Aşağıda gazeteci Faruk Eren’in İlke TV’deki Bakış Açısı programı için Masis Kürkçügil ile gerçekleştirdiği söyleşiyi yayınlıyoruz.
admin
Geniş kesimlerini aktardığımız bu mülakat David Muhlmann tarafından Rosa Luxemburg hakkındaki kitabı için Mayıs 2010’da gerçekleştirilmiştir. Bu aynı zamanda Daniel Bensaïd ile ölümünden önce yapılmış son söyleşidir.
David Muhlmann: Daniel, Fransız radikal solunun ve dünya Troçkist hareketinin en etkili düşünür ve örgütçülerinden birisiniz. Önce Devrimci Komünist Birliğin (LCR- IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu) ardından da Yeni Antikapitalist Parti (NPA)’nın yönetiminde yer aldınız. Sizinle konuşmak istediğim ilk konu Rosa Luxemburg ile olan siyasal ve entelektüel ilişkiniz. Sizin için ismi, uluslararası sosyalizm tarihinde bir Lenin veya Troçki’ye eşdeğer bir referans oluşturuyor mu? Kendi siyasal güzergahınız içinde özel bir yeri var mıdır? 1969’da Partisans dergisinin “Rosa Luxemburg yaşıyor” başlıklı bir sayısında Rosa Luxemburg’da Parti ve örgüt meselesi hakkında bir yazınızı hatırlıyorum…. Bugün gerek Marksist teori gerekse inşa edilmesi gereken devrimci pratik konusunda onun mirası olarak benimsememiz gereken nedir sizce? Özellikle de, her tür öncü güç için kritik bir mesele olarak ortaya koyduğu -her ne kadar bu kavramı sevmesem de- işçi “kendiliğindenliği” ihtiyacı aklıma geliyor…
Daniel Bensaïd: Her şeyden önce Rosa Luxemburg’un tekrar gündeme gelmiş olmasından dolayı sevinç duyabiliriz. Tabii ki dini bir tatmin duygusuyla değil. Daha çok siyasal bir momentumu ifade ettiği için: Bunun şu anda meydana geliyor olması bir tesadüf değil. Bunun yanı sıra benim için ve hatta bizim için (bu “biz “biraz muğlak olmakla birlikte, altmışlı yıllarda Komünist Parti’nin gençliğiyle ayrışma yaşayanlar üzerinden şekillenen bir militan kuşağı kapsıyor) her daim mirasımızın bir parçasıydı. Şöyle, o dönemler teorik bir besin arayışındayken bizlere aktarılan Ortodoks komünizmin ön saflarında değildi, fakat Troçki’den farklı olarak “cehennemde” de değildi. Dolayısıyla her zaman Rosa Luxemburg’a bir “erişme imkânı” mevcuttu. Öte yandan siyasal akımımız kısmen onun fikriyatından etkilenmiştir. Başka akımlarla farklılığımızı ortaya koymak ve biraz da meydan okumayla etiketimiz “Troçkist” idi. Ama Rosa Luxemburg’un büyük bir hayranı olan, hatta belki de Troçki’ye olduğundan da fazla hayranlık duyan Ernest Mandel gibi bir Troçkisti düşünüyorum. Kendi yaşam öyküsü açısından bile neredeyse daha yakındı ona: Brüksel’deki küçük evinde, kendisine babası tarafından aktarılmış olan ciltli Neue Zeit koleksiyonu vardı. Neredeyse dolaysız bir Tarih söz konusuydu ve Spartakizmin hafızası böyle aktırılmıştı. Ayrıca, ve bunu kendimizi pohpohlamak için söylemiyorum, LCR’in eğitimlerinde derdimiz çoğunlukla Marksist ortodoksiyi aktarmaktan ziyade işçi hareketi tarihindeki tartışmaları yerli yerine oturtmaktı. Kautsky okutuyorduk, Bernstein okutuyorduk… Rosa Luxemburg’un birincil rollerden birini oynadığı bir tartışmanın sahnesini yeniden oluşturmaktı söz konusu olan.
Dolayısıyla çok önemli bir yere sahipti fakat bir mit de değildi bizim açımızdan, tıpkı Troçki gibi. Troçki’nin korkunç kitapları vardır, özellikle de Terörizm ve Komünizm (1920): Rus iç savaşının bağlamını anlayabiliriz fakat istisna halini istisnanın ötesine de geçerek teorileştirmek başka bir şeydir. Rosa konusunda ise, onun Lenin ve parti hakkındaki eleştirel yazılarını daha sonradan meydana gelecek olan bürokrasi ve Stalinizm olgusunun prizmasından yeniden okumakta bir kolaylık ve anakronizm söz konusudur. Ancak Rusya bağlamının ötesinde Rosa’nın kendi döneminde işçi hareketinin yönetim aygıtlarında bürokrasinin yükselişi meselesinde özellikle hassas davrandığı doğrudur. Almanya’da bürokrasi olgusunun laboratuvarıyla karşı karşıyadır -ve Robert Michels’in siyasal partiler hakkındaki kitabının aynı dönemde çıkması bir tesadüf değildir (Michels, 1914).
Burada göreli bir yasallık döneminden istifade eden ve büyük bir aygıtın oluşumuna yol açan, kitle sendikalarına dayalı ilk kitle partisi olgusu söz konusudur. Yeraltındaki Bolşevik Partisinin durumu bu değildi. Bolşevik Parti sonradan mitleştirilmiştir ama esasında her daim devasa bir kargaşa vardır burada, hatta kimi zaman da küçücük bir kargaşa, mücadele koşullarının kırılganlığını göz önünde bulundurursak. Sonuçta Rosa’da böyle bir hassasiyet olduğu tartışmasızdır. “Kendiliğindenlik” kelimesi konusunda tereddüt ettiniz. Bu konuda iki şey söyleyeceğim. Benim açımdan 1905-1906 yıllarının kitle grevi tartışması kurucu bir niteliğe sahiptir çünkü hadisenin [événement] önemini vurgular. Bu da -her ne kadar açık seçik değilse de bu çerçevede çalışmayı sağlar- bir başka siyasal zamansallık fikrini ortaya koyar: Tarihi yapan, seçimlerle elde edilmiş konumların tedrici birikimi değildir; beklenmedik olanın, apansız gelişenin payı vardır. Buna “kendiliğindenlik” deriz ya da demeyiz fakat her halükârda bir hadise mevcuttur, tartışmasız biçimde kendine has genel örgütlenme biçimleriyle birlikte aşağıdan bir patlama teşkil eden bir hadise.
Öte yandan 1905 deneyiminin Rosa Luxemburg’un, Bernstein’la olan tartışma çerçevesinde sınıflar arası kutuplaşmanın çizgisel olmadığını, orta sınıfların kendini yeniden oluşturduğunu, krizlerin ve çöküşün mekanik biçimde gelişmediğini algılamasını sağlamış olması söz konusudur. Kısacası belirli bir devrimci iradeciliğe ihtiyaç duyan bir tarih anlayışını öne sürmesini sağlamıştır. Ve Rosa, belki de tam da Almanya bu konuda ayrıcalıklı bir laboratuvar teşkil ettiğinden, bunu sezinleyen ilki kişilerden biri, hatta belki de ilk kişidir. Lenin’den hayli önce. Bu anlamda, esasen işçi hareketindeki bürokrasiye karşı yöneltildiğinden, “kendiliğindenliğin” neden yeni ve radikal siyasal stratejik yönelimler anlamına gelmesi gerektiğini açıklığa kavuşturan ilk kişidir.
Oysa bu gücünün bir şekilde bir zayıflık haline geldiğini düşünüyorum. İlk kurbanlarından olduğu 1918 Alman devriminin trajedilerinden biri, sosyal-demokrasinin iki çoğunluk kanadından ayrışmanın gecikmiş oluşu ve bunun aslında hayli el yordamıyla gerçekleştirilmiş olmasıdır. Rusya’yla karşılaştırdığımızda Lenin’in parti hakkında geliştirdiği anlayışın “Nisan Tezleri” olarak anılan dönemeci almasını ve hiç taviz vermeden partinin çoğunluğuyla çarpışmasını sağladığını kabul etmek gerekir. Rosa ve Liebknecht’in Almanya’da kitle örgütleriyle kopuşu tasarlamasının ve bunun sorumluluğunu almasının zorluklarını anlıyorum, elbette ki bu hiç kolay değildi fakat böyle bir durumda sosyal-demokrasi içinde nasıl kavgalar yürütülebileceğini tahayyül edebiliyoruz.
D.M.: Rosa ve Liebknecht her şeyden önce bir ‘komünist sekt” oluşturmaktan çekiniyordu. Kitlelere “yapışmak” gerekiyordu. Rosa Luxemburg’un “kendi aramızda haklı olmaktansa haksız bir işçi partisi içinde mücadele etmek yeğdir” gibi bir şey söylediğini hatırlıyorum….
D.B.: Anlıyorum. Fakat ben, bugün Tarihin yaramaz çocuğu haline gelen ve dolayısıyla artık okunmayan Lenin’in bir şekilde siyaset kavrayışında devrim yapan, siyasette stratejik düşüncenin yolunu açan kişi olduğunu düşünme eğilimindeyim. Marx’ta tam olarak bulamayız bunu ve Rosa Luxemburg’un çevresinde bulunduğu Alman sosyal-demokrasinin tüm bu kadroları nihayetinde “kültürel” olarak Marx’a hayli yakındı.
D.M.: Devrimci “olgunlaşma”ya, sosyalizmin “ilerlemesi”ne vb. inanıyorlardı.
D.B.: Evet, sosyolojik olgunlaşma: Yoğunlaşacak, gelişecek bir sınıf var ve bu gelişimin sonucunda da siyasal bilinç ile örgütlenme arasında organik bir bağ oluşacaktı. Marx’ta parti meselesi ancak geçici biçimde gündeme gelir, konjonktürel bir araçtır. Lenin ise onu, geri çekilmeleri ve atılımları örgütleyen, inisiyatif alan hakiki bir stratejik operatör haline getirir. Burada farklı bir kavrayış söz konusudur. Bu nedenle Rosa’da doğmakta olan bürokratik tehdit hakkındaki eleştirisinin tüm keskinliğini gözlemleyebiliriz ama aynı zamanda neredeyse tümüyle doğal bir sürecin “olgunlaşmasına” olan güvenin bir problem yarattığını da…

D.M.: Tümüyle hareketsiz kalma pahasına kitlelere “yapışma” ile partizan bir sekterlik pahasına Leninist kopuş arasındaki ikilem bugün için bir güncellik taşıyor mu yoksa sadece bir tarihsel mesele mi?
D.B.: Bugün için beni ilgilendiriyor ama bambaşka koşullarda. İşçi hareketinin yüzyıllık deneyiminin ardından toplumsal veya siyasal bir araya geliş biçimlerinin çok daha akışkan, karmaşık ve parçalı halde olduğunun gayet farkındayız. Rosa’nın döneminde sosyalistlerde yine de bir homojenlik önkabulü vardı, işçi sınıfının tekliği. Bu fazlasıyla yalanlanmıştır. Kapitalizmin paradokslarından biridir bu, bir yandan örgütlenme eğilimi, ama aynı zamanda rekabeti dolayısıyla daimî bölünmeler ve farklılaşmalar doğuran bir emek piyasası.
Günümüzde bu artık anlaşılmıştır. Tıpkı çağdaş toplumların karmaşıklığı gibi. Daha farklılaşmış unsurların bileşiminden oluşuyorlar. Bireyselleşme olguları çelişik yönlere sahip, bir yandan daha demokratik bir kültür fakat öte yandan olumsuz anlamdaki bir bireyciliğe kayma. “Parti” biçimine ilişkin problemleri, bugün kolektif olanı, dayanışmayı, eşgüdümü vs. nasıl örgütleriz meselesini buradan yola çıkarak düşünmek lazım. Ancak bugün bir sorun da şu ki, solda biçim hakkındaki tartışma içerik hakkındaki tartışmanın önünde bir çeşit engel teşkil ediyor. Ve de özellikle bürokratikleşme olgusunun parti formunun bir salgısı olduğuna inanma eğilimi var, halbuki çok sayıda toplumsal örgütlenmede, devlet aygıtında, sendikalarda, STK’larda vs. kendini gösteren büyük çaplı bir sosyolojik fenomendir. Parti konusunu fazlasıyla aşan bir mesele bu.
D.M.: Komünist ve devrimci sol için, bürokratikleşmiş bir kitle örgütünde kalmak veya daha saf ilkeler üzerinden örgütü tekrar kurmak üzere oradan ayrılmak sabit bir sorun olagelmiştir. Bu konuda Rosa’nın çok doğru ve takdire şayan bir pozisyona sahip olduğunu düşünüyorum: Hem Leninizme eleştirel yaklaşmış, hiç şüphesiz, sosyal-demokrasinin çoğunluğuyla kopuş halinde olmuş, ama öte yandan parti biçimini ilkesel olarak reddetmeye dayanan kolay goşizme de sapmamıştır, kendi döneminin Linksradikale’sinin yaptığı gibi, Rühle’lerin veya Gorter’lerin… İşçi örgütlenmesi konusunda Rosa’yı Lenin’in karşısına koyduğumuzda, Rosa Luxemburg’un nihayetinde Alman Komünist Partisi’ni kurduğunu sıklıkla unutuyoruz!
D.B.: Katılıyorum. Bu bizlere musallat olan bir tartışmaydı ve bana da özellikle. Tartışmanın içerimlerinin tamamen bilincinde olmak için kendi adıma fazla gençtim, fakat Komünist Parti’den veya Komünist Öğrenciler’den resmi olarak 1965-1966’da ihraç edildik; esasında bunun yarısının ihraç yarısının da bir çeşit gönüllü bir gidiş olduğunu düşünüyorum. Ancak gençliğimize verilecek bir tasasızlık veya bilinçsizlikle, bu konu hakkında düşünmedik. “Kurşuna dizilmişlerin büyük partisi”nden[1] 200 veya 300 kişi ayrılmak kesinlikle çılgınlıktı; bugün artık pek bir şey ifade etmiyor ama o dönemler… Ayrılmak beni çok sarsmıştı, komünist bir çevreden geliyordum, İspanya iç savaşını yaşamış, FTP-MOI[2] direnişçisi olmuş kişilerden oluşan.
Bizlere bütün o “partiden ayrılıp da tarihin çöplüğünde bitenler” nakaratını tekrarladılar. Gençtik, kendimizi fazla sorgulamadık ama eğer bunu yapmış olsaydık kalmak için mutlaka nedenler bulurduk. Daha hoşgörülü ve diğer akımlara karşı daha geçirgen bir partide bulunan İtalyan alter ego yoldaşlarımızın ayrılması gerekmedi mesela ve saplanıp kaldılar…. Ayrılmak için doğru zaman nedir? Bundan ne kazanılır ve ne kaybedilir? Barındırdığı tehlikeler nelerdir? Bu sorular gayet güncel. Mesela Mélenchon’un Sol Cephe’yi kurmak üzere Sosyalist Parti’den ayrıldığında kendini uzun uzun sorgulamadığını zannetmiyorum. Ve bölünme riskinden kimsenin kaçınabileceğini sanmıyorum. Rosa’nın kaygısı tam da bundan dolayı meşrudur: İnsanları delirtebilecek azınlık patolojileri gözlemledik. Ve kimileri gerçekten delirdi: Var böyleleri ve son derece parlak insanlar, Bordiga ve Posadas gibi – ki sonunda anti-atomik sığınaklar inşa etti… Burada çok uç örnekler söz konusu ama IV. Enternasyonal tarihinin de muaf olmadığı bir mesele bu: Pablo’nun dünya proletaryasına, Başkan Mao’ya, Tito’ya vs. açık mektuplar yazdığı zaman mesela…
D.M.: Paranoyak bir mantık da işliyor burada…
D.B.: Tabii ki paranoyak bir mantık da işliyor. Haklı olduğunuz, gereken karşılığı görmediğiniz, duyulmadığınız, kitlelere gerçekliğin ötesinden konuştuğunuz intibaını ediniyorsunuz. Tüm bunlar pusuda bekliyor elbette. Bugün de çözülmüş sorunlar değil bunlar. Bununla birlikte günümüzde daha az sancıyla yaşanıyor çünkü artık Avrupa’da kolektif örgütleyici niteliğindeki solcu kitle partileriyle neredeyse hiç karşı karşıya bulunmuyoruz. Bugün daha açık bir siyasal alan olduğunu söyleyebiliriz, başka yerlerde de hayat var, kafayı yemeye mahkûm değiliz. Kimi hezeyan nöbetlerinin kurbanı olabiliriz ama bu büyük partilerin veya onlardan geriye kalanların dışında olmak gerçeklikle ilişkimizi kesmiyor! [Gülüyor]
Çeviren: Uraz Aydın
Bu metin daha önce yeniyol1.org’da
yayınlanmıştır.
[1] Fransa’nın işgaline karşı direnişteki etkinliğine gönderme yaparak FKP kendini böyle adlandırıyordu.
[2] FTP-MOI : Fransız direnişinde göçmen ve yabancıların yer aldığı birim Mülteci İş Gücü Serbest Kıt’aları ve Partizanları. Ermeni devrimci Misak Manuşyan da bu örgütte yer almıştır.
Meksika sağı, oligarşik kesimlerin desteğini alarak ve Donald Trump tarafından açıkça alkışlanarak, toplumsal hoşnutsuzluğa yaslanıp Claudia Sheinbaum hükümetini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Seferberlik kapasitesi sınırlı kalsa da tehlike gerçektir. Buna karşı tek etkili olabilecek engeller, toplumsal dönüşüm projesinin derinleştirilmesi ve faşist tehditle yüzleşebilecek özerk bir toplumsal hareketin inşa edilmesidir.
Ulusal ve uluslararası medyanın, 15 Kasım’da “Z kuşağı”nın Claudia Sheinbaum Pardo’nun ilerici hükümetine karşı düzenlediği mobilizasyonun sözde istikrarsızlaştırıcı etkisine dair büyük beklentiler beslemesine rağmen, sonuç, bu girişimin destekçileri açısından açıkça hayal kırıklığı yaratmıştır. Ülke genelinde toplanan 80 ila 90 bin göstericinin ancak üçte biri gençlerden oluşuyordu; bu oran, aynı sağ ve aşırı sağ muhalefet partileri tarafından örgütlenen diğer yürüyüşlerdeki oranla benzerdir. Bu partiler, seferberliklerinin gerekçesi olarak güvenlik krizini öne sürmektedir; oysa bu krizin derinleşmesinden bizzat kendileri sorumludur.
Organizatörler, Nepal’de yolsuz ve son derece popülerliğini yitirmiş bir hükümeti devirmeyi başaran on binlerce gencin mobilizasyonunu yeniden yaratmaya çalıştılar.
Doğrudur ki, Michoacán’ın ikinci büyük kenti Uruapan’ın belediye başkanı Carlos Manzo’nun Jalisco Nueva Generación karteli tarafından öldürülmesi, özellikle kendisini bu kuşağa ait hisseden gençler arasında ülke çapında güçlü bir hoşnutsuzluk yarattı. Ancak bu öfke, sağ partiler tarafından hızla araçsallaştırıldı; açıkça darbeci bir mobilizasyonun itici gücü hâline getirilmek istendi ve hedef Ulusal Saray’ı ele geçirmekti. Bu manevra sonunda başarısız oldu: çağrıyı reddeden ve muhalefetin manipülasyonundan açıkça uzaklaşanlar yine bu gençler oldu.
Aşırı Sağcı Oligarkların Saldırısı
Mobilizasyonu harekete geçiren güçler, açıkça tanımlanabilir oligarşik ve muhafazakâr kesimlerden geliyordu. Bunların başında, devletle yaşadığı vergi ihtilafları ve söylemi giderek Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei gibi figürlerin neofaşizmine yaklaşan Televisión Azteca’nın sahibi iş insanı Ricardo Salinas Pliego geliyor. Buna, Cristero Savaşı’nın yüzüncü yılını anmaya hazırlanan Katolik üst ruhban sınıfı ile Kurumsal Devrimci Parti PRI ve Milli Eylem Partisi PAN’ın tarihsel yöneticileri de ekleniyor; bu partilerin parlamenterleri, Claudia Sheinbaum hükümetini “komünist” olarak yaftalayan ve Manzo’nun öldürülmesinden sorumlu tutan, temelsiz suçlamalar ve nefret söylemleri yaydılar. Gazeteciler ve bazı entelektüeller de, kanıt sunmaksızın hükümetin sözde bir “otoriter sapma” içinde olduğunu ileri sürerek bu kampanyaya katıldı.
Bu sahte çıkarların oluşturduğu zehirli karışım, sağcı mobilizasyonun yenilikçi özelliklerini açıklamaya yardımcı oluyor. Öncekilerin aksine —ki bunlar kendilerini ince bir “demokratik” örtüyle kamufle etmeye çalışıyordu (beyaz yürüyüş, pembe dalga, Federal Seçim Enstitüsü’nün savunusu vb.)— bu protesto açıkça darbeci bir nitelik kazandı. Meksika’ya ABD’nin silahlı müdahalesi ve silahlı kuvvetlerin öncülüğünde bir darbe çağrıları açıkça dolaşıma sokuldu. Ulusal Saray’ı koruyan bariyerleri devirmek üzere, açıkça koordineli şiddet eylemleri kayda geçti. Misojinist, homofobik, antisemitik, cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler yaygınlaştı; Nazi sembolleri taşıyan tişörtler de görüldü.
Bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump’ın mobilizasyondan memnuniyet duyması ve sonrasında uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle Meksika’ya olası bir müdahaleyi dışlamaması tesadüf değildir. Amerikan emperyalizminin eli, yeni faşist canavarın beşiğini sallamaktadır.
15 Kasım’daki gösteri mütevazı olsa ve esas olarak radikalleşmiş bir sağın çaresizliğini yansıtsa da, önemi küçümsenmemelidir. Son günlerde, ulaştırma emekçilerinin ve su savunucularının kitlesel grevlerine tanık olundu; bu eylemlerde, kamusal taşımada güvenliğin artırılması ve suyun büyük çokuluslu şirketlerin elinde yoğunlaşmasının engellenmesi gibi meşru talepler ile hükümeti istikrarsızlaştırmayı amaçlayan sağcı liderlerin manipülasyonu iç içe geçti. Bu tablo, bazı yönleriyle, 1973’te Salvador Allende’ye karşı darbe öncesinde Şili sağının kullandığı taktikleri hatırlatmaktadır.
Güvensizlik sorunu
Claudia Sheinbaum’un görev süresi boyunca çeşitli suç örgütlerine ağır darbeler vurulmuş olsa da sorun devam etmektedir; hatta bazı bölgelerde daha da yayılmaktadır. Uyuşturucu ticareti — buna ek olarak haraç, adam kaçırma, şantaj, kadın ticareti, siber suçlar ve kara para aklama — marjinal çetelerin işi değildir. Bu faaliyetler, ülkenin siyasal, ekonomik ve finansal üst katmanlarına derinden entegre olmuş bir sanayiye karşılık gelmektedir. Küresel ölçekteki yükselişi, geniş toplumsal kesimlerde kitlesel işsizliğe yol açan neoliberal ekonomik modelin sahneye çıkışına uzanır. Sanayi üretiminin ülkenin güneyine ya da Asya’ya kaydırılmasının ardından, ABD’nin büyük kentlerinin bir gecede boşaldığını kim unutabilir?
Meksika’da Miguel de la Madrid, Carlos Salinas ve Ernesto Zedillo dönemlerindeki neoliberal politikalar yüz binlerce insanı işsizliğe itti. Hayatta kalabilmek için mağdurların önünde üç seçenek kalmıştı: ABD’ye göç etmek, kayıt dışı ekonomiye katılmak ya da uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı ağlara dâhil olmak. Bu faaliyetleri çevreleyen yasadışılık, yeni suç ağları için verimli bir zemin oluşturdu: özellikle kadınlara yönelik insan ticareti ağları, kaçakçılık ve korsanlık yapıları ve — en kârlı faaliyet olan uyuşturucu ticareti söz konusu olduğunda — siyasal ve ekonomik iktidarla giderek daha fazla iç içe geçen örgütlenmeler.
Abartıya kaçmadan söylenebilir ki, 1980’lerde kartellerin patlayıcı büyümesi, Meksika devletinin ve hatta ABD’nin doğrudan ya da dolaylı koruması olmaksızın mümkün olamazdı. Washington’ın Afganistan ve Nikaragua’daki gizli savaşlarını uyuşturucu ticaretinden elde edilen kaynaklarla finanse ettiği bilinen bir gerçektir. Karteller marjinal çeteler değildir; binlerce çalışanı olan, yerel yönetimlere, üst düzey siyasetçilere, yargıçlara ve askerî komutanlara sızan güç ağlarıyla birlikte işleyen, geniş toprakları kontrol eden çokuluslu şirketler gibi faaliyet gösterirler.
Bu bölgelerde, pek çok gencin suçla geçen yaşamının kısa olacağını ama gösterişli ve savurgan bir hayat tarzıyla telafi edileceğini düşündüğü bir tür “narco kültürü” ortaya çıkmıştır. Bu, aşırı bireycilik üzerine kurulu neoliberal felsefenin en şiddetli uç noktasından başka bir şey değildir.
Bu örgütlerle, onların iktidar ağlarıyla ve onları meşrulaştıran kültürle mücadele uzun soluklu bir görevdir. Finansal istihbaratın güçlendirilmesi, siyasal, yargısal ve askerî elitler içindeki yolsuzluğun ortadan kaldırılması ve suç örgütlerine karşı kararlı bir mücadelenin — kırsal bölgelerde özsavunma yapılarının ve topluluk polislerinin örgütlenmesi dâhil — yanı sıra, temel çözüm daha eşitlikçi, daha adil ve kolektif, dayanışmacı değerlere dayanan bir ekonomik sistemin inşasından geçmektedir. Başka bir deyişle: neoliberalizmi tasfiye etmek ve sosyalist bir alternatif lehine kültürel mücadeleyi yürütmek.
Faşizmle nasıl mücadele edilir?
Meksika’nın aşırı sağın ve faşizmin savunmada kaldığı ender ülkelerden biri olmasının temel nedeni, neoliberalizmle köklü bir kopuş yaşanmamış olsa bile, hükümetin nüfusun çoğunluğunun yaşam düzeyini kalıcı biçimde iyileştirmeyi başarmış olmasıdır. Asgari ücret artışları, sosyal programların genişletilmesi, altyapı yatırımları, taşeronluğun düzenlenmesi, sendikal özgürlükler alanındaki ilerlemeler, enerji egemenliğine dair manevra alanlarının yeniden kazanılması ve büyük sermayedarların vergi ödemekle yükümlü kılınması, “dördüncü dönüşüm” için geniş ve istikrarlı bir toplumsal tabanı güçlendirmiştir.
Ancak bu dönüşüm süreci derinleştirilmez ve yarı yolda bırakılırsa, sağcı kesimlerin yeniden toparlanması için verimli bir zemin yaratacaktır. Hâlâ yerine getirilmesi gereken temel görevler vardır: sözleşmeli ücretlerin alım gücünün yeniden tesis edilmesi, Afores’un (emeklilik fonlarının yatırım sistemi, Ç.N.) ve UMA üzerinden ödeme uygulamasının kaldırılmasıyla dayanışmacı bir emeklilik rejiminin yeniden kurulması (1), kamu güvenliğinin kayda değer biçimde iyileştirilmesi, farklı toplumsal kesimlerin sorunlarına gerçek bir diyalog ve etkili çözümlerle yanıt verilmesi, artan oranlı bir vergi reformunun hayata geçirilmesi ve “gayrimeşru” sayılan kamu borcunun denetlenip ardından iptal edilmesi.
Bu program, hükümetten bağımsız, geniş bir toplumsal hareketin inşası etrafında şekillenmelidir. Böyle bir hareket, bugün istikrarsızlaştırma manevralarıyla kendini dayatmaya çalışan, Ricardo Salinas Pliego gibi figürlerde cisimleşen aşırı sağcı ve faşist oligarşinin oluşturduğu tehdide karşı yüksek bir seferberlik düzeyini sürdürebilmelidir. Aynı zamanda bu hareket, ne sağa ne de mevcut iktidara tabi olmadan, kendi taleplerini bugünkü hükümete karşı da savunabilmelidir.
- Aralık 2025
- Unidad de Medida y Actualización (UMA), başta emekli maaşları ve sosyal yardımlar olmak üzere çeşitli ödemelerin endekslenmesinde kullanılan bir hesaplama birimidir. UMA’nın artış hızının asgari ücrete kıyasla daha yavaş olması, emeklilerin alım gücünde bir düşüşe yol açmaktadır.
José Luis Hernández Ayala, Meksika Elektrik İşçileri Sendikası’nın (SME) delegesidir ve Yeni Sendikal Merkez’in (NCT) ulusal yürütmesinde yer almaktadır.
Bu makale ilk olarak Jacobin América Latina tarafından yayımlanmıştır.
Kaynak: Inprecor
Türkçesi İmdat Freni Çeviri Kolektifi
Görsel: Toya Sarno Jordan/Reuters
Bizler, Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist) [CPB-ML] ile Radical Socialist (Hindistan), Güney Asya’da —özellikle Bangladeş’te— yaşanan cemaatçi şiddet dalgasını, dinci fundamentalizmi ve demokratik ile laik alanlara yönelik saldırıları; ayrıca bu gelişmelerin Hindistan’da yarattığı tehlikeli siyasal yansımaları en güçlü biçimde kınıyoruz. Bangladeş’te Şeyh Hasina hükümetinin devrilmesi, kota reformu hareketinin bir sonucudur; bu hareketin kendisi de eğitim sistemi, işgücü piyasası ve kamu işlerinin yürütülüşündeki daha derin yapısal krizlerin bir yansımasıydı. Yıllara yayılan ekonomik durgunluk, gençler arasında kitlesel işsizlik, enformel çalışmanın yaygınlaşması ve devletin insana yakışır geçim koşullarını güvence altına alamaması, yaygın bir halk öfkesini tetiklemiştir. Bu öfke samimi ve haklı olmakla birlikte, mevcut siyasal düzene sınıfsal bir alternatif sunabilecek, tutarlı, ilerici ya da sol bir siyasal güce dönüşememiştir.
Muhammed Yunus liderliğindeki “partisiz” geçici hükümet başlangıçta olumlu karşılanmış ve belli bir meşruiyet kazanmıştır. Ne var ki, temel görevi kamu işlerinin demokratik biçimde idaresini yeniden tesis etmek olan bu yönetim, seçimleri bir yıldan uzun süre ertelemiş; nihayetinde, Hasina hükümetinin düşüşünden yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Şubat 2026’da yapılacağını açıklamıştır. Yurttaşların denetim yoluyla demokratik haklarını kullanma olanağının bu denli uzun süre askıya alınması, gerici ve cemaatçi güçlerin konumlarını pekiştirmesine imkân tanımıştır.
Yunus yönetimi, devletin temel sınıfsal karakterini değiştirmemiştir. Teknokratik ve “saygın” bir vitrin arkasında, eski düzenin zor aygıtları —polis, ordu, yargı— olduğu gibi yerinde durmaktadır. Aynı zamanda, Jamaat-e-Islami gibi daha önce yasaklanmış ya da marjinalleştirilmiş İslamcı güçler rehabilite edilmiş ve teşvik edilmiştir. Bu güçler gerici bir toplumsal düzen dayatmayı hedeflemekte, fundamentalizmlerini milliyetçilik olarak sunmaya çalışmaktadır; bu süreç, bölgesel Hint hegemonyası ve Yeni Delhi’de Hindu milliyetçisi otoriterliğin pekişmesi tarafından da kolaylaştırılmaktadır.
Dipu Chandra Das’ın yakın zamanda linç edilmesi, Hindu ailelere ait evlere yönelik saldırılar, The Daily Star ve Prothom Alo gibi bağımsız gazetelere ve Chhayanaut ile Udichi gibi kültürel örgütlere yöneltilen şiddetli saldırılar, tehlikeli bir tırmanışa işaret etmektedir. Bu eylemler yalnızca bireylere ve topluluklara karşı işlenmiş suçlar değildir; demokrasiye, laikliğe, ifade özgürlüğüne ve ilerici kültüre yönelik saldırılardır. Amaçları muhalefeti susturmak, toplumu sindirmek ve korku ile nefret siyasetini sıradanlaştırmaktır.
Tüm bu cemaatçi şiddet eylemlerini ve yıldırmaları hiçbir muğlaklığa yer bırakmaksızın kınıyoruz. İster İslam adına ister başka herhangi bir din adına olsun, din adına uygulanan şiddet hiçbir koşulda mazur görülemez ve kararlılıkla mücadele edilmelidir. Aynı zamanda, Hindistan’daki sağcı Hindu güçlerin bu trajedileri fırsatçı biçimde istismar etmesini de reddediyoruz. Bu güçler, Bangladeş’teki azınlıkların acılarını kendi cemaatçi ve seçimci çıkarlarını ilerletmek için araçsallaştırmaya çalışmaktadır.
BJP’nin ve Sangh Parivar’ın seçici öfkesi —özellikle Batı Bengal’deki son seferberlikleri— topluluklar arası gerçek bir uyum kaygısıyla pek az ilişkilidir. Bu tutum, seçimler yaklaşırken yürütülen daha geniş bir kutuplaştırma projesinin parçasıdır. Bengalce konuşan işçiler, emekçiler, göçmenler ve yoksullar giderek daha sık biçimde “sızmacı” yaftasıyla hedef alınmakta, taciz edilmekte ve insanlıktan çıkarılmaktadır. Bu açık cemaatçi ve yabancı düşmanı kampanya, Hindutva ideolojisinin [Hindu üstüncülüğü] Hindistan’daki kamusal söyleme ne denli nüfuz ettiğini göstermektedir.
Bangladeş’te Osman Hadi’nin öldürülmesi, fundamentalist saldırının gerçek niteliğini daha da açık biçimde ortaya koymaktadır: Bu yalnızca azınlıklara yönelik bir saldırı değil, laik, demokratik ve ilerici politikalara karşı daha geniş çaplı bir saldırıdır. Hindu milliyetçisi güçlerin bu cinayetler karşısındaki sessizliği, kendi cemaatçi ve totaliter projelerinin açık bir göstergesidir.
Cemaatçi şiddetin ve baskının hedefi olan tüm topluluklarla sarsılmaz bir dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz. Devrimci Marksistler ve enternasyonalistler olarak, cemaatçilik ve fundamentalizmle mücadelenin, sınırları aşan işçi sınıfı dayanışmasına ve bölgesel güç eşitsizliklerinin berrak bir kavranışına dayanması gerektiğini vurguluyoruz. Güney Asya’nın baskın gücü olarak Hindistan’ın özel bir sorumluluğu vardır; Hindistan solunun her türlü sınıf işbirliğini, özellikle de “ılımlı” Hindutva’ya teslim olan burjuva partilerle uzlaşmayı reddetmesi gerekir. Aynı şekilde Bangladeş solu da tüm burjuva güçlerden programatik ve örgütsel olarak net bir biçimde ayrışmalıdır.
Bu nedenle şu çağrılarda bulunuyoruz:
- Cemaatçi şiddet eylemlerine ve toplu linçlere karışan tüm faillerin, sorumluların yaptıklarının hesabını vermesini sağlamak üzere, bağımsız denetime açık, şeffaf, tarafsız ve aleni yargılamaların derhâl yapılması.
- Bangladeş’te ve tüm bölgede, dini azınlıklara, gazetecilere, sivil toplum aktivistlerine ve laik kültürel örgütlere yönelik hukuki korumanın ve güvenliğin acilen güvence altına alınması.
- Demokratik, laik ilkeler ve insan onuru pahasına çoğunluklar tarafından uygulanan her türlü dini fundamentalizm ve baskı biçimine karşı tavizsiz bir mücadele yürütülmesi.
- Medyanın ve kültürel örgütlerin demokratik haklarının tanınması; yıldırma, sansür ve siyasal şiddete son verilmesi.
- Dar bir milliyetçilik ya da dışlayıcı bir siyaset yerine, çoğulculuğu, eşitliği ve laik demokrasiyi savunmak için Güney Asya’daki tüm işçiler arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Bangladeş ile Hindistan halkları arasında yapıcı bir işbirliğinin kurulması.
Her iki tarafın hükümetlerini, demokratik güçlerini, sendikalarını, öğrenci hareketlerini ve sivil toplumunu; cemaatçiliğe, otoriterliğe ve devletin suç ortaklığına karşı birleşmeye ve adalet, eşitlik ve barış üzerine kurulu toplumlar inşa etmeye çağırıyoruz.
Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist)
[Communist Party of Bangladesh (Marxist–Leninist)]
Radical Socialist (Hindistan)
1796 tarihli Babeuf’nün Eşitler Manifestosu ile 1848 tarihli Komünist Manifesto’dan bu yana, işçi hareketi tarihinde bu türden pek çok belge ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları, 1848’de Marx ve Engels’in kaleme aldığı metin gibi, kuşaklar boyunca okurları etkilemiştir. Diğerleri ise hızla unutulmuştur… Aralarındaki farklılıklara rağmen, bu metinler bazı ortak özellikler taşır:
• herkesi yeni bir öneriden haberdar etme isteği,
• bir siyasal hareketin temel çözümlemelerinin yanı sıra programının ve stratejisinin özeti,
• mümkün olan en geniş kitlelere hitap eden, erişilebilir bir dil,
• konjonktür analizleri ile birkaç kurucu ilkenin birlikte ortaya konması.
Dördüncü Enternasyonal’in kurucu metni olan, Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri (Türkçesi Lev Troçki, Bildirgeler, Yazın yay., 2003 içinde) yaygın olarak Geçiş Programı (1938) adıyla bilinen metin, başlığında bu terim yer almasa da bir manifesto olarak değerlendirilebilir. IV. Enternasyonal başka bazı belgeleri de manifesto olarak nitelendirmiştir: örneğin 1948’de yayımlanan “Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi Manifestosu: Wall Street’e ve Kremlin’e Karşı. Komünist Manifesto’nun Programı İçin. Dünya Sosyalist Devrimi İçin”, kuşkusuz Lev Troçki’nin 1938’de öngördüklerinden bir kopuşu işaret eder (1). Aynı tespit, sözde “reel sosyalizm”in ortadan kalktığını kayda geçiren 1993 tarihli Ya Sosyalizm ya Barbarlık. 21. Yüzyılın Eşiğinde. Dördüncü Enternasyonal Manifestosu için de geçerlidir (Yazın yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. çn).
Zamanımızın Bir Manifestosu
Yeni Ekososyalist Devrim Manifestosu, çağımızın meydan okumaları karşısında hem anlamaya hem de eylemeye yönelik yollar çizmeyi amaçlıyor. Elbette 1938, 1948 ve 1993 manifestolarıyla birçok ortak yanı var: onlar gibi, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla konjonktürün Marksist bir analizini, Troçki’nin tanımladığı yönteme göre bir “geçiş programı”nı, devrimci bir stratejiyi ve sosyalist bir ufku ortaya koyuyor. Bununla birlikte, önceki metinlerden ayrılan özgün özellikler de taşıyor.
1938 tarihli Geçiş Programı Lev Troçki tarafından, 1993 Manifestosu ise büyük ölçüde Ernest Mandel tarafından kaleme alınmışken, yeni Enternasyonal Manifestosu bir yılı aşkın süren kolektif bir çalışmanın ürünüdür; bu çalışmaya, Daniel Tanuro’nun koordinasyonunda, Küresel Kuzey’den ve Küresel Güney’den yoldaşlar katkıda bulunmuştur.
1938 Manifestosu, “insanlığın üretici güçlerinin büyümeyi durdurduğunu; yeni buluşların ve yeni teknik ilerlemelerin artık maddi zenginliğin artmasına yol açmadığını” ileri sürüyordu. Metne göre bu durum, proleter devrimin “ekonomik bir öncülü”nü oluşturuyordu (2). Bu yargının 1938’deki geçerliliği üzerine ne düşünülürse düşünülsün, savaş sonrasında üretici güçlerin büyümeye devam ettiği ve kapitalizm çerçevesinde —her ne kadar bir sömürücüler azınlığı tarafından gasbedilmiş olsa da— bir “maddi zenginlik artışı” yaşandığı inkâr edilemezdi (3).
Oysa 2025’te, yeni Manifesto açısından tam da bu “maddi zenginlik artışı”, bu sınırsız ve limitsiz kapitalist büyüme mücadele edilmesi gereken şeydir: “kapitalist büyüme ile kopuş”! Bu aynı zamanda ilerleme, maddi zenginlik ve “üretici güçlerin gelişimi”ne dair belirli bir anlayışla da bir kopuştur. Bu değişim apaçık bir olgunun ifadesidir: 2025’te ekolojik kriz insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır; 1938’de durum kesinlikle böyle değildi.
Ekolojinin Yeri
IV. Enternasyonal, ekolojik meydan okumanın farkına aşamalı olarak varmıştır. 1938 ve 1946 manifestolarında yer almayan bu sorun, 1993 Manifestosu’nda ise sınırlı bir biçimde ele alınır: metnin 22 bölümünden yalnızca biridir ve esas olarak kirlilik ile doğal kaynakların tükenmesi konusuna odaklanır. Asıl dönüm noktası, 2003’te, 15. Kongre’de kabul edilen “Ekoloji ve Sosyalizm” başlıklı kararla yaşanır (türkçesi Direnişler, XV. Dünya Kongresi Kararları, Yazın, 2005); bu karar, Enternasyonal tarihinde ekolojik krizi merkezi tema olarak ele alan ilk metindir. “Ekososyalizm” terimi de burada ilk kez ortaya çıkar; kendimizi özdeşleştirdiğimiz, ekolojik sol içindeki akımlardan birini tanımlamak için kullanılır:
Kapitalist ve/veya bürokratik (sözde “reel sosyalist”) biçimleriyle üretimci ilerleme ideolojisiyle kopuş içinde olan ve çevreyi tahrip eden bir üretim ve tüketim tarzının sonsuz genişlemesine karşı çıkan ekososyalizm, işçi hareketi ile ekoloji alanında emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı eğilimi temsil eder; kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde bir “sürdürülebilir kalkınma”nın imkânsızlığını kavramış olan eğilimdir. (4)
2003 tarihli belge, IV. Enternasyonal’in ekolojik sorunu kavrama ve sahiplenme konusundaki gecikmesine dair eleştirel bir bilanço da çizer. “IV. Enternasyonal ve ekolojik kriz” başlıklı bir bölüm bu “özeleştirel” değerlendirmeye ayrılmıştır:
İşçi hareketinin çoğu partisinde olduğu gibi, bu sorun da Enternasyonalimizin varlığının ilk yıllarında ele alınmamıştır. Örneğin, 1938’deki kuruluş kongresinin temel programatik belgesi olan Geçiş Programı’nda bunu aramak beyhude olur. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde devrimci Marksistler çevrenin tahribini ve hava ile su kirliliğini bütünüyle görmezden gelmiş değillerdi. Ancak bu olgular, sömürücü ve insanlık dışı bir sistemin zararlı sonuçlarından yalnızca biri olarak ele alınıyor, bütün yaşamın temellerini yok etme tehdidi taşıyan küresel bir olgu olarak algılanmıyordu. […]
Enternasyonal’in seksiyonlarının çoğu ekolojik sorunları ancak başka güçlerin eylemleri sonucunda, bu meseleler basının manşetlerine çıktığında gündeme almaya başladı. Bunun sonucu olarak Enternasyonal içindeki tartışma görece yavaş ilerledi. Diğer akımlar ve bireyler onlarca yıldır ekoloji ve sosyalizm meselesini tartışırken, devrimci Marksistler büyük ölçüde sessiz kaldılar.
Bir diğer önemli ilerleme, 2018’deki 16. Kongre’de atıldı; burada ekososyalizm Enternasyonal’in yönelimi olarak benimsendi ve bu, kararın başlığında da yer aldı: “Kapitalist çevre tahribatı ve ekososyalist alternatif”. Belge, “3 Mart 2016’da çokuluslu şirketlerin tetikçileri tarafından katledilen Honduraslı ekolojist ve feminist yerli militan Berta Cáceres’in anısına ve çevresel adalet uğruna verilen mücadelelerin tüm şehitlerine” ithaf edildi (5).
Büyüme-karşıtlığı (décroissance/degrowth) meselesi
Bu karar, “Sürmekte olan tartışmalar, açıklığa kavuşturulması gereken noktalar, açık sorular” başlığını temkinli biçimde taşıyan bir bölümde, büyüme-karşıtlığının zorunluluğunu zaten ortaya koyuyordu; ancak bunun bir program ya da bir toplum tasarısı olmadığını da vurguluyordu, çünkü üretim ve mülkiyet ilişkileri hakkında hiçbir şey söylemiyordu (6).
2025 Manifestosu’nda ise büyüme-karşıtlığı artık “açık bir soru” değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu vurgu, belgenin başlığında dahi yer alır ve “kapitalist büyümeyle kopuş” zorunluluğunu hatırlatır. Bununla birlikte adil, ekososyalist bir büyüme-karşıtlığı, eşitsiz ve bileşik ekonomik gelişmeyi hesaba katar:
“Küresel nihai enerji tüketimi radikal biçimde azaltılmalıdır — bu, küresel ölçekte daha az üretmek ve daha az taşımak anlamına gelir — ancak toplumsal ihtiyaçları karşılamak için en yoksul ülkelerde enerji tüketiminin artırılması gerekir” (7).
Bununla birlikte, yoksul ülkeler de asalak elitlerin gösterişçi tüketimini ortadan kaldırarak, eko-yıkıcı mega projelere ve tarım-sanayi ile madencilik faaliyetlerinin biyomları tahrip etmesine karşı mücadele ederek, küresel ekososyalist büyüme-karşıtlığına katkıda bulunabilirler (8).
2025 Manifestosu, önceki yirmi yılın ekolojiye ilişkin kararlarının kazanımlarına dayanır; ancak çeşitli açılardan onlardan ayrılır:
• tehlikenin keskin bilinci: ekososyalizm, “insanlığı, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ekolojik felaketten kurtarmak” isteniyorsa zorunludur.
• “devrimci Marksizmin analizlerini güncelleme” gerekliliği.
• programımızın ve stratejimizin “geniş çaplı bir yeniden kuruluş”a, gerçek bir “sosyalist projenin yeniden formülasyonu”na ihtiyaç duyduğunun kabulü.
• artık, insan toplumları ile doğa arasındaki “metabolik yarılmanın” (Marx) aşılması, ekolojik dengelere saygı, “programımızın ve stratejimizin yalnızca bazı bölümleri değil, onların ana ekseni”dir.
• alternatif bir uygarlık projemiz, “uğruna mücadele ettiğimiz dünya” üzerine daha derinlemesine bir düşünüm.
Ekososyalist devrim için Manifesto, IV. Enternasyonal’in 21. yüzyıldaki en sistematik ve en kapsamlı belgesidir. Ancak kendisini “son söz” olarak sunmaz. Tartışmaya, eleştirilere ve müzakereye açık bir katkı olmayı amaçlar.
26 Eylül 2025
- Örneğin, uluslararası burjuvazinin “şaşkınlığı” ve “çıkmazı” ile kapitalizmin “can çekişmesi” teşhisi.
- Geçiş Programı (1938), Paris, Éditions de la taupe rouge, s. 20. Türkçesi Lev Troçki Sürekli Devrim, Yazın Yayıncılık içinde
- 1945-1975 yıllarını “Otuz Parlak Yıl” olarak görmek, ancak ekonomist, burjuva ve emperyalist bir bakış açısından mümkündür. Kimin için parlak? Kesinlikle, Asya’daki (Hindiçin) ve Afrika’daki (Cezayir, Portekiz sömürgeleri) acımasız sömürge savaşlarına, Latin Amerika’daki kanlı askerî diktatörlüklere ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki (Portekiz, İspanya, Yunanistan) faşist rejimlere maruz kalan insanlığın çoğunluğu için değil.
- “Ekoloji ve sosyalizm”, “İşçi hareketi ve ekoloji” bölümü.
- Inprecor n° 664, Mart 2018, s. 3.
- A.g.e., s. 34.
- Ekososyalist bir devrim için Manifesto: Kapitalist büyümeyle kopuş, Paris, La Brèche, 2025, s. 18.
- A.g.e., ss. 54-55.
Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
Sağ muhafazakâr azınlık hükümeti (Demokratik İttifak), parlamentoda sırasıyla Sosyalistlerin ya da aşırı sağın desteğiyle ayakta kalmayı planlıyordu. 2026 devlet genel bütçesini Sosyalist Parti’nin çekimser oyları sayesinde kabul ettirmeyi başardı ve artık Chega’nın (aşırı sağ) işbirliğiyle emek alanına ilişkin yeni bir dizi yasayı geçirmeyi hedefliyordu. Ancak 11 Aralık’ta gerçekleştirilen genel grev, bu projeyi belirsizliğe sürükledi.
Emek dünyasına yönelik şiddetli bir saldırı
Hükümetin, parlamentodaki azınlığını ayakta tutan iki “muhalif” sütuna duyduğu güven o kadar büyüktü ki, son on yılların en radikal yasama paketini açıklamaya cüret etti. Bu paket, işçi karşıtı ve halk karşıtı acımasızlığı bakımından, karşı-devrimin ellinci yılını yeni kutlamış olduğu bu dönemde, son elli yıl boyunca görev yapmış herhangi bir hükümetin attığından çok daha ileri gidiyordu [Karanfil Devrimi’nin ilerici süreci 25 Kasım 1975 darbesiyle tersine çevrilmiştir, ÇN]. 1975’ten sonra iktidara gelmiş mutlak çoğunluğa sahip sağ hükümetlerin hiçbiri bile, bu “emek paketi”nde yer alan aşırı önlemleri gündeme getirmeye cesaret edememişti.
Öngörülen çok sayıdaki düzenleme arasında özellikle şunlar yer alıyordu: bireysel işten çıkarmalara sınırsız yeşil ışık yakılması; işten çıkarılan bir işçinin işe iadesini emreden yargı kararlarının hükümsüz kılınması; işverenin, işten çıkarılanların yaptığı işi yerine getirmek üzere dış şirketlerden hizmet alma hakkı; küçük çocukları olan çalışanların hafta sonu çalışma saatlerini kabul etmekle yükümlü kılınması; ayrıca, fazla mesai saatlerinin artık bu adla ücretlendirilmemesi için bireysel bir sayacın devreye sokulması — bunlar arasında sayılabileceklerden yalnızca bazılarıdır.
Ve bir anda, Luís Montenegro’nun pervasız hükümeti [Portekiz’de merkez sağ bir parti olan Sosyal Demokrat Parti üyesi, ÇN], faşistlerin ve Sosyalist Parti’nin desteğiyle muhafazakârların sahip olduğu rahat parlamenter çoğunluğun ve ocak ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna yalnızca iki sağ adayın kalacağı beklentisinin, artık ülkenin gerçek halindeki isyanla örtüşmediğini fark etti.
Aralık ayının başında, kamuoyu yoklamaları genel grev çağrısına çok geniş bir halk desteği olduğunu zaten gösteriyordu; Vox Populi araştırma enstitüsünün verileri ise, hayatlarında hiç greve katılmamış çok sayıda insanın bile greve gitme iradesini yansıtmaya başlamıştı. Hükümet, halkı grevden vazgeçirmek için her yolu denedi; asgari ücreti 870 avrodan 1600 avroya, ortalama ücreti ise 1600 avrodan 3000 avroya çıkarma vaadinde bulundu. Ancak hiçbir tarih ya da güvence içermeyen bu uçuk vaatler, sağır kulaklara çarptı.
Greve benzeri görülmemiş bir katılım
Grev günü, katılım benzeri görülmemiş bir düzeye ulaştı. Komünist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon CGTP, 5,3 milyon kişilik aktif nüfus içinde grevci sayısını 3 milyon olarak tahmin etti. Sosyalist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon UGT ise daha da yüksek bir rakam açıkladı. Katılım istatistikleri her zaman tartışmaya açıktır; ancak hesaplamaların doğruluğundan bağımsız olarak, grev temel hizmetleri felç ederek gücünü tartışmasız biçimde ortaya koydu.
Toplu taşıma ülkenin neredeyse tamamında felç oldu. Lizbon metrosu kapılarını kapatmak zorunda kaldı. Asgari hizmet kapsamına girmeyen trenler tamamen durdu; asgari hizmetler kapsamında olanların önemli bir bölümü de çalışmadı. Lizbon Havalimanı’nda grev nedeniyle 400 uçuş iptal edildi. Tejo Nehri’ni geçen vapurlar iskelelerden ayrılmadı. Okulların büyük bölümü kapandı ve eğitim alanındaki grev ertesi gün, 12 Aralık’a kadar sürdü. Hastanelerde planlanmış muayene ve ameliyatlar iptal edildi; yalnızca acil vakalara müdahale edildi. Evsel atıklar toplanmadı. Volkswagen’in iştiraki olan ve ülkenin en büyük ihracatçısı konumundaki Auto-Europa gibi büyük özel şirketler faaliyetlerini tamamen durdurdu.
Cumhurbaşkanlığı Bakanı Leitão Amaro, televizyonda grevin “önemsiz” olduğunu söyleyerek kendini gülünç duruma düşürdü. Ülkede en çok yapılan şaka, bu kişiyi Saddam Hüseyin’in Propaganda Bakanı’yla karşılaştırmak oldu: Kameralar karşısında, emperyalist topçu ateşinin sesi kendi yayınında arka planda duyulmaya başlamışken bile Irak güçlerinin başarılarını soğukkanlılıkla ilan etmeyi sürdüren o bakanla. Tarihe “Ali, Komik” adıyla geçen bu figürün, Amaro’da artık ikinci sınıf bir taklitçisi bulunuyor.
Oysa inkâr edilemez gerçekler çok daha ciddi ve büsbütün farklı bir dil konuşuyor. Genel grevin başarısı karşısında hükümet, ilan ettiği uzlaşmazlığı bir kenara bırakmanın daha ihtiyatlı olacağına hükmetti ve “emek paketi”ne ilişkin müzakereleri yeniden açacağını açıkladı. Ancak bu yeniden açılışta, her hâlükârda yalnızca UGT’yi muhatap almak istiyor; amacı, 2013’ten bu yana bir daha birlikte genel grev çağrısı yapmamış olan iki sendikal konfederasyon arasında bölünme yaratmak. Bir başka çarpıcı olgu da aşırı sağ parti Chega’nın tutumundaki keskin değişim oldu: Bir ay önce açıklanan yeni yasaların genel yönelimini övüp grev çağrısını yerden yere vuran Chega, artık grevcilerin gerekçelerine sempati duyduğunu dile getirdi. Bu da, görünüşe bakılırsa, “emek paketi”nin mevcut hâliyle artık parlamentoda bir çoğunluğa dayanamayacağı anlamına geliyor.
Çatışma sürüyor
İşçilerin mücadelesinin bu ilk başarısı, tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hükümet ve işveren konfederasyonları, neoliberal programlarını dayatmanın ve nihayetinde hiçbir hukuki engelin bulunmadığı vahşi bir kapitalizm rejimi yaratmanın başka bir yolunu arayacaklardır. Bu konuda, aşırı sağın ve sosyalistlerin işbirliğine olduğu kadar, sendika yönetimlerinin uzlaşmacı ya da en azından hareketsizleştirici tutumlarına da güvenebileceklerdir.
UGT, bu genel grev gününün hemen ardından, hükümet temel meselelerde uzlaşmaz tutumunu sürdürürse ikinci bir grevin gerekli olabileceğini açıkladı. Bu, mücadeleci bir tutum gibi görünebilir; ancak gerçekte UGT, tek başına yerine getiremeyeceği bir tehdidi savurmadan önce, hükümetin kendisine sunduğu “tek muhatap” rolünü reddetmeliydi. Mevcut koşullar altında ve UGT’nin geçmişi göz önünde bulundurulduğunda, ikinci bir grev günü tehdidi, müzakere masasında birkaç küçük taviz koparmaya yönelik bir retorikten başka bir şey olarak görülemez.
CGTP ise bu kez grev gözcülüklerinin (piketlerin) yaygın biçimde örgütlenmesine dâhil olmadı; birçok durumda yalnızca tabanın inisiyatifiyle örgütlenenleri desteklemekle yetindi. Parlamentonun önüne yürümek üzere çağırdığı, genç ve mücadeleci büyük gösteride de, kortejin en önünde duyulmak üzere her zamanki konuşmalarını yapmakla yetindi. Ardından, gösterici kollarının dar sokaklarda parlamentonun önündeki meydana girebilmek için saatler boyunca akmaya devam ettiği mekândan derhâl ayrıldı. CGTP’nin ayrılmasıyla birlikte, çağrısına uyan ve liderliğine güvenen göstericiler de polis karşısında, herhangi bir yönlendirme olmaksızın ve sonrasında sert bir baskıya yol açan provokasyonlara açık biçimde ortada bırakılmış oldu.
Kaynak: Inprecor (daha önce Marx21 tarafından Portekizceden çevrilmiş ve 13 Aralık 2015’te yayımlanmıştır).
Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
14 Aralık 2025 Pazar günü, aşırı muhafazakâr José Antonio Kast, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda rakibi olan, Komünist Parti’nin resmî adayı Jeannette Jara’ya karşı geniş bir farkla (%58,2’ye karşı %41,8) galip geldi. PINOCHET’CİLİĞİNE GİDEN
Bu sonuç, başta CADEM olmak üzere önde gelen kamuoyu araştırma enstitülerinin öngörüleriyle örtüşmektedir; nitekim CADEM’in 29 Kasım tarihli tahminleri nihai sonucu büyük bir isabetle öngörmüştü. Ancak bu sonuç aynı zamanda, haziran ayındaki ön seçimlerden bu yana gözlemlenebilen daha geniş bir siyasal eğilimi de teyit etmektedir. O dönemde belirtildiği gibi: “Jeannette Jara’nın adaylığının önünde birçok düzeyde son derece büyük bir meydan okuma bulunmaktadır. Bunların ilki ve en önemlisi, ön seçimlerde elde edilen 825.835 oyu, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda zafere ulaşmak için gerekli olan 7 milyon oya dönüştürmektir. Üstelik bu ikinci tur, 2012’den bu yana ilk kez zorunlu oyla gerçekleştirilecektir; bu uygulama ise, tüm eğilimlerin gösterdiği üzere, tarihsel olarak her zaman sağı avantajlı kılmıştır.”
Biz de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından şunu vurgulamıştık: “16 Kasım Pazar günü yapılan seçimlerin sonuçları, sağın zaferinin boyutunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu blok toplamda oyların %50,3’ünü almıştır; bu oylar José Antonio Kast (%23,9, Cumhuriyetçi Parti), Johannes Kaiser (%13,9, Cumhuriyetçi Parti’nin de sağında konumlanan Ulusal Liberteryen Parti) ve Evelyn Matthei [1988’de Pinochet’nin iktidarda kalmasından yana tutum almıştı] (%12,5, Chile Vamos) arasında bölüşülmüştür.”
Seçmenlerin %85’inin sandığa gittiği bir katılım oranıyla, Jeannette Jara birinci tur ile ikinci tur arasında oy sayısını yaklaşık 1,7 milyon artırmıştır. Ancak bu artış, Kast’ın ilerleyişi karşısında açık biçimde yetersiz kalmıştır; Kast, 4 milyondan fazla yeni seçmen kazanmış ve istisnasız biçimde ülkenin tüm bölgelerinde üstünlük sağlamıştır.
Oyların cinsiyet ve yaş gruplarına göre dağılımının analizi, bu dinamiği daha da netleştirmektedir. Kast, tüm yaş gruplarında erkek seçmenler arasında en iyi sonuçlarını elde etmiş, ayrıca 35–54 yaş aralığındaki kadınlar arasında da özellikle yüksek oranlara ulaşmıştır. Buna karşılık Jara, 35 yaşın altındaki ve 54 yaşın üzerindeki kadın seçmenler arasında öne çıkmış; bu durum, ona daha parçalı ve toplumsal olarak daha sınırlı bir destek sağlamıştır.
José Antonio Kast kimdir?
José Antonio Kast bir “outsider” değildir. Pinochet yanlısı tarihsel parti olan Bağımsız Demokratik Birlik (UDI) içinde yirmi yılı aşkın süre militanca faaliyet yürütmüş, on altı yıl boyunca kesintisiz milletvekilliği yapmış (2002–2018) ve üç kez cumhurbaşkanlığına aday olmuştur.
Kast, 2016 yılında UDI’den istifa etmiş; partinin, ahlaki düzlemde aşırı muhafazakâr, kültürel olarak Katolik ve ekonomik olarak neoliberal olan kurucu projesini terk ederek daha geniş kesimlere yönelen ve söylemini yumuşatan bir strateji benimsediğini ileri sürmüştür. Kısa bir süre sonra, 2017’de kendi başkanlık platformu olan Acción Republicana’yı kurmuş; bu yapı 2019’da Partido Republicano adıyla resmen bir siyasi partiye dönüşmüş ve bugün onun temel siyasal referansı hâline gelmiştir.
Bu çizginin devamı olarak Kast, 2020 yılında, Latin Amerika’da “komünizmin ilerleyişini” durdurmayı açık hedef olarak belirleyen uluslararası aşırı sağ tarafından başlatılan “Madrid Şartı”nın imzacıları arasında yer almıştır.
Kast, Alman göçmen Kast-Rist çiftinin on çocuğunun en küçüğüdür. Babası Michael Kast, Nazi Almanyası’nın silahlı kuvvetlerinde (Wehrmacht) askerlik yapmış ve Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’ne (NSDAP) üye olmuştur.
Anne ve babası ile kardeşlerinin bir kısmı, Şili’nin orta bölgesindeki tarım sektöründe girişimci faaliyetler yürütmüştür. Ayrıca, Pinochet diktatörlüğü döneminde Ulusal Enformasyon Merkezi’nin (CNI – 1977’de DINA’nın, yani Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün yerine geçen siyasi polis) yürüttüğü suç faaliyetleriyle Kast ailesinin bazı üyeleri arasında bağlantılar kuran, belgelenmiş gazetecilik ve yargı soruşturmaları da mevcuttur. Bu bağlantılar arasında, rejimin baskı aygıtlarıyla birlikte yürütülen sivil devriyeler ile zorla kaybetmeler dâhil ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkili operasyonlara katılım iddiaları yer almaktadır.
José Antonio’nun ağabeyi Miguel Kast, Chicago Üniversitesi’nde eğitim almış bir ekonomisttir ve diktatörlük döneminde kilit görevler üstlenmiştir: önce Çalışma Bakanı, ardından Merkez Bankası Başkanı olmuştur. 1978–1980 yılları arasında Ulusal Planlama Ofisi (ODEPLAN) Bakanı olarak görev yaptığı dönemde Miguel Kast Rist, “aşırı yoksulluk” istatistiksel kategorisinin başlıca savunucularından biri olmuştur; bu kategori, sosyal harcamaların en yoksul kesimlere yönlendirilmesini belirlemiştir.
Bu tanım, yalnızca hayatta kalmaya odaklanan asgari sosyal harcamalar politikasını kurumsallaştırmış; diktatörlüğün sosyal devletin tasfiyesi ve yapısal uyum programıyla bütünüyle uyumlu bir çerçeve oluşturmuştur. Aşırı Katolik bir aileden ve siyasal gelenekten gelen Kast, Şili diktatörlüğünün başlıca sivil ideoloğu ve UDI’nin kurucusu olan, 1994’te öldürülen eski senatör Jaime Guzmán’ın sadık bir takipçisi olduğunu açıkça ifade etmektedir [Guzmán, aşırı sağcı ve Halk Birliği karşıtı Patria y Libertad örgütünün militan bir üyesiydi].
Bu doktrin doğrultusunda Guzmán, kürtaj konusunda son derece uç bir tutum savunuyordu:
“Anne, çocuk anormal olsa bile, onu istememiş olsa bile, bir tecavüzün ürünü olsa bile ya da doğumu kendi ölümüne yol açsa bile çocuğunu doğurmak zorundadır.”
Milletvekilliği döneminde Kast, medeni ve cinsel hakların genişletilmesine sistematik olarak karşı çıkmıştır. Eşcinsel evliliğe ve ayrımcılık karşıtı yasaya karşı oy kullanmış, kapsamlı cinsel eğitime karşı aktif bir kampanya yürütmüş, ertesi gün hapının ücretsiz dağıtımını reddetmiş ve kürtajın üç durumda yasal olmasını öngören mevcut düzenlemenin yürürlükten kaldırılmasını savunmuştur.
Bu yönelim, programatik önerilerine de yansımıştır. İkinci cumhurbaşkanlığı adaylığında Kast, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın kaldırılmasını, yerine Aile Bakanlığı kurulmasını ve özellikle yoksul kadınlar için hayati öneme sahip bazı sosyal yardımların yalnızca evli kadınlarla sınırlandırılmasını önermiştir.
2017’deki ilk başkanlık kampanyası sırasında eşi Pía Adriasola, verdiği bir röportajda, üçüncü çocuğuna hamile kalmadan önce gebeliği ertelemek istediğini dile getirdiğini ve bir doktorun kendisine oral kontraseptifler reçete ettiğini anlatmıştır. Kendi anlatımına göre, bu kararı Kast’a ilettiğinde Kast ona “Delirdin mi? Bu imkânsız” diye tepki vermiş; ardından onu bir rahibe götürmüş ve rahip bu hapların kullanımının yasak olduğunu söylemiştir.
Aynı yılın ağustos ayında José Antonio Kast, emekli asker grupları ve insanlığa karşı suçlardan hüküm giymiş kişilerin ailelerini temsil eden örgütler tarafından aday ilan edilmiştir. Caupolicán Tiyatrosu’nda düzenlenen bir mitingde şunları söylemiştir:
“Benim adım José Antonio Kast ve askerî hükümetin icraatını gururla savunuyorum. Birçok asker ve silahlı kuvvetler mensubunun zulme uğradığını düşünüyorum ve cumhurbaşkanı seçilirsem silahlı kuvvetleri korumayı taahhüt ediyorum.”
Ayrıca “haksız ya da insanlık dışı biçimde hapsedilmiş olan herkes” için af sözü vermiştir.
Bu hükümlüler arasında, 1973 darbesi sırasında ordu tugay komutanı olan, daha sonra diktatörlüğün gizli polisi Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün (DINA) ajanı olarak görev yapan ve kaçırma, işkence ve zorla kaybetme suçlarından açılan yirmi yedi davada toplamda 1060 yılı aşkın hapis cezasına çarptırılan Miguel Krassnoff Martchenko da bulunmaktadır. Krassnoff’u cezaevinde ziyaret etmiş olan Kast’a, son başkanlık kampanyası boyunca defalarca kendisini affedip affetmeyeceği sorulmuş; Kast bu soruların hiçbirine yanıt vermemiştir.
Tüm bu unsurlar, José Antonio Kast’ı Pinochet diktatörlüğünün mirasının açık ve tutarlı bir savunucusu olarak nitelendirmeyi mümkün kılmaktadır. Bu savunuculuk yalnızca geçmişteki sözde antikomünist “başarı”nın sembolik olarak sahiplenilmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda bugün Şili toplumunun içinden geçtiği çoklu krizlere yanıt olarak pinochetist programatik çerçevenin bilinçli biçimde yeniden hayata geçirilmesi girişimini de ifade etmektedir.
Kast’ın önerisi; “hukuk devletini” yeniden tesis etmek adına demir yumruk politikalarını, “yatırım ve istihdam koşullarını iyileştirmek” gerekçesiyle sosyal hizmetlerin serbestleştirilmesini ve metalaştırılmasını ve ailenin merkeziliğine, özel mülkiyetin öncelikli hakkına, bireysel girişimciliğe ve kadınlar ile çocuklar üzerinde ataerkil denetime dayanan bir toplum anlayışını bir araya getirmektedir.
Önümüzdeki hükümetten ne beklenebilir?
2023’te, toplumsal ayaklanmaların ardından doğan anayasa sürecinin başarısızlığa uğramasından sonra, ikinci bir anayasal reform girişimi gerçekleştirildi. Bu yeni süreç, hemen her bakımdan bir öncekiniň tam karşıtıydı. “Anayasa Konseyi” adı verilen organ elli üyeden oluşuyordu; bunların yirmi ikisi Cumhuriyetçi Parti’ye mensuptu ve konseyin başkanlığını da bu parti yürütüyordu. [Bu sitede 19, 21 ve 23 Aralık 2023 tarihlerinde yayımlanan yazılara bakınız.]
Bu organ tarafından hazırlanan ve Cumhuriyetçi ideolojinin kalıbına göre şekillendirilen anayasa önerisi, demokratik dönemde yapılan reformlardan arındırılmış biçimde, 1980 Pinochet Anayasası’nın özgün metnine bir tür geri dönüş anlamına geliyordu. Taslak, Aralık 2023’te yapılan referandumda oyların %55,7’siyle reddedildi. Bu sonuç, 2019’da açılan anayasal döngünün kapanmasına yol açtı. Bununla birlikte süreç, Cumhuriyetçi projenin dogmatizm derecesini sınama imkânı verdiği gibi, büyük olasılıkla önümüzdeki dört yıllık iktidar döneminde önemli roller oynayacak bazı siyasal figürleri de görünür kıldı.
14 Aralık Pazar akşamı, seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı ilk konuşmada Kast, ılımlı bir ton benimsedi. Demokrasiye, siyasal rakiplerine ve çoğulculuğa saygı duyduğunu ifade etti; uzlaşma arayışına yönelik sözde bir eğilim sergiledi ve kendisinden önceki yöneticilerin katkılarını teslim etti. Zaman zaman, diktatörlük sonrası döneme damgasını vuran “uzlaşmalar siyaseti”ni sahiplendiği izlenimini verdi: Bu model, sosyal piyasa ekonomisini benimsemiş bir merkez sol ile, demokratik geçişi yönetebilmek için Pinochet mirasıyla açık bağlarını giderek gevşetmeye çalışan bir sağ tarafından desteklenmişti.
Ne var ki bu uzlaştırıcı söylem, ekibinin ilk programatik tanımlarıyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Hükümetin ilk üç ayı için açıklanan plan, kampanya sürecinde tanınan Kast’la bütünüyle uyumludur ve dört temel eksen etrafında şekillenmektedir: mali karşı-reform, serbestleştirme (deregülasyon), iş hukuku alanına yönelik saldırı ve bütçe kısıtlaması.
Vergi politikası açısından Kast, Michelle Bachelet’nin ikinci başkanlık döneminde [2014–2018] hayata geçirilen reformu geri almayı; orta ve büyük ölçekli şirketlerin vergilerini düşürmeyi ve girişimcilerin bireysel kazançları üzerindeki vergiyi kaldırmayı önermektedir. Bu yönelim, vergi sisteminin gericiliğini artırmakta ve en zengin kesimlere doğru bir gelir transferini pekiştirmektedir.
Düzenleme alanında Kast’ın programı, sermayenin gücü üzerindeki mevcut sınırlamaların tasfiyesini hedeflemektedir; özellikle çevre koruma standartlarının gevşetilmesine ve emlak sektörüne uygulanan kısıtlamaların esnetilmesine vurgu yapılmaktadır. Bu program, son yıllarda “izinler rejimi” (permisologie) şeklinde bir neolojizmi dolaşıma sokarak, yürürlükteki mevzuatla korunan değerler üzerinde potansiyel olumsuz etkileri olan projelere uygulanan çevresel etki değerlendirme süreçlerini gayrimeşrulaştırmaya çalışan büyük şirketler tarafından geniş ölçüde desteklenmektedir.
İş hukukuna yönelik saldırının merkezinde ise, sendika karşıtı ve işçi karşıtı uygulamalar karşısında denetim ve yaptırım kapasitesinin azaltılması hedefi yer almaktadır. Bu doğrultuda, çalışma mevzuatının uygulanmasını denetleyen Çalışma Müdürlüğü’nün (Çalışma Bakanlığı’na bağlı kurum) zayıflatılması amaçlanmaktadır.
Buna ek olarak, mevcut hükümet döneminde kabul edilen 40 saatlik çalışma haftası yasasının uygulanmasının sınırlandırılmasına yönelik açık bir niyet de söz konusudur. Bu da, işçi hareketinin mücadelesinde yaşam zamanı meselesini merkeze alan ve sınırlı da olsa bir ilerleme anlamına gelen bu düzenlemenin fiilen geri alınması anlamına gelmektedir.
Son olarak, kamu harcamalarının azaltılması konusunda öneri bilinçli biçimde iddialı tutulmuştur: 6 milyar dolarlık bir kesinti. Bu rakamın büyüklüğü kısa sürede kuşkulara ve ayrıntı taleplerine yol açmıştır. Buna karşılık, kampanya sözcülerinden biri, kesintilerin neden ayrıntılandırılmadığını açıkça şöyle gerekçelendirmiştir: “Elbette bunları açıklamayacağız, çünkü ertesi günden itibaren bizi felç eder. ‘X programını kaldırıyorum’ derseniz, sokaklarda isyan çıkar.”
Bu sinik açıklamanın ötesinde, şimdiye dek duyurulan ilk önlemler belirsiz formülasyonlardan ibarettir: “siyasal harcamaların” sınırlandırılması vaatleri, kamu harcamalarının etkinliğinin artırılması, Sayıştay’ın belediye harcamalarını denetleme yetkilerinin güçlendirilmesi ve “siyasal ajan” olarak tanımlanan kamu görevlilerinin işten çıkarılması. Genel olarak bakıldığında, içeriği bilinçli biçimde muğlak bırakılmış bir uyum programıyla karşı karşıyayız; ancak öngörülebilir etkileri kamu istihdamı, sosyal politikalar ve devletin düzenleyici kapasitesi üzerinde ağır bir baskı oluşturmaktadır.
İlk gün: Protokoler ve uluslararası Kast
Seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk günü olan 15 Aralık Pazartesi günü Kast, La Moneda Sarayı’na gitti ve adaylığını destekleyen partilerin ekipleriyle toplantılar yaptı. Kurumsal açıdan bakıldığında olağandışı bir durum yoktu.
Ancak günün en önemli siyasal işaretleri uluslararası alandan geldi. Kast, “faşist enternasyonal” olarak adlandırılabilecek çevrelerin merkezi figürlerinden açık tebrikler aldı: Javier Milei, Donald Trump ve Benyamin Netanyahou, seçim zaferini alenen kutladılar ve onu Latin Amerika sosyalizmine karşı yürütülen saldırıda bir müttefik olarak sundular. Wall Street Journal da aynı doğrultuda bir değerlendirme yaparak, Kast’ın zaferini “Latin Amerika’da sosyalizm açısından kötü bir demokratik sezonun” parçası olarak yorumladı; “solcu şiddet” dalgasının ve ekonomik durgunluğun gerilemekte olduğunu ima etti.
Her şey, Kast’ın Latin Amerika sağının iktidara dönüş sürecinde önemli aktörlerden biri hâline geleceğini göstermektedir. Bu durum, en azından iki uyarı niteliğindeki sonucu beraberinde getirmektedir. Birincisi, ABD dış politikasının yeni yönelimine — Monroe Doktrini’nin “Trump ekine” — hiçbir nüans içermeksizin eklemlenme olasılığıdır. Bu yönelimin acil hedefi, Venezuela’da rejim değişikliği ve ülkenin enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. İkincisi ise, İsrail’le ilişkilerin yeniden “normalleştirilmesi” sürecinin başlatılmasıdır; bu, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını destekleme yönündeki Şili’nin tarihsel tutumunun riske atılması pahasına dahi olsa gerçekleştirilebilir. Oysa bu tutum yakın dönemde, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasına Şili’nin katılımıyla ve işgalci devletle bazı diplomatik ve askerî işbirliği mekanizmalarının askıya alınmasıyla somutlaşmıştı.
Küresel aşırı sağın heterojen orkestrasyonu içinde, her ülke kendi geleneğini ve meşrulaştırma biçimini beraberinde getirir. Şili’de bu biçimin pinochetizm olduğu açıktır. Aşırı sağ, yüceltilmiş geçmişini, egemen sınıflar açısından en “başarılı” iktidar deneyimlerini ve yeni küresel tabloda kök salmasını mümkün kılan stratejik — ekonomik, askerî ve kültürel — hafızasını burada bulmaktadır.
Kast’ın zaferi Şili tarihinde ne anlama geliyor?
José Antonio Kast’ın hükümeti, pinochetizmin ilk “demokratik” (seçimle gelmiş) hükümeti olacaktır. Bu zafer, Jaime Guzmán’ın Miguel Kast ve diktatörlüğün otoriter Katolikliğinin diğer merkezi figürleriyle birlikte kurduğu Bağımsız Demokratik Birlik’in (UDI) kurucuları tarafından uzun yıllar boyunca savunulan bir özlemi ilk kez somutlaştırmaktadır. Kast, bu projenin geri dönüşünü temsil etmektedir; üstelik bu dönüş, uluslararası gerici dalganın deneyimleriyle ve ideolojik olarak daha tutarlı, siyasal olarak daha özgüvenli genç bir aşırı sağın yeni duyarlılıklarıyla güncellenmiş bir biçimde gerçekleşmektedir.
Kabinenin ve bakanlık ekiplerinin oluşturulmasında UDI’nin tarihsel kadrolarının oynayacağı role özellikle dikkat etmek gerekir. Nasıl ki deneyimsiz bir Frente Amplio [Gabriel Boric’in belirleyici figür olduğu] döneminde devlet aygıtının işleyişini sürdürebilmek için Concertación’un [Hıristiyan Demokratlardan Sosyalist Parti’ye uzanan] kadrolarına başvurulmuşsa, görece genç bir Cumhuriyetçi Parti’nin de eski yol arkadaşlarına yaslanması muhtemeldir: Diktatörlük döneminin ve piñerizmin [Sebastián Piñera’nın 2010–2022 arasındaki iki başkanlık dönemi] eski bakanlarına; toplumsal çatışma ve muhafazakâr restorasyon koşullarında yönetme deneyimi taşıyan isimlere.
Bununla birlikte Kast’ın zaferi, yalnızca pinochetizmin seçim zaferini ifade etmemektedir. Bu seçimle birlikte antikomünizm de siyasal sağduyunun merkezi ekseni hâline gelmiştir. Kampanyanın, şiddet, işsizlik ve hayat pahalılığı korkuları etrafında şekillendiği ve bu olguların sistematik biçimde suçluluk, uyuşturucu ticareti, yolsuzluk ve göçle ilişkilendirildiği açıktır. Belirleyici soru şudur: Bu kaygılar neden siyasal olarak Kast etrafında örgütlenmiş ve Jeannette Jara’ya karşı yönelmiştir?
Bizce bu korkuları bir arada tutan omurga, basit ama kalıcı bir fikirdi: Kast’ın tüm kaygı verici yönlerine rağmen “komünizm daha kötüdür” ve bir komünist hükümet kaçınılmaz olarak daha fazla yoksulluğa yol açacaktır. Bu kışkırtılmış korkuların ideolojik çimentosu, gerçekte var olmayan bir tehditti: Komünist bir kadın tarafından yönetilecek bir hükümetin Venezuela, Küba, Halk Birliği ya da Sovyetler Birliği ile mekanik biçimde özdeşleştirilmesi. Böylece Boric hükümetinin yönetimine ve geniş toplumsal kesimlerin günlük sıkıntılarına yönelik çoğu zaman haklı olan eleştiriler, son derece irrasyonel bir argüman altında eritildi: Soğuk Savaş bağlamında şekillenmiş, diktatörlükten miras kalan ve Şili’nin popüler hayal gücünde hâlâ etkili olan antikomünizm.
Yenilginin ardından geçen haftalarda geriye dönük analizler ve sorumluluk paylaşımları çoğaldı. Bu ilk aşama geçildikten sonra, Şili solu sıfırdan başlamak zorunda kalacaktır. Son yıllarda denenen taktik ayarlamalar artık yeterli olmayacaktır. Tablo son derece karmaşıktır ve küresel talepteki artışın teşvik ettiği bakır yatırımlarında bir yükselişin doğrulanması hâlinde, yeni hükümet için elverişli olası bir “süper döngü”nün açılmasıyla daha da çelişkili bir hâl alabilir. Aynı zamanda, en az üç yıl boyunca seçimlerin olmaması, Kast’a programını ulusal siyasetin merkezi ekseni hâline getirebilmesi için geniş bir hareket alanı tanımaktadır.
Bu bağlamda, Şili’de emekçi sınıflar açısından acil meydan okumalar, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki cephede yoğunlaşacaktır: Yeni hükümetin gerici reformlarına karşı direniş ve aşırı sağın yükselişine karşı mücadelede bugün geriye dönüp bakıldığında kaybedilmiş gibi görünen dört yıla öncülük eden aynı ilerici yönetime tabi olmayan bir toplumsal muhalefet inşa edebilme kapasitesi. Açılan bu yeni dönem, yalnızca parçalı savunmalar değil; bu tarihsel anın ağırlığına uygun bir stratejik yeniden kuruluşu, yani Şili solunun yeniden bileşimini gerektirmektedir.
(Jacobin sitesinde 16 Aralık 2025’te yayımlanmıştır; A l’Encontre yazı kurulu çevirisi.)
Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
Cezayir’de Béjaïa yakınlarındaki Oued Ghir Cezaevi’nde geçirdiği ilk gecenin ardından, yaklaşık dört yıldır keyfi biçimde askıya alınmış bulunan partimiz PST’nin (Sosyalist Emekçiler Partisi) yöneticilerinden yoldaşımız Lyés Touati, bu sabah iki avukatı tarafındın ziyaret edildi.
Keyfi tutukluluğuna duyduğu haklı öfke ve isyana rağmen, maruz kaldığı açık hograya (aşağılama ve haksızlık) karşın, herkesin bildiği o meşhur gülümsemesini kaybetmiş değil.
Oysa soruşturma hâkimi, tamamen uydurma ve dayanaksız suçlamalar karşısında — ki güvenlik servisleri bu dosyada açık bir siyasal acziyet sergilemiştir — en fazla adli kontrol kararı verebilirdi. Baskıcı, ölçüsüz ve sağduyudan tamamen yoksun bu tutuklama kararının sonuçları bir yana, Lyés Touati’yi Kabiliye Bağımsızlık Hareketi MAK’e sempati duymakla suçlamak düpedüz kötü bir şakadır. Dahası, bu suçlama onun militan geçmişine ve siyasal mücadelesinin onuruna yönelmiş kabul edilemez bir hakarettir. Çünkü Lyés Touati bir sosyalisttir; antikapitalisttir; enternasyonalisttir.
Lyés Touati’nin Sosyalist Emekçiler Partisi (PST) üyesi olduğu gerçeği güvenlik güçleri tarafından ne yok sayılabilir ne de görmezden gelinebilir. Kendisi, PST’nin 24 Nisan 2021’de yapılan son kongresinde partimizin Ulusal Yönetimi’ne (Merkez Komite) seçilen delegeler arasında yer almıştır. Bu liste, kongreden bir gün sonra bir icra memuru aracılığıyla İçişleri Bakanı’na resmen iletilmiştir.
Lyés Touati’nin 14 Aralık’ta Aokas’ta bir kafede gözaltına alınması, bizim açık ve net biçimde mahkûm ettiğimiz sözde “Kabiliye’nin bağımsızlık ilanı” etrafında yaratılan gerginlikle aynı döneme denk gelmektedir. Bu girişimi yalnızca siyasal ve demokratik açıdan değil — özellikle Kabiliye’de halk iradesine aykırı olduğu için — aynı zamanda Farhat Mhenni ve MAK’in siyonist suç şebekeleriyle, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki gerici ve diktatoryal rejimlerle ve Cezayir halkının egemenliğine karşı onu araçsallaştıran emperyalist güçlerle olan açık ilişkileri nedeniyle de kesin bir dille mahkûm ediyoruz.
Tüm bunlara rağmen, bu Çarşamba sabahı Lyés Touati ne moralinden, ne alışılmış mizah duygusundan ne de militan kararlılığından en ufak bir şey kaybetmiştir. Morali son derece iyidir.
Bununla birlikte, aylarca yalnızca bir yorum ya da bazen Facebook’ta bir “beğeni” nedeniyle cezaevinde tutulan onlarca siyasal ve düşünce mahkûmunun durumundan derin bir üzüntü duyduğunu ifade etmiştir.
Bu adaletsizlik karşısında onu asıl kaygılandıran ise, annesinin sağlık durumu ve babasının vefatından sonra temel geçim yükünü omuzladığı ailesinin sosyal koşullarıdır.
Yargı sürecine ilişkin olarak da, bu sabah avukatlarımız Lyés Touati için geçici tahliye talebinde bulunmuştur. Dosya soruşturma hâkimi tarafından gecikmeden iletilirse, talep önümüzdeki salı günü itham odasında ele alınabilir. Aksi hâlde, bir sonraki salı günü re’sen görüşülecektir.
Lyés Touati, tutuklanmasına yönelik keyfi kararın alındığı ilk andan itibaren, yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde kendisine gösterilen güçlü dayanışmayı selamlamaktadır.
Sarsılmaz dayanışmanız için teşekkür ediyoruz.
- Keyfiliğe ve baskıya son!
- Yoldaşımız Lyés Touati’ye özgürlük!
- Tüm siyasal ve düşünce tutuklularına özgürlük!
- Yaşasın demokratik ve sendikal özgürlükler!
Mücadele sürüyor!
17 Aralık 2025
Yoldaşımızın serbest bırakılması için uluslararası imza kampanyasına aşağıdaki bağlantıdan destek verebilirsiniz. Açıklama çeşitli dillerde mevcuttur:
Sonunda Trump’ın maskesi düştü. Venezuela’ya karşı bir deniz ablukası ilan ediyor ve ülkenin petrolünün ve tüm zenginliklerinin mülkiyetini talep ediyor. Bugün ayrıca, bir fatihmiş gibi, topraklarımız üzerinde de hak iddia ediyor. Karayipler’de yürüttüğü korsanlık operasyonunun uyuşturucuyla mücadeleyle, Venezuela’daki demokrasiyle ya da Maduro’yla hiçbir ilgisi olmadığını kanıtlıyor: İstediği bizim zenginliklerimiz ve topraklarımız. Tüm Latin Amerika’nın zenginliklerini istiyor ve Venezuela’yı kullanarak bölgenin geri kalanına boyun eğme talebini içeren bir mesaj gönderiyor. Her beyaz yakalı suçlu gibi, tek motivasyonu doymaz bir açgözlülük. Bunun için her şeye hazır: denizde savunmasız insanları öldürmeye, Venezuela topraklarını bombalamaya, bizi aç bırakmaya. Her şey, petrolümüzü, kaynaklarımızı ve topraklarımızı ele geçirmek için.
Venezuela halkının tamamının içinde bulunduğu umutsuz durum ve hükümet tarafından dayatılan her türlü siyasal çıkış yolunun kapatılması, bazılarını krizimizin toplarla çözüleceğine inanmaya itiyor. Maduro’nun felaket hükümetinden bizi kurtarması için Amerikan varlığına, ister sinizmle ister saflıkla, umut bağlamış olanlar artık hayal dünyasından inebilir. Mesele demokrasi değil, petroldür. Mesele Maduro ve onun fiilî hükümeti değil, hepimiziz.
Krizi çözecek olan biziz: Venezuelalılar. Demokrasiyle, toplumsal adaletle ve Anayasa’ya saygı içinde. Halkların kendi kaderini tayin hakkımızı savunmak için uluslararası halk dayanışmasına acil bir çağrı yapıyoruz.
Comunes, Corriente Popular
17 Aralık 2025
Comunes Venezuela’da IV. Enternasyonal üyelerinin de içinde bulunduğu hükümet dışı devrimci-antikapitalist siyasi cephe
Açıkça üstünlükçü, sömürgeci ve ırkçı-yabancı düşmanı olan Trump’ın ulusal güvenlik stratejisi, yeni ya da yeniden formüle edilmiş tehditler içeriyor. Bu, ABD’nin hegemonik gücüne yönelik güncel meydan okumalarla başa çıkmak üzere uyarlanmış, eski tarz bir emperyalizmdir.
Uluslararası durumu izleyenler için 5 Aralık’ta yayımlanan belge sürpriz değildir. Zira ikinci Trump yönetimi, neredeyse bir yıldır Beyaz Saray tarafından nihayet ortaya konan bu fikirler üzerine inşa ediliyordu; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD’nin oynadığı rolü yeniden ele geçirmeyi amaçlayan, küresel ölçekte bir MAGA anlayışı söz konusudur. Elbette söylediği her şeyin gerçekleştirilebilir olduğunu da varsayamayız. Trump’ın istediği bir şeydir, elde edebileceği başka bir şey. Yine de hedeflerini bilmek, yeni aşırı sağa ve emperyalizme karşı mücadelede yararlı ve gereklidir.
Yeni Bir Doktrin
Trump ve onu destekleyen milyarderler, uluslar arasındaki eşitsizliği ya da en zengin ve en güçlü olanların diğerleri üzerindeki sömürüsünü yeni icat etmiyor. Öncekiler de emperyalistti. Yeni olan, dünyayı algılama ve dünyada hareket etme biçimlerinde radikal bir yön değişikliğine gitmeleri ve önceki belge versiyonlarını zayıf ve yetersiz bularak bunu açıkça dile getirmeleridir. Amaç, yeni bir sömürü ve baskı modeli dayatmaktır.
Ekonomik çıkarlar, dünya ölçeğinde “demokrasiyi yayma” yönündeki her türlü irade görüntüsünün yerini alıyor. Trump’ın kendi dışındaki rejimlere saygı gösterilmesini savunduğu ( Avrupa’daki iktidarlardan haricinde) noktada bu durum net biçimde ortaya konuyor. Teknolojik ve enerji üstünlüğünün, tüm ulaşım yollarının ve tedarik zincirlerinin önünün açılmasını gerektirdiğini belirtiyor. Yapay zekâ ve atom teknolojisiyle desteklenen askerî güç, söz konusu toprak neresi olursa olsun, fosil ve fosil olmayan kaynaklara ve kritik minerallere tam erişimi sağlamak için kullanılacaktır. Küresel ısınma ise zararlı bir ideoloji olarak görülmektedir.
ABD Cıkarlarını Şiddetle Savunmak
Batı Yarımküre (yani esasen Kanada dâhil Amerika ve Rio Grande’nin güneyindeki her şey) on yıllardır sahip olmadığı bir öncelik kazanmaktadır. “Monroe Doktrini’ne Trump Eki”, ABD’nin “narko-teröristlere, kartellere ve diğer ulusötesi suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan hükümetlere sahip bir Yarımküre istediğini; düşmanca yabancı müdahaleden ya da kilit varlıkların yabancı mülkiyetinden arınmış, kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarımküre istediğini; ve kilit stratejik konumlara sürekli erişimimizi güvence altına almak istediğini” ortaya koymaktadır. İlgilendikleri egemenlik, kendi egemenlikleridir.
“Kilit varlıkların mülkiyeti” vurgusunu özellikle not etmek gerekir. Çin’in yükselişini nasıl gördükleri ve buna nasıl karşılık vereceklerini anlattıkları uzun bölümde, meselenin Ejderha ile ticaret yapmak olduğu açıkça görülüyor; ancak bunun karşılığında yatırımların ABD’ye yöneltilmesi, ticaretin yeniden dengelenmesi ve Çinli şirketlerin düşük gelirli ülkelere (Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya) yayılmasının durdurulması talep ediliyor. Metin, ABD’nin teknoloji ile kritik enerji ve maden kaynakları üzerindeki hegemonyasını garanti altına almanın yanı sıra, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı üzerindeki hegemonyasını da engellemeyi öneriyor; bunun için Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın silahlandırılmasını, ayrıca bölgede bir rakip olarak Hindistan’ın güçlendirilmesini savunuyor.
Yeni bir Egemenlik Çağı
Müttefik Avrupa söz konusu olduğunda ise kışkırtıcı teşhisler dikkat çekiyor; göç ve hükümetlerin “zayıflığı” nedeniyle yaşandığı öne sürülen bir “medeniyetin silinmesi” tanımı bunlardan biri. Metnin, kıta üzerindeki Rus tehdidini küçümseyerek ele alması da aynı derecede küçümseyici bir ton taşıyor. Strateji, küresel ortakların —özellikle de Avrupa’nın— güvenlik harcamalarını paylaşmasını talep ediyor ve Eski Kıta’nın batı kesimini, özellikle yükselişini memnuniyetle karşıladığı “yurtsever partiler” söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğüne yönelik iddia edilen saldırılar nedeniyle eleştiriyor.
Trump ve etrafındaki şahinlerin stratejisi, hem ekonomik işbirliği hem de göç açısından önceki dönemin sona erdiğini ilan ediyor. Yeniden formüle edilen bu emperyalizm, emeğin dolaşımına hiçbir alan tanımıyor; beyaz olmayan, Hristiyan olmayan işçileri yeni dönemin temel düşmanları hâline getiriyor. Bu strateji, bu örnekte olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD ve sermaye tarafından kullanılan ilke, hedef ve araçları yeniden tanımlıyor. Bu devasa dönüşümle şimdiden karşı karşıyayız. Trump’ın ve yeni küresel aşırı sağın hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı kesin değil; zira attıkları adımlar yeni ve güçlü çelişkiler yaratıyor. Ancak başlamış olan mücadelenin sert geçeceği açık.
12 Aralık 2025
Ana Cristina Carvalhes Brezilya’lı bir sosyalist ve IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesidir.









