İmdat Freni

Blog

Farklı Bir Yoldan Yeni Bir Başlangıca Doğru: Mikro-Sektin Alternatifi – Hal Draper

1971 yılında Amerikalı sosyalist devrimci Hal Draper (1914-1990) tarafından yazılan makale, sol örgütlerin inşasına dair eleştirel düşünceleri Marx ve Engels’ten Lenin ve Troçki’ye uzanan tarihsel bir çerçeve içinde ele alıyor. Draper, her ne pahasına olursa olsun küçük-sekt (mikro-sekt) yolundan kaçınmak gerektiği sonucuna varıyor. Draper’ın makalesi, eski bir makale olmasına karşın, halen çözülmemiş sorunlara işaret ettiğinden belirli açılardan güncelliğini koruyor.

Soru değişmedi: Devrimci sosyalist bir parti nasıl inşa edilir? Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzyılın son üçüncü çeyreğinde (İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren) bu amaca doğru kayda değer bir ilerleme olmadı. Amaç hâlâ orada; fakat bu amaca giden yol yeniden sorgulamadan bağışık düşünülemez. Gittiğimiz yol bizi kör bir kanyona götürüyor. Geriye dönüp başka bir yola sapmalıyız, bu geri dönüş bizi olduğumuz noktadan biraz geriye atsa da. Uzun süredir zorlukla gittiğimiz yolun bir adı var: sektin yolu. Bunu ileride tanımlayacağız. Ne zaman ve nasıl başladığını göreceğiz. Ve neden bizi kaybolmaya götürdüğünü, yani şimdi nerede olduğumuzu açıklayacağız. Tarihin başka bir yolun, farklı bir yolun varlığını gösterdiğini ileri süreceğiz. Aslında, problemi enine boyuna düşünmeden, 1964’ün başında yerel kulüplerin oluşumunu cesaretlendirerek Bağımsız Sosyalizm’in politik bir eğilim olarak canlandırılması için Bağımsız Sosyalist Komite oluşturulduğunda başka bir yolda başlamıştık. (İlk Bağımsız Sosyalist Klüp, Berkeley kampusünde, 1964 sonbaharında oluşmuştu.) Fakat o zaman bunu sekt tipi örgütlenmenin alternatifi olarak düşünmemiştik. Sonuç olarak, yeni yeni oluşan Bağımsız Sosyalist Hareket kolayca tanımlanabilecek baskılar sonucu “sekt” izine doğru kaydı. Bu durum üzerine şimdi düşünmeyi öneriyoruz.

1- Marx’a geri dönerek başlayalım:

Marx’ın bu konudaki görüş ve pratiğinin ne olduğunda herhangi bir tereddüt yoktur. Aslında, muhtemelen aşırı tepkinin bir sonucu; herhangi bir sektle, kendisininki de dahil, hiç bir işinin olmaması konusunda çok kesin bir kararlılığa sahipti. Marx’a göre herhangi bir örgütlenme, eğer kendi örgütlenme sınırı olarak belli özel görüşleri (Marx’ın görüşleri dahil) ortaya koymuşsa; eğer bu belirli görüşleri kendi örgütlenme formunun belirleyenleri yapmışsa sekttir. Ne Marx ne de Engels herhangi bir “Marksist” grup –yani açıkça Marksist bir programa bağlı üyelerden oluşan bir grup– oluşturdular ya da bunu istediler. Onların tüm örgütsel eylemlilikleri başka bir yolda ilerliyordu.

Eğer Marx ve Engels’in görüşlerini kabul edersen ne yapmalısın, bu kabulün gereğini nasıl yerine getirirsin? Onlara göre, amacın bu görüşleri varolan toplumsal mücadelelerden doğal olarak doğmuş hareketlerin ve örgütlerin içine taşımak olmalıdır; kendi kafandan “yüksek” bir örgütlenme formu icat etmek değil. Kendi görüşlerin ile bu sınıf hareketleri ve örgütlerinin iç içe geçmesine çalışmalı; bunu yaparken bu hareketler ve örgütler içinde devrimci kadrolar yetiştirmek ve böylelikle hareketi bir bütün olarak daha üst bir seviyeye taşımalısın.

Bir bütün olarak hareket: Marx ve Engels bu sürecin ihtilaflar içerebileceğini biliyordu; bozulmamış bir birliği bu sürecin koşulu olarak fetişleştirmediler. Fakat onların doğal kabul ettiği ihtilaflar, soyut programatik bir pankartı fora etmek üzerine kurulu yapay bir ideolojik kanat ihtilafı değildi. Bekledikleri, organik olarak kitle düzeyinde ayaklanmalardan doğan ihtilafların çıkabileceğiydi. Bu tip ihtilafları iki taraftan bekliyorlardı: hareketin sınıf çizgisine ve sınıf mücadelesi yönünde gelişmesine karşı çıkan burjuvalaşmış öğelerden ve sınıf hareketini kendi siyasal reçetelerinden uzaklaşmış bulan sekt ideologlarından. Onlara göre, ya bu öğeler kendileri ayrılacaktı ya da sağlıklı sınıf öğeleri kendilerini onlardan ayıracaktı; ama biçimsel olarak bu nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, örgütsel sınırın çizgisi asla ideolojik öncünün kendi özel programatik görüşleri (soyut programı) olmayacaktı, tersine sınıf hareketi tarafından erişilen gelişmenin politik düzeyinin, süregiden toplumsal mücadelenin politik tercümesi olacaktı (somut program, süregiden sınıf mücadelesi içinde somutlaştırılmış program).

Komünist Birlik’e katılan Marx ve Engels, bu nedenle, 1847 yılı boyunca Birliğin geçmişten gelen sekter ve fesatçı öğelerinden kurtulmak için çalıştılar ve bunu gayet becerikli bir şekilde başardılar; fakat aynı zamanda Marx, yaşadığı Brüksel’de örgütsel çabalarını programatik olarak sosyalist bile olmayan Demokratik Birlik’i inşa etmeye adadı. Ve Kıtada devrim patlak verdiğinde, ilk hareketleri örgütsel işleyişin öncü aracı olarak Komünist Birlik’i dağıtmak, feshetmek oldu. Devrim boyunca Köln’de, örgütsel açıdan, hiçbiri Marksist bir sekt olmakla ilgisi olmayan üç alanda faaliyet gösterdiler: 1- Sol-demokratik hareket (Demokratik Birlik). (Bu ayağın çözümlemeye çalıştığımız sorunla doğrudan bir ilgisi yok, burjuva demokratik devrim içinde izlenecek politika problemi ile ilgisi var.); 2- Kentteki geniş sınıf örgütlenmesi olan İşçi Birliği içinde; 3- Kendi politik merkezlerinde. “Kendi” politik merkezleri olarak ne yarattılar? Bir örgüt değil; sadece bir gazete ve onun yayın kurulu, yani bir ses. Ve “Marx eğilimi” olarak işlev gören bu yayın kuruluydu; hem kendilerini öyle görüyorlardı, hem de öyle biliniyorlardı.

Marx, devrimin geri çekilmesiyle birlikte Londra’ya döndükten sonra, Komünist Birlik’in geçici olarak yeniden inşasını onayladı; fakat çok kısa bir süre sonra, 1850’nin sonbaharında, üyelerinin çoğunluğunun kötü bir sekter çocuklukla düş kırıklığına tepki göstermesi, devrimci krizin sona erdiğini gösteriyordu. Sonrasında, birlik dağıldı ve ayrı düştü. Marx bu deneyimi asla tekrarlamadı.

Marx ve Engels, 1850’ler boyunca herhangi bir şey kurmak için çaba sarf etmediler; tamamıyla kadroların eğitimini mümkün kılacak yazın üretmeye ve yayınlamaya yoğunlaştılar. Bu dönem, işçi sınıfı hareketinin kendi içinden bugün I. Enternasyonal diye bildiğimiz ad-hoc örgütü yarattığında son buldu.

Birinci Enternasyonal sekter örgüt kavramına öylesine uzaktı ki, hiçbir zaman komünizm için bile ortaya çıkmadı ve çok sonraki kongrelerinden birinde ekonomik kolektivizmin bir versiyonunu onayladı. Ve net bir sınıf karakteri çerçevesi içinde öylesine kapsayıcıydı ki bugün kimse aynısını hayal bile edemez. Kanıtladığı yaklaşım sektin 180 derece zıddıydı: Tam bir programla işe başlamak ve herhangi bir sınıf katmanından (özellikle entelektüellerden) seçilmişleri bu program etrafında bir araya toplamak yerine, Marx, hareket içindeki işçi sınıfı katmanlarından –sınıf mücadelesi içinde hareket eden, alt düzeyinde olanlarından bile– işe başlamayı ve bu katmanların hazır olduğu programın benimsenmesini istedi. Başlangıç noktası buydu.

“Sekt zihniyeti kendi kutsallığını sadece kendi bütüncül programında, yani onu işçi sınıfından ayıran programında görür. Allah korusun, ortaya attıkları sloganlarından birisi popülerlik kazanacak olursa panik olurlar. “Bu işte bir mesele var, birilerine teslim olduk.” (Bu bir karikatür değildir, bizzat yaşamdan alınmıştır.) Marx’ın yaklaşımı tamamen bunun tersidir. Öncünün görevi varolan sınıf mücadelesinin durumu içinde, işçileri mümkün olan en geniş kitleselliğe taşımak anlamında popülerlik kazanacak sloganlar hazırlamaktı.”

2. Marx: negatif tarafı

Birinci Enternasyonal’in bu geniş sınıf hareketi içinde, Marx ve Engels kendilerine ait herhangi bir çeşit politik merkez kurmadılar ve aşırı tepki problemini doğuran da budur, bir Marksist sekt yaratma konusundaki isteksizlikleri değil.

İşin aslı Marx, Genel Konseyi ve Genel Konsey içindeki etkisini “politik merkez” olarak kullandı; bunun neden yeterli olmadığını açıklamak kolay olacaktır. Büyük bir ihtimalle, başka bir yolun Genel Konsey içindeki kendi kişisel etkisine engel olacağını hissetti; fakat bunun bedeli Enternasyonal sona erdiğinde açık Marksist kadroların oluşturulmasının hâlâ en temel aşamadan bile uzak olmasıydı.

Bu olumsuz olgu –Marksist bir sekt yaratılmasındaki başarısızlık değil, herhangi bir Marksist kadronun inşa edilmesindeki başarısızlık– farklı ülkelerde, “Marksist” olarak adlandırılan partiler dahil çeşitli sosyalist partilerin ortaya çıkmasının arka plandaki nedenlerinden biridir.

Marx’ın burnunun dibindeki İngiltere’yi ele alalım: –Her-hangi bir biçim altındaki ilk “Marksist” merkez, Marx’a ve doğrudan Marx’tan etkilenen küçük bir İngiliz sosyalistleri çevresine düşmanlığıyla bilinen bir adam (Hyndman) tarafından kuruldu; bu “Marksist” merkezi en kötüsünden tipik bir sekt olarak inşa eden bu adam ve İngiliz Marksizminin gidişatı üzerindeki felakete varan etkisi bugüne kadar aşılabilmiş değildir. Marx ve Engels ya da çevreleri tarafından buna alternatif bir başka Marksist politik merkez önerilmemiştir. Sonuç, İngiliz kamuoyu için dünyanın en kaba “Marksizm kurucusu” olan adamla Marx’ın özdeşleştirilmesi olmuştur.

Bu sekte karşı apaçık alternatif Marx’ın Köln’de yaptığı olmalıydı: Marx’ın İngiliz dostları tarafından kurulacak bir organ, Marksist fikirlerin sesi olacak bir yayın, insanlara sınıf hareketine nasıl katılmaları gerektiğini gösteren bir model, kadroların örgütlenmesi… Buna benzer birşeyin yapılmaması bir boşluk yarattı. Hyndman’ın sekt operasyonu bu boşluğu doldurdu.

Eleanor Marx örgütsüz ve vasıfsız meslekleri örgütleyerek Yeni Sendikacılığın (militan kitle sendikacılığı) örgütleyicisi olarak parlak bir iş yaparken, bunu kişisel olarak, görünür bir referans noktası olmadan yaptı. O ve Aveling sonunda İşçi Partisi’nin oluşumunu sağlayan bir etki yaratan Londra işçi gettolarında, bağımsız işçi sınıfı siyasi eylemi yandaşlığını yaymak konusunda iyi iş çıkarmışlardı, ama yine de yaptıkları yapmış olduklarının etkisini büyütecek olan Marksist kadroları seçme ve yetiştirmeyi sağlamamıştı.

(Bu başarısızlık –sekt formunda olmasa bile herhangi bir görünür politik merkez oluşturmadaki başarısızlık– daha sonra daha az mazeretle Almanya’da Rosa Luxemburg tarafından tekrarlandı; Polonya’da Polonyalı yoldaşları bir sınıf partisi değil, bir sekt kurduğunda)

Marx’ın sekt tipi örgütlenme tarzına had safhadaki nefreti, bazı sektler tarafından yapılan olumlu katkıların farkına varamadığı anlamına gelmez. Bazı sektlerin oynadığı tarihsel role tek taraflı bir değer verme içine düşmesi gerekmiyordu, tıpkı kapitalizmden toplumun gelişmesine yaptığı son derece olumlu katkıları görmezden gelmemesi ama yine de ondan nefret etmesi gibi. Tıpkı Komünist Manifesto’da burjuvazinin tarihsel olarak ilerici rolüne şükran dolu övgüler düzmesi, aynı zamanda Ütopyacı sektler tarafından yapılan katkılara övgülerinde zaman zaman coşuyor olmaları gibi.

Bu katkıların ilk olarak sektler (hatta bazen Saint-Simoncu “din” gibi grotesk sektler) tarafından yapılmış olmasına üzülerek vakit harcamadılar; çünkü sosyalist ideologları sekt-formuna iten baskıları anlıyorlardı. Ancak onlar, sosyalistleri farklı bir yöne itmenin, başka bir örgütsel yola yöneltmenin hepsinden daha önemli olduğunu düşünüyorlardı.

Marx bunu iyi bilinen bir mektubunda özetlemiştir (1871):

“Enternasyonal, sosyalist ya da yarı-sosyalist sektlerin yerini işçi sınıfının gerçek örgütlerinin alması için kuruldu… Öte yandan tarihin gidişatı sekterliği ortadan kaldırmasaydı, Enternasyonal kendini var edemezdi. Sosyalist sekterliğin ve gerçek işçi sınıfının gelişimi hep birbiriyle ters orantılı olmuştur. Bugüne kadar (tarihsel olarak) sektler haklı çıktı, işçi sınıfı bağımsız bir tarihsel mücadele için henüz yeterli olgunlukta değil. Bu olgunluğa eriştiğinde tüm sektler özsel olarak gerici duruma düşecekler. Tüm bu nedenlerden, her yerde tarihte görülenler Enternasyonal’in tarihinde de tekrarlanmıştır. Artık devri geçmişe ait olan kendini yeni bir form içinde yeniden inşa edip hak iddiasıyla ortaya çıkıyor. Ve Enternasyonal’in tarihi, Genel Konsey’in işçi sınıfının gerçek mücadelesine karşı Enternasyonal’in içinde söz sahibi olmaya çalışan sektler ve amatör deneylere karşı sürekli mücadelesinin tarihidir.”

Burada önemli olan nokta sekt-formunun tam olarak ne zaman reaksiyoner bir biçim aldığının a priori tespiti değildir. Bu yapılamaz. Marx, devrimci bir hareketin kendi yolundan ilerlemesinin mücadelesini veriyordu, ve bu sekt fikrine tamamen karşı durmak anlamına geliyordu. 1864’te sektin yaptığı olumlu katkıların tarihsel olarak tam anlamıyla tüketilmediği daha sonra yeterince kanıtlandı, fakat bunun Marx’ın yoluyla bir ilgisi yoktur. Almanya’daki Lassalleci “sekt” (Marx’ın aynı mektubundaki değinmelerine bakınız) ya da yukarıda bahsedilen İngiltere’deki Hyndman sekti bir rol oynamaya devam ettiler (heyhat!) –işe yarayan başka bir alternatif olmadığı müddetçe olumlu tarafları da olan bir rol.

Elbette bazen bir sektin hiçbir şeyden daha iyi olduğu su götürmez, fakat bu konudaki bu bilgelik herhangi bir çizgiyi de işaret etmez. Tam aksine Alman-Amerikan “emigres” sosyalist sekti Marx ve Engels’in gözünde hiçbir şeyden daha da beterdi; parçalanıp, yok olup gideceğini umuyorlardı. (Ne yazık ki yüzyıl sonra bile hâlâ bizimle birlikteler: SLP)

Öyleyse Marx’ın sekt-formundan elinden geldiğince tiksinti duymasından bile tüm sektlerin her zaman eşit derecede zararlı olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersi doğrudur: Bu konuda doğal olarak olağanüstü bir çeşitlilik vardır. Marx’ın örneklerinden daha yakınlara bakacak olursak: – “Oehlerites”in (1935’de Troçkist sektin içinden doğmuş mikro-sekt) devrimci bir hareketin gelişmesine şamata konusu olmak dışında (kötü zamanlarda hiç de hor görülmemesi gerekir) hiçbir katkısı olmamıştır. Diğer taraftan, daha sonra değineceğimiz gibi, Bağımsız Sosyalist Birlik günümüzün devrimci sosyalizminin esaslarını geliştirmiştir. Fakat bu, bu noktada işaret edeceğimiz tek sonucu yok edecek değildir:

Devrimci bir partiye sektin yolu olmayan bir başka yol vardır.

Hal Draper

3-Sektin Anatomisi

Özetlemek gerekirse: şimdiye kadar üç yaklaşım gördük. Birincisini atabiliriz: herhangi bir politik merkez olmadan kendini bireysel militanlarla sınırlandıran yaklaşım. Gerçek problem politik merkezin zorunlu olarak bir sekt olup olmaması gerektiğidir. Bu sadece iki örgütsel form arasındaki ilişki değil, sınıfla öncü arasındaki ilişki problemidir.

Sekt kendisini YÜKSEK bir düzeye (işçi sınıfınınkinden oldukça yükseğe) ve ideolojik olarak seçici ince bir temele (genellikle zorunlu olarak işçi sınıfının dışında) yerleştirir. Sektin işçi sınıfı karakteri, istek ve yönelim temelinde iddia edilir, bileşenleri ya da yaşamı temelinde değil. Sonra da işçi sınıfını kendi düzeyine taşımak için uğraşır ya da yokuşu tırmanmaya çağırır. Kendi örgütsel duvarlarının arkasından işçi sınıfıyla bağlantı kuracak öncü partiler ve burada iki kişiyi orada üç kişiyi dönüştürecek misyonerler gönderir. Kendisinin bir gün katılım süreciyle ya da iki ya da üç diğer sektle oluşturacağı birlik yoluyla ya da belki de bazı antrizm süreçleriyle kitlesel devrimci bir parti olacağını düşünür.

Öte yandan Marx ve Engels öncü öğeleri her şeyin üstünde kendileriyle işçi sınıfı arasında örgütsel duvarların yaratılmasının bizzat engelleyicileri olarak gördüler. Mesele buradan iki işçiyi oradan üç işçiyi (buradan iki öğrenci, oradan üç entelektüel de olur!) Tam Program düzeyine taşımak değildi, fakat önemli olan sınıfı veya sınıfın bir bölümünü harekete geçirecek manivelaların peşinden gitmek ve eylemliliği ve siyaseti kitlesel olarak daha üst seviyelere taşımaktı.

Sekt zihniyeti kendi kutsallığını sadece kendi bütüncül programında, yani onu işçi sınıfından ayıran programında görür. Allah korusun, ortaya attıkları sloganlarından birisi popülerlik kazanacak olursa panik olurlar. “Bu işte bir mesele var, birilerine teslim olduk.” (Bu bir karikatür değildir, bizzat yaşamdan alınmıştır.) Marx’ın yaklaşımı tamamen bunun tersidir. Öncünün görevi varolan sınıf mücadelesinin durumu içinde, işçileri mümkün olan en geniş kitleselliğe taşımak anlamında popülerlik kazanacak sloganlar hazırlamaktı. Bu şu anlama gelir: onları kapitalist sınıf ve devletiyle, kapitalistlerin ve devletin, “kapitalizmin emek temsilcileri” (kendi liderleri) dahil, temsilcileriyle çatışmaya sokacak bir şekilde, bir yönde hareket etmek.

Sekt sözde bir devrimci partinin minyatür bir versiyonudur, “küçük kitle partisi”, henüz varolmayan bir kitle partisinin mikroskobik bir kopyası, modelidir. Daha doğrusu o kendini böyle görür ya da bir minyatür olmaya çalışır.

Örgütsel metodu “mış-miş gibi” metodudur: şimdiden bir kitle partisiymiş gibi hareket ederler (küçük bir derecede, doğal olarak kendi kaynaklarımıza uygun şekilde), onlar için bu, bu kitle partisi olmaya giden yoldur. Sanki işçilerin partisiymiş gibi “işçilerin gazetesi”ni çıkaralım; gerçi gerçek bir kitlesel parti gibi günlük çıkaramasak da tüm kaynaklarımızı tüketerek en azından haftalık ya da iki haftalık bir gazete çıkaralım –bu bizi küçük (hayali) bir kitle partisi yapar. (Fakat bu tafralar sadece kendini aldatmadan ibarettir, tek bir işçiyi aldatmayı başarsa bile o kısa zaman içinde arkasında minik bir şeyin durduğunu anlayacaktır.) Haydi, iyi Bolşevikler gibi “disiplinli” olmak için bir “Bolşevik” parti kuralım! (Leninizmin düşmanlarından araklanmış yanlış bir “Bolşevik” disiplin anlayışı temelinde sekt, büzüşen, taşlaşan, politik bir birleşmenin bağlarını kolayca dağılan bir fıçıyı bir arada tutacak demir çemberlerle değiştiren, bir zümreye “Bolşevikleşir”).

“Ne Yapmalı’da sekt tipi örgütlenme üzerine bir öneri de yoktur. Lenin’in parti anlayışı hakkındaki tüm o peri masalları tarihi anti-Bolşevik ve Stalinist profesyonellerin icatlarıdır.”

Minyatürleşmenin yolunun (kitle partisinin minyatür bir taklidini yapmanın) devrimci bir kitle partisi yolu olduğunu zannetmekte temel bir hata vardır. Bilim canlı bir organizmanın yaşam alanının ölçeğinin öyle keyfi bir şekilde değiştirilemeyeceğini gösterir: insanlar Lilliputlar ya da Brobdingangların  ölçeğinde yaşayamazlar, yaşam mekanizmaları her iki ölçekte de işlev görmez. Karıncalar kendi ağırlıklarının 200 kat fazlasını taşıyabilirler, fakat altı ayaklı bir karınca bir canavar olsa bile asla 20 tonluk bir ağırlığı kaldıramaz. Bu örgütsel yaşamda da geçerlidir: Bir kitlesel partiyi minyatürleştirmeye kalkarsanız, minyatür bir kitlesel parti olmazsınız, sadece bir ucube olursunuz.

Bunun temel nedeni şudur. Devrimci bir kitle partisinin yaşam ilkesi aktivist bir daktilo tarafından kopyalanabilecek ve bir akordiyon gibi büzülüp açılabilecek kendi bütüncül programı değildir. Yaşam ilkesi işçi sınıfı hareketine onun bir parçası olarak dahil olmaktır, sınıf mücadelesinin içine Merkez Komite kararlarıyla değil, orada yaşadığı için girmektir. Taklit edilemeyen ya da minyatürleştirilemeyen, çizgi film gibi küçültülemeyen ya da bir yün kazak gibi çekmeyen işte bu yaşam ilkeleridir. Bir nükleer tepkime gibi bu fenomen ancak belli bir kitle ile gerçekleşir, bu kitle sınırının altına düşerse küçülmez, ortadan yok olur.

Öyleyse, minyatür mikro kitlesel parti taklidi ne olabilir? Sadece kitle partisinin iç yaşamı (o da bir kısmı) olabilir. Fakat mekanik bir şekilde işleyen bu iç yaşam şimdi gerçek bir kitle partisinde kendisini yöneten gerçeklikten ayrı düşer. Aslanı bağırsaklarından ayırın, gerçeklik olarak işkembe kalacaktır. Sektin iç yaşamı işte bu yüzden hayalde, görünümde, ritüel taklitlerde yaşanır.

Ayrıca, sadece kitle partisinin iç yaşamı ritüelleşmiş parodilere açık olduğundan, sekt zihniyeti sadece bu iç yaşamda “yaşayabilir”. Dışarısı, tecridin amansız gerçekleri ve güçsüzlük, katlanılır, dayanılır gibi değildir, ve bir kitle partisinin dış yaşamına en küçük bir benzerlik bile göstermez. Sektin iç yaşamı zorunlu olarak dış eylemlerine kapalı bir kötülük haline gelmez, onun yerini alan bir hoşnutluk olarak belirir. Bir tarafta kitle partisi işçisi iç komisyon toplantılarında, fraksiyon toplantılarında vb. fazla vakit harcamanın zorunluluğundan, bu tip şeylerin gerekliliğini anlamış iyi bir Marksist olsa bile, yakınır. Bunun tam tersine, sekt zihniyeti bu içe doğru büyüyen faaliyetlerde rahat eder ve onlardan tat alır, ne de olsa elverişli devrimci sohbetten zevk alınabilir, oysa bir sendika toplantısı sıkıcıdır!

4- Peki, Bolşeviklerden ne haber?

Peki Bolşevik parti bir sektten kitle partisine gelişmek zorunda kalmadı mı? Eğer onlar yapabildiyse, biz de yapabiliriz…

Hayır, bu Bolşevik partinin nasıl kitle partisi haline geldiğinin cevabı değildir –sektin yoluyla gelmediler. Ne Yapmalı’da sekt tipi örgütlenme üzerine bir öneri de yoktur. Lenin’in parti anlayışı hakkındaki tüm o peri masalları tarihi anti-Bolşevik ve Stalinist profesyonellerin icatlarıdır; fakat şimdi bu konuya giremeyiz. Şimdi ele aldığımız sorun açısından aşağıda söyleyeceklerimiz yeterlidir:

Ne Yapmalı’da içerilen yolu ele alalım. Önceleyen dönemde Rusya’da kitle partisinin ön hazırlıkları sekt formunda değil, dağınık duran ve gevşek bölgesel birlikler olarak kurulan yerel işçi çevreleri formunda şekillendi. Merkezi bir örgütlenmenin kolları olarak değil, özerk ve ayrı ayrı, toplumsal mücadele içinde gelişmişlerdi.

Lenin’in yurt dışındayken örgütlemeye çalıştığı şey bir sekt değil, bir politik merkezdi: bir yayın (Iskra) ve yayın kurulu. Iskra eğilimi bir yayın kurulu olarak vardı, bir sekt olarak değil. Lenin’in aradığı örgüt bir kitle partisiydi; tamamıyla kendi devrimci Marksizmiyle uyuşanlardan oluşan bir parti değil, fakat tüm sosyalistleri ve militan işçileri kapsayacak genişlikte bir kitle partisi. Kendi içinde farklı eğilimler elbette ki barındıracaktı ve tutarlı Marksistler en azından bir süre azınlıkta kalabilirlerdi.

Fakat Lenin, kendi eğilimi (doğru çizgide olan) ile mücadele içindeki geniş sınıf hareketi arasına sekt duvarları çekme hatasına düşmediği gibi diğer hataya da düşmedi: bir politik merkez ve böylelikle Marksist bir kadro oluşturmayı ihmal etmek hatası.

Sol-kanat çoğunluğa yer açmak yerine ayrılmayı tercih eden, Lenin değil, Menşevikler ve sağ-kanattakilerdi. Bolşevik partinin inşası yıllarında da Lenin zorunluluktan bir erdem çıkarmaya çalışmadı: partinin Bolşeviklerle sınırlandırılmasını benimsemedi. Tam tersine, sol kanadın demokratik oylarla önderliği almasında sağ kanat kadar hakkının olduğu geniş bir parti anlayışı için durmadan savaştı. Bu örgütsel açıdan Bolşevik önderliğin tek ihtilafıydı.

Elbette ki hareketin faaliyet gösterdiği illegal ortam örgütlenme formlarını belirlemişti, fakat Lenin’in Bolşevik bir sekt kurma yolunu reddetmesini belirleyen şey illegalite değildi. Iskra yurtdışında değil de Petrograd’da kurulsaydı da temel ilişki değişmeyecekti; aslında 1905 devriminden kısa bir süre sonra kısmi yasallık elde edildiğinde sonuç Menşevik ve Bolşevik grupların birleşik kitle partisi içinde kısa süreli kaynaşmalarıydı, fakat Lenin buna rağmen politik merkezi bir yayın ve yayın kurulu formunda tuttu. Yasallığın miktarı için bu ilk atak Lenin’i bir Bolşevik sekt oluşturmaya değil, tam tersi bir yöne, Menşeviklerle kitlesel bir parti içinde birleşmeye (ideolojik-politik merkezlerin birleşmesine değil) itti.

Ancak hem Bolşevikler hem de Menşevikler bölünen bir partinin “fraksiyon”ları değil miydi? Evet, formel olarak öyleydiler; fakat o günlerde fraksiyon bugünkünden başka bir anlama geliyordu. Her iki taraf ve ayrıca Rus hareketi içerisindeki diğer örgütlü eğilimler için de “fraksiyon” politikalarının taşıyıcısı olarak bir yayın ve yayın kuruluyla işleyen birer kamusal politik merkezdi.

Bu fraksiyonlar (Menşevikler olduğu kadar Bolşevikler de) bugün bizim inşa etmeye çalıştığımız anlamda üyelik esasına dayalı örgütlenmeler değildi. Lenin’in 1914’ten hemen önce Sosyalist Enternasyonal Büro Bolşevik-Menşevik birliği üzerine çalışırken yazdığı dokümanlara bakmak lazım: Lenin Bolşeviklerin Rusya’daki sosyalist işçiler arasında çoğunluk desteğine sahip olduğunu kanıtlamak için üye sayısı hakkında değil, organların sirkülasyonu, finansal katkılar vb. konularda istatistikler verir. Zaten üyelik rakamlarını da kimse kabul etmezdi. Rusya’da üyeliğe dayalı örgütlenmeler kısmen Bolşeviklere kısmen Menşeviklere sempati duyan ya da birine verdiği desteği zaman zaman değiştiren yerel ve bölgesel parti gruplarıydı. “Parti kongresi” ya da konferansının yapıldığı her zaman her parti grubu onunkine mi bununkine mi yoksa her ikisininkine de mi katılacağına karar vermek zorunda kalırdı.

Bundan çıkan sonuç, hem Bolşeviklerin hem de Menşeviklerin örgütsel formlarında üyelik esasına dayalı birer sekt olmadıkları ya da bugüne uygun örgütsel anlamda birer fraksiyon dahi olmadıkları olgusudur. O zaman neydiler? Propaganda ve yayın işleri temelinde birer politik merkezdiler, artı aktivistler, yazın üretenler vb. aracılığıyla işçi hareketinin farklı alanları arasında bağ kuran birer merkezi örgütsel aygıttılar. (Bu artı önemli bir eklemedir fakat buna rağmen bunun ayrıntılarına şimdi giremeyiz.) Rusya’daki bireysel parti üyeleri ya da parti grupları Lenin’in ya da Menşeviklerin bildirilerini dağıtmaya veya hiçbirininkini dağıtmamaya karar verebilirlerdi –birçoğu Troçki’nin Viyana’da yaptığı gibi “fraksiyon-olmayan” bir organı tercih ettiler; ya da çalışmalarında Bolşeviklerin beğendikleri yayınlarını artı Menşeviklerin ve diğerlerininkileri de özgürce dolaşıma sokarak kullanabilirlerdi.

Belli ki bu tablo bir çok yönden illegalite tarafından; bir çok yönden de Bolşevik-Menşevik ihtilafı tarafından belirlenmişti. Zaten bunu bugün için otomatik bir model olarak önermiyoruz; hatta tam tersi bir sebeple bunu tartışıyoruz: Bazıları, bugün gerçekten bazıları var ki, hatalı bir şekilde Bolşeviklerin sekt biçiminde geliştiğini düşünüyorlar ve “Bolşevik tipi sekt”i bir model olarak öneriyorlar. Fakat “Bolşevik sekt” diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Bu icat daha sonra, Komintern’den sonra ortaya çıktı.

Her halükarda, açıkça ortaya çıkması gereken sonuç şudur: Bolşevik parti devrimci bir partiye sektin yolundan geçerek dönüşmediyse başka bir yol var demektir.

Aslında tarihsel sonuç daha da ileri gider: Sektin yoluyla kitle partisi haline gelmiş tek bir devrimci kitle partisi hatta yarı-devrimci kitle partisi dahi yoktur.

Bu hiçbir zaman olmayacağını kanıtlamaz. Bu asla tek başına bir sekt için organik bir şekilde, yani herhangi bir noktada yanlış yolda olduğunu fark etmeden ve başka bir yola sapmadan, kitle partisine dönüşmenin imkânsız olduğunu kanıtlamaz. Zaten bunu kanıtlamaya da uğraşmıyoruz. Anlaşılması gereken şey başka bir yolun olduğudur –aslında az ya da çok başarı getirmiş ve devrimci sosyalistler tarafından tercih edilmiş olan bir yol.

Kanıtlamaya çalıştığımız sektin yolunun sanki mümkün olan ve tasavvur edilebilen tek yolmuş gibi eleştirel olmadan ve düşünülmeden takip edilemeyeceğidir. Tam tersine sektin yolu şimdiye kadar hiç başarılı olmamıştır. Başarılı olan ve bu nedenle en azından üzerine düşünülmeyi hak eden kesinlikle başka bir yoldur.

5- Sekt formu ne zaman ve nasıl canlandı?

Bu başka yol, pek çok devrimci Marksistin bilincinden görece kısa bir süre önce, yani Komintern döneminde silindi.

Bu yolun üzerine bir perde örten ve sekt rotasını öne çıkaran büyük tarihsel gelişme, Komintern’in devrimci partilerin oluşturulmasını en yakın “acil” gereklilik olarak ortaya koyduğu I. Dünya Savaşı sonrası değişim dönemidir. Komintern’in meşhur 21 Madde’si, her ülkede, derhal bir devrimci parti kurulmasını öngörüyordu; hatta parti serada kurulmuş olsa bile. Neden açıktı: dünya devrimi tüm Avrupa için kapıdaydı. Avrupa için gerçekten de öyleydi.

Fakat biliyoruz ki, böyle siparişle oluşumlardan hakiki devrimci partilerin yükselmesinin imkânsızlığı kesinlikle kanıtlanmıştır (her çeşit, başarı şansı bulunmayan devrimci olmayan partiler). Bu, düşmanın (özellikle Sosyal Demokrasi) Avrupa Devrimi’ni bozguna uğratabilmesinin en temel nedenidir. Ve devrimin yenilgisi modern toplumsal tarihin dönüm noktasıdır: bugün tüm dünya bu kanaldan akmaktadır.

En iyi bilinen sonuç Stalinizmin yükselişidir –Komünist partilerin ve Rusya’nın Stalinizasyonu. Bunun simetrik sonucu Stalinizasyonu reddeden ya da ondan kopan akımlara toslaması oldu: Genellikle, Stalinizasyonu hareketin yenilgisinin ve yozlaşmasının bir sonucu olarak değil, tersine hareketin yozlaşmasını Stalinizasyonun bir sonucu olarak görüyorlardı. Bu görüşe göre, devrimci başarı için basitçe, Stalinist olmayan öncü liderliğin güçlenmesi –gerçekten devrimci– yani doğru çizgideki öncü liderliğin oluşması yeterliydi. Birinin kendi 21 Maddesinden yola çıkılarak devrimci “parti”nin ite-kaka zoraki kurdurulması süreci, tarihi 1917’de başlamış gören devrimci ya da devrimci olacak olan yeni bir nesil tarafından verili kabul edildi.

Sonuç, “Bolşevik” sektlerin –yani Bolşevik olduğunu düşündükleri şeyi taklit eden sektlerin– Avrupa devriminin gerilemesinin ilk dönemindeki birinci dalgasıydı.

Tipik bir örnek İtalyan “Bordiga sekti”nin ve Komintern’in çocuksu-solcularının –Lenin’in Sol Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı’nda eleştirdiği akım– filizlenmesiydi. Bu iyi-niyetli, fakat cahil solcular Bolşevik partinin gerçekten nasıl yükseldiği hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Onlar için, 21 Madde ültimatomu, devrimci bir partinin yokluğunda birinin boynunu büken, pek de sık rastlanmayan acil devrimci bir kriz durumunda olan duyarlı devrimciler tarafından oluşturulan özel bir acil durum önlemi değildi. Onlar için, bu acil önlem, bu çaresizlik önlemi, bir norm –hatta 21 Maddeye neden başvurulmak zorunda olunduğunu açıklayabilecek tek bir tarihsel durum olmamış olsa dahi, her daim yapılacak “Bolşevik” şey– haline geldi.

Olağan bir şablon olarak genelleştirilmiş bu zoraki devrimci “parti” (ya da onun kopyası) yolu şu şekilde devam etti: Kendi örgütsel sınırınızı oluşturmak için “Doğru Programın” bayrağını yükseltiniz. Bunu nesnel koşullara rağmen yapınız çünkü bu tarih üstü bir buyruktur. Bunu etrafınızda kimler varsa onlarla, mesela diğer iki iyi insanla, yapınız. (Zaten, savaşın karanlık günlerinde, Lenin’in Bolşevik partisinin bir avuç insana düştüğü söylenmez mi?) Kendinizi Devrimci Parti olarak deklare ediniz. Doğru Programa sahip olduğunuzdan eninde sonunda işçiler kapınıza gelecektir… Ve işte sektinize sahipsiniz.

6- Troçkist Sekt Modeline Hızlı Bir Bakış:

Troçki’nin Komünist partilerle yolları ayırmaya birkaç yıllık isteksizliği diğer şeylerin yanında Troçkist bir sekt kurma –son derece gönülsüz olarak kabullendiği sonuç– dışında başka bir alternatif görmemesi tarafından koşullanmıştı.

Şu hatırlanmalı ki, politik gelişiminin tüm dönemleri boyunca (örneğin, 1914’ten önce) Troçki, Lenin’in ne yaptığını bir türlü anlayamamıştı. On yıllarca, sert bir biçimde, alenen “bölücü” bir faaliyet yapmakla suçladığı Lenin’in örgütsel yöntemiyle savaştı. Onu dehşete düşüren “bölücü” faaliyet neydi? Tam ve Doğru bir program etrafında ayrı bir politik merkez –Tam Programa dayalı bir sekt değil, fakat bir politik merkez– oluşturma faaliyetiydi.

Troçki’nin Rus hareketinde örgütsel “uzlaştırıcı” yoluna gitmesi onun da (tıpkı Almanya’daki Rosa Luxemburg ve İkinci Enternasyonal solu gibi) Lenin’in devrimci partiye giden yolunun doğasını anlayamamış olduğu anlamına gelir. Troçki’nin politik yaşamının büyük çoğunluğu boyunca tek anlayabildiği örgütsel yol ya sekt-ve-bölücülerin (Lenin’i bu şekilde yorumlamıştı) yolu ya da uydurma bir “parti-birliği” tüccarlığı bataklığı olmuştur.

KP’lerin Stalinizasyonunun Troçki’yi Komünist Partilerin içinde, yani hiçbir muhalif politik merkeze tahammül göstermeyen Stalinist hareketlerin içinde, kendi “politik merkez”ini (Sol Muhalefet) oluşturmaya zorlaması ironiktir. Savaş öncesi Rus Sosyal Demokrasisi içinde yapılması mümkünken onaylamadığı yola, Stalinist hareketler içinde yapılması mümkün değilken kendi başvurmak zorunda kalmıştır.

Öyleyse, Troçkist grupların KP’ler içinde Sol Muhalefet oluşturmaya daha fazla devam edemedikleri zaman bildikleri tek diğer şeyi doğal olarak seçmeleri pek şaşırtıcı değildir: sekt. Bu nedenle bir sonraki deney, (hiç şüphesiz Troçki bunu son derece rahatsızlıkla yapmıştı) kitle partisine giden sekt(er) olmayan yolun orada bulunabileceğini umut ederek Sosyal-Demokrasi içine girmek olmuştur. Bununla gerçekleşmesi umulan Sosyal-Demokrasinin temsil ettiği varsayılan kitle hareketi içinde bir devrimci partinin kadrolarının kuluçkada beklemesidir. Bu hikâyeyi daha ileri götürmek, burada konu dışı olacaktır.

Bizim ilgilendiğimiz nokta şudur: bu “antrizm” deneyinin öncesi ve sonrasında, “Bolşevik sekt” modelinin düşüncesizce kabulü 1930’lardan itibaren Troçkist makro-sektten kopan mikro-sektler bolluğu üretmiştir. Amerika’da, buna ek olarak, işçi sınıfının herhangi bir politik kitle hareketinin olmayışı başka bir yolu görmeyi zorlaştırmıştır.

7. İP/BSB Deneyimi

Tartışılması gereken bir başka konu da 1948-50 yıllarında var olan İşçi Partisi(İP)/Bağımsız Sosyalist Birlik (BSB) deneyimidir. Bu örgütlenme bizim öncülümüzdür. Çok daha detaylı bir incelemek gerekse de, genel olarak bu yıllarda yaşananlar üç ana bölüme ayrılabilir.

1. SP içinden Sosyalist İşçi Partisi’nin kurulması: 1937 yılının sonunda Troçki ve Cannon etrafındaki Troçkist önderlik tüm dünyada, ABD’yi de içine alacak bir şekilde yeni bir devrimci dönemin başlayacağı tespitinde bulununca, Sosyalist Parti içindeki Troçkist kesim partiden ayrıldı. Bu durum 21 Madde kalıbını tetikleyen bir unsur oldu (En azından, burada bir acil durum hissiyatının yarattığı bir motivasyon olsa da…) Bu kalıba göre, ne pahasına olursa olsun, bütün dünyaya devrimci parti ilan edilmeli, programı ve bayrağı yükseltilmeliydi. SP’nin sağ kanadı Troçki ayrılmaya hazırlanırken bile, bizi tasfiye etmeye çalışacak kadar telaşlı ve endişeliydi. Sonuçta 1938 yılının başlarında Amerika Birleşik Devletleri işçi sınıfına Sosyalist İşçi Partisi takdim edildi ve aynı yıl da 4. Enternasyonal kuruldu!

Yeni partinin kendisini nasıl tanımladığı konusunda herhangi bir belirsizlik yoktu: Dünyaya en sonunda lütfedilmiş devrimci bir partiydi bu. Parti, işçi sınıfının itici gücü oluncaya kadar hızla gelişecek ve yakın bir zamanda ortaya çıkması ümit edilen devrimci duruma önderlik edecekti. Tam ve doğru programını ön plana çıkardığında, bu sekt (ya da “parti”) tabii ki hızla bir kitle partisine dönüşecekti.

Savaşın başlaması, sorgulanmayan bu görüşü iki değişik açıdan yanlışladı. Öncelikle program gerçekten tam ve kapsamlıydı bir şekilde, ama doğru değildi. (Sovyetler Birliği’nin korunması, Hitler-Stalin Paktı, Stalinist Emperyalizmin ortaya çıkışı, Polonya ve Finlandiya’nın işgalleri, vs.) Bu tartışma açısından çok daha önemli olan mesele ise, 1939-40 yıllarındaki tartışmalarda örgütü sarsan ve bölen “örgütsel yapı” problemidir.

Gerçekten olan şey, kendini parti diye adlandıran bir sektin savaşın başlamasına bir sekt gibi tepki vermesidir. O zamanlar bu durumu böyle algılamamış ve Cannon liderliği çevresinde durumu “Bürokratik Tutuculuk” olarak nitelendirmiştik. Bu sekt tepkisi bölünmeden sonra Sosyalist İşçi Partisi tarafından çok daha açık bir biçimde sergilendi. Parti savaş boyunca bir deniz böceği gibi davrandı. Kendi kabuğuna çekildi ve kendisini korumaya çalıştı. “Kadroların korunması” politikası altında militanlarını rafa kaldırdı. Savaş sırasında süren mücadelede daha sıkı kadrolar yaratmaya çalışmayı ise hiç tercih etmedi.

2. Bölünmeden sonra kurulan İşçi Partisi ise tam tersine bu dönemde küçük bir kitle partisi olarak varlığını sürdürmeyi başardı. İşçi Partisi, gerçek bir kitle partisinin belki burun kıvıracağı ama hiç de küçümsenmeyecek bir faaliyet yürüttü. Üyelerinin militanca aktivitelere katılımını, alanlarda, sendikalarda devrimci bir faaliyetin yürütülmesini ve de ajitasyon ağırlıklı haftalık popüler derginin bir geniş bir kitleye dağıtılmasını sağladı.

Bu kitle partisi çalışmasını daha dar bir çerçeve içinde de yürütmek mümkündü. Ya da tam tersine çok daha geniş bir çerçeve oluşturup, çalışmayı yerelde daha sınırlı alanlara yöneltmek de bir tercih idi. Ama sonuçta biz küçük bir kitle partisiydik ve beklentimiz halen daha aynıydı; savaş sonrasında devrimci bir durumun ya da buna yakın birşeyin ortaya çıkması ve bizim bulunabildiğimiz alanlarda hızlı bir gelişme dönemine girmemiz. Bizim bu özel dönemde, geçici bir süre için de olsa, işçi hareketi içindeki sosyalist karşı duruş eğilimini örgütleyen tek parti olmamız göz önüne alındığında, bu beklenti daha anlamlı görünebilir. Savaş durumu, üyelerimizin endüstride yer almalarını ve proleterleşmelerini görece olarak kolaylaştırıyordu. Endüstrideki maaşların düşüklüğü ve astronomik rakamlara ulaşan gelir vergileri, partinin üyelerden toplayabileceği aidatları çok düşük düzeylere geriletiyor ve yapılan işin finansmanını oldukça zorlaştırıyordu. Bu kısıtlı ve özel dönemde, bir sektin bir kitle partisi gibi davranması yüzünden ortaya çıkan çelişkilerin üstünü yürütülen mücadelenin ateşi örtebiliyordu. Aslında savaşın sonucu Avrupa ve Amerika’da gerçekleştirilen devrimler olsaydı, bu dönemde partinin aldığı duruşun doğruluğu tarihsel olarak kanıtlanmış olacaktı. Ancak böyle bir argüman öne sürmek çok da ilgimi çekmiyor. Çünkü bu argümanla birlikte bir kaçınılamazlık teorisi ve “daha akıllı olsaydık şöyle yapardık” gibi tartışmaların ortaya çıkacağını biliyorum. Bütün bunların ise bugün bir önemi yok. Bu noktada benim açımdan önemli olan, belirli bir süre için de olsa, bir sektin “küçük bir kitle partisi” tarzında bir duruş sergileyebilmesinin mümkünlüğünü belirtmek.

3. Hesap zamanı ise 1946 yılında geldi. Bu yıl, bir dönüm noktasıydı. Her şey yatışmaya başladığında, savaş sonrasının dünya için devrimci bir dönem olmayacağı ortaya çıkmaya başladı. Yeni bir yönelimin gerekliliğinin baskısı altındaydık. Bu yüzden 1946 yılı İşçi Partisi içindeki sistematik bir şekilde sekterliği tercih etmiş bulunan Johnson kliği ile son bir hesaplaşmanın yaşandığı yıl oldu. Bu klik bir tam bir hizip programına, belki daha doğru bir ifade ile, oluşabilecek her duruma uydurulabilecek birçok programa sahip bir gruptu. 1946 yılında Johnson kliği sözü edilen devrimin söylenenden çok daha yakın olduğunu öne sürerek yeni gelişmelere karşı resmi bir tepki gösterdi. Memnuniyet verici olmayan gerçeklerle yüzleşen her sekt gibi onlar da tüm Avrupa’da kapitalizmin çöktüğü, Sovyetlerin iki yıl içinde ortaya çıkmaya başlayacağı gibi fantastik bir söylemi tercih ettiler. Benzer biçimde pasifleşmiş sendikaların politikalarını dengelemek adına mücadele komitelerinin (o zamanlar fabrika komiteleri denirdi) kurulmasını destekleyen bir programla ortaya çıktılar. Bu sistematik sekterler bütün bu deli zırvalarıyla birlikte daha sona Sosyalist İşçi Partisi’ne taşındı ve bölünüp parçalanmadan önce bir süre daha kendi dünyaları içinde devrimci siyasetlerini sürdürdüler.

Aynı yıl, İşçi Partisi için yeni bir yönelimin gerektiği konusunda başka bir girişim gerçekleşti. Ama bu sefer bu girişimi organize edenler daha çok ciddiye alınabilecek kişilerdi. Bu girişim “küçük kitle partisi” kavramını teorize etme ve sistematikleştirme çabasıydı. Amaç bu kavramı savaş durumunun dayattığı bir tanımlama olmaktan çıkarıp, her zaman kullanılabilecek ve sahiplenecek bir örgütlenme tarzına dönüştürmekti. Aslında bu “küçük kitle partisi” tanımı örgüt tarafından kabul görmemekteydi. ABD’deki politik ortamın yaprak kımıldamaz bir hale dönüşmesi (soğuk savaş iklimi ve McCarthycilik dönemine girilmesi), örgütün bir yanılgıya düşmeden, geleceğinin diğer gruplar gibi bir sekt olarak varlığını sürdürmeye çalışmak olacağını fark etmesi gerekiyordu. 1948 yılında sunulan ve kabul edildiği 1949 yılına kadar tartışılan bir raporda yer aldığı gibi, örgüt kendi hakkında bazı gerçekleri kabullendi. Öncelikle ismindeki parti sözcüğü haricinde bu organizasyon bir parti değildi. Ülkede sosyalist bir “parti” yoktu ve biz de dahi bütün sosyalist gruplar gerçekte birer sekt idiler. En iyi ihtimalle de bunlara birer propaganda grubu da denilebilirdi. Ama seçenekler vardı tabi, her grup bir sekt olsa dahi, aptal, fantezi peşinde koşan ve kendini aldatan ya da duyarlı ve iyi bir sekt olmak sizin seçiminize kalmıştı. Dönemin koşulların sunduğu tek imkân bir sekt olmaksa da, tabii ki işçi sınıfı ve var olan hareketlere karşı sekter politikalar yürütmeyi reddetmek de her zaman mümkündü. Bu duruma uygun düşen bir tarzla, İşçi Partisi ismi Bağımsız Sosyalist Birlik şeklinde değiştirildi. Bu tavır kendi içinde tutarlı bir yönelişti. Bağımsız Sosyalist Birlik’in koşulların elverdiği ölçüde en sağlıklı ve en mantıklı sekt olduğunu düşünüyorum. Ancak bu olumlu yönelişin bile 1950’li yılların ortamının solu tamamen kurutup yok etmesi karşısında yapabileceği bir şey yoktu. Bu yıllarda Bağımsız Sosyalist Birlik ucube projeler ve sekt fantezileri peşinde koşmadı, adeta bir asma yaprağı gibi zamanla soldu ve düştü. Diğer sektler ise bir dizi politik dönüşüm yaşadılar. Sosyalist Parti taraftarlarını kaybetti ve bire kadar kırıldı, Sosyalist İsçi Partisi ise kendini Stalinizme eklemledi.

8. “Politik Merkez” nedir?

Yukarıda anlatılan tarihi olaylar detaylı bir açıklama yapılmadan ve değişik alternatiflerin arasındaki farklar analitik bir incelemeye tabi tutulmadan aktarıldı. Bu yüzden de geriye dönük bir değerlendirmeye halen gereksinim var. Ama anlatılanlardan ortaya çıkan pratik sonuç, bir sektten farklı olarak bir politik merkez inşa etmenin somut gereksinimlerinin (bir başka deyişle, üyeliğe dayalı örgütsel bir mekanizma yerine, politik bağlılığa dayanan bir propaganda veya eğitim grubu oluşturmanın gereklerinin), politik bir yayın, bir yayın kurulu ve oluşturulan bu merkezin politik faaliyetini yürütecek iyi kötü bir örgütsel mekanizma olduğunu göstermekte.

Bu tür bir politik faaliyet aslında sanıldığından daha yaygın bir biçimde var olmuştur. Bugünkü ABD’de bu tarzın örnekleri görülebilir. Radikal duruş birçok zaman sektler tarafından sahiplenilmiş ve temsil edilir görünmüştür, ama her zaman bir yayın etrafında örgütlenmiş politik merkezler de bu kulvarda yerlerini almışlardır.

1. Ürettiği politikalar açısından en etkili olan örnek herhalde Monthly Review dergisidir. Bu dergide Komünist Parti’den bağımsız ama yine de amorf bir Stalinist politika savunulmaktadır. Dergi, politik bir örgütlenmeye yönelik bir eğilim içinde olsa da, bazı yerel dergi dostları, ortakları gibi grupların kurulmasına yönelik çalışmalar ayrı tutulursa, henüz örgütsel bir kristalleşme yaşamadı. Benzer bir sürecin Guardian için de aşağı yukarı geçerli olduğunu öne sürebiliriz. Ancak bu grupların nihai amaç olarak devrimci bir partinin inşasını hedeflediklerini öne sürmek oldukça zor. Daha çok kendi fikirlerini sol içinde yayma, kabul ettirme gibi bir perspektiften hareket ediyorlar.

2. Bir başka görece başarı Liberation tarafından elde edilmiştir. Aslında bu başarıyı elde etmek derginin başlangıçta sahip olduğu politik çizgiye mal olmuştur. Bu dergi kurulduğunda pasifist eğilimlere sahip bir politik merkez oluşturmaya yönelmişti. Ama pasifizm bu hareketin bir anlam kazanmasının önünde bir engeldi. Çorbaya katılmış bir parça tuz gibi görebiliriz belki bu dergiyi. Politik açıdan yaşanılan kafa karışıklığı bu dergiyi sonuçta dağınık radikal bir gazetecilik çizgisine sürüklemiştir.

3. Dissent iyi kötü bir bilince sahip kişiler tarafından bir sekt örgütlenmesine dayanmayan politik bir merkezin inşası için kurulmuştu. Bu insanlar sosyal demokrasinin olmadığı bir yerde sosyal demokrat olmaya karar vermiş kişilerdi. Daha sonra Dissent ve L.I.D. bir tür birleşmeye gitti. L.I.D. baştan üyeliğe dayalı bir örgütlenme iken, üyeleri ortalıktan kaybolunca kendini politik bir merkeze dönüştüren ilginç bir örnektir. Bu merkezin politikası da sosyal demokrasidir ama bir yayın etrafında örgütlenmemiştir. The New Leader da üyeliğe dayanmayan sosyal demokrat politik merkez yapılanmasına bir başka örnektir. Bütün bu örneklerde yer alan yapılanmaların güçlü bir biçimde içinde bulundukları maddi koşullar tarafından da şekillendirildiklerini unutmamalıyız.

Aslında, bütün politik yayınlar bir tür politik merkeze dönüşme eğilimindedir. Sonuçta işin doğası gereği bu yayınlarda yeni fikirler harmanlanmakta ve insanlara sunulmaktadır, bu da kaçınılmaz olarak bu eğilimi yaratır.

Geniş bir alana yayılan örnekler üzerinde durdum. Bu çeşitlilik alıp bire bir kopyalanabilecek bir örgütlenme modelinin olmadığını göstermekte. Tartışmaya çalıştığım nokta, üyeliğe dayalı yeni bir sekt inşa etmekten uzak durmaya çalışan bir eğilim olarak bizim kendi politik fikir ve amaçlarımızı nasıl ortaya koymamız gerektiği. Bu noktada yukarıda andıklarımdan en önemli farkımız ise, devrimci sosyalist bir partinin kurulması için gerekli önkoşulların sağlanmasını önüne hedef olarak koyan bir politik merkez inşa etmeye çalışmamızdır.

9- Başarmak istediğimiz nedir?

Tüm ulusal özellikleri, mekansal ve dönemsel özellikleri ve koşulları soyutlayacak olursak, Lenin’in örgütsel başarısı şudur. Bolşevik eğilimin özenli oluşumu zaman içinde üç aşamadan geçmiştir –bence her duruma uyan ve yapmak zorunda olduğumuza uygun üç şey.

Bolşevik eğilimin oluşum süreci:

1. Birleşmiş bir tür devrimci Marksizmi dile getiren bir öğreti bütünü, bir siyasi yayın kütlesi yarattı;

2. Siyasi çekirdek etrafında parti kadroları ve militanları oluşturdu;

3. Kendi fizyonomisi ve adıyla kendi “türündeki sosyalizm”i sol politikada bir varlık olarak kurdu.

Bu, bizim görevlerimizi de özetliyor.

Geleceğin devrimci partisinin nasıl oluşacağını öngörmeye ya da tahmin etmeye ihtiyacımız yok. Nasıl bir parti olursa olsun, yalnızca bu üç koşul başarıyla yerine getirildiğinde, sonuçlar lehte olabilir.

Eğer görevlerimiz bu başlıklar altında düşünülürse, bazı işler farklı önem derecelerine ve önceliklere sahip olurlar. Örneğin, yayınların yayımlanması bir sekt tarafından yapılacak işlerden biri olarak görülür, öncelikli bir iş olarak değil. Tek bir istisnayla gündemin en alt sırasına itilmiş gibi görünür. İstisna, başka yapılacak hiçbir şeyin olmadığı, varolan her şeyin üstünde bir önceliğe sahip gibi görünen bir “kitle” organının yayımı. Bizim görüşümüze göre bu, öncelikler sıralamasındaki vahim bir hatadır. Temel bir yayının yaratılması (yayımı ve dağıtımı) diğer her şeyin ona bağlı olduğu bir siyasi merkezin yaratılması işidir. Bu, hedefe götüren temel araçtır. Bu temel yayın kütlesinin ilk görevi, kadroların oluşumunu mümkün kılmak, kadroların besleneceği siyasi gıdayı sunmaktır. Onsuz sağlıklı kadro mümkün değildir.

Bu tür kadrolar elbette ki, yerel olarak oluşacaktır. Siyasi bir merkez, komutlarını, tezlerini, disiplin vakalarını vb. küçük şubelerinden oluşan büyük imparatorluğuna ileten bir Merkez Komitesi ya da Ulusal Komite karşısında büyük avantaja sahiptir. Bu demektir ki; ilkinin yerel topluluklarla, sosyalist gruplarla, sendikalarla, işçilerin gruplarıyla ve bireysel eylemcilerle ilişkileri sonsuz çeşitliliğe ve esnekliğe sahiptir. Ancak ikincinin ilişkileri iki türe ayrılır: üyelerle, ilişki yerel yasalarla sağlamlaştırılmıştır; üye olmayanlarla, örgütsel engelle ilişki zorlaşmıştır. Büyük bir hazırlık işinin kotarılacağı ilk dönemden sonra, yerel kadrolarla daha çok birlikte olmanın yolunu aramalıyız, ancak yeni olasılıklar sunacak tamamen farklı bir ilişki içinde.

Önümüzdeki altı ay için harfiyen programımızı açıklamak, bu yazının hiçbir kısmında amaç olmamıştır. Daha şimdiden üstesinden gelebileceğimizden çok daha fazlasını görüyoruz. Ve bu da yalnızca başlamak için; çünkü çabamız başlamak için bir yılın önemli bir kısmını kaplayacaksa, bu satırlar görevini yerine getirmiş olacaktır.

Uzun dönemli bir perspektifimiz olmalıdır. Burada olan bir köşeyi çabuk dönme şeması değil, tam tersi: yalnızca uzun bir çabadan sonra gerçek meyvesini verebilecek bir gelecek için hazırlık hattı. En azından on yıllık plan kapsamında düşünmeliyiz. Son iki on yılı kör bir patikada geçirdik. Eğer 1970’lerin sonunda yukarıdaki üç temel görevi yerine getirmekte birkaç sağlam başarımız olursa, bir devrimci parti hedefi için takdir edilecek ilk adımları atmış olacağız.

“İktidar Halka!”: John Lennon ve Yoko Ono ile Söyleşi

Tarık Ali & Robin Blackburn

Tarık Ali ve Robin Blackburn’ün,  John Lennon ile 21 Ocak 1971 ‘de gerçekleştirdiği ve Yoko Ono’nun da katıldığı uzun söyleşiden kısa bir seçkiyi yayınlıyoruz. Lennon’u “Power to the People” (“İktidar Halka”) şarkısını yazmaya teşvik eden söyleşi, Kızıl Köstebek (The Red Mole) dergisinde yayımlanmıştı.

“Tek yol işçilerin mutsuzluklarının farkına varmalarını sağlamak, etraflarını kuşatan hayalleri kırmak olabilir. Arabaları ve televizyonları var ve hayata dair daha fazlasının olabileceğini düşünmek istemiyorlar. Kendilerinin bile olmayan, başkalarının düşlerini görüyorlar. Siyahların ve İrlandalıların baskı ve zulme maruz kaldığını ve bir sonrakinin kendileri olacağını fark etmeliler.”

Tarık Ali: Son albümünüz ve kamuoyuna yaptığınız açıklamalar fikirlerinizin gittikçe radikalleştiğini ve politikleştiğini gösteriyor. Ne zamandır bu şekilde düşünüyorsunuz?

John Lennon: Statükoya karşı her zaman politik oldum. Polisten doğal bir düşmanmış gibi korkup nefret ederek, insanları alıp götürüp bir yerlerde öldürdüğü için ordudan tiksinerek büyütüldüğünüz zaman bu hayli kolay oluyor. Kısaca bu işçi sınıfının içinden gelmekle alakalı; daha sonra yaşlanıyor, bir aileye sahip oluyor ve sistem tarafından sindiriliyorsunuz. 1965-66 civarında şu superstar saçmalıkları nedeniyle hiç politik değildim. Fakat bu sadece tahakkümden kaçmanın bir yoluydu. “Hayatta bunlardan başka şeyler de var değil mi? Şüphesiz hepsi bu değil” diye düşündüm. Fakat bir biçimde hep politik oldum. Yazdığım iki kitapta da din hakkında birçok gönderme var ve bunların birine işçi ile kapitalist üzerine yazdığım bir oyunu ekledim. Çocukluğumdan beri sistemi yermeye çalışıyorum. Sanki omzumun üstünde bir mikroçip varmış gibi sınıf meselesinde her zaman bilinçli oldum Çünkü ne olduğunu, üstümüze çöken sınıf tahakkümünün ne olduğunu biliyordum fakat Beatles kasırgasıyla birlikte ne yazık ki bir süreliğine gerçeklikten koptum.

TA: Sizce yaptığınız müziğin başarılı olmasının nedeni nedir?

JL: O zamanlar isçilerin bir atılım yaptığı düşünülmekteydi fakat şimdi geçmişe baktığımda siyahların koşucu, boksör veya şovmen olmalarına izin verdikleri yapmacık bir anlaşma son konusu olan. Bunlar seçmelerine izin verdikleri: Working Class Hero albümünde de dediğim gibi bugün kaçışın bicimi pop yıldızı olmak. Rolling Stone dergisine de ayni şeyi söyledim; iktidarın sahibi hala aynı insanlar, sınıf düzeni ise hiç değişmedi sayılır. Şık kıyafetleriyle bir sürü uzun saçlı, son moda orta sınıf çocukları etrafta dolanıyor. Hiçbir şey değişmedi sadece biraz kıyafet değiştirdik. Fakat aynı piçler her şeyi idare etmeye devam ediyor.

TA: Tabi ki sınıf henüz Amerikan rock gruplarının üzerinde durmadığı bir şey.

JL: Amerikalı rock gruplarının hepsi orta sınıf ve burjuva; bunu da belli etmek istemiyorlar. İşçilerden korkuyorlar çünkü Amerika’daki işçilerin politik olarak sağda olduğunu ve sadece kendi çıkarlarını savunduklarını zannediyorlar. Fakat bu orta sınıf gruplar ne olup bittiğinin, sınıf düzeninin nelere yol açtığının farkına vardıkları takdirde bütün bu burjuva saçmalığından kendilerini kurtarabilirler.

TA: Bir Beatles üyesi olarak size yüklenen rolden sıyrılmaya nasıl başladınız?

JL: Beatles’ın en şaşaalı zamanlarında bile buna karsı durmaya çalıştım. Birkaç kere Amerika’ya gittik ve bize Vietnam hakkında hiçbir şey söylemememiz tembihlendi. Bir süre sonra bizden bunu bir kere daha istediklerinde “savaş istemediğimizi ve ABD’nin derhal çekilmesi gerektiğini” söylemeye karar verdik ve öyle de yaptık. O zamanlar için bu hayli radikal bir davranıştı. Çevrenizdeki herkes size Sezar gibi davranıp ne kadar muhteşem olduğunuzu söylediği zaman “kral değil, gerçek olmak istiyorum” demek zorlaşıyor. Dolayısıyla sergilediğim ikinci politik tavır, “Beatles İsa’dan büyüktür” demektir. Bu var olan manzarayı gerçekten değiştirdi. Amerika’da neredeyse vuruluyordum. Bizi takip eden gençler için büyük bir travma olmuştu. Hassas sorulara cevap vermeme tutumu -her ne kadar adı bu şekilde konmasa da- bu olaydan sonra başladı. Bütün gazeteleri okuyordum ama sizin de bildiğiniz gibi siyasi olanın pek bir kıymeti yoktu. Olan bitenin farkında olup da birşeyler söylememekten utanıyordum. Bu oyunu daha fazla oynayamıyordum, benim için çok fazlaydı. Özellikle savaşın devam etmesi nedeniyle Amerika’ya gidişim duyduğum rahatsızlığı daha da artırdı. Truva atına dönmüştük. “Efsanevi dörtlü” en tepedeydi; uyuşturucu ve seks hakkında şarkılar söylüyorduk. Sonra daha da ağır maddeler kullanmaya başladım. Tam olarak bundan sonra bizi alaşağı etmeye başladılar.

TA: Devrimi acımasızca eleştirirken de siyasi kaygılar taşıyor muydunuz?

JL: Evet, tabi ki ‘Revolution’. Bu şarkının iki farklı versiyonu vardı fakat illegal sol sadece “beni unut” sözleriyle yayınlanan 45’likle ilgilendi. Şarkının albümdeki orijinal versiyonunda ise “beni hesaba kat” sözlerine yer verilmişti. Seslerle devrimin resmini çizdiğimi düşünüyordum. Fakat hata yapmışım, bu bir devrim değilmiş. 45’lik versiyonunda “eğer yok etmekten bahsediyorsan beni unut” diyordum. Öldürülmek istemiyordum. Maoistleri pek fazla tanımıyordum sadece çok az olduklarını, kendilerini yeşile boyadıklarını ve polisin önünde durup alınmayı beklediklerini biliyordum. Gerçek komünist devrimcilerin kendilerini daha iyi organize ettiklerini ve sadece ortalıkta bağırıp çağırmadıklarını düşünmüştüm. Böyle hissetmiştim, gerçekten bir soru soruyordum. Kapitalist bir oyunu sürdürmeme rağmen işçi sınıfının bir mensubu olarak her zaman Rusya ve Çin ile ve işçi sınıfına ilişkin her şeyle ilgilendim.

Robin Blackburn: Yoko senin albümün modern avangart müziği rock müzik ile bir araya getiriyor gibi. Bütün sesleri bir araya getiriyorsun. Örneğin bir tren sesini müzikal hale sokuyorsun Bununla kastettiğin gündelik hayatın estetik bir boyutu olduğu ve sanatın müzelere, galerilere hapsedilmemesi gerektiği mi?

Yoko Ono: Kesinlikle. Yaşadıkları tahakkümden kurtulmak için çabalayan ve inşa edici bir şeyler ortaya koyarak insanları kışkırtmak istiyorum. Kendilerini yaratmaktan korkmamalılar. Temel olarak dünyada iki çeşit insan var: Yaratmak için gerekli yeteneğe sahip olduğu için kendine güveni olanlar ile kendilerine yaratıcı yetenekleri olmadığı, sadece verilen emirleri verine getirebilecekleri söylendiği için demoralize olan ve özgüvenlerini kaybedenler. Kurulu düzen sorumluluk almayan ve kendine saygı duymayan insanlar istiyor.

RB: Sanırım işçi kontrolü tamamen bununla ilgili.

JL: Böyle bir şeyi Yugoslavya’da denemediler mi? Ruslardan bağımsızlardı. Oraya gidip r:asil işlediğini görmek isterdim.

TA: Evet, denediler. Stalinizmden kopmaya çalıştılar. Kendini kısıtlamayan bir işçi kontrolüne izin vermek yerine yüksek düzeyde bir siyasi bürokrasi yarattılar. Sonuç olarak işçilerin inisiyatifini boğdular ve bütün sistemi farklı bölgeler arasında yeni eşitsizlikler yaratan bir piyasa mekanizmasıyla yönettiler.

JL: Bütün devrimler bir kişilik kültüyle son buluyor gibi -hatta Çinliler- bile bir baba figürüne ihtiyaç duydular. Bunun Fidel ve Che ile birlikte Küba’da da ortaya çıkacağını düşünüyorum. Batı tarzı komünizmde bir baba figürü olarak neredeyse hayali bir işçi imajı yaratmak zorunda kalıyoruz.

RB: Bu hayli iddialı bir düşünce -“işçi sınıfı” kendi “kahramanı” haline geliyor. Yeni bir avutucu illüzyonun yaşanmadığı, gerçek işçi iktidarı olmadığı sürece. Bir kapitalist ya da bürokrat hayatınızı yönettiği sürece bu illüzyonları yasamak durumundasınız.

YO: İnsanlar kendilerine güvenmek zorunda…

TA: Bu nokta önemli; işçi sınıfına kendine güven duygusu aşılanmalı. Bu sadece propagandayla yapılamaz. İşçiler harekete geçmeli, fabrikalarını ele geçirmeli ve kapitalistleri öfkeden kudurtmalı. Mayıs 1968’de Fransa’da olan budur. İşçiler kendi güçlerini hissetmeye başlamıştır.

JL: Fakat Komünist Parti bu yönelimde değildi, değil mi?

RB: Evet. Grevdeki 10 milyon işçiyle birlikte Paris’in merkezinde gerçekleşen devasa gösterileri hükümet binalarının ve resmi kurumların işgaline dönüştürebilir; de Gaulle’ü devirip Paris Komünü veya sovyetler gibi popüler bir iktidar kurabilirlerdi. Bu gerçek bir devrimi başlatırdı fakat Fransız Komünist Partisi bundan korktu. İşçilerin inisiyatifini kullanmasını cesaretlendirmek yerine yukarılarda uzlaşma aramayı tercih ettiler.

JL: Bütün devrimler; Fidel, Marx ya da Lenin, entelektüeller her kimse, işçilere ulaşabildiği takdirde gerçekleşiyor. Önemli insanlar bir araya getiriyorlar ve işçiler tahakküm altında yaşadıklarını anlamaya başlıyorlar. Fakat tam olarak farkına varamıyorlar ve hala arabaların, televizyonların çözüm olduğunu düşünüyorlar. Solcu öğrencilerin işçilerle konuşmasını, bu çocukların Kızıl Köstebek’le ilişkiye geçmesini sağlamalısınız.

TA: Tarih boyunca hiçbir egemen sınıf iktidarını gönül rızasıyla devretmemiştir ve bunun değişeceğine dair bir kanıt da yok.

YO: Ama biliyorsun şiddet sadece kavramsal bir şey değildir. Vietnam’dan dönen şu genç askerlere dair bir program gördüm, birinin belden aşağısı yoktu. Aslında sadece bir et parçası olmasına rağmen “sanırım başıma gelen iyi bir deneyimdi” diyordu.

JL: Gerçekle yüzleşmek istemiyordu, tüm yaşadıklarının boşuna olduğunu düşünmek istemiyordu.

RB: Fakat Yoko baskıya karşı mücadele edenler kendilerini hiçbir şeyin değişmemesinden çıkarları olanlar ve kendi iktidar ve refahlarını korumak isteyenler tarafından saldırıya uğrarken buluyorlar. Kuzey İrlanda’daki Bogside ve Falls Road’a bir baksana; hakları için gösteri yapıyorlar diye özel polisin hunharca saldırısına uğruyorlar. 1969 Ağustos’unda bir gecede yedi kişi vurularak öldürüldü ve binlerce insan evlerinden edildi. Bu insanların kendilerini savunma hakları bile yoktu.

YO: Tam da bu yüzden bu sorunlarla benzeri durumlar gerçekleşmeden önce mücadele etmeli.

RB: Esas tehlike, devrimci bir durum bir kez yaratıldığında yeni muhafazakâr bir bürokrasinin derhal onun etrafını biçimlendirmeye girişmesidir. Devrim emperyalizm tarafından izole edilmişse ve maddi yokluklar da varsa bu tehlike daha da artma eğilimine giriyor.

JL: Yeni güç bir kere oluşmaya görsün, fabrikaları ve trenleri işler halde tutmak için yeni bir statüko yaratmak zorundalar.

RB: Evet ama temsili demokrasi fabrika ve trenleri işçilerin devrimci demokrasi sisteminde işletebileceklerinden daha iyi işletemez ki! İngiltere’de kitleler tarafından kontrol edilen ve kitlelere yanıt verebilecek yeni bir popüler iktidar yaratabiliriz -ki basitçe işçilerin iktidarından bahsediyoruz. Bu nedenle devrimi ilk sıraya koyamayız. Burjuva devletini ancak gerçekten derin köklere sahip bir işçi iktidarı yok edebilir.

YO: Yeni kuşak işi ele aldığında bu yüzden farklı olacak.

JL: Gençliği buraya almak çok da dert değil sanırım. Onların üniversitedeki baskıyı kıran öğrenciler gibi yerel konseylere ve okul otoritelerine saldırmakta serbest hissetmelerini sağlayabilirsiniz. Bu zaten oluyor. İnsanlar daha fazla yan yana gelmek durumundalar. Kadınlar da çok önemli. Kadınları katmayan ve onları özgürleştirmeyecek bir devrim olamaz. Erkek üstünlüğünün size öğretildiği yol çok kurnazca. Benim erkekliğimin birtakım alanları Yoko’ya kapattığını fark etmem epey zaman aldı. Ben sadece doğal davranıyormuşum sanırken aslında yanlış yolda gidiyor olduğumu göstermekte hayli çabuk davranan kızıl, keskin bir özgürlükçü o. Bu yüzden radikal müdahaleci olma iddiasındaki insanlar her zaman ilgimi çekmiştir.

RB: Erkek şovenizmi solda her zaman daha fazladır. Kadınların özgürleşme hareketinin doğuşu bunun defedilmesine yardımcı oluyor.

JL: Saçma. İnsanları, halkı ikiye ayırarak halkın iktidarından bahsedemezsin.

YO: Eşit pozisyonda olmadığın birini sevemezsin. Birçok kadın erkeklere korku ve güvensizlik yüzünden bağlanmak zorunda kalıyor ve bu aşk değil. Bu basitçe kadınların erkeklerden nefret etmesinin asıl nedeni.

JL: Falan filan…

TA: Sence İngiltere’deki şu kapitalizmi nasıl yıkabiliriz John?

JL: Bence bunun tek yolu işçilerin mutsuzluklarının farkına varmalarını sağlamak, etraflarını kuşatan hayalleri kırmak olabilir. Muhteşem, insanların özgürce kendilerini ifade ettikleri bir ülkede yaşadıklarını sanıyorlar. Arabaları ve televizyonları var ve hayata dair daha fazlasının olabileceğini düşünmek istemiyorlar. Çocuklarının okulda düzüldüğünü görmek, patronların onları yönetmesi için hazırlanmışlar. Kendilerinin bile olmayan, başkalarının düşlerini görüyorlar. Siyahların ve İrlandalıların baskı ve zulme maruz kaldığını ve bir sonrakinin kendileri olacağını fark etmeliler.

Bütün bunları fark etmeye gerçekten başladıklarında bir şeyler yapmaya da başlayacaklardır. İşçiler yönetimi alaşağı etmeye ancak böyle başlayabilirler. Tıpkı Marx’ın dediği gibi “Herkese ihtiyacı kadar”. Bence bu burada gayet güzel işler. Ama orduya da sızmalıyız. Çünkü hepimizi öldürmek için çok iyi eğitilmiş durumdalar. Bütün bunlara maruz kaldığımız yerlerden başlamalıyız. Kendi ihtiyacın kocamanken başkalarına vermek bir hata, çok yüzeysel. Fikir sadece insanların konforunu sağlamak, onları iyi hissettirmek değil onların daha da kötü hissetmelerini sağlamalıdır. İnsanların ücret dedikleri şeyi elde etmek için örselendikleri ve aşağılandıkları sürekli olarak vurgulamalı.

Çeviri: Aykut Kılıç

Pornografi, Kameraya Çekilmiş Fuhuştur – Michele Kelly/Scarlett X

Fuhuş ve pornografi feminizmin belki de en tartışmalı konularından ikisi. Aşağıdaki yazının yazarı Michele Kelly gibi düşünen porno karşıtı feministler için fuhuş ve pornografi bir ve aynı şey ve ikisi de erkek sömürüsünün ve şiddetinin en açık sahası ve aracıdır. Sadece erkekler tarafından kontrol edilen bu sektör(ler)e –diğer deyişle tecavüz piyasasına- kadınlar şiddetle sokulurlar ve şiddet altında çalıştırılırlar. Fuhşa ve pornografiye karşı çıkmamak, erkek egemenliğini ve şiddetini daha da pekiştiren kurumsal-endüstriyel tecavüzü desteklemek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, fuhuş ve pornografi karşıtı feministler için seks işçiliği diye bir iş, bu işin de özgür iradeyle tercih edilmesi gibi bir şey yoktur. Carol Pateman’ın dediği gibi fuhuş, kapitalizmin herhangi bir dalı olmaktan ziyade erkeklerin cinsel haklarını, kadın bedenine ulaşma ve onu kontrol etme özgürlüklerini garanti altına alan patriyarkal sözleşmenin kurumlarından önemli bir tanesidir. Özgür seçim iddiası güç ilişkilerini, bazı kadınların mecburiyetini görmeyen liberal bir safsatadır. Fuhuş ve pornografi amasız fakatsız yasaklanmalı, Kate Millett’in deyimiyle “siyasi tutsaklar” kurtarılmalıdır.

Cinselliği kadınların ezilmesinin merkezi bir alanı olarak tanımlayan bu pozisyona karşı, kendilerini “pro-sex” olarak tanımlayan feministler, kadınların fuhuş ve pornografi alanlarında failliği olmayan kurbanlar olarak görülmesini ve pornografiye ve fuhuşa karşı yasakçı bir tutum benimsenmesini eleştirirler. Bazı kadınların bu sektörlerde zorla ve kötü koşullar altında çalıştırıldıkları doğrudur ama bu alanlarda çalışmayı özgürce seçen kadınlar da vardır. Ki seks işçisi de herhangi bir işçi gibi emeğini belirli bir ücret karşılığında satar. Bu emeği diğer emek biçimlerinden daha değersiz görmek erkek egemenliğinin bir ikiyüzlülüğüdür. Seks işçileri verdikleri cinsel hizmetin karşılığını alabildikleri için ev kadınlarından daha şanslı bir konumda bile sayılabilirler. Diğer işçiler gibi sendikal haklara ve güvenli çalışma koşullarına ihtiyaçları vardır. Pornografi ise illa erkeklerin heteroseksüel erkek cinselliğinin hizmetinde, şiddet yüklü ve şiddeti teşvik eden, kadınları pasif ve değersiz kılan bir iş olmak zorunda değildir. Cinsellik ve cinsiyet klişelerine karşı, kadın cinselliğini merkeze alan, kadınların güçlenmesine hizmet eden, ırksal çeşitliliği yansıtan, işçilerin güvenli bir biçimde ve emeğinin karşılığını alarak çalıştığı feminist bir pornografi üretimi mümkündür.

Feminizm için son derece çelişkili ve çatışmalı konular olan fuhuş ve pornografi ile ilgili kabaca özetlenen bu iki yaklaşımı çeşitli açılardan eleştiren veya destekleyen çok sayıda melez politik konum da söz konusudur. Pornografi ve fuhuş karşıtı pozisyonun dile getirdiği şiddet, sömürü, şiddetin teşviki ve normalleştirilmesi ile ilgili konular gözardı edilemeyeceği gibi seks işçilerinin faillikleri, şiddete-hastalıklara-istimara- karşı hakları, fuhşa karşı olma gerekçesiyle kriminalize edilmeleri gibi sorunlar da görmezden gelinemez. Kelly’nin aşağıdaki yazısını, bu tartışmalar içinde önemli noktalara dikkat çektiği için yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Ticarileşmiş cinsel sömürüden yani hem fuhuştan hem de pornografi sektöründen sağ çıkmış biri olarak, “tüm kadınların güvenliğini sağlamak” adına üçüncü tarafları, örneğin pezevenkleri cezai yaptırımdan azade kılma iddiasını tamamen gülünç buluyorum.

Şu nedenle:

Birleşik Krallıkta pornografi endüstrisi neredeyse tümüyle yasallaştırılmış durumda. Yalnızca çocukların cinsel istismarını, ölülerle ve hayvanlarla cinsel ilişkiyi ve ölüm tehlikesini içeren eylemleri sahneye koyan pornografi ürünlerini bulundurmak ve dağıtmak cezai müeyyide kapsamında.

Ticari bir endüstri ve meşru bir iş sahası olarak değerlendirildiğinden -porno yanlısı lobinin iddiaları doğru olsaydı- pornografinin içinde bulunan kadınlar açısından en güvenli seks endüstrisi alanı olmasını bekleyebilirdik.

Fakat bu yanlış.

Kendi deneyimim bakımından porno endüstrisi uzak arayla yaşadığım en şiddetli ve zehirli fuhuş biçimi olmuştur. Yasal olması bana “oyuncu” olarak “çalışan haklarına” erişim sağlamıyor, daha çok pezevenkler ve porno yapımcıları tarafından istenildiği gibi şiddet uygulamak ve sömürmek için yasal düzenlemeye tabi olmayan bir ortam yaratıyordu.

Bu herkesin bildiği bir sır. Bir zamanlar bu endüstrinin en tutulan aktrislerinden ikisi 14 ve 15 yaşlarında sektöre sokulmuştu. Porno yapımcılarının reşit olmayan kadınları sektöre almak için sahte kimlik kartlarının alımından söz ettiğini duydum ve “sosyal yardım sisteminden yeni çıkmış” genç kadınların bu endüstride çalışmaya en yatkın olanlar olduğunun iddia edildiği bir sohbete tanık oldum. Savunmasız kızların ve genç kadınların bu açık istismarının bir kez olsun pornografik filmleri düzenleyen, üreten ve dağıtanlar -çoğunlukla erkekti bunlar- tarafından mahkûm edildiğini duymadım.

Porno dünyası fuhşunkinden farklı değil. Başka insanlar da sürece dahil oluyor ve onlardan biri elinde kamerayla uygulanan şiddetin her bir dakikasını kayda alıyor. Sonuçta kamera önünde bir fuhuş. Bu sektörde yer alan insanların çoğu farklı roller de üstleniyor: Porno aktrislerinin çoğu aynı zamanda “eskortluk” yapıyor ve tam tersi de gerçekleşiyor. Tanıdığım porno yapımcılarının birçoğu aynı zamanda eskort ajansı, genelev veya duyuru siteleri işletiyordu. Genelevler tabii ki Birleşik Krallık’ta yasadışı olduğundan en riskli işletmeler olarak görülüyor. Onları cezai çerçeveden çıkarmak orada sömürülen kadınları şiddet karşısında daha az savunmasız yapmayacak, hali hazırda kadınlara ve çoğu kez kızlara cinsel şiddet uygulayan ve onları sömürenlerin kârlarını daha meşru kılacaktır.

Pornografinin giderek daha da şiddetli hale geldiği artık bir sır teşkil etmiyor, ne var ki sıklıkla bunun “yalnızca bir sahne oyunu” olduğunun iddia edildiğini duyuyorum.

Bu bir oyun değil. Gırtlağı sıkılan kızın gırtlağı gerçekten sıkılıyor. “Acı verici ters ilişki” sahnesindeki kadın kendisine anal tecavüzde bulunan adamın gerçekten durması için yalvarıyor çünkü canı acıyor. İpucu sahneye verilen isimde saklı. Kadının yüzüne uygulanan şiddet, kolektif tecavüzler ve işkence “oynanmıyor” fakat ekran, izleyicinin bu şiddet biçimlerinin uygulandığı kadını insan olarak görmemesine yardımcı olan bir tampon görevi görüyor. Kadın, platoda hiçbir etkinlik göstermeyen bir “performansçı”, sahneye konulmak ve her zaman daha fazlasını talep eden bir erkek bakışı tarafından tüketilmek dışında. Daha fazla acı. Daha fazla ıstırap. Daha fazla aşağılama. Bu sektörü erkek talebinin besliyor olması özellikle pornografide şiddetin sürekli olarak artıyor olmasından gözlemlenebilir.

Bir keresinde kamera önünde resmen bir toplu tecavüze uğradım. Muhtemelen o görüntüler bazı adamlar onları izleyip mastürbasyon yapsın diye dijital ortamlarda dolaşıyordur hala. Daha yukarıda sözünü ettiğim en popüler “aktrisler”den biri, kendisine hakaretler yağdırılırken dışkı içinde sürünmek zorunda bırakıldığı bir sahneni ardından omzuma yaslanıp hüngür hüngür ağladı. Ve bu anaakım porno endüstrisindeydi, hani şu “gonzo” tipi amatör pornoya göre daha güvenli hatta daha “alımlı” sayılan.

Seks ticareti meşrulaştırılınca olanlar bunlar işte. Kâr insan haklarına baskın geliyor. Ve üçüncü taraflarda herhangi bir çekincenin olmayışı uygulanan şiddetin görünmez ve duyulmaz olduğu ve listelenmediği anlamına geliyor.

Bu kendilerini fuhşun başka sektörlerinde bulan ve muhtemelen hiçbir zaman bir porno çekiminde bulunmayacak kadınları da etkiliyor. Para karşılığı seks yapmak isteyen erkekler çoğunlukla filmlerde gördükleri ve ancak bakarak mastürbasyon yaptıkları şiddetli sahneleri yeniden üretmenin arayışındalar.

Tıpkı fuhuş alanında çalışan kadın gibi porno oyuncusu kadın da kameralar bir kez çalışmaya başladı mı, kendi “hayır”ının bir önemi olmadığını fark eder. Esasen onun “hayır”ı giderek şiddet seviyesi artan senaryo talebini yanıtlamanın bir unsuru bile olabilir. Daha öncesinde belirlenen sınırlar her ne olursa olsun kamera bir kez çekmeye başladıktan sonra tüm vaatlerin uçup gittiğini acı biçimde deneyimledim. Burada erkek “düzücü”nün de bir “aktör” olarak ücret alıyor oluşu onu uyguladığı şiddetteki sorumluluğundan azade kılmıyor. 

Zaten bazı durumlarda erkek “aktörler” esasında fuhuş yapmaya gelmiş sıradan insanlar oluyor. Sıradan erkeklerin gelip bir “porno starının gangbang”ine katılmak için para verdiği ve kameraya alınan “seks partileri” ülkenin seks kulüplerinde hayli popüler hale geldi. Bu işletmeleri açan porno yapımcıları ve pezevenkler sömürü ve şiddet için yeni yollar bularak her daim daha “yaratıcı” bir şekilde zenginleşiyorlar. Fuhuş yapmaya gelenler ve izleyiciler de, elbette ki, hep daha sert ve aşırı görüntü ve deneyim talebini yükseltiyorlar.

Bir çekim sırasında bardağıma uyuşturucu konduktan sonra porno endüstrisinden ayrıldım. Bugün hala bilinçsiz haldeyken başıma ne geldiğine dair hiçbir fikrim yok ama o sahnelerin internette bir yerlerde dolandığından da hiç şüphem yok.

Bu arada “tecavüz pornosu”, gösterilen fiziksel şiddet kişinin hayatına kastedecek aşırılıkta olmadığı takdirde yasa dışı değil.

Pornografi ve fuhuş cinsel rıza hakkındaki yasalarımızla alay ediyor.

Şimdi bana lütfen tüm bunların kadınların güvenliğini nasıl sağlayacağını açıklar mısınız?

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://tradfem.wordpress.com/2019/10/01/la-pornographie-cest-de-la-prostitution-filmee-et-totalement-depenalisee-cela-ne-la-rend-pas-sure/

İran, Lübnan ve Irak’ta Kitle Gösterileri Sürüyor – Joseph Daher

İran, Kasım Süleymani suikastına misilleme olarak Irak’taki ABD üslerine balistik füzeler fırlatarak can kayıplarına sebep oldu. Fakat İran rejiminin ve Irak ve Lübnan’daki müttefiklerinin protesto gösterilerini rayından çıkarma veya sona erdirme çabaları hedefine ulaşamadı.

İran’da Yeni Kitle Hareketleri

İran’da yeni hükümetin Tahran üzerinden uçan Ukrayna uçağının düşmesi ile ilgili sorumluluğu başlangıçta reddedip kabul etmesinden bu yana yeni kitle gösterileri gerçekleşti. İran’ın Irak’taki ABD üslerine yönelik füze saldırılarından birkaç saat sonra bir İran füzesi yanlışlıkla sivil bir uçağı vurdu. Ukrayna uçağındaki 176 yolcunun büyük çoğunluğu, kış tatilinde ailelerini ziyaret etmek için gelip Kanada’ya ya da İngiltere’ye dönmekte olan İranlı çifte vatandaşlık sahipleriydi.

İran’a yönelik baskısını sürdüren Kanada başbakanı Justin Trudeau Pazartesi günü yaptığı açıklamada, son zamanlarda bölgedeki gerilim tırmanmış olmasaydı Ukrayna uçağındaki 176 yolcunun halen hayatta olacağını söyleyerek ABD’yi suçladı.

Tahran’da ve ülkedeki pek çok kentte göstericiler, yolcuların ve mürettebatın yas içindeki aileleriyle dayanışma içinde olduklarını ifade ettiler ve dini lider Ali Hamaney de dâhil olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti ve Devrim Muhafızları Ordusu (Pasdaran) liderlerine yönelik “Diktatöre Ölüm” nidalarına varan muhalif sloganlar attılar. Süleymani’nin portreleri yırtılıp parçalanırken Hamaney’in ve rejimin devrilmesi sloganları sokaklarda çınladı. Gösterilerin bastırılması şiddetli oldu; 30’dan fazla gösterici tutuklanırken, polisin göstericilere yönelik pek çok kişinin yaralanmasına sebep olan coplu ve silahlı müdahalesinin fotoğrafları ve videoları sosyal ağlarda yayıldı.

İslam Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle her yıl Şubat ayında gerçekleştirilen Fecr (müzik, film, tiyatro ve görsel sanatlar) festivallerine katılımlarını iptal eden sanatçılar ve aydınlar da gösterilere katıldılar.

Rejim karşıtı gösterilerle karşı karşıya kalan İran İslam Cumhuriyeti Dini Lideri Ali Hamaney, İran Devrim Muhafızları’nın ve General Süleymani’nin bölgede ve ülkede güvenliği sağlama rolünü göklere çıkaran ve hem Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa devletlerini hem de kitlesel protestoları hedef alan uzun bir konuşma ile yanıt verdi. İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ruhani, daha iyi bir yönetim, daha fazla çoğulculuk ve şeffaflık dileklerini içeren daha ılımlı bir konuşma yaptı.

Irak ve Lübnan’da Halk Direnişi Sürüyor

Baskıların artmasına rağmen Lübnan ve Irak’ta da kitle gösterileri devam ediyor.

Irak’ta İran ve onun ülke içindeki müttefikleri, taleplerini Irak’taki mezhebe dayalı ve neoliberal siyasi sistemle ilgili herhangi bir değişiklik olmaksızın ABD birliklerinin ülkeyi terk etmesiyle sınırlayarak halen kitlesel protesto hareketini ele geçirmeye çalışıyor. Bilhassa Şii İslami köktenci lider Mukteda Sadr, Irak’taki ABD varlığına karşı kitlesel bir gösteri çağrısı yaptı ve protestolara katılan ve Bağdat’ın en büyük meydanında çadırlar kuran destekçilerinden kendi hareketine katılmalarını istedi.

Baskıya ve tehditlere rağmen Bağdat’ta ve pek çok güney kentinde gösteriler ve sivil itaatsizlik eylemleri, ülkeyi emekçi sınıfların ve onların mücadelelerinin mahvına yol açacak bir hesaplaşmalar bölgesine dönüştürmeye çalışan ABD ve İran’ı da hedef alarak devam ediyor.

Lübnan’da mezhepçi ve neoliberal yöneten sınıfa karşı kitlesel isyan, Lübnan Bankası ve diğer özel bankalara yönelik neredeyse her gün gerçekleşen saldırıların ve kanun ve nizam kuvvetleriyle şiddeti gittikçe artan çatışmaların gösterdiği üzere radikalleşme yönünde açık bir eğilimle mücadelenin dördüncü ayına giriyor. Göstericiler ciddi ölçüde takviye ile bastırıldı ve 18-19 Ocak hafta sonunda yüzlerce kişi yaralandı. Aynı zamanda Lübnan’daki emekçi sınıflar, acımasız banka kısıtlamalarını ve ulusal paranın yüzde 60’tan fazla değer kaybını da içeren ve gittikçe derinleşen bir ekonomik krizle karşı karşıya.

Emperyalist güç ABD ve İran gibi bölgesel güçler tarafından araçsallaştırılan jeopolitik gerilimler karşısında, mücadeleyi sürdüren halk sınıfları tüm dünyada ilericilerin ve enternasyonalistlerin yol göstericileri olmaya devam ediyor.

23 Ocak 2020

Çeviri: Sanem Öztürk

Eli Kulağında (Ekolojik) Felaket ve Onu Önlemenin (Devrimci) Yolları üzerine 13 Tez – Michael Löwy

“Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.”

I. Ekolojik kriz şimdiden 21’inci yüzyılın en önemli toplumsal ve siyasal meselesi; gelecek aylarda ve senelerde bu önemi daha da katlanacak. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceği önümüzdeki on yıllarda belirlenecek. 2100 yılı için kimi bilim insanlarının yaptığı hesaplamaların da pek bir işlevi yok. Bunun iki nedeni var:

a) Ekonomik neden: Hesaplanması imkânsız olan tetikleme etkilerini göz önünde bulundurduğumuzda yüz yıl sonrasına dönük bir tahmin fazlasıyla keyfi olacaktır;

b) Siyasal neden: Yüz yılın sonunda bizler, çocuklarımız ve torunlarımız buradan gitmiş olacağız, dolayısıyla bu hesaplamaların ne anlamı var ki?

II. Ekolojik krizin son derece tehlikeli sonuçları olan çeşitli yönleri var ancak iklim meselesi hiç şüphesiz bu tehditler arasında en dramatik olanı. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bizlere açıkladığı gibi eğer ortalama sıcaklık sanayi öncesi dönemi 1,5° geçerse geri döndürülemez bir iklim değişikliği sürecinin başlama riski var. Peki bunun sonuçları ne olur? Birkaç örnek vermekle yetinelim: Avustralya’daki gibi mega-yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve toprağın çölleşmesi; kutup buzullarının eriyip yerinden kopması ve deniz seviyesinde onlarca metreyi bulabilecek yükselme: oysa iki metrelik yükselişle Bangladeş’in, Hindistan’ın ve Tayland’ın geniş bölgelerinin yanı sıra insan medeniyetinin Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio gibi başlıca kentleri sular altında kalacak. Sıcaklık seviyesi nereye kadar yükselebilir? Kaç dereceden itibaren dünya üzerindeki insan yaşamı tehdit altında olacaktır? Bu sorulara kimsenin yanıtı yok.

III. İnsanlık tarihinde daha önce görülmedik felaket tehditleri bunlar. İklim değişikliği sonucu gelecekte oluşacak olana benzer iklim koşullarını bulmak için birkaç milyon yıl öncesinin Pliosen çağına dönmek gerekir. Jeologların çoğu yeni bir jeolojik çağa girildiği değerlendirmesinde bulunuyor: Gezegenin koşullarının insan eylemi aracılığıyla değiştirildiği Antroposen. Peki bu insan eylemi nedir? İklim değişikliği 18’inci yüzyılın Sanayi Devrimiyle başladı fakat 1945’ten sonra neoliberal küreselleşmeyle beraber nitel bir sıçrama yaşadı. Bir başka ifadeyle atmosferdeki karbondioksit birikiminin, dolayısıyla küresel ısınmanın sorumlusu modern kapitalist sınai medeniyettir.

IV. Eli kulağında bu felakette kapitalist sistemin sorumluluğu geniş ölçüde kabul ediliyor. Papa Francesco Laudato Si (“Övgüler olsun sana”) papalık genelgesinde “kapitalizm” sözcüğünü kullanmadan hem toplumsal adaletsizlikten hem de ortak evimiz olan Doğa’nın yıkımından “kâr maksimizasyonu ilkesi”ne dayalı, yapısal olarak sapkın bir ticari ilişkiler ve mülkiyet sistemini sorumlu tutuyordu. Dünya çapındaki ekolojist eylemlerde atılan sloganlardan biri “iklimi değil sistemi değiştir!”. Business as usual’ın taraftarı olan, bu sistemin başlıca temsilcilerinin -milyarderler, bankacılar, “uzmanlar”, oligarklar, siyaset erbabı- tutumu Louis XIV’e atfedilen şu cümleyle özetlenebilir: “Benden sonra Tufan”.

V. Çok nadir birkaç istisna dışında her biri sermaye birikiminin, çokuluslu şirketlerin, fosil oligarşisinin, topyekûn metalaşmanın ve serbest ticaretin hizmetindeki hükümetlerin tutumu meselenin sistemsel karakterini caniyane biçimde resmediyor. Kimileri -Donald Trump, Jair Bolsonaro, Scott Morrison (Avustralya)- açıkça ekoyıkıcı ve iklim-inkârcı bir tutum alıyor. Diğerleri, sözüm ona “makul” olanları, muğlak bir “yeşil” retoriğin ve bütünlüklü bir hareketsizliğin karakterize ettiği yıllık COP toplantılarında (“Taraflar Konferansı” ama “Periyodik olarak Düzenlenen Sirkler” de diyebiliriz) tutturulacak tonu belirliyor. Bunların arasında en başarılısı Paris’teki COP 21 olmuştu. Tüm katılımcı hükümetler karbondioksit salınımlarını azaltmaya dönük tantanalı vaatlerde bulunmuştu. Birkaç Pasifik adası dışında hiçbiri sözünü tutmadı. Ne var ki, bilim insanlarının hesaplamalarına göre bu vaatler yerine getirilmiş olsaydı dahi hava sıcaklığı 3,3°’ye kadar artabilirdi.

VI. “Yeşil kapitalizm”, “salınım hakları piyasaları”, “telafi mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisi”nin diğer manipülasyonlarının tümüyle etkisiz olduğu görüldü. Gırla “yeşilleştirme” yapılırken, salınım miktarları ok gibi fırlıyor ve felaket koşar adımla yaklaşıyor. Tümüyle üretimciliğe, tüketimciliğe, “piyasa payları” için vahşi bir mücadeleye, sermaye birikimine ve kârların maksimizasyonuna adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krizin çözümü yok. Bu sistemin yapısına içkin olan sapkın mantık kaçınılmaz olarak ekolojik dengelerin bozulmasına ve ekosistemlerin yıkımına yol açıyor.

VII. Felaketten kaçınmayı sağlayacak tek etkili alternatifler radikal olanlar. “Radikal”, kötülüğün kökenlerine inen demek. Eğer köken kapitalist sistemse, bize sistem karşıtı, yani antikapitalist alternatifler lazım –  21’inci yüzyılın meydan okumalarına karşılık verebilecek ekolojik bir sosyalizm, bir ekososyalizm gibi. Ekofeminizmin, toplumsal ekolojinin (Murray Bookchin), André Gorz’un siyasal ekolojisinin veya antikapitalist büyüme karşıtlığının (degrowth/décroissance) ekososyalizm ile birçok ortak noktası var: Tüm bunlar arasında son yıllarda karşılıklı etkilenme ilişkileri gelişti.

VIII. Sosyalizm nedir? Birçok Marksist için üretim araçlarının kolektif temellükü (el konulması) aracılığıyla üretici güçlerin serbest gelişimini sağlamak üzere üretim ilişkilerinin dönüşümüdür. Ekososyalizm Marx’a sahip çıkıyor ancak açık biçimde bu üretimci modelden kopuyor. Elbette ki kolektif temellük gerekli ancak üretici güçlerin de radikal biçimde dönüştürülmesi gerekir:

a) Enerji kaynaklarını değiştirerek (fosil yakıt yerine yenilenebilir olanlar)

b) Küresel enerji tüketimini azaltarak

c) Meta üretimini azaltarak (“büyüme karşıtlığı”) ve gereksiz faaliyetleri (reklam) ve zararlı olanları (pestisitler ve savaş silahları) ortadan kaldırarak

d) Malların programlanmış şekilde miadını doldurmasına son vererek.

Ekososyalizm aynı zamanda tüketim modellerinin, ulaşım yollarının, kentleşmenin, “yaşam tarzının” dönüşümünü içeriyor. Kısacası mülkiyet biçimlerindeki bir değişimden çok daha fazlasını kapsıyor: Söz konusu olan, dayanışma, éga-liberté (özgürlük-eşitlik) ve doğaya saygı değerleri üzerine kurulu bir medeniyet değişimi. Ekososyalist medeniyet üretimcilik ile tüketimcilikten koparak çalışma zamanının kısaltılmasını ve dolayısıyla toplumsal, siyasal, oyunsal, sanatsal, erotik vs. faaliyetlere ayrılacak serbest zamanın artmasını hedefler. Marx bu hedefi “özgürlüğün hakimiyeti/krallığı” kavramıyla tarif ederdi.

IX. Ekososyalizme geçişi sağlamak için iki kriterin yön vereceği bir demokratik planlamaya ihtiyaç var: Hakiki ihtiyaçların tatmini ve gezegenin ekolojik dengelerine saygı. Bir kez reklam bombardımanından ve kapitalist piyasa tarafından yaratılan tüketimci takıntıdan kurtulduktan sonra halkın kendisi, demokratik biçimde hakiki ihtiyaçların ne olduğuna karar verecek. Ekososyalizm halk sınıflarının demokratik akılcılığı konusunda bahse girmeye dayanır.

X. Ekososyalist tasarımı nihayete erdirmek için kısmi reformlar yeterli değildir. Gerçek bir toplumsal devrim gereklidir. Bu devrimi nasıl tanımlamalı? Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine tezlerinin (1940) hazırlık notlarına referansta bulunabiliriz: “Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söyler. Fakat belki de olaylar kendilerini başka şekilde sunar. Belki de devrimler trende seyahat etmekte olan insanlığın imdat frenini çekme eylemidir”. 21’inci yüzyılın terimlerine tercüme edersek: Modern Kapitalist Sınai Medeniyet adını taşıyan bir intihar treninin yolcularıyız hepimiz. Bu tren giderek artan hızla bir felaket uçurumuna yaklaşıyor: İklim değişimi. Devrimci eylemin amacı, geç olmadan, bu treni durdurmak.

XI. Ekososyalizm hem bir gelecek tasarımı hem de burada ve şimdi mücadele etmek için bir strateji. “Koşulların olgunlaşması”nı beklemek söz konusu değil: Toplumsal mücadeleler ile ekolojik mücadeleler arasındaki yakınlaşmayı sağlamak ve sermayenin hizmetindeki iktidarların en yıkıcı girişimlerine karşı savaşmak lazım. Bu Naomi Klein’in Blockadia dediği şeydir. Bu türden seferberliklerin bünyesinde, bu mücadelelerin içinde antikapitalist bilinç ve ekososyalizme olan ilgi gelişecektir. Yeşil New Deal gibi öneriler bu mücadelenin bir parçasını oluşturabilir; fakat bunun “yeşil kapitalizmin” geri dönüştürülmüş bir hali olarak tasavvur etmekle sınırlı kalan halleri değil, fosil enerjilerden kesinkes kopmayı talep eden radikal biçimleri.

XII. Bu savaşımın öznesi kim olacak peki? Geçmiş yüzyılın işçici/sanayici dogmatizminin bir güncelliği kalmadı. Bugün çatışmanın ön saflarında bulunan güçler gençler, kadınlar, yerliler, köylüler. Greta Thunberg’in çağrısıyla başlayan muhteşem gençlik isyanında kadınlar önemli bir yer kaplıyor – bu hareket gelecek için önemli umut kaynaklarından biri. Ekofeministlerin bizlere açıkladığı gibi kadınların eylemlere kitlesel katılımı sistemin yarattığı ekolojik tahribatın ilk kurbanları olmasından kaynaklanıyor. Orada burada sendikalar da bu mücadeleye omuz vermeye başladı. Bu önemli bir gelişme çünkü son tahlilde, nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır emekçilerinin aktif katılımı olmadan sistemi yenemeyiz. Bunun ilk koşulu ise, her harekette ekolojik hedefleri (kömür madenlerinin, petrol kuyularının yahut termik santrallerin kapatılması vs.) bu kapatmaların ilgilendireceği çalışanların istihdam güvencesiyle birleştirmek.

XIII. Bu kavgayı fazla geç olmadan kazanma şansımız var mı? Bağıra çağıra felaketin kaçınılmaz ve her türden direnişin gereksiz olduğunu ilan eden o sözde “çöküşçüler”in (collapsologue’ların) aksine bizler geleceğin hala açık olduğunu düşünüyoruz. Elbette geleceğin ekososyalist olacağının hiçbir garantisi yok: Bu Pascal’cı anlamda bir bahis konusu; tüm gücümüzle “belirsiz olana dönük bir çaba”ya giriştiğimiz bir bahis. Fakat Bertolt Brecht’in engin ve sade bir bilgelikle söylediği gibi: “Mücadele eden kaybedebilir. Ancak mücadeleye girişmeyen zaten kaybetmiştir”. 

23 Ocak 2020

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article51885

Black Mirror ve İdeoloji Olarak Teknoloji – Emre Tansu Keten

“Her toplum tipine tekabül edecek bir makine tipi elbette ki bulunabilir: Hükümranlık toplumları için basit ya da dinamik makineler, disiplin toplumları için enerji makineleri, denetim toplumları için sibernetik makineler ve bilgisayarlar. Ama makineler hiçbir şeyi açıklamaz, makinelerin yalnızca bir kısmını oluşturduğu kolektif örgütlenmelerin çözümlenmesi gerekir.”

 Gilles Deleuze

I

Black Mirror, ortaya çıktığı 2011 yılından bu yana, kültür endüstrisinin hıza ve yeni olana dayalı yapısına rağmen, ilgi çekiciliğinden ve etkisinden bir şey kaybetmedi diyebiliriz. Aksine, Her, Love, Death+Robots, Ready Player One, Zoe, Osmosis gibi Black Mirror esinli olarak değerlendirilen yapımların sayısı günden güne artmaya devam ediyor. Dijital çağın getirdikleri insanların pratiklerini, düşünüşünü, gündelik ritmini şekillendirirken, teknolojik gelişmenin potansiyelleri ve olasılıkları, gerek kültür endüstrisinde, gerekse akademik ve felsefi yazında daha yaygın bir şekilde konu ediniliyor. Geçmişte (olası) teknolojik yeniliklerin insan doğası ile ilişkisini kurgusunun temeline alan birçok bilimkurgu metni/yapımı bulunurken; Black Mirror, bütün bunların dışında, başlı başına bir janr olma iddiası taşıyor.

Peki Black Mirror’ı, tarihi çok daha eskilere dayanan distopik metinlerden ayıran ne? Birincisi ve akla ilk gelen açıklama, dizinin konu ettiği atmosferin günümüz insanının yaşam pratiklerini çok daha fazla kapsıyor olması. Tabii ki, klasik distopyalar da kendi dönemlerinin var olan teknolojilerinin üzerinde yükseliyordu. Ancak birçoğunda, bu denli bir yakınlık mümkün değildi. Örneğin, bundan sadece dokuz sene önce kurulan Instagram’ın bugün insanların hayat ritimlerini belirleyebilecek bir güce erişmiş olması, dizide karşımıza çıkan aşırı tahayyülleri daha yakınımızda hissetmemize olanak sağlıyor. Medya kullanım pratiklerimizdeki bu hızlı dönüşümün ve olağanüstü uyum becerimizin yarattığı dehşet, pratik bir karşılık yaratmasa dahi ciddi bir kaygıyı besliyor. İkincisi ise, bilimkurgu ve distopya türünün bütün yaşamı kurgulayan yapısının tersine Black Mirror, yaşamın küçük parçalarında ortaya çıkan kazalar üzerine yoğunlaşıyor. Han’ın söylediği gibi “dijital mahalle insana sadece hoşuna gideceği kesimlerini sunar dünyanın. Böylelikle de kamusal alanı, kamusal ve hatta eleştirel bilinci ortadan kaldırarak dünyayı özelleştirir” (Han, 2017:54). Yaşamın bütününe dair bir kavrayış yetisinden kopartılan yabancılaşmış insan, aynı şekilde, yaşamın belirli kesimlerine yöneltilmiş olan distopik bakışa meyil ediyor: parçalanmış deneyimin parçalanmış distopyaları.

II

Ernest Bloch, tarihsel olarak gerçekleşmesi imkânsız, uzak geleceğe atıf yapan, hayal mahsulü Promoteci rüyalar ile içerisinde olunan dönemin devrimci dönüşümünü dert edinen umutlar, yani ütopyalar arasında bir ayrım yapar. Enzo Traverso’ya göre ise (2018:29), çağımızda, birincisinin yok olması; ikincisinin ise ciddi bir başkalaşım geçirmesi olgusuyla karşı karşıyayız. Teknolojik ilerleme fetişi, artık bize olmayan zaman ve yerde, olabilmesi imkânsız düşler kurma fırsatı vermez. Hayal gücümüz, teknolojilerin patikalarına mahkum bir şekilde, şimdiki zamanda sıkışıp kalır. Diğer yandan ise ütopyalar, “aşırılıklar çağı”nın sona ermesiyle birlikte, kolektif özgürleşme arzusundan, meta tüketiminin merkezde olduğu bireyselleşmiş hayallere doğru bir başkalaşım geçirir. Çağımızın insanı için ütopya, kendi hayatı ve hedefleriyle sınırlı bir anlam taşır. Ütopyanın bireyselleştiği yerde ise, ekolojik ve teknolojik karamsar senaryolardan oluşan distopyalar ön plana çıkar.

Dünya Savaşları, Nazizm, Stalinizm, atom bombası gibi olguların var olduğu bir dönemde yaygınlaşan distopyalar, bütün olumsuz koşullara rağmen, var olan düzenin bir eleştirisi ve alternatif bir dünyaya işaret edilmesi işlevini taşımaktaydı. Oysa, günümüzün yaygın distopik figürleri, tıpkı ütopyanın kolektif özgürleşim iddiasını kaybetmesi gibi, eleştirel ve politik içeriğinden soyutlanıp, karamsar tahayyüllerin bir temaşa nesnesi hâline gelmiştir. Bu, yeni medya teknolojilerinin yaygın olarak kullanıldığı bir dönemde, iletişim teknolojilerinin hâlihazırdaki etkilerinden de, içlerinde barındırdığı potansiyellerden de distopik bir kuşkuyla söz etmenin verdiği hazzı da açıklamaktadır. Black Mirror’ın bu denli popülerleşmesinde, bu hazzın rolü oldukça önemlidir.

İnsanı teknolojik gelişmenin karşısında teslimiyete sürükleyen olguların altında,“tarihselliğin ya da gelecek anlayışının zayıflaması; temel değişimin, ne kadar cazip olursa olsun, artık mümkün olmadığına dair bir kanı ve kinik mantık” (Jameson, 2017:28) yatmaktadır. Marcuse’nin teknolojik rasyonalite kavramıyla açıkladığı bu düzlem, ideoloji sayesinde failsizleştirilmektedir. Tarihin sonunun ilanı ile birlikte kitleler siyaset sahnesinde artık yer bulamazken, teknoloji, kapitalizm başta olmak üzere diğer alanlardan tamamen bağımsız, kendi seyri içinde gelişen bir güç olarak tanımlanmıştır. Post-endüstriyel toplum, medya toplumu, enformasyon toplumu, elektronik toplum, ileri teknolojik toplum gibi birçok tanım, artık yepyeni bir toplum tipinin yerleşik hâle geldiğini, bu toplum tipini belirleyenin, sınıf mücadelesi ya da kapitalizmin yasaları değil, teknolojik gelişme ve insanların bu gelişmeye ne kadar katkı sunup, ne derece ayak uydurdukları olduğunu söylemektedir (Jameson, 1994:61).

III

Black Mirror, genel yapısı ile ideoloji olarak teknoloji söyleminden kaçışı mümkün kılan bir metin değildir. Bölümlerin bütününe bakıldığında, dizideki eleştirinin temel hedefi, teknolojik kuşatılmışlıktan ziyade, teknoloji içerisindeki kazalardır. Görünmez Komite’nin (2015) ifade ettiği gibi “dünyamızın teknik niteliğinin ancak iki koşulda farkına varırız: bir icat ya da bir ‘arıza’ halinde. Ancak yeni bir icatla karşılaştığımızda ya da aşina olduğumuz bir şey hayatımızdan çıktığında, kırıldığında ya da bozulduğunda, doğal bir dünyada yaşadığımız yanılsaması çöker”. Ancak bu çöküş radikal bir uyanış hâli değildir. Çünkü başlı başına teknolojik düzen, sermayeye bağımlı, az sayıda şirket tarafından yönetilen ve gelişimi doğal olmayan bir yapıdır. Söz gelimi, dijital emek insanların daha az çalışıp, konforlu bir şekilde yaşayabilmesi için düşünülmemiş ya da internetin yaygınlaşmasıyla doğal olarak ortaya çıkmamış, sürtünmesiz, esnek ve 7/24 bir kapitalizmin var olması için modellenmiştir:

“Yeni ekonominin aslında sadece çalışma zamanını değil, ayrıca bütün hayatın işe sürülmesi anlamında, çalışma dışı zamanı ya da yaşam zamanını da tüketen bir ekonomi olduğunu göz önüne aldığımızda, yeni ekonominin krizinin ekonomik zaman ve yaşama zamanı arasındaki çelişki tarafından belirlendiği sonucuna ulaşıyoruz. başka bir deyişle kriz bir ekonomi fazlalığı nedeniyle siberuzam ve siberzaman arasındaki bir orantısızlık nedeniyle patlak veriyor” (Marazzi, 2010:120).

Burada kriz bir arızadır, ancak ideolojik olarak doğallaştırılan yeni ekonominin bizzat kendisidir. Paul Virilio’nun düşüncesinde gördüğümüz gibi, her yeni teknolojik icat, beraberinde kendi kazasını da getirmektedir. Bu anlamda, bir kaza olarak kriz üzerinden yapılan eleştiri, insanlığın bütün hayatını işe sürerek sömürü dozunu arttıran yeni ekonominin radikal eleştirisini perdelemektedir.

Dizinin birinci sezon ikinci bölümünde, fütürist bir mekanda koşu bantlarına mahkum ‘Bing’ Madsen’in, âşık olduğu kadına yapılanlar üzerinden patlak veren isyanı bir kazadır, ancak bu kaza sistemin boşluk bırakmayan mükemmel yapısı sayesinde içerilerek önlenmiştir. Ya da üçüncü sezon beşinci bölümde, arıların neslinin tükenmesi nedeniyle üretilen robot arıların devlet tarafından gözetim amacıyla kullanılması da, bu arıların bir hacker marifetiyle katil ordusuna dönüşmesi de bir kazadır. Aynı şekilde üçüncü sezon dördüncü bölümde, böcekleri avlamakla görevli bir askerin, implantının bozulmasıyla, düşmanlarının aslında kendisi gibi birer insan olduklarını görmesi de (bu bölümün eleştirel bir okuması, sorunun teknoloji değil, onu kullanan siyasal güç olduğunu açık şekilde gösteriyor bana kalırsa).

Black Mirror’ın kaza odaklı eleştirel yapısı, Netflix’le yapılan anlaşmanın ardından eleştiri yönünden gözle görülür bir zayıflama yaşamıştır. Dizinin (Netflix’teki ilk) üçüncü sezonunun aksiyona dayalı, sürükleyici hikayelerle örüldüğü; şaşırtıcı sonlarla süslendiği bir gerçekse de, teknolojiye dair distopik ve eleştirel bakışını bir nebze muhafaza ettiği de söylenebilir. Ancak, dizinin yaratıcısı Charlie Brooker tarafından daha ümitvar bir sezon olacağı önceden duyurulan, dördüncü sezonun çok daha az eleştirel olduğu açıktır. Önceki bölümlerin ana motifini oluşturan teknolojiyle harmanlanmış insanların karşılaştığı toplumsal sorunlar, bu sezonda yerini çılgın insanların yarattığı tekil sorunlara bırakmış, kendi kötü amaçları için teknolojiyi kullanan dâhiler ön plana çıkmıştır.

IV

İnternet, büyük veri, akıllı telefon, yapay zeka ve robotlar, kodları itibariyle kötülüğü, baskıyı, insan doğasına karşıtlığı barındırmıyorlar. Teknolojiyi mutlak kötülük olarak gören muhafazakâr ve romantik bakış açısının bugünün ve yarının sorunlarına yönelik bir sözü olması çok zor. Kapitalist sistemin, bütün bu alanları kendi çıkarları doğrultusunda işe koşması, yüksek verimlilik ve kâr tutkusunun teknolojiyi bir ideoloji olarak donatması, son dönemin otoriter neo-liberal yöneliminin baskıcı bir devlet modelini geri çağırması gibi etkenler, teknolojiyi insanlığın karşısına bir sorun olarak çıkartıyor. Teknoloji günümüzde, sömürünün arttırılması, bütün yaşamın işe koşulması, reklam odaklı sosyal medya deneyiminde kullanıcıların ücretsiz üretici ve denek olarak kullanılması, bütün bir internet ortamının birkaç şirketin sultası altında yönetiliyor olması, insanlığa yepyeni etik sorunların yüklenmesi gibi sonuçlarıyla karşımıza çıkıyor.  

Gözetim tekniklerinin günden güne gelişmesi, internet kullanıcılarının ayak izlerinin ustaca izlenip, depolanabilmesi, klasik distopyaların bile öngörüsünü aşan bir kapsama ulaşıyor. Richard A. Posner’ın (2017) sözleriyle, “mahremiyetin iki otonom olmayan veçhesi yalnızlık ve gizliliktir ve totaliter bir rejim açısından her ikisinin de toplumsal maliyeti oldukça fazladır. Yalnızlık bireyci tutum ve davranışları teşvik eder; buna karşılık diğer insanların daimi varlığı veya sürekli gözetim altında olma duygusu adaba ve uyum göstermeye mecbur bırakır. Bir kişinin düşündüklerini, yazdıklarını veya arkadaşlarına yahut diğer yakınlarına söylediklerini gizlemesi anlamında gizlilik, yıkıcı düşünmeyi ve otoriteden saklanarak plan yapmayı olanaklı kılar”. İnsanların sosyal medya hesaplarının olmamasının bile başlı başına şüpheli addedilmesine yeteceği dönemler uzak değil. Teknolojik rasyonalite, tamamen şeffaf bir toplumsal düzen talep ederken, insanların yaşama biçimlerini ve ritmlerini bütünüyle yeniden şekillendiriliyor. Liberal bir talep olarak değil, politik bir imkân olarak mahremiyet için mücadele, içerisinde olduğumuz dijital çağın en önemli başlıklarından birisi olacak gibi görünüyor.

Black Mirror, tekno-kötümserliği sahiplenip, bu alana dair radikal bir eleştiri sunmasa da, olmakta olan ve olması muhtemel olanlar hakkında hepimize biraz fikir veriyor, en azından bir tartışma alanı açıyor. Ancak günümüzün ihtiyacı, teknolojinin sınırlı parçalarına odaklanan kısıtlı eleştirilerden ziyade, ideolojik bir form olarak teknolojinin radikal eleştirisidir. Şirketler ve kâr güdüsü tarafından yönlendirilen değil, insanlığın ihtiyaçları doğrultusunda gelişen, demokratik ve eşitlikçi bir gelecek için, ütopyalara yeniden dönmemiz gerekiyor.

Kaynaklar

Görünmez Komite (2015). “Sibernetik Yönetimsellik”, çev. Derya Yılmaz, E-Skop, http://www.e-skop.com/skopbulten/sibernetik-yonetimsellik/2352

Han, Byung-Chul (2017). Şeffaflık Toplumu, çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları

Jameson, Fredric (1994). “Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı”, çev. Deniz Erksan, Postmodernizm, haz. Necmi Zekâ, İstanbul: Kıyı Yayınları

Jameson, Fredric (2017). “Bir Yöntem Olarak Ütopya ya da Gelecek Tasarrufları”, çev. Esma Kartal, Ütopya/Distopya: Tarihsel Olasılığın Koşulları, der. Michael D. Gordin, Helen Tilley, Gyan Prakash, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları

Marazzi, Christian (2010). Sermaye ve Dil, çev. Ahmet Ergenç, İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Posner, Richard A. (2017). “Huxley’e Karşı Orwell: Ekonomi, Teknoloji, Mahremiyet ve Hiciv, çev. Aysun Gezen, Doğu Batı, Sayı: 80

Traverso, Enzo (2018). Solun Melankolisi: Marksizm, Tarih ve Bellek, çev. Elif Ersavcı, İstanbul: İletişim Yayınları

“Dünyayı Kim Öldürdü?”: Ekofeminizm ve Dünyayı Yeşertmek – Aygün Şen

“Dişi gezegen, herkes için yeniden yeşil olacaktır”

Françoise d’Eaubonne

Neoliberalizmin geri dönülmez noktaya getirdiği ekosistemin tahrip edilmesi süreci sadece bilim insanlarının ve çevrecilerin değil, dünya kamuoyunun da gündeminde artık. Yakın zamanda Avustralya’da günlerce söndürülemeyen yangınlar sayısız canlının ölümüne sebep olurken küresel ısınmanın yangınların şiddetine etkisine dikkat çekildi. Sermayenin açgözlülüğü gezegeni yok oluşun eşiğine getirmişken dev barajlar, madenler, zehir saçan endüstrilerden sorumlu şirketlerle çıkar ilişkileri ortaya dökülen hükümetlerin çöküşü yavaşlatacak önlemleri almakta bile isteksiz oldukları görülüyor. İklim eylemcileri hükümetleri acil önlemler almaya zorlayacak baskı grupları oluşturmaya çalışırken, krizin bedelini en ağır şekilde ödeyenler yoksullar ve yoksulların en savunmasızları da kadınlar ve çocuklar.

Ekofeminizme neden ihtiyaç var?

“Ekofeminizm” terimi ilk kez Fransız araştırmacı Françoise d’Eaubonne tarafından 1974’te “Le Féminisme ou la Mort” (Ya Feminizm Ya Ölüm) kitabında kullanılır. Sözcüğü kullanırken d’Eubonne’un amacı, ekolojik hareketlerin potansiyelini ilan etmek ve kadınları ekolojik bir devrime öncülük etmeye çağırmaktır. Aynı yıl Shelia Collins “A Different Heaven and Earth” (Farklı Bir Cennet ve Yeryüzü) kitabında cinsiyet ayrımcılığı ile ekolojik yıkım arasındaki bağa dikkat çeker; ekolojik yıkım, ırkçılık, sınıf sömürüsünün ataerkil yapıyı ayakta tutan parçalar olduğunu vurgular. 1970’lerden itibaren İkinci Dalga feministlerin tartışmaları ile perspektifi genişleyen ekofeminizm içinde farklı yaklaşımlar olsa da doğa ve kadının erkek medeniyeti tarafından kültür ve aklın alanından dışlanarak aynı şekilde sömürüldüğü görüşü merkezdedir.

Antik dönemde yurttaş sayılmayan, felsefe ve aklın alanından dışlanarak doğurma işlevine ve ev idaresine indirgenen kadın, sonraki yüzyıllarda dinsel öğretiler ile kirli ve günahkâr sayılarak değersizleştirilir. İnsanlığın cennetten, bedensel emek ve acının olmadığı göklerden kovulmasının nedeni Havva’nın günahkarlığıdır. Doğadaki canlı ve cansız tüm varlıklar, tıpkı kadın gibi, Ademoğlunun üzerinde egemenlik kurması, faydalanması, tarlasını ve kadınını nasıl istiyorsa öyle sürmesi için tanrı tarafından bahşedilmiştir. Aydınlanma Çağı düşünürleri de kadının erkekten daha düşük zihinsel ve bedensel güce sahip olduğunu söyler, toplum için faydalı bir eş ve anne olmasını sağlayacak kadar eğitim almasının yeterli olduğunu savunur. Böylelikle kadın ve doğa, erkek dinin zincirlerinden kurtulsa erkek bilimin zincirleri ile bağlanır. Doğayı sömürerek ekosistemi yıkımın eşiğine getiren insan-merkezciliği konuşurken aslında erkek-merkezci bir sistemden bahsettiğimizi, Batılı beyaz erkek tahakkümüne dayandığını hatırlamak gerek. Platon’dan Descartes ve Bacon’a kadar bilim ve felsefenin temellerini atan düşünürler yüzyıllar boyunca doğayı insan aklının biçim vereceği, üzerinde egemenlik kuracağı ruhsuz bir mekanizma olarak görürken denetim altına alınması gereken bu doğaya kadınlar, köleler, yerli halklar da dahil edildi.

Neoliberalizm ile otoriter/faşizan iktidarların iş birliği, gezegenin her köşesini doğa düşmanı projelerle yağmalayıp zehirlerken ekosistem insanlarının (Ramachandra Guha ve Juan Martinez Alier’in kavramlaştırmasıyla geçimi için bölgesel doğal kaynaklara büyük oranda ihtiyaç duyan, gündelik yaşamı ekolojik yıkımdan en çok zarar gören topluluklar veya bireyler), kadınların, yerli halkların yaşam biçimine büyük zarar veriyor. Örneğin Hasankeyf’te Ilısu, Amazon’da Belo Monte baraj projeleri nedeniyle yerinden edilen topluluklar kentin kıyısında sağlıksız koşullarda yaşamaya ve çalışmaya mahkûm ediliyor. Yüzyıllardır kolektif emek ile küçük çapta tarım ve hayvancılık yaparak geçinen kadınların, ailelerinin gündelik geçimini sağlarken endüstriyel şirketlerin sağlıksız gıdalarını tüketmekten başka şansı kalmıyor, toprakla bağı koparılan kadınlar tüketici haline getirilerek piyasaya entegre ediliyor. Akarsuların, toprakların, mevsimlerin, inanç ve geleneğin hala önemli bir parçasını meydana getirdiği kültürler, yerli halkların yerinden edilmesi nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ekofeminist Vandana Shiva, piyasa ve kalkınma adı verilen modern yaratılış mitinin, doğanın, kadınların ve Üçüncü Dünya’nın feda edilmesine dayandığını vurgular. Günümüzde gelinen nokta bu kesimlerin yoksullaşmasının ötesinde, sanayi ve ticaret alanına dahil edilemeyen tüm kültürlerin tamamen gözden çıkarılmasıdır. Küresel şirketlerin tohum patentleme süreçleri ile kadınların bin yıllardır tohum saklama, nesilden nesile geçen doğa bilgisi ve yöntemlerle üretimdeki dişil soykütüğü oluşturma pratikleri, üretimden gelen güçleri, eyleyicilikleri ortadan kaldırılıyor. Kapitalizm sadece doğanın armağanları olan kaynaklara değil, doğa ile kurulan yaşamsal bağa da el koyuyor.

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir.

Doğanın ve Dişi Bedenin Sömürülmesi

Ekofeminizmin temel savı kadın ve doğanın aynı sömürünün kurbanı olduğu, akıl ve medeniyetin alanından dışlanarak daha alt bir seviyede konumlandırıldığı böylelikle tahakküm altına alınmalarının, metalaştırılmalarının normalleştirildiğidir. 70’lerde bu konu tartışılmaya başlandığından beri radikal ekofeministler içinde farklı yaklaşımlar mevcut. Derin ekolojiye yaklaşan ve Toprak Ana Gaia mitinden beslenen, kadınların doğaya yakınlığının dişilikten kaynaklandığını öne süren özcü yaklaşımlar tahakkümün toplumsal katmanlarını göz ardı ederek dünyayı kurtarmanın yolunun içsel keşif ve doğayla bağların hatırlanması, doğanın insandan bağımsız değerinin takdir edilmesinden geçtiğini iddia eder. Küresel kapitalizmin bu içsel keşif yolculuğunda kadınlara eşlik edip etmeyeceği sorusu bir yana, dişiliğe yüklenen “doğaya en yakın” olma özelliği Antik Yunan’dan beri tekrar edilen “kültürün ve aklın ötekisi olan, denetim altında tutulacak ve sömürülecek doğa/kadın” anlatısına hizmet eder. Bu özcü yaklaşımlar ırkçılık, militarizm, sömürgecilik, yoksulluk, emperyalizm gibi hayati meseleleri görmezden gelerek “besleyip büyüten anne” rolünü kadınlara bir kez daha dayatma riskini taşır.

Juan Martinez Alier, Arundhati Roy, Ramachandra Guha gibi ekolojik adalet ve yoksulların çevreciliği alanının önemli araştırmacıları, yoksul halk kesimlerinin özsel olarak çevreci olmadıklarını, geçim kaynağı ve yaşam alanı olarak doğaya bağımlılıklarının bilincinde olmaları nedeniyle dev şirketler ve doğa arasındaki bir anlaşmazlıkta doğayı korumayı seçtiklerini vurgular. Ekofeminist Vandana Shiva da benzer şekilde Chipko hareketi gibi kadınların önderlik ettiği doğa koruma mücadelelerinde Kuzey-Güney ayrımı yapar. En temel ihtiyaçları için doğanın kaynaklarına ihtiyaç duyan Güney ülkeleri kadınları sadece tinsel bir bağ, özden gelen bir yakınlık, bilinçli bir ekomerkezcilik nedeniyle değil, gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için ağaçları, su kaynaklarını ve toprağı küresel kapitalizmin sömürüsünden korumak zorundadırlar.

Gezegeni yok olmanın eşiğine getiren sorunları tanımlarken, dişi bedenin sömürülmesini, erkek ile kadın arasındaki biyolojik farklılıkları görmezden gelmeden tahakküm ilişkilerinin toplumsal inşa süreçlerini hesaba katan bir ekofeminizme ihtiyacımız var. Kadını biyolojisinden ya da toplumsallığından birini seçerek özgürleşmeye çağırmak bizi özcülüğe, yaratılışçılığa ya da mekanik, boş bir kabuk olarak beden algısına, yani ikili karşıtlıkları yeniden üretmeye götürür. Ekosistemi akıldışı bir mistisizmle kuşatmak ya da insan faydası için var olan ruhsuz bir mekanizma olarak görmekle aynı kaynaktan beslenen düalist bir dünya görüşüdür bu. Doğanın ve kadının sömürüsünün kaynağı biyolojik var oluşlarında değil bu oluşa binlerce yıldır yüklenen pasiflik, akıl dışılık gibi değerlerde, toplumsal inşalardadır.

Her savaşta petrolün, madenin, toprağın yanında kadın bedeninin de ganimet olarak sömürülmesinde doğa ile kadının metalaştırılmasının sonucunu görüyoruz. Çin’de kız çocukların ayaklarının bağlanmasından Viktoryen Dönem korselerine, yerli kadınların zorla kısırlaştırılmasından günümüz estetik cerrahisine kadar tahakküm pratiklerinin üzerinde uygulandığı kadın bedeni ile atıklarla zehirlenen, kaynakları yağmalanan doğa aynı sömürgeci sistemin kurbanlarıdır. Dişi beden ve doğa birbirine dönüştürülerek, logostan dışlanarak köleleştirilir. Ekosistemi kurtarmanın, sömürü ve yağmanın olmadığı bir sistem için mücadele etmenin yolu sorunları şekilsiz ve teşhis edilemez bir hale getirmek değil. Irk görmeden ırkçılığı görmenin mümkün olmaması gibi, cinsiyeti görmeden cinsiyetçi sömürüyle mücadele edilmesi mümkün olamaz.

Distopyen Kurgular ve Ekofeminist Devrim

Val Plumwood’un belirttiği gibi, Antik Yunan filozoflarından beri yoğunlaşarak devam eden erkek aklın ve ‘rasyonel’ düşüncenin kutsanması insanlığı en irrasyonel sonuca, ekosisteme verdiği hasar nedeniyle diğer türlerle birlikte kendi türünü de yok ettiği noktaya getirdi. Kadınlar ve doğa üzerindeki erkek tahakkümü gücünü erkek merkezli dinlerden ve bilimden alarak her köşesinde savaşların ve sömürünün hüküm sürdüğü küresel bir sermaye imparatorluğu yarattı. Küresel çapta sağın ve militarizmin yükselişi ile doğa ve kadın düşmanlığı el ele gidiyor. Distopyen anlatılarda totaliter devletler, mülteci düşmanlığı, militarizm, kadınların köleleştirilmesi ve ekosistemin çöküşü arasındaki bağ ortaya seriliyor. Bu popüler metinlerde kimyasallar, hastalıklar ve savaşlar nedeniyle çocuklar doğmuyor ya da sağlıksız doğuyor. Ekofeministlerin vurguladığı gibi kadınlar ve doğa benzer biçimde köleleştiriliyor. Hamile kalabilen kadınlar günümüz endüstriyel hayvancılığına benzer şekilde zorla dölleniyor, doğurtuluyor, yavrularına ve sütlerine el konuluyor. Mevcut gerçekliğimize baktığımızda mahşer sonrası senaryolarında zehirli atmosfer, su savaşları, besin kıtlığı yanında damızlık köleler haline getirilmiş, bedenlerine ve toplumsallıklarına el konulmuş kadınların yer alması tesadüf değil.

Hint asıllı yönetmen Deepa Mehta, Leila’da yağmur yerine balçık yağan ve çöp dağlarından mahşeri dumanlar yükselen, kastlara göre yüksek duvarlarla bölünen bir ülkeyi anlatır. Su ve besin kıtlığı yaşanan ülkede toplumun en alt sınıfı olan Doosh’ların su kullanması yasaklanmıştır. Kamera varoşlarda dolaşırken duvarlarda “Kimin ilerlemesi?”, “Siz ilerledikçe biz yanıyoruz” yazıları göze çarpar. Farklı kastlardan insanların melez çocuklarına devlet el koyar, kadınlara zorla kürtaj yapılır. Biyoiktidar üremeyi ulusun zenginliği olarak işe koşarken ulusun kimleri besleyeceği sorusunu yani kimlerin zenginlik, kimlerin yük olduğu sorusunu da sorar. Margaret Atwood’un ünlü eseri Damızlık Kızın Öyküsü’nde zehirlenmiş bir dünyada doğurganlığını koruyan kadınların üst rütbeli erkelerin soyunu devam ettirmek için sistematik tecavüze maruz bırakıldığı, bu ulusal zenginliğin başka ülkelere damızlık olarak ihraç edildiği kadın cehennemini okuruz. Tüm bu gelecek vizyonlarında politik ve ekonomik krizler, su ve besin kıtlığı kadınların yasal haklarına el koymanın ‘gerekçesini’ oluşturur. Çalışmalarının yasaklanması, hesaplarına el konulması ve erkek vasiler atanması gibi hak gasplarının ardından kadınların tamamen bedene indirgenerek damızlık kölelere dönüştürülmesi gerçekleşir.

George Miller’ın post-apokaliptik filmi Mad Max: Fury Road petrol savaşlarının ardından su savaşları ve nükleer savaş yaşanmış bir dünyada geçer. İnsan ömrünün kısaldığı, çocukların hastalıklı ve sakat doğduğu çöle dönmüş bu dünyada savaşan emperyalist devletlerden geriye yağmacı kabileler, yamyam çeteler kalmıştır. Ölümsüz Joe adlı liderin kabilesi, yakaladıkları erkekleri damgalayıp kan torbası olarak kafeslerde tasmalı halde tutarken, bekaret kemeri takılmış kadınları “Joe’nun damızlıkları” olarak dev bir kasaya kilitler, sütlerini sağıp depolar. Joe’nun barbar imparatorluğunda erkeklerin görevi savaş çocuğu (nux) olup öldürmek ve ölmek, kadınlarınki ise yeni savaş çocukları doğurmaktır. Valhalla’nın onları beklediğine inanan ve Joe uğruna ölmek için yarışırken “bana şahit olun” diye bağıran nuxlar, militarizmi saran halenin şahitlik, şehitlik, cennet gibi mistik kavramlarla nasıl örüldüğünü gösterir. Kanı, yavrusu, sütü zorla elinden alınan kurbanlar günümüz emperyalist barbarlığının varacağı gelecekteki ilkel barbarlığa dair bir vizyon sunmakla kalmaz, taşıyıcı annelikten endüstriyel hayvancılığa kadar günümüz insan ve hayvan sömürüsünün nasıl işlediğini gösterir. Perdede izlediğimiz bu dünya size çok gerçek dışı geldiyse bir kez daha düşünmenizi öneririm: Suriye’de IŞİD, Uganda’da Lords Resistance Army, Nijerya’da Boko Haram gibi radikal dinci örgütlerin cennet vaadedilmiş militanları, örgüte üye doğurması için kaçırılıp tecavüz edilen kadınlar, bu kadınları kendi aralarında alıp satanlar şu anda ve bu dünyada.

Filmin kahramanı Furiosa kadınları kurtarıp küçük bir kızken yaşadığı Yeşil Bölge’ye, “Nice Anneler” denilen kadın topluluğuna götürmeye çalışır. Kadınların kaçarken duvarlara yazdıkları sözler film boyunca tekrarlanır: “Bebeklerimiz savaş lordu olmayacak!” “Dünyayı kim öldürdü?” Hamile kadınların güven içinde doğum yapabilecekleri, “Nice Anneler”in sakladığı tohumları ekebilecekleri bir yer arayan Furiosa ve genç kadınların kaçışına Max de katılır. Bu çatışma ve kayıplarla geçen yolculuğun temsil ettiği mücadele, yönünü ve yuvasını kaybetmiş insanlığın yeni bir yuva arayışıdır.

Film dünyayı kimin öldürdüğü sorusunun cevabını vermekle kalmaz, kimin kurtaracağını da gösterir. Sadece sömürüyü ifşa etme değil, dişil bir soy kütüğü oluşturma ve ekofeminist bir vizyon sunma biçimi de önemlidir. Yaşlı kadının yıllardır koruduğu tohum çantasını ölmeden önce hamile bir genç kadına emanet etmesi, Max’in Ölümsüz Joe’yu öldürerek Hisar’a çıkan kadınları kalabalıkla birlikte izlemesi, ancak yukarı onlarla birlikte çıkmaması, Joe’nun el koyduğu suyun kayalıklardan aşağıda bekleyen kalabalık üzerine akması kadınların inşa edeceği geleceğin herkes için yeşil, barışçıl ve adil olacağını anlatır.

Hala kadınların kaç çocuğu hangi yöntemle doğuracağı hükümetler tarafından tartışma konusu edilebiliyorsa dişi bedenin tahakkümün merkezinde olduğu açıktır. Kadınlar ucuz işgücü, asker, yurttaş doğurup yetiştirmeleri için baskı altına alınır. Kadının bedeni ücretsiz emek, haz nesnesi, ganimet olarak sömürülürken tıpkı doğa gibi itaatkâr ve verici olması beklenir. Bu beklentilerle dolu değer sistemi biyolojik cinsiyetin bir sonucu değil, erkek egemen sistemin inşa ettiği toplumsal cinsiyetin yansımasıdır. Bu sistemle mücadele etmek için yapılması gereken biyolojik gerçeği reddetmek değil, üzerine inşa edilen değerler sistemini ortadan kaldırmaktır. Militarizmin, ırkçılığın, kadın düşmanlığının ve ekosistemin yağmalanmasının iç içe geçmiş bir çıkarlar sistemini beslediğini aklımızda tutarak tüm ekosistem sakinleri için daha yeşil bir feminizm ve daha feminist bir ekoloji mücadelesine hemen şimdi ihtiyacımız var. Biyolojik gerçeği de toplumsal inşa süreçlerini de inkâr etmeden anti-kapitalist, anti-faşist ve ekomerkezci bir politika sadece kadınları değil, tüm ekosistem sakinlerini kurtaracaktır. Ancak bu kez üzerimize yüklenen gezegenin fedakâr anneleri rolünü bir kenara bırakalım, taleplerimizi yeşil bir devrimden sonraya ertelemeyelim. Mücadelenin destekçileri değil mücadele edenleriz biz. Yeşil bir devrim için ortadan kaldırılması gereken tüm sömürü ve şiddet biçimlerine içkin olan kadın düşmanlığı devrimden sonra çözülecek bir semptom değil, hastalığın kendisi ve devrimin önündeki en büyük engellerden biridir.

Haklarınızı Mücadeleyle Kazanacaksınız! – Rusya Sosyalist Hareketi

Rusya Sosyalist Hareketi’nden Anayasal Reform Önerisine ve Rusya’da Hükümet Değişikliğine Dair Açıklama:

15 Ocak’ta yapılan başkanlık açıklaması ve onu takip eden hükümet değişikliği, iktidarın yönetici elitlerin ellerinde muhafaza edilmesini sağlayan mekanizmayı tesis ederek, çoktandır beklenen haleflik operasyonunu resmi olarak başlattı. Bu operasyondaki en kilit unsur, kişisel iktidar çerçevesinde “devamlılıktır.” Bir başka deyişle Putin, şu ya da bu sıfatla, dördüncü başkanlık dönemi sona erdikten sonra da karar alma mekanizmaları üzerindeki denetimini sürdürecektir. Önerilen anayasal değişiklikler, kendisine birden fazla iktidar senaryosu ihtimali sunmaktadır: Statüsü ciddi ölçüde yükseltilecek olan Devlet Konseyi başkanlığı, yine her ikisi de güçlendirilebilecek statüler olan Devlet Duması (Parlamento’nun alt meclisi) ya da Federasyon Konseyi (üst meclisi) başkanlığı. Son olarak Putin’in başkanlık dönemi kısıtlaması konusunda yapılacak bir Anayasa değişikliği olasılığına dair muğlak açıklaması göz önüne alındığında, art arda üç dönem gibi bir olasılık da mevcuttur. Durum ne olursa olsun yöneten elitler, hedeflerine ulaşmak, yani iktidarı ellerinde tutmak amacıyla anayasayı değiştirmek için halkın desteğini arkalarına aldıklarını ortaya koymak zorundadırlar. Tam da bu nedenle, anayasal reformlar “paketinin” halk oylamasına sunulmasına dair resmi tartışmalarda, asgari ücrette artış, “insan onuruna yaraşır bir emeklilik,” çocuk yardımlarının artırılması gibi karşı çıkılması güç kalemlerden söz edildiğini duymak mümkündür. Bu kalemlerin hiçbirinin refah harcamalarının artırılması doğrultusunda anlamlı bir dönüş manasına gelmediği açıktır; bilakis bu, daha büyük bir hedef olan anayasa değişikliğini gerçekleştirmek için seçmenlerin dikkatini dağıtıma manevrasıdır. Sonuç olarak temel görevimiz, bütün bu “haleflik” düzenbazlığını ve bunun bir tür “liberalizasyon” doğrultusunda uzun zamandır beklenen bir reform olarak yansıtılması teşebbüslerini ifşa etmektir. Ne demokratik ne de toplum yanlısı olan mevcut düzen, yalnızca Rusya toplumunun etkin katılımıyla, emekçilerin ve tüm ezilenlerin hak mücadeleleriyle değiştirilebilir.

Çeviri: Sanem Öztürk

Korkular ve Değerler: AKP’nin Çelik Tabanı – Taci Keser

Kadir Has Üniversitesi’nce yürütülen ‘Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması’ 2019 yılı sonuçları Ocak ayının ortasında açıklandı.[1] Araştırma, 26 ilin kent merkezlerinde yaşayan 1000 kişiyi kapsıyor. Bu ve benzeri araştırmaların basına verdikleri ilk manşet elbette ki “Bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz?” sorusuyla ilişkilidir.

Araştırmanın bulguları yaklaşık yüzde 10 civarındaki kararsız seçmen dağıtıldıktan sonra AKP’nin hala açık ara birinciliğini koruduğunu gösteriyor. İktidar partisinin tahmin edilen oy oranı yüzde 40,2. AKP’yi sırasıyla yüzde 33’le CHP, 9,2 ile HDP izliyor. MHP ve İyi Parti’nin oy oranları ise sırasıyla 8,3 ve 8,1. Bu sonuçlar iktidar medyasının diliyle AKP’nin açık ara birinciliğini koruduğunu gösterirken, bir avuç kalan muhalif basında ise tek başına iktidarın artık bir hayal olduğu vurgusu öne çıkıyor. Elbette iktidarın oylarındaki yavaş fakat düzenli düşüşü de göz ardı etmiyor muhalif basın.

Böylesi araştırmaların ikinci popüler sorusu, halkın en güvendiği kurumlara ilişkindir. Buna göre, 2018 yılı birincisi olan Jandarma Teşkilatı bir basamak gerilerken, yılların birincisi Türk Silahlı Kuvvetleri tacını geri almış. Üçüncü ve dördüncü sıraları ise sırasıyla Polis ve Cumhurbaşkanlığı teşkil ediyor.

İlk üç sıranın “meşru güç kullanımı” yetkisine sahip kurumlardan oluşması, halkın güven sorusunu fiziksel güvenceyle eş anlamlı düşünmeye yatkın olduğunu gösteriyor. Yoksa popüler basında ve sosyal medyada Türkiye’nin belki de en kusursuz işleyen ve öngörüleri en isabetli kurumu olarak öne çıkan Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün elbette ilk üçte olması beklenebilirdi. Dördüncü sırayı alan Cumhurbaşkanlığı’nın kurumsal kimliği bir nebze de olsa tartışmalı doğrusu. Kurumsallaşmanın uzun zaman dilimi ve farklı yörelerde uzun müddet boyunca tekrarlanan pratiklerin sonucu ortaya çıkan bir şey olduğu hatırlanırsa, tek kişinin şahsında billurlaşan bir kurumun varlığı Türkiye’ye has bir ironi olsa gerek. Bu kategoride, en az güvenilen kurum sıralamasında birinciliği yüzde 35,2 ile ezeli lider medya alıyor.

2019 yılında Türkiye’nin en önemli sorunları sırasıyla terör (yüzde 19,8), hayat pahalılığı (yüzde 18,1) ve işsizlik (yüzde 16,8) olarak görülmüş. Dördüncü sırada 2016 yılı lideri FETÖ sorunu var. Yüzdesi 10,5. Hak ve özgürlükler sorunu, mülteci sorunu ve Kürt sorunu bu kategoride hayli düşük yüzdelerle (yaklaşık yüzde 3 ile 6 arası) ifade edilen sorunlar.

Yukarıda sıralanan beylik sorular ve yanıtları yanı sıra araştırma, sosyo-kültürel göstergelere dair çarpıcı bulgular sergiliyor. Bunlardan birisi Türkiye’nin medeniyetler ölçeğindeki konumuna dair olanı. Buna göre Türkiye’yi Batılı bir ülke olarak görenlerin yüzdesi sistematik biçimde azalıyor. 2017 yılında katılımcıların yüzde 50,6’sı Türkiye’nin Batılı bir ülke olduğu kanısındayken, bu oran 2018 yılında 47,6’ya, 2019’da ise 45,8’e düşmüş. Katılımcıların geneline bakılınca yüzde 54,3’ü Türkiye’nin Avrupalı bir ülke olmaktan ziyade bir Ortadoğu ülkesi olduğu kanısında. Partiler bazında ele alındığındaysa, ülkeyi Avrupa’da gören seçmen AKP ve MHP seçmeni. AKP seçmeninin yüzde 56,8’i, MHP seçmeninin ise 54,5’i Türkiye’yi Avrupalı bir ülke olarak değerlendiriyor.

Görüşmecilerin yüzde 46,5’i eşcinsellerle komşu olmak istemiyor. İstenmeyen diğer iki “kimlik”, sırasıyla sığınmacı (yüzde 43,3) ve içki içen kişiler (38,6). Evlenmeden yaşayan çiftlerle boşanmış kadın ve erkekler istenmeyen komşu kategorisinde yüzde 20’lerde geziniyorlar.

Araştırma, halkın son on yıl içinde kendisini siyasi açıdan tanımlayışındaki çarpıcı panoramayı da gözler önüne seriyor. Son beş yıla dek “dindar” kategorisi “muhafazakar” başlığı altında ele alınırken her ikisinin toplam oranı yüzde 35-36’lardaymış. 2019 yılında her iki başlık ayrışmış ve kendisini dindar olarak niteleyenlerin oranı yüzde 27,9, muhafazakarların oranıysa yüzde 18,3’e ulaşmış. Toplamda yüzde 50’yi zorlayan bir oran bu. Milliyetçilerin oranı yüzde 19,8 iken, Kemalistlerin oranı 13,8, sosyal demokratların oranı yüzde 10 ve sosyalistlerin oranı yüzde 4,3 olarak gerçekleşmiş.

Yukarıdaki tablo AKP’nin şu meşhur tabanı, çelikleşen çekirdeğinin zihin yapısı hakkında bize bir şeyler söylüyor. İlk olarak, ne denli otoritaryen ve ataerkil kalıplarla düşünmeye alışkın bir toplumda yaşadığımızı tekrar tekrar hatırlatan bir tablo bu. “Katıl değiştirelim” türünden sloganların bu toplumda iş yapmamasının başlıca gerekçesi bu zihniyet yapısı. Kendisini güvence içinde hissetmek için teknik ya da zihinsel çabadan ziyade kaba kuvvetten, asker ve polisten medet uman bir toplumda yaşıyoruz.

Büyük kısmı, yaklaşık yüzde 93’ü kentte yaşayan bir toplum bu. Türkiye’de kır-kent nüfusunun eşitlendiği dönem 1980-1985 arasıdır. Demek ki kentli nüfusun neredeyse yarısı sadece bir kuşaktır il veya ilçe merkezlerinde yaşıyor. Kudretli bir otoritenin ihsan ettiği nimetler karşılığında ona sadakatle bağlanmaya yatkın bir kitleden söz ediyoruz. Korkularının başında terör ve açlık geliyor. En temel insani ihtiyaçlarını güvence altında hissetmeyen bir toplumdan söz ediyoruz dolayısıyla. Aynı zamanda kendisine benzemeyenden korkan bir toplum bu. Modern siyaset teorisyenlerinin öngördüğü ekolojik yıkım, nükleer felaket gibi çağdaş korkuların işlemediği bir toplum. Açlık ve şiddete maruz kalma korkularının hala daha büyük iş gördüğü bir toplum.

Kendisini çaresiz, bildiklerini yetersiz hissettiği oranda dünyaya kapanan, yabancı bir şehrin korkularını o bildik din adamları, köy ağasından bozma siyasetçi taifesi ve mafyatik ilişkilerin saçtığı umutla doldurmaya çalışan bir kitleden söz ediyoruz. Önümüzdeki sorun şurada billurlaşıyor: Bu kesimin kendisini güvence altında hissettiği gün gelene dek geriye kalanlar ne yapacak? Bu sorunun yanıtı gelecek birkaç on yılımızı belirleyecektir.


[1] https://www.khas.edu.tr/sites/khas.edu.tr/files/inline-files/TE2019_TUR_WEB_15.01.20.pdf

Erdoğan-Merkel Görüşmesi: İnsan Hakları ve İnsan Hayatı Pazarlık Konusu Edilemez

Federal Almanya Cumhuriyeti Şansölyesi Angela Merkel’in 24 Ocak 2020’de, cumhurbaşkanı Erdoğan’la Türkiye’de yapacağı görüşmelerin temel konularından birinin de AB-Türkiye Mülteci Geri Kabul Anlaşması ve mültecilerin durumu olacağı duyuruldu.

2015’te yine Merkel ile Erdoğan’ın inisiyatifinde ve önderliğinde başlayan görüşmelerin sonunda 2016 yılında Türkiye ile Avrupa Birliğinin 28 ülkesi arasında imzalanan Türkiye –AB Geri Kabul Anlaşması, Türkiye’ye vize serbestisi, 6 milyar Euro mali destek ve Gümrük Birliği Anlaşmasının yenilenmesi karşılığında, Avrupa’ya ulaşan mültecilerden sığınma başvuruları reddedilenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesini öngörüyordu. Temel insan haklarını ve milyonlarca mültecinin hayatını pazarlık konusu haline getiren bu anlaşma, imzalandığı dönemde de insan hakları örgütlerinin ve hatta Birleşmiş Milletlerin eleştirisini almıştı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, Mart 2016’da anlaşmanın imzasının hemen ardından yaptığı açıklamada, bu anlaşmanın insan haklarını ihlal ettiğini belirterek, “herhangi bir yabancının, başka bir üçüncü ülkeye koşulsuz gönderilmesini öngören bir anlaşma, uluslararası insan hakları hukukuna da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine de aykırıdır” demişti.

Bu anlaşma sebebiyle Türkiye’de yaşayan binlerce göçmen herhangi bir statüsü olmadan, mültecilik hakkı tanınmadan güvencesiz koşullarda ve sınır dışı edilme tehdidiyle yaşamaya mahkûm ediliyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarafı olduğu anlaşmayı kendi iktidarını pekiştirmek üzere her uluslararası diplomatik krizde bir koz olarak kullanmaktan geri durmuyor ve iç politikada ise göçmen avına çıkıp uluslararası hukuka aykırı bir biçimde göçmenleri sınır dışı ediyor. Avrupa Birliği ise, sorumluluğu kendi sınırları dışına atıyor ve Türkiye’de göçmenlerin yaşadığı hak ihlallerini ve güvencesizliği görmezden gelerek temel insan haklarından mahrum bırakılan milyonlarca insanı kaderine terk ediyor.

Hepimizin bildiği üzere kendilerine güvenli bir sığınak arayan ve daha iyi bir hayat kurmak isteyen yüzbinlerce göçmen her yıl, hayatlarını tehlikeye atarak Ege kıyılarından Avrupa’ya varmaya çalışmakta, özellikle de Türkiye’de göçmenlere yönelik baskıların arttığı dönemlerde hem geçişler hem bu yollarda hayatını kaybeden insanların sayısı da artmaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan istatistiklere göre, sırf Eylül 2019’da 12 000 kişi yaşamlarını tehlikeye atarak Yunanistan’a varmaya çalıştı. Bu sayı bir önceki yılki sayının iki katıdır. Ocak ve Haziran 2019 tarihleri arasında ise, 555 göçmen Akdeniz ve Ege Denizini geçmeye çalışırken yaşamını yitirdi.

Almanya’nın, dünyanın en büyük dördüncü silah ihracatçı ülkesi olarak, dünyada süren çatışmalarda önemli bir payı ve ekonomik kazancı bulunmaktadır. Buna rağmen Angela Merkel, Suriye’deki çatışmalardan kaçan insanlara kapıları kapatmayı bir müzakere konusu olarak görebilmektedir. 24 Ocak’ta konuyu görüşmek için yeniden bir araya gelerek, milyonlarca insanın hayatını, para ve çeşitli imtiyazlar karşılığı pazarlık konusu edecek olan Almanya ve Türkiye devlet başkanlarının, milyonlarca göçmenin hayatlarını kapalı kapılar ardında pazarlık konusu etmeye hakları yoktur.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi olarak, insanların hayatlarının ve temel insan haklarının pazarlık konusu edilmesine karşı çıkıyor ve herkesi göçmenlerle dayanışmaya çağırıyoruz.

Sınırlar açılsın, mültecilik hakkı tanınsın.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi