Sadece birkaç Marksist düşünür, sosyalizmin uluslararası programına Rosa Luxemburg’dan daha fazla taahhüt sahibiydiler. O Yahudi, Polonyalı ve Almandı, fakat onun tek “anavatanı” Sosyalist Enternasyonal’di. Ancak, onun bu radikal enternasyonalizminin ulusal sorunda sorgulanabilir pozisyonlar almasına neden olduğu da bir gerçektir.
Örneğin, kendi ülkesi Polonya’da, sadece Pilsudski’nin Polonya Sosyalist Partisi’ndeki (PPS) “sosyal yurtseverlerin” Polonya’nın ulusal bağımsızlığı çağrılarına muhalefet etmekle kalmadı, Bolşeviklerin Polonya’nın kendi kaderini tayin etme hakkını da (Rusya’dan ayrılma hakkını da içermek üzere) reddetti. 1914’e kadar görüşlerini “ekonomistçe” argümanlara dayandıracaktı: Polonya zaten Rus ekonomisine entegre olmuştu ve bu yüzden Polonya’nın bağımsızlığı yalnızca gerici aristokratik ve küçük burjuva katmanlar tarafından paylaşılan, sadece ütopik bir talepti.
Ulusları esas olarak “kültürel” birer olgu olarak kavradı, ulusal taleplere çözüm olarak da “kültürel otonomi”yi önerdi. Lenin’in bu konu üzerindeki yazılarında vurguladığı gibi, onun yaklaşımında eksik olan nokta ulusal sorunun politik boyutuydu: kendi kaderini tayin etme demokratik hakkı.
Ancak, en azından bir makalesinde, problemi çok daha açık ve diyalektik bir şekilde beyan etti: 1905’teki Polonya Sorunu ve Sosyalist Hareket başlıklı toplu yazılarına önsözde. Bu makalede, her ulusun meşru bağımsızlık hakkı (“doğrudan, sosyalizmin en temel ilkelerinden gelen…”) ile, reddetmiş olduğu bu bağımsızlığın Polonya için istenilebilirliği arasında çok dikkatli bir ayrım yapar.
Ulusal baskının “en tahammül edilemez barbarca bir baskı” olduğunda ve bunun ancak “gazapla dolu, fanatik bir isyan” kışkırtabileceğinde ısrar etti. Ama, yıllar sonra, 1918’deki Rus Devrimi broşüründe -ki Bolşeviklerin demokrasi ve özgürlüğü kısıtlaması hakkında çok değerli eleştirileri içerir- ulusun kaderini tayin hakkına herhangi bir referansı “içi boş bir küçük burjuva lafebeliği” olarak reddeder.
Rosa Luxemburg’un enternasyonalizmi hakkındaki çoğu tartışma asıl olarak -bazen tamamen- onun (gerçekten de sorgulanabilir olan) ulusal haklar tezi hakkındadır. Burada eksik olan onun görüşlerinin pozitif olan yanıdır: Marksist proletarya enternasyonalizmi kavramına olan olağanüstü katkısı ve milliyetçi ve şoven ideolojilere taviz vermeyi inatçı bir şekilde reddetmesidir.
Dünyanın işçileri birleşin!
George Lukács, 1923’te yazdığı Tarih ve Sınıf Bilinci adlı kitabın “Rosa Luxemburg’un Marksizm’i” üzerine olan bölümünde, diyalektiğin bir kategorisi olan bütünselliğin [totality] “devrimin bilimdeki ilkesinin taşıyıcısı” olduğunu ileri sürdü. Rosa Luxemburg’un yazılarını, özellikle Sermaye Birikimi’ni (1913) bu diyalektik yaklaşımın çarpıcı bir örneği olarak gördü.
Ama, aynı şey onun enternasyonalizmi için de söylenebilir: değerlendirir, analiz eder ve bütün sosyal ve siyasal sorunları bütünün bakış açısından tartışır, yani uluslararası işçi sınıfı hareketinin çıkarlarının perspektifinden.
Bu diyalektik bütünlük bir soyutlama, boş bir evrenselcilik veya farklılaştırılmamış varlıkların bir yığını değildi: uluslararası proletaryanın kendi kültürleri, dilleri ve tarihlerinden meydana gelmiş, yaşam ve çalışma koşullarının da çok farklı olduğu, bir insan çoğulluğu olduğunu iyi biliyordu.
Sermaye Birikimi’nde Güney Afrika’daki madenler ve plantasyonlarda zorla çalıştırılan işçilerin -Almanya’daki fabrikalarda benzerinin hiç olmadığı- uzun bir tanımlaması vardır. Ama bu çeşitlilik ortak eyleme bir engel olarak anlaşılmamalıydı: diğer bir deyişle, enternasyonalizm onun için Marks ve Engels’in anladığı gibiydi: “Proletarier aller Länder, vereinigt euch!” [Bütün ilkelerin işçileri birleşiniz!] -ortak düşmana yani kapitalist sisteme, emperyalizme ve emperyalist savaşlara karşı bütün ülkelerin işçilerinin birliği.
Bunun içindir ki, Almanya’ya geldikten ve Alman Sosyal Demokrasisinin saflarına katıldıktan sonra, militarizme, askeri kredilere veya donanmanın seferlerine taviz vermeyi kesinlikle reddetti. Sosyal Demokratik sağ kanat (Wolfgang Heine ve Max Schippel gibileri) Kayzer hükümetiyle bu konularda görüşmeler yapmak isterken, o, güya “iş alanı yaratma ihtiyacı” ile meşrulaştırılan bu cinsten teslimiyetçilikleri açığa vurdu.
Sınırlar olmaksızın dayanışma
Yaşadığı zamanın pek çok diğer sosyalizmlerinden farklı olarak, Luxemburg’un enternasyonalizmi Avrupa ülkeleriyle sınırlı değildi. Avrupa sömürgeciliğine aktif bir şekilde baştan muhalefet etti ve sömürge halklarının mücadelesine olan sempatisini saklamadı. Doğal olarak, bu, Almanya’nın Alman Güney-Batı Afrika’sında 1904’teki Herero ayaklanmasının zalimce bastırılması gibi Afrika’daki sömürge savaşlarını da kapsıyordu.
1911’de kalabalığa yaptığı bir konuşmada, şöyle anlattı:
“Herero halkı yüzyıllardır kendi yurdunda yaşayan siyah bir halktır… Onların ‘suçu’ köle tüccarlarına teslim olmamak ve yurtlarını yabancı istilacılara karşı savunmaktı… Bu savaşta da Alman silahları bolca şana sarmalandılar… Erkekler vuruldu, kadınlar ve çocuklar yangın yeri gibi olan çöle sürüldüler.”
Kuzey Afrika’daki (Fransa’ya karşı) yüksekten atan Alman emperyalist iddialarını (1911’deki, “Fas olayı” denilen, Almanya’nın Agadir’e gemilerini gönderdiği olay) suçlarken, Cezayir’deki Fransız sömürgeciliğini Arap aşiretlerinin kadim klan komünizmine karşı burjuva özel mülkiyetini şiddetle dayatmak teşebbüsü olarak tanımladı.
1907-1908’de Sosyal Demokrat Parti okulundaki ekonomi politik derslerinde, ileri kapitalist ülkelerdeki proleter kitlelerinin modern komünizmi ile emperyal egemenliğin, “sömürge ülkelerde kâr açlığıyla yürüyüşe geçişine karşı inatçı bir direniş gösteren kadim komünist var olmanın savunucuları” arasındaki bağlantıyı vurguladı.
En önemli makalesi Sermaye Birikimi’nde, şiddet kullanarak el koymanın küresel ölçekteki kapitalist birikimin yalnızca bir ilk aşaması değil, kesintisiz bir süreç olduğunu ileri sürdü:
“Tarihsel bir süreç olarak görülen sermaye birikimi zoru kesintisiz bir silah olarak kullanır, sadece ilk ortaya çıktığında değil, devamında da, ta bugüne kadar. Bu süreçteki ilkel toplumlar açısından, bu bir ölüm kalım meselesidir; onlar için karşı çıkmaktan ve sonuna kadar savaşmaktan başka çare yoktur… Dolayısıyla, herhangi bir sömürgeci rejimin sürekli olarak ordularını sömürgeleri işgale göndermesi, yerli ayaklanmaları ve cezalandırıcı askeri seferler günün gereklerindendir.”
O zaman, çok az sayıda sosyalist sömürgeci seferleri açığa vurdu ve sömürgeleştirilen halkların direnişini ve mücadelesini haklı buldu. Her ne kadar dikkatinin merkezinde Avrupa varsa da Luxemburg’un tutumu enternasyonalizminin gerçek doğasını açıklar.
Tutarlı bir savaş karşıtı
Rosa Luxemburg, Avrupa’da yükselmekte olan savaş tehlikesini açıklıkla gördü ve Emperyal Alman hükümetinin savaş hazırlıklarını açığa vurmaktan hiç vazgeçmedi. 13 Eylül 1913’te Frankfurt am Main yakınındaki Bockenheim’da yaptığı bir konuşmayı çok önemli bir beyanla bitirdi: “Eğer Fransız ve diğer kardeşlerimize öldürücü silahları doğrultacağımızı düşünüyorlarsa şimdiden söyleyelim: asla öyle bir şey yapmayacağız!”
Savcı onu hemen “halkı yasaya karşı itaatsizliğe kışkırtmakla” itham etti. Mahkeme Şubat 1914’teydi; Rosa Luxemburg, Birinci Enternasyonal’in 1868 Brüksel konferansındaki bir kararı -eğer savaş olursa işçiler genel grev yapacak kararı- alıntılayarak, militarizme ve savaş politikalarına karşı çıkan korkusuz bir konuşma yaptı.
Konuşması sosyalist basında çıktı ve klasik savaş karşıtı literatürün bir parçası oldu. Bir yıl hapse mahkûm oldu, ama Emperyal otoriteler, ancak savaş başladıktan sonra, 1915’te, onu tutuklamaya cesaret edebildiler.
Birinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla, pek çok Avrupalı sosyalist ve Marksist “anavatan savunması” adı altında kendi hükümetlerini desteklerken, o hemen emperyalist savaşa karşı muhalefeti örgütlemeye girişti. Bu ilk çok önemli aylarda saldırgan resmi “yurtsever” ideolojiye hiç taviz vermez ve SPD liderliğinin proleter enternasyonalizminin ilkelerine berbat ihanetine karşı eleştirel argümanlar geliştirir.
Onun SPD’nin politikalarına karşı “büyüyen nefreti” dediği şeyi açıklamak için, J.P.Nettle “kuvvetli bir kişisel öge”ye işaret eder: “Rosa Luxemburg gibi göçmenlerin ağır ve ‘resmi’ Almanlara karşı duydukları ebedi ve bastırmayı beceremedikleri, sabırsızlıkları ve hayal kırıklıkları.”
Ancak, Nettl’ın kabullenmek zorunda kaldığı gibi, savaşa karşı muhalefet sadece yabancı “göçmenler”le kısıtlı değildi, aralarında Karl Liebknecht, Franz Mehring ve Clara Zetkin gibi otantik Alman figürler de vardı. Dolayısıyla, Rosa Luxemburg’un Ağustos 1914’teki sosyal-yurtsever teslimiyetçiliğe karşı öfkesi “göçmen sabırsızlığından” değil enternasyonalizme hayat boyu taahhüdünden ileri geliyordu.
Militarizme ve milliyetçiliğe karşı yaptığı propoganda dolayısıyla birkaç defa hapsedildi, ilkeli duruşunu 1916’daki Ya/Ya da başlıklı makalesinde özetledi: “Savunulması başka her şeyin üstünde olan, proletaryanın ana vatanı Sosyalist Enternasyonal’dir.”
“Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!” çağrısının yerine “Bütün ülkelerin işçileri birbirinizin boğazını kesiniz!” çağrısını koyan, onun “sosyal şovenizm” dediği şeyin etkisiyle İkinci Enternasyonal çökmüştü. Buna cevap olarak, Luxemburg yeni bir Enternasyonal çağrısı yaptı. Bu gelecek Enternasyonal’in temel ilkeleri için kendi önerilerini yazarken, şunları vurguladı:
“Proletaryanın uluslararası dayanışmasının dışında sosyalizm olamaz ve sınıf mücadelesi olmadan sosyalizm olamaz. Sosyalist proletarya, intihar etmeden ne savaşta ne barışta, sınıf mücadelesinden ve uluslararası dayanışmadan vazgeçemez.”
Şüphesiz bu, Karl Kautsky’nin Enternasyonal’in barış zamanlarının bir aleti olduğu, ama ne yazık ki bir savaş durumunda uygun olmadığı, iki yüzlü argümanına karşı bir cevaptı. Bu yeni teori, 1914’te Alman “ulusal savunması”na verdiği desteğin meşrulaştırılmasına hizmet etti.
Ya/Ya da kişisel bir beyanı, onun en kıymetli olan etik ve ideolojik değerlerine dair duygulandıran bir itirafını da içerir: “İşçilerin uluslararası kardeşliği benim için yeryüzündeki en yüksek ve en kutsal şeydir, benim rehber yıldızım, idealim, anavatanımdır; bu ideale sadakatsizlik etmektense canımı vermeyi tercih ederim!”
Milliyetçiliğe karşı uyarı
Rosa Luxemburg’un emperyalizmin, milliyetçiliğin ve militarizmin kötülüklerine karşı yaptığı uyarılar kâhinceydi. Bir kâhin mucizevi bir şekilde geleceği tahmin eden birisi değildir, ama Amos ve İsaiah gibi, insanları, kötülükleri önlemek için kolektif tedbir almadıkları sürece, önlerine çıkacak felaketlere karşı uyarır.
Kapitalizm ve emperyalizm var olmaya devam ettiği sürece her zaman yeni savaşların olacağı uyarısını yaptı:
“Dünya barışı, kapitalist diplomatlardan oluşan uluslararası hakemlik mahkemeleri, ‘silahsızlanma’yla ilgili diplomatik anlaşmalar gibi ütopik ve gerici planlarla güvenceye alınamaz… ‘Avrupa federasyonu’, ‘orta-Avrupa gümrük birlikleri’, ‘ulusal tampon devletler’ ve benzerleri. Kapitalist sınıfların hakimiyeti karşı durulmadan devam ettiği sürece, emperyalizm, militarizm ve savaşlar ortadan kaldırılmayacak veya lanetlenmeyecek.”
Milliyetçiliğe karşı, işçilerin ve sosyalist hareketin öldürücü düşmanı, militarizm ve savaşın beslenme zemini olduğuna dair uyarıda bulundu. 1916’da “Sosyalizmin acil görevi, proletaryayı, milliyetçi ideolojinin etkisinin gösterdiği gibi, burjuvazinin entelektüel tahakkümünden kurtarmak olacak,” diye yazdı.
Savaşın Parçası, Ulusal Sorun ve Devrim’de (1918), savaşın son yılında aniden yükselen milliyetçi hareketlerden endişe duymaktadır. Bu hareketler çok farklı bir karaktere sahiptiler, bazıları (Balkanlar’da olduğu gibi) az gelişmiş burjuva sınıflarının ifadesiydiler, diğerleri ise, İtalyan milliyetçiliğinde olduğu gibi, saf emperyal-sömürgeciydiler.
Bu “şu andaki milliyetçilik dünya-patlaması” özel çıkarların renkli bir çeşitliliğini ihtiva ediyordu, ama Ekim 1917’yi yaratan istisnai tarihsel durumdan kaynaklanan bir ortak çıkar etrafında birleşmişti: proletaryanın dünya devrimi tehdidine karşı mücadele.
“Milliyetçilik”ten kastettiği, şüphesiz, ulusal kültür veya farklı halkların ulusal kimlikleri değildi, daha ziyade, “Ulus”u, her şeyin ona tabi olduğu (“Deutschland über alles”) yüce siyasal değere dönüştüren ideolojiydi.
Uyarıları kehanet doluydu, o kadar ki, yirminci yüzyılın en kötü suçları -Birinci’den İkinci Dünya Savaşı’na kadar ve öteye- milliyetçilik adına, “milli savunma adına”, “yaşamsal ulusal alan” ve benzerleri adına işlenmişti.
Ulusal taleplere ilişkin olarak aldığı tutumlardan bazıları eleştirilebilir, ama ulus-devlet politikalarının (bölgesel çekişmeler, “etnik temizlik”, azınlıklara baskı) tehlikelerini açık olarak idrak etmişti.
Küreselleşmiş bir Sol için Pusula
Rosa Luxemburg’un enternasyonalizminin bugünle alakası nedir? Şüphesiz, erken yirmibirinci yüzyılın tarihsel koşulları, onun yazılarının çoğunu yazdığı, erken yirminci yüzyıldakinden çok farklıdır. Ama, bazı kesin yönleriyle, onun enternasyonalist mesajı -veya belki daha fazlası- bugünle onun zamanınkinden daha alakalıdır.
Rosa Luxemburg’un mirası pek çok bakımdan bizim hareketimiz için önemli olabilir. Düşmanın “küreselleşme” veya sadece “neoliberalizm” değil, küresel kapitalist sistemin kendisi olduğunu açıklıyor. Küresel kapitalist hegemonyanın alternatifi “ulusal egemenlik”, küresele karşı ulusalın savunusu değil, daha ziyade direnişin küreselleşmesi, yani uluslararasılaşmasıdır.
İmparatorluğa alternatif olan şey kapitalizmin “düzenlenmiş”, “insanileştirilmiş” biçimi değil, yeni, sosyalist ve demokratik bir dünya medeniyetidir. Şüphesiz, bizim çağımızda Rosa Luxemburg’un bilmediği yeni meydan okumalarla baş etmeliyiz: ekolojik felaket ve küresel ısınma. Bunlar kapitalistlerin genişleme ve büyüme için sınırsız dürtülerinden kaynaklanmaktadır ve küresel bir düzeyde karşı konulmalıdır. Diğer bir deyişle, ekolojik kriz Luxemburg’un ekolojik değerler sisteminin/etosunun nasıl bugünle alakalı olduğuna dair yeni bir argümandır.
Rosa Luxemburg’un milliyetçilik zehrine karşı uyarısı hiç bu kadar ilgili olmamıştı. Bugün dünyada -özellikle Avrupa ve Amerika’da- milliyetçilik, yabancı düşmanlığı veya çeşitli “yurtseverlik”ler altında ırkçılık, gerici, faşist veya yarı-faşist yüzleriyle yükselişte ve demokrasi ve özgürlük için ölümcül bir tehlike oluşturuyorlar. İslamofobi, antisemitizm ve anti-Roman ırkçılık gemi azıya almış, açık veya gizli hükümet desteği alıyor.
Her şeyden önce, göçmenlere duyulan yabancı düşmanı nefret -baskı, savaş ve açlıktan kaçan çaresiz insanlara karşı- sinik bir şekilde neo-faşist partiler tarafından ve/veya otoriteryen hükümetler tarafından teşvik ediliyor. Orban, Salvini ve Trump göçmenleri günah keçisi yapan politikaların sadece en yaygaracı ve mide bulandırıcı temsilcileridir. Binlerce göçmen Avrupa’nın kapılarının sımsıkı kapatılmasıyla Akdeniz’in sularında ölüme mahkûm edildi. Bu, Rosa Luxemburg’un sert bir şekilde eleştirdiği acımasız sömürgeci tutumun yeni bir biçimi olarak görülebilir.
Onun sosyalist enternasyonalizmi yabancı düşmanı bir fırtınanın ortasında çok değerli bir ahlaki ve siyasi pusula olarak durmaktadır. Bereket versin ki, ırkçı ve milliyetçi dalgaya inatla karşı çıkanlar sadece Marksist enternasyonalistler değil: dünyadaki pek çok insan hümanist, dinsel veya ahlaki değerlerle harekete geçip baskı altındaki azınlıklar ve göçmenlerle dayanışma gösteriyorlar. Sendikacılar, feministler ve diğer sosyal hareketler bütün ırklardan ve milliyetlerden insanları sömürü ve baskıya karşı ortak mücadelede örgütlemekle meşguller.
Rosa Luxemburg’un enternasyonalist fikirleri gerçeği anlamak ve dönüştürmek için çok değerli araçlardır. Zamanımızın mücadeleleri için elzem ve kaçınılmaz silahlardır. Ama, Marksizm sürekli hareket halinde olan açık bir yöntemdir, her çağın yeni meydan okumaları için yeni fikirler ve kavramlar geliştirmelidir.
Kapitalizm insanlığı ve tüm gezegeni koşar adımla ekolojik bir felakete doğru sürüklerken ve dünyanın dört bir yanında faşizan hareketlerin ürkütücü biçimde güç kazandığı koşullarda uluslararası işçi hareketi ve devrimci sosyalist güçler on yıllardır süren mağlubiyetlerin ardından, her zamankinden daha acil bir yeniden yapılanma ihtiyacıyla karşı karşıya.
Üzerinde yaşadığımız topraklara baktığımızda ise bu uluslararası çerçeveden hiç de bağımsız olmayan, siyasal, iktisadi, toplumsal ve ekolojik krizlerin iç içe geçtiği, Saray rejiminin meşruiyetini kaybederken elindeki zor aygıtlarını daha da hunharca kullandığı bir evrenin içinden geçiyoruz. Kendisini iktidara aday gören restorasyon güçlerinin ise halka yoksulluk ve sömürüden başka bir şey vadetmediği de aşağıdakilerin kolektif mücadelelerine tahammülü olmadığı da fazlasıyla anlaşılmış durumda.
Emekçilerin hem iktisadi hem siyasal saldırılarla rejim tarafından terbiye edilmeye çalışıldığı, devletin Kürt halkını nefessiz bırakmak için elinden geleni ardına koymadığı, direngenliğiyle örnek olan kadın mücadelesinin susturulmak istendiği, LGBTİ+’ların devlet tarafından hedef haline getirildiği, öğrencisiyle akademisyeniyle üniversitelerin saldırı altında olduğu, doğanın büyük bir mülksüzleştirme dalgasını da içeren dehşetengiz bir yağma harekatına maruz kaldığı, her tür demokratik hakkın keyfi gerekçelerle taarruz altına alındığı bu çürümüş rejimden de içinde yer aldığı kapitalist barbarlık düzeninden de kurtulmak için bir yol var diyoruz.
Bu yol, emekçilerin ve ezilenlerin kolektif eyleme kapasitelerini geliştirecek, özgüvenlerini yükseltecek kazanımlar elde etmelerini ve sınıf bilincinin yeniden inşasını hedefleyen antikapitalist bir siyasal aracın mücadeleler içinde örülmesinden geçiyor.
Maksat sadece AKP’nin yenilgiye uğratılması değil, sonrasında gelişecek süreç içinde sermayenin hakimiyetini kıracak, kapitalizmden kopuşu geniş kitleler nezdinde anlamlı ve tahayyül edilebilecek bir seçenek haline getirecek bir birleşik siyasal mücadelenin zeminini oluşturmaktır. Bu da sosyalist hareketin yeniden yapılanmasından, ekososyalist ve feminist, enternasyonalist ve çoğulcu, emekçi sınıfların içinde kök salmış bir devrimci kitle partisinin inşasından geçiyor.
İçerisinde bulunduğumuz topyekûn kriz koşullarından emekçiler ve ezilenler lehine bir çıkışın patikalarını mücadeleler içinde açacak, AKP sonrası dönemde yeni burjuva iktidarına karşı emeğin ve özgürlüğün savunusunu üstlenecek antikapitalist bir sınıf siyasetinin inşası bakımından Türkiye İşçi Partisi’nin belirleyici bir aktör olabileceğini düşünüyoruz.
TİP’in, uzun yıllar sonra ilk kez emekçiler ve ahali nezdinde ilgi ve itibar gören sosyalist bir odak olarak ortaya çıkması; partinin Kürt halkı ve HDP ile enternasyonalist ve dayanışmacı bir çizgide hareket etmesi; tek bir geleneğin taşıyıcılığını üstlenmektense saflarını sermaye düzeniyle dövüşmek isteyen herkese açarak çoğulcu ve katılımcı bir siyasal kültürü derinleştirmeye yatkın bir zemin oluşu, bizler için, sözünü ettiğimiz türden bir siyasal inşa bakımından bilhassa önemlidir.
Sürekli Devrim dergisini çıkarmaya başladığımız 1978’den bugüne dek yürüttüğümüz sosyalist mücadeleyi, bundan böyle Türkiye İşçi Partisi saflarında, bu partinin birer üyesi olarak sürdüreceğimizi ilan ediyoruz. Tüm dostlarımızı antikapitalist bir siyasal seçeneğin inşası için Türkiye İşçi Partisi’nde buluşmaya davet ediyoruz.
Kıbrıs’ın kuzeyinde ekonomik krizin, yükselen enflasyonun (Kıbrıs’ın kuzeyinde 2021 resmi enflasyonu %46.09 olarak açıklandı) ve TL’nin aşırı değersizleşmesinin damgasını vurduğu koşullarda genel seçimler yaşandı. Her seçimin gündeminde olan Kıbrıs Sorunu bu dönem ilk kez neredeyse hiç konuşulmadı. Tüm bir seçim sürecinin merkezini ekonomik kriz kapsadı. Bunun yanında artık varoluşsal bir soruna dönüşen Kıbrıslı Türklerin gelecek kaygısı, belirsizlik ve rejimden duyulan rahatsızlık da özellikle sol seçmenin kararlarında belirleyici oldu.
Seçim sonuçlarında merkez sağ parti UBP %39.54 oy alırken, geleneksel olarak merkez sol olan fakat kendisini ve siyasetini uzunca bir süredir merkezin de merkezinde yoğunlaştıran CTP %32.04 oy aldı. Sırasıyla birer sağ parti olan DP yüzde 7.41, HP yüzde 6.68 ve YDP yüzde 6.39 oy aldılar. Önceki cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın partisi sosyal demokrat TDP ise trajik bir sonuçla yüzleşti. Ocak 2018 seçiminde oyların yüzde 8.65’ini alarak Meclis’te 3 milletvekili ile temsiliyet kazanan TDP ise bu seçimde 4.42 oranında oy alarak baraj altı kaldı, Meclis’e milletvekili gönderemedi. (KKTC’de seçim barajı %5’tir) Öte yandan ilk kez seçimlere katılan sosyalist/devrimci Bağımsızlık Yolu ise çok kısıtlı bir maddi imkân ve potansiyel ile oyların %1.96’sını almayı başardı. Seçimlere katılım ise KKTC tarihinin en düşük seviyesinde, %57’de kaldı. Henüz netleşmese de önümüzdeki günlerde 2’li ya da 3’li bir sağ koalisyon hükümeti oluşturulacak.
Bu tablo çerçevesinde seçimlere dair şunları ifade edebiliriz:
Geçtiğimiz yıl Türkiye iktidarının, AKP-MHP’nin açık desteği ve müdahalesi ile sağ aday Ersin Tatar’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması, özellikle sol kesimlerin üzerinde bir karamsarlık dalgası yaratmıştı. Genel seçimler sürecinde bu dalga sandığa gitmeme veya seçimleri boykot etme şekilde kendisini gösterdi. Sosyal medyadan örgütlenmeye çalışan ve kendi içlerinde politik bir birlik teşkil etmeyen, herhangi bir politik programı olmayan ve kendi içlerinde çeşitlilik gösteren bu kesim rejime, seçimlere, siyasi partilere yönelik besledikleri güvensizliği yansıttılar. Net bir rakamla ifade etmek mümkün olmasa da sandığa gitmeme çağrılarının seçime katılım oranı üzerinde etkisi olduğu bariz bir gerçek.
Merkez (sol) parti CTP, önceki seçime göre oylarını %32.04’e yükselterek ciddi bir başarı elde etti. CTP önceki seçimde %20.95 oranında oy almıştı. CTP’nin oylarını yükseltmesinde birkaç faktör etkili oldu. Bunlardan ilki CTP’nin uzunca bir süredir kendisini merkezin de merkezinde konumlandırması, makul bir siyasal söylem ile karşıtlıklar üzerinden muhalefetten kaçınarak politika üretmesi oldu. Bu politik tutum özellikle merkez dışındaki sol kesimlerden, hatta zaman zaman parti tabanından da tepki çekse de kendisine ‘güvenli bir yer’ arayan genel seçmen için cazip bir tutum olarak kabul gördü. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan kültürel kutuplaşmanın yarattığı gerilimin kurucu bir yere evrilmemesi, sönmesi ve yenilgiyle sonuçlanmasının yarattığı kitlesel halet-i ruhiye, her türlü karşıtlıktan ve gerilimden uzak duran CTP liderliğinin etrafında toplandı. CTP’nin oylarını yükseltmesinin en önemli nedenlerinden biri de 2018’de %17.07 oranında oy alan Halkın Partisi’nden bu seçimde 10 bin dolayında oyunu kaybetmiş olması. Bu oyun büyük bir çoğunluğu CTP’ye, bir miktarının ise UBP’ye kaydığı düşünülüyor. Dolayısıyla CTP’nin ‘gezen oyları’ ciddi miktarda kendisine çekebildiğini de ifade edebiliriz. Aynı zamanda ciddi bir liderlik krizi yaşayan ve baraj altı kalan TDP’den de CTP’ye bir miktar oy kaydığını belirtmek gerekmekte. CTP, bugün meclis içerisinde merkez (sol) ve federasyon yanlısı tek parti olarak muhalefet yürütecek.
Diğer yandan ekonomik krize, TL’nin aşırı değer kaybetmesine, demokratik sıkıntılara rağmen sağ parti UBP oyların ezici çoğunluğunu almayı başardı. Sağ partilerin aldığı oylar ve Meclis’teki temsiliyetleri, oluşacak olan sağ koalisyon hükümeti önümüzdeki dönemde hem ekonomik hem de demokratik haklar ve özgürlükler bakımından yaşanabilecek muhafazakâr dalganın sinyallerini vermekte. Dünyanın birçok ülkesinde gelişen enflasyonist eğilim ve TL’nin aşırı değersizleşmesini de hesaba katacak olursak, önümüzdeki dönem hem meclis içi hem de meclis dışı muhalefet açısından zorlu bir dönem olacak.
Seçimlerde dikkatleri üzerlerine çeken bir kesim de Bağımsızlık Yolu oldu. İlk kez seçime giren sosyalist/devrimci parti Bağımsızlık Yolu, özel sektörde sendikalaşma, servet vergisi ve asgari ücretin en düşük kamu maaşına sabitlenmesi gibi talepleri ve emekçilerden yana sınıfsal içeriği olan seçim programı ile seçime katılan diğer partiler ile ayrışmayı ve ilgi çekmeyi başardılar. “İktidara değil muhalefete talibiz” sloganı ile ilk kez seçime giren bu parti, 1.96 oranında bir oy alarak meclis dışı muhalefet içindeki konumunu güçlendirdi. Ayrıca ekonomik kriz koşullarında Bağımsızlık Yolu’nun yürüttüğü sınıf siyasetinin toplumun genelinden ve medyadan beklenenin üzerinde ilgi gördüğü de gözlemlendi.
Kıbrıs’ın kuzeyinde hem meclis içi hem de meclis dışı muhalefetin ciddi sorunlar ve krizlerle karşılaşacağı bir döneme girdik. Rejim ile hesaplaşmaktan ve emekçilerden yana sınıfsal tutum almaktan kaçınan merkez muhalif siyasetlerin dışında, sosyalist ve sınıfsal bir muhalefet hattının inşası yönünde hem potansiyellerin hem de çıkmazların gelişeceği önümüzdeki dönemin nelere gebe olacağını göreceğiz. Kıbrıs’ın kuzeyinde, meclis ve merkez muhalif partilerin dışında iki tarz-ı muhalefetin olduğunu ifade edebiliriz. Bunlardan ilkini Türkiye’nin müdahaleleri ve asimilasyon, Türkleştirme, sunnileştirme, Kıbrıs Türklerinin kurumlarının parçalanması gibi sistemden kaynaklı uygulamalarla depreşen kimliğe, Kıbrıslılığa ve yaşam tarzına vurgu yapan, buralardan doğan kaygı, endişe ve korku ile hareket eden “kültürelci” veya benim ifade etmekten hoşlandığım “folklorik sol” olarak tanımlayabiliriz. Diğerini ise tüm bu kaygıları kabul ederek ve rejimin karakterine karşı da mücadele etmeyi önüne koyarak, sınıfsal olana, emeğin haklarına ve örgütlenmesine vurgu yapan sosyalist sol olarak ifade edebiliriz. Önümüzdeki dönem aynı zamanda bu iki eğilimin hangi noktalarda ortaklaşıp hangi noktalarda ayrışacaklarını, aynı zamanda nasıl bir inşa süreçlerine girişeceklerini de gösterecek.
Thatcher liderliğinde sürdürülen neoliberal politikalara karşı İngiltere’de gerçekleştirilen 1985 büyük madenci grevi ile yolları kesişen bir avuç LGBT aktivistin hikâyesi…
Siyasi ruh ikizi Ronald Reagan tarafından bir keresinde “İngiltere’nin en güçlü ve saygı değer adamı” olarak anılan Demir Lady Margaret Thatcher 87 yaşında hayatını kaybetti. Büyük neoliberal atılımın siyasi yürütücüsü Thatcher’ın iktidarı boyunca ülke, toplum karşıtı politikalarla adeta sil baştan yeniden yaratılmıştı. Bu sayıda, Thatcher liderliğinde sürdürülen neoliberal politikalara karşı İngiltere’de gerçekleştirilen 1985 büyük madenci grevi ile yolları kesişen bir avuç LGBT aktivistin hikâyesini anlatmayı anlamlı buldum. Malum “anlatılan senin hikâyendir” diyor Marx, küresel neoliberalizm zamanında hikâyeler ve mücadeleler arasındaki ton farkları giderek azalıyor ve deneyimlerin ortak yönleri giderek artıyor. Kim bilir belki de toplum karşıtı neoliberal politikalara karşı bizim topraklarda girişilecek benzeri bir kitlesel mücadele de Türkiye LGBT hareketine aynı olmasa bile benzer bir deneyim zenginliği katar.
Sırasıyla 1 Mayıs alanında, 17 Mayıs Homofobi Karşıtı Yürüyüş’te ve LGBT Onur Yürüyüşü’nde karşılaşmayı umduğum tüm yoldaşlara; “Dünyanın bütün Queer’leri birleşin, Dünyanın bütün işçileri oynaşın!”… ve unutmadan: “Utanç içinde uyu sen Thatcher, utanç içinde.”
1960’lardan sonra dünya hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Dünyanın dört bir yanında ezilmiş ve sömürülmüş milyonlarca insan önemli toplumsal kazanımlar elde etmiş, belki de ilk kez zenginler ve iktidar sahipleri kendilerini bu denli büyük bir kuşatma altında hissetmişlerdi. Buna karşılık 1970’lerin ortalarından sonuna kadar bu kazanımları elde eden toplumsal mücadeleler duraksamaya başladı. Hükümetler ve büyük şirketler, sendikaları ve toplumsal hareketleri, değişmiş gözüken ama hâlâ özünde adil olmayan bir toplumsal düzene dâhil etmek üzere sistematik bir çabaya koyulmuşlardı. Thatcher’ın İngiltere’de, Reagan’ın ABD’de iktidara gelmesi bu durumun birer yansımasıydı. Toplumsal güç dengelerinin hâkim sınıflar lehine değiştirilmesi her iki yönetimin de siyasî ajandasının ana başlığıydı. Bunu takiben örgütlü işçilerin kolektif gücünü kırarak 1960’lar boyunca emekçilerin, öğrencilerin ve diğer birçok toplumsal muhalefet grubunun kazandığı toplumsal hakları hızla geriletmeye çabaladılar. Thatcher ve Reagan da büyük oranda daraltılmış bir güç alanıyla iktidarı devraldıklarında, 1960’lar boyunca süren toplumsal muhalefet hareketlerinin kazanımı olarak yeni bir toplumsallık algısıyla yüzleştiler; kadınların, siyahların; lezbiyen, gey, biseksüel ve transların (LGBT) hak ve eşitlik mücadeleleri artık meşruiyet kazanmış mücadelelerdi.
Sanayi ve ekonomideki mücadelenin toplumsal muhalefetin merkezine oturduğu İngiltere’de Muhafazakârlar, yeni muhafazakâr ve liberal hâkimiyeti kurmak için işçi örgütlerine karşı topyekun bir saldırıdan kaçınarak işçi örgütlerini birer birer itibarsızlaştırma, bastırma ve kırma yolunu izleyeceklerdi. Bazı işçi örgütlerinin taleplerini yerine getirmekten çekinmeyen Thatcher yönetimi, 1974’te Muhafazakâr Parti’yi iktidardan düşüren ülkenin en örgütlü ve güçlü işçi topluluğu olan madencilerle çok sert ve şiddetli bir mücadeleye girişti. Bekâr / boşanmış ebeveynlerden “yabancılara” (göçmenler), LGBT’lerden çevrecilere birçok yeni toplumsal grup iktidarın karşısında olsa da hiçbir grup madenciler kadar Thatcher’ın gazabına uğramayacaktı.
Henüz 1980’lerin başında Londra, Glasgow, Manchester, Birmingham ve Liverpool’un da aralarında bulunduğu 150’den fazla köy, kasaba ve şehrin yerel yönetimi ilerici ve solcu gruplardaydı. İşçi hareketinin etki alanındaki bu yerel yönetimlerde görev alan birçok kişi kadın hareketine de, LGBT hareketine de, ırkçılık karşıtı mücadeleye de angaje olmuş durumdaydı. Ayrımcılık başta olmak üzere ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ve homofobiye karşı geniş katılımlı kampanyalar ve gösterilerin düzenlendiği bu dönemde, LGBT aktivistler de varoluşlarına dair bir dizi yaratıcı eylem ve kampanya düzenlediler. Otobüslerden telefon kulübelerine, sokaklardan sendikalara birçok yer LGBT gerçekliğine ilişkin afiş ve posterle donatılıyor; sendika üyesinden işverenine herkes LGBT gerçekliğini tanımaya ve homofobiye karşı tavır almaya davet ediliyordu. Örneğin bir grup eğitim emekçisi, okullarda homofobinin son bulması için “müfredatlarda eşcinselliği olumsuzlayan ifadelerin çıkarılarak eşcinselliğin toplumsal çeşitliliğin bir parçası olarak tanınması” yönünde bir kampanya başlatmıştı. LGBT aktivistlerin sol-muhalif kesimlerle yakaladığı bu ivme, örgütlü olmanın ve dayanışmanın neleri başarabileceğine dair bir coşku ve iyimserlik yarattı. Oysa Muhafazakârlar, siyasetlerine karşı oluşabilecek her türden muhalif odağı dağıtmak ve parçalamak konusunda kararlıydılar; etnik azınlıkların, göçmenlerin, kadınların ve “sapkın” LGBT’lerin destek verdiği bu “deli saçması” sol siyasetlere karşı saldırıya geçmekten çekinmediler. Thatcher’ın başını çektiği hükümet, öncelikli ve ağırlıklı olarak zayıf işçi örgütlenmeleri ve sendikaların üzerine yürüyüp kayda değer zaferler elde ettikten sonra kendini tam anlamıyla güvende hissedip var gücüyle ülkenin en örgütlü ve en güçlü işçi topluluğu kabul edilen madencilerin üzerine yürüdü.
“İç düşmanlar” direniyor…
1984’ün başında yürürlüğe giren maden çıkarma yasağı ve kitlesel iş kayıplarına neden olacak olan işten çıkarma yasasına karşı Mart ayından itibaren bir yıl sürecek olan ve Avrupa tarihinin en büyük ve en geniş katılımlı grevi olarak kabul edilen bir grev başlatıldı. Şüphesiz bu grev, Muhafazakârların siyasî ajandasındaki diğer toplum karşıtı yasalara ve düzenlemelere karşı toplumsal direnişin ne denli kararlı olduğunu da temsil ediyordu. Hakikaten de, bir yıl süren bu grev – belki neticede başarılı olamadı ama yine de – başbakan Thatcher’ı öylesine korkutmuştu ki maden ocağı patronlarına açıkça “hükümetimizin kaderi işletmelerinizin ellerinde” diyerek grevin başarıya ulaşması halinde iktidarının devrilebileceğine dair endişesini dile getirmişti.
Muhafazakârların madencilere karşı kazandıkları zafer kaçınılmaz değildi belki ama her halükarda işçi sınıfı açısından büyük bir mağlubiyeti temsil ediyordu. Buna karşın, ironik denebilecek bir şekilde, bu deneyimle beraber LGBT hareketi için kalıcı ve olumlu olarak tanımlanabilecek bir olay gerçekleşti. Bir yıllık grev boyunca ülke genelinde yediden yetmişe herkes madencilerle dayanışmak gerekip gerekmediği üzerine tartışıp durmuş, işçi sınıfından çok sayıda emekçi kendi iş yerlerinde grevdeki madencilerle dayanışma etkinlikleri düzenlemiş; iş yerleri, sendikalar ve örgütler bu sembolik greve ve madencilere destek sunan dayanışma ağlarına dönmüştü. İşte bu sırada Londra’da sınırlı sayıda bir grup LGBT aktivist tarafından madencilerin direnişiyle dayanışmak ve grev sandığına katkıda bulunmak üzere “Gey ve Lezbiyenler – Madencilerle Dayanışma Topluluğu” adlı oluşum ilan edildi. Takdir edilir ki, LGBT’lerin madenci grevine desteğinden önce South Wales’te maden ocaklarını gezen ve üzerinde “bu minibüs Gey ve Lezbiyenlerin katkılarıyla madencilerle dayanışmak amacıyla yol almaktadır” yazan bir dayanışma minibüsünü hayal etmek oldukça güçtü. Sayıları on birle başlayan ve giderek artan LGBT destekçiler, gey barlardan ve kulüplerden; düzenledikleri buluşma, etkinlik, konser ve partilerden topladıkları paralarla madencilerin grev sandığına hatırı sayılır miktarda parasal destek sağladılar. Bu partilerden birinde dayanışma içinde oldukları madencilerden biri şöyle diyecekti: “Sizler bugün burada bizim pankartlarımızı, flamalarımızı kuşanmış bizlerle dayanışıyor ve ‘iş istiyoruz, sadaka değil’ diyorsunuz; maruz kaldığımız şiddetin farkındasınız. Bizler de sizlere uygulanan şiddetin farkındayız, bizler de sizin pankartlarınızla sizin mücadelenize destek olacağız. Biz bu dönüşümü bir gecede yaşamış değiliz, sizlerin dayanışması sayesinde, bugün bu ülkenin 140 bin madencisi artık toplumun diğer bütün sorunlarının ve gerçekliklerinin farkında. Bizler nükleer silahsızlanmanın neden gerekli olduğunu, siyahların ve diğer etnik azınlıkların haklarının neden hayati olduğunu artık biliyoruz; bizler artık bu ülkede lezbiyenler ve geyler olduğunu biliyoruz, sizinle dayanışıyoruz. Bundan sonra bizler (sizin sayenizde) hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağız.”
LGBT aktivistlerin destek ve dayanışma kampanyaları sürerken topluluğun içinden itiraz sesleri de yükselmiyor değildi. Zaten “cinsiyetçi ve homofobik” olan işçileri ve madencileri desteklemenin, başarıya ulaşamayacağı belli olan bu grevle dayanışmanın anlamsız olduğunu söyleyen bu itirazları Gey ve Lezbiyenler – Madencilerle Dayanışma Topluluğu şöyle cevaplayacaktı: “İşçiler ve madenciler zaten homofobikler ve bizleri desteklemiyorlar, neden biz onlarla dayanışalım ki diye soranlar, sizler farkında mısınız ki hepimizin dans edip eğlendiği kulüplerin, rengarenk ışıl ışıl gece hayatının ihtiyaç duyduğu bütün elektrik o madencilerin yerin altından çıkardıkları tonlarca kömürün yakıta dönüşmesiyle oluşuyor… Eğer işsiz kalan her bir madenci yerine yerin metrelerce altına inip emeğinizi daha ucuza satarak kömür çıkarmayı kabul ediyorsanız sorun yok, ama eğer bunu içinize sindiremiyorsanız buyrun bizimle ve maden işçileriyle dayanışmaya, grevi desteklemeye…”
Bu dayanışma dalgasına itirazlar tek taraftan yükseliyor değildi; kendilerini destekleyen, kendileriyle dayanışan LGBT aktivistlere karşı madenciler ve işçiler arasında da basmakalıp düşünceler ve önyargılar mevcuttu. Ancak, bu çekinceler hiçbir zaman ayrımcı, cinsiyetçi ve homofobik bir şiddet olayına varmadı; madenci ve işçiler ile LGBT aktivistler arasındaki mesafe de dayanışma sırasında hızla kapandı. Mücadele içinde her iki grup da birbirine yakınlaşmış; dayanışma ve destekleriyle LGBT aktivistler madencilerin saygısını kazanmışlardı. “İç düşman” ilan edilen; maruz kaldıkları siyasi baskı, polis şiddeti ve medyanın yürüttüğü kara propaganda sonucu ülkenin yeni “ötekisi” haline gelen madenciler, LGBT aktivistlerle dayanışma sözü vermekten çekinmediler. Ve 1985 yılı Haziran’ında LGBT Onur Yürüyüşü’ne South Wales’ten kendi flamalarıyla gelen madenciler, yürüyüş sırasında kızıl bayrağın yanında dev bir gökkuşağı bayrağı taşıyarak LGBT hareketini selamladılar. Aynı yıl Maden İşçileri Sendikası, genel kurulunda LGBT hak mücadelesini resmi olarak benimsediğini duyurdu. Grev boyunca yaşananlar ve madencilerin deneyimleri artık diğer sendikaları ve sosyalistleri LGBT hareketiyle temas etme, birlikte ittifak kurma girişimlerine sevk etmişti. İşçi hareketi içerisinde giderek sayıları artan LGBT militanların hemen her sendika ve işçi örgütünde kurduğu LGBT çalışma gruplarının sayısı giderek arttı; LGBT aktivistlerin ve topluluğun yakaladığı kolektif özgüvenle çok sayıda LGBT özörgütü kuruldu. İşçi hareketi ve LGBT hareketi arasında kurulan bu ittifakın ortak düşmanı belliydi: Başbakan Margaret Thatcher…
Ancak grevin başarısızlıkla sonuçlanması ve madencilerin yaşadığı mağlubiyet bütün toplumsal güç dengelerini bir anda Muhafazakârlar lehine değiştirdi. LGBT aktivistlerin işçi sınıfıyla kurdukları güçlü ittifak sayesinde yakaladıkları ivme, grevin mağlubiyetle sonuçlanmasıyla geriledi ve toplumsal muhalefetin içine girdiği bu özgüven eksikliğini fırsat bilen Muhafazakârlar, siyasi ajandalarındaki toplum karşıtı bütün politikaları bir bir yürürlüğe koyarak yeni muhafazakâr ve liberal hâkimiyetin tesisine koyuldu. Özelleştirmeler, kamusal eğitim/sağlık hizmetlerinin kesilmesi ve güvencesizleştirmeleri takiben toplumsal ve siyasal muhalefete uygulanan baskılar, işçi örgütlerinin ve radikal grupların maruz kaldığı polis şiddeti; örgütlü toplumsal yapının acımasızca parçalanması… Bütün bunlar “tarihin sonunun” ilanıyla doruk noktasına ulaşacak yeni liberal ve muhafazakâr düzenden birkaç ‘olağan’ görüntü sayılabilirdi yalnızca ve şüphesiz ki bütün bu toplum karşıtı sosyal politikalardan LGBT topluluğu da derinden etkilenecek ve saldırıların hedefi haline gelecekti. 1987 genel seçimlerinden Thatcher’ın üçüncü kez zaferle çıkmasıyla birlikte LGBT’lere yönelik saldırılar çok daha açıktan ve şiddetle yapılmaya başlandı: Muhafazakâr Partili yetkililer gazete ve televizyonlarda açıkça eşcinselliği pedofiliyle bir tutan beyanlarda bulunuyor, “tehlike altındaki” geleneksel aile ve genel ahlakın korunmasına dair ateşli açıklamalarla açıkça LGBT’leri hedef gösteriyorlardı.
28. Paragraf yürürlüğe giriyor…
Thatcher, bir röportajında “Herkes kişisel sorunlarını topluma mâl ediyor. Biliyor musunuz toplum diye bir şey yoktur aslında. Erkek ve kadın bireyler ve aileler vardır. Hiçbir hükümet bireyler olmadan bir şey yapamaz. Bu sebepten insanlar önce kendi başlarının çaresine bakmalıdır” diyor ve şöyle devam ediyordu: “çocukların gey ya da lezbiyen olmayı kazanılmış bir hak olarak görmeye başlamaları bana kaygı veriyor.” Bu röportajından çok kısa bir süre sonra, İngiltere tarihinde 1885’ten beri ilk kez eşcinsellik karşıtı bir yasal düzenlemeye gidildi: 28. Paragraf. Bu düzenlemeyle birlikte LGBT haklarıyla ilgili görüşlerin ve eşcinsellikle ilgili bilgilerin dolaşıma girmesi sınırlanmış ve eğitim kurumlarında “eşcinselliği özendirici” her türden ifade yasaklanarak yeni nesillerin eşcinsellikten ‘korunması’ amaçlanmıştı. Thatcher ve Muhafazakârlar, geleneksel aileyi ve genel ahlakı korumak adına yaptıkları bu yasal düzenlemeyi, LGBT aktivistlerin ve toplumsal muhalefetin sokak gösterilerine ve eylemlerine rağmen şiddetle savundu ve yürürlüğe koydu. Zira sosyal güvencesizliğin ve işsizliğin olağanlaştığı yeni muhafazakâr ve liberal toplum düzeni için geleneksel ve heteroseksüel aile yapısı altın kıymette bir kurumdu; bu yüzden de açıkça LGBT gerçekliğini yeni düzen için bir tehdit olarak gördüklerini ve “genel ahlakı” bozan bu insanların birer “ahlaksızdan” farksız olduklarını şiddetle savunuyorlardı.
Eğitime yapılan bu homofobik müdahaleyle, öğretmen ve öğrenci LGBT’ler için tam bir zulüm ve adaletsizlik dönemi başlamış oldu. Zaten Thatcher, 1987 yılında Muhafazakâr parti genel kurulunda LGBT haklarını savunanlarla dalga geçip öyle bir hakkın olmadığını açıkca söylemişti. Thatcher’ın iktidarında LGBT’lere yönelik tutuklama ve suçlamalar ile homofobik ve transfobik şiddet, cinayet vakaları doruk noktasına ulaştı. Yok edilen kamusal sağlık hizmetlerini tartışmaya açanlara karşılık olaraksa gey erkekleri, AIDS salgınının baş sorumlusu ilan edilerek onlardan uzak durulması gerektiği salık verildi; böylece geylerin şeytanlaştırılarak toplum dışına itilmesi ve yalnızlaştırılması siyaseti itinayla sürdürülmüş oldu. 28. Paragraf’ın 2003 yılında yürürlükten kaldırılışına kadar okullarda homofobik ve transfobik ayrımcılık, yasal destekle sürüp gidecek ve yasal zorbalık son bulana kadar geçen yıllarda yüzlerce genç insan cinsel yönelimlerinden dolayı maruz kaldıkları ayrımcılıktan ötürü intihar edecekti.
1930’lu yıllar boyunca Almanya ve Avusturya’dan birçok Komünist ve Sosyalist, Nazilerden kaçarak SSCB’de sığınma aradılar. Ancak hayret verici bir ihanetle, Sovyet gizli polisi yüzlerce kişiyi Hitler’in Gestapo’suna teslim etti.
1936 Sovyetler Birliği Anayasası, “emekçilerin çıkarlarını savundukları için zulme uğrayan yabancı yurttaşlara sığınma hakkı”nı kabul etti. Ancak Sovyet yetkilileri, 1930’ların sonlarından itibaren ağırladıkları yüzlerce Alman ve Avusturyalı sürgünü Nazilere teslim ederek bu sözü utanç verici bir şekilde bozdular. Kurbanlar arasında emektar devrimciler, Yahudi Komünistler ve anti-faşist eylemciler vardı.
Sınır dışı edilenlerden biri de Alman Komünist Margarete Buber-Neumann’dı. 1949’da İngilizce olarak İki Diktatör Döneminde: Stalin ve Hitler’in Tutsağı olarak yayınlanan anıları, muhtemelen sınır dışı edilenlerin hayatlarından en iyi bilinenidir. Buber-Neumann, Sovyet yetkililerinin onu yirmi dokuz kişiyle birlikte Nazi muhafızlarının gözetimine transfer edildiği anı anlatıyor:
“Sonunda tren durdu ve son kez o tanıdık ‘eşyalarınızla birlikte hazır olun’ bağrışını duyduk. Kompartıman kapılarının kilidi açılmıştı… biraz ileride bir tren istasyonu vardı. Adını yakındaki bir kontrol odasının üzerinde görebilirdiniz: Brest-Litovsk.”
Buber-Neumann, bir grup Sovyet gizli polis memurunun (hâlâ eski adı GPU ile anılan NKVD) Alman topraklarındaki köprüyü geçip bir süre sonra geri döndüğünü anımsıyor: “Yanlarında SS subayları vardı. SS komutanı ve GPU başkanı birbirlerini selamladılar. Sovyet komutanı mahkumların isimlerini okumaya başladı:
Biri Macaristan’dan gelen Yahudi bir göçmendi, diğeri ise 1933’te Nazilerle girişilen ve bir Nazi’nin öldürüldüğü çatışmaya karışmış olan Dresdenli genç bir işçiydi. Sovyet Rusya’ya kaçmayı başarmıştı. Duruşmada diğerleri, Sovyetler Birliği’nde onun güvende olduğunu bilerek, daha doğrusu öyle düşünerek suçu onun üzerine atmışlardı. Akıbeti belliydi”.
Hitler’e Karşı Sığınma Aramak
1901 doğumlu Buber-Neumann, 1921’de Alman komünist gençlik hareketine ve beş yıl sonra yetişkin partisi KPD’ye katılır. 1928’den itibaren Komünist Enternasyonal’in Inprekorr gazetesi için çalışır. Orada KPD liderliğinin üyesi Heinz Neumann ile tanışır ve birlikte olurlar. Naziler Berlin’de iktidara geldikten sonra ikisi de Sovyetler Birliği’ne sığınır.
Ancak 1930’ların sonlarında Jozef Stalin tarafından başlatılan tasfiyeler, SSCB’yi Alman Komünistleri için ölümcül bir tehlike haline getirdi. NKVD, Heinz Neumann’ı sahte casusluk suçlamalarıyla tutuklar ve 26 Kasım 1937’de idam eder. Margarete Buber-Neumann’ı da hapse atarlar ve sonunda 1940’ta Nazi Almanya’sına gönderirler.
O zamanlar Sovyetler Birliği’nde birkaç farklı Alman vatandaşı grubu yaşıyordu. Bazıları oraya çalışmak için gelmişti. Bu kategoride pek çok kişi, illa parti üyesi olmasa da birer komünist sempatizandı. Ayrıca siyasi sürgünler, Komünistler ve 1938’de Nazilerin Avusturya’yı ilhak etmesinden sonra resmen Alman vatandaşı olan Avusturyalılar da dahil olmak üzere diğer anti-faşistler vardı. Kimileri Sovyet vatandaşlığı kazanmıştı.
Bu insanların akıbetiyle ilgili bilgiler, bazılarına hala araştırmacılar tarafından erişilemeyen birçok arşive dağılmış durumda. Bu nedenle, kaç kişinin Buber-Neumann ile aynı kaderi paylaştığını bilmek zor. Temkinli bir tahminde bulunmak gerekirse, altı yüzden fazla kişinin sınır dışı edildiğini ileri sürmek mümkün.
Franz Koritschoner’in Kaderi
Nazi Almanyası’na gönderilen sürgünler arasında Franz Koritschoner gibi Komünist hareketin emektarları da vardı. 1892’de Avusturya-Macaristan’da doğan bu genç Yahudi sosyalist, 1914’ten sonra sosyal demokrat partilerin savaş çabalarına verdiği desteğe karşı çıkmıştı. Koritschoner, 1916’da, savaş karşıtı devrimci sosyalistlerin bir araya geldiği Kienthal Konferansı’nda Vladimir Lenin ile bir araya geldi.
Koritschoner Ocak 1918’deki Avusturya-Macaristan grev ve gösterilerinde öncü rol oynamaya devam etti. Aynı yıl yeni kurulan Avusturya Komünist Partisi’ne (KPÖ) katıldı. Koritschoner, KPÖ gazetesinin editörlüğünü yapıyor ve kendisine “sevgili dostum” diye hitap eden Lenin’in eserlerini tercüme ediyordu. 1918’den 1924’e kadar Koritschoner, KPÖ merkez komitesinin bir üyesiydi.
1920’lerin sonlarında, Uluslararası Kızıl Sendika (Profintern) için çalışmak üzere Sovyetler Birliği’ne gider, 1930’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne katılır. NKVD, 1936’da bir karşı devrimci olmakla itham ederek Koritschoner’i tutuklar. Sovyet makamları onu Nisan 1941’de Gestapo’ya teslim etmeye karar verir.
Koritschoner’ın yaşamının son haftaları hakkında biraz bilgimiz var çünkü savaştan sağ kurtulan Uluslararası Tugayların bir üyesi olan Hans Landauer ile aynı hücreyi paylaştılar. Landauer’e göre, Koritschoner ciddi şekilde zayıflamış bir adamdı ve NKVD ile Gestapo’nun elinde gördüğü işkencenin izlerini taşıyordu. Artık dişleri kalmamıştı ve Landauer’e onları SSCB’nin en kuzey bölgesindeki bir çalışma kampında iskorbüt hastalığından kaybettiğini söyledi. 7 Haziran 1941’de Naziler, Koritschöner’i iki gün sonra öldürüleceği Auschwitz’e gönderdi.
Schutzbündler’in İhanete Uğrayışı
Stalin yönetimi altındaki Sovyetler Birliği’ni kasıp kavuran tasfiyeler, giderek daha halkın daha geniş kesimlerini vurmaya başladı. Kurbanlardan biri Avusturya Schutzbund’un yani Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin paramiliter kanadı olan Cumhuriyet Savunma Birliği’nin eski üyeleriydi.
4 Mart 1933’te Avusturya Şansölyesi Engelbert Dollfuss parlamentoyu askıya aldı ve faşist bir rejim kurar. Şubat 1934’te Schutzbund üyeleri yeni sisteme karşı silaha sarılırlar, ancak hükümet ordusunun ağır silahlarıyla boy ölçüşemezler. Çatışmalarda yaklaşık iki yüz kişi ölür ya da yargısız idam edilir.
Komünist hareket Schutzbund’un direnişini kutlar ve Sovyetler Birliği onlara sığınma teklif eder. Sosyal Demokratların faşizm karşısında yeterince militan bir tavır gösterememiş olmasından dolayı hayal kırıklığına uğrayan Schutzbund’un birçok üyesi Komünist Partiye katılır. Yaklaşık 750 Schutzbündler SSCB’ye sürgüne gider.
Ancak birkaç yıl sonra sosyal demokrat geçmişleri onları bir zulüm hedefi haline getirir. Yaklaşık yarısı Sovyetler Birliği’nden ayrılırken, kalan Schutzbündler’in çoğu tasfiyelerin kurbanı oldu. NKVD hayatta kalanların çoğunu Nazi Almanyası’na sürdü.
Aralık 1939’da nakledilen yirmi beş kişilik bir grup, on Schutzbündler’i içeriyordu. Bunlardan biri Georg Bogner’dı. Sovyetler Birliği’ne kaçmadan önce memleketi Attnang-Puchheim’da Şubat 1934 ayaklanmasında savaşmıştı. Sovyet gizli polisi 1938’de Bogner’i tutukladı. Aralık 1939’un sonunda, Alman istihbarat servisleri Sicherheitsdienst tarafından Varşova’da gözaltına alındı. Daha sonra ona ne olduğu bilinmiyor.
Antlaşmadan Önce
Ağustos 1939’da Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası ile saldırmazlık antlaşması imzaladı. Bir hafta sonra, Wehrmacht Polonya’yı işgal etti. Kısa bir süre sonra, Sovyet güçleri ülkeye doğudan saldırdı. Çatışma sona ermeden önce, iki hükümet aynı yılın Eylül ayında “Dostluk Antlaşması ve Alman-Sovyet Sınırı” üzerinde anlaşmaya vardı.
Anlaşma, karşılıklı saldırmazlık vaadinin ötesine geçiyor: taraflar, diğerine karşı yönlendirilen bir koalisyonu desteklememe ve “karşılıklı çıkarlar hakkında” bilgi alışverişinde bulunma sözü verdiler. Moskova ve Berlin’in Baltık Devletleri ve Polonya topraklarını böldüğü anlaşmalara gizli protokoller de eklendi. Sovyetler Birliği, 1989 yılına kadar bu protokollerin varlığını resmen tanımadı.
Birçoğu, anti-faşistlerin Nazi Almanyası’na sınır dışı edilmesini Dostluk Antlaşması ile bağlantılı olarak değerlendirdi. Margarete Buber-Neumann onları bu açıdan “Stalin’den Hitler’e bir hediye” olarak gördü ve başka yazarlar da aynı metaforu kullandılar. Bununla birlikte, sınır dışı etme ve antlaşma arasındaki bağlantı tahmin edildiği kadar dolaysız olmayabilir.
Sovyetler Birliği, antlaşmanın imzalanmasından daha önce anti-faşist mahkumları Nazi Almanyası’na sınır dışı etmişti. 1937-1938’de Yahudiler ve Komünistler de dahil olmak üzere yaklaşık altmış sürgün sınır dışı edildi. Bunların arasında Ernst Fabisch adında genç bir adam da vardı.
1910’da Breslau’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Fabisch, on dokuz yaşında Almanya Komünist Partisi (Muhalefet)’e, kısaltılmış adıyla KPO’ya katıldı. Heinrich Brandler ve August Thalheimer tarafından yönetilen KPO, komünist hareketteki sözde “Sağ Muhalefet”in bir parçası ve Stalin’in son büyük rakibi Nikolai Buharin gibi Sovyet politikacılarıyla bağlantılı olan komünist bir akımdı. KPD’nin sosyal demokratlara ve sosyalistlere yönelik sekter düşmanlığını reddediyor ve faşizme karşı birliği savunuyordu.
KPO’nun önde gelen üyelerinin 1933’te Naziler tarafından tutuklanmasından sonra, Fabisch yeraltına inmiş olan parti yönetimine katıldı ve bunların çoğu 1934’te tutuklandı. Sovyetler Birliği’ne kaçtı ama kısa sürede yeniden tehlike altında buldu kendini. NKVD, 1937’de Fabisch’i tutukladı ve ertesi yıl onu Almanya’ya sınır dışı etti. Gestapo, Fabisch’i hemen tutukladı ve 1943’te Auschwitz’de öldürüldü.
Suç Ortaklığı Modelleri
O zamanlar Sovyetler Birliği ile Nazi Almanyası arasındaki doğrudan sınır olmadığı için, bu ülkelerin ilgili makamları iki devlet arasındaki mahkumların hareketini koordine ediyordu. Sovyet makamları onlara sadece Almanya’ya seyahat için geçerli olan geçiş kartları veriyor ve Nazi muadillerine sınır dışı edilenlerin isimlerini ve geçmişlerini bildiriyordu. Şu anda Alman Büyükelçiliği ve Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bulunan bu dosyalar, mağdurlar hakkında önemli bir bilgi kaynağı.
Sınır dışı edilmeler, Hitler-Stalin Paktı’nın imzalanması ve Polonya’nın parçalanmasıyla başlamadı ve bu mahkumların kaderi, Moskova ile Berlin arasındaki müzakerelerin bir parçası gibi görünmüyor. Bununla birlikte sınır dışı edilmelerin sayısı bu dönemeçten sonra artıyor.
Bu dönemde sınır dışı edilenlerin çoğu o zamana kadar Sovyetler Birliği’nde kalan Alman ve Avusturyalıların profilini yansıtan siyasi sürgünlerdi. Bazen Alman makamları belirli kişilerin sınır dışı edilmesini talep ediyordu. Ancak diğer zamanlarda, Naziler sınır dışı edilenlerle pek ilgilenmiyor gibiydi.
Avusturyalı tarihçi Hans Schafranek‘in Zwischen NKWD und Gestapo adlı kitabında alıntı yaptığı Alman Büyükelçiliği belgeleri, bu ikinci duruma işaret ediyor. Vakaların çoğunda, sınır dışı edilmeler, karşılığında Sovyet yetkilileri tarafından aranan mahkumları transfer etmeye dönük Nazilerden herhangi bir hareket olmadan gerçekleşti. Sınır dışı edilmeler, iki devlet arasındaki ilişkiler halihazırda bozulmaya başlamışken, Barbarossa Operasyonu’ndan sadece haftalar önceye, Mayıs 1941’e kadar devam etti.
Sınır dışı edilmelerin arkasındaki itici güç, esas olarak Sovyet sistemine içseldi. Stalin’in tasfiyeleri, kesin biçimde tanımlanmış bir grup insana bir saldırı olarak başladı: bunlar, muhalefetin potansiyel destekçileri olarak değerlendirilen komünistlerdi. Zamanla, şüphelileri isim vermeye zorlamak için işkence ve diğer baskı biçimlerinin kullanılması, yaygın bir paranoya ve güvensizlik atmosferinin yanı sıra tutuklama kotalarının doldurulmasına ilişkin bürokratik zorunluluklar ile birleşerek hedef sayısını amansız bir şekilde artırdı.
Fanteziler ve Uydurmalar
Hain ve casus olduğu şüphelenilen insanlara yönelik suçlamalar giderek daha tuhaf hale geldi. KPD’nin paramiliter kanadı Roter Frontkämpferbund’un eski bir lideri güya “Troçkist-faşist” bir terör örgütü örgütlemişti. Sovyet yetkilileri, sürgündeki komünistlerin çocuklarını yeraltında bir Hitler gençliği oluşturmakla bile suçladı.
Tipik olarak, Heinz Neumann gibi yabancı komünistler, kendi “asıl ülkelerinden” maaş almakla suçlandılar. Stalin, 1938’de Polonya Komünist Partisi’ni feshetti ve üyelerini Lev Troçki’nin ve aynı anda Varşova hükümetinin ajanları olarak çalışmakla suçlayarak idam ettirdi ya da Gulag’a gönderdi. Tarihçi Hermann Weber’in işaret ettiği gibi, KPD’nin kırk üç üst düzey yöneticisinden, Sovyet gizli polisinin gözetiminde ölenlerin sayısı Nazilerin katlettiklerinden fazladır. Yüzlerce Alman sürgün düpedüz idam edildi, çok daha fazlası esir kamplarında öldü.
1887 doğumlu Hugo Eberlein, KPD’nin kurucu üyesiydi. 1919’da Komünist Enternasyonal’in kuruluş kongresinde parti temsilcisi olarak Rosa Luxemburg’un yerine gelmişti. Eberlein 1936’da Sovyetler Birliği’ne geldi, ancak ertesi yıl Naziler adına “terörist faaliyetlere” katıldığı iddiasıyla tutuklandı.
Karısına yazdığı ve daha sonra NKVD arşivlerinde bulunan bir mektupta çektiği çileyi anlatırken, “on gün, on gece boyunca” aralıksız sorgulanırken sürekli ayakta durmak zorunda kaldığını, uyuma imkanından yoksun bırakıldığını ve kendisine neredeyse hiç yiyecek verilmediğini anlatıyor. Gardiyanlar, Eberlein’ı acımasızca dövmüşlerdi: “Sırtımda artık deri yoktu, sadece çıplak et vardı. Haftalarca yalnıca bir kulağım işitiyordu ve bir gözüm haftalarca kör oldu.” NKVD sonunda onu 16 Ekim 1941’de öldürdü.
Cadı Avı Kurbanları
Buber-Neumann, Fabisch, Bogner, Eberlein ve daha pek çoğu bir cadı avına kurban gitti. Nihai kaderleri keyfi bürokratik kararlara bağlıydı. Birkaç yüz vakada, Sovyet yetkilileri kurbanlarla kendileri ilgilenmek yerine bunu Nazilere bırakmayı tercih etti.
Naziler Margarete Buber-Neumann’ı Ravensbrück kadın toplama kampına gönderdi. Nisan 1945’te rejim çökünce serbest kaldı. Kızıl Ordu ilerledikçe Sovyet yetkilileri tarafından tekrar tutuklanmaktan korkan Buber-Neumann, ABD birliklerinin temel işgal gücü olduğu 150 kilometre batıya doğru yol aldı.
Buber-Neumann 1989’da, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından birkaç hafta önce öldü. Kendi deneyiminin faşizm ve komünizmin aynı oranda suç içeren ideolojiler olduğunu gösterdiğini savunarak sağcı bir muhafazakar olmuştu. Bugün sosyalistler bu tür argümanlara karşı çıkmak istiyorlarsa, tarihin bu utanç verici sayfalarını görmezden gelemezler. Kendi sosyalizm anlayışımız sözlerini tutmalı ve insanlık onurunu kaygılarının merkezine yerleştirmelidir. Bu, kurbanlara olan asgari borcumuzdur.
Bu yazı ilk olarak Jacobin’de yayımlandı, ardından çeşitli dillerde Fourth.International sitesinde yayımlandı.
Türkçe tercüme İmdat Freni Çeviri Kolektifi tarafından gerçekleştirildi.
Görsel: Schutzbund üyeleri, Almanya Federal Arşivi
Hrant Dink, yazdığı yazılar çarpıtılarak medya-devlet işbirliğiyle hedef gösterilmiş, mesnetsiz iddialardan yola çıkılarak açılmış davalarla halkın gözünde itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştı. Bu süreçte aldığı sayısız tehditler için yaptığı şikayetler sonuçsuz kalmış, bu tehditler için son yazısında kendini güvercin tedirginliğinde resmetmişti: “Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim… Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli.” Ve bu tehditlere rağmen gitmeyeceğini ifade edip şöyle bitiriyordu yazıyı: “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.” 19 Ocak’ta güvercin tedirginliğinde yaşayan bir gazeteciyi katlettiler. Hrant aramızdan ayrılalı 15 yıl geçti.
Hrant Dink Davası Süreci 20 Nisan 2007’de tetikçi Ogün Samast ve azmettiriciler hakkında “tasarlayarak öldürmek” suçundan dava açıldı. Daha sonra düzenlenen ek iddianamelerle sanık sayısı 20 oldu ancak Ogün Samast, cinayeti işlediği tarihte 17 yaşında olduğu için yargılaması çocuk mahkemesinde yapılmak üzere dava dosyası ayrıldı. Yargılamanın sonucunda Ogün Samast, “tasarlayarak öldürmek” ve “ruhsatsız silah bulundurmak suçlarından 21 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Azmettiriciler Erhan Tuncel ve Yasin Hayal’in de içinde bulunduğu sanıkların yargılaması İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde yapıldı ancak bu yargılamaya ihmali olan kamu görevlileri dahil edilmedi. Oysa soruşturma ve dava aşamalarında kamu görevlilerin bilgisinin olduğu ortaya çıkmıştı. 15 Şubat 2006’da “Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldüreceği” bilgisinin Trabzon İstihbarat Şubesi polisleri tarafından kayıt altına alındığı ve bu bilginin 17 Şubat 2006 tarihinde Ankara Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı ve İstanbul Emniyet İstihbarat Şubesi’ne gönderildiği öğrenildi. Kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmemesi nedeniyle Dink ailesinin avukatlarının yaptığı başvuruyu değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Eylül 2010’da devlet görevlilerinin Hrant Dİnk’in yaşamına yönelik bir tehlike bulunduğunu bilmelerine rağmen cinayeti engellemek üzere eyleme geçmediklerini ve bu kişiler hakkında etkin bir soruşturma yürütülmediğini karara bağladı. 17 Ocak 2012’de yargılaması yapılan 19 sanık hakkında hükmü açıklayan mahkeme Yasin Hayal’in müebbet hapsine, Erhan Tuncel’in ise beraatine karar verdi. Ayrıca bu kararda “örgüt yok” denildi. 13 Mayıs 2013’te Yargıtay “örgüt yok” kararını bozarak “terör örgütü yok ama suç işlemek için oluşturulan bir örgütün varlığı söz konusu” dedi. Yargıtay’ın bu kararı üzerine dava yeniden görülmeye başlandı. Mahkeme 30 Ekim 2014’te Yargıtay’ın bozma kararına uyulması yönünde karar verdi. “Dördüncü Yargı Pakedi” adı verilen değişiklikle beraber AİHM tarafından etkin soruşturma yürütülmediğine karar verilen davalarda soruşturma açılması mümkün oldu. Bu değişiklikle Temmuz 2013’te Dink ailesi avukatları Trabzon Emniyet, Jandarma, İstanbul Valilik ve Emniyet görevlileri hakkında soruşturma açılması için başvuruda bulundu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı İstanbul’daki emniyet görevlileri hakkında soruşturma izninin İstanbul Valiliğince karara bağlanmasını istedi. Valilik soruşturmaya izin vermedi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nce Dink ailesinin bu karara yönelik yapmış olduğu itiraz reddedildi. Bu kararlar üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma izni istenenler hakkında takipsizlik kararı verdi. Dink ailesi avukatları soruşturma izni verilmemesi yönündeki kararlara karşı Anayasa Mahkemesine başvurdular. 21 Mayıs 2014’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki karar kaldırıldı. 17 Temmuz 2014 tarihinde ise Anayasa Mahkemesince oluşturulan ihlal kararında İstanbul Valilik ile Bölge İdare Mahkemesi kararının hatalı ve hukuka aykırı olduğunu yönünde karar verildi. 1 Temmuz 2014 tarihinde HSYK kurulu tarafından Trabzon Emniyet ve Jandarma tarafından savcılık makamınca soruşturulma yürütülmesine yönelik karar oluşturuldu. 13 Ocak 2015’te yürütülen soruşturma kapmasında dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi görevlisi polis memurları Muhittin Zenit ve Özkan Mumcu tutuklandı. 18 Ocak 2015’te dönemin Trabzon Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi görevlisi Ercan Demir tutuklandı. 6 Mart 2015’te dönemin Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek, 28 Mayıs’ta Emniyet İstihbarat Dairesi C Şubeden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer tutuklandı. Savcılık tarafından 25 kamu görevlisi hakkındaki ilk iddianame hazırlandı. Kamu görevlilerinin ihmallerine ilişkin hazırlanan iddianamede, savcılık Fethullah Gülen Cemaatinin cinayeti bütün ayrıntılarıyla bildiğini iddianameye ekledi ve ‘yol verilen cinayet’ olarak tanımladı. Kasım 2015’te, jandarmanın olay yerinde olduğuna dair kanıtlar savcılık dosyasına girdi. Jamdarmanın ihmali olduğu iddiaları ortaya atıldı. Ancak konuyla ilgili olarak kimse ifade vermeye çağırılmadı. Savcı Gökalp Kökçü tarafından sunulan ancak başsavcılık tarafından reddilen iddianame savcının tekrar sunması ve ısrarıyla 4 Aralık 2015’te kabul edildi. Ancak Savcı Gökalp Kökçü, Dink cinayeti soruşturmasından alındı. Nisan 2016’da kamu görevlileri hakkındaki yargılamaya başlandı. Kamu görevlileri hakkındaki dosya ile cinayetle ilgili ana dava birleştirildi. 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi sonrasında Savcı Gökalp Kökçü dosyaya yeniden atandı. Bu atamadan sonra dosyaya Fethullah Gülen ve Zekeriya Öz de eklendi. Soruşturma yürütülürken Jandarma’ya yönelik operasyon başlatıldı. Dosyada ismi geçen jandarma görevlilerinden birkaçı darbe girişimine katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı. Darbe girişimi sonrası ise Dink cinayetiyle ilgisi olduğu konusunda 30’u aşkın jandarma görevlisi gözaltına alırken 15 ‘e yakın jandarma görevlisi ise tutuklandı. Birleştirilen dosyayla beraber sanık sayısı 85’e yükseldi. Eski Mülkiye Başmüfettişi Mehmet Ali Özkılınç hakkında hazırlanan iddianameyle cinayetin “FETÖ/PDY”nin “araç suçu” olduğu iddia makamınca eklendi. 13 Haziran 2019’daki duruşmada ana dava hükümlüleri Ogün Samast, Yasin Hayal ve Erhan Tuncel’in de aralarında bulunduğu 9 kişinin dava dosyası zamanaşımı ihtimali nedeniyle ayrıldı. 9 Temmuz 2019’da açıklanan kararla, dosyası ayrılan Erhan Tuncel 99 yıl 6 ay, Yasin Hayal 7 yıl 6 ay, Ogün Samast 2 yıl 6 ay, Zeynel Abidin Yavuz 14 yıl 22 gün, Tuncay Uzundal 16 yıl 10 ay 15 gün, Ahmet İskender ile Ersin Yolcu 1 yıl 10 ay 15’er gün hapisle cezalandırıldı, Salih Hacısalihoğlu ve Osman Hayal ise beraat etti.
76 sanıklı davanın 20 Şubat 2020’deki duruşmasında tanık olan Kürşat Yılmaz ise kendisine Hrant Dink’in resmini gösteren bazı kişilerin onu öldürmesini istediğini ancak bu teklifi, ‘Türkiye zor duruma düşer’ diye kabul etmediğini söylerek planlanmış cinayete yönelik itiraflarda bulundu.
6 Kasım 2020’de Dink cinayetinin eski savcılarından ve şu an FETÖ suçlamaları nedeniyle firari durumda olan Muammer Akkaş hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “FETÖ üyelerini koruma gayesiyle işlem yapmayarak dosyayı sürüncemede bıraktığı” gerekçesiyle, “silahlı terör örgütüne üye olmak ve görevi kötüye kullanmak” suçlarından 17 yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırlandı.
14 Aralık 2020’de savcılık tarafından sunulan esas hakkında mütalaada ise özellikle cinayetin FETÖ tarafından yapıldığı vurgulandı. Mütalaada en çok dikkat çeken noktalar ise cinayetin işleneceğine dair bilgilerin, raporların görevliler tarafından kasten gizlendiği ve cinayetin tetikçisinin isim ve detay bilgilerinin yer aldığı raporun kasten Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü ve İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından yok edildiği oldu.
26 Mart 2021’de ise 76 sanığın yargılandığı dosya karar bağlandı. Mahkeme, aralarında Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’in de bulunduğu 26 sanığı hapis cezalarına çarptırırken, aralarında eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun ve dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın da bulunduğu 39 sanık hakkında düşme ve beraat kararı verdi.
76 sanık hakkında karar çıkan dosyada gerekçeli karar 14 Temmuz 2021’de açıklandı. Dink ailesi avukatları ise cezalandırılmaların eksik olduğunu, beraat ve düşme kararlarının hukuka aykırı olduğunu söyleyerek karara itiraz etti. Dosya istinafa gönderildi, istinafın dosyaya yönelik incelemeleri devam ediyor.
Bu cinayetin aydınlatılması Dink ailesinin avukatlarından Fethiye Çetin’in de dediği gibi ülkenin aydınlatılması demek. 15 yıl utanmak için hala geç değil!
Portekiz Başbakanı Antonio Costa, parlamentoda sol partilere olan bağımlılığından kurtulmak amacıyla geçtiğimiz günlerde erken seçim çağrısında bulundu. Sol Blok’un [Bloco de Esquerda] lideri ve milletvekili Jorge Costa ile solun mevcut konjonktürdeki durumunu konuştuk.
Portekiz, son birkaç yıldır Sosyalist Parti (SP) tarafından tek başına yönetiliyor. Ancak hiçbir zaman mutlak çoğunluğa sahip olamayan SP, halk arasında “geringonça” [Portekizce’de mekanizma] olarak tabir edildiği üzere sol ile anlaşmaya varmak zorunda kalmıştı. Sosyalist Parti’nin, Sol Blok ve Komünist Parti’nin bütçe taleplerinde anlaşmayı reddetmesiyle kopuşa sürüklenen, gerilim ve çatışmalarla dolu bir deneyim…
Bu durum, pandemi ve aşırı sağın yükselişinin damgasını vurduğu karmaşık bir senaryoda ülkeyi yeni seçimlere götürüyor. Portekiz’deki Sol Blok lideri ve milletvekili Jorge Costa ile seçimler, Portekiz siyasi bağlamının özgünlükleri, toplumsal hareketlerin ve partilerin rolü, ve içinde bulunduğumuz döneme kadar Avrupa’daki benzerleri kadar bir güce erişememiş yeni aşırı sağın büyümesi hakkında konuştuk.
Brais Fernández: Yıllardır var olan Sosyalist Parti hükümetinin ardından Portekiz yeni seçimlere doğru ilerliyor. Ne oldu? Portekiz siyasetini gün be gün takip etmeyenler için genel siyasi, toplumsal ve ekonomik manzara hakkında bize biraz bilgi verir misin?
Jorge Costa: Troyka’nın [Avrupa Komisyonu (AK), Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF)] müdahalesinin ardından, 2015 seçimleri Portekiz’de yeni bir durum yaratmış idi. En çok oyu almasına rağmen, sağ koalisyon parlamentoda azınlık durumunda kalmıştı. O dönemde, Sol Blok ve Komünist Parti, sağcı bir hükümetin oluşumunu engellemeye ve o sırada kullandıkları tabir ile “yasama anlaşmaları perspektifinde” SP ile siyasi mutabakat için bir zemin aramaya istekli olduklarını açıklamıştı. Yasama anlaşması, hükümet anlaşmasından farklıdır. Yürütmeye katılım anlamına gelmez, ancak bir dizi programatik anlaşma karşılığında bir azınlık hükümetinin göreve gelmesi için güven oyu verileceği anlamına gelir. Bu mutabakat, yeni özelleştirme hamlelerini engellemenin yanı sıra, kamu çalışanları için 35 saatlik çalışma maaşları, asgari ücrette artış, iş için vergi indirimi, emekli maaşlarındaki devlet kısıtlamalarını gevşetme ve düşük emekli maaşlarında düzeltme gibi gelirlerin iyileştirilmesi için bir dizi önlemi ve bu önlemlerin gerçekleştirilmesine yönelik bir zaman çizelgesini önüne koydu. Bu çerçevenin istikrara kavuşturulması, solun yasama dönemi boyunca, güvencesiz devlet çalışanlarına iş güvencesi, “serbest meslek sahiplerine” sosyal koruma, üniversite harclarının düşürülmesi, yeni bir ilerici temel sağlık yasası ve yardımlı ölümün suç olmaktan çıkarılması süreci (süreç devam ediyor) gibi önemli alanlarda da ayrıca ilerlemeler elde etmesine olanak tanıdı.
Sağ tarafından “geringonça” (daha sonra anlaşmanın destekçileri tarafından da sahiplenilen bir tabir) olarak küçümseyici bir şekilde isimlendirilen bu siyasi çerçeve, sosyal yardım için yeni bir olanak ve özellikle kamu çalışanları ve güvencesiz işkollarındaki emekçiler arasında bir mücadele iradesi yarattı.
Portekiz’de şimdiye kadar kayıtlara geçmiş en büyük feminist ve ırkçılık karşıtı gösterilerin yanı sıra, daha sonra pandemi tarafından kesintiye uğrayacak küresel hareketin bir parçası olan iklim adaleti için önemli gençlik seferberliğinin oluşturduğu yeni kitle hareketleri de yine bu dönemde ortaya çıktı.
SP ve sol arasındaki siyasi anlaşmanın ihtiva ettiği sınırların su yüzüne çıkması ise uzun sürmedi: Sosyalist Parti, Banco Espírito Santo örneğinde olduğu gibi banka çözümleme kurallarının uygulanması, kamu yatırımlarının önemli düzeylerde sınırlandırılması gibi kararların alınmasında Brüksel’den gelen emirlere itaat etti. Troyka kesintilerinden etkilenen kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi için kayda değer bir şekilde müdahale etmekte yetersiz kaldı. Sosyalist Parti hükümeti döneminde iş kanunları, sağ tarafından Troyka dayatmalarının dahi ötesine geçtiği bir önceki dönemin gerilemelerine dokunmadı.
Bu kalıcı gerilemelere rağmen, turizmde artan talep ve Avrupa Merkez Bankası politikası sayesinde faiz oranlarındaki düşüşle birleşerek gelirlerde iyileşme, büyüme ve istihdamda hızlı bir toparlanma sağlandı ve bu da Sosyalist Parti’nin oy potansiyelinin genişlemesine imkan sundu.
2018/19’da, SP’nin, mutlak çoğunluğu elde etmek için sahneyi yeniden tertip etmesine olanak verecek bir siyasi çatışmaya doğru ilerlediği aşikar bir hale geldi. Parti başkanı Carlos César, sol güçlerden Sosyalistlerin iyi hükümeti önündeki “ayak bağları” olarak bahsetmeye başladı. Ancak bu söylem sonuç vermedi. Ekim 2019’daki seçimlerde, sol partiler konumlarını esasen korudular (aynı sayıda milletvekiliyle Sol Blok %9,5; PKP %6,3). Sosyalist Parti, 108 milletvekili çıkarıp sağ partileri geride bıraktı, ancak yine de parlamentoda mutlak çoğunluğu elde etmekten yedi sandalye eksikti. Hemen yeni müzakereler başladı, ancak bu sefer SP’nin 2015 müzakerelerinde kullandığı “aciliyet durumu” olmadan. Portekiz Komünist Partisi, genel bir siyasi anlaşma olmadan yalnızca belirli müzakerelere girmeye istekliyken, Sol Blok SP ile genel bir anlaşmayı müzakere etmeyi önerdi. Ancak bir ön koşulla: Troyka tarafından iş mevzuatına getirilen geriletici önlemlerin ortadan kaldırılması: fazla mesai ücretinin değersizleştirilmesi, tatil günlerinin azaltılması, kıdem tazminatı hesabının her çalışma yılı için 30 günden 12 güne düşürülmesi ve diğer önlemler. Sol Blok ile görüşmeden sonraki gün, António Costa işveren konfederasyonlarıyla bir araya geldi.
Yeni hükümetin İş Kanunu reformu konusunda bir anlaşmaya varamadığını belirtmek önemlidir. Azınlık hükümeti bir plan olmadan, bütçe ise bütçesiz devam etti. Costa, siyasi kriz ve erken seçimler üzerinden uyguladığı şantajını giderek daha açık bir şekilde dile getirdi ve sol partilere karşı birbiri ile çelişen tavırlar sergiledi: Sol Blok’a düşmanlık ve PKP’ye karşı tenezzül ve kendine tabi kılma teşebbüsü.
Sol Blok ve Komünist Parti’nin masaya koyduğu somut talepler nelerdir?
2019 seçimlerinden haftalar sonra, 2020 bütçesi, sağlığa yapılacak yatırımın önemli ölçüde güçlendirilmesi dolayısıyla Sol Blok ve PKP milletvekillerinin (ve İnsanlar-Hayvanlar-Doğa Partisi’nin seçilmiş üç temsilcisinin) çekimser kalmasıyla uygulanabilir kılındı. Ancak 2021 bütçesi, Troyka’nın iş kanunu düzenlemelerinin ve diğer yapısal sosyal politikaların ortadan kaldırılmasına yeniden odaklandığımız bir müzakerenin sonuçsuz kalmasının ardından, Sol Blok tarafından reddedildi.
Ayrıca, pandemiden çıkarılan derslerden hareketle, acil müdahale için oluşturulan olağanüstü fonların tadil edilmesi için ve de önceden var olan hükümleri güçlendirecek, keyfi bir şekilde mahrum bırakmaları önleyecek yoksulluğa karşı yeni bir sosyal yardım programının hazırlanması için öneriler sunduk.
Pandeminin Ulusal Sağlık Hizmetinde (USH) ortaya çıkardığı zafiyeti göz önüne alarak, Sol Blok, özel hastaneler tarafından daha iyi teklifler yoluyla emilen USH’deki profesyonelleri cezbetmek ve elde tutmak için münhasıran sağlık profesyonelleri, özellikle doktorlar ve hemşireler için bir ücretlendirme planı önerdi.
Bütün bunları hükümet reddetti ve 2021 bütçesi yalnızca İHD partisi (İnsanlar-Hayvanlar-Doğa) ve PKP’nin çekimser oylarıyla onaylanmış oldu. PKP’nin ana kazanımı olağanüstü durumda işten çıkarılan işçilere temel ücretin %100’ünün ödenmesinin garanti altına alınması idi. Bu aşamada Komünistler, doğrudan bir şekilde bütçe meselesi olmayan iş kanunlarının, hükümet tarafından sendikalar ile müzakere edilmesi gerektiği görüşünü savunmaya devam etmişti.
PKP, 2022 bütçe müzakeresinde bu pozisyonunu değiştirdi. Sol Blok’un 2019’dan bu yana bütün gücü ile yapmakta olduğu gibi, PKP de asgari ücretteki artışın hızlandırılması ve Troykanın iş kanunlarının düzenlenmesinden çekilmesi yönünde bir pozisyon benimsemeye başladı.
Bütçenin reddedilmesiyle karşı karşıya kalan ve solla müzakere etme mecburiyetinden kendisini azade kılmaya çalışmaktan asla vazgeçmemiş olan António Costa, mutlak çoğunluğu elde etmek için acele ile yeni seçimlerin yapılmasını talep etti. Tüm bunlar bütçe tartışmaları sırasında gerçekleşiyordu.
Sosyalist Parti, seçimler için oldukça güçlü görünüyor, ancak anketlere göre bu güç salt çoğunluğu elde etmek için yeterli değil. Böyle ise neden seçimleri zorlamaya karar verdi? SP siyasetini ve hükümetini nasıl nitelendiriyorsunuz?
Önümüzdeki seçimler bir plebisite dönüştü. Costa, erken seçime neden olduktan sonra, salt çoğunluğu kazanamazsa zorlu bir hayatta kalıp kalmama sınavıyla karşı karşıya kalacak. Costa’nın oynadığı bahis – ki çoğunluğu elde etmek için bu bahse girmesi gerekirdi – bütçeleri reddettikleri için sol partilerin cezalandırılması ve şu an liderlik için iç ihtilaflarla parçalanan ve aşırı sağın baskısının üzerinde musallat olduğu sağın başarısızlığı üzerine kuruludur. Örneğin, pek çok ılımlı seçmen, SP hükümetinden memnuniyetsiz olmalarına rağmen sürekliliği münavebeye tercih edebilir. Tüm bu hesaplar kanıtlanmayı bekliyor…
Daha önce de belirttiğim gibi, SP hükümetinin bir özelliği, Avrupa hüküm ve düzenlemelerine itâatkar olmasıdır. Troyka ile bütçe anlaşmasının hükümlerinin askıya alındığı istisnai bir durumda bile Portekiz, krize karşı kamu yatırımlarında gelişmiş ülkeler arasında en son sıralarda yer alıyor. Ve ilerleme sağlamak için bir miktar bütçe marjı olmasına rağmen, Avrupa düzenlemelerine uyum gösterilmesi, ister emlak sektöründe, ister elektrik şirketlerinin özelleştirilmesinde veya özel sağlıkta olsun, büyük sermayenin uygun bulmayacağı önlemlerin alınmasını engelliyor.
Portekiz deneyiminin, Avrupa’daki sosyalist partilerle ilişkilerin karmaşıklığını masaya yatırdığına inanıyorum. Bir yanda bu partiler duruma göre ilerici sosyal-liberal ya da neoliberal partilerdir. Öte yandan, tarihsel nitelikte bir krize gömülmüş olmalarına rağmen aşırı sağın yükselişi veya geleneksel sağın konsolidasyonu bağlamında, bu partiler solda geniş kesimler için bir seçenek olarak ortaya çıkıyorlar. Sizin SP ile nasıl bir ilişkiniz var?
Sol Blok’un SP ile olan ilişkisine her zaman yoğun bir siyasi çatışma damga vurmuştur. Sosyalist Parti, SDP gibi, ekonominin stratejik sektörlerinin özelleştirilmesinden, üretim sürecinde işçileri bastırmak için önlemlerin alınmasına ve bunların konsolide edilmesine kadar, ülkedeki kalıcı aksaklıkları yansıtan muhafazakâr modernleşme modelinin ana kahramanıdır. Yirmi yılı aşkın bir süredir, bazı önemli yakınlaşmaların (uyuşturucu kullanımının suç olmaktan çıkarılması, LGBT hakları) oluşması ile birlikte aramızdaki siyasi çatışma sosyal ve finansal politikaların kilit alanlarında devam etti.
Sol Blok, 2015’te diyelim ki yanlışlıkla programatik koşulların mevcut olduğuna inanarak kendi bakanlarını bir koalisyon hükümetine soksaydı, böyle bir hükümet sadece birkaç hafta sürebilirdi: Aralık 2015’te, seçimlerden sadece iki ay sonra, Sosyalist Parti, devlete ait bir banka olan Banif’i Portekiz devleti için 3 milyar avro zararla Banco Santander’e satıyordu. Hiçbir solcu bakan böyle bir kararnameyi onaylayamazdı.
“Geringonça” deneyimi (2015-2019 arasındaki SP ve sol arasındaki anlaşmalar) uluslararası tartışmalarda zaman zaman bir “model” gibi ele alındı. Bizim için bu durum çok özgün ulusal koşulların bir sonucu olduğu için basmakalıp bir model olarak düşünülemez. Mevcut olan, solun hükümeti değildi, bir merkez partinin azınlık hükümetiydi. Parlamenter tabanı, siyasi değişim taahhütlerinin sonucunda oluşmuştu: kemer sıkma politikalarının sona ermesi ve nüfusun gelirinin iyileştirilmesi. Bu zemin daha sonra tükendi ve Sosyalist Parti solun taleplerini kabul etmeyi reddetti. Sol, kaybedilen işçi haklarının geri alınması (ortalama ücretlerin uzun süreli durgunluğunu düzeltmek için asli idi) ve özel sermayenin saldırısı ile karşı karşıya kalan Ulusal Sağlık Sistemi’nin ayakta kalması için gerekli koşulların yaratılması karşılığında hükümete destek vermiş idi.
Portekiz, öte yandan, Avrupa’da dikkate değer bir aşırı sağa sahip olmayan son ülkelerden biri gibi görünüyordu, ancak daha sonra Chega fenomeni patlak verdi. Bu durum, diktatörlüğün ordunun bazı kesimleri ve halk sınıfları arasındaki ittifak tarafından devrilerek Anayasasının oluşturulduğu bir ülkede şaşırtıcı bir şey… Portekiz aşırı sağı neye benziyor ve yükselişinin sebepleri nelerdir?
Portekiz sağının mevcut yeniden örgütlenmesinde, zenginler için vergi avantajlarına ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine dayanan aynı iktisadi programı paylaşan biri aşırı sağ ve diğeri ultra liberal olmak üzere iki yeni kutup öne çıkıyor. Troykanın mirası, sosyal devlet düşmanı ve Chega partisi örneğinde açıkça ırkçı olan sağın bütününün radikalleşmesi, uluslararası boyutu olan bir süreçtir. Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iktidarı, bu radikalleşmeye enerji sağlayan akıma kaynak ve bir kültür kazandırdı. Chega’nın piyasaya çıkmasını sağlayan her şeyden önce bu uluslararası dinamikti.
Bu enerji ile, aşırı sağ gruplardan bir avuç militan ve Sosyal Demokrat Parti (SDP)’den hoşnut olmayanlar (eski Başbakan Passos Coelho’nun görev süresinin sona ermesinden sonra partiden ayrılanlar) yeni partiyi kurmak için yola çıktı. Geleneksel partilerin muhafazakar kesimleri (SDP ve Demokratik ve Sosyal Merkez – Halk Partisi CDS) aşırı gerici ve ultra-liberal bir programı ileri sürmek için artık vaktin geldiğini düşündüler. Kısa sürede önemli bir bölgesel varlık elde etmek için, lümpen unsurları etraflarında toparlamayı ve aynı zamanda can çekişen CDS’nin seçmenlerini emmeyi yeterince başardılar ve böylece belediyelerde önemli seçim sonuçları elde ettiler. Chega’nın seçmenlerinin bir kısmı dezavantajlı marjinal bölgelerde ve çekimserlerden geliyor, ancak bir başka kısım da yıllarca geleneksel sağın bayrakları altına sığınan eski aşırı muhafazakar veya Salazarist seçmen. Chega’nın SDP’ye yapılacak kullanışlı oy çağrısı karşısında nasıl direneceğini göreceğiz, fakat Chega artık kendi alanını elde etmiş bir güç.
Portekizli seçmenlerin büyük çoğunluğu, neredeyse yarım yüzyıl önce sona eren diktatörlük ve savaşa dair doğrudan bir hafızaya sahip değil. Chega’nın çok erkek ve yaşlı bir seçmeni var, ancak söyleminin diktatörlük dönemine dair nostaljisi, örneğin Vox’unkinden çok daha az sahipleniliyor. Çeperlerdeki gerilimleri, çingenelere, Müslümanlara ve genel olarak “sübvansiyon bağımlıları” olarak adlandırdığı yoksullara yönelik nefreti istismar eden, saldırgan maçist bir sağdır Chega.
Vahşice bireyci, anti-komünist, ve “meritokratik” bir retoriğe sahip bir sağ olan, Liberal İnisiyatif’in gençlik kesimleri içinde büyümesi daha belirgin oldu; o da SDP ve CDS içerisinden geliyor. 2019’da ilk kez seçimlerde yarıştı ve yalnızca bir milletvekili çıkartabildi, ancak büyümeye dair ümitleri mevcut.
Pandemi nüfusun çoğunluğunun refahı için açık bir tehdit iken ve de devletin sağlıkta, eğitimde veya istihdamın sürdürülmesindeki rolü sağın propagandasını sessizliğe mahkum ederken, Sol Blok, bu parçalı sağa, ortak mirasları olan Troyka politikalarından ve özelleştirme çılgınlıklarından başlayarak karşı koyuyor.
Chega’ya karşı mücadelede Sol Blok, partinin ekonomik elitlerin son derece istenmeyen kesimleriyle olan bağlantılarını ve oldukça fanatik ve tehlikeli inkarcılıklarını ifşa etmenin yanı sıra, göç, mülteciler, ırkçılık ve yakın zamanda gelişen vahşiyane ve revizyonist bir sağduyunun baskısı altında zayıflamasını reddettiğimiz tarihsel hafıza meselelerini gündemde tuttu. Kuzey Amerika’daki Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Değerlidir)’den esinlenen, Sol Blok’un çok yakın ilişkiler sürdürdüğü çok genç, yeni bir siyah hareketinin toplumsal varlığını önemlidir.
Seçimler karşısında Sosyal Demokrat Parti (Portekiz’deki ana merkez sağ parti) ve sağın geri kalanının durumu nedir?
Bugün sağ, SDP’nin liderliği konusundaki çekişme, CDS’nin ortadan kalkması, yeni bir ultra liberal partinin ortaya çıkması ve SDP’den ayrılan biri tarafından yönetilen ve Vox’tan doğrudan ilham alan Chega’nın güçlü gösterişi ile bir parçalanma döneminden geçiyor. Bu parçalanmadan dolayı sağ, Troykanın müdahalesinden bu yana üçte birlik barajı aşamadı.
Bu nedenle, sağın iktidar ihtirasının pek karşılığı yok. Chega’nın yükselişi bu durumu daha da zorlaştırıyor, çünkü sağın liderleri kesinliği her ne kadar şüpheli de olsa, ırkçıların kendi hükümetlerinin bir parçası olmayacakları konusunda garanti veriyorlar. Çünkü, SP ve SDP arasında gidip gelen “merkez” seçmenin bir kısmı, geleneksel sağa yapılacak bir oylamanın sonunda aşırı sağı karar alma sahasına yerleştirmesinden korkuyor. Şimdilik, sağ için seçim umutları zayıf.
Portekiz, biri daha Sovyet yanlısı (PKP) ve diğeri 68 sonrasında yeniden ortaya çıkan radikal geleneklerle bağlantılı (Sol Blok) iki sol akımın neoliberal dönemde konsolide olabildiği istisnai bir örnek. Bu iki akım arasındaki ilişkiler nasıl?
Sol Blok ve PKP arasındaki ilişkiler mesafeli. PKP, dünya durumuna ilişkin son derece “kampçı” bir görüşe sahip ve bu kampçı görüş, partiyi Çin KP’sinden Putinizm’e, Suriye Esad hanedanlığından Angola oligarşisinin rezilliklerine kadar varan bir silsiledeki rejimleri savunmaya yönlendiriyor. Ayrıca hak ve özgürlükler konularında farklılıklarımıza bazı örnekler vereceğim: PKP ötenaziye veya esrarın yasallaştırılmasına karşıdır, seçim listelerinde toplumsal cinsiyet eşitliğini reddeder ve ülkede yapısal bir ırkçılık sorununun varlığını inkar ediyor. LGBT meseleleri üzerine kapsamlı bir programı ancak çok geç bir vakitte benimsedi.
Bu farklılıklara rağmen, ekonomik veya sosyal nitelikteki parlamento oylamalarının büyük çoğunluğunda hemfikiriz. Bu durum, son yıllarda aramızda siyasi bir ilişki olasılığını yükseltebilirdi, ancak ne yazık ki PKP, SP ile mutabakatın geçerli olduğu sırada yalnızca SP ile üçlü görüşmeleri değil, onun çeşitli hareketlere ve müzakerelere katılmasına izin verecek periyodik ikili ilişki biçimlerini bile her zaman reddetti. Öte yandan, PKP’nin sendika liderleri son yıllarda Sol Blok ile ilişkisi olan militanları ve diğer sendika akımlarını liderlik pozisyonlarından dışlamaya ve CGTP (Portekizli İşçilerin Genel Konfederasyonu) liderliğindeki azınlıklar tarafından önerilen tartışmaları yürütmeyi reddetmeye özen gösterdiler.
Toplumsal hareketler alanındaki görünüm nedir? Solun, sosyal liberalizme karşı olduğu kadar sağa da bir alternatif oluşturabileceği, Portekiz’de mücadeleci bir gücün yeniden inşasında şu anda hangi hareketler ve kesimler ön saflarda yer alıyor?
Salgının toplumsal hareketler ve mücadeleler üzerinde çok büyük etkisi oldu. Art arda kapanmalar ve sosyal izolasyon, genel bir geri çekilmeye ve aktivistler arasındaki irtibatın kopmasına yol açtı.
Sağlık, kamu hizmetleri veya güvenlik ve temizlik gibi daha savunmasız sektörlerde seyrek de olsa bazı mücadeleler yaşandı. Özellikle kamu hizmetlerinde seçim hazırlıkları kapsamında yapılması planlanan çok sayıda grev askıya alındı. Pandeminin uzun dönemli sendikal zayıflama ve düşük dozlu toplumsal ihtilaflar döngüsünü daha da fenalaştırmasındaki etkisinin derinliğini değerlendirmek için henüz çok erken. Bu durum, parlamenter ve toplumsal düzeylerde çatışmaların örgütlenmesine, ortaya konulan öneriler için bir seferberliğe ve toplumda çoğunluk desteğine dayanması gereken mücadeleci bir sol için gayet zor meseleler ortaya koyuyor.
Geçtiğimiz aylarda iklim adaleti ve ırkçılık karşıtı hareketler ile Afrika kökenlilerin mücadelesinde (George Floyd’un 6 Haziran 2020’de öldürülmesine karşı küresel protestolarla bağlantılı olarak pandemi döneminin en büyük gösterilerini içeriyor) bazı toparlanma işaretleri görüldü. Ancak, örneğin, feminist hareket, Covid’den hemen önceki dönemde sahip olduğu, sokaklarda benzeri görülmemiş eylemlerle yukarıya doğru ilerleyen ritmine henüz kavuşabilmiş değil.
Son olarak, Avrupa sorununa ilişkin tartışmalar pandemide yeni bir ivme kazandı. Avrupa düzeyinde durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Pandemi krizi, tek para birimine bağlı devletler arasındaki asimetrileri derinleştiriyor. İktisadi toparlanma için ayrılan fonlar gecikiyor, yetersiz kalıyor ve çoğunlukla yeni borçlar yaratıyor. Şüphesiz, borcun karşılıklı hale getirilmesine yönelik Alman tabusu kısmen kırıldı. Ancak Alman ekonomisi büyük devlet yardımlarından yararlanırken, en borçlu ülkelerin hükümetleri gönüllü olarak bütçe boğmalarına boyun eğiyorlar. Çünkü şu anda izin verilen bütçe açıklarının yakın gelecekte kemer sıkma önlemini tetikleyeceği tahmininde bulunuyorlar. Henüz ne Avrupa Merkez Bankası’ndan devletlere doğrudan finansman sağlanmasına ilişkin tabu kırıldı ne de her bir yeni krizde ters etki yarattığı kanıtlanan bütçe kuralları çiğnendi. Bu kurallarla şu anda seferber edilen mali kaynaklar, Avrupa Birliği içinde halihazırda var olan asimetrileri daha da derinleştirebilir. Ulusal kriz müdahale planları arasındaki eşitsizlik bunun bir göstergesi.
Devlet borçlarının (özellikle Avrupa Merkez Bankası’nın elindeki borçların) yeniden yapılandırılmasını önüne koymayan ve kamu hizmetlerine ve devlet yatırımlarına saldıran neoliberal anlaşmalardan kopuşu içermeyen hiçbir yeniden yapılandırma programı yeterince geniş kapsamlı olmayacaktır.
Aşağıda sunduğumuz metin IV. Enternasyonal’in 2018’de gerçekleştirilmiş 17. Kongresinin “IV. Enternasyonalin Rolü ve İnşa Görevleri” başlıklı sonuç metnidir. Bir süredir hem İmdat Freni’nde hem de başka zeminlerde Sosyalist Demokrasi için Yeniyol olarak sınıf mücadelesinde etkin olabilecek birleşik ve çoğulcu bir siyasal özne ihtiyacı üzerinde sürdürdüğümüz tartışmaya katkıda bulunması niyetiyle, yetmişli yılların sonundan beri Enternasyonalimizin ulusal örgütlerinin (seksiyonlarının) dahil olduğu çeşitli birleşik parti deneyimlerini hem de, bunlarla bağlantılı olarak IV. Enternasyonal’in birleşik inşa perspektifindeki dönüşümleri kapsamlı biçimde ele alan bu metni okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.
Giriş
Bugünkü görevimiz, sınıf mücadelesinde faydalı olacak partiler inşa etmektir. Yani sınıf mücadelesi anlayışı ve programı temelinde güç toplayabilecek, etkili eylem kararları alabilecek ve sınıf mücadelesini ilerletecek partiler. Bu partilerin nihai amacı, kimi zaman gayet genel ifadelerle telaffuz ediliyor olsa da mevcut kapitalist sistemden kurtulmak olmalı. Bu yaklaşım, Enternasyonal güçlerini, bu partilerin inşasının ve yönetiminin sadık ve ayrılmaz birer parçası olmaya yöneltir, yalnızca yeni üye kazanmak amacıyla orada bulunmaya veya olası ihanetleri teşhir etmek için beklemeye değil. Stratejik hedefimiz, devrimci kitle partilerinin ve devrimci bir kitlesel Enternasyonalin inşasıdır.
Bu çerçevedeki ana fikir, Dördüncü Enternasyonal’in ne yapması gerektiğine dair bir modeli genelleştiremeyeceğimizdir, her ne kadar daha başarılı olan bazı deneyimleri tekrar etme eğiliminin oluşacağı aşikâr olsa da. Ancak somut deneyimlerin birbirinden farklı olacağı ve belki de bazen birbirimizden farklı yönlere gideceğimiz bir durumda bulunmaya alışmalıyız. Karşılaştığımız sorunlardan biri, bazen yalnızca belirli kilit ülkelerde (örneğin birkaç yıl önce Fransa’da) neler olup bittiğini dikkate alma ve böylece düşüncemizi yeterince uluslararasılaştırmama konusundaki kasıtsız eğilimdir. Son Uluslararası Komite toplantıları [1] sırasındaki farklı deneyimler üzerine yapılan tartışma, bakış açımızı daha da çoğul hale getirmek için faydalı oldu. Bu rol ve görevlerle ilgili kararın konusu da budur.
2. 1990’larda yeniden yönelim
1995 Dünya Kongresi’nde, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ve Sovyet bloğunun çöküşünün yarattığı yeni durumda -örgütler arasındaki sınırları yeniden şekillendirirken- daha fazla gücü içerecek, sınıf mücadelesi üzerinde olumlu ve daha önemli bir etkiye sahip olacak radikal sınıf mücadelesi partileri inşa etmenin mümkün olduğuna karar verdik[2].
Karar, bağlamı şu şekilde tanımlıyordu: “Kapitalizme ve bürokratik ‘sosyalizmin’ feci deneyimlerine bir alternatif temsil eden sosyalist bir toplum projesi inandırıcılıktan yoksundur: Bu proje, Stalinizmin, sosyal demokrasinin ve “Üçüncü Dünya”daki popülist milliyetçiliğin bilançolarının yanı sıra bugün sosyalist bir tasarıma bağlı olanların zayıflığı tarafından ağır bir şekilde ipotek altına alınmıştır.”
“Birçok ezilen ülkede, büyük öncü güçler, emperyalizmden devrimci bir kopuşun başarı şansı ve yeni küresel güç ilişkileri çerçevesinde iktidarı ele geçirme ve onu elinde tutma olasılığı konusuna artık şüpheyle yaklaşıyor. (…) Bu koşullarda devrimci enternasyonalizm bir ütopya olarak görünmekte. “(Bölüm 1)
2018 Dünya Kongresi için hazırlanan raporların, güç ilişkilerinde veya politik sınıf bilinci düzeyinde herhangi bir niteliksel gelişme göstermediğini göz önünde bulundurmalıyız. Bu, durumun 1995’ten beri hiç değişmediği anlamına gelmez, siyasi bilince damgasını vuran önemli hareketler (diğerlerinin yanı sıra Zapatistalar, Küresel Adalet Hareketi, Bolivarcı Devrim, İşgal Et Hareketi, Arap devrimci süreci olmuştur; bunların yanı sıra kitlesel işyeri grevleri ve feminist seferberlikler de meydana gelmiştir) ama bunlar ardı arkası kesilmeyen saldırıları geri püskürtmeye yetmedi ve bu nedenle genel güç dengesini değiştirmedi. Solda oyunu değiştirebilecek güçlü bir siyasi akım ortaya çıkmadı, bu nedenle yeni partiler inşa etmek uygulanabilir bir perspektif oluşturmaya devam ediyor.
Bu türden bir parti inşası için geliştirilen iki yol şöyleydi (Bölüm 2): “Stalinist sistemin çöküşü, işçi sınıfının, sendikaların ve siyasal alandaki öncü kesimlerin saflarında bize karşı oluşmuş sekter önyargıları güçlü bir şekilde sarsmış olmak gibi olumlu bir sonuç doğurdu. Sermayenin zafer naraları, aynı zamanda, zayıflıklarının artık farkında olan tüm anti-kapitalistlerin birleşmesini teşvik etme etkisini de doğurdu. Bugün, geçmişte bizimle diyaloğa girme fikrine karşı duran güçlerle, militan dayanışma ve mücadele birliği ilişkileri kurmak için daha iyi bir konumdayız “… (Bölüm 3):” “Troçkist” olduklarını iddia etmeyen ve bizimle aynı tarihi sahiplenmeyen, ancak gerçek programatik yakınlaşma temelinde bize katılacak olan devrimci Marksist örgütlere saflarımızı açmak istiyoruz.”
“Ayrıca, bundan böyle yeni ideolojik ilgilerin ve deneyimlerin kriz içindeki kapitalizm tarafından bir kez daha teyit edilen geleneksel derslerle birleştirilmesi gereken “post-Stalinist” bir bağlamda hareket edecek olan genç militan nesillerin siyasi fikriyatının yeni temalarını da kendi çerçevemize dahil etmemiz gerekecek. Yeni temaları dahil etmek, sadece mücadeleci gençliğe yönelik bir “pedagoji” sorunu değil, çok daha temelde teorik tasarım, programatik yenilenme ve yeni siyasi deneyimlerin, orijinal mücadele biçimleri ve eksenlerinin, sosyo-ekonomik metamorfozların özümsenmesiyle ilgili bir sorundur. “
Belge daha sonra, örgütlenmelerimizi güçlendirme hedefine doğru ilerlemek için farklı olasılıkları belirtiyordu:
“A) Somut mücadelelerde ve kitle hareketlerinde birleşik cephe
B) Diğer devrimci örgütlerle birlik
C) Başka sol güçlerle daha geniş yeniden gruplaşma”.
Daha 1991’de, Latin Amerika ile ilgili kararda şöyle deniyordu: “Açıkçası, tüm seksiyonlarımız için tek bir yönelim belirlemek mümkün değildir. Kendinizi inşa etmek için her zaman, her yerde geçerli olan tek bir model veya tek yön yoktur. Nikaragua devrimi ve Brezilya’da PT’nin oluşumu (Emekçiler Partisi), bu deneyimleri tekrarlama girişimlerine ilham verdi. Büyük devrimci kitle partileri inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak bunun nasıl başarılacağı konusunda sayısız varyasyon var. “
O sırada kuruluşlarımız tarafından seçilen farklı seçenekler sıralanıyordu:
• PT gibi bir kitlesel işçi partisinin ortaya çıkışı, bu parti içinde, inşası için azami sadakatle çalışan devrimci Marksist bir akımın gelişmesini mümkün kılmıştır.
• Kitle etkisine sahip bağımsız bir devrimci partinin gelişimi, temelde Meksika PRT örneğinde gerçekleşti. Neo-Cardenas’çılığın ortaya çıkmasından önce, devrimci solun büyük bir kısmını PRT etrafında toplamayı neredeyse başardık.
• Kolombiya seksiyonumuz tarafından seçilen yol, oluşum halindeki veya halihazırda geliştirilmiş olan devrimci projelere entegrasyondu. Yoldaşlarımızın A Luchar‘a entegrasyonu, bir dizi siyasi anlaşma temelinde yapıldı.
• Bağımsız bir varoluşu sürdürürken devrimci bir siyasi cepheye katılım, Uruguaylı yoldaşlarımızın Halk Katılım Hareketi’nin (MPP) oluşumuyla elde ettikleri çok önemli bir deneyimdir. İçinde çeşitli akımlar birleşiyor: MLN, PVP, MRO ve PST’nin yanı sıra bağımsızlardan oluşan geniş bir kesim.”
3. 2003 yılında şunları tekrar teyit ettik:
“(1) Amacımız şu niteliklere sahip proletarya partilerini oluşturmaktır:
• anti-kapitalist, enternasyonalist, ekolojist ve feminist;
• geniş, çoğulcu ve temsili;
• toplumsal meseleye derinden bağlı ve emekçilerin toplumsal özlemlerine yönelik acil talepleri sınır koymadan geniş kesimlere aktaran;
• işçilerin mücadeleciliğini, kadınların kurtuluş iradesini, gençlik isyanını, uluslararası dayanışmayı ifade eden ve tüm adaletsizliklere karşı çıkan;
• stratejilerini proletaryanın ve ezilenlerin parlamento dışı mücadelesine, öz-faaliyetine ve öz-örgütlenmesine odaklayan;
• açıkça sermayenin mülksüzleştirilmesi ve (demokratik özyönetime dayalı) sosyalizmi savunan proletarya partileri.
Latin Amerika söz konusu olduğunda hedefimiz, anti-neoliberal direnişi kapitalist küreselleşmeye karşı mücadele çerçevesine eklemleyen, kökleri gerçekten proletarya ve toplumsal hareketlere dayanan geniş, çoğulcu anti-kapitalist partiler ve/veya gruplaşmalar inşa etmektir. Devrimci Marksist bir akım olarak solun “sert çekirdeğini” inşa etmekten yanayız. Stratejik düşünceyi, radikal eylemi ve cüretkâr girişimleri, sekter bir “kendi kendini olumlama” tutumu ve “kimliğimiz” muhafazakârlığı ile değiştirirsek, bu olasılık başarılı olamaz.
“(2) Bu tür partiler için verilecek mücadele, her ülkeye özgü olacak bir dizi aşama, taktik ve örgütlenme biçiminden geçecektir. Böylesi bir anti-kapitalist yeniden oluşum, hemen kilit bir hedefi kovalar: sosyal neoliberalizme bağlı tüm güçler (sosyal-demokrasi, post-Stalinizm, çevreciler, popülistler) karşısında etkili ve görünür bir kutuplaşma yaratarak onların krizini hızlandırmak ve olumlu bir sonuçla çözülmesini sağlamak.
Bu şunu gerektirir:
• Devrimci Marksist akımların, illa ki devrimci Marksist pozisyonlara ulaşmış olmasa da reformist partilerden kopmuş akımlarla veya önemli yahut sembolik temsilcilerle işbirliği yaptığı siyasi güçlerin varlığı;
• Saygılı ama yakın bir ilişki kurulan toplumsal hareketlerin taleplerini ve eylemlerini duyuran bir yapı;
• Toplumda sosyal-neoliberalizme bağlı partilerin tekelini kıran ve evrensel oy hakkı sayesinde yerel, bölgesel, ulusal, uluslararası düzeyde (Avrupa’da olduğu gibi) meclislerde temsilcilere sahip, tanınan-bilinen bir temsiliyet ;
• Devrimci Marksist bir akımın daha geniş olan yapının bünyesinde var olup işleyebilmesini sağlayacak, hem yakınlaşmayı hem tartışmayı destekleyen, basit bir iç demokrasinin ötesine geçen çoğulcu bir işleyiş;
4. 2010’da halihazırda var olan farklı türden sol güçlerle olası ilişkilerden ziyade solu yeniden inşa etmeye daha fazla vurgu yaptık.
“Bu yüzyılın meydan okumasına karşı yeni bir sol yaratmak ve işçi hareketini, yapılarını, sınıf bilincini, siyasi ve kültürel düzeyde burjuvaziden bağımsızlığını yeniden inşa etmek için şu türden bir yeniden yapılanmayı sağlamak istiyoruz:
● antikapitalist, enternasyonalist, ekolojist, feminist bir sol;
● sosyal demokrasiye ve hükümetlerine açıkça karşı çıkan ve kendini bir seçenek olarak sunan bir sol;
● 21. yüzyılın özyönetimci ve demokratik sosyalizmi için mücadele eden ve bunu başarmak için tutarlı bir program benimseyen bir sol;
● bu amaca ulaşmak için kapitalizmden ve mantığından kopması gerektiğinin ve dolayısıyla bu kopuşu yaşamak istemeyen siyasal temsiliyetlerle birlikte kapitalizmi yönetmemesi gerektiğinin bilincinde olan bir sol;
● işçilerin mücadeleciliğini, kadınların kurtuluş ve özgürleşme mücadelelerini, LGBT hareketini ve ekolojik mücadeleleri bütünleştiren, toplumsal hareketlerde ve emek dünyasında kök salmış çoğulcu bir sol;
● stratejisini proletaryanın ve tüm ezilenlerin öz-örgütlenmesine, işçilerin kurtuluşunun işçilerin kendi eseri olacağı ilkesine dayandıran kurumsal olmayan bir sol;
● işçilerin ve halk sınıflarının her türlü öz-örgütlenmesini teşvik eden, düşünme, karar verme, kendi hesabına ve kendi kararıyla hareket etme kapasitesini destekleyen ve teşvik eden bir sol;
● yalnızca eskiyi kullanarak yeni bir şeyler yapamayacağımızdan yeni sosyal sektörleri, dünya sosyal forumları tarafından ifade edilenler gibi yeni temaları ve her şeyden önce yeni nesilleri bütünleştiren, kendine dahil eden bir sol;
● tahakküme ve savaşa karşı ve halkların kendi kaderini tayin hakkı için savaşan ve kitlesel ve demokratik bir Enternasyonalin çerçevesini çizen, enternasyonalist ve anti-emperyalist bir sol;
● eleştirel ve devrimci Marksizmin değerli mirasını feminist, ekososyalist veya Latin Amerika’nın yerli hareketlerinin teorik-siyasal açılımlarıyla ilişkilendirme yeteneğine sahip bir sol;
● krize karşı en geniş eylem birliği ve işçilerin ve tüm ezilenlerin hakları, kazanımları ve özlemleri için savaşan bağımsız ve sınıfçı bir sol.
Mevcut sistemle savaşmak için yararlı yeni anti-kapitalist politik araçlar inşa etmek için kendimize verdiğimiz bu kriterler ve genel içeriktir. “
Yeni Antikapitalist Parti (Fransa)
5. Aynı hedeflere giden farklı yollar, kırılmalar ve çatallanmalar
Bu kararlarda tekrarladığımız gibi, verili bir ülkede verili bir zamanda, yukarıda verilen tanımlamalara en fazla karşılık gelen siyasi aracın ne olduğuna dair karar, durumun somut biçimde kavranışına – dinamiklere, mevcut güçlere – dayanmalıdır. Hangi etikete sahip olursa olsun dışarıdan gelen herhangi bir reçete, reel durumu kavramanın yerini tutamaz.
Siyasal bir aracın yararlılığı ancak bu somut durumun kavranışıyla belirlenebileceğinden, durum değiştiğinde ihtiyaç duyulan siyasal aracın türü de değişebilir. En iyi senaryo, oluşturmaya çalıştığımız aracın değişen ihtiyaçlara uyum sağlamasıdır; bu yüzden parçası olduğumuz partilerin siyasi-programatik zeminini geliştirmek için mücadele ediyoruz.
Ancak durum böyle olmayabilir ve gerçekte böyle bir parti gerekli olana artık karşılık düşmüyor olabilir. Bu durumda, siyasi muharebeyi kaybettiğimize karar verdiğimizde, kopmaya ve yeni bir enstrüman oluşturmaya hazır olmalıyız. Herhangi bir siyasi seçimde başarısızlık riski her zaman mevcuttur.
Ancak bu, önceki tercihin yanlış olduğu anlamına gelmez (Bolşevik devriminin tüm programına sahip çıktığını ilan eden partilerin de ihanet edebileceğini / reformist olabileceğini biliyoruz). Kuruldukları anda ve ilk dönemlerinde bu partilerin ulusal durum üzerinde olumlu bir etkisi olup olmadığını değerlendirmeliyiz.
Bu nedenle, Brezilya PT’sinin veya İtalya’daki Rifondazione’nin (PRC- Komünist Yeniden Kuruluş Partisi) evriminin nihayetinde hiçbir yere varmadığı değerlendirmesini yapmak mümkünse de, bu, onlara katılmakla yanlış yaptığımız veya belirli bir dönem boyunca sistem çapında değişim isteyenlerin özlemlerinin olumlu bir ifadesi olmadıkları ya da somut kazanımlar sağlamadıkları anlamına gelmez.
Ayrıca, siyasi aracın kendisinin geçici olduğu ve amacının yeni bir siyasi parti yaratma savaşına öncülük etmek olması gerektiği çok hızlı bir şekilde ortaya çıkabilir.
Gerekli siyasi aracın doğasının duruma göre değiştiğini söylediğimiz için, devrim ufukta olduğunda, bu fırsatı anlayabilecek ve değerlendirebilecek bir partiye ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte, bugün devrimci partinin ilanının, çoğu durumda, sınıf mücadelesinde yararlı olması için belirlediğimiz kriterlerin karşılanması anlamına gelmediğini de biliyoruz.
Bu, kendilerini açıkça devrimci olarak nitelendiren partilerin gerçek bir etkiye sahip olduğu anları dikkate almadığımız anlamına gelmez: ABD’de savaş karşıtı harekette SWP, Fransız LCR veya hareketimizin dışında İngiliz SWP’sinin 1970’lerde Anti-Nazi Birliği’ni başlatması. Bununla birlikte, etkileri belirli bir siyasal durumun ürünüdür ve ancak bu bağlamda anlaşılabilir. Buna ek olarak, etkileri yine de sınırlıydı ve bu partiler (varlığının son on yılında, 2002 ve 2007’de Cumhurbaşkanı adayı Olivier Besancenot kampanyasındaki LCR dışında), ülkelerinin siyasi yaşamında kritik bir ağırlığa ulaşamadılar.
6. 1990’ların başından beri deneyimlerimizin bilançosu
Dördüncü Enternasyonal’in ulusal örgütlerinin neredeyse tamamı – kendi ulusal durumlarına uygun olduğunu düşündükleri şekilde – daha büyük siyasi oluşumlar inşa etmeye ve bunların parçası olmaya çalıştılar. Bu deneyimlere dair hem ulusal seksiyonlarımızın içinde hem de Enternasyonal bünyesinde birbirinden farklı değerlendirmeler yapılmıştır ancak sonuçta ısrar etmektense bunlardan öğrenmek daha faydalıdır.
İlk deneyimler 1980’lerde yapıldı ve birçok farklı şekil aldı. Brezilya’dan yoldaşlar, 1980’den itibaren Emekçiler Partisi’nin kurulmasına ve güçlendirilmesine katıldılar. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1986’da devrimci solun üç örgütünün birleşmesiyle oluşan Solidarity’yi anmak lazım. Danimarka Komünist Parti, Sosyalist Sol Parti[3] ve bizim kendi seksiyonumuz arasındaki bir anlaşma ile 1989’da Kızıl Yeşil İttifak kuruldu. On yıl sonra, 1999’da, Portekiz’deki Sol Blok da, bir KP akımı, bir Maoist örgüt ve Dördüncü Enternasyonal’in seksiyonu tarafından yaratıldı.
Asya’da, diğer akımlardan gelen önemli örgütler 1990’larda ve 2000’lerde bize katıldı (Filipinli yoldaşlar Maoculuktan kopmuştu, Pakistanlı yoldaşlar daha önce Militant akımında bulunmuştu, Sri Lanka’daki yoldaşların kökenleri 1964 öncesi eski Sri Lanka seksiyonuna dayanıyordu, aynı zamanda bir müddet CWI’da da bulunmuşlardı).
Bu örgütler farklı şekillerde de olsa aşırı şiddet durumlarıyla karşı karşıya kaldılar. Filipinler’de tehdit altındaki toplulukların öz-örgütlenmesini sağladılar ve hükümetle müzakereyi destekleyen bir yeraltı silahlı örgütüne sahipler. Pakistan’da ise siyasal bakımdan açık (yeraltından yürütülmeyen) bir kampanya faaliyetiyle Devlet ve Taliban şiddetini mahkûm ettiler.
Ulusal örgütlerimizden bazıları, özellikle Avrupa’da ama sadece orada değil, bu on yıllar boyunca kalıcı geniş örgütler inşa etme girişimlerine katıldılar, örneğin İtalya’da veya Büyük Britanya’da ve ayrıca Güney Afrika ve Porto Riko’da. Brezilyalı yoldaşlar da PT’nin ihanetinin ardından PSOL’un inşasına katılıyor.
Devrimci akımları birleştirmeye yönelik bazı girişimler (İspanyol devletinde Maocu MC / MKE ile, Almanya’da post-Stalinistlerle VSP’de) az ya da çok hızlı bir şekilde başarısız olurken, ABD’de Solidarity veya İngiltere’de Socialist Resistance gibi diğerleri 15 yıl sonra hala devam ediyor. Bilançonun can alıcı noktası, ulusal duruma dair görevler üzerinde bir anlaşma sağlandığında bu girişimlerin hayatta kalmasıdır.
Başka deneyimler de umulan potansiyele ulaşmada başarılı olamadı; en dikkate değerlerinden biri, 2009’da Fransız seksiyonu tarafından Yeni Anti-Kapitalist Parti’nin (NPA) veya 2014’te Büyük Britanya’da Sol Birlik’in kurulmasıydı. Her iki durumda da, bir faktör, sosyal demokrasi içinde (Fransa’da Sol Parti, Büyük Britanya’da Corbyn fenomeni) bu yeni projelerin dinamiklerini tehlikeye atan bir sol akımın beklenmedik şekilde ortaya çıkmasıydı. Ancak, bu vakaların hiçbirinde bu örgütsel gelişmelerin kalıcı, inandırıcı ve radikal yeni birer siyasi araç olduğu henüz kanıtlanmadı. Öte yandan bu, düşüşte olmasına rağmen, Sosyal Demokrasinin henüz ölmediğini gösteriyor. (Bu, NPA krizinin yalnızca bu faktörden kaynaklandığı anlamına gelmez.)
Aynı zamanda, Danimarka Kızıl-Yeşil İttifakı ve Portekiz’deki Sol Blok, kendi ülkelerinde sol partiler olarak bir rol ve etkiye sahip olmaya devam ediyor – tıpkı momentumu ve temeli Öfkeliler hareketini karakterize eden radikalleşme ve spontane direniş hareketlerinin gelişimine çok daha fazla bağlı olan Podemos gibi.
Podemos, bu noktada, ABD’de Sanders’a veya İngiltere’de Corbyn’e verilen destekle birkaç ortak noktası olmasına rağmen, bu tür bir hareketin ürünü olarak nitelendirilebilecek tek siyasi güçtür. Bununla birlikte, bu son fenomenler, yeni radikalleşmelerin ayırt edici özelliklerinden biriyle çelişiyor gibi görünüyor: genel olarak siyasi partilerin reddi, ki bu da çoğu kez yerleşik partilerin yarattığı hayal kırıklığından kaynaklanır, ancak kimi zaman özellikle daha radikal unsurlar bakımından bu reddiye devrimci grupların toplumsal hareketler karşısındaki sekter ve elitist tutumlarından da kaynaklanabilir.
Ancak Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde son dönemde, partilere yönelik şüpheler devam etse de, çeşitli faktörler nedeniyle siyasi-seçim arenasına doğru stratejik bir kaymanın gerçekleştiğini not etmek mümkündür: siyasi / ekonomik / sosyal krizin derinliği; hükümetleri ve rejimleri devirmeyi amaçlayan Arap devrimleri örneği; zaferleri yalnızca toplumsal mücadele yoluyla elde etmenin zorlukları; ve bir zayıflık imajı çizen siyasi elitin artan biçimde itibar kaybına uğraması.
Trajik bir şekilde, Arap devrimci süreci, Tunus’taki Halk Cephesi’nin kısmi istisnası dışında, kitle hareketine liderlik edebilecek güçlü örgütlü siyasi güçler oluşturamadı.
Sınıf mücadelesi için yararlı partiler yaratma konusundaki deneyimlerimiz, azınlık partileri olmalarına rağmen (genellikle %10’dan daha düşük oy yüzdesi, birkaç bin militan) ülkelerinde bir miktar etkisi olan partilere katılma biçimini almıştır. Çünkü göreli bir istikrarın olduğu, geleneksel partilerin çöküşünü öngörmenin mümkün olmadığı ve “iktidara gelme meselesinin” söz konusu olmadığı ya da yalnızca sosyal demokrasiyle ilgili olarak ortaya konulduğu bir evre yaşanıyordu. Ancak, başka potansiyeller sunan ve başka sorunlar ortaya çıkaran başka türden bir duruma dahil olduğumuz birkaç vaka var: Yönetimde olmayan sınıf partilerinin bir siyasal çoğunluk oluşturduğu, hükümet kurduğu vs. siyasal kriz durumları. PT’nin, Podemos’un ve Syriza içinde bulunan ve bizim de yoldaşlık ilişkisi içinde bulunduğumuz DEA grubunun durumu budur. Aynıca Venezüella’da birkaç yıl PSUV’de kalan Marea Socialista da var, ancak bu durumda uzun süredir iktidarda olan bir sol hükümet süreci var.
Farklı ülkelerin tüm farklı deneyimlerini listelemek çok uzun sürer ve özellikle Inprecor ve International Viewpoint’te (4) bir dizi inceleme yapılmış ve yayınlanmıştır. Ancak genel sonuç olarak diyebiliriz ki, önemli atılımlara yol açmış bir model çıkmadıysa da, sınıf mücadelesi güçlerinin toplanmasında niteliksel veya niceliksel bir ilerleme gerçekleştirilebileceği zaman ortaya çıkan fırsatları değerlendirememenin, kalıcı olumsuz etkileri olacaktır.
Yukarıda belirtildiği gibi, ulusal düzeydeki görevlere ilişkin bir anlaşmanın olması, özellikle de, örneğin kendine devrimci diyen grupların birleşmesiyle oluşacak bir resmi “programatik” anlaşmanın mevcudiyeti, kalıcı olabilecek yeni partilerin yaratımı için vazgeçilmez bir etkendir. Ulusal bir durumda kilit görevin ne olduğunu anlama yeteneği, örneğin 1999’da Portekiz’de kürtajın yasallaştırılması için yapılan referandum sorunu (Sol Blok’un yaratılmasında kilit bir faktör olan anlaşma), bizim diğer güçler karşısındaki yönelimimizi tanımlamak için temel bir öneme sahiptir.
Sol Blok (Portekiz)
7. İncelemelerden alınan dersler
Bu farklı deneyimlerden toplu olarak çıkardığımız dersler, dünya kongrelerinin kararlarında ve 2010 Dünya Kongresi’nden bu yana Uluslararası Komite toplantılarında yer alan bilanço tartışmalarına yapılan katkılarda tarif edilmiştir.
Bir dizi programatik ilke üzerine inşa ettiğimiz siyasi güçler içinde siyasi mücadeleler verme ihtiyacı etrafında dönüyorlardı. Bu ilkeler, nihai biçimleriyle, yeni bir siyasi güç inşa etmek için mutlaka bir ön koşul değildir, ancak bu tür tartışmaları yürütmek ve ilerlemek için bu temeller olmadan, sınıf için yararlı olan gerçek bir parti yaratma olasılığı çok azdır. Bu noktaların her biri üzerinde ilk başta gerekli olan anlaşma düzeyi, işbirliği yapacağımız mevcut siyasi akımların doğası ve yeni partinin seslendiği kesimler temelinde değerlendirilmelidir.
Öne sürdüğümüz noktalar şunlardır:
• Toplumsal hareketlere ve ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadelelerine, dışarıdan müdahale eden bir siyasi elit olarak değil, analizler ve siyasal talepler geliştirerek ve bu talepler için sonuna kadar mücadeleye devam ederek bu hareketlerin ve mücadelelerin organik bir parçası olarak katılmak. Bu süreçte, tıpkı feminizm, ekoloji, LGBTQI konularında yaptığımız gibi, kendi gündemimizi derinleştirmeyi ve zenginleştirmeyi de bu hareketlerden öğreniyoruz.
• İster mevcut sendikalarda faaliyette bulunarak, ister gerekli ve uygun olduğunda yeni sendikalar kurarak aktif, radikal ve “sınıf mücadeleci” sendikaların inşası. Sendikalarda işverenlere, hükümetlere ve partilere karşı tam özerklik ve bağımsızlık içinde hareket etmek ve yapıların ve faaliyetlerin içinde demokratik işleyişi sağlamak. Bürokratik makinenin sınırlarına ve sendikaları devlete bağlayan yasaya meydan okumak. Mümkün olduğu kadar demokrasi ve birlik yönünde sendikalara katılmak ve sendikaları güçlendirmek, ancak bürokratizme, hükümetlerle ittifaka ve sınıf işbirliğine karşı savaşmak. Bu mücadelenin sendikaların ve onların yapılarının ötesine geçtiğini anlamak.
• İşçi sınıfının çeşitliliğini gözeten alanlar yaratmak, toplumsal hareketler, enformel sektör emekçileri, kooperatifler, güvencesiz çalışanlar, taşeronlar, işsizler, evsizler ve zanaatkarların yanı sıra yerli halklar ile, ırkçılıkla, LGBTfobi ve maçolukla mücadele edenler ile, ekolojiyi savunanlar ile birlikte örgütlenmek gerekiyor
• Devlete, kurumlara karşı tutum: faaliyetimizin ağırlık merkezi olması gereken kitle hareketindeki faaliyete destek olacak biçimde hareket ederek seçimlere katılmak. Seçilmiş temsilcilerin rolü ve parti ile ilişkisi: genellikle partinin en görünür temsilcileridir, eylemleri ise (oylamalar aracılığıyla) en etkili eylemler olarak algılanır ve çoğu zaman kısa vadede “faydalı” olmaya odaklanır. Seçilmiş temsilcilerin eylemlerinin siyasi çerçevesini belirlemek partinin sorumluluğundadır.
• Dördüncü Enternasyonal’e katılımın yanı sıra uluslararası kampanyalar ve dayanışma faaliyetlerine yöneltecek şekilde dünya siyasi durumuna ilişkin uluslararası ve enternasyonalist bir anlayışın önemi.
• Dikey işleyişe karşı eğilim hakkı da dahil olmak üzere geniş bir demokrasiye sahip, üyelerin partinin faaliyetlerine ve karar alma süreçlerine katılımı esasına dayalı olarak demokratik ve şeffaf bir işleyiş ihtiyacı ve bunu sağlamak için gerekli örgütsel yapılar; Kadınlara ve başkalarına yönelik tüm özel baskı biçimlerine karşı olduğunu iddia eden partilerde bile var olmaya devam eden baskıların bilincinde olmak ve bunlarla mücadele etmek için gerekli yapıların, işleyişin ve prosedürlerin geliştirilmesi.
• Ezilenlerin ve sömürülenlerin mücadelelerinde ve tepkilerinde ortaya çıkan “yeni” sorunları ele almanın önemi (bilhassa feminizm, ekoloji, LGBTQI… )
• Parti, özerk bir kadın hareketi inşa etme stratejik hedefi anlayışıyla, sınıf mücadelesi temelli gruplara, kampanya ve hareketlere katılım bağlamında, kadınların ezilmesine karşı mücadele eden kampanyalara ve taleplere dayalı siyasi faaliyet yürütmeyi taahhüt eder. Parti, sürekli olarak bu konularda eğitim ve önlem alma kaygısı içindedir, kitle faaliyeti düzeyi düştüğünde dahi bunları bir kenara bırakmaz.
Parti, yalnızca kadınları katılmaya teşvik etmek için değil, aynı zamanda içeride de yönetimde olumlu bir kadın imajı oluşturmak için hem içeride hem de dışarıda feminist bir profil inşa etmeye çalışmalıdır.
Partinin demokratik işleyişinin yukarıda belirtildiği gibi tüm üyelerinin parti içi süreçlere tam olarak katılmasını sağlamanın yanı sıra, parti, toplumsal dinamiklerin kadınları siyasi katılımdan dışlama eğiliminde olduğunun da farkındadır. Bu nedenle, kadınların katılımını ve daha ileride aşılması gereken sorunların bilincine varılmasını teşvik eden belirli mekanizmalara (karma olmayan toplantılar, kadınlara tartışmalarda konuşma önceliği, vb.) duyulan ihtiyacı kabul eder.
Parti, cinsiyetçi (veya transfobik ya da homo/lezbofobik) davranışların hiçbir biçimine müsamaha göstermez. Bu siyasi pozisyonun uygulanması partinin sorumluluğundadır. Parti sadece bu konularda siyasi eğitim sağlamakla kalmaz, aynı zamanda ortaya koyduğumuz yapılar, işleyiş ve prosedürler, kurduğumuz partiler kapitalist bir dünyada “birer sosyalizm adacığı” olmayacaksa da bu partilerin arzuladığımız toplumu şekillendirmek için mücadele etmesini sağlar.
• Dayanışma ve birlik temelinde yerli halklar karşısındaki düşmanlığa, antisemitizme, İslamofobiye karşı ve göçmenlerin serbest dolaşımını savunmak da dahil olmak üzere her türlü ırkçılığa karşı amansız bir mücadele.
• Radikalleşme sürecindeki gençlerin kazanılması ve genç radikalleşmiş aktivistlerin gençlik sorunlarıyla ilgili konular etrafında bir araya gelebilecekleri, kendi deneyimlerini paylaşabilecekleri, kendi çalışmalarını ve siyasi programlarını geliştirebilecekleri özerk gençlik sektörleri aracılığıyla partiye entegrasyonları için açık ve dinamik bir tavırla örgütlerimizi yenilemenin önemi.
• Devlet veya İktidar meselesi gibi stratejik konular ve uluslararası meseleler dahil olmak üzere sürekli eğitim programlarına duyulan ihtiyaç.
Kızıl-Yeşil İttifak (Danimarka)
8. Dördüncü Enternasyonal’in önemi
Brezilya Emekçiler Partisindeki (PT) Sosyalist Demokrasi akımının yaşadıklarından çıkardığımız dersler başta olmak üzere bilançolardan ortaya çıkan can alıcı bir unsur, Dördüncü Enternasyonal’in çerçevesini bir fikri alışverişi, yaklaşım mukayesesi ve tartışma zemini olarak ulusal ve uluslararası düzeyde sürdürmeye yönelik mutlak ihtiyaçtır. Bu sadece dünyadaki siyasi durumu anlamamız için değil, aynı zamanda siyasi örgütler inşa etme konusundaki gerçek deneyimlerimiz için de gerekli. Bu, Dördüncü Enternasyonalciler olarak örgütlü olmak, – mevcut deneyimler temelinde yenilenmeye tabi tutulacak- bu siyasi çerçeveyi paylaşan yoldaşlar arasında tartışma imkanını korumak ve özerk siyasi kararlar alma olanağını korumak anlamına geliyor. Önümüzdeki yıllarda, daha büyük örgütlerde çalışırken programatik ve organik bir kolektifin nasıl korunacağına dair bu deneyimleri tartışmaya devam edeceğiz.
Tarihsel programımızın tamamını paylaşmayan güçler ve bireylerle aktif olarak örgütler inşa etmeye çalışıyoruz, her ne kadar bu programın asli unsurları üzerine temellenen bir siyasal güç yaratma perspektifine sahip olsak da.
Bununla birlikte, özellikle Marksist düşünce ve analizin ilk katkılarından başlayan ve günümüzün deneyimlerine ve katkılarına kadar uzanan tüm tarihsel ve siyasi olaylar tarafından şekillendirilen ortak siyasi çerçevemizin, verimli bir tartışma için yeri doldurulamaz bir çerçeve oluşturduğunu düşünüyoruz. Ulusal deneyimin ağırlığının başka deneyimler tarafından dengelenebileceği, deneyimlerin ve görüşlerin paylaşılmasının farklı ulusal bağlamlarda bulunan yoldaşlarımız için perspektif oluşturmaya yardımcı olabilecek bir zemin. Bu nedenle, Uluslararası Komite toplantılarında, mümkün olduğunca çok sayıda seksiyonumuzun ve buraya davet edecek kadar yoldaşlık ilişkilerimiz bulunanların temsilcileri arasındaki yıllık fiziksel tartışmalar vazgeçilmezdir.
Ulusal düzeyde, bu tartışmaların biçimleri ve bunlara karşılık gelen örgütsel biçimler, tıpkı daha geniş siyasi örgütlenme biçimleri gibi farklılaşacaktır. Bir yanda, yeni partilerin inşasına en başından katılmış olan siyasi akımların siyasi sınırlarının ötesine geçmek -ki bu mevcut örgütlerin lağvedilmesi anlamına gelecek- ile diğer yanda, daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı bir IV. Enternasyonal çerçevesinin muhafaza edilmesi gerektiği inancımız arasında bir gerilim olacaktır. Bu gerilimi her bir özgül bağlama uygun şekilde çözmek, bizi bekleyen meydan okumalarından biridir.
(…)
9. Yeni bir Enternasyonal’e Doğru mu?
Ulusal düzeyde yeni örgütler kurmanın zorlukları, uluslararası düzeyde, hiç şüphesiz daha da büyük olacaktır. Bununla birlikte, radikal sol siyasi örgütler arasındaki uluslararası temaslar bizim için bir önceliktir. Bu, ya radikal solun geleneksel örgütleri ya da yeni ortaya çıkan akımlar gibi farklı örgütlerle bireysel ilişkilerimizi geliştirerek yapılabilir.
Aynı zamanda, başkaları tarafından düzenlenen bu tür organizasyonların forumlarına katılıyoruz ve hatta bu tür forumları geliştirmek için kendimiz inisiyatif alıyoruz. Sosyal Forum hareketinin gerilemesi ile birlikte, 2000’li yıllara göre buluşma imkanları daha sınırlı oluyor. Ancak katıldığımız partilerin uluslararası düzeyde başka örgütlerle bir araya gelip işbirliği yapmasını aktif olarak önermeli ve bu konuda inisiyatif almalıyız.
[1] 2010 Dünya Kongresi’ndeki bir önerge, “geniş partiler” inşa etme yöneliminin bilançosunun çıkarılması konusunda bir seminer düzenlenmesine karar verdi. Danimarkalı yoldaşların önerisi üzerine, 2011 Uluslararası Komitesi bunu düzenli toplantıları çerçevesinde yapmaya karar verdi ve 2013’te bazı geçici sonuçlara ilişkin genel bir tartışmanın ardından “seminer” tartışmalarına devam etme kararı aldı. Toplamda, Uluslararası Komite aşağıdaki deneyimlerin sonuçlarını tartıştı:
• 2014’te: RPM-M (Filipinler), RESPECT → Sol Birlik (Left Unity) (Büyük Britanya), Antarsya / Syriza (Yunanistan);
• 2015’te: Podemos (İspanya Devleti);
• 2016’da: Podemos (İspanya Devleti), Sol Blok (Portekiz).
[2] 1968’de, gençliğin küresel radikalleşmesinin analizine dayanan 9. Dünya Kongresi’nin kararı, yalnızca partiyle bağlantılı devrimci gençlik örgütleri kurmaya odaklandı. 1974’te, “niteliksel olarak daha güçlü devrimci örgütler” inşa etmek için “yeni kitle öncüleri” aracılığıyla “hegemonya kazanmaya” doğru ilerledik. 1979’da, sanayiye yönelerek işçi sınıfına dayalı devrimci partilerin inşasına odaklanıldı. Bu yönelim 1985 yılında halka, kadınlara ve gençlere yönelerek geliştirildi.
[3] “Sol Sosyalist Parti en başından beri yeni solun tüm unsurlarının bir karışımıydı: hippiler, anarşistler, Maoistler, Troçkistler, diğer kendi kendini Leninistler ilan eden, anti-emperyalistler ve düzen karşıtı muhalefetin diğer birçok tonu » SAP’den Michael Voss (Dördüncü Enternasyonal’in Danimarka seksiyonu), bkz. Inprecor n ° 577/578, Ekim-Kasım 2011’den.
Paylaşılan bir gelecek muhayyilesinin yokluğu çağımızda kronik midir? İnsanlığın tüm seferberliğini yönelttiği bir ufkun varlığı her ne kadar tarihsel ilerlemenin, tanrıların ve benzeri öykülerin yatağı olmuş olsa da esasında her halükârda bir icat olsa gerek. Bizi birleştiren ve aynı zamanda ayrıştıran, ancak her seferinde öznelerin eylemlerinin anlamlı bir amaç ufkuna yöneldiği izlenimini verecek olan bu anlatıların yokluğu, yaşadığımız ekolojik felaketin gerilimleri ve sinsi tedirginlikleriyle de birleşince işler epey zorlaşıyor.
Sanat akımları için de benzer bir şey söz konusu, sanıyorum. Benzer muhayyileleri insan toplumlarına tanıtan ve onları belli başlı amaçlar için seferber eden siyasalar gibi, sanat akımları da insanlığın ufkunu ve belleğini eğip bükmüş, uzun vadeli amaçlar için mücadeleye angaje fedakâr sayılabilecek öznelerden oluşur. Her biri bir amaç ve sorunsal etrafında bütünleşmiş bir kapsamı ifade eder. Konu fütürizm olduğunda ise gerçekleşmesi istenen şeyin yalnızca geleceğe itilmesiyle değil, aynı zamanda gerçekleşmesi istenenin bizatihi gelecek olması fenomeniyle karşılaşırız.
Peki içerisinden geçtiğimiz ne ilerleme ülküsünün ne de tanrıların ilgimizi çektiği, yıkıntılarla dolu bir geçmiş ve belirsiz bir geleceği devraldığımız bugünlerde gelecekçilik bize ne gibi bir imkân sunabilir?
Bir zar atımı ancak zarlar ejderhanın karnında
Öyleyse nasıl olup bittiğini tam olarak kestiremediğimiz bir “lanetli geçmiş”ten kopma arzusu, belki cepte sayılabilir. Bu geçmiş ki, her seferinde muktedirler tarafından eğilip bükülecek, çarpıtılıp kendi çıkarları doğrultusunda servis edilecek, bunlara bilimsel olarak karşı çıkmak orta vadede hiçbir şey ifade etmeyecektir. Egemenlerin bilgiyi servis etme hızı o kadar yüksektir ki, karşımızdakiler büyülü güçlere sahip tanrılardan neredeyse farksız.
Peki öyleyse, hangi gelecek? Kesinlikle, bir gelecekten, Latince adıyla futurus, varoluş kipimizi geleceğe fırlatmanın ötesinde, bizzat gelecekte öngördüğümüz felaketlere yönelen, neredeyse önlemeye çalışmak yerine onların bir an önce içerisinden yürümek isteyen gözü kara bir hız, bir ivmelenmedir burada kastedilen. Kısacası her anlamda manipüle edemeyeceğimiz aşikare bile olsa, geleceği ve geçmişte olup bitenlere dair yepyeni, gelecekten günümüze yönelen gözlerle bakmayı istemek.
İtalyan fütüristleri o gün için yeni olan otomobilleri, uçakları, telgraf ve telefonları Antik Yunan’ın büyülü mitolojisinin gerçekleşmesi olarak görüyorlardı. Onlar savaşı, hızı ve kimi zaman vahşeti yüceltiyorlardı. “Savaş dünyanın sağlığıdır” diyorlardı. Ancak hangi savaş? Onlar için bu savaş Mussolini’nin acımasızca yürüttüğü savaştı belki, ancak biz bunu sınıf savaşı olarak düşünebiliyorsak, aynı Bolşeviklerle hareket eden Rus Fütüristleri gibi, bu gerçekten de doğru değil midir? Sınıf savaşının dinamikleri gerçekten de toplumsal ruh ve beden sağlığımız için en önemli şeyler değil midir?
Peki bunu hızlandırmaya ne dersiniz?
“Eklem yerinden oynamış bir zamanda”, Shakespeare bu sözcükleri handiyse 400 küsur sene önce yazıyordu. Ancak bu sefer işler değişiyor, dünyayı kurtarsak bile onunla ne yapabileceğimiz muğlak. İlerleme masalı adına onu eşitlikçi bir biçimde dahi olsa talan edemeyeceğimiz ortada, yapay zekâ ve robotik teknolojisi savaş mefhumunun kapitalist ekonomilerde ne gibi bir boyut kazanabileceğine dair şüphe uyandırıyor. Öyleyse, geleceği, daha bir geleceği istemek ve onun karanlık boğumlarını, yani yakın geleceği hızla, bir ateşe atılır gibi atlayarak atlatmak, gerçekten de “dünyanın sağlığı” için en uygunu olmaz mıydı?
El Lissitzky Proun 1 D. 19
Donmuş bir öpücük
Peki böylesi öngörülerin, hesaplamaların ve düşünüp taşınmaların, kısacası bizi bekleyen felaketlerle ilgili öngörülerin dahi onu yaratanlar tarafından bizimle alay edercesine önümüze koyulduğu ve edilgenleştiğimiz bu gezegensel koşullarda, bir gelecek ortaklaşmasından söz edilmemesi mümkün olabilir mi? Bu gerçekten de hayatta kalmak savaşımıyla yüksek ideallerin birbirine düğümlendiği yer. Faşist ve otoriter, alaycı ve küstah yönetimlerle işimizi bitirecek olan hamleleri hızlandırmak demek, belirsiz olan geleceği bize yaklaştırmak vesilesiyle onu bükme becerisine sahip olmak anlamına geliyor.
Böylesi koşullarda, küresel genel grev, tüketmeme günleri, evrensel dans etme günü gibi eylemler çok uzakta görünmüyor. Zizek bir kitabında insan üretiminin doğal döngülerle çok fazla iç içe geçtiğinden, neredeyse onun bir parçası olduğundan, dolayısıyla onda yaşanan ani bir değişim ve/veya duraklamanın doğal felaketleri tetikleyebileceğinden bahsediyordu. Bunu arzu etmeye ne dersiniz? Doğal felaketleri olması gerekenden sonraya ertelemek yerine önceye çekmek neden daha az “etik” olsun? En azından benim eko-Leninizm’den anladığım bir veçhesiyle de bu.
Mevcut olan biten paylaşım kavgaları bize Afrika’nın kaderinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Afrika kıtası, insanlık macerasının başladığı bu kara kutu daha şimdiden Çin ve AB ülkeleri arasındaki “yenilenebilir enerji” üretmek için gerekli olan madenleri elde etmek üzere verilen paylaşım kavgalarına sahne olmakta. O halde yerkürenin koca bir Afrika’ya dönüşmemesi için, bizim savaşan bir doğaya dönüşmemiz gerekliliği son derece “gerçek” değil midir?
Gezi biraz içimizden hariç olmayan Afrika kıtasının, içimizdeki üçüncü dünyanın ayaklanması değildi de neydi? Öyleyse bizi bir arada tutan şey canlılığın imgeleri kadar, felaketin kaçınılmazlığı da olabileceği akılda tutulursa, buna dair imgeler sunan dizelere göz atmakta fayda var. Bu sefer Nazım’dan, Fazıl Say tarafından da yorumlanan Yaşamaya Dair’den:
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…
Kapak görseli: Antonio Sant’Elia (1888–1916) La Città Nuova, detay (1913-1914)
“Pek çok siyasi analist onu bu şekilde sunmaya çalışsa da, burası Ukrayna tipi Maydan değil. Bu şaşırtıcı öz-örgütlenme nereden geldi? Bu, emekçilerin deneyimi ve geleneğidir. İşçiler, özelleştirmenin ve yabancı kapitalistlerin egemenliğinin nelere yol açtığını kendi gözleriyle gördüler”. 2 Ocak 2022 gününden itibaren gaz fiyatlarındaki ani artışın ardından patlayan halk protestoları Kazak rejimi tarafından şiddetle bastırılıyor. Kazakistan Sosyalist Hareketi’nin sözcülerinden Aynur Kurmanov’un Zanovo-media’ya verdiği yanıtları, ardından da Kazakistan Sosyalist Hareketi tarafından yapılan açıklamanın haberini aktarıyoruz[1].
“Zhanaozen işçileri ilk ayaklananlardı. Benzin fiyatındaki artış, halk protestoları için yalnızca bir tetikleyiciydi. Ne de olsa, toplumsal sorunlar yıllardır dağ gibi birikiyordu. Geçen sonbaharda Kazakistan bir enflasyon dalgasıyla sarsıldı. Ürünlerin Mangistau bölgesine ithal edildiği ve orada her zaman 2-3 kat daha pahalı olduğu dikkate alınmalıdır. Ancak 2021’in sonunda yükselen bir fiyat dalgasında, gıda maliyeti daha da ciddi bir ölçüde arttı. Ülkenin batısının yoğun bir işsizlik bölgesi olduğunu da hesaba katmalıyız. Neoliberal reformlar ve özelleştirme sürecinde oradaki işletmelerin çoğu kapatıldı. Burada hala işleyen tek sektör petrol üretimi. Ancak büyük bir kısmı yabancı sermayeye aittir. Kazakistan petrolünün yüzde 70’e kadarı batı pazarlarına ihraç ediliyor, kârların çoğu da yabancı sahiplere gidiyor.”
“Bölgenin kalkınmasına neredeyse hiç yatırım yok: bu, tam bir yoksulluk alanı. Ve geçen yıl bu işletmeler büyük ölçekli optimizasyona girmeye başladı. İşler kesildi, işçiler maaşlarını, ikramiyelerini kaybetmeye başladı, birçok işletme sadece hizmet şirketlerine dönüştü. Atyrau bölgesinde Tengiz Oil şirketinin aynı anda 40 bin işçiyi işten çıkarması, tüm Batı Kazakistan için gerçek bir şok oldu. Devlet bu tür toplu işten çıkarmaları önlemek için hiçbir şey yapmadı. Ve şunu bilmek lazım ki, bir petrol işçisi 5-10 aile üyesini besler. Bir işçinin işten çıkarılması otomatik olarak tüm aileyi açlığa mahkum eder. Burada petrol sektörü ve onun ihtiyaçlarına hizmet eden sektörler dışında iş yok.”
“Kazakistan’da kapitalizmin hammadde ihracına dayalı modeli inşa edildi. Nüfus birçok toplumsal sorun biriktirdi, çok büyük bir toplumsal tabakalaşma var. “Orta sınıf” mahvoluyor, reel sektör yok ediliyor. Milli hasılanın eşit olmayan dağılımının önemli bir yolsuzluk bileşeni var. Neoliberal reformlar sosyal güvenlik ağını ortadan kaldırdı. Ulusötesi şirketlerin sahipleri, “petrol borusuna” hizmet etmek için sadece 5 milyon nüfusa ihtiyaç olduğunu hesapladılar, onlara göre Kazakistan’a 18 milyonluk nüfus zaten fazla. Bu nedenle, birçok yönden, bu ayaklanma doğası gereği sömürgecilik karşıtıdır. Mevcut protestoların sebebi kapitalizmdir: sıvılaştırılmış gazın fiyatı elektronik borsada ciddi oranda arttı. Gazı yurt dışına ihraç edip gaz kıtlığı yaratmak ve iç piyasada artan fiyatlardan yararlanmak isteyen tekelcilerin bir komplosu söz konusudur. Dolayısıyla bu protestoları kışkırtan da kendileridir. Mevcut toplumsal patlamanın, son 30 yılda gerçekleştirilen tüm kapitalist reform politikasına ve bunların yıkıcı sonuçlarına yönelik olduğu belirtilmelidir.”
“Pek çok siyasi analist onu bu şekilde sunmaya çalışsa da, burası Ukrayna tipi Maydan değil. Bu şaşırtıcı öz-örgütlenme nereden geldi? Bu, emekçilerin deneyimi ve geleneğidir. 2008 yılından bu yana grevler Mangıstau ilini sarstı ve 2000’li yıllarda grev hareketi başladı. Aynı zamanda, petrol şirketlerinin kamulaştırılması talep edildi, hem de Komünist Partinin veya sol grupların hiçbir etkisi olmaksızın. İşçiler, özelleştirmenin ve yabancı kapitalistlerin egemenliğinin nelere yol açtığını kendi gözleriyle gördüler. Bu konuşmalar sırasında büyük bir mücadele ve dayanışma tecrübesi birikmiştir. Çöldeki yaşam bile insanları birbirine bağlıyor. Bu arka plana karşı, işçi sınıfı ile nüfusun geri kalanı arasında bir bağ vardı. Janaözen ve Aktau’daki işçilerin gösterileri, ülkenin diğer bölgelerinin gidişini belirledi. Protestocuların şehirlerin ana meydanlarına kurmaya başladığı yurtlar ve çadırlar, Euromaidan deneyiminden alınmadı, hepsi geçen yıl Mangıstau bölgesinde yerel grevler sırasında kurulmuştu. Ve halkın kendisi protestoculara su ve yiyecek getirdi.”
Aynur Kurbanov
“Bugün itibariyle Kazakistan’da yasal bir muhalefet yok, tüm siyasi alan temizlendi. 2015 yılında en son tasfiye edilen Kazakistan Komünist Partisi oldu. Geriye sadece 7 iktidar yanlısı parti kaldı. Ancak ülkede Batı yanlısı bir gündemi teşvik etmek için yetkililerle aktif olarak işbirliği yapan STK’lar var. En sevdikleri konular 1930’ların Holodomor’u, İkinci Dünya Savaşı sırasında Basmacı hareketinin üyelerinin ve işbirlikçilerinin rehabilitasyonu vb. STK’lar da Kazakistan’da tamamen hükümet yanlısı olan milliyetçi hareketi geliştirmek için çalışıyor. Milliyetçiler, Çin ve Rusya’ya karşı devlet desteğinde mitingler düzenliyorlar.”
“Son olayların arkasında olabileceği iddia edilen sinsi İslamcılar da Kazakistan’da son derece zayıf ve kötü organize olmuş durumdalar. Modern Kazakistan tek etnili bir devlet inşa etme yolunda bir yol almıştır ve milliyetçilik onun resmi ideolojisidir. Rusya’nın Mir TV kanalının Kazakistan’ın “Sovyet yanlısı” olduğu hakkındaki tüm haberleri gerçekdışıdır.Daha 2017 yılında, Kızıl-Orda’da Wehrmacht’ın Türkistan Lejyonu’nun esin kaynağı olan Mustafa Çokay’ın anıtı dikildi. Bugün devlet, tarihini kökten gözden geçiriyor. Bu süreç özellikle Nursultan Nazarbayev’in birkaç yıl önce Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı ziyaretten sonra yoğunlaştı. Pan-Türk hareketi de daha aktif hale geliyor. En son 12 Kasım 2021’de Nursultan Nazarbayev’in girişimiyle İstanbul’da Türk Devletleri Teşkilatı kuruldu. Elbette bu projenin başlatıcıları Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Türkiye oldu. Kazakistan seçkinleri ana varlıklarını Batı’da tutuyor. Bu nedenle mevcut rejimin çöküşü emperyalist devletler için hiç kârlı değil – rejim zaten tamamen onların tarafında.”
“Nazarbayev’in cumhurbaşkanlığını bırakıp Güvenlik Konseyi başkanlığına geçmesi, Batı da dahil olmak üzere demokrasi görünümünü yaratma arzusu tarafından belirlenmişti. Aslında, o aynı zamanda, hükümetin tüm dalları üzerinde tam kontrol kazandı ve sadece gücünü arttırdı, ancak sorumluluktan tamamen kaçtı. Başkan Tokayev dekoratif bir figür, yönetici aile içinde bir piyon. Kuşkusuz yaşanan olaylar, bazı grupların saray darbesi veya benzeri eylemler gerçekleştirmeye çalışmasına neden olabilir. Her şey komplo teorilerine indirgenemez. Ancak, mevcut protesto hareketini idealize etmeye de gerek yoktur. Evet, bu hareket işsizler ve başka toplumsal tarafından desteklenen, işçilerin öncü rolü ile tabandan gelen bir toplumsal harekettir. Ama içinde çok farklı güçler iş başında. Aynı zamanda, emekçilerin kendi partileri, sınıf sendikaları, çıkarlarını tam olarak karşılayan net bir programı yoktur. Kazakistan’da var olan sol gruplar daha çok çevreler gibidir ve olayların gidişini ciddi şekilde etkileyemezler. Oligarşik ve dış güçler bu hareketi kendi amaçları için sürmeye ve kullanmaya çalışacaklardır. Bunların zaferi durumunda, mülkiyetin yeniden dağıtılması ve burjuvazinin çeşitli grupları arasında açık bir “herkesin herkese karşı savaşı” başlayacaktır. Ancak, her durumda, emekçiler belirli özgürlükleri kazanabilecekler ve gelecekte hakları için mücadele etmelerini kolaylaştıracak kendi partilerinin ve bağımsız sendikaların kurulması da dahil olmak üzere yeni fırsatlar elde edeceklerdir.”
Kazakistan Sosyalist Hareketi çağrı yaptı: Örgütlü direniş, genel grev, uluslararası dayanışma!
Kazakistan’daki halk protestoları ile ilgili bir açıklama yayımlayan Kazakistan Sosyalist Hareketi, işçi eylemleriyle başlayan ve tüm ülkeye yayılarak siyasi iktidarın ve anayasanın değişmesi talepleriyle genişleyen hareketin devlet tarafından şiddetle bastırılmasına tepki gösterdi. Genel grev çağrısı yapılan açıklamada, “Asker ve polis terörüne karşı örgütlü direnişi sağlamak için toprak ve üretim bazında birleşik eylem komitelerinin oluşturulması acildir” denildi.
Açıklamada dünyadaki işçi hareketleri, komünist ve sol hareketlere de dayanışma çağrısı yapıldı.
“GERÇEK BİR HALK AYAKLANMASI YAŞANIYOR”
Socialismkz.com sitesinde yayımlanan ve “Kazakistan’da bugün gerçek bir halk ayaklanması var” denilen 6 Ocak tarihli açıklamada sıvılaştırılmış gaz (LPG) fiyatının ikiye katlanmasının sabrı taşıran son damla olduğuna dikkat çekildi. “Protestolar en başından beri sosyal ve sınıfsal nitelikteydi. Gösteriler tam da tüm protesto hareketinin bir tür siyasi merkezi haline gelen Janaozen’de petrol işçilerinin inisiyatifiyle başladı” denildi.
Sosyal bir protesto olarak başlayan hareketin daha sonra genişlemeye başladığına ve işçi kolektiflerinin ücretlere yüzde 100 zam, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sendikal özgürlük gibi kendi talepleriyle de gösteriler düzenlediğine vurgu yapılan açıklamada, “Sonuç olarak, 3 Ocak’ta, tüm Mangistau bölgesi, komşu Atırau bölgesine de yayılan bir genel grevle sarsıldı” denildi.
4 Ocak’ta salı günü ABD’li Chevron enerji tekelinin hisselerinin çoğunluğuna sahip olduğu Tengizchevroil şirketinde çalışan petrol işçilerinin, katılımın yüzde 75’e ulaştığı bir grev gerçekleştirmesinin önemine değinilen açıklamada, “Burası, geçen yıl aralık ayında 40 bin işçinin işten çıkarıldığı ve yeni bir dizi işten çıkarmanın planlandığı yerdi. Daha sonra gün boyunca Aktobe ve Batı Kazakistan ile Kızılorda bölgelerinin petrol işçileri tarafından desteklendiler” denildi.
Açıklamada “Ayrıca, aynı günün akşamı Karaganda bölgesinde ArcelorMittal Temirtau şirketinin maden işçilerinin grevleri başladı ve ülkenin tüm madencilik endüstrisinde genel bir grev olarak kabul edilebilecek şekilde Kazakhmys şirketi bakır dökümcüleri ve maden işçilerinin grevleri başladı. Ve burada da maaşların yükseltilmesi, emeklilik yaşının düşürülmesi, sendikal örgütlenme ve grev hakkı talepleri öne sürülüyor” bilgileri de verildi.
Salı günü aynı zamanda Atırau, Uralsk, Aktyubinsk, Kızılorda, Taraz, Taldikorgan, Turkestan, Çimkent, Ekibastuz’da; Almatı bölgesindeki şehirlerde ve Almatı’da süresiz mitinglerin başladığı belirtilen açıklamada 4-5 Ocak gecesi bütün sokakların dolduğu belirtildi. Polisle göstericilerin çatışması sonucunda şehir yönetim binasının geçici olarak ele geçirildiği ve bunun üzerine Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in olağanüstü hal ilan ettiği kaydedildi.
“Almatı’daki bu gösterilere ağırlıklı olarak işsiz gençlerin ve metropolün banliyölerinde yaşayan, geçici veya düşük ücretli işlerde çalışan yerli göçmenlerin katıldığı belirtilmelidir. Mangistau bölgesi ve Almatı için ayrı ayrı gaz fiyatını 50 tengeye indirerek vaatlerle onları sakinleştirme girişimleri de kimseyi tatmin etmedi.”
“Tokayev’in hükümeti ve ardından Nursultan Nazarbayev’i Güvenlik Konseyi başkanlığı görevinden alma kararı da protestoları durdurmadı, 5 Ocak’ta daha önce protestoların olmadığı Kuzey ve Doğu Kazakistan’ın bölgesel merkezlerinde, Petropavlovsk, Pavlodar, Ust-Kamenogorsk ve Semipalatinsk’te de kitlesel protesto mitingleri başladı. Aynı zamanda, Aktube, Taldikorgan, Çimkent ve Almatı’daki bölgesel valiliklerin binalarına girmek için girişimlerde bulunuldu”
“Janaozen’de, süresiz mitinglerinde işçiler yeni talepler formüle ettiler: Görevdeki cumhurbaşkanının ve tüm Nazarbayev yetkililerinin istifası, 1993 Anayasasının restorasyonu ve buna bağlı olarak parti, sendika kurma hakkı, siyasi mahkumların serbest bırakılması ve baskıya son verilmesi. Burada bir ‘aksakallar’ konseyi oluşturuldu ve bu da fiili yönetim organı haline geldi. Böylece artık farklı il ve bölgelerde kullanılan talepler ve sloganlar tüm harekete seslenmeye başladı ve mücadele siyasi bir içerik kazandı. Mücadeleyi koordine edecek komiteler ve konseyler oluşturmak için sahada da girişimlerde bulunuluyor.”
HALKA ATEŞ ETMEYE BAŞLADILAR: ÇOK SAYIDA ÖLÜM VAR
Kazakistan Sosyalist Hareketi’nin açıklamasında, Mangistau bölgesi kentlerinde daha önce askerler halk ateş etmeyi kabul etmezken 5-6 Ocak gecesi özel kuvvetlerin devreye sokulduğu ve halka ateş açıldığı belirtildi. İsyancı gruplar tarafından ele geçirilen hava alanı ve mahallelerde “temizlik” başlatıldığı ve göstericilerden alınan bilgilere göre çok sayıda insanın öldürüldüğü kaydedilerek, “Bu durumda, tüm protesto ve grevlerin şiddetle bastırılması tehlikesi mevcuttur ve burada ülkeyi genel grevle tamamen felç etmek gerekmektedir. Bu nedenle asker ve polis terörüne karşı örgütlü direnişi sağlamak için toprak ve üretim bazında birleşik eylem komitelerinin oluşturulması acildir” denildi.
ULUSLARARASI DAYANIŞMA ÇAĞRISI
Kazakistan Sosyalist Hareketi, dünyadaki tüm işçi hareketleri ve komünist hareketlere, sol örgütlere uluslararası dayanışma çağrısı da yaptı.
Açıklamada hareketin talepleri ise şöyle sıralandı:
Halka karşı düşmanlıklar derhal sona ersin ve birlikler şehirlerden çekilsin!
Cumhurbaşkanı Tokayev dahil tüm Nazarbayev yetkilileri derhal istifa etsin!
Tüm siyasi hükümlü ve tutuklular serbest bırakılsın!
İşçilere kendi sendikalarını, siyasi partilerini kurma, grev ve gösteri yapma hakkı!
Yasaklı Kazakistan Komünist Partisi ve Kazakistan Sosyalist Hareketinin faaliyetleri yasallaştırılsın!
Ülkenin tüm işçilerini ve emekçilerini, Janaozen’in (2011 ayaklanmasında) katledilen petrol işçilerinin taleplerini hayata geçirmeye; ülkenin tüm madenciliğini ve büyük ölçekli sanayisini işçi kolektiflerinin kontrolü altında kamulaştırmaya çağırıyoruz!
[1] Aynur Kurmanov ile söyleşinin büyük kısmı Candan Badem tarafından Gazete Manifesto için çevrilmiştir. Kazakistan Sosyalist Hareketinin açıklamasını ise Evrensel gazetesinden aktarıyoruz. Başlık olarak Zanovo Media’nın orijinal başlığı kullanılmıştır.