Ertuğrul Mavioğlu’nun Masis Kürkçügil ile yaptığı ve 14.02.2006 tarihli Radikal gazetesinde basılmış olan bu mülakatı Ermeni Soykırımının 105. yıl dönümü vesilesiyle tekrar yayınlıyoruz.
Read More …admin
Adım Adem, soyadım Ademoğlu[1]. Dünyaca ünlü bir kurye firmasında kurye olarak çalışıyorum. Mesleğimde 20 yılı geride bıraktım. Askerden sonra bu işi bulunca hemen üstüne atladım. Mahalledeki bakkal Hamdi’nin yeğeni de burada şoför olarak çalışıyormuş. Sağ olsun, o vesile oldu burada çalışmama. İstanbul’un her ilçesinde görev yaptım; Bağcılar, Eminönü, Kadıköy, Beyoğlu, Şişli, Adalar, Üsküdar, Pendik… İstanbul’un 20 yılda nasıl değiştiğinin de şahidiyim.
20 yılda binlerce insanla muhatap oldum, binlerce kapris çektim, binlerce koli taşıdım. Teşekkür de ettiler, azarladılar da, can da kurtardım, insan da üzdüm. 11 Eylül saldırısından sonra dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını söylemişti HUB[2] müdürü Cezmi Bey. Doğruydu, havacılık camiası ciddi bir krize girmişti. Binlerce uçak iptal oldu, binlerce yolcu uçmaktan vazgeçti. Bizim işler de düştü o aralar.. neyse, konumuz bu değil, konumuz başka..
Mahmut Mahmutoğlu’nun şirketiydi burası. Daha sonra gavurluktan bir şirket gelip ortak olmuş. Biz tabii sendika bilmezken, burası sendikalaştı. Çok zor süreçler atlattık. maaşları yarım yarım alırken, maaşları sendika aracılığıyla müzakere ettiğimiz günlere geldik: Yemek kartımız, sosyal haklarımız, yakacak yardımımız oldu.
Hiç unutmuyorum, Çinli bir Müşteri, Çin’deki tanıdığına maske gönderecekmiş. Düşünün, Çin’de maske kalmamış, buralardan gönderiyor! Hey benim büyük ülkem, kıymetini bilmeyenler utansın! Ama bende yalan yoktur! Böceğe bakar gibi bakmıştım, korkmuştum kadını görünce. Kadın da, güzel Türkçesiyle “Bana herkes böcek gibi bakıyor. Ben virüs taşımıyorum, neden böyle oluyor ki?” diye serzenişte bulunmuştu. 2 ay sonra bana da böcek gibi bakacaklarını nereden bilebilirdim?
İlk Corona vakası görüldüğünde hepimizi transfer merkezinin önüne topladılar ve İSİG uzmanı bize eğitim verdi. Bu namussuz virüs kargodan bulaşmıyormuş. Biraz rahatladım.
Refet: Dursun! Annengil geldi demek umreden, gözünüz aydın!
Dursun: Sağ olasın Refet! Çoluk çocuk dün toplattık, anamın evinin önünde 1 tane besili koç kurban ettik. Teyzemgiller, Amcamgiller, İmamgiller hepsi geldiler.
Fakire fukaraya dağıttık eti.
Refet: İyi yaptın Dursun. Allah hayrınızı kabul etmiş.
Dursun’un sülale köpek sürüsü kadar çoktur! Eyvah eyvah, anası virüs kapmış olmasa bari. İSİG uzmanı hepimize, önerilerde bulundu. Akla ve mantığa yatkın şeyler söyledi. Daha sonra genel müdür aldı sazı eline, bizim ne kadar kıymetli işler yaptığımızı, ne kadar önemli olduğumuzu anlatmaya başladı.
İlk Corona virüs vakası Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından dün duyuruldu. Henüz kaygılı değilim. 30 kişi servislere doluştuk ve aktarma merkezine doğru yoldayız. herkesin dilinde Corona virüs var. Günde 100 paket topluyor, 60 uğrama yapıyor, 100 paket de dağıtıyorum. Yaklaşık 200 insanla da temas ettiğimi düşünürsek, risk bir hayli fazla gözüküyor. Servisten indik ve merkeze doğru yürümeye başladık.
HUB müdürü Cezmi Bey hepimizle konuşacağını söyledi. Konuşmasında panik olmamamızı söyledi, virüsün gripten daha öldürücü olmadığından bahsetti. Devletin bütün imkanları ile seferber olduğunu, dünyadaki bütün salgınlar gibi bunun da kontrol altına alınacağını anlattı. Daha önce Veba bile kontrol altına alınmış! Hepimiz arabalarımıza bindik ve dağıtıma çıktık. Benim araçta 50 tane Çin’den gelen paket olduğunu görünce eldivenlerimi yanıma aldım. Allah korusun!
Sağlık Bakanı vakaların arttığını, bütün temaslıların izlendiğini ve izole edildiğini belirtti. Öyle olduğunu umuyorum. Paketleri dağıtmak için uğradığım şirket sahipleri, salgın arttığı takdirde işlerinin olumsuz etkileneceğini söyledi. Doğruydu, iş olacak para kazanacaklar ki, işçilerin maaşları da ödenecekti. Vurgulu bir teşekkür ettiler, çay ve kahve ikram ettiler. Biz olmasak ihracatın hali ne olacaktı? İkinci uğramamda Nazif LTD şirketine 10 paket bıraktım, ihracat için 10 paket aldım. Güvenlik görevlisi, “Gardaş bu Corona gençlere bir şey yapmıyormuş! Korkmaya gerek yok. İhtiyarlar düşünsün” dedi ve gevrek gevrek güldü. Evdeki annem babam geldi aklıma. Ya bu gevrek gevrek gülen adamdan bir virüs kaparsam? Bakan dememiş miydi, “Hastanelerin kapasitesinin zorlanmaması bizim için çok önemli. İspanya’daki görüntüleri burada yaşamayalım”.
Şirket, kuryelere eldiven ve maske vermeye karar verdi. Bizi temastan koruyacak herhangi adım henüz atılmadı. Müşterilere paketleri aşağıya bırakın diye herhangi bir bildirimde bulunmadılar. Belki bu şekilde biraz olsun temastan kaçınabilirdik. Bizim meslekte ne kadar kaçınabileceğin de ayrı bir tartışma konusu. Akdeniz insanı kardeşim! Dokunmadan olmuyor! Eldivenin yanına maske de vermeye karar verdiler.. Bizim şirkette sendikanın olması bizim için büyük avantaj. Adamlar en azından arıyorlar, soruyorlar. Yalnız transfer merkezinde personel azaltmaya başladılar. Yıllık izni olan personellerin yıllık izinleri eritilmeye başlandı. Zorla izin kullandırıyorlar. Ancak ithalat yükünün yoğun olduğu günlerde az personel ile çok zorlanıyorlar. Paketleri elleçlemek bile bir zulüm olmaya başladı. HUB müdürü Cezmi Bey aradılar. Bahçelievler kuryesi yıllık izne gönderilmiş. Onun bölgesine de ben bakacağım.
Hem Bahçelievler hem de Cevizlibağ bölgesinde aynı anda çalışmak zorlamaya başladı. Aklımda çocuklarım ve yaşlı annem ve babam var. Kendimi düşünüyorsam şerefsizim! Ya onlara bulaşırsa ne yapacağım? Artık paketleri uzaktan vermeye çalışıyorum. Bu sefer müşteriler kızmaya ve bozulmaya başladı: “Virüslüymüşüm gibi davranma bana! 10 gündür evdeyim!” diyorlar. Oysa operasyon müdürümüz daha yeni yurtdışından geldi… O hiç izole olmadı. Sürekli burnunu çekip de durdu. Umarım ondan bir gol yemem. Adam beni yanına çağırıp 10 dakika konuştu. İnanılır gibi değil.
Az önce Cezmi Bey aradı, müşterilerin bazıları şirketi arayıp, “Kuryeler maske ve eldiven taksın” demiş. Peki ben takayım da, sen takıyor musun? Bana virüslüymüşüm gibi davranıyorsun, ama sen bu toplumdan izole misin? Çinli müşteriye ben de böyle yapmıştım. onun içeride olduğunu gördüğüm gibi hemen dışarı çıkmıştım. Gördün mü Adem, ne etkiysen onu biçiyorsun. Sadece bizi önlem almaya davet etmek de nedir? Sen hiç bir önlem almıyorsun ama bana virüslü gibi davranıyorsun. Paketi aldırmak için beni yukarı çıkartıyorsun. En azından paketleri aşağıya bıraktır, kapı önüne koyarsın.
Bugün tam 100 tane paket dağıttım, 100 tane paket aldım. Önümüzdeki günlerde işlerin düşeceği kesin. Şirketler yavaş yavaş kepenk indirmeye başlamış.
Dağıttığımız kargoların envanterini çıkardım bugün. Bu salgın zamanında acaba insanlar ne alıyor diye ciddi ciddi düşünmeye başladım.
1) Hüseyin Bey Sokak – 1 adet prezervatif ve kayganlaştırıcı. Bunlara ihtiyacınız varsa neden marketten almıyorsunuz? Neden bize fazla iş yükü bindiriyorsunuz? Neyse, size kolay gelsin. Bol şans.
2) Numeyiş Sokak – Siyah marka pantolon ve gömlek. Siparişi veren delikanlı “Abi biz de sipariş vermezsek, siz aç kalırsınız bee!” dedi. Çocuğum yaşındaydı, çocuğumdan utandım.
3) Emre Sokak – Kütüphane. Ne lazımdı acaba bu salgında kütüphane? Yerde dursa ne olurdu kitaplara? Tam 6 kat yukarı çıkardım. “Nerde kaldın kardeşim? İlla müşteri hizmetlerini mi aramam lazım?” diyerek yüzüme çemkirdi. İsmimi aldı, “Nüfus cüzdanımı da vereyim mi?” dedim. “Seni şikayet edeceğim!” dedi.
4) Aydın Sokak – Yaşlı bir teyze kedisine mama, kendi için de çamaşır deterjanı almış. Paketi teslim ederken, “Kusura kalma yavrum. Bacaklarımda platin var; 3 kat çıkaramıyorum” dedi. Teyzemin kibarlığına kurban olurum.
5) Ülkü Sokak – Murat isimli huysuz bir ihtiyara denk geldim. Torununun doğum günü için oyun konsolu sipariş etmiş. Müşteri hizmetlerinden aradılar, müdür yalvardı ve paketi teslim etmemi rica etti. Bu paket geç kalsaymış beni işten kovduracakmış. Ailemi düşündüm ve sustum.. Babamın ilaç masrafları var, diyalizde… Çocuk 1 gün geç alsa ne olur şu konsolu?
6) Keten Sokak: Youtuber şımarık kız makyaj malzemeleri sipariş etmiş. Eğer bugün videoyu koyamazsa para alamazmış. Bizim yüzümüzden rezil olacakmış. Oysa çok yoruldum, salgından çok korkuyorum. Umuyorum, hastalanmayacağım. En çok karımı ve çocuklarımı düşünüyorum. Anam ne yapar bensiz, babam diyaliz hastası…
7) Nurten Sokak: Halı sipariş etmiş. Eşek ölüsü gibi ağırdı. Eski bir Rum apartmanının 5’inci katına çıkmak zorunda kaldım. Şu ana kadar yaşlı teyzenin kedisinin kumu ve deterjan dışında önemli hiç bir şey dağıtmadım. Ne maske, ne siperlik, ne dezenfektan, ne sabun… Kurye arkadaşlarımın bazıları temizlik malzemesi dağıtmışlar.
8) Bahçelievler’de yemek yeme fırsatı buldum. Telefon çaldı. Bir tane adam genel müdüre şikayet etmiş, paketi 3 gündür teslim edilemiyormuş. Gümrük işlemleri yeni bitmiş ama anlamıyor… Ben salgına yakalanmaktan çok korkuyorum! Küçükken zatürre olmuştum. Acaba ben risk grubunda mıyım? Neyse, o adamın paketini verdim. İçinde 1 adet çorap varmış, numuneymiş, üretim için sipariş etmiş. Diğer kurye firması daha hızlı getiriyormuş. “Bana ne! Verseydin öbür firmaya” diyemedim. Genel müdürün motivasyon videosu telefonuma düştü. “Çalışmak zorunda olan arkadaşlarım mutlaka gözlüklerini taksınlar.” diyerek konuşmaya başlamış. Ben salgına yakalanmaktan çok korkuyorum. Bizim dağıtım yapmamız çok ama çok elzemmiş! Acaba sadece temizlik ve yaşam malzemeleri dışındaki kargolar kabul edilmese ne olur? Len Adem! İşine bak oğlum. Daha 5 uğraman var.
9) Kardanadam Sokak: Megafondan şirret bir ses geldi, Allah ömür versin, annemin sesine benziyor: “Sen maske taktın mı? Kapının önüne bırak çabuk! Ablacım, o pakete benden önce 20 kişinin eli değdi. Uçakların kargo bölümleri en pis yerlerden. Sana kolay gelsin…
Dağıtımların hepsi bitti, evime gitmeden önce telefonumdan Facebook’a girdim. Bir arkadaşım kargo işçilerinin marşını paylaşmış. Kendisiyle 1 Mayıs’ta tanıştım, fena çocuk değildir: “Almanya’da Jan Böhmermann isimli komedi program yapımcısı, yeni işçi sınıfının sömürüsüne karşı ancak bir yeni işçi marşı yapabiliriz diye kargo işçileriyle, bir işçi marşı uyarlaması yapmış. cidden de çok hoş olmuş”.
Marşı dinlemeye başladım…
Bir Kargo İşçisi
[1] Bu yazı başka bir kargo işçisinin hakiki deneyimlerinden yola çıkarak kaleme alınmıştır.
[2] Transfer merkezi
Lenin Marksist düşünceye emperyalizm, milli sorunlar, devrimci strateji ve sosyalist demokrasi adına önemli katkılarda bulundu. Fakat örgütler kendilerini “Leninist” olarak adlandırdıklarında genellikle örgütsel biçimleri kastederler. Bu tür örgütlerin oldukça çeşitli örgütsel deneyim ve pratiğe sahip olduklarını da görüyoruz. Leninizm’i örgütsel biçimiyle özgül kılan nedir?
Read More …Bu makale, Mayıs 2020 sayısının Mart ayına ait Aylık İnceleme’dir. Basılı sürüm, makale bitiminde bugünün tarihi olan 27 Mart 2020 ile aynı tarihi taşıyacaktır. Aylık incelemeyi, bir bütün olarak yayımlanmasından bir aydan fazla bir süre önce çevrimiçi olarak yayımlamak bizim için eşi görülmemiş bir durumdur ve mevcut acil durumun ispatıdır. Tüm dergi, 1 Mayıs’ta çevrimiçi olarak yayımlandığı zaman, makaleye ufak güncellemelerin ekleneceğini tahmin ediyoruz.- [Monthly Review] Editör Ekibi
Read More …“Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır.”
Tez 1: Kapitalizm yaşama değil, kârlılığa öncelik vermektedir: Bunu tersine çevirmek istiyoruz.
Bu salgın ve buna egemen sınıfın cevabı, toplumsal yeniden üretim teorisinin bağrındaki fikrin açık ve trajik bir resmini sunmaktadır: Yaşamımız, kâr etme önceliklerine kurban edilmektedir.
Kapitalizmin kendi yaşamını devam ettireceği kan olan kâr üretme becerisi, işçilerin günlük “üretimine” bağlıdır. Bu, tam olarak ve anında kontrol edemediği veya baskın olmadığı yaşamı devam ettirme süreçlerine bağlı olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda birikimin temel mantığı, üretimin devam etmesini destekleyecek mümkün olan en düşük ücret ve vergilerle hayatın düzenlemesi üzerinedir. Bu kapitalizmin kalbindeki en büyük çelişkidir. Tam da toplumsal refahı sağlayanları; hemşireleri ve sağlık hizmetlerindeki diğer çalışanları, tarım işçilerini, gıda fabrikalarındaki işçileri, süpermarket çalışanlarını, kuryeleri, atık toplayıcıları, öğretmenleri, çocuk bakıcılarını, yaşlı bakım hizmetlerini sağlayanları aşağılamakta ve değersizleştirmektedir. Bunlar, kapitalizmin düşük ücretle ve çoğu zaman tehlikeli çalışma koşulları ile aşağılayıp damgaladığı ırksallaştırılmış, kadınlaştırılmış işçilerdir. Ancak şu anki salgın, toplumumuzun onlarsız yaşayamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Toplum, kârlılık için rekabet eden ve hayatta kalabilme hakkımızı sömüren ilaç şirketleri ile de ayakta kalamaz. Ve ‘piyasanın görünmez elinin’, mevcut pandeminin de gösterdiği gibi, insanlığın ihtiyaç duyduğu, küresel çapta bir sağlık altyapısı oluşturmayacağı ve işletemeyeceği açıktır.
Bu nedenle sağlık krizi sermayeyi, sağlık, sosyal bakım, gıda üretimi ve dağıtımı gibi yaşam ve yaşamı sürdürme çalışmalarına odaklanmaya zorluyor. Sağlık, eğitim ve diğer yaşamsal faaliyetlerin ticarileştirilmekten çıkarılmasını ve herkes tarafından erişilebilir hale getirilmesini, pandemi geçtikten sonra da bunun devam etmesini talep ediyoruz.
Tez 2: Toplumsal yeniden üretim işçileri yaşamın temelindeki işçilerdir: Kalıcı olarak böyle kabul edilmelerini talep ediyoruz.
Eksik istihdamla emtia üreten şirketlerin çoğu, kârlarının ve stok değerlerinin hızla düştüğünü görürken, kendilerinin insani kuruluşlara, topluluklara, hane halklarına ve bireylere bağlı olduklarını fark ettiler. Ancak, kapitalizmin hayatı öncelemeye nazaran kârlılığa öncelik verme ihtiyacı göz önüne alındığında, bu tür örgütler, topluluklar, hane halkı ve bireyler bu meydan okumayı karşılayacak kadar donanımlı değiller. Covid-19 yalnızca sağlık, toplu taşıma ve market işçileri, çeşitli toplum gönüllüleri ve diğerleri üzerindeki durumu kötüleştirmekle kalmadı; yıllar yılı kemer sıkma adına tüm temel sosyal hizmetlerin parçalanması da toplumsal yeniden üretimi sağlayan iş gücünün eskisinden çok daha küçülmesine ve toplumsal örgütlülüklerinin de gittikçe daha az kaynak bulabilmesine sebep oldu.
Onlarca yıl ihmal edilmiş bir krizi telafi etmek için birçok kapitalist devlet ve şirket önceliklerini ancak kısmi ve geçici olarak değiştiriyor. Hane halklarına çekler gönderiyorlar, güvencesiz işçilere işsizlik sigortası sunuyorlar, otomobil üreticilerinin otomobil üretmekten maske ve vantilatör üretmeye geçmelerini istiyorlar. İspanya’da devlet geçici olarak kâr odaklı özel hastaneleri devraldı; ABD’de sigorta şirketleri Covid-19 testi için ödemeleri yapmak durumunda kalıyor. Her şeyi bir kenara bırakırsak, bu durum bize siyasi bir irade olduğunda insanların ihtiyaçlarını gerçekten karşılayacak kaynakların ne kadar hazır ve bol olduğunu göstermektedir.
Toplumsal yeniden üretim sektörlerindeki hemşirelerin, hastane temizliği işçilerinin, öğretmenlerin, atık toplama işçilerinin, gıda üretenlerin ve süpermarket çalışanlarının yaptıkları işlerin temel hizmet olarak kalıcı bir biçimde tanımlanmasını ve ücretlerinin, sosyal yardımlarının ve sosyal konumlarının sürdürülebilirlikteki önemini yansıtacak şekilde iyileştirilmesini talep ediyoruz.
Tez 3: Bankaları değil insanları kurtarın.
Egemenler, kapitalist değerin tamamen çöküşünü ortadan kaldırma çabasıyla şirketleri kurtarmak için çok daha fazla kaynak ayırıyorlar. Ürettiğiniz kârların, toplumsal yeniden üretim emeğinin sağladığı emek gücü tarafından yapıldığını size hatırlatıyoruz. Otel ve restoran zincirlerinin, teknoloji ve havayolu şirketlerinin ve daha fazlasının CEO’ları milyonlarca işçiyi işten çıkarırken, büyük ölçüde kendi aşırı şişirilmiş maaşlarını ve haklarını koruyorlar. Çünkü kapitalist sistem, yaşam ve ücretli emek arasındaki çelişkinin, insanların yaşamlarından ziyade daima sermayenin yararına çözülmesini öncelemektedir.
Tüm finansal kaynakların ve teşvik paketlerinin kapitalist şirketleri çalışır durumda tutmak yerine yaşamı devam ettiren işlere aktarılmasını talep ediyoruz.
Tez 4: Sınırları açın, hapishaneleri kapatın.
Bu salgın, göçmenleri ve tutukluları çok sert vuruyor: Bunlar; uygun hijyenik şartlara ve sağlık hizmetlerine sahip olmayan hapishanelerde veya gözaltı merkezlerinde kapalı kalanlardır; belgesiz ve aynı zamanda sınır dışı edilme korkusuyla yardım talebinde sessiz kalanlardır; yaşamı var eden alanlarda (sağlık ve sosyal bakım hizmetleri, tarım, vb. ) çalışıp enfekte olma riski daha fazla olan, çünkü (yeterli veya herhangi bir koruyucu ekipmanı olmadan) işe gitmekten başka seçenekleri olmayanlardır; ailelerine ulaşmaya çalışan ve ülkeler arasında transit geçiş yapmakta olanlar ve seyahat yasakları ve yaptırımlar nedeniyle ülkelerinden ayrılamayanlardır.
Pandemi olsa da olmasa da Trump, enfeksiyon oranlarının ve ölümlerin hızla arttığı İran’a karşı yaptırımları korumaktadır. Ne Trump ne de Avrupa Birliği, İsrail’e Gazze’de abluka altındaki 2 milyon insanı en çok ihtiyaç duyulan tıbbi malzemelerden yoksun bıraktığı yaptırımları kaldırması için baskı yapacaktır. Pandemiye karşı bu ötekileştirilmiş eşitsiz tepki, kapitalizmin bel altı olan ırkçı ve sömürgeci zulme dayanmakta ve onu güçlendirmektedir.
Göçmenlik yasalarına göre sağlık hizmetlerinin öncelikli olmasını, pek çok suç için hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını ve hasta tutsaklar için alternatif insani kısıtlı yerlerin bulunmasını, yaşamsal ihtiyaçları beslemek yerine disiplini hedefleyen gözaltı ve tutukevlerinin kapatılmasını istiyoruz.
Tez 5: Silahımız dayanışma: Sermayeye karşı kullanalım
Salgın, bütün dünyaya kriz durumunda çalışan insanların çeşitli ve yaratıcı hayatta kalma stratejileriyle her daim nasıl geçinebildiğini göstermiştir. Pek çoğu için bu en yakın aile ve arkadaşlara yaslanmak anlamına gelmiştir. Fakat bazıları karşılıklı yardım inisiyatifleriyle sorunun üstesinden gelmektedir. Evsizler ve kapitalist toplumun bir yük olarak görüp reddettiği insanlar için destek, başkalarına yaşama hakkından daha azını sunmayan toplumsal yeniden üretim gönüllülerinin muazzam inisiyatiflerinden gelmiştir. Birleşik Krallık’ın dört bir yanında mahalleler, en korunmasız kesimlerle irtibatta olabilmek ve gıda ve ilaç alabilmelerini sağlamak için Whatsapp grupları oluşturmaktadır. Okullar ücretsiz yemek hakkına sahip çocukları olan yoksul ailelere yiyecek kuponları göndermektedir. Gıda bankaları ve hayır kurumları gönüllü sayısının arttığına tanık olmaktadır. Acil bir ihtiyaç olarak toplumsal yeniden üretim müşterekleri ortaya çıkmaktadır. Fakat aynı zamanda geçmişten dersler de aldık: Kapitalist hükümetlerin toplumsal yeniden üretim müştereklerini devletin sorumluluklarından kaçmasının aracı olarak kullanmalarına izin vermeyeceğiz.
Sosyalist feministler olarak daha fazlasını zorlamaya, insan yaşamının iyileştirilmesi için gerekli olan her şey üzerinde kamu hükmü talebi için birlikte çaba göstermeye ihtiyacımız vardır. Bu, eşitsiz biçimde etkilenmiş ve eşitsiz kaynaklara sahip farklı topluluklar arasında dayanışma inşa etmek anlamına gelmektedir. Bu, en çok marjinalleştirilmişlere destek vermek, toplumsal kaynağı olanların – sendikalar, sivil toplum örgütleri, halk örgütlenmeleri – olmayanlarla paylaşmalarını ve onları desteklemelerini savunmaktır. Bu, devletin toplumsal yeniden üretim işini toplumsal varlığın temel taşı olarak tanımasını talep etmektir.
Hükümetlerin halktan ders almalarını ve sıradan insanların birbirine destek ve dayanışma göstermek için yaptıkları şeyleri politika düzeyinde tekrarlamalarını talep ediyoruz.
Tez 6: Ev içi şiddete karşı feminist dayanışma
Covid-19’un yayılmasını önlemek için pek çok ülke tarafından alınan eve kapanma önlemleri, bir yandan bütünüyle gerekliyken, diğer yandan istismara dayalı bir ilişki içinde yaşayan milyonlarca insan için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Salgın süresince mağdurlar şiddet uygulayan partnerler veya aile bireyleriyle ev içinde kalmaya zorlandığından, kadınlara ve LGBTQ’lara yönelik ev içi şiddet vakaları katlanmıştır. Ev içi istismarın özgün durumunu dikkate almayan “evde kal” kampanyaları, şiddete karşı sığınak ve hizmetlerden bütçelerin çekilmesi anlamına gelen ve yıllardır süregiden azgın neoliberalizm bağlamında bilhassa endişe vericidir.
Hükümetlerden şiddetle mücadele hizmetlerde yıllardır uyguladıkları bütçe kesintilerini derhal geri çekmelerini ve destek hatlarını sürdürmek ve geniş ölçüde görünür kılmak zorunda olan aktörlere kaynaklar sağlamalarını talep ediyoruz.
Tez 7: Toplumsal yeniden üretim işçilerinin toplumsal gücü vardır: Bu gücü toplumu yeniden örgütlemek için kullanabiliriz.
Bu salgın, bizleri kapitalizmin ötesine taşıyacak bir şekilde kâra karşı nasıl yaşamı destekleyeceğimize dair solun önüne somut bir ajanda koyacağı bir moment olabilir ve olmalıdır. Bu salgın, kapitalizmin ücretli ya da ücretsiz, hastanelerde ve altyapı işlerinde, hane içinde ve topluluklarda toplumsal yeniden üretim işçilerine ne kadar ihtiyaç duyduğunu hâlihazırda bizlere göstermiştir. Bunu ve bu işçilerin ellerinde tuttukları toplumsal gücü kendimize sürekli hatırlatalım. Bu, toplumsal yeniden üretim işçileri olarak bizlerin, ulusal bağlamda, bizi ayıran sınırlarda ve yerkürenin her yanında elimizdeki toplumsal güce dair bilinci geliştirmemiz gereken andır.
Eğer biz durursak dünya durur. Bu anlayış yaptığımız işe saygı duyan politikaların temeli olabilir; aynı zamanda kâr elde etmenin değil hayatı var etmenin toplumlarımıza yön verdiği, yenilenmiş bir antikapitalist gündemin altyapısını inşa edecek politik eylemin de temeli olabilir.
3 Nisan 2020
Çeviri: Meriç Dıraz, Sanem Öztürk
Marksist Feminist Kolektif, Tarihsel Materyalizm Konferansı’nda Marksist Feminist Akım’ın örgütleyicileri olan Tithi Bhattacharya, Svenja Bromberg, Angela Dimitrakaki, Sara Farris ve Susan Ferguson’dan oluşmaktadır.
Fransa’daki sağlık krizi başladığı tarihten itibaren, Kuzey Marsilya’da aşırı güvencesiz bir hayatın hüküm sürdüğü mahallerde insanlar ciddi bir yoksulluğa gömülmüş durumdalar. Fransa’da işsizlik oranı yüzde 8.5 olarak hesaplanıyor, bu mahallelerde ise işsizlik oranı yüzde 25’e çıkmış durumda ve mahalli nüfusun yüzde 39’u yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Hükümetin aldığı sınırlayıcı tedbirlerin tetiklediği ekonomik durgunluk, kayıt-dışı işçilerin eline geçen üç kuruşu da öğüttü ve tabii son durum, mahallelerdeki güvencesiz yaşamı daha da kötüleştirdi. Salgın günlerinde mahallelerdeki insanlar, gıda gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamıyorlar. Maison Blanche mahalle derneği üyesi Nair Abdallah’ın bu vahim durumu şöyle özetliyor: “Aileler bize artık yiyecek herhangi bir şeylerinin kalmadığını anlatıyorlar. Bir anne, çocuklarına üç gündür soğan çorbasından başka verecek hiçbir yemeğinin olmadığını söyledi.”
Mahallelerdeki birçok kolektif, en yoksul kesime gıda kolileri dağıtmaya başladılar. Gün geçtikçe daha fazla insan, gönüllerden yardım talep ediyorlar. Hükümetin sosyal hizmetler müdürlüğü dahi, yoksul insanları bu kolektiflere yönlendirmeye başladı.
Bu acil yardım talebini karşılamak için mahalli kolektifler tarafından desteklenen McDonald’s’ın Saint Barhelemy şubesindeki işçiler ve Marsilya Halk Birliği Derneği, restoranı ele geçirmeye karar verdiler. Dükkân sahipleri, yerel halk ve gıda yardım bankası restoranda istiflenmiş gıdaları tanzim etmeye başladılar. Bu restoran aynı zamanda gıda kolilerini hazırlıyor ve mahalli kolektiflere ulaştırıyor. Kolektifler ise mahalledeki apartmanlara bu gıda kolilerini teslim ediyorlar. Tüm süreç maske, eldiven ve diğer koruyucu ekipmanlara sahip gönüller tarafından sürdürülüyor. İşçilerin Birliği Partisi yönetim kurulu üyesi Kamel Guemari’nin bize şunları söyledi: “ Bu olağanüstü koşullarda, bizler mahallerimiz için harekete geçmeyeceksek, başka kim bu sorumluluğu alacak?”
McDonald’s yönetimi ise bu uygulamalara karşı çıkmak için yasal süreci başlattı. Saint Barthelemy restoran işçilerinin avukatı Ralph Blindauer’in Marseille gazetesine verdiği demeçte durumu özetliyor: “Bu süreci McDonald’s ile uzlaşmaya vararak yönetmeyi tercih ederdik fakat önerimizi doğrudan reddettiler. Bize aba altından sopa göstererek, bu hamlenin hukuki sonuçları olacağını belirttiler. Gördük ki yönetim insanlıktan zerre nasibini almamış ve McDonalds’ın açıklamalarını önemsemiyoruz.”
McDonald’s Fransa yönetimi bu kriz karşısında, insanlara engel çıkartmak dışında başka hiçbir şey yapmadı. Bu sayede, Saint Barhelemy şubesi işçileri Marsilya halkına destek olmak için kendileri dışında güvenebilecekleri başka kimsenin olmadığını anladılar.
McDonalds’ın ne kadar merhametsiz bir marka olduğu aslında biliniyor. Yaklaşık bir hafta önce uluslararası firma -işçilerinin sağlıklarını hiçe sayarak- restoranlarını yeniden açmak; arabaya ve eve servis hizmetini başlatmak istediğini duyurdu. İşçiler isterlerse, işe başlayacaklar. Fakat Paris’teki Hotel ve Restoran Sendikası üyesi Drame “işe dönmeyi reddeden işçilerin firma düşmanı olarak fişleneceğini ve yönetimin misillemesine karşı ciddi bir risk alacaklarını” belirtiyor. McDonalds’ın öne çıkan işçilerine karşı rövanşist bir tutum sergilediği biliniyor. Geçtiğimiz yıl, Marsactu gazetesi McDonalds’ın sendikacı Kamel Guemari’yi kovmak için yalancı şahitler tuttuğu ve toplamda 25.000 Euro ödediğine dair bir rapor ortaya koydu.
Sendika üyesi ve firmada işçi Drame, mutfakların çok ufak olduğunu ve işe dönüldüğü takdirde sosyal mesafe uygulamasının yapılamayacağını söylüyor. Ayrıca, koruyucu ekipmanların böylesine tali bir işte kullanılması yerine, öncelikli olarak sağlık çalışanlarına verilmesi gerektiğini düşünüyor. Şu dönemde, McDonalds’ın cebini doldurmak için hamburger satması hayati bir kamu hizmeti değil. Saint Barthelemy şubesi işçilerinin yaptığı üzere, içinden geçmekte olduğumuz sağlık ve ekonomik krizine çözüm üretebilmek için restoranların ele geçirilip halkın desteklenmesi için kullanılması gerekiyor.
Fransız devletinin işçileri bir nevi katletmeye dönük fecaat kriz yönetimi, işçilerin sağlığını hiçe sayan firmaların işletmelerini yeniden açmak ve zorunluluk arz etmeyen sektörlerde üretim yapılmasında ısrarcı oldukları bu dönemde; Marsilya’daki McDonald’s işçileri ellerindeki tüm araçları seferber ederek, bu vahim krizi karşısında halka destek olmak için uğraşıyorlar. İşçiler, işverenlerin ceplerini doldurmak yerine; yeniden dağıtımın adilce örgütlenmesi ve mevcut krizin etkilerini bir nebze de olsa dindirmek için mücadele veriyorlar.
Kaynak: https://www.leftvoice.org/workers-in-france-take-over-mcdonalds-to-distribute-f
Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.
Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.
-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?
-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.
En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.
Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.
Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.
-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor.
-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.
Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.
Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”
-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.
-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.
Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.
Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.
-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.
-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.
Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.
Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.
-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.
-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.
Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.
Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.
-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?
-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?
-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.
-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.
Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.
-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.
-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.
Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.
İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.
-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?
-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.
Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.
Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.
COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.
Çeviri: Sanem Öztürk
Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.
Geçtiğimiz hafta Ekşi Sözlük’te açılan bir başlık epey bir tartışma yarattı. “Bir orta sınıf budalalığı olarak Netflix” başlığını açan yazar, “Netflix onlar (orta sınıf) için adeta bir medeniyet göstergesi, kültürün olmazsa olmaz üstün bir parçası, orta sınıflığın vazgeçilmez sınıfsal bir sembolü haline geldi” diyordu. Yazara göre Netflix yeni zamanların bir dini, ona kapılan orta sınıf insanlar ise bu dinin müridiydi. Platform, belli bir ideolojik çerçeve içerisinde ürettiği içeriklerle insanlara bir hayat tarzı sunuyordu. Bu, geçmişten farklı olarak, kitle kültürü ürünlerinin tüketilmesinin daha bir şevkle yapıldığı, yani bu ürünlerin ideolojik işlevinin çok daha güçlendiği anlamına geliyordu.
Aslında bu yeni bir eleştiri değil. Yakın zamanda, neredeyse aynı argümanlara sahip, birkaç yazıya denk gelmiştim. Bu eleştirilerin ortak noktası, beyaz yakalı işçilerin ve genel olarak üniversite eğitimi almış kişi sayısının artması ile birlikte kültürel alan içerisinde bir beğeni kümesinin genişlemesini belli bir mecra (Instagram), tüketim davranışı (Starbucks) ya da platformla (Netflix) simgeleştirme çabasını yansıtıyor. Sosyal medyanın gerek görünürlüğün artması, gerekse kişilere bir (sanal) benlik inşası görevi yüklemesi gibi etkileri de, bu indirgeyici eleştirinin beslendiği kaynaklar oluyor. Ancak bu eleştiri yaşanmakta olanı ne kadar açıklayabilir?
Orta sınıf?
Öncelikle, Marksizme referansla konuşan bu metinlerin, orta sınıfı belirleme konusunda ciddi arızaları mevcut. Marksizme göre sınıfları belirleyen şey, alınan maaşın miktarı ya da tüketilen kültürel ürünlerin niteliği değil, kişinin üretim ilişkilerindeki konumudur. Yani, metal sektöründe çalışan bir işçinin aylık kazancının bir esnafın kazandığının iki katı olması, işçinin işçi, esnafın ise küçük burjuva olduğu gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde, bir işçinin beyaz yakalı ya da mavi yakalı olması da sınıfsal konumlarının farklı olduğu anlamına gelmez. “Yaşamak için emeğini satmak zorunda olmak” bu konuda en açıklayıcı ve kapsamlı tanım sanırım.
Orta sınıf kavramının günümüzdeki yaygın kullanımı, bu eleştiride olduğu gibi, insanları üretim ilişkilerindeki konumlarından ziyade, tüketim davranışları üzerinden tasnif etme çabasına karşılık geliyor. Burada da özellikle kültürel tüketim öne çıkıyor. İnsanlar operaya giderek, Netflix izleyerek, Tiktok kullanarak farklı sınıflara dahil olabiliyor. Evet, sahip olunan kültürel sermayenin sınıfsal konumla doğrudan ilgisi vardır. Ancak, bugün kültürel sermaye maddi hayatta birtakım avantajlar sağlama konusunda hala çok güçlü bir yerde dursa da, internetin kültürel ürünlere erişimi oldukça kolaylaştırmasının da etkisiyle, kültürel tüketim davranışları arasındaki sınır çizgileri, hiç olmadığı kadar aşınmıştır. Yüksek kültür, popüler kültür ve popüler kültürün kendi içerisindeki çeşitli katmanlar arasındaki değiş tokuşlar ve hareketlilik artmıştır.
“Kültürel bir ürünü, örneğin bir şiiri, resmi ya da senfoniyi, beğenerek tüketmek, onu somut hale getiren kültürel kodun, uygun sermaye biçimiyle çözümlenmesini gerektirir ki, bu meziyet aynı zamanda kültürel ürüne ilişkin malumata ve tüketim terbiyesine (habitus) sahip olunursa kendini gösterir. Kültürel ürüne ait kodun çözümlenmesine ilişkin böylesi bir malumat ve terbiye, ya aileden miras kalan doğal bir aşinalık sayesinde ya eğitimle elde edilebilir. Ya da ikisi birden. Bourdieu, estetik yargının, sınıfsal terbiye ve eğitimden kaynaklanan büyük ölçüde toplumsal bir yeti olduğunu iddia eder”[1]. Bu anlamda, 90 sonrası kapsamı oldukça genişleyen üniversite eğitiminin, internetin kültürel olanaklarıyla çakışmasından söz edebiliriz. Ernest Mandel, “Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”[2] başlıklı yazısında, Batı’da 1950 sonrası patlama yaşayan üniversite eğitiminin benzer bir sonuç yarattığını, entelektüel kapasitenin genişlediğini, ancak kültürel sermaye kazanan gençlerin sınıfsal olarak yükselmesinden ziyade, kültürel sermaye gerektiren işlerde çalışmanın kendisinin proleterleşme eğiliminde olduğunu söyler. Başka bir deyişle, üniversite eğitiminin yaygınlaşmasıyla birlikte, ciddi bir kesim kültürel sermayesini artırabilmiş, işçi bir aileden gelip, içinde yetiştiği ortamdan çok farklı bir kültürel dünyanın içerisine girebilmiş, ancak sahip olduğu yetilerin yıllar içerisinde maddi anlamda değersizleştiği gerçeğiyle karşılaşmıştır.
Netflix ve popüler kültür
Sosyolog Herbert J. Gans popüler kültür savunusu olarak okunabilecek “Popüler Kültür ve Yüksek Kültür”[3] başlıklı kitabında, kültürel alanı ikiye ayırır. Ancak popüler kültür de kendi içerisinde katmanlar barındırır. Bunlar: üst-orta, alt-orta ve aşağı kültürdür (bunlar daha çok eğitimle ilgilidir). Gans, kitabı yazdığı 1974 yılında bu katmanlar arasındaki değiş tokuşun varlığından söz ederken, 1999 yılında yeni baskıya yaptığı eklemelerde, bunun çok büyük oranda arttığını vurgular. Kültürel üretimin sınırlı, bunlara erişimin zor ve bunun yönetiminin az sayıda insanın elinde olduğu bir dönemde, beğeni kamuları arasında (özellikle popüler kültür içerisinde) ayrım yapmak daha kolayken günümüzde bu çok daha zordur. Geçmişte kültürel tüketim, hoşça vakit geçirmenin bir aracıyken, günümüzde sosyal medyada inşa edilen benliklerin içini doldurma işlevini de yüklenir (bu bütün beğeni kümeleri için geçerlidir). Bu nedenle, Netflix ya da Spotify gibi mecralarda bir merkezileşme söz konusuyken, tam aksi yönde, özgün tüketim kaygısıyla merkezin dışına doğru bir eğilimden de bahsedilebilir.
Raymond Williams’ın dediği gibi “icadın kendisi tek başına kültürel değişime yol açmaz; herhangi bir kitle iletişim teknolojisini anlayabilmek için onu tarihselleştirmemiz, belirli toplumsal çıkarlarla nasıl eklemlendiğini ve toplumsal düzen içerisinde nasıl konumlandığını anlamamız gerekir”.[4] Netflix, öncelikle, yüzde 1’ini bile tüketmeye ömrümüzün yetmeyeceği bir içerik bolluğunda, bir içerik düzenleyicisi olarak çalışır. İş zamanının serbest zamanın içerisine sızdığı ve yapılması gerekenlere yetişememenin anksiyete yarattığı böyle bir dönemde Netflix’i ve benzer diğer platformları güçlendiren bir olgudur bu. İkincisi, Netflix, ağırlıklı olarak arkadaşlık, ilişkiler, çalışma yaşamı, iletişim gibi hayatın bütününde son yirmi yılda gerçekleşen dönüşümleri konu alan, insanların kendi hayatlarına dair birçok şey bulabileceği yapımlara öncelik tanımaktadır (Easy, You, Sex Education vs.). Yani, zamanın ruhunu iyi yakalamaktadır. Üçüncüsü, Netflix’in bu özellikleri onu sosyal medya kamusunun sabit bir gündemi haline getirmiştir. Gündeme dahil olabilmenin yollarından birisi bu platformu takip etmek olmuştur.
Netflix ve Spotify, belirli algoritmalarla en çok ilgi gören içeriklerin devamlılığını sağlama ya da yakın içerikleri birbirine benzetme gayesi taşır. Ancak bu tek bir kanaldan yürüyen bir işlem değildir. Netflix, içerisinde birçok farklı beğeni kamusuna hitap edecek yapım barındırır. Söz konusu olan, bu farklı hedef kitleler için üretilen yapımları izleyen çeşitli algoritmalardır. İçeriğin homojenleşmesi en başta bu platformların ekonomik mantığına aykırıdır. Netflix önüne ne getirdiyse izleyen insan modeli de bu anlamda biraz hayal ürünüdür. İnsanları bu derece edilgenleştiren bir eleştirinin, doğal olarak, özgürleştirici bir potansiyeli de yoktur.
Son olarak şunu sormamız gerekiyor: Bu eleştiriyi dile getirenler bizi hangi kültürel tüketime davet ediyor? Ne izlememiz, ne dinlememiz gerekiyor? Böylesine soldan yapılan bir eleştirinin yüksek kültür dışındaki her şeyi çöp ilan etme elitizmine düşmeyeceğini varsayıyoruz. Aslında bu eleştiri, İslamcıların, yerli ve milli olmayan kültürel ürünlere yönelen kendi kitlesini eleştirmesine benziyor biraz. Seküler kesimde de birileri, insanlara belirli kültürel sınırlar çizme cüretini buluyor kendinde. Yaşanan kültürel dönüşüm gözlerini korkutuyor. Ama kültür ile siyaset ilişkisinin çok çetrefilli olduğunu anlamak için AKP’nin, sonuçsuz kalmaya mahkum, kültürel iktidar mücadelesini biraz yakından izlemek yeterli olabilir.
[1] Loïc Wacquant, “Pierre Bourdieu: Hayatı, Eserleri ve Entelektüel Gelişimi” içinde Ocak ve Zanaat, Pierre Bourdieu Derlemesi, Çeğin, G., Göker, E., Arlı, A. Ve Tatlıcan, Ü. (ed.) İstanbul: İletişim Yay., 2007, s.65
[2] Ernest Mandel, “Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”, Yeniyol, Sayı: 40, 2011
[3] çev. Emine Onaran İncirlioğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2005.
[4] Akt. Michael Gardiner, Gündelik Hayat Eleştirileri, çev. Babacan Taşdemir, Burak Özçetin, Deniz Özçetin, Heretik Yayınları, 2016, s.79
Kaynak: Gazete Pencere, 12 Nisan 2020
Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin cep telefonuna, geçtiğimiz günlerde ‘Biz Bize Yeteriz’ başlıklı yardım kampanyasına 10 TL katkıda bulunulmasına dair kısa mesaj gelmiştir. İçinden geçtiğimiz dönemin milyonlarca kişiyi işsizliğe, yoksulluğa, açlığa sürüklediği ve toplumun geneline bir destek sunulması gerektiği herhalde kimse tarafından reddedilmiyordur. Malum, almadan vermek de Allah’a mahsustur ama kimden alınıp, kime ne kadar verileceği gayet dünyevi ve siyasal bir tercihtir.
Neyi Bildirir Sayılar
“Biz Bize Yeteriz” sloganının ima ettiği eğer Türkiye’nin yeterli kaynaklarının olduğu ise bu konuda çok haklı, Türkiye’deki servet gerçekten de burada yaşayan herkese yeter. İsviçre Bankası Credit Suisse yıllık olarak Dünya Servet Verikitabı[1]adında bir rapor yayınlar, bu rapora göre; Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip ve Türkiye’nin toplam serveti ise 1355 milyar ABD Doları yani 1,355 trilyon ABD Doları, buradan yola çıkıp kısa bir hesap yaparsak en zengin yüzde 1’in serveti,575 milyar 875 milyon ABD Doları eder. Bir nefeste okuyabilene helal olsun.
Çok sıfırlı sayılar aslında manasızdır, bir yerden sonra trilyon ile katrilyon arasında hiçbir fark yokmuş gibi gelmeye başlar. Ama yine de affınıza sığınarak bu basit hesabı biraz daha sürdürelim.Türkiye’nin erişkin nüfusu 55 milyon 540 bin kişi. Bu servete sahip olan kişi sayısı sadece 94 000, bu serveti geriye kalan 55 milyon erişkine dağıtsanız kişi başına 10470 ABD Doları yani 70150 TL eder ve bu sadece en zengin yüzde 1’in varlığı.
En zengin yüzde 1’lik kesimden alınacak sadece ve sadece yüzde 30’luk bir servet vergisi ise, 55 milyonluk Türkiye’nin erişkin nüfusunun tamamına 21 bin TL gelir desteği sağlama imkânı yaratır.
Türkiye’de servet vergisinin mümkünlüğüne dair bir başka hesabı ise, en zengin 100 kişi üzerinden yapabiliriz. Forbes dergisine göre, 2020 yılında Türkiye’de en zengin 100 kişinin serveti geçen yıla göre 5 milyar 225 milyon dolar artarak 100 milyar 400 milyon dolara çıktı. Basit bir hesapla yani 679 milyar 708 milyon TL, bu servet hepsi hepsi 100 kişiye ait, yani iki otobüse sığacak kadar insan. Çok değil sadece iki otobüs dolusu insandan ve yine servetlerinin çoğu falan değil sadece dörtte biri kadar servet vergisi alındığında, 10 milyon kişiye, kişi başına 16 992,70 TL gelir desteği sağlanabilir.
10 Nisan 2020 itibariyle, COVID-19 salgını nedeniyle Türkiye’de ölen insan sayısı 1006’ya çıktı ve muhtemelen bu sayı daha da artacak. Bu 100 kişinin servetinin toplamda dörtte biri, hayatını sürdürmek için hayatını riske atarak çalışmak zorunda olan binlerce kişinin hayatından daha mı önemlidir? Hükümet Koronavirüs krizi ile mücadele için bir milli birlik havası yaratıp, yardım kampanyaları ile herkesin aynı gemide olduğunu vurgulamaya çalışırken, bizim önümüzde ise bir servet vergisi uygulaması ile servetin yeniden bölüşülmesi talebini yükseltme görevi duruyor.
Muhtemelen bundan 2 ay önce konuşuyor olsak, servet vergisi de tüm yurttaşlara bir gelir sağlanması da hiç gerçekçi olmayan tartışmalar olarak görünürdü. Ancak virüsün hızlandırdığı kriz, bir yandan da her şeyi yeniden tartışılabilir hale getirdi. Daha önce pek de tartışılmaz olan herkese bir yaşam geliri talebi, şu anda Türkiye’de ve Dünya’da işçi sınıfının temel taleplerinden birisi halini aldı.
Kısa Çalışma veya Gelir Desteği Değil, Herkese İnsan Onuruna Yakışır Bir Temel Gelir
Hükümetin taslağını basına sızdırarak tartışmaya açtığı ve birkaç gündür herkesin işten çıkarma yasaklandı mı, yasaklanmadı mı diye tartıştığı düzenleme tam da böyle bir gerçekliğe oturuyor. Öyle ya da böyle, Hükümetin önce kısa çalışma fonunun kullanımını ve kapsamını genişletip, ardından işten çıkarmayı “yasaklayarak/erteleyerek” yerine ücretsiz izne çıkarılan herkese bir gelir desteği sağlaması uygulamaları ile kesenin ağzını açması (işsizlik sigortası fonundan bile olsa) hiç de alışık olduğumuz neoliberal düzene benzemiyor. Belki de biraz da bu yüzden bu olanları anlamakta zorlanıyor, karşısında afallıyoruz.
Birçok ülkede de hükümetler aslında benzerini yaptı. Hükümetler, buna AKP de dahil kapitalizmi mevcut krizden neoliberal politikalarla kurtaramayacaklarının farkında olduğu için herkes kesesinin ağzını biraz daha açmak zorunda kalıyor. Şu ana dek pek de sosyal politika önerileri ile anılamayacak olan liderlerden İngiltere’de Boris Johnson maaşlara belirli bir miktara kadar devlet garantisi getiriyor, Trump ‘Helikopter Para’ denen düzenleme ile tüm yurttaşlara doğrudan 1200 dolar sağlayacak gelir desteği gibi bir önleme başvurmak zorunda kalıyor. Avrupa’da pek çok ülke Türkiye’de de olduğu gibi, kısa çalışma desteği veya gelir desteği gibi ücret garantisi yöntemleriyle durmakta olan ekonomiyi biraz olsun canlandırmaya çalışıyorlar.
Artık ücret desteği (kısa çalışma, gelir garantisi vs. gibi farklı isimler altında) bir nevi bu krizde her ülkenin uyguladığı dönemin alamet-i farikası oldu. Hatta Financial Times, “Kısa Çalışma, tüm Avrupa’nın almak istediği en büyük Alman ihraç ürünüdür”[2]başlığıyla yaptığı haberinde Almanya Federal Çalışma Ofisinin kısa vadede 2,35 milyon işçinin yani 2008-2009 krizindekinden 1 milyon daha fazla kişinin kısa çalışma desteğinden faydalanacağını öngördüğünü aktarıyor. Gerçekten de başlığa uygun bir şekilde, kısa çalışma, şu günlerde Almanya’nın Avrupa’ya yaptığı en büyük ihracat ürünü olabilir. Birçok ülke bizde şimdi tartışılan, ekonomik kriz nedeniyle yapılacak olan işten çıkarmaları bir süreliğine yasaklama yoluyla erteleyerek, onun yerine ücretsiz izin getirilip, bir miktar gelir desteği sağlanması düzenlemesine benzer olarak, “teknik işsizlik” adı altında yeni düzenlemeler getiriyorlar. Teknik işsizlikten kasıt, çalışma süresini sıfır saate kadar indirmeye imkân veren, ücretin bir kısmının ise çeşitli fonlardan kamu tarafından sağlanmasını garanti altına alan bir uygulama yani aslında ücretsiz izin uygulaması. Bu oran ülkeden ülkeye değişse bile temel olarak bizdeki ücretsiz izin artı devlet ücret desteği mantığına çok yakın bir mantık işliyor. Çok temel bir farkla Türkiye’de sağlanan ücret desteği, değil açlık/ yoksulluk sınırı, akla hayale gelebilecek herhangi bir sınırın altında.
İsveç’de işçi ücretlerinin yüzde 90’ını, Slovenya’da yüzde 80’i, Romanya’da yüzde 75’i, Estonya ve Fransa’da yüzde 70’i, Belçika’da yüzde 65-70’i devlet tarafından garanti altına alınıyor. Yunanistan ise 800 Euro’luk sabit bir gelir desteği sağlıyor. [3]
Fransa Renault’yu kamulaştırmayı, Almanya Daimler’i kamulaştırmayı tartışıyor. Bunların nedeni aniden özel sermaye karşıtı ya da sosyalist olmaları değil veya kapitalizmin sonunun gelmesi de değil. Birincisi bu ani duruşun neden olduğu yoksulluğun sosyal etkilerini kontrol etmeleri gerekiyor; ikinci olarak da bir şekilde iç talebi canlandırmaları gerekiyor.
Tüm bu kısmi sosyal düzenlemeler, özellikle Avrupa’da kimilerinin tartıştığı gibi kapitalizmin sonunu getirmiyor veya kapitalistler aniden işçi sınıfının çıkarına önlemler almaya başlamıyorlar. Tekrar hatırlamak gerekir ki, kapitalizmin devamı, bazen tek tek sermayedarların verebileceği kayıplar pahasına da olsa, sermaye sınıfının esas çıkarıdır. Esas olan “bu politikaların bir şekilde, üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek güçlerini satmaya zorlanan işçilerin sermayenin egemenliğine tabi kılınması gibi kurumları sürdürdüğünü ya da yıktığını, pekiştirdiğini ya da zayıflattığını belirleyebilmektir.”[4]
Sanılanın aksine çok sayıda işçi bu 1170 TL’lik, aslında hiçbir şeye yetmeyecek gelir desteğini bile memnuniyetle karşıladı. Sosyal medyada sık sık dillendirilen ücretsiz izin zorunlu hale gelmiş oluyor görüşünü dile getirenler, şu anda zorunlu olmadığını mı düşünüyor? Ücretsiz izni kabul etmezseniz, tek seçeneğiniz tazminatı alıp işten ayrılmak, böyle tercih mi olur, böyle gönüllülük mü olur? Son bir ayda işsizlik maaşına başvuranların sayısı yüzde 72 arttı ki üstelik bu sayı sadece işsizlik sigortasına hak kazanabilmiş olanlar. Sırf bu rakam bile herkesin kısa çalışmadan faydalanabildiğini varsaymanın ne kadar hatalı olduğunu gösteriyor.
Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Para Fonu, IMF, 1929 Buhranından sonraki en büyük ekonomik çöküşle karşı karşıya kalındığını duyurdu. [5]Muhtemelen pek çoğumuz şu anda yaşanan ve daha da büyüğü gelmekte olan işsizlik ve yoksulluğu anlayamıyor ya da bunun farkında değil. Hayatımızda benzerini daha önce görmediğimiz bir kriz ve yoksulluk önümüzde bizi bekliyor, hem de sadece bizde değil, Dünya genelinde.
Dolayısıyla aslında geçici bir süre için bizde ve her yerde hükümetlerin bir dizi sosyal devlet önlemini hayata geçirmesinde şaşılacak bir şey yok. Bu nedenle, şu anda Hükümetin yaptığı her düzenlemede şaşkınlaşmamız gerekiyor ve bu düzenlemelerin dayandığı gerçekliği anlayıp, o talebi genişletmek gerekiyor. Bunun yerine, “aslında yok öyle bir şey” derseniz, bu desteklerden faydalananlar gözünde inandırıcılığınız kalmaz, dahası onlarla herhangi bir mücadele ortaklığı sürdüremezsiniz.
Belki çoğu kişi farkında değil ama zaten Mart ortasından itibaren, şu anda muhtemelen sayısı milyona yakın insan ücretsiz izinde; otellerde, AVM’lerde, mağazalarda, restoranlarda, fast foodcularda, kafelerde, ufak çaplı imalathanelerde çalışanlar ya patronları kısa çalışmaya başvurmadığı için ya da kendi sigorta gün sayıları yeterli olmadığı için kısa çalışmadan faydalanamıyorlar. Yani sıfır gelirle bir aydır çalışmıyorlar, bu kişilere 1170 TL gelir verilince, maalesef yaptığımız garip teknik tartışmaların hiçbir manası kalmayacak.
Dolayısıyla bu rakamın hiçbir hayati harcamaya yetmeyeceğini vurgulayarak, herkese bir temel gelir talep etmek gerekir ancak kendi çevremizi memnun etmekten başka bir faydası olmayacak şekilde “taslak kaldırılsın”, ya da “bu aslında işçi sınıfına zararlıdır” derseniz, bu kısıtlı gelir desteğinden faydalanacak yüz binlerce kişinin gözünde bir inandırıcılığınız olmayacağı gibi bu kişilerle bağ kurmanız da zor olur. Onun yerine bu rakamın düşüklüğü üzerinden Hükümete yüklenirsek, o zaman bu gelir desteğinden yararlanacak insanlarla talebimizi ortaklaştırma imkânı buluruz.
Diğer teknik tartışmaların çekiciliğine kapılmadan, Türkiye’de yaşayan herkese insan onuruna yakışır bir yaşam sürebilecekleri bir temel gelir sağlanması ve bunun için kaynağın en zengin yüzde 1’lik kesimden alınıp, geri kalan yüzde 99’a dağıtılacak bir servet vergisi olduğu taleplerini yükseltmek, şu anda her zamankinden daha gerçekçi ve daha inandırıcı olduğu gibi aynı zamanda bu salgının daha da büyük bir işçi katliamına dönüşmesini engelleyerek, hayat kurtarır.
[1]https://www.credit-suisse.com/media/assets/corporate/docs/about-us/research/publications/global-wealth-databook-2019.pdf
[2]https://www.ft.com/content/927794b2-6b70-11ea-89df-41bea055720b
[3]https://fra.europa.eu/sites/default/files/fra_uploads/fra-2020-coronavirus-pandemic-eu-bulletin-1_en.pdf
[4]Ernest Mandel’in Faşizme Karşı Mücadele için yazdığı Giriş bölümü
Türkiye’de yaşanan Covid-19 salgınından şirketler esnek çalışma sisteminin bir türü olan evden çalışma düzenini tercih etti. Her pazartesi günü genel müdür ya da CEO, Zoom ya da Skype üzerinden “ulusa sesleniş” konuşması yapma geleneğini başlattılar. Aşağıda geçen diyalogların gerçekle ve kurumlarla ilgisi vardır.
CEO: Değerli müdürlerim, supervayzır arkadaşlarım, team leaderlarım, çalışma arkadaşlarım,
Covid-19 salgını dünyayı, ülkemizi, insanlığı, piyasaları ve doğal olarak da şirketimizi derinden etkiledi. Piyasalarda yaşanan daralma, talebin ve arzın aynı zamanda azalması iş dünyasını ve serbest piyasayı sarstı.
Ne mutlu bize! Böylesine büyük bir ailenin birer üyesiyiz ve sağlıklıyız. Bu süreci hep beraber atlatacağımızdan şüpheniz olmasın! Hepimiz aynı gemideyiz, bu gemi karaya oturdu ve hepimiz gemimizi tekrar denize çıkartacağız. Bu süreçte fedakarca çalışıp, ne kadar iş varsa alıp, şirketimizin azalan gelirlerini tekrar yükselteceğiz. Bunun için çalışan kahramanlarsınız!
Beyaz Yaka: “Süper güçleri olan mıdır kahraman, yoksa, iyi bir performans notuyla seneyi bitiren, yüzde 30 maaş zammını havada kapan, takım liderliğine yükselen, müdürü tarafından “talent ” edilen kişi midir? Çok iyi okullarda okudum, üzerine MBA yaptım, Beşiktaş’ta oturuyorum, güzel bir maaşım, güzel sevgililerim, renkli bir cinsel hayatım var. Akşamları tango kursuna, hafta sonu da Almanca kursuna gidiyorum. Kısmet olursa seneye ev kredisi çekeceğim. Ben, işçi olduğunun henüz farkına varmayan bir beyaz yakalıyım. Beyaz gömleğime kravat takan, sabahları servise binen, sabahları polis merkezine girer gibi turnikelerden geçen, oraya girdiğini kart basarak kanıtlayan birisiyim.
Covid-19, patronumuzun anlattığına göre bütün piyasaları ve insanları sarsmış. Bizim de özgürlüğümüzü elimizden aldı, yorucu bir gün sonrasında artık Kadıköy’de turlayamıyor, Beşiktaş’ta bir bira yuvarlayamıyoruz. Kimseyle görüşmemeye başladım. Evde çok sıkıldım. Ne yapsam zor. Biz burada bir aile gibi çalışıyoruz, birbirimizi ağabey, kardeş diye hitap ediyor, öğlenleri beraber yemek yiyoruz. Şirket ne kadar çok kazanırsa benim maaşım da aynı oranda artar. Müdürümüz bu süreç başlamadan önce bizi odasına aldı ve yapılması gerekenleri anlattı. Cost saving yapacağız, harcamaları durduracağız, harcama kalemlerini yeniden belirleyeceğiz.” Yemin olsun, kullandığım kalemi bile idareli kullanmaya başladım!
CEO: Bu süreçten çok daha çalışarak, daha çok efor sarf ederek çıkacağız. İş yerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanımız Muhterem Bey ile konuşarak bütün önlemlerimizi aldık. Şu andan itibaren hepiniz evden çalışacaksınız. Ancak dağıtım ve satış yapan arkadaşlarımız sokakta çalışmaya devam edecekler. İşlerini evlerinden yapan evden yapacak, yapamayan çalışmaya devam edecek! Siz olmadan ekonomi dönmez, ekonomimizin etkilenmemesi, cumhurbaşkanımızın açıkladığı hedeflere varmamız için çalışmamız gerekiyor. çarkların durması kabul edilemez. İnsanlar güvende evde kalması için biz çalışacağız, Türk milleti de evde kalacak. Başka çaremiz yok!
Beyaz Yaka: “Güzel, ben evde kalacağım. Şükürler olsun ki, bizi çok düşünen bir şirketimiz var. Arkadaşlarım tabi ki de çalışacaklar. Satış olmadan, tedarik zinciri, dağıtım olmadan biz nasıl maaşlarımızı alacağız? En azından rahatım, ne dışarı çıkacağım, ne de insan yüzü göreceğim. İstanbul trafiğini de çekmek yok. Pijamalar ile otururum masama, çalışırım güzel güzel… arkadaşlarım da sahada şirketin tekerleğinin dönmesi çalışacaklar.
CEO: Bu süreç bizi bazı kesintiler yapmaya, ekonomik olarak şirketimizin geleceğini düşünmeye itiyor. Harcamalarımızı olabildiğince kısacağız. Şirketimizin ayakta kalması, bizimle çalışmaya devam edecek arkadaşlarımızın geleceği için bazı fedakarlık yapmamız gerekiyor. Yemek kartlarınızın bu dönem boyunca askıya alındığını bildiriyorum. Öğlen yemeğini dışarıda yemeyeceğiniz için bu uygulamamızı bir süreliğine askıya alıyoruz.
Beyaz Yaka: İşler şimdi yavaş yavaş değişmeye başladı. İşçiler sendikal toplu sözleşme sürecinin sonucunda günlük 24 liralık yemek hakkı almışlardı. Ama biz almadık, ne de olsa biz yönetici adayıydık, onlar “sendikalıydı” ama bizim sendikalı olmamıza gerek yoktu. Onlara tanınan bütün haklar bize de tanınıyordu. Kendimi neden riske atayım ki, ama şimdi yemek hakkı elimizden giderse ne yapacağız? Beşiktaş’ta sokağın karşısında yemek kartı ile alışveriş yapabildiğim yer vardı. En azından oradan alışveriş yapabileceğimi, daha rahat bir şekilde ayı geçireceğimi düşündüm. O şansımı kaybettim. Sendikalı arkadaşlar da hemen alttan yazdılar, sahada çalışan personel yemek kartı hakkından yararlanacaklarmış. Ama evde kalanlar için bu uygulama askıya alınmış. Çalışmanın yanında her gün temizlik yapmam, yemek pişirmem, daha çok su tüketmem gerekiyor. Bu konuda bana herhangi bir destek paketi var mı, hayır. Neyse, ne yapalım. İşimizi kaybetsek daha mı iyi?
CEO: Şirketimizin şu anda bu kötü durumdan çıkması için siz çalışanlardan beklentilerimiz var. Yıllık izin seferberliği başlatacağız. Nisan ayıyla beraber, yıllık izin yönetmeliğinin de getirdiği imkanlar dahilinde herkesi yıllık izne çıkarmayı planlıyoruz. Yıllık izni olanlar yıllık izinlerini bu dönemde bitirecekler. İşlerin aksamaması için dönüşümlü olarak herkes izne çıkacak. Team Leader ve Supervisor arkadaşlar izin süreçlerini yönetecekler.
Beyaz Yaka: Bunun geleceğini tahmin ediyordum! Adı batasıca çirkef müdür hepimizi karşısına alıp “Herkes yıllık izinlerini bitirecek!” dememiş miydi? Şimdi biz ne yapacağız? Kafa dinlemek için benim hakkım olan yıllık izni neden şimdi kullanıyorum? Bu salgında nereye gideceğim, ne yapacağım? Biraz kum ve deniz hayalleri kurmuştum. Mavi koylarda açılmayı, şnorkel ve paletle uzun uzun yüzmeyi hayal ediyordum. Duydum ki, izin hakkı olmayanlar da avans izin kullanacakmış.

Yahu, Ahmet -30 bandında değil miydi? O şimdi -40 mı olacak? Şirketin şöyle bir uygulaması varmış; bir çalışan işe alındığı zaman, bir yıllık kıdem tazminatı kenarı koyuluyormuş ki, işten çıkarmanın maliyeti azalsın. Ona ekstra bir ücret ödenmesin. Ayrıca kıdeme göre de yıllık izin kullanımı yapılacakmış. İlk önce maliyeti fazla olan personel izne çıkacakmış. Örneğin, benim 1 gün izin yapmam, asgari ücretli birinin 3 gün izin yapmasına eşitmiş. Bu kadar stresin üstüne bir de yazın izin kullanamamak…
CEO: Evden çalışacak arkadaşlar bu dönem boyunca, sahada çalışan arkadaşlara destek olacaklardır Buna eminim. Bu süreçte hepimize çok önemli sorumluluklar düşüyor. Sadece kendimiz için değil, güvenlikçi Mehmet, çaycı Mehtap, saha satış Osman, HR Nalan için de çalışmanız gerekiyor. Eğer siz çalışırsanız ve iş kazanırsanız bu insanlar işlerine devam edecekler. Verebileceğimiz her kötü karar bizim uykularımızı şimdiden kaçırmaktadır. Ancak şirketimizin diğer personellerini de düşünmek zorundayız. Ey Hakan! Çalışıyorsan bir kat daha fazla çalış ki, yüklemeci Salih işine devam etsin. Yüklemeci Salih! O kadar çok çalış ki, o kadar şevkle kolileri yükle ki, bekçi Murtaza ve ailesi senin sayende ekmek yesin! Eğer işlerimiz düzelmezse daha radikal önlemler almamız gerekebilir.
Beyaz Yaka: Şimdi sektörü krize ben sokmadım, bu salgını ben çıkarmadım. Şirket değil miydi, geçen ay tam 300 bin dolar kâr eden? O değil miydi, milyonlarca dolarlık tesisi açıp, vergi indirimi ve teşviği alan? Böyle bir psikolojik ağırlığı benim omzuma nasıl yükleyebilirler? Ağzımla kuş mu tutacağım Bekçi Murtaza işini kaybetmesin diye? Kendi evimde para basıp piyasaya mı süreyim? Eğer satışlar düştüyse ben ne yapabilirim? Gece rüyalarına giriyormuş! Siz değil miydiniz, cost saving adı altında operasyon biriminden 15 kişinin işine son veren? 15 kişinin iş yükünü de 5 kişiye yükleyen! Siz değil miydiniz, üniversiteden yeni mezun öğrencileri asgari ücret ile, süreli iş sözleşmesi ile çalıştıran?
Ama ne demişti genel müdür yardımcımız “Hazıra dağ mı dayanır?” İşten çıkarmalar rüyanıza girse ne olur ki? Eviniz kira değil, sizi işten çıkarmazlar. 2-3 gün üzülecek ve daha sonra hayatınıza devam edeceksiniz. Hakan’ın ev kirası, çocuklarının okul taksiti 3 gün sonra sizin umurunuzda bile olmayacak. Siz değil miydiniz; kardeşim, ağabeyim diye bize seslenip , sarılanlar… Demek ki biz bir aile değiliz. İnsan ailesini kapının önüne koymaz.
CEO: Bu dönem boyunca mesai saatlerimiz aynıdır. Sabah 9’da başlayacak, akşam 6’da bitireceksiniz. Ondan sonra bilgisayarınızı kapayın, çocuklarınıza, ailenize, sevdiklerinize vakit ayırın. Artık iş düşünmeyin, evde kalın, sağlıklı kalın.
Beyaz Yaka: İçim rahatladı! Aba altından sopa gösteriyorsun, daha sonra iş düşünmeyin diyorsun. Nasıl düşünmeyelim, içimize düşen kurdu artık kim çıkaracak? Ben iş yaparken şimdi nasıl konsantre olabileceğim? Şimdi hata yapmayacaksam da hata yapasım tutacak. Oysa ne güzel bir iş yaşamımız varmış! Akşam 6’da çıkıyor, sabah 9’da işe geliyorduk. Elimize cep telefonu, çantamıza da diz üstü bilgisayar koydunuz. Bir de Whatsapp grubu kurup, akşamın 10’unda soru soruyorsunuz? Yahu sabahı beklese ne olur, beklemese ne olur? Şimdi daha sık ulaşılır, her zaman aranır olduk. Bize büyük bir iyilik yapılıyormuş hissine kapıldık, daha çok çalışmaya başladık. Meğerse Pazarlama biriminden Nuri de Korona olmuş.. Şimdi, bu iş kazası mı? Peki, Nuri ölürse iş cinayeti mi?
Plaza Eylem Platformu muydu, neydi, “Hafta sonu çalan iş telefonuna hayır!” etiketi yapıştırmıştı Maslak çıkışına. Haklılarmış, oysa küçümseyerek dudak bükerek geçiyorduk etiketin yanından. Şimdi o etiketi hayatımıza yapıştırdılar. Kırk satır mı, kırk katır mı?









