İmdat Freni

admin

Birleşik Devletler ve Irkçılık – Nefes Alamıyoruz: Irkçı Polis Şiddetine Karşı İsyan

Beyaz Saray’ın önü de dahil olmak üzere Minneapolis ve diğer şehirlerdeki ayaklanma ve gösteriler, silahsız bir Siyah olan George Floyd’un Beyaz Minneapolis polis memurları tarafından 25 Mayıs’ta öldürülmesi ve olayın videoya kaydedilmesi ve ardından yerel ve federal savcıların bu polisleri  tutuklamakta tereddüt etmesi, ve son zamanlarda rapor edilmiş yaygın ırkçı şiddet vakalarının hemen akabinde ortaya çıktı.

30 Mayıs itibariyle , genç, maskeli ve sokaklarda ilerlerken sosyal mesafeyi korumaya çalışan, pek çok kültürel kimlikten protestocuların katıldığı gösteriler birçok şehre yayıldı. Gösterilerin bazıları yerel veya ulusal kuruluşlar tarafından,  diğerleri ise farklı yerlerde öldürme ve protesto görüntüleri üzerine harekete geçti. Floyd’un cinayeti, en azından 2014 yılında Missouri, Ferguson’da Michael Brown’un öldürülmesine , hatta daha da önce 1991’de Los Angeles polisi tarafından Rodney King’in dövülmesine – ki ilk kez görüntü altına alınmıştır- kadar uzanan bir dizi Siyah’ın polis tarafından öldürülmesinin sonuncusudur.

Covid-19 salgınının son haftalarda ve son aylarda hastalık ve ölüm oranlarının korkunç istatistik tablosu ortaya çıktıkça, Beyazlar dışındakilerin sağlık krizinin ana kurbanları olduğu açıkça görülmüştür. George Floyd  cinayeti, pandemi sırasında polis vahşetinin karantina tanımadığını göstermektedir.

Siyahken Koşmak veya Siyahken Kuş Gözlemek

Şubat ayında, Ahmaud Arbery adlı genç bir Siyah, Georgia’nın Brunswick yakınlarındaki evinin yakınında koşarken, biri eski polis, üç beyaz zorba tarafından etrafı sarılarak “sivil tutuklama” yapılmaya kalkılmıştı.  Bir tanesi av tüfeği ile 3 kez ateş ederken, diğeri üzerine doğru tabanca tutuyordu. Olay, üçüncü bir beyaz sivil katılımcı tarafından videoya alınmasa, Georgia Soruşturma Bürosu önce ikisini sonra da üçüncü zorbayı tutuklamak için devreye girmeyecekti.  Zorbaların haftalarca cezasız kalmasına izin veren yerel “güvenilir çocuk (good old boy)” ağı, 1964 Özgürlük Yazı’nda insan hakları aktivistleri Cheney, Goodman ve Schwerner’in  Mississippi’deki yerli zorba ve polis memurları tarafından öldürülmesi olayını hatırlatıyor.

George Floyd’un öldürülmesinden sadece birkaç gün önce, New York Central parkta çekilmiş başka bir videoda görülen; Beyaz bir kadının, Sıyah bir kuş gözlemcisinin kendisinden köpeğini park kurallarına uygun bir biçimde gezdirmesini rica etmesine verdiği tepki, polisi aramakla tehdit ederek, onlara hayatının Afrika kökenli bir Amerikalı tarafından tehdit altında olduğu şeklindeydi. Kadın ve onun sözde Siyah kurbanı, ortak bir soyadının rastlantısından daha fazlasını paylaştı: her ikisi de, söz konusu suçlamada polisin, savcıların ve ana akım basın tarafından kimlerin sözünün geçtiğini anladı. Ürpertici bir ironide, bu olay, 1989’da beyaz bir kadın yatırım bankacısına tecavüz edip dövmekle suçlanan beş siyah erkeğin, “Central Park Beşlisi”nin yanlışlıkla suçlandığı, mahkum edildiği ve hapse atıldığı aynı parkta gerçekleşti.

ABD toplumundaki bu çirkin ırk ve cinsiyet gerçeğinin imtiyazlı bir beyaz insan tarafından bu şekilde sömürülmesi, tek başına sadece Minneapolis’te patlayan öfkenin hanesine yazılabilir. Benzer  zamanlarda, Siyah bir sağlık çalışanı olan Breonna Taylor, Louisville, Kentucky’deki yatağında yanlış bir emir uygulayan polisler tarafından vurularak öldürüldü. Arbery ve Floyd cinayetleri ve son Central Park olayı, video kayıtları yapılmamış olsaydı, halkın dikkatini çekmeyecekti.

George Floyd’un kaydedilen “Nefes alamıyorum” yakarışı, 2014’te New York şehir polisi tarafından öldürülen Eric Garner’ın cinayetini acı bir biçimde hatırlatıyor. Yerel polis işbirliğiyle gerçekleşen linçler, Beyazların varoluşları için akla gelebilecek en hafif suçlar için bile Siyahlara karşı polisi arama ayrıcalıklarının hazırda bulunması ve silahsız Siyahlara karşı işlenen polis cinayetleri, ABD’de Siyahların gördüğü muamelenin sadece bazılarına örnektir.

Bunu teşvik eden siyasi iklim, bizleri yöneten taraflardan birinin ülkedeki en ırkçı ve gerici güçlerle açıkça flört ederek zımni suç ortaklığı yapan bir başkan tarafından ve diğerinin içi boş ve etkisiz muhalefeti ateşlenmektedir.

Bundan sonrası Ateş

Afro-Amerikanlara yönelik şiddet olayları, birkaç yılda bir, şehirlerin yakılması ve mağazaların yağmalanmasının eşlik ettiği, keder ve öfke patlaması noktasına ulaşmaktadır. 1965 Watts, 1967 Detroit isyanları ve 1968 yılında Martin Luther King Jr.’ın suikaste uğramasının ardından birçok şehirde gerçekleşen isyanlar ile 1991 yılında, Rodney King’i döven polislerin beraat ettirilmesinin ardından Los Angeles’ta yaşananlar buna örnek gösterilebilir.

Minneapolis polis merkezinin ateş verilmesi ve burayı çevreleyen sokakların geçici olarak eylemcilere terk edilmesi büyük bir sembolik önem taşımaktadır. Siyah topluluğunun mahallelerinde yer alan polis merkezleri, polisin bir kamusal güvenlik kaynağı olmaktan çok bir işgal gücü olduğunu sürekli hatırlatmaktadır. Eylemciler, maruz kaldıkları zulmün fiziksel bir sembolü olan Minneapolis polis istasyonunu yakan alevlerin gölgesinde dans ettiler. Birkaç saat boyunca sokaklar, orada yaşayan insanlara ait oldu.

Bundan sonra, isyanların yol açtığı maliyetin, nasıl sadece siyah topluluğuna zarar vereceğini anlatan liberal ve muhafazakâr sözcülerden oluşan alışıldık baş ve parmak sallama korolarını görmeyi bekleyebiliriz. Bu da bir örtbas etme yöntemidir. Şehirlerde ortaya çıkan isyanlar, siyahların ve diğer beyaz olmayan toplulukların, ırkçı şehirlerde yüz yüze kaldığı korkunç yaşam koşullarının nedeni değil sonucudur. On yıllardır, şehir merkezlerindeki beyaz yerleşimler, özel sermaye aktarımları ve kamusal fonlarla gelişirken ve beyazlar iyi finanse edilmiş eğitim ve güvenlik imkânlarının tadını çıkartırken; gettolara kredi verilmemesi, bu bölgelerden sermaye kaçışı, konut ayrımcılığı ve ırkçı kapitalizmin diğer uygulamaları, birçok siyah mahallesini işsizlik, umutsuzluk, şiddet ve resmi ihlalin merkezlerini haline getirmiştir.

Minneapolis 3 no’lu polis merkezinin közleri hala için için yanarken, nefes alamayan toplumun içindeki öfke de aynı şekilde yanmaya devam etmektedir. Bu isyanlar, sosyal ve ırklar arası adalet oksijeni için bir feryattır. Nasıl ki, Afro-Amerikanlara yönelik sömürü, baskı ve ayrımcı şiddet son dört yüz yıllık tarihe geniş ve derin bir şekilde uzanıyorsa, bunun çözümleri de bu kadar kapsamlıdır. Bu çözümlerin başlangıcı, polisin uyguladığı şiddetten devletin sorumlu tutulmasıyla ve politikacılar tarafından yüreklendirilen bu kendi kurallarını koyan kişilerin yargılanmasıyla olacaktır. Bununla beraber, siyahlar üzerindeki baskının kapsamlı sorunlarının üstesinden gelmek, ırkçı adalet ve hapishane sisteminin dağıtılması ve ilerici çevrelerde tartışılan kölelik suçları için çeşitli tazminat biçimlerini de içerebilecek, zenginliğin yeniden dağıtılması gibi derin yapısal dönüşümleri gerektirecektir.

1963 yılında siyah romancı James Baldwin, ırkçı zulme yönelik düşüncelerini yansıtan kitabına Bundan Sonrası Ateş ismini vermişti. O ateş geldi ve ancak ABD toplumunun yenilenmesi, kendi yarattığı bu eylemlerin alevlerini yatıştırabilir.

Solidarity (ABD)

Kaynak: https://solidarity-us.org/we_cant_breathe/

China Miéville: “Gardiyanların Sevmediği Kaçışçılık Değil Kaçıştır”

Kendi tanımıyla “tuhaf kurgu” yazarı ve Marksist araştırmacı China Miéville, John Newsinger ile gerçekleştirdiği bu söyleşisinde, bilimkurgu ve fantastik edebiyatın ortaya çıkarttığı klasik soru(n)lara sıra dışı cevaplar verirken, bu alanlar ile politika arasındaki kurulabilecek yaratıcı ilişkilere dair zihin açıcı görüşler de sunuyor. Edebiyata haddini aşan işlevler yüklenmemesi gerektiğini belirten yazar, dünyayı değiştirecek olanın politik mücadele olduğunu söylerken, bir devrimci sosyalist olarak bu mücadelenin içerisinde yer almaya devam ettiğini vurguluyor. Miéville, Yordam Kitap tarafından yayımlanan kurgu kitaplarının ardından, Ekim Devrimi’nin hikâyesini anlattığı Ekim isimli kitabıyla büyük bir beğeni toplamıştı. –İmdat Freni

JN: Fantezi edebiyatı sosyalistlerin neden ilgisini çekiyor?

China: Fantezi ilgimi çekti çünkü onunla büyüdüm ve -korku ve bilim kurgu (BK) ile birlikte üç ayrılamaz biçimde bağlantılı türle birlikte- hala okumayı çok sevdiğim şeyler.

Genel olarak sosyalistler için, bana öyle geliyor ki üç ana sebep var. Birincisi kitle kültürü meselesi. Çok satanlar listesine bakın: Stephen King, J.K. Rowling ve Terry Pratchett neon ışıklarla tepede duruyor. Tolkien yüzyılın en popüler yazarlarından biri. Bence neden bazı sanatsal biçimler ve türlerin popüler olduğuyla ilgilenmeli ve onları anlamaya çalışmalıyız.

İkinci unsur da fantezi, BK ve korkunun ana akım eleştirmenler tarafından tamamen bayağı ve alt edebi görülüp aşağılanması. Bence sosyalistler, karşı kültürler, alt kültürler ve ‘kibar’ lezzete alternatif olanlara antenlerini yükseltmeliler. “Kalite”nin yarı resmi hakemleri bize ne zaman cılızca örtülmüş züppelikleriyle bir şeyin asaletlerinden aşağı olduğunu söyleseler bundan şüphe ederim. (Marjinalliğin otomatik bir kalite rozeti olduğunu söylemiyorum elbette.)

Son olarak ve en ilginç biçimde, radikal politika ile fantastik kurgu arasında garip bir yakınlık var gibi görünüyor. Bazı türden ciddi sol politikaları olan birtakım fantezi ve BK yazarları mevcut. Iain Banks bir sosyalist, Ken MacLeod ve Steven Brust Troçkist, Ursula Le Guin ve Michael Moorcock sol anarşist, ve William Morris’e ve daha öncesine uzanan birçok başkaları da var. Fantezinin muhtemelen sanattaki en yüksek noktası ve taraftarlarının birçoğu sistematik sosyalist siyaseti estetiklerinden ayrılmaz kabul ettiği bir hareket olan Gerçeküstücülüğe bakın. Tabii ki politik olmayan ya da sağcı olan çok sayıda mükemmel fantezi yazarı da var, ancak bence azınlığın boyutu en azından, yazım türüyle radikal ya da yıkıcı estetiğe yönelim arasında bir alâka olup olmadığı sorusunu sormayı gerektiriyor.

JN: Marksistler fantezi ve bilim kurgu hakkında neler söylediler?

China: Muhtemelen en etkili Marksist tutum, BK teorisyeni Darko Suvin’in Bilim Kurgu’nun Metamorfozları‘ndakidir(1979). [Suvin] İlerici burjuvazi projesinin özellikle emekleme dönemiyle ilintili olduğunu düşünerek BK’nin politik olarak arkasında yer alıyor. BK’nin akılcı/bilimsel bir zihniyete göre çalıştığını, ancak yaratıcı tahminlerde bulunabilmek için zaman ve mekâna yabancılaşmayı içerdiğini, yani “bilişsel yabancılaşma” ile karakterize edildiğini söylüyor. Bunun aksine fantezinin ise, “bilişsel olmayan yasaların ampirik ortama uygulanmasına adanmış bir tür, bir başka hortlaklı heyecan, alt-edebi bir mistifikasyon olduğunu” savunuyordu. “Bilim kurguyla ticari olarak aynı kategoriye yığılması çok büyük bir kötülük, azgın bir sosyopatolojik fenomen” idi.

Bugünlerde duruşunu değiştirdi ve fantezi konusunda daha açık fikirli, ancak ilk formülasyonu hala oldukça etkili. Sosyalistlerle konuşurken hâlâ fanteziye şüpheyle bakan ya da onu hor gören birçok insanla karşılaşıyorum çünkü içinde sihir, hayaletler ve de başka şeyler var ve Marksistler olarak bunlara inanmıyoruz. Edebiyatta bunları gerçekmiş gibi gösteren kuşkulu bir şey görüyorlar. Bana göre bu, sanatı yanlış anlamak demek. Hayalet öyküleri yazdım ben – Bu, hayaletlere bir an bile inandığım anlamına gelmiyor. Gerçek dünyanın doğrudan bir temsili gibi davranmayan bir hikâye yazıyorum ben. İnançsızlığın askıya alınması çok mühim.

Fantazi üzerine bildiğim kitap uzunluğundaki tek diğer çalışma, José Monleon’un Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşıyor: Fantastiğe Sosyo-Tarihsel Bir Yaklaşım (1990) eseri. Fantastik olanı, Goya’nın en meşhur resimlerinden birinin başlığından alıntıyla, “aklın uykusunun canavarlar ürettiği” (1799) gerçeğinin bir yansıması olarak görüyor. Bence bu gerçekten faydalı bir başlangıç noktası. Goya’nın resminde, uyuduğu sırada arkasındaki türlü fantastik yaratık tarafından tehdit edilen bir adam var. Monleon, Goya’nın “akıl ve mantıksızlık arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurduğunu” söylüyor ki bence haklı.

Kapitalizmin bilimsel düşünceyi erken benimsemesi, öncesinde yaşananlara kıyasla ilerici bir durumdu, bu temelde de bunun sistemik rasyonalitenin bir zaferi olduğu ve bu sebeple buna karşı çıkan güçlerin mantıksız ya da mantık dışı olduğunu iddia etmekte. Ancak aynı zamanda kapitalizmin, kesinlikle kaçınılmaz olarak, ona karşı koyabilen ve koyması gereken güçleri kustuğunu da biliyoruz. [Kapitalizm] çeşitli şekillerde yeniden ortaya çıkan, neredeyse aklınıza gelebilecek bütün insan dürtülerini bastırır. En temelde de işçi sınıfı ve onun özgürleştirici siyasi projesini kusar ve baskılar. Sınıf çatışmasının kendisine ters olduğunu iddia eder ama aslında ayrılmaz bir parçası. Monleon, “O halde devrim hayaleti, genel olarak mantıksızlığın, özellikle de fantastik olanın yeniden ortaya çıkışının temelini oluşturuyor gibi görünüyor.” şeklinde ifade ediyor. Dolayısıyla, fantezinin “mantıksızlığı”, kapitalizmin “rasyonelliğine” bir tür nevrotik karşıtlıktır. Kapitalizmin “mantığı” kendi canavarlarını üretmektedir.

Bu çerçeveyle, fantastiğin farklı zamanlardaki kendine has şekline anlam veriyor. Eski ve modern öncesindekilerin Gotik korkuları (eski kaleler, ormanlar, mezarlıklar vb.), Gotiğin tepe noktasına çıktığı 18. yüzyılın sonlarında kapitalizmin ürettiği isyanların, hâlâ kırsal ya da yeni yeni kentleşmiş olan ve isyanları belirsiz biçimde “moderni” hedef alan (Luddizm gibi) işçi sınıfının isyanları oluşunun bir yansımasıdır. Daha sonra 19. yüzyılda, işçi sınıfı protestosu daha programlı hale geldiğinde fantastik, “canavarlarını” daha ziyade şehrin kalbinde ya da bilimsel zihniyetin bir sonucu olarak buldu (Mary Shelley’nin Frankenstein‘ı mükemmel bir örnektir).

Bence “Aklın uykusu” fikri, fantastiğin nasıl kapitalizmin akılcılığının kalbinde bu kadar inatla bulunduğunu görmede inanılmaz derecede faydalı. Hem fantastiği tarihselleştirmenize izin veriyor, hem de paradigma içinde fantastik ya da bireysel çalışmaların belirli biçimlerine yönelik daha spesifik analiz yapabilmeniz adına bolca alan bırakıyor. Monleon’un kitabını bu sebepten paha biçilmez buluyorum.

Fakat Monleon’la ilgili sorunlar var: Fazlaca tek taraflı ve fantastiğin “canavarca” olanına odaklanıyor. Daha da problematik biçimde, indirgemeci bir “baskın ideoloji” teorik paradigması kullanıyor ve fantezi edebiyatını bu temel üzerinde yargılıyor. Paradigması çok basit ve bu da fanteziye yönelik politik yargısının aşırı olumsuz olduğu anlamına geliyor. Fantezinin endişeleri yansıttığını düşünüyor fakat onu edebiyatın içine “yerleştirerek” radikal içeriğini silahsızlandırıyor: “egemen toplumun mantıksızlık imajını kontrol etme veya evcilleştirmesine izin veren bir yer değişikliği gerçekleşti.” Dolayısıyla, Gotiğin aşağı yukarı statükoyu doğrudan “savunduğunu” düşünüyor mesela.

1917’den sonra da savaş ve devrimde kapitalizm sözde ‘akılcılığını’ savunmak için kendi “vahşi irrasyonalizmine” döndüğünde, fantezinin “irrasyonalizminin” sınırlarını aştığı, genelleştirdiği ve nihayetinde irrasyonalist kapitalizmin tepkisel bir yansıması olduğunu düşünüyor. Bu, Lukacsyan bir duruş ve hem sanatsal hem de politik olarak cahilane. Kitabının son bölümünde biraz kaçamak cevaplar veriyor, ancak fantezinin kapitalist irrasyonalizm tarafından doğrudan, neredeyse besleyici bir şekilde sürdürüldüğünü ve sanki gerici bir burjuva projesinin parçasıymış gibi fantezinin de kapitalizmi sürdürdüğünü düşünüyor. “Fantastik” çok gerçek tehditleri “yansıtmıştır”; öte yandan, bu tehditlerin “doğaüstülük” ve canavarlığa dönüşebileceği bir alan da yaratmış ve böylece fantastiği sürdüren felsefi temellerin yeniden şekillendirilmesi ve sosyal evrimin gidişatının etkili bir şekilde yeniden yönlendirilmesine yardımcı olmuştur. Kitapların politiğini okuma biçimi fazlasıyla tek taraflı ve fantastik edebiyata hiç sahip olmadığı bir sosyal güç atfediyor. (Keşke olsa!)

Fantezinin kapitalizmin kustuğu gerginlikleri özellikle akut bir şekilde ifade etmesinin, onu ‘gerici’ ya da ‘ilerici’ olarak okumayı Monleon’un öne sürdüğünden daha zor hale getirdiğini düşünüyorum, ki kullanışlı bir özet olabilir fakat oldukça şematik kategorilerdir. Literatürü daha belirsiz ve karmaşık, irrasyonalizmle ilişkisi daha dolaylı ve fantastikteki eleştirel/yıkıcı alan Monleon’un iddia ettiğinden çok daha geniş.

JN: Neden fantezi edebiyatı genellikle küçük “m” ile muhafazakârmış gibi görünüyor? 

China: Fantezinin neden bu kadar muhafazakar göründüğünün hazır cevabı, uzun süredir büyük çoğunluğunun muhafazakâr oluşu. Basmakalıp ‘destansı’ veya ‘üst’ fanteziye bakarsanız, büyülü dünyalarda geçen ve oldukça aşağılık fikirleri olan bir janr görüyorsunuz. Feodalizm düzenini temel alıyorlar. Mesela bir krallığın hükümdarıyla ilgili bir problem varsa bunun sebebi, kralın bir krala kıyasla kötü bir kral olmasıdır. Köylüler ortadaysa, ezilmiş sefillerden ziyade büyük olasılıkla iyi ve basit insanlardır (kötü bir krallıksa başka). Güçlü erkekler düzgün vücutlu kadınları korurlar. Süper kahraman gibi baş karakterler, Nietzscheyen ıslak rüyalardaki karakterler gibi tarihe damgalarını vururlar fakat işler de aynı zamanda sosyal ajans yerine kader tarafından tayin edilir. Sosyal tehditler patolojiktir, içeriden doğmak yerine dışarıdan istila ederler. Ahlak mutlaktır ve karakterler -çoğu zaman tüm ırklar- sıraya girip üzerinde “iyi” ve “kötü” yazan güvercin deliklerine yuvarlanırlar.

Korkunç sayıda fazla kitap değişen seviyelerde bu stereotipe uysa da, burada genel olarak fanteziden değil, fantezi içinde belirli bir tarihsel akıştan, 1960’dan bu yana iyice büyüyen bir akımdan bahsettiğimizi hatırlamak önemlidir. Bu gelenek içinde birçok çalışmanın, daha muhafazakâr görüşlerini sorguladığı ve sarstığını da unutmamanız gerekir. Bununla birlikte, bu muhafazakârlığın kalesinin türün içinde çok güçlü olduğu doğrudur, bugünlerde çoğu insanın “fantezi” derken Tolkien sonrasındaki bu akımdan bahsettikleri de doğrudur.

İnsanlar siyasetin bir kısmını kapsalar bu harika olur, ama sanıyorum romanlarla ilk amacım bu olsaydı, bir sosyalist olarak kendim için ciddi bir hayal kırıklığına zemin hazırlıyor olurdum. Sosyalist siyaseti ileri götürebilmek için geleneksel politik faaliyet ve tartışmanın yerini başka bir şeyin alabileceğini düşünmüyorum. Acayip kurguları, hayalet öykülerini, korku çizgi romanlarını ve BK’yi tutkuyla seviyorum, ancak bunlar dünyayı değiştirmeyecekler. Bu yüzden romancı ve de aktif devrimci bir sosyalistim.

JN: J.R.R. Tolkien ve Mervyn Peake’in katkılarını nasıl değerlendirirsiniz?

China: Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi hiç şüphesiz şimdiye kadar yazılmış en çok etki eden fantezi kitabı. Yukarıda bahsettiğimiz bir tür epik kodlu, muhafazakâr ikincil dünya fantezisi için bir paradigma. Elbette Tolkien’den önce oldukça etkili olan yazarlar vardı, Robert E. Howard’ın Conan kitapları mesela, 1930’larda yazılmıştı ve politik olarak radikal oldukları da söylenemez, ancak Tolkien, çeşitli unsurları fanteziye taşıdı ve bu da onu merkeze oturttu. Yarattığı dünya için önceki yazarlardan daha ayrıntılı bir tarih, coğrafya, dilbilim, mitoloji vb. inşa etti ve anlatımını buna yerleştirdi. Tabii ki dünya yaratımı daha önce de vardı – Howard’ın Hyboria’sı, Fritz Leiber’in Nehwon’u, Clark Ashton Smith’in Zothique’i- fakat Tolkien, içsel olarak tutarlı bir ikincil dünya inşasını, kendisinin ”perili”, bizim de şimdi fantezi dediğimiz şeyin merkezi olarak gördü. 

İkincil dünyaya bazen takıntılı odaklanma 1960’lar sonrası fantezisinin tipik bir örneği. Alay etmesi kolay, ancak bence çok ilginç bir proje olabilir. Çoğu zaman büyük yaratıcılık ve mucitlik içerir ve fantezideki özellikle güçlü inançsızlığın ertelenişini etkilemek için güçlü bir yoldur. Bu yüzdendir ki fantezi hayranları tutarlılığın korunması konusunda genellikle çok nevrotiktir -kendi dünyalarında yolunu şaşıran ve kendileriyle çelişen yazarlar bundan paçayı sıyıramazlar. (Ben buna “İnek Eleştirisi” diyorum: ” (‘Geek eleştirisi’ olarak düşündüğüm şey: ‘Elfmoon beşlemesinin ikinci kitabında Redfang Dağlarının şehirden kuzeye doğru atla iki gün uzaklıkta olduğunu söylediniz ama dördüncü kitapta Bronmor’un oraya varması üç gün sürüyor…”)

Tolkien’in dünya görüşü kararlı bir şekilde kırsal, bir miktar burjuvazi, muhafazakâr, modernist, misantropik biçimde Hristiyan ve entelektüel karşıtıydı.  Bu, kurgusunda da kurgusal olmayan işlerinde de çok güçlü bir biçimde karşımıza çıkıyor. Michael Moorcock bunu Sihirbazlık ve Vahşi Romantizm(1987) adlı kitabında harika biçimde yazmıştır:

Aklın Surrey’si olan Shire’ın [başkahraman “hobbitlerin” yaşadığı yer] küçük tepe ve ormanları ‘güvenlidir” fakat Shire’nin ötesindeki bütün vahşi araziler “tehlikelidirler”… Yüzüklerin Efendisi, ahlaki olarak iflas etmiş bir orta sınıfın değerlerinin zararlı bir teyididir… Shire bir banliyö bahçesiyse eğer, Sauron [“kötü” karanlık lord] ve yardakçıları da eski burjuva öcüsüdür; bira şişelerini tel örgünün ötesine fırlatan beyinsiz futbol taraftarları- çetesidir; modern kentsel toplumun en kötü yönünün, korku dolu ve geriye özlem duyan bir sınıf tarafından bir bütün olarak temsilidir. Tolkien, Robot Çağı olarak adlandırıp karşı çıktığı şeye, elbette hiç var olmayan bir geçmişle karşı koyuyor. Modernliğe karşı sistematik bir muhalefeti yok, sadece “daha iyi günlere” yönelik korkuyla kelam ediyor. Kaosa ılımlılıkla karşı çıkıyor, bu yüzden moderniteye karşı “isyanı” aslında sadece homurtulu bir sessizlik.

Tolkien’e göre fantezi kurgusunun işlevi “teselli”. Peri Masalları Üzerine makalesini okursanız, onun için fantezinin merkezinde “mutlu son tesellisi” olduğunu görürsünüz. Böylesi mutlu bir sonun, “tekrarlayacağına asla güvenilemeyecek” “mucizevi” bir şey olduğunu iddia ediyor. Fakat bu olasılık iddiası aptalca çünkü hemen öncesinde “tüm peri masallarının [mutlu sonla] bitmesi gerektiğini, bunun en üstün işlevleri olduğunu” iddia ediyor. Diğer bir deyişle, “asla tekrarlamayacak olmaktan” çok uzak, yazar ve okuyucu, fantezi olarak nitelenebilmek için “teselli edici” mutlu bir sonun her hikâyede tekrarlanacağını bilir ve “teselli”nin bir tür politika olduğu bir fantezi teorisine sahip olursunuz. Bu tür bir fantezinin muhafazakâr olması şaşırtıcı değil. Tolkien’in makalesi, çoğu modern fantezinin tüzüğüne yaklaşabildiği kadar yakın ve Tolkien fanteziyi, okuyucuya meydan okumaktan ziyade onu sarıp sarmalayan edebiyat olarak tanımlamakta.

Tolkien’de okuyucunun, sistemik sorunların dış mihraklardan kaynaklandığı ve işlerin eski halinden memnun olan düzgün insanların sonunda kazanacağı fikri ile teselli edilmesi amaçlanır. Bu, edebi konfor gıdası şekilli fantezi. Ne yazık ki, Tolkien’in pek çok varisi -ki onun politik görüşlerini hiç paylaşmıyor bile olabilirler- bu fikirlerin çoğunu kendi fantezilerine yerleştiren pek çok mecazı sahiplendiler.

Peake kıyaslanamayacak kadar daha iyi. Yazıları dokulu ve bereketli, fikirleri karmaşık, karakterleri güvercin deliklerine girmeyi reddediyor. Gormenghast üçlemesindeki politik olaylar bazen trajik fakat asla basit değiller. Peake, ana akım eleştirmenlerin saygı gösterdiği az sayıdaki fantezi yazarından biri. Fantezi hayranları ona tapmasına rağmen Peake’in türe tam olarak oturmadığı ve çoğu fantezi yazarının aksine janr geleneğinde yazma anlayışına sahip olmadığı doğru. Aynı zamanda fantezinin hem içinde hem de dışında.

Bence yazılarına böylesi bir eşsizlik hissi veren şey de bu -Peake’in (janr içi ve dışında) kimlerden etkilendiğinin izini sürmek güç. Üstelik etkisi çok güçlü olmasına rağmen oldukça dağınık ve belirsiz süregeldi. Fantezi türüne kolayca ve tamamen özümsenen Yüzüklerin Efendisi‘nin yakınından bile geçmez örneğin.

Perdido Sokağı İstasyonu hakkında bugüne dek edilmiş en güzel laf, Yüzüklerin Efendisi yerine Gormenghast üçlemesinin türün en etkili çalışması olduğu alternatif bir dünyada yazılmış bir fantezi kitabı gibi okunduğunu söylemesiydi.

JN: Fantezi kaçışçı mı?

China: Bu, hem janr züppeleri hem de fanteziyi onaylamayan solcular tarafından fanteziye yönlendirilen olağan bir suçlama. Bu, fantezinin gerçek dünyayla ilgili olmadığı ve bu nedenle çok az değeri olduğuna dair basit bir görüş. Aynı zamanda fanteziyi savunmak isteyenlerin çoğu, türün kaçışçı olduğunu kabul ediyor ancak tüm kaçış projesini savunmaya çalışıyorlar.

Yine bu da Tolkien’den ileri geliyor. Peri Masalları Üzerine‘de şöyle diyor: “Bir adam kendini hapishanede bulup da dışarı çıkıp eve gitmeye çalışıyorsa neden küçümseyelim? Ya da bunu yapamayınca gardiyanlar ve hapishane duvarlarından başka konular hakkında düşünüp konuşuyorsa?” Fantezi yazarı Terry Pratchett bunu çok basit bir şekilde ifade ediyor: “Gardiyanlar kaçışçılıktan hoşlanmazlar.” Sorun şu ki, Michael Moorcock’un işaret ettiği gibi, gardiyanlar kaçışçılığı seviyorlar – sevmedikleri şey kaçış.

Kaçışçılıkla ilgili sorun, bir kitap okuduğunuzda veya yazdığınızda toplumun da koltukta sizinle birlikte oturmasıdır. Tarihinizden veya kültürünüzden kaçamazsınız. Dolayısıyla fantezi kitapları gerçek dünyayla ilgili değil diye “kaçtıkları” fikri saçmadır. Fantezi hâlâ sosyal gerçeklik filtreleriyle yazılmakta ve okunmakta. Bu yüzden bazı fanteziler (Swift’in Gulliver’in Gezileri gibi) oldukça doğrudan alegoriktir – ancak en sürreal ve acayip fantezi bile, kafa karıştırıcı ve net olmayan bir şekilde bile olsa, okuyucunun kendi gerçekliğine dönük farkındalığını yansıtmadan duramaz.

Mary Gentle’ın Rats and Gargoyles‘u gibi bir kitabı örnek alalım. Fantezi dünyasında geçiyor ve ırkçılık tartışmaları, endüstriyel çatışma, cinsel tutku vb. konular işliyor. Janrı yüzünden kitabın doğası gereği, hava geçirmez biçimde daha geniş toplumsal çatışmalardan kopmuş gibi görünen orta sınıf ailelerin iç çekişmelerini anlatan ve Iain Banks’in “Hampstead romanları” dediği şeylerden daha kaçışçı olduğunu söylemek cidden mantıklı mı? Sırf  “gerçek dünyayla” alakalıymış gibi davranmaları gerçek dünyayı daha dürüstçe yansıttıkları anlamına gelmiyor.

Tam olarak kitapları kafanızın içinde toplum varken okuyup yazdığınız için, Tolkien ve diğerlerinin arzuladığı “kaçış” başarısız olmaya mahkumdur. Aslında gerçek dünyayı en çok ihmal eden, onun ince örtülü ve son derece ideolojik versiyonlarına zincirli bu tür kaçışçı kitaplardır. Janrın çoğu fantezisinin sorunu, hiç de yeterince fantastik olmamasıdır. Kaçışçı ama kaçamıyor.

Yani hayır, genel olarak fantezinin doğası gereği kaçışçı olduğunu söylemenin saçma olduğunu düşünüyorum. Tolkien’den sonra janrdaki birçok fantezi kaçışçı, fakat bunun edebiyat türüyle hiçbir ilgisi yok.

Fantezi yazarı Terry Pratchett bunu çok basit bir şekilde ifade ediyor: “Gardiyanlar kaçışçılıktan hoşlanmazlar.” Sorun şu ki, Michael Moorcock’un işaret ettiği gibi, gardiyanlar kaçışçılığı seviyorlar – sevmedikleri şey kaçış.

JN: Edebi üretim ile devrimci siyaset arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

China: Bir roman yazdığımda bunu bir hikaye anlatmak ve okuyuculara sayfaları çevirtecek bir dünya tarif etmek için yapıyorum. Benim kitaptaki işim insanları sosyalizme ikna etmek değil – 700 sayfalık bir fantezi bunun için olağanüstü derecede verimsiz bir propaganda yöntemi olurdu. Fakat elbette politik bir kurgu yazarı olarak politik kurgu yazmam kaçınılmaz bir durum.

Kitaplarımda kesinlikle politik düşüncelere dalmaya çabalıyorum. Bu kadar muhafazakâr bir geleneğe sahip olan fantezide bunu yaparak, hem genel olarak politikayla hem de yazdığınız türün siyasetine dalış yapıyorsunuz. Kitaplarımda siyaset var çünkü bana göre bu, dünyalara doku kazandırıyor ve fikirleri araştırmayı da seviyorum. İnsanlar siyasetin bir kısmını kapsalar bu harika olur, ama sanıyorum romanlarla ilk amacım bu olsaydı, bir sosyalist olarak kendim için ciddi bir hayal kırıklığına zemin hazırlıyor olurdum. Sosyalist siyaseti ileri götürebilmek için geleneksel politik faaliyet ve tartışmanın yerini başka bir şeyin alabileceğini düşünmüyorum.

Acayip kurguları, hayalet öykülerini, korku çizgi romanlarını ve BK’yi tutkuyla seviyorum, ancak bunlar dünyayı değiştirmeyecekler. Bu yüzden romancı ve de aktif devrimci bir sosyalistim.

JN: Fantezinin devrimci sosyalizmle alakasına yönelik biraz daha açık olabilir misiniz?

China: Açıklamaya çalıştığım gibi, siyasetim de kurgu yazım gibi hayatımın merkezini oluşturuyor, fakat ikisi arasındaki ilişki her iki yönde doğrudan ve aracısız bir etki biçiminde değil. Yine de imkânsızı-fantastik olanı, insan aklı için kavramsallaştırma yeteneğinde temelden önemli ve radikal bir şey olduğunu düşünüyorum. Birçok fantezi ve BK teorisyeni buna idealist açıdan bakmaya çalışıyor. Eric Rabkin, “İnsanın ihtişamı, onun gerçeklikle sınırlı olmamasıdır. İnsan fantastik dünyalarda seyahat eder” diyor. Paradoks şu ki, aslında bu modelde gerçekliğe hapsolmuş durumdasınız, bu yüzden fantastiği düşündüğünüzde onu aşarsınız. Fantastik ve gerçeği ayıran bir model bu.

Fakat Marx’ın Kapital’deki argümanına bakın: “En kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın balmumundan önce hücreyi zihninde inşa etmesidir. Her emek sürecinin sonunda, başlangıçta zaten işçi tarafından tasarlanmış olan bir sonuç ortaya çıkar, dolayısıyla teorik olarak zaten mevcuttur.” Başka bir deyişle, üretken insan eylemi gerçek-olmayanın bilinçliliğine dayanır. Dünyayı dönüştürebilmek için onun nasıl olmadığını bilmeniz gerekir.

Gerçek dünyada gerçek-olmayan; mümkün olan, henüz mümkün olmayan ve asla mümkün olmayan şeklinde ayrılır, ancak zihninizde bu ayrımlardan her zaman emin olamazsınız. Mümkün olup olmadığını bilmeksizin bir işi yapmaya kalkışabilirsiniz  – emin olduğunuz şey, arzulanan sonucun işe başladığınızda gerçek-olmayan olduğudur.

Bir başka deyişle, Marx’tan aldığım model, gerçek-olmayanın gerçekten ayrılmaması nedeniyle ana akım eleştirmenlerden farklıdır. Gerçek, gerçek-olmayana sürekli bir gönderme süreci ile şekillenir. Neyin mümkün neyin mümkün olmadığına yönelik anlayışımız, dönüştürücü kapasitemizi doğrudan etkiler. Bu kapasite genellikle gerçek ile mümkün gerçek-olmayan ya da henüz mümkün olmayan gerçek-olmayan arasındaki bir bilinç salınımıyla ilgilidir.

Fantezi farklı. Bir fantezi öyküsü anlattığınızda, imkânsız olduğunu bildiğiniz şeylerin sadece mümkün değil, gerçek de olduğunu iddia edersiniz. Bu şekilde imkânsızı yeniden tanımlayan (ya da yeniden tanımlıyor gibi yapan) bir zihinsel alan (sahte bir dünya ya da her neyse) yaratırsınız. Bu, psikolojik ve estetik açıdan radikal bir şeydir – Bize bir tür akıl hokkabazlığı yapma imkânı verir çünkü “imkânsız”ı yeniden tanımlarsanız gerçek-olmayanın kategorilerini değiştirirsiniz. Tartışmaya çalıştığım şey de şu: Marx’ın çapraz referans süreci tanımlaması sebebiyle farklı olarak, gerçek-olmayanı değiştirmeniz gerçekteki potansiyelleri düşünmenize olanak verir.

Bu süreci akıl hokkabazlığı olarak düşünüyorum, çünkü imkânsızı gerçekten yeniden tanımlamıyorsunuz (fantezinin beyanları tanımsal olarak imkânsızdır) fakat tanımladığınızı iddia ediyorsunuz (çünkü bu beyanların doğru olduğu iddia edilir). Bütün bunlar gerçeğin ardında varsayımlarda bulunmamdan ibaret. Okuduğum müddetçe acayip kurguya aşık oldum ve siyaset bilincim olduğundan beridir de solda yer aldım – yedi yıl önce beni Marksizme ve devrimci sosyalizme yönlendiren bir süreç bu. Hakkımdaki bu gerçeklerin birbiriyle bağlantılı olduklarına inanıyorum. Sebebini anladığımdan emin değilim fakat el yordamıyla kavramaya çabalıyorum.

Çeviri: Can Güler

Kaynak: http://pubs.socialistreviewindex.org.uk/isj88/newsinger.htm

“Konuyu dağıttık, tekrar sorumuza dönelim”: Ünsal Oskay ile bir söyleşi

Bu mülakat Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri tarafından 1997 yılında gerçekleştirilip iki sayı yayınlanan İleti fanzininin Haziran/Temmuz 1997 tarihli 2’nci sayısında basılmıştır[1].

Ders anlatma tarzı olarak diğer hocalardan farkınız ne?

Bakın çocuklar böyle sorular sorup beni kendimi methetmek zorunda bırakmayın. Siz ne harika hocasınız, Allah sizi hoca olarak mı yarattı gibi sorulara cevap veremem.

Tamam Hocam…

… Şeklinde başladık söyleşimize. Böylece hocamızın dersleri gibi söyleşimiz de ilginç oldu.

Derslerde oldukça karmaşık şeylerden bahsediyorsunuz ama buna rağmen öğrenciler derslerinize giriyor. Derslerinizin ilgi çekmesi ve ilginin sürekliliğinin dayanakları nelerdir?

Bu benim, sanırım, pedagojik yönden ya da eğitim sosyolojisi açısından çok bilerek, çok düşünerek geliştirdiğim bir ders verme politikası değil. Ben asistanlığa başlamadan önce, şiirle, edebiyatla, tiyatroyla, sinemayla da ilgileniyordum. Bu ilgilenmelerimin temelinde, hangi yaşta olursam olayım, hangi yılda yaşıyor olursam olayım, yaşadığım yılda yaşadığım günde dünyanın ne olduğunu, bu dünya üzerinde bana benzeyen sıradan insanların, öğretmen çocuklarının, parasız yatılı okuyanların bu dünyadaki yerlerinin neden küçük olduğunu hep kendi kafamda ve kalbimde soruşturmaya çalıştım. Ne öğrendiysem bu soruya cevap bulabilme çabam sayesinde öğrendim. Ne okuduysam bu soruların sancısından dolayı okudum ve bu hala devam ediyor. Hala ben dünyadaki yeri küçük olan insanlardan biriyim ve herkesin yeri küçük kalsın benim yerim büyüsün demiyorum. Bütün insanlar için dünyada daha büyük yerlerin olabileceğine inanan bir insanım. Böyle bir sorunu hiç kuşku yok ki genç insanlar her zaman, hangi yılda olursa olsun, hangi dönemde olursa olsun, en yoğun şekilde yaşıyorlar. Sanırım benim öğrencilerimle aramdaki yakınlık durumu dünyaya bakışımızdaki ortak yan. 

Eski Yunan düşüncesinden yola çıkarak aynı soruna bakarsak gene aynı noktaya geliyoruz. Eski Yunan’da bilmenin, öğrenmenin bir mutluluk olduğunu söylüyorlar. Oradaki bilme 28 yıl önce Arjantin-Brezilya futbol karşılaşmasının hangi ülke lehine kaç kaç bittiğini bilme anlamında bir bilme değil. İnsanın yaşadığı hayata anlam vermesini sağlayacak bilgilere erişebilmesi anlamında bir bilim. Eski Yunan düşünürlerinin söylediği mutluluk böyle bir bilmeden doğan bir mutluluktur. Ben hayatım boyunca bunun için okumaya çalıştım. Ben çok bilgili bir insan değilim, çok iyi bir bilim adamı da değilim. Ama ne okumuşsam neyin üzerine düşünmüşsem, ne yazmışsam hep içimdeki bu insan olarak taşıdığım sancıdan ötürüdür. Ben bunu fiyaka olsun diye de söyleyemiyorum. Olayı büyüterek de söylemiyorum. 

Bu sancı genç insanlarda çok daha fazla üstelik farklı bir şekilde gerçekleşiyor demiştim. Genç insanların en iyilerinde ise daha da yoğun yaşanan bir sancı bu. Dolayısıyla en iyilerle benim aramda, iyi bir eğitimci, iyi bir pedagog olmasam bile, yola çıkarken bir köprü kuruluyor.

En iyi derken neyi kastediyorsunuz?

Dünyanın içindeki insanın yerinin daha büyük olmasını isteyenler. Bunun istendiği kadar büyük olmayışından ötürü acı çekenler ve bu acıdan ötürü Dostoyevski’ye yönelen, bu acıdan ötürü Eski Yunan tiyatrosuna yönelen, bu acıdan ötürü engizisyon dönemindeki neredeyse sıradan olan insanların büyüklüğünü unutturmamak için dünyanın en güzel romanını yazan Cervantes’e yönelenler.

Ama hocam bunları okumasına rağmen hiç de eleştirel olamayan birçok insan var. Politik anlamda da bir eyleyişe geçmiyorlar.

Benim mesleğim romanları vb. okumak ve bunları besleyen daha bilimsel metinleri okumak. Şu kargaşa içinde, şu kültürel bakımdan içine sürüklendiğimiz düzeysizlik içinde eğer birileri çıkıp Sait Faik okuyorsa, Cervantes’ten yılda 15 sayfa okuyorsa (gene de okuyor ya!), bu bile bence çok olumlu bir şey, çok saygı duyulması gereken bir olay. Onun dışında Cervantes’i böyle bir romanı yazmaya, insanların yaşadığı acıları göstermeye yönelten konjonktürel açıdan sebepler nelerdir gibi soruları da anlayacak şekilde okumaya yönlendirsek çok daha iyi ama ona yönlendirmek tek başına yapılamıyor, belli dönemlerde olmuyor. Bazı özellikleri olan bazı dönemlerde oluyor.

Nedir bu özellikler?

Nedir bunlar? Canlı bir sendikal hayat olursa, demokratik bütün kurulumlar işlerse, farklı bir dünyayı oluşturacak toplumsal kesimler, sınıflar, ara tabakalar örgütlenebilirse ve bunların bütün bu girişimlerinin sonucunda da “Gerçekten galiba önümüzdeki 20-30 yılda ya da günümüzden belli bir süre sonra farklı bir dünya olacak, bir şeyler yaparsak bu dünyaya bizim de katkımız olacak”  diye bir ümit doğarsa, bu umudun da romantik bir duygu gibi değil gerçekçi bir tarafları olan bir umut gibi gözükmesini mümkün kılacak politik, ekonomik gelişmeler olursa o zaman şimdi sadece edebiyat düzeyinde ilgilenen insanlar belki bunun daha kuramsal, bilimsel yanlarına da ilgi duyacaklardır. Böyle bir gelişim yani belirttiğimiz gibi sendikalı işçi sayısının artması, tüketici dernekleri, sivil inisiyatif ve benzeri oluşumların gelişmesi önemlidir. Küçük şeyler değildir Susurluk olayı ile ilgili evlerdeki ışık söndürmeler. “Ama orada eylem yok ki” deniliyor. Herkes kıçını kaldırmadan ışığını kapatıyormuş. Hayır! Bir de düşünün bakalım sağınızda solunuzda Çillerlerin olduğu bir mahallede ışık kapatıyorsunuz. Eylem işte! Çünkü kapattığınız ışığın sonunda üç hafta sonra birisinin gelip evinize kurşun sıkmayacağının hiçbir garantisi yok. Hatta birilerine kurşun sıktırılmayacağının. Dolayısıyla bu da ciddi bir şey ama göz dolduracak büyük gelişmeler değil küçük gelişmeler bunlar. 

Birçok çeviri yaptınız. Çevirdiğiniz kitaplarda bir kıstasınız var mı?

Yaptığım çevirilere kronolojik olarak bakılırsa şöyle bir şey söylenebilir. Önce okuryazarlık niteliği olan kesimlere biraz daha sosyolojik bilgi kazandırmak için ben daha çok sosyoloji kitapları çevirdim. Ya da toplumsal hayatı anlatan kimi Amerikan ve Avrupalı yazarların yazılarını çevirdim. Bu adamların Türk toplumunda, o yıllara göre o yıllardan 15-20 yıl daha bugünlere geldiğimizde Türk toplumunun alacağı biçimin gelişkin modellerini sunan kitaplarını çevirdim.

Aziz Nesin’in çok güzel bir sözü varmış, ben bir yerde okumadım, “Her yaşayan üç Türk’ten dördü şairdir” Aziz Nesin burada çok güzel bir şeyi ifade ediyor. Türk insanı duyguludur, duyarlıdır ama biraz canını sıkıp da teorik bilgiyle kendini donatmaya pek alışkın değildir. Çünkü neden? Parası azdır, işinin güvencesi yoktur, ailesi yoksuldur… Sonuçta ne oluyor? Biz duygu yüklü insanlarız! Yani amperi yüksek akü gibi. İş yapmaya gelince voltaja baktığın vakit voltaj 1,5 volt. Yani oyuncak arabayı bile itemiyorsun. Amperaj yüksek, herkes şiir yazıyor. Yazmayan var mı? Son iki üç yıldan beri şiir yazmayan bir tane aklı başında Türk varsa Arap olayım. Çocuğu hasta olunca şiir yazıyor, hükümete kızınca şiir yazıyor, âşıklar birbirine şiir yazıyor. Her aşk döneminde hepimiz 8-10 şiir yazarız aşağı yukarı. Dolayısıyla Allah huzuruna çıktığımız vakit bir antoloji dolduracak kadar, 400 sayfalık falan, şiirimiz oluyor. Zaten Allah oradan anlıyormuş “Ulan bunlar Türk galiba” diyormuş. İlginçtir, beşinci şiirinden sonra herkes kendini şair zannediyor ve yakaladığı adama şiirini okuyor. Bu ahlaki bir bozulma, herkes yaptığı işi bir şey zannettiği için işiyle ilgilenmeyenlere kızıyor ve kendini hak sahibi gibi hissediyor. Yakalar amcasını, babasını, sevgilisini, arkadaşını şiirini, hikâyesini okur. Hâlbuki okuma talebi nereden gelir? Okuma birilerinin yazdığı, çizdiği dergilerden birinde başlar. Sen de yazarsın birincisinde, ikincisinde okunmaz beşinciden sonra millet okumaya başlar. Bunun başka bir yolu yoktur. Efendim eski kuşaklar dergilere hâkim deniliyor, hakimse hâkim! Ama onların hâkim olmasının iyi bir tarafı da vardır. Bu durum doğal bir elek görevi de görür. 

Konuyu dağıttık, tekrar sorumuza dönelim. Sosyoloji bilgisi edebiyatçıların, sanatçıların biraz hor görmesine rağmen bence iki açıdan önemlidir. Marksist çevre açısından da önemlidir. Marksist çevrelerde okudukları üç kitapla Marksizm’i büyük oranda öğrendiklerini sananlar oldukça fazla. Oysa ki bu çok yanlış bir durum. Sosyoloji yaşadığımız günün olaylarını, sorunlarını ampirik araştırmalarla en taze biçimde belirleyen bir bilgidir. Marksizm bir kuram. Bu kuram 19. Yüzyıl’da ortaya çıktı. Dolayısıyla sosyolojik bilgi Marksist bilgileri benimseyen, öğrenen insan için çok gerekli. Marksizm bir sistem, bir açıklama getirse bile bunu yanında bu açıklamaların hangi ortama nasıl uygulanacağını keşfedebilmemiz için bugünkü durumun betimlemesini yapan sosyolojik bilgiye ihtiyaç vardır. İşte böyle düşünerek sosyoloji kitapları çevirdim. 

Ben gazetecilik, uluslararası ilişkiler ile ilgilendim. Uluslararası ilişkilerde büyük devletlerin sosyal, politik, ekonomik sistemleri farklı olsa bile anlayışlarının ne kadar benzer olduğunu, küçük devletlerin anlayışlarının da onlara ne kadar benzediğini gösteren bu dünyanın en utanmaz adamının kitabını çevirdim. Adam ne diyor biliyor musunuz? (Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın 22 sene dış politika danışmanlığını yapmış bu adam) “SSCB ve ABD emperyalist değillerdir” diyor. Çünkü bunlar bir dünya kurmuşlar, bir siyasi harita oluşturmuşlar ve bu haritayı değiştirmek istemiyorlar. O halde bunlar emperyalist değil. Ama Mısır emperyalist çünkü Süveyş Kanalı benim olsun diyor. Patagonya bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söylüyor. Toprakta ne bakır var, ne gümüş, hiçbir şey yok ama zamanında gururları rencide olmuş bu toprağı istiyorlar. Öyleyse Patagonya emperyalisttir. Bir zamanlar Şili emperyalistti çünkü dünya siyasi haritasını değiştirmek istedi. İşte bu yüzden bu kitabı heyecanla çevirdim. Yani şunu göstermek için bunu anlatıyorum: Solcu arkadaşlarımız diyor ki, sosyalizmin yaptığı her şey doğrudur ve karşı tarafın yaptığı her şey yanlıştır. Bu arada belirteyim ben kimseyi suçlamıyorum. Sonuçta o da bir heyecandı. Dünya ile ilgilenmeyen bir sürü eşeğe oranla en yanlış solcu bile aziz bir insandır. 

Herkesin kurduğu hayat tarzının kendine göre somut gerçeklerden türeyen doğruları vardır. Bu doğruları göz önüne almazsanız Marksizm gibi birtakım evrensel doğruları, güvenme ihtimalimiz en yüksek olan doğruları savunan bir kuramı hayata rehber olarak kullanamazsınız. Gerçeği göz ardı etmenin âlemi yok. Mesela sosyalist bloğun başındaki SSCB Bulgaristan’ı Polonya’yı reel-politik biçimde kendisi için kullanıyordu. Kısaca o zamanlar bu tür durumların görülmesi yönünde bu çevirileri yaptım. Bunun yanında yaptığım ayıp çeviriler de var, sırf para kazanmak için. Zengin olamadım tabii. Hatta birçok çevirimin karşılığını da alamadım.

Medyadaki bazı programlara çeşitli biçimlerde katılıyor ve katkıda bulunuyorsunuz. Bu katkılarınıza biraz değinir misiniz?

Aslında pek istediğim ölçüde medyadaki programlara katılamıyorum. En son biliyorsunuz sevgili Can Dündar’ın Aynalar belgeselinde bir yerim oldu. Can ve arkadaşları memnun bu çalışmadan. Ben de çok memnunum. Ben de eski bir gazeteci olduğum için çok sayıda insana ulaşabilmenin heyecanını biliyorum. Bilim adamı olarak yazdığım bir şeyden duyduğum heyecandan daha farklı bir şey bu. Ama o da çok önemli bir şey onun da büyük bir zevki vardır.

Hocam, sohbet için teşekkür ederiz.


[1]Ünsal Oskay hakkında bir dizi metinle birlikte Marmara İletişim Dergisinde tekrar yayınlanan bu şöyleşinin transkripsiyonu Deniz Demir tarafından gerçekleştirilmiştir. Derginin bütüne şuradan ulaşılabilir. https://dergipark.org.tr/tr/pub/maruid/issue/22157

Antikapitalistler Podemos’tan Ayrılıyor

İspanya devletinde IV. Enternasyonal’e bağlı Anticapitalistas’ın [Antikapitalistler] Podemos’tan ayrılmaya karar verdiği iç oylama süreci 28 Mart’ta sona erdi. Oylamaya üyelerin %79’u katıldı; bunlardan %89’u lehte, %3’ü aleyhte ve %7.5’i de çekimser oy kullandı. Anticapitalistas ülkeyi çok sert biçimde vuran ve en kırılgan halk kesimlerini kökten etkileyen COVİD-19 pandemisine yoğunlaştıkları için bu kararı kamuya duyurmayı bugüne kadar ertelediğini duyurdu. 

Kurucularından olduğumuz Podemos’un kolektif deneyimi her zaman tarihimizin ve Podemos’un tarihinin bir parçası olacaktır. Bu örgütün kuruluşuna katılmamızı sağlayan nedenler çok iyi biliniyor. Mücadelelerle ve toplumsal hareketlerle güçlü bağları olan, elitlerin ekonomik, kültürel ve siyasi güçlerine meydan okuma, saldırgan ve kontrolsüz neoliberalizmin etkilerini tersine çevirme kapasitesine sahip geniş ve radikal demokratik bir örgüt kurmak gerekiyordu. Elbette doğakırımcıve patriyarkal kapitalizme karşı kapsamlı bir alternatif üzerinde düşünme ve kurma misyonun da taşıyan…

Bu hedeflerin hala geçerli olduğuna inanıyoruz fakat geldiğimiz noktada Podemos, Anticapitalistas’ın bu hedeflere ulaşmada katkı sunabileceği bir alan olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Pozisyonumuzu sıkça belirterek yoldaşça bir ruhla solun diğer akımlarıyla tartıştık. Ne yazık ki, artık Podemos bizim ilk başta inşa etmeyi amaçladığımız örgüt değildir: kamu kurumlarıyla bağlantılı küçük bir grubun merkezileştirici gücüne ve kararlarına dayalı, genel sekreterliğin kolektif çoğulcu çalışmaya çok az yer bıraktığı bir iç rejim ve örgütsel model söz konusu. Bu model kesinlikle toplumsal alanı geliştirmede etkili bir yol olduğunu ispatlayamadı: bir zamanlar Podemos’un dayandığı militan örgütlenme ve aşağıdan güçler bu modelle gevşedi, örgütsüz hale geldi ve ortadan kalktı. Bu model, onu meşrulaştırmak için iddia ettikleri gibi seçim sonuçlarına da katkı sağlamadı.

Podemos, sistemin ekonomik ve siyasi normlarına karşı mücadele etmek için ortaya çıktı. Bu stratejinin bugün değiştiği açıktır. Podemos için “mümkünün alanı” yıllar içinde giderek daraldı: bize göre, gerekli olanın mümkün haline getirilmesi görevi hala ortada. Bu kaymanın zirve noktası PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ile birlikte hükümet olma stratejisidir. Bir kez daha, sol bir proje ehven-i şer mantığına kısa dönemde tabi olmuş, bakanlar kurulunun kararları üzerinde neredeyse hiçbir belirleyici etkisi olmayan politikalarla değiştirilmiştir. Hükümetin propagandasının aksine, koalisyonun politikaları mevcut ortodoks ekonomik çerçeveden ayrılmamakta ve refahın yeniden paylaşımı, kamusal alanın güçlendirilmesi ve neoliberal kurumlara itaat etmeme konusunda bir mücadele yürütmemekte. Elbette bu çerçeve içinde elde edilen kazanımları destekleyeceğiz ve aşırı sağa karşı birlikte mücadele edeceğiz. Fakat derin bir sistemik kriz bağlamında, demokrasi ve toplumsal adaleti ilerletme çabası toplumsal gücün inşası, kararlı politikalar ve elitlere karşı çatışma ile birlikte mümkündür. 

Gelecek aylar ve yıllar sınıflar arasında büyük savaşlara sahne olacaktır. Mevcut kriz geçici bir kriz değildir: bu bir sistemik, ekonomik, ekolojik ve bakıma ilişkin krizdir. Çok büyük siyasi, kültürel ve toplumsal kaymalara neden olacaktır. Bugün kesin olduğunu düşündüğümüz hiçbir şey aynı kalmayacaktır. Her türden mücadeleye ve deneyime açık olan anti-kapitalist bir hareket inşa etme kararlılığımız geleceğe geniş bir perspektiften bakmamızı sağlıyor. Podemos tabanıyla birçok ortak mücadelede yan yana geleceğimizden şüphe duymuyoruz. 

Yeni dönemdeki önerilerimizi derinlemesine tartışmak için toplumsal koşulların ve sağlık koşullarının elverdiği en kısa zamanda Anticapitalistas’ın siyasi konferansını düzenleyeceğiz.

14 Mayıs 2020

Anticapitalistas

Çeviri: Nurcan Turan

Kapitalizmin Demir Yasalarını Terk Eden Sistem Karşıtı Bir Devrime İhtiyacımız Var – Michael Löwy ile Söyleşi

Bundan yıllar önce ekososyalist manifestoda küresel sermayenin kaotik dünyasında sayısız direniş noktasının kendiliğinden ortaya çıktığına dikkat çekmiş, bu direniş noktalarının çoğunun yapıları gereği içerik olarak ekososyalist olduklarını iddia etmiştiniz. Bu hareketlerin bir araya gelme ve “ekososyalist bir enternasyonal” kurabilme imkânları için çağrı yapmıştınız. Aradan geçen yaklaşık 15 yılda küresel sermaye düzeninin kaotik dünyasına karşı olan direnişler hem arttı hem de yayıldı. Özellikle 2019’un sonu ve 2020’nin başları isyanlarla geçti. Bugün ekososyalist bir enternasyonal fikrinin neresindeyiz? Bunun olanakları arttı mı?

Gerçekten de küresel sermayeye karşı sosyal-ekolojik direnişte bir artış var. Köylü, yerli topluluklar ve kadınlar bu mücadelenin ön saflarındalar, buna ilaveten gençlik de: Greta Thunberg’in çağrısının ardından milyonlar sokaklara çıktı. İklim adaleti konusunda böylesi uluslararası bir seferberlik emsalsizdir. Bu bize umut veriyor, ancak fosil oligarşisinin hala iktidarda olduğunu ve kendi felaket kuralını uyguladığını bilene kadar: Bir yenilik yok. Hızla felakete doğru ilerliyoruz…

Yaratma konusunda mütevazı ama ilginç girişimler oldu, “ekososyalist bir enternasyonal” değil -bu erken olurdu – ancak uluslararası bir ekososyalistler ağı. Bu yıl başlayan en son girişim, çok umut verici bir girişim olan Küresel Ekososyalist Ağdır.

Green New Deal özellikle ABD’li radikal muhalefet tarafından, ardından da ABD sınırlarını da aşarak birçok ülkede çokça tartışıldı. Green New Deal sizin için ne anlama geliyor? Green New Deal gezegeni kurtarmaya yeter mi?

Green New Deal’ın farklı versiyonları var.

Alexandra Ocasio-Cortez ve Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri tarafından desteklenen versiyon en ilginç olanı. Bu önergenin kabul edilmesi “gezegeni kurtarmayacak” ama iktidardaki kapitalist elitin yerleşik çıkarlarına karşı ve ekolojik bir geçiş yolunda çok önemli bir adım olabilirdi.

Bununla beraber, küresel ısınma felaketini önlemek için, fosil enerjileri tamamen ortadan kaldıracak ve anti-kapitalist dönüşüm sürecine başlayacak giderek daha radikal önlemler almak gerekecektir.

Ekolojik çöküş üzerine çalışanlar için virüs elbette bir sürpriz değildi. Böyle felaketlerin kapitalist üretim yordamının mantığının doğal bir sonucu olması yıllardır ekososyalistler dahil olmak üzere ekoloji mücadelesi verenlerin sık sık dikkat çektiği noktalar. Yine de felaketler patlak verince bu bakış açısı unutulabiliyor ve komplolar egemenlik kurabiliyor. Bu yüzden üzerinden geçmekte yarar var. Virüsün kapitalizmin üretim mantığıyla olan ilişkisi nedir? Virüsün yayılımına sebep olan şey nedir?

Enfeksiyon araştırmasında uzman değilim, bu yüzden fazla bir şey söyleyemem, ancak komplo teorileri, esas sorunlar konusunda kamuoyunun dikkatini dağıtmak için sistemin en gerici figürlerinin (Trump; Bolsonaro) başka bir hilesi.

Virüs geldiğinde onu felaket durumuna çeviren birinci sorun, elbette -tüm neo-liberal hükümetler tarafından uygulanan- hastanelerin kapatılması, doktor ve hemşirelerin istihdamlarının reddedilmesi yoluyla kamu sağlığı sistemlerinin yok edilmesidir. Trump ve Bolsonaro gibi suçlular, ülkelerinde milyonlarca ölümün yaşanmasına istekliler ve kapitalist iktisadi faaliyetin sürekliliğine her ne pahasına olursa olsun öncelik veriyorlar.

Kapitalizmin sürdürülemezliği, ortaya çıkan yıkım süreçleriyle giderek daha keskin bir şekilde ortaya çıkıyor. Marksist ekolojik bakış açısıyla yeni bir toplumun inşası nasıl mümkün olabilir?

Kapitalizm sadece sürdürülemez bir sistem değildir: Gezegeni ve dolayısıyla insanlığı tarihte benzeri olmayan bir felakete iten yıkıcı bir sistemdir: küresel ısınma, sıcaklığın dayanılmaz seviyelere yükselmesi, buzların erimesi, deniz seviyesinin -Amsterdam, Venedik, New York veya Hong-Kong’un ortadan kaybolması ile birlikte- yükselmesi ve nehirlerin kuruması.

Marksist bakış açımızdan, yalnızca, kapitalizmin demir yasalarını terk eden bir sistem karşıtı devrim, dayanışma, özgürlük, demokrasi değerlerine ve Dünya Ana’ya saygıya dayanan yeni bir toplumun, ekososyalist bir medeniyetin yolunu açabilir. Çok geç olmadan bu mümkün olacak mı? Bilmiyoruz… Ama Bertolt Brecht’in söylediği gibi: “Savaşanlar kaybedebilir, ancak savaşmayanlar zaten kaybetmiştir.”

El Yazmaları tarafından gerçekleştirilen bu röportaj İngilizceden Türkçeye Hasan Durkal tarafından çevrilmiştir. El Yazmaları sitesinin editörlerine bu söyleşiyi tekrar yayınlamamıza için verdiklerin için teşekkür ediyoruz.

Aylardır Cevapsız Kalan Soru: Nadira’ya Ne Oldu? – Gizem Karaköçek

Nadira Kadirova, 23 yaşında Özbekistan vatandaşı bir genç kadın. Ölmeden dört yıl önce Türkiye’ye yerleşti ve yaklaşık bir yıl boyunca AKP milletvekili Şirin Ünal’ın Çankaya’daki evinde bakıcı olarak çalıştı. Daha başka bir dizi vakada gördüğümüz gibi Nadira Kadirova’nın ölümü de göçmenler, özellikle de göçmen kadınlar için güvencesiz çalışma koşullarının onları nasıl taciz ve şiddet karşısında çok daha korumasız hale getirdiğini bir kez daha gösteriyor. Davanın üzerinin tekrar tekrar örtülmeye çalışılması ise ülkedeki hukuk sistemine dair zaten bilinen bir gerçeği bir kez daha tasdik ediyor: yokluğunu. 

Nadira, 23 Eylül 2019’da AKP milletvekili, emekli general Şirin Ünal’ın evinde Ünal’a ait silahla ölü olarak bulundu. Kadirova’nın dosyası, avukatlarının da dile getirdiği gibi böylesine önemli bir dosyada yapılamayacak acemilikler yapılarak ve intihar olduğu belirtilerek kapatıldı. Kapatılmasına yönelik avukatları tarafından yapılan itiraz reddedildi. Savcılık tarafından yürütülen soruşturma neticesinde, intihar denilebilecek kadar bile araştırma yapılmadı, sorular cevapsız kaldı. Tüm bunların ışığında aydınlatılabilecek olan asıl soru Nadira’nın ailesi, avukatları ve kamuoyu tarafından hala sorulmaya devam ediliyor: Nadira’ya ne oldu?

Nadira ölmeden önceki gün Şirin Ünal’ın çalışanlarından biri olan arkadaşı Leyla’ya ”Ünal beni taciz etti intihar edeceğim!” demiş ve savcılık tarafından bu cümlede sadece “İntihar edeceğim!” kısmı üzerinde durulmuş, cinsel saldırı iddiası araştırılmamıştı. Bunun üzerine kendisi de Özbekistan vatandaşı olan Leyla, kim olduğunu bilmediği fakat Emniyet mensubu olduğunu belirten kişiler tarafından sokak ortasında sınırdışı edilmekle tehdit edildiğini Nadira’nın ailesiyle paylaşmıştı. Niçin Nadira’nın cinsel istismar nedeniyle intihar etmesi şüphesi üzerinde durulmadı ve gerekli araştırmalar yapılmadı? Ünal’ın çalışanı ve en önemli tanıklardan Hilal neden tehdit edildi? 

Nadira’nın hayallerine yönelik adımlar atmaya devam ediyordu hatta ölümünden bir gün önce İngilizce kursuna kayıt yaptırmıştı. Geleceğe yönelik planlarına devam eden bir kimsenin intiharı savcılık nezdinde neden şüphe oluşturmadı?

Cenazeyi teslim alan aile, intihar ettiği söylenen Nadira’nın bedeninde iki mermi bulunduğunu, mermilerden birinin böbrek kısmında diğerinin kalp hizasında olduğunu ve kafasında darbe izinin de mevcut olduğunu kamuoyuyla paylaşmıştı. Ayrıca adli tıp raporunda belirtilen ve biyolojik erkek bedeninden bulaşabilecek olan PSA bulgusunun DNA incelemesi yapılmadı. Üstelik savcılık tarafından herhangi bir açıklama yapılmadan önce Emniyet tarafından intihar olduğuna dair alelacele açıklama yapılması soru işaretlerini arttırdı. 

Olay gerçekleştiği esnada Nadira’nın abisiyle görüşme yapan ve evde olduğunu belirten Ünal, sonrasında ”Bana gelen bilgiler intihar yönünde.” diyerek kafa karışıklığına yol açmıştı. Hayatın doğal akışına uymayan bu açıklama Nadira’nın avukatı tarafından da eleştirilmiş ve Ünal’ın nerede olduğunun tespitinin yapılması gerekliliğinin altı çizilmişti. Kızıyla da aynı saatlerde telefon görüşmesi yapmış olan Ünal’ın yerinin tespit edilebilmesi oldukça kolay olmasına rağmen herhangi bir araştırma yürütülmemişti. Olay gerçekleşirken evde olduğu kayıtlara geçilen Ünal’ın kızını neden aradığı ise başka bir soru işareti. Ölüm raporunda belirtilen saat ve emniyetin arandığı saatin uyuşmamasıyla ilgili tatmin edici bir açıklamanın yapılmamış olması da şüpheleri arttıran bir başka konu. 

Nadira’nın ifade vermeye gelen arkadaşlarına ve kardeşine polisler tarafından “vebal alıyorsunuz” denmesi ve bu polisler için tanıkları şikayetlerinden ve beyanlarından vazgeçirmeye çalışması hakkında soruşturma başlatılmaması da üzerinde durulması gereken bir diğer nokta.

Adli tıp raporuna göre Nadira’nın vücudunda ketamin yani anestezik bir madde bulunmuş ve bu maddenin hastanede müdahale ederken mi enjekte edildiği yoksa ölümünden önce mi verildiği açıklanmamıştı.

Odasında bulunduğu söylenen intihar mektubunun Nadira’nın el yazısı örnekleriyle karşılaştırılması talebi reddedilmiş, gerekçe olarak Ankara’da böyle bir uzmanın olmadığı söylenmişti. Üstelik mektubu yazdığı söylenen kalem de parmak izi incelemesinden geçmemişti. Bu incelemelerin yapılacağı açıklansa da detaylı bilgi kamuoyuyla paylaşılmadı. 

AKP milletvekili Şirin Ünal konuyla ilgili olarak uzun bir süre açıklama yapmaktan kaçınmış ve sessizliğini “Nadira şizofrendi” iddiasıyla bozmuştu. Bu iddiaya karşı Nadira’nın abisi “madem psikolojik sorunları vardı neden 20 yıllık eşine bakmasına izin verdin? Neden meclisteki makam odana götürdün? Neden işten çıkarmadın?” sorularını yöneltti. Her şey gibi bu sorular da cevapsız kaldı. Yaşananları gün yüzüne çıkaracak ve anlatıldığı gibiyse Ünal’ı da temize çıkaracak olan detaylı araştırmanın yapılmamasına karşı Ünal’ın sessiz kalması ise başka bir soru işareti olarak kamuoyu zihninde yer etti. 

Konuyla ilgili mecliste verilen soru önergesi de cevapsız bırakıldı. O önergede yer alan “evde bulunan diğer kişilerin swap örnekleri neden alınmadı? Çekilen fotoğraflarda silahın içinde şarjör olup olmadığı neden araştırılmadı?” soruları da tıpkı diğer sorular gibi güncelliğini koruyor. 

Avukat Eren Keskin de geçtiğimiz günlerde Artı Tv’ye “tanıklarla konuştum, korkuyorlar ve açıklama yapmaktan imtina ediyorlar. Delillerin karartıldığını tespit ettim. Soruşturma en başından beri gizlilik kararıyla yürütüldü ve toplanan delillerin incelemesi de gizli yapıldı bu nedenle bilgi sahibi olamadık. Karşımızda eski bir NATO askeri, güçlü olduğu aşikar bir partinin milletvekili var. Böyle bir adamın karşısında kimsesiz, çaresiz, sigortasız çalıştırılmış göçmen bir kadın var. Taraflar arasında bir dizi eşitsizlik var. Nadira’nın elinde swap örneğine rastlanmadığını biliyoruz. İntihar ettiği söylenen birinde bu örneklere rastlanmaması şüphelerimizi besliyor. Gerekli incelemeler yapılmadan dosyanın kapatılacağını biliyorduk. Bu dosya da daha önce karşılaştığımız diğer dosyalar gibi failinin gizlenmeye çalışıldığı bir dosya.” açıklamasında bulundu. 

Aile, takipsizlik kararına karşı yapılan itirazın reddedilmesinin peşini bırakmayacağını söyleyerek bu süreçte yanlarında olan herkese teşekkür ediyor. İnsan hakları avukatları, son süreçte davaya müdahil olan 132 kadın avukat ve kadın örgütleri sormaya devam ediyor: Nadira’ya ne oldu?

Neo-liberalizm Kendi Kendini Yok Eder Mi? Hiç Güvenmeyin – Gilbert Achcar

Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da hükümetler, ekonominin tüm sektörlerini kurtarmak ve genel bir iktisadi çöküşün önüne geçmek için merkez bankalarıyla birlikte, kamu fonlarını kullanarak yüzyıl başından bu yana ikinci kez yoğun biçimde müdahale etmekteler. Covid-19 küresel salgınının gerekli kıldığı süregelen kurtarma operasyonları, 2007-2008 finansal krizinde uygulananlardan çok daha büyük bir ölçeğe şimdiden ulaşmış durumda. Bu operasyonlar, kuralsızlaştırma ve piyasada “en uygun olanın hayatta kalması” neoliberal ideolojinin özüyken, devletin piyasayı dizginleyen yoğun bir düzenleyici müdahalesi olmaları bakımından neoliberalizmin temel ilkeleriyle çatışıyor.

Bu operasyonlar ayrıca mali kemer sıkmayla da çatışıyor ancak bu son kural tüm neoliberal hükümetlerce paylaşılmıyor. Bu kural, Britanya neoklasik neoliberalizminin Alman ordoliberalizmiyle harmanlandığı Avrupa’da, hikmetinden sual sorulmaz bir ilkeyken, bir zamanlar Cumhuriyetçiler tarafından Keynesci “vergilendir, harca” taraftarları olmakla suçlanan Demokratların neoliberal çağda paradoksal tarzda mali disiplinin ödünsüz savunucuları hâline geldiği, Cumhuriyetçilerin ise Ronald Reagan’dan beri, devasa bütçe açıklarına yol açan tuhaf bir “(zenginden alınan) vergileri azalt, (askeri) harcamayı arttır” politikası geliştirdiği ABD’de neoliberal fikir birliğinin bir parçasını oluşturmuyor.

Her halükârda, Batılı neoliberal hükümetlerin kendi doktrinlerini, her biri kendilerine yapıştırılan 1929’da ABD’de başlayan “Büyük Buhrandan beri en beteri” yaftasını hak edecek büyüklükte, ardı ardına gelen iki kriz vesilesiyle, ikincisinde çok daha genişletilmiş bir ölçekte olmak üzere iki kez ihlal etmiş oldukları gerçeği değişmiyor. IMF’nin Covid-19 küresel salgınının sonuçlarından kaynaklanan devasa ekonomik krizi adlandırmak için benimsediği lakabı kullanacak olursak, süregelen bu Büyük Karantina şimdiden, yine IMF’nin bir önceki kriz için 2009’da kullanmaya başladığı isimle Büyük Durgunluktan çok daha büyük derinliklere batmış durumda.[1] Şu anda can alıcı soru şu: Cari kriz dip noktasına ne zaman varır ve dünyanın bu krizin ardından toparlanması ne kadar zaman alır?[2]

Devam eden iktisadi felaket o kadar büyük ki bu, bu felaketin ekonomik politikalarda ve önceliklerde önemli bir küresel değişmeye yol açması umudunu canlandırmış ve güçlendirmiş bulunuyor. Naomi Klein bu bağlamda, Keynesciliğin baş düşmanlarından ve aynı zamanda neoliberal değişmeye en büyük katkıyı yapanlardan biri olan Milton Friedman’dan alıntı yapıyor. Yakın zamanda çekmiş olduğu “Coronavirus Capitalism—and How to Beat It” (Korona Virüs Kapitalizmi ve Onu Nasıl Yenmeli)  başlıklı videonun başında ve sonunda, Friedman’ın 1962 tarihli Capitalism and Freedom (Kapitalizm ve Özgürlük) adlı kitabından, kendi The Shock Doctrine adlı kitabında iki kez (s. 6, 140) kullanmış olduğu aynı alıntıyı paylaşıyor: “Gerçek değişmeyi yalnızca – gerçek veya algılanan – bir kriz yaratır. O kriz meydana geldiğinde atılacak adımlar dolaşımda olan fikirlere bağlıdır.”

Klein bu alıntıyı kitabında “şok doktrini” olarak adlandırdığı şeyin bir göstergesi olarak kullanmış olsa da videoda onaylayarak alıntılar ve şu yorumda bulunur: “Tarihin en aşırı serbest piyasa iktisatçısı olan Friedman birçok şey hakkında yanılmıştı ama bu konuda haklıydı. Görünüşte imkânsız fikirler, kriz zamanlarında birdenbire mümkün hâle gelir. Krizin, Klein ve Bernie Sanders tarafından savunulanlar gibi ilerici görüşleri haklı çıkardığı fikri gerçekten de yaygınlık kazanmış durumda. O kadar ki Financial Times’da bile yazı işleri müdür yardımcısı Janan Ganesh 18 Mart tarihinde “The Sanders worldview wins even as Bernie loses” (Bernie Kaybetse Bile Sanders Dünya Görüşü Kazanıyor) başlıklı bir makale kaleme aldı. Bir gün öncesinde ise Muhafazakâr eğilimli Britanya dergisi The Spectator Boris Johnson’ı “Corbyn’in başucu kitabından bir şeyler ödünç almaya” davet etmekteydi.[3]

Bir önceki ekonomik krizi hatırlayan herhangi biri için bu bir déjà vu duygusu yaratmış olmalı. Şu andaki kriz çok daha büyük olsa da beklenti o zamanlar gerçekten epeyce güçlüydü çünkü Büyük Durgunluk neoliberal çağın ilk önemli küresel şokuydu ve neoliberal hükümetlerin krizi durdurmak için ilk kez yoğun devlet müdahalesine başvurmasına vesile olmuştu. Newsweek 2009 Şubat’ında “Şu anda Hepimiz Sosyalistiz” diyen bir kapakla çıkmıştı.[4] Bu makaleyi bugün yeniden okumak epeyce eğlencelidir: Makale, “Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçi Konferansı Başkanı, Başkan Obama’nın yaklaşık 1 trilyon $’lık teşvik yasa tasarısının amansız düşmanı Indiana Kongre üyesi Mike Pence ile onu hakiki sahte haberin kusursuz örneği Fox News’ta ağırlayan ve tasarıyı “sosyalist” olarak tanımlayan televizyoncuyu alıntılayarak başlar.

Newsweek makalesi bu suçlamanın “tuhaf biçimde isabetsiz göründüğü” yorumunda bulunur: ”ABD hükümeti – muhafazakâr Cumhuriyetçi bir iktidar yönetiminde – zaten daha önceden bankacılık ve ipotek kredisi sektörlerini fiilen kamulaştırmıştı”. Makale, paradoksu geliştirmeye devam eder: “Tarih bir mizah duygusuna sahip çünkü Obama’nın bugün yönettiği dünyanın temellerini atan kişi, geçen sonbahar finans sektörünü 700 milyar $’lık bir paketle kurtaran George W. Bush’un kendisidir. Bush Reagan Çağını kapatmıştı; Obama ise şimdi daha da ileri giderek Bill Clinton’ın devleti küçültme politikasını tersine çeviriyor.”

Bu yanılsama, The Spectator’un ifadesine gönderme yapacak olursak, Keynesçi reçetelerden pragmatik ve geçici bir ödünç alma ile uzun vadeli ekonomik ve sosyal politikalarda radikal bir değişmenin birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktaydı. Bu yanılsama FT yazarı Ganesh’in saptamadan edemediği gibi o zamanlar uzun sürmemişti:

Tarihin iktisadi düşüncede dönemsel süreksizliklerinden birinin ilk aşamalarında bulunuyoruz. Bu belki de 1970’lerde serbest piyasacıları yükseltmiş olan OPEC petrol krizinden bu yana en keskini. Okuyucular 2008’deki çöküş diyeceklerdir ki bunun hemen ardından John Maynard Keynes’in bir biyografı “üstadın dönüşü” nü ilan etmişti. İyi de bu kısa ömürlü olmuştu. Batı dünyasında çok geçmeden mali kısıtlamalara gidilmişti. ABD’de Çay Partisi hareketi ortaya çıkmış, Başkan Obama Cumhuriyetçi bir Kongre tarafından iktidarsızlaştırılmış ve halefi bürokratik devlete savaş açmıştı.

Ganesh “Bu sefer farklı” diye ekliyor. Fakat bunun kendisi de tekrarlanan bir duygu. En yakın tarihli örnek, küresel salgının patlamasından kısa bir süre önce, Dünya Bankası’nın tanınmış eski Baş Ekonomisti Joseph Stiglitz (sayısız başka isimden sonra) “neoliberalizmin sonu” nu müjdelediğinde ortaya çıktı.[5] “Eğer 2008 finansal krizi dizginsiz piyasaların işlemediğini anlamamızı sağlayamadıysa, iklim krizi bunu kesinlikle başarmalıdır: Neoliberalizm uygarlığımıza kelimenin tam anlamıyla son verecektir” dediğine göre Stiglitz de “bu sefer farklı” demiş olabilirdi.

Süregelen Covid-19 ekonomik krizi iklim krizinden çok daha az tarihsel öneme sahip olsa da bu krizin daha akut olması anlaşılır biçimde neoliberalizmin, ne yazık ki hepsi hayli vakitsiz birçok yeni ölüm ilanını da beraberinde getirdi. İş dergisi Forbes’un gayretli neoliberal bir yazarı bunları kapitalizmin ölüm ilanlarıyla karıştırarak “sol entelektüellerin memnun” olmasından şikâyet edip onları Schadenfreude (habis bir sevinç) olduğuna inandığı şeyle suçlamıştı.[6] Yine de (ona göre kapitalizm demek olan) neoliberalizmin sol eleştirisinin yıllar içinde zemin kazanmış olduğunu teslim ederek, neoliberal dostlarını “çok daha uyanık” olmaya davet etmişti:

Antikapitalistler on iki yıl önce finansal krizi – hatalı olarak – kapitalizmin bir krizi olarak tanımlamakta başarılı oldular. Finansal krizin piyasa başarısızlığının ve kuralsızlaştırmanın sonucu olduğu yolundaki yanlış anlatı nüfusun genelinin zihninde sağlam biçimde yerleşmiş bulunuyor. Sol entelektüeller bugün de Corona krizini, her şeye kadir devlet çağrılarını gerekçelendirmek üzere yeniden tanımlamak için yine ellerinden geleni yapmaktalar. Bunda başarılı olma şansları da ne yazık ki gerçekten çok yüksek.

Bu ateşli neoliberal “her şeye kadir devletin” gelişi konusunda aşırı kötümser miydi? David Harvey’e göre pek de değildi. Harvey, Jacobin dergisinde 20 Mart’ta yayımlanan uzun yazısını oldukça şaşırtıcı bir distopyacı perspektifle, bir sosyalist refah devleti perspektifiyle değil, Trumpçı bir Behemot perspektifiyle sonlandırır:

Cari ekonomik krizden çıkışın yükü şimdi Birleşik Devletlere doğru kayıyor ve ironinin büyüğü de burada: Hem iktisadi hem de siyasi bakımdan işe yarayacak yegâne politikalar Bernie Sanders’ın önerebileceklerinden çok daha sosyalizandır ve bu kurtarma planları, muhtemelen Making America Great Again maskesi altında Donald Trump himayesinde başlatılmak zorunda olacaktır. 2008 kurtarma operasyonuna o denli gönülden karşı çıkmış olan bütün o cumhuriyetçiler ya tükürdüklerini yalamak ya da Trump’a kafa tutmak zorunda kalacaklardır. Trump da eğer kafası çalışıyorsa olağanüstü hâl ilan edip seçimleri iptal edecek, sermayeyi ve dünyayı “isyan ve devrimden” kurtarmak için emperyal bir başkanlığın başlangıcını ilan edecektir.[7]

Bir hafta sonra Costas Lapavitsas, o kadar ağır bir kıyamet senaryosu öngörmemekle birlikte, neoliberalizmin sonunun ufukta görünmesine dair hiçbir yanılsamaya kapılmadan, yersiz sol iyimserliği yalanlamakta Harvey’in izinden gider:

Neoliberal ideolojinin son kırk yıldaki bayat sloganları hızla bir kenara süpürüldü ve devlet muazzam bir güce kumanda eden ekonominin düzenleyicisi olarak ortaya çıktı. Soldaki çoğu kişinin bunun “Keynesçiliğin geri dönüşü”ne ve neoliberalizmin ölüm çanına delalet ettiğini düşünerek, bu tür bir devlet müdahalesini hoş karşılaması zor olmadı. Ama bu tür sonuçlara varmak acelecilik olacaktır.

Bir kere ulus devlet, kritik anlarda seçici müdahalelerle hâkim şirket ve finans bloğunun sınıf iktidarını teminat altına alarak her zaman neoliberal kapitalizmin merkezinde olmuştur. Üstelik bu müdahalelere son derece otoriter önlemler – insanları kitlesel biçimde evlerine kapatmak ve devasa metropolleri karantinaya almak – eşlik etmiştir… Devletin muazzam gücü ve gerek ekonomiye gerek de topluma müdahale etme yeteneği mesela denetimli kapitalizmin şirket ve finansal elitin çıkarlarının her şeyin üzerinde olduğu daha otoriter bir biçimine yol açabilir.[8]

Radikal solun geleneksel olarak aralarında salınıp durduğu iyimserlik / kötümserlik, ütopya / distopya zıt kutuplarıyla işte yeniden karşı karşıyayız. Doğrusu şu ki bunlar esas itibarıyla, kendileri de değişen siyasi deneyimlere göre salınan müstakbel bireysel ve/veya kolektif eğilimlere dair kestirimlerdir. Nitekim ABD solu arasındaki ruh hâli, 3 Marttaki Super Tuesday arifesinden, Biden’ın Demokrat Parti önseçimlerinde zaferi garantilediği ertesi güne şüphesiz değişmiştir – tıpkı Britanya solu arasındaki ruh hâlinin 12 Aralık 2019 arifesiyle, ertesi gün yani Boris Johnson’ın seçim zaferi sonrasında değişmiş olduğu gibi.

Gerek ütopya gerek de distopya, kötümserlik / iyimserlik, ihtiyatlılık / iradecilik, faşist geçmişin hortlaması endişesi / dünyayı daha iyi ve daha adil kılmak için çabalayanları motive eden gerçekten demokratik sosyalist bir gelecek umudu manyetik kutuplarını sürdürmeleri kaydıyla solun dünya görüşünün yararlı bileşenleridir. Bununla birlikte, gerçek dünyada ibrenin ütopyayı distopyadan ayıran uzun skalada nerede durduğunu nesnel koşullar belirlemez. Bunlar yalnızca sınıflar ve kesimler arası mücadelelerin içerisinde cereyan etmeleri gereken parametreleri oluştururlar. Hükümet politikaları alanındaki büyük değişmeler her şeyden önce mevcut şartlar bağlamında toplumsal mücadele tarafından belirlenir.

Milton Friedman da işte bu noktada yanılmıştır. Kriz meydana geldiğinde, atılacak adımlar “dolaşımda olan fikirlere bağlı” değildir. Somut siyasi önerilere tahvil edilmiş fikirler etrafındaki mücadele kuşkusuz önemlidir. Ayrıca sonunda uygulamaya konan siyasi-iktisadi önlemler de şüphesiz, toplumun genelinde olmasa bile devleti yöneten toplumsal grup içinde hüküm süren fikirlere bağlıdır. Savaş sonrası Keynesci fikir birliğinden neoliberalizme kayma ile Thomas Kuhn’un  “paradigm shift” dediği şey arasındaki analoji bu noktada biter. Çünkü iktisattaki paradigma değişmeleri, bilgideki ilerlemelerin sonucu olan bilimsel devrimlerin tersine, teorik ya da hatta basitçe pragmatik bir kolektif entelektüel kararın ürünü değildir.

Ernest Mandel’in neoliberal çağın başlarında, 1980’de Long Waves of Capitalist Development başlıklı kitabında (2. Baskı s. 77-8) yazmış olduğu gibi:

Akademik iktisadın anti-Keynesçi karşı devrime doğru dümen kırması, sürekli enflasyonun uzun vadeli tehditlerinin gecikmeli olarak farkına varılmasıyla pek de alakalı değildi. Bu tehditler Keynescilik burjuva ve reformist hükümetlerin ekonomi danışmanları arasında hegemonyasını kaybetmeden çok önce gayet iyi bilinmekteydi. Hatta bu esas itibarıyla enflasyonun önlenemez ivmelenmesinin bir ürünü de değildi… Bu esas itibarıyla kapitalist sınıfın sınıf mücadelesi önceliklerindeki temel bir değişmenin ürünüydü.

Monetaristlerin akademik iktisat alanındaki “anti-Keynesci karşı devrimi” değişen bu önceliğin ideolojik ifadesinden başka bir şey değildir. Kronik yapısal işsizliğin uzun vadeli restorasyonu olmadan, “bireysel sorumluluk duygusu” nun (yani sosyal güvenlikte ve sosyal hizmetlerde ağır kesintilerin) restorasyonu olmadan, genelleşmiş kemer sıkma politikaları (yani reel ücretlerde durgun seyir veya azalma) olmadan, kâr oranının sert ve hızlı restorasyonu mümkün olmaz: Yeni iktisadi akıl işte budur. Bunun çok “bilimsel” olan bir yanı yoktur ama bu, nesnel bilime tüm referanslara rağmen çok büyük ölçüde kapitalist sınıfın acil ve uzun vadeli ihtiyaçlarına tekabül etmektedir.

Neoliberal paradigma değişmesini Batılı ülkelerde sınıf güçleri arasındaki dengede 1970’ler boyunca meydana gelen istikrarlı bir bozulma mümkün kılmıştı: 1973-75 durgunluğuyla birlikte yükselişe geçen işsizlik, Ronald Reagan ile Margaret Thatcher’ın 1980’lerin başında işçi hareketine yönelttikleri muzaffer saldırılar. “Anti-Keynesci karşı devrim” in o zamandan beri farklı ülkelerde uygulanma derecesi, entelektüel fikir ayrılıklarına değil, her ülkedeki toplumsal güçler dengesine bağlı olmuştur. Kamu sağlığı konusunda yerinde bir örnek için, kabaca aynı nüfusa ve GSYH’ye sahip iki ülke olan Britanya ile Fransa’yı karşılaştırmak yeter.

Sağlık maliyetleri her iki ülkede benzer düzeydedir ki bu düzey ABD sağlık harcamalarını şişiren aşırı abartılı maliyetlerden çok uzaktır. Doktorların yıllık ortalama kazancını gösterge alacak olursak, bu rakam şu anda Fransa’da dolar cinsinden 108.000, Birleşik Krallıkta (BK) ise 138.000 (ABD’de 313.000). Fransa ile BK’de kayıtlı hemşireler ortalama olarak kabaca eşit yıllık ücret almaktadırlar.[9] Fransa’da ardı ardına iktidara gelen neoliberal hükümetler sağlık harcamalarını kısmen hastalara yüklemeye çalışmakla eleştirilmiş olsalar da Fransa BK’ye göre kamu sağlığı bakımından çok daha iyi bir konumdadır.

OECD verilerine göre, hükümetin sağlık harcamaları ve zorunlu planlar son on yılda Fransa’da GSYH’nin %8,5’i ila %9,5’i aralığında, Britanya’da ise %6,9’u ila %7,8’i aralığında dalgalanmıştır. 2010-2017 arasında Fransa her yıl GSYH’sinin %0,6 ila %0,7’sini sağlık sisteminde yatırıma (brüt sermaye oluşumuna) ayırırken, bu oran BK’de %0,3 ila %0,4 olmuştur.[10] 2017’de Fransa’da hastane sayısı 3 binin üzerinde, hastane yatak sayısı yaklaşık 400 bin iken, bu rakamların BK’de sırasıyla 2 binden az ve 168 bin civarında olması bu nedenle şaşırtıcı değildir. BK’de bu rakamlar son on yılda Muhafazakâr hükümetlerin iktidarında aşağı gitmeye devam etmiştir.[11] Doktor sayılarına gelince; bu rakam 2017’de Fransa’da 211 binden fazlayken, BK’de 185.700’dü. Bin kişilik nüfusa düşen faal hemşire sayısı Manş’ın karşı kıyısında 10,8, Britanya’da ise 7,8’di.[12]

Bu rakamlar Boris Johnson’ın Brexit kampanyasında NHS’yi (Ulusal Sağlık Sistemi) temel argüman olarak kullanıp, bu şekilde Britanya sağlık sisteminin zayıf hâlinin sorumluluğunu AB’ye yüklemesinin ne kadar ikiyüzlü ve aldatıcı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Fransa ile BK arasında kamu sağlığının durumundaki fark Manş’ın iki yakasındaki iktidar sahipleri arasındaki ideolojik farklardan kaynaklanmamaktadır. Fransa’da birbirinin yerini alan hükümetlerin neoliberal yolda daha ileri gitmelerinin önüne geçen, daha büyük toplumsal direnişten başka bir şey değildir.

Kamu hizmetlerinin – muhafazakârların enerji ve taşımacılık sektörlerinde yapmayı başardıkları gibi – toptan özelleştirilmesinin oy kaygısı veya iktisadi sebeplerle mümkün olmadığı BK’de pek az direnişle karşılaşan değişik taktikler kullanılmıştır. Kamu sağlığı alanında, bir yandan kamu harcaması azaltılırken, bir yandan da nüfusun varlıklı kesimleri kamu hizmetini bırakıp özel sağlık sigortası planlarına geçmeye özendirilmiş ve böylelikle gitgide ABD’deki gibi iki katmanlı bir sağlık sisteminin yerleşmesi amaçlanmıştır. Yüksek öğrenimde ise bu, kamu fonlarının yerini kayıt harçlarında muazzam bir artışın alması yoluyla yönetimin özelleştirilmesiyle (şirketleşmeyle) sonuçlandı ki bu da süreç içinde, yine ABD’de olduğu gibi, profesyonel hayata önemli bir borç yüküyle adım atan bir kuşak yarattı.[13]

Şu andaki küresel salgın bağlantılı ekonomik krizin sonucunu da aynı şekilde küresel güç dengesi bağlamında her ülkedeki yerel toplumsal güç dengeleri belirleyecektir. En muhtemel yakın sonuç, neoliberalizmin kendiliğinden post-Keynesçilik lehine terk edilmesi ile Trumpçı bir Behemot’un oluşturduğu iki karşıt seçenekten biri olmayacaktır. Bu daha ziyade, neoliberal hükümetlerin şu anda üstlenilen devasa borç yükünü, tıpkı Büyük Durgunluk ertesinde yaptıkları gibi, işçilerin sırtına yükleme girişimleri olacaktır ki bu da Adam Tooze’un uyardığı gibi halkın satın alma gücünü ve harcama eğilimini azaltarak dünyayı mevcut sürekli durgunluğun önemli ölçüde kötüleşmesine sürükleyecektir.[14]

Tarihçi haklı olarak şu sonuca varır: “Bunun yerine krizden çıkış için daha etkin, daha vizyon sahibi bir hükümet çağrısında bulunmak aklı selim gereğidir. Ama elbette mesele bunun hangi biçimi alacağı ve bunu hangi siyasi güçlerin kontrol edeceğidir.” Mesele gerçekten de budur. Hayatlarımız devam eden ikili kriz tarafından paramparça edilmişken ve muhtemelen küresel salgından çok daha uzun sürecek ekonomik kriz yaşanırken, en yakın ve yakıcı mesele krizin devasa insani ve iktisadi maliyetini kimin ödeyeceğinin belirlenmesidir: Kamu sağlık sisteminin ve refah devletinin on yıllar boyu neoliberal tahribiyle ve finansal kârlara öncelik verilmesiyle bu maliyetin büyüklüğünden en başta sorumlu olanlar mı, yoksa geri kalanımız, yani halkın büyük çoğunluğu mu?

Neoliberallerin, sağlık ürünü imalatçısı dostlarının bundan fayda sağlaması teminat altında oldukça, kamu sağlığı harcamalarının artırılması konusunda hemfikir olacaklarını güvenle öngörebiliriz. Bunu refah devletinin erdemlerine aniden iman ettikleri ya da halkı umursadıkları için değil, yeni bir küresel salgının ya da şu andakinin ikinci dalgasının iktisadi sonuçlarından dehşete kapıldıkları için yapacaklardır. Mesele şu ki doğal olarak bunu kamu yararının eğitim, emeklilik, işsizlik yardımları gibi başka yanlarından kısarak yapmak ve ekonomilerin business as usual ‘a (her zamanki işlerine) geri dönmesinin bedelini – ücret dondurma ya da hatta ücret indirme gibi önlemelerle – ücretlilere ödetme eğiliminde olacaklardır.

Bu nedenle en acil mücadele, Fransız işçilerinin 1995’te ve 2019’da kendi neoliberal hükümetlerinin gelirlerine ve emeklilik planlarına saldırılarına karşı çıkarken yaptıkları şekilde, yani grev ve genel grev tehdidine başvurarak onların bunu yapmasına engel olmayı hedeflemelidir. Bu mücadele, neoliberallerin, Fransa’da sendikal hareketin, BK’de İşçi Partisinin ve ABD’de Sanders’ın kampanyasının arkasında duran toplumsal ve siyasi güçler tarafından yenilgiye uğratılmasına zemin hazırlamak açısından son derece önemli olacaktır. Neoliberalizmin kalıcı bir biçimde son bulması ancak o zaman vuku bulacaktır.  

Kaynak: http://internationalviewpoint.org/spip.php?article6582

Türkçesi: Osman S. Binatlı


[1] IMF, 14 April 2020 “World Economic Outlook, April 2020 : The Great Lockdown” and IMF, 18 May 2009 ”“Overcoming the Great Recession…”->https://www.imf.org/en/News/Articles/2015/09/28/04/53/sp051809].

[2] Robert Peston, The Spectator, 17 March 2020 “Boris must borrow from Corbyn’s playbook to prevent a coronavirus crash”.

[3] Robert Peston, The Spectator, 17 March 2020 “Boris must borrow from Corbyn’s playbook to prevent a coronavirus crash”.

[4] Newsweek, 6 February 2009 “We Are All Socialists Now”.

[5] Social Europe, 26 November 2019 “The end of neoliberalism and the rebirth of history”.

[6] Forbes, 30 March 2020 “Left-Wing Intellectuals Are Thrilled: Corona And Dreams Of The End Of Capitalism”.

[7] Jacobin, 20 March 2020 “Anti-Capitalist Politics in the Time of COVID-19”.

[8] Jacobin, 27 March 2020 “This Crisis Has Exposed the Absurdities of Neoliberalism. That Doesn’t Mean It’ll Destroy It”.

[9] Salary Expert “Registered Nurse Salaries by Country”.

[10] OECD Stats “Health expenditure and financing”.

[11] The Guardian, 25 November 2019 “Hospital beds at record low in England as NHS struggles with demand ”.

[12] Nurses.co.uk “Number of practising nurses in UK considerably lower than other high-income countries”.

[13] Bu bağlamda Birleşik Krallıktan bahsetmek yanıltıcı olabilir. Mesela İskoçya’da üniversiteler İskoç ve AB yurttaşları için ücretsizdir. (IVP)

[14] FP, 9 April 2020 “The Normal Economy Is Never Coming Back”

Lenin ve Devrimci Yöntemi Kriz Zamanlarında Neden Gerekli: Rusya’dan bir Bakış-Ilya Budraitskis

Tarihçi, siyaset kuramcısı ve Rusya Sosyalist Hareketi’nin sözcülerinden Ilya Budraitskis, “Rus devleti, siyasi fikirlerinden ve gerçek yaşamöyküsünden arındırılmış bir Lenin’e, bir Lenin-anıtına ihtiyaç duyuyor. Fakat ne zaman gerçek bir Lenin, bir asi ve eski düzenin yıkıcısı haline gelse yetkililer otomatik olarak ondan bir canavar gibi söz etmeye başlıyor” diyor. Business-Online için Marine Voskanian tarafından Rusça dilinde gerçekleştirilmiş ve LeftEastiçin Sean Guillory tarafından tercüme edilmiş bu kapsamlı mülâkatta Budraitskis, kendi çağdaşı sosyalistler için Lenin’in nasıl bir heretik[1]olduğunu ve daha fazla yeniden bölüşüm talep etmenin neden ille de solcu olmak anlamına gelmeyeceğini açıklıyor.

Ilya, 22 Nisan Vladimir Lenin’in 150. doğum günü. 1990’larda komünist geçmişin bütününe karşı olumsuzlama dalgasının bir parçası olarak şeytanlaştırıldı. Bugünün Rusya’sında devlet onu halktan ve medyadan uzaklaştırmaya çalışıyor. Lenin, örneğin Josef Stalin’in aksine, hükümet ve halk için daha az anlamlı bir tarihsel figür haline mi geldi? 

Tam olarak katılmıyorum. Son yıllarda Lenin’in imajı kitle kültürü ürünleri üzerinde ve yüksek devlet görevlilerinin konuşmalarında sıklıkla görülür oldu. Ve bu konuşmalardaki tüm bu göndermeler genellikle son derece olumsuz. Bir suçlu, yabancı ajanı, kendi ütopik fikirlerini gerçekleştirmek uğruna ülkenin çıkarlarını ayaklar altına alma heveslisi bir fanatik olarak resmediliyor. Dolayısıyla Rusya’da Lenin’in olumsuz bir tarihsel figür olarak siyasi anlamda kriminalize edilişi apaçık ortada. Ve tabii ki bu genel olarak Rus Devrimi’nin ve prensipte bir olgu olarak devrimin kriminalize edilmesi hattı ile doğrudan bağlantılı. 

Fakat Lenin, bugünkü Rus devleti için tartışmalı bir figür olmaya devam ediyor. Bir yandan zehirli bir tarihsel figür – bir devrimci ve devlet yıkıcı. Öte yandan yeni Sovyet Devleti’nin kurucusu ve dolayısıyla Lenin, Rusya tarihi boyunca devletin devamlılığına dayanan resmi zihniyette yer buluyor. Anlatıya göre, Rus İmparatorluğu, Sovyetler Birliği ve bugünün Rusya Federasyonu birbirine doğru su gibi akıyor. Aralarında tarihsel bir kırılma yok. Sadece aynı devletin farklı isim ve yüzlerini temsil ediyorlar. Bu bakış açısından, Lenin de en az Ivan Kalita, İmparatoriçe Elizabeth ya da Boris Yeltsin kadar saygıyı hak ediyor. Bu Lenin, siyasi fikirlerinden ve gerçek biyografisinden arındırılmış, işlevsel bir Lenin, anıtsal bir Lenin. Ne zaman ki gerçek tarihsel Lenin’i, asi olanı ve eski düzenin yıkıcısını temsil ediyor, anında yerini hak eden yöneticiden canavara dönüşüyor.

Bugünün resmi tarih siyasetinde bu yıldönümü etrafında ciddi herhangi bir kutlamanın ve açık tartışmanın olmamasına dair doğrudan fikir veren tuhaf bir şizofreni mevcut. Aynı zamanda post-Sovyet aydınlar arasında Lenin’in şeytanlaştırılmasının uzun bir geçmişi var. Bana göre Lenin’in liberallerce bir fanatik ve şiddet savunucusu olarak kriminalizasyonu, paradoksal biçimde muhafazakârlarca imparatorluğun yıkıcısı ve Alman ajanı olarak mahkûm edilişinin bir yansıması.

Aynı zamanda, dindar-monarşi yanlısı taraflarını bir kenara koyarak Rusya’daki muhafazakâr-vatansever camiayı göz önüne aldığımızda, Rus devletinin bu tarihsel devamlılığı fikri, Devrim’i onaylamamalarına rağmen büyük bir ülke olduğunu düşündükleri SSCB’nin yaratılmasında genel olarak Lenin’in ve Bolşeviklerin rolünü tanıyor. Rusya’daki farklı toplumsal ve siyasi güçlerin bugün Lenin’e yönelik tutumlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Haklısın. Vatansever halk Lenin’i olumlu görme eğilimi taşıyor; fakat yalnızca onu Sovyet dönemiyle ilişkilendirdiği sürece, ki aslında güçlü bir devlet, bir imparatorluk olarak algılanıyor. Ancak onun böyle, devletin kurucusu olarak olumlu şekilde görülmesi, Lenin’in esas olarak taşıdığı ve eylemlerine yön veren fikirlerinin bütünüyle yanlış anlaşılmasını veya reddedilmesini gerektiriyor.

Vladimir İliç’in fikirleri hiçbir biçimde devletçi-vatansever değildi. Bilakis, devletin sönümlenmesinin gerekliliğine dayanıyordu. Devlet ve Devrim’de ısrarla bu fikri savunmuştur. Sovyetler Birliği’nin Leninist modeli milli bir devlet değildir; her ülkenin katılabileceği enternasyonal devlet-dışı sosyalist bir topluluğun prototipidir. Devletçi-vatanseverlerin Lenin’e yönelik (çoğunlukla Stalin’i de kapsayan) saygısı, onu bir siyasi kuramcı ve eyleyici olarak dikkate almamaya ve göz ardı etmeye dayanıyor. Vladimir İliç için teori ve praksis daima birbirinden ayrılamaz bir biçimde bağlantılıydı.

Lenin’in zamanında siyasi partiler ideoloji, ilkeler ve gelecek tasavvurları üzerine inşa oluyordu. İçinde bulunduğumuz postmodern dönemde siyaset, siyaset teknolojisi ve halkla ilişkilerin bir alanı, fikirlerin değil. Siyasi eylemden bahsediyorsak Lenin’in siyasi praksisinin bugün ne düzeyde geçerli olduğunu düşünüyorsun?

Evet, bugünün siyaseti hiçbir fikir hesaba katılmaksızın etkililik üzerinden algılanıyor. Lenin’in bizatihi yaşamının siyasete yönelik bu kinik tutuma bir meydan okuma olmasının nedeni budur. Elbette ilkeleri uğruna alışılmış olanın ve koşulların tersine gitmeye ve neredeyse bütünüyle siyasi tecrit altında kalmaya gönüllü olan, ideolojik biriydi. Öte yandan 1917’de devrime önderlik etmesini sağlayan tam da bu fikir ve ilke idi. Lenin’in kendi yaşamı, meşhur “ilkeli siyaset en pratik olandır” sözünü bütünüyle doğrular niteliktedir. Ve elbette Lenin’in yaşamı bugün gördüğümüz araçsal ve kinik siyaset nosyonunun karşıtıdır. Onun hayatı, yalnızca sonuna kadar fikirlerin peşinden gidilmesi gerektiğinin değil, aynı zamanda onların gerçekliği değiştirebileceğinin daimî bir anımsatıcısıdır.

Yaygın olarak bilinen taktik deha, siyasi komplocu ve çeşitli durumlarda dümeni ele alma ve başkaları ne yapacağını bilemezken karar verme becerisine sahip Lenin algısı ilkelerine rağmen uzlaşan ve gerekli taktik ittifaklar yapan biriyle nasıl bağdaşıyor? Eğer biyografisine bakacak olursak, Bolşeviklerin başarısına büyük ölçüde önderlik etmiş olan, son derece faydacı bir adam gibi görünüyor.

Lenin’i faydacı olarak değil, değişen gerçekliklere göre fikirlerini gözden geçirebilen bir adam olarak adlandırırdım. Bu ikisi birbirinden farklı. Lenin olayları yalnızca yakından takip etmekle kalmadı; aynı zamanda onlardan ders çıkardı. Örneğin 1905 Devrimi’nde işçi sovyetleri aşağıdan doğduğunda “İktidar Sovyetlere” sloganını geliştirdi. Bildiğimiz üzere 1917’nin başlarında Vladimir İliç’in Petrograd Sovyeti’nin ortaya çıkışıyla bir ilgisi yoktu; fakat Geçici Hükümet’i kuran elitlerinkine alternatif olarak işçilerin ve askerlerin kendi ellerindeki gücü gördü. Şunu da hatırlamak önemlidir; Lenin’in parti için herhangi bir “değişmez” planı yoktu. “Ne Yapmalı?” (1902) çalışmasında profesyonel devrimcilerin dar örgütü olarak parti fikrini savunurken, 1917’de Devrim’in başlamasından hemen sonra onun önderliğinde Bolşevikler, yıllar içinde daha önce siyasi deneyimi olmayan on binlerce insanın katıldığı bir kitle partisine dönüştüler. Lenin’in diğer devrimcilerle olan ilişkisini de zikretmek gerekir. Lev Troçki ve Alexander Bogdanov ile uzun yıllar süren keskin bir tartışma yaşadı, ama 1917 Devrimi sırasında ve sonrasında onlarla yoldaş ve hemfikir olarak iş birliği içinde oldu. Fakat bütün bu değişimler, Lenin’in sonuna kadar sürdürdüğü bir dünya görüşü içinde gerçekleşti. Sınıf mücadelesi içindeki yerini ya da kapitalist düzenin kaçınılmaz sonuna dair görüşlerini hiçbir zaman yeniden gözden geçirmedi.

Böylesi ideolojik ve yalnızca ilkelerle hareket eden tarihsel figürler çağdaş söylem için oldukça rahatsız edici, çünkü temel olarak pratik sonuçlar tarafından yönlendirilen ve muhtemelen devlet aygıtının kendisi için bile tehdit olarak görünen çağdaş siyasetçilerden o kadar zıtlar ki. Böyle figürlerin tarihsel hatırası bile bugünün bütünüyle sahte politik sistemlerinin altını oyuyor.

Kesinlikle. Katı ilkeleri olan insanlar mevcut sisteme tehlike olmanın da ötesinde onun için anlaşılmazlar. Hangi ilkeler olduğuna gelince, o başka bir mesele. 20. yüzyılın eşiğindeki Rusya’ya bakacak olursak, bugünkünden bir farkı, monarşiye içten bir şekilde bağlı olan ve onun çöküşünü kişisel bir trajedi olarak gören (çoğunlukla asker ve devlet görevlisi olan) çok sayıda insanın varlığıydı. Bugünün Rus devletinin İç Savaş’ta Kızıllar’a karşı savaşan ve kaybedenler gibi ilkeli destekçilerinin olabileceğini hayal etmek zor. 

Dolayısıyla mesele sadece ilkelerde sebat etmekte değil, mevcut düzenin kaçınılmaz çöküşünün görülebileceği mesafede. Lenin’in geleceği Rus İmparatorluğu’nu kurtarmak isteyenlerden daha iyi görebilmesini sağlayan, onun Marksist yaklaşımıydı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana dünyada yaygın olan görüş, komünizmin ütopik bir fikir olarak imkânsız olduğunun kanıtlanmış olduğu. Sosyal devletin unsurlarını kastetmiyoruz, ama onlar da bugün kesintiye uğruyor. 1990’larda bunun sebebi liberalizmin tam anlamıyla zafer kazanmasıydı. Fakat bugün sebep, dünyanın değişmiş olması. Artık bir proletarya ve sınıflı toplum yok. Sol kanattan uzmanlar bile emeği, dijital gerçekliği, vs. Marksist analizle tahlil etmenin ne kadar zor olduğunu kabul ediyorlar. Buna göre Lenin’in kuramsal Marksizm-Leninizm mirası ne derece güncel?

Lenin’in, örneğin emperyalizmi ya da Rusya’da kapitalizmin gelişimini Marx’ın Kapital’inden sonra dünyanın radikal biçimde değiştiği bir bağlamda analiz ettiğini söylemek gerek. 20. yüzyılın başı 19. yüzyılın ortalarındaki dünyadan farklıydı. Lenin’in fikri, Marx’ın kuramının oldukça cesur bir biçimde yenilenmesiydi. Kapitalist üretim ilişkileri tam anlamıyla gelişmemiş olmasına rağmen ve işçi sınıfı nüfusun mutlak azınlığıyken sosyalist devrimin gerekliliğine ikna oldu.

Dolayısıyla Lenin her şeyden evvel bize Marksist analizi dogma olarak görmememiz, mevcut koşullarla yeterince örtüşmediğinde de bütünüyle reddetmememiz gerektiğini öğretir. Sorun şu ki, Rusya’nın yaşlı kuşaklarının çoğunluğu için Marksizm, gerçeklikten koparılmış ve yalnızca ezberlenmesi gereken bir dogmalar bütününden oluşan ve Sovyet siyasi eğitimiyle aşılanan algılarla ilişkili. 

Elbette bugün dünyanın Lenin’in döneminden çok farklı olduğu gerçeğine pek az kişi karşı çıkabilir. Endüstriyel işçi sınıfı kısmen önemini yitirdi ve oldukça değişti. Öte yandan ücretli emeğin yeni biçimleri ortaya çıktı. Yine de kapitalizmin emek ve sermaye arasındaki temel çelişkisi ortadan kalkmamakla kalmadı, aynı zamanda gittikçe daha şiddetle hissedilir oldu.

İlk bakışta modern kapitalizm ve istihdamın modern biçimleri çok esnek, ağlara dayalı ve son derece bireyselleşmiş durumda. Bir başka deyişle, bugünün “proleterlerinin” aynı türde işçilerle fazla ortak noktası yok. Sendikalar onların çıkarlarını korumuyor ve kimse onları uzun saatler çalışmaya zorlamıyor. Genel olarak Bolşevik ideolojide önemli bir yer tutan işçi dayanışmasından söz etmek mümkün mü?

20. yüzyılın ilk yarısındaki endüstriyel kapitalizm de işçiler arasında otomatik olarak bir dayanışma doğurmadı. Fordist üretimin seri üretim hattındaki işçiler arasında herhangi bir iletişim gerektirmediğini hatırlayın. Eğer işçiler arasında dayanışma ve kolektif eylem ihtiyacı doğduysa bunun sebebi aynı fabrikada çalışmaları değildi. Bunun sebebi, kapitalist üretimde yer alan insanlar arasındaki geniş çaplı bölünme ve yabancılaşmaya rağmen, siyasi mücadele, sosyalistlerin faaliyetleri ve sosyalist fikirlerin yayılması sayesinde işçilerin ortak çıkarlarının farkına varmalarıydı. Ayrıca 1917 Devrimi döneminde Rusya nüfusunun ezici çoğunluğu işçi sınıfından değildi. Yine de örneğin askerlerden ve köylü sınıfından gelen denizcilerden bahsedecek olursak, bu proleter olmayan çoğunluk devrimin itici gücü oldu.

Dolayısıyla bugün kurulu düzene meydan okuyabilen güçlerden söz etmek istiyorsak, bir tek modern toplumsal yapıdaki yerlerine dayanarak değil, yalnızca siyasete katılarak bir hareket haline gelebileceklerini anlamalıyız.

Fakat dünyanın her yerinde değişimin araçları olarak partilerin çok ciddi biçimde zayıfladığına tanık oluyoruz. Farklı ülkelerdeki seçimlerde gördüğümüz gibi, insanların siyasi güçlerin büyük çoğunluğuna olan güvenleri azalıyor. Lenin’in temel fikirlerinden biri, bir gerçekliği değiştirme gücü olarak partinin öncü rolüydü. Sol partiler böyle bir rol oynayabilecek durumda mı ve bugünün dünyasında ne kadar bu rolü gerçekleştirebilirler?

Lenin’in parti kavramı kendi zamanında mevcut olan parti biçimine bir meydan okumaydı. Yalnızca parlamenter elit partilere değil, aynı zamanda Alman Sosyal Demokrat Partisi gibi kitlesel işçi partilerine. Avrupa Sosyal Demokratları, üretim araçlarıyla ilişkilerinden dolayı işçilerin partiyi sınıfsal çıkarlarının bir ifadesi olarak düşünmeleri gerektiğini varsaydılar. Lenin bu yaklaşımı reddetti ve partinin işçi sınıfının kitle örgütü değil, devrimcilerin örgütü olmasında ısrar etti. Dönemin Marksistleri için Lenin’in parti görüşü tam anlamıyla sapkın görünüyordu; ama aslında köklerini otokratik Rusya’nın koşullarından ve bir ölçüde Lenin’in de temel aldığı 19. yüzyıl Rusya devrimci geleneğinin özgünlüğünden alıyordu.

Yani eğer bugünün parti sisteminin krizinden söz ediyorsak, her şeyden önce mevcut liberal demokrat kurumlar içinde yer alan parlamenter partilerin krizinden söz ediyoruz. Bugün Leninist partiden çıkarılacak ders, siyasi ve toplumsal krizlere layıkıyla yanıt verebilecek yeni siyasi örgütlenme biçimleri aramamız gerektiğidir.

Eğer çağdaş Batılı sol partilerden söz ediyorsak, öyle görünüyor ki onlar bir noktada odaklarını emekçi halkın çoğunluğunun çıkarlarını korumaktan çeşitli azınlıkların, feminizmin ve çevreciliğin çıkarlarını korumaya doğru kaydırdılar. Ayrıca bu durumun tersine yeni sağ, kendini işçi sınıfının temsilcisi olarak konumlandırmaya başladı. Bu tam da parlamenter solun popülaritesinin azalma sebebi değil mi? Hatta neden solun gündeminde böyle bir kayma oldu?

Bu görüşün doğru olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, şu anda başkanlık yarışından çekilmiş olsa da Bernie Sanders’in Birleşik Devletler’deki son derece başarılı kampanyasını ele alalım. Doğrudan, kimlikleri ya da kültürel aidiyetleri ne olursa olsun tüm emekçilere hitap ettiğinden söz etti. Ayrıca tarihi boyunca sosyalist hareket emekçi halkların çoğunluğunun çıkarları için mücadeleyi kadınların ve ulusal olanlar da dâhil olmak üzere azınlıkların hakları için mücadeleden farklı görmedi hiçbir zaman.

Kanımca eğer bir yerde böyle bir muhalefet ortaya çıkmışsa, bazı sol partiler gerçekten de daha önce temsil etmiş olduklarının çıkarlarının tersine toplumsal politikalar izlemeye başladığı için çıkmıştır. Zaman zaman bu eksen, azınlık haklarını korumakla ilgili yeni retorik tarafından gizlendi. Gerçi bu liberal-sol partilerin sözde koruduğu azınlık haklarının son derece kırılgan olduğunu görüyoruz.

Sanders olgusu ilginç, çünkü Avrupa’nın aksine, çok büyük bir sosyal demokrat geleneğin olmadığı Birleşik Devletler gibi bir ülkede ortaya çıktı. Ve birdenbire sosyalist fikirler Amerikan siyasi söylemine girdi ve görünen o ki Demokrat Parti yapısını bile ürküttü. Sanders’in popülaritesini nasıl açıklıyorsunuz? İnsanlar sol fikirleri daha çekici bulur hale mi geldiler?

Evet, elbette. Geçtiğimiz kırk yılda eşitsizliklerin düzenli bir biçimde arttığını ve liberal demokrasi kurumlarına sahip Batı ülkelerindeki nüfusun büyük kısmının gözünün açıldığını gördük. Ve en önemlisi, kapitalizmin toplumun refahının artma garantisi olduğu nosyonu bugün bütünüyle geçersiz hale geldi. Bu söylem gerçekte olup bitenlerle hiçbir paralellik taşımıyor.

Rusya’da bugün koronavirüs salgınının tetiklediği çok ağır bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Sol fikirler Rusya’da ne ölçüde popüler hale gelebilir ve kime yarar sağlayabilir?

Bugün toplumumuzda mevcut olan bütün eşitsizlik ve adaletsizlik, pandemi ile ilişkilendirilen sosyal ve ekonomik kriz sayesinde son derece şiddetli hale geldi. Ve tabii ki gelir adaleti ve yeniden dağılım talepleri kitlesel bir çekicilik kazanabilir. Bir başka mesele, bunların ne düzeyde spesifik olarak sol kanat olduğu. Sosyal-ekonomik sloganlar kaçınılmaz olarak liberal muhalefet retoriğinin bir parçası haline gelecekse bile, bu ille de sola doğru bir kayma anlamına gelmiyor, çünkü sosyalist fikir temel bir ilke olarak piyasaya alternatif olanla ilişkili.

Sol bu alternatifi uygulanabilir görüyor mu? Eğer Lenin ve Bolşevikler bütün dünyayı dönüştürmek istedilerse bugün sol kanattaki partiler önerilerinde daha ılımlılar; kabaca söylemek gerekirse kapitalizmi sıkıp ondan bir şeyler çıkarmak gibi – zengini vergilendir, toplumun kırılgan kesimlerini destekle… Ama sol piyasa ekonomisini bütünüyle terk etmeyi talep ediyor mu? Sonuçta bu en temel iddiaları; bütünüyle gerçekleşmeyen ya da SSCB gibi sınırlı bir alanda uygulanan bir şeyin hayalini kuruyorlar. 

Bir yandan Sanders’in Birleşik Devletler’de Herkes İçin Sağlık Hizmeti talebinin ılımlı olduğunu ve kapitalist sistemin temelleri üzerinde bir etkisi olmadığını ve/veya mevcut sisteme bir alternatif sunmadığını söyleyebiliriz. Öte yandan alternatifler sadece aydınların zihinlerinde var oldukları için doğup eyleme geçirilmezler. Sol siyaset yalnızca doğru kuramla değil, en başta kitlesel bilinçteki değişimle bağlantılıdır. Ve bu anlamda evrensel sağlık hizmeti talebi, bilinçte böyle bir değişimin en azından başlaması için bir moment oluverir. 

Lenin’in şu yorumunu hatırlamak önemli; sosyalizme giden kesin yolu bilmiyoruz, fakat milyonlar davaya sarıldıklarında bunu bileceğiz. Bir başka deyişle, bu gerçekleştiğinde, az sayıda aydın arasındaki fikirler olarak var olan bütün öneriler inceliklerini kazanacaklar ve gerçeğe dönüşmek için tarihsel bir şans yakalayacaklar. Bu anlamda Marx’ın iyi bilinen savını paylaşıyorum; gerçek bir hareketin bir adımı binlerce programdan daha önemlidir. Ve bugünün solu için en başta gerekli olan, bilincin hangi belirgin anda dönüşeceğini anlamak.

Bence bu yüzden, şansa bakın ki Leninist görüşlerle tam anlamıyla örtüşen demokrasi, bugünün solu için merkezi bir yerde duruyor. Fakat yalnızca bir prosedür ya da iktidarı ele geçirmek için bir ilke olarak demokrasi değil; aynı zamanda insanların hem siyasi hem de ekonomik düzeyde kendi kaderiyle ilgili kararları alabilme yetisi anlamında demokrasi. Sovyet deneyiminde bunlar neden büyük sorunlardı? Başarısızlığının kanıtı, sistemin sıradan insanların karar verme mekanizmalarından bütünüyle yabancılaştırılması üzerine inşa olması gerçeğinden ibarettir. Bu yüzden planlı ekonomi işlemedi ve Leninist demokratik projenin merkezinde yer alan sovyetler, devlet bürokrasisinin iktidarı için bir cephe olacak şekilde yozlaştı.

Hem Lenin hem de Devrim ile ilgili en zor sorulardan biri şiddet ve devrimlerin bedeli. Sol o dönemde şiddetin yardımıyla iktidara geldi ve açıkçası muhalifler tasfiye edildi. Sovyetler Birliği de dâhil olmak üzere solun en temel iddialarından biri şu; hepiniz mutlu olmak istiyorsunuz, ama aynı zamanda bütün muhalefeti ortadan kaldırmaya hazır olmalısınız. Böyle yöntemler olmadan toplumu yeniden yapılandırmaya dair solun herhangi bir fikri var mı? Sonuçta devrim sadece tarihsel bir olay değil, aynı zamanda fedakârlıkları, çatışmaları ve iç savaşı kapsayan bir trajedi.

Şiddet devrimcilerin icat ettiği bir olgu değil, kapitalist düzenin tamamlayıcı bir parçası. Dünya savaşları, soykırımlar ve sömürgecilik bunu tekrar tekrar ispatladı. Statükoyu değiştirme arayışında olan güçler de, çelişkileri olan, yöneten elitlerin mevkilerini savunmak için gerekli olan her türlü aracı kullanma hevesi gibi yöntemleri olan bu dünyada işleyişini sürdürüyor. Dolayısıyla devrimci şiddet ekseriyetle bir yanıt olarak, başka hiçbir yöntemin kullanılmadığı bir durumda tepki olarak başladı. Fakat sosyalistlerin görevi çoğunluğun iyiliği için bir toplum inşa etmek olduğundan, şiddet bu toplumun temel yöntemlerinden biri olamaz: İktidardaki azınlık, tanımı gereği, iktidardan mahrum olan çoğunluktan daha fazla şiddete ihtiyaç duyar. Yani toplumsal devrimlerin şiddetli doğası esas olarak meseleleri zor kullanarak çözen devrimcilerle değil, eyleme mecbur bırakıldıkları koşullarla bağlantılıdır.

Kimsenin o trajik olayların tekrarlanmasını istemediği, dolayısıyla Rusya’da devrime ihtiyaç olmadığı yönünde bir inanç var. Fakat buradan sıklıkla varılan sonuç, kimse değişim için fedakârlık yapmaya istekli olmadığından değişimin gerçekleşmeyeceğini kabullenmek gerektiği. Bu sorunun ortadan kalkacağına ve toplumların kargaşa ve kurbanlarla ilişkilendirilen trajik yıkım olmadan değişimin gerçekleşmesi için bir yol bulacağına dair bir umut var mı?

Bu soruya evet diyerek cevap vermek istiyorum, ama geleceği kendimden emin bir şekilde öngörebilmemin bir yolu yok. Fakat bence işte bu dönüşüme kurbanların eşlik edeceği argümanı terk edilmeli, çünkü meselenin tam da özünü çarpıtıyor. İşin doğrusu, mevcut toplum sürekli olarak kurbanlar yaratıyor. Bugün ekonomik krizlerle, yoksullaşmayla, süregiden askeri çatışmalarla sürekli olarak kurbanların ortaya çıktığı ve çoğu insanın öyle ya da böyle kurban olduğu bir durumun ortasında yaşıyoruz. Fakat başka ve korkunç, tanımı gereği mevcut olandan daha kötü bir fedakârlıktan kaçınmak için kurban olarak kalmaya teşvik ediliyorlar. Bence bu duruma farklı bir perspektiften bakmaya değer; neden mevcut durum sürekli acı çeken ve fedakârlık yapan insanlar için tahammül edilebilir olmaya devam ediyor?

Lenin’in mirası muazzam. Çok sayıda kitap ve makale yazdı. Eğer tarihçi değillerse, insanların genellikle geçmişte yaşamış düşünürlerin bütün eserlerini okumaya vakitleri yok. Vladimir İliç’in felsefesini ve görüşlerini anlamak isteyen birine ne önerirsin? Bugün bilhassa güncel olan ne?

En başta daha önce bahsi geçen Devlet ve Devrim; çünkü sadece Marksistlerin devleti nasıl ele aldıkları sorusuna cevap vermekle kalmıyor, aynı zamanda Leninist yaklaşım ve maalesef Sovyet tarihinin büyük bölümünde tanık olduğumuz çarpıtmalar arasındaki farkı görmemizi sağlıyor.

Elbette aynı zamanda Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’nı öneririm. Çünkü kapitalist sistem içinde savaşların sürekli olarak yeniden üretilmesi mekanizmasını tam anlamıyla tarif ediyor. Şunu söylemek gerek; Marksist emperyalizm kuramına ve Lenin’in bu çalışmasına yönelik yeni ve güncel ilgi dalgası, 2000’lerin başındaki olaylarla – Irak Savaşı ve ardından gelen ve açıkça emperyalist ve emperyalistler-arası karaktere sahip olan askeri çatışmalar – bilhassa bağlantılıydı. 

Son olarak, Lenin’in ulusal azınlıkların haklarını kısıtlayan emperyal devlet politikasına açık bir şekilde karşı çıktığı ve bu hakların tam olarak gerçekleştirilmesi mücadelesini toplumun sosyalist dönüşümü hedefiyle ilişkilendirdiği Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkıokumaya değer.

Yani sizin görüşünüze göre, bugün dünyada olup biteni anlamak için Vladimir İliç’in mirası geçerliliğini koruyor?

Lenin zamanımızın bütün meselelerine kapsamlı cevaplar verdiği için değil, bu yanıtları kendiniz bulabileceğiniz bir yöntem kullandığı için geçerliliğini koruyor.

Çeviren: Sanem Öztürk


[1]Heretik sıfatı, anaakımdan sapmış olan, genel kabul görmüş doktrinlerin karşısında duran anlamında kullanılmıştır.

Gazeteciliğin ve Küreselleşmenin Ölüm Raporunda Covid-19 Yazacak – Fatma Ateş

Koronavirüsün Wuhan’dan çıkıp dünyaya yayılmaya başlamasıyla birlikte dünya sıra dışı bir deneyime kapı araladı. Henüz bu deneyim algılanmaya çalışılırken salgın-sonrası dünya üzerine yorumlar gelmeye başladı. 

Türkiye’de son dönemde alışılagelen hız, bu olağan dışı günlerde de kendini göstermekten geri durmadı. Mevcut durum bize farklı eksenlerdeki akış üzerine çok fazla şey anlatırken, bu okumayı yapmadan “pandemi sonrası dünya” üzerine konuşmalar başladı.

Salgın günlerinde gazetecilik, salgın günlerinde küreselleşme vs. üzerine yazılıp çizilenler, konuşulanlar hayal kırıklıkları yaratıyor ve özellikle bu iki başlık hakkında birer parantez açma isteği.

Pandemi döneminde Türkiye’de gazetecilik: 

Türkiye’de uzun süredir bütünlüklü bir medya ile karşı karşıya değiliz. Ana akım medyanın yapı bozumuna uğraması ve merkezi kontrol sisteminin baskısı altında o liberal-mesleki değerlerini dahi unuttuğunu biliyoruz. Alternatif basının içinde bulunduğu ciddi yapısal sorunları tam da pandemi öncesi yeni yeni konuşmaya başlamıştık. Bu önemli tartışmalar da pandemi gündemi ile bıçak gibi kesildi. Diğer yandan uluslararası basın kurumları belli angajmanlarına rağmen, imkanlarının da daha geniş olması ve kadrolarında bulunan nitelikli gazetecilerin çalışmalarıyla Türkiye’de yoğun baskı altında gazeteciliğe devam ediyorlar. 

Sık sık Anadolu’ya seyahat eden bir insan olarak yakından gözlemliyorum ki, Türkiye’deki geniş kesimler hala haberi eski ana akım, şimdi yaygın medyadan almaya izlemeye devam ediyor. Peki bu medya organları neyi izliyor? 

Gazetecili 1. Sınıf ilk ders: Gazeteci kamu adına iktidar aygıtlarını izler, toplum adına kamu kurumlarındaki işleyişi gözetler. Gazetecinin gözü iktidar aygıtlarının üzerindedir. 

Gelelim pandemi döneminde gazeteciliğe, “medya neyi izliyor?” dediğimizde gözümüzün önüne gelen sadece sokaktaki vatandaşın peşine düşmüş haber kanalları geliyor.

Virüs adımını Türkiye’ye attığından beri tüm haber kanalları kamera-mikrofon vatandaşın peşinde, “görüyorsunuz, sahil şeridindeler!”; “görüyorsunuz, yeşil alanlardalar!”; “görüyorsunuz, pazara bile gitmiş kuş beyinliler!” 

Bütünüyle tersine dönmüş bir durumda adeta iktidar aygıtları için vatandaşı takip eden bir gazetecilik ve normalmiş gibi bunu izleyen bir toplum. Bir tek muhabirin “Sayın bakanlarım görüyorsunuz, vatandaşlar …” diye hitap etmediği kaldı. Belki de ettiler ama ben kaçırdım. 

Kamuya, uluslararası kurumlara, ulusal kurumlara dair sorulması gerekenler uğultuda kayboldu gitti.

  • Kriz geliyorum derken hangi adımlarda hatalar yapıldı, nerelerde aksamalar oldu?
  • Kurumlar hangi aşamalarda virüsün tüm ülkeye yayılmasına engel olamadı, sorumlular kimdi?
  • Neden insanların bu kaos günlerinde adım atacakları yeşil alanlar bu kadar sınırlıydı?
  • Önlemler ve yöntemler insancıl mı? Alternatifi neler olabilirdi? 
  • Sağlık kurumlarında neler yaşanıyor? 
  • Diğer hastalıklar nedeniyle tedaviye erişemeyenler neler yaşıyor?
  • Dünya Sağlık Örgütü bu geliyorum diyen krizi nasıl görmedi? DSÖ’nün son beş yıllık gündeminde neler vardı? Uluslararası toplantılarına Türkiye’den kimler katıldı? 
  • TÜBİTAK, Kızılay vb. kurumlar bu sürece nasıl yakalandı? Neler yaptı?

… gibi yüzlerce soru yerine yurtdışındaki Türkiyelilere bağlanıp “Eee markete nasıl gidiyorsunuz? O koca Avrupa küçücük virüsten ne çekti be!” tadında yayınlar yapıldı. 

Medya yurt içi ve dışındaki yurttaşların ensesinden ayrılmadı ve o literatürdeki demokrasinin ve anayasal düzenin bekçi köpeği (“watchdog”u), parkların, bahçelerin ve pazarların “watchdog”u oldu çıktı. Vatandaşın nerede, ne yaptığını birer birer siyasilere anlattı. Siyasiler bundan Batı’dakiler perişan, bizdekilerin bir eli yağda bir eli balda sonucu çıkardı. Sonra malum Batı’ya yardımlar başladı. 

Batı deyince yukarda bahsettiğim ikinci parantezi açabilirim, Pandemi, küreselleşme ve uluslararası kurumlar: 

Yeni çağ ile birlikte tüm siyasi argümanların önüne dikilen ve bize artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlatan o büyülü ve işgalci kelime ‘Küreselleşme’ miti pandemiyle birlikte adeta dokunuverince yok olan deve dönüştü. 

Salgın günlerinde uluslararası işbirliği ve mekanizmalarındaki ‘yokluk’ küreselleşmenin, zavallı beyaz yakalıların ellerindeki üç kuruşla ya da çoğu zaman borçlanmayla, istedikleri an, istedikleri ülkeye uçuvermesinden ibaret bir yanılsamaya evrildi. Dünyanın artık küçük bir köy olduğu fantazisi, sınırların kapatılıp, uçuşların durdurulması sonrası ortaya çıkıvermeyen uluslararası çözüm mekanizmalarının aksine uluslararası siyasi sataşmalarla ve diplomasiden uzak, ulus vurguları ağır, düzeysiz üslupla karşımızdaydı. Sonuç şu ki küreselleşme uluslararası iş birliğini değil, popülist liderleri beslemişti. 

Bunun böyle olacağını en başından dile getiren küreselleşme karşıtlarının alternatif inşa çabaları, özellikle bir dönem sosyal forumlar olarak ortaya çıkan platformların çabalarının nerelerde, nasıl kesildiğini tartışmaya vakit kalmadı, gerek duyulmadı. Hız, dünya durduğu dediğimiz günlerde bile gündemi yüzeysellikle savurmaya devam etti, ediyor.

Dünyada çeşitli analistler, pandemi öncesi, uluslararası kurumların işlevlerini yitirdiklerini, ağırlıklarını kaybettiklerini telaffuz etmeye artık başlamıştı. Ancak onların ölüm raporunda da Covid-19 yazacak. 

AB’den DSÖ’ye tüm kurumlar sınıfta kaldı ve toplumlar bu kurumlara bakınca ihtiyaca tekabül etmeyen, devasa bütçelere sahip yapılarla karşılaştı. Diğer yandan yargı ve özgürlükler alanında çalışan uluslararası kurumların herhangi bir yaptırım gücü olmaksızın etkisizleştiğini en iyi ve erken gözlemleyen ülkelerden birinde yaşıyoruz. 

Medyadan uluslararası kurumlara, genişçe bir alanda ortaya çıkan bu devasa boşluklara iyice bakmadan pandemi sonrası dünyayı anlamamız ve daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün değil. Bu mevcut lider ve toplum profillerimizle daha da güçleşiyor. Ancak ortadaki bu devasa boşluklara karşın, umut veren unsur, bir yandan irili ufaklı direnişler ve dayanışma pratikleri yeşerirken bir yandan da son dönemde tüm dünyada pasifize edilmiş olsa da eleştirel bilince hala sahip olmamız. O hazneye bakmadan yapılan pandemi sonrası dünya analizleri ortalığa saçıldı. Ama gelecek için fütüristlerden önce tarihçilere, bilim insanlarına ve araştırmacılara bir söz verelim. 

Dünya doğru bir gelecek için yeterince birikime sahip. Yeter ki onu değiştirme iradesini örgütleyelim!

Asri Zamanlar İçin Evde Akla Gelen Düşünceler – Enzo Traverso

Covid-19 hastalığının aniden ortaya çıkması her şeyi değiştirmeye başlıyor, fakat bu durum birçok düşünürün geçtiğimiz yıllarda çoktan tasvir ettikleri ve inceledikleri belli eğilimleri de doğruluyor: Ekonomi, toplum, siyaset ve hatta biyoloji arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir küresel dünyada yaşıyoruz ve tam da burada pandemi, yaşamın tüm boyutlarını ele geçiriyor.  

Sınırların silikleşmesine rağmen toplumsal ilişkilerimizin genel çerçevesi bir değişikliğe uğramıyor. Aslında, basitçe ifade edecek olursak, salgın toplumlarımızdaki eşitsizlikleri genişletmeye başladı: Virüs öncelikle yaşlı, yoksul ve kendini güvence altına alamayanlar gibi en kırılgan toplumsal kesimlere daha sert bir darbe indirdi. Pandeminin ekonomik sonuçları artan kitlesel yoksulluk ve işsizlik oluyor. Son durum, kamusal sağlık hizmetlerinin kâr yaratan bir sektör olarak kabulü yerine, temel bir insan hakkı olduğunu elbette ki kanıtlıyor. Bu iddia, Bernie Sanders’ın seçim kampanyasının sacayağıydı ve hiç şüphesiz önümüzdeki yıllarda toplumsal mücadelelerin merkezi gündemlerinden birisi olacak.  

Bununla birlikte, pandemi krizi devletlerin biyopolitik iktidarını önemli ölçüde güçlendirmekte. Vatandaşlar ve yerleşimciler (mülteciler ve göçmenleri dahil ediyorum) olarak sağlımızı güvence altına almalarını talep edeceğiz ve geçtiğimiz on yıllarda hastanelerimizi giderek zayıflatan neoliberal politikalara elbette karşı çıkacağız. Sağlığı kâr etmeyen bir hizmet olarak gördükleri ve dolayısıyla asgari tıbbi donanımları tedarik etmeyi zül saydıkları içindir ki günümüzde en gelişkin tıbbi ve bilimsel araştırma merkezlerinin yer aldığı şehirler maske ve ventilatör gibi basit donanımlara vahim bir şekilde ihtiyaç duyuyorlar.

Yine de önümüzdeki meselenin bir diğer boyutunu göz arda etmeyelim: Biyoloji, ekonomi ve siyasetin iç içe geçmesi, hükümetlerimizi, yalın anlamıyla fiziksel yaşamlarımızı kontrol altına alan bir tür biyo-iktidar makinasına dönüştürmekte. Bugünlerde, gerekli görülen bir sınırlandırmayı bile isteye kabul ediyoruz, ancak şunun da farkında olalım, Foucault’nun tabiriyle “iyi çoban” –en azından iyi çobanın şu durumda Donald Trump olmadığı aşikâr–yalnızca bizi korumakla kalmaz, aynı zamanda bize hükmeder. Yeni bir tür “istisna halini” deneyimliyoruz –temel bazı haklara kaçınılmaz olarak sınırlamaların getirildiği şehirler bir nevi sıkıyönetim altında– ve bu durum çok yakın gelecekte ulusal toparlanma, toplumsal güvenlik ve kamu sağlığı vb. adına özgürlüklerimizi sınırlamak, toplumsal kalkışmaları engellemek veya sıkı tasarruf politikalarının uygulanması için bir emsal olacak. Giorgio Agamben, pandeminin ehemmiyetini azımsadı, yine de yapmış olduğu uyarı yerindedir.  

Pandemi politikalarının inşa ettiği antropolojik model –evden çalışma, izolasyon, kendini eve hapsetme– klasik liberalizmin özgürlük kavrayışıyla kayda değer bir biçimde örtüşüyor: “Negatif” özgürlük (tamamen bireysel alanla sınırlandırılmış haklar) “pozitif” özgürlüğe (kamusal alanda verilecek toplumsal mücadeleler) galebe çalıyor. Bu antropolojik model solun toplumsallığıyla ve kültürüyle taban tabana zıttır. Bu dönüşüm şu anlama geliyor, geçici bir süreliğine de olsa, alışılageldik kitlesel mobilizasyon biçimlerini ikame edebilecek yeni mücadele pratikleri türetmek zorundayız. 

Bu kriz, işlerimizi yalıtılmış bireyler olarak sürdürmeye zorlayarak, toplumlarımızın yaşam alışkanlıklarını sınıyor. Bu durum çeşitli tehditleri beraberinde getiriyor, örneğin evden çalışmanın ciddi anlamda yaygınlaştırılması, mesai mevhumunu askıya alıyor. Ayrıca, bazı hizmet ve mal üretimleri fiziksel etkileşim gerektirdiği içindir ki çeşitli sağlık ve toplumsal eşitsizlikleri birleştiriyor (salgın riskine eşitsiz bir biçimde maruz kalıyoruz). Başka bir deyişle, toplumsal eşitsizlikler, biyolojik eşitsizliklere tahvil edilebilir ve “iyi çoban”, “otoriter ve öjenik” bir çobana dönüşebilir hale geliyor. Tam da bu nedenle krizi, hayatta kalmamızı sağlayan ve fakat berbat ücretlere mahkûm edilen birçok temel işin –hemşire ve diğer hastane emekçileriyle sınırlı kalmamalı, çok ötesine geçmeli– eski itibarını iade etmek için bir fırsat olarak görmeliyiz. Bu fırsatın anlamı otobüs ve ambulans şoförlerini, kendiliğinden pencerelere çıkıp alkışa boğan halkın ifadesinde bulunmaktadır. 

Öyle gözüküyor ki, Albert Camus’un Veba romanı içinden geçtiğimiz bu olağanüstü zamanlarda en fazla rağbet gören edebi metinlerden biri oldu. Roman, Oran şehrini enkaza dönüştüren pandemiyi ve bir rahip portresini tasvir eder. Rahip Paneloux, pandemiyi günahkâr insanlığa tanrı tarafından gönderilen bir ceza olarak kabul eder. Gerici ve gayr-i insani muhafazakârlığın barındırdığı bu felsefi ve ahlaki duruş, sol tarafından elbette kabul edilemez fakat üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. 

Covid-19’un, insanlığın deneyimlediği ne ilk ne de en vahim pandemi olduğu doğrudur. 14. Yüzyıldaki Kara Veba’nın Avrupa halklarının çoğunu kırıp geçirdiği ve 1920’lerde İspanyol Gribi diye tabir edilen salgının, Birinci Dünya Savaşı’ndan bile daha fazla ölüme yol açtığı herkes tarafından biliyor. AIDS üzerine uzmanlaşan tarihçi Mirko Grmek, hastalığın izini dünya tarihinde takip ederek, salgınların ne denli köklü demografik ve ekonomik sonuçlar getirdiğini önemle vurguluyor. Fakat salgının ekonomik, toplumsal ve ekolojik etkilerinin biyolojik boyutun çok ötesine geçtiğini hesaba katmakla beraber, Coronavirüs salgının bir tür “doğanın intikamı” olarak belirdiğini de kabul etmek gerekiyor. 

Elbette bu kabul ediş, yukarda da belirttiğim üzere korumaya, kurtarmaya ve hatta yaslarını tutmaya çalıştığımız virüs taşıyıcıları ve hatta kurbanlarını damgalamak anlamına gelmemeli. Doğanın İsyanını -Horkheimer’dan ödünç aldığım bir tabir- bir metafor olarak görmeli ve yüzleşmekte olduğumuz durumu anlamak için vesile kılmalıyız: Bu isyan, devasa üretici güçleri yaratan ve onu tahribat araçlarına (öncelikle çevreyi yok eden, doğanın kendisini düzenleme ve ekolojik sistemlerimizin yeniden üretme kapasitesini mahveden) dönüştüren medeniyeti tehdit etmektedir. 

Şehirlerimizin sokakları terk edilmiş halde, üretim çarpıcı biçimde azalmış durumda ve doğa, kendisinden gasp etmiş olduklarımızı yeniden fethediyor. Salgını tanrının gazabı gibi kabul eden gerici siyasi teolojinin bu iddiasını seküler bir biçimde gözden geçirip doğanın hüküm verdiği bir ceza olarak yeniden yorumlayabiliriz.

Şimdiye dek, şaşırtıcı ve yüreklendirici bir kolektif dayanışma ve yardımlaşma dalgasına tanıklık ettik. Siyaset sahnesine Matteo Salvini gibi ırkçı ve göçmen düşmanı bir liderin egemen olduğu İtalya’da bile geçtiğimiz birkaç ay öncesine dek, Çinli, Kübalı ve Arnavut doktor ve hemşireler adeta birer kahraman gibi ülkeye buyur ediliyorlardı. İnsanlar küresel ve dayanışmacı bir çözüme olan ihtiyacı ve bir günah keçisi aramanın ölümcül derecede nafile bir mevzu olduğunu anladılar. Ancak, bu hissiyatın bir yıldan fazla süren ekonomik depresyon sonrası halen daha süreceğinden pek emin değilim. 

Onulmaz derecede arkaik kalma riskine rağmen, bu uzun sürecek değişim için hazırlık yapmalı ve şu kadim seçeneği belki de günümüze uyarlamalıyız: Ya sosyalizm ya barbarlık. Yüzyıl sonra bu sloganı desteklemenin naiflik olacağının farkındayım. Bildiğimiz üzere sosyalizm deneyimi barbarlığın bir veçhesine dönüşebiliyor, fakat tarihsel bir ikilemle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor: Ya 1980’lerden beri sürmekte olan neoliberal döngüyü sona erdiren 21. Yüzyıl için geçerli bir “New Deal” kuracak ya da neoliberal yönetişimin karakterize ettiği eşitsiz ve otoriter bir fecaat dönemle karşı karşıya kalacağız. 

Biraz farklı ve fakat daha az kabusvari olmayan bir faşizm veya totaliterlik yeniden türeyebilir. Geleceğin siyaseti, dünyayı kurtarmakla evrensel solunum (teneffüs) hakkının örtüştüğü bir yerde mücadelesini bulmalı. Achille Mbembe’nin yaptığı şu yerinde çağrıya kulak kesilmeli: Irktan, ekonomik statüden ve devlet egemenliğinden bağımsız olarak herkes için var olma hakkı! 

Çeviri: Deniz Ortak

-Bu metin, Verso Books sitesinde yayınlanan İngilizce aslından çevrilmiştir.