İmdat Freni

admin

COVID-19: Sağlık Krizinden Gıda Krizine – Eyüp Özer

4 Mayıs günü Türkiye İstatistik Kurumu, Nisan ayı enflasyon verilerini açıkladı buna göre Nisan ayı enflasyonu yüzde 0,8 olarak gerçekleşti. Markete giden herkesin gıda fiyatlarındaki artışın bundan kat be kat fazla olduğunu biliyor olması lazım. Türkiye’de enflasyon hesabının diğer tüm arızalarını bir kenara bırakıp sadece gıda fiyatlarında gerçekleşen fiyat artışına bakarsak daha gerçekçi bir fikre sahip olabiliriz.

Soldaki tablo yine TÜİK’in enflasyon hesabında kullandığı kendi madde fiyatları veritabanı esas alarak hazırlanmıştır.[1] Yani sırf TÜİK’in kendi açıkladığı gıda fiyatları verilerine baksak bile, Mart ve Nisan aylarında, temel gıda ürünlerinin fiyatlarının açıklanan enflasyon oranından kimi zaman 90 kat fazla arttığını söyleyebiliriz, yüzde 70,84 artan patates fiyatında olduğu gibi. Patatesi, yüzde 69 ile sarımsak, yüzde 53,22 fiyat artışı ile kuru soğan izliyor. Limon 46,77%, Portakal 41,71%, Kivi 38,89%, Elma 25,35%, Havuç 21,70%, Sivri Biber 15,65% şeklinde devam ediyor liste. Gıdaya erişimin gitgide zorlaşması Türkiye’ye özgü bir sorun da değil.

Kapitalizmin virüs salgını olsun olmasın Dünya halklarını doyuramadığı bilinen bir gerçek. Birleşmiş Milletlerin bir raporuna göre 2019 yılında Dünya genelinde açlık içinde yaşayan insan sayısı 820 milyondu yani her 9 kişiden 1’i gününü açlık içinde bitiriyor. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı direktörü, BM Güvenlik Konseyinde yaptığı bir sunumda, bu kişilerin yanı sıra bir 135 milyon kişinin daha ise zaten açlık sınırında yaşadığını, ancak şimdi ise bu salgın nedeniyle başka bir 130 milyon kişinin daha bu rakama eklenmesi gerektiğini açıkladı.[2] Yani toplamda 265 milyon kişi daha. Koronavirüs salgını ise bu durumu daha da kötüleştirdi ve daha derinleştirecek de. Hem ekinde yaşanan sorunlar hem de çiftçilerin ürünlerini satamadığı için tarım ürünlerini toplayamayarak tarlada çürümeye bırakmak zorunda kalması gibi hasatta yaşanan sorunlar, kısa ve orta vadede Dünya genelinde ciddi bir kıtlıkla karşı karşıya kalma riskini önümüze getiriyor. Benzer şekilde her ne kadar balıkçılar, balık avlayabilseler bile pazarların ve hallerin kapalı olması nedeniyle ürünlerini satmakta sıkıntı yaşadıkları için daha az denize açılıyor.  Ancak Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), esas ciddi sorunun ise gıdaya erişim olacağını söylüyor.

ABD’de normalde haftada 200-400 ailenin gıda desteği almaya geleceği bir gıda bankasında şu anda bir günde 10 000 aile başvuruyormuş[3], Kenya Nairobi’de ise gıda desteklerinin dağıtıldığı devlet dairesinin önünde toplanan binlerce kişiye polis biber gazı ve copla saldırarak çok sayıda kişinin yaralanmasına neden oldu.[4] Polis saldırısında yaralananlardan bir kişi, Bloomberg haber sitesine, “açlıktan ölmek üzere olduğumuz için buraya gıda için geliyoruz” diyor.

Bugün bir AVM’ye gittiğinizde göreceğiniz Dünya’nın tüm büyük konfeksiyon markalarının üretim merkezi olan Bangladeş Dhaka’da, söz konusu konfeksiyon markaları siparişlerini iptal ettiği için hiçbir geliri olmayan binlerce konfeksiyon işçisi “açlıktan ölüyoruz, eğer midemizde herhangi bir yiyecek yoksa, karantina önlemlerinin ne manası var ki” diyerek yolları bloke etti.[5]

Şimdilik gıda fiyatlarındaki artışın sadece virüsün neden olduğu tedarik zinciri sorunlarına bağlı olduğu varsayılsa bile, Türkiye gibi önemli miktarda gıda ürününü yurtdışından ithal eden bir ülke için, kurlardaki hızlı yükselişin ve fiyat artışlarının temel gıdalara erişimi toplumun önemli bir kesimi için imkânsız hale getireceği de ortada. Uluslararası Çiftçi Hareketi olan Via Campesina, bugün Dünya’da birçok ülkenin gıda güvenliğinin büyük endüstriyel gıda üreticilerine bağlı olduğunu belirterek, Singapur’un gıda ihtiyacının yüzde 90’ını ithal ettiğini, Irak’ın ise yüzde 80’ini ithal etmek zorunda kaldığını vurguluyor. [6] Türkiye ise Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu Dijital Veri Paneline göre, sadece 2019’un ilk 11 ayında 11,51 milyar dolarlık gıda ürünü ithalatı yaptı.[7] Sadece son iki ayda Türk Lirasının, ABD Doları karşısında yüzde 15 değer kaybettiği düşünüldüğünde bir de buna zaten Dünya genelinde gıda fiyatlarının artışı da eklenirse, kentlerde yaşayan emekçiler için yeterli besine ulaşmak neredeyse imkânsız hale gelecektir.

Nisan ayı başında Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü yaptıkları bir ortak açıklama ile Dünya’nın bir gıda krizi ile baş başa kalabileceğini açıkladılar.[8] Ancak açıklamalarında, bu soruna çözüm diye önerileri olan gıda ve tarım ürünlerinde serbest ticaretin korunması tam da bu sorunun nedenini oluşturuyor. Dünya genelinde, gıda sektörü tamamıyla birkaç çokuluslu tekelin elinde kalmış durumda ve küçük üreticilerin ise çok düşük fiyatlara bu çokuluslu şirketlere satmak dışında fazla bir çareleri yok. Bu çokuluslu gıda devlerinin kurduğu küresel gıda dağıtım zinciri ise birbirine aşırı bağımlı yapısı nedeniyle çok kırılgan.  Tam da bu endüstriyel gıda zinciri nedeniyle, yüz milyonlarca insan gece yatağa aç karnına girerken bugün tarımsal üreticiler ise ürünlerini tarladan çürümeye bırakmak veya süt ürünlerini dökmek zorunda kalıyorlar. Bu endüstriyel tarım politikası şimdi örneğini gördüğümüz gibi sadece kentlerde yaşayan emekçilerin gıdaya erişimini zorlaştırmıyor, aynı zamanda aşırı kimyasal kullanımıyla gıdaların besleyiciliğini ortadan kaldırırken bir yandan da tam da bu COVID-19 gibi hayvandan insana atlayan virüslerin de artmasına neden oluyor.

Gıda isyanları belki de tarihte en eski işçi hareketlerindendir. E.P. Thompson, 18. Yüzyıl İngiltere’sindeki gıda ayaklanmalarını sıradan insanların Fransız Devriminden önce nadiren tarih sahnesine kendi faillikleri ile çıktıkları görüşünün yanlışlığını kanıtlamak için kullanır.[9] Günümüzün yoksullarını sadece çeşitli uluslararası kurumların gıda yardımlarının birer ‘müşterisi’ ve burada sayılan sorunların da büyük bir uluslararası yardım kampanyası ile aşılabilecek sorunlar olduğu görüşünü ise, Dünya emekçileri kendi eylemleri ile çürütüyorlar. Yukarıda örnekleri verilen, Dhaka ve Nairobi’deki eylemlerin yanı sıra, Honduras ve Güney Afrika’da gıda protestolarının haberleri basında yer aldı, aynı zamanda İtalya’da ülkenin Güneyine ve Sicilya’ya yoksul halk tarafından süpermarketlerin yağmalanması ihtimaline karşı asker birliklerinin gönderildiği haberleri çıktı. [10] ABD’de ise bazı gıda bankalarında, ellerindeki gıda miktarı başvuranlara yetmeyince güvenlik için görevliler Ulusal Muhafızları çağırdılar.[11] Dolayısıyla gıdaya erişmekte zorluk yaşayan emekçiler, kendi sorunlarını kendileri ele almaya hazırlar.

Ancak yaşanan bu gıda krizinin nedenlerini sadece teşhir etmekle yetinmeyen ama bir yandan acil gıdaya erişim sorunlarına çözüm üretirken, bir yandan da başka türlü bir tarım, başka türlü bir gıda politikasını da ortaya koyacak bir program ihtiyacı ise ortada duruyor. Burada ekososyalist çözüm, GDO, kimyasallar, çeşitli böcek ilaçları kullanan ve küresel gıda devlerine dayanan endüstriyel tarımın yerine, ekolojik tarım yöntemlerini kullanan ve aile üretim birimlerine, kooperatiflere veya daha büyük ölçekli kolektif çiftliklere dayanan bir tarım politikasıdır.[12] Gıda bir insan hakkıdır ve gıdanın ticari bir meta olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Dünya emekçilerinin yüzde 71’i tarımla uğraşmıyor, dünya nüfusunun yüzde 55’i ise şehirlerde yaşıyor. Bu durumu ancak ekososyalist bir toplumsal dönüşümle baştan aşağı değiştirebilir. Ne var ki aynı zamanda şu anda acil olarak da bu şehirlerde yaşayan emekçilerin, gıdaya erişim hakkını garanti altına alacak bir dizi talebe ihtiyaç vardır. Yani sadece gıda üretimi alanında değil tüm üretimin topyekûn yeniden düzenlenmesini öngören bir ekososyalist politikayla eş zamanlı olarak, şu anda şehirlerde yaşayan milyonlarca emekçinin gıdaya erişimini acil olarak güvenceye alacak, tarımda aracılığın ortadan kaldırılması, gıda ürünlerinde fiyat kontrolü uygulanması gibi gündelik talepleri de içeren bir antikapitalist, ekososyalist program ancak açlığımıza çare olabilir, hepimizin karnını doyurabilir.


[1] TÜİK’in Tüketici Fiyat Endeksi hesaplamasında kullandığı sepetteki madde verileri kullanılarak tarafımızdan hesaplanmıştır.

[2] https://www.wfp.org/news/wfp-chief-warns-hunger-pandemic-covid-19-spreads-statement-un-security-council

[3] https://www.thenation.com/article/society/coronavirus-global-food-crisis/

[4] https://www.bloomberg.com/news/articles/2020-04-10/stampede-in-kenya-as-slum-residents-surge-for-food-aid

[5] https://www.arabnews.com/node/1658186/world

[6] https://viacampesina.org/en/the-solution-to-food-insecurity-is-food-sovereignty/

[7] https://www.aa.com.tr/tr/sirkethaberleri/vakif-dernek/gida-ve-tarim-sektorunun-ihracati-2019un-11-ayinda-yuzde-1-04-artti/655193

[8] https://www.aljazeera.com/news/2020/04/world-risks-food-crisis-wake-coronavirus-officials-warn-200401113703012.html

[9]  https://www.jstor.org/stable/650244?seq=1, The Moral Economy of the English Crowd in the Eighteenth Century, E. P. Thompson, Past & Present, No. 50 (Feb., 1971), pp. 76-136

[10] https://www.bloomberg.com/news/articles/2020-03-30/italy-risks-losing-grip-in-south-with-fears-of-looting-and-riots

[11] https://www.nytimes.com/2020/04/08/business/economy/coronavirus-food-banks.html

[12] Why Ecosocialism: For a Red-Green Future, Michael Löwy, https://greattransition.org/publication/why-ecosocialism-red-green-future

Yaşam İçin Greve Çıkmak – Cinzia Arruzza & Felice Mometti

29 Mart Pazartesi günü, General Electric (GE) fabrikası işçileri, şirket yönetimi tarafından açıklanan binlerce işten çıkarmaya karşı bir protesto düzenleyerek üretimin yeniden düzenlenmesini talep etti ve basit bir soru sordular: GE, milyonlarca insanın hayatının tehlikede olduğu yerde çeşitli hava taşıtları için motor üretmemiz, bakımını yapmamız ve test etmemiz için bize güveniyor da neden solunum cihazı üretmemiz için bize güvenmiyor?”

Bu, çeşitli sektörlerden işçilerin dünya çapında sahnelemiş olduğu farklı meşruiyet dayanaklarına sahip birçok grevden biriydi. Mart ayındaki bir grev dalgası, İtalyan hükümetini zorunlu olmayan üretimi durdurmaya zorladı, ancak bu mücadele bütünüyle kazanılmış olmaktan hala çok uzak. Zorunlu olmayan üretimdeki işçiler iş bırakır, hastalanır ya da tamamen şirketlerin kârını artırmak uğruna ölüm riskini almayı reddederkenAmazon ve diğer lojistik çalışanları, sağlıksız koşulları ve kişisel koruyucu ekipman eksikliğini protesto etmek için Fransa, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerde protestolar ve grevler düzenledi. Staten Island Amazon protestosunun organizatörlerinden biri olduğu için daha sonra şirket tarafından işten atılan Chris Smalls, Jeff Bezos’a hitaben yazdığı açık mektupta şöyle diyordu: “Bize, COVID-19 nedeniyle Amazon işçilerinin ‘Yeni Kızıl Haç’ olduğu söyleniyor. Fakat işçiler kahraman olmak istemiyor. Biz sıradan insanlarız. Benim tıp diplomam yok. İlk müdahale için eğitim görmedim. Bir işe sahip olmak için hayatımızı riske atmamız istenmemeli. Ama öyle oluyor. Ve birinin bundan sorumlu olması gerekir, ki o da sizsiniz.” Sağlık, gıda, sanitasyon, perakende ve toplu taşıma sektörlerindeki işçiler katledilmeye gönderilmelerine karşı giderek daha fazla direniyor ve yeni işçi sınıfı kahramanları övgülerinin yeterli olmadığını dünyanın geri kalanına hatırlatmak için çeşitli protestolar düzenliyorlar: onlar kutsanacak şehitler değiller, koruyucu ekipmanlar ile daha iyi bir ücret ve çalışma koşulları istiyorlar.

Bu salgın dönemlerinde, işyerleri mücadelenin sahnelendiği tek yer değil. Birçoğu gelirini ve işini kaybeden ve çeşitli karantina bölgelerinde yaşayan kiracılar, kira ödemelerini durdurmak ve tahliyelere direnmek için örgütleniyorlar. Mahkumlar, hapishanelerin virüs nedeniyle hızla ölüm kamplarına dönüşmesinden korktuğu için, İran’dan İtalya’ya ve ABD’ye kadar isyan edip protesto ediyor. Müşterek yardımlaşma girişimleri ve organizasyonları, çabaları koordine etmek ve acil ihtiyacı olan insanların ihtiyaçlarını karşılamak için sosyal medyayı yoğun bir şekilde kullanıyor. Bu mücadelelerden ve grevlerden bazıları önceden var olan siyasi ve toplumsal örgütler aracılığıyla sahneye çıkıyor veya koordine ediliyorken, birçoğu eski örgütsel altyapılarını aşıyor ve bunun yerine kendiliğinden reddetme, direniş ve dayanışma davranışlarına ve eşi görülmemiş bir krize tepki olarak aşağıdan yukarı öz-örgütlenmenin ortaya çıkışına dayanıyor.

İçinde bulunduğumuz kötü vaziyeti karakterize eden gerçeküstü, muallak atmosferde, dikkatimizi sadece gözlerimizin önünde ortaya çıkan felakete, boşaltılmış şehirlerimizin sessizliğini bozan sirenlerin acımasız çığlıklarına, ölümler ve bulaşmaların sayımına ve yaklaşmakta olan ekonomik bunalıma çevirmek kolay olurdu. Ancak yaşadığımız bu garip, endişeli zamanlar, aynı zamanda mücadeleler, dayanışma eylemleri ile sınıf oluşumu ve öz-örgütlenme süreçleriyle dolu.

Bütün bu mücadelelerin ortak noktası, kapitalizm için kendinin ya da başkalarının ölümüne izin vermeyi reddetme, Marksist Feminist Kolektif’in pandemi hakkında yaptığı açıklamada tanımladığı gibi kapitalizmin merkezindeki kâr üretimi ile yaşamın kendisinin üretimi ya da toplumsal yeniden üretim arasındaki çelişkileri açıkça ortaya koyan bir reddetmedir.

Bu mücadeleler, kârı yaşamın üstüne koymayı reddederek, en az iki ana çatışma cephesi açıyor. Birincisi pandeminin ve onun sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet boyutlarının acil yönetimini içeriyor; ikincisi uzun vadeli toplumsal dönüşümlerle açılıyor. Bazı ülkelerin, ekonomik çöküş ve toplumsal huzursuzluktan kaçınmak için yeni Keynesyen tedbirlerin bir versiyonunu devreye soktukları bir anda, karşı karşıya olduğumuz acil ele alınması gereken mesele, bu tedbirlerin neoliberal dönemin ve kemer sıkma döneminin nihai sonunu işaret edip etmeyeceğidir ve netice, büyük ölçüde siyasi ve toplumsal mücadelelere bağlı olacaktır.

Pandemi yönetişimi üzerine

Pandemi, çeşitli mücadele biçimlerinin ortaya çıktığı ve hızla çoğaldığı küresel bir konjonktür yaratıyor. Aynı zamanda, pandeminin yönetimi ulusal bağlamlarda homojen olmaktan çok uzak: ulusal siyasi dinamiklerin kendine özgü özellikleri var ve hepimizi birbirine bağlayan küresel bir konjonktür zeminine rağmen, mücadele ve özneleştirme süreçleri için önemli ölçüde farklı bağlamlar oluşturuyorlar.

Bu açıdan bakıldığında, karantinalar nedeniyle özgürlüklerin askıya alınmasıyla ilişkili otoriter siyasi dönüşlerin tehlikelerine odaklanan “istisna hâli” söyleminin başlıca sınırlarından biri, mevcut durumun muazzam karmaşıklığını bütün ineklerin gri göründüğü bir geceye dönüştürmesidir. Bu ayrıca bugün birçok ülkede gerçek mücadele alanını yanlış tanımlıyor.

Öncelikle, hükümetler sert olağanüstü hâl tedbirleri almak ve özgürlüklerin askıya alınması için acele etmedi. Tam tersi daha doğru: birçok durumda hükümetler tereddüt etti ve hatta başlangıçta kapitalist normallik olarak addedilen şeyleri askıya almayı reddetti. Bu gecikmenin, diğer örneklerin yanı sıra İtalya, İspanya, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve İsveç’te ciddi sonuçları oluyor. Yöneticiler nihayetinde tecridi başlatmaya karar verdiklerinde, bunu sağlık uzmanlarının baskısı, sağlık sistemlerinin (büyük ölçüde yıllarca kemer sıkma kesintileri ve özelleştirmelerle sağlık sektörünün tükenmesi nedeniyle) çökmesi riskine dair duydukları korku ve özellikle işe gitmeyi reddeden işçilerle aşağıdan gelen protestolar nedeniyle yaptılar. Aslında, kapitalist devletlerin insanları evde tutmak yönünde ağır basan bir çıkarı olacağı düşüncesi oldukça tuhaf ve insanların işe (ve tüketmeye) dönmelerine olanak sağlayacak bir tür “normalliğe” hızlı bir şekilde geri dönüşü tasavvur etme çabalarıyla olgusal olarak çelişiyor.

Bu bağlamda, pandemi, İsrail, Macaristan veya Hindistan gibi ülkelerde olduğu gibi, bazı otoriter eğilimli hükümetlerin yürütme yetkilerini daha da yoğunlaştırmaları için bir fırsat oldu. Ancak bu bile, otoriter bir aşırı sağ tarafından yönetilen tüm ülkeler için geçerli olan doğrusal ve otomatik bir süreç değil. Brezilya’da Bolsonaro, sonuç olarak giderek siyaseten izole edilmiş olsa ve olağanüstü hâl yetkilerinin bölgesel olarak tahsis edilmesini teşvik etse bile, inkârcı bir tutuma saplanıp kalmış durumda. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Trump federal bir karantina kararı ilan etmeyi reddetti ve hangi tedbirlerin benimseneceğine karar vermede valilik özerkliği ve esnekliği tanınması konusunda ısrar ediyor. Pandemi yönetimi, zaten mevcut olan otoriter bir iktidar aygıtının seferberliğine dayandığı için, Çin apayrı bir durum.

Karmaşık bir gerçekliğe soyut formüller dayatmak yerine, pandeminin yönetiminde, hem yeni hem de çok eski olan çeşitli yönetişim biçimleriyle yapılan denemelere kulak vermek daha yararlı. Örneğin, İtalya ya da Almanya’da şu an kuvvetlerin yürütme organında yadsınamaz biçimde birleşmiş olması, bölge yöneticileri ve eyaletler ile gerilime neden oluyor ve her iki ülke de Avrupalı ulus-ötesi kurumlarla gergin bir ilişki içinde. Amerika Birleşik Devletleri’nde, federal kurumlar arasındaki yetki dağılımında önemli bir dönüşüm olmadığı gibi, eyalet yönetimlerinin politikaları birbirinden farklı ve zaman zaman Federal yönetimin tutarsız yaklaşımlarıyla gerginlik içinde. Bunun en önemli örneklerinden biri, Trump ile New York Eyalet Valisi olan ve Demokratların başkan adayı olmamasına rağmen Trump’ın muadili statüsüne yükselen Andrew Cuomo arasında yaşanan ihtilaftır. Birçok Avrupa devleti ve ABD, karar alma süreçlerinde belirli paydaşları, ulusal bilim camiası, büyük şirketler, finansal kurumlar ve ulusal çalışma konseylerini içeren yönetişim biçimlerini benimsiyor. Ayrıca pandemi, ABD ve Çin’e jeopolitik stratejilerini izleme ve yeniden tanımlama fırsatı sundu. Trump Yönetimi’nin Venezüella’da rejim değişikliği için baskı yapması ve İran’da halihazırda gerçekleşen berbat yaptırımları artırması için bir fırsat haline geldi. Bu arada Çin, onlarca ülkeye çokça ihtiyaç duyulan tıbbi malzeme ve uzmanları göndermeyi amaçlayan bir yumuşak güç stratejisi benimsiyor, ABD’nin şimdi taklit etme hevesinde olduğu bir girişimde de, Amerika Birleşik Devletleri ön saflardaki sağlık çalışanları için basit yüz maskeleri bulmakta zorlanırken, Trump İtalya’ya 100 milyon dolarlık tıbbi malzeme gönderecek olmasıyla övündü.

Ancak, yönetişim alanındaki bu denemeler bile sorunsuz gitmiyor, normallik ve istisna arasındaki kesintisiz çelişkiyle zorlanıyorlar: yani bir toplumsal üretim biçiminin işleyişinin normalliği ile pandeminin yaşamın toplumsal yeniden üretimi ya da kamusal alanlarda dolaşımın normalliğinekarşı dayattığı istisna -ki bu tamamen ortadan kaldırılamaz- ve özel alanlardaki hareketsizliğin istisnası arasındaki çelişki. Bu yönetişim denemeleri sürekli değişiyor, başta sağlık sistemi olmak üzere mevcut refah sistemlerinin sınırlarıyla yüzleşmek, yerel, ulusal ve ulusötesi güçler arasındaki eklemlenmenin yönünü belirlemek zorunda kalıyor. Bunun bir örneği, ABD eyalet valilerinin özerkliğinin, solunum cihazları için fiyat artırarak birbiriyle kapışmalarına yol açması. Kaynaklar için sergilenen rekabet, İtalya’daki bölge valileri arasında da gerçekleşiyor. Bu tecrübelerin nereye evrileceğini şimdiden tahmin etmek imkânsız, çünkü farklı devlet kurumları arasındaki çatışmalardan, aşağıdan toplumsal çatışmaların yoğunluk ve erişim seviyesine kadar sayısız değişken var.

İşsizlikteki sarsıcı artış, küresel değer zincirlerinin bozulup kopması ve toplumsal yeniden üretimi tekrar düzenleme gerekliliği, ABD ve Avrupa Birliği’ni zorladı. Kurumlar sadece ekonomik çöküşten kaçınmak için değil, aynı zamanda yaklaşmakta olan ekonomik krize tepki olarak patlayacak toplumsal huzursuzluk için büyük ekonomik tedbirler alacak. Bu tedbirlerin ortak özellikleri, bir tür geçici ve kısmi Keynesçilik veya “son kullanım tarihi olan bir Keynesçilik” olarak tanımlanabilir. Bue Rübner Hansen’in yazdığı gibi: “Bu politikalar geçici olup, kararları (krino) hasta sağlığının dönüm noktasına (krisis) göre değişen Hipokrat tıbbı doktorunun yaptığı gibi kısa vadeli tedbirler olarak tasarlandılar. Ancak, Covid-19 büyük olasılıkla geçici bir eksojen [dışsal] şok değil.”

Sözgelimi Trump, 3 Nisan Cuma günü verdiği günlük brifingde, yönetimin, sigorta teminatı olmayan COVID-19 hastalarının hastaneye yatış masraflarını ödemek için sigorta kapsamını genişletmek veya Obamacare pazarını yeni taleplere açmak yerine teşvik paketinden para kullanmayı planladığını açıkladı. Öte yandan, önde gelen aday Joe Biden de dahil olmak üzere Demokrat çevrelerin büyük çoğunluğu, salgın karşısında bile Herkes için Sağlık hareketini bir tarafa bırakmaya devam etti. ABD’nin 2 trilyon dolarlık teşvik paketi ve Avrupa Birliği’nin işçilerin gelirlerini tamamlamak için daha sonra 100 milyar dolar ilave ederek ayırdığı 750 milyar avro, şaşırtıcı büyüklüklerine rağmen neoliberal çerçeveyi zorlamayan tedbirlerdir. Buna ek olarak, ne karantinanın güvenlikle eş anlamlı olmadığı aile içi istismar mağdurları için önemli bir hüküm bulunuyor ne de kadınlar için ev içi emeğin artan yükü ele alınıyor. Dahası, bu müdahaleler genellikle göçmen karşıtı ve kapalı sınır siyasetlerine dayanıyor ve sağlık hizmetlerine erişimin sıfıra yakın olduğu ve virüsün binlerce can alabileceği göçmen gözaltı merkezlerinde ve mülteci kamplarındaki tutsakları serbest bırakmak hiçbir şey yapılmıyor.

Bu tedbirlerin bariz amacı, kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi için koşulların yeniden oluşturulmasıdır ve kesinlikle bu ilişkilerin radikal dönüşümü değildir. Avrupa Merkez Bankası’nın eski Başkanı Mario Draghi’nin Financial Times’ta yazdıkları, ABD ve Avrupa Birliği’nin hibe ettiği bu muazzam paranın altında yatan mantığı ortaya koyuyor. Draghi’ye göre, mevcut kriz döngüsel değil, eksojen [dışsal] faktörlerden kaynaklanıyor. Bu nedenle, onun önerdiği reçete, büyük özel şirketlerin acil durumları atlatıp sonra her zamanki gibi işlerine geri dönmelerini sağlamak için kamu borcunu arttırmaktır. Ve aslında, işleri korumak ve işten çıkarmaları önlemek için herhangi bir ciddi politika olmadan, hem şirketlerin parayı aldıklarında işten çıkarmalardan kaçınacaklarına hem de acil durum bittiğinde kaybedilmiş istihdamı hemen yeniden oluşturacaklarına dair yanlış bir varsayım uğruna, fonların çoğu özel şirketlere gidecek. Avro Bölgesi İstikrar Paktı’nın geçici olarak askıya alınmasının mantığı da budur. Almanya hükümeti, Avro bölgesi ekonomi politikalarının neoliberal kemer sıkma önlemlerini terk etmesine yönelik yapısal bir dönüşüm için diğerleri arasında emsal teşkil etmek istememiştir. Sermayenin yeniden üretim koşullarını tekrar oluşturma amacının gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceği, siyasi dinamikler ve toplumsal güç ilişkileri de dahil olmak üzere bir dizi faktöre bağlı olacak.

Çivisi çıkmış bir dünyada özneleşme ve öz-örgütlenme

Mevcut konjonktür gerginlikler ve çelişkilerle dolu. Dünyanın çivisi çıkmış durumda, hem fazlasıyla olaylı hem de muallak. Çelişkiler ve kararsızlıklar, sosyal izolasyonu bir dizi sosyal medya aracı vasıtasıyla bağlanırlık ve iletişim fazlası ile birleştiren sosyallik biçimlerini de karakterize ediyor. Pandeminin bir sonucu olarak toplumsal yaşamın nasıl dönüştürüleceğini şimdiden tahmin edemeyiz, ancak Foucault’nun, özneleşme ve iletişimin “benlik teknolojileri” olarak tanımladığı biçimlerin, “gerçek” ve “sanal” karşılaşmaların ve dillerin daha fazla yakınlaşması doğrultusunda, son zamanlardan daha melez hâle gelmesi tamamıyla mümkün.

Yukarıda tarif edilen makro dinamikler bağlamındaki bu sosyallik biçimlerinin, potansiyel yeni bir sınıfsal uzlaşma üzerinde de etkileri olabilir. Göze çarpan sadece birkaç faktör: artan kitlesel işsizlik; işyerinde bulaşma korkusu ve kendiliğinden reddetme davranışları; düşük ücretli, ırk ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına maruz kalan hizmet çalışanlarının artan görünürlüğü ve sosyal tanınırlığı; sosyal izolasyon; evden çalışanlar ve artan ev içi yük, sıkışık yaşam alanları ve ücretli işin süre ve kısıtlamaları arasında sıkışmak zorunda kalanlar için üretim ve yeniden üretim arasındaki çizgilerin bulanıklaşmasıdır.

Bu bağlamda, muhtelif mücadele ve siyasi radikalleşme süreçleri gerçekleşmeye başlıyor. Ancak, yeni konjonktürün açtığı bu potansiyellerden nasıl faydalanılacağı konusunda önerilmiş kolay bir reçete yok. Tecrit tedbirleri, örgütsel süreçlere yeni zorluklar getiriyor ve örgütlenme, protesto etme ve etkili olma yollarını yeniden keşfetme becerisine ihtiyaç duyuyor: Toplumsal protestoyu geleneksel yolların (kitlesel yürüyüşlerin, mitinglerin vs.) söz konusu olmadığı bir anda nasıl görünür hâle getirebiliriz? Yeni yasal ve yasadışı grev dalgası ile kira grevleri, karşılıklı yardımlaşma örgütleri ve alternatif toplumsal yeniden üretim biçimleri gibi diğer direniş ve çatışma biçimleri arasında nasıl bağ kurabiliriz? Bu toplumsal mücadeleler, mevcut meydan okumayla aynı seviyeye çıkarak nasıl daha da siyasallaşabilir? (Ki bu da devletin ve uluslar ötesi kurumların iktidarıyla karşı karşıya gelmek anlamına gelir.)

Yeni potansiyel özneleştirme ve mücadele süreçlerine başvurmak, bu acil sorulara cevap vermeye çalışmak ve tarihsel süreksizlikleri ve değişkenleri hesaba katmayan eski örgütsel modellerin ve siyasi stratejilerin mekanik bir biçimde yeniden önerilmesinden kaçınmak için atılacak ilk adım olacaktır. Buradaki inceleme, sadece sosyolojik bir araştırma olarak değil, kendini tanıma, kendini örgütleme, siyasallaşma ve kim olduğumuza, neden ve nasıl mücadele ettiğimize dair yeni bir ortak anlayış oluşturma süreci olarak da anlaşılmalıdır.

Bu, yukarıda belirtilen mücadelelerin her iki cephesini, yani pandeminin acil yönetimi ve üretimin toplumsal ilişkilerinin uzun vadeli dönüşümünü ele alabilmemiz için acil bir görevdir. Rob Wallace ve diğerlerinin ileri sürdüğü gibi, virüsün modellemeleri ve ImperialCollege’nin(ABDve Birleşik Krallık için referans noktası haline gelen) raporu gibi baskılama önlemlerinin süresine ilişkin tahminler, neoliberal çerçeveye meydan okunamayacağı varsayımına dayanıyor. Yazdıkları gibi: “Imperial’ınçalışması gibi modeller, analiz kapsamını hâkim toplumsal düzen içinde çerçevelenen, bu darlığa uygun hale getirilmiş sorularla açık bir biçimde sınırlıyor. Tasarımları gereği, salgınları tetikleyen daha geniş piyasa güçlerini ve müdahalelerin altında yatan siyasi kararları yakalayamıyorlar.Ortaya çıkan projeksiyonlar, kasten ya da kasıtsız olarak, bir ülkenin hastalık kontrolü ve ekonomiyi birbirine eklemlemesi halinde öldürülecek çok savunmasız binlerce insan dahil olmak üzere herkes için sağlığı güvence altına almayı ikinci plana attı.” Ancak, üstesinden gelinmesi gereken tam da bu çerçevedir, iki hedefle: virüs tarafından alınacak yaşam sayısını mümkün olduğunca sınırlamak ve “Son kullanma tarihli Keynesçilik” stratejisine karşı çıkarak onun yerine neoliberal kemer sıkmayı sona erdirmek için mücadele etmek ve insanların yaşamlarını kâr birikimine tabi kılan üretim ve toplumsal yeniden üretim arasındaki kapitalist ilişkiyi büsbütün dönüştürmek.

Uzun süren tecrit haftaları boyunca, İtalya’da sosyal medyada dolaşan internet paylaşımlarından biri şöyleydi: “İyi olacağız”. Bu anlaşılabilir bir istek olsa da kesinlikle bir istekten ibaret. Dahası, dolaylı olarak, pandemiden önceki mevcut durumu, geri dönmeyi amaçlamamız gereken bir normallik hâli olarak kabul ediyor. Dürüst olalım: Her şeyin iyi olacağına dair bir kesinlik yok ve pandemiden önceki yaşama şeklimiz ne iyi ne de “normal”di, mevcut kriz toplumsal örgütlenme ve yaşam biçimi olarak kapitalizmin bir sonucudur.

Yine de sonumuz iyi olabilir. Ama bu bize, işlerin her zamanki hâline dönmesini engelleme becerimize bağlı olacaktır. Eğer görev göz korkutucu geliyorsa, ki öyle, kendimize tümüyle güçsüz olmadığımızı hatırlatabiliriz. ChrisSmalls’un mutlak bir açıklıkla söylediği gibi: “Ve Bay Bezos’a [Amazon’un CEO’su] mesajım basit. Gücün umurumda değil. Kendini güçlü mü sanıyorsun? Güce sahip olan biziz. Biz çalışmazsak ne olacak? Paran olmayacak. Güç bizde. Sana para kazandıran biziz. Bunu asla unutma.”

Cinzia Arruzza, Viewpoint Magazine’de editör kolektifinin bir üyesi ve New York’taki Yeni Sosyal Araştırmalar Okulu’nda Felsefe Profesörü; feminist ve sosyalist bir eylemci. Ayrıca Dangerous Liaisons: TheMarriages and Divorces of Marxism and Feminism kitabının yazarıdır.

FeliceMometti, bağımsız bir araştırmacı.

Çeviri: Gamze Boztepe

Kaynak: https://sendika63.org/2020/04/pandemi-zamanlarinda-yonetisim-ve-toplumsal-catisma-585531/

Başka Bir Dünyayı Yaratacak Güce Sahibiz! Yaşasın 1 Mayıs!

Koronavirüs salgını, liberal kahinlerin “elveda” diyerek uğurladığı proletaryanın ortadan kalkmadığını, aksine dünyanın hiç olmadığı kadar sınıfsal ayrımlarla bölündüğünü göstermiştir. Dünyanın kaynaklarını elinde tutan yüzde 1 azınlık kendini güvenceye alırken, yüzde 99 ölüme terk edilmiş, özellikle Türkiye’de emekçiler her gün ölüme gönderilmiştir. Patronların partisi AKP, bu süreçte sadece burjuvaziye kol kanat gerer, sadece onun keyfini dert edinirken, halka maske dağıtmayı bile becerememiş, izne çıkartılan işçileri asgari ücretin altında bir ücretle açlığa mahkum etmiştir. Kapitalizmin vahşi yüzünü gizlemek için giydiği bütün maskeler dökülmüştür. İnsanlığın geleceği eşitlik ve özgürlük mücadelesine yani sosyalizme bağlıdır.

Koronavirüs, kapitalist düzenin ekolojik sistemin katledilmesinde birincil fail olduğunu kanıtlamıştır. Küresel ısınma, ormanların yok olması, su kaynaklarının azalması gibi genel tehditlerin yanında koronavirüs tehdidi küçük bir ön gösterimdir. Doğayı katleden ve bunun sonuçları karşısında öncelikle kendilerini korumayı dert edinen sermayedarlar, ekolojinin yok oluşa doğru gidişini önleyemez, anca hızlandırabilirler. İlerideki nesillerin nefes alabileceği bir dünya ancak kapitalizmin yıkılmasıyla mümkündür. Çünkü dünyanın sonunu hazırlayan “büyü ya da öl” diyen kapitalist mantık ve onun plansız, azgın üretim anlayışıdır. Bugün proletaryanın önünde yalnızca eşitlikçi bir dünya kurma görevi değil, dünyayı insanlık için elverişli kılma görevi de bulunmaktadır. Yüzde 1’in yıktığını, yüzde 99 onaracaktır.

Kapitalizmin bugünkü egemen formu yarı-faşist, sağ popülist ve otoriter yönetimlerdir. 2008 kriziyle birlikte sol ve antikapitalist muhalefetinin yükselmesinin ve yenilgiye uğramasının ardından, krizin devam ettiği koşullarda faşizan siyasetçilere yol açılmıştır. Emekçi, Göçmen, Kadın, LGBT+ düşmanı politikaların ortaya çıkarttığı, bütün dünyada daha fazla şiddet tehdidi, daha fazla faşist terördür. Ülkemizde de LGBT+’ların ve feministlerin devletin üst kademelerinin ağzından hedef gösterilmesi, iktidar eliyle yükseltilen ırkçı, homofobik, seksist faşist histeri, bu faşizan yönetimlerin kapitalizmin salahiyeti için her şeyi göze aldığını göstermektedir. Ancak bunların karşısında yer alan enternasyonalizm sadece işçi sınıfının sahip olabileceği bir değerdir. Bu 1 Mayıs’ta da, dünyanın pek çok ülkesinden emekçinin, internet yardımıyla, hep bir ağızdan Enternasyonal ve Çav Bella söylediğini, işçi sınıfının tarihsel simgelerinin bütün ülkelerden insanlar tarafından paylaşıldığını gördük. Bu bizim sermaye sınıfının yaydığı nefrete karşı bağışıklığımızdır. Emin olun, biz onlardan daha kalabalığız. Başka bir dünyayı yaratacak güce sahibiz.

Yaşasın 1 Mayıs!

Yaşasın Sosyalizm!

Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği ve Dayanışması!

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

“Ali El Hemdan’ın Öldürülmesi Açık Bir Cinayettir”

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi, Adana’da 17 yaşındaki mülteci işçi Ali El Hemdan’ın polis tarafından öldürülmesi üzerine bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Hemdan’ın katlinin, göçmen düşmanlığı ve koronavirüs koşullarında işçileri ölüme yollayan sistemin ortak bir suçu olduğu dile getirildi. İnisiyatif, Hemdan’ın öldürülmesinde sorumluluğu bulunanların cezalandırılmasını talep etti.

Read More …

1 Mayıs’a Giderken Sosyalist Örgütlerden Çağrı: Pandemi Krizine Karşı Bağımsız Emekçi Hattı

Yayınladıkları ortak deklarasyonda Başlangıç Kolektifi, Emekçi Hareket Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, İşçinin Kendi Partisi, Sosyalist Demokrasi için Yeniyol ve Sosyalist Emekçiler Partisi COVİD-19 pandemisiyle mücadelenin, kapitalizme ve onun sömürü politikalarına karşı mücadeleyle iç içe geçtiğini vurguladı. İmzacı örgütler işsizlere asgari bir yaşam geliri sağlamak için patronlardan bir servet vergisinin alınmasının da dahil olduğu bir dizi acil talep etrafında birleşik bir kampanya çağrısında bulundu. 

Read More …

1908 Devrimi’nden Soykırım’a Ermeniler ve İttihatçılar – Masis Kürkçügil

Söyleşi: Emre Tansu Keten

Zor günlerden geçiyoruz. Kimilerinin faşizm, kimilerinin Erdoğanizm, kimilerinin kötülüğün iktidarı dediği, insanlığın siyasi ve toplumsal birikimini hiçe sayan, kendi dar kalıplarına uymayan herkese ve her şeye savaş açan bir tek adam rejimi altında, hepimiz önem verdiğimiz değerlerimiz için mücadele ediyoruz.

Read More …

“Ben İnsan Değilim, Ben Hayvan Değilim; Ben Bir Kargo Kuryesiyim”

Adım Adem, soyadım Ademoğlu[1]. Dünyaca ünlü bir kurye firmasında kurye olarak çalışıyorum. Mesleğimde 20 yılı geride bıraktım. Askerden sonra bu işi bulunca hemen üstüne atladım. Mahalledeki bakkal Hamdi’nin yeğeni de burada şoför olarak çalışıyormuş. Sağ olsun, o vesile oldu burada çalışmama. İstanbul’un her ilçesinde görev yaptım; Bağcılar, Eminönü, Kadıköy, Beyoğlu, Şişli, Adalar, Üsküdar, Pendik… İstanbul’un 20 yılda nasıl değiştiğinin de şahidiyim.

20 yılda binlerce insanla muhatap oldum, binlerce kapris çektim, binlerce koli taşıdım. Teşekkür de ettiler, azarladılar da, can da kurtardım, insan da üzdüm. 11 Eylül saldırısından sonra dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını söylemişti HUB[2] müdürü Cezmi Bey. Doğruydu, havacılık camiası ciddi bir krize girmişti. Binlerce uçak iptal oldu, binlerce yolcu uçmaktan vazgeçti. Bizim işler de düştü o aralar.. neyse, konumuz bu değil, konumuz başka..

Mahmut Mahmutoğlu’nun şirketiydi burası. Daha sonra gavurluktan bir şirket gelip ortak olmuş. Biz tabii sendika bilmezken, burası sendikalaştı. Çok zor süreçler atlattık. maaşları yarım yarım alırken, maaşları sendika aracılığıyla müzakere ettiğimiz günlere geldik: Yemek kartımız, sosyal haklarımız, yakacak yardımımız oldu.

Hiç unutmuyorum, Çinli bir Müşteri, Çin’deki tanıdığına maske gönderecekmiş. Düşünün, Çin’de maske kalmamış, buralardan gönderiyor! Hey benim büyük ülkem, kıymetini bilmeyenler utansın!  Ama bende yalan yoktur! Böceğe bakar gibi bakmıştım, korkmuştum kadını görünce. Kadın da, güzel Türkçesiyle “Bana herkes böcek gibi bakıyor. Ben virüs taşımıyorum, neden böyle oluyor ki?” diye serzenişte bulunmuştu. 2 ay sonra bana da böcek gibi bakacaklarını nereden bilebilirdim?

İlk Corona vakası görüldüğünde hepimizi transfer merkezinin önüne topladılar ve İSİG uzmanı bize eğitim verdi. Bu namussuz virüs kargodan bulaşmıyormuş. Biraz rahatladım.

Refet: Dursun! Annengil geldi demek umreden, gözünüz aydın!

Dursun: Sağ olasın Refet! Çoluk çocuk dün toplattık, anamın evinin önünde 1 tane besili koç kurban ettik. Teyzemgiller, Amcamgiller, İmamgiller hepsi geldiler.

Fakire fukaraya dağıttık eti.

Refet: İyi yaptın Dursun. Allah hayrınızı kabul etmiş.

Dursun’un sülale köpek sürüsü kadar çoktur! Eyvah eyvah, anası virüs kapmış olmasa bari. İSİG uzmanı hepimize, önerilerde bulundu. Akla ve mantığa yatkın şeyler söyledi. Daha sonra genel müdür aldı sazı eline, bizim ne kadar kıymetli işler yaptığımızı, ne kadar önemli olduğumuzu anlatmaya başladı.

İlk Corona virüs vakası Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından dün duyuruldu. Henüz kaygılı değilim. 30 kişi servislere doluştuk ve aktarma merkezine doğru yoldayız. herkesin dilinde Corona virüs var. Günde 100 paket  topluyor, 60 uğrama yapıyor, 100 paket de dağıtıyorum. Yaklaşık 200 insanla da temas ettiğimi düşünürsek, risk bir hayli fazla gözüküyor. Servisten indik ve merkeze doğru yürümeye başladık.

HUB müdürü Cezmi Bey hepimizle konuşacağını söyledi. Konuşmasında panik olmamamızı söyledi, virüsün gripten daha öldürücü olmadığından bahsetti. Devletin bütün imkanları ile seferber olduğunu, dünyadaki bütün salgınlar gibi bunun da kontrol altına alınacağını anlattı. Daha önce Veba bile kontrol altına alınmış! Hepimiz arabalarımıza bindik ve dağıtıma çıktık. Benim araçta 50 tane Çin’den gelen paket olduğunu görünce eldivenlerimi yanıma aldım. Allah korusun!

Sağlık Bakanı vakaların arttığını, bütün temaslıların izlendiğini ve izole edildiğini belirtti. Öyle olduğunu umuyorum. Paketleri dağıtmak için uğradığım şirket sahipleri, salgın arttığı takdirde işlerinin olumsuz etkileneceğini söyledi. Doğruydu, iş olacak para kazanacaklar ki, işçilerin maaşları da ödenecekti. Vurgulu bir teşekkür ettiler, çay ve kahve ikram ettiler. Biz olmasak ihracatın hali ne olacaktı? İkinci uğramamda Nazif LTD şirketine 10 paket bıraktım, ihracat için 10 paket aldım. Güvenlik görevlisi, “Gardaş bu Corona gençlere bir şey yapmıyormuş! Korkmaya gerek yok. İhtiyarlar düşünsün” dedi ve gevrek gevrek güldü. Evdeki annem babam geldi aklıma. Ya bu gevrek gevrek gülen adamdan bir virüs kaparsam? Bakan dememiş miydi, “Hastanelerin kapasitesinin zorlanmaması bizim için çok önemli. İspanya’daki görüntüleri burada yaşamayalım”.

Şirket, kuryelere eldiven ve maske vermeye karar verdi. Bizi temastan koruyacak herhangi adım henüz atılmadı. Müşterilere paketleri aşağıya bırakın diye herhangi bir bildirimde bulunmadılar. Belki bu şekilde biraz olsun temastan kaçınabilirdik. Bizim meslekte ne kadar kaçınabileceğin de ayrı bir tartışma konusu. Akdeniz insanı kardeşim! Dokunmadan olmuyor! Eldivenin yanına maske de vermeye karar verdiler.. Bizim şirkette sendikanın olması bizim için büyük avantaj. Adamlar en azından arıyorlar, soruyorlar. Yalnız transfer merkezinde personel azaltmaya başladılar. Yıllık izni olan personellerin yıllık izinleri eritilmeye başlandı. Zorla izin kullandırıyorlar. Ancak ithalat yükünün yoğun olduğu günlerde az personel ile çok zorlanıyorlar. Paketleri elleçlemek bile bir zulüm olmaya başladı. HUB müdürü Cezmi Bey aradılar. Bahçelievler kuryesi yıllık izne gönderilmiş. Onun bölgesine de ben bakacağım.

Hem Bahçelievler hem de Cevizlibağ bölgesinde aynı anda çalışmak zorlamaya başladı. Aklımda çocuklarım ve yaşlı annem ve babam var. Kendimi düşünüyorsam şerefsizim! Ya onlara bulaşırsa ne yapacağım? Artık paketleri uzaktan vermeye çalışıyorum. Bu sefer müşteriler kızmaya ve bozulmaya başladı: “Virüslüymüşüm gibi davranma bana! 10 gündür evdeyim!” diyorlar. Oysa operasyon müdürümüz daha yeni yurtdışından geldi… O hiç izole olmadı. Sürekli burnunu çekip de durdu. Umarım ondan bir gol yemem. Adam beni yanına çağırıp 10 dakika konuştu. İnanılır gibi değil.

Az önce Cezmi Bey aradı, müşterilerin bazıları şirketi arayıp, “Kuryeler maske ve eldiven taksın” demiş. Peki ben takayım da, sen takıyor musun?  Bana virüslüymüşüm gibi davranıyorsun, ama sen bu toplumdan izole misin? Çinli müşteriye ben de böyle yapmıştım. onun içeride olduğunu gördüğüm gibi hemen dışarı çıkmıştım. Gördün mü Adem, ne etkiysen onu biçiyorsun. Sadece bizi önlem almaya davet etmek de nedir? Sen hiç bir önlem almıyorsun ama bana virüslü gibi davranıyorsun. Paketi aldırmak için beni yukarı çıkartıyorsun. En azından paketleri aşağıya bıraktır, kapı önüne koyarsın.

Bugün tam 100 tane paket dağıttım, 100 tane paket aldım. Önümüzdeki günlerde işlerin düşeceği kesin. Şirketler yavaş yavaş kepenk indirmeye başlamış.

Dağıttığımız kargoların envanterini çıkardım bugün. Bu salgın zamanında acaba insanlar ne alıyor diye ciddi ciddi düşünmeye başladım.

1) Hüseyin Bey Sokak – 1 adet prezervatif ve kayganlaştırıcı. Bunlara ihtiyacınız varsa neden marketten almıyorsunuz? Neden bize fazla iş yükü bindiriyorsunuz? Neyse, size kolay gelsin. Bol şans.

2) Numeyiş Sokak – Siyah marka pantolon ve gömlek. Siparişi veren delikanlı “Abi biz de sipariş vermezsek, siz aç kalırsınız bee!” dedi. Çocuğum yaşındaydı, çocuğumdan utandım.

3) Emre Sokak – Kütüphane. Ne lazımdı acaba bu salgında kütüphane? Yerde dursa ne olurdu kitaplara? Tam 6 kat yukarı çıkardım. “Nerde kaldın kardeşim? İlla müşteri hizmetlerini mi aramam lazım?” diyerek yüzüme çemkirdi. İsmimi aldı, “Nüfus cüzdanımı da vereyim mi?” dedim. “Seni şikayet edeceğim!” dedi.

4) Aydın Sokak – Yaşlı bir teyze kedisine mama, kendi için de çamaşır deterjanı almış. Paketi teslim ederken, “Kusura kalma yavrum. Bacaklarımda platin var; 3 kat çıkaramıyorum” dedi. Teyzemin kibarlığına kurban olurum.

5) Ülkü Sokak – Murat isimli huysuz bir ihtiyara denk geldim. Torununun doğum günü için oyun konsolu sipariş etmiş. Müşteri hizmetlerinden aradılar, müdür yalvardı ve paketi teslim etmemi rica etti. Bu paket geç kalsaymış beni işten kovduracakmış. Ailemi düşündüm ve sustum.. Babamın ilaç masrafları var, diyalizde… Çocuk 1 gün geç alsa ne olur şu konsolu?

6)  Keten Sokak: Youtuber şımarık kız makyaj malzemeleri sipariş etmiş. Eğer bugün videoyu koyamazsa para alamazmış. Bizim yüzümüzden rezil olacakmış. Oysa çok yoruldum, salgından çok korkuyorum. Umuyorum, hastalanmayacağım. En çok karımı ve çocuklarımı düşünüyorum. Anam ne yapar bensiz, babam diyaliz hastası…

7) Nurten Sokak: Halı sipariş etmiş. Eşek ölüsü gibi ağırdı. Eski bir Rum apartmanının 5’inci katına çıkmak zorunda kaldım.  Şu ana kadar yaşlı teyzenin kedisinin kumu ve deterjan dışında önemli hiç bir şey dağıtmadım. Ne maske, ne siperlik, ne dezenfektan, ne sabun… Kurye arkadaşlarımın bazıları temizlik malzemesi dağıtmışlar.

8) Bahçelievler’de yemek yeme fırsatı buldum. Telefon çaldı. Bir tane adam genel müdüre şikayet etmiş, paketi 3 gündür teslim edilemiyormuş. Gümrük işlemleri yeni bitmiş ama anlamıyor… Ben salgına yakalanmaktan çok korkuyorum! Küçükken zatürre olmuştum. Acaba ben risk grubunda mıyım? Neyse, o adamın paketini verdim. İçinde 1 adet çorap varmış, numuneymiş, üretim için sipariş etmiş. Diğer kurye firması daha hızlı getiriyormuş. “Bana ne! Verseydin öbür firmaya” diyemedim. Genel müdürün motivasyon videosu telefonuma düştü. “Çalışmak zorunda olan arkadaşlarım mutlaka gözlüklerini taksınlar.” diyerek konuşmaya başlamış.  Ben salgına yakalanmaktan çok korkuyorum. Bizim dağıtım yapmamız çok ama çok elzemmiş! Acaba sadece temizlik ve yaşam malzemeleri dışındaki kargolar kabul edilmese ne olur? Len Adem! İşine bak oğlum. Daha 5 uğraman var.

9) Kardanadam Sokak: Megafondan şirret bir ses geldi, Allah ömür versin, annemin sesine benziyor: “Sen maske taktın mı? Kapının önüne bırak çabuk! Ablacım, o pakete benden önce 20 kişinin eli değdi. Uçakların kargo bölümleri en pis yerlerden. Sana kolay gelsin…

Dağıtımların hepsi bitti, evime gitmeden önce telefonumdan Facebook’a girdim. Bir arkadaşım kargo işçilerinin marşını paylaşmış. Kendisiyle 1 Mayıs’ta tanıştım, fena çocuk değildir: “Almanya’da Jan Böhmermann isimli komedi program yapımcısı, yeni işçi sınıfının sömürüsüne karşı ancak bir yeni işçi marşı yapabiliriz diye kargo işçileriyle, bir işçi marşı uyarlaması yapmış. cidden de çok hoş olmuş”.

Marşı dinlemeye başladım…

Bir Kargo İşçisi


[1] Bu yazı başka bir kargo işçisinin hakiki deneyimlerinden yola çıkarak kaleme alınmıştır.

[2] Transfer merkezi

21. Yüzyılda Leninizm – Daniel Bensaïd

Lenin Marksist düşünceye emperyalizm, milli sorunlar, devrimci strateji ve sosyalist demokrasi adına önemli katkılarda bulundu. Fakat örgütler kendilerini “Leninist” olarak adlandırdıklarında genellikle örgütsel biçimleri kastederler. Bu tür örgütlerin oldukça çeşitli örgütsel deneyim ve pratiğe sahip olduklarını da görüyoruz. Leninizm’i örgütsel biçimiyle özgül kılan nedir?

Read More …

COVID-19 ve Sermayenin Çevrimleri – Rob Wallace, Alex Liebman, Luis Fernando Chaves ve Rodrick Wallace

Bu makale, Mayıs 2020 sayısının Mart ayına ait Aylık İnceleme’dir. Basılı sürüm, makale bitiminde bugünün tarihi olan 27 Mart 2020 ile aynı tarihi taşıyacaktır. Aylık incelemeyi, bir bütün olarak yayımlanmasından bir aydan fazla bir süre önce çevrimiçi olarak yayımlamak bizim için eşi görülmemiş bir durumdur ve mevcut acil durumun ispatıdır. Tüm dergi, 1 Mayıs’ta çevrimiçi olarak yayımlandığı zaman, makaleye ufak güncellemelerin ekleneceğini tahmin ediyoruz.- [Monthly Review] Editör Ekibi

Read More …