İstanbul Maslak’ta 301 madencinin devasa mezar taşıdır bir gökdelen.
‘Soma Faciası’nın yaşandığı madenin sahibi Alp Gürkan tarafından inşa ettirildi.
Açgözlülükle, para hırsıyla ölümüne çalıştırılan madencilerin ucuz emeğiyle harcı karıldı.
Madenciler toprağı kazarak derine indikçe kat kat yükseldi.
İşçileri yerin yedi kat dibindeki karanlığa götüren asansörler cam gökdelende ferah evlere, ofislere tırmandı.
İşçi odun desteklerin arasında iki büklüm kazma salladı. Onun kömür bulaşmış alın terinden çalınanlarla yapılmış manzaralı, geniş daireler milyonlarca dolara satıldı.
400 metre derinde yandı işçiler, açgözlü patronun 191 metrelik binası oldu. Üstelik imar planını katlarca aşmıştı, adını da ‘Spine’, (Türkçesi; Omurga) koymuştu.
6.5 yıl geçti Türkiye tarihinin en büyük iş faciasının üzerinden.
Metrekaresi 12 bin dolara satılan ‘mezar taşı’nda hayat günlük gülistanlık.
Otoparkı lüks otomobillerle dolu, ofislerinde büyük şirketlerin bol sıfırlı anlaşmaları imzalanıyor. 2 artı 1 dairenin 3.5 milyon TL’ye satılıp 16 bin 500 TL’ye kiralandığı rezidansında sakinlerini ağırlıyor.
301 madencinin mezarlığında ise birkaç gün önce meslektaşları sabahlıyordu. Mezar taşlarındaki isimlerin hepsi aynı ölüm korkusunu, aynı ekmeği yıllarca paylaştıkları arkadaşları.
Bağımsız Maden İş Üyesi Soma ve Ermenek’teki madenciler, başlarında sarı baretleri, üzerlerinde ‘Köle değiliz’ yazan yelekleriyle Ankara’ya yürümek istiyor.
Tek talepleri; annelerinin ak sütü kadar helal, yıllarca birikmiş emeklerinin karşılığı tazminatlarının verilmesi.
7 gündür yollardalar ama her kilometreyi Soma’da ölen işçilere adayacakları yürüyüşe izin vermiyor devlet.
Gaz ve plastik mermiyle müdahale etti jandarma yürüyüşün ilk günlerinde.
"Öyle mi alay komutanı? Burdayız biz!" #Korkmuyoruz
Oysa Anayasa Mahkemesi (AYM) bir ay önce ‘Şehirlerarası karayollarında gösteri ve yürüyüş anayasal haktır’ diye karar vermişti. Hani İçişleri Bakanı Süleyman Soylu çok kızıp AYM Başkanı hakkında sert konuşmuştu. İşte yine tanımıyorlar yüksek mahkemenin kararını, hakkı, hukuku.
Ne de olsa burası maden patronlarının ‘200 tane asker yığarım’ diyerek köylüleri tehdit ettiği, Kanadalı maden şirketlerinin Kazdağlarını kesip biçtiği ‘yerli ve milli’ bir ülke.
3 gün önce jandarmalar, Salihli’de sardı işçilerin etrafını. Çadırlarına baskın yapıp gözaltına aldılar.
Serbest kalınca işçiler yine döndü jandarma barikatının önüne.
O madencilerden ikisi; Ali Kandemir (40) ve İdris Sarıkaya (47).
13 yıl önce Soma’da Uyar Madencilik’e ait ocakta, 350 metre derindeydiler. Tedbirsiz patlatılan dinamit Ali Kandemir’in iki gözünü kör etti. 27 yaşından beri ne güneşin doğduğunu ne ağaçların yeşerdiğini ne tek evladının yüzünü ne de adaleti gördü.
Vücudunda 43 kırık oluşan İdris Sarıkaya’nın iki bacağı sakat kaldı. 13 yıldır koltuk değneksiz tek adım atamadı.
Şirket, sobalı evlerinde yakmaları için 4’er ton kömür verdi sadece. Malulen emekli olup üç kuruş maaş ile evlerini geçindirmeye çalışırken hukuk mücadelesi verdiler.
Tazminat kazandılar ama alamadılar. Çünkü Uyar Madencilik sürekli isim değiştiriyor, şirket bir akrabadan ötekinin üzerine geçerek faaliyete devam ediyordu. Ali Kandemir ve İdris Sarıkaya ise kömür alacak paraları olmadığı için aileleriyle soğuk evde yaşıyordu.
Yıllar sonra, 28 Ekim 2014’te onların mücadele ettiği şirkete ait Ermenek’teki madende 18 işçi boğuldu. Madencinin annesi “Benim oğlum yüzme bilmezdi ki suyun içinde ne yaptı” diyerek ağıt yakmıştı. Madencinin babası yırtık kara lastik ayakkabılarıyla Türk bayrağına sarılmış tabutun önünde zor ayakta duruyordu.
Madenciler Soma’da yanıp Ermenek’te boğulurken köle gibi çalıştırılıp patlatılan dinamitlerle sakat kalırken ortalıkta görünmeyen devlet şimdi işçilerin karşısında bütün heybetiyle.
Gecenin karanlığında jandarmaların karşısında bağırıyor madenci:
“Yerin yedi kat altında alın teriyle yaşamını devam ettirmek durumunda kalıp kör edilenlerden, sakat bırakılanlardan, ciğerleri çürütülenlerden hesap sormasın devlet. Devlet bunları yapanlardan hesap sorsun gücü yetiyorsa. Bir tane kıçı kırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet bizden hesap soracak öyle mi… Öyle mi tabur komutanı… Şimdi bize güç göstereceksiniz, biz de korkacağız öyle mi… Vallahi de korkmuyoruz billahi de korkmuyoruz sizden.”
17 Ekim Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi ve yirminin üzerinde kurumun çağrısıyla Kadıköy Süreyya Operası önünde bir basın açıklaması düzenlendi. Basın açıklamasının metnini aşağıda yayınlıyoruz.
Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya İçin 17 Ekim’de Alanlardayız!
Dünyanın dört bir yanında bugün yüz binlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykırıyor. Biz de İstanbul’dan bu sese destek olmak ve taleplerimizi birlikte yükseltmek için bir araya geldik.
Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberlerine tanıklık ediyoruz.
Türkiye’nin mültecilerin yasal statüsünü tanımamasının bir sonucu olarak, tehlikeli yolculuklara girişmek zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyor. Van Gölü göçmen ölümlerinin simgelerinden birisine dönüşüyor. Ağustos ayı başında batan teknede en az 61 göçmen hayatını kaybetti. Geçtiğimiz hafta ise aynı bölgede, 15 kişilik minibüste 72 mültecinin sınırı geçmeye çalışırken 2 mültecinin havasızlıktan hayatını kaybettiği haberini aldık. Bunların sadece basına yansıyan haberler olduğunu unutmayalım. Her yıl yüzlerce mülteci hükümetin sınır politikalarından dolayı hayatını kaybetmekte.
AKP hükümeti bir yandan Suriye sınırına ördüğü duvarla yüz binlerce mülteciyi savaşın kaderine terk ederken, Batı sınırında Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliğini üstlenerek Türkiye’deki mültecilerin iltica hakkını da engelliyor. Mülteciler AB ile pazarlıkta bir koz olarak kullanılmaya devam ediyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in geçtiğimiz günlerde “Yaptırımlar olursa mülteciler konusunda AB işbirliği beklemesin” açıklaması, bu durumun açık bir özetiydi. Bu işbirliğinin sonucu ise bu yılın başından beri en az 37 mültecinin Ege Denizi’nde sınırı geçmeye çalışırken hayatını kaybetmesi oldu. Ege Bölgesinde 17 bin mültecinin sınırı geçme girişimi durduruldu ve Yunanistan’ın geri ittiği 125 mülteciyi Türkiye sınır dışı etme kararı aldı.
Hatırlayalım. Bundan yaklaşık 7 ay önce hükümet sınırların açıldığı yalan haberiyle binlerce göçmenin Pazarkule sınır kapısına yığılmasını teşvik etmiş, Türk ve Yunan polis güçleri arasında sıkışan göçmenler günlerce sınırı aşmaya çalışmıştı. Hükümetin AB ile gerilimi düşürmeye karar vermesinin ardından ise göçmenler geri gönderme merkezlerine ve spor salonlarına kapatılmıştı.
Bu trajedilerin son bulması için Türkiye ve AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması derhal sonlandırılmalı ve hem Türkiye hükümeti hem de Avrupa ülkeleri mültecilerin iltica hakkını koşulsuz biçimde tanımalıdır!
Öte yandan göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz ay 16 yaşındaki Suriyeli göçmen Eymen Hammamı Samsun’da ırkçı bir grubun saldırısı sonucunda bıçaklanarak öldürüldü. Daha öncesinde ise Bursa’da 17 yaşındaki Hamza Acan benzer bir ırkçı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. 2020 içerisinde 3’ü çocuk olmak üzere 7 kişi ırkçı saldırılarda yaşamını yitirdi, 32 kişi yaralandı.
Irkçılığın yaygınlaşmasındaki asıl sorumlunun, hükümetin göçmenleri kendi kaderlerine terk eden ikiyüzlü politikaları olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Hükümet Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteciye herhangi bir kalıcı yasal statü tanımayarak bu kesimlerin temel sosyal haklardan faydalanmasını engelleyerek onları kendi kaderlerine terk ediyor. Dahası, hükümet sözcüleri göçmenler için on milyarlarca dolar harcandığı yalanını her fırsatta tekrarlamaktan geri kalmıyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.
Göçmenlere dönük saldırıların cezasız bırakılması ise ırkçılığı adeta ödüllendiriyor. Festus Okey cinayetinin üzerinin ısrarla örtülmesi ve faillerin ceza almaması bu politikanın bir simgesi niteliğinde. Irkçılık bir insanlık suçudur! Nefret söyleminden işlenmiş cinayetlere dek hiçbir suç cezasız kalmamalıdır!
Türkiye’de yaşayan mülteciler ve göçmenler emek sömürüsünün en yoğun olduğu alanlarda çok daha düşük ücret karşılığında iş bulabilmekteler. Herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan en riskli alanlarda çalışan göçmen işçilerden yüzlercesi her yıl iş cinayetlerine kurban gitmekteler. Pandemi süreci ise göçmen işçiler üzerinde daha da büyük bir yıkım yaratmış durumda. Bu dönemde işini ilk kaybedenler göçmen işçiler oldu. Kayıtsız çalıştırılmanın sonucu olarak ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da faydalanamıyorlar. Bu durum göçmenlerin fiilen açlıktan ölüme terk edilmesi anlamına geliyor. Göçmen işçilerin çalışma, sosyal güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı, pandemi döneminde dağıtılan sosyal yardımlardan göçmenler de yararlanmalıdır.
Kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin ise göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve maruz kaldıkları şiddet daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, hepimizin bildiği Nadira Kadirova cinayetinde olduğu gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Pandemi sürecinde artan ev içi erkek şiddetine karşı gerekli önlemler alınmıyor; aksine hükümetin İstanbul Sözleşmesini kaldırma girişimleri, cinsiyetçiliğin ve LGBTİ+ düşmanlığının bizzat iktidarın söylemleriyle körüklenmesi ve bu suçların cezasız bırakılması kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin hayatlarını daha da korumasız hale getiriyor.
Dile getirdiğimiz bu sorunlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, pek çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Geçtiğimiz ay Yunanistan’ın Midilli adasındaki Moria kampında çıkan yangın, AB ülkelerinin göçmen politikasının sonuçlarını yansıtan acı bir örnekti. Yüz binlerce mülteci en temel insani gereksinimlerin karşılanmadığı toplama kamplarında tutuluyor ve iltica hakkı AB tarafından fiilen ortadan kaldırılıyor. AB’nin sınırlarına ördüğü duvarlar sonucunda, sadece 2020 içinde en az 500 kişi Akdeniz’de batan teknelerde hayatını kaybetti. Bu durum karşısında AB’nin projesi ise Yeni Göç ve İltica Planlı altında mevcut hakları daha da geriye götürmekten ibaret.
Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkan yüz binlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz.
*Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin yanı sıra çok sayıda siyasal parti, örgüt ve derneğin çağrısıyla 17 Ekim “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü”nde ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebini dile getirmek için basın açıklaması düzenlenecek. İmzacı kurumlarla birlikte çağrı metnini bütününü aşağıda yayınlıyoruz:
17 Ekim, “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Gününde” Dünya’nın dört bir yanında yüzbinlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykıracak. Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün gazetelerde, göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberleri yer alıyor. Bu haberlerde, Türkiye’de yaşayan mültecilerin ve göçmenlerin işçi olarak çalıştıkları işyerlerinde en riskli, en tehlikeli işleri herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan yürütürken iş cinayetine kurban gittikleri veya sabah işe giderken, sınır dışı edilme korkusuyla polisten kaçarken bir polis kurşunuyla veya akşam işten döndüğünde yaşadığı mahallede bir ırkçı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiği yer alıyor. Zaman zaman ise yakın zamanda Van’da olduğu gibi, herhangi bir yasal statüye sahip olamama nedeniyle tehlikeli yollarla yolculuk yapmak zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyorlar. Çoğu zaman ise mültecilerin ve göçmenlerin yaşadığı baskılar haberlerde bile yer almıyor. Kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin ise, göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve karşı karşıya kaldıkları şiddet daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, üstü örtülüyor. Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteci, herhangi bir kalıcı yasal statüye sahip olmadıklarından sağlık, eğitim, barınma, çalışma gibi temel sosyal haklardan faydalanamıyor, kendi kaderlerine terk ediliyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.
Lefteris Pitarakis / AP / The Telegraph
Ancak maalesef bu sorunlar, Türkiye’ye özgü değil, bir çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkacak yüzbinlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getireceğiz. Herkesi, Dünya’nın dört bir yanında sokaklarda “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini dile getiren göçmenlerin sesine sesimizi katmak için 17 Ekim 2020 – Cumartesi günü saat: 14.00’de Kadıköy Süreyya Operası önünde yapılacak açıklamamıza katılmaya davet ediyoruz.
Tarih: 17 Ekim Cumartesi saat 14.00 Yer: Kadıköy Süreyya Operası önü
Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi Başlangıç Demokratik Alevi Dernekleri Demokratik Bölgeler Partisi EMEP Göç Platformu Halkevleri Halkların Köprüsü Derneği HDK Göç ve Mülteciler Meclisi HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu Hevi LGBTI Derneği İHD İstanbul Şubesi İşçi Demokrasisi Partisi Mor Dayanışma Kadın Derneği Özgürlük için Hukukçular Derneği Polen Ekoloji Sosyalist Dayanışma Platformu Sosyalist Demokrasi için Yeniyol Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi Toplumsal Özgürlük Partisi Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu
Kapak Foto via Flickr Natalia Tsoukala/ Caritas International
Tarihçi-akademisyen Enzo Traverso, European Observatory on Memories dergisi ile gerçekleştirdiği söyleşide, geçmişin suçlarının faillerinin hatıralarına, aşırı sağın yükselişine ve Avrupa’nın hafıza politikalarının durumuna değindi. Türkçe’de yayımlanan son kitabı “Sol Melankoli. Marksizm, Tarih ve Bellek”e de göndermelerde bulunan Traverso, solun melankolisinin zarar verici olmadığını, aksine, “hem yitirilen yoldaşların yasını tutmak hem de kolektif eylem vasıtasıyla toplumsal dönüşümün neşeli ve kardeşçe anlarını hatırlamak anlamına gelen” bu melankoliye ihtiyaç olduğunu belirtiyor.
Faillerin hafızasına dair neden çok az çalışma var?
Christopher Browning ve Harald Welzer’in çalışmalarını hesaba katarsak, faillere dair birçok çalışma mevcut ve bazıları son derece önemli. Faillerin hafızası, edebi kurmacanın konusu olmuştur; örneğin Jonathan Littell’in Les Bienveillantes (Şefkatliler) kitabı –ancak mevcut olan anı ve tanıklık külliyatı sınırlıdır. Failler, suçlarını sergilemek ve anımsatmaktan hoşlanmazlar; bunları gizlemeyi tercih ederler. “Toplum önüne çıkma” örnekleri sınırlıdır (örneğin, General Aussaresses’in, Cezayir savaşı sırasındaki işkencelere dair anıları). Bu şaşırtıcı değil. Fail anılarının kıtlığı (ve dolayısı ile bunlarla ilgilenen çalışmalardaki kıtlık), kurbanların anılmasının toplumlarımızda ve kolektif hafızamızda sürekli artan rolünün diyalektik olarak tersine çevrilmesidir.
– Faile değil, yalnızca kurbana odaklanmış bir bellek politikasının, bugün işlenen suçlara yönelik bir çeşit körlüğü teşvik edebileceğine inanıyor musunuz?
Açıkçası, kendimizi bu ayna oyunundan ve kitlesel kurbanlara dayanan bir tarihsel bilinçten kurtarmamız gerektiğine inanıyorum. Geçmişi, failler ile kurbanlar arasındaki ikili bir çatışmaya indirgenemeyecek olan tüm karmaşıklığıyla birlikte kavramaya çalışmalıyız. Geçmişin mücadelelerinin ve özgürleşim gibi davalara yönelik politik adanmışlıkların hafızasının çok az bilinirliği vardır. 20. yüzyıl yalnızca savaşlardan, soykırımlardan ve totalitarizmden ibaret değil. Aynı zamanda devrimlerin, bağımsızlık savaşlarının, demokrasinin kazanılmasının ve büyük kolektif mücadelelerin yüzyılıydı. Bu hafıza bugünlerde gayrimeşru kılınmış, gizli ve örtülü hale gelmiş durumda. Engizisyon zamanında İspanyol krallığındaki Marranolarınki gibi gizlenmiş bir yeraltı hafızası olduğu için ben buna “Marrano* hafıza” diyorum. Bana öyle geliyor ki, “şimdicilik” –ne ütopyası ne de ileriye bakacak kapasitesi olan ve şimdi’ye hapsolmuş bir dünya- kafesini kırmak için bu hafızaları muhafaza etmek gerekiyor. Kolektif hareketlerin belleği, bireyciliğin ve rekabetin egemen olduğu neoliberal çağa karşı anti-konformist, belki de yıkıcı bir açı benimsemeli.
–Aşırı sağın yeni politik ve toplumsal hareketlerini tanımlamak ve bunların 1930’ların faşizmi ya da 20. yüzyıl sonlarının neofaşizmi ile ayrımını koymak için “post-faşizm”den bahsediyorsunuz. Post-faşizmin ne getirdiğini bize anlatabilir misiniz?
“Post-faşizm”den bahsediyorum, çünkü yeni aşırı sağ, en azından siyasi yaşamda önemli bir oyuncu haline geldiği ülkelerde faşizmle arasına mesafe koymuş durumda. İdeolojik düzeyde, post-faşizm dil, örgütlenme ve hareketlenme bakımlarından geleneksel faşizmden çok farklı. Artık faşist değil ama tamamen farklı ve yeni bir şey haline gelmiş de değil. Bir çeşit geçiş formudur bu, ki bu da post-faşizm kavramını meşrulaştırıyor. Baskın özellikleri milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı, özellikle de İslamofobi şeklinde. Bugünlerde artık temel amacını anti-komünizm ve antisemitizmde bulmuyor. Odak değişmiş durumda. Bununla birlikte, avronun ve Avrupa kurumlarının vb. dağılmasını da beraberinde getirecek büyük bir ekonomik kriz, yöneliminde bir değişime ve geleneksel faşizme dönüşe sebep olabilir. Bu tabii ki Avrupa dışında da gerçekleşebilir. ABD’de Donald Trump’ın seçilmesinin ardından, Brezilya’da faşist lider olmanın tüm gerekliliklerini yerine getiren Jair Bolsonaro seçildi. Bu, uluslararası bir eğilimi gösteriyor.
– Faşizmi, modası geçmiş karşılaştırmalarla sıradanlaştırma yoluna başvurmadan, mevcut aşırı sağın tehlikelerine dair farkındalığa yol açacak birtakım bellek politikaları neler olabilir?
Tüm düzen siyasetçileri aşırı sağı damgalamakta ancak sıklıkla söylemini meşrulaştırmaktadır. Avrupa’yı inşa etmenin kemer sıkma politikasını benimsemeyi içerdiği, piyasalar tarafından devreye sokulan kısıtlamaların tartışmasız olduğu, çok fazla göçmen olduğu ve ülkelere yasadışı girenlerin yasal hale getirilmek yerine sınır dışı edilmeleri gerektiği, İslam’ın Batı demokrasisiyle uyumsuz olduğu ve terörizme karşı mücadelenin kişisel özgürlükleri azaltan özel yasalarla sürdürülmesi gerektiği –bütün hükümetlerin 10 yıldan beri söylediği üzere- fikrini kabul edersek, tek gelişen aşırı sağ olacaktır. Onun ilerleyişini durdurmak için öncelikle gerçek bir tartışma yapmak ve gerçeği söylemek gerekir. Göçmenleri ve mültecileri kabul etmek ahlâki bir görevdir; son iki yüzyılda milyonlarca Avrupalı göç ettiği ve otoriter rejimlerden kaçtığı için ve toplumsal bir zorunluluk olarak; hem ekonomik hem de demografik nedenlerle onlara ihtiyaç duyduğumuz için. Küresel bir çağda toplumlarımız kapalı, etnik ve kültürel açıdan homojen oluşumlar olarak varlığını sürdüremez.
Bellek politikaları açısından, 21. yüzyıl faşizminin, 1930’lardakinden çok farklı olduğunu kabul etmeliyiz. Tarihten çıkarmamız gereken ders, demokrasilerin bozulabilir ve yıkılabilir olduğudur. Faşizmi deneyimleyen ülkelerde –İtalya, Almanya, İspanya ve başka birkaç ülkeyi aklımdan geçiriyorum- bu dersi özümsemeyen bir demokrasi kırılgan ve dayanıksız olacaktır. Bu bağlamda, antifaşist bellek bana gayet güncel gelmektedir.
–Diktatörlükler bir miras ve birtakım anma yerleri bıraktı. Demokrasiler tarafından bu yerlere yaklaşım, en hafif tabir ile tartışmalı bir konu. İspanya’daki Valle de los Caídos (Diktatör Franco’nun anıt mezarı; ç.n.) benzeri yerlere ne yapılabilir?
“Uzlaşma” ve “ortak anma” mitine inanmıyorum. Güçlü bir demokratik toplum düşmanlarından korkmamalı ve onlara yasalar çerçevesinde ifade özgürlüğü vermeli. İtalya’da faşizm ve İspanya’da Frankoculuk’un anılmasına gelirsek, bunları örtbas etmek yerine varlıklarını kabul etmek daha iyi olacaktır. Demokratik bir devlet, onları hiçbir şekilde benimsemeden ya da kendi kurumlarına entegre etmeden onlara tahammül edebilir. Demokratik bir devlet, geçmişe dair resmi bir bakış oluşturmamalıdır (diktatörlüklerde olduğu gibi), fakat kendi sorumluluklarını kabul etme görevi vardır. Örneğin, Chirac’ın,Fransız devletinin Yahudileri sınır dışı etmekteki sorumluluğu kabullenmesi veya Macron’un, Cezayir savaşı sırasında uygulanan işkenceyi kabul etmesi memnuniyet vericidir. İspanya’da, “Tarihsel Hafıza Yasası” sınırlarına rağmen bu doğrultuda işlemektedir.
Valle de los Caídos’un ne yapılacağı sorusu karmaşıktır. Benim görüşüm, kat’iyen sihirli çözümleri olduğunu iddia etmeyen bağımsız bir gözlemcinin görüşüdür. Bana göre, Pedro Sánchez’in, Franco’nun kalıntılarını mezardan çıkarma ve onları Valle de los Caídos’tan çıkarma kararı iyi bir tercih. Bununla birlikte, orayı “kutsallıktan arındırmak” için bu yerin tepesindeki devasa haçı da kaldırmak gerekiyor. Bunun ardından orası, ülke tarihinin eleştirel bir sunumunu yapan bir anıt ve müzeye dönüştürülebilir. Alman Mahnmal/Holokost Anıtı gibi bir anıt olurdu (gelecek nesiller için bir uyarı). Cumhuriyetçilerin ve Frankoculuğa özlem duyanların ulusal uzlaşma adına “kardeşçe” bir araya gelebilecekleri ortak anma yeri yaratılma olasılığına inanmıyorum. İç savaşın bütün kurbanlarını aynı düzeye ve aynı yere koyarak hatırlatacak bir anıta da inanmıyorum. Bu, demokratik bir devletin bellek politikası değil, ikiyüzlü bir tercih olacaktır. Bu durumda, tüm kalıntıları (Frankocu askerlerin olduğu kadar sınır dışı edilen Cumhuriyetçilerinkileri de) başka bir noktaya, yanına ya da başka yerlere, gömmek için bulundukları yerden çıkarmaktan kaçınmak zor olacaktır. Bununla birlikte, yapılan tüm önerilerden haberdar değilim ve pozisyonum, konuya dair derinlemesine bir çalışmanın ve kapsamlı düşünmenin sonucu değil.
– Neoliberalizm, zaman algımızı nasıl bozdu? Geçmiş, bugün ve gelecek bakışımızı nasıl etkiliyor?
Neoliberalizm, yaşamlarımızı sonsuz bir şimdiki zamana sıkıştırıyor; sosyal ve ekonomik temeller sabit kalsa da, hızlanmanın egemen olduğu ve bize daimi bir değişim izlenimi veren bir dünyaya. Serbest piyasa toplumu, bize yaşamlarımızı, kurumlarımızı ve toplumsal ilişkilerimizi şekillendiren toplumsal ve antropolojik model bağlamında bütün arzularımızın –ütopyalarımız bireysel ve “özelleştirilmiş” hale geliyor- tatminini vadediyor. Neoliberal bir toplumda geçmiş basite indirgenmiştir ve anı, kültür endüstrisi tarafından şekillendirilen ve yaygınlaştırılan bir tüketim ögesine dönüştürülmüştür. Bellek politikası –müzeler ve anma törenleri- bahsi geçenle aynı şeyleştirme kriterine –kârlılık, medyada yer alma, baskın zevklere uyum sağlama vb.- maruz bırakılmıştır. Farklı zaman dilimleri icat etmek ve özellikle bunları uygulamaya koymak kolay bir görev değildir. Geçmişin zamansallığıyla bağlantı kurmak (Walter Benjamin’in meşhur tasvirine göre, zamanı durdurmak için kilise kulelerindeki saatlere ateş etmek**) veya serbest piyasa toplumunun kurallarına tâbi olmayan zaman dilimleri icat etmek, bütün alternatif projeler için karşı karşıya olunan başlıca zorluktur. Son yıllardaki 15M, Wall Street’i İşgal Et, Nuit Debout vb. toplumsal hareketler bu bakımdan ilgi çekici deneyimler olmuştur.
–“Solun melankolisi” nedir ve bellek, nasıl toplumsal dönüşümün aracı haline gelebilir?
Solun melankolisi her zaman var olmuştur. Bu, kolektif hareketlerin başarısızlıklarının ve devrim umutlarının çöküşünün sonucunda oluştu. Ne pasiflik ne de vazgeçme amacındadır ve geçmişin, duygusal boyutunu koruyabilen bir eleştirel yeniden değerlendirmesini yapabilir. Bu, hem yitirilen yoldaşların yasını tutmak hem de kolektif eylem vasıtasıyla toplumsal dönüşümün neşeli ve kardeşçe anlarını hatırlamak anlamına gelir. Hafıza ile desteklenen ve solun yeniden etkinleşmesi önünde engel teşkil etmeyen bu melankoliye ihtiyacımız var.
– Avrupa Birliği tarafından şu ana kadar uygulanan bellek politikasını nasıl tanımlarsınız vebunun başlıca zorlukları nelerdir?
Avrupa Birliği’nin bellek politikasının asli amacı, öncelikli olarak araçsal ve dekoratif olmuştur: toplum karşıtı politikalar benimserken erdem göstermek. Bir yandan Yunanistan’ı yoksullaştırırken diğer yandan Holokost anmaları organize etmek; bir yandan troyka iktidarını, herhangi bir demokratik meşruiyetten yoksun ülkeler üstü bir iktidarı uygularken diğer taraftan insan haklarını yere göğe sığdıramamak; bir yandan totalitarizm ve soykırım kurbanlarına adanmış müzeleri ve anma törenlerini finanse etmek, diğer yandan özenle sınırları kapatmak ve mültecileri nezaketle karşılamak doğrultusunda ortak bir politika benimsemeyi reddetmek. Bu ikiyüzlülüğün sadece zararlı sonuçları olabilir. Aşırı sağın yükselişi de bunun kanıtı.
*Marranolar, Orta Çağ’da, İber Yarımadası’nda yaşayan ve zorla Hıristiyanlığa döndürülmelerine rağmen gizli bir şekilde asıl inançlarını yaşamaya, bunun gereklerini yapmaya devam eden İspanyol ve Portekizli Yahudilerdir. Marrano kelimesi, o dönemin İspanyolcasında “domuz” anlamına gelmektedir.
**Walter Benjamin, Paris’te 1830 Temmuz Devrimi sırasında işçilerin, eski zamanın sona erdiğini ve yeni zamanın başladığını simgelemek üzere saat kulelerine birbirlerinden habersiz biçimde ateş ederek saatleri durdurduklarını anlatır.
Koç Üniversitesinin, kendi bünyesinde çalışan 400 asistanı, kendilerine tahsis edilmiş evlerden çıkarıp yurda sevk etmek istemesine üniversite asistanları karşı çıkıyor. Pandeminin yayılmaya devam ettiği koşullarda yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda kalacaklarını belirten asistanları bu dayatmaya tepki gösteriyor.
Koç Üniversitesi asistanlarının yazılı açıklamasını okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:
Koç Üniversitesi’nde eğitimlerini ve asistanlık görevlerini aktif olarak sürdüren lisansüstü öğrenciler olarak, üniversitenin tarafımıza tahsis etmiş olduğu – sözleşmeyle güvence altına alınmış – evlerimizden çıkartılıp üniversitenin Batı Kampüsü yurduna sevk edileceğimize dair bir süredir duyumlar almaktaydık.
Henüz netlik kazanmamış bu durumu teyit etmek ve detayları öğrenmek için üniversitenin ilgili yöneticileri ile irtibata geçtik. Yaklaşık 200’den fazla asistanın ortaklaştığı soruları, yönetime toplu e-posta aracılığıyla ilettik ve en kısa sürede cevap istediğimizi bildirdik. Taşınma işleminin esas muhatabı olan biz asistanlar karar alma sürecine dâhil edilmeyi talep ettik ve sürecin olabildiğince şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiğini önemle vurguladık. Bu talebi daha görünür kılmak adına sosyal medya aracılığıyla yaşadığımız durumu kamuoyu ile paylaştık. Okul yönetimi ısrarlı çabalarımıza rağmen, her nedense bizleri yok saymayı uygun gördü. Görüşme isteğimizi yanıtsız bırakan yönetim, tepeden inme bir kararla taşınma planını duyuracağını ilan etti. 6 ve 7 Ekim 2020 tarihlerinde fakülteler ile düzenlediği görüntülü toplantılarda, evlerin kapatılacağını ve neredeyse 400 asistanın Batı Yurtlarına yerleştirileceğini doğrulamış oldu.
Yönetim, taşınma planının bir sağlık komitesinin onayıyla karara bağlandığını ve bu ekibin danışmanlığında sürecin yürütüldüğünü ilan etti. Koronavirüs salgınının hızla yayılmaya devam ettiği bu kritik donemde, alınan kararın hangi bilimsel gerekçelere dayandırıldığı konusunda bizlere ikna edici herhangi bir açıklama yapılmadı. Toplantıda bu sürecin Aralık ayının sonuna kadar tamamlanacağı ve taşınması planlanan asistanlara kararın en az 10 gün öncesinden bildirileceği ifade edildi. Hemen sonrasında bazı arkadaşlarımıza evlerini 3 gün içerisinde boşaltmaları gerektiğine ilişkin e-posta atılması ise, endişelerimizde ne denli haklı olduğumuzun kanıtıdır.
Yurt yerleşkesinde yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda olduğumuz tarafımıza bildirildi. 400’e yakın kişinin yaşaması beklenen bu binalarda, fiziksel etkileşimin ne kadar yoğun yaşanacağı açıktır. Yönetim, yurt planlamasında alınan önlemlere ilişkin detaylı bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır. Olası bir salgın durumunda ise sadece karantina alanı olarak kullanılacak bir binanın tahsis edileceği ve bu binada doktorların hazır bulunacağı bilgisi paylaşıldı. Karantina binasının kapasitesine, tıbbi müdahale imkânlarına ve görevli olacak sağlık personelinin sayısına dair net bir bilgi sağlanmadı. Ayrıca, bu toplantılarda üniversite yönetiminin yurt düzenine ilişkin çelişkili ifadeler ortaya koyması, yaşadığımız güvensizliği ve kaygıyı artırmaktadır. Bu şartların sağlığımızı an be an tehdit edeceğini ve hatta hayati bir tehlike altında yaşamak zorunda kalacağımızı düşünmekteyiz.
Okul yönetimi, yurt yerleşkesine taşınma kararını bizlere sözüm ona bir seçenek olarak sunmaya çalışmakta. Fakat kabul etmediğimiz takdirde, cüzi bir maddi destek sağlayacağını ilan etmiştir. Kampüse yakın olan evlerimizde yaşamaya devam etmek için ödememiz gereken kira ve ek masrafları karşılamak için bu destek katiyen yeterli değildir. Ortada bir seçenek esasen yoktur, taşınma süreci bir dayatmaya dönüşmüştür. Çoğu asistan için yurda taşınmak bir zorunluluk haline gelmiştir.
Bizlerden, gelişigüzel kotarılan bu taşınma planının sağlık sebepleri dolayısıyla kararlaştırıldığına inanmamızı beklemekteler. Yaklaşık iki ay önce Rektörümüz Prof. Dr. Umran İnan 5 Ekim 2020 tarihinde kampüsün açılacağını ilan etmişti. Yüksek Öğretim Kurumu, salgının seyrinin riskli bir seviyeye ulaştığını gözlemleyerek üniversitelere bir öneri manzumesi iletti. Koç Üniversitesi ise bu önerge doğrultusunda 2020-2021 Akademik Yılı Güz Döneminde kampüsü kapalı tutmaya karar verdi. Hal böyle iken, lisans öğrencilerinden yurt konaklaması için elde edilmesi öngörülen kaynak akışı gerçekleşmedi. Dolayısıyla bu durum, taşınma planının ne yazık ki maddi kaybı telafi etmek adına yapılmış kaba bir tasarruf hesabından öteye gitmediğini açık etmektedir.
Koç Üniversitesi’nin sürdürdüğü bilimsel faaliyetlerin yükünü üstlenen; ulusal ve uluslararası alanda saygıdeğer bir konuma erişmesine büyük katkı sağlayan biz asistanlar bu dayatmayı asla kabul etmiyoruz. Salgın koşullarında can sağlığımızı tehlikeye atacak bu kararın durdurulmasını talep ediyoruz.
Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.
Bu dönemdeki sosyalist kültürümüzün manzarayı umumiyesi için Çetin Yetkin’in Soldaki Bölünmeler kitabı yeterince anlamlıdır. 15-16 Haziran öncesi hazırlanan ve daha genel bir ibare ile 12 Mart sonrasında bir dizi hareketin sahiplendiği çizgiler henüz biçimlenmeden yapılan görüşmeleri de içeren bu kitaptaki tartışmalar bir dönemin bilançosu için malzemenin beş aşağı beş yukarı ne olduğunu göstermektedir.
Tarık Zafer’in Meşrutiyet için Cumhuriyetin laboratuvarı demesi gibi altmışlı yılları da sosyalist hareketin sonrasının bir laboratuvarı gibi görmek oldukça yaygın. Ancak bu laboratuvara bakıldığında deneylerin el yordamıyla yapıldığı, önceden hazırlanmış birtakım siyasal görüşlerin ve hele hele gelişkin bir programın ve iktidar perspektifinin bulunmadığı gözlenmekte. Bir önceki ve bir sonraki dönemden farklı olarak ise bu dönemin başlarında kalem oynatanların önemli bir kısmı Marksizmin rahlei tedrisinden geçmemiş olsalar da hiç değilse kendi alanlarında toplumda hatırı sayılır aydınlar (gazeteci, yazar, hukukçu, mimar olarak mesleklerinin erbabı; Marksizmle tanışıklıkları sınırlı olsa da memleket meseleleri hakkında donanımlı) iken ilk kez açıkça bugünlerde yola yeni çıkanlar da görülür.
Kabaca altmışların tartışma konuları şöyle özetlenebilir:
Gelenek: Bu genel olarak dünya sosyalist geleneğinden çok eski tüfeklerle ilişkilidir. Yoksa kimsenin Gramscici veya Luxemburgcu diye nitelendiği sanılmasın. TKP’nin kemik kadrosu TİP’in gelişiminin dışında kalınca bir tür hak iddiasında bulunmuşlar, TİP’liler de onları dıştalamanın yollarını aramışlardır. Ancak tasnifi daha kategorik hale getiren Dr. Hikmet Kıvılcımlı en eskilik mertebesini kendisine ve Şefik Hüsnü’ye ayırarak, eski, yeni ve en yeni diye siyasi olmaktan hayli uzak bir rütbe ayarlamasıyla bu işin ne kadar gayrı siyasi olduğunu göstermiştir (Rusya’da olsa en eski Plehanov olacaktır!). TİP’in gelişimine kadar bütün bu ayrımların siyasi anlam ve önemi ise açıkta kalmaktadır. Hatta Şefik Hüsnü ile Dr. Hikmet’i değil Mihri Belli’yi yan yana getirmek belki daha makuldür.
Toplumsal formasyon/sınıfların konumlanışı: Altmışlı yılların en önemli tartışmalarından birini oluşturmakta. O günlerde, geride ciddiye alınabilir herhangi bir çalışma bulunmadığından Türkiye’de kapitalizmin gelişme seyri ve ondan önce de Osmanlı toplum yapısı üzerine bir tartışma neredeyse hayati bir önem kazanmıştır. Aslında tartışmanın masumiyetinin göstergesi çığır açıcı tartışmanın mantıken olması gereken en son yerde Yön dergisinde başlamış olmasıdır. Selahattin Hilav’ın başlattığı tartışma o gün itibarı ile siyasal sonuçları kestirilmese de Kemalist geleneğin zeminini sorgulamaktadır. Bu tartışma kapitalizmin gelişkinliği, dolayısıyla milli burjuvazinin varlığı yokluğu ve Kemalistlerle ittifak meselesine kadar uzanmıştır. Osmanlı toplum yapısını merkezi feodal olarak görmeyenler ülkenin yarı feodal olmadığını, milli burjuvazinin bulunmadığını ve de asker sivil aydın zümrenin hayırlı bir şey addedilemeyeceği konusunda büyük miktarda hemfikirdirler. Toplumun tarihinde kapitalist ilişkilerin sıçrama kaydettiği bir dönemde nesnel gerçekliği irdelemekten aciz, kafasındaki kırk yıllık yarı-feodal, yarı-sömürge şablonu hayata dayatan bir siyasetin acısı sonraki yıllarda da çekilecektir.
Mücadele: Sınıfların konumlanışını değerlendirmeye göre ille de şart olmamasına rağmen sınıf mücadelesindeki taraflar ve buna uygun ittifaklar çizilmektedir. Gecikmiş ve yarım kalmış bir demokratik (burjuva) devrimin sahibi milli burjuvaziyi es geçerek yapılamayacağı göz önüne alınırken, örneğin Rusya’dakine benzer bir liberal burjuvaziden bile söz edilemeyecek bir ortamda Kemalistler, asker-sivil aydın zümre başlığı altında kategorileştirilerek acilen öncülüğe görevlendirilmişlerdir (Milli burjuvazi örneklemeleri ise makarna ve şarap sektörü ile sınırlı kalmıştır!). TİP’te somutlanan genel hat ise bu karmaşık yollara sapmadan işçi sınıfının öncülüğünde sosyalizmi kurma hedefidir. Ancak bu hedefe ilişkin yollar kurumsal çerçeve içinde doğrusal gelişmeden ibarettir. Sosyalizm sınırlı bir çevreye sesleneceğinden seçmenin toplumsal-sınıfsal bileşiminde kırsala doğru bir genişleme makul görülür ve böylece köylülük umut haline gelir.
Siyasal ortamın değerlendirilmesi konusunda ortaklaşılan 27 Mayıs kutsaması olsa da buradan çıkan sonuç tam ters noktalara uzanmaktadır. Anayasanın tam olarak uygulanması ilkesinde anlaşık olanlardan TİP örneğin 1965 seçimlerinden sonra 1969’da başa güreşmeyi mümkün görürken, MDD’ciler Filipin tipi demokraside sosyalist bir mücadele verilemeyeceğini söylemeye kadar vardırmaktadırlar (bu kesim Ekim 1970 tarihinde yine de bir yasal parti kurma girişiminde bulanarak yıllardır söylediklerini tekzip etmek durumunda kalmıştır). Ancak gündelik eylem hattı meselesinde TİP özellikle meşruiyet sınırları içinde kalmaya özen gösterirken MDD’ciler bu namüsait ahval ve şerait altında toplumsal talepler çerçevesinde değil de polisle çatışma türünden sokak eylemlerini mümkün ve gerekli görebilmektedirler.
Milli Demokratik Devrim ve Sosyalist Devrim tartışması bir program tartışması değildir (program meselesini TİP’te ilk önemseyenlerden İdris Küçükömer 1968 kongresinde her kanadın katılımıyla programın sosyalist bir program haline getirilmesini önerir). Çünkü esas olarak her iki kesim de demokratik görevlerin ağırlıkta olduğu bir “devrim”den söz etmektedirler. Tabii ki bu devrimin öznesinin, öncüsünün kim olacağı her iki cenahta zıt yorumlara neden olmuştur. Ancak devlet ve devrim babında, devrimcilerin devletle bir kan uyuşmazlıkları olduğu söylenemez.
Altmışlı yıllardaki sınıf mücadelesi yeni bir evreye doğru evrilirken eski dönemin emektarları, kırklı ve ellili yıllarda siyasal formasyonlarını almış olanlar bu gelişme dinamiğinin dışında eski ve büyük miktarda kendiliğinden tükenmiş sorunsalların çerçevesine sıkışıp kalmışlardır. Ancak yeni evrenin sözcüleri gibi gözükenlerin de kendi deneyimlerini gerçekleştirebilme aralığının darlığı ve hazırlıksızlıkları aslında bir sonraki evreye, yani yetmişli yıllara taşınan siyasal ve ideolojik mirasın on yılın birikimiyle orantısız derecede zayıf olmasını getirdi.
Model arayışı: Yetmişli yılların eşiğine kadar bir model tartışması yoktur. İlginç bir biçimde geleneksel olması gereken Ekim modeli Maoizmin keşfedilmesine denk gelen dönemde benimsendiğinden değil rekabet olsun diye ortaya çıkmıştır. Aslında Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışması ittifaklar politikası açısından belli farklılıklar taşısa da, cuntacılık aradan çıkarıldığında birdenbire anlamsızlaşır. Hem TİP’in programının sosyalist bir program olmaması hem de 1965 seçimlerinden çıkarılan dersler doğrultusunda giderek köylülüğe önem verilmesi nedeniyle zaten mevcut durumla sosyalist devrim arasında bir köprü kurmaktan uzak olan talepler demokratik düzeyle sınırlı kalmaktadır. Esas farklılıklar program meselesinde ve hatta sınıfların mevzilenmesinde, toplumsal formasyon değerlendirmesinde değil mücadele tarzındadır. Yoksa iki Stalinist hizbin demokratik devrim-sosyalist devrim tartışması dünyanın herhangi bir yerinde rastlanmayan tarihsel bir garabettir. Bu garabetin bir uzantısı bugün de bu geleneği sürdürdüklerini iddia edenlerde görülmektedir.
Model arayışında partikülarizme dudak ısırtan bir olay Maoizmin başına gelenlerdir. 1967 Kültür Devrimi’nin yarattığı ortamda Maoizmin yeni çehresini irdelemekten aciz olanlar tarihte belki de ilk ve son kez Stalin’den Leninizmin ilkeleri ile, Kültür Devrimi Maoizmiyle Guevarizmi yan yana getirmişler, Kemalizmi de ihmal etmeyerek radikal bir sol harekete girişmişlerdir.
Maoizmin Türkiye’de varolan ideolojik kalıplara göre nasıl çarpıtıldığına ilişkin “içeriden” bir değerlendirme var.[1]Kabaca Kemalist önkabullerin aslında Maoist olmaktan çok Menşevik bile olmayan bir zihniyetle sürdürüldüğü ilk Maoist çıkışlar sözde radikal gibi gözükse de fiiliyatta karşı çıktığı TİP’in her açıdan sağında yer almaktaydı. Radikal Maoist akımlar ise –örneğin TİKKO– başta yapısal tespitlerde değil mücadele tarzında esas olarak farklılaşmışlardır. Bu kesimin, Kemalizm konusunda kopuşları önemli olmakla birlikte resmi Maoizmin neredeyse statükoyu meşrulaştıran hegemonyasına karşı her hâl ve şerait altında kelam etmenin yerine mücadeleye yönelmeleri önemli olmuştur. (Maoist kesimde, bugün de aşağıdan siyaset yapmanın yollarını arayanların büyük politika yapma geleneğinden gelmediği hatırlanmalıdır.)
Dağlık Karabağ çatışması, 1988’de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bu vilayetinin çoğunluğu etnik Ermenilerden oluşan nüfusunun Ermenistan ile birliği talep etmesinden bu yana bizimle birlikte. Bunu takip eden savaş, 1994 yılında Dağlık Karabağ ve ona komşu bazı Azerbaycan topraklarının Ermeni kontrolü altına girmesi ve yaklaşık bir milyon kişinin mülteci olmasıyla sona erdi. O zamandan beri, Azerbaycan kaybedilen toprakları geri almaya çalışırken ve dönem dönem yapılan müzakereler sonuçsuz kalırken, 2016 Dört Gün Savaşı’nda olduğu gibi bu çatışmada dönemsel artışlar oldu; ancak çatışma hiçbir zaman son birkaç gündür şahit olduğumuz, her iki taraftan da yüzlerce askerin (ve birçok sivilin) öldüğü boyuta ulaşmamıştı. Her iki ülkedeki milliyetçi propaganda da hararetin doruklarına ulaşırken ve zaten çok az olan savaş karşıtı faaliyet ağır sözlerle boğulmakla kalmayıp tutuklamalarla cezalandırılırken, LeftEast genç Azerbaycan solcularının bu açıklamasını paylaşmaktan gurur duyuyor.
Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ve Ermenistan arasında son dönemde yaşanan çatışmadaki tırmanışlar, ulus-devlet çerçevesinin mevcut gerçekler için ne kadar da modası geçmiş olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. İnsanları yalnızca doğum yerlerine göre insanlar ve insan olmayanlar diye ayıran ve daha sonra belirli bir bölgesel sınırlar içinde yaşam için tek olası senaryo olarak “insanların” insanlık dışı “ötekilere” üstünlüğünü kurmaya devam eden düşünce biçimini aşamamak, mücadele etmemiz gereken tek işgalcidir. Yırtıcı milliyetçi hükümetlerimizin bize dayattığı anlatıların ve hayatı tahayyül etme biçimlerinin ötesinde düşünme becerimizi ve zihinlerimizi işgal etmiştir. “Ulus” kendisini “düşmandan” korumamız için çağrı yapar yapmaz, kendi ülkelerimizde hayatta kalmamızın sömürücü koşullarından bizi bihaber kılan da bu düşünce biçimidir. Düşmanımız ise, hayatımızda hiç karşılaşmadığımız ve muhtemelen asla tanımayacağımız sıradan bir Ermeni değildir. Düşmanımız, yirmi yılı aşkın süredir ülkemizin kaynaklarını olduğu kadar sıradan insanları da kendi çıkarları için sömüren ve yoksullaştıran iktidardaki isimleri belli olan kişilerdir. Herhangi bir siyasi muhalefete karşı hoşgörüsüzdürler; muhalifleri devasa güvenlik aygıtları aracılığıyla ciddi şekilde ezdiler. Doğal alanları, deniz kenarlarını, maden kaynaklarını zevkleri ve kullanımları için işgal ettiler ve sıradan vatandaşların bu alanlara erişimini kısıtladılar. Doğamızı yok ediyorlar, ağaçları kesiyorlar, suyu kirletiyorlar ve “mülksüzleştirme yoluyla birikim” yapıyorlar. Ülke çapında tarihi ve kültürel alanların ve eserlerin ortadan kaybolmasında suç ortağıdırlar. Kaynakları eğitim, sağlık hizmetleri ve sosyal refah gibi zorunlu alanlardan orduya aktararak emperyalist özlemlere sahip kapitalist komşularımıza – Rusya ve Türkiye – kar sağlıyorlar. İşin garibi, her bir birey bu gerçeğin farkındadır; ancak Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki temas hattına ilk kurşun atıldığı anda ani bir hafıza kaybı dalgası herkesi vurur. Körleşmişler, tıpkı Saramago’nun aynı adlı romanındaki karakterler gibi, hemen kendi kendilerine zarar vermeye başlıyorlar, “kutsal” dava için “şehitlik” adına gençlerimizin ölümlerini alkışlıyorlar. Bu dava, hiçbir zaman hem Azerbaycan hem de Ermenistan hükümetlerinin koltuklarında kalmasını sağlayan ve daha fazla şiddet ve ölüm arayışıyla birlikte toplumların bitmek bilmeyen askerileştirilmesinin gerekçesi olarak hizmet eden varoluşsal bir platformdan başka bir şey olmamıştır.
Halkı suçlamıyoruz: Savaşı ve iki ulus arasındaki çatışmayı anlamlandırmak için alternatif bir yorumun yokluğunda, milliyetçi ideoloji tartışılmadan kabul görmüş oluyor. Eğer düşük bütçeli eğitim kurumlarımızın başardığı tek bir şey varsa, o da nefreti öğretmek ve milliyetçi propagandayı yaymaktır. Çünkü nefret asla bireysel aklın bir ürünü değildir; belirli güç ilişkileri içinde inşa edilir ve üretilir. ‘Nefret’ ve ‘nefret edilen’ arasında doğrudan temasın olmadığı bir bağlamda, ‘nefret eden’ kitle, kaynakların ve hizmetlerin eşit şekilde yeniden dağıtımını reddeden sistem içinde gündelik ekonomik hayatta kalma derdiyle, kendi meseleleriyle daha çok ilgilenmeye başladığında ve gün geçtikçe daha fazla sefalet biriktirirken, “nefret eden” izleyicilere “nefret edilenlerden” nefret etmelerini ve nefretlerini yeniden üretmelerini sürekli olarak hatırlatmaya daha çok ihtiyaç vardır. Nefretin hayata geçirilmesi gerekir. “Bizim” topraklarımızı çaldılar deriz, bu nedenle nefret ederiz. Sadece tek bir grubun üzerinde tartışmasız bir mülkiyet hakkı bulunmaksızın o topraklarda yaşamanın sayısız başka yolu olması gerektiğini düşünmeyiz hiç.
Yurtdışındaki Ermeni bir çalışma arkadaşımızla planlanan bir toplantının haberini alınca, genç bir kardeşimiz şaşkınlıkla “Gerçek bir Ermeni mi göreceksin?” diye sordu. Gelin bunu bir düşünün; yüzyıllardır aynı mekânda birlikte yaşadıklarımızla nesillerdir hiç temas etmeden bir boşlukta büyüdüler. Bu tür bir varoluş izolasyonu, aklımıza ve yaratıcı yeteneklerimize nasıl bir şiddet uygular? Söylemeye gerek bile yok; aynı zamanda da “öteki”nin insanlıktan çıkarılması için mükemmel bir reçetedir. Tüm kötü nitelikleri, hayatımda hiç etkileşime girmediğim insanlara atfetmekten daha kolay ne olabilir?
Taraflar arasında ateşkes ile sonlanan Bişkek Anlaşması’nın (1994) imzalanmasının ardından gelen yıllarda, Ermenistan ve Azerbaycan Hükümetleri çok ciddi miktarlarda ölümcül silahlar biriktirdirler ve şu anda bu silahları birbirlerine karşı kullanmayı planlıyorlar. İki ülkenin bir barış anlaşmasına en son yaklaştığı zaman, 2001 yılında, Minsk Grubu eşbaşkanlarının – Fransa, Rusya ve ABD – arabuluculuğuyla yapılan Key-West barış görüşmeleriydi. Ancak, hâkim milliyetçi ruh hali ve her iki taraftaki liderlerin uzlaşmaya hazır olmamaları nedeniyle barış görüşmeleri başarısız oldu. Ve hiçbir zaman da 21. yüzyılın başında olduğu kadar kararlı bir şekilde yeniden başlamadı.
Mevcut durumda bölgede başka bir savaştan kaçınmanın yollarını aramayı son derece zor buluyoruz. Her iki tarafta da, özellikle televizyon kanalları, resmi açıklamalar veya endişe verici yoğunlukta dolaşan sosyal medya paylaşımlarında anlatıya hâkim olan, artan yaygın nefret söylemini gözlemliyoruz. Her iki taraftan doğrulanması zor olan ve dolayısıyla bir korku, karşılıklı nefret ve güvensizlik ortamı yaratan iddialarda bulunuluyor.
Her iki tarafta da halk, salgın ve ekonomik krizden dolayı zorluklar yaşarken ve krizlerin yarattığı zorluklara ayak uydurmaya çalışırken, şimdi de bir de Dağlık Karabağ’da herhangi bir potansiyel yapıcı çözümü geciktiren askeri bir çatışmanın içine sürükleniyorlar. Ayrıca çatışmayı sürdürmek için büyük miktarda ekonomik kaynağa ve insan kaynağına ihtiyaç duyuluyor ki, her iki tarafın elitleri de bu çatışmadan yararlanmaya devam edebilsin. Azerbaycan’ın 2020 askeri bütçesi 2,3 milyar dolara yükselirken, Ermenistan için bu rakam 634 milyon dolardır ve her iki ülkede de GSYİH’nın yüzde 5’ini oluşturmaktadır.
Azerbaycanlı ve Ermeni gençleri olarak, bu çatışmanın çözümünü kendi ellerimize almamızın zamanı geldi de geçiyor bile. Artık bu mesele, amacı çatışmanın çözümü değil, kendi ekonomik ve politik sermaye birikimleri olan takım elbiseli adamların ayrıcalığı olmamalı. Tarihin çöplüğüne ait olan bu çirkin ulus-devlet örtüsünü sıyırmalı, ortak ve barışçıl bir arada yaşamanın yeni yollarını hayal etmeli ve yaratmalıyız. Bu amaçla, barış görüşmelerini ve işbirliğini yeniden tesis etmek için öncelikli olarak sıradan yerel vatandaşlardan oluşan politik, tabandan gelen girişimleri canlandırmak çok önemlidir. Bizler, Azerbaycan’daki sol aktivistler, ülke gençliğinin bu anlamsız savaşa daha fazla seferber edilmesini hiçbir şekilde desteklemiyoruz ve diyaloğu yeniden kurmayı birincil hedefimiz olarak görüyoruz.
Biz kendi geleceğimizi veya çatışmanın çözümünü askeri gerginliklerde ve karşılıklı nefretin yayılmasında görmüyoruz. Dağlık Karabağ’daki son zamanlarda yaşanan askeri çatışmalar, bölgede barışın tesisine herhangi bir fayda sağlamıyor. Toplumlarımız ve gelecek nesiller için ne tür etkileri olabileceğini bildiğimiz için tam ölçekli bir savaşa sürüklenmenin risklerini tasavvur etmek bile istemiyoruz. İki halk arasındaki çatışmayı uzatacak ve nefreti derinleştirecek her hareketi şiddetle kınıyoruz. Geçmişe bakmak ve toplumlarımız, gençlerimiz arasındaki güveni yeniden inşa etmek için gerekli adımları atmak istiyoruz. Bu topraklarda tekrar bir arada yaşama ihtimalimizi dışlayan her türlü milliyetçi anlatıyı ve savaş durumu anlatısını reddediyoruz. Barışın inşası ve dayanışma girişimleri çağrısında bulunuyoruz. Karşılıklı saygı, barışçıl tavır ve işbirliği ile bu çıkmazdan alternatif bir çıkış yolu bulabileceğimize inanıyoruz.
Türkiye Ermenilerinin örgütlerinden Nor Zartonk tarafından yapılan açıklamada Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşın kazananı olmayacağı, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığı ifade edildi.
Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) savaş yaklaşık 30 senedir devam ediyor. Büyük bölümü ateşkes rejimi altında geçen bu süreçte diplomatik çabalar ne yazık ki barışı sağlayabilmiş değil. Kafkasya’nın merkezinde kapanmayan bu yara bölgeye nüfuz etmek isteyen üçüncü devletlerin, enerji ve silah ticaretinin bir enstrümanı olarak dönem dönem kanatılmakta ve Artsakh (Dağlık Karabağ) halkı belirsizliğe ve ölüme mahkûm edilmektedir. 27 Eylül sabahı ateşkesin bozulması ile başlayan şiddetli çatışmalar hala sürmekte. Çatışmaları büyük üzüntü ve endişeyle takip ediyoruz.
Çatışmalar başlamadan Türkiye’de Ermeni karşıtı haberlerin yaygınlaştığına şahit olduk. Çatışmaların başlaması ile birlikte yoğun bir propaganda ve dezenformasyon tüm medya kanallarını sardı. Anadolu Ajansı çatışmaları Ermeni tarafının başlattığı bilgisini servis etti. Oysa temelde savunma pozisyonunda olan Artsakh kuvvetlerinin böyle bir girişiminin rasyonel olmadığı ve Azeri kuvvetlerinin halihazırda geniş çaplı bir taarruz hazırlığı içinde olduğu aşikârdı. Meselenin tarihi arka planı konusunda da ciddi bir dezenformasyon söz konusu. 1991 yılında Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) yapılan halkoylamasına halkın yüzde 82’si katılım göstermiş ve yüzde 99 evet oyu ile ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde bağımsızlık kararı alınmıştır.
Öte yandan, tüm dünya tarafları ateşkese davet ederken, devletin çeşitli kademelerinden ve bizzat Tayip Erdoğan’ın ağzından savaşı körükleyen ve taraf bildiren açıklamalar yapıldı. Erdoğan hükümeti bugün içinde bulunduğu sıkışmışlığı içte ve dışta baskı ve şiddet temelli saldırgan politikalarla aşmaya çalışmakta. Bu yaşananlar Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü politikaların bir devamı niteliğinde. Nitekim uluslararası haber ajanslarına da yansıyan şekliyle Türkiye Azerbaycan’a sadece silah ve askeri eğitim desteği sağlamamakta aynı zamanda Suriye’den devşirdiği ve maaşa bağladığı cihatçıları da bölgeye sevk etmekte.
Ne yazık ki Türkiye’de HDP dışında kalan “muhalefetteki” düzen partileri bu yayılmacı politikaların ve hamaset söyleminin destekçisi olmuş, şikayetçi oldukları AKP rejimine emperyal hayallerle el vermişlerdir. Bu siyaset halklara sadece daha fazla yoksulluk, kan ve gözyaşı vaadetmekte, silah tüccarlarının ve diktatörlerin cebini doldurmaktadır. Halklar birbirine kırdırılarak, düşmanlık tohumları ekilerek sömürü düzeni baki kılınmaya çalışılmaktadır.
Tüm bu yaşananlardan elbette en çok etkilenen gruplardan biri de Türkiye Ermenileri olmuştur. Zaten hâlihazırda Türkiye’de nefret söyleminin bir numaralı öznesi olan Ermeniler tarafı olmadıkları bir çatışmanın dolayında yine ötekileştirilmekte ve bolca nefret söylemine maruz kalmaktadır.
Bizler, Türkiye‘nin savaşı kutsayan ve destekleyen tavrını kınıyoruz. Savaşın kazananı olmayacağını, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığını bir kez daha haykırıyoruz.
Bu bağlamda başta Türkiye olmak üzere tüm dünyadan savaş karşıtlarını ateşkes ve kalıcı bir barış için harekete geçmeye davet ediyoruz.
Victor Serge, yazarlık yeteneğinin geri gelişini ölümle ilgili iki deneyime sıkı sıkıya bağlı koşullarda yaşadı. Siyasal ölüm olarak adlandırdığı ilki, sol muhalif görüşlerini terk etmeyi reddettiği için Rus Komünist Partisi’nden ihraç edilip Sovyet istihbaratı GPU tarafından tutuklandığı Nisan 1928’de gerçekleşti. 37 yaşında olan Victor yirmi yıllık profesyonel devrimciydi ve neredeyse on yıldan beri Komünist Enternasyonal için çalışıyordu. Yegâne derdi, 1921’de iç savaşın sona erişinden beri en derin krizine girmiş olan devrime hizmet etmeyi sürdürmekti. Serge’in karakterindeki militanlar için ihraç, kimlik yitimi, yaşama nedenini kaybetmek anlamına geliyordu. Victor, siyasal faaliyetten yoksun, işsiz ve beş kuruşsuz, hayatta kalmak ve dolaylı yoldan mücadeleye katılmak için kendini yazmaya verecekti.
Serge’in ölümle yaşadığı ikinci karşılaşma birkaç hafta sonra, Paris’te büyük bir tepkiyle karşılanan tutuklanışının ardından GPU hapishanesinden salıverilmesi sonrasında meydana gelecekti. Birkaç gündür Leningrad’da, ailesinin yanında bulunan Victor dayanılmaz bir karın ağrısıyla boğuşmuş, ölümle baş başa yirmi dört saat geçirmişti. Hastanede yarı hezeyan hali bir anlığına kaybolup “sakin ve zengin bir iç kavrayışa” yerini bırakmıştı:
Aşırı derecede çalıştığımı, mücadele ettiğimi, öğrendiğimi fakat geçerli ve kalıcı hiçbir şey üretmediğimi düşünüyordum. Tesadüfen hayatta kalırsam, yarım kalmış kitaplarımı bitirmek, durmadan yazmak gerekecek diyordum kendime. Ne yazacağımı düşünüyor, içinde yaşadığım bu unutulmaz zaman hakkında bir tanıklık-roman dizisinin planını tasarlıyordum…[1]
Ertesi gün, hekim yaşayacağını söyledi. “Bir karar almıştım ve işte böyle yazar oldum”.
Yazma kararının koşulları her ne olursa olsun Serge’in sanatsal yeteneğinin büyük bir hünere, uzun ve ciddi bir öğrenimin sonucu oluşmuş mesleki bir yetkinliğe, yazarın görevine dair yüksek bir kavrayışa dayandığını bugün daha iyi görüyoruz. Ayrıca –bunu söylemenin zamanıdır– edebiyat tarihindeki konumu eşsizdir.
Serge’in 20. yüzyılın sosyalist ve devrimci hareketi içinde (tıpkı 19. yüzyılda Jules Vallès gibi) bir sanatçı olarak gelişmesi ve kendini Rus Devrimi’nin büyüklüğüne ve trajedisine tanıklık etmeye adaması (tıpkı Komün sırasında Vallès gibi) yeterince takdire şayandır. Fakat esas çarpıcı olan, 1920’lerin ünlü Sovyet edebiyat hareketinde yer almış tüm yazarlar arasında bir tek Serge’in, Stalinist dönem boyunca yalnızca hayatta kalmayı değil gerçek anlamda yazmayı da başarmasıdır.
Anarşist bir grupla ilişkisi nedeniyle tutuklanan Victor Serge-Kibalçiç’in Fransız emniyet teşkilatındaki kaydı, 1912
Daha yakından baktığımızda, Serge’in kendini roman yazmaya adamasından önce –Rus ve Fransız– edebiyat hareketleriyle iç içe olduğunu görürüz. Paris’teki gençliği sırasında devrim öncesi Rusya’nın avangard yazarlarının eserlerini tercüme eder. İç savaşın ortasında bulunan SSCB’ye vardığı andan itibaren yazarlarla bağ kurar. Daha sonra, Rus edebiyatının devrim sonrasında yaşanan kısa “rönesansı”na köşe yazarı, tercüman, polemikçi ve eleştirmen olarak katılır. Bunun yanı sıra 1920 ve 1930’larda gelişen proleter kültür tartışmalarına edebiyat teorisi düzeyinde özgün bir çözüm önerir. Sanat pratiğinde de geleneksel roman kalıbını kırmak üzere kendi teorisini uygulamaya gayret eder. Bir devrim çağında, romanı kitlelerin maddi ve bilinçdışı hayatına açmayı arzulamaktadır. Freud ve Firenzci, Joyce ve Dos Passos, Gramsci ve Lukács, Pilniak ve Rus klasikleri gibi çok farklı etkilenmelerle zenginleşmiş bir sentez oluşur eserlerinde. Çünkü Serge, bir mesajın taşıyıcısı olmanın yanı sıra bir aydınlanış [épiphanie] yazarı ve bir vizyonerdir.
Öte yandan, Serge yazarlığa sadece siyasi kariyerinin yerini alması için giriştiyse, daha elverişsiz bir dönem seçemezdi. 1928’de yazarlar, göreli bir özgürlüğün hâkim olduğu NEP döneminden beri giderek artan sansüre ve bürokratik tacize maruz kalıyordu. Devrimi takip eden büyük edebi deney dönemi hızla sona eriyordu. Telif ücretleri olağanüstü düzeylere erişiyordu, fakat yalnızca Parti politikalarına ayak uydurmayı kabul edenler için… Serge’in Rusçaya çevrilmiş, tashih edilmiş ve dizilmiş ilk romanının basımı yasaklandığında, Devlet Yayınları’nın yöneticisi ve eski dostu İlya İonov’un kendisine söylediği gibi “Her yıl bir şaheser yaratabilirsiniz fakat Parti çizgisine girmediğiniz takdirde tek bir satırı bile gün yüzü görmeyecektir!”[2] Serge’e birkaç ruble getiren Lenin’in Eserler’inin tercümeleri bile sansür kurulu tarafından inceleniyor ve çevirmeninin adı ilk sayfadan çıkarılıyordu.
İşte Serge’in paradoksu: 1920’lerin büyük Rus yazarlarının sesi, ya sansürle ya da intihar ve sürgünle kesilirken, Serge edebiyat yoluna baş koyuyordu. Bu, her ne kadar Rus siyaseti ve kültürüyle yakından ilişkili ise de Serge’in eserlerini Fransızca yazıp Fransa’da ve İspanya’da bastırmasıyla açıklanabilir. 1929-1932 yılları arasında, baskı, tecrit ve ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen Paris’e beş elyazması göndermeyi başarmıştı: Rus Devrimi. Yıl 1, Edebiyat ve Devrim hakkındaki manifestosu ve tanıklık-roman dizisinin ilk üç romanı, İçerdekiler, Gücümüzün Doğuşu ve Fethedilmiş Kent.[3]
Bunca kısa zamanda ve zor koşullarda kaleme alınmış böylesine yoğun metinlerin, kendisi hakkındaki efsanede iddia edildiği gibi bir doğaçlama romancının değil, ancak disiplinli ve eli çabuk bir yaratıcının eseri olduğu ortadadır. Öte yandan Serge romana yönelirken siyaseti de terk etmez. Sol muhalefetin saflarında, daha sonra POUM’da (Birleşik Marksist İşçi Partisi) ve Meksika’daki sürgünler grubu Socialismo y Libertad’da mücadelesini sürdürür ve çok sayıda siyasal deneme kaleme alır. Fakat militan angajmanı giderek bir yurttaşlık görevi gibi, romanı ise kendi yetisi, varlık nedeni olarak kavramaktadır. Böylece 1938’de, Sovyetler Birliği’nde yaşadığı on beş yıla dayanarak yazdığı Stalinizm hakkındaki eseri Bir Devrimin Kaderi’ni[4] bitirdikten sonra, belirgin bir rahatlamayla romana döner: “Militan, görevini yerine getirdi: aktarmak. Şimdi bambaşka şeylere atılacağım.”[5]
Victor Serge ve oğlu Vlady (Kibalçiç Rusakov), 1926.
Öte yandan, sözde sosyalist realizmin hazin örneği, geleneksel “sanat için sanat” önyargısına eklenir; böylece tüm sol siyasal edebiyat, propaganda ürünü sayılarak itibarsızlaştırmayla karşı karşıya kalır. Bu da Victor Serge’e haksız yere uygulanacak bir basmakalıp yargıdır. Onun eseri, propaganda amaçlarına indirgenmiş bir sanattan ziyade, tahayyül mertebesine eriştirilmiş bir siyaset anlayışını resmeder. Çünkü romancı Serge’in özgünlüğü ve, hiç şüphesiz, yetkinliği, modern edebiyatın merkezî bir temasını –bilincin ve toplumun devrimci alt üst oluşunu– bir militanın samimi deneyimi ve gerçek bir Marksistin bilinciyle, ama aynı zamanda karakterlerinin söz ve eylemlerine yol veren bir yaratıcının sanatsal özgürlüğüyle işlemesinde yatar.
Bu geniş tasavvur ve Serge’i etiketlemekte yaşanan zorluk, bu anarko-Marksist, Fransız-Rus yazar-militanın ikili mirasıyla izah edilebilir belki. Hiç eğitim almadan kendi kendini yetiştirmiş olan Serge, engin bilim ve edebiyat kültürüne sahip bir entelektüeldir. Kozmoloji, antropoloji, mekanik, psikanalizle ilgilenir. Rus ve Fransız edebiyatı içine işlemiş olan Serge kimi eserleri baştan aşağı ezbere okuyabilmektedir, ki bu kabiliyeti tutsaklığı sırasında aklını korumasını sağlamıştır. Dizelerinde Baudelaire’in, Sully Prudhomme’un, Rimbaud’nun, Mallarmé’nin, Péguy’nin, Verhaeren’in ve Jehan Rictus’un yankılarını bulur, Apollinaire ve Verlaine’i çağrıştıran bir müzikallik duyarız. Her türden şiirsel icat biçimine açıktır ve son sürgün yıllarını Breton ve Péret’yle paylaşır. Yine o yıllardan tanıdığı Octavio Paz, o zamanlar Meksika’da bilinmeyen Henri Michaux ve Valéry Larbaud’yu kendisine Serge’in tanıttığını hatırlatır.
Soldan sağa: Victor Serge, Benjamin Péret, Remedios Varo, André Breton. Fransa, 1941
Serge-Kibalçiç’in Rus ruhu kendini son derece saf bir Fransızcada ifade ediyorsa, Rus gerçekliğine de bir Batılı’nın gözüyle bakmasını biliyordu. Esasen Avrupalı olan Serge, Frontière [Sınır] şiirinde kendini “Avrasya’nın yırtılmış insanı” olarak tasvir ediyordu. Yazıları ancak bir Conrad veya Nabokov’la karşılaştırılabilecek yetkinlikle, iki kültürü birden kucaklıyordu.
Serge kendi döneminin Rus edebiyatıyla iç içeydi. O korkunç 1918-1919 kışı sırasında devrimci Rusya’ya varışında, başta Blok ve –çocukluğundan beri Victor’un anne tarafından aile dostu olan– Gorki olmak üzere şair ve yazarlarla irtibata geçmişti. Serge’in metinleri –Hatıralar’ı, mektupları, not defterleri ve Clarté dergisine “Sovyetler Rusya’sında kültürel hayat” hakkında gönderdiği makaleleri– Aleksandr Blok, Andrey Biely, Sergey Yesenin, Osip Mandelştam, Boris Pasternak ve Vladimir Mayakovski gibi şairler ile Aleksis Tolstoy, Babel, Zamyatin, Lebedinski, Gladkov, İvanov, Fédine ve büyük dostu Boris Pilniak hakkında hayranlık uyandıran analizler ve portreler sunar. Serge bu yazıları ve tercümeleriyle yeni Rus edebiyatını Fransa kamuoyuyla tanıştıran ilk kişiyken, Fransız yazarlar bu edebiyatı göklere çıkarmaya başladığında onun nasıl boğulduğunu ilk anlatan da o olur.
1932’de yayınlanan Edebiyat ve Devrim’de Serge kendiliğindenciliğin, samimiyetin, deneyciliğin, sanatsal niteliğin ve dogmalar karşısında sanatçının bağımsızlığını savunur. Bunu bilhassa bir komünist olarak ve geçiş döneminde kitlelerin ihtiyaçları adına yapar. Birkaç ay sonra yeniden tutuklanır ve sürgün edilir. Sovyet Yazarları Sendikası’ndan dostları, rejime ayak uydurmuş olanları bile, onu takip etmekte gecikmez – çoğu kamplarda kaybolur veya ölür. Serge hayatta kaldıysa, bu bir Fransız yazar olarak ünü sayesinde ve tam da Stalin, Laval hükümetiyle askerî ittifakını sağlamlaştırmak üzere Fransa kamuoyuna kur yaptığı anda Paris’teki sadık dostlarının çabalarıyla olmuştur.
Serge bu kaçınılmaz kaderin bilincindeydi. Ölümünden hemen önce kaleme aldığı Sovyet Yazarlarının Trajedisi adlı kısa metinde, eserleri tüm dillere çevrilmiş olan, şahsen de tanıdıkları Mandelştam, Pilniak ve Babel gibi Rus meslektaşlarının katledildiği on yıl boyunca sessizliğe gömülen Batılı yazarların ve aydınların evrensel alçaklığı karşısındaki şaşkınlığını ifade eder. “Hiçbir Pen-Club, onlar için yemek düzenleyenler bile, bu konuda tek bir soru sormadı. Bildiğim kadarıyla hiçbir edebiyat dergisi onların bu gizemli sonu hakkında bir yorumda bulunmadı.”[6]
Victor Serge’in Batılı yazarlar arasındaki yeri de eşsizdir. Kimi istisnalar dışında (bir John Reed, bir Hendi Barbusse) bu yazarlar Lenin-Troçki önderliğindeki kahramanlık evresinde Sovyet Devrimi’ne kayıtsız kalır, hatta düşmanca bir tutum benimserler. Batı’da devrimci yazarların büyük dönemi 1930’lardır: Stalin’in baskıcı bir bürokrasiyle Rusya’da devrimci kıvılcımı söndürdüğü ve uluslararası işçi hareketini, ittifak kurmaya çalıştığı burjuva rejimlerine tabi kıldığı yıllar.
Serge’in Rus iç savaşına katıldığı, ardından Almanya’da, Avusturya’da ve Balkanlar’da yeraltında Komünist Enternasyonal’e hizmet ettiği kızıl on yılla tezat oluşturan “pembe” on yıl, konformist solcu yazarlar için devrimci yazar kongrelerini, sosyalist anavatana edebi hac ziyaretlerini, büyük telif ücretlerini ve kitlesel yayınları temsil ediyordu. Dolayısıyla halk cepheleri döneminin angaje yazarlarının eserlerinin daha ziyade bireysel kahramanlığı, demokratik, duygusal ve vatansever popülizm ile etkinlik kültünü yansıttığını tespit etmek fazla şaşırtıcı değildir, halbuki Serge’inkiler devrimci düşünce ve faaliyete kök salar.
Oysa 1939’dan itibaren Serge ile sıklıkla ilişkilendirilen yazarların çoğu –Arthur Koestler, Franz Borkenau, Manès Sperber, André Malraux– hayallerini yitirmiş eski devrimcilerin safına geçer, hatta kimileri anti-komünist Haçlılara katılır. Serge ise sosyalizm için mücadele etmeye ve devrimcilerin kaderi hakkındaki tanıklık-roman dizisini tasarlamaya devam eder.
Serge’in dünya edebiyatındaki yeri bu anlamda iki kez eşsizdir. “Serge ile anlamlı biçimde karşılaştırılabilecek başka hiçbir yazar tanımıyorum,” der John Berger. Büyük devrim sonrası kuşağın Sovyet yazarı olarak sadece o ayakta kaldı, kendini özgürce ifade etmeyi sürdürdü, değerlerini muhafaza etti ve yaşandığı haliyle Stalinist döneme dair hakiki bir manzara çizdi. Avrupalı olarak da, devrimci hareketin içinden kendini ifade eden ender yazarlardan biri oldu; moda olmasından evvel hareket içinde yer alarak sonuna kadar kaldı ve tarihsel keskinliği ve insani kavrayışıyla bu süreci aktarmaktan, zaferleriyle birlikte mağlubiyetlerini, büyüklüğüyle birlikte trajedisini tasvir etmekten çekinmedi.
[4] V. Serge, Bir Devrimin Kaderi – SSCB 1917-1937 (çeviri Metin Cengiz, Pencere Yayınları, 1997).
[5] Marcel Martinet’ye mektup, 25 Aralık 1936. Paris Ulusal Kütüphanesi.
[6] V. Serge, La tragédie des écrivains soviétiques, Paris, Les Egaux, Masses dergisine ek, Ocak 1947, sayı 6, ss. 9-10. Ingilizce : « The Writer’s Conscience », Marxists on Literature : an Anthology, David Craig, Editor, Penguin, 1975.
Masis Kürkçügil’in 2006’da kaleme almış olduğu ve altmışlı yılların başından 12 Mart’a kadar, kendisinin de fiilen içinde bulunduğu sosyalist hareketin gelişimini programatik zemin, siyasal saflaşmalar ve işçi hareketiyle ilintisi bağlamında ele aldığı bu kapsamlı değerlendirmeyi bölümler halinde İmdat Freni okurlarının ilgisine sunuyoruz. Önceki bölüme şuradan ulaşabilirsiniz.
1968 sonrası gençlik radikalizasyonu nesnel gerçeklikten hareketle değil, kendini nasıl gördüğü ve sandığından hareketle ihtiyacına uygun tartışmaları öne çıkartmış ve başka ülkelerdeki 68’in aksine hızla “aykırı” tartışmaları mahkûm ederek oldukça basit bir reçete ile harekât planı hazırlamaya varmıştır. Radikalizmin ölçütleri neler olabilirse onlarla bakıldığında bir “sanki” durumu vardır.
Dünyanın birçok ülkesine bakarak 68 öğrenci olayları başlangıçta kendi alanı ile sınırlı kalmış, toplumun diğer kesimlerinin sorunlarıyla kendi sorunlarını birleştirecek bir özelliğe sahip olmamıştır. Hızla hafızalardan silinen Hukuk Fakültesinde şiar “sağ sol yok boykot var”dır. Üniversite işgali hükümet tarafından neredeyse makul karşılanmış, herhangi bir baskı uygulanmamıştır. Üniversite işgalinden ziyade temmuz ayında ABD 6. Filosunun İstanbul’a gelişi ile çıkan olaylar Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesiyle sonuçlanınca birden hareket radikal bir boyut kazanmıştır.
Gençlik hareketi serpilirken, TİP’in durumunu en iyi belirten dönemin en tanınmış öğrenci önderi Harun Karadeniz’in şubat 1969 eylemlilikleri vesilesi ile söylediği şu sözlerdir: “Özellikle TİP ortalarda yoktu. Daha doğrusu bizimle hiç ilgisi yoktu.”[1]
Gençlik hareketinin radikalleşmesinde esen rüzgârın yanı sıra kısa vadeli bir darbe beklentisi de egemendi. Sanki iktidar kesindi de TİP Aybar’ın dediği gibi 1969’da başa güreşerek mi bu işi yapacaktı, yoksa gençlerin hazırlayacağı bir 28 Nisan, 27 Mayıs’ın tekrarı mı olacaktı! TİP’in içe kapanması karşısında böylesi bir beklentinin de umutlandırdığı gençlik radikalizasyonu Kemalizme iyice bulanmış bir sosyalizmin verdiği meşruiyetle harekette bereket aramaktaydı.[2]
MDD’nin ilk zaferi TİP’in denetiminde 1965’de kurulan FKF’de genel başkanlığı Doğu Perinçek’in kazanmasıyla gerçekleşir. Bir yıl içinde bu örgütte MDD’ci olmayan barınamayacaktır. MDD’nin daha sonraki çeşitlenmesine bakarak denebilir ki Mihri Belli egemenliğinde bütünlüğün sağlandığı ilk ve tek dönemdir bu.
1968’in hızla unutulan bir özelliği Temmuz ayında başlayan fabrika işgalleri olmuştur.[3] 15-16 Haziran da dahil olmak üzere kendiliğinden eylemler sendika bürokrasisini aşabilmişken sosyalist solun strateji tartışmalarında bu gelişmeler anlamlı görülmemiştir.[4] Olası bir buluşmada eylem içinde karşılıklı olarak öğrenme imkânı değerlendirilmemiş ve ancak 12 Mart sonrasında sendika bürokrasisi tabanı üzerinde ciddi bir denetim uygulayabilmiştir, bir başka açıdan sendika bürokrasisi işçiler için siyaseten kendine yeterli görünen bir sendika fetişizmi yaratarak onları bir anlamda kilitlemiş, doyurmuştur.
Gençlik hareketindeki radikalleşmeye paralel olarak TİP krizdeyken ve bu krizden sendikacılar da nasiplenirlerken işçi hareketi de kendince bir radikalleşmenin içindedir. Bunun bir göstergesi hem işçi hareketi ve hem de sosyalist hareket açısından 12 Mart öncesindeki önemli bir dönemeç noktası olan 16 Şubat 1969 günü yapılan ve tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçmesine rağmen esas adı “Emperyalizme Karşı işçi Yürüyüşü” olan gösteridir. Kanlı Pazar’a 40 bin kişi katıldığı söylenmekte. Bu rakamın içinde önemli oranda işçi bulunmakta ve her türden solcu da birlikte yer almaktadır. 15-16 Haziran olaylarına herkes kendince katılmıştır, orada fiili bir birliktelik vardır, ancak Kanlı Pazar’da son kez farklı kesimler, yoğun bir işçi katılımıyla ABD 6. Filosuna karşı ortak bir eylemlilik içinde yer almışlardır.
1968-1969’daki grev ve işgal dalgasına yeniden bakıldığında 15-16 Haziran olaylarına yapılan yığınağın bir günde oluşmadığı anlaşılabilir.[5] Kanlı Pazar işçi hareketinde bir gerilemeye neden olmamış, ancak siyasal düzeyde sendikacıların geri çekilmesi, TİP’in krize girmesi, gençlik hareketinin kendi içinde bölünmeye başlamasıyla kendini ifade edebilecek bir alan oluşturamamıştır.
Türkiye’de 68’in düşünsel bir Rönesans olmamasının nedenlerini, bir radikalleşme ihtiyacı belirdiğinde o güne kadar var olan düşünsel birikimin yetersizliğinin bir tür eylem şablonlarıyla ikame edilmesinde arayabiliriz.
Radikalleşmenin maddi zeminini anlamak için DP’den gelip AP ile devam eden cephenin bugüne kadar devam eden parçalanmışlığının, çeşitlenmesinin (DP, MNP) bu yıllarda başladığını hatırlamak yeterli. Toplumda derin bir siyasal anaforun belirmesi kimine göre 12 Mart’ın Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın sözüyle toplumsal uyanışa bağlanabilir. Ancak henüz ekonomik ve toplumsal bir krizin baş göstermediği bir ortamda anaforu toplumsal-sınıfsal ayrışmaya ve dolayısıyla beklentilerin daha keskin ifadesine bağlamak gerekecektir. Siyasal partiler yelpazesindeki renklilik eski iktidar bloğunun çatladığını, ancak yenisi için yeterli gücün henüz belirmediğinin göstergesiydi. Üstelik bu çatırdama merkez soldan bir baskıyla veya sosyalist hareketin yükselişiyle değil içerden gerçekleşiyordu.
Soldaki parçalanmanın da buna paralel bir seyir mi izlediği yoksa yeni bir başlangıç için eski konum ve yapılanmalarından mı arındığı tartışmalıdır. Ancak altmışların bütününe bakıldığında 12 Mart günleri solun en güçlü değil en zayıf olduğu günleri göstermektedir. 1969’dan 12 Mart’a halkın nabzının sola meylettiğini gösterir bir belirti yok. Ancak yukarıdakiler arasındaki bu çatırdamaya paralel değilse bile neredeyse eşzamanlı olarak sosyalist solda dağılma, yeniden derlenme ve her seferinde daha da küçülen bir kesimle iş görme hali vardır.
69’dan itibaren gençlik hareketinde bir yükseliş değil parçalanma süreci izlemek mümkündür. 68’de herkes ayrımlarıyla birliktedir; 69’da MDD-Sosyalist Devrim saflaşması keskinleşir (TİP içinde tasfiyecilikten şikâyet edenler ele geçirdikleri ilk iktidar deneyiminde aynı yola başvurmakta bir an bile tereddüt etmezler).[6] Ancak hızla ne MDD içinde bir birlik kalır ne de sosyalist devrim diyenlerin arasında; yetmiş sonrasına tohumluk veren bu dağılma 15-16 Haziran 1970 işçi eylemlerine rağmen yeniden gözden geçirilmez. 15-16 Haziran olaylarının 12 Mart öncesi sosyalist hareket açısından bir turnusol işlevi görebileceği rahatlıkla söylenebilir. Bir olayın hazırlayıcısı olunmasa da hiç değilse içinde fiilen yer aldıktan ve sonuçlarını bizzat yaşadıktan sonra zihniyetinin zerre kadar etkilenmediği ender durumlardan biridir bu olay.
Kısa bir özetlemeyle, Ekim 1969’da FKF’nin adı Dev-Genç olarak değiştirildiğinde zaten MDD egemenliği kesindi. Kasım ayında ise Aybar genel başkanlıktan istifa ediyordu. Bir iki ay sonra Kürtler de TİP’ten geri çekilmeye başlamışlardı.[7] 1969 seçimlerinin hayal kırıklığı var olan parti içi gerilimleri artırmış ve TİP bir bakıma artık sonun başlangıcına doğru yol almıştır. MDD ise tarihinin zirve noktasındadır, ancak gençlik dışında ilişkileri oldukça sınırlı olduğu gibi kendi içindeki gerilimler de hızla TİP’le çatışmasını aratmayacak düzeye çıkmaktadır.
Ekim 1969’daki Dev-Genç kongresinden sonra bir yanda Mihri Belli ve daha sonra ondan ayrılarak THKP’yi oluşturacak olanlar birkaç ay içinde Doğu Perinçek ve çevresinden koparlar (Aydınlık dergisinin 15. sayısı böylece iki ayrı dergi olarak yayınlanır: Proleter Devrimci ve Aydınlık Sosyalist Dergi -ayrılık sonrası kapak renklerinden dolayı Bolşevizm-Menşevizmi aratmayacak bir kırmızı-beyaz Aydınlık rekabeti oluşur). Geride kalanların birliği çok fazla sürmeyecek, daha sonra THKP kadrolarını oluşturanlar Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup (yayını Ocak 1971!) metnini yayınlayarak Mihri Belli’den kopacaklardır. Aslında Ekim 1970 Dev-Genç kongresinde Ankara ve İstanbul fiilen ayrı ayrı kendi organlarını oluşturmuşlardır. Bu arada THKO ayrı bir seyir izlerken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı da aynı anda her iki Aydınlık ve bir süredir demokratik devrimci kesilen ANT’a yazmayı ihmal etmeden bir çevre edinmektedir. THKP kadrolarını oluşturanlar nezdinde bütün bu süre boyunca Dr. Hikmet’in itibarı sürecek ve Mihri Belli’ye yönelik polemiklerde bol bol referans verilecektir. Neredeyse altı aya kalmadan kağıtlar yeniden ve yeniden dağıtılmaktadır. Bu arada egemen bloktaki parçalanmalar, bölgedeki gelişmeler, ordu içindeki kıpırdanmalar parlamenter sisteme müdahale edecek işleyişleri öne çıkarmaktadır.
15-16 Haziran olayları patlak verir. Düzen güçlerinin kendilerini derleyip toparlamalarında önemli bir olay olan bu gelişme solun herhangi bir eğilimini bir yeniden değerlendirmeye sürüklemez. Birbirinden bağımsız bir şekilde irili ufaklı her grup –her dağılma sürecinde olduğu gibi büyük parçaların yanı sıra kıyıda köşede kendilerine göre mücadeleyi sürdüren azımsanmayacak çevreler de bulunmaktadır– 15-16 Haziran’a katılmış, ancak herhangi bir yeniden değerlendirme ihtiyacı doğmamıştır.
Tipik bir kendiliğinden hareketliliğinin ürünü olan 15-16 Haziran olayları ilk ateşi veren DİSK yönetiminin beklentilerinin çok ötesine geçerek onları da kendi durumlarını düşünmeye zorlamış, DİSK’ten biraz daha düşük bir katılım bekleyen hükümeti paniğe sürüklemiş ve bizzat olayların içinde yer alan solun önde gelen kesimlerinin ise siyasal tahayyüllerinin ötesine geçmiştir. Ancak solun bu önde gelen kesimleri olayın anlamını irdelerken sanki senaryosunu kendi elleriyle ve kendileri için yazmışçasına kendi doğrulanmalarından başka bir şey görmemişlerdir. Kitle hareketliliğinden öğrenme kapasitesi açısından bu acizlik aslında 12 Mart’a uzanan sonraki aylardaki solun sanki kaderini hızlandırırcasına içe kapanmasında kendini göstermiştir.
“Günün çeşitli kanatlarıyla sosyalist hareketi 15-16 Haziran olaylarından dersler çıkarmak yerine iman tazelemekle yetindiler. TİP’liler MDD’cilere karşı işçi sınıfının nesnel varlığının ve tarihi öncülüğünün altını sürekli olarak çizdikleri için, kendilerinin olaylarca doğrulandığını belirttiler. MDD’cilerden Aydınlık Sosyalist Dergi “milli ordu”, “işçi ordu el ele milli cephede” gibi sloganların atılmasından dem vurarak, hareketin millici yanını vurguladılar ve işçilerle dayanışmanın bir yurtseverlik görevi olduğunu belirttiler. Daha üç gün önce işçi sınıfının objektif varlığını dahi tartışma gereğini duyan Proleter Devrimci Aydınlık (olmayan proletarya?) nihayet bir işçi sınıfının varoluşunu belirtmesi ile kendi kimliğindeki bir boşluğun giderildiği kanısına varmıştır herhalde.” (Yeniyol, Haziran 1989)[8]
68 üniversite işgallerinin hemen ardından işçilerin fabrika işgallerine girişmeleri ve 15-16 Haziran 1970’de yine bütün beklentileri altüst ederek ilk kez fetih duygusunu yaşamaları kendi deneyimleri ile durum vaziyeti sorgulayan ve sendikal mücadelenin sınırlarını zorlayan bir işçi sınıfının varlığının kanıtıdır. Parti olmadan bu enerjinin açığa çıkarılması oldukça zordur. Ama partinin de çok daha elverişli koşullarda, hatta işçi sınıfının kendiliğinden hareketlerinin yoğunlaştığı ve etkinleştiği bir dönemde krize girmesi marifetin esas olarak tam da gerçekleşmeyen buluşma-kaynaşmada olduğunu göstermektedir. İşçi hareketinin işgal, grev tarzındaki eylemliliklerin ille de çok yüksek bir bilinç düzeyine denk gelmediği söylenebilirse de bu tür eylemlerin kimi zaman çevrede yerleşik olan ailelerin de katılımıyla güvenlik kuvvetleriyle çatışmalara kadar vardığı ve örneğin 15-16 Haziran olaylarından sonra, kasım ayında Adana’da Bossa fabrikasındaki işgalde oldukça sert çatışmalar olduğu hatırlanmalıdır. 1969 Haziran-Temmuz aylarında Çorum’daki Alpagut işçileri biriken alacaklarını tahsil etmek üzere üretime ve yönetime el koyarak tahsilatı gerçekleştirdiler. Böylece ilginç ve tarihsel denebilecek bir denetim-yönetim deneyimi gerçekleştirdiler. Aralık 1969’da Gamak’ta Şerif Aygün’ün öldürülmesi ise direnişlerin nerelere uzanabileceğinin trajik bir belirtisiydi.
[1] Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik, s.237.
[2] Ender anı yazarlarından biri İstanbul’daki Haziran 69’da Ordu darbe yapacaksa sürekli işgal yapalım deyu İlhan ağabeyi ziyaretlerini anlatır. Zihni Çetiner, Ölümü Paylaştılar Ama!.. s.156-157
[3] Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik adlı kitabında ilk kez grevdeki Derby fabrikasından gelen birinin işgali nasıl yapabileceklerini sormasını anlatır. s.137.
[4] Geleneksel olarak Türk-İş’in sol kanadı olarak görülen TİP’li sendikacılar altmışlı yıllarda yönetimin grevlere ve genel olarak hareketliliğe karşı davranışlarının zirveye çıktığı 1966 yılındaki kimi grevlere karşı durunca, sendika bürokrasisinin kendi iç gerilimleriyle birlikte yeni bir yapılanmaya yönelmiştir. 1967 yılında DİSK’in kurulması sendikal hareket içinde rekabeti artırırken, sendikal bürokrasinin sol kanadının hareket alanı da genişlemiştir. İşçiler arasında DİSK’e yöneliş başlamış, göreli olarak hareketlenmelerinin önü açılmıştır.
[5] Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi, Yıldırım Koç, s. 114’te işgal dalgasının bir dökümünü verir.
[6] Mart 1971 tarihli broşürde “ideolojik mücadelenin yanında proleter devrimci şiddet metodları da kullanılarak oportünistler ezildi” denmekte. s. 22
[7] Kürt sol hareketi DDKO ile bağımsızlaşmaya başlamış, bu eğilim yetmişli yıllarda daha da güçlenerek kendi mecrasını oluşturmuştur. Ortak bir siyasal kültürden beslenmekle birlikte ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Yine de bu değerlendirme esas olarak sonraki dönem için anlamlıdır.
[8] Daha geniş bilgi için Turgan Arınır-Sırrı Öztürk’ün 15-16 Haziran kitabının 3. bölümüne bakınız. Sorun yay, 1976, s.109.