İmdat Freni

admin

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – III: Devralınan Miras – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin 21. sayısında yayınlanan ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.  Bir önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.

Devralınan Miras

TİP’in kuruluşu veya bir yıl sonra Mehmet Ali Aybar’a teslim edilmesiyle başlansa da önceki dönemlerden edinilen bir miras var. Ancak bu mirasın herhangi bir kitlesel karşılığı bulunmamakta. TKP ve onun dışında veya çevresinde gelişen solun toplamının encamı 1951-52 tutuklamalarında belli olmuştur. Bundan sonraki tek açık girişim olan Vatan Partisi ise daha da sınırlı bir çevreye hitap etmiştir. Dolayısıyla miras ne kadarsa o kadar ancak düşünsel düzeyde geçerlidir. Bunun bir diğer anlamı TİP’in kuruluşunda, işçi sınıfı içinde kendi bayrağı altında bir mücadele deneyimine sahip bir kesimin olmaması, kuruculardan da anlaşılacağı üzere bir tür sendikalist eğilimin siyasallaşmasıyla sınırlı kalındığıdır, yani sınıfın siyasallaşması değil sendikacıların siyasete merak sarması söz konusudur. 

Solun zihniyet dünyası ise esas olarak sosyal adalet ile sosyalizm arasında sıkışmıştır. Sosyalizme popülerlik kazandırma kaygısının yanı sıra, örneğin Aybar’ın Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olmasının da gösterdiği üzere İnönü’cü olmayan ancak Kemalizm’in bir tür ilericilik olarak nitelendirildiği hatta yer yer anti-emperyalist ve de anti-kapitalist olarak kabul edildiği bir zihniyettir bu. DP’nin kuruluş aşamasında kendini CHP’nin solunda gördüğü kesin. Bazı TKP’lilerin Zeki Baştımar’ın izniyle DP’ye girdiği söylenir (Mihri Belli ise Şefik Hüsnü’nün DP’nin geleceğini önceden gördüğünü belirtmekte). 

Kemalizmin sosyalizm yolunda hayırlı bir adım olduğuna dair görüşlerin, genel olarak altmışlı yıllardaki cuntacılara veya asker sivil aydın zümre ile teşrikimesaiye meraklı kesimlere yakıştırılmasına karşın Behice Boran gibi Marksizm konusunda Aybar’a göre daha ortodoks kabul edilen birinin de benzer bir görüşe sahip olması kayda değer[1].  

1960 darbesinden sonra farklı kanallardan öne çıkan eskilerin üçünün de (Dr. Hikmet, Belli ve Aybar) birer risale/çağrı ile darbecilere yol yordam göstermeye yeltendikleri hatırlanırsa Aybar dahil olmak üzere aşağıdan olmaktan ziyade yukarıdan bir gelişme umudunun ancak ve ancak taşındığı söylenebilir. Aybar’ın sonraki gelişimine ters gibi gözükse de bu yukarıdan ve devletlu sosyalizm türü bilindiği gibi aslında Marx’a değil Ferdinand Lassalle’a aittir. Yani yukardan, devlete akıl fikir vererek kazanımlar elde etme…


[1]Mehmet Ali Aybar Mustafa Kemal’den uzun alıntılarla şu sonuca varmaktadır: “Tüm bu sözler fikir alanında solculuktur. Bu yolda izlenecek politika, sol bir politikadır… emperyalizm ve kapitalizmle savaşmayı ulusça kurtuluşumuz için şart sayan…” (TİP Tarihi, cilt I, s.138). Daha açıkçası “Kemalizm, emperyalizme, kapitalizme karşı bir ideoloji…”

Dolayısıyla dönemin Kemalistleri gibi kaybolmuş bir altın çağın bulunmasına yönelik olmasa da zihnen bir kopuşu değil kesintiye uğramış bir gelişmeyi yeniden başlatma perspektifi söz konusudur.

Behice Boran, 1968’de yayınlanan Türkiye ve Sosyalizm Sorunları kitabında: “Kurtuluş Savaşı yıllarında ve hemen sonraki devrede aşağı yukarı Atatürk’ün ölümüne kadar, yönetici kadro, emperyalizme –dolayısıyla kapitalizme– ve merkeziyetçi bir derebeylik niteliğindeki Osmanlı yönetimine ve geleneksel toplum düzenine karşı verdiği mücadele sonucunda, varabileceği en ileri ideolojik noktaya vararak devrimcilik, halkçılık, sonra da lâiklik, devletçilik ilkelerini ortaya attı. Bu ilkeler, kavramların gerçek anlamları incelenip tespit edilerek, birbiriyle ilişkin olarak sistemleştirilebilseydi, sosyalizme varacak bir ideolojik çerçeve meydana gelirdi.” s. 21; Ancak bundan bir yıl sonra Emekdergisinde “Bürokrasi Üzerine Tartışmalar” yazısında Behice Boran hem Avcıoğlu hem de Aybar hem İdris Küçükömer’le arasına bir mesafe koyarak, Kemalizm’den “o şartlarda ilerici ve devrimci hareketler” diye bahsederek bir sınırlamada bulunur. -16 Haziran 1969.

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Başlıyor!

Her yıl bir araya gelen bağımsız gönüllülerin yer aldığı Onur Haftası Komitesi tarafından gerçekleştirilen İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, bu yıl 28’inci kez kutlanıyor. “Ben Neredeyim” temasını edinen Onur Haftası bu yıl 22-28 Haziran tarihleri arasında kutlanacak. Korona virüsü pandemisi sebebiyle etkinlikler dijital olarak gerçekleşecek. Programın bütününe şuradan ulaşabilirsiniz.

ATÖLYE, PANEL VE FORUMLAR YAPILACAK

Onur Haftası’nın programında bu yıl da atölye, panel, söyleşi, forum ve parti gibi etkinlikler yer alıyor. Yapılacak etkinliklerin bazıları şöyle:

-Pandemi sürecinde evde kalma çağrıları ile evlerin LGBTİ+’lar için ne kadar güvenli olduğunu ele alacak olan Atanmış Aile Evlerine Sığanlar, Sığınanlar, Sığamayanlar” atölyesi,

-HIV mücadele ve aktivizminin konuşulacağı “HIV’e Dair Güncel Yaklaşımlar Paneli”,

-‘Diğerleri’nden ne kadar haberdarız diyerek ortaya çıkan “Mülteci LGBTİ+’lar LGBTİ+ Hareketinin Neresinde?” paneli,

-Farkı alanlardan lubunya deneyimlerine odaklanan “Neredeyiz? Her yerdeyiz!” söyleşisi,

-Güvenli alan üzerine konuşulacak “Nerede Güvendeyiz?” atölyesi, drag kültürüne dair tüm merak edilenleri ele alacak “Drag Queen” atölyesi,

-Mülteci ve göçmen LGBTİ+’ların hikayelerine odaklanacak “Yollardayım”: Queer Sığınma ve Göç Hikayeleri” söyleşisi,

-LGBTİ+lar ve yaşlılık üzerinde duracak “40+ LGBTİ+’ler Neredeler?” paneli,

-Cis-merkezci bir toplum ve mücadele zemininde trans öznelerin deneyimlerine yer verecek “Peki Translar Nerede? paneli,

-Barınma hakkı ve direniş olanakları arasındaki bağın öznelerin hikayeleri ve tanıklıkları ile sunulacağı “Dışlanma Mekanlarından Direniş Alanlarına: Kentsel Barınma Hakkının İzini Sürmek” paneli,

-Normal varsayılan pratiklerin dışında kalan AroAsların dayanışma ihtiyaç ve olanaklarını tartışacak “Aromantik Aseksüel(AroAs) Dayanışma Tüm Kuirlerin Dayanışmasıdır” söyleşisi.

Onur Haftası’nda ayrıca şu etkinlikler de gerçekleşecek: “Kesişimsel Öznellikler/Politikalar: LGBTİ+ ve Alevi Dünyalarını Birlikte Düşünmek” paneli; “Lezbidüşlerden Tarih Yazmak” ve “Eğlence Sektöründe Kadın Olmak” söyleşileri; “Bedenimdeyim”, “Bi+lemezsin”, “Atanmış aile evinde neredeyim?”, “Öğrenci LGBTİ+ Buluşması”, “Akışan Kimliklerimiz ve İlişkiler”, “Yoga”, “Şiir Atölyesi”, “Oryantal ile Beden Farkındalığı Arttırma”, “Ne-Be? Na-Bilinir? Nasıl-Bilinmez? Non Binary?”, “Açılma Sohbeti”, Trans+ Buluşması” atölyeleri;  “Pandemi Sürecinde Beden ve Mekân” etkinliği; “Tariz Alıkıyoruz” isimli oyun; “Trans Kadınlar ve Trans Erkekler Buluşuyor”, “Aktivist (işçi) olarak Ben Neredeyim?”, “Vegan Forum”, “Kuir Sinemacılar Toplaşıyor!: Karantina” forumları ve her yıl gerçekleştirilen “Ben Neredeyim” Tema Forumu.

HORMONLU DOMATESLER SAHİPLERİNİ BULACAK

Bu yılki Onur Haftası’nda her yıl olduğu gibi halk oylamasıyla kazananı belirlenen Hormonlu Domates LGBTİ+Fobi Ödülleri 16. kez sahiplerini bulacak. Yıl boyunca homofobik, bi+fobik, transfobik, interfobik, artıfobik söylem ve eylemlerin “ödüllendirileceği” 16. Hormonlu Domates LGBTİ+Fobi Ödül Töreni, 26 Haziran Cuma günü saat 20:00’da online olarak gerçekleşecek.

ONUR YÜRÜYÜŞÜ DE ONLINE YAPILACAK

Son beş yıldır İstanbul Valiliği tarafından yasaklanan Onur Yürüyüşü, komite tarafından alınan kararla online platformlar üzerinde Taksim’de buluşma kararı aldı. Detayları henüz açıklanmayan yürüyüşün, korona virüsü tedbirleri kapsamında online olarak yapılacağı belirtildi.

Bu haber gazeteduvar.comkaynağından alınmıştır.

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – II: Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.  Aşağıda ikinci bölümü okuyabilirsiniz. İlk bölüme buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Toplumda Marksizmin Filizlenmesi

Marksizmin bir ülkede filizlenmesinin beş şartı veya on emri keşfedilene kadar onun kendi oluşumuna, kaynaklarına bakma ve oradan bir çıkarsama yapma kolaycılığı devam edecektir. Aslında bu çerçevenin başlangıç olarak çok anlamlı olmakla birlikte bir dizi ülkedeki gelişmeyi açıklayacak bir model olmadığı kesindir. Yine de kısaca Rus, Çin, Hindiçini, İtalyan, Latin Amerika ve Amerikan (vbg.) Marksizmlerin hikâyelerine göz atmak gerekir. [1]

Sömürgelerde, metropol ülkelerdeki Marksist hareketten etkilenme, ABD ve Latin Amerika’da göçmenlerin taşıdığı sol düşünce veya Jose Carlos Mariategui’yi de beslemiş olan dış ülkelerdeki geziler ille de otantik olmayan, taklitçi bir Marksizmin oluşmasına yol açmamaktadır. Latin Amerika Marksizminin kurucusu addedilebilecek Perulu Mariategui’nin 1920’lerde İtalya’da işçi konseylerinin yanı sıra pek doğrulanmayan bir iddiaya göre de Sovyetlerdeki Müslüman komünizmden etkilendiği söylenir[2]. Mariategui’yi bugün için de anlamlı kılan görüşleri yani hem yaşadığı topraklardaki toplumların tarihine hem de emperyalizm çağında sınıflar mevzilenmesine, buradan hareketle de devrim stratejisine ilişkin özgün görüşleri belki de saf proleter bir hareketin “gelişmediği” ülkelerde Marksist düşüncenin ille de sınıfta kalması gerekmediğinin bir göstergesidir.

Sağda Perulu Marksist Jose Carlos Mariategui

Düşünsel bir hesaplaşma, toplumda kendinden önceki siyasi akımların, hâkim ideolojinin çapıyla da derinlik kazanmaktadır. Ancak “burjuva-aydınlanma” düşüncesinin batıdan silik kopyalar olarak ihtiyaca ve bazen keyfe göre taşındığı bir ülkede böylesi “ilerletici” bir hesaplaşma da mümkün olmamıştır. Rus popülizminin zerresi gözükmezken Çin’deki muhafazakâr kesimlerde beliren Batı karşıtlığından hareketle durum vaziyeti kavrama çabasına da rastlanmamıştır. Öte yandan geniş anlamıyla halk sınıflarının gündelik mücadele birikimlerinden hareketle bir hat çizilmesi için de gerekli malzeme oluşmamıştır. Her ne kadar XIX. Yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarında bir işçi hareketi oluşmuşsa da bu tarih –her ne demekse– “azınlıklar”a ait olduğundan tarihten silinmiş ve sonradan gelenlerce de makbul addedilmemiştir. Hatta Dr. Hikmet Kıvılcımlı sanki ortada sıkı bir Leninist parti varmışçasına azınlık solcularını Bundçulukla suçlayabilmiş, lakin ömrü boyunca o kapsam ve çapta bir hareketin içinde olmamıştır (aslında bu suçlama Bund hareketi hakkında hiçbir şey bilmediğini ve de bunu Lenin’den bir suçlama sözcüğü olarak aldığını göstermektedir).[3]

Ekim Devrimi’nin kendinden önce var olan sol hareketler üzerinde etkisi olduğu gibi solun adının bile geçmediği kimi ülkelerde bir dalga yarattığı bilinmektedir. Ancak bunların genel olarak birer kopyadan ibaret olmayıp kendi gerçeklikleri üzerine oturan hareketlerin nisbi bir özerklik kazandığı eklenmelidir. Türkiye sosyalist hareketi açısından böylesi bir özerkleşme kapasitesi söz konusu olmadığı gibi Ekim Devrimi’nden nasiplenme babında alınan dersler de alabildiğine üstünkörü olmuştur. Çinli genç devrimcilerin Sovyetlerde eğitimleri sırasında oldukça radikal eğilimleri ile neredeyse birer aygıt insanı olarak yetişen TKP’lilerin mukayesesi çarpıcıdır. Bu açıdan altmışlı yıllara kadar politik tartışma ürünleri neredeyse yirmili yılların ilk yarısının Aydınlıkyazıları ve otuzlu yılların (özellikle Kerim Sadi ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı) birkaç risalesi ile sınırlı kalmıştır. Dr. Hikmet’in yine aynı dönemde kaleme aldığı ancak ölümünden sonra, terekesinden çıkartılan ve yaşamında kendisinin asla kullanmadığı Yol dizisi ise özgün olmaktan ziyade uyarlama çabalarından ibarettir. 

Yirmiden altmışlara fikir düzeyinde dünya sosyalist hareketinin yaşadığı çatışmalar, mücadeleler, tartışmalar neredeyse zerre kadar bir iz bırakmamıştır. Sosyalizmin hayati sorunlarında (örneğin İspanya İç Savaşı’nda) otantik bir sese rast gelinmedi. 1935’de Komintern’in feshinden önceki son kongrede yönetim kademesinde bulunan, kendi ülkesinde tam olarak ne yaptığı belli olmayan Dr. Şefik Hüsnü, partisi yukarıdan kapatılırken hangi güç ilişkileri içinde ve ne adına Komintern’de bulunduğunu bizzat kendisi sorgulamış olmuyor muydu? Ne kadar ilginçtir ki kendi partilerini dünya sosyalizminin ulvi çıkarları adına tasfiye edenler Nazım’ı da Troçkist diye itham etmekten geri kalmıyorlardı! Böyle bir durumda örneğin Moskova Mahkemeleri’nin etik ve siyasal olarak nasıl bir etki yarattığı sorusu bile abes kalmaktadır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Türkiye komünist hareketi kraldan fazla kralcı bir tutumla “uluslararası komünist hareketin” Kâbe’sini izlemiştir. Stalinizm eleştirisinin en geç ve hatta neredeyse sırf laf olsun diye başladığı ülkenin Türkiye olmasını bu “eski” ve “en eskiler”e borçlu olduğumuzu unutmayalım. Yaratıcı bir Marksizmin zerresi gözükmezken klasik sosyalist birikimi aktaracak veya canlı tutacak bir çaba da söz konusu değildir. Polemiklerin ne kadar kişisel ne kadar meseleye ilişkin olduğu da tartışmalıdır.

Bir ülkedeki sosyalist hareketin evrenselliğinin bir ölçütü de kendi toplumunda dönüştürücü bir güç haline gelmesiyse bir diğeri de kendini uluslararası ölçekte ne tür bir yörüngeye oturttuğudur. Yirmili yıllarda Komünist Enternasyonal’in prestiji her ne kadar Birinci Dünya Savaşı öncesi deneyim ve düşünsel birikimi gölgede bırakmışsa da devrimin önderleri aslında bu savaş öncesi dönemin mirasçılarıydılar. Onların ne tür bir zihnî dünya içinde yetiştiklerini atlayanlar dönemin bütün derslerini bir tür Ekim devrimi el kitabına (sonunda da bütün külliyatı Leninizmin İlkeleri’nin üstün körü bir okumasına) indirgeyerek Marksizmi iğdiş etmişlerdir. Böylece emperyalizm, ulusal sorun, strateji meselesi, sendika ve parti ilişkisi ve hatta toplumsal formasyon gibi konular bu tartışmaların asli unsuru olmayan Stalin’in uygun gördüğü bir çerçeveye oturtulmuştur. 

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi altmışlı yıllarda geleneksel solun iki kanadı (Stalinizm ve sosyal demokrasi) arasında kâğıt üzerindeki farklılıklar ne olursa olsun yöneliş ve siyaset yapma tarzı açısından hemen hemen fark kalmamıştı (zaten birçok ülkede otuzlu yılların ikinci yarısından itibaren geleneksel solun iki kanadı ya kavuşmuş ya da yakın ittifaklar içinde olmuşlardır). Bu durumda Marksizmin kendisi rafa kalkmış ve realpolitik uğraşlar gündemi kaplamıştır. 

Altmışlı yıllara gelindiğinde Türkiye solunda genel olarak hâkim olan, batı Avrupa’daki kimi partilerin kurumsal çerçevede yürüttükleri faaliyetler ile azımsanmayacak sendikal ve seçim başarılarına paralel görüşlerdir. Derin bir yenilenme ihtiyacı olmadıkça aslında kaynağa, yani doğrudan temel eserlere yönelmek de ancak meraklısının derdidir. Bu açıdan altmışlı yıllarda sosyalistlerin bilinci hem bir yandan zaten memlekette bir zamanlar var olmuş bir mücadelenin devamı (Kemalizm) ve hem de kurumsal çerçevede ulaşılabilecek olan hedeflerdir.  


[1]Michael Löwy’nin Latin Amerika Marksizmi, Belge yay -Fransızcasında kapsamlı bir antoloji bulunmakta-; Pierre Rousset, La Révolution Chinoise içinde (Cahiers d’études et de recherches, IIRF, 1986) özellikle Marksizm ve Doğu adlı üçüncü bölüm; genel bir bakış için Stuart Schram ve Helene Carrère d’Encausse’un Asya’da Marksizm ve Milliyetçilik, Yön Yayınları, 1966.

[2]Benningsen-Wimbush, Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliği’nde Milli Komünizm, Anahtar kitaplar, , s. 140.

[3]Bkz. Enzo Traverso, Marksistler ve Yahudi Sorunu, çeviren: Ayşe Tekin, Yazın yayıncılık, 2001, s. 173. Ayrıca bkz. E. Traverso, “Yahudi Marksizmi ve Siyah Marksizmi”, imdatfreni.org.

20 Haziran Dünya Mülteci Günü: “İltica Bir Haktır”

20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi tarafından yayınlanan bildiride Corona virüsü kriziyle birlikte göçmenlerin hayatlarının daha da kırılganlaştığı vurgulanırken insan haklarından faydalanmanın, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılması ve eşit olarak herkese sağlanması gerektiği belirtildi.

Bu açıklamayı okurlarımızla paylaşıyoruz:

İltica bir haktır

Sınırsız, sömürüsüz, sürgünsüz bir dünya!

20 Haziran Dünya Mülteci Günü, ülkesindeki zulüm tehdidinden, şiddet ve çatışmadan kaçan milyonlarca insanın cesaretini, gücünü ve azmini kutlamak amacıyla ortaya çıktı. Bizler de mültecilerin/göçmenlerin gösterdikleri hayat mücadelesininin farkındayız ve beraber adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki mülteci/göçmenlerin haklarına erişebilmeleri sadece mültecileri/göçmenleri değil hepimizi ilgilendiriyor. Kişilerin ten rengine, kimliklerine, hukuksal statülerine ya da ekonomik koşullarına göre insan haklarına erişebildiği, ırkçılığın sıradanlaştığı toplumlarda yaşamanın bedelini sadece mülteciler/göçmenler değil her birimiz farklı şekillerde ödüyoruz.

Geçmişte olduğu gibi bugün de mülteciler/göçmenler ayrımcı ve ırkçı söylemlerin ve saldırıların hedefi olmaya devam ediyorlar. İşsizliğin, ücret eşitsizliğinin, yüksek kiraların mağduru iken nedeni olarak gösteriliyorlar. Öldürüldüklerinde bile haber değeri taşımıyor ancak bir suçun faili olarak lanse edilmek istendiklerinde haber, sosyal medyada nefret paylaşımlarının öznesi olabiliyorlar. Bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından suça karışma oranları toplumun geri kalanına oranla çok düşük olduğu açıklansa da potansiyel suçlu olarak etiketleniyorlar. Neredeyse tamamı uluslararası fon kuruluşları tarafından sağlanan çok yetersiz yardımlarla geçimlerini sağlamak zorunda kalan mülteci/göçmenler toplumun büyük kesimi tarafından bir “yük” olarak görülürken, iş piyasasına dahil olup, ayakları üzerinde durabilmeyi başaranlara da mevcut işleri yerel halkın elinden “çalan kişiler” olarak bakılmaktadır.

Medyada “kaçak” göçmen haberlerininin altında botlarda, hudut kapılarında gördüğümüz kişilerin insan olduğunu, birilerinin annesi, kardeşi, arkadaşı olduğunu tekrar hatırlamalıyız artık. Sosyal medyada yükselen ırkçı nefret söylemlerini kınıyor, tüm siyasi partileri ve hak örgütlerini ırkçılığa ve insan hakkı ihlallerine karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.

Türkiye, 1951 Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle, mülteciliğin tanımında yer alan zulüm tehdidinden, şiddet veya çatışmadan kaçsalar bile Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermiyor. Suriye’den gelenlere verilen Geçici Koruma Statüsü, mültecilik statüsü altında verilen haklara kıyasla çok kısıtlı kalıyor. Suriyeli göçmenler dışındaki göçmenlerin ise uzun süredir Uluslararası Koruma Statüsü başvurusu kabul edilmiyor. Bu da özellikle Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmenleri kayıtsız ve dolayısıyla eğitim, sağlık, çalışma gibi haklara erişemez halde bırakıyor.

Corona virüsüyle birlikte “hepimiz virüse karşı eşitiz” denilse de virüs, dezavantajlı grupların kırılgan hayatlarını daha da kırılgan hale getirdi. Kayıtsız göçmenler ölümle karşı karşıya kaldıkları hallerde bile sağlık hizmetlerine erişemediler. Sınır dışı edilme riski sebebiyle zaten bulundukları illerde adeta hayalet gibi hayatlarını sürdürmek zorunda kalan kayıtsız göçmenler pandemi sürecinde kaçak olarak çalıştıkları işlerde de çalışamadıkları ve yardımlardan yararlanamadıkları için daha da zor durumda kaldılar. Sokağa çıkma yasağı döneminde kaçak çalışmak zorunda kalanların da bazı işverenler tarafından hayatlarını riske atmaları pahasına işe gelmeleri istendi. Mültecilere/göçmenlere ait kaçak sağlık kuruluşlarının haberleri yapılırken, bu kuruluşların neden ortaya çıktığını kimse sorgulamadı. Yunanistan’a geçişlerine engel olunmayacağı Türkiye hükümeti tarafından duyurulduktan itibaren Pazarkule sınır kapısında 1 ay zorlu koşullarda beklemelerinin ardından sağlık tedbirleri gereği bulundukları yerden alınıp insanlık dışı koşullara sahip Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılan mültecilere/göçmenlere bu salgın döneminde ne olduğu pek fazla merak uyandırmadı.

Hem Türkiye hükümeti hem de AB tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmelerine son verilmelidir. İnsan haklarından faydalanmak, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılmalı, eşit olarak herkese sağlanmalıdır. Sosyal yardımların sadaka şeklinde keyfi dağıtılması sistemsel bir sorunken, mültecilerin bu toplumun bir parçası olarak bu yardımların dışında tutulması da tıpkı sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar gibi bir hak ihlâlidir.

Hem Türkiye’de hem de dünyada daha eşit ve adil bir toplumda yaşamak istiyorsak mülteci/göçmen hakları mücadelesinin hepimizin mücadelesi olduğunu savunmalıyız. Bu yüzden bu çığlık ABD’deki “Black Lives Matter” hareketinden Türkiye’deki mültecilere/göçmenlere kadar, sistematik olarak ezilen, yok sayılan, görmezden gelinen kesimlerin çığlığıdır!

Mülteci/Göçmen hakları hemen şimdi!

Altmışlarda Sosyalist Hareketin Oluşumu – I: Geçmişin Şiirselliği Şart mıdır?-Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz.

Giriş: Geçmişin şiirselliği şart mıdır?

Altmışlardan bugüne 12 Mart ve 12 Eylül’de darbelere maruz kalan sosyalist hareket, 80’den bu yana çeyrek yüzyıldır toplumun güç ilişkilerinde anlamlı bir alternatif inşa edemedi. Genel olarak sınıf ve toplumsal hareketlerin ağır bir durgunluğa sürüklendiği bu dönemde, sosyalist hareketin derlenmesinin önünde nesnel gerçeklikten kaynaklanan bir dizi engel sayılsa da bunları öne çıkarmak bir noktadan sonra kaderciliğe uzanabilir. Yenilenmenin, canlanmanın belirtilerinin uzağında, neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan yakın tarihin değerlendirilmesinde kullanılacak ölçütlerin de pek sağlam olamayacağı açıktır. Çünkü geçmişin kıymeti harbiyesi kitle hareketinin yeni bir yükselişinde anlaşılabilir. Ancak zaman zaman geriye dönüp bir tarihsel bellek oluşturmak da bu canlanmanın mütevazı gereklerinden biridir.

Gelecekteki mücadeleleri besleyecek geçmişteki deneyimlerden dersler çıkarmak esas olarak yine bir gelecek tahayyülü-tasavvuru ile birlikte yapılması gereken bir işlemdir. Ortak bir gelecek tahayyülüne sahip olmayanların ortak bir bilançoya bağlanması da beklenmemelidir. Bir başka ifade ile nihai hedefle bugünkü mücadeleler arasındaki bağlantıyı kuracak programatik bir yaklaşımla tarihsel bir zemin sağlanabilir.

Programatik bir yaklaşım, hem genel bir döküm çıkarma hem de belli bir hareketin doğrulanması, geleceğinin güvencede olması babında yürütülecek çabalardan çok daha farklı bir eksende tartışmayı gerektiriyor: Nasıl bir sosyalizm tasarlanmaktadır ki buna göre sahip çıkılacak miras eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulabilsin?[1]

Geçtiğimiz beş yılda böylesi bir çerçeve oluşturmak için uluslararası düzeyde oldukça anlamlı deneyimler yaşanmıştır. Programatik düzeyde çoğulcu, feminist, ekolojist, aşağıdan dolayısıyla demokratik, farklı toplumsal alanların ortaklaştırıldığı bu hareketlerin sektarizmden ve dogmatizmden uzak, büyük miktarda ortak bir yürüyüş içinde olduğu söylenebilir. Bunun dışında sosyal demokrat veya Stalinist geleneksel sol çeşitli biçimlenmelerle yer yer köhnemiş varlığını sürdürmüştür. Ancak Latin Amerika’da öne çıkan hareketlere bakıldığında kıtanın tarihinde zaten önemli bir yer bulmayan Stalinist hareketlerin herhangi bir gelişme kaydettikleri görülmemektedir. Ayrıca genel olarak umut vaat eden hareketlenmelerin siyasal partilerden çok veya onun yanı sıra, sendikal ve toplumsal hareketlerdeki yeniden yapılanmalar olduğu unutulmamalı. 

Sosyalist hareketin kat ettiği mesafeyi değerlendirebilmek için her zaman olduğu gibi aşağıdakilerin, kimine göre parçalanmış, ancak bir başka açıdan çeşitlenmiş olan mücadele alanlarında ne gibi faaliyetler sürdürdüklerine bakmak gerekecektir. Tarihin pek bereketli olmadığı dönemlerde teori imalatıyla boşluğun giderileceği zehabına kapılanların sesi biraz fazla çıksa da nihayetinde doğru düşüncelerin yeni mücadeleler içinden filizlendiği her daim kendini gösterir. Yani kimi aklı evvellerin masa başında pir aşkına ürettikleri teoriler değil, nesnel gerçekliğin uğradığı değişimlere karşı yeni muhalefet biçimlenmelerinin elde ettiği kısmi başarılar, kazandıkları mevzilerle öne çıkan meselelerdir teorinin yenilendiği alanlar. 

Sosyalist hareketin bir vahiy gibi inmeyip zorlu toplumsal mücadelelerin içinde kendini inşa ederek geliştiğini hatırlarsak, herhangi bir toplumda sosyalist hareketin ve düşüncenin kökleşmesinin zaman zaman öne çıkan mücadeleler veya azımsanamayacak düşünürlerin zuhuruyla sınırlı olamayacağı, bu mücadele ve düşüncelerin bir siyasal partide billurlaşması gerektiği eklenmelidir.

Yaşadığımız toplumdaki deneyimlerin küçümsenmeden değerlendirilmesi pıtrak gibi ustanın peydahlandığı veya ikide birde devrim eşiğine gelindiği sanısını uyandırmamalıdır. Uluslararası yazında adı anılan bir Marksist düşünürümüz yoktur. Teorinin nisbi özerkliği gereği bu Allah’ın bir emri olmayıp gerekli koşulların yan yana gelmemesine bağlanabilir. Oldukça kesintili sosyalist tarihimizde siyasal olarak anlamlı, kitlelerin zihnine nakşolan ve onların özgürlük mücadelesinde rehber bir hareket de olmamıştır. Tabii ki herkesin kendi penceresinden azımsanmayacak mücadeleler olmuştur, ancak burada söz konusu olan kendi cenahındakine değil sıradan insanlara bir anlam ifade eden mücadelelerdir. Tarihsel belleğin en diri ve anlamlı öznesi olan işçi sınıfı ile emekçiler arasında sözünü ettiğimiz türden siyasal; hatta gelişkin bir sınıfsal bilinç bulunmadığı gibi en basitinden sendikal bilinçte bile bir kötürümleşme söz konusudur (işçi sınıfının siyasal bilinci, yani kendi tarihi çıkarları için mücadele bilinci neredeyse hiç oluşmamıştır, sendikal bilincin zorlanıp sınıfsal bilincin belirdiği günler için ise paradoksal olarak daha radikal gibi görünen 75-80 dönemi değil, altmışlı yıllar gösterilebilir).

Yeni mücadelelerin taşıyıcısı olacak genç kuşakların ille de geçmişe ilişkin tam teşekküllü bir defter tutması gerekmez. Ancak mücadelelerini tarihselleştirmek için geleceklerini üzerine temellendirecekleri bir geçmiş, bir deneyim birikimine ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç dayatmalarla, baskı ve zulüm görenlerin yaşadıklarını öne çıkararak, şehitleri bayrak yaparak giderilemez. Kendi kendini konsolide etmenin bu manevi unsurlarının toplumsal karşılığının bulunmadığı, çeşitli hareketlerin şehitlerinin adları etrafında yürütmeye çalıştıkları siyasetin kendisiyle sınırlı kalmasından anlaşılabilir. Bu açıdan geçmişimizde kimi toplumlarda olduğu üzere geniş kitleler için bir tür programatik ifadeye sahip olan Zapata, Sandino, Bolivar, Marti, Che gibi simalar ortaya çıkmamıştır. Bu tür simgeselleştirmeler herhangi bir çevre değil sokaktaki insanlar tarafından içselleştirildiğinde politik bir anlam ifade eder. 

Geçmişle gelecek arasındaki ilişki netamelidir.[2]Hiçbir mücadeleye sıfırdan başlanılmadığı, tarihte asla beyaz sayfanın açılmadığı, dünyanın efendilerinin birikimlerinin karşısına bin yıllardır sürdürülen bir özgürlük mücadelesinin birikimi ve bir gelecek tasarımıyla ancak çıkılabileceği unutulmamalıdır.


[1]Kimisinin Orta Asya’ya, kimisinin otuzlu yılların Stalinizmine yönelmesi kendi gelecek tasarımlarıyla oldukça tutarlıdır.

[2]“Marx’ın Onsekiz Brumaire’de yazdığının aksine, ‘geçmişin şiirselliği’ olmadan geleceğin düşü de olamaz” der M. Löwy. Dünyayı Değiştirmek Üzerine, Ayrıntı yay. s.168. 

Sosyalistlerden Ortak Çağrı: Herkese İş ve Gelir Güvencesi için Birleşik Mücadeleye!

Sosyalist Emekçiler Partisi, İşçi Demokrasisi Partisi, Başlangıç Kolektifi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol yayınladıkları ortak deklarasyonla pandemiyle derinleşen işsizliğe dikkat çekerek, çalışma saatlerinin kısaltılması, servet vergisi, kamulaştırma ve geliri olmayanlara bir yaşam gelirinin sağlanması gibi taleplerin etrafında birleşik mücadele çağrısında bulundu.

Deklarasyonun bütünü şöyle: 

COVİD-19 ile Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir:

Herkese iş ve gelir güvencesi için birleşik mücadeleye!

COVİD-19 salgını, kapitalist hükümetler ve büyük patronlar tarafından krizin yükünü dünyadaki işçi sınıfı ve halk kesimlerinin sırtına yüklemek için kullanılıyor. Küresel ölçekte halihazırda milyonlarca insan işini kaybetti veya ücret kesintisi yaşadı. Tüm kıtalarda yoksul nüfusun geniş kesimleri açlıkla karşı karşıyalar. Salgından en çok etkilenenler emekçi kesimler olurken, yine salgının derinleştirmiş olduğu ekonomik ve toplumsal krizin bedeli de dünyanın ezilen, sömürülen ve güvencesiz kesimlerinin üzerine yüklenmeye çalışılıyor. Kapitalistler ve onların iktidarları için en önemli mesele ise milyarlarca insanın sağlığı ve onurlu yaşamı değil, kendi servet ve kârlarını muhafaza etmek. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi!

Salgının başlangıcından bu yana AKP iktidarı patronlara “kalkan” olup kredi, vergi ve prim destekleri açıklarken, emekçilere daha fazla işsizlik, yoksulluk ve güvencesizliği reva görüyor. Dört kişilik bir aile için açlık sınırı 2,438.24, yoksulluk sınırı ise 7,942.17 TL iken ekonomik krizle birlikte temel tüketim maddelerinin fiyatlarındaki artış emekçilerin alım gücünü yerle bir etmiş vaziyette. Buna 13 milyonu aşkın kişinin işsiz olduğunu eklediğimizde karşımıza çıkan şu: ülke nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya mahkûm ediliyor! Böylesi bir durumda iktidar “işten çıkarmaları yasaklıyoruz” yalanının arkasına sığınarak ücretsiz izne meşruluk kazandırıp işçilerin 1170 TL’lik sefalet ücretine rıza göstermesini bekliyor. İşsizlik de insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamak da emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin kaderi değil! Bu AKP iktidarının politik tercihlerinin bir sonucu!

Biz biliyoruz ki, emekçilere insanca yaşayacak bir geliri sağlamak için kaynak yaratmak mümkün. Ancak krizi yaratanlar, faturasını da biz emekçilere ödetmeye çalışıyor. Kamu yararına yeterli kaynak ayrılmazken kapitalistler kendi servet ve kârlarını korumanın peşindeler. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahipken iktidar yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 50’ye İBAN gönderip, bağış istiyor! 13 milyonu aşkın işsiz varken işçilerin ürettiği değerle oluşan ve 130 milyar TL’nin biriktiği işsizlik fonu hazine bonosu olarak Merkez Bankası’na veriliyor. Emekçiler yoksullaşırken bankalar 2020 yılının ilk üç ayında 15 milyar TL kâr elde ediyor, hükümet köprü ve otoyol geçiş garantisi adına patronlara 18,9 milyar TL ayırıyor.

Tüm bu tablo, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanmasının, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olduğunu bizlere göstermektedir. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

İmkânsız buluşma: Malcolm X’in mücadelesi, iktidarın aklı – Emre Tansu Keten

“Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyen Malcolm, İngiltere’deki Asyalılar gibi, Müslüman olmayan, ancak ırkçılığın muhatabı olan herkesle dayanışma göstermiştir. Irkçılığın kapitalizmle olan kan bağına vurgu yapan Malcolm, bu nedenle devlet için büyük bir tehlike arz etmeye başlamış, FBI’ın sıkı gözetiminde olmasına rağmen konuşma yaparken, kalabalık bir salonda katledilmiştir.

George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından katledilmesinin ardından başlayan eylemler neredeyse ABD’nin tüm eyaletlerine yayıldı. Afrikalı kölelerin gemilere zorla doldurularak, ciddi bir kısmının henüz Atlantik’te hayatını kaybetmesine neden olan, uzun yolculuklar sonunda bu yeni kıtaya taşınmasıyla başlayan ırkçı zulüm tarihi, bu cinayetle birlikte kendisini capcanlı hissettirdi. Bu eylemler, baskı ve zulüm tarihinin hafızasıyla ilişkili bir şekilde bir öfke patlaması halini aldı.

Irkçılığa karşı sokağa çıkanlar dünyanın birçok yerinden vicdanlı insanlar tarafından desteklenirken, kendi siyasi çıkarlarına bir malzeme sağlamadığı sürece bu tür eylemlere ilgisiz olan AKP cenahı da, eylemler henüz dünyanın diğer ülkelerine yayılmadan, eylemlere destek sunan bir söylem geliştirdi. AKP’liler tarafından yazılan yazıların ve yapılan paylaşımların temel figürü ise Malcolm X oldu. Bu hafta iktidar mahfilinde yer alanların bu eylemlere yönelik tepkilerini ve Malcolm X’in, gerçekten yerli ve milli İslamcılar tarafından oturtulan yerde mi olduğunu tartışalım derim.

Hapishaneden liderliğe

Malcolm Little, 1925’te yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Anne ve babası, siyah özgürlük hareketinin efsanevi lideri Marcus Garvey’in örgütünde çalışan militan insanlardır. Bu nedenle Malcolm’un çocukluğu, ailesine yönelen Ku Klux Klan terörüyle geçer. Evleri yakılır, anne ve babası sürekli saldırıya uğrar. Ergenliğinin sonuna doğru Malcolm, Harlem’e gider. İlk dönem ayakkabı boyacılığı, seyyar satıcılık gibi işlerle uğraşsa da, kısa süre sonra ABD kapitalizminin ürettiği suç çemberinin içerisinde bulur kendini, 19 yaşında hapse girer.

Hapishane’de, Wallace D. Fard tarafından kurulan İslam Milleti adlı örgütle tanışır ve dindar bir Müslüman olur. Dini kitapların yanı sıra dilbilim ve retorik üzerine çalışarak kendisini geliştirir. Köle sahiplerinin atalarına verdiği ismi reddetmek için Little soy ismini X ile değiştirir. Hapishaneden çıktığında kendisini tamamen İslam Milleti’nin faaliyetlerine adar. Söylev yeteneği ve karizmatik kişiliği ile kısa sürede örgütün lideri Elijah Muhammed’in sağ kolu olur. Özellikle 50’lilerin sonunda Malcolm X’in etkisi, Muhammed’i aşmaya başlar. Bu dönem bir ayrışma ortaya çıkar. Malcolm, daha sert ve daha politik bir mücadele hattını savunur ve vaaz ederken, Muhammed politikadan uzak durmaya çalışır, ırkçı şiddet karşısında artan radikalizmi dizginlemek için çabalar.

Malcolm otobiyografisinde bu dönemi şöyle anlatır: “Şu Müslümanlar sert konuşuyorlar, ama işin ucu Müslümanlara dokunmadıkça bir şey yapmıyorlar”. Kennedy suikastı sonrasında Muhammed yas ilan edip, örgüte sessizlik emri verirken, Malcolm, Kennedy’nin ettiğini bulduğunu demeye getirir ve örgüt tarafından ceza alır, bunun üzerine İslam Milleti’nden istifa eder. Yaklaşık bir yıl sonra ise, İslam Milleti üyeleri tarafından, FBI’ın ve polisin sistemli göz yummasıyla katledilir. Öldürüldüğünde 39 yaşındadır.

Özgün bir İslam anlayışı

Malcolm Little’ın Malcolm X olmasında İslam Milleti’nin ve İslam’ın rolü çok büyüktür. Ancak İslam Milleti’nin İslam anlayışı, “heretik” olarak tanımlanabilecek düzeyde, İslam’ın birçok mezhebinden tamamen farklıdır. Örgütün kurucusu Fard’ın ortaya koyduğu, ardından Muhammed’in geliştirdiği bu anlayışa göre, siyahlar Allah’ın seçkin kullarıdır ve beyazlardan üstündürler. Bazı kafir bilim adamlarının (Yakup) günahları sonucunda ortaya çıkan beyaz şeytanlara karşı mücadele eden siyah Müslümanlar, tamamen siyahlardan oluşan bir ülke kurmak zorundadırlar. Elijah Muhammed, sadece bir örgüt lideri değil, bir peygamberdir.

İslam’ın bu özgün yorumunun temel nedeni dinin hayattan çıkmasıdır. Siyahlar, beyaz egemenliğe karşı verdikleri mücadelede, dini alanı da dönüştürmüştür. Siyah İsa’nın keşfedildiği, Hıristiyanlığın benzer bir özgünlükle yorumlandığı siyah kiliselerden, Etiyopya İmparatoru Haile Selassie’nin (Ras Tafari) peygamber ilan edildiği, Hıristiyanlık ile Musevilikten birçok temayı aynı potada eriten Rastafaryanizme kadar birçok cemaat ya da başlı başına din, siyah mücadelesinin dinamikleri sonucu ortaya çıkmıştır. İslam Milleti de, beyaz ve sömürgeci güçlerle özdeşleşen Hıristiyanlığa karşı İslam’ın tercih edildiği, ancak siyah bir İslam’ın da icat edildiği bir örnektir.

Bizim yerli ve milli İslamcılarımızın anlatmayı sevdiği hikâye, Malcolm’un bu heretik İslam’a karşı Sünni İslam’ı savunduğu için örgütten ayrıldığı, sonrasında Hacca giderek ümmetin evladı olduğu yönündedir. Oysa, Malcolm’un örgütten ayrılmasının başat nedeni, radikal, şiddet kullanmaktan imtina etmeyen ve politik bir siyah hareketini savunması, Muhammed’in bunun karşısında durmasıdır. Yani ayrım dini değil politiktir.

Malcolm’un örgütten ayrıldıktan sonra Hacca gittiği bir gerçektir. Ancak bu tarihten itibaren Malcolm rotasını tamamen Afrika’ya yönlendirmiş, ümmetçilik değil Pan-Afrikanizm doğrultusunda politikasını şekillendirmiştir. İslam Milleti gibi güçlü bir örgütten ayrıldıktan sonra İslam içi bir arayışa girmek politik bir tercihtir. Malcolm, ayrılık sonrası kurduğu Müslüman Cami Hareketi’ni değil, bundan sonra kurduğu Afro-Amerikan Birlik örgütünü büyütmeye çalışmış, başta sivil haklar hareketi ve Marksist yapılar olmak üzere diğer hareketlerle işbirliği geliştirmiştir. Onun bu dönemini dini arayışları değil, politik arayışları belirlemiştir.

“Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyen Malcolm, İngiltere’deki Asyalılar gibi, Müslüman olmayan, ancak ırkçılığın muhatabı olan herkesle dayanışma göstermiştir. Irkçılığın kapitalizmle olan kan bağına vurgu yapan Malcolm, bu nedenle devlet için büyük bir tehlike arz etmeye başlamış, FBI’ın sıkı gözetiminde olmasına rağmen konuşma yaparken, kalabalık bir salonda katledilmiştir. Malcolm’un mirası da, ABD’de Sünni bir Müslüman hareketinde değil, Kara Panterler Partisi gibi radikal siyasi oluşumlarda cisimleşmiştir. KPP’nin militanlarından Mumia Ebu-Cemal’in dediği gibi, bu gençler kendilerini Marksist-Leninist ve Malcolmist olarak tanımlamıştır (Biz Özgürlük İstiyoruz, çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitap, 2004, s.77).

Adalet, eşitlik ve özgürlük

Dünyadaki olayları kendi siyasetine yaradığı noktada destekleyip, lanetleyen yerli ve milli İslamcılığımız için Malcolm X, neredeyse baştan kurgulanmış, ABD’li bir Müslüman imgesidir. Oysa Malcolm, beyaz üstünlükçü bir sisteme kafa tutarken, diğer yandan dini kullanarak kendisini zengin eden, siyahları ekonomik ve cinsel olarak sömüren dinbazlara karşı da mücadele etmiştir. Onun sözleri “selam ve dua ile” değil “adalet, eşitlik ve özgürlük” sloganlarıyla son bulmuştur.

AKP’lilerin ABD’deki ırkçılığa, baskıya, adaletsizliğe karşı başlayan eylemleri desteklemesi tamamen araçsal, gündelik siyasal bir söylem geliştirmek amacıyladır. On kişilik basın açıklamalarının bile polis şiddetiyle dağıtıldığı, ifade özgürlüğünün tutuklama silahıyla darmadağın edildiği, seçilmiş belediye başkanlarının idari kuvvetle makamlarından alınıp hapse atıldığı, KHK’lar ile yüz bini aşkın insanın apartheid benzeri bir sistemle sivil ölü haline getirilmek istendiği, polis şiddetinin açıkça teşvik edildiği bir ülkenin muktedirleri, bu tür eylemleri kendi suçlarını meşrulaştıran, normalleştiren, aklayan bir fırsat olarak görmektedir.

Eylemlerin arkasında dış güçleri ve komplocu örgütleri arayan, toplumun kültürel kutuplaşmasını derinleştirmek için elinden geleni yapan, eline İncil’i alıp kilise önünde poz veren, destekçilerini sokaklara davet eden Trump’ın mı, yoksa “nerede eşitlik, özgürlük ve adalet için mücadele eden varsa onların yanındayım” diyerek isyan kuşağına ilham olan Malcolm X’in mi iktidar mahfillerinin yakınına düştüğü, cevabı çok zor olmayan, bir sorudur.

Dünyanın dört bir yanında, çıkarlar değil ilkeler doğrultusunda sokaklara çıkanların yoldaşlığı, kanlı bıçaklı görünenler dahil, bütün muktedirleri tek bir kampta toplayacaktır, er ya da geç.

Kaynak: Gazete Pencere

Sosyalistlerden ABD Halkının Mücadelesine Destek: “George Floyd için Adalet!”

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol, Istanbul’da Trump Towers’ın önünde yaptıkları basın açıklamasında “biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyoruz” diyerek Floyd’un öldürülmesinin münferit bir olay olmayıp ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucu olduğunu vurguladılar.

Basın açıklamasın tam metni şöyle:

George Floyd için Adalet! ABD halkının mücadelesiyle dayanışma!

25 Mayıs’ta Minneapolis şehrinde George Floyd’un polisler tarafından sekiz dakika boyunca boğazına bastırılarak vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Sorumluların cezalandırılması talebiyle başlayan protestolar, kolluk güçlerinin sert müdahalesi ve ABD hükümetinin olaya karışan polisleri kollayan tavrı sonucunda bütün eyaletlere yayılan militan ve öfkeli bir karaktere büründü. Bu gösteriler, boyutları ve sokakları dolduran insanların kararlılığı bakımından 1960’ların büyük isyan dalgasıyla karşılaştırılabilir ve 2014’ten beridir devam eden Black Lives Matter hareketinin daha radikalleşerek büyüdüğünü göstermektedir. 

George Floyd’un öldürülmesi münferit bir olay değildir ve ABD’deki kurumsal ırkçılığın bir sonucudur. ABD’de bir siyahın polis tarafından öldürülmesi, bir beyaza göre üç kat daha olasıdır. Yetişkin siyah erkeklerin dörtte biri hayatlarında bir defa ya polisi şiddeti ile karşılaşmakta ya da basit bir gerekçeyle tutuklanmaktadır. Sağlık, eğitim ve konut hakkına ulaşmada maruz kaldıkları ayrımcılık her gün karşı karşıya kaldıkları ırkçı şiddetin bir parçasıdır. Amerikan kapitalizmi yoksul siyah halkı içererek değil; sürekli dışlayarak, hapsederek ve sömürünün en katmerlisine tabi tutarak ayakta kalmaktadır. 

İsyanın büyümesinin bir diğer nedeni de 100 binden fazla insanın ölümüne neden olan bir sağlık krizi ve sadece iki ayda 40 milyon insanı işsiz bırakan bir kapitalist kriz ortamı içinde ortaya çıkmasıdır. Koronavirüs pandemisi kapitalizmin bütün çelişkilerini ortaya sermiştir. Bu nedenle çoğunluğu genç, işsiz veya düşük ücretlerle çalışmaya mahkum edilmiş milyonlarca beyaz Amerikalı, bu eylemlerde yoksul siyah halkla birlikte yürümektedir. ABD egemen sınıfının iki partisinin de göstericileri eve dönmeye çağırmalarının nedeni isyanın ırkçılığa karşı olduğu kadar sınıf öfkesini de yansıtmasıdır. Bu öfkenin kurucu bir güce dönüşmesi durumunda tüm sistemi altüst etme potansiyeline sahip olacaktır. 

Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihi yayılmacılığın, sömürgeciliğin, ırkçılığın tarihi olduğu kadar bunlara karşı direnen siyahların, azınlıkların, işçi ve emekçi sınıflarının da mücadele tarihidir. Biz bu mücadeleleri kendi mücadelemiz olarak görüyor, emperyalizmin bağrında ortaya çıkan bu büyük isyanı, hepimiz için umut ve esin kaynağı olarak değerlendiriyoruz. 

Ancak enternasyonal dayanışma burada da ırkçılığa ve faşizme karşı mücadeleyi gerektirir. Türkiye’nin şimdi bulunduğu topraklarda yaşamış ve hala yaşayan halkların, cinslerin, cinsel yönelimlerin, işçi ve emekçilerin, tüm ezilen ve sömürülenlerin de sistematik olarak ayrımcılığa maruz kaldığını biliyoruz. İktidarların ve sermayenin ayrımcılığı saklamaya, üstünü örtmeye dönük olarak kullandığı hiçbir yöntem bu ayrımcılıklara karşı birlikte mücadele etmemizi engelleyemeyecek. Bizler, dünyanın her yerindeki siyahlar ve beyazlar, Kürtler ve Türkler, LGBTİ+’lar, kadınlar, ezilenler, işçiler, göçmenler, kapitalizme karşı hep birlikte mücadele edeceğiz. 

Yaşasın halkların kardeşliği!

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

İmzacı kurumlar:

Başlangıç Kolektifi

İşçi Demokrasisi Partisi

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Sosyalist Emekçiler Partisi

Basın Açıklamasına Çağrı: George Floyd için Adalet! ABD Halkının Mücadelesiyle Dayanışma!

Geçtiğimiz hafta George Floyd’un polisler tarafından vahşice katledilmesi, ABD’de eşi görülmedik bir kitlesel protesto dalgasını beraberinde getirdi. Bu isyan, ABD devletinin temellerini oluşturan ırkçılığa yönelik tepki ile ABD emperyalizminin baskıcı ve emekçileri açlığa sürükleyen politikalarına karşı biriken öfkeyi birleştirdi. Trump yönetimi ise bu öfkeyle ayaklanan kendi emekçi halkına yoğun bir devlet şiddeti ile karşılık veriyor. Bu topraklarda yaşayanların yakından tanıdığı bu baskı politikalarına karşı, emek ve demokrasiden yana tüm kurumları ABD halkının mücadelesiyle dayanışmak için düzenleyeceğimiz basın açıklamasına çağırıyoruz. 5 Haziran Cuma günü 18.00’da Mecidiyeköy Trump Towers önünde buluşuyoruz.


Başlangıç Kolektifi
İşçi Demokrasisi Partisi
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Emekçiler Partisi

Hayatta ve Mirasında Malcolm X – Kwame Somburu

George Floyd’un ırkçı bir polis tarafından katledilmesinin ardından tüm ABD’ye yayılan kitlesel eylemler, siyahlara yönelik dört yüz yıllık baskı ve zulüm tarihini zihinlerde yeniden canlandırdı. Bu eylemleri, kendi suçlarını unutturmak için bir fırsat olarak gören AKP’liler, Malcolm X fotoğrafları eşliğinde isyanları destekleyen paylaşımlarda bulunmaya başladılar. Oysa Malcolm X, AKP’nin baskı, talan ve adaletsizlikle özdeş politikalarının tam karşısında yer alabilecek bir figürdür. Türkiye’deki ve Orta Doğu’daki İslam anlayışıyla en ufak bir ortak noktası olmayan İslam Ulusu örgütünün içerisinde yetişen, ardından bu örgütün yozlaşmış yapısına karşı bayrak açarak enternasyonalist bir çizgiye sahip çıkan Malcolm X, İslam Ulusu’na üye İslamcı militanlar tarafından katledilmeden önce sosyalist hareketlerle sıkı bir işbirliğine girmişti. “Bana bir kapitalist gösterin, size kan emicinin kim olduğunu göstereyim” diyerek ırkçılık ve kapitalizm arasındaki ilişkiye dikkat çeken Malcolm X, Elijah Muhammed başta olmak üzere, dini kendi çıkarları için araçsallaştırıp zengin olan ve kendi tiranlıklarını yaratan herkesin tam da karşısında yer alan bir adalet, eşitlik ve özgürlük savaşçısıdır. Bu yazı, Malcolm X’in 50. ölüm yıldönümü vesilesiyle, Kwame Somburu tarafından kaleme alınmıştır. –İmdat Freni

Malcolm X nevi şahsına münhasır biriydi. Ufak Malcolm’dan, dünya çapında tanınmış Malcolm X’e – hayatının son döneminde geliştirdiği her tür ulusal/uluslararası baskı, sömürü ve ayrımcılığa karşı tavizsiz karşıtlığı ile birlikte – dönüşümü tam anlamıyla istisnai idi.
 
Malcolm asla bir suçlu değildi. Bana göre, onun erken yaşlarındaki anti-sosyal davranışları dünyada var olagelmiş en mücrim, gayri-insani, riyakâr yönetici sınıfı ve toplumu tarafından kriminalize edilmesinin ürünüydü. İslam Ümmeti (İÜ) onun olumlu bir biçimde erken gelişmesinde önemli bir yere sahipti. Elijah Muhammed’i diğer birçok İÜ temsilcisi ile beraber üç defa gördüm ve dinledim ve iki yıl boyunca Muhammad Speaks’in haftalık sayılarındaki her kelimeyi okudum. Ayrıca Harlem’de düzenlenen birçok toplantıya katıldım.
 
Malcolm’ın entelektüel merakından, insanlığından ve dünya çapındaki muhtelif sosyal adaletsizliğe dair süratle biriktirdiği bilgisinden etkilenmiştim. Yalın gerçeği anlatmaya ve yapısal eşitsizliğin temellerini teşhir etmeye çabalıyordu. Bu çabanın Afro-Amerikalıların özgürleşmesinin ilk adımı olduğunu hissediyordu, fakat daha sonra bir dünya şahsiyeti oldukça bunu bütün insanlığın kurtuluşunun ilk aşaması olarak düşündü. Onun için bilgi, birlik ve militan inat zalim toplumu karşıtına dönüştürecek anahtarlar idi.
 
Malcolm, emsalsiz bir entelektüel merakı ve her tür baskı ve ayrımcılık karşıtı kavgaya sürekli ve sınırsız bağlılığı temsil ediyordu. Bu bağlılık İÜ içince mümkün olmadığı noktada, başkan John F. Kennedy suikastı ardından Malcolm’ın yaptığı “tavukların eve tünemesi” yorumundan dolayı, Malcolm İÜ’den ayrılmak zorunda kaldı. Müslüman Camisi ve Afro-Amerikan Birliği Örgütünü inşa etmeye başladı.
 
Malcolm’ın Afrika ve Orta Doğu yolculukları onun üzerinde derin etkiler bıraktı. Bu yolculuklar onun görüş açısını genişlettiği gibi sınıf bilincini de derinleştirdi. Sömürgeciliğe, kapitalizme ve emperyalizme tereddütsüz karşı durdu. Mekke’den dönüşünün hemen ardından Sosyalist İşçi Partisi tarafından 29 Mayıs 1964’te düzenlenen Militan Emek Forumu’ndaki bir panelde “Kan Kardeşler” diye bilinen o meşhur konuşmasını yaptı. Konuşması beyazları öldürmeyi amaçlayan Harlem merkezli bir nefret çetesinin farz edilen mevcudiyetine bir tepkiydi. Malcolm bu hayali çeteyi Afrika’da sömürgeciliğin halka nasıl zulmettiğine dair öğrendikleri bağlamında tartıştı ve Harlem’daki polis teşkilatını işgalci bir ordu olarak tanımladı. Irkçılık ile kapitalizm arasındaki bağa vurgu yaptı:
 
 “Sömürgeci ülkelerin birçoğu aynı zamanda kapitalist ülkelerdi ve kapitalizmin son kalesi Amerikadır. Beyaz bir insan için kapitalizme inanıp ırkçılığa iman etmemenin imkânı yoktur. Irkçılıktan arındırılmış bir kapitalizm mümkün değildir… Ve eğer bir gün birini bulup onunla muhabbet ederseniz ve eğer o kişi perspektifinde ırkçılığa yer olmadığına dair sizi ikna ederse, bilin ki bu kişi ya sosyalisttir ya da siyasi felsefesi sosyalizmdir.”
 
Ben de oradaydım ve Özgürlük Şimdi Partisi’nin (Freedom Now Party) Harlem şubesinin çalışmalarına dair iki dakika konuşma şansı buldum. O zaman (ve 1979’a kadar) Paul Boutelle’yi ismim olarak kullanıyordum ve partinin Harlem şubesinin başkanıydım. Ağustos 1964’te Harlem’da kamu önünde konuşmam yasaklandı ve partinin senatör adayı olarak konuşmaya giriştiğimde tutuklandım.
 
Aynı yılın ilerleyen aylarında, Malcolm X Afrika’ya döndü ve 19 haftasını Orta Doğu ve Afrika’da yolculuklar yaparak geçirdi. Suikastından üç aydan da daha az bir süre önce Amerika’ya geri döndü. Yolculukları boyunca, Afrika’da özgürlüğünü henüz kazanmış, kapitalizmi reddedip sosyalizme yönelen ülkelere şahit oldu. Bunu olumlanması gereken bir gelişme olarak gördü. 29 Kasım’da Audubon dans salonunda Malcolm için düzenlenen eve dönüş toplantısında Afrika’da hali hazırda gerçekleşmekte olan değişime dair rapor sundu. 1964’te Sosyalist İşçi Partisi tarafından başkanlık adayı gösterilen Clifton DeBerry tarafından takdim edildikten sonra, Malcolm “bu bir devrim çağıdır” diye konuşma yaptı.
 
Tarihte var olagelmiş en mücrim yönetici sınıfı, Malcolm’ın “Ben” yerine “Biz”i demokratik bir şekilde temsil eden bir devrimci hareketin gelişiminde etkili olmasından önce tasfiye edilmesi gerektiğini kısa süre içinde anladı. 21 Şubat 1965’te oğlum ile birlikte Audubon dans salonuna geldiğimde polisin var olmadığını fark ettim. Hatta güvenlik görevlilerinden birine polisin olağandışı yokluğunu belirttim. Malcolm’ın sahneye gelmesinin hemen ardından, 400 kişinin bulunduğu dans salonunda benim hemen yanımda bir itişme başladı. Birinin “ellerini cebimden çek” diye bağırdığını duydum. Bu oyalama devam ederken ve güvenlik görevlileri kargaşaya doğru yönelirken, sis bombası infilak etti ve Malcolm’a defalarca ateş edildi.
 
Sadece, kalabalık tarafından salonun dışında hırpalanan Talmadge Hayer gözaltına alındı ve kayda geçirildi. Başka bir adam polis arabasına konularak uzaklaştırıldı. Kimdi bu ikinci adam? Bu kişiye New York Times ve New York Post’un ilk nüshalarında değinildi, fakat daha sonraki sayılarda sadece gözaltına alınan kişiden bahsedildi.
 
Salonda bulunan birçok kişi gibi, silah sesini duyar duymaz, oğlumu tutup öne doğru hızla eğildim. Tüm bu kargaşanın içinde dahi, birçok kişi Malcolm’ın öldüğünü sezinledi. Daha sonra adli tabipler üç farklı silahtan 21 yara saydılar.
 
Anma konuşmasında Ossie Davis Malcolm’ı “ışıldayan siyah prens” diye tanımladı. Cinayet esnasında, Malcolm’ın devrimci fikirleri henüz gelişmekte idi. ABD’deki ırkçılığının derinliklerini deşiyor ve ayrımcılığı alt etme mücadelesini enternasyonal insan hakları ve özellikle de Afrika ve Karayipler’de gelişmekte olan kurtuluş mücadeleleri ile bağdaştırıyordu ve siyasi aktivistlere, şairlere, müzisyenlere ilham veriyordu.