İmdat Freni

Blog

Rosa Luxemburg ve Anarşizm – II: Genel Grev ve Devrimci Sendikalizm– Daniel Guérin

Daniel Guérin (1904-1988) yirminci yüzyılın tüm önemli mücadelelerinde hazır bulunmuş, ardında kayda değer bir kuramsal-tarihsel külliyat bırakmış, Marksist kökenli bir liberter komünist. Mayıs 1968’den sonra kitlelerin öz-eylemliliğinin önemini tartışmak üzere kaleme aldığı Rosa Luxemburg ve Devrimci Kendiliğindencilik (Flammarion, 1971) isimli kitapçığının “Rosa ve Anarşizm” başlıklı bölümünü üç kısım halinde yayımlıyoruz. Daniel Guérin hakkında daha geniş bir sunuşun da yer aldığı birinci kısmı buradan okunabilir. 

Genel Grevin Kökenleri

Genel grev fikri bir hayli eskiye uzanır: 1840’tan itibaren Paris proletaryası tarafından, 1842’den itibaren de Britanya Çartistleri tarafından deneyimlenmiştir[1]. 1868’de Brüksel kongresinde Birinci Enternasyonal tarafından tekrar ortaya atılır ancak yalnızca savaş ilanı durumlarında geçerli olmak üzere.

İlk olarak, 1869 tarihli bir makalesinde Bakunin genel grevi devrimci sınıf mücadelesinin silahı olarak görmüştür: Belçika’da, İngiltere’de, Prusya’da, İsviçre’de, Fransa’da ardı ardına patlayan sayısız grev hakkında şunları yazıyordu: “Grevler yayıldıkça, birbirleriyle yakından iletişime geçtikçe, bu bir genel grev haline gelmeye yakın oldukları anlamına gelir; ve proletarya içinde bugün hakim olan özgürleşme fikirleriyle birlikte genel grev ancak topluma yeni bir deri kazandıracak büyük bir kıyamete yol açabilir. Kuşkusuz henüz bu noktada değiliz fakat her şey bizi oraya yönlendiriyor”. Sosyal-demokratların bozguncu argümanlarına karşı ön alarak Bakunin şu soruyu soruyordu: “Peki grevler birbirini böylesine bir hızla takip ederken, kıyametin proletarya yeterince örgütlenemeden meydana gelmesi tehlikesi yok mudur?”. Ve hemen bu itiraza yanıt verir: “Öyle düşünmüyoruz çünkü öncelikle grevler belirli bir kolektif güce, işçiler arasında belirli bir anlaşmaya zaten işaret ediyor; öte yandan her bir grev yeni oluşumların başlangıç noktası haline geliyor[2].

Bu hatırlanmaya değer metin Rosa Luxemburg’un gözünden kaçmayacaktır, mesafe koymaktan geri kalmaksızın onu alıntılayacaktır.[3]

1905 Rus devrimi, 1936 ve 1968 Fransa fabrika işgalleri bu dahiyane öngörüyü çarpıcı biçimde tekrar güncel hale getirecektir. Birkaç zaman sonra Engels bu görüşü kötü niyetle karikatürleştirerek onunla alay edecekti: “Genel grev Bakunin’in programında toplumsal devrime peşrev olarak kullanılan bir kaldıraç. Bir sabah bir ülkenin veya tüm dünyanın işyerlerindeki işçiler çalışmayı bırakıyor ve böylece en fazla dört haftada mülk sahibi sınıfları ya boyun eğmeye ya da emekçilere karşı saldırıyı başlatmaya zorluyor, emekçiler de böylece kendilerini savunma ve bu vesileyle eski toplumu tümden alaşağı etme hakkına sahip oluyor.”[4]

Enternasyonal’in Eylül 1873’te Cenevre’deki kongresinde genel grev meselesi gündeme gelmişti. Bakunin’in öğrencisi James Guillaume işçilere “emeğin bütünlüklü özgürleşmesini gerçekleştirmek için hakikaten tek etkin grev olan genel grevi bir gün düzenleyebilmeyi sağlayacak olan meslek dallarının uluslararası örgütlenmesini tamamlamak için çaba göstermeye” çağıran bir metin önerisinde bulunur. Ölçülü ifadelerle kaleme alınmış bir metindi bu (öncelikle sendikal örgütlenmeyi gerektiren genel grev uzak bir geçmişe atılmıştı). Lahey bölünmesinden sonra yeniden düzenlenen Enternasyonal’in liberter olmayan bileşenlerinin gözetilmesi gerekiyordu nihayetinde. Bununla birlikte, reformist sosyalizme verilen bu tavizlere rağmen Britanyalı bir delege, Hales, bu karara karşı çıkar ve kongreyi peşinden sürüklemeyi başarır. Şu çocuksu argümana sığınıyordu: “Genel grev uygulanabilir değildir ve bir saçmalıktır. Bir genel grev yapabilmek için öncelikle her yerde örgütlenmek gerekir; oysa emekçilerin örgütlenmesi tamamlandığında zaten toplumsal devrim yapılmış olacaktır”[5].

Bu ertelemeye karşın genel grev fikri tümüyle toprağa gömülmemişti. Kimi zaman usanç verici bir monotonlukla ve fazla basitleştirilmiş bir biçim altında da olsa Fransız işçi hareketi tarafından gündeme getirilmiştir. Ardı ardına 1888 Bordeaux, 1892 Marsilya, 1894 Nantes, 1895 Limoges, 1891 Rennes sendikal kongrelerinde kabul edilir[6]. Hatta, ileride proletarya davasının döneklerinden biri olacak olan ve genel grev fikrini hayli şüpheli amaçlar için kullanan Aristide Briand aracılığıyla, karar altına alınmasa bile sosyalist harekete nüfuz edecektir.[7]

Emekçilerin gözünde genel grev fikrinin prestijinin çeşitli nedenleri vardı: Onların kendi özgün silahıydı, spontane yaratımıydı. Herhangi bir kuramcının icadı değildi. Güvenilirliğini az ya da çok kaybetmiş bir siyasi lidere ihtiyaçları yoktu onu örgütlemek için. Özgürlüklerinin bir parlamento grubu hatta bir “cumhuriyetçi” hükümet veya bir “sosyalist” bakan tarafından verilmesini beklemeyi reddediyorlardı. Kendi kavgalarının kaynaklarını yine kendilerinden çekip almak istiyorlardı. Genel grev onların “doğrudan eylem”inin aracıydı. Dolayısıyla bariz bir anti-parlamenter yönelimi vardı ve filozof George Sorel’in (ki genel grevi bir “mit” haline getirmekte haksızdı) altını çizeceği gibi parlamenter sosyalistlerin “onunla mücadele etmek için bu denli kızışmasının” sebebi buydu[8]. 1905 Iena kongresinde Bebel buruk bir ifadeyle şu gözlemi yapıyordu: “Şarkının sonunda genel grev taraftarları siyasi eyleme katılmaya dair tüm isteklerini kaybediyor”.[9]

Devrimci Sendikalizm ve Genel Grev

Devrimci sendikacılar, bilhassa da Fransa’dakiler, kelimenin parlamentarist ve “seçimci” anlamıyla “siyasal” bir amacın hizmetine koşulduğu durumlarda genel greve (veya Alman terminolojisine göre kitle grevine) karşı çıkıyorlardı. Nitekim, çeşitli örnekler arasından, 1893 ve 1902 Belçika grevleri sırasında bu şekilde, genel oyun çerçevesinin genişletilmesi amacıyla kullanılmıştı. Prusya’da, 1910 ve 1914 yılları arasında, Rosa Luxemburg’un nafile savunacağı gibi kitle grevinin amacı da bu olmalıydı. Ve yine, entelektüel düzeyde, önsözü Kautsky tarafından yazılacak olan kitle grevi hakkındaki kitabında Henriette Roland-Holst tarafından geliştirilecek olan tema da buydu.

Anarşistler genel grevlerine siyasetçiler tarafından el konulmasını öfkeyle kınadılar. Fransa’ya gitmek için Hollanda’yı terk eden liberter sosyalist Christian Cornelissen şu görüşü savunur: “Genel grev herhangi bir parti tarafından, bizzat bu partinin özgün hedefi için suni biçimde yapılamaz (…). Kendi çıkarları için kitleleri genel greve sürüklemek isteyen bir siyasal parti, genel grev gibi (…) muhteşem bir silahı ciddi biçimde lekeleyebilir”[10].

1907 Amsterdam uluslararası anarşist kongresinde Pierre Monatte ve Amédée Dunois şu ifadelerin yer aldığı bir metni geçirirler: “Genel grevle siyasal genel grev (politischer Massenstreik) birbirine karıştırılmamalı. İkincisi genel grevin ekonomik ve devrimci amaçlarından saptırılması için siyasetçilerin bir teşebbüsünden başka bir şey değil”[11].

Buna karşılık 1905 Rus devriminin büyük grevleri ne tam olarak anarşist şemaya ne de siyasetçilerinkine uyuyordu. Her iki grev biçiminin taraftarlarını bir araya getiriyordu. Guesde’ci Charles Bonnier’nin altını çizeceği gibi “çok karmaşık bir eserin taçlanışı, bir dizi başka aracın yanı sıra, içinde oluştuğu ortamın istisnai biçimde elverişli koşullarından kaynaklı olarak başarıya ulaşan bir araç olmuştur”[12].

Çünkü “siyaset” var, siyaset var. Sendikalistler sosyal-demokrat siyasetçilerin parlamenter ve seçimci tertiplerine katılmayı reddetmekte haksız değildi. Fakat şu gayet açık ki onların devrimci genel grev anlayışı ciddi bir eksiklik taşıyordu: ekonomik düzeydeki eyleme eşlik edecek biçimde merkeze, yani burjuva devletine veya mutlakiyetçi devlete saldırmanın mutlak zorunluluğu üzerinde durmayı çok sık unutuyorlardı; elbette bu saldırıdaki amaç devleti “halkçı” veya “proleter” bir biçim altında yeniden doğurtmak için değil onu sonsuza dek paramparça etmekti[13].

Fakat bu şerhi düştükten sonra belirtelim ki genel grev, onu savunanların zihninde, Rosa Luxemburg dahil olmak üzere sosyal-demokratların onu itibarsızlaştırmak üzere sundukları karikatürümsü şemanın aksine, ne maceracılığa düşen ne önceden hazırlanmış bir şemaya sığdırılan, kesinlikle mitsel veya soyut olmayıp ciddi bir girişimdi. Fransız sendikal konfederasyon C.G.T’nin sekreteri Victor Griffuelhes 1904’de şöyle diyordu: “ Genel grev emekçi onu nasıl tasarlarsa, nasıl yaratırsa öyle olacaktır. Eylem, işçinin bilinç seviyesine, mücadelesine atfettiği anlama ve deneyimine göre gerçekleşecektir (…). Bu hareket kendi bünyesinde genelleşme unsurlarını taşıyan olayların ölçeğindeki yüksek işçi zihniyetinden ve koşullardan doğacaktır”[14].

Fransız C.G.T’si tarafından yayımlanan mükemmel bir broşürde genel grevin “mantıksal sonucunun” özyönetim olduğu, “toplumsal araçların ele geçirilmesi yani kapitalist sınıfın mülksüzleştirilmesi” olduğu açıkça yazılıydı. Genel grev basitçe işin durdurulmasıyla sınırlı olmayacaktı, “hemen ardından üretimin ve ürünlerin dolaşımının yeni temeller üzerinde yeniden örgütlenmesi”, “toplumsal araçların müşterek hale gelmesi” gerekiyordu. Toplumsallaşma, başka kimsenin değil, sendikaların eseri olacaktır. “Yeni toplumsal örgütlenmenin lenf bezleri halini alacak olan Emek Borsalarına ürün talepleri iletilecek ve bunlar da ilgili topluluklara aktarılacaktır. Dolaşım ise ulaşım araçları federasyonu tarafından sağlanacaktır”[15].

Bu açıkça ifade edilmese de genel grev taraftarları, genelleşmiş bir iş bırakmaya dayalı “pasif” genel grevle, fabrika işgallerinden başlayıp üretimin emekçilerin eline geçmesine varan “aktif” genel grev arasında bir ayrım yapıyorlardı. Fransa’daki 1936 ve 1968 grevcilerinde bu anlayışın rüşeym halindeki bilincini bulabiliriz.

Fabrikalar işçiye mi? Bu nasıl bir skandal! Hollandalı sosyal-demokrat Henriette Roland-Holst buna karşı çıkar. “Ütopya! Tehlikeli bir fantezi! Hayal!” diye haykırır tek bir ağızdan sosyal-demokrat koro. Fakat Rosa Luxemburg’un kendisi de arkadaşını kitle grevleri hakkındaki kitabında “örgütlenme ve disiplin meselelerine fazla vurgu yaparken, kitle grevinin bir temel olgu olarak içinden fırladığı sınıf uzlaşmazlıklarını yeterince işlememekle” eleştirmişti[16]. Ve geleceğe dönük parlak bir öngörüyle Christian Cornelissen şunu vurgular: “Dünün ‘ütopyası’ yarının ‘zorunluluğu’ haline gelecektir”[17].

Çeviren: Uraz Aydın

Görsel: 1936 Fransa Genel Grevi


[1] Octave Festy, “Le Mouvement ouvrier a Paris en 1840”, Revue des Sciences Politiques, 1913; Colette Chambelland, L’Idée de greve générale en France (1871-1914), Paris, 1953 (el yazması), s. 11-12; Robert Brécy, La Greve générale en France, 1969, s. 72. 

[2] Bakounine, “Organisation et greve générale”, L’Egalité, Cenevre, 3 Nisan 1869, Oeuvres, V, s. 51-52.

[3] G.S., 30. Fakat Rosa’ya göre bu yazının tarihi 27 Mayıs 1869 ve Brüksel’deki L’Internationale gazetesinde yayımlanmış. Bir karışıklık olmuş olabilir çünkü L’Egalité’deki yazı aynı zamanda L’Internationale’de yayımlanmış, Belçika’da bastırılan işçi mücadeleleri hakkındaki 27 Mart (Mayıs değil) bir başka yazıyı da içeriyor.

[4] Engels, Die Bakunisten…, s. 15-16; GM., 92-93.

[5] James Guillaume, L’Internationale, Documents et Souvenirs, III, 1909, ss. 118,124.

[6] Lagardelle, s.42-43; Brécy, s. 39 ve devamı.

[7] Aristide Briand, La Greve générale et la Révolution [1900]; Georges Suares, Briand, I, 1963, 282; Brécy, s. 60-61.

[8] Lagardelle, s. 9; Christian Cornelissen, s. 156-160; Colette Chambelland, s. 49; Georges Sorel, Reflexions sur la violence, 1910, s. 169 ve devamı. 

[9] Iena kongresi Protokoll’ü, 1905, s. 302. 

[10] Cornelissen, s. 159-160.

[11] Brécy, s. 83.

[12] Charles Bonnier, Le Socialiste, 18 Kasım 1905’den aktaran Sorel, s. 216.

[13] Daniel Guérin, Pour un marxisme libertaire, 1969, s. 285-286.

[14] Victor Griffuelhes, Mouvement Socialiste’in araştırması, 1903 in Lagardelle. 

[15] Greve générale reformiste et greve générale révolutionnaire, brochure de la C.G.T., 1902, 8-11.

[16] Henriette Roland-Holst, Generalstreik un Sozial-demokratie, Dresden, 1906, s. 27; Luxemburg’un Roland-Holst’a mektubu 2 Kasım 1905, Henriette Roland-Holst, Rosa Luxemburg, Zürih, 1937, s. 219.

[17] Cornelissen in Lagardelle, s. 157. 

#ForaBolsonaro: Brezilya Emekçi Halkıyla Dayanışma

Pandemi inkarcısı, ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı Brezilya halkıyla dayanışmak üzere yapılan uluslararası çağrı üzerine Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol 19 Haziran’da İstanbul’da Brezilya Başkonsolosluğu önünde toplanarak bir basın açıklaması düzenledi. Açıklamanın metnini okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Latin Amerika emekçilerin, gençliğin, kadınların, yerlilerin toplumsal eylemleriyle sarsılmaya devam ediyor. Bunun son örneği ırkçı, kadın ve emekçi düşmanı Bolsonaro’ya karşı ayağa kalkan Brezilyalı emekçilerin, gençliğin ve kadınların mücadelesidir. Göreve geldiğinden bu yana emekçilerin haklarına, ezilen kimliklere, yerlilere, doğaya saldırma konusunda hız kesmeyen Bolsonaro’ya karşı toplumdan güçlü bir “#ForaBolsonaro ” sesi yükseliyor.

29 Mayıs’ta Brezilya genelinde yaklaşık 100 bin kişi iktidarın Covid-19 salgınına karşı yaklaşımını protesto etmek için sokakları doldurmuştu. Krizin faturasını kapitalistlere ödetmek, herkes için güvenli ve yaygın aşı talepleriyle seferber olan kitleler, 2019 yılından bu yana Bolsonaro rejimine karşı büyük eylemler gerçekleştirmiştir. 

Pandeminin başından bu yana salgın önlemlerini almamakta direten Bolsonaro büyük bir sağlık krizinin önünü açıyor. Bugüne dek aşı tedarikini ve aşılama kampanyasını sabote eden rejim on binlerce insanın ölümünün doğrudan sorumluluğunu taşıyor. Brezilya günlük 80 binleri bulan vaka sayısıyla en kötü dönemini yaşamaktadır. Alınmayan önlemler nedeniyle özellikle yoksul emekçi sınıfların büyük çoğunluğu, ölümün kucağına itilmektedir. Brezilya, yarım milyona yaklaşan ölüm sayısıyla ABD’nin ardından salgında ölüm oranları konusunda en kötü ikinci ülke konumundadır.

Öte yandan uygulanan piyasacı ekonomi politikaları, özellikle eğitim ve sağlık gibi sosyal haklarda gerçekleşen kesintiler, pandeminin başından bu yana on milyonlarca kişinin işini ve gelirini kaybetmesi toplumsal krizi derinleştirmektedir. 

Bolsonaro’yu iktidara taşıyan kapitalist sınıflar, yoksul emekçileri daha büyük bir krizin içine itmek pahasına ondan daha fazla özelleştirme, kesinti, piyasa reformu beklemektedir. Toplumsal tabanı eriyen rejim ise attığı her adımda karşısında emekçi sınıfları daha da radikalleşmiş ve kitleselleşmiş olarak buluyor.

Rejim, sağcı ortakları ile birlikte göstermelik Covid Parlamento Araştırma Komisyonu kurulması gibi adımlarla muhalefetin tepkisini dindirmeye ve sokakları pasifize etmeye çalışıyor. Amaçları su alan gemiyi bir şekilde yüzdürmek ve 2022’de gerçekleşecek seçimleri kurtarmaya çalışmaktır. 

Ancak öfke giderek büyümektedir. Latin Amerika’nın piyasacı, aşırı sağcı rejimlerine karşı birçok ülkede yükselen isyanlar Brezilya’da da toplumsal muhalefete ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Eylemlerde toplumun yoksul emekçi kesimlerinin kendilerini açlık ve ölüm ikilemi arasında bırakan Bolsonaro karşıtı öfkeyle nasıl dolup taştığı kendisini açık bir şekilde göstermektedir.

Bolsonaro’ya karşı yükselen toplumsal öfkeye karşı, Brezilya’da 2003-2011 yılları arasında devlet başkanlığı yapan İşçi Partisi lideri Lula da Silva bir alternatif olarak parlatılmaktadır. 1970’li yıllardan itibaren sendikal işçi hareketi içerisinde yer alan ve 2000’lerin başında tüm Latin Amerika’yı saran muhalefet dalgasının etkisiyle iktidara yükselen reformist figürlerden biri olan Lula görevi bıraktığında arkasında birçok rüşvet ve yolsuzluk iddiası, piyasa ve emperyalizmle dost bir miras bırakmıştı. Arkasından seçilen Dilma Roussef de bu konuda selefini aratmamıştı. 2003-2016 yılları arasında süren İşçi Partisi iktidarı boyunca Brezilyalı emekçilerin yaşamlarında değişen çok az şey olmuş ve yoksulluğun pençesine itilmeye devam etmişlerdir. Yarattıkları derin hayal kırıklığı Bolsonaro’nun yükselişinin önünü açmıştı. 

Toplumsal muhalefetin yükselişinden ve radikalleşmesinden ürken Brezilyalı egemenler yeniden yumuşak, piyasa dostu bir Lula iktidarıyla kendilerini güvence altına almaya çalışmaktadırlar. 

Tüm dünyada kapitalizmin krizi derinleşirken Latin Amerika’da yükselen isyan ateşi hepimize ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Son dönemde Kolombiya’dan Peru’ya, Şili’den Paraguay’a, Ekvador’dan Brezilya’ya emekçi halklar kapitalizmin yaratmış olduğu enkaza ve baskıcı rejimlere karşı seferberlik halindeler. Tüm Latin Amerika halkları için kurtuluşun yolu uluslararası dayanışmadan ve herkes için eşitlik, özgürlük ve refah getirecek sosyalist bir dünyanın inşasından geçmektedir. Bu yolda Türkiyeli devrimci Marksistler olarak bu mücadeleyle en içten bir devrimci heyecanla dayanışmayı yükseltmek tarihsel görevimizdir. Brezilya Halkının mücadelesi bizim de mücadelemizdir.
#ForaBolsonaro

HDP’ye Yönelik Faşist Saldırının Sorumlusu AKP-MHP İktidarıdır!

Bugün HDP İzmir İl örgütüne, kontrgerilla ile ilişkisini gizleme ihtiyacı dahi hissetmeyen bir faşist tarafından gerçekleştirilen saldırı sonucunda, HDP çalışanı Deniz Poyraz katledildi.

Henüz birkaç gün önce, bizzat Cumhurbaşkanının ağzından 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşanan provokasyonlar hatırlatılarak muhalefet tehdit edilmişken, bu yaşanan saldırının sorumluları açıktır.

Bu saldırının sorumlusu HDP’yi aylardır hedef gösteren AKP ve MHP koalisyonudur.

Bu saldırı hepimize yapılmıştır.

HDP yalnız değildir, HDP’nin yanındayız.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Rosa Luxemburg ve Anarşizm – I: “Anarşist Çocukluk Hastalığı” – Daniel Guérin

Daniel Guérin (1904-1988) yirminci yüzyılın tüm önemli mücadelelerinde hazır bulunmuş, ardında kayda değer bir kuramsal-tarihsel külliyat bırakmış, Marksist kökenli bir liberter komünist. 1930’lu yıllardan itibaren işçi sınıfı mücadelesi içine atılan, Pierre Monatte ile devrimci sendikacılık akımı içinde yer alan, Troçki, Beckett, Ionesco, Sartre veya CLR James gibi çok farklı çevrelerden kişilerle yazışan, ahbaplık geliştiren Guérin çeşitli düzeylerde sınıf içinde örgütsel inşa faaliyetleri içinde bulunmuş, (o dönem kullanılan ifadeyle) “eşcinsel” mücadelesinin sosyalist hareket içindeki öncü neferlerinden biri olmuş ve sömürge karşıtı kavganın başını çeken bir isim olmuştur. Leninist örgütlenme ve devrimci strateji anlayışına ve kendi ifadesiyle “Jakoben” devrimci yaklaşımlara her daim eleştirel yaklaşmışsa da özellikle ikinci dünya savaşı sırasında ve sonrasında Norveç’te, Fransa’da, ABD’de Troçkist hareketle birlikte çalışmış, bir dönem IV. Enternasyonal üyesi olmuştur. 1789 Fransız İhtilali’ndeki sürekli devrim dinamikleri hakkında kapsamlı bir tarih çalışmasının yanı sıra faşizm hakkındaki kitapları kendi alanlarında önemli referanslar haline gelmiştir. Bunlar Türkçe dahil olmak üzere çeşitli dillere çevrilmiştir[1]. Ayrıca cinsel devrim, ABD işçi hareketi, Siyahların özgürlük mücadelesi gibi konularda da bir dizi eseri bulunmaktadır. Marksizmi geride bırakıp anarşizmi, tercih ettiği bir ifadeyle “liberter komünizmi” benimsedikten ve teorik bağlamda bu fikriyatı derinleştirmek için şümullü bir çalışmaya giriştikten (önemli bir antoloji derlemiştir) sonra da hem Marksizmle ilgilenmekten (Troçki’nin ve Luxemburg’un kimi yazılarını derleyip bastırır) hem de bu iki akım arasındaki ilişkilere odaklanmaktan vazgeçmez. Sosyalizm fikrinin yeniden canlanması için Marksizmin bir “anarşist aşıya” veya “banyoya” ihtiyaç duyduğunu ifade ederken hem “yozlaşmış otoriter Marksizme” hem “fosilleşmiş ve modası geçmiş eski anarşizme” karşı çıkar. Ama mesela Troçki’nin veya Rosa Luxemburg’un kendisi için her dönem çok temel referanslar olarak kalması veya 1971 gibi geç bir tarihte Marksist iktisatçı ve IV. Enternasyonal’in başlıca figürlerinden olan Ernest Mandel’le ortak bir kitap yazması aşağıdaki yazıda veya başka metinlerinde görebileceğimiz gibi başlıca Marksist teorisyenlerle sert tartışmalara girmesini (ve yumuşak sayılamayacak bir dil kullanmasını!) engellemez. Mayıs 1968’den sonra kitlelerin öz-eylemliliğinin önemini tartışmak üzere kaleme aldığı Rosa Luxemburg ve Devrimci Kendiliğindencilik (Flammarion, 1971) isimli kitapçığının “Rosa ve Anarşizm” başlıklı bölümünü üç kısım halinde yayımlıyoruz. İyi okumalar.

İmdat Freni 

Kınanan Anarşizm

Anarşizm her zaman için Alman sosyalistlerinin kara koyunu olagelmiştir. Daha 1870 öncesinde Birinci Enternasyonal bünyesinde Bakunin, burjuva liberal partilerle (henüz bu ifade kullanılmıyor iken) bir halk cephesine girişmiş olan sosyal-demokrasinin şeflerinin parlamenterist sapmasını sert şekilde eleştirmişti. Muğlak ve Marksist-olmayan Volkstaat, “halkçı devlet” sloganını öylesine kuvvetli ve ısrarlı biçimde teşhir etmişti ki, Marx ve Engels de bu oportünist sloganı mahkûm etme kararı almak durumunda kalmışlardı[2].

İspanya’da 1873’ün devrimci olayları sırasında Bakunincilerin tutumunu hakaretlerle karşılayarak Engels daha sonra intikamını almıştı[3].

1872’de Enternasyonal’in Lahey kongresinde Bakunin taraftarları olabilecek en kötü niyetli gerekçeler ve yöntemlerle ihraç edilmişti -çok daha sonraları bu ihraçlar Rosa Luxemburg tarafından alkışlanacaktı[4]. Birkaç sene boyunca “anti-otoriter” denilen ve salt anarşistlerden oluşmaktan uzak olan, ihraç edilmişlerle dayanışma amacıyla çok sayıda sosyalistin de katıldığı bir Enternasyonal’in ayakta kalmış olması, kendi Enternasyonal’lerini steril biçimde New York’ta dinlenmeye çekmiş olan Marksistleri bir hayli hiddetlendirmişti.

Fakat birden çok kez anarşist heyula Alman sosyal-demokrasisinin görünürde fethedilmez kalesinin içinde ortaya çıkar. Bilinmez olduğu kadar değerli bir militan, Johann Most, Şansölye Bismarck’ın anti-sosyalist istisna yasaları karşısında partinin gösterdiği yasalcı yumuşaklık karşısında isyan etmişti. Bu “suçu” için 1880’de İsviçre topraklarında gerçekleştirilen bir kongrede ihraç edilir; daha sonra anarşizme katılan Most, Şikago şehitlerinin idamıyla sonuçlanacak olan hareketi örgütlemek üzere ABD’ye gidecekti[5].

İstisna yasaları 1890’da kaldırıldıktan sonra normale dönüş parti bürokrasisine karşı anarşizan bir muhalefet hareketinin oluşmasını tetikler. Kimi büyük merkezlerde, parti yönetimi ve meclis grubu sosyal-demokrasiyi parlamentarizm batağına sokmakla suçlanır. Bu goşizmin başlıca sözcüleri genç insanlardı. Bu nedenle onlara Junge, gençler dendi. Berlinli matbaa işçisi Werner sözcüleri olur. Werner, aralarında Bebel’in de bulunduğu parti “diktatörlerini” küçük burjuva reformizmiyle, sınıf uzlaşmacılığıyla suçlar. İzledikleri yol “kesinlikle çileden çıkarıcı” olarak değerlendirildiğinden aralarından iki kişi 1891’de Erfurt kongresinde ihraç edilir. Çok vakit geçmeden “Gençler” ömrü kısa sürecek bir bağımsız sosyalistler partisi kurar; fakat çok gecikmeden bir kısmı eski evlerine dönerken, diğerleri de kendilerini liberter olarak ilan eder ve “anarşist sosyalizmin yayın organı” Der Sozialist’i yayınlar[6].

Sosyal-demokrasinin büyük üstadı Wilhelm Liebknecht alınacak tutumu belirler. “Hiçbir önemi olmadığını” ısrarla vurguladığı anarşizm yakasını bırakmayan bir kâbus gibidir. Onu “güçsüzlük”le nitelendirirken şu sözleri söylemekten çekinmiyordu: “Anarşizm karşı-devrimcidir, öyle de kalacaktır”[7].

Rosa Luxemburg, Alman sosyalizmindeki kariyerinin başında, özellikle de kendi yerini edinebilmek üzere “anarşist çocukluk hastalığı”nı teşhir etmek durumunda olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte bu tehdidin oportünist revizyonizminki kadar ciddi olmadığını kabul ediyordu. Öte yandan, bugünden dönüp baktığımızda Junge’ye karşı, onların “anarşizme meyline”, “siyasal iflasa yönlendiren” “tümüyle olumsuz ajitasyonlarına” karşı çok sert bir dil kullandığını, “bugün hala anarşist hülyaya tutunabilmenin iyiden iyiye bir şapşallık gerektirdiğini” iddia ettiğini hatırlamak gerek.[8]

Çok daha sonraları, 1918’in sonunda Spartakist olan kadın devrimci, doksanlı yılların başında “Alman işçilerinin saflarında beliren” “gerici yasalcılığa karşı aşırılıkçı doğrudan mücadele girişimi”ni bu kez sempatiyle anacaktır. “Partinin sol kanadının militanları, tümüyle parlamenter yönde bir yozlaşmayı önlemek için bu kendiliğinden gelişen tepkiye sırtını dayamaya çalıştı” der Luxemburg. Bebel ve dostları o zamanlar ihtiyar Engels’i “Alman işçi hareketinin bir anarşist sapmanın tehdidi altında” olduğuna inandırmaya vakfetmişlerdi kendilerini. Sonraları ise anarşizmin bu geleneksel teşhiri Luxemburgcu sol muhalefete karşı dönecektir ve “parlamentarizme karşı her türden direnişi mahkûm etmek ve parçalamak” için Kautsky tarafından kullanılacaktır. O direnişler ki “anarşizm, anarko-sendikalizm veya en uç haliyle anti-Marksizm olarak adlandırılarak aforoz” edilecektir.[9]

Anarşizm bir kez daha sosyal-demokrasi içinde Dr. Friedeberg’in temsil ettiği eğilimle birlikte başını kaldıracaktır. Friedeberg hem genel grevin hem de “saf” ve anti-parlamenter sendikalizmin inatçı ve bir o kadar da dar kafalı bir taraftarıydı. Almanya gibi sendikaların sosyalist hareketten de daha reformist olduğu bir ülke için hayli paradoksal bir tutumdu bu. 1903 Dresden, 1904 Bremen kongrelerinde ve aynı sene Amsterdam’daki uluslararası sosyalist kongrede bu devrimci mücadele yöntemini savunmak üzere çok sayıda söz alır. Aynı konu hakkında bir konferans yapar ve Amsterdam’daki vasat söylevini broşür olarak yayımlar[10]. Paris’te, 1905’te genel grev hakkındaki araştırmasında Hubert Lagardelle “Friedeberg’in propagandasının yarattığı heyecanın durulmuş olmaktan uzak” olduğunu yazar[11]. Amsterdam’da Friedeberg hatırlatılmayı hak eden bir açıklamada bulunur: Kitle grevi konusundaki uzlaşma kararına oy vermeyeceğini söyler “çünkü bu anarşizm ile sosyalizm arasındaki mesafeyi genişletmeye yöneliyorken ben tam aksine bu mesafenin ortadan kalkmasını istiyorum”[12]. Islıkla protesto edilir. Genel grevin iki ateşli taraftarı olan Karl Liebknecht ile Clara Zetkin Bremen’de, Friedeberg’in yaklaşımını “ölçüsüz” bularak eleştirir[13].

Genel Grev ve Kitle Grevi

1905 Rus devriminin ışığında Rosa, partisinin Engels’ten miras aldığı genel grevin mahkûm edilmesi anlayışını sorgular. Elbette ki, der Luxemburg, “Rus devrimi Marksizmin kitle grevi konusundaki bakış açısında temel bir revizyonu gerekli kılıyor”. Hatta terimler konusunda taviz vermeye kadar gider: Rus devrimi “yalnızca kitle grevinin değil (…) genel grev fikrinin” de olgunlaşmasını sağlamıştı. Ancak aynı zamanda, Alman partisindeki reformist ve anti-anarşist hasımlarına karşı kendini korumak için anarşizme sert eleştiriler getirmeyi gerekli gördü.

Böylece, bu konuda haksız çıkmış olsa da yine de haklı olan Marksizmdi! Bu konudaki yargısını gözden geçirerek “yeni bir biçim altında zafer” elde ediyordu! Marx ve Engels, şüphesiz bu mesele hakkında yanılmıştı ama haksız değillerdi. Papalar hiçbir zaman haksız olmaz. Bu, “anarşizm hakkındaki eleştirilerinin yanlış olduğunu göstermiyordu”. “Rus devrimi anarşizmin iade-i itibarını değil onun tarihsel tasfiyesini” ifade ediyordu. “Bakunin’in vatanı onun öğretilerinin mezarı haline gelecekti”.

Rus sosyal-demokrat partinin kitlelerin tabandaki hareketi tarafından sürüklendiğini savunurken bir yandan da Rosa “devrimci eylemin yanı sıra kitle grevinin de tüm liderliğinin sosyal-demokrat örgütlerin ellerinin arasında” olduğunu ve “anarşistlerin ciddi bir siyasal eğilim olarak Rus devriminde kesinlikle var olmadığını” ileri sürüyordu. Bir avuç “anarşistin” veya öyle olduğunu iddia edenin birkaç şehirde “işçi sınıfı içindeki kargaşayı ve şaşkınlığı” beslemekten başka bir işi yoktu. Ve gerçekleri şekilsizleştirmekten hakarete geçiyordu: Anarşizm “hırsızların ve kaba yağmacıların tabelası”, “devrimin savaş gemilerinin yanında dolanan bir köpekbalığı sürüsü gibi gürleyen” karşı-devrimci Lumpenproletaryanın adı olmuştu. Luxemburg, arzularını gerçek sanarak böylece “anarşizmin tarihsel kariyerinin kesinkes sona erdiğini” iddia ediyordu[14].

Ne var ki Alman sosyal-demokrasisinin sağından fırlatılan bu safra Rosa’yı partisinin bürokrasisinin, hatta da daha fazla sendikal bürokrasinin öfkesinden koruyamadı; bizzat kendisinin de anarşist ve anarko-sendikalist sapmaya kapılmış olduğu suçlamalarından kaçabilmesini sağlayamadı. Reform mu Devrim mi?’de talep odaklı sendikal eylemi “Sisifos çabası” olarak değerlendirmişti Rosa Luxemburg çünkü proletarya tarafından koparılan tüm kısmi reformlar burjuvazi tarafından kemiriliyordu. 1908’de İktidar Yolu isimli kitabında Kautsky de, ihtiyatsız biçimde bu ifadeyi benimsiyordu. Sendikalar Genel Komisyonu, intikamcı bir broşürle yanıt verir: Sisifos Çabası veya Olumlu Sonuçlar. Burada Rosa Luxemburg’la Kautsky aynı kefeye konularak “anarko-sosyalist” olmakla itham edilir[15]. Daha sonra, 1913’de taraf değiştirdikten sonra, bu kez Kautsky’nin kendisi Rosa’yu “anarko-sendikalist” olmakla suçlar ve 1906 tarihli Rus devrimi hakkındaki broşürünü “sosyal-demokrat ve anarşist kavrayışların bir sentezi” olmakla eleştirir. [16]

Dolayısıyla Rosa’nın anarşizme lanet okumaları, kendini ondan ayrıştırmaya dönük çabaları büyük oranda dilsel düzeydeki tedbirler, kendini savunmaya dönük düzeneklerdi. Peki gerçekte anarşist genel grev ile kitle grevi denen şey arasında bir fark var mıydı?

Kimsenin liberterlere karşı bir yakınlık duyduğundan şüphelenmeyeceği yaşlı Guesde’ci Bracke, 1904’te, partisinin bir kongresinde şöyle diyordu: “Almanlar birkaç zamandır anarşist anlayışla bağlantılı olduğu için adına genel grev demekten çekindikleri bir meseleyi konuşuyorlar: kitle grevinden söz ediyorlar”.[17]

J.-P. Nettl, malumatlı biyografisinde sayfalar boyunca rakip iki anlayış arasındaki bariz hısmiyeti göstermiştir[18].

Çeviri: Uraz Aydın

Yazının başlığı, bölümlemeye uygun olacak biçimde İmdat Freni tarafından değiştirilmiştir.


[1] Fransa’da Sınıf Mücadeleleri (1793-1795), çev. Yavuz Alogan, Yazın yayıncılık, 1986; Faşizm ve Büyük Sermaye, çev. Bülent Tanör, Habitus, 2014; Kahverengi Veba, çev. Volkan Yalçıntoklu, 2013.

[2] Engels’in Bebel’e mektubu, 18-28 Mart 1875, Yvon Bourdet, Communisme et Marxisme, 1963, s.96. Ayrıca Bkz. D. Guérin., L’Anarchisme, 1965, s. 26.

[3] Engels, Die Bakunisten an der Arbeit 1873.

[4] R. Luxemburg, Le Socialisme en France (1898-1912), 1971, s. 158. (Derleyen Daniel Guérin).

[5] Rudolf Rocker, Johann Most, Das Leben eines Rebellen, Berlin, 1924; D. Guérin, Le Mouvement ouvier aux Etats-Unis 1867-1967, 1968, s. 14. 

[6] Albert Milhaud, La Démocratie socialiste allemande, 1903, s. 49-50.

[7] Bkz. Domela Nieuwenhuis, Le Socialisme en danger, 1897, s. 21, 91, 255.

[8] R. Luxemburg, Réforme ou Révolution?, s.88; “Nachbetrachtungen zum Parteitag”, 14 Ekim 1989, G.W. cilt III, Berlin, 1928, cilt III, s. 151

[9]  R. Luxemburg, Discours sur le Programme [Program hakkında söylev] in André ve Dori Prudhommeaux, Spartacus et la Commune de Berlin, Cahiers Spartacus, Ekim-Kasım 1949, s. 70-71.

[10] Dr. R. Friedeberg, Parlementarismus und Generalstreik, Berlin, Ağustos 1904, s. 29-30. Freideberg burada, başka şeylerin yanı sıra genel grevin “etik” değerini savunur.

[11] Hubert Lagardelle, La Greve générale et le socialisme. Enquete internationale, 1905, s. 217.

[12] Günümüzün liberter komünizminin öncüsü olan Friedeberg broşürünün önsözünde sosyalist ideal ile anarşist idealin birleşmesini diliyordu. 

[13] Sixieme Congres international tenu a Amsterdam du 14 au 20 aout 1904, compte rendu analytique, Bruxelles, 1904. [Amsterdam’daki Altıncı Uluslararası Kongre’nin analitik raporu, 1904]; Lagardelle, s. 302, 306.

[14] R. Luxembourg, Greve de masse, parti et syndicat, Maspero, 1964, s. 94-96. [Kitle Grevleri, Parti ve Sendika]

[15] Réforme ou Révolution?, s. 64; Paul Frölich, Rosa Luxemburg, s.88.

[16] Kautsky, Der politische Massenstreik, Berlin, 1914, 202-203.

[17] Fransız Sosyalist Partisi’nin Lille kongresi, 9-11 Ağustos, 1904

[18] J.-P. Nettl, Rosa Luxemburg, Cilt I, 1966, ss. 297, 425, 429, 437, Cilt II, ss. 496-499.

Estetik Bir Makine olarak Gezi – Oğulcan Yiğit Özdemir

Barış Acar’ın soL portala verdiği söyleşiyi dinliyorum bu yazıyı yazarken. Aslında son 10 senedir politika ve sanat alanında, Gezi’den önce, sırasında ve bilahare parmak basılan ve hala tartışılmadığını ifade ettiği pek çok konuya da ufak bir giriş bağlamında bu satırları düzmeye başladığımı söyleyebilirim.

Kategorik öznelliklerin, kısaca popüler ve klişeleşmiş tabirle “aktivizm”lerin kendi otomat biçimlerinin dışarısına sıçrayan ortak aklın ne olduğunu soruyor Barış Gezi özelinde söyleşi boyunca ve ekliyor, “bunun üzerine yeterince düşünmedik”.

Kendi adıma bu eksikliği kapamak için ne yapabiliriz diye sordum ve Barış’ın eleştirisini verdiği yerden alarak, bizim tam da hazmedilemeyen, kendisinin 19. yy’ın ikinci yarısına ait olarak kodladığı Courbet’nin realist estetik politikasıyla başlayan hattı, nesnel bir silsile içerisinde sunarak belki en azından bu “olay”a daha berrak bir bakış elde edebiliriz diye düşündüm. Elbette ki sanatı ve politikayı belli bir zaman ölçeğinde düğümlemiş bu paradigmaların felsefi aksiyomlarının ne olduğuna da kısaca değinerek.

Ardından Gezi’de “ne olduğuna” dair fikirler ortaya attım.

1. 1848-1871 arası ve kuluçka dönemi

Sanat bu dönemde Acar’ın da altını çizdiği gibi mekanist bir materyalizmi düstur alarak örgütleniyor, topluma bakışı da tam da bu ilk sanayi devriminin maddi şablonlarıyla mülhem. Halk, aydın/sanatçı ve egemen sınıf peyzajında halk kendisini yöneten güçlere tabi, ancak onun üzerinde kendisinin sahip olduğu etkiyi bilmeyen, kısacası uykudaki bir kuvvet olarak tasvir edilir. Dolayısıyla sanatçının görevi her şeyden önce bu halkı kurmak (tabi o bunu bilmez, o gerçekten de var sanıyordur, bu anlamıyla realizmin sanatçı öznelliğindeki romantizm kalıntısıdır bu), kendi koşulları konusunda aydınlatmak ve kendi kaderini eline almasına aracılık etmek, olarak üç adımlı bir şekilde inşa edilmiştir.

Klasik aydın modelinin bu teslise uygun bir biçimde, bilinci şekillendiren ve kısaca, öznelliği yontan konumunun eleştirel ve çelişkileri serimleyen okumaları da sanat tarihinin görevi olagelir. Courbet Komüne katılmış, bildiri yazmıştır, ancak ardından İsviçre kralından sığınma talep eder. Rimbaud ise kaçak hayatı sürer, Verlaine alkolik olur. Hiçbir şey başladığı gibi gitmez, her şeyden öte, bu tip özne merkezli bir bakış bizi dönemin ortak aklına, ortak diline dair de odak kaymasına uğratır.

Sonunda önümüzde popüler kültürün iç edeceği bir dedikodu ve kahramanlıklar, deha manzumeleri kalakalır. Dolayısıyla sanatçı/aydın figürü üzerine vurulan bu öznel nüansı sorgulamak, daha sonraki kuşaklara düşecek. Bunun için her şeyden önce, halkın kendisini –ki siyaset sahnesinde Volk olarak arz-ı endam etmesi 1848 ihtilalleriyledir- “halk” olarak feshedebildiği momentlerin tarih sahnesinde, iktidar olma ve uygulama pratikleri içerisinden kurulabilmesi gerekir. Paris Komünü bunun ilk örneği, Ranciereci anlamda gündelik gerçekliğin uzlaşmazlık (dissensus) çatlaklarıyla barikatlandığı politikanın bir görünümüdür.

Dolayısıyla bu dönemin sanatı fazla aydın/sanatçı öznelliğini ve duyarlığını merkeze alan, mekanist tabiatı sebebiyle işçi sınıfının kendi özgürlük alanlarına müdahil olarak orayı “düzeltmeyi” ve düzenlemeyi hedef edinen, tam da bu sebeple sınıfın öznellik alanlarını kaba bir düzeyde ihlal etmeye götüren bir tabiatı içerir. Ancak en önemlisi, boş zaman pratiği ve meyvesi olarak sanatın, kendisini çalışmanın kutsandığı burjuva toplumsallığın karşısına dikme fırsatı bulmuş olması.

2. Kuluçka döneminin ardından, 1917’ye kadar ve İkinci Savaşın Bitimi

Bu dönemde daha kompleks bir özne kategorisi geliştirilmiştir. Halk kategorisine yüklenen romantik-ahlaki anlam büyük ölçüde feshedildi, çünkü bu kategori ne bir topluluğu açıklayabiliyor, ne de kategorik bağlamının dışarısında etik bir pratiği örgütlemeye yardımcı olabiliyordu. Halka Romantik akımlarla birlikte yüklenen özlemli-aydın yüklem geride kalmaya başlamıştır. Onun yerine Freudyen temalar ağır basmaya başlar. Kısacası, öznenin kendi bilinçlilik haline değil, bilinçdışı kulvarlarına seslenmeye dair bir sanat gerekli hale gelir. 

Aydın/sanatçı kendisini Promethe olarak trajik bir varoluşa sürüklemiştir çoğun, bu dönemde. Dolayısıyla bir anlamıyla politik avangardla avangardın politikasının iç içe geçtiği, adeta bir sanatçı yürütme kurulu gibi işleyen yarı-disiplinci ortaklıklar içinde bilenmiştir artık sanatçıların öfkesi. 1. Savaşın kıyımının bakiyesi, işçi sınıfı sosyalizminin kurtarıcılığına dair naif, kendiliğindenci-evrimci toplumsal umutları da söndürmesi olur.

Halka rağmen söylenmesi gereken şeylerin de olduğunun, soyut yapıların kontrolünde kolaylıkla kasaba dönüşülebildiğinin, “tabular” ve idée fixe’lerin hedef tahtasına konulmadan huzur bulunamayan bir dönemdir sanatçılar için. Yeniden-üretim mekanizmalarının, ahlakın ve aktörenin çarpık yörüngelerinden sonsuzluğa fırlamak gerekir. Dolayısıyla mekanist olmamakla birlikte, maddi ve gayrı-maddi arasında tuhaf bir sentez oluşturma çabasındadır bu dönemde sanatçılar.

Aydın/sanatçının bilmediği şey, ihtilal, işçi sınıfının bilinçdışında Parti eliyle kuluçkalanır. Sanatçının görevi ise bu şeye olan şahitliğini içkin bir düzen içerisinde sahiplenmek, şansa, olanaklara vaiz tınısıyla hükmetmek olur. 

3. İkinci Savaş sonrası, yeni-avangard ve post-modern durum

Savaş sonrasında, kimilerine göre küresel iç-savaşın ikinci dalgası sona ermişti. Bu, yeni, öznelliğin merkezlerindeki mercanları hızla döven havanların, balistik füzelere ve atom bombalarına evrildiği çağda, insan aklının uykusu değil, uyanıklığı ve çıkarcılığının da kendi kâbusu olabileceği anlaşılmıştı. Aydınlanmanın kendisi bir kriz halindeyken, işçi sınıfının kurtuluşçu potansiyelinin bereketli bir yekten kurtuluşa bindirilmesi için aydın/sanatçının seferberliği, şüpheliydi artık.

Dolayısıyla, dilin, parçalı yapıların eksiltili gramerinin ve hakikat rejimlerinin ontolojik temellerinin sorgulandığı ve yeniden inşa edildiği bir sürece ayak basmış olduk. Bu, bir anlamda avangardın soyutlandığı ve ilk dönemindeki ethos ve ikinci dönemindeki telosun eleştirel bir süzgeçten geçtiği, daha akılcı, kendi edimleri ve edinimlerine karşı logosun yürürlükte olduğu yapısökümcü bir süreç idi.

Pişmanlık, sınıfın ataletle muzaffer anıtların mihrabını kötülüğün sancaklarına da taşıyabildiğini görmekten kaynaklanmıyordu yalnızca. İnsanın kendisinin de basitliği, hatta bir anlamda da otoriteye karşı biraz da basit, sindirilemez ve ufak, parazitvari kalması gerektiğine dair bir inanç, bir direniş sistematiği kurmak gerektiği düşüncesi oluşuyordu yavaş yavaş. Şehri politikanın temel sahası olarak ele alırken, politikanın kendisini polise hükmetmekten, bir oyun alanı olarak görmeye kaydıran sitüasyonistler de bu sapakta arz-ı endam ediyorlardı.

Bu minör kontratak, bir karşı-dalga halinde sistemli düşüncelerin altını oyacak, internetle birlikte zirvesine ulaşacak ancak sosyal medyayla beraber günümüzdeki tekelleşmeyle birlikte kapma aygıtları tarafından anarşik güzelliği körletilecekti.

İşte Gezi, tam bu ara, geçiş momentinin ürünü.

Göstergelerin estetik kuramı: Gezi’deki otomaton ya da Gölgelerin Gücü Adına

Bu şekilde bakıldığında, Gezi’yi türevi ayaklanmalardan ayıran şey tam da açtığı estetik bayrak olsa gerek. Kendi öznesiz yürütme kurulunun varlığını borçlu olduğu şey ise bir ide, bir otomaton, yani neredeyse özerk bir biçimde çalışan, Kunderacı bir şaka makinesi. Ama tam da bu anlamıyla artık sanatçı bir alıcı-vericiden başka bir şey değildir. Üst-dil/alt-dil hiyerarşisinde ister istemez yer tutan entelektüelin, aktivistin görevi de, politikayı biçimlendirmek değil, Makyavelist bir tarzda fortunaya, beklenmedik yatakların akışına tabi kılmak/olmak olabilir.

Sinyalleri gönderilmesi gereken yerlere ulaştıran, daha genel anlamıyla kozmik bilincin içerisindeki küçük direniş devreleridir sanatçı, o halde. Sloganların subversif doğası, onları aynı anda hem estetik, hem de erotik olarak yüklemler. “Satanist Tayyip”, “Mustafa Keser’in askerleriyiz” vb. dil oyunları aynının kategorisine farkı sonuna kadar zerk ederek yatay antagonizmayı, yani ortak fark kesenini vurgular, yani sınıfı, içeriden ve silinmemecesine. Devlet haznesinde hala belleklerde taze olmasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek Gezi’nin.

Bu sürekli altı üste ve üstü alt haline getiren yıkıcı otomat (subversive automaton) aynı zamanda devrimci halk hareketlerinde şimdiye dek görmediğimiz mizahi yan, yani aslında iktidarın kötülüğüne eklemlediği kendi rızasını üstlenerek onu merkezi dişilleştirmeye, oymaya kadar götüren bu edim, aynı zamanda çokluğun libidinal olarak kendisini üstlenmesi haline de gelir. Bu, daha geniş anlamıyla komünlerin ortak özelliği olan “dünyada-olmaklık” haline denk düşen bir erotik güçler ortaklığı, aynı zamanda.

Kısacası alt-dil ve üst-dil arasındaki bilinç alma ve vermeye, “karşılıklı etkileşime” ve “oyun kuramlarına” dair son derece spesifik önermelerin ötesindeki yeni bir diyalektik uzamdır bu. İktidarı hedeflemeden sonsuzu düşünen bir politik-estetik uzamın sonluların agencyliğinde iktidarın boş (null) karakterine hayret eden kahkahası.

Dolayısıyla Spinoza’nın öznel/ateist metodolojisine ve geometrisine de indirgenemeyen, pek de klasik olmayan bir birliktelik vardır burada. Şu noktadan sonra klasik birliğe uyarlı olan Courbetci formülün fazla kaba, 20. yy’daki sürrealist formülün fazla dramatik, son 50 yıldaki dil-merkezci bakışın ise fazla edilgen ve sinik kalacağı anlamına da gelir bu. Ancak bu üç aşamaya şu üç şeyi borçludur Gezi’deki estetik makine:

1. “Ben bir başkasıdır”, egaliteryen arzu ya da Öteki’yle özdeşliğin mantığı [Rimbaud]

2. “Uzay araştırıldı, ne Tanrı ne de melek bulunabildi”, aşkınlık istenci ya da kozmik mekansal birlik, ideolojik mekansallığın çözünmesi, gündelik yaşam pratiklerinin nispi yeniden öz-örgütlenmesi [Mayakovski]

3. “Zeki Müren’i seviniz” trans bilinç, transgresif aşındırma, dilin maddiliği ve sıradan, öznesiz bir makine olduğu düzeyin ön-kabulü [Özger]

Sadece beden ve zihin arasında değil, sınıfların kültürel-siyasal zıtlığını da oynaklaştıran bir bütün kavrayışı bu. Bu anlamıyla kendisini, egemen sınıfların devlet aklını oyarak hareket eden ve ettikçe de oyan bu öznelliğin, artık genel anlamıyla evrensel aydına ve onun partisinin içkin ontolojisine de ihtiyacı olamaz, en azından “iktidar olmaktan” anladığı şeyi sorgulamadığı müddetçe.

Evden Çalışanlar Haklarını İstiyor!

Banka ve Finans Emekçileri Dayanışma Ağı, Bilişim Emekçileri Dayanışma Ağı, Kaç Bize Gel, Ofissizler, Öğretmen Dayanışması, Plaza Eylem Platformu, Politeknik, Toplumcu Mühendis ve Mimarlar Meclisi, Ücretli ve İşsiz Mimarlar, Uzaktan Çalışma Yönetmeliği’ne karşı ortak açıklama yayımladı.

Evden çalışma uygulamasının patronların lehine bir çalışma düzenini hakim kılmasına karşı bir araya gelen emek örgütlerinin açıklaması şu şekilde:

Dünya Sağlık Örgütü, 11 Mart 2020 tarihinde Covid-19 salgınının bir pandemi olduğunu ilan etmiş, bunun üzerine evden çalışma bir önlem olarak uygulanmaya başlamıştır. Bu dönemde evden çalışma sistemini emek yönetimi ve masraflar açısından kârlı bulan büyük şirketler bu sistemi kalıcılaştırma niyetlerini beyan etmişlerdir.

Bu bağlamda 10 Mart 2021 tarihinde, pandeminin ilanından 1 yıl sonra Uzaktan Çalışma Yönetmeliği yayınlanmıştır.

Evden çalışanların haklarını koruması gereken bu yönetmelik iş hukukuna aykırı bir biçimde düzenlenmiştir. Evden çalışmayla ilgili işçinin haklarını koruyacak alt sınırları belirtecek hükümlerden uzaktır. İşçinin evden çalışma koşulları patronla yapacağı iş sözleşmesine havale edilmiş, bu sözleşmenin işçinin aleyhine maddelerle düzenlenebilmesinin önü açılmıştır. Dahası işçinin evden çalışmaya geçme talebi işverenin onayına tabidir. Bu durum salgında ciddi bir halk sağlığı sorununu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla Dünya Sağlık Örgütü dünya çapında pandemin etkisinin geçtiğini ilan edinceye kadar çalışan, evden çalışma talebini yazılı sunduğu takdirde işveren bunu kabul etmelidir. Çünkü işçi sağlığı kamu sağlığı sorunudur.

Sonuçta bu yönetmelik tüm yükü çalışanın omuzlarına bindirmiş, işverene evlerimizde ve hayatlarımızda geniş bir yetki alanı tanımıştır.

Evden çalışan işçiler olarak bizlere danışılmadan hazırlanan bu yönetmeliği hukuksuz buluyor ve tanımıyoruz!

Bu nedenle aşağıda sıraladığımız yasal ve meşru haklarımızı içeren düzenlemenin derhal yapılmasını talep ediyoruz.

Evden çalışanlar olarak taleplerimiz:

Sağlığım önce gelir.

1-Evden çalışma düzeni ile evlerine hapsedilen işçilerin sosyal iyilik halleri tehdit altına girmektedir. Evden çalışma saatleri ve koşulları psiko-sosyal risklere fırsat vermeyecek şekilde düzenlenmelidir. İşveren işçinin ruhsal iyilik halini korumak ve yeniden tesis etmek üzere gereken psikolojik destek ve gözetimi sağlamalıdır.

Bağlantıyı kesme hakkım var.

2-Evden çalışmayla birlikte iş ve iş dışı arasındaki sınırlar ortadan kalkmıştır. İşçilere mesai saatleri dışında bağlantıyı kesme hakkı tanınmalı (erişilememe hakkı), mesai saatleri ve ara dinlenmeleri kesin sürelere bağlanmalı, fazla çalıştırmanın önüne geçilmelidir.

İşveren masraftaki payını ödemeli.

3-Evden çalışan işçinin ev masrafları artmıştır. İşveren, evden çalışma ile ortaya çıkan maddi yükümlülüklerde (doğal gaz, elektrik, internet, su) çalışana herhangi bir ilave yük yaratmayacak miktarda kendine düşen payı ödemelidir.

Fazla çalışmalarım ödenmeli.

4-Evden çalışma düzeninde fazla çalışma yapılmadığına ilişkin ispat yükü işverene ait olmalı ve bu konuda yasal düzenleme getirilmelidir. Fazla çalışma yapıldığı karine olarak kabul edilmeli ve aksi işverence ispatlanmalıdır.

Ofis giderleri bana yüklenmemeli.

5-Evden çalışma düzeninde işin devamlılığı açısından gerekli tüm ekipmanlar (bilgisayar, telefon, yazıcı vs.) işveren tarafından karşılanmalı ve çalışma düzeninin oluşturulması işveren sorumluluğunda olmalıdır.

Gizlilik hakkım var.

6-Evden çalışma düzeninde işçilerin kamera ile izlenmesi, ses kaydı alınması, denetlenmesi uygulamalarına son verilerek kişisel haklarının korunması sağlanmalıdır.

Kreş şart, bakım haktır.

7-İş Kanunu mevzuatı gereğince kreş açma zorunluluğu bulunan işyerleri, çocuk bakımı yapacak işçinin ikematgâhına en yakın kreşin giderlerini karşılamalıdır. Mevzuatta bu zorunluluğa sahip olmayan işyerleri için de bakım işinin hafifletilmesi için çözüm geliştirilmelidir.

Evde de işçi sağlığı ve iş güvenliği

8-Evden çalışmayla evler işyeri olmuştur. Evden çalışma esnasında yaşanabilecek her kaza iş kazasıdır. İşveren evden çalışan işçiyi iş sağlığı ve güvenliği önlemleri hususunda bilgilendirmek, gerekli eğitimleri vermek, sağlık gözetimini sağlamak ve ev koşullarını işçi sağlığı ve güvenliğine uygun hale getirmekle sorumlu olmalıdır.

Sağlığın telafisi olmaz.

9-Evden çalışma düzeninde denkleştirme ve telafi çalışması olmamalı ve gece çalışması yasaklanmalıdır.”

Ayrıca 9 beyaz yakalı örgüt uzaktan çalışma haklarının tartışılacağı bir forum düzenleyeceklerini duyurdu. Forum 12 Haziran Cumartesi günü saat 15:30’da, Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda gerçekleştirilecek.

Türkiye: Plastik Vatan! – Ekin Güvençoğlu

Geçtiğimiz günlerde İngiltere kaynaklı bir haber ülkemizde de ciddi yankı buldu. Hatta bunun üzerine çeşitli bakanlar istifa etti, sorumlular hakkında soruşturmalar açıldı demek isterdim fakat AKP dönemindeyiz, ne yazık. Konumuz, geçtiğimiz yıl İngiltere’nin Türkiye’ye yolladığı 210 bin ton plastik atık ve akıbetinin bilinmemesi. Ta ki AFP muhabirleri çöplerin akıbetini araştırırken bunların Adana’da vahşi bir biçimde doğaya atıldığını keşfedene kadar. Bu olay İngiltere’de Başbakan Boris Johnson’a kadar varan ciddi eleştiri ve soruşturmalara sebep olurken, Türkiye’de sorumlu iktidar ve Çevre Bakanı alışageldiğimiz bir şekilde sessizliğini uzun bir süre korudu. Gelin Türkiye ve Batı açısından neler olduğuna, ne yapabileceğimize bakalım.

AKP çöp sorununu inkâr ediyor

Doğaya veya sahil kesimine gittiğimizde hepimiz yerlere saçılmış çöplerden veya denizin kirliliğinden yakınırız. Bu aslında devletin ve iktidarın çevreye ve çöp sorununa bakışının net bir özeti. Çevrenin kirletilmesi çok ciddi bir sorun haline gelinceye kadar görmezden geliniyor veya bireysel bir sorunmuş gibi gösteriliyor. 2018 yılında TÜİK’in yayımladığı atık raporunda, belediyeler tarafından 32 milyon 209 bin ton atık toplandığı açıklandı. Yani kişi başı günlük 1,16 kg atık. Fakat bu atığın sadece yüzde 12,3’ü geri kazandırılıyor, geri kalanı ya depolanıyor ya belediye çöplüğüne atılıyor ya da yakılıyor.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise İngiltere ifşasından sonra başta Türkiye’nin çöp ithalatını yapmadığını iddia ederken, sonra plastik çöplerde yoğun olarak kullanılan etilen polimerin yasaklandığını duyurdu. Bu aslında halkın nasıl kandırıldığına net bir örnek.

Daha çok plastik için

Türkiye Avrupa’nın 2. büyük plastik üreticisi. Türkiye sadece 2019 yılında 9,46 milyon ton plastik üretti, fakat bunun 1,830 milyon tonu geri dönüşümle üretildi. Yani her sene yaklaşık 7,5 milyon ton plastik atık fazlası veriyoruz. Ayrıca plastik üretimi için de hammadde sıkıntısı çekmekteyiz. Hem katı atık ayrıştırmanın maliyetli olması hem de döviz kurundan ötürü atık ithal etmenin avantajlı hale gelmesinden dolayı, Türkiye kontrolsüz bir biçimde Avrupa’nın baş çöp ithalatçısı haline geldi. Peki iktidar bunlara neden olurken, Avrupa ve İngiltere’nin hiç mi suçu yok?

Batı’nın ikiyüzlülüğü

Aslında Avrupa ve İngiltere çöp ve atıklarını uzun süredir başka ülkelere yolluyor. Çin 2018 yılına kadar plastik atık ithalatında birinciydi, fakat çevresel kirlenmeleri bahane göstererek bundan vazgeçti. Onun yerini bir süre Güney Asya ülkeleri devralmaya çalışsa da aynı sorunu gerekçe göstererek caydılar. Yukarıda belirttiğim gerekçelerden dolayı Türkiye bu atıklar için cennet haline geldi ve sadece bir senede 600 bin ton plastik geri dönüşüm adı altında ülkemize sokuldu. Nasıl takip edildikleri ise muamma. Buradaki ikiyüzlü kısım ise, Almanya’nın veya diğer batılı ülkelerin neredeyse yüzde 50’ye yakın plastik ayrıştırması yapmasına rağmen, plastiklerin nasıl geri kazanıldığını takip etmemesi. Yani “bizden uzak olsun da ne olursa olsun” anlayışı var.

Ne yapmalı?

Akdeniz’i en çok kirleten ülkelerden biriyiz. Türkiye’de tutulan balıkların yüzde 44’ünün midesinde tek kullanımlık polimere, hatta çiftlik üretimi olmayan midyelerin tamamında plastik izine rastlanmış durumda. Çöp dağlarından beton şehirlere hatta atık dolu nehirlere ve denizlere, neoliberal politikalar ve bunu uygulayan AKP iktidarı sebep oluyor. Bunca kötülüğe rağmen ne yapılabilir? Öncelikle plastik ve türevi atıkların ithali durdurulmalı. Geri dönüştürülemez ve doğaya zararlı madde üretiminden vazgeçilmeli. Vahşi atık toplama merkezleri kapatılmalı. Geri dönüşüm merkezleri denetlenmeli. Geri dönüştürülmüş atıkların kullanımı teşvik edilmeli. Atıklarını doğaya atan kurum ve kişilere ağır cezalar verilmeli. İvedilikle adım atılmadığı her an doğa tahribatı geri döndürülemez boyuta gelecek ve bugün Marmara Denizi’nde olan, yarın tüm ülke çapında gerçekleşecek.

Kaynak: Gazete Nisan

Çevre Mühendisleri Odası’ndan Acil Eylem Planı

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi ‘Müsilaj ve Etkilerinin Azaltılmasına İlişkin Acil Eylem Planı Önerilerimiz’ başlıklı bir açıklama yayımladı.

ÇMO denizin kurtarılması için şu önerilerde bulundu:

1-Atıksuların tamamının ileri biyolojik arıtılması yapıldıktan sonra derin deniz deşarjı yapılması.

Marmara Denizi`ndeki atıksu deşarjı kaynaklı kirliliğin önüne geçilebilmesi için kesin çözüm budur. Ancak; bu tesislerin planlamasına başlanmış olsa bile tamamlanıp tüm Marmara`daki belli başlı atıksu deşarj noktalarının tamamının biyolojik arıtmadan sonra deşarjının sağlanması uzun yıllar alacak bir süreci gerektirmektedir. Bu nedenle, en öncelikli olarak bu planların yapılması, bu sürede ise halihazırdaki kirliliğe yönelik aşağıda sunduğumuz diğer çalışmaların yapılması gerekmektedir.

2-Marmara Denizi etrafındaki derin deniz deşarjları, ön arıtmalar ve endüstriyel atıksu arıtma tesisleri ile sanayi atıksuları en kısa sürede denetlenmelidir. Atıksu debisi ve su analizleri yapılarak, halihazırda çalışan tesislerde gerekli ön arıtma koşulları sağlanmalı ve ivedilikle ön arıtmaların doğru şekilde çalışmaları emniyete alınmalıdır. Her ön arıtma ve deniz deşarjı sisteminde yeterli sayıda uzman çevre mühendisi bulundurmalı ve bu tesislerde Çevre Mühendisleri Odası işletme denetimi sağlamalıdır. Ayrıca Marmara Havzası için kısıtlayıcı deşarj kriterleri acil olarak belirlenmelidir.

3-Ön arıtma tesislerinde yağ tutucular işletmeye uygun hale getirilmelidir. Askıdaki katı madde çökeltme işlemi etkin bir biçimde sağlanmalıdır. Müsilajın oluşum kapasitesini, askıdaki katı madde ve yağ birleşiminin artırdığı düşünülürse, acil müdahale ile ön arıtma ve yağ tutucuların yüksek verimlilikte çalıştırılması elzemdir.

4-Endüstriyel ve kentsel atıksu arıtma tesisleri için atıksu geri kazanım sistemleri kurularak Marmara Denizi`ne deşarj edilen atıksu miktarının azaltılması gerekmektedir.

5-Dengeleme ve/veya dinlendirme bölümlerinde bulunan atıksu, oksijen bakımından olabildiğince zengin hale getirilmelidir.

6-Dip akıntı ölçümleri yapılarak, dip akıntılarının ölçümlerinin sonucuna göre derinlik, kıyı mesafesi ve difüzör yapıları kontrol edilmeli ve tüm deşarj noktaları batimetrik ortak haritaya işlenmeli, atıksu seyrelme tarlaları oluşumları incelenmelidir. Yeni veriler ışığında akıntı hali ve sakin su hali difüzör ve seyrelme faz analizleri ayrı ayrı yapılmalıdır. Bu incelemelerin sonucuna göre; gerekli difüzör yenileme ve ilave hat işlemleri en kısa sürede gerçekleştirilmelidir.

7-Karadeniz`e giren kirlilik yükü arttığından, oksijensiz taban tabakası kalınlığı artarak yüzeye biraz daha yaklaşmıştır. Bu durum dip akıntılarını etkileyici faktör olacaktır. Ayrıca Karadeniz`i besleyen derelerden gelen yağmur sularının bu yıl az olması, Karadeniz statik yüksekliğini düşük tutmuş, bu durum yüzey akıntılarını olumsuz etkilemiştir. Bununla beraber, Karadeniz kıyısı boyunca kentsel atıksu arıtma tesisleri tarafından gerçekleştirile derin deniz deşarjlarının da hem Karadeniz`de kirlilik yaratmamak hem de bu kirliliğin Marmara Denizi`ne akışına engel olmak için sıkı bir biçimde denetlenmesi gerekmektedir.  Bu durumda; dip akıntıları yetersiz oluştuğundan, seyrelme tarlaları Marmara Denizi içine doğru genişlemekte ve birbirlerine olan girişimlerini artırmaktadır. Bu nedenle, difüzör noktalarında revizyon şart görülmektedir.

8-Ergene`den Marmara Denizi`ne deşarja acilen son verilmelidir. Ergene havzasının atıksu toplayıcı sisteminin Marmara Denizi`ne bırakıldığı nokta ivedi olarak incelenmeli, derin deniz deşarjı ön arıtma ile birlikte ele alınmalı ve sıkı bir şekilde denetlenmelidir. Ortak olarak çalıştırılacak atıksu arıtma tesisleri en kısa sürede devreye alınmalı ve Ergene`ye atıksu deşarjı yapan tüm sanayi tesislerinin atıksu parametre değerleri sıkı denetim altına alınmalıdır.

9-Marmara Denizi`ndeki kirliliği direkt olarak artırıcı etkiye sahip dip tarama çamurlarını Marmara Denizi`ne dökmek yerine, çamurların karasal bertarafının yapılması ve bunun gerçekleşebilmesi için ilgili yönetmelikte değişiklik yapılması gerekmektedir.

10-Müsilaj veya deniz salyası, yaşadığımız iklim değişikliği krizi ve deniz kirliliğinin bileşimiyle büyük doğa felaketlerinin eşiğinde olunduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, artık tek ve kaçınılmaz yolun, arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılması olduğu görülmektedir. Başta sanayi tesislerinde olmak üzere, arıtma tesisleri doğru ve çevre mühendislerince işletilmelidir. Arıtma tesislerinin kesintisiz ve doğru çalıştırılmasının teşviki için; arıtma tesislerinde kullanılan elektrik ücretinin en düşük tarifeden ücretlendirilmesi, vergi muafiyeti, özel işletme arıtma tesislerinde çalıştırılacak çevre mühendisinin vergi ve Sosyal Güvenlik Kurumu giderlerinde indirim gibi hususların ivedi hayata geçirilmesi ve denetim noktasında Çevre Mühendisleri Odasının sürece dahil olması gerekmektedir.

11-Su kaynaklarının ve denizlerimizin korunmasının artık ötelenemeyecek noktaya gelmesi nedeniyle içme suyu temin, atıksu ve yağmur suyu toplanması işlerinin, planlama ve yatırımında yapılacak tüm işlerin sadece inşa faaliyeti olarak görülmesinden vazgeçilerek, çevre mühendisliğinin bilgi ve uzmanlığının tüm çevre ve altyapı yatırımlarında etkinleştirilmesi gerekmekte olup, çevre mühendislerinin söz konusu işlerde çalıştırılmasının zorunlu hale getirilmesi ivedilikle gereklidir.

Yukarıda anlatılan ön arıtma sistemi iyileştirmeleri başta olmak üzere kısa vadeli çözüm yolu önerilerimizin Marmara Denizi`nin tükeniş ömrünü uzatacağı kesindir. Bu aşamada biyolojik arıtma tesislerinin hızla inşası hayata geçirilmeli ve Marmara Denizi çevresindeki sanayileşme ve nüfus artışının durdurulması için Bakanlıklar tarafından acil çalışmalar yapılması gerekmektedir. Halihazırda yaşanabilir nüfusun çok daha üzerinde bir nüfusu barındıran İstanbul`da mega projelerden vazgeçilmelidir. İstanbul`daki mega projelerde gördüğümüz ve yıllardan beri ısrarla, güçlü bir şekilde söylediğimiz mega projelerin çevresel etkilerinin azımsandığı bir kez daha Marmara Denizi ve müsilaj problemiyle ortaya çıkmıştır. Atıksuyunu biyolojik olarak arıtmadan Marmara Denizi`ne deşarj eden bir kente, Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv alanları ile milyonlarca kişinin daha çekilmeye çalışılması intihardır.

Sonuç olarak; ön arıtma iyileştirmeleri acil yapılarak doğru bir şekilde çalıştırılmalıdır. Derin deniz deşarjı ve difüzör noktalarına yönelik revizyon çalışmaları acil olarak yapılmalı ve bunların hayata geçirilmesi için gerekli imkanlar sağlanmalıdır. Bu takdirde belirli bir süre zarfından sonra sonuç alınmaya başlanacaktır. Ancak önümüzdeki dönem iyi değerlendirilmeli ve biyolojik arıtma tesisleri inşası ivedilikle başlamalıdır. Çevre Mühendisleri Odası ve 15 binden fazla üyesinin bilimsel ve teknik bilgi birikimi başta olmak üzere Marmara Denizi paydaşları mutlaka sürece dahil edilmeli ve sorunda ortaklaşıldığı gibi çözümde de ortaklaşılmalıdır.

Müzeler Herkese Açık mı? – Yıldız Öztürk

Yazının başlığındaki soruyu tartışmaya başlamadan önce bir adım geriye giderek “müze nedir?”, “müze deyince ne hissediyoruz, gözümüzün önüne ne tür imgeler geliyor?” üzerine düşünmek istiyorum. 18. yüzyılda kamu müzelerinin doğuşundan 20. yüzyılın ortalarına kadar, toplumun büyük kesiminin müzeler hakkındaki genel intibası bu alanların sıkıcı, loş, eski eşyaların tıkıştırıldığı bir arka oda ya da mezarlık hissi uyandıran alanlar olduğudur. Bu hissiyatın altında yatan nedenlerden biri müzeyi çoğunlukla arkeoloji müzeleri, doğa tarihi müzeleri ve güzel sanatlar müzeleri ile eşitleme eğiliminin olmasıdır. Müze denince tahayyül edilen nesnelerin bitki ve hayvan fosilleri, lahit, Antik Çağ heykeli, Rönesans dönemine ait tablo ya da heykel ile sınırlı kalmasında ise bu eğilimin katkısı olduğu söylenebilir. İçinde alay tınısı barındıran ve ölü bir geçmişe gönderme yapan “müzelik” ve “müze gibi” ifadeler de müzenin güncelle bağı olmayan köhne mekânlar olduğu imajını pekiştirmektedir. Peki, bu düşünceler gerçeği yansıtıyor mu(ydu)? Müzeler aslında nasıl yerler(di)?

         Karsten Schubert (2004: 24), 19. yüzyılda müzelerinin kronolojiyi temel alan sergileme politikalarını değerlendirirken şu ifadeye yer verir: “Sergilerin bütünlüğü o kadar önemliydi ki, koleksiyonda eksikliği hissedilen parçaların yerine alçı kopyalar kullanılması hoş karşılanırdı.” 1904 yılında David Murray müzenin, ilginç ve antik eserlerin bilimsel yöntemler kullanılarak toplandığı, tasnif edildiği ve sergilendiği koleksiyonları barındırdığını söylüyordu. Halil Edhem (1932: 532) I. Türk Tarih Kongresi’nde gerçekleştirdiği “Müzeler” başlığındaki sunumda halkın eğitimi için işlevsel mekânlar olarak da gördüğü müzeyi şu şekilde tarif ediyordu: “(…) Müzeler şu binalardır ki onlarda ilim, fen ve san’atların her şubesine mahsus âsar ve eşyadan mürekkep koleksiyonlar teşhir ve muhafaza olunur.” Düzen ve ilerlemenin, nesnellik ve aklın görsel temsiline odaklanan dönemin müze tasvirleri çağın ruhunu yansıtıyordu ancak aynı çağın ruhunda radikal devrimci hareketlerin varlığı da söz konusuydu. Kültür ürünlerinin müzelere kapatılmaması ve bu ürünlerin herkesin erişimine imkân veren yöntemlerle sergilenmesine ilişkin meseleler de aynı dönemin tartışmalarıydı. Örneğin 1871’de Paris Sanatçılar Federasyonu Manifestosu’nda, konuya dair en etkileyici ve radikal talepleri görmek mümkündü. 1871 yılında Komün yönetimi müzelerin demokratikleştirilmesi girişiminde bulundu. Sanat Kurulu Başkanı Gustave Courbet, “(…) seçilmiş bir sanatçılar meclisinin müze yöneticilerini ve küratörlerini atamasını (…)” öneriyordu (Darcel, 1872’den akt. Nochlin, 2006: 23). Tings Chak’in (2021: 28) aktardığı gibi Paris Sanatçılar Federasyonu’nun amaçları arasında “(…) eğitim, anıtlar, müzeler aracılığıyla geleceği yeniden kurmak için bugünün ihtiyaçlarına ışık tutmak (…)” da yer almaktaydı. Bunun için “yeni ve daha demokrat bir müze personelinin atanması, müzelerin halkın çıkarları doğrultusunda elden geçirilip yeniden düzenlenmesi gerekiyordu (…)” (Nochlin, 2006: 23). Paris Sanatçılar Federasyonu Manifestosu (2021: 125) ise şu sözlerle sona eriyordu: 

“Son olarak, sözle, fırçayla, kalemle, başyapıtların yaygın röprodüksiyonuyla ve Fransa’nın en mütevazı köylerinin idare binalarına kadar gidecek ve buralarda sergilenecek maharet ürünü ve zarif imgeler aracılığıyla, komite yeniden kuruluşumuz için, ortak servetin paylaşılması için, parlak bir gelecek için ve Cumhuriyet için çalışacaktır.” 

         Kristin Ross’un değerlendirmesiyle (2016), “Komün’ün ölçeğinde bakıldığında onların benim ‘ortak lüks’ olarak anladığım ve manifestolarının sonunda yer alan ‘kamusal güzellik’ talebi bir ayrıntı gibi gözükebilir” fakat bu, Komün’ün sanatsal güzellikler dahil bütün güzellikleri herkesin paylaşması ve “büyük şehirlerden en küçük köylere kadar her yerin hoşa giden bir sanatsal boyutu olma[sı]” düşüncesiyle örtüşmekteydi. 

         Komün’den ve diğer radikal toplumsal-siyasal dönüşüm anlarından bugüne taşınan tarihsel miras kültürel üretim, erişim, paylaşım hakkının belirli bir toplumsal grupla sınırlı kalmasını her daim sorunsallaştırmıştır. Bu nedenle güncel sorunlara karşı verilen mücadelelerde geçmişin hafıza kaydının olduğunu hatırlamak önemli. Söz konusu hatırlama eylemi canlılığını yitirmiş bir hatırlama değil, aksine şimdiyi ve geleceği dönüştürmeye açık bir eylemdir. “Geçmişin yeniden harekete geçirilmesi”, şimdinin dönüştürülmesiyle alakalıdır. Enzo Traverso (2018: 304), Walter Benjamin’in tarih anlayışından söz ederken geçmiş ve şimdinin birlikteliğini şu şekilde aktarır: “(…) geçmiş, şimdiyi hiçbir zaman bırakmaz; şimdiye musallat olur ve ondan ayrılamaz. Bizimle kalır ve sonuç olarak yeniden harekete geçirilebilir.” 

        Benjamin’in tarih anlayışı yaygın bir çıkarım olan toplumsal-siyasal kazanımların iktidarlar tarafından çatışma ve çelişki olmaksızın “verildiği” düşüncesinin kofluğunu göstermesi açısından da önemlidir. Bugün bazı özel müzelerin haftada bir gün ücretsiz bir şekilde ziyarete açık olması bu kurumların izleyicilere bahşettiği bir hak değil, tarihsel mücadeleler sonucunda elde edilen bir kazanımdır. Ayrıca günümüzde sanat kurumları toplumsal prestijleri açısından da izleyici geliştirme çalışmalarında eşit erişim hakkını temel alan uygulamalara yer vermek durumundadır.

Müzeler demokratikleşti mi?

        Bugün üzerinde uzlaşılan tek bir müze tanımı mevcut değil. Müzenin tanımı, kapsamı ve işlevleri hem toplumsal ve siyasal dönüşümlerden hem de müzeoloji alanındaki gelişmelerden etkilenerek değişiyor. Günümüzde eleştirel müzeoloji literatürünün zenginleşmesinde, müze tanımının ve müzenin işlevlerinin toplumsal ihtiyaçlar kapsamında genişlemesinde “şimdiye musallat” olan geçmişin de etkili olduğunu söylemek gerekiyor. Müzeye tarih üstü anlam atfeden ve müzenin kutsal mekân gibi muhafaza edilmesini destekleyen yaklaşımlar yerini, geçmişin hâkim siyasal gücünü simgelese de müzeyi tarihsel çelişkileriyle ele alan eleştirel yaklaşımlara bırakıyor. Kurumsal düzeyde de dönüşüm yaşanıyor. Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM)’nin 1946’taki müze tanımı süreç içinde değişti ve ihtiyaçlar doğrultusunda güncellendi. Son olarak 2019 yılında oylamaya sunulan güncel müze tanımı[1] ise henüz resmi olarak onaylanmasa da müze tanımına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Önerilen tanımda müzelere erişimde eşitlik ilkesinin altının çizildiği, “insan onuru” ve “toplumsal adalet” gibi toplumun bütününü ilgilendiren kavramların ön plana çıktığı görülüyor. Dolayısıyla müzelerin şu anki işlevinin eserlerin ve nesnelerin toplandığı, belgelendiği, korunduğu ve sergilendiği donuk geçmişe dair arşivcilik anlayışını aşan bir noktaya vardığı söylenebilir. Güncel müzecilik yaklaşımları kapsamında uygulanan kamusal programlar katılımı ve paylaşımı desteklemektedir. Eleştirel müzecilik pratikleri ise geçmişle yüzleşme, hatırlama atölyeleri ve benzeri yöntemlerle ziyaretçilerin toplumsal ve kültürel çeşitliliğini artırmaya çalışmaktadır. Yasalar ve uluslararası sözleşmeler kültürel katılımı teşvik etmektedir. Bununla birlikte kültürel hakların kullanımının, örneğin kültür ürünleriyle kendiliğinden karşılaşmanın ya da müzeleri ziyaret etmenin sınıfsal bağlamları olduğu da aşikârdır. Cinsiyet temelli ayrımlar da katılımın önündeki en büyük engellerden biridir. Müzelerde feminist pedagojinin[2] uygulanması kadınların katılımını olumlu yönde etkileyecektir. Kültürel katılım literatürü incelendiğinde müzelere ziyaretin önündeki engellerin genellikle şu başlıklar altında toplandığı görülür:

  1. Ekonomik yetersizlikler, 
  2. Kültürel alışkanlıklar, 
  3. Fiziksel engeller (ulaşım zorlukları, mekânın herkesin kullanımına uygun olmayan yapısı, mimari yapının birey üzerindeki olumsuz etkileri) 
  4. Psikolojik engeller (çekinme, yabancılaşma) 
  5. Bilişsel engeller.

         Beğeniler, alışkanlıklar ve kültürel tüketim ile sınıfsal konumlanmalar arasındaki ilişkiselliği araştırmaya yönelik yapılan çalışmalar, bireysel bir tercih gibi görünen davranışların toplumsal ve kültürel dinamiklerle bağlantısını ortaya koymuştur. Aynı zamanda kültürel hayata katılan izleyicilerin nötr bir bütünlük içinde ele alınamayacağı sonucuna varılmıştır. Pierre Bourdieu ve Alain Darbel’in 1969 tarihli Sanat Sevdası kitabı ile Bourdieu’nün kültür sosyolojisi alanında klasik haline gelmiş Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi (1979) başlıklı kitabı kültürel pratikler ile sınıfsal konumlamalar arasındaki ilişkiselliği anlatan ilk araştırma örneklerindendir. Culture, Class, Distinction (Bennett vd., 2009) kitabında anlatılan Britanya’da gerçekleştirilmiş araştırmanın sonuçları da beğenilerin ve kültürel tercihlerin toplumsal yarıkların izlerini takip ettiğine işaret eder. Sözü edilen araştırmaların ortaya koyduğu gibi, mekanik bir işleyiş söz konusu olmasa da kültürel pratikler sınıfsal ayrımların ve toplumsal eşitsizliklerin açık bir şekilde gözlemlendiği alanlardandır. Doğal olduğu varsayılan bu pratiklerin bireylerin doğup büyüdüğü toplumsal ortamla yani ekonomik ve kültürel sermayeleriyle doğrudan ilişkili olması söz konusudur.

Pandemi ve Müzelere Erişim

        Pandeminin başından itibaren sanatın “iyileştirici gücü”ne sıkça vurgu yapıldı. Bu vurgu kimi zaman, emekçi sınıflar için gerçekleşmesi mümkün olmayan “evde kal” söylemiyle birlikte süreci romantize ettiği ve pandeminin sınıfsallığını görmezden geldiği için eleştirildi. Bu eleştirilere katılmakla birlikte çeşitli ülkelerden paylaşılan sanatsal içerikli videoları izlerken, pandeminin başından itibaren kimi zaman dönüşümlü kimi zaman da tam zamanlı bir çalışan olarak yine de heyecanlanmamak, duygulanmamak ve her şeye rağmen umutlanmamak benim için mümkün değildi. Bir dönem en ağır koşullarda yaşam mücadelesi veren İtalya, Bandiera Rossa versiyonlarıyla gönlümde ayrı bir yer edindi. Fiziksel ortamın sınırlı kullanımı ise mekânların anlamını -iyi ya da kötü- hepimiz için değiştirdi. Evlerden ve balkonlardan yayınlar yapıldıkça, sanat etkinlikleri kayıtları sosyal medyadan paylaşıldıkça tanımadığımız insanların kişisel mekânlarına dahil olmaya başladık. Bu tarz paylaşımlar ilk kez pandemi sürecinde yapılmadı elbette ama “sanatçı” olan ya da olmayan bireylerin/grupların, bu kadar yaygın bir biçimde kayıt yapması ve yayınlaması, kayıtların bu kadar yaygın bir şekilde izlenip paylaşılması, ulaşılan insan sayısı ve bölgesel ölçeğin genişliği itibariyle yeni bir durumla karşılaştığımız söylenebilir. Türkiye’de eğitimin çevrimiçi olarak devam etmesi, internet üzerinden alışveriş yapma eğiliminin artması gibi etmenler bireylerin internet kullanım oranını da artırdı. TÜİK’in Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması Ağustos 2020 sonuçlarına göre, hem internet kullanım oranında hem de evden internete erişimde önceki yıla göre artış yaşandı: “İnternet kullanım oranı 2020 yılında 16-74 yaş grubundaki bireylerde %79 oldu. Bu oran, bir önceki yıl %75,3’tü. (…) Hanelerin %90,7’sinin evden internete erişim imkânına sahip olduğu gözlendi. Bu oran bir önceki yılda %88,3 idi.” 

        Bu süreçte yüz yüze hizmet veren birçok kurum gibi müzelerin de dijitalleşmesi kaçınılmazdı. Pandemi öncesinde de çoğu müze web sitesi ve sosyal medya kanalları aracılığıyla izleyicilere ulaşıyordu. Ayrıca sanal turlar, kamuya açık söyleşiler ve film gösterimleri düzenleyerek dijital ortamı kullanıyorlardı. Ancak dünyanın pek çok bölgesinde uzun zamanlara yayılan sürelerle kapalı kalan müzeler bütün faaliyetlerini çevrimiçine uyarlamak zorunda kaldı. Alt yapısı uygun olan müzeler güncel teknolojileri kullanarak dijitalleşti ve izleyici erişimini artırmaya çalıştı. Ancak UNESCO, ICOM, Amerikan Müzeler Birliği (AAM) ve benzeri kurumların yaptığı araştırmalar pandemi sürecinde müzelerin ve müze çalışanlarının oldukça zor koşullarda var olmaya çalıştıklarını gösterdi. UNESCO 26 Şubat – 29 Mart 2021 tarihleri arasında pandeminin müzeler üzerindeki etkilerini araştırmak üzere üye devletlere yönelik anket uyguladı. Nisan 2021’de yayımlanan rapora göre, araştırmaya dahil olan müzeler aynı protokollerle ve aynı dönemlerde kapatılmasa da 2020 yılında müzelerin sadece %16’sı açık kalabilmiştir. Aynı raporda ziyaretçi sayısında ortalama %70 düşüş yaşandığı ifade edilmektedir. Pandemi nedeniyle kapalı kalan müzelerin ise %13’ünün bir daha açılmama ihtimali bulunmaktadır (UNESCO ve ICOM, 2020). Aynı raporlarda, müzelerin dayanıklılığının ve sürdürülebilirliğinin zayıfladığı da vurgulanmaktadır. Uzmanlar ABD’deki müzelerin günlük toplam ekonomik kaybının en az 33 milyon dolar olduğunu (Bishara, 2020a), ABD’nin en eski müzeleri arasında yer alan Metropolitan Sanat Müzesi (1870)’nin ise 2020 Haziran sonunda 60 milyon dolar civarında gelir kaybı tahmininde bulunduğunu (Pogrebin, 2020) ifade etmiştir. Müzelerdeki gelir kaybı, müze çalışanlarını da doğrudan etkiledi ve güvencesiz koşulların artmasına sebep oldu. Bu süreçte, Metropolitan Sanat Müzesi, 81 çalışanın işine son verdi (Bishara, 2020b). Valentina Di Liscia (2021), Whitney Müzesi’nin (1930) pandeminin başlangıcından bu yana toplam personelin %20’sini işten çıkardığını açıklamıştır. Buna karşılık Mayıs 2021’de, müzenin farklı departmanlarında görev yapan yaklaşık 185 müze çalışanı, pandemiyle birlikte artan güvencesiz çalışma pratiklerini ve eşitsiz ücret uygulamalarını gündeme getirerek sendikalaşmaya gitmiştir. AAM’nin uyguladığı anketin sonuçlarına göre (2021), işten çıkarmalar çalışanların mental sağlığında ciddi hasarlar meydana getirmiştir. Yine bu araştırmaya göre, güvencesizliğin kendini kadın olarak tanımlayan ve beyaz olmayan bireylerde daha ağır bir şekilde deneyimlendiği ortaya çıkmıştır.

        Bütün bunlar yaşanırken diğer yandan teknoloji sayesinde kültürel hayata yeni katılım olanaklarının ortaya çıkmasıyla erişimin kolaylaştığı, müzelerin dijitalleşmesiyle her kesimden bireyin katılabildiği daha demokratik bir ortamın oluştuğu görüşü yaygınlaştı. Bu görüşün oldukça haklı yanları var: Zaman tasarrufu, çoğu etkinliğine ücretsiz erişim imkânı, zaman ve mekân sınırlamasının ortadan kalkması, ulaşım kolaylığı, sergilenen nesneler hakkında daha fazla bilgiye ulaşma… Dijitalleşmenin katılımcılar açısından fırsatlar sunduğu çok açık ancak sınırlı internet erişimi olan ya da internete erişimi olmayan gruplar için alternatif erişim olanakları da tartışılmalı bir konu haline geliyor. Geçen yıl UNESCO ve ICOM’un yaptığı, üye devletleri kapsayan araştırmanın sonuçlarına göre, Afrika ve Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletlerinde müzelerin sadece %5’inin izleyicilerine çevrimiçi içerik sunabildiği ifade edilmiştir. Bununla birlikte internete erişimi olsa da bazı bireylerin müzelerin çevrimiçi içeriklerinden haberi olmama ihtimali mevcut. UNESCO’nun raporunda da değinildiği üzere (2021), dijitalleşme izleyicilerin dışlanmasını pekiştirebilir. Çoğu zaman müzeleri sanal olarak ziyaret edenlerin önceden de müze ziyaretinde bulunan bireyler olduğu görülmektedir. Yani “önceden bilgi sahibi olma” katılımı olumlu yönde etkilemektedir (İKSV, 2017: 30). Türkiye gibi kültürel harcamaların[3] çok düşük olduğu ülkelerde dijitalleşen müzelere erişim oranının ne düzeyde olacağı muğlak bir mesele. Dünyanın bir bölümü için nasıl ki en az 20 saniye boyunca ellerini yıkamak bir lüks ise kültüre erişimin, kültürel üretimin ve paylaşımın da bu grup için lüks olduğu görünüyor. Müzelerin herkese açık olduğunu varsaysak bile kültürel hayata katılımda görünmez eşiklerin varlığı, bu alanın toplumun belirli bir bölümü tarafından “çitlendiği” gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. 

        Özellikle radikal toplumsal dönüşüm anlarında müzeler güncel siyasi tartışmaların ortasında yer almıştır. Bir taraftan yeni bir toplum kurmanın gereği olarak müzelerin sonu ilan edilmiş, geçmişi temsil eden bu yapıların yıkılması gerektiği söylenmiştir. Diğer taraftan müzelerdeki nesnelerin insanlığa ait olduğu ve her şeye rağmen bu tarihi mirasın eleştirel yöntemlerle muhafaza edilmesi gerektiği düşüncesi desteklenmiştir (Nochlin, 2006). Benjamin (2001: 42), kültürel zenginliklerin kökenine bakıldığında dehşet duygusuna kapılmamanın mümkün olmadığını söyler ve şöyle devam eder: “Varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere borçludurlar. Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Bu zihin açıcı yorumun izlerini, 1871’de Vendôme Sütunu’nun yıkımında ya da 2020’de Edward Colston’ın heykelinin yerinden sökülüp suya atılmasında yani, radikal toplumsal-siyasal dönüşümlere açık anlarda bulmak mümkün. Bugün müzelerin herkese açık olup olmadığı sorusuna cevap ararken beyaz, Batılı, erkek merkezli estetik hiyerarşinin, ırkçılığın, güvencesizliğin, sömürgelerden çalınan nesnelerin ve sanatla aklanmaya çalışılan kirli paraların üzerine de düşünmemiz gerekiyor. Bu düşünme pratiğinin içine herkesi dahil edebilmek için de müzeyle tanışıp yüzleşmek gerekiyor. Kültürel hayata etkin katılım bütün toplumsal eşitsizlikleri bir anda yok edecek sihirli bir buluş değil ama toplumsal eşitsizlikler, estetik ve eleştirel yaklaşımlar üzerine düşünmemizi sağlayabilecek yollardan biri. Bu nedenle, kamu ve özel müzelerden erişim engellerinin kaldırılmasına yönelik tarihsel talepleri güncelleyerek dile getirmekten geri durmamalıyız.

Kaynaklar

AAM. (2021). Measuring the impact of Covid-19 on people in the museum field.             https://www.aam-us.org/wp-content/uploads/2021/04/Measuring-the-Impact-of- COVID-19-on-People-in-the-Museum-Field-Report.pdf. (Erişim tarihi: 1 Haziran         2021).

Benjamin, W. (2001). Tarih kavramı üzerine. (N. Gürbilek Çev.). Son bakışta aşk içinde (s.       39-49). İstanbul: Metis.

Bennett, T. et al. (2009). Culture, class, distinction. New York: Routledge.

Bishara, H. (2020a). 13% of museums worldwide may close permanently due to Covid-19,         studies say. https://hyperallergic.com/565254/covid-19-unesco-icom-study/ (Erişim   tarihi: 1 Haziran 2021).

 Bishara, H. (2020b). Metropolitan museum looks toward reopening in late August.        https://hyperallergic.com/573013/metropolitan-museum-looks-toward-reopening-in-   late-august/ (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Bourdieu, P. & Darbel, A. (2011). Sanat sevdası: Avrupa sanat müzeleri ve ziyaretçi kitlesi.      (S. Canbolat Çev.). İstanbul: Metis.

Chak, T. (2021). Parlayan bir çiçek. (E. Kaya Çev.). V. Prashad (Ed.) Paris Komünü 150           içinde (s. 27-29). İstanbul: Yordam. 

Di Liscia, V. (2021). Citing job insecurity, Whitney museum workers are unionizing.      https://hyperallergic.com/646835/whitney-museum-workers-are-unionizing/ (Erişim       tarihi: 1 Haziran 2021).

Edhem, H. (1932). Müzeler. I. Türk tarih kongresi tutanakları içinde (s. 531-566). Ankara             https://drive.google.com/file/d/0B7liBn5XLsAfb1AyQUdNRS1pOEU/view (Erişim      tarihi: 1 Haziran 2021).

İKSV. (2017). Kültür-sanatta katılımcı yaklaşımlar. A. İnce (Haz.) İstanbul: İKSV.

Murray, D. (1904). Museums: Their history and their use. Glasgow: James MacLehose &          Sons.

Nochlin, L. (2006). Müzeler ve radikaller: bir olağanüstü durumlar tarihi. (R. Akman Çev.).      A. Artun (Ed.) Tarih sahneleri sanat müzeleri 2: Müze ve eleştirel düşünce içinde       (s.11-48) İstanbul: İletişim.

Paris Komünü Sanatçılar Federasyonu’nun Manifestosu. (2021). (E. Kaya Çev.). V. Prashad      (Ed.) Paris Komünü 150içinde (s. 121-125). İstanbul: Yordam.

Pogrebin, R. (2020). Met museum prepares for $100 million loss and closure till July.    https://www.nytimes.com/2020/03/18/arts/design/met-museum-coronavirus- closure.html (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Ross, K. (2016). 150. yıldönümünde Paris Komünü’nün siyasi muhayyilesi: Bir saray yakmak   ve kamusal güzellik.(Söyleşi, U. Atayurt ve D. Ş. Dinler).           https://www.birartibir.org/a-dan-x-e/1087-bir-saray-yakmak-ve-   kamusal-guzellik        (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Schubert, K. (2004). Küratörün yumurtası. (R. Smith Çev.). İstanbul: İstanbul Sanat Müzesi      Vakfı.

Traverso, E. (2018). Solun melankolisi: Marksizm, tarih ve bellek. (E. Ersavcı Çev.).      İstanbul: İletişim.

TÜİK. (2020). Hanehalkı bilişim teknolojileri kullanım araştırması.          https://tuikweb.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33679 (Erişim tarihi: 1 Haziran         2021). 

UNESCO & ICOM. (2020). Covid-19: UNESCO and ICOM concerned about the situation       faced by the world’s museums. https://en.unesco.org/news/covid-19-unesco-and-icom-      concerned-about-situation-faced-worlds-museums (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

UNESCO. (2021). Museums around the world in the face of Covid-19.     https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000373530 (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).


[1] ICOM’un alternatif müze tanımı için bkz.: https://icom.museum/en/news/icom-announces-the-alternative-museum-definition-that-will-be-subject-to-a-vote/ (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

[2] Konuyla ilgili kapsamlı bir çalışma için bkz., Akkent, M. ve N. Kovar (Ed.). (2019). Feminist pedagoji: Müzeler, hafıza mekânları ve hatırlama pratikleri. İstanbul: İstos.

[3] TÜİK’in Temmuz 2020’de açıkladığı “Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2019” raporuna göre, “toplam tüketim harcamalarında en düşük payı alan harcama türleri arasında (…) %3,1 ile eğlence ve kültür harcamaları” bulunmaktadır. Ayrıntılar için bkz. https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hanehalki-Tuketim-Harcamasi-2019-33593 (Erişim tarihi: 1 Haziran 2021).

Paris Komünü: Kaplanın Geçmişe Sıçrayışı – Michael Löwy

18 Brumaire’de Marx proleter devrimlerin, burjuva devrimlerinin aksine, şiirlerini geçmişten değil gelecekten aldığını ifade ediyordu. Haklıydı da muhtemelen: Toplumsal devrimler her zaman için beklenmedik ve yenilikçidir, yeni örgütlenme ve mücadele biçimleri icat ederler. Fakat aynı zamanda Marx’ın yanıldığını düşünüyorum: Her devrim ilhamını, şiirini geçmiş devrimlerden çekip çıkarır. Walter Benjamin’in vurguladığı gibi her devrim bir “kaplanın geçmişe sıçrayışı”dır: 1871 Paris Komünü için bu durum bilhassa geçerlidir; başlıca referanslarından birini 1793-94’ün Paris Komünü teşkil etmiştir. Daha ileride göreceğimiz gibi aynı durum, 1871 Paris Komünü’nden ilham alan Rus devrimi için de geçerli olmuştur. 

Tarihin tüm büyük devrimleri gibi Komün de, Daniel Bensaid’in Marx ve Engels’in 1871 hakkındaki yazılarına yazdığı o güzel girizgahta[1] gözlemlediği gibi, günlerin olağan seyrini durduran bir hadise, duvar saatlerinin mekanik zamanından bir kopuş, geçmişin, şimdinin ve geleceğin görevleri arasında patlayıcı bir bileşim oluşturmuştur.

Immanuel Kant’ın Fransız Devrimi hakkındaki değerlendirmesinde yazdığını Paris Komünü’ne uyarlayabiliriz:

“Elverişli koşulların meydana gelmesi vesilesiyle halklar tarafından tekrar anılmamak ve bu türden yeni teşebbüslerde referans alınmamak için fazlasıyla büyük, insanlığın çıkarlarına fazlasıyla bağlı bir hadise”.

Komünün 2021’deki 150’nci yılı 1871 savaşçılarını anmak için ama aynı zamanda onların bu teşebbüsünün bugünün mücadeleleri bakımından taşıdığı önem hakkında düşünmek için de bir fırsat oluşturuyor. 

  1. Ezilenlerin Geleneği

Paris’teki Père Lachaise mezarlığında, “Federe’ler Duvarı” adıyla bilinen bir duvar vardır. Mayıs 1871’de Versay birlikleri tarafından Paris Komünü’nün son savaşçıları burada kurşuna dizilmiştir. Her sene, binlerce –ve bazen de, 1971’de olduğu gibi on binlerce– insan, Fransa’nın yanı sıra dünyanın dört bir yanından gelerek, işçi hareketinin bu önemli hafıza mekanını ziyaret eder. Tek başlarına veya yürüyüşler kapsamında, kızıl bayraklar ve çiçeklerle gelirler, bazen de Komünarların ezgisi haline gelmiş eski bir aşk şarkısını söylerler: “Kiraz Mevsimi”. Burada anılan bir insan, bir kahraman veya bir büyük düşünür değil, unutmayı reddettiğimiz, bilinmeyen, tanınmayan bir insan kalabalığıdır.

Walter Benjamin’in “Tarih Kavramı üzerine” tezlerinde (1940) söylediği gibi, özgürlük mücadelesi geleceğin yanı sıra mağlup kuşaklar adına da verilir; köleleştirilmiş ataların ve onların mücadelelerinin anısı devrimci düşüncenin ve eylemin ahlaki ve siyasal büyük ilham kaynaklarından biridir.

Dolayısıyla Paris Komünü, Benjamin’in “ezilenlerin geleneği” olarak adlandırdığı ve madun sınıfların, bir an için tarihin sürekliliğini, tahakkümün sürekliliğini kırmayı başardığı ayrıcalıklı (“mesiyanik”) uğraklardan biridir. Bunlar, her seferinde yeni mücadeleler için kerteriz noktası ve örnek teşkil edecek kısa –fazla kısa–  hürriyet, özgürleşim ve adalet dönemleridir. Komün, 1871’den beri devrimcilerin tefekkürünü ve pratiğini beslemiştir, öncelikle Marx’ın –ve de Bakunin’in–, daha sonra da, 20.nci yüzyılda Troçki’nin ve Lenin’in.

2. Marx ve 1871 Komünü

Birinci Enternasyonal içindeki anlaşmazlıklarına rağmen, Marksistler ve liberterler Paris Komünü’ne, modern tarihin bu ilk büyük “proleter iktidarı” girişimine destek verme konusunda kardeşçe işbirliği içinde olacaktır. Elbette Marx’ın ve Bakunin’in bu devrimci olay konusundaki tahlilleri karşıt kutuplarda bulunuyordu. Marx’ın tezlerini şöyle özetleyebiliriz: 

“Komüne katılan az sayıdaki inanmış sosyalistin durumu son derece zordu… Versay’ın hükümetinin ve ordusunun karşısına devrimci bir hükümet ve orduyla çıkmaları gerekmişti”.

İki hükümeti ve iki orduyu karşı karşıya getiren Fransa’daki iç savaşın bu okumasına karşılık, Bakunin’in devlet-karşıtı bakış açısı son derece açıktı:

“Paris Komünü bizzat devlete karşı, toplumun bu doğaüstü yaratığına karşı yapılmış bir devrimdi”.

Dikkatli ve bilgili okur kendiliğinden düzeltmiştir: ilk başta aktardığım görüş… Bakunin’in “Paris Komünü ve Devlet kavramı”ndan alınmıştır. İkincisi ise Marx’ın “Fransa’da İç Savaş, 1871”’in ilk taslağından bir alıntıdır. Marx ile Bakunin, Marksistler ile liberterler arasındaki –elbette gerçekten varolan– ayrımların düşünüldüğü kadar basit ve belirgin olmadığını göstermek üzere böyle bir oyuna başvurduk.

Hatta Marx, Komün olayları sırasında Proudhoncuların üstadlarının tezlerini unutmuş olmasından memnuniyet duyarken, bazı liberterler de Marx’ın Komün üzerine yazılarında merkeziyetçiliğin federalizm lehine unutulmuş olmasını keyifle gözlemler.

Karl Marx Uluslararası İşçi Birliği’nin (UİB-Birinci Enternasyonal’in) merkezi siyasal sloganı olarak, bu örgütün 1864’deki Açılış Hitabesi’ne de geçireceği şu sözleri önermiştir: “Emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olacaktır”. 1871 Komünü, onun gözünde bu denli önem taşıyorsa, bu tam da modern işçi ve sosyalist hareketinin bu kurucu ilkesinin ilk devrimci tezahürü olmasından ileri gelir.

1871’de Birinci Enternasyonal adına kaleme aldığı “Fransa’da İç Savaş” adıyla bilinen Hitabe’de (ve hazırlık notlarında), Marx Komünün bir partinin veya grubun iktidarı değil, ama “esasen işçi sınıfının yönetimi”, “halkın halk tarafından yönetimi”, yani “halk tarafından ve halk için bizzat kendi toplumsal yeteneğinin yeniden ele geçirilmesi” olduğunu yazar. Bu nedenle mevcut devlet aygıtını yalnızca fethetmekle yetinilemezdi: onu “kırıp” yerine yeni bir siyasal iktidar biçimi konulmalıydı, tıpkı Komünarların hazırladıkları ilk kararnameyle, sürekli orduyu feshedip yerine silahlanmış halkın konulmasıyla yaptıkları gibi.

Marx, dostu Kugelmann’a 17 Nisan 1871 tarihli, yani Komünün ilk haftalarında yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “18 Brumaire’imin son bölümünde, eğer tekrar okursan fark edebileceğin gibi, Fransa’da önümüzdeki ilk devrim teşebbüsünün, şimdiye dek olduğu gibi bürokratik ve askeri aygıtın el değiştirmesine değil, onun yok edilmesine dayanması gerektiğini belirtiyorum. Bu kıtadaki her gerçek halk devriminin ilk koşuludur. Paris’teki kahraman yoldaşlarımızın da yaptığı budur”.

Marx için belirleyici olan, Komünün sosyal yasalarının yanı sıra –ki sahipleri tarafından terkedilen fabrikaların işçi kooperatiflerine dönüştürülmesi gibi bazı uygulamalar sosyalist bir dinamiğe sahipti–, bir emekçiler iktidarı olarak onun siyasal anlamıydı. 1871 Hitabesi’nde yazdığı gibi, “modern devlet aygıtını kıran bu yeni Komün”, “kendi ‘doğal amirlerinin’ yani mülk sahiplerinin yönetsel ayrıcalıklarına ilk kez dokunmaya cüret eden” “sıradan işçilerin” eseri olmuştur.

Komün ne bir komplo ne de bir darbeydi, “kendi için ve kendiliğinden harekete geçen halk” idi. Daily Newsgazetesinin muhabiri “yüksek otoriteyi” uygulayan hiçbir şefin bulunmadığını gözlemlediğinde, Marx ironik bir yorumla yanıt verir : “Bu durum, siyasal idollere ve ‘büyük adamlara’ muazzam bir ihtiyaç duyan burjuvayı şaşkınlık içinde bırakır”. Elbette ki Birinci Enternasyonal’in militanları bu olaylar sırasında önemli bir rol oynamıştır, fakat Komün bir öncü grubun müdahalesiyle açıklanamaz. Ayaklanmayı UİB tarafından gizlice hazırlanmış bir fesat olarak sunan gericiliğin iftiralarına cevaben, Marx şöyle yazıyordu : “Polisiye ruhun içine işlediği Burjuva zihniyeti doğal olarak Uluslararası İşçi Birliği’ni, merkezi yönetiminin çeşitli ülkelerde zaman zaman patlamalar düzenleyen bir çeşit gizli fesat olarak görmektedir. Esasında Birliğimiz, uygar dünyanın çeşitli ülkelerindeki en ileri işçileri bir araya getiren uluslararası bağdan başka bir şey değildir. Sınıf mücadelesi nerede, hangi koşullarda ve hangi şekil altında yoğunluk kazanırsa kazansın, Birliğimizin üyelerinin en ön saflarda yer alması gayet doğaldır”.

Eğer Marx kimi zaman işçilerden kimi kez de “halk”tan söz ediyorsa, bu onun Komünün yalnızca dar anlamda proleter sınıfın eseri olmadığının bilincinde olmasından kaynaklanmaktadır. Komün aynı zamanda, kızıl bayrağın ve bir sosyal cumhuriyet hayalinin etrafında birleşmiş yoksullaşmış orta sınıfların bazı kesimlerinin, aydınların, çeşitli toplumsal tabakalardan gelen kadınların, öğrencilerin ve askerlerin de eseridir. Ve de tabii, hareketin içinde yer almayan, fakat desteği olmaksızın Paris ayaklanmasının ancak yenilgiyle sonuçlanacağı köylülerin.

Paris Komünü’nün Marx’ın üzerinde durduğu bir diğer boyutu, enternasyonalist karakteridir. Elbette ki Paris halkı 1871’de Bismarck ve Prusya ordusuyla barışan teslimiyetçi burjuva siyasetçilerine karşı ayaklanmıştır. Fakat bu ulusal tepki hiçbir biçimde milliyetçi bir şekle bürünmez; bu bir yanıyla Birinci Enternasyonal’in Fransa Seksiyonunun militanlarının oynadığı rolden kaynaklanmaktadır, ama aynı zamanda, Komünün tüm ulusların savaşçılarına çağrıda bulunmasından ileri gelir. Uluslararası İşçi Birliği’nin gösterdiği dayanışma ve sosyalist işçilerin inisiyatifiyle Breslau’da ve başka Alman şehirlerinde düzenlenen destek mitingleri, Paris halkının ayaklanmasının bu enternasyonalist anlamının ifadesidir. Mart 1872’de Komünün yıldönümünü kutlamak üzere düzenlenecek bir miting için kabul edilen bir karar metninde Marx’ın yazacağı gibi, komünarlar, “evrensel proletaryanın tehdit edici ordusunun… kahraman öncüleriydiler”.

3. Kaplanın Geçmişe Sıçrayışı: Ekim 1917

Walter Benjamin’e göre, yine 1940 tezlerinde, ezilenlerin mücadelesindeki mevcut bir ân ile, geçmişin belirli bir olayı, bu geçmişin eğer fark edilip tanınmazsa yok olup gidecek eşsiz bir imgesi arasında bir küme vardır. 1905 Rus devriminde olan da budur. Yalnızca Lev Troçki 1871 Komünü ile 1905’te Rus sovyetlerinin mücadelesi arasındaki kümeyi algılamıştır : Aralık 1905’te Marx’ın Komün üzerine kaleme aldığı yazıların Rus baskısına yazdığı önsözde 1871 örneğinin, « ekonomik açıdan daha geri bir ülkede, proletaryanın gelişkin bir kapitalist ülkeden daha önce iktidara gelebileceğini » gösterdiğini gözlemler. Fakat, bir kez iktidara geldiklerinde, Rus emekçileri, tıpkı Komününkiler gibi, mutlakiyetçiliğin tasfiyesi ile sosyalist devrimi iç içe geçiren tedbirler almaya yöneleceklerdir.

1905-1906’da Rus devrimi için 1871’in model alınmasını savunma noktasında Troçki tümüyle yalıtılmış bir haldeydi. Lenin bile, Menşeviklerin Çarlık-karşıtı burjuvaziye destek taktiğine yönelttiği eleştirilere rağmen, Komünü Rusya işçi hareketi için bir örnek olarak değerlendirmeyi reddediyordu. 1905’te yazdığı Sosyal-Demokrasinin İki Taktiği çalışmasında, Paris Komünü’nü, “Cumhuriyet için mücadelenin hedefleriyle sosyalizm için mücadeleninkileri birbirine karıştırdığı” için eleştirir ; bu nedenle Komünün yönetim biçimi “bizimkinin [geleceğin Rus devrimci-demokratik hükümetinin] benzememesi gereken bir hükümettir”.

1917’de ise olaylar tümüyle farklı gelişir. Nisan Tezleri’nden itibaren Lenin Paris Komünü’nü Sovyetler Cumhuriyeti için bir model olarak görür ve tam da demokratik cumhuriyet için mücadeleyle sosyalizm için mücadele arasındaki diyalektik bileşimi gerçekleştirdiği için, onu Rus devrimcileri için bir hedef olarak önerir. Bu fikir aynı zamanda Devlet ve İhtilal’de ve 1917 yılı boyunca Lenin’in kaleme aldığı tüm diğer yazılarda etraflıca geliştirilir. Komünarlar ile özdeşleştirme o denli kuvvetliydi ki, çağdaşlarının anılarına gore, Lenin Sovyet iktidarının 1871 Komününden bir gün fazla ayakta kaldığı günü –Ekim 1917’den birkaç ay sonra– gururla kutlamıştır.

Dolayısıyla Ekim ihtilali Walter Benjamin tarafından tezlerinde önerilen şu fikrin çarpıcı bir örneğidir: her otantik devrim geleceğe doğru bir sıçrama teşkil etmenin yanı sıra, “geçmişe doğru bir kaplan sıçrayışı”, geçmişin “şimidinin zamanıyla” (Jetztzeit) yüklü bir ânına doğru diyalektik bir sıçramadır.

Marx kadar Engels, Lenin veya Troçki Komünün bazı siyasal veya stratejik hatalarını eleştirmiştir: örneğin, Fransa Bankası’nın parasına el koymamak, Versay’a saldırmamak, düşmanı her bir mahallenin barikatlarının ardında beklemek. Bununla birlikte, bu olayda, modern tarihin daha önce görülmedik bir ânını, “gökyüzünü fethetme’ye” dönük ilk teşebbüsü, ezilen sınıfların ilk toplumsal ve siyasal özgürleşim deneyimini görmekten de geri kalmadılar.

4. 21. Yüzyılda Paris Komünü’nün Güncelliği

Her kuşağın, kendi tarihsel deneyimine, güncel mücadelesinin ihtiyaçlarına, onu motive eden özlemlere ve ütopyalara göre, 1871 Komünü’ne dair özgün bir okuması, özgün bir yorumu vardır. Chiapas’taki Zapatistlerden alternatif küreselleşme hareketine, oradan da liberter Rojava’ya kadar, 21. Yüzyılın başının radikal solunun ve toplumsal-siyasal hareketlerinin bakış açısından Komünün güncelliğini oluşturan nedir?

Hiç kuşkusuz, bugünün militanlarının ve aktivistlerinin büyük çoğunluğu Komün hakkında pek bir fikre sahip değil. Bununla birlikte, 1871 Paris baharının deneyimiyle bugünün mücadeleleri arasında öne çıkarılması gereken kimi yakınlıklar ve yankılanmalar mevcuttur.

a) Komün bir öz-özgürleşme, öz-örgütlenme, aşağıdan inisiyatif hareketiydi. Hiçbir parti kendini halk sınıflarına ikame etmeye girişmedi, hiçbir öncü grup emekçilerin yerine “iktidarı almak” istemedi. Birinci Enternasyonal’in Fransa Seksiyonunun militanları halk ayaklanmasının en etkin taraftarları arasında yer alıyordu, ama kendilerini hiçbir zaman hareketin “önderliği” olarak ilan etmediler, hiçbir zaman iktidarı tekellerine almaya veya başka siyasal akımları marjinalleştirmeye teşebbüs etmediler. Komünün temsilcileri demokratik olarak ilçelerden seçildiler ve halk tabanlarının daimî denetimine tabi oldular.

b) Bir başka ifadeyle: 1871 Komünü çoğulcu ve birleşik bir hareket oldu. Bu harekete Proudhon’un veya (daha nadir olmakla birlikte) Marx’ın taraftarları, liberterler ve jakobenler, Blanquiciler ve “sosyal cumhuriyetçiler” katılıyordu. Elbette ki Komünün demokratik olarak seçilmiş kademelerinde tartışmalar ve ayrımlar vardı, kimi zaman da siyasal çatışmalar. Fakat pratikte birlikte hareket ediliyor, farklı akımlar karşılıklı olarak birbirine saygı duyuyor, silahlar anlaşmazlık içinde olunan mücadele kardeşlerine değil düşmana yöneltiliyordu. Ortak hedefler, çeşitli akımların ideolojik dogmalarından daha ağır basıyordu: toplumsal özgürleşim, sınıf ayrıcalıklarının kaldırılması. Bizzat Marx’ın da ifade ettiği gibi, jakobenler otoriter merkeziyetçiliklerini, Proudhoncular ise “siyaset-karşıtı” ilkelerini unutmuştu.

c) Daha yukarıda gördüğümüz gibi, bu, çeşitli ülkelerden savaşçıların katılımıyla otantik biçimde enternasyonalist bir hareket olmuştur. Komün milisinin yönetimine Polonyalı bir devrimci (Dombrowicz) seçilir; Macar-Alman bir işçi (Leo Frankel) Çalışma Komiseri olur. Hiç şüphesiz Prusya işgaline direniş Komünün oluşmasında belirleyici bir rol oynamıştır, fakat Fransız asilerin, “Avrupa Birleşik Devletleri” ütopyasından ilham alarak Alman halkına ve sosyal-demokrasisine yaptığı çağrı bu enternasyonalist hassasiyete tanıklık eder.

d) Halk kültüründe patriarkanın ağırlığına rağmen, Komün kendini, kadınların aktif ve mücadeleci katılımıyla ayırt eder. Liberter militan Louise Michel ve Rus devrimci Elisabeth Dmitrieff en tanınanlar arasındadır fakat –Versay gericiliği tarafından öfke ve nefretle [olaylar sırasında çıkardıkları yangınlara göndermeyle–çn] “petrolcü” olarak adlandırılan– daha binlerce başka kadın Nisan-Mayıs 1871 mücadelelerine katılmıştır.

13 Nisan’da, kadın yurttaşların delegeleri Komünün Yürütme Komisyonu’na çok sayıda kadının Paris’in savunusuna katılma iradesini gösteren bir belge gönderir. Metinde şöyle yazar: “Her türden ayrıcalığın, her türden eşitsizliğin yok edildiğini ilan eden büyük ilkenin temsilcisi olduğu için, Komün, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmadan –ki bu ayrım egemen sınıfların ayrıcalıklarının dayandığı uzlaşmaz karşıtlığın ihtiyaçları tarafından yaratılmış ve sürdürülmektedir– nüfusun tümünün haklı taleplerini göz önünde bulundurmaya angajedir”.

Bu çağrı kadın yurttaşların Merkez Komintesinin üyesi olan delegeler tarafından imzalanmıştır: Adélaïde Valentin, Noëmie Colleville, Marcand, Sophie Graix, Joséphine Pratt, Céline Delvainquier, Aimée Delvainquier, Elisabeth Dmitrieff.

e) Kesin bir sosyalist programa sahip olmamakla birlikte, Komünün sosyal tedbirleri –örneğin patronları tarafından terk edilen fabrikaların işçilerin eline geçmesi– radikal bir antikapitalist dinamiğe sahipti.

Çağımızın halk ayaklanmalarının karakteristiklerinin – Latin Amerika’dan birkaç örnek vermek gerekirse 1994 Zapatist ayaklanması, 2001 Buenos Aires halkının isyanı veya 2002’de Venezüella’da Chavez karşıtı darbe girişimini yenilgiye uğratan veya 2019’da Şili’de alçak Başkan Pinera’ya karşı ayaklanma– 1871’in asi Paris’ininkilerinden çok farklı olduğu aşikardır. Fakat ezilenlerin bu ilk toplumsal özgürleşim teşebbüsünün birçok yönü şaşırtıcı bir güncellik taşımaya devam etmekte ve yeni kuşakların düşüncesini beslemeyi hak etmektedir. Geçmişin ve mücadelelerinin hafızası olmaksızın geleceğin ütopyası için mücadele de olmayacaktır.

Çeviri: Uraz Aydın

Bu yazı 2009 yılında Karl Marx’ın Paris Komünü hakkındaki yazılarının İtalyanca baskısına önsöz olarak kaleme alındıktan sonra yazar tarafından Komünün 150. Yılı vesilesiyle kısmi bir düzenlemeyle tekrar yayınlanmıştır. Türkçede ilk hali, Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ına önsöz olarak basılmıştır (Yazın Yayıncılık, Mart 2011).



[1] Daniel Bensaïd, “Politiques de Marx”, in Karl Marx, Friedrich Engels, Inventer l’inconnu. Textes et correspondances autour de la Commune, Paris, La Fabrique, 2008, pp.15-16.