Bigh Tech ve liderlerinin birçok ülkede siyasi gücü ele geçiriyor gibi göründüğü bir dönemde, bu hareketin kaynaklarını ve sonuçlarını, ayrıca diğer ekonomik ve siyasi güç biçimleriyle eklemlenmelerini tam olarak kavramak önemlidir.
Marx, kapitalizmin üretici güçleri geliştirme konusundaki benzersiz kapasitesini uzun uzadıya tartışmıştı: Kapitalistler arasındaki şiddetli rekabet, onları üretim sürecinde sürekli yenilik yapmaya itecek ve böylece sermayenin organik bileşimini artıracaktı. Ayrıca, rekabetin şirketlerde yoğunlaşma eğilimine yol açtığı sonucuna varmıştı. Bu bağlamda Ernest Mandel şu açıklamayı yapmaktadır:
Kapitalist üretim tarzının evrimi zorunlu olarak sermayenin merkezileşmesine ve yoğunlaşmasına yol açar. Firmaların ortalama büyüklüğü sürekli artar; çok sayıda küçük firma, tüm sanayi sektörlerinde sermaye, emek, mülkiyet ve üretimin giderek artan bir payını kontrol eden az sayıda büyük firma tarafından rekabette yenilir […] Bu şekilde kapitalist rekabet, kapitalist üretim tarzının kökeninde yatan mülksüzleştirme sürecini devam ettirir (…). Sermayenin tarihi, giderek daha küçük bir azınlığın mülkiyeti lehine büyük çoğunluğun mülkiyetinin yok edilmesinin tarihidir. (1)
Tarihsel olarak kapitalizm, büyük teknolojik gelişmeler ile maddi ve maddi olmayan malların üretimine yol açmış ve üretimdeki bu büyüme süreci ekonomik ve sosyal gerilimler yaratmıştır. Bu metin, bu hareketin bir yönünü, burjuvazinin bileşimindeki yakın tarihli evrimi kısaca tartışmakta ve son 50 yılda düşük yatırımla ve üretkenlikte mütevazı artışlarla işaretlenen, “sürekli durgunluk” olarak adlandırılan nispeten zayıf bir büyüme yaşandığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla, her ne kadar yüksek bir servet yoğunlaşması eşlik etse de, bir sermaye birikimi kriziyle karşı karşıyayız. Bunlar geç kapitalizmin mevcut evriminin iki genel özelliğidir.
Şirketlerin toplumsal ve siyasal güçlerinin yoğunlaşması
Kapitalizmin bu evresinin performansının nedenleri daha ileride tartışılacaktır. Şimdilik, bu dönemin çağdaş kapitalizmi anlamak için gerekli olan temel bir özelliğini vurgulamak önemlidir: Yüksek şirket yoğunlaşması. Özellikle IMF (2) gibi kuruluşlarınkiler de dahil olmak üzere yapılan çeşitli araştırmalara göre, çeşitli göstergeler bu özelliği, özellikle de az sayıda büyük şirketi ilgilendiren şirket marjları ve kârlarındaki artışı doğrulamaktadır:
Genel marjdaki artıştan daha önemli olan ana sonuç, marjların dağılımının değişmiş olmasıdır: Medyan sabittir ve üst yüzdelik dilimler önemli ölçüde artmıştır. […] Birkaç şirket yüksek marjlara sahip ve büyükken, şirketlerin çoğunluğu marjlarında artış görmüyor ve pazar payı kaybediyor. (3)
Bu fenomenin yatırım, istihdam ve ücretlerin milli gelir içindeki payının azalması gibi olumsuz makroekonomik etkileri konusunda istatistiksel kanıtlar açıktır. Aynı zamanda bir avuç şirkete aşırı pazar gücü (4) vererek normalden daha yüksek fiyatlar belirlemelerini sağlar ki buna (neo)klasik iktisattaki anlamında “getiri” ya da Kalecki’nin “markup” (5) dediği şey denebilir. Bu gelişmeler Marksist Tekelci Sermaye ekolü tarafından vurgulanmıştır: Büyük firmalarda aşırı üretim kapasitesi, istihdamı azaltan ve tüketimi baskılayan sermayenin organik bileşimindeki artışla birleşerek “aşırı birikime” veya üretken yatırım fırsatlarının eksikliği nedeniyle fazlalıkların soğurulmasında zorluğa yol açar ve bu da ekonomik durgunluğa neden olur (6).
Ancak bu bakış açısı, en az iki nedenden ötürü çağdaş birikimi anlamak için yetersizdir. Birincisi, tekelcilik günümüz kapitalizminin temel bir özelliği olsa da tek özelliği değildir; birikim mantığının özellikle neoliberal dönemde nasıl evrildiği de dahil olmak üzere diğer önemli boyutların da dikkate alınması gerekir. İkinci olarak, tekelci kapitalizme ilişkin salt ekonomik bir vizyonun ötesine geçmek gerekmektedir. Bu büyük şirketler tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde pazar gücünü ellerinde toplarken, aynı zamanda toplumsal nüfuz ve siyasi güç de elde etmektedirler. Bu süreç Marx (ve ondan önceki başka iktisatçılar) tarafından tanımlanmıştı, ancak toplumsal örgütlenmeyi belirleyen yeni boyutlar kazandı: Daha sonra tartışacağımız bu şirketlerden bazıları, neredeyse evrensel ölçekte toplumsal ilişkileri üst belirlemektedir ve siyasi iktidarla artan iç içe geçişleri, birikim rejimlerinin kurucu bir unsurudur. Diğer bir deyişle, oligarşileşme günümüz kapitalizminin tanımlayıcı bir özelliğidir.
Bu makale bu analiz açısını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bunu, birikim mantığının son on yıllardaki evrimini kısaca izleyerek, bu değişimlerin yeni (ve eski) sermaye kesimlerinin yükselişi üzerindeki etkisini vurgulayarak ve bu evrimden ortaya çıkan iki sermaye sektörünü vurgulamak için bunların bazı sınırlarını, çıkarlarını ve gerilimlerini haritalandırarak yapıyor: Varlık yöneticileri (asset managers) ve tekno-oligarklar. Bu süreçlerin günümüz kapitalizmini anlamak açısından taşıdığı öneme dair bazı düşüncelerle yazımızı sonlandırıyoruz.
Küreselleşmenin sonu ve kapitalist gelişmenin uzun dalgaları
“Sürekli durgunluk” kapitalist gelişmenin dördüncü uzun dalgasının depresif evresine tekabül etmekle birlikte, başta süresi olmak üzere önceki dönemlerle karşılaştırıldığında bazı yeni özellikler göstermektedir. Bu dalganın genişleme evresi hem toplu verilerle hem de İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden ‘otuz görkemli yıl’ boyunca karlılık ve birikim açısından en dinamik sektörlerden (otomotiv, kimya, çelik ve dayanıklı tüketim malları endüstrilerinde) elde edilen verilerle belgelenmiş ve doğrulanmış olsa da, bu ivme tükendikten sonra ne olduğu daha tartışmalıdır.
Bazı yazarlar 1980’lerde küreselleşmeyle birlikte bir toparlanma öngörmüşlerdi, ancak gerçek şu ki kâr oranları önemli ölçüde toparlanmamış ve yükseldiğinde de yatırımlarda genel bir artışa yol açmamıştır. Birikim krizi, düşük kâr oranları ve vasat bir yatırım seviyesiyle kendini göstermektedir. Her ne olursa olsun, bu süreç büyük bir çeşitlilik göstermektedir: 2024 yılında, sermaye getiri oranı ABD’de büyük şirketler için %12 civarındayken, daha küçük şirketler için %4’ten fazla değildi.
Yine de bu yıllar, sadece yeni ürün ve faaliyetlerin yaratılmasında (dijital kovan ya da ‘metaverse’, yapay zeka) değil, aynı zamanda bunların üretim süreçleri üzerindeki etkisinde de (robotlaşma) büyük teknolojik yeniliklere sahne olmuştur. Bu süreçler yeni endüstriler ve yeni işletmeler yaratmış, burjuvazinin daha sonra tartışacağımız yeni sektörlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ancak bunlar birikim ve yatırımın geçmiştekilerle kıyaslanabilir seviyelere geri dönmesine imkân vermemiştir.
Teknolojik yeniliklere rağmen bu ‘uzun durgunluğun’ nedenleri başka bir makalede tartışılmıştır (7). Burada, bu hikayenin ekonomilerin ‘finansallaşması’ sürecinden ve finansın sermayenin baskın sektörü olarak yükselişinden ayrılamaz olduğunu vurgulamak önemlidir. Finans sektörünün büyümesi, 1970’lerden itibaren uygulanan döviz kurlarının serbestleştirilmesi, sermayenin serbest dolaşımı ve genel olarak finansal deregülasyon gibi neo-liberal politikaların bir sonucuydu, ancak aynı zamanda gelişmiş ekonomilerin üretken kapasitesinin tükenmesini de yansıtıyordu. Buna cevap olarak, bu ekonomilerin şirketleri daha ucuz iş gücünden yararlanmanın mümkün olduğu bölgelere taşındı ve kârlarını üretken yatırımlardan daha yüksek getiri sunan finansal yatırımlara yönlendirdi (8). Karmaşık ve şeffaf olmayan finansal ürünler çoğaldı ve ücretlerdeki durgunluk nedeniyle baskılanan talebi desteklemek için kitlesel kredi kullanıldı. Tüm bunlar finans sektörü için son derece kârlıydı, ancak gelişmiş ekonomilerdeki hayali sermayenin ağırlığı 2007-2008 mali krizi sırasında ölümcül oldu.
Parasal aktivizm ve sermayenin yeniden yapılandırılması
Geleneksel finans sektörünün hegemonyası, en az iki nedenden ötürü subprimes (eşik-altı ipotekli konut kredileri) krizinden derinden etkilenmiştir. İlk olarak, bankaların iflası, şüpheli alacak portföylerinin birikmesi ve krizin ardından düzenlemelerin sıkılaştırılması sektörün kârlılığını azaltmıştır. İkinci olarak, merkez bankası para politikasında küçük bir devrim yaşanmış, ‘Volcker şoku’ (9) ile başlayan yüksek faiz oranları dönemi yerini uzun yıllar süren çok düşük gösterge faiz oranlarına ve durgunluğun neden olduğu şoklara yanıt olarak hacimli varlık alım programlarına (quantitative easing – nicel gevşetme) bırakmıştır. Sonuç, iki ana unsurdan oluşan yeni bir oligarşinin oluşması olmuştur – varlık yöneticileri ve onların finans şirketleri ve tekno-oligarşiler – ki bunlar ilerleyen bölümlerde tartışılacaktır.
Yine de geleneksel finansın hakimiyetinin sona erdiğini ilan etmek için erken olacaktır. Krizin ardından bankacılık sektörü bir yoğunlaşma sürecine girmiş, büyük bankalar batan küçük bankaları satın alıp bünyelerine katarak mega holdinglerin oluşmasına yol açmışlardır. Brett Christophers’ın açıkladığı gibi, bankaların piyasa gücünün artması, faiz oranlarındaki düşüşün tüm etkisini kredi verme faaliyetlerinden alınan oranlara yansıtmamalarını sağlamış ve böylece yeni genişlemeci para politikasının etkisini hafifletmiştir (10). Öte yandan, bu politika genel olarak finansal varlıkların değerinde sert bir artışa yol açmış ve bu “parasal aktivizm” hisse senedi ve tahvil piyasalarını destekleme etkisine sahip olduğu için bankalar da kendi iç alım-satım (trading) faaliyetlerinde bundan faydalanmıştır.
Bu son örnek, krizi takip eden yıllardaki birikim rejiminin çarpıcı özelliğini göstermektedir: Merkez bankalarının yoğun likidite enjeksiyonlarının doğrudan sonucu olan varlık-fiyat enflasyonu (asset-price inflation). Kemer sıkma politikalarından kaynaklanan reel ücretlerdeki düşüşle azalan küresel talep, üretken sermayenin kârlılığını daha da azaltmış, böylece üretken yatırım yoluyla değil, finansal varlıkların değerlenmesi ve mübadelesi yoluyla gelir sağlayan finansal spekülasyonu teşvik etmiştir. Bu gelişme aynı zamanda bu talih kuşundan yararlanan finans şirketlerinin kurulmasını ve çoğalmasını da teşvik etmektedir. Bu şekilde, merkez bankaları tarafından sağlanan likidite akışı, üretken yatırımlardan ziyade varlık fiyat enflasyonuna fayda sağlayacak şekilde yönlendirilmiştir.
Bu anlamda, finansallaşmanın baskın birikim biçimi olarak kaldığı doğru olmakla birlikte, mantığının nitel olarak değiştiği de aynı şekilde doğrudur. Subprimes krizinden sonra, finansal sistem için önemli bir ‘hammadde’ teşkil eden ipotek hacizleri dalgası nedeniyle yatırımcılar yeni varlıklara ihtiyaç duydu. İşte bu ortamda konut, Batı dünyasının hemen her yerinde mükemmel bir finansal varlık haline geldi ve olağanüstü getiriler sundu.
Desiree Fields’ın açıkladığı gibi, bu “yeni varlık sınıfının” inşası çeşitli faktörlerin sonucudur (11). Bir yandan, daha önce de belirttiğimiz gibi, sermayenin kârlılığını yeniden sağlamak için yeni varlıklar bulmak gerekiyordu. Buna ek olarak, emlak fiyatlarındaki dalgalanmalar, (2008-2009 krizi sırasında) ipoteklerini ödeyemeyen ailelerin mülklerini terk etmesi ve bunun sonucunda mülk sahiplerinin (hem özel hem de kamu) satış yapma isteği, bu yatırımı cazip hale getirmeyi amaçlayan çeşitli kamu müdahaleleriyle (vergi avantajları, şehir planlaması vb.) birleşince, bu tür yatırımlar için yeni bir fırsatlar ekosistemi yarattı.
Sonuç olarak, yatırım fonları hemen hemen her büyük Batı kentinde, sadece spekülatif amaçlarla – sürekli daha yüksek fiyatlarla alıp satmak – değil, aynı zamanda sürekli gelir elde etmek amacıyla kira piyasasına sürmek için toplu olarak mülk edinmekte ve böylece bu kentlerin mülkiyet yapısını kökten dönüştürmektedir (12).
Kemer sıkma politikaları sonucunda yapılan özelleştirmeler, varlık yöneticilerine, tekelci yapıları ve esnek olmayan talepleri nedeniyle (13) yatırımcılara çoğu zaman bizzat devlet tarafından yapılan ödemeler sayesinde olağanüstü gelir sağlayan bir dizi kamu hizmeti yönetim şirketini (enerji, altyapı, ulaşım) de emanet etmiştir. Aynı zamanda, devletin iç kapasitelerinin yok edilmesi, örneğin kamu şirketlerinin ve hizmetlerinin yönetilmesi, etütlerin ve uzman değerlendirmelerinin yapılması veya finans sektöründeki risklerin analiz edilmesi gibi normalde kamu sektörü tarafından yürütülen görevlerin yerine getirilmesi için varlık yöneticilerine ve danışmanlık şirketlerine giderek daha fazla başvurulmasına yol açmıştır. Bu hizmetler olağanüstü gelirler yaratmanın yanı sıra, kamu yararına zarar verecek şekilde sayısız çıkar çatışması ve yolsuzluk fırsatı yaratmaktadır.
Yeni bir finans sektörü
Tüm bunlar, yönetim altındaki varlıklarının (Assets under Management – AuM) değerini şişiren yeni parasal rejim sayesinde büyüyen büyük ve yeni bir sermaye fraksiyonunun – varlık yöneticilerinin – ortaya çıkışının altını çizmektedir. Aslında, bu sektörde mülkiyet yapısı, Üç Büyükler (Big Three) olarak adlandırılan BlackRock, Vanguard ve State Street gibi üç önemli oyuncu ile yoğunlaşmıştır. Kısmen BlackRock ve Vanguard’a ait olmasına rağmen gayrimenkulde Blackstone da çok önemlidir.
Üç Büyükler birlikte S&P500’deki şirketlerin %20’sinden fazlasına sahiptir (14), bu da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük şirketlerden bazılarına sahip oldukları anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, yalnızca Üç Büyükler değil, daha genel olarak varlık yöneticileri evrensel sahiplerdir (universal owners): Yalnızca şirket hisseleri gibi geleneksel finansal menkul kıymetleri değil, aynı zamanda özellikle altyapı, konut, enerji üretimi ve dağıtımı, ulaşım ve telekomünikasyon gibi temel mal ve hizmetler gibi giderek daha fazla reel varlığı (BlackRock’ın 2024’te Panama limanını satın almasının gösterdiği gibi) ve bunları yönetme ve önemli finansal kütleleri yönlendirme gücünü de ellerinde tutmaktadırlar.
Bu yeni finans şirketlerinin gücü, merkez bankalarının para politikasının yarattığı fırsatlardan, yatırım fonlarının spekülatif uygulamalara aktarılmasından ve Amerikan ekonomisinin özelliklerinden, özellikle de 36 trilyon dolarlık kamu borcundan ve dünyanın her yerinden tasarruf ve sermaye çekme konusundaki benzersiz yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Pratikte, bir likidite okyanusunda yelken açıyorlar.
Son on yılda Apollo, BlackRock, Blackstone ve KRK kontrol ettikleri varlıkların değerini beş kat arttırdı. Kredi ve sigorta gibi geleneksel finansal faaliyetlerde de önem kazandılar: Apollo geçen yıl ABD’deki diğer tüm sigorta şirketlerinden daha fazla hayat boyu gelir (emeklilik sigortası ürünleri) verdi (15).
Bu finans şirketleri, geleneksel bankaların düzenleyici kısıtlamaları olmaksızın faaliyet gösterebildikleri için – ki kriz sonrası yükselişlerinin nedenlerinden biri de budur – daha yüksek marjlar elde edebilmektedirler. Aynı nedenle, geleneksel bankalar bu kurumlara verdikleri kredileri artırmışlardır: Bu krediler 2015’ten bu yana beş katına çıkmıştır ve şu anda banka kredilerinin onda biri bu kurumlara gitmektedir (16). Geleneksel bankalar gölge bankacılıktan (shadow banking ya da paralel bankacılık sistemi) elde edilen kârdan pay almaya çalışıyor.
Bu yeni finans şirketlerinin çağdaş toplumun merkezi boyutlarını kontrol ediyor olması, onlara muazzam bir güç (17), özellikle de hükümetler üzerinde baskı kurma gücü vermektedir ki bu güç, varlık yönetimi sektörünün kendi içinde son derece yoğunlaşmış ve az sayıda oyuncunun hakimiyetinde olduğu düşünüldüğünde daha da artmaktadır. BlackRock gibi şirketler her yıl hükümetler, politikacılar ve parlamentolar nezdinde lobi yapmak için milyonlar harcamaktadır (18). Benzer şekilde, devlet görevlerinin bu şirketler tarafından taşeron olarak üstlenilmesi ve bu şirketlerin hükümetler ve merkez bankaları ile olan yakın ilişkileri, kamu politikası karar alma sürecinde bu şirketlere önemli bir nüfuz sağlamaktadır (19). Finansal düzenleme tartışmalarını yakından takip eden ekonomist Daniela Gabor bu konuda kesin konuşuyor: “Artık gücü elinde tutanın bankalar değil, varlık yöneticileri olduğunu fark ettim” (20).
Yeni oligarşinin ikinci bileşeni, iletişim teknolojisi şirketlerinin gücünden kaynaklanıyor – ünlü Amerikan teknoloji devlerinden (Alphabet, Meta, Amazon ve Microsoft dahil) oluşan Big Tech. Yüzyılın başından bu yana büyük bir hızla büyümüştür. Bugün belki de sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonunu oluşturuyor. Merkez bankaları tarafından piyasa kapitalizasyonu yoluyla enjekte edilen likiditenin en büyük yararlanıcıları bu devler olmuştur. Gerçekten de bu dönemde en çok değer kazananlar bu şirketlerin hisseleridir. Aynı zamanda, bu şirketler sosyal ve siyasi hayatta geniş kapsamlı yansımaları olan büyük bir nüfuz kazanmaktadır.
Pandemi ve finansal düzensizlik
Pandemi dönemi ve hemen sonrası, hem ücretleri ve işletmeleri desteklemek için büyük ölçekli mali önlemler hem de devasa yeni nicel gevşetme (quantitative easing) programları yoluyla ekonomileri desteklemek için yoğun devlet müdahalesi ile karakterize edildi ve Adam Tooze’un Covid-19’un neoliberal dönemi sona erdirip erdirmediğini sormasına yol açtı (21) ki bu, bu bölümün sonunda ele alacağımız bir husus.
Bu dönemde atipik bir olaya dikkat çekmekte fayda var: Pandemi ve Ukrayna’nın işgali nedeniyle tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıkların yanı sıra dev perakendecilerin kâr elde etme stratejileri nedeniyle enflasyonun geçici olarak geri dönmesi. Bu nedenle merkez bankaları, geleneksel finans sektörünü çok memnun edecek şekilde eski yüksek faiz rejimine geri dönmeye karar verdi. Bankacılık sektörüne ek olarak, enflasyonist dönem (2022-2024), enerji ve dağıtım gibi büyük işletmelerin bazı geleneksel ve tekelci kesimlerinin de sadece marjlarını arttırarak olağanüstü kârlar elde etmelerini sağladı (22). Faiz oranlarının ve enflasyonun hemen öncesindeki normale dönmesiyle birlikte bu sektörlerin kârlarının da düşmesi gerekir ki bu da bu hareketin zaman içinde sınırlı kalacağı anlamına gelir.
Şu anda görece düşük faiz oranları ve merkez bankası bilançolarından varlık satışı ile karakterize edilen bir makroekonomik rejime geçiş sürecindeyiz. Bu durum finans sektörünü bir bütün olarak hassas bir konuma sokmakta ve büyük fay hatları yaratmaktadır. Geleneksel bankalar yüksek faiz oranlarını tercih ederler çünkü bu durum kredi verme faaliyetlerindeki marjlarını ve başta tahviller olmak üzere gösterge faiz oranına endeksli finansal ürünlerin getirisini arttırır, ancak enflasyondan hoşlanmazlar çünkü bu durum alacakların değerini düşürür ki bu da alacaklıya zarar verir. Varlık yöneticileri ise enflasyona karşı daha toleranslı olan genişlemeci bir para politikasını tercih ederler (23) çünkü bu, yönetim altındaki varlıkların (AuM) fiyatını ve dolayısıyla komisyonlarını artırır. Bu nedenle düşük faiz oranlarını tercih ederler. Benjamin Braun açıklıyor:
Varlık yöneticilerinin en çok ilgilendiği değişkenler genel varlık fiyatlarıdır (24). Aldıkları komisyonlar, bir müşterinin varlıklarının mevcut değerinin yüzdesi olarak hesaplanır. Aynı yönetici tarafından yönetilen birçok fondan oluşan bir portföy için, bireysel fon performansının yönetilen varlıkların büyümesi üzerindeki etkisi, varlık fiyatlarındaki genel hareketin etkisinden çok daha azdır… BlackRock’ın varlık fiyatlarını yüksek tutan makro-ekonomik politikaları tercih etmesi, genişlemeci bir para politikası lehine stratejik ve ısrarlı lobiciliğinin açıkça gösterdiği gibi bundan ileri gelir (25).
Bu gerilim, Braun ve Durand’ın ilginç bir makalesinde (26) belgelendiği üzere, bu iki sermaye grubu arasında Trump yönetimine yönelik tartışmalarda ve ayrışmalarda açıkça görülmektedir. Durand ise 2022 tarihli bir metinde, çeşitli borsa endekslerindeki düşüş, sermaye-yatırım (private equity) piyasalarının zayıflaması (27) ve finansal kârların toplam kârlar içindeki payının azalması (28) ile bağlantılı göstergelere atıfta bulunarak finansın gerilemesinin az çok kaçınılmaz olduğunu düşünmektedir. Covid-19 krizinin ardından daha kısıtlayıcı bir para politikasının benimsenmesi ek bir tehdit oluşturacaktır.
Ancak bu sonuçlar ihtiyatla ele alınmalıdır. İlk olarak, Trump’ın Fed Başkanı Powell’a faiz oranlarını düşürmesi için yaptığı amansız baskının da gösterdiği gibi, merkez bankalarının bu kesimlerin lobi faaliyetlerinin baskısı altında daha genişlemeci bir politikaya dönmeyeceğinin garantisi yoktur. İkinci olarak, güçlü ancak çok az duyurulan bir finansal deregülasyon hareketi şu anda devam etmektedir: Starmer ve Trump yönetimleri, bizi 2008 öncesi statükoya geri götürecek önlemler de dahil olmak üzere yıl sonuna kadar yeni deregülasyon paketleri açıkladılar ve Avrupa Komisyonu, subprimes krizinin kökenindeki finansal işlem olan menkul kıymetleştirmeyi (29) serbestleştireceğini açıkladı.
Özellikle Trump, ilave bir istikrarsızlık unsuru yaratmaktadır. ABD Başkanı siyasi gücünü iş yapmak için kullanıyor: Göreve başlamasının arifesinde bir kripto meme ($TRUMP) başlatması ve bu operasyondaki ana yatırımcılarla resmi bir akşam yemeğinde koltuk garantisi vermesi, manevralarının tonunu belirledi. Ancak, bu varlığın değeri Ocak ve Mayıs ayları arasında başlangıçtaki değerinin yaklaşık %25’ine düştü: Bazı yatırımcılar dolandırıcılık olduğu ortaya çıkan bir şeyi satın alarak birikimlerinin bir kısmını ya da servetlerini kaybetti. İkinci risk ise bu durumdan, Trump’ın kripto paralara olan ilgisinden (ve onları serbest bırakma arzusundan) kaynaklanıyor. Trump’ın ilk döneminin başında kripto finansı 20 milyar doların altındaydı; şimdi ise bu miktarın on beş katı. Başkanın kişisel servetinde 2,6 milyarlık gayrimenkule karşılık 1,9 milyarlık kripto varlık bulunuyor; bu iki değer birbirine yaklaşma eğiliminde. Egzotik finansal ürünlere olan merakı ve Beyaz Saray’ı kişisel olarak zenginleşmek için kullanma kararlılığı derin belirsizlikler ve riskler yaratıyor.
Durand’ın bahsettiği nedenlerden ötürü bu zor dönemden korkan finans sermayesi, deregülasyon, vergi indirimleri ve başta emeklilik olmak üzere yeni piyasalara erişim konusunda garanti elde etmek için kamusal müdahaleleri ve lobi faaliyetlerini artırarak baskıyı artırıyor. Finansın gerilemesi ya da toparlanması büyük ölçüde bu çabaların başarısına göre belirlenecektir. Her ne olursa olsun, varlıkların aşırı değerlenmesi ve deregülasyon tehditleri, bu köpüğün riskleriyle bağlantılı bir mali kriz olasılığına işaret etmektedir.
Kalıcı üretken iktidarsızlık
Öte yandan, eski üretken kapasitenin geri dönüşü de yakın değildir. Covid-19, küresel tedarik zincirlerinin kırılganlığını ve bunlara aşırı bağımlılıktan kaynaklanan ekonomik kırılganlığı vurguladı. Bununla birlikte, en gelişmiş ekonomilerin düşük verimlilik artışına ilişkin endişelerini ve Çin’in endüstriyel ve teknolojik yükselişini dikkate alırsak, Draghi raporunun ardından, örneğin tarihsel olarak devlet müdahalesine karşı bir kurum olan Avrupa Komisyonu tarafından açıkça savunulan bir sanayi politikasına geri dönüş için koşullar olgunlaşmıştır. Retorik bir yana, bu tür politikalar şu anda kapitalist merkezin hemen her ülkesinde uygulanmaktadır (30).
Bu durum şu soruları gündeme getirmektedir: Büyük sanayi sermayesinin geri dönüşüne tanık olacak mıyız? Daha da önemlisi, ekonomilerde, rantçı kapitalizm ve mali spekülasyon aleyhine üretimin yeniden merkezi bir rol kazandığı yapısal bir dönüşüm olacak mı? Bu pek olası görünmüyor. Durand üç neden öne sürmektedir: i) yatırım hacmi yetersizdir; ii) Avrupa’da askeri harcamaların artırılmasına verilen önemin gösterdiği gibi öncelikler yanlıştır; iii) bu süreçte özel oyuncuların disipline edilememesi, kamu kaynaklarının sermayeye basit bir şekilde aktarılmasına yol açacaktır (31). Gerçekten de bu programların birçoğu Gabor‘un “riskten arındırma” olarak adlandırdığı, kamu kaynaklarının özel sektörün riskini ortadan kaldırmak için kullanılması, böylece özel sektörün istenen sektörlere yatırım yapması, fonları uygun gördüğü şekilde yönlendirmesi ve hatta bu yatırımların yönetiminin doğrudan kendisine verilmesi esasına dayanmaktadır (32). Bu durum kalkınmacı ve ekolojik politikaları mümkün kılacak bir karar alma alanı açabilecek olsa da, “kamu riskleri, özel karlar” ilkesine dayanan yeni sanayi politikası dönemi, endüstriyel nişlerde (yapay zeka, yenilenebilir enerjiler, yarı iletkenler, savunma) büyük grupların sermaye birikimini destekleyebilir, ancak ekonomileri yeniden yapılandırmayacak veya sermaye yapısında büyük bozulmalara neden olmayacaktır.
Bu tür bir devlet müdahalesini memnuniyetle karşılayan varlık yöneticilerinin, kontrol ettikleri şirketlerin dinamizmini canlandırmak için çok az özendiricileri vardır, bu da yatırım ve inovasyonun canlanmasında bir fren oluşturmaktadır. “Evrensel sahipler” olarak, çeşitli sektörlerdeki şirketlerde ve bazen aynı sektördeki birkaç büyük şirkette hisseleri olduğu için tek tek şirketlerin performansıyla çok az ilgilenirler. Sonuç olarak, bir şirketin rakibinden daha fazla üretip satması onlar için pek önemli değildir, çünkü muhtemelen bu rakip şirkette de ekonomik çıkarları vardır. Amaçları bir bütün olarak sektörün değerini arttırmaktır, hisse değerine şirket sonuçlarından daha fazla öncelik verirler, çünkü komisyonlarının değeri birincisine göre hesaplanır (33).
Küresel ölçekte tekno-iktidar
Krizi takip eden on yıl içinde güçlü bir şekilde ortaya çıkan Big Tech, pandemiden her zamankinden daha güçlü bir şekilde çıktı. Sahipleri artık dünyanın en zengin insanları, siyasi hırslarını ve topluma yönelik planlarını gizlemeden hükümetleri etkiliyor ve hatta istikrarsız bir şekilde (Musk ve DOGE gibi) hükümetlere katılıyorlar. Bunu Trump’ın yemin töreninde açıkça gördük: Genellikle eski başkanlar ve ünlü şahsiyetler tarafından işgal edilen şeref locaları, Big Tech’in sahipleri tarafından işgal edildi. Bugün bu kesim muhtemelen sermayenin siyasi açıdan en güçlü fraksiyonu.
Genelde Demokratları destekleme eğiliminde olan Silikon Vadisi baronları, Zuckerberg’in “eril enerji” özürcülüğünde ya da Musk’ın X (eski adıyla Twitter) sosyal ağının sağını radikalleştirmesinde görüldüğü gibi, Trump’a ve daha küresel bir perspektifte gerici ve otoriter bir yönelime doğru döndüler. Trump’ın ilk icraatlarından biri, belirli yapay zeka sistemlerinin güvenlik testlerini hükümetle paylaşmasını zorunlu kılan bir Biden kararnamesini yürürlükten kaldırmak oldu. Ayrıca Musk’a Doge bakanlığı aracılığıyla tüm federal kurumların verilerine erişim hakkı verdi. Uluslararası alanda Trump sürekli olarak diğer ülkelerden teknoloji devlerinin faaliyetlerine ilişkin düzenlemelerini yürürlükten kaldırmalarını talep etti ve bunu gümrük tarifelerine ilişkin müzakerelerde bir unsur olarak kullandı (34).
Bununla birlikte, siyasi güçleri yalnızca yönetimleri etkileme kabiliyetlerinden kaynaklanmamaktadır. Aslında, büyük şirketlerden oluşan bu küçük grup, uygarlığın bildiği en evrensel iletişim araçlarının paylaşılmayan kontrolüne ve bunlarla birlikte, davranışları büyük ölçekte manipüle etmek için benzeri görülmemiş bir yeteneğe sahiptir (35). Bunu yapmak için, davranışlarımızı giderek artan olağanüstü bir kesinlikle tahmin etmelerini ve değiştirmelerini sağlayan algoritmaları eğitmek için kullandıkları bireysel ve özel deneyimlerimiz hakkında sürekli olarak, ancak mümkün olan en büyük hacimde ayrıntılı veriler toplamaktadırlar. Daha sonra el koydukları dijital ağlara, tahmin ve manipülasyon cihazlarına erişimi satıyorlar.
İş modelleri ve siyasi güçleri bu verilere sınırsız erişime dayanıyor ki bu da özgürlük ve demokrasi kavramlarıyla giderek daha uyumsuz hale geliyor. Neredeyse tükenmez bir sermaye tarafından desteklenen bu yeni oligarşinin siyasi ve otoriter dönüşü, bu nedenle birikim modelinin zorunluluğudur: Kamusal düzenleme ve denetimin yanı sıra demokrasi ve anayasal özgürlükler, insanlığın gözetim sistemine tamamen entegre edilmesi ve tabi kılınması için ortadan kaldırılması gereken engellerdir.
Bu gerçekle yüzleştiğimiz pandemi yılları ve sonrasına, bu olgu üzerine Marksist gelenekten gelen akademik çalışmaların “tekno-feodalizm” adı altında çoğalması da damgasını vurdu.
Varoufakis günümüz kapitalizmini yeni bir üretim tarzı olarak tanımlıyor: “Amazon’a katıldığınızda kapitalizmden ayrılırsınız” diye yazıyor, çünkü şirketin ekonomik modeli mal üretimi ve satışı değil, platformdaki alışverişler yoluyla gelir elde etmek (36). Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve emeğin bir meta olduğu gerçeği ile tanımlanır ki Amazon ve faaliyet gösterdiği ekonomide durum açıkça budur. Öte yandan, üretim tarzındaki bir değişikliği ya da uygarlığın ekonomik karakteristiğini tanımlayan şey rant değildir, çünkü rant, bugünkü ölçeğine sahip olmasa da, Big Tech ortaya çıkmadan önce de kapitalizmde bir birikim biçimiydi.
Durand’ın ‘tekno-feodal’ hipotezi daha ilginçtir, çünkü dijital alanların (Varoufakis’in dijital müşterekler (digital commons) olarak adlandıracağı) yağmalanması fikrine odaklanmaktadır. Ekonomik altyapı ve sosyal yaşam için vazgeçilmez hale gelen bu alanların mülkiyetlerinin yoğunlaşması – dijitalin bir tür ilkel birikimi ve ‘entelektüel tekelleşme’ sürecinin bir sonucu olarak – sorunlu hale gelir ve tekno-feodalistler bunu kendi çıkarları için kullanır, erişimi bir ‘rant’ ödeyenlere ayırırlar. Güçleri ve zenginlikleri, uygun bir ağ üzerinde bağımlılıklar yaratmalarından gelmektedir.
Teorilerin göz ardı etmemesi gereken şey, Big Tech’e özgü rantçı kapitalizm ile doğası gereği kapitalist olan diğer birikim biçimleri arasındaki bağlantıdır; bu da ‘tekno-feodalizm’ gibi teorilerin tüm üretim tarzını kapsama kabiliyetini sınırlamaktadır, çünkü bunlar daha önceki bir üretim tarzıyla bir bileşim önermektedir.
Daha önce tartıştığımız finans sektörünün yanı sıra, sermayenin geleneksel sektörleri olarak adlandırılan ve hala son derece güçlü olan sektörleri de gözlemleyebiliriz. Bu, çok güçlü pazar gücü sayesinde son birkaç on yılda marjlarını büyük ölçüde arttıran ilaç endüstrisi için geçerlidir (37). Bir başka örnek de 680 milyar dolarlık satış yapan ve 2,1 milyon kişi istihdam eden Walmart’tır (38). Bu iki kritere göre, ABD’nin ve dünyanın en büyük şirketidir. Ana işi perakendeciliktir ve ülkedeki perakende pazarının (gayrimenkul hariç) %10’unu kontrol etmektedir. Bunun etkisi dikkate değerdir: Walmart’ın sermaye/kazanç oranı Apple, Meta, Amazon ya da Microsoft’tan daha yüksektir. Başka bir deyişle, daha fazla tasarruf ve sermaye çekmektedir; bu da sermayenin yeni baskın sektörlerinin analizinde dağıtım gibi geleneksel sektörlerin ve şirketlerin göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir.
Hangi kapitalizm?
Bu makaleyi mevcut birikim rejiminin bir özetiyle bitiriyoruz. Krizden bu yana geçen yıllar, geleneksel bankaların görece gerilemesi, varlık yöneticilerinin yükselişi ve Big Tech’in sermayenin baskın kesimi olarak konsolidasyonu ile sermayenin büyük ölçüde yeniden yapılandırılmasına tanık oldu. Birikim rejimindeki son değişiklikler önemlidir, ancak kapitalizmi uzun dalganın mevcut evresi olan ‘sürekli durgunluktan’ çıkarmak için yeterli değildir. Aynı zamanda çok yönlüdürler ve çağdaş kapitalizmin tanımını bir “ana göstergeye” (39) indirgemeyi imkansız kılmaktadırlar. Bu nedenle sadece birkaç temel eğilimi vurgulamayı tercih ediyoruz.
Birincisi, rant. 1960’ların sonlarına kadar uzanan birikim krizi ve kar oranındaki süreğen düşüş bağlamında, kapitalizmin üretken kapasitelerini restore edememesi, bu metinde bahsedilen tüm örneklerin gösterdiği gibi, sermayenin en dinamik sektörlerinin rantiye sektörler haline gelmesine yol açmaktadır (40).
Brett Christophers, kapitalizmde rantların birikimin motoru olarak kârları geçtiği, ne Marx’ın ne de klasik iktisatçıların hayal ettiği bu uğrağı tanımlamayı amaçlayan rantçı kapitalizm kavramını önermiştir (41). Bu durum inovasyonu, rekabeti ve üretici güçlerin büyümesini yavaşlatırken, mülkiyeti yoğunlaştırmakta ve eşitsizlikleri yeniden üretmektedir. Christophers’ın rant kavramının, neredeyse tüm ekonomik faaliyetleri rant olarak ele almasına izin verecek kadar geniş olup olmadığı tartışmalı olsa da, tanımladığı eğilim ve bunun sonuçları gerçektir.
İkinci olarak, bütünlüğe doğru eğilim. Düşen kar oranlarına karşı mücadele, daha önce toplumsal ilişkiler tarafından tabi kılınan yeni unsurların, metalara (ya da gelir elde etmek için varlıklara) dönüştürülerek sermaye birikimi alanına entegre edilmesi anlamına gelmektedir. Post-endüstriyel geç kapitalizmin üretken yetersizliklerine yanıt olarak varlığımızın giderek daha fazla boyutunu metalaştırma yönündeki ‘Polanyigil’ (42) eğilimi – konut ve kamu hizmetlerinden dikkat ve veri biçimindeki bireysel deneyimlerimize kadar – giderek güçlenmektedir. Fraser’ın yazdığı gibi, kapitalizm hayatımızın giderek daha fazla yönünü yamyamlaştırıyor (43).
Üçüncü olarak, el ele giden oligarşi ve otoriterlik eğilimi. Kapitalizmin bu evresinde tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş olan şirket yoğunlaşması, siyaseti ve kolektif yaşamlarımızı ikincilleştirme çabasına yol açmaktadır. Bu olgunun en az iki yönü vardır. Bir yandan, üretken yatırım fırsatlarının yokluğu, siyasi iktidarın ele geçirilmesini sermayenin kârlılığını garanti altına almanın en etkili yolu haline getirmektedir. On yıllardır süren neo-liberalizm, devlet kapasitelerinin zayıflaması ve piyasa ekonomilerinde kolayca siyasi iktidara dönüşen ekonomik gücün yoğunlaşması bunu kolaylaştırmaktadır. Dylan Riley ve Robert Brenner’a göre:
“Bu yeni birikim biçimi, bir dizi yeni ‘siyasi olarak örgütlenmiş dolandırıcılık’ mekanizmasıyla ilişkilidir. Bunlar arasında sürekli artan bir dizi vergi indirimi, kamu varlıklarının cüzi fiyatlarla özelleştirilmesi, borsa spekülasyonunu teşvik etmek için nicel gevşetme (quantitative easing) ve aşırı düşük faiz oranları ve hepsinden önemlisi, doğrudan özel sektöre yönelik devasa kamu harcamaları ve bunların bir bütün olarak nüfus üzerinde zincirleme etkileri yer almaktadır. (44)
Öte yandan, on yıllarca süren ücretleri frenleme ve daha esnek çalışma yasalarının ardından sömürünün yoğunlaşması ve oligarşinin belirli kesimlerinin, özellikle de Big Tech’in ekonomik modeli, demokrasi, sivil özgürlükler ve toplumsal direnişle doğrudan çatışma halindedir. Dolayısıyla bunlar yavaş yavaş ortadan kaldırılması gereken engeller olarak görülecek ve yeni otoriter çözümlerin önünü açacaktır.
Son olarak, savaş. Küresel karlılıktaki düşüş, büyük kapitalist ekonomiler arasındaki çatışmaları şiddetlendirdi: Trump’ın gümrük vergisi sistemi, küreselleşmenin sonunu işaret ettiği ve Avrupa, Japonya, Kanada ve diğer ülkeleri küresel egemene vergi ödemeye zorlamayı amaçladığı için bunun bir ifadesidir. Savaş endüstrisi de giderek kapitalist merkezin üretim kapasitelerini yeniden tesis etmek için bir çözüm olarak görülüyor – NATO, Avrupa Komisyonu ve Eski Kıta’nın büyük güçleri tarafından paylaşılan bir vizyon. Durand, belki de haklı olarak, sermayenin dinamizmini yeniden tesis etmenin imkânsızlığı karşısında geriye sadece ikinci bir yol kaldığını öngörmektedir:
İkinci olasılık ise rantçı ve tekelci çıkarların, siyasi yapıları yavaş yavaş kurumsallaşmış oligarşik bir biçime dönüşecek olan, giderek daha eşitsiz, otoriter ve durgun bir toplumu yönlendirmeye devam etmesidir. Aşırı birikmiş hayali sermaye donmuş ve yatırım yapılmamış olarak kalacaktır. Metalaşma artık soyut emekten elde edilen kârın artmasını sağlayan bir taşıyıcı olmayacaktır. Bunun yerine, aşırı zengin bireylerden oluşan küçük bir katman, rantlarını güvence altına almak ve giderek bozulan ve askerileştirilen bir dünyada lüks yaşam tarzlarını yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanacaktır (45).
Bunun olmamasını sağlamak bizim elimizde.
30 Ekim 2025
1) Ernest Mandel, Traité d’économie marxiste, 1975. Türkçesi: Marksist Ekonomi El Kitabı.
2) Federico J. Diez Tambunlertchai Daniel Leigh,Suchanan, “Global Market Power and Its Macroeconomic Implications”, IMF, 15 Haziran 2018. Wenjie Chen Villegas-Sánchez Federico J. Diez, Romain A. Duval, Philipp Engler, Jiayue Fan, Chiara Maggi, Marina Mendes Tavares, Daniel A. Schwarz, Ippei Shibata, Carolina, “Rising Corporate Market Power: Emerging Policy Issues”, IMF, 15 Mart 2021.
3) Jan De Loecker, Jan Eeckhout ve Gabriel Unger, “The Rise of Market Power and the Macroeconomic Implications”, The Quarterly Journal of Economics 135, no. 2, 1stMayıs 2020.
4) Bir şirketin veya şirketler grubunun bir piyasadaki fiyatları, miktarları veya mübadele koşullarını etkileme kapasitesi, özellikle de yoğunlaşma, giriş engelleri veya arz üzerinde artan kontrolün bir sonucu olarak rekabetçi bir durumda geçerli olacak fiyatlardan kalıcı olarak daha yüksek fiyatlar belirleme kapasitesi.
5) Brett Christophers, “Class, Assets and Work in Rentier Capitalism”, 19 Mart 2021, Brill; Michal Kalecki, Selected Essays on the Dynamics of the Capitalist Economy 1933-1970, Cambridge, 1971.
6) John Bellamy Foster, “Monopoly Capital at the Half-Century Mark”, Monthly Review, 2016; Paul A. Baran ve Paul M. Sweezy, Monopoly Capital, An Essay on American Industrial Society, 1966, Maspero (1968).
7) Francisco Louçã, “As Time Went By – Why Is the Long Wave so Long?”, Journal of Evolutionary Economics, 31, 1stJuly 2021.
8) Cédric Durand, “Finansal Hegemonyanın Sonu mu?New Left Review, 138 (2022); William Lazonick, “The New Normal Is ‘Maximizing Shareholder Value’: Predatory Value Extraction, Slowing Productivity, and the Vanishing American Middle Class”, International Journal of Political Economy, 2 Ekim 2017.
9) Volcker şoku, 6 Ağustos 1979 tarihinde ABD Merkez Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak atanan Paul Volcker tarafından 1979-1982 yılları arasında uygulanan kısıtlayıcı bir para politikasıdır. “Volcker Şoku” 1979 sonundaki ikinci petrol şokuna bir yanıttı ve ABD’de enflasyonun düşürülmesine yardımcı oldu, ancak 1982’de ABD GSYH’sinde %2’lik bir düşüşle derin bir durgunluğa ve daha genel olarak 1980’lerin başındaki küresel durgunluğa neden oldu ve bu da gelişmekte olan ülkelerde borç krizini yarattı.
10) Brett Christophers, Rentier Capitalism: Who Owns the Economy, and Who Pays for It? 2022, Verso.
11) Desiree Fields, “Constructing a New Asset Class: Property-led Financial Accumulation after the Crisis”, Economic Geography 94, no. 2, 2018.
12) José Miguel Calatayud ve diğerleri, ‘Los nuevos dueños de la vivienda: así han transformado los fondos internacionales el mercado inmobiliario‘ (Yeni mülk sahipleri: uluslararası fonlar emlak piyasasını nasıl dönüştürdü), ElDiario.es, 15 Mayıs 2021.
13) Esnek olmayan: nispeten istikrarlı.
14) S&P 500, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki borsalarda (NYSE veya NASDAQ) listelenen 500 büyük şirkete dayanan bir borsa endeksidir. Endeks, önde gelen üç kredi derecelendirme şirketinden biri olan Standard & Poor’s’a aittir ve onun tarafından yönetilmektedir. Kapitalizasyona göre ABD hisse senedi piyasasının yaklaşık %80’ini kapsamaktadır.
15) “American finance, always unique, is now uniquely dangerous”, The Economist, 31 Mayıs 2025.
16) “Titanların çatışması”, The Economist, 23 Mayıs 2025.
17) “Blackrock: The financial leviathan that bears down on Europe’s decisions”, Jordan Pouille, 17 Nisan 2019, Investigate Europe.
18) Brooke Masters, “BlackRock, ESG karşıtı saldırılar karşısında ABD lobi harcamalarını artırıyor”, Financial Times, 29 Ocak 2023.
20) Jordan Pouille, idem.
21) Adam Tooze, “Has Covid Ended the Neoliberal Era?”, The Guardian, 2 Eylül 2021.
22) Isabella M. Weber, “Taking Aim at Sellers’ Inflation”, Project Syndicate, 13 Temmuz 2023.
23) Genellikle dolaşımdaki para miktarını artırarak veya faiz oranlarını düşürerek ekonomik faaliyeti canlandırmak için alınan önlemler.
24) Toplam varlık fiyatları, genellikle temsili endekslerle ölçülen, piyasadaki finansal varlıkların genel değerini ifade eder.
25) Benjamin Braun, “Exit, Control, and Politics: Structural Power and Corporate Governance under Asset Manager Capitalism”, Politics & Society 50, no. 4 (1stDecember 2022).
26) Benjamin Braun ve Cédric Durand, “L’automne braudélien de l’Amérique”, 29 Mayıs 2025, Le Grand Continent (27 Temmuz 2025).
27) Private equity, borsaya kote olmayan şirketlere, yani özel şirketlere yapılan yatırımları ifade etmektedir.
28) Durand, “The End of Financial Hegemony”, idem.
29) Menkul kıymetleştirme, bir finansal kuruluşun likit olmayan varlıkları (krediler, tüketici kredileri, vb.) finansal piyasalarda alınıp satılabilen menkul kıymetlere dönüştürdüğü bir işlemdir.
30) “The return of industrial policy in data”, Simon Evenett, Adam Jakubik, Fernando Martín, Michele Ruta, 3 Temmuz 2024, Wiley Online Library.
31) Cédric Durand, “Hollow States”, NLR/Sidecar.
32) “The BlackRock letters: inside Labour’s ‘close partnership'”, Ethan Shone, 22 Kasım 2024, Open Democraty ve Daniela Gabor, “Labour Is Putting Its Plans for Britain in the Hands of Private Finance. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian. Sonu Kötü Olabilir”, The Guardian, 2 Temmuz 2024.
33) Jan Fichtner, Eelke M. Heemskerk ve Javier Garcia-Bernardo, “Hidden Power of the Big Three? Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”. Passive Index Funds, Re-Concentration of Corporate Ownership, and New Financial Risk”, Business and Politics 19, no. 2 (2017).
34) Cédric Durand, “Le techno-féodalisme est un Léviathan de pacotille”, Inprecor, 15 Şubat 2025.
35) Francisco Louçã, O Futuro Já Não É o que Nunca Foi (Gelecek Artık Hiç Olmadığı Şey Değil), Bertrand Editora, 2021); Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism. Le combat pour un avenir humain face aux nouvelles frontières du pouvoir, 2019, Zulma (2020).
36) Yanis Varoufakis, Les nouveaux serfs de l’économie, 2023, Les liens qui libèrent (2024).
37) Villegas-Sánchez, Yükselen Kurumsal Pazar Gücü, IMF, 2021.
38) Walmart, Sam Walton tarafından kurulan Amerika merkezli çok uluslu bir perakendecilik şirketidir. Walmart dünyanın önde gelen perakendecilik şirketlerinden biridir.
39) Psikanalizden ödünç alınan ‘ana gösterge’ terimi, tüm sistemin etrafında örgütlendiği merkezi bir kavramı belirtir.
40) Diogo Machado, “Crise de acumulação, instabilidade e barbárie” (Birikim krizi, istikrarsızlık ve barbarlık), Rede Anticapitalista, Mayıs 2025.
41) Christophers, idem.
42) İktisatçı ve iktisat tarihçisi Karl Polanyi (1886-1964), Büyük Dönüşüm (1944) adlı temel eserinde kapitalizmi, insan yaşamının doğal olarak meta olmayan alanlarını -emek, toprak ve para- ticarileştirme eğiliminde olan bir sistem olarak analiz eder ve bunu “hayali metalar” olarak adlandırır.
43) Nancy Fraser, Kapitalizm Yamyamlıktır, 2022, Agone (2025).
44) Dylan Riley ve Robert Brenner, “Seven Theses on American Politics”, New Left Review, no. 138, 2022.
45) Cédric Durand, “Scouting Capital’s Frontiers”, New Left Review, no. 136, 2022.
Diogo Machado uluslararası ilişkiler alanında profesördür. Francisco Louçã ise iktisatçıdır. Her ikisi de aktivisttir ve Portekiz’deki Sol Blok (Bloco de Esquerda) partisinin üyesidir.
Kaynak: https://vientosur.info/nuevas-y-viejas-oligarquias-las-transformaciones-en-el-regimen-de-acumulacion-del-capital/
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
Yayına Hazırlayan: Osman Binatlı










