.” Mao için, Liu Şaoşi ve Deng Xiaoping tarafından yönetilen aygıta karşı ayaklanan gençliğe çağrıda bulunmak devrimci bir tavır, Liu Şaoşi ve Deng Xiaoping tarafından Mao’nun aygıtına karşı işçilere çağrı yapmak ise karşı-devrimci bir tavırdır.

Marksist düşünce tahrif ediliyor. Politik aktörlerin sınıfsal niteliğine artık üretim ilişkileri değil ideolojiler (yanlış sosyal bilinç) karar veriyor. Sınıfın öz eylemi ile proletaryanın partisi önderliği arasındaki gerçek iletişim yerine, büyük oranda bürokratikleşmiş ve ayrıcalıklı ideolojik parti aygıtının proletarya ile beraber tanımlandığını görüyoruz. Var olan proletaryanın proleter karakteri ideolojik nedenlerle inkâr ediliyor. Bu tip bir Marksizm ile fazla uzağa gidilmez. Dünyanın en kalabalık ülkesindeki muzaffer devrimin lideri olarak Mao’nun tartışılmaz tarihsel otoritesine rağmen bu durum Çin’de de uzun sürmedi.

Bu sorun Grenada’da daha küçük ancak daha az trajik olmayan bir boyutta ortaya kondu. New ]ewel Movement içinde Bernard Coard’un liderliğindeki neo-stalinist hizip –Sovyet bürokrasisinin üstü kapalı desteğini de alarak – kitlelerin popüler lideri Maurice Bishop’ı azınlık konumuna düşürerek, ona parti birliğinin sağlanması adına baskı yaptı. Bishop tereddüt etmeden parti üyelerine ve Coard’un aygıtının etrafında toplanmış parti dışındaki kitlelere çağrıda bulundu. Aygıt buna silahlarını kitleler üzerine çevirerek, Bishop’ı öldürerek ve dışarıdan gelebilecek bir karşı devrimci saldırının kolay zaferine zemin hazırlayarak yanıt verdi.

Bishop parti birliğini – parti önderliğinin birliğini değil – devrimin ve kitlelerin çıkarlarına tabii kılarken tamamıyla haklıydı. Politikalarına yapılabilecek tek eleştiri – her ne kadar onun koşulları 1920 başlarındaki Rusya koşullardan farklı olsa da – kitlelerin gücünü zamanında kurumsallaştıramaması ve böylece Coard’ın zaferini kolaylaştırmasıdır[18].

Fidel Castro, parti birliği, parti çoğunluğu hakkındaki düşüncelere prim vermeden Bishop’ı destek1edi. Ancak, Küba’da glasnost problemiyle karşı karşıya geldiğinde Stalinizm, Maoizm ve Grenada trajedilerinden gerekli sonucu çıkaramadı ve birdenbire “ne pahasına olursa olsun partinin birliğinin sağlanması”[19] doğmasına geri döndü. Bu, bizce Küba’daki bürokrasiye karşı savaşta yardımcı olmayacaktır.

Stalinistler, Neo-Stalinistler ve onların ardılları şimdilerde bunca olandan sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin liderlerinin nihayet bürokrasiye karşı daha geniş bir mücadeleye başladıklarını ve bürokrasinin geçmiş suçlarını (özellikle, Stalin ve Brejnev dönemindeki “her ne pahasına olursa olsun Komünist Partisinin birliğinin sağlanması gereği” hakkındaki dogma adına yapılanları) teşhir ettikleri gerçeğini vurguluyorlar. Partinin her zaman haklı olmayacaksa, bu durumda en azından partinin öz eleştiri ve uzun vadede kendi bünyesinde reform yapma kapasitesini göstermesi gerekirdi.

Bu argümanın tutarsızlığı açıktır. Birincisi, parti önderliği yaşanan felaketlerden sorumludur. Yarım yüzyıldan daha uzun bir süre boyunca korkunç suçlar işlemiştir. Ve bugün gerçeği itiraf edenler ve bu gerçeğin 50, 40, 30 yıl önce farkına varanları yargılayanların sadece parti birliği düşüncesinden dolayı, yaşanan felaketleri önlemek adına hiçbir şey yapmamaları mı gerekiyordu?

Bugün, SSCB’de her şey tersine döndü. Tartışmaların 1920’lerde ortaya çıkan sorunlara kadar – Lenin’in 1922’de ortaya koyduklarından başlamak üzere – uzanmasına tanık olmak Demokratik Merkeziyetçiler, İşçi Muhalefeti ve daha sonra Troçki ve Sol Muhalefet tarafından ortaya atılan konuları kapsamasa da heyecan verici. Bu zengin tartışmada ve özellikle tartışmanın henüz başında aynı çelişkiler aynı acı değerlendirmelere götürüyor[20].

Devrimci Marksistlerin bu tartışmanın sonuçlarından revizyonist fikirlerin ve baskıların geçici ağırlığı ne kadar çok olursa olsun çekinecek hiçbir şeyi yoktur. İşçi sınıfının gücü – Sovyet işçi sınıfından başlamak üzere – bugün 1920’lerin sonlarındaki ile karşılaştırılamayacak kadar büyüktür. Materyalistler olarak biliyoruz ki bu tartışmaların sonuçlarına karar verirken bu güç arka planda kalan bir faktör olmayacaktır. Büyük Rosa Luxemburg’un ünlü bir sözünü başka bir şekilde kullanmak gerekirse; bu anlamda gelecek her yerde Lenin ve Troçki ile birlikte olacaktır.


[1] Troçki’nin “Hayatım” adlı kitabının (Yazın Yay.) sonuna benzer (s. 582): “Mevcut durum ve akli denge arasında bir bağlantı kurma yönündeki filisten çabalar karşısında sadece şaşkınlığımı ifade edebilirim. Böyle bir bağlantıdan haberim yok ve böyle bir bağlantıya sahip olmadım. Hapishanedeyken elimde bir kalem ya da kitapla devrim sırasındaki kitle toplantılarında olduğu gibi bir tatmin duygusuna sahiptim. Güç mekaniği sihirli bir tatminden çok ortadan kalkmayan bir yük olarak algıladım.”

[2] V.I. Lenin, “Ulusal Sorun ya da Otonomi”, Tüm Eserleri (Moskova: Progress Publishers, 1971), 36. cilt, s. 605. İngilizce çevirisi daha yumuşaktır: “Rusya işçi sınıfı önünde ihmalkârım…”

[3] Moshe Lewin, Lenin’in Son Mücadelesi, Yücel Yay.

[4] Yakın zamanlarda V.V. Shuravlyov ve A.P. Nemarokov tarafından yapılmış, 12 Ağustos 1988’te Pravda’da yayınlanmış bir çalışma. Bu soruna Lenin’in müdahalesi hakkında önemli yeni bilgiler ekliyor ve Troçki’nin rolünü şimdiye kadar olduğundan daha olumlu bir şekilde ortaya koyuyor.

[5] Bakınız, “Kongreye Mektuplar”, V.I. Lenin, Tüm Eserleri, cilt 36, s. 605-606, 609-610.

[6] Bin tehditle bağlı olduğu yaşanan realiteyi kavrayan parti yaşayan bağımsız kollektivite haline gelmeyi hatırı sayılır boyutta engelliyor. Bunun yerine partinin giderek artan bir şekilde ve şimdilerde pek az gizlenebilen bir şekilde sekretaryal hiyerarşi ve sessiz halk, yukarıdaki profesyonel parti memurları ve genel hayata dahil olamayan partili yığınları arasında bölündüğünü gözlüyoruz. Bu, her parti mensubunun bildiği bir gerçektir. Merkez komitenin ya da taşra komitelerinin aldığı kararlardan memnun olmayan, kafalarında bir şekilde şüphe kalmış, partideki birtakım düzensizliklerin, hataların farkına varan parti üyeleri bunlardan bahsetmeye parti toplantılarında hatta karşılıklı konuşmalarda bile konuştukları kişi tamamen güvenilir olmadıkça cesaret edemiyorlar. Parti içi serbest tartışma ortamı pratikte ortadan kalkmış ve parti kamuoyu sindirilmiş durumda. Bugünlerde Rusya Komünist Partisi merkez komitesinin ve taşra komitelerinin üyeleri parti ve partili yığınlar tarafından seçilmiyor. Tam tersine sekretaryal hiyerarşi daha sonra daha da büyük oranda partinin yönetici toplulukları haline gelen konferans ve kongre üyelerini büyük oranda atıyor. (“46 Platformu, 15 Ekim, 1923”, Naomi Allen, Sol Muhalefetin Mücadelesi 1923-25 (New York: Pathfinder Press, 1975) s.399.

[7] Mikhail Gefter, “Staline est mort hier”, in Iuoi N. Afasaniev, ed, Sakharov et 33 intellectuels soviétiques en lutte pour la Prestroika: La seule issue (Paris: Flammorion, 1989), s. 84. Bu cümle “Lenin’e Dışarıdan Mektuplar”da (Moskova: Msyl Editions, 1966) Jacques Sadoul tarafından atfedilmiştir.

[8] Başlangıçta parti Sovyetler içerisinde politik mücadele serbestisini korumayı istedi ve bunu umdu. İç Savaş, bu hesapta acımasız değişiklikler yaptı. Muhalif partiler birbiri ardına yasadışı ilan edildi. Sovyet demokrasisi ruhuyla bağdaşmayan bu önlemin Bolşevizmin liderlerinin prensiplerinin bu şekilde olmasıyla bir ilgisi yoktu. Bu önlem tamamen bir öz savunma refleksi olarak alınmıştı. Azımsanmayacak sayıda Bolşevik’i de etkileyen Kronstadt İsyanı günlerinde Mart 1921’de 10. Parti Kongresi çareyi parti içi hizipleri yasaklamakta buldu. Böylece devlette hâkim olan politik rejimi parti içi hayatına transfer etti. Bu hizipleri yasaklama önlemi de yine durumdaki ilk ciddi iyileşmede kaldırılmak üzere alınmıştı. Muhalif partilerin yasaklanması hiziplerin yasaklanmasını getirdi. Hiziplerin yasaklanması da partinin yanılmaz liderlerinden farklı düşünmenin yasaklanmasıyla sona erdi. Partinin bu monolitizmi daha sonra bütün pervasızlıkların ve yıkımın kaynağı olacak şekilde bürokrasinin yaptıklarından dolayı cezalandırılmayacağından emin olmasıyla sonuçlandı. (Lev Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın Yay., s. 109).

[9] Neil Harding, Lenin’in Politik Düşüncesi (Londra: Macmillan, 1983), cilt 2, s. 327.

[10] Devrim’in Vicdanı, Sovyet Rusya’daki Muhalefet (Cambridge: Harvard University Press, 1960) kitabı ile Rusya Komünist Partisi içindeki muhalefeti en iyi anlatan hâlâ R. V. Daniels’tir.

[11] V.I. Lenin, Tüm Eserleri, cilt 32, s. 21

[12] Bu özellikle Kamenev ve Zinovyev’in Ekim Devrimi’nin arifesinde kamuoyu önünde ayaklanmaya karşı çıkışlarında söz konusudur. Fakat Lenin “Vasiyet”inde partiden açıkça Kamenev ve Zinovyev’in bu disiplinsizliklerinden dolayı suçlamamasını ister. Bir kere Zinovyev ve Kamenev Birleşik Muhalefet’e katılınca ne Stalin ne de Buharin bu tavsiyeyi dinlediler.

[13] Lenin bu konuyu “Sol Komünizm”de ve diğer yazı ve konuşmalarında geliştirmiştir.

[14] Bu, sekterlerin ve hizipçilerin Marksizmden ayrıldıkları noktaydı. Gospel of St. John gibi içtenlikle sözün başta söylendiğine inanıyorlardı. Bundan dolayı burada yanlış bir cümle, orada yanlış bir analiz olduğunu düşündükleri şeyden bir felaketler dünyası ortaya çıkacaktı. Canavarın adı “Revizyonizm”dir. Bunun tarihsel materyalizmden kaderci bir tarihsel idealizme dönüş olduğunu anlamazlar. Başlangıçta eylem gerçek sınıf mücadelesidir. Olayları etkileyebilmek amacıyla çok küçük gruplar tarafından uygulandığı için ve kararlı bir şekilde pratiğe dönüştürülemediğinden dolayı gerçek sınıf mücadelesinde yaygın bir etkiye sahip olmayan her revizyonizmle ayrılmalarla değil argümanlarla savaşılmalıdır. Rosa Luxembourg, Lenin, Troçki ve diğer bütün ciddi Marksistler 1898-1914 yılları arasında II. Enternasyonal içinde Bernstein’ın revizyonizmine karşı bu şekilde davrandılar. Yine Torçki 1923-1933 arası Komintern’de bu şekilde davrandı ve bunlar doğruydu da. Bir ayrılmayı haklı göstermek için sınıf mücadelesi içinde ciddi yenilgilere – işçi sınıfının tarihi partilerinin ihanetine – gerek vardır.

[15] Gorbaçov yanlısı liberal entelektüellerin bugün kapitalizm ve emperyalizm ile derinleştirilmiş barış içinde bir arada varolma ve yardımlaşma fikrini yeni sosyalist devrimlerin olanaksızlığı üzerine oturtmaları dikkat çekicidir.

[16] N. Bukharin, Discours sur la Révolution proletarienne et la Culture, s. 48-50

[17] “Etkisiz kamuoyuna çağrıların uzağında Buharin, Tomski ve Rıkov Stail ile birlikte kendi ölümcül çatışmalarını küçük bir özel arena ile sınırlandırmak üzere dolaplar cevirdiler. (Orada partinin arkasında hançerlenmek üzere) Ve bu genel durumda Stalin’in kritik zaferi anlatılmalıdır” (Stephen F. Cohen, Bukharin and the Bolshevik Revolution, Oxford University Press, 1980, s. 325) Ayrıca bakınız, Mikhail Gefter, “Staline est mort hier” (Stalin dün öldü), s.91: “Et le Boukharine de 1928? Qu’est-ce qui primait pour lui en derniere instance? Défendre la NEP contre Staline, ou bien fut-ce au prix de sa propre capitulation, preserver l’unité du parti?” (Peki ya 1928’deki Bukharin? Neticede onun için önemli olan neydi? Stalin’e karşı NEP’i savunmak mı, ya da kendini feda etmek pahasına partinin birliğini savunmak mı?)

[18] Grenada trajedisinin mükemmel bir analizi Laurent Beaulieu tarafından ortaya konmuştur: “Three Years After: Lessons of Grenada”, International Marxist Review, n.s 2, no:3 (Yaz 1987), s. 57-89

[19] Bu koşullar altında parti içindeki güveni ve arkasındaki birliği güçlendirmek her şeyden önemlidir. Ben partinin, bizim partimizin arkasındaki birlikten ve yorumdan bahsediyorum. Partiler hata yapabilirler, zayıf yanları olabilir ve bizim yapmamız gereken onları düzeltmek ve hataların üstesinden gelmektir. Ancak kim partideki inançlarımızı yok etmeye çalışırsa aynı zamanda özgüvenimizin ve gücümüzün temellerini oymaktadır

[20] Yakın zamanda Sovyetler Birliği’nde Boris Yeltsin sorunu 1923-1928 tartışmalarındaki bürokrasi argümanlarının birçok traji-komik ifadelerinin ortaya çıkmasını sağladı. Gerçekte, Moskova Komünist Partisi birinci sekreteri Yeltsin’in Politbüro’nun muhafazakâr üyesi Yegor Ligaçev aleyhinde konuşması ve hatta Gorbaçov’u eleştirmesi Moskova aygıtı tarafından “partiye karşı işlenmiş korkunç bir suç” olarak tanımlanmış ve onun görevinden alınmasına neden olmuştu. Gerçekte daha sonra Boris Yeltsin, Ligaçev’i kamuoyu önünde eleştirdi ve bu cinayetle eşdeğer tutuldu.

Lenin ve Devrimci Parti (1) – Ernest Mandel

Giriş

Paul Le Blanc’ın kitabı Lenin’in devrimci bir parti hakkındaki düşüncelerinin başlangıçtan Ekim Devrimi’nin hemen sonrasına kadar olan dönem içerisindeki gelişiminin mükemmel bir analizini yapıyor. Lenin’in düşünceleri, diyalektik olarak; onun “Ne Yapmalı”da[2] bile terk etmediği işçi sınıfının öz örgütlenmesi ve öz eylemliliği hakkındaki Marksist görüş ile bağlantılıdır.

Lenin’in düşüncesinde bu iki ana argüman arasında dinamik bir denge söz konusudur. Lenin sadece büyük bir teorisyen değil aynı zamanda pratik bir politikacıydı. Birçok yazısı sıklıkla, en azından kısmen konjonktürel koşullar tarafından belirlenen acil görevler üzerinedir. Kantarın topunun bir yöne doğru fazlaca kaydığı anlar olmuştur. Ancak Lenin her şeyden önce ilkeli bir politikacı olarak tartışmanın ve eylemin bir önceki aşamasının bilançosu çıkarılabilir hale gelir gelmez kantarın topunu ters yöne doğru itmeyi bilmiştir.

Bu dengeye aslında kitle hareketlerinin iniş ve çıkışları yön vermiştir. Marcel Liebman’ın oldukça ikna edici bir şekilde ortaya koyduğu gibi Lenin’in tipik özelliği devrimci durumlarda işçi sınıfının öz örgütlenmesini vurgulamak için kendi yolundan ayrılmasıdır[3]. Bu, en çok merkezine sovyetlerin oturduğu “Devlet ve Devrim”‘de göze çarpar. Bu kitapta partinin lider rolü bir kez bile vurgulanmamıştır.

Paul Le Blanc, Lenin’in “devrimci parti” kavramının temellerini doğru ve eleştirel bir bakış açısıyla inceliyor. Kendisinin de kitabının sonuç bölümünde belirttiği gibi benzer bir analizi daha önce ben de yapmıştım[4]. Devrimci bir partinin inşası (bu reel bir ihtiyaç olmasına rağmen) örgütsel ihtiyacın – yerel, bölgesel, sektörel aktivitelerin ve işyeri aktivitelerinin merkezileşmesi problemi ve bunları bir politik bir araç etrafında toplama – ilk sırasında değildir. Örgütsel merkezileşme ihtiyacının arkasında, teoride ve pratikte korkulan tarihsel bir problem bulunmaktadır. Bu, tartışmanın başlamasının üzerinden 90 yıl geçmesine rağmen Lenin’in parti kavramına muhaliflerin bir alternatif ortaya koyamadıkları bir problemdir. Bu; sınıf bilincinin gelişiminin temeli olarak verilen mücadele ve yaşamın merkezileşmesi problemidir.

Başka bir deyişle: Mevcut durumdan (İşçi sınıfının; yaşam koşulları, çalışma koşulları, militanlık düzeyi, politik geçmişi, tarihsel temeli ve diğer benzer faktörler temelinde günden güne parçalanması) kaynaklanan bir öncü parti ihtiyacı. Bu ihtiyaç, işçi sınıfının öz bilincinin homojenliği ve birliğinin sağlanması sürecine karşılık gelir. Sınıfın kitle eyleminin süreksiz karakteri dikkate alındığında bu birleşmenin sınıfın büyük bir azınlığını içeren sendikalarda ve siyasal partilerde sürekli bir şekilde gerçekleşmesini beklemek aldatıcı olur. Yalnızca bir öncü böyle bir birliği sürekli eylemin daha yüksek niteliği temelinde gerçekleştirebilir[5].

Ancak öte yandan gerçek bir proleter devrimi gerçekleştirmek ve sınıfsız toplumu inşa etmek, işçi yığınlarının kesintisiz eylemlerinin sıra dışı seviyelerine erişme kapasitelerine bağlıdır. Devrimci bir öncü parti ile işçi yığınlarının yüksek öz eylemliliği ve öz örgütlenme kapasitesi arasındaki diyalektik ilişki son tahlilde kesintisiz öncü militanlığı ile kesintili ancak daha az gerçek olmayan kitle eylemi arasındaki dinamik gerilimi yansıtır.

II

Bazı genel mütalaaları dışında Paul Le Blanc’ın kitabı Ekim Devrimi’nden sonra bitiyor. SSCB’deki sonraki gelişmeler ışığında tarihçiler arasında ve uluslararası işçi hareketi içinde on yıllardır tartışılan merkezi sorunlara değinmiyor.

Lenin, sovyet örgütlenmesi ve öncü parti arasındaki ilişkiler hakkındaki düşüncesini 1918, 1920, 1921’den sonra Sovyet Rusya’da ortaya çıkan dramatik koşulların baskısı altında değiştirdi mi? Sovyetlerin tedrici olarak güç kaybetmesi Lenin’in başlangıçtaki parti düşüncesinin bir sonucu muydu? Lenin başlangıçta kısmen de olsa bu güçsüzleşmenin korkunç işaretlerinin farkında değil miydi? Sonradan ısrarlı bir şekilde (belki de çok geç kalarak) bu duruma tepki gösterdi mi? Bu, Rusya’nın gelişiminde herhangi bir değişikliğe yol açmayan ancak Lenin’in hayatını trajik bir biçimde sonuçlandıran bir tepki miydi?

Bu kısa önsöz Paul Le Blanc’ın kitabına eklenecek en azından birkaç bölümde ne olması gerektiğinin tam karşılığı değildir. Biz sadece tarihçiler, sosyalistler ve komünistler arasındaki merkezi sorun hakkındaki tartışmaya verilmesi gereken cevabın genel çizgilerini geliştirebiliriz.

Rusya’nın ekonomik ve kültürel altyapısı iç savaşın yol açtığı yıkımdan ve dış emperyalist müdahaleyle tecrit edilmesinden sonra hızla kötüleşmişti[6]. Üretici güçlerdeki korkunç düşüş, kendisini işçi sınıfının 1919-20’deki daha az korkunç olmayan sayısal ve endüstriyel düşüşünde göstermişti. Bu durum proletaryanın siyasal eylemliliğinde hissedilir bir düşüşe yol açtı. Temelde işçiler Sovyetlerden, Bolşevik komploları sonucu çıkarılmamıştı. Sovyetleri, Kızıl Ordu’da savaşmak ve kırsaldaki patates tarlalarına bakmak amacıyla kendileri terk etmişlerdi.

Bu olumsuz gelişme, 1920’den sonra dünya devrimci hareketindeki geri çekilmenin etkisiyle ivme kazandı. Bu geri çekilme, izlenen bilinçli bir yol ya da – faşizmin iktidara geldiği İtalya hariç – büyük bir yenilgi değildi. İngiliz işçi hareketi Rusya’ya karşı savaşta İngiltere’nin Polonya ve Fransa yanında aktif müdahalesini genel grev tehdidiyle önleyebilecek kadar güçlüydü hâlâ. Tarihteki en başarılı genel grev karşı devrimci Kapp darbesinin önlendiği Almanya’da gerçekleşmişti. Devrimci bir zafere ulaşma şansı – en azından Almanya ve Avusturya’da – hâlâ mevcuttu. Ancak 1918-1919’da çok yakın görünen, devrimin en azından birkaç Orta Avrupa ülkesine sıçraması öngörüsü, artık en iyimser tahminle orta vadeli bir perspektife dönüşmüştü.

Bu koşullar altında Rusya’da Sovyetlerin iktidarını korumak – en azından ülke içindeki ve uluslararası alandaki koşullar işçi sınıfını yeniden aktifleştirecek şekilde değişene dek – Bolşevik Partisi’nin gücünü muhafaza etme sorununa dönüştü. Şliyapnikov ve Kollontay önderliğindeki İşçi Muhalefeti bile parti çoğunluğuna karşı sundukları alternatif programın geçerliliği üzerine kuşkuların oluşmasına neden olan bu gerçekliğin farkındaydı[7].

Parti kadrolarının inisiyatifini işçi sınıfının bir bütün olarak doğrudan yönetimini ikame eden Bolşeviklerin ikameci anlayışı Troçki tarafından sergilendi ancak bu, tamamen dönemin nesnel koşullarının bir sonucuydu ve Troçki’nin kendisi de buna karşı çıkmadı[8]. Gerçekte, partinin ya da parti merkez kadrolarının işçi sınıfı adına yürütmeyi ele alması en azından başlangıçta işçi sınıfının az ya da çok zımni onayıyla gerçekleşti.

III

İç savaşın şiddetlendiği, dış müdahalenin ve Polonya savaşının patlak verdiği mevcut koşullarda alternatif bir yolun mümkün olabilirliği sağlıklı olarak tartışılamaz. Her şekilde bu daha çok akademik bir tartışmadır. İşçi sınıfının sayısal gücünün üçte iki oranında azaldığı ve kişi başına düşen günlük kalori miktarının olması gerekenin yarısı kadar olduğu koşullarda işçi sınıfının doğrudan yönetimi için çok az nesnel imkân mevcuttur.

Gerçek dönüm noktası 1921 yılı oldu. İç savaş sona ermiş, karşı devrim yenilgiye uğratılmış ve yabancı askeri müdahale başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Üretici güçlerdeki düşüş NEP’in (Yeni Ekonomi Politikası) uygulanmaya başlanmasıyla tersine dönmüştü. İşçilerin tüketimi artıyor ve ücretli işçi sayısı hızla yükseliyordu.

Bu hassas dönemde aralarında Troçki’nin de bulunduğu Bolşevik önderliği – şüphesiz Lenin’in baskı ve uyarıları altında – bugün geriye dönüp baktığımızda İsaac Deutscher’in de belirttiği gibi trajik bir hata olarak niteleyebileceğimiz bir karar aldı[9]. Bolşeviklerin, güçler arasındaki sosyal ilişkilerin evriminden hareketle geniş bir Sovyet ve proleter demokrasisinin gündemde olduğu bir sırada işçi sınıfının yeniden aktifleşmesini teşvik edecek kararlar alması gerekiyordu. Bunun yerine sınırlı bir demokrasi yönünde karar alarak bütün muhalif Sovyet örgütlerini (Menşevikler, Anarşistler), Bolşevik Partisi içindeki hizipleri – parti içi eğilimleri yasaklamasalar da – yasakladılar.

Bu politik gerilemenin nedenleri şu temellere dayandırıldı: öncelikle, iç savaşın kazanılması ve üretici güçlerin NEP uygulamaları altında yeniden güçlenmesi nedeniyle devrimin politik iktidarının kaybı tehlikesi azalmamış aksine artmıştı. İnanılmaz bir enerjiyle bu gücün kazanılması ve onun korunmasına konsantre olan ancak bu süreçte üretici güçlerin zayıflamasının etkisiyle sınıf dışına düşen (déclassé) proletarya artık bir gevşeme eğilimine girecek ve bu iktidarı korumaya bir önceki dönemde olduğundan daha gevşek bir şekilde sarılacaktı. Kapitalist güçler – kulaklar, NEP’in ortaya çıkardığı kişiler – işçilerin iktidarını zayıflatma yolunda böylece yeni fırsatlar yakalayacaktı. Ancak bu tehlike pek çok insanın ölümüne yol açacak açık savaş tehlikesine göre daha az belirgindi ve bu yüzden daha öldürücüydü. Tehlikeye karşı diktatörlük güçlendirilmeliydi. Mevcut koşullarda bu da ancak gücün parti kadrolarında yoğunlaştırılmasıyla mümkündü.

Bu meşrulaştırma en azından üç politik-teorik hata içeriyor.

Birincisi, Sovyet iktidarının yok edilmesinde kulakların Kolçak, Denikin ya da Pilsudski’den daha tehlikeli olduğu savı doğru değildi. Böyle bir imha, istikrarlı bir sosyo-ekonomik gelişimin yanında aktif, organize bir politik gücü gerektirir. Kulaklar, sosyal olarak çok dağınık ve politik olarak da demoralize bir durumda olduklarından en azından kısa vadede böyle bir rol oynamaları mümkün değildi. Uzun vadeli perspektif açısından ne olabileceğine gelince; bu yalnızca ve öncelikle kulaklara bağlı değildi. Bu, kulaklar ile kentsel burjuvazi (dış yardım ve baskılarla beraber) arasındaki sosyo-politik etkilere, kent proletaryasına ve köylülüğe (yine dışsal reaksiyonlarla beraber) ve son olarak da tarafların orta köylülüğü kendi yanlarına çekebilme kapasitelerine bağlıydı.

İkincisi; işçi sınıfı henüz nötralizasyon ve gevşeme konumundan (depolitizasyon ve hareketsizleşme) uzakta iken parti içi demokrasiyi ve Sovyet demokrasisini kısıtlayan her adım işçi sınıfının gücünü zayıflatarak sözü edilen bu eğilimi güçlendirdi.

Üçüncüsü; sınıfın iktidarının parti kadroları tarafından fiili olarak uygulanan politik iktidar şeklinde ikameci tanımlanması, partinin hızlanan büyüyen bir bürokratikleşme sürecine girmesine neden odu. Parti aygıtı hızla büyüdü (1919’daki birkaç yüz tam gün çalışan memur düzeyinden 1922’deki 15000 düzeyine).

Stalin’in genel sekreter seçilmesi de şüphesiz bu süreci hızlandırdı. Ancak sürecin nesnel temeli iyi anlaşılmalıdır. Tek parti rejimi altında, işçi sınıfının politik hayatındaki gerileme kaçınılmaz olarak partiyi ve onun işçi üyelerini de etkiler[10]. İktidarın, ücretli memurlar tarafından uygulanması (Stalin tipi ilkesiz manevralarla her türlü tahmini boşa çıkaracak şekilde) en mantıklı geçici çözüm haline gelir. İşçilerin iktidarı = partinin iktidarı = parti kadrolarının iktidarı = parti önderliğinin iktidarı formülü, işçilerin iktidarı = partinin iktidarı = parti önderliğinin iktidarı = parti aygıtının iktidarı = bürokrasinin iktidarı haline gelir. Parti bürokrasisi hızla devlet bürokrasisi ile kaynaşır ve kendini onunla beraber tanımlar[11]. Parti, öncü rolünden hızla uzaklaşarak bürokrasinin kendi totalitarizmi içerisindeki bir aracı haline gelir[12].

Şüphesiz Lenin, Troçki, Buharin, Zinovyev, Rakovski, Şliyapnikov, Kamenev ve Piyatakov böyle bir şeyi istemiyorlardı. Onlar bürokrasi için değil işçi sınıfı için ve onun adına yönettiklerine içtenlikle inanıyorlardı. Hepsi de tehlikeyi (Termidor tehlikesini) birbirinden farklı zamanlarda da olsa gördüler: – Lenin 1922 başlarında, Troçki ondan kısa bir süre sonra 1922-23’te, Zinovyev 1925-26’da, Buharin ise 1927 -28’de – Fakat aynı zamanda onlar tehlikenin farkına vardıklarında – özellikle tehlikenin oldukça dağınık bir şekilde ve açık bir karşı müdahale planı olmadan farkına vardıkları için – bürokratikleşme süreci işin başında ortaya çıkar çıkmaz yok edilemeyecek kadar ilerlemişti. Bütün bunlar trajik 1922 yılının tarihsel bilançosudur.


[1] Paul le Blanc’ın “Lenin ve Devrimci Parti” kitabına (Humanities Press – 1990) Ernest Mandel’in önsözü. Sosyalist Demokrasi İçin Yeni Yol dergisinin Kasım 1999 tarihli (yeni dizi 2 numaralı) sayısında yayınlanmıştır.

[2] Temelde başarıları, en iyi temsilcilerinin Sosyal Demokrat Parti’yi kurduğu işçi sınıfının, objektif ekonomik nedenlerden dolayı kapitalist toplum içindeki diğer herhangi bir sınıftan daha fazla bir organizasyon kapasitesine sahip olmasında yatıyordu. Bu koşul sağlanmadan profesyonel devrimcilerden oluşan bir organizasyon bir oyuncaktan, maceradan ve basit bir tabeladan fazla bir şey ifade etmezdi. “Ne Yapmalı?”, savunduğu organizasyonun kendiliğinden mücadeleye hazırlanan gerçek devrimci sınıfla bağlantısı olmadan hiçbir şey ifade etmeyeceğini tekrar tekrar vurgulamaktadır (V.I. Lenin, Tüm Eserleri, Moskova: Foreign Languages Publishing House, 1962, 13. Cilt).

[3] Marcel Liebmann, Lenin Döneminde Leninizm, Belge Yay.

[4] Ernest Mandel, Leninist Örgüt Teorisi, Yazın Yay.

[5] Bu ancak öncünün işçi sınıfının tarihsel belleğini cisimleştirme fonksiyonu yaşanan sınıf savaşı içindeki etkileşimlerle bütünlenirse ve yeni tecrübelerden çıkarılacak sonuçlarla zenginleştirilirse mümkün olabilir.

[6] Ancak 1905 Devrimi’nin de açıkça gösterdiği gibi siyasi olarak Rus İşçi Sınıfı geri olmak bir yana dünya üzerindeki en gelişmiş işçi sınıfıydı.

[7] Burada Sliyapnikov’un yarı alaycı bir şekilde Lenin’in bir konuşmasına müdahale ederek söylediği sözleri (“Yoldaş Lenin, proletaryanın olmadığı bir durumda proletarya diktatörlüğünü uyguladığınız için sizi kutlarım”) not etmek gerekir.

[8] Leon Troçki, Nos tâches politiques (Paris: Belond, 1970).

[9] Isaac Deutscher, Silahlı Sosyalist (Deutscher’in Troçki üzerine üçlemesinin ilk cildi) (Ağaoğlu Yay.) 14. Bölüm

[10] “Ancak ülkede bir bütün olarak politik yaşamın bastırılması ile Sovyetlerdeki politik yaşam da kaçınılmaz olarak kötürüm kalacaktı. Genel seçimler, sınırsız basın ve örgütlenme özgürlüğü, fikirlerin serbestçe kavgası olmadan bütün kamu kurumlarında hayat ölür, ortada içinde sadece bürokrasinin aktif bir element olarak yaşamını sürdürdüğü bir görüntü kalır.” Rosa Luxembourg, Rus Devrimi BDS Yay.

[11] Christian Rakovsky, “The Professional dangers of power” (1928), SSCB 1923-30 arasında muhalefetteki seçilmiş yazılarından (Londra: Allison-Busby, 1980) s.124-136.

[12] “Moskova’yı içindeki sorumlu pozisyonlardaki 4700 komünist ile beraber ve dev bürokratik makinayı, bu devasa yığını ele alırsak şu soruyu sormamız gerekir: Kim kimi yönetiyor? Doğrusunu söylemek gerekirse ben kendim komünistlerin bu yığını kontrol ettikleri konusunda şüpheliyim. Aslında onlar yönetmiyor, yönetiliyorlar. Küçükken tarih derslerinde bize söylenenlere benzer şeyler meydana geldi: bazen bir ulus bir başka ulusu mağlup eder, üstün gelen ulus galip, altedilen ulus ise mağluptur. Bu hepimiz için basit ve anlaşılabilirdir. Ancak bu ulusların kültürlerine ne olur? Bu alanda işler o kadar basit değildir. Eğer galip gelen ulusun kültür seviyesi mağlup ettiği ulustan daha yüksek bir seviyede ise kendi kültürünü o ulusa empoze eder, fakat tersi bir durum söz konusu ise o zaman da mağlup olan ulus galibe kendi kültürünü empoze eder. RSFSR’nin başkentinde buna benzer bir durum meydana gelmedi mi? 4700 komünist (neredeyse bir tümen ve hepsi en iyilerden) yabancı bir kültürün etkisi altında kalmadılar mı?” (V.I. Lenin, Tüm Eserleri’nden, “Merkez Komitenin Rusya Komünist Partisi II Kongresi’ne sunulan politik raporu, Mart 27, 1922 (Moskova: Progress publishers, 1966) 33. cilt, s. 288.

Covid-19 Mülteciler için de Tehdit! Acil Tedbir Alınmalı!

Covid-19 salgınının ilk vakalarının Türkiye’de görülmeye başlamasıyla birlikte hem Yunanistan hem de Suriye sınırına yığılmış mültecilerin yaşadığı felaket iyice görünmez hale geldi. Göçmen karşıtı ırkçılıkla mücadele etmeyi ve mültecilerle dayanışmayı önüne koyan Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi sosyal medya mesajında salgının göçmenler için doğurduğu tehlikeye şu sözlerle dikkat çekti: 

“Corona, sınırlar arasında açıkta, soğukta bekletilen binlerce göçmen için çok daha büyük bir tehlike. Göçmenleri bu koşullarda bekletmek suçtur. Sınırlardaki göçmenlere acil ve kapsamlı sağlık hizmeti verilmeli”.

Öte yandan mültecilerle ilgili çalışmalarıyla bilinen ve “halklar arasında eşitlik, adalet ve özgürlük temelinde kamusal dostluk ve dayanışma” kurmayı amaçlayan Halkların Köprüsü Derneği de yayınladığı basın açıklamasıyla hükümeti tüm imkanlarını kullanarak mültecilerin yaşam koşullarıyla ilgilenmeye davet etti:

“Tüm Dünyanın, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir Pandemi olarak tanımladığı Covid-19 salgınına karşı teyakkuzda olduğu bu günlerde Türkiye ve Yunanistan sınırlarına yığılmış olan mültecilerin çok büyük bir tehlikede olduğu ortadadır. Sınırda yaşanan insanlık krizinin çözülmesi, hem ülkemiz hem de tüm insanlık için acil bir öncelik olmalıdır.

Mülteciler çok ağır koşullarda bir yaşam savaşı verirken amansız bir virüs salgınının ortaya çıkmış olması durumun vahametini artırmıştır. Barınma, beslenme ve temizlik gibi en temel ihtiyaçları karşılanamayan ve her türlü insan hakkı ihlaliyle karşılaşan mülteciler büyük bir sağlık riski altındadır. Şu anda dünyayı alt üst etmekte olan bulaşıcı virüs, hemen etkili bir müdahaleyle kontrol altına alınamazsa, sadece mültecileri hasta etmekle kalmayacak, tüm coğrafyamızda yayılarak hepimizi derinden etkileyecektir.

Hükümeti ve Sağlık Bakanlığı yetkililerini ivedi olarak mültecilerin yaşam koşullarıyla ilgilenmeye, 1951 Cenevre Sözleşmesine uygun olarak temel ihtiyaçlarını karşılamaya, devletin tüm imkanlarını kullanarak sağlık ekipleri oluşturmaya, alkollü temizlik kitleri dağıtmaya, virüs tespit edilen mültecileri ve onlarla temasta olanları tedavi etmeye, gerekirse insani koşullarda karantina önlemleri almaya ve tüm sağlık meslek örgütlerini süreci izlemeye davet ediyoruz.”

COVID-19 Üzerine 8 Tez – Daniel Tanuro

Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.

  1. COVID-19 salgınının bir ekonomik yavaşlama sürecini takip etmesi ne salgının ekonomik etkisini (üretim süreçlerinin aksaması, tedarik zincirlerinin aksaması, hava yolu taşımacılığı ve turizm üzerindeki sektörel etkiler vs.) ne de sebep olduğu tehdidin ciddiyetini inkâr etmeye yol açmalıdır. Üstel dinamiklere sahip yıkıcı bir olgu olarak salgın, ekonomik ve sosyal kriz için belirgin bir güçlendiricidir. Aynı zamanda ekolojik krizin ve iklim krizinin temel sebebi olan bilhassa fosil yakıt temelli üretimcilik ile göbek bağı sebebiyle kapitalist sistemin kırılganlıklarını ve emekçi kesimler için tehlikelerini de açık etmektedir.
  2. Salgının kontrol altına alınması kontamine bölgelerden gelen yolcuların sağlık durumlarının takibi için hızlı müdahale ve katı önlemleri, hastalığın bulaştığı kişilerin belirlenmesi ve izole edilmelerini, ulaşımın kısıtlanması ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesini gerektirecektir. Kapitalist hükümetler, ekonomik yavaşlamaya cevaben kullandıkları neoliberal politikalara takılıp kalmış durumdayken bu önlemleri almakta yavaş kaldılar, bunları yetersiz ölçüde uyguladılar ve neticede virüsün yayılmasını durduramadan daha sert önlemler almak zorunda kaldılar. Kriz süresince suçlanması gereken şeyler arasında stok tutulmaması, sağlık ve araştırma alanlarındaki kesintiler ile emeğin esnekleşmesi-güvencesizleştirilmesi bulunmak zorundadır.
  3. Bilim insanları 2002’deki SARS coronavirüs salgını sırasında alarm zillerini çalmıştı. Avrupa ve ABD’de gündeme getirilen temel araştırma programları bu virüs kategorisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir ve yeni formlarda ortaya çıkmasını önleyebilirdi. Hükümetler ise bu tip araştırmaları fonlamayı reddettiler. Absürt bir politikaydı ama ana amacı halk sağlığını tesis etmektense ödeme gücü olan hastalara piyasada ilaç satmak olan ecza şirketleri için resmen biçilmiş kaftandı.
  4. Her yıkıcı olgu gibi salgınlar da ilk olarak inkâr tepkilerine yol açar. Bunlar daha sonra paniğe dönüşebilir ve bu panik de demogoglar tarafından Çin ve Rusya’da olduğu gibi nüfusun teknolojik kontrolü ve demokratik hakların kısıtlanmasına yol açabilir. COVID-19’un aynı zamanda faşistler tarafından göçmenlerin geri gönderilmesine dair ırkçı politikaları meşrulaştıracağı ve yoğunlaştıracağına dair ciddi riskler bulunmaktadır.
  5. Sol, dışsal bir etken olan halk sağlığı krizinin kapitalist ekonomik krizin içsel etkenine indirgenmesine razı olmamalıdır. Sağlık krizini olduğu gibi ele almalı ve bununla mücadele için toplumsal, demokratik, ırkçılık-karşıtı, feminist ve enternasyonalist biçimde yanıtlar geliştirmelidir. Bireyselciliğin aksine, solun kendisi virüsün yayılmasını engelleyecek kolektif davranış biçimlerini benimsemeli ve toplumsal hareketlerde yaymalıdır. Örneğin, “petrol krizine” yanıt olarak kimi hükümetlerin aldığı bireysel araç kullanma kısıtlamalarından farklı olarak, küresel Güney’e dair sorumlulukları da unutmamak şartıyla kimse kendisinin, sevdiklerinin, toplumun sağlığı için kendi sorumluluğunu savmamalıdır. Ya toplumsal hareketler bu meseleyi demokratik biçimde ve ezilenlerin sosyal gerçekliklerinden hareketle kendi ellerine alacaklar ya da ezenler kişi hak ve hürriyetlerini ihlal eden kendi çözümlerini dayatacaklardır.
  6. Bu salgının sebep olduğu ana tehlike sağlık sisteminin olası bir tıkanması olacaktır. Kaçınılmaz olarak en yoksul ve güçsüz kesimler, özellikle de yaşlı yurttaşlar, tarafından ödenen bedellerin ağırlaşmasına sebep olarak ekseriyetle kadınların omuzlarındaki ev içi bakım görevlerinin ertelenmesine yol açacaktır. Tıkanma eşiği elbette ülkeden ülkeye, sağlık sisteminden sağlık sistemine ve orada uygulanan kemer sıkma politikalarına göre değişecektir. Hükümetler salgını önlemek yerine geç kalmaya devam ettikçe bu eşiğe daha da hızlı varılacaktır. Salgınla mücadele, bu sebeple, kemer sıkma politikalarından kesin bir kopuşu, refahın yeniden dağıtılmasını, sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesini ve kamulaştırılmasını, tıbbi alandaki patentlerin iptalini, küresel Kuzey-Güney adaletini ve sosyal ihtiyaçlara net bir öncelik verilmesini gerektirir. Bu da somut olarak: hastalığa yakalanmış kişilerin işten çıkarılmasının yasaklanmasına, kısmi iş gücü kaybı koşullarında dahi ücretlerin sabit tutulmasına, sosyal güvenlik sisteminden destek alanların üzerlerindeki kontrol, etkinleştirme ve kısıtlamaların durdurulmasına işaret eder. Rasyonel olmayan yanıtlar ve bunların olası ırkçı-otoriteryen sapmalara yol açmasının önüne geçmek için müdahale etmek zorunda olduğumuz meseleler bunlardır.
  7. COVID-19 krizi ile iklim krizi arasında pek çok ortaklık bulunmaktadır. Her iki durumda da kapitalist sistemin kâr amacıyla birikim mantığı, ne kadar farkında olursa olsun, mevcut tehlikeyi önlemekten acizdir. Her iki durumda da hükümetler inkâr ile temel olarak halkların değil sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermek için tasarlanmış politikaların yetersizliği arasında gidip gelmektedir. Her iki durumda da özellikle küresel Güney ülkelerinde en yoksul, ırk ayrımcılığına uğramış ve güçsüz kesimler namlunun ucundayken zenginler her koşulda düzlüğe çıkacaklarını söylemektedir. Her iki durumda da hükümetler tehdidi kullanarak devleti güçlendirmeye çalışırken, aşırı-sağcı [gerici] güçler korku ikliminden faydalanarak kokuşmuş Malthusyen ve ırkçı yanıtlarını iteklemeye çalışmaktadır. En son olarak, her iki durumda da kapitalist değerin sosyal kanunu ile üstel dinamikler gösteren (bir tarafta viral enfeksiyonların çoğalması, diğer tarafta küresel ısınma ve [iklim sistemindeki] pozitif geri beslemeler) doğa kanunları doğrudan çelişki içerisindedir.
  8. Gelgelelim iklimsel tehlike virüs tehlikesine oranla sonsuz olarak daha küresel ve daha ciddi bir tehlikedir. Şayet sömürülenler ve ezilenler bu absürt ve sabıkalı üretim tarzını alaşağı etmek için birleşmezlerse besbelli aynısı [iklim krizinin] sonuçları için de geçerli olacaktır. COVID-19 bize bir ikaz daha veriyor: insanlığı barbarlığa sürükleyen kapitalizm sonlandırılmalıdır.

Çeviri: Ethemcan Turhan

Kaynak: https://www.gaucheanticapitaliste.org/huit-theses-sur-le-coronavirus/