31 Mart günü, DİSK, Türk-İş ve Hak-İş işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu sektörler dışındaki sektörlerde işin durdurulması, 15 gün ücretli izin ve işsizlik sigortası fonunun işçilere açılması taleplerini içeren ortak bir bildiri yayınlanmıştı. Yayınlanan bildirinin ardından henüz bir hafta geçmiş olmasına rağmen resmi olarak kabul edilen vaka sayısı 20 binlerden 35 binlere, yitirdiğimiz kişi sayısı ise 725’e çıktı.
Korona krizinden en çok etkilenenler işe gitmek zorunda
bırakılan işçiler, işsizler, ücretsiz izne çıkartıldığı için yeterli beslenme
ve hijyen koşullarını sağlayamayan yeni işsizler ve aileler, evsizler, göçmen
ve kağıtsızlar, tarım işçileri, yaşlılar ve kadınlar… Bunu hepimiz artık
biliyoruz.
Hükümet ve patronlar hariç! Hükümet şu ana değin yaptığı tüm
açıklamalar ve hayata geçirdiği tedbir paketleri ile yalnızca patronların
arkasında durduğunu gösterdi. Patronlarsa işçileri “ölümüne çalıştırma”
düzeninin kendisine yabancı olmadığını…
Sendikaların “hükümetten ricacı” olarak geçirdiği zaman,
hasta ve ölü sayısının dalga dalga artmasına sebep olmaktadır. Oysa işçi konfederasyonları
bugün sadece kendi üyelerinin değil, lüks konutlarında yüzlerce test kiti
saklayabilen ve kaçabilecek kadar zengin olanlar dışındaki herkesin yaşam
hakkını ellerinde tutmaktadır. Eğer ilan edilen talepler etrafında derhal
harekete geçilmezse bugün için elzem olan talepleri yarın hiç de yeterli
olmayacaktır. Hatta sendikalara duyulan güvenle birlikte, sendikalar da önemli
zararlar görecektir.
Faaliyeti zorunlu olmayan tüm işletmelerin durdurulması, herkese
ücretli izin, işi olmayan herkesin yaşama geliri alması hedefleri doğrultusunda
sendikalı-sendikasız fark etmeksizin tüm emekçileri kapsayan bir genel grev
ilanını da içeren bir birleşik mücadele planı, hayatlarımıza kast edenlere
verilecek en önemli yanıttır. Bu yanıt hemen, bugün verilmelidir.
Çağrımızdır!
Üç acil
önlem talebinde bulunan üç işçi konfederasyonu, taleplerin hayata geçmesi için
derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata
geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.
Daha da
önemlisi, sendikalı tüm işçiler, sendikalarına neden belirli talepleri
sıralamakla yetindiklerini, işyeri ve sektör düzeyinde yetkilerini neden tam
olarak kullanmadıklarını, neden çalışmama hakkı konusunda yeterince
bilgilendirilmediklerini sendikalarına sormalıdır, sendikalarını aktif
mücadeleye zorlamalıdır.
Gerçek şu ki, bu sağlık krizleri, kapitalizm altında üretimin ve proleter yaşamının doğasında yer alan bir dizi yapısal çelişki sonucu gerçekleşebilir hale gelen kendi kaotik, döngüsel tekrarlama modellerini izliyor. İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi koronavirüs de toplumun temel sağlık hizmetlerindeki bozulmadan dolayı en başından itibaren hız kazanarak yayılabildi. Ancak bu bozulma tam da büyük bir ekonomik gelişimin ortasında gerçekleştiği için, ışıltılı şehirlerin ve devasa fabrikaların ihtişamının ardına gizlenmişti. Gerçek şu ki, Çin’deki kamu harcamalarından sağlık ve eğitim gibi hizmetlere ayrılan pay son derece düşük kalırken, çok daha fazlası tuğla ve harç altyapısına, köprülere, yollara ve üretime ucuz elektrik sağlamaya gidiyor.
Fırın
Wuhan kasvetli, sıcak ve nemli yazlarından ötürü halk arasında Çin’in “dört fırınından” bir tanesi olarak bilinir. Bu ününü çok eski zamanlardan beri, Yangtze Nehri Vadisi boyunca uzanan Çongçing, Nankin ve Nanchang ya da Çangşa şehirleriyle paylaşır. Ancak bu dördünün içinde Wuhan kelimenin tam anlamıyla bir fırındır: çelik, çimento ve Çin’in inşaat endüstrisinin çekirdeğini oluşturan bu devasa şehirde aynı zamanda devlete ait demir-çelik dökümhaneleri vardır ve durmadan artan üretim kapasitesi tartışma konusudur. Son beş yılda büyük grev ve protestolara yol açan bu sorunlar yüzünden küçülmeye gidilmesi ve işletmelerin özelleştirilmesi tartışılmaktadır. Şehrin Çin’in inşaat başkenti olması, aslında küresel ekonomik kriz sonrası dönemde önemli bir rol oynadığı anlamına gelir. Bu yıllarda yatırım fonları altyapı ve gayrimenkul projelerine aktarılarak Çin’in büyümesi sağlanmıştır. Wuhan, bu büyümeye yalnızca ürettiği inşaat malzemeleri ve yetiştirdiği inşaat mühendisleriyle değil, aynı zamanda emlak sektöründe yaşadığı patlamayla da destek olmuştur. Hesaplamalarımıza göre 2018-2019 arası Wuhan’daki inşaata ayrılan arsaların toplam alanı, Hong Kong adası kadardır.
Ama kriz sonrası Çin ekonomisini harekete geçiren bu fırın,
şimdi tıpkı demir-çelik dökümhanelerindekiler gibi, yavaş yavaş soğuyor. Artık
bu yalnızca ekonomiyle ilgili bir metafor değil, bir zamanlar kalabalık olan
sokaklar bir aydan uzun süredir devlet kararıyla boşalmış durumda. Çin Komünist
Partisi’nin propaganda bölümünce çıkartılan Guang Ming Daily Gazetesi bunu şu
başlıkla duyuruyor: “Yapabileceğiniz en büyük katkı: bir araya gelmeyin, kaosa
neden olmayın.”
Bugün, Wuhan’ın geniş caddeleri ile çelik ve camdan yapılmış
ışıltılı binaları soğuk ve bomboş. Kış giderek etkisini yitirir ve Yeni
Ay Yılı başlarken şehrin geniş kapsamlı karantina altına alınması, bu
sessizliğin nedenini oluşturuyor. Yeni koronavirüs (güncel olarak “SARS-CoV-2”
şeklinde yeniden adlandırılan virüs ve hastalığı “COVID-19”) salgınının iki
binden fazla insanı öldürmesi– önceki kuşak olan SARS 2003 salgınından daha
fazla- karşısında Çin’deki herkese kendilerini tecrit etmeleri şiddetle
öneriliyor. Tüm ülke SARS salgını sırasında olduğu gibi şimdi de tecrit
altında. Okullar kapalı ve tüm ülke genelinde insanlar eve hapsolmuş
durumdalar. 25 Ocak’ta başlayan Yeni Ay Yılı için neredeyse tüm ekonomik
faaliyetler zaten tatile girmişti ama salgının yayılmasını engellemek için bu
bir ay uzatıldı. Çin fırınları sönmüş ya da en azından közler küllenmeye
başlamış görünüyor. Ancak, bu büyük nüfusa koronavirüs bulaşması nedeniyle
insanların yükselen ateşi yüzünden şehir başka türlü bir biçimde fırın gibi
yanıyor da olabilir.
Özellikle Tayvan ve Hong Kong kaynaklı Facebook
hesaplarından, salgının Wuhan Virüs Bilim Enstitüsü’nden bir virüs suşunun
(suş: mikrobiyolojik varlıkların henüz olgunlaşmamış kök, başlangıç, ilk hali.
Çn.) komplo ve / veya kaza sonucu yayıldığına ilişkin gerçeklerle bağdaşmayan
ve paranoyakça yapılan suçlamalar, şimdi Batılı muhafazakâr ve askeri
çevreler tarafından da destekleniyor. Virüs salgını, sebze ve meyvenin yanı sıra
nadir bulunan vahşi hayvanların, yarasa ve yılanların da satıldığı yarı-yasal
konumdaki ‘ıslak pazar’ olarak bilinen yerlerle ilişkilendirildiği için, Çin
halkı “kirli” veya “garip” yiyecek tüketme eğilimi nedeniyle suçlanıyor. (Her
ne kadar bunun bir kanıtı olmasa da.) Bir dizi makalede farklı gerçeklere
işaret edilse de, Çin’e karşı düşmanca ve oryantalist bir dil kullanılan birçok
haberde, kaza ya da komplo içerikli bu iki tema ele alınıyor. Ancak buna karşı
yazılanlarda bile medyada yaşanan bu çılgınca tutumun ardındaki gerçekleri
ortaya çıkarmaktan çok, virüsün kültürel olarak nasıl algılandığına
odaklanılıyor.
Bu tutumun biraz daha karışık bir çeşidi ise, en azından
ekonomik sonuçlarını anlıyor olsa bile, retorik bir etki yaratmak için
olayın politik potansiyelini abartarak öne çıkartıyor. Burada vatan kurtaran
kahraman rolü oynayanlardan liberalce mızmızlananlara kadar uzanan
politikacılardan oluşan, her zamanki olağan şüphelileri buluyoruz. National
Review’dan New York Times’a kadar, her ne kadar havada bir isyan kokusu
olmasa da, salgının ÇKP’ye karşı bir “meşruiyet tartışması” başlatabileceğini
yazıyorlar. Ancak bu varsayımların asıl özünü, karantinanın ekonomik
boyutlarını kavrayabilmeleri oluşturuyor. Hisse senedi portföyleri
kafataslarından daha kalın olan gazetecilerin bu yetenekleri, kolayca
kaybedecekleri bir şey değildir. Çünkü gerçek şu ki, hükümet tecrit çağrıları
yapsa bile, insanlar bir süre sonra üretime geri çağrılarak çalışmaya
zorlanabilirler. Son tahminlere göre, salgın Çin’in gayri safi yurtiçi
hasılasını otuz yılın en düşük seviyesine çekerek, ekonomik büyüme hızının
yüzde 5’e düşmesine neden olacak. –bu, geçen yıl yüzde 6 olan zayıf büyüme
oranının da altında- Bazı analistler, yılın birinci çeyreğinde büyümenin yüzde
4 veya daha aşağı düşebileceğini ve bunun bir tür küresel durgunluğu
tetikleyebileceğini söylüyor. Daha önce akla bile getirilmeyeni soralım: Çin
fırını soğumaya başladığında küresel ekonomiye ne olur?
Çin’in kendi içinde, gelişmelerin ne yönde ilerleyeceğini
tahmin etmek zor olsa da az rastlanır bir durum ortaya çıktı ve toplumun
kolektif bir biçimde sorgulanıp ve öğrenilmesi süreci başladı. Salgın doğrudan,
(en ılımlı tahminle) yaklaşık 80.000 kişiyi enfekte etti ama günlük yaşamı
kapitalizm koşulları altında geçen 1,4 milyarlık nüfusun bir şok dalgası
etkisiyle istikrarsız koşullar içinde sıkışıp kalmasına yol açtı. Bu ürkütücü
durum herkesin aynı anda birçok sorular sormasına neden oldu: Bana ne olacak?
Çocuklarım, ailem ve arkadaşlarım? Yeterli yiyeceğimiz var mı? Ödeme alacak
mıyım? Kira ödeyecek miyim? Bütün bunlardan kim sorumlu? Garip bir biçimde, bu
öznel deneyim adeta bir genel greve benzetilebilir. Ama kendiliğinden değil,
yukarıdan aşağı ve özellikle kimse istemediği halde gidilen bir grev gibi.
Tecrit nedeniyle toplumun atomlarına kadar ayrışması, tıpkı geçen yüzyılın
gerçek genel grevleri kadar net bir biçimde, boğuştuğu sorunları aşamayan
politikalarımızı yüzümüze vurarak, yaşadığımız çelişkileri sergiliyor. O halde
karantina, ortak geleceğin ruhunun ve ekonomisinin her ikisine birden, bu
toplumsal şoku derin bir biçimde kazımış bir grev gibidir. Sadece bu gerçek
bile onu düşünmeye değer kılar.
Tabii ki, ÇKP’nin artan prestij kaybıyla ilgili oluşturulan
tahmin edilebilir ve saçma spekülasyonlar, New Yorker ve The Economist’in
vazgeçilmez küçük oyunlarından biridir. Bu arada her zamanki medyayı susturma
uygulamaları devam ediyor ve oryantalizmle ideolojik bakış açılarının kısır
döngüsüne karşı mücadele eden bir web sitesine karşı ırkçı kitle iletişim araçları
yoğun bir polemik sürdürmeye çalışıyor. Ancak bu tartışmanın neredeyse tamamı,
bu tür hastalıkların ilk etapta nasıl üretildiğine dair sorulara girmeden,
betimleme seviyesinde kalıyor ya da en iyi ihtimalle çevreleme politikası ve
salgının ekonomik sonuçlarından bahsedecek seviyede kalıyor. Fakat bu yeterli
değildir. Şimdi, zaman aslında koronavirüsün başından sonuna kadar kapitalizmin
kendisi olduğunu ortaya çıkarmak için maskeyi kötü adamın yüzünden çekmek
amacıyla oynanacak bir “sevimli Marksist” oyunu zamanı değildir! Bunu böyle
algılamak rejim değişikliği için havayı koklayan yabancı eleştirmenlerden daha
kurnazca olmayacaktı. Elbette kapitalizm suçludur ama sosyal-ekonomik alan
biyolojiyle tam olarak nasıl etkileşime girer ve tüm deneyimden ne kadar derin
dersler çıkarılabilir?
Bu anlamda salgın, düşünmek için iki fırsat sunmaktadır:
Birincisi, kapitalist üretimin insansız dünyayla nasıl daha temel bir seviyede
ilişki kurduğuna dair önemli soruları gözden geçirebileceğimiz öğretici bir
açılımdır. Kısaca “doğal dünya” mikrobiyolojik alt katmanı da dahil olmak
üzere, toplumun üretimi nasıl organize ettiğine bakılmaksızın anlaşılamaz
(çünkü ikisi aslında ayrı değildir). Aynı zamanda komünizm adına değer katacak
şeylerden biri de, doğadan yana olmanın tümüyle politik bir niteliğe
bürünmesinin taşıdığı potansiyelin hatırlanmasıdır. İkincisi, Çin toplumunun
bugünkü tecrit anını, kendi durumumuz hakkında düşünmek için de
kullanabiliriz. Bazı şeyler ancak her şey beklenmedik biçimde yavaşladığında
netleşir ve daha önce gizlenmiş çelişkiler görünür hale gelir.
Aşağıda her iki soruyu da araştıracağız. Sadece kapitalist
birikimin bu tür salgınları nasıl ürettiğini değil, aynı zamanda pandemi anının
kendisinin nasıl çelişkili bir siyasi kriz örneği olduğunu ve bunu çevreleyen
dünya kontrol sistemlerini günlük yaşamı daha fazla kapsayacak biçimde
kullanmak için mazeretler sunarken bunun, insanların görünmeyen
potansiyellerini ve bağımlılıklarını nasıl görünür kıldığını ortaya koyacağız.
Salgın Hastalıkların Üretimi
Mevcut salgına (SARS-CoV-2) neden olan virüs, selefi SARS-CoV 2003 gibi, ondan
önceki kuş gribi ve domuz gribi gibi, ekonomi ve epidemiyolojinin bağlantı
noktasında ortaya çıktı. Bu virüslerin çoğunun hayvanların isimlerini alması
tesadüf değildir: Yeni hastalıkların insan popülasyonuna yayılması hemen hemen
her zaman bu tür enfeksiyonların insanlara hayvanlardan atladığını söylemenin
teknik ismi olan “zoonotik transfer” denilen şeyin ürünüdür. Bir türden
diğerine yapılan bu sıçrama, hastalığın gelişmeye zorlandığı ortamı oluşturan
yakınlık ve temasın düzenliliği gibi etkenlerle koşullandırılır. İnsanlar ve
hayvanlar arasındaki bu ortak zemindeki değişim, bu tür hastalıkların
evrimleştiği koşulları da değiştirir. Dört fırının altında, dünyanın
endüstriyel merkezlerini çevreleyen daha temel bir fırın yatıyor: kapitalist
tarım ve kentleşmenin evrimsel düdüklü tenceresi. Bu daha yıkıcı salgınların
doğup zoonotik sıçramalarla dönüşerek daha saldırgan bir hastalık olarak insan
nüfusuna yönelmesi için ideal bir ortam yaratıyor. Bu sürece, ekonomik
büyümenin tarımsal ekonomiyi yerel ekosistemleri yok edici biçimde geliştirmesi
sırasında rastladığı “vahşi” türler ekleniyor. Koronavirüsün en son örneğinin
“vahşi” bir kaynaktan çıkıp sanayisi ve kentleşmesiyle küresel ekonominin
merkezlerinden bir yerden yayılması, yeni bir salgın hastalıklar döneminin
ekonomik ve politik olmak üzere her iki boyutunu da içerir.
Buradaki temel fikir, Robert G. Wallace gibi solcu
biyologlar tarafından kapsamlı bir şekilde geliştirildi. Wallace’ın 2016’da
çıkardığı “Big Farms Make Big Flu” (Büyük Çiftlikler Büyük Grip Yaratır) adlı
kitap kapitalist tarım ticareti ve SARS’tan Ebola’ya uzanan salgınlar
arasındaki nedensellik bağını açıklayan ayrıntılı bilgi veriyor. [i] Bu
salgınlar, ilki endüstriyel tarım ekonomisinin ortaya çıkışı çerçevesinde,
ikincisi bunun yapıldığı topraklarda olmak üzere iki kategoriye ayrılabilir.
Kuş gribi olarak da bilinen H5N1’in yayılmasını takip ederken, üretken
bir esastan kaynaklanan salgınlar için coğrafyanın birkaç temel faktörünü
özetlemektedir:
Çok yoksul
ülkelerin birçoğunda kırsal manzara, gelişigüzel çalışan
çiftliklerle gecekondu mahalleleri iç içe geçmiş olarak görünür. Denetlenmeyen
ilişkiler, korunmayan araziler, H5N1’in insana özgü özellikleri de içeren
genetik çeşitlilik geliştirme olanağını arttırır. H5N1 hızla üç kıtaya
yayılırken, aynı zamanda yaygın taşıyıcıların olduğu tavuk çiftlikleri ve
hayvan sağlığı istasyonları gibi sosyoekolojik ortamlarla bağlantı kurar. [ii]
Bu yayılma elbette kapitalist ekonomik coğrafyayı oluşturan
küresel meta hareketleri ve düzenli işgücü göçlerinden kaynaklanır. Sonuç
olarak virüs, bir tür “en üste tırmananın seçilmesi” yarışı gibi, en uygun
değişkenlerin bir araya gelip diğerlerinin elenmesiyle, daha kısa sürede daha
çok evrim geçirir.
Ancak zaten ana akım medyanın da yaptığı gibi
“küreselleşmeyi” hastalığın yayılma nedeni gibi göstermek kolay bir iştir.
Burada önemli bir ekleme yapmak gerekirse, bu yayılma sürecinin aynı zamanda
virüsü nasıl daha hızlı bir şekilde mutasyona soktuğu not edilmelidir. Yine de
asıl sorun bunun öncesindedir: Bu tür hastalıkları daha dirençli hale getiren
şey dolaşmasından önce, sermayenin işleyiş mantığıdır. İzole haldeki veya
zararsız durumdaki virütik etkileri alır, taşıyıcı türler arasında rekabete
girerek bulaşma kapasitesini arttırmasına ve yeni bulaşma yolları
geliştirmesine yardımcı olur.
Bu virüsler öldürücülük oranına bağlı olarak öne çıkarlar.
Kesin olan, daha öldürücü virüslerin taşıyıcısını çabuk öldüreceği için yeterli
zaman bulamaması yüzünden, yayılması üzerinde ters etki yaptığıdır. Soğuk
algınlığı, bu ilkenin iyi bir örneğidir, genellikle topluma yayılmasını
kolaylaştıran, ölümcül etkisini düşük düzeyde tutmasıdır. Ancak bazı ortamlarda
bu mantığın tersi geçerlidir: bir virüsün yakınlarında aynı türden çok sayıda
taşıyıcısı var ve özellikle bu taşıyıcıların yaşam döngüleri kısalmışsa,
virüsün ölümcül etki kazanması evrim geçirme sürecinde bir avantaj
sağlayabilir.
Bu çerçevede kuş gribi örneği dikkat çekicidir. Wallace,
“neredeyse tüm nezle alt tiplerinin geleneksel kaynağını oluşturan yabani
kuşlar arasında nezle suşlarının yüksek hastalık etkisi göstermediğini”
belirtir. [iii] Buna karşılık, bilinen nedenlerden dolayı,
evcilleştirilerek endüstriyel çiftliklerde bir araya getirilenlerle bu
salgınlar arasında açık bir ilişki olduğu görünür.
Mono kültürel evcil hayvan yetiştiriciliğindeki genetik
gelişmeler, bulaşmayı yavaşlatıcı ve yüksek ateşi önleyici her türlü
bağışıklığı ortadan kaldırır. Hayvanların sayı ve yoğunluğu arttıkça, bulaşma
olasılığı da artar. Bu tür kalabalık ortamlar bağışıklık direncini düşürür.
Herhangi bir endüstriyel üretimin ayrılmaz parçası olan yüksek verim, virüsün
öldürücü etkiye ulaşacak biçimde evrimi için sürekli yenilenen bir yakıt
kaynağı gibidir. [iv]
Ve elbette, bu özelliklerin her biri endüstriyel rekabet
mantığının bir sonucudur. Özellikle, bu çerçevedeki hızlı “iş hacmi” tamamen
biyolojik bir boyuta sahiptir: “Endüstriyel hayvanlar uygun büyüklüğe ulaşır
ulaşmaz öldürülürler. Herhangi bir hayvana yerleşmiş olan nezle enfeksiyonunun
bulaşma eşiğine belli bir hızda ulaşması gerekir […] Daha hızlı üreyen virüsler
hayvana zarar verir.” [v] İroni olarak, bu tür salgınları önlemek için belli
bir evcil hayvan kitlesini yok etmeler- son zamanlarda dünya domuz arzının
yaklaşık dörtte birinin kaybıyla sonuçlanan Afrika domuz ateşi vakalarında
olduğu gibi- virüs üzerindeki uygun evrim geçirme baskısını daha da
arttırarak istenmeyen bir etkiye yol açar ve aşırı öldürücü virüslerin evrimini
teşvik eder. Buna benzer salgınların tarihsel olarak evcil hayvan türleri
arasında ortaya çıkışı, genellikle hayvan toplulukları üzerinde baskının
artmasına yol açan savaş veya çevresel felaket dönemlerinin ardından olur. Bu
hastalıkların yoğunluğu ve öldürücülüğündeki artışta, kapitalist üretimin
yayılmasının inkâr edilemez etkisi vardır.
Tarih ve Etiyoloji
Salgın hastalık, kapitalist sanayileşmenin
gölgesi ve aynı zamanda habercisi olarak hareket eder. Çok açıktır ki, Kuzey
Amerika’ya çiçek hastalığı ve diğer bulaşıcı hastalıkların taşınması bunun
basit bir örneğidir. Salgın hastalıklar, kapitalizm öncesinde Avrupa ve Asya’da
kentleşmenin yeni başladığı dönemlerde ticaret yoluyla farklı coğrafyalar
arasında taşınarak topluluklar arasında yayılmıştır. Öte yandan, kırsal kesimde
önce köylüleri arazilerinden temizleyerek ardından mono kültür hayvancılığın
geliştirildiği İngiltere’ye bakarsak, açıkça kapitalizmin yol açtığı salgın
hastalıkların ilk örneklerini görürüz. İngiltere’de 18. yüzyılda 1709-1720,
1742-1760 ve 1768-1786’yı kapsayan üç farklı salgın olayı meydana gelmiştir.
Her birinin nedeni, savaş dönemlerinin ardından, Avrupa’dan kapitalizm öncesi
salgın hastalıklardan normal biçimde etkilenmiş ve bağışıklık kazanmış
sığırların ithal edilmesiydi. Fakat İngiltere’de bu enfekte olmuş sığırların
piyasaya sürülerek topluma dağılışı Avrupa’dakinden farklı biçimde oluyordu.
Dolayısıyla, salgınların, virüsün öldürücülüğünü arttırmasına uygun ortamlar
sağlayan büyük Londra işletmelerinde çıkması tesadüf değildir.
Salgınların her biri modern tıbbî ve
bilimsel buluşların uygulanması sonucu daha seçici, dar ölçekli, erken ayıklama
yoluyla -aslında bu tür salgınların bugün nasıl bastırıldığına benzer biçimde –
bastırılmıştır. Bu model haline gelen bu durum, açık bir biçimde ekonomik
krizin kendi kendine yaptığının bir benzeridir: tüm sistem yoğun çöküşlerle
uçurumdan aşağı kaymak üzereyken olağanüstü kitlesel fedakârlıklarla
piyasa/toplum ilişkisinin kurtulması ve ardı sıra teknolojik gelişmeler
yapılmasındaki gibi, bu durumda da modern tıbbi uygulamalar ve genellikle geç
üretilen aşılar her şey olup bittikten sonra gelerek ortalığın temizlenmesine
yarar.
Ancak kapitalizmin anavatanına ait bu örnek,
kapitalist tarımsal uygulamaların çevre üzerindeki etkilerinin bir açıklaması
ile de eşleştirilmelidir. Erken kapitalist İngiltere’de sığır pandemileri
yaşanırken, başka yerlerde çok daha yıkıcı sonuçlar görülmüştür. Muhtemelen
tarihsel etkiye sahip en önemli örnek, 1890’larda Afrika’da yayılan büyük sığır
vebası salgınıdır. O tarihte görülmesi bir rastlantı değildi: Sığır vebası
salgını Avrupa’da büyük ölçekli tarımın gelişmesinin ardından yayıldı ve ancak
modern bilimin ilerlemesi ile kontrol altına alınabildi. Bu gelişme özetle,
Avrupa emperyalizminin yükseldiği 19. yy sonlarında Afrika’nın
sömürgeleştirilmesi sırasında yaşandı.
Sığır vebası, Afrika Boynuzunu bir dizi
askeri harekat düzenleyerek sömürgeleştirip diğer emperyal güçlerin düzeyine
ulaşmaya çalışan İtalyanlar tarafından, Avrupa’dan Doğu Afrika’ya getirildi. Bu
harekatlar çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlansa da, hastalığın yerli sığır
sürüleri arasında yayılmasına ve sonunda Güney Afrika’ya kadar uzanıp, burada
sömürgeciliğin ilk dönemlerinden kalma tarımsal ekonominin yok olmasına neden
oldu. Kendini “üstün beyaz” olarak tanıtan kötü şöhretli Cecil Rhodes’in
mülkündeki sürüyü öldürdü. Bundan daha büyük tarihsel etki olamazdı: tüm
sığırların %80-90’ını öldüren veba, Sahra-altı Afrika’sındaki genellikle mera
hayvancılığıyla geçinen göçebe çoban toplulukları arasında eşi benzeri
görülmemiş bir kıtlığa yol açtı. Sığır nüfusunun azalmasını, savananın dikenli
çalılar tarafından istila edilmesi ve ki uyku hastalığı yayan çeçe sineklerinin
çoğalması izledi. Kıtlık nedeniyle bölgedeki insan sayısının azalması, Avrupa
sömürge güçlerinin kıtaya yayılmasına olanak tanıdı.
Tarımda tekrarlanan bu tür krizler ve
salgınlar yüzünden kıyamet gününe benzer koşullar ortaya çıkması, sanayinin
kendi sınırlarını aşarak proletaryanın güçlenmesine yol açtı.
Daha yakın örneklere dönmeden önce, koronavirüs salgınının Çin ırkıyla hiçbir
ilgisinin olmadığını tekrar belirtmek gerekir. Çin’de bu kadar çok salgının
neden ortaya çıktığını gösteren açıklamalar kültürel değil, ekonomik coğrafya
sorunudur. Eğer Çin’i, ABD veya Avrupa’nın ikincil derecede önemli küresel
dağıtım yapılan ve sanayi istihdamının olduğu yerleriyle karşılaştırırsak bu
çok açık olarak görülür. [vi] Ve sonuç, tümü de birbirinin aynıdır. Kırsal
kesimdeki hayvanların tek tek ölmeleri, şehirde kötü sağlık koşulları ve yaygın
bir kirliliğin hepsi bir araya gelmiştir. Bu durum, çalışan sınıfın yaşadığı
alanlarda liberal reformlar için çaba sarfedilişinin ilk dönemlerinde, Upton
Sinclair’in “The Jungle” (Şikago Mezbahaları) romanında, et paketleme
tesislerinde çalışan göçmen işçilerin çektiği acılar, zengin liberallerin
muhtemelen kendi yiyeceklerinin de üretildiği bu tesislerdeki kötü ve sağlıksız
çalışma koşulları aktarılarak özetlenmiştir.
Şu “kirlilik” hakkındaki liberal rezaletin
örtülü olarak içerdiği ırkçılık, koronavirüs veya SARS salgınları gibi bir
şeyin siyasi boyutları ile karşı karşıya kaldığında, çoğu insanın ideolojisini
hala otomatik olarak belirlemektedir. Ancak işçilerin kendi çalıştıkları
koşullar üzerinde çok az kontrolü vardır. Daha da önemlisi sağlıksız koşullar,
gıda kaynaklarının kirliliği yoluyla fabrikadan dışarı sızarken bu yalnızca
buzdağının görünen kısmıdır. Bu koşullar, içlerinde çalışan veya civardaki
yerleşim yerlerinde yaşayan proleterler için ortam standardıdır ve
kapitalizmin birçok salgın çıkartmasına neden olarak toplum sağlığının
ortadan kalkmasına yol açar. Örneğin, tarihin en ölümcül salgınlarından biri
olan İspanyol Gribi olayını ele alalım. Bu, H1N1 nezlesinin en eski
salgınlarından biridir (domuz ve kuş gribinin daha yeni salgınlarıyla ilişkili)
ve yüksek ölüm oranı göz önüne alındığında, uzun bir süre diğer nezle
çeşitlerinden niteliksel olarak farklı olduğu varsayılmıştır. Bu kısmen doğru
gibi görünse de (grip hastalığının bağışıklık sistemiyle aşırı reaksiyona girme
kabiliyeti nedeniyle), literatürün ve tarihsel epidemiyoloji araştırmalarının
daha sonra gözden geçirilmesiyle, bunun diğer virütik etkilerden daha şiddetli
olmayabileceği ortaya çıkmıştır. Buna karşılık, yüksek ölüm oranına yol
açmasının nedeni, büyük olasılıkla virüsten etkilenen bölgelerde yaygın
yetersiz beslenme, kentlerin aşırı kalabalık oluşu ve genellikle sağlıksız
yaşam koşulları olmuştur. Bu da altında gribin yattığı olağanüstü bakteri
enfeksiyonlarının gelişmesine neden olmuştur.[vii]
Başka bir deyişle, İspanyol Gribi’nin
ölümcül etkisi virüsün karakterindeki öngörülemeyen bir sapma olduğu kadar,
buna eşdeğer nitelikte bir etken de ölümlerin kötü toplumsal koşulların bedeli
olmasıdır. Bu arada küresel ticaret ve savaş nedeniyle hızla yayılan grip,
savaşı atlatan emperyalizmin değişimini izledi.
Ve yine böyle ölümcül bir grip türünün ilk etapta nasıl üretildiğine dair şimdi tanıdık bir hikâye buluyoruz: kesin köken hala biraz bulanık olsa da muhtemelen Kansas’ta evcil domuz veya kümes hayvanlarından kaynaklandığı varsayılıyor. Yer ve zaman dikkat çekiciydi, savaşı takip eden yıllarda giderek daha mekanize, fabrika tarzı üretim yöntemlerinin yaygın olarak uygulanması Amerikan tarımında bir kırılma oluşturdu. Bu eğilim 1920’lerde daha da yoğunlaştı ve hem biçerdöver gibi makinelerin geniş ölçüde kullanılması hem de “toz fırtınası krizi” (1930’larda toz fırtınaları ekolojik felakete yol açtı- çn.) kitlesel göçleri, tekelleşmeyi ve ekolojik felaketi tetikledi. Daha sonra fabrika çiftliklerine damgasını vuracak yoğun çiftlik hayvanı beslenmesine henüz geçilmemişti, ancak Avrupa genelinde hayvanlar arasında salgınların görüldüğü çiftlik hayvancılığı yaygındı. 18. yüzyılın İngiliz sığır vebası salgınları kapitalist hayvancılığın ilk kesin salgını hastalığı olayı ve 1890’ların Afrika’sındaki sığır vebası emperyalizmin epidemiyolojik soykırımlarının en büyüğü ise daha sonra görülen İspanyol gribi de proletaryayı etkileyen ilk kapitalist salgındır.
Yaldızlı Çağ
Çin’deki yaşanan gelişmelerle paralellikler
dikkat çekicidir. Çin’in son birkaç on yıldır küresel kapitalist düzen içinde
sağladığı gelişimi ve bunun ülkenin genel sağlık sistemi ile halk sağlığı
üzerindeki etkilerini dikkate almadan COVID-19 anlaşılamaz. Salgın yeni olsa
da, ekonomik krizlerle hemen hemen aynı düzenlilikte ortaya çıkan halk
sağlığı krizlerine benzemektedir ve yine aynı düzenli biçimde popüler basın
tarafından sanki öngörülemeyen, rastgele ortaya çıkmış ve ender görülen “kara
kuğu” gibi ele alınmaktadır.
Gerçek şu ki, bu sağlık krizleri, kapitalizm
altında üretimin ve proleter yaşamının doğasında yer alan bir dizi yapısal
çelişki sonucu gerçekleşebilir hale gelen kendi kaotik, döngüsel tekrarlama
modellerini izliyor. İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi koronavirüs de
toplumun temel sağlık hizmetlerindeki bozulmadan dolayı en başından itibaren
hız kazanarak yayılabildi. Ancak bu bozulma tam da büyük bir ekonomik gelişimin
ortasında gerçekleştiği için, ışıltılı şehirlerin ve devasa fabrikaların
ihtişamının ardına gizlenmişti. Gerçek şu ki, Çin’deki kamu harcamalarından
sağlık ve eğitim gibi hizmetlere ayrılan pay son derece düşük kalırken, çok
daha fazlası tuğla ve harç altyapısına, köprülere, yollara ve üretime ucuz
elektrik sağlamaya gidiyor.
Bu arada, iç pazarda tüketilen ürünlerinin
kalitesi genellikle tehlikeli ölçüde düşüktür. Çin endüstrisi onlarca yıldır,
iPhone’lar ve bilgisayar çipleri gibi dünya pazarı için en yüksek küresel
standartlarda yapılan çok kaliteli, çok değerli ihraç malları üretiyor. Ancak
iç pazarda sunulan mallar ise sürekli skandallara ve halkta derin bir
güvensizliğe neden olacak kadar düşük kalitedeler. Birçok olayda Sinclair’in
The Jungle (Şikago Mezbahaları) ve başka bir öykü olan Gilded Age
America’da anlatılanların yadsınamaz bir yansıması gibidir. Son zamanlarda hatırlanan
en büyük vaka olan 2008 zehirli süt skandalı, bir düzine bebeği öldürdü ve on
binlerce kişi hastaneye kaldırıldı (belki de yüz binlerce kişi etkilendi). O
zamandan beri, bir dizi skandal halkı düzenli bir şekilde sarstı: 2011’de geri
dönüşümle elde edilen yağlar rüşvetle ülke çapındaki restoranlarda kullanıldı
ya da 2018’de hatalı aşılarla bazı çocukların ölümüne yol açtı ve bir yıl sonra
sahte HPV aşıları yapıldığı için düzinelerce insan hastaneye kaldırıldı.
Nispeten ılımlı hikâyeler daha da yaygın ve Çin’de yaşayan herkes tarafından
biliniyor: toz sabun karışmış ucuz hazır çorbalar, bilinmeyen nedenlerden ölen
domuzları komşu köylere satan girişimciler, sokağın hangi tarafındaki
dükkanların sizi hasta etme ihtimalinin daha yüksek olduğuna dair dedikodular.
Ülkenin küresel kapitalist sisteme parça
parça dahil edilmesinden önce, bir zamanlar Çin’de temel sağlık hizmetleri,
(büyük ölçüde kentlerde) kamu kurumları çatısı altında kentlerde sağlık
kliniklerinde ve kırsal kesimde görev yapan çok sayıdaki “yalınayak doktorlar”
tarafından ücretsiz olarak veriliyordu. Sosyalist dönem sağlık hizmetlerindeki
başarılar, temel eğitim ve okuryazarlık alanındaki azımsanmayacak başarılar
gibi, ülkenin en katı eleştirmenlerinin bile kabul edebileceği düzeydeydi.
Ülkeyi tarih boyunca yüzyıllarca rahatsız
eden salyangoz ateşi olarak bilinen hastalık, ancak sosyalist sağlık sisteminin
devreye girmesinden sonra yok edilmeye başlandı. Bebek ölümleri düştü ve Büyük
İleri Atılım’a eşlik eden kıtlığa rağmen, yaşam beklentisi 1950lerden
1980’lerin başına kadar 45’ten 68’e sıçradı. Aşılama ve genel sağlık
uygulamaları yaygınlaştı. Beslenme ve halk sağlığı ile temel ilaçlara
erişim hakkında herkes ücretsiz olarak bilgi edinebiliyordu. Bu arada,
yalınayak doktor sistemi, sınırlı da olsa, temel tıbbi bilgileri nüfusun büyük
bir kısmına ulaştırmaya ve ciddi yokluk koşullarına rağmen sağlam, aşağıdan
yukarıya bir sağlık sistemi oluşturulmasına yardımcı oluyorlardı. Bugün tüm
bunların, Çin’in kişi başına ortalama gelirinin Sahraaltı Afrika ülkelerinden
daha az olduğu bir zamanda gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var.
Hızlı şehirleşme ve ev eşyaları ile gıda
maddelerinin endüstriyel üretiminin düzensiz hale gelişiyle aynı zamanlarda
ihmal ve özelleştirmeler sonucu sağlık sisteminin önemli ölçüde bozulmasından
beri, temel sağlık hizmetlerinin yaygın hale getirilmesine gıda ve diğer
şeylerin düzenli olarak karşılanmasından daha çok ihtiyaç duyuluyor. Dünya
Sağlık Örgütü’nün rakamlarına göre, bugün Çin’in sağlık harcamaları kişi başına
323 ABD Doları’dır. Bu rakam diğer “üst-orta gelir” grubundaki ülkeler arasında
bile düşüktür ve Brezilya, Belarus ve Bulgaristan tarafından harcananların
yaklaşık yarısı kadardır. Yukarıda belirtilen tipte çok sayıda skandala ilişkin
düzenlemelere dair bir uygulama neredeyse hiç yoktur. Bu arada, tüm bunların
yol açtığı etkiler, yüzlerce milyon göçmen işçi tarafından hissedilmekte;
kırsal kesimdeki memleketlerinden ayrıldıkları anda temel sağlık hizmeti almaya
dönük hakları buharlaşmaktadır. (Hukuken, ne olursa olsun bulundukları yerin
kalıcı sakinleri olarak kamu hizmeti aldıklarından, başka bir yerde bundan
yararlanamazlar.)
Görünüşte, temel halk sağlığı sistemi
1990’ların sonunda işveren ve çalışanlardan yapılan kesintilerin tıbbi bakım,
emeklilik ve sigortayı karşılayacağı varsayılarak (devlet tarafından yönetilse
de) özelleştirilmişti.
Ancak bu sosyal sigorta şemasına göre işverenlerden
kesinti güya “zorunlu” olsa da genellikle göz ardı edilerek, işçilerin
ezici çoğunluğunun cebinden ödeme yapmasına neden oldu ve çalışanlar sistematik
bir şekilde hak edilenden az maaş alarak bu durumdan zarar gördüler. Son
tahminlere göre, ulusal ölçekte göçmen işçilerin sadece yüzde 22’si temel
sağlık sigortasına sahiptir. Bununla birlikte, sosyal sigorta sistemine
patronların katkı yapmamasının nedeni yozlaşmaları ya da düşmanlık yapmaları
değildir, daha çok, düşük kar marjlarının sosyal faydayı düşünmelerine olanak
vermemesinin sonucudur. Hesaplamalarımıza göre, Dongguan gibi bir endüstriyel
merkezde ödenmemiş sosyal sigorta paylarının zorla alınmaya kalkışılması,
endüstriyel karları yarıya indirir ve birçok firmayı iflasa iter. Böylece, boşluğu
doldurmak için Çin, emeklileri ve serbest meslek sahiplerini kapsayan ve yılda
ortalama kişi başına sadece birkaç yüz yuan ödemeyi gerektiren sınırlı bir
tıbbi plan uygulamaya başlamıştır.
Bu sorunlu tıbbi sistem kendi korkunç sosyal
çelişkilerini de üretiyor. Her yıl birkaç sağlık personeli öldürülüyor ve
öfkeli hastalar veya daha sıklıkla tedavileri sırasında ölen hastaların aile
üyeleri tarafından saldırılarda düzinelerce kişi yaralanıyor. En son saldırı,
Noel arifesinde, Pekin’deki bir doktorun, annesinin hastanedeki kötü bakımdan
öldüğüne inanan bir hastanın oğlu tarafından bıçaklandığı zaman meydana geldi.
Bir doktor araştırması, şaşırtıcı bir şekilde yüzde 85’inin işyerinde şiddet
yaşadığını, bir diğeri ise 2015’ten itibaren Çin’deki doktorların yüzde 13’ünün
bir önceki yıl fiziksel olarak saldırıya uğradığını söyledi. Çinli doktorlar
ABD doktorlarından yılda dört kat fazla hasta görürken, yılda 15.000 ABD
Doları’ndan daha az kazanıyorlar. Fikir vermesi için belirtmek gerekirse,
Çin’de doktor maaşı kişi başına düşen yıllık ortalama gelirden (16.760 ABD
Doları) daha azken, ABD’de ortalama bir doktor maaşı yaklaşık 300.000 $ ve kişi
başına düşen gelirin (60.200 ABD Doları) neredeyse beş katıdır. 2016’da
projenin yaratıcıları olan Lu Yuyu ve Li Tingyu hapsedilmeden önce, şu an
kapatılmış olan “huzursuzluk izleme bloğunda” her ay sağlık çalışanları
tarafından yapılan en az birkaç grev ve protesto kaydediliyordu. [Viii].
Titizlikle topladıkları verilerle dolu son yıl olan 2015’de 43 olay
gerçekleşmişti. Ayrıca her ay hastaların aile bireyleri tarafından yapılan
onlarca “tıbbi tedavi [protesto] olayı” kaydediliyordu. Bu sayı 2015 için
368’dir.
Sağlık sisteminden halkın bu kadar büyük
ölçüde yoksun bırakıldığı koşullar altında, COVID-19’un bu kadar kolay tutunması
şaşırtıcı değildir. Çin’de her 1-2 yılda bir yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya
çıkmasıyla birlikte, bu tür salgınların devam etmesi için koşullar hazır gibi
görünmektedir. İspanyol Gribi’nde olduğu gibi, proletarya nüfusu arasındaki
genel halk sağlığı koşulları virüsün hem ortaya çıkışı hem de oradan hızla
yayılmasına olanak verir. Ama yine de bu sadece bir yayılma sorunu değildir,
virüsün kendisinin nasıl ortaya çıkarıldığını da anlamalıyız.
Vahşi Doğa Kalmadı
Bu son salgın hikâyesi, endüstriyel
tarım sistemiyle açıkça ilişkili olan domuz veya kuş gribi vakalarına göre daha
az anlaşılır durumdadır. Bir yandan virüsün kesin kökenleri henüz tam olarak
net değildir. Wuhan meyve sebze pazarında ticareti yapılan birçok
evcilleştirilmiş ve vahşi hayvandan biri olan salgının merkez üssü gibi görünen
domuzlardan kaynaklanması mümkündür, bu durumda nedeninin yukarıdaki
durumlardaki gibi olması, başka türlü ortaya çıkmasından daha olasıdır. Bununla
birlikte, daha büyük olasılık, her ikisi de genellikle vahşi doğadan getirilen
yarasalar veya muhtemelen yılanlardan kaynaklanan virüse işaret ediyor gibi
görünmektedir. Burada bir ilişki vardır, çünkü “Afrika Domuz Ateşi” salgını
nedeniyle domuz sayısı ve güvenilirliğindeki azalma, ıslak pazarlarda satılan
“vahşi” av hayvanı etine talebin artması anlamına gelir. Ancak doğrudan fabrika
tipi çiftlik bağlantısı olmaksızın, aynı ekonomik süreçlerin bu özel salgında
herhangi bir suç ortaklığı taşıdığı söylenebilir mi?
Cevap evet, ama farklı bir şekilde. Wallace,
kapitalizmin daha ölümcül salgınların gelişip ortaya çıkışına yol açan iki
önemli rotaya işaret ediyor: İlk olarak yukarıda özetlendiği gibi, bu doğrudan
endüstriyel durumdur, virüsler, tümüyle kapitalist mantığa göre işleyen sanayi
bölgelerinde oluşurlar. İkincisi dolaylı durumdur ve kapitalizm genişleyerek
bulunduğu alanlardan vahşi bölgelere doğru yayılırken daha önce bilinmeyen
virüsleri alır ve sermayenin küresel dolaşımı süreçlerinde yayar. İkisi tamamen
ayrı değil elbette, ama mevcut salgının ortaya çıkışını en iyi tanımlayan
ikinci vaka gibi görünüyor. [ix] Bu durumda, vahşi hayvanlara yönelik tüketim,
tıbbi kullanım veya (develer ve MERS gibi) kültürel açıdan önemli çeşitli
işlevlere artan talep, küresel ticari zincirde “vahşi” mallar için talep oluşturur.
Diğer yandan, tarımsal çevre “vahşi” alanlara uzanır, yerel ekolojileri
değiştirir ve insan ile insan olmayan canlılar arasındaki ilişkiyi yeniden
üretir.
Wallace bu konuda açıktır ve halihazırda
“doğal” ortamlarda bulunan virüslere rağmen daha kötü hastalıklar yaratan
çeşitli dinamikleri açıklamaktadır. Endüstriyel üretim genişledikçe kendini
“sermayenin konu edindiği yabani gıdaların son edildiği alanların giderek daha
derinlerine iner ve dibini kazıyıp, potansiyel olarak salgın hastalıklara yol
açabilecek patojenleri ortaya çıkarabilir.” Diğer bir deyişle, sermaye birikimi
yeni toprakları ele geçirdiğinde, hayvanlar daha önce izole edilmiş hastalık
suşlarıyla temas edebilecekleri ve erişilmesi daha zor alanlara doğru
itileceklerdir; bu hayvanların da “en vahşi türleri bile tarımsal değer
zincirlerine katılmıştır.” Benzer biçimde, bu genişleme insanları bu hayvanlara
ve “ insan dışı vahşi topluluklarla yeni kentleşmiş kırsal kesim arasındaki
bağlantıların (ve yayılmanın) artması” bu ortamlara yaklaştırır. Bu, virüse,
biyolojik olarak yayılma olasılığını artırarak insanları enfekte etmesini
sağlayacak şekilde mutasyona uğraması için daha fazla fırsat ve kaynak sağlar.
Sanayi coğrafyası hiçbir zaman bu kadar temiz kentsel ya da kırsal bir yer
değildir, tıpkı tekelleşen endüstriyel tarımın hem büyük ölçekli hem de küçük
ölçekli çiftliklerden faydalandığı gibi: “bir [fabrika çiftliğinde]
yüklenicinin orman kenarı boyunca sahip olduğu küçük evlerde, bir gıda hayvanı
büyük bir şehrin dış halkasındaki bir işleme tesisine gönderilmeden önce bir
patojen kapabilir.”
Gerçek şu ki, “doğal” küre zaten iklim
koşullarını değiştirmeyi, kapitalizm öncesi çok sayıda eko sistemi harap edip
geri kalanları geçmişte olduğu gibi işlevini yerine getiremeyecek hale
getirmeyi başaran küresel kapitalist sistemin egemenliği altındadır. Burada
başka bir nedensel faktör yatıyor, çünkü Wallace’a göre, tüm bu ekolojik yıkım
süreçleri “orman gibi karmaşık çevresel engellerin ulaşım zincirlerini
kesintiye uğratmasını” azaltmaya yarıyor. Gerçek şu ki, kapitalist bir sistemin
doğal “çevresi” gibi alanlardan bahsetmek yanlış bir adlandırmadır. Kapitalizm
zaten küresel ve bütüncüldür. Kapitalizmin, ötesinde kapitalist olmayan bir
dünyanın yeraldığı kıyı ya da sınırı yoktur ve bu nedenle, büyük kapitalist
gelişme zincirinin daha değerli olan ön tarafında yer alan ülkeleri izleyen
“geri kalmış” ülkelerde de, el değmemiş durumda, korunmuş, vahşi doğa yoktur.
Bunun yerine, küresel değer dolaşımı tarafından içerilmiş, sermayenin egemenlik
altında tuttuğu kendine ait alanlar vardır. Ortaya çıkan sosyal sistemler
-sözde “aşiretçilik” ten anti-modern köktendinci dinlerin yenilenmesine kadar
her şey dahil- tamamen çağdaş ürünlerdir ve neredeyse her zaman fiili olarak
doğrudan küresel pazarlara bağlanırlar. Ortaya çıkan biyolojik-ekolojik
sistemler için de aynı şey söylenebilir, çünkü “vahşi” alanlar hem iklime hem
de ilgili ekosistemlere soyut bağımlılık duygusuyla ve doğrudan aynı küresel
sisteme bağlı olma anlamında bu küresel ekonomiyle ve değer zincirleriyle
ilişkilidir
Bu gerçek, “vahşi” virütik suşların küresel
pandemilere dönüşmesi için gerekli koşulları üretir. Ancak COVID-19 bunların en
kötüsü değildir. Ebola da benzer ilkelere dayanır ve küresel tehlikenin ideal
bir örneğidir. Ebola virüsü[xi], insan topluluklarına yayılan mevcut bir
virütik rezervuarın açık halidir. Mevcut kanıtlar hastalığın kökeninin Batı ve
Orta Afrika’ya özgü, taşıyıcı olarak hareket eden ancak kendileri virüsten
etkilenmeyen birkaç yarasa türü olduğunu göstermektedir. Aynı şey, virüse
periyodik olarak yakalanan ve hızlı, yüksek ölümcül salgınlara maruz kalan
primatlar ve geyikler gibi diğer vahşi memeliler için geçerli değildir. Ebola,
mevcut türlerinin ötesinde özellikle agresif bir yaşam döngüsüne sahiptir. Bu
vahşi taşıyıcıların herhangi biriyle temas ederek insanlara da bulaşması, harap
edici sonuçlar doğurabilir. Yaşanan birkaç salgında, çoğunlukla ölüm oranı son
derece yüksek, neredeyse her zaman %50’nin üstünde olmuştur. 2013’ten 2016’ya
kadar çeşitli Batı Afrika ülkelerinde aralıklı olarak devam eden en büyük
salgın 11.000 ölüme yol açmıştır. Bu salgında yatan hastalar için ölüm oranı
%57-59 aralığındaydı ve hastanelere erişimi olmayanlar için çok daha yüksekti.
Son yıllarda, özel şirketler tarafından çeşitli aşılar geliştirilmiş; ancak
yaygın bir sağlık altyapısının eksikliği, yavaş işleyen onay mekanizmaları ve
sıkı fikri mülkiyet hakları sebebiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti merkezli
olan ve şu ana kadar en uzun süren salgını durdurmak için aşıların rolü çok
küçük kalmıştır.
Hastalık çoğu zaman sanki doğal bir felaket
gibi görülüyor -en iyi ihtimalle rastlantısal olduğu, en kötü ihtimalle ormanda
yaşayan yoksulların “pis” kültürel alışkanlıkları yüzünden çıktığı söyleniyor.
Ancak iki büyük salgının zamanlaması (Batı Afrika’da 2013-2016 ve Demokratik
Kongo Cumhuriyeti’nde 2018’den günümüze) rastlantı değildir. Her ikisi de
birincil endüstrilerin (tarım, madencilik, ormancılık, hayvancılık-çn.)
genişlemesinin ormanlarda yaşayan insanları daha fazla yerlerinden edip yerel ekosistemleri
bozduğu sırada ortaya çıktı. Aslında yalnızca son vakalar değil daha fazlası
için doğru gibi görünüyor, çünkü Wallace’ın açıkladığı gibi, “her Ebola salgını
1976’da Sudan, Nzara’daki ilk salgına geri dönüş de dahil olmak üzere arazi
kullanımında sermayeye dayalı değişimlere bağlı görünüyor, buna İngilizlerin
finanse ettiği bir fabrika yerel pamuğu iplik haline getirip ve dokuması da
dahil.” Benzer şekilde, 2013 yılında Gine’deki salgınlar, yeni bir hükümetin
ülkeyi küresel pazarlara açmaya ve uluslararası tarım iş dünyası şirketlerine
büyük araziler satmaya başlamasından hemen sonra meydana geldi. Dünya çapında
ormansızlaşma ve ekolojik yıkımdaki rolüyle ünlü palmiye yağı endüstrisi
özellikle suçlu görünmektedir, çünkü mono kültürler, hem dolaşım zincirlerinin
kesilmesine yol açan, hem de kelimenin tam anlamıyla virüs için doğal bir
rezervuar görevi gören yarasa türlerini çeken (orman gibi-çn.) güçlü ekolojik
fazlalıkları ortadan kaldırır.
Bu arada, büyük tarım arazilerinin ticari
tarımsal orman şirketlerine satılması hem ormanlarda yaşayan yerlilerin
mülksüzleştirilmelerine hem de ekosisteme bağlı yerel üretim ve hasat
biçimlerinin bozulmasına yol açar. Bu, çoğu zaman kırsaldaki yoksulların
ekosistemle geleneksel ilişkilerinin kesintiye uğramasına sebep olur ve ormana
daha fazla itilmelerinden başka seçenek bırakmaz. Sonuç olarak hayatta kalmak
için gittikçe daha fazla yabani hayvan avlanması ya da küresel pazarlarda
satılmak üzere yerel bitkilerin toplanması ve kereste üretilmesi zorunlu hale
gelir. Bu topluluklar, ormansızlaştırma ve ekolojik yıkımdan sorumlu olan ve
kendilerini bu tür ticarete itenler tarafından daha sonra “kaçak avcılar” ve
“yasadışı olarak” suçlandıkları için, bu iddiaları çürütecek olan küresel
çevreci örgütlerin üssü haline gelirler. Çoğu zaman süreç daha karanlık biçimde
gelişir ve Guetamala’da olduğu gibi, içsavaştan kalma antikomünist paramiliter
güçler “yeşil” güvenlik güçlerine dönüştürülerek ormanda yasadışı ağaç kesimi,
avcılık, uyuşturucu ticaretini önlemekle görevlendirilirler ki bu güçler aynı
zamanda, içsavaş sırasında orada yaşayan yerli halka şiddet uygulayarak, bu
işleri yapmaya zorlamışlardır. [xiii] Bu model o zamandan beri tüm dünyada
yeniden üretilmekte ve zengin ülkelerin sosyal medya yayınlarında kamera görüntüleri
eşliğinde “yeşil” güvenlik güçlerinin sözde “kaçak avcıları” ve “kaçak
göçmenleri” nasıl yakaladıkları gösterilerek, bunun için
kutlanmaktadırlar.[xiv]
Bir Yönetim Deneyi Olarak Baskı Uygulanması
COVID-19 eşi görülmemiş bir güçle, küresel
ilgiyi üzerine çekti. Ebola, kuş gribi ve SARS, elbette hepsinin kendi medya
çılgınlıkları vardı. Ancak bir şey bu yeni salgın hakkında farklı bir
ısrarcılık yarattı. Bu neredeyse kesin bir biçimde Çin hükümetinin gösterdiği
büyük tepkiden, Çin’in her zaman aşırı kalabalık ve aşırı hava kirliliği
yaşanan devasa kentlerinin şimdi bomboş olan görüntülerinden
kaynaklanıyor. Bu tepki aynı zamanda ABD ile ticaret savaşında önceden
beri var olan gerginliklerin daha da artarak, Çin’in yakında siyasi veya
ekonomik çöküşüne ilişkin spekülasyonlara verimli bir kaynak oluşturuyor. Düşük
ölüm oranına rağmen virüsün hızlı bir şekilde yayılması bunlarla birleşerek,
anında küresel bir tehdit karakteri kazanmasına yol açmıştır.
Öte yandan devletin, medyanın da katıldığı
bu büyük tepkisi, biraz melodramatik biçimde, tam kapasiteyle yurt savunmasına
geçmenin kostümlü provası gibidir. Bu bize, Çin devletinin baskı kapasitesinin
ne kadar büyük ve etkili olduğunun yanı sıra, yerel güçlerin harekete geçmesi
için başka bir komuta ihtiyaç bırakmayacak biçimde, medyanın her bir parçasını
kapsayan merkezi bir propagandayla bağlantısının bir görüntüsünü verir. Hem Çin
hem de Batı propagandası karantinaya sokma gerçeğini vurguladı; birincisi, bunu
acil bir durumda etkili bir hükümet müdahalesi olarak anlatırken, ikincisi,
sosyalizm ütopyasının uzağındaki Çin devletinin bir başka totaliterlik örneği
gibi yorumladı. Üzerinde konuşulmayan gerçek ise, uygulanan baskının Çin
devletinin daha derininde, yapının altındaki kapasitesini işaret ediyor
oluşuydu.
Bu, bize Çin devletinin doğasına açılan bir
pencere verir ve temel devlet mekanizmalarının seyrek olduğu veya var olmadığı
koşullarda bile konuşlandırılabilecek yeni ve yenilikçi sosyal kontrol ve kriz
tepkisi tekniklerini nasıl geliştirdiğini gösterir. Öte yandan genel kriz ve
etkin ayaklanma gibi en sağlam devletlerde bile benzer çöküntülere neden olacak
bu tür koşullar sözkonusu olduğu zaman, herhangi bir ülkedeki yönetici sınıfın
nasıl tepki verebileceğine dair daha ilginç (daha spekülatif olsa da) bir
tablo sunmaktadır. Yönetim organları arasındaki bağların zayıflığı, virüs
salgınına her bakımdan yardımcı oldu: yerel yetkililer tarafından merkezi
hükümetin çıkarlarına aykırı “bilgi veren” doktorların baskılanması,
hastanelerin rapor mekanizmalarının etkisizliği ve temel sağlık hizmetlerinin
son derece yetersiz bir biçimde verilmesi; bu örneklerden yalnızca birkaçıdır.
Bu arada, farklı yerel yönetimler, merkezi devletin kontrolünün neredeyse
tamamen ötesinde, farklı hızlarda normale döndüler (merkez üssü Hubei hariç).
Bu yazı yazıldığı sırada, hangi limanların çalışır durumda olduğu ve hangi
yerellerde üretimin yeniden başladığı neredeyse tamamen rastgele görünüyor.
Ancak bölgelerde parça parça karantina uygulanması, uzun mesafeli şehirlerarası
lojistik ağlarının kesintiye uğraması anlamına geliyordu, çünkü herhangi bir
yerel yönetim, trenlerin veya yük kamyonlarının sınırlarından geçmesini
önleyebiliyor gibi görünüyor. Ve Çin hükümetini bu temel seviyedeki
yetersizlik, virüsle, sanki bir isyan çıkmış ya da görünmez bir düşmana karşı
iç savaş veriliyormuş gibi uğraşmak zorunda bıraktı.
Ulusal devlet mekanizmaları, yetkililerin
Hubei eyaletindeki acil müdahale önlemlerini arttırdıkları 22 Ocak’ta gerçekten
işlemeye başladı ve halka, karantina tesisleri kurmanın yanı sıra hastalığın
kontrol altına alınması için gerekli personele, araçlara ve tesislere “el
koyma” ya da blokaj ve trafiği kontrol etme gibi yasal yetkilerinin olduğunu
söylediler (Böylece kaçınılmaz biçimde damgalanarak dışlanma olayının önünü
açtılar). Başka bir deyişle, devlet kaynaklarının etkin kullanımı, yereller
adına gönüllülük çağrıları yapmasıyla başladı. Bir yandan, böylesine büyük bir
felaket herhangi bir devletin kapasitesini zorlayacaktır (örneğin ABD’deki
kasırga tepkisine bakınız). Ancak diğer yandan, bu, Çin devlet işleyişinde,
merkezi devletin, yerel seviyeye kadar uzanan etkili resmi ve uygulanabilir
işleyiş düzeninden yoksun olduğunu tekrar gösterir, bunun yerine yerel
yetkililer ve vatandaşların harekete geçmeleri için yaygın çağrılar yapılır ve
buna uygun davranmayanlar (sabote edici davranmak olarak sınırlandırılmış)
olayın ardından çeşitli cezalara çarptırılır. Gerçekten etkili tek tepki,
merkezi devletin gücünün ve dikkatinin büyük bir kısmını odakladığı spesifik
alanlarda görülmüştür -bu durumda, genel olarak Hubei ve özellikle Wuhan. 24
Ocak sabahı, şehir zaten etkili bir şekilde ablukaya alınmış, koronavirüsün
yeni suşu ilk kez tespit edildikten yaklaşık bir ay sonra şehre hiçbir tren
gelip gitmemiştir. Ulusal sağlık yetkilileri, sağlık otoritelerinin kendi
takdirlerini bağlı olarak herhangi birini muayene etme ve karantinaya alma
yetkisine sahip olduklarını açıklamışlardır. Hubei’nin büyük şehirlerinin
ötesinde, Pekin, Guangzhou, Nanjing ve Şangay dahil olmak üzere Çin’deki
düzinelerce şehir, insanların ve malların sınırlarından girişleri ve çıkışları
hakkında, değişen ölçülerde sınırlandırmalar başlatmışlardır.
Merkezi devletin harekete geçme çağrısına
yanıt olarak, bazı bölgeler kendi inisiyatifleriyle tuhaf ve sert önlemler
aldılar. Bunlardan en korkutucu olanı, otuz milyon kişiye yerel pasaportlar
dağıtılarak, her iki günde bir evden sadece bir kişinin çıkmasına izin
verildiği, Zhejiang eyaletindeki dört şehirdeki uygulamadır. Shenzhen ve
Chengdu gibi şehirler, her mahallenin kapatılmasına karar verdi ve bir binanın
içinde tek bir doğrulanmış virüs vakası bulunursa, tüm binanın 14 gün boyunca
karantinaya alınmasına izin verdi. Bu arada, yüzlerce kişi hastalık hakkında
“söylentiler yaydığı” için gözaltına alındı ya da para cezasına
çarptırıldılar. Karantinadan kaçan bazı kişiler tutuklandı ve uzun hapis
cezalarına çarptırıldı -ve hapishaneler, yetkililerin, kelimenin tam anlamıyla
kolay izolasyon için tasarlanmış bir ortamda bile hasta bireyleri izole
edememesi nedeniyle ciddi bir salgın yaşıyorlardı. Bu güvenlikçi bir anlayışı
yansıtan çaresiz, saldırgan, aşırıya kaçan önlemler, en açık haliyle Cezayir ya
da daha yakın zamanda Filistin gibi yerlerdeki askeri-sömürgeci işgal
hareketlerini hatırlatıyordu. Daha önce bu ölçekte veya dünya nüfusunun çoğunu
barındıran bu tür mega kentlerde hiç yapılmadılar. Sıkıyönetimin uygulanması,
küresel devrimi düşünenlere garip bir tür ders sunar, çünkü esasen, devletin
yönettiği tepkinin yavan bir akışıdır.
Yetersizlik
Bu özel sıkıyönetim, görünüşte insani karakterden yararlanıyor, Çin devleti, virüsün yayılma nedenlerini engellemeye yardımcı olması için daha fazla sayıda yerel gücü harekete geçirebiliyor. Ancak, beklendiği gibi, bu tür sıkıştırmalar her zaman geri teper. Sonuç olarak güvenlikçi önlemler, ancak kazanım, diyalog ve ekonomik işbirliği imkansız hale geldiği zamanlarda yürütülen umutsuz bir savaş türüdür. Pahalı, verimsiz ve arka planda korunan bir eylemdir ve onu dağıtmakla görevlendirilen herhangi bir gücün- Fransız kolonisinin çıkarları, azalan Amerikan hakimiyeti veya diğerleri- daha derindeki yetersizliğini açığa vurur. Sıkıyönetimin sonucu neredeyse her zaman ilkinin bastırılmasıyla kan dökülen ve daha da çaresiz hale gelen ikinci bir ayaklanmadır. Burada karantina, iç savaşın ve karşı direnişin gerçekliğini pek yansıtmayacak. Ancak bu durumda bile, sıkıyönetim kendi yollarıyla geri tepti. Devletin çabalarının çoğunu, bilginin kontrolüne ve olası her medya aygıtı aracılığıyla dağıtılan sürekli propagandaya odaklamasıyla, huzursuzluk da kendisini büyük ölçüde benzer platformlarda göstermiştir.
7 Şubat’ta Dr. Li Wenliang’in (virüsün tehlikeleri hakkında erkenden bilgi veren doktorlardan) ölümüyle, sarsılan vatandaşlar ülke genelinde evlerine kapandılar. Li, virüse yakalanmadan önce Ocak ayı başında “yanlış bilgi” yaydığı için polis tarafından gözaltına alınan sekiz doktordan biriydi. Ölümü internet kullanıcılarında öfkeyi ve Wuhan hükümetindeyse pişmanlık duygusunu tetikledi. İnsanlar, devletin ne yapacağına dair hiçbir fikri olmayan ama yine de güçlü bir yüz ifadesi takınan beceriksiz yetkililer ve bürokratlardan oluştuğunu görmeye başlıyor. Bu gerçek esasen Wuhan Belediye Başkanı Zhou Xianwang, devlet televizyonunda hükümetinin bir salgın meydana geldikten sonra virüs hakkındaki kritik bilgileri yayınlamayı geciktirdiğini itiraf etmek zorunda kaldığında ortaya çıktı. Salgının yol açtığı gerilim, devletin bütün seferberliğinden doğan gerilim ile birleştiğinde, hükümetin kendisinin resmettiği ince kağıt portrenin arkasındaki derin çatlakları halkın gözü önü çıkarmaya başladı. Başka bir deyişle, buna benzer gelişmeler, Çin devletinin temel yetersizliklerinin, önceden propagandaya kanmış daha çok çok insanın görmesini sağladı.
#China CCP's "infection control" propaganda in #Wuhan, locals:
"They're here everyday only to take group photos with the Party flag"
"They took off their PPE once they've taken the photo. He uses PPE to wipe his car!"
Eğer devletin olaya
müdahalesini karakterize eden bir sembol olsaydı, bu Wuhan’lı biri
tarafından çekilen ve Hong Kong’da Twitter üzerinden Batı interneti ile
paylaşılan, yukarıdaki video gibi bir şey olurdu. Çin bayrağıyla fotoğraf
çektiren tam koruyucu giysilerle donatılmış doktorlar veya ilk müdahaleci gibi
görünen bir dizi insanı gösteriyor. Videoyu çeken kişi, onların değişik
fotoğraf operasyonları için her gün o binanın dışında olduklarını açıklıyor.
Videonun devamında adamlar koruyucu ekipmanları çıkarıyorlar ve sohbet edip
sigara içiyorlar, hatta arabalarını temizlemek için kıyafetlerden birini
kullanıyorlar. Araçla gitmeden önce adamlardan biri koruyucu giysiyi yakındaki
bir çöp kutusuna atıyor, hatta görülmeyeceği yere kadar ittirmek için bile
uğraşmıyor. Bu gibi videolar sansürlenmeden önce hızla yayılıyor-devlet
onaylı gösterinin ufak pürüzleri.
Daha temel bir konu,
karantinanın ekonomik yankısının ilk dalgası, insanların günlük yaşamında
görülmeye başladı. Bunun makroekonomik boyutu, Çin’in büyümesindeki büyük bir
düşüşün, özellikle Avrupa’da durgunluk devam ederken ve ekonominin sağlıklı
gitmediği ABD’de iş hacminde gerileme görülürken, küresel durgunluğa yol açma
riski taşımasıdır. Dünyanın dört bir yanında, Çinli firmalar ve esas olarak Çin
üretim ağlarına bağımlı olanlar, sözleşmelerine uymaları “imkânsız” hale
geldiğinde, tarafların sözleşmeyi yerine getiremedikleri durumlarda erteleme ya
da iptale izin veren “mücbir sebepler” hakkındaki hükümlere bakıyorlar.
Şimdilik pek mümkün olmasa da bir ihtimal, bu durum ülke çapında üretime geri
dönülmesi taleplerinin artmasına neden olacaktır. Ama yine de ekonomik
hareketlilik boşlukları kapatarak devam ediyor, bazı bölgelerde çalışma devam
ederken, diğerlerinde süresiz olarak duraklatılmış durumda. Şu anda, 1 Mart,
merkezi yetkililerin salgının merkez üssü dışındaki tüm alanlara işe dönmesi
için çağrı yapılan belli belirsiz bir tarih haline geldi.
Ancak diğer etkiler,
tartışmasız çok daha önemli olmakla birlikte, daha az görünür olmuştur. “Bahar
Şenliği” için çalışacakları şehirlerde kalanlar ya da çeşitli kısıtlamalar
başlamazdan önce geri dönebilenler de dahil olmak üzere, birçok mevsimlik işçi
şimdi tehlikeli bir boşlukta sıkışmış halde bekliyorlar.
Nüfusun büyük çoğunluğunun mevsimlik işçi olduğu Shenzhen’de yerel halk,
evsizlerin sayısının artmaya başladığını bildirdi. Ancak sokaklarda görünen
yeni insanlar uzun vadeli evsizler değil, tam anlamıyla sadece gidecek başka
bir yerleri kalmamış gibi görünüyorlar—hala nispeten iyi kıyafetler giyiyorlar
ancak dışarıda en iyi nerede uyunacağını veya nereden yiyecek bulunabileceğini
bilmiyorlar. Şehirdeki çeşitli binalarda ufak tefek hırsızlıklarda –bunların
çoğu karantina için evde kalanların kapılarına bırakılan gıdalar-artış
yaşanıyor. Ülke genelinde, üretim durdukça işçiler ücretlerini alamıyorlar. İş
kesintileri sırasındaki en iyi durum senaryoları, Shenzhen Foxconn tesisinde
dayatılan gibi yurt karantinalarıdır. Burada geriye yeni dönenler bir ya da iki
hafta boyunca mahallelerine hapsedildi, normal ücretlerinin yaklaşık üçte biri
ödendi ve daha sonra üretim hattına dönmelerine izin verildi. Yoksul
firmalarınsa böyle bir seçeneği yoktur ve hükümetin küçük işletmelere düşük
faizli yeni kredi olanakları sunma girişimi muhtemelen uzun vadede çok az işe
yarayacaktır. Bazı durumlarda, Foxconn gibi firmalar yavaşlamayı telafi etmek
için Vietnam, Hindistan ve Meksika’daki üretimi genişlettiklerinden; virüs,
fabrikaların yer değiştirmesindeki mevcut eğilimleri hızlandıracak gibi
görünüyor.
Gerçeküstü Savaş
Bu arada, virüse karşı beceriksizce verilen
erken tepki, devletin onu kontrol etmek için özellikle cezalandırıcı ve baskıcı
önlemlere güvenmesi ve merkezi hükümetin, eşzamanlı olarak üretim ve
karantinaya uyum sağlamak için yerel yönetimler arasında etkin bir koordinasyon
sağlayamaması, devlet mekanizmalarının merkezinde önemli bir yetersizlik
olduğunu gösteriyor. Eğer arkadaşımız Lao Xie’nin iddia ettiği gibi, Xi
yönetiminin vurgusu “devlet inşası” üzerineyse, bu konuda daha yapılacak çok iş
olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda, COVID-19’a karşı yürütülen kampanya
ayaklanmaya karşı yavan bir çalışma olarak da okunabiliyorsa merkezi hükümetin
sadece Hubei merkez üssünde etkili bir koordinasyon sağlama kapasitesine sahip
olması ve diğer illerdeki —hatta Hangzhou gibi zengin ve saygın illerdeki—
çalışmalarının büyük ölçüde koordinasyonsuz olması ve çaresiz kalması kayda
değerdir. Bunu iki biçimde ele alabiliriz; birincisi, devlet gücünün sert
kabuğu altında yatan zayıflık üzerine bir ders olarak, ikincisi ise merkezi
devlet mekanizmaları işe yaramaz duruma düştüğünde, koordine olamamış ve
akılcılıktan uzak yerel müdahalelerin tehdit uyarısı olarak.
Bunlar, sonu gelmez sermaye birikim
süreçlerinin yarattığı yıkımın hem küresel iklim düzenine hem de Dünya’daki
yaşamın mikrobiyolojik alt katmanına doğru genişlediği bir çağ açısından önemli
derslerdir. Bu tür krizler daha yaygın hale gelecektir. Kapitalizmin kendi
krizi ekonomik olmayan bir karaktere bürünürken, yeni salgın hastalıklar,
kıtlıklar, seller ve diğer “doğal” felaketler, devlet kontrolünün
genişletilmesi için bir gerekçe olarak kullanılacak ve bu krizlere yanıt
giderek artan bir şekilde güvenlikçi politikalar için yeni ve denenmemiş
araçları kullanma fırsatı yaratma işlevi görecektir. Tutarlı bir komünist politika
bu iki olguyu birlikte kavramak zorundadır. Bu, teorik düzeyde, kapitalizmin
eleştirisinin deneysel bilimlerden koptuğu zaman fakirleştiğini anlamak
demektir. Ancak pratik düzeyde görünen o ki, bugün mümkün olan tek siyasi proje
yakın geleceğin artan ekolojik ve mikrobiyolojik felaketler tarafından
belirleniyor oluşuna odaklanmak ve tekrarlanan bu krizlerin yok edilmesi için
çalışmaktır.
Karantinaya alınmış Çin’de, en azından ana
hatlarıyla şöyle bir manzara görmeye başlıyoruz: karın ufacık bile bozulmadığı
tozlanmış boş kış sonu sokakları, pencerelerden bakan telefon ışıklarının
aydınlattığı yüzler, bayraklarını kaldırıp size maskenizi takıp eve gitmenizi
söylemekle görevli birkaç hemşirenin, polisin, gönüllülerin veya yalnızca
ücretli aktörlerin görevli olduğu barikatlar. Bulaşma sosyaldir. Dolayısıyla,
bu kadar geç bir aşamada onunla mücadele etmenin tek yolunun, toplumun kendisi
üzerinde gerçeküstü bir savaş yürütmek olduğu, gerçekten bir sürpriz olmamalı.
Bir araya gelmeyin, kaosa neden olmayın. Fakat kaos izolasyonda da oluşabilir.
Tüm dökümhanelerdeki fırınlar, soğuyarak
önce yavaşça çıtırdayan közlere ve daha sonra kar gibi soğuk küllere
döndüğünde; karantinada hiçbir yardımı olmayan küçük umutsuzluklar bir gün
usulca akarak, tıpkı bu toplumsal bulaşıklık gibi, önlenemez biçimde
kitleselleşebilirler.
Notlar
[i] Bu bölümde açıklayacağımız şeylerin
çoğu, Wallace’ın kendi argümanlarının daha özlü bir özetidir, daha genel bir
kitleye yöneliktir ve titiz tartışma ve kapsamlı açıklama yoluyla diğer biyologlara
“dava açmaya” gerek kalmadan kanıt gösterir. Temel kanıtlara meydan okuyacaklar
için, Wallace ve vatandaşlarının çalışmalarına değiniyoruz.
[ii] Robert G Wallace, Big Farms Make Big
Flu: Dispatches on Infectious Disease, Agribusiness, and the Nature of Science,
Monthly Review Press, 2016. s.52
[vi] Bu, ABD’nin Çin ile bugün
karşılaştırılmasının da bilgilendirici olmadığı anlamına gelmiyor. ABD’nin
kendi büyük tarımsal-endüstriyel sektörü olduğu için, anti-biyotik dirençli
bakteriyel enfeksiyonlardan bahsetmemekle birlikte, tehlikeli yeni virüslerin
üretimine büyük katkıda bulunmaktadır.
[vii] Bakınız: Brundage JF, Shanks GD, “What
really happened during the 1918 influenza pandemic? The importance of bacterial
secondary infections”. The Journal of Infectious Diseases. Volume 196, Number
11, December 2007. pp. 1717–1718,, yazarın yanıtı 1718–1719; ve: Morens DM,
Fauci AS, “The 1918 influenza pandemic: Insights for the 21st century”. The
Journal of Infectious Diseases. Volume 195, Number 7, April 2007. pp 1018–1028
[ix] Bu iki pandemik üretim yolu, Marx’ın
üretim alanında “gerçek” ve “resmi” birikim dediği şeyi yansıtıyor. Gerçek
kapsamda asıl üretim süreci, üretimin hızını ve büyüklüğünü arttırabilen yeni
teknolojilerin getirilmesi ile değiştirilir- endüstriyel ortamın virüsle ilgili
evrimin temel koşullarını nasıl değiştirdiğine benzer şekilde, yeni mutasyonlar
daha hızlı ve daha fazla güçlülükle üretilmiştir.
Gerçek kapsamdan önce gelen resmi kapsamda, bu yeni teknolojiler henüz
uygulanmamıştır. Bunun yerine, daha önce var olan üretim biçimleri, el dokuma
tezgâhı işçilerinin, ürünlerini kâr için satan bir atölyeye yerleştirilmesi
durumunda olduğu gibi, küresel pazarla bazı ilişkileri olan yeni konumlarda bir
araya getirilir ve bu “doğal” ortamlarda üretilen virüslerin vahşi nüfustan
çıkarılma ve küresel pazar yoluyla yerli nüfusa girme biçimlerine benzer.
[x]
Ancak bu ekosistemleri “insan öncesi” ile bağdaştırmak bir hatadır. Çin
mükemmel bir örnektir, çünkü görünüşte “ilkel” doğal manzaralarının çoğu, daha
önce Doğu Asya anakarasında Filler gibi yaygın olan türleri silen çok daha eski
insan genişleme dönemlerinin ürünüdür.
[xi] Teknik olarak bu, en ölümcül olanın
kendisi basitçe Ebola virüsü, daha önce Zaire virüsü olarak adlandırılan 5
kadar farklı virüs için kapsamlı bir terimdir.
[xii] Özellikle Batı Afrika davası için
bakınız: RG Wallace, R Kock, L Bergmann, M Gilbert, L Hogerwerf, C Pittiglio,
Mattioli R and R Wallace, “Did Neoliberalizing West African Forests PRoduce a
New Niche for Ebola,” International Journal of Health Services, Volume 46,
Number 1, 2016; Ekonomik koşullar ile Ebola arasındaki bağlantıya daha
geniş bir bakış için bkz: Robert G Wallace and Rodrick Wallace (Eds),
Neoliberal Ebola: Modelling Disease Emergence from Finance to Forest and Farm,
Springer, 2016; Ve davanın en doğrudan ifadesi için, daha az bilimsel olsa da,
yukarıda bağlantılı Wallace makalesine bakın: “Neoliberal Ebola: the
Agroeconomic Origins of the Ebola Outbreak,” Counterpunch, 29 July 2015. https://www.counterpunch.org/2015/07/29/neoliberal-ebola-the-agroeconomic-origins-of-the-ebola-outbreak/
[xiii] Bakınız:
Megan Ybarra, Green Wars: Conservation and Decolonization in the Maya Forest,
University of California Press, 2017.
[xiv] Tüm kaçak avcılığın yerel kırsal
yoksul nüfus tarafından yürütüldüğünü veya farklı ülkelerin ulusal
ormanlarındaki tüm korucu güçlerin eski komünist karşıtı paramiliterlerle aynı
şekilde çalıştığını ima etmek kesinlikle yanlıştır, ancak en şiddetli
çatışmalar ve ormanlık militarizasyonun en agresif vakalarının hepsi bu modeli
takip ediyor gibi görünmektedir. Bu fenomene geniş kapsamlı bir genel bakış
için Geoforum’un (69) konuya özel 2016 sayısına bakınız. Önsöz burada
bulunabilir: Alice B. Kelly and Megan Ybarra, “Introduction to themed issue:
‘Green security in protected areas’”, Geoforum, Volume 69, 2016. pp.171-175. http://gawsmith.ucdavis.edu/uploads/2/0/1/6/20161677/kelly_ybarra_2016_green_security_and_pas.pdf
[xv] Burada sözü edilen tüm hastalıklardan
en düşük olanı, yüksek ölüm oranı, büyük ölçüde çok sayıda insan taşıyıcıya
hızlı yayılmasının bir sonucudur ve bu da çok düşük bir ölümcüllük oranına
rağmen yüksek bir mutlak ölüm bedeliyle sonuçlanmıştır.
[xvi] Bir podcast röportajında, Çin
topraklarında yaşayan arkadaşlarına atıf yapan Au Loong Yu, Wuhan hükümetinin
salgın tarafından etkili bir şekilde felç edildiğini söylüyor. Au, krizin
sadece toplumun dokusunu parçalamakla kalmayıp, aynı zamanda ÇKP’nin sadece
virüs yayıldıkça ve ülke genelindeki diğer yerel yönetimler için yoğunlaşan bir
kriz haline gelecek olan bürokratik makinesini de parçaladığını ileri sürüyor.
Röportaj 7 Şubat’ta yayınlanan The Dig’den Daniel Denvir tarafından
yapılmıştır: https://www.thedigradio.com/podcast/hong-kong-with-au-loong-yu/
[xvii] Videonun kendisi orijinal, ancak Hong
Kong’un Çin topraklarına ve ÇKP’ye yönelik ırkçı tutumların ve komplo
teorilerinin bir yatağı olduğunu ve Hong Konglular tarafından virüs hakkında
sosyal medyada paylaşılan şeylerin çoğunu belirtmek gerekir ve bunlar
dikkatlice kontrol edilmelidir.
Hükümetler ve patronlar Koronavirüsle savaşta olduklarını iddia ediyorlar. Gerçekteyse bu savaş, toplumsal sınıfımıza karşı yürüttükleri bir savaş. Kârları uğruna bize karşı açtıkları bir savaş!
Küresel sağlık krizi büyük bir ölçüde kapitalist sistemin bir sonucudur
Elbette bu virüsün kapitalizm tarafından yaratıldığını söylemiyoruz. Fakat deneyimlediğimiz bu insanlık felaketinin kendisi kapitalizmden kaynaklanıyor.
Tüm dünyadaki hükümetler biraz farklar bulunsa bile benzer seçimler yaptılar: salgının boyutunu hafife almakla başladılar üstelik bunun nedeni bilgisizlik değil, nedeni sermayenin, hissedarların, kapitalistlerin kârlarını koruma önceliğini benimsemiş olmalarıydı. Milyarlarca insanın sağlığına karşı bir azınlığın kârları!
Kriz bir kez gerçekleştiğinde, kapitalizmin zararı bize kesilir
Sağlığın her alanındaki altyapı, kadro ve kaynak eksikliği: dünyanın bir kısmında kamu hizmetlerinin yıkımının, kalan kısmında ise bunların neredeyse hiç var olmamasının sonuçlarıdır bunlar.
Koruyucu ekipman eksikliği: maske, hidroalkolik jel, tarama testi, solunum cihazı vb. Ama fabrikalar silah üretmeye devam ediyorlar. Kapitalistler sadece kendi çıkarlarını gözetiyorlar, halkın çıkarlarını değil.
Birçok ülkede, araştırmacılar son yıllarda virüs üzerine yürütülen bilimsel çalışmaların bütçeye dayalı nedenlerle kesildiğini ifade ediyorlar. Kapitalistler, bu alandaki kuralları belirleyen çokuluslu ilaç şirketlerine yatırım yapmayı tercih ediyorlar.
Sağlık krizi boyunca işler devam ediyor!
Konu iş dünyası olunca kapitalistler acımasızdır:
Halkın yaşamı için gereklilik arz etmeyen çok sayıda şirketin, içine bulunduğumuz tehdit gibi sağlık risklerine rağmen çalışmasına izin veriyorlar. Kapitalistler, para kazanmaya devam etmek için dünya üzerindeki milyonlarca işçinin hayatını ve sağlığını büyük riske atıyorlar.
Gerçekten gerekli sektörlerde (ki bunlar doğrudan sağlık, beslenme ve gaz, su, elektrik gibi ihtiyaçlara erişim sağlanmasıyla ilgili sektörlerle sınırlı olmalıdır) işverenler enfeksiyon kapmamak için “önleyici davranışlar”ı öne çıkararak sorumluluğu bireylere devrediyor. Ancak bir yandan birçok şirket enfeksiyon riskini azaltmak için “önleyici davranışları” uygulanabilir kılmak adına hiçbir şey yapmıyor, öte yandan bu önlemler zaten yeterli değil. Herkesin sağlığı göz önünde bulundurularak tüm iş organizasyonunun gözden geçirilmesi gerek. Ve bunu yapmak için kapitalistlerin pek doğru bir yerde durdukları söylenemez çünkü çalışanlar kendileri değil. Bunu bizler yapmalıyız, her departmanda, kuruluşta, şirkette, faaliyette. Çünkü bu gerçekten gerekli.
Kapitalistler bu sağlık krizini; toplumsal kazanımlarımızı, haklarımızı daha da kısıtlamak için kullanıyorlar. Her ülkede acil durum önlemlerinin büyük bir kısmı çalışma saatlerine, izinlere, maaşlara, grev hakkına dönük saldırılardan oluşuyor.
Durum sömürgeciliğin doğrudan kurbanı olan bölgelerde çok daha kötü, halihazırda sefalet içinde yaşayan halklar için sağlık krizi korkunç sonuçlar doğurabilir.
Direnişler örgütleniyor!
Bildiğimiz bağlamda direnişleri örgütlemek kolay değil.
Uluslararası Sendikal Dayanışma ve Mücadele Ağı üyeleri yalnızca “radikal” görünmenin hazzı adına sloganları, şiarları art arda dizmek istemiyor. İstediğimiz şey, yaşam ve çalışma alanlarımızdan başlamak üzere özgürce birleşmek, uluslararası düzeyi de içerek şekilde koordine olarak direniş ve kazanım için kitlesel bir halk hareketi inşa etmektir.
-Dünyanın tüm bölgelerindeki mücadeleleri destekleyelim ve bilinir kılalım.
-Mesleki sektörlerimize göre örgütlenelim ama aynı zamanda özgül hakları (kadınlar, göçmenler, ırkı nedeniyle ezilenler vd) savunarak ve toplumsal eşitliğe ulaşmak için de örgütlenelim.
-Bu sağlık krizinin faturasının en güvencesiz, en yoksul olana kesilmesine izin vermeyelim.
-Tüm emekçilerin (ücretli çalışanlar, serbest meslek sahibi, işsizler, geçici işçiler, mevsimlik işçiler vb.) durumlarına bakılmaksızın gelirlerinin %100’ü garanti edilmelidir, herkes için ülkelerindeki yaşam maliyetine dayalı asgari düzeyde bir garanti sağlanmalıdır.
-Çalışma alanlarımızda ve hayatlarımızda gidişatımızı kendi ellerimize alalım. Hükümetler, kamu yetkilileri ve devletler kapitalizmin hizmetindeki araçlardır.
-Acil sağlık duruma müdahale edebilmek için gerekli şirketler, hizmetler, mağazalar, halka açık alanlar kamulaştırılsın!
Artık kapitalistlerin küresel felaketler yaratmasına izin vermeyelim!
İlk Koronavirüs vakası 11 Mart’ta ülkede tespit edildikten sonra Koç Üniversitesi’nde alınan tedbir ve uygulanan denetimler bizlere ülkedeki çalışma ilişkilerine dair emsal teşkil eden bir işyeri rejimini gösteriyor.
İçinden geçmekte olduğumuz zorlu günlerde, üniversitedeki çalışma hiyerarşisinin, emekçiler arasındaki eşitsizliği nasıl açıktan ele verdiğini; yönetimin aldığı kararlar üzerinden takip etmek mümkün. Fakat okul yönetiminin kasten yok saydığı taşeron işçilerinin devam eden öz örgütlülüğü ve üniversite bileşenlerinin desteği sayesinde kısa sürede yönetime baskı uygulayarak, yakın zamanda birtakım kazanımlar elde edildi. Yine aynı vaka, dayanışmanın sağlayacağı olumlu ihtimalleri bize hatırlatmak açısından ümitvar bir örnek olarak önümüzde duruyor. Bu değerlendirme, sürecin nasıl ilerlediğini, üniversite bileşenlerinin mücadelesini ve elde edilen sonuçların kısa bir dökümünü sunuyor. Ek olarak, okuldaki işçi mücadelesinin noksanlarına ve neler yapılabileceğine değiniyor.
İlk vaka açıklandıktan sonra Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK)’nün aldığı kararlar uyarınca 14 Mart’ta okulun bir sonraki duyuruya kadar kapandığı ilan edildi. Yönetim, aldığı önlemleri üniversite kamuoyuyla paylaştı. Buna göre, öğretim üyeleri ve idari personelin evlerinden çalışmalarına izin verildi. Kampüse gelmesi mecburi çalışanlar için ise detaylı tedbirler alındığı duyuruldu. Kurumun ne denli cömert davrandığına ilişkin ufak bir detay paylaşalım: Sosyal mesafenin sağlanması adına idari personel ve öğretim üyelerine kampüse erişim için tek kişilik araçlarda ulaşım sağlanacağı ve masrafın üniversite tarafından karşılanacağı iletildi. Tabii, yüce gönüllü okul yönetimi, bu olağanüstü dönemin çalışma verimine yapacağı olumsuz etkiyi ve yaratacağı tahribatları da gözetti. Gün aşırı gönderilen e-postlarda, bir dizi öz-bakım (self-care) önerilerini sıraladı, rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetini, çalışanlar ve öğrenciler için seferber ettiğini duyurdu.
Peki, üniversitenin itibarına halel getirmeyecek, ince düşünülmüş bir dizi uygulama; okulun genel temizlik ve servis işlerinden sorumlu taşeron işçilere ne ölçüde sirayet etti? Bırakın çalışma koşullarını düzenleyecek herhangi bir kararı; salgının ilk günlerinde işçilere maske dahi verilmedi.
Bu noktada, Koç Üniversitesi’ndeki bir yapıdan, özel taşeron işçilerinin örgütlülüğü açısından eşine az rastlanır bir örnekten bahsetmek gerekiyor. Taşeron işçilerinin direnişi sonrasında okuldaki bileşenlerin kurduğu, 2013 yılından beri faal olan bir oluşum mevcut. Taşeron İşçi Komisyonu, bir tür işçi konseyi gibi harekete ediyor. Yaklaşık 30-40 işçinin katılımıyla gerçekleşen aylık toplantılar, demokratik esaslara uygun işliyor, işçilerin sorunlarını tespit ediyor ve üniversite yönetimiyle müzakere ederek, çalışma koşullarını düzeltmek için mücadele ediyor. İlk günlerde komisyon, sürece müdahil oldu ve kampüste çalışan işçiler için asgari tedbirlerin alınmasını sağladı.
Takip eden günlerde salgın daha akut bir hale ulaşınca, iş bilir yönetim ve taşeron firma, zincirinin en zayıf halkası için sessiz sedasız şu tedbiri uygun gördü: İşçiler kendilerini sakınmak mı istiyorlar? O halde, birikmiş yıllık izinlerini kullanacak veya ücretsiz izne çıkacaklardı. Kısa sürede kayda değer sayıda işçi izne ayrıldı.
Yönetimin açıktan yaptığı bu hak gaspına karşı çıkan Koç Üniversitesi Dayanışmasındaki öğrenciler ve asistanlar inisiyatif alarak, okul nezdinde bir kampanya başlattılar. İşçilerle görüşerek, görselde yer alan talepleri netleştirdiler. Okul içerisinde sınırlı tutulan bir imza kampanyası başlattılar. Kamuoyundan destek almak için geniş bir sosyal medya kampanyası örgütlediler. Düzenli olarak işçilerle irtibat halinde kalarak, sürece dair bilgilendirdiler.
Kampanya okulda ve kamuoyunda karşılık buldu, kısa sürede ciddi destek sağlandı. Öğrenci ve asistanlardan alınan imzalar rektörlüğe iletildi. 30 Nisan’da, kampüsteki personelin esas patronu ve taşeronun üst işveren temsilcisi genel sekreter, işçilerle bir toplantı yaptı ve 1 Nisan’dan itibaren uygulanacak yeni vardiya sistemini anlattı. Son duruma göre, firmada üç yılını dolduran işçiler, idari izne ayrıldılar. Kalanlar ise 20’şerli gruplara ayrılıp, dönüşümlü olarak, haftada iki tam gün mesai yapıyorlar. Taşeron işçilerin ücret ve yan haklarında (yol ve yemek) herhangi bir kesinti olmuyor. Servis sayısı artırıldı, işçiler en fazla 6-7 kişiyle seyahat ediyorlar. Servislerde, mesai esnasında, yemek molalarında sosyal mesafe uygulanıyor. Eldiven, maske ve dezenfektan sağlanıyor ve giriş-çıkışlarda işçilere ateş ölçümü yapılıyor.
Üniversite bileşenlerinin sağladığı basınç, okul tarafından muhatap alınan komisyonun faaliyetleri ve işçilerin öz-örgütlülüğü sayesinde bu kazanımlar elde edildi. Elbette, yeterli olmadığını biliyoruz. Hâlihazırda, vardiya sistemi eşitsiz bir biçimde uygulanıyor. İşçiler tarafından da pek çok kez dile getirildi. Ücretli izin herkes için sağlanmalıydı. İlk vakadan 1 Nisan’a kadar yaklaşık 20 gün geçti ve üniversite bu kararları almakta fazlasıyla gecikti. Salgının işçilere sıçrama riskinin önüne tam olarak geçilmiş değil. Vebali, firmanın ve üniversite yönetimin üzerindedir. Herhangi bir işçinin salgına maruz kalması durumunda, Koç Üniversitesi Dayanışması var gücüyle devreye girecek ve yönetimden hesap soracaktır. Yine de belirtmekte fayda var, üniversite bileşenlerinin müdahil olma kapasitesi tahmin edeceğiniz üzere sınırlı. Önümüzdeki zorlu görevler belli: Dayanışma artırılmalı, ücretli çalışanların birliği sağlanmalı, işçiler öz-örgütlülüklerini güçlendirmeli ve tabii emeğin kurumsal örgütü sendika, işyerini örgütlemeli. Ancak bu sayede elde edilen kazanımlar korunacak ve genişletilecektir.
“Ekonomik ve toplumsal
öngerekler, kendi başlarına devrim için yeterli değildir. Politik önşartlara,
yani zaferi önceden garanti etmese bile hiç olmazsa mümkün kılan bir güçler
ilişkisine gerek vardır. Stratejik hesaplama, cesaret, kararlılık daha sonra
muhtemeli gerçekliğe dönüştürür. Ama hiçbir strateji, imkânsızı mümküne
dönüştüremez.”
Lev Troçki, Faşizme Karşı
Mücadele
COVID-19 salgını insanlığın boğuştuğu dertlerle, egemen
sistem olan kapitalizmin bu dertlere yönelik ortaya koyduğu politikalar
arasındaki açı farkını bir kez daha gösterdi. Milyonlarca insanın ölme
ihtimalinin olduğu böylesi bir salgın, kapitalistlerin üretim ilişkilerinin
sürekliliğini önceleyen politikasında herhangi bir kayda değer değişim
ihtimalini bile doğurmadı. Başta Türkiye olmak üzere birçok yönetim üretimin
sürmesinin temel öncelikleri olduğunu belirtip, işçilerin çalışmaya devam
edeceğini duyurdu. Geriye kalanlar için ise, pandemi sonrası yoğun bir
sömürüyle karşılığı alınacak bir sadaka programı devreye sokuldu. Salgının
ortaya koyduğu ücretsiz, kapsamlı ve kamusal sağlık hizmetinin vazgeçilmez
önemi, göstermelik ve geçici önlemlerle unutturulmaya çalışıldı.
Aslında, neoliberalizmin “toplum diye bir şey yoktur” mottosunun altın çağını yaşıyoruz. 2008 kriziyle birlikte ortaya çıkan büyük çöküş, bir dizi ayaklanmanın ve sol yükselişin ardından, toplumun atomize edilmesine ve bununla bağlantılı olarak post-faşist iktidarların yükselişine neden oldu. Düzenli bir gelir sağlayan işlerin yokluğunda milyonlarca insan, gündelik ve geçici işlerle hayatta kalmaya çalıştı. Bu işlerin genelini tanımlamak için kullanılan gig ekonomisi (kısa süreli, geçici, freelance işler) kavramı, aynı zamanda işçiler arasındaki dayanışmanın yerini, herkesin kendisinin patronu olduğu bir işçiler arası rekabet ortamının aldığını da muştuluyordu. Böyle bir ortamda, salgına kamusal bir yaklaşım yerine, herkesin kendi sorumluluğunu aldığı bir “mücadele” söyleminin ortaya çıkması da garip değildi. COVID-19 salgınıyla birlikte ivmesi hızlanan ekonomik çöküşün toplumsal etkilerine karşı, geç kapitalizmin yarattığı kültürel-ideolojik bariyer sosyal atomizasyonken, politik bariyer ise Türkiye ve Macaristan’da en iyi örneklerini gördüğümüz otoriter yönetim yapılarıydı. Bu salgın birçok sağcı yönetici tarafından Allah’ın lütfu olarak karşılandı.
Bu dönem çokça söylendiği gibi bu virüs, kapitalizmin
insanlığın yüzde 99’una ölümden başka bir şey vaat edemediğini ortaya koydu. Elli
yıldır anlatılan masalların aksine insanlığın sınıfsal olarak keskin şekilde
bölündüğünü, insanlığın başına gelen felaketlerin, sınıfsal olarak oldukça
farklı bedeller yarattığını kör gözlere bile gösterdi. Ancak soyutlama
düzeyinde apaçık karşımızda duran bu gerçekliğin, somut alanda bir hakikat
haline gelmesi ancak politik mücadeleyle mümkün. Teorik planda ne kadar haklı
olursak olalım, bu haklılığımızı, Troçki’nin deyişiyle, toplumsal güçler
ilişkisinde sağlam bir yere oturtmadığımız müddetçe, pandeminin kendiliğinden
yaratacağı anti-kapitalizmin hayaliyle yaşayacağız. Güçler ilişkisine işçi
sınıfını dahil etmenin yolu ise böyle bir dönemde, belli başlı talepler
etrafında bir araya gelerek mücadeleyi büyütmekten geçiyor. Olağanüstü
koşullarda, olağanüstü bir siyaseti tahayyül edemeyenler, gündem ne olursa
olsun hep aynı yöntemde ısrar edenler, radikal bir anti-kapitalist siyaset için
ortaya çıkan imkânları yakalamakta zorluk çekiyor.
Virüsün insanlığa gösterdiği diğer bir şey ise, ekososyalist
programın, sosyalist bir dünya yaratma mücadelesinden hiçbir şekilde ayrı ele
alınamayacağı. Kapitalizmin yarattığı ekolojik çöküntü, bugün kendisini bir
virüs ile gösteriyor. Ancak bu çöküntünün karşılığı bu virüsle sınırlı
kalmayacak bir felaketin kapısını aralıyor. Bu nedenle, devrimci bir politika, sadece
ekolojik felaketlerin etkilerine karşı bir politika sunmakla yetinemez.
Felakete doğru bu gidişi tersine çevirecek, kapitalizmin canına okuduğu
ekolojiyi, insanlığa yoldaş kılacak radikal bir politika sadece komünistler
tarafından ortaya konabilir. Bundan dolayı, ekolojiyi bir yeni toplumsal
hareket ya da kimlikçilik olarak kodlayan ezberlerden sıyrılmak zorundayız.
Böylesi devrimci bir ekoloji siyaseti, “duyarlı” bir aktivizmle değil ancak
sınıf mücadelesiyle var edilebilir.
Programatik farklara saygılı ve belirli talepler/amaçlar
etrafında örülen bir birleşik mücadele, salgınla birlikte ortaya çıkan olguları,
devrimci bir siyasetin üzerinde yükseldiği hakikatler haline getirme fırsatına
sahip. Unutmamak gerekiyor ki, sınıf mücadelesinin bulaşıcılığı da en az
koronavirüs kadar güçlü. Bu nedenle sadece sınırlar içerisinde değil,
enternasyonal düzeyde gerçekleştirilecek bir araya gelişler, yaşadığımız bu
olağanüstü günlerde, devrimci Marksistler için kaçınılamayacak bir görev.
Hong Kong’ta bir duvar yazısı şöyle diyor: “normale dönemeyiz çünkü eski normalimiz sorunun ta kendisiydi.” Bundan hepimizin ders çıkarması gerekiyor sanırım.
Gerçek şu: bir pandemi var. Korkutucu boyutta. Şimdiye kadar ortaya çıkan bilimsel doğru sosyal izolasyon. Yöntem: devlet aracılığıyla kamusal destek. Bu olmayınca olacak sonuç: artan ölü sayısı, hasta sayısı ve sağlık çalışanlarına yüklenecek anormal yük.
Yaşadığımız ülkede yapılan şey sadece
erteleme değil, vaka sayısı artışına etki etmesi kesin her şeyin normal gittiği
algısına yönelik bir illüzyon yaratmak. Bu noktada gelelim olayın bireysel
noktasına. Bankada çalışıyorum. Hükümetin salgın sonrası aldığı sözüm ona
önlemlerin tek odağı. Promosyon ödeyelim, bayram ikramiyelerini şimdi ödeyelim,
esnafa destek olalım, kredileri erteleyelim (ama faiziyle), konut kredisi
kullandırım oranını yüzde 90’a çıkaralım. Ne güzel değil mi, bu arada 65 yaş
üzeri sokağa çıkmasın, ama banka çalışanlarına bu kişilerin işlemlerinin
yapılmasına ilişkin talimat verilsin.
Kimi kimden koruyorsunuz? Banka
çalışanlarının o insanlar için riskli olduğu açık değil mi? Bankacıları
düşünmüyorsunuz tamam da diğerlerini? Bankacılara bir de vicdan azabı
hissettirmekte bir beis yok. Çocuğumu ve eşimi kendimden korumak için
kayınvalidemin evine gönderdim. Ya çocuğunun bakımı için kimseden yardım alma
imkânı olmayan, aynı zamanda yaşlı ve hasta yakınlarına bakmak zorunda kalan çalışanlar
ne olacak!
Bankacılık temel ihtiyaç mıdır? Ekmek
midir, su mudur, ev midir? Banka çalışanlarında bile bankacılığın temel insani ihtiyaçların
karşılanması açısından zaruri, vazgeçilemez bir iş olduğu algısının olması
neoliberalizmin büyük başarısı değil midir? Pınar Öğünç’ün Duvar Gazetesi’nde
yayımlanan 28 Mart 2020 tarihli yazında yer verdiği, isyanına sonuna kadar
katıldığım bir banka çalışanı bankaların kapanmasının mümkün olmadığını
vurguluyor. Ben bunu toplumsal tahayyülümüzün sınırlarını belirleyen, kendi
doğrusunu-vazgeçilemezini insanlığın vazgeçilemezi gibi sunan egemenlerin
mantığı olarak görüyorum. Bankalar
belirli bir süre kapalı tutulabilir, kamulaştırılabilir, halkın hizmetinde
kurumlara dönüştürülebilir! Banka çalışanları da sendikalı, güvenceli, daha
insani iş ortamlarında çalışabilir.
Kapanmış işyerleri varken çek senet
ödemesinin olamayacağı açıktır. Maaş alamayan işçi kira da ödeyemez kredi kartı
borcunu da. Bu ve buna benzer kapitalizmin icatlarının aracısı banka da
gereksizdir aslında. Ama insanları ölümle burun buruna gelmişken bile borçlandırmaya
ve tüketmeye zorlayan finansal sermaye ve ona göbekten bağlı despotik
rejimlerin olmazsa olmazıdır bankacılık. Yangında her zaman halk değil ilk
onların kurtarılması boşuna değildir.
Böylesi büyük bir salgında bile hala sanki insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması için bankaların çalışması şartmış gibi davranılıyor. Sanki gıda üretip dağıtıyormuş, hasta tedavi ediyormuş, çöpleri topluyormuş gibi! Bütün bu saçmalıklar için banka çalışanları adeta sistem doktoru gibi sokağa salınmakta. Virüs pozitif olanların tespit edilmesi halinde çalışanların zorunlu izne tutulmaları bile aslında işlerin devam etmesi için. Alınan ekonomik “tedbirlerle her gün on binlerce insanın banka şubelerine koşturulmasının, banka çalışanlarının nefessiz çalıştırılmasının başka hiçbir gerekçesi yok. Korona günlerinde bir kez daha açığa çıktı ki, önemli olan halkın sağlığı ve esenliği değil virüs üreten ve dağıtan bu sistemin devam etmesi.
Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Ağı’na ait kuruluşlarımız, çağrı merkezlerinde çalışan yoldaşların aktardığı bilgilere dayanarak, çağrı merkezlerindeki koruma eksikliklerini kınıyor.
Bazı
ülkelerde, aktivistlerimiz, çağrı merkezlerindeki işçilerin hayatlarını riske
atmamak adına önerilerde bulundu. Birçok durumda, patronlar onları dikkate
almayı reddetti ve işçileri çalıştırabilmek için devletin baskı gücünün
yardımını talep edecek kadar ileri gittiler!
Dünyadaki
milyonlarca insanın iş yerlerine gitmesinin zorunlu ihtiyaç olması, bir
belirsizlikten ibarettir. İnsanların iş yerlerine gitme zorunluluğu, Dünya
Sağlık Örgütü ve birçok hükümet tarafından önerilen insan etkileşiminin
sınırlanmasıyla (human interaction limitation) tamamen ters düşmektedir. Durumun
aciliyetine rağmen, çok az gelişmiş olan evden çalışma uygulaması, yalnızca
bazı şirketler tarafından önerilmektedir. Önemli sipariş hizmetlerinden
yararlananlar ki bunların bazıları kamu sermayelidir, evden çalışmanın
tanınmasını reddetmektedir. Ayrıca, evden çalışma sistemi, maalesef, dünyanın
çeşitli bölgelerindeki azgelişmişlik ve sömürgecilikten dolayı uygulanamamaktadır!
Birkaç
gündür, on binlerce çalışan, telefon abonelikleri, sigorta satma işlemleri veya
çok uluslu ticaretin müşteri hizmetlerini sürdürmek için telefonlar almaya ve
hatta aramalar yapmaya devam ediyor! Yaşanan sağlık acil durumu ortadayken, bizim işimiz nasıl hayati kabul edilebilir? Her
gün, bu alanda çalışanlar; işten çıkarmalar, geçici olarak işi bıraktırmalar,
para cezaları gibi çeşitli yaptırım riskleriyle işlerine gitmeye zorlanıyorlar.
Bu risklerle beraber, çalışanlar, bazen, yüzlerce kişi tarafından kullanılan, doğru
ürünle temizlenmemiş çalışma yerlerini ve kulaklıkları devralıyorlar. Virüsün
yayılmasında son derece verimli bir etkiye sahip olan bu gelişigüzellik ve çalışma
koşulları aynı şekilde devam etmektedir. Çağrı merkezlerinde, her gün, bazen
düzinelerce insan hastalığa yakalanıyor ve en iyi ihtimalle birkaç saat veya
birkaç gün sonra yeniden açılmak için kapatılıyorlar.
Bizler,
güvenliği olmayan anlamsız bir hizmetin üretimini reddediyoruz. COVID-19
hakkında bilgi vermekle bağlantılı hizmetler gibi hizmetin gerekli olduğu
yerlerde güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi talebinde bulunuyoruz:
Hidro-alkolik jeli,
sabunu, dezenfektan mendili, sürekli bir biçimde sağlama
Platforma göre elli
kişiden fazla çalışmama
Çalışanlar arasında
bir metre mesafe
Bilinen enfeksiyon
durumunda, işyerinin dezenfeksiyonuna kadar tahliye.
Hep
birlikte üretimin durdurulmasını talep edelim!
Yapabiliriz ve zaten bazı şirketlerde
yaptık.
Bu
alanda, zarar görecek olanlar, ağırlıklı
olarak kadın taşeronlar, kapitalist sistemin ölüme giden askerleri olmayı (cannon
fodder) kabul etmeyecekler. Hayatımızın onların kârlarından daha değerli
olduğunu her zamankinden daha fazla savunuyoruz! Kendimizi sadece koronavirüse
karşı savunmayalım!
Tüm gereksiz iletişim merkezlerinin
kapatılmasını ve maaşlarımızın tamamının ödenmesini talep ediyoruz.
Bu
alandaki çok uluslu şirketler, para kazanmak adına yasaların daha az koruyucu
olduğu ülkelerde böylesi krizleri kullanamazlar. Bunu açık bir biçimde tüm yıl
boyunca yeterince yapıyorlar. Bugünlerde, böylesi krizler boyunca, çok uluslu
şirketler, üstlenici firmalara başvurarak sorumluluklarını yerine getirmeliler.
Ayrıca, cayma hakkı ve devamsızlık hakkı için yaptırımların ve işten
çıkarmaların sonlandırılması talebinde bulunuyoruz. Sonuç olarak, çağrı merkezlerinin
ötesinde, hayati olmayan tüm işlerde gerekli önlemlerin alınması için mücadele
ediyoruz.
Şimdilik şurası açık ki, bugüne dek kültürel terimlerle ifade edilen sınıfsal nefret, süreç uzadıkça kendini giderek daha net terimlerle açığa vurmaya başlayacak. Bu nefreti örgütleyebilen, bir hedefe yönlendirebilenler, işte onlar, yeni Türkiye’nin yeni kazananları olacaktır.
On dokuzuncu yüzyılın İngiliz fabrikatörleri, salgın
hastalıkların yoksul işçilerce fabrikalara ve ayak işlerini gördükleri nezih
semtlerine taşındığını fark edince, sağlık önlemlerinin kitleselleştirmişlerdi.
COVİD-19 uygar dünyayı ve onun 16. büyük ekonomisini sanayi devriminin şafağına
geri götürme potansiyeli taşıyor doğrusu…
Kitlesel sağlık sigortası gibi “kızıl kokulu”
önlemleri elinin tersiyle iten Donald Trump, yeni tip koronavirüse karşı önceki
gün ABD tarihinin en büyük finansal destek paketini açıkladı. Birleşik
Devletler ekonomisine 6 trilyon dolar enjekte edilecek. 2009 yılında Barack
Obama’nın ekonomiyi canlandırmak için hazırladığı teşvik paketi sadece 838
milyar dolardı. Bu rakamlar COVID-19’un dünya sistemi açısından önemini gözler
önüne koyan rakamlar. Buna karşın reel sektörde muazzam kayıpların önüne kısa
vadede geçilebileceğine dair bir ışık şimdilik görünmüyor.
Karamsar senaryolar, virüsün önünün alınmasının
aylar, belki de yıllar alabileceğini varsayıyor. Geriye bir Mad-Max distopyası
kalacak belki de. Elbette bu, küresel ölçekli felaket senaryolarının en
berbatlarından birisi. Bu denli yıkıcı olmayan fakat otoritaryen eğilimlerin
zaferini öngören senaryolar çok daha yaygın biçimde dillendiriliyor. Bir yanda
Çin’in virüsle mücadeledeki başarısı, öte yanda “Batılı” demokrasilerin ve
tilmizlerinin aldığı otoritaryen önlemlerin kalıcılığı endişesi karamsar
senaryoların ikinci boyutunu oluşturuyor. Bu açıdan bakınca, büyüklü küçüklü
tek adamların kılıç tokuşturduğu bir tür piyasa despotizminin tam da aradığı
fırsatı yarattı COVID-19. Elbette hastalık yatıştığında küresel dünya
ekonomisinden geriye ne kaldıysa onunla yetinmeleri koşuluyla.
İyimser senaryolar şimdilik kitlelerin ferasetine
güvenmeyi vazetmekle yetiniyorlar. Küresel kapitalizmin yarattığı
eşitsizliklerin zehirli bir ok gibi dünyanın tüm emekçilerine saplandığı daha
çarpıcı bir an bulmak hayli zor olmalı doğrusu. Muazzam bir örgütlenmeye sahip
kapitalist sistemin kavuğu kendilerine serinkanlılıkla devretmeyeceği malum.
Yine de dünyanın artık o alıştığımız dünya olmayacağının belirtileri gün
geçtikçe artıyor. Yeni koşullara uygun örgütlenmeyi kim ya da kimler hayata
geçirecekse, sanırım yeni dünyanın ilk muzaffer sahipleri de onlar olacak.
Türkiye:
Krizin İnkârı mı?
COVID-19 Türkiye’ye elbette Çin imparatoru Qin Shi
Huang’ın ordularıyla, kılıç ve gürzle, gonglar eşliğinde girmedi. Hatta son ana
dek, tedirgin ama umutlu bir bekleyişin kamuoyunu etkisine aldığı dahi
söylenebilir. Uzak diyarlarda patlak veren lanet bir hastalığın önüne bir yerde
elbette set çekileceği umuduydu bu. Tıpkı 2003 yılının SARS, 2014 yılının Ebola
virüslerinde olduğu gibi.
Tıbbi anlamda alınan tedbirler gecikmeli ya da
yetersiz de olsa, dünyadan tam anlamıyla kopuk tedbirler değil. Ancak siyasi ve
ekonomik cephede dünya ülkelerine kıyasla hayli tuhaf gelişmeler yaşanıyor. 10
Mart tarihinde Türkiye’de ilk COVİD-19 testinin pozitif çıkmasının
ardından, hastalığın geometrik oranda
artacağı çok kısa sürede belli oldu. Alınan koruma önlemlerinin hâlihazırda bolca
borca batmış bir ekonomiyi yerle bir etmesi muhtemeldi.
Sonuç olarak, yaşlı, hamile ve kronik hastalığı olan
kesimler haricinde kamuda iş kesintiye uğratılmayacaktı. Geriye kalanlar yıllık
izinlerini kullanabilirdi elbette. Özel sektöre gelince tablo içinden çıkılmaz
bir hal almaya başladı. Çoğu işkolunda göstermelik önlemlerle üretim devam
etti. Ekonominin can damarlarından olan hizmet sektöründe alınan tedbirler alt
kademe çalışanlara ücretsiz izin ve kimi durumlarda işten çıkarma olarak geri
döndü. Bir küçük esnaflar ülkesi olan Türkiye’de krizden sağ çıkacak aile
işletmesi bulmak, belli sektörler haricinde hayli güç olacağa benziyor. Finans
sektöründe zaten neredeyse 24 saat işbaşında olmak bu alanda var kalmanın
olmazsa olmazı.
Doğrusu Türkiye’nin 18 Mart’ta açıklanan 100 milyar
liralık ilk ekonomik tedbir paketi geniş kesimler açısından tam bir düş
kırıklığıydı. Konaklama vergisindeki erteleme ve havayolu taşımacılığındaki KDV
indirimi muhalif kamuoyunda ve sosyal medyada ön plana çıktı. Açıkçası, en
düşük emekli maaşının 1500 liraya yükseltilmesi, ihtiyaç sahibi ailelere
yapılması öngörülen nakdi yardım, 80 yaş üstü yaşlılara verilecek bakım hizmeti
ve emeklilerin bayram ikramiyelerinin Nisan başında ödenecek olması dışında, 19
maddelik paketteki hemen tüm tedbirler işverenler gözetilerek alınmıştı.
Böylece ne general ne de prens tanımayan sınıflar üstü bir virüsün önüne
satrançta oyunu geliştirmek adına feda edilen piyonlar sürüldü: işçiler, düşük
kademelerdeki memurlar, garsonlar, manavlar, balıkçılar, gündelikçiler ve
diğerleri.
Türk egemenlerinin alışageldikleri, tanıdıkları ve
evleri belledikleri dünya göz göre göre değişiyor. Şimdilik şurası açık ki, bugüne
dek kültürel terimlerle ifade edilen sınıfsal nefret, süreç uzadıkça kendini
giderek daha net terimlerle açığa vurmaya başlayacak. Bu nefreti
örgütleyebilen, bir hedefe yönlendirebilenler, işte onlar, yeni Türkiye’nin
yeni kazananları olacaktır. Halihazırdaki iktidarın bu işi uzak ya da yakın, gerçek
ya da hayali yeni bir hedef göstererek başarması imkânı ise giderek
azalmaktadır.
Air Crew Committee, CGT (İspanya), CUB, SOS Handling, SUD Aérien gibi bir dizi havacılık sendikası havayolları ve havaalanı sektörlerinde Covid-19 krizi sırasındaki çalışma koşullarını mahkûm ederek sadece acil durum uçuşlarına izin verilmesi ve kritik bir öneme sahip havayolu şirketleri ile havaalanlarının kamulaştırılması talebini yineledi. Metnin bütünü şöyle:
Havayolu ve havaalanı sektörlerindeki işçiler ve sendika aktivistleri olarak, öncelikle, koronavirüsün (Covid-19) ortaya çıkmasına rağmen, yetersiz güvenlik ekipmanlarıyla ve üstelik daha uzun süre çalışmaya zorlanan, hem kendilerinin hem de ailelerinin sağlığını riske atan, tüm çalışma arkadaşlarımıza enternasyonalist destek ve dayanışmamızı sunmak istiyoruz. Dayanışmamızı herkese, özellikle bu kriz nedeniyle işlerini kaybeden güvencesiz çalışanlara gönderiyoruz.
Karar vermesi gereken piyasa değil!
Havacılık ve havaalanı sektörlerinin yaşadığı ağır krizin farkındayız. Covid-19 nedeniyle havayolları şirketleri faaliyetlerini %95 oranına kadar düşürmek durumunda (ve daha krizin ortalarındayken) kaldı.
İlk olarak Çin’in Wuhan bölgesinde patlak veren acil durumun başından itibaren faaliyetlerde bir azalma söz konusu oldu.
Havaalanlarının ticari trafiğe kapatılması gündeme gelene kadar güvenlik ekipmanları (maske ve eldiven) için talep vardı.
Sesimiz duyulmadı ve hala duyulmuyor: bugün havayolu trafiğinde güçlü bir düşüş varsa bu, virüsün (Covid 19) yayılmasını durdurmak için ticari uçuşları durdurma politikasından değil, sadece piyasa talebindeki düşüşten (bilet satışları) kaynaklanmaktadır.
Çalışmaya devam edemezsiniz!
Sağlık çalışanlarına olan tüm saygımızla, havacılık-havaalanı sektörü çalışanları olarak, en başından beri herhangi bir korunma olmaksızın çalışıyoruz, havaalanı ve uçakların içinde binlerce yolcuyla doğrudan temas kurmaya devam ederken, maske ve eldiven kullanımının tamamen yasaklandığı bazı durumlarda çalışıyoruz.
Tüm bunlar sorumsuzca ve kabul edilemez!
İşçilerin ve yolcuların sağlığının korunmasını sağlayacak, sağlık ve güvenlik hususunda çeşitli hükümetler tarafından yeni kanunlar yapılacak:
Yalnızca acil durum uçuşları (gıda transferi, ilaç, hasta insanlar, vb.) ile aile birleşmeleri ve geri dönüş uçuşlarının yapılması güvenceye alınarak, ticari trafiğin tamamen durdurulması sağlık korumasını garanti edebilir.
Krizin bedelini işçiler ödememeli
Açıkça görülüyor ki, bu acil sağlık durumunun azami süresi boyunca, hava trafiğinin geçici olarak askıya alınmasının bedeli, havacılık-havaalanı sektörü işçileri veya tedarik sektöründeki (kafeterya, temizlik, mağazalar, barlar, vs.) çalışma arkadaşlarımız tarafından ödenmemelidir.
Bu krizin bedeli, onlarca yıldır, her yıl sadece küçük bir kısmının işçilere ulaştığı milyarlarca Avro’luk gelir elde eden, sürekli büyüyen bir sektörden kazanç elde edenler tarafından ödenmelidir. Krizin bedeli, bu topyekûn kriz döneminde ve tekrar yola çıkmaya hazır olduğumuzda, sektördeki tüm çalışanlar için istikrarı ve tam ücretleri garanti etmesi gereken patronlar ve hükümetler tarafından ödenmelidir.
Havacılık-havaalanı sektörü hayati önemdedir: ulusal şirketler ve havaalanları kamulaştırılsın!
Bu kriz, her ülkede, havacılık-havaalanı sektörü gibi hayati bir sektör üzerinde kontrole sahip olmanın önemini ortaya koydu; koronavirüs krizi gibi birçok dış faktöre karşı koyabilecek bir sektördür bu.
İlk zorlukta işçileri işten çıkarıp, yolcuları ortada bırakacak olan özel çıkarlar ve fırsatçılar tarafından denetlenemez!
Biz her zaman temel ulusal şirketlerin ve gerçek birer müşterek olarak kabul edilen havaalanlarının kamulaştırılmasını talep ettik, böylece bunları işçilere ve gezegenin tüm yaşamı için elzem olan çevre ve iklime saygılı biçimde toplumun hizmetine sunabiliriz.
HER ŞEYDEN ÖNCE İŞÇİLERİN SAĞLIĞINA VE YAŞAMINA SAYGI!
HEMEN UÇUŞ SINIRLAMASI-SADECE ACİL UÇUŞLAR!
TAŞIMACILIK ŞİRKETLERİ VE HAVAALANLARI KAMULAŞTIRILSIN!
KRİZİN BEDELİ PATRONLAR VE HÜKÜMETLER TARAFINDAN ÖDENMELİ!
KADRO AZALTIMINA HAYIR!
ACİL DURUM BOYUNCA %100 MAAŞ GARANTİSİ VERİLSİN!
İmzacı sendikalar:
Air Crew Committee, CGT (İspanya), CUB, SOS Handling, SUD Aérien
Virüs bize sesleniyor. Bize dayanışma, cömertlik ve ölçülüğe ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bize kemer sıkma, özelleştirme ve kârlılığın özellikle de sağlık alanında cinai sonuçları olduğunu söylüyor. Ayrıca, sera gazı emisyonlarında yıllık bazda % 7 oranında gerçek bir radikal azaltımın mümkün olduğunu da söylüyor. Tek koşulu var: daha az üretin ve daha az taşıyın.
Elbette virüs herhangi bir ayrım gözetmiyor: emisyonları yaşamlara son vererek, çok fazla ıstırap, izolasyon ve endişe yaratarak körü körüne azaltıyor. Toplumsal eşitsizlikleri ve güvencesizliği şiddetlendiriyor. Belirli bir zaman sonra, bazı temel ihtiyaçların kıtlığıyla karşılaşabiliriz. Bu nedenle sevinmek saçma veya sinik olacaktır.
Biliminsanlarına göre, 1.5 ° C’yi aşmamak için her yıl gerekli olan devasa emisyon azaltımlarına ulaşmak için virüse güvenmek daha da saçma veya sinik olurdu. (2030’a kadar AB ülkelerinde -%65, dünya çapında -% 58, 2050’ye kadar -% 100). Bu salgın mümkün olan en kısa sürede durdurulmalıdır.
Yine de, virüsün eylemi hükümetlerinkinden daha etkilidir. 25 yıldır devam eden müzakerelere rağmen, bugün CO2 emisyonları 1992’deki Dünya Zirvesi’nden % 60 daha fazla. Paris anlaşmasına rağmen, hükümetler tarafından alınan önlemler bize 3,3 ° C’lik bir ısınma vaat ediyor – aynı hükümetlerin geçmemeye karar verdiği seviyenin iki katı!
Yani, ister işyerlerimizde tehdit altında bulunalım, ister evlerimize kapanmış olalım, virüs bizi düşünmeye ve hayal gücümüzü çalıştırarak birkaç soru sormaya davet ediyor. Örneğin:
Virüs tarafından körlemesine yapılan üretim ve ulaşım kısıtlaması yerini neden gereksiz ve zararlı üretim faaliyetlerinden başlamak üzere toplumun kararlaştırdığı ve planladığı bir kısıtlamaya bırakmasın?
Bu gereksiz veya zararlı üretimlerin (silahlar, reklamlar, özel otomobiller, plastikler, vb.) ortadan kaldırılmasından (kısmen veya tamamen) etkilenen emekçiler neden gelirlerini koruyamasın ve insanlara ve ekosistemlere bakım işlerinde topluca istihdam edilmesinler? Bunlar hem toplumsal ve ekolojik açıdan faydalı hem de kişisel açıdan tatmin edici işler olurdu.
Neden çokuluslu şirketlerin “değer zincirleri”nden elde edilen kârı azamileştirme hedefinin yönettiği küreselleşme yerini toplumsal adalete ve iklim adaletine, seyahat ve yerleşme özgürlüğüne ve gıda egemenliğine dayalı, sömürgeci ilişki biçiminden arınmış cömert bir işbirliğine bırakmasın?
Biyolojik çeşitlilik ve sağlık açısından yıkıcı bir tarımsal işletmecilik (agrobusiness) -ki bu virüsün yayılmasını sağlamaktadır [1] – yerini neden insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik için çok daha faydalı olan bir tarım ekolojisine (agroekoloji) bırakmasın?
Neden toplumun ağırlık merkezi, meta üretimi alanından insanlara ve insan olmayanlara “bakım/ihtimam gösterme” alanına geçmesin?
Neden hem daha az üretip, daha az taşıyıp hem de daha çok paylaşmayalım? Zenginlikleri, bilgiyi, gerekli emeği ve… hepsinden daha değerli olan kaynağı, zamanı neden paylaşmayalım?
İklimi kurtarmak için elini kıpırdatmayan politikacıların argümanı her zaman aynıdır: “Biz istiyoruz, ancak insanlar tüketici davranışlarını değiştirmek istemiyorlar”. Aksine, salgına verilen tepki, tehlike hakkında iyi bilgilendirilmiş olan toplumların yaşam tarzlarında önemli değişiklikleri kabul ettiğini göstermektedir.
Ayrıca, değiştirmek istemeyenlerin gerçekte ekonomiden sorumlu olanlar, finansçılar ve büyük şirketlerin hissedarları olduğunu da gösterir. Bir salgın sırasında bile, maksimum kâr elde etmek için daha düşük maliyetle daha fazla üretmeye devam etmek istiyorlar. Emekçilerin ve nüfusun sağlığını hiçe sayarak.
Virüs, hükümetlerin bu politikanın hizmetinde olduğunu da söylüyor bize: bir acil sağlık durumu varken bile, hayati olmayan sektörlerdeki faaliyetleri askıya almayı reddediyorlar; sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesi gerekirken, bankalara yardımcı oluyorlar [2]; daha fazla dayanışma gerekirken, sosyal destek alanları, evsizleri, göçmenleri, emeklileri taciz etmeye devam ediyorlar; salgını yenmek için daha fazla demokrasi ve katılım gerekiyorken, kendilerine özel güçler veriyorlar…
Evsizlere, dezavantajlılara, yaşlılara, evraksızlara yardım etmek, sağlık çalışanlarını desteklemek için kurular sayısız taban inisiyatifi, hayati olmayan işletmeleri durdurmak için grevler vs. başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteriyor. Dayanışmacı, demokratik, toplumsal ve cömert bir öz-disiplin siyaseti.
2002 yılında, SARS Koronavirüs salgını sırasında, virologlar daha başka koronavirüslerin takip edeceği ve bir aşı bulunabileceği konusunda uyardılar, ancak hükümetler bu araştırmaları finanse etmeyi reddetti. Tıbbi araştırmaların çokuluslu ilaç şirketlerinin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı halk sağlığı değil hasta piyasasında ilaç satarak elde edilecek kâr.
Aynı şekilde, 25 yıldır, iklimbilimciler iklim değişikliğinin daha tehdit edici hale geleceği ve petrol, kömür ve doğalgaz yakmayı keserek bunun durdurulması gerektiği konusunda uyarıyorlar. Fakat hükümetler elini kıpırdatmadı. Enerjinin çokuluslu şirketlerin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı sosyal adalete mümkün olan en hızlı enerji geçişini sağlamak değil, her şeyden önce kâr elde etmektir
İklim değişikliği salgından çok daha tehlikelidir. Deniz seviyesinin on metreden fazla yükselme riski vardır. Hızlı hareket etmezsek, dünyayı yüz milyonlarca insan ve sayısız insan-olmayan canlılar için, geri dönüşü olmayan biçimde, yaşanmaz hale getirecektir. En yoksul, en zayıf olanlar bunun bedelini ödeyecektir.
Bu tehditle nasıl mücadele edileceği, seçilen önceliklere bağlıdır. Salgın, sahip-olanların önceliklerine ve bunun doğurduğu sonuçlara ışık tutuyor: insan bakımından önce meta üretimi; seyahat özgürlüğünden önce spekülasyon yapma özgürlüğü (örneğin maskelerde); sosyal hizmetleri finanse etmeden önce bankaların kurtarılması; demokratik katılım yerine özel güçler ve polis varlığının genelleşmesi (Çin’de olduğu gibi!); dayanışma yerine göçmenlerin peşine düşülmesi.
Bu emsalden, herkes, sahip-olanların ve muktedirlerin iklim tehdidine karşı -iş işten geçtikten sonra- bir şey yapmaya karar vermekten başka bir seçeneğe sahip olmadığında aynı önceliklerin nasıl uygulanacağını hayal edebilir.
CO2 gibi görünmez olan virüs bizi uyarır. Bize, bir parçasını oluşturduğumuz doğadan daha güçlü olduğumuza inanmayı bırakmamızı söyler. Bize kapitalist üretimciliğin bizi uçurumun eşiğe getirdiğini ve dünyanın efendilerinin bizi kurtaramayacağını söyler: yoksulları, sömürülenleri, ezilenleri ve özgürlüklerimizi feda ederek kendilerini kurtaracaklar. Bize neoliberal politikacıların bizleri kurtarmayacağını söyler: dünya ile ve benzerlerimizle olan ilişkimizi tamamen bozan bu akıl almaz sisteme, kapitalizme bir son vermek için ayağa kalkmak ve örgütlenmek zorundayız.
Notlar:
[1] Uzmanlar, doğal ortamların yok edilmesinin ve tarımsal standardizasyonun yeni virüs hastalıklarının ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olduğu konusunda hemfikir.
[2] Avrupa Merkez Bankası, şirketler ve hükümetlerin borçlarını satın alarak “bankaları rahatlatmak” için 750 milyar avro serbest bırakıyor.