İmdat Freni

admin

12 Mart’tan Kalan Bir Ders – Masis Kürkçügil

12 Mart’ın 50’nci yıldönümü vesilesiyle Masis Kürkçügil tarafından kaleme alınan ve Enternasyonal/Devrimci Marksist Dergi’nin Haziran 1986 tarihli 16. sayısında yer alan yazısını tekrar yayımlıyoruz.

12 Eylül’ün yaşanmasıyla birlikte 12 Mart daha bütünsel bir biçimde açıklanabilir ve anlaşılabilir bir hale geldi. Böylece 12 Mart’ı yalnızca kendi içinde bir bütün, “bir kaza”, cuntacıların bir kapışması ya da devrimci hareketin bastırılması gibi dar bakış açılarıyla değerlendirmenin geçersizliği fazlasıyla kanıtlanmış oldu.

12 Eylül’den Türkiye’deki sınıf mücadelesinin bir düğüm noktası olan 12 Mart’a bakış, 12 Mart’tan daha gözalıcı olan, daha başat olan –ya da öyle gözüken– sorunların gerçek değerini bize verebilir.

Tarihin aklının öngördüğünü şimdi daha açıkça görebiliriz. 12 Eylül’de kimi 12 Mart giysileri hayal meyal ortalığı kaplamaya, geçmiş alttan alta sırıtmaya başladı ise 12 Mart’ın defterinin dürülmesi için artık zaman gereğinden fazla geçmiş demektir. 12 Mart’ın defterinin dürülmesi bize 12 Eylül’ün defterinin dürülmesinin de yolunu açacaktır. Yenilginin toplu ve bileşik dersleri ancak böyle çıkartılabilir. Yeni bir döneme doğru yol alırken geçmişle hesaplar mümkün mertebe temizlenmelidir. Bunun için de görüşlerin olayların sınanmasına sunulmuş olması gerekir. Olayların sınanmasıdan geçmeyen, her yeni anı milad olarak kabul edenler, tarihin etkin aktörleri değil davetsiz misafirleridir, geldikleri gibi gitmek durumundadırlar bu sahneden.

Yalnızca on beşinci yıldönümü vesilesiyle değil, 12 Eylül sonrasında geleneksel sağ ve geleneksel sol da dahil olmak üzere toplumun hakim, ezilen her kesiminde yakın tarihi açıklamakta bir anahtar olarak 12 Mart ilk kez bunca güncellik kazanmış bulunuyor. Günlük gazeteler esasa değgin değişikliklere yol açmayacak, ancak kimsenin olgular düzeyinde reddedemeyeceği meseleleri gözönüne seren hatıralar yayınlıyorlar, bununla kalmayıp mahkeme dosyalarına dahi girmeyen kimi sanıkların el yazısı ifadeleri yıllar sonra piyasaya çıkarılıyor. Haftalık dergiler dönemin anlam ve önemini vurgulayan görüşmeler yapıyorlar.

Bütün bu veri bombardımanı altında 12 Mart’a değgin sorular ister istemez 12 Eylül’e uzanacak bir sergilemeye yöneliyorlar. Batur, 12 Mart eleştirilerinin 12 Eylül’e bir girizgah olduğunu ihbar ederken doğru bir teşhiste bulunmaktadır, 12 Mart eğer 12 Eylül’ün provası oldu ise, aslından provayı değerlendirmek gerekecek.

12 Mart Kime Karşı?

Geriye baktığımızda pek sahibi kalmadığına göre 12 Mart’ın herkese karşı olması gerektiği söylenebilir; ancak öznesiz bir fiil de mümkün olamayacağına göre birileri birilerine karşı olmalıydı.

Muhtıra askerler tarafından verildiğine göre muhatap –her ne kadar muhtıranın bir maddesi yine parlamentodan bir şeyler beklemekte ise de– siyasal partilerdir ve de ilk planda Demirel’dir. Ecevit daha sonra gerçek muhatabın kendisi olduğunu söylemiştir, lakin İnönü’nün de her zamanki gibi müdahaleye karşı olduğu eklenmelidir. İkisi arasındaki farklılık müdahaleye karşı alınacak tutumda değil müdahalenin olağanlaştırılmasında bulunabilir. Yoksa Ecevit de “kendisine karşı” yapılan müdahaleye karşı tavır almamıştır; örneğin Meclisin onurunu (!) korumak için milletvekilliğinden istifa edebilirdi. Her askeri hareket gibi 12 Mart’ın da Atatükçü olmakla “layık” olmayanlara karşı olduğu bilinir, yani Erbakan’ı da unutmamak gerek.

Demek partiler düzeyinde şimdi artık esamesi okunmayan CGP olsa olsa 12 Mart’ın muhatabı olmayabilir. Ne var ki onun da konumu ilginçtir: bir yanda hükümette yer alırken, bir yandan da bazı üyeleri hapistedir (İrfan Solmazer). Bu açıdan hem sağcı hem solcu Atattürkçülüğün mümtaz bir temsilcisi olarak CGP 12 Mart’ta anahtar olmamışsa da anahtarlık olmuştur. Kendisi bir inisiyatif sahibi olmamış ama her türlü devletlu girişime amade olmuştur.

Proje itibarıyla ister 9 Mart hali ile ister 12 Mart hali ile müdahale görünüşte doğrudan emekçi kitlelerin kazanımlarına yönelik de olmamıştır. 9 Mart’ta akamete uğratılan girişimin aslı astarı üzerine ayrıntılı çalışmalar ne yazık ki savunma makamından, yani kendilerinden ve devrin başbakanına yakın yerlerden gelmektedir. İddialar ne olursa olsun, yazılı polis ifadelerinden de olsa diğer kanıtlardan da anlaşılabileceği gibi akamete uğrayan girişimin, “Atatürkçülüğün” emekçi kesimlerin lehine ekonomik, toplumsal ve siyasal dönüşümlere kağıt üzerinde niyetlenmiş olduğu söylenebilir ve bu konuda ikna edici belgeler de gösterilebilir. Örneğin Doğan Avcıoğlu, niyetleri açısından değerlendirildiğinde muhakkak ki kaba anlamıyla sol içinde mütaala edilmesi gerekir. Nitekim Batur, Kayacan gibi muhtıracılar CHP’de yer almışlar; Gürler’in cumhurbaşkanlığı için Kırıkoğlu kesiminden bile oy gelmişti. Gürkan birlik partisinden yer almış, Numan Esin Vatan gazetesi ile solcu basında bir süre mümtaz bir yer kazanmıştır.

Ancak bu kesimin Atatürkçülüğü kadar, anti-komünistliği ve anti-kürtçülüğü de tartışılmaz. Cunta söylentilerinin yoğunlaştığı dönemde sağdan bir tehlikeden söz etmek abestir. Faşistler esas olarak bu dönemden sonra palazlanmışlardır. Ordu içinde radikallere karşı olan kanat ise bir darbe hazırlığında olmak bir yana darbeyi ehlileştirmiştir (tabii ehileştirirken genç sosyalistleri de fırsattan istifade sindirmeye girişmiştir).

Daha sonraları yaşadıklarımız gözönüne alınırsa dönemin gerçekten Türkiye’nin siyasal yaşamındaki en açık dönem olduğu rahatlıkla söylenebilir. Öğrenci gençlik, işçi ve kimi kırsal kesimdeki olaylara rağmen yalnızca 15-16 Haziran 1970’de üç aylık bir Sıkıyönetim ilan edilmiştir. 12 Mart günlerinde sıkıyönetim bile sözkonusu değil, sıkıyönetim 26 Nisan’da ilan edilmiştir. Demirel “Anarşi Erim’le başladı” derken kısmen haklıdır. Tabii 12 Mart öncesinde THKP-C, THKO, Aydınlık (TİİKP ve TİKKO) çevresinde hazırlıklar sözkonusudur.

Cuntacılar ne tür bir “demokratik” ortam peşinde idiler? Sanırız bu sorunun cevabı açık: Cuntacıların “demokrasi” diye bir derdi yoktu. Demirel döneminde elde varolan serbestlikler bile cuntacıların başarısı halinde bir rüya olacaktı. Her ne kadar cuntacıların tümü demokrasi adına darbecilik yaptık demekte ise de, ve de vakti zamanında kimileri sosyalizm adına askerlerin demokratik bir devrimini uygun görmekte idilerse de cuntacıların başarısı halinde –belki kısa bir balayından sonra– baskının daha katmerli olacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Bırakalım askerleri, sosyalizm adına yola çıkan bir dizi siyaset kendinden başkasına yaşama hakkı tanımıyor; demokrasinin çoğulculuk olduğunu söylemek karşı devrimcilik gibi gösteriliyor, proletaryanın öncüsünün demokrasi için eğitilmesi mesele iken atatürkçü subayların vahiylerle donanmış oldukları için emekçilere demokrasi bahşedeceklerine inananlar olmuştur. 12 Mart’ın trajedisi de ağırlıklı olarak buradadır. Radikal gençlik hareketi pasifizmden sıyrılırken aktivizm için daha sağda olan, açıkça düzen gücü olan kesimlerle sarmaşdolaş kalmış, daha koşuya başlarken tökezlemiştir.

Atatürkçü Cuntacılar mı Demirel mi Emperyalizmin Mantığına Uygun Düşüyorlardı

Bırakalım Batur ve Gürler gibi “kariyerist” denebilecek radikalleri, gördüğü baskıdan ötürü “mazlum” saflarda yerini alan ve de artık neyi kanıtlamaya çalıştığı anlaşılamayan Gürkan’a kulak verelim. “CIA vehme” kapılmış, Atatürkçü/devrimci/mütekait paşaya göre. Alınmış belli ki, belki de haklı. Artık işin o kadar ince tarafı iyi saatte olsunların işi.

Ne yapacakladı bunlar? Örneğin DİSK’in o dönemde daha sol olmasını mı sağlayacaklardı, yoksa işçi sınıfı hareketinin devrimci eğitimi için devlet yardımı mı? Demirel döneminde sosyalistlerin imkanlarını sınırlı görerek daha da açık bir dönem mi sağlayacaklardı, yani devleti susturacaklar, sağı susturacaklar ve yalnızca Marksist olanlara mı basın yayın imkanı sağlayacaklardı? Belki de yarışma ile en devrimci olanlara bu imkan sağlanacaktı (!)

Muhtıra kime karşı? Ya da muhtemel darbe? Sağa? İyi ama Çağlayangil’in ifadesiyle 12 Mart’ta CIA vardır. CIA, Demirel’e karşı, cunta Demirel’e karşı… Üç beş kalemşörün utanmazcasına yürüttükleri sola boyanmış Atatürkçülük, bugüne kadar en fazla emekçi kitlelerin aleyhine işledi. Cuntacılar dün solu temizlemeye –onların diliyle “anarşiyi”– gelirken ayakları burkuldu, şimdi de onların günahını paylaşmaya çağrıyorlar demokrasi cephesini.

Emekçi kitlelerin sol diye nitelenen darbecilerin tarihsel haklarını savunarak kazanacak hiçbirşeyleri yoktur, aksine. Solu cuntacıların şahsında demokrasiden uzak, totaliter olarak gösteren Nazlı Ilıcakların değirmenine su taşıyan Uğur Mumcu gibileriyle kesin çizgilerin çekilmesi gerekir.

Bugün 12 Mart kimilerince 12 Eylül’ün eleştirisine bir girizgah olarak kullanılıyorsa, 12 Mart’la birlik sol da mahkûm edilmektedir. Bu paradoksal değerlendirme Demirel cephesinden geldiğinde gerçekten de kendi içinde tutarlı gözükmektedir. Ancak radikal gençlik hareketinin de derinden derine etkilendiği ve zaman zaman içinde bulunduğu cuntasal ideolojiden arınmamış sol açısından aynı şeyi söylemek oldukça zor.

Gerçekte 12 Mart’ın zoraki muhatapları baskının, dönemin faturasını ödemek zorunda kaldıkları halde, 12 Mart değerlendirmelerinden kazançlı çıkmamaktadırlar. Tabii bunda yasal basında açık açık tartışmanın mümkünsüzlüğü bir neden. Ancak daha da önemlisi 12 Mart’ta her türden solun sicilinin sanıldığı kadar temiz olmadığı ve ardından gelen dönemde de geçmişi “mazi” sayarak gerekli derslerin çıkarılmaması sayılabilir.

Böylece 12 Mart değerlendirmesi tescilli kemalist Cumhuriyet’in insafına kalmış bulunmaktadır. Gürkan’ların, Talat Turhan’ların yazıları daha önce anıları yayınlanan Muhsin Batur’un ahlaki değerlerini eleştirmeye varmaktadır. Yola çıkılmıştır, ancak kimileri yolda arkadaşlarını terk etmişerdir. Gürler iyi bir kurmaydır ama karar anında ikircikli davranmıştır vs. Çıkılan yolun kendisi ise sanki hayırlı birşeymiş gibi sunulmaktadır.

Sosyalist Hareketin Durumu

Sosyalist hareket muhakkak ki Demirel rejimine karşı mücadele vermeliydi ama bu mücadeleyi cuntacıların oluşturduğu o sahte ortamda değil bizzat emekçi kitlelerin kendi özgüçlerine dayanarak vermeliydi. Yani Demirel’e karşı mücadele cuntacılara karşı hayırhah bir tutum takınılmasına meydan vermemeliydi. Dahası öncelikli olan Demirel değil cuntacılardı. 12 Mart’ın hazin dersi burada yatmaktadır. Solda ayrım çizgileri belirsiz bir saflaşmanın ideolojik izleri bugüne kadar yer yer devam etmektedir.

Buradan Demirelin ehveni şer gösterildiğine varmamak gerekir. Ancak kitlelerin parlamenter rejim dışında bir arayış içinde olmadıkları bir dönemde, çocukluk hastalığına kapılmadan açık rejimin “otoriter bir sol rejim”le alaşağı edilmesi yerine mevcut rejimin açıklığının daha da derinleşmesi için mücadele verilmelidir. AP’nin altın çağındaki dayanakları MNP, DP ve de cuntacılarla çatırdarken, alternatif bir iktidar oluşturmaktan uzak olan sosyalist hareketin altüst oluş halinde eldekini de yitireceği açıktı.

İşçi hareketini kucaklayabilecek bir güce sahip olan bir sosyalist hareket muhtırayı alkışla değil örneğin genel grevle karşılamak durumundaydı. Ama ne genç sosyalist hareket ne de DİSK böylesi bir eğitimden ve yaklaşımdan nasipliydi. Her iki kesim de hazin bir biçimde cellatlarını teşvik ve teşçi ettiler. Bir başına düzeni değiştirme amacı sosyalist tarihte çocukluk dönemine has saflıklardan biridir. Ortada ne durum analizi, ne durum tesbiti ne de sınıfın konumun irdeleyen bir taktik söz konusuydu.

Gerçekte muhtıra biçiminde de olsa radikallerin eylemi açığa çıktığında sol için vakit çoktan kararmıştı. Genç sosyalist hareket çizmeye çalıştığı kendi yolunda henüz ilerlememişken düzen güçleri kozlarını oynamışlardı. Bir taraf başlarken öte taraf bitiriyordu. Genç sosyalist hareket, emekçi kitlelerin yaşamlarında, onların günlük sorunlarında yeri olmayan, hatta onların aleyhine olan bir çatışmanın ürünü olan ortamın kendisi için elverişli olduğunu sanmıştı.

Dönemin sosyalist grupları içinde “somut durumun somut tahlili”ne dayalı bir taktik aramak boşunadır. Ne eskiler ne yeniler değişen koşulları değerlendirebilmişlerdir. Kimi gazete köşelerinde Demirel’in ayağının altındaki toprağın kaydığını belirten yazarlar ise “sol”dan zaten çoktan mahkûm edilenlerdi.

Tabii askeri bir müdahale olabilir diyerek kimsenin elini kolunu kavuşturması önerilemez. Ama hareketin yönelimi de en az hareketin kendisi kadar önemlidir. Zaten düşen-düşürülmekte olan bir Demirel’i baş düşman ilan etmek hemen hareketin yanı başındaki “müttefik”in konumunu görmezlikten gelmeye varmıştır. Yaklaşık 1970 sonunda radikal hareketlerin biçimlendiği bilindiğine göre, atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti. Bir geç kalmışlık söz konusu idi ama daha önemlisi eylemin muhtevası idi ve de onun ittifakları, daha doğrusu sonuç itibarıyla hayali ittifakları.

İdeolojik keşmekeş dönem boyunca sürecek ve kendini sorgu ve savunmalarda defalarca açığa vuracaktır. Bu keşmekeşin en belirgin ifadesi de 1961 Anayasası’nın savunulmasıdır.

Sosyalist hareket cuntacılığın bulandırdığı bir siyasal ortamda iktidar sorununu hiçbir gerekli hazırlığı, dayanağı ve hatta kendine has bir perspektifi olmadan alabildiğine güncel bir sorun olarak gördü. 12 Mart’ta solun onca yaralanmasının bir nedeni de budur. Radikallerden bağımsız bir güç olarak temayüz etmeden, onların cenahından iktidara aday gözükmesinin sonucu tezgah onca geniş tutulmuştur. 12 Mart’ın normalizasyonun onca zorlamasız olmasının nedeni de bu olmuştur. Çünkü gerçek anlamıyla başlıbaşına, bir başına sosyalist hareketin ifade ettiği değer “sol”da görülüyorsa da sıfıra yakındı.

Bir anlamda genç devrimciler 12 Mart’ın tarihi değil zoraki muhatapları oldular. 12 Mart’la 12 Eylül arasındaki temel ayrımlardan biri budur. Batur, 12 Martçı olduğu için 12 Eylülcüdür. Darbe sonrasında TKP gibileri gerçek kemalist çizgileri darbeciler içinde aramışlardır, hapishanelerde yanıbaşlarında değil. 12 Eylül’de bu bağlamda bir yanlış anlama sözkonusu değildir. Hapishanelerde devrimciler faşistlerle aynı mekanda barınmaya zorlanmaktadırlar, ama 12 Mart’taki gibi iktidara geldikleri takdirde ilkin “anarşi”yi, yani devrimcileri temizleyeceklerini söyeleyen radikallerle birlikte değiller. 12 Eylül’ün bir ayrımı da burada sosyalistler yine içeride ama bu kez yanlarında Atatürkçüler değil, faşistler var.

12 Mart döneminde devrimci gençlik hareketi talihsiz bir biçimde yatağında oluştuğu Atatürkçülükten kesin çizgilerle ayrışmadan eyleme girişti. TİP’ten öğrenilen parlamentarizmin bir çözüm olmadığı idi; buna eski soldan gelen asker sivil aydın zümre edebiyatı, Atatürkçülük, 27 Mayısçılık ve akla gelebilecek her türlü küçük burjuva radikalizmine yaraşan karman çorman ideolojik şırıngalar eklendiğinde sonuç önceden kestirelemeyecek gibi değildi.

Radikal sol 12 Mart’ı nasıl karşıladı

Günün gazeteleri açıktır. Ya destek ya eleştirel destek. Bu noktada TİP’in tutumunun farklı olduğu söylenmelidir. Çeşitli dernekler, DİSK vb. olumlu karşılarken, soldan kimileri “ordu kılıcını attı” demekte (Dr. Hikmet Kıvılcımlı), kimisi de muhtıraya değil parlamentoya güvensizliğini beyan etmekte (Dev-Genç). Sol 12 Mart’la çizgisini esas olarak 12 Martçıların hamlesinden sonra değiştirmiştir. Ama bu kez kartlar iyice karışmış, radikallerin ayağı kaymış, Demirel adım adım sürecek bir yolda radikalleri tasfiye ederken sosyalistleri de elekten geçirmiştir.

Burada Demirel’den ziyade solun basiretsiz bir taktik izlediği rahatlıkla söylenebilir. Sol ısrarla, hazırlıksız olduğu bir mücadelede düşmanlarından birini de müttefik seçerek girmiştir. Radikaller Demirel’le çatışmış, olan sosyalist harekete olmuştur. Görüntüsel olarak sol hükümeti devirmiştir ama kendisi de altta kalmıştır.

Dönemin hapishanelerinden gelen tarihe değgin tutarsız değerlendirmeler gerçekte bir önceki tutarsız değerlendirmelerin öteki ucundan başka bir şey değildir. Demirel’i Amerikan emperyalizminin basit bir ajanı olarak görenler, kendilerini yargılayan ve sorgulayanların hiç de Demirelci olmayıp en halisinden Atatürkçü olduğunu görünce Demirel’in yurtseverliğinden dem vurabilmişlerdir. Oysa Demirel ne vatan haini ne de vatanseverdi veyahut da kimi zaman vatansever kimi zaman vatan haini idi. Yeter ki Vatan’ın sınıf içeriği iyi doldurulsun. Ancak dönemin açıkta bıraktığı bu gibi sorunlar 12 Eylül’le birlikte yeniden gündeme geldi. Demirel şimdi 12 Eylül’de de ABD’nin kendisinden hoşnut olmadığını belirtmektedir. Amerikan dış siyasetindeki dalgalanmaların Türkiye’yi etkilememesi düşünülemez. Darbenin Gürkan’ın sözü ile CIA’nin vehmine denk düştüğü açık. Ama vehim bir başına sınıf mücadelesinde azımsanmayacak dönemeçleri açıklamakta yeterli bir husus değil. Vehmin kendisini giderecek dayanaklara da sahip olması halinde, başka oluşumlarla çakışması halinde gerçekleşmesi ya da gerçekleştiği zehabını uyandırması mümkündür. Darbede emperyalist etkiyi izah ederken orada kalmamalı, aynı zamanda darbenin çözülüş nedenleri arasında da bu etkinin kıymeti harbiyesi değerlendirilmelidir.

Müdahale ile emperyalistlerin çıkarının çakıştığı gerçeği tersinden okunmamalı, bu çakışmanın zamansız olduğu sanılmamalı. Dönüşüm bir anlamda bu çakışmanın da çözülmesine, olağanlaşmaya bağlı kalmıştır. Zaten ABD’nin de Türkiye’de kimi ülkelerde zaman zaman denendiği gibi uzun süreli bir askeri rejimi o günlerde talep ettiğini gösterir bir belirti de yok. Gerçi ülkenin gelişme dinamiklerini hiçe sayan böyle bir anlayış uygulamaya sokulduğu takdirde fazla uzun süreli olacak gibi değil.

Emperyalizm faktörü hiçbir zaman gözden ırak tutulmamalı, ama ülkenin içinde bulunduğu konum, sınıf mücadelesinin gelişme dinamiği, güçler ilişkisi ancak dış faktörün zorlamalarını müsait olduğu zaman kaldırabilir. Aksi takdirde sağ bir rejim dahi dolaylı da olsa tepkide bulunmak zorunda kalacaktır. Aşırı ve basitleştirilmiş anti emperyalizm, yani kaba milliyetçilik dev aynasındaki gölgelerle boğuşurken pentagonla kendisi arasında çok basit bir mücadele tasarlamaktadır. Biraz da bunun için genç sosyalist hareket Demirel’i birden 180 derece farklı değerlendirmek zorunda kalmıştır.

Bir ders: Bağımsız sınıf politikası

Tarihin, 12 Mart’ta test ettiği, açığa çıkardığı hususların önemli bir kısmı 12 Eylül ile daha da anlaşılır olmuştur. 12 Mart’taki hataların 12 Eylül’de tekrar edilmemesi, 12 Mart’tan gerekli derslerin çıkarıldığı anlamına gelmez. O eski hataların tekrarı için zaten zemin kalmamıştı. Ama tekrar edilebilecek hataların önemli bir kısmı –neredeyse tümü– 12 Eylül’ün nedenleri arasında yerlerini korudular. Ancak ara dönemde gözden kaçırılmaması gereken yeni oluşumlar, değişiklikler de gerçekleşmedi değil. Bu ikisi arasındaki bağlantıları özürsüz bir biçimde açıklamak devrimci mücadelenin önümüzdeki gelişmesinde azamsanmayacak bir yer tutacaktır. Hareketlerin “şahsiyet” meselesi dışında irdeleyecekleri sınıf mücadelesi içindeki konumları, politik ve örgütsel biçimlenişlerindeki tarihi ve güncel etkileşimler önümüzdeki dönemdeki konumlarını da şimdiden belirlemese dahi sınırlamak durumundadır. Bu açıdan ne bir hareketin ne de –hele hele– bir şahsın kendisinde bir günah keçisi aramadan, tabii bedava kahramanlar da yaratmadan, tarihi bir değerlendirmenin vaktinin oluşmakta olduğunu söyleyebiliriz. Yani 12 Mart’ı belli bir gelişim evresi ve ardından bir çöküşle birlikte yeni bir oluşum evresinin sorunları içinde irdelemek hamasi beyanlardan daha isabetli sonuçlar verecektir.

Genç sosyalist hareket, 12 Mart’a yeterli bir kadro birikimi ile girmemiştir. Denebilir ki genç sosyalist hareketin kendi bağımsızlığını kazanmaya niyetlenmesi ile darbe arasında topu topu birkaç ay vardır.

1960’lı yıllarda gelişen sosyalist hareket hızla değişmeye ve çeşitlenmeye başlamıştır. Bu süreç zarfında “eskiler” geçişlerde bir çekim merkezi gibi gözükürken hızla etkinliklerini yitirmişlerdir. 12 Mart’a gelindiğinde belli bir sürekliliği olan, kitleler nezdinde inandırıcılığı olan bir kadrodan söz etmek mümkün değildir. Kurulan örgütlerin hemen hemen tümü yeterli ya da yetersiz politik biçimlenmelerini dar bir zaman aralığında ve de kendi aralarında kurabilmişlerdir. Dolayısıyla kendi dışlarındakiler için eylemlerinden başka bir çehreye sahip değildirler.

Gerçekte dönemin genç sosyalist hareketine atfedilebilecek zaafların nesnel açıklamaları vardır ve bu zaafların kendilerinden daha önemli olan da, öncülerin değil artçıların, yani sonradan bu hareketleri kendilerine miras edindiklerini ilan edenlerin bu zaaflara neredeyse bir kutsiyet kazandırmaları olmuştur. Hatta aynı zaafları tekrar etmemeye özen gösterenler bile “miras”ı açıkça reddetmemek için kendilerini tasaladıkları gelecek ile sahip çıktıkları geçmiş arasında bir cendereye sokmuşlardır. Cendere çift taraflı çalışmış; çalışma tarzı anlayışında geçmiş tekrarlanmadığı halde ideolojik ve politik yapılanmada büyük miktarda geçmişle süreklilik gösterilmeye çalışılmıştır. Böylece zorlama bir terminolojik fetişizm “teori”yi hapsetmeye çalışmıştır. Sosyo ekonomik formasyon belirlemesinden, siyasi rejimlerin değerlendirilmesine, ulusal sorundan uluslararası sorunlara geçmiş bir ayak bağı işlevini görmüştür. 12 Mart’tan çıkıştaki ilk evrelerde geçmişle hesaplaşmak, onunla bir köprü kurmak çabası “miras” paylaşımında aslan payını almak için sığ bir anlayışla sürdürülmüş ve büyük miktarda sahte sorunsallara hapsolmayla sonuçlanmıştır. 12 Eylül sonrasında tekrar be tekrar benzer sorunların tartışılmasında geçmiş konusundaki bu saplantının aşılamaması önemli bir neden olmuştur.

Sosyalist hareket açısından söylenmesi gereken en önemli hususlardan biri ana hatları ile geçmiş yapılanmaların izleyicilerinin kalmadığıdır. Süreklilik açısından anlamlı bir durumdur bu. Sanki bir “geçiş” evresinin unsurları olarak devrin sosyalist grupları bugün için kalıcı politik ve örgütsel yapılanmaların temeli olamamışlardır. Bir başka açıdan meseleyi ele alırsak o hareketler politik ve örgütsel bir bütünlük oluşturmuyorlar, henüz bir arayış evresinde iken, daha başlangıçta beyaz terörün atağa geçmesiyle eziliyorlardı.

1960’dan sonra ilkin hesapta olmayan sosyalist ve işçi hareketinin siyaset sahnesine doğrudan ve dolaylı girişi, burjuva toplumundaki yönetim krizinin boyutlarını geliştime potansiyelini taşıdığı için bir yeniden yapılanma hakim sınıfların gündeminin birinci maddesini oluşturmuştur. 12 Mart’ta yaşanan bu yeniden yapılanma girişimi sınıf mücadelesinin yoğun çatışmalarla yürümediği bir dönemde uzlaşma ve ehlileştirmelerle olağanlaştırılmıştır. Bu olağanlaştırmanın kendisi de yeni yanılsamaların kaynağı olmuştur. Cuntacılıkla dönemin yeni CHP’sini aynı kategoride görmemek gerekirse de ikisi de emekçi kitlelerin kendi bağımsız politik ve örgütsel deneyimlerini köstekleyen yanılsamaların sosyalist harekette oluşmasında etken oldularsa “ideolojik” bir ortaklıkları olduğu tezi de yabana atılmamalıdır. Bu açıdan 12 Mart öncesinin Atatürkçü, sonrasının Ecevit ve şimdilerde “sosyal-demokrat” yanılsamanın bütün farklılıkları ile birlikte aşılması gereken önemli bir engel olduğu kesindir.

Enternasyonal

Bir Sanat Kuramcısı Olarak Marx? – Isabelle Garo

Marx’ın sanatla ilişkisi meselesi karmaşık ve çokyönlüdür. En basiti, bariz olduğu kadar şaşırtıcı da olan bir gözlemle başlamak: Kaynaklarını Marx’ın eserlerinde arayan Marksist sanat teorilerine rağmen –ki bunda gayri meşru bir durum yoktur–, böylesi bir Marxçıl estetiğin bulunmadığını kabul etmek gerekir. Bununla birlikte Marx’ın bütün eserlerinde ve analizlerinin can alıcı noktalarında sanat meselesi düzenli olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla üzerinde durulmayı hak eden bir mesele bu.

Sanatsal Yaratım, Her Şeyden Önce Bir Toplumsal Faaliyettir

Marx’ın eserlerinde ve mektuplarında dağınık halde bulunan çok sayıdaki şiir, trajedi ve roman alıntılarına ve edebi yorumlara paralel olarak, sanatsal yaratımın öncelikle bir toplumsal faaliyet olarak ele alındığını ve bunun sistematik biçimde iki başka meseleye bağlandığını görüyoruz: birincisi kapitalist üretim biçiminde emek meselesi, ikincisi kapitalizm yıkılıp aşıldıktan sonra bireysel yetilerin yabancılaşmadan arınmış biçimde gelişmesi meselesi. 

Evet, çünkü Marx’ın anahatlarını çizdiği insani özgürleşim perspektifinde, toplumsal ve siyasal mücadeleye göre ikincil konumda olan ama onu tamamlayan sanatsal faaliyet bu tasarımın somut bir öngörünümünü sunar – her ne kadar bu faaliyet, üretimin örgütlenmesi meselesinin yanında ister istemez marjinal ve tali bir unsur olarak kalsa da. Komünist perspektifte, emekçiyi sanatçı haline getirmek gibi bir hedef bulunmasa da, üretimin hem toplumsal ihtiyaçlar hem de birey olarak emekçinin özlemleri uyarınca toplumsal olarak yeniden örgütlenmesi söz konusudur. Toplumsal ve siyasal mücadeleler de, bizzat kapitalizmin bünyesinde, bu özlemlerden beslenmektedir esasen. Marxçıl sanat yaklaşımının da, bu kesintili ve tamamlanmamış karakterine rağmen, hem en bereketli olduğu hem de en az araştırıldığı alan budur: özgül bir toplumsal faaliyete ilişkin analizin, somut ve genel bir sömürü ve yabancılaşma eleştirisine bağlanışı. Nitekim Marx’ın bütün eserlerinde, tamamlanmamış ve bu haliyle bir konu haline getirilmemiş bu tefekkürün gelişimini takip ettiğimizde, Marx’ta sanatsal faaliyetin –diyalektik olmaktan da çok– problematik konumunu açığa çıkartmak mümkün oluyor. 

Bu konum, sanatsal faaliyeti ikili bir şekilde düşünme zorunluluğuna dayanıyor: bir yandan yabancılaşmadan kurtulmuş bir insani faaliyete dönük, yalıtılmış ve istisnai olmakla birlikte, hakiki bir imkân; öte yandan kapitalist üretim biçiminde en uç noktaya varan tahakküm ve sömürü ilişkilerinin karakterize ettiği tarihsel formasyonlar tarafından toplumsal olarak belirlenmiş bir faaliyet. 

Marx’ta her zaman olduğu gibi, bu analiz de, kopukluk olmadan ama birkaç aşama şeklinde gerçekleştirilir. Genç Marx, resmî Prusya sanatının keskin bir eleştirisi biçimini alacak olan Hıristiyan sanatı hakkındaki ön araştırmanın ardından, tasarımının bütününü yeniden tanımlarken sanat üzerine tefekkürüne de yeniden yön verir. 

1843 yılının başından itibaren Arnold Ruge ve Genç Hegelciler’den kesin biçimde kopan Marx, öncelikli olarak sanatsal faaliyetin toplumsal boyutuna eğilir: Sanatsal faaliyette, içinde bulunduğu çelişkili tarihsel gerçekliğin ifadesini görür. Bu felsefi ve estetik düşüncenin izlerini uzun süre görürüz: Mesela 1844 Elyazmaları’nda, veya 1857 tarihli Ekonomi Politiğin Eleştirisine Giriş’te. Burada Marx, Yunan sanatının 19. yüzyıl insanı için hâlâ çekici olmasını yalnızca estetik nedenlerle değil, tarihsel etkenlerle de açıklar. Daha bu metinden önce, Alman İdeolojisi’nde bile, sanat tümüyle özgürleştirici bir faaliyete has istisnai karaktere sahip değildir Marx için: Sanatsal faaliyeti işbölümü çerçevesine yerleştirerek bir özgürleşim modeli olmaktan çıkarır ve oluşturmaya gayret ettiği tarihsel açıklamanın bir nesnesi haline getirir. Sanat, Genç Hegelciler’in ona atfettiği mutlak özerklikten yoksun bir ideolojinin alanına dahil edilir: “Siyasetin, hukukun, bilimin, sanatın, dinin birer tarihi yoktur”. Marx toplumsal tarihten ayrı bir sanat tarihi anlayışını reddederek, hem idealist estetiğin hem de buna yönelik materyalist eleştirinin ortak sorunlarına işaret eder. 

İktisadi ve Siyasal Bağlama Yeniden Oturtulan Sanat

Bundan sonra sanat teması Marx’ta ikincil hale geliyorsa, her faaliyet gibi sanatın da iktisadi ve siyasi bağlamına oturtulması, devrimci ve özgürleşimci bir perspektife bağlanması gerektiğini düşündüğü içindir. Sanatçılar üretimin kapitalist örgütlenmesine dahil olsalar da, onun neden olduğu insani tahribat karşısında sahip oldukları göreli koruma nedeniyle bu devrimci perspektifin ne önde gelen aktörleri ne de başlıca taşıyıcısıdırlar.

Marxçıl estetiğin paradoksu diyebileceğimiz mesele tam da bu noktada billurlaşıyor. Marx, Alman İdeolojisi’nde, Horace Vernet gibi ünlü bir ressamın emeğinin kolektif karakterinin, vodvil ve roman üretimini ve astronomik gözlemi önceleyen işbirliğinin altını çizdikten sonra,  “sanatsal yeteneğin benzersiz, biricik bireylerde yoğunlaşmasıyla … kitleler arasında böyle bir yeteneğin önünün tıkanması”nı teşhir eder. Böylece göreli bir karşılıklı gerilim içinde iki tema üst üste biniyor. Sanatsal emek, tüm diğer emek türleri gibi üretimin bütününün örgütlenmesine bağımlıdır. Bu açıdan herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Fakat aynı zamanda, Marx sanatçıyı bir istisna olarak görmekten de geri kalmaz: Yaratım gücünü geliştiren nadir insanlardan biridir o. Bu durumda da eleştiri yalnızca bu yeteneğin uzmanlaşmış ve dolayısıyla daraltılmış karakterini hedef alıyor: yani insan yetilerinin yalnızca bir kısmını ve özellikle de insanlığın yalnızca küçük bir kesimini ilgilendiriyor oluşunu. Oysa bu iki argüman hiçbir şekilde aynı düzlemde değildir: Ressam bir yandan diğerleri gibi bir emekçidir, öte yandan tamamlanmış bireyin en azından taslağını şekillendirir. Tamamlanmış bireyin siması daha bu eserde çizilir: “Komünist bir toplumda, ressamlar değil, olsa olsa başka şeylerin yanı sıra resim de yapan insanlar olacaktır”. Yabancılaşmaya maruz kalırken onu ilga etmenin yollarını da açan bir toplumsal pratiğin çelişkili karakterini Marx daha iyi açıklayamazdı. Böylece sanat hem belirlenmiş hem özerk, hem yabancılaşmış hem özgürleştirici, hem gerçeğin çelişkilerinin yankısı hem onların aşılmasının devrimci mayası gibi görünür. Burada formüle edildiği haliyle sanatsal faaliyet meselesinin tekrar ele alınması şarttır. 

Marx üçüncü bir aşamada bu ikili sezgiyi bağdaştırmaya gayret edecektir: belirlenmiş bir toplumsal faaliyet olarak sanat ile, geleceğin toplumunun öngörünümünü sunacak şekilde az sayıda insanın istisnai biçimde yaratıcılıkla kendini gerçekleştirmesi olarak sanat. Sanat ile emek arasındaki bağ burada sıkılaşır, fakat bir özdeşlik halini almaz: tam tersine, sanatsal faaliyetin iki bileşeni arasındaki gerilimli ilişki, Marx’ı, yabancılaşmanın ve sömürünün ilgasının nasıl bir şey olacağını daha iyi tanımlamaya sevk etmiş gibidir.

1857’den itibaren Marx ekonomi politiğin eleştirisindeki gelişmeler ile 1845’te tasarlanmış bir ideoloji kavrayışının unsurlarını birleştirmeye başlar. Bu kavrayış, üstyapı unsurlarını bağlı oldukları altyapıyla hem ilişkilendirir, hem de ondan ayrıştırır. Böylece artık Marx, belirli bir toplumsal ve ekonomik formasyon bünyesindeki insani faaliyetlerin bütününü oluşturan farklılaşmış bütünsellik meselesi üzerinde daha fazla durabilir. 

Marx için mesele, herhangi bir estetik modelin savunusunu yapmak değil, sanatı tıpkı emek gibi insanın oluşturucu bir unsuru olarak düşünmek, ama bunu yaparken de belirlenmişlik karakterini göz ardı etmemektir. Karmaşık bir analizdir bu, çünkü tasarlanmış güzellik duygusuna ulaşmaya yatkın duyarlı varlıklar olan seyircileri üzerinde etkisi olan sanat eserlerinin özgüllüğünü de hesaba katmak durumundadır. Böylece her toplumsal ve iktisadi formasyonun asli bütünlüğü fikrini muhafaza etmekle birlikte, hem sanatçının istisnailiğini hem de sanatsal faaliyetin toplumsal bağlam içindeki göreli özgüllüğünü birarada vurgulamak mümkün olur. Sanatçı, mevcut çelişkilerin gerekli ve mümkün aşımının öngörünümünü sunan bireysel ve kolektif gelişme imkânlarını önceden deneyimlemektedir. Sanat, tıpkı emek gibi dış dünyayı dönüştürür ve maddeyi zaman içinde gelişen teknik yöntemlerle tasarlar. Ancak, üretimden farklı olarak teknik gelişme ne üretkenliğin artması ve emek zamanının kısalması gerekliliği, ne de işin yoğunlaşma ve mekanikleşme eğilimi tarafından yönlendirilir – her ne kadar kapitalizmde eserin kendisi bir meta olsa da.

Böylece sanat meselesi, Marx’ın salt ütopik bir tasavvura kaymadan, emeğin ve emekçinin özgürleşmesi perspektifini hem sınamasını hem de somutluğun içine yerleştirmesini sağlayan bir çeşit dönemeç teşkil eder. Bu açıdan değerlendirildiğinde Marx’ta sanat meselesi az görünür olmakla birlikte kesinlikle ikincil değildir, özellikle de Marx’ın komünizm tanımını “her bireyin özgür gelişiminin herkesin özgür gelişiminin koşulu” olarak kuvvetlendirmesini ve “insanların toplumsal tarihinin onların bireysel gelişiminin tarihinden başka bir şey olmadığı”nı ifade etmesini sağladığını düşünürsek.

Çeviri: Uraz Aydın

Bu çeviri daha önce e-skop’ta yayımlanmıştır.

Marx, Marksist felsefe ve eleştirel düşünce üzerine çalışan Isabelle Garo, Marx ve Engels’in Bütün Eserler’inin (GEME) Fransızca yayın sorumlularındandır. Metnin kaynağı: http://projet.pcf.fr/41443

Kapak resmi: “Fransız İşçilerle Konuşan Karl Marx. 1844.” H. Mocznay, 1961.

Frantz Fanon’un Devrimci Hümanizmi – Peter Hudis

Geçtiğimiz yıl ırkçılığa ve polis şiddetine karşı tekrar ortaya çıkan protestolar, kapitalizmin doğası, ırkçılıkla ilişkisi ve her ikisine karşı alternatif yapılar üzerinde düşünmemiz için bir canlılık sağladı. Irk ve ırkçılık üzerine 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Martinikli filozof, psikiyatrist ve devrimci Frantz Fanon’dan başka çok az düşünür doğrudan bu konular hakkında düşündü. 

Fanon, Karayipler’den Kuzey Afrika’ya kadar Fransız sömürgeciliğinin yönetimini doğrudan deneyimledi ve entelektüel çalışmalarının dayanağını da bu deneyimler oluşturdu. 1950’lerde, bağımsızlık için mücadele eden Cezayir devrimci hareketinde aktif bir rol oynadı ancak bağımsız Afrikalı devletlerin toplumsal devrimleri takip etmedikleri sürece sömürgecilik sisteminin basitçe ulusal bir burjuvazi ile yer değiştireceği konusunda da uyarıda bulundu. 

Fanon’un önemli eserlerinin bazıları uzun yıllardır İngilizce tercümede mevcuttur. Bununla birlikte, Fanon’un edebiyat, psikiyatri ve siyaset üzerine daha önce bulunmayan altı yüz sayfalık yazılarının yakın zamanda yayınlanması, düşüncesini yeniden incelemek için uygun bir hale getirmektedir.

Irkçılığın Doğallıktan Arındırılması

Fanon, 1925’te doğdu ve Küçük Antiller’de Fransızların yönettiği Martinik’te büyüdü. O zamanlar pek çok kişi için geçerli olduğu gibi, başlangıçta kendini “Siyah” değil, Fransız olarak düşünüyordu. 2. Dünya Savaşı sırasında Özgür Fransız Kuvvetlerine asker olarak katıldığında bu durum değişmeye başladı. Fanon bu deneyimi, yani Fransız “uygarlığının” ırkçılığını acı bir şekilde yanında taşıdı.

1940’ların sonlarında Fransa’ya dönen Fanon, Fransızca konuşan bir siyahi onur hareketi olan Négritude’un edebiyatına daldı. Aynı zamanda, fenomenoloji, varoluşçuluk, psikanaliz ve Marksizm gibi Avrupa’nın en son entelektüel gelişmelerini de özümsedi. Ve bütün bu sürecin sonunda Fanon, henüz yirmi altı yaşındayken, 1952’de Siyah Deri, Beyaz Maskeler adlı ilk kitabını yayınlamasını sağladı[1]

Fanon’un Siyah Deri, Beyaz Maskeler’deki teorik atılımı, herhangi bir doğal temele dayandığını inkâr ederek ırkçılığı sosyojenik terimlerle analiz etmesiydi. Deri rengi biyolojik olarak belirlenebilirdi ancak onu görme ve yorumlama şeklimiz, kontrolümüz dışındaki toplumsal güçler tarafından koşullandırılmaktaydı. 

Bu fenomen o kadar yaygındı ki, ırk ve ırkçılık “doğal”, tarih-ötesi fenomenler olarak görünmeye başlıyordu. Fanon’a göre, bu mistifikasyonlar, nesnel toplumsal gerçekliklere derin bir şekilde kök salmıştı ve bu düzeyde sorgulanması gerekirdi, dolayısıyla salt aydınlanmış eleştiriyle yetinilemezdi.

Son yıllarda, “ırkın toplumsal yapısı” öyle bir klişe haline geldi ki, Fanon’daki teorik atılımın radikal çıkarımlarını gözden kaçırmak oldukça kolay olmaya başladı. Eğer ırk toplumsal olarak inşa edilmişse, bu durum, belirli toplumsal ilişkilerin doğuşundan ve sürekliliğinden sorumlu olduğu anlamına gelir. Peki bu ilişkiler ne olabilir? Fanon bunların ekonomik ilişkiler olduklarında ısrar ediyor:

Siyah insanın gerçek yabancılaşması toplumsal ve ekonomik gerçekliklerin acımasız farkındalığında yaşamasıdır… Siyah insanların problemi Siyahların beyazlar arasında yaşaması problemi değildir, aynı zamanda, sömürgeci ve beyazların oluşturduğu kapitalist toplum tarafından sömürülmesi, köleleştirilmesi, aşağılanmasıdır. 

Bununla birlikte, bu durum ırk sorununun sınıfa göre ikincil konumda olduğu ya da ırkçılığa karşı mücadelenin kapitalizme karşı mücadeleye tabi olduğu anlamına gelmiyordu. Bir fenomen yalnızca kökeni ile tanımlanmaz. Irkçılık, kendi başına bir hayat sürer ve bazı ekonomik zorunlulukların ortadan kalkmasından sonra bile bireylerin zihinsel ufkunu tanımlar. Bu nedenle Fanon, nesnel ve öznel olmak üzere “siyah insanın mücadeleyi iki düzeyde yürütmesi gerektiği” konusunda ısrar etti. Herhangi bir “tek taraflı özgürlük kusurludur ve en kötü hata, bunların otomatik olarak birbirine bağlanılacağına inanılmasıdır.” 

Ne yazık ki bu “hata”, Fanon’un zamanında Marksizmin baskın biçimlerini karakterize etti: Irkçılığı (en iyi ihtimalle) ikincil bir sorun olarak değerlendiriyorlardı ve bu nedenle ırkçılık üzerine güvenilir bir Marksist teori üretmekte başarısız olundu. Bundan dolayı, kapitalizme sert muhalefetine rağmen Fanon, herhangi bir Marksist eğilimle asla ilişkilenmedi. Sylvia Wynter Fanon’un bu yeni pozisyonunu şöyle özetledi: “Hem nesnel sosyoekonomik düzeyde hem de -bilinç ve dolayısıyla kimlik gibi- öznel deneyim düzeyinde bir çözüm sağlanmalıdır.” 

Nesneden Özneye

Fanon’a göre, kimliğin olumlu bir şekilde sahiplenilmesi, özbilincin gelişimi için kritik bir andı. Siyahların özne olarak özgürleşmeleri, “beyaz bakış açısı”nın onlardan çaldığı benlik ve itibarlarını yeniden kazanmalarına bağlıydı. Beyaz olmayan insanların, toplum tarafından aşağılanan ırksal özelliklerinden gurur duyması, ırkçılığın temellendirdiği toplumsal ilişkilerin doğal hale getirilmesine meydan okumanın önemli bir yoluydu. 

Fanon bu perspektifi, Hegel’in Tinin Fenomenolojisi ile eleştirel bir ilişki kurarak geliştirdi. Irksal bakış açısıyla tanımlanan bir toplumda karşılıklı tanınmanın imkânsız olduğunu, çünkü bunun beyaz olmayan insanların bir şey olarak görülmesi anlamına geleceğini savundu: “Diğer nesnelerin ortasında bir nesne olduğumu fark ettim.”

Bu Fanon için merkezi bir konudur: Irkçılık, mağdurlarını yalnızca ekonomik kaynaklardan ve toplumsal statüden mahrum bırakmaz. Onları ayrıca insanlıktan çıkarır, kişiliksizleştirir ve Siyahları “olağanüstü derecede kısır ve kurak bir hiçlik bölgesinde, özgün bir yeni başlangıcın yapılabileceği her şeyden mahrum bir şekilde yaşamaya” bırakır. Bu ise insani duygunun zayıf olduğu bir aşağılık kompleksi üretir. “Yeryüzünün Lanetlileri” olarak adlandırdığı kişiler, bu aşağılık kompleksini ancak ırksal ve ulusal özelliklerini olumlu bir şekilde sahiplenerek, insanlıklarının tanınmasını güvence altına alarak aşabilir.

Tanınma, Fanon’un çalışmalarında çok yanlış anlaşılan bir terimdir. Modern siyasal düşüncede, “tanınma siyaseti” ifadesi, yurttaşların “eşit haklar”ının karşılıklı olarak kabul edilmesine atıfta bulunur. İster ekonomide ister siyasette olsun tüm sözleşmeye dayalı ilişkiler karşı tarafın haklarının tanınmasını içerir. Fanon ise bu anlamda bir tanınmadan bahsetmez. 

Fanon, beyaz olmayan insanların, insanlıklarının farkına varmadığını ve toplumsal sözleşmeden çıkarıldığını gördüğünden bu yana, formel eşitlik biçimleriyle ırkçılığın aşılabileceğine dair bir yanılmaya asla kapılmadı. Mevcut toplumda tanınmaya çalışmanın “beyazlaşmaya” çalışmak olduğunu gördü ve aşağılık kompleksi eşliğinde bunu uygulamaya çalışanları da eleştirdi. 

Fanon, ötekileştirilen ve ezilen insanların itibarını ve değerlerini kabul edecek çok daha derin bir tanınmayı hedefliyordu. Bu hedefe ulaşmanın “dünyayı yeniden yapılandırmak anlamına geleceğini” belirtiyordu.  

Bu yüzden Fanon’un yaklaşımı, ırk, sınıf ve kimlik konusundaki tartışmaların bugün sıklıkla solda sıralanış biçimine bir alternatif sunmaktadır. Fanon, ırkçılığa karşı mücadelenin önemsizleştirildiği, proletaryayı özgürlük mücadelesinin garantörü olarak tasavvur eden soyut devrimcilik biçimlerine karşı çıktı. Ayrıca, mevcut kapitalist ilişkiler çerçevesinde kendini ifade etme ve teselli arayan kimlik politikalarını da reddetti. Bu, özellikle bir psikiyatrist olarak çalışmalarında belirgindi.

Sosyoterapi

Fanon, 1940’ların sonlarında psikiyatri çalışmaya başladı ve Siyah Deri, Beyaz Maskeler’i 1951 yılında doktora tezi olarak sundu. Alışılmadık içeriğinden dolayı akademik danışmanları çalışmayı hızlıca reddetti. Fanon ise buna omurganın nörolojik dejenerasyonu olan Friedreich Ataksisinin psikiyatrik etkileri üzerine bir çalışmayla yanıt verdi. 

Yakın zamanlarda İngilizce’de yayınlanan bu tez, toplumsal ilişkiler hakkında bir tartışma bulmayı bekleyebileceğimiz son yerdir. Yine de Fanon’un ırkçılığın sosyojenik karakteri üzerine kavrayışı burada da kendini göstermiştir. Ruh hastalığının organik kökenleri olsa da “patojeni olarak her zaman psişik” olduğu konusunda ısrar etti. 

Fanon, nörolojik hastalıkları bile biyolojik bileşenlere indirgemeyi reddetti. Yaklaşımına amansız bir hümanizm kılavuzluk ederken, yaşayan bireyin üstüne aldığı psişik yük konusuyla ilgilendi:

[Bireysel] insan, başka insanlarla karşı karşıya geldiği andan itibaren bir fenomen olmaktan çıkar. Diğerlerinin beni kendi benliğini gösterdiği için. Ve psikanaliz, grup dahilindeki hasta bireyi yeniden bütünlemeyi önermesiyle kendisini kolektif mükemmelliğin bilimi olarak kurar. Bu, aklı başında insanın toplumsal bir insan olduğu anlamına gelir; ya da başka bir deyişle, psikolojik olarak konuşursak, aklı başında insanın ölçüsü, onun Socius[2]’a az ya da çok mükemmel entegrasyonu olacaktır. 

Bu bakış açısı, Fanon’a sonraki sekiz yıl boyunca, ilk olarak Fransa’da, sonra Cezayir ve Tunus’ta -başlangıçta François Toquelles gözetiminde- “sosyoterapi” uyguladığı bir dizi psikiyatri kliniğinde çalıştığı dönemde kılavuzluk edecekti. Bu, hastaları hapishane benzeri koşullardan kurtarmak ve onları topluma entegre etmeye çalışmak anlamına geliyordu. 

Fanon ve meslektaşları, hastaların gazete ve oyun üretmelerini sağladıkları ve kurumda serbestçe birbirleriyle ilişki kurmalarına izin veren bir dizi mesleki terapi yöntemi kullandı. Bu çalışma sırasında Fanon hala farmasötik ilaçlar vermeye hazırdı ve hatta şok tedavisi uyguluyordu. Ancak bunu hastaya bir insan olarak davrandığı hümanist bir ortam yaratmaya çalışırken yapıyordu. 

İnsanın barındırdığı imkanlara açık olmaya dayanan bu yaklaşım, Fanon’un hem bir psikiyatrist hem de daha sonra devrimci aktivist olarak oynadığı rolü temellendirdi. Doktora tezinde Lacan’dan bir alıntı yapıyordu: 

İnsan gerçekliğinde temel bir uyumsuzluk var. Ve zehirlenme halinin organik koşulları ağır bassa bile, özgürlüğün onayı yine de gerekli olacaktır. 

“Temel bir uyumsuzluk” doğamızı tanımlıyorsa, bu durumda üstesinden gelinemez; dolayısıyla yabancılaşma, insan varoluşunun ayrılmaz bir parçası olarak görülür. Fanon ise buna bir soruyla karşılık verir: “Özgürlüğün sınırlarını, başka bir deyişle insani sorumlulukları içeren bir tartışmayı açmak çok daha iyi olmaz mıydı?”

Siyah Deri, Beyaz Maskeler’in açılış sayfaları canlı bir beyan içerir: “İnsan, kozmik uyumdan yankılanan bir ’evet’tir. Fanon, özgürlüğü “karşılıklı tanınma dünyası” olarak düşünmekte ve “birbirine dokunma, hissetme, keşfetme” arzusunun insan varlığının önemli bir parçası olduğunda ısrar etmektedir.

Cezayir Devrimi

Fanon, Fransa’da birkaç yıl psikiyatr pratiği yaptıktan sonra 1953’te Cezayir’e taşındı ve Cezayir dışında bulunan Blida-Joinville hastanesinde çalışmaya başladı. O dönemlerde Cezayir hakkında az şey bildiğinden ve Afrika özgürlük hareketiyle teması çok sınırlı olduğu için taşınması politik nedenlerden değildi.

Fanon, Cezayir nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturan Fransız yerleşimcilerin, Arap ve Kabil kitlelerden farklı bir dünyada yaşadıkları “Maniheist” bir toplumu keşfetti hızla. Bu kitleler Antiller’de deneyimlediği her şeyden çok daha acımasız bir ayrımcılığa maruz kalıyordu. Yeni kurulan Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) liderliğindeki Cezayir devrimi Kasım 1954’te patlak verdiğinde, Fanon hareketin amaçlarını ve silahlı mücadeleyi savunmasını benimsedi. 

Böylece Fanon psikiyatri çalışmalarıyla bir devrimci harekete angajmanını birleştirmiş oldu. FLN militanlarını gizlice hastanede sakladı, tecavüz ve işkence mağdurlarına tedavi uyguladı. Ayrıca FLN içindeki politik tartışmalarda giderek aktif bir hale gelmeye de başladı. 

Bununla birlikte, Fanon’un psikiyatrisi ve politikası arasındaki bağlantılar bundan daha da derine uzanıyordu. Robert Young’un gözlemlediği gibi, Fanon sömürgeci yönetim altındaki toplumlar ve tedaviye ihtiyaç duyan akıl hastaları arasında bir analoji çiziyordu. 

Fanon, 1950’lerde Cezayir toplumu ve kültürü hakkında bir dizi detaylı araştırma yürüttü. Müslüman ülkelerde dinin oynadığı rolü tartışıyor, Kuzey Afrikalıları Avrupalılardan ayıran zaman algısındaki radikal farkı ve Cezayir’deki aile ve klan topluluklarının, giderek daha geniş kapsamlı bir ulusal topluluğa referans verdiğini fark ediyordu. 

Suçlu olduklarına dair açık deliller olsa bile, sömürgeleştirilenlerin bir suç işlediklerini itiraf etmeyi sık sık reddetmelerini özellikle inceledi: 

Yerli Müslümanların gerçekten kendileri hakkında düşünmesi ve şimdi üzerlerinde güç uygulayan toplumsal gruplarla sözleşmeye dayalı anlaşmalara girip girmediğini sorgulayarak kaçırdığımız bu ontolojik sisteme yaklaşabiliriz. Kendilerini toplumsal sözleşmeye bağlı hissediyorlar mı?… Aksi halde suçun, yargılanmanın ve cezanın önemi ne olurdu? 

Fanon’un işaret ettiği gibi, mevcut koşulları kabullenme, önceden tanınmaya bağlıydı ve bu, sömürgeci bağlamda eksik olan bir şeydi: “Öncesinde bütünleşme [entegrasyon] olmadıysa yeniden bütünleşme [re-entegrasyon] olamaz.” Toplumsal sözleşme sömürge halkını dışladığından, sömürülenler onun getirdiği yasal ve hukuksal normlara uymak zorunluluğu hissetmezler. 

Fanon, mevcut gerçekliği kabullenmeyi reddetmenin bir başkaldırı olduğu sonucunu çıkardı. Sistemin, sömürgeleştirilmiş insanların insanlığını tanımadaki başarısızlığı, onları yalnızca reformlara değil, mevcut tüm kurumların tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik bir mücadeleye itiyordu. Fanon’a göre sömürgeleştirilmiş özne -Cezayir’deki Araplar ve Kabilerden Sahra altı Afrika’daki Siyahlara veya ABD’deki Siyah Amerikalılara kadar- toplumsal dönüşüm mücadelesinin öncü kuvvetleri olacaktı. 

Marksizmi Esnetmek

Fanon, sömürgeleştirilenlerin devrimci pratiği ile Avrupa Solunun pasifliği ve ihanetini karşılaştırdı. Fransız Sosyalist ve Komünist Partileri, Cezayir devrimine karşı yapılan ve yarım milyon insanın ölmesine yol açan Fransız emperyalizminin savaşını destekledi. 

Fransız parlamentosundaki Komünist vekiller, resmi olarak Leninist anti sömürgeciliğe bağlı olmalarına rağmen savaş kredileri lehine oy kullanırken bir Sosyalist başbakan olan Guy Mollet de Cezayir’deki şiddetli baskı sürecini yönetiyordu. Jean-Paul Sartre gibi önemli figürler dışında, Avrupa Solunun radikal kesimlerinden bile Cezayir devrimine çok az destek vardı. Bu ise Fanon’un Batı düşüncesinin çoğunu tanımlayan paradigmayı giderek daha fazla eleştirmesine neden oldu.

Bu düşünceler Fanon’un son ve en ünlü kitabı Yeryüzünün Lanetlileri’nin[3] merkezinde yer alıyordu. 1961’de tedavisi bulunmayan lösemiye sahip olduğunu öğrendikten sonra kitabı yazmaya başladı ve lösemi kendi gösterdikten kısa bir süre sonra da öldü. Akademisyenler, Yeryüzünün Lanetlileri’nin Avrupa’ya tamamen sırtını dönmediği gerçeğini genellikle gözden kaçırır. Bunun yerine Fanon, Marksizm de dahil olmak üzere Avrupa düşüncesinin boyutlarını eleştirel bir şekilde yeniden ele almaya çalışır. 

Fanon, Marksist bir analizin “sömürge meselesini ele alırken her zaman biraz esnetilmesi” gerektiğini vurguladı. Marx’ın Avrupa’daki kapitalist birikim analizi, kapitalizmin gelişimiyle, köylülerin toprağın “doğal atölyesi”den koparılarak kentsel proleterlere dönüştürüleceğini, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin de proletaryayı muazzam, derli toplu ve devrimci bir güç haline getireceğini belirtiyordu. Fanon, bu sürecin Afrika’da tekrarlanmayacağını gördü.

Kıtanın geleneksel toplumsal mülkiyet biçimlerinin yağmalanması ve sömürgecilerin Afrika’yı sanayileştirmemesi, radikalleşmiş bir proletaryanın oluşumuna yol açmadı, aksine doğal kaynakların ve emek gücünün acımasızca yağmalanması kıtayı az gelişmiş bir duruma getirdi. Kasabalardaki ve şehirlerdeki işçi sınıfı görece küçük ve zayıfken, köylülük nüfusun büyük bir kısmı olarak kaldı. Bu nedenle Fanon, Afrika’nın yeni oluşmaya başlayan işçi sınıfının değil, köylülüğün ve lümpen proletaryanın devrimin temel gücü olarak rol oynayabileceğini savundu. 

Bazı yazarlar, Fanon’un işçi hareketinin, 1950’li ve 60’lı yıllarda Afrika bağımsızlık mücadelesinde önemli bir rol oynamasını görmezden gelmesini ve köylülerin rolünü abartmasını eleştirdi. Bu eleştirilerde kısmen doğruluk payı vardır ama dikkat edilmesi gereken husus, Fanon’un Marx’ın bir toplumsal devrimin ancak “muazzam çoğunluğun bilinçli, bağımsız hareketi”nin ürünü olması durumunda başarılı olabileceği görüşüne de katılmasıdır. 

Fanon, kendinden önceki Marx gibi, başarılı bir devrimin -pratikte ya da en azından teoride- “disiplinli ve merkezi” bir öncü parti tarafından yönetilen azınlık bir işçi sınıfınca başarılabileceği fikrini reddetti. Ve buradan hareketle, önceki devrimlerin hatalarının tekrarlanmaması için Afrika devrimine bir yol çizmeye çalıştı.

Yeni Bir Hümanizm

Yeryüzünün Lanetlileri’nin en önemli katkısı, bağımsızlık mücadelesinin toplumsal bir devrime dönüşmemesi – yani Fanon’un “yeni bir hümanizm” diye adlandırdığı şeyin kurulmaması- durumunda Afrika devrimlerinin başına gelebileceklerini kehanette bulunurcasına ortaya sermesidir. Fanon, silahlı mücadele yoluyla ulusal kurtuluşun tutkulu bir destekçisiydi ama bunu kendi başına bir amaç olarak da görmüyordu.

Ayrıca, Cezayir hareketinin ulusal bir mücadele şekli almasının, ırksal ayrıcalıklardan kaçınmasının, Araplardan Kabillere ve Siyah Afrikalılardan ayrıcalıklı durumunu bir kenara bırakmaya istekli beyaz Cezayirlilere kadar birliktelik getirdiğini de savundu. Bununla birlikte, bağımsızlıktan sonra toplumsal dönüşüm evresine hızlı bir geçiş yapılmadıkça, mücadelenin ulusal burjuvazinin hilelerinin kurbanı olacağını da öngördü. 

Fanon bu görüşleriyle, Batı tarzı kapitalizme ve yukarıdan aşağıya Sovyet sanayileşme modeline karşı duran bir kalkınma vizyonunu kastediyordu. Devrimci halk kitlelerinin, yalnızca ekonomik ve politik süreçlerin nominal kontrolüne sahip olmadıkları, aynı zamanda etkili oldukları ademi merkeziyetçi bir toplum yaratmalarını istedi. Bundan dolayı, neredeyse tüm Afrika devrimlerinin (Cezayir devrimininki dahil) benimsediği örgütlenme biçimlerine karşı çıktı: “Tek parti, burjuva diktatörlüğünün modern biçimidir: maskesiz, boyasız, vicdansız, her açıdan kinik.”

Fanon, “çok sayıda vaizin, danışmanın ve ‘gizemcinin’ sömürülenlerle yetkililer arasına girdiği” ve kafa kafaya mücadeleyi engellediği zengin kapitalist ülkelerle, “polisin doğrudan müdahale ettiği” ve “sömürgeleştirilenlerin doğrudan yakın gözetim altında tutulduğu ve tüfek dipçikleriyle zapt edildiği” sömürge devletlerini karşılaştırdı. Son yılların deneyimi, Fanon’un yazdığı sömürgeleştirilmiş dünya ile ABD gibi ülkeler arasındaki uçurumun önemli ölçüde daraldığını gösteriyor. ABD’de yetkililer ile sömürülenler arasındaki tamponlar hızla çözülürken, bu ülkenin tarihinin her dönemine yayılmış olan ırkçı düşmanlık, Siyah Yeniden Yapılanması[4]’nın yarattığı dönüşümden bu yana görülmemiş bir düzeyde kendini gösteriyor. 

Geçen yüzyılın başarısız ve tamamlanmamış devrimlerinin ışığında kritik olan, Fanon’un baskıcı ekonomik ve politik yapıları başarılı bir biçimde altüst etmenin (ırksallaştırılmış bir toplumda birbirimizi algılama biçimimizden başlamak üzere) en yakın insan ilişkilerini dönüştürmemizi de gerektirdiğine dair fikridir. Raya Dunayevskaya’nın dediği gibi: “Yeni tip insanlığı yaratacak olan üretim araçları değildir ancak yeni üretim araçlarını yaratacak olan yeni tip insanlıktır.”

Çeviri: Yener Çıracı

Kaynak: jacobinmag.com


[1] Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maskeler, çev. Orçun Türkay, Metis, Eylül 2020.

[2] “sosyal” teriminin Latince kökenidir. Birliktelik, birlikte oluş anlamına gelmektedir. Ç-N

[3] Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, çev. Şen Süer, İletişim, 2021.

[4] Yazar burada siyah hareketin gelişiminin tarihselliğine bir gönderme yapıyor. Ç-N

İşçi Sınıfının Öz-Örgütlenme Zeminlerinden Biri: Kafe-Bar Çalışanları Dayanışması – Göksu Uyar

Kafe, restoran, çayevleri, kıraathane-kahvehane ve bar işçilerinin dayanışma zemini Kafe-Bar Çalışanları Dayanışması (KBÇD); işçi sınıfının öz-örgütlenme zeminlerinden biri ve Kent Emekçileri Dayanışması’nın bir parçası olarak pandemi sürecinde kuruldu. Kafelerde barlarda çalışan genç işçiler hak gasplarına, açlığa, geçim sıkıntısına karşı taleplerini dile getirmek, kendilerini ifade etmek için KBÇD’de bir araya geldiler.  KBÇD, bir dizi eylemliliği, dayanışma faaliyetini, sosyal medya çalışmasını hayata geçirerek, örgütlenemez denilen bir alanda başlangıç için önemli bir örgütlülüğe ulaştı. Bu gücün en önemli göstergelerinden biri 7 şehirde aynı gün eylem örgütleyerek kafe bar işçilerinin “geçinemiyoruz çığlığını” büyütmesi oldu.

KBÇD’nin önemli özelliklerinde biri genç işçilerin enerjisi üzerinde yükselmesi. KBÇD bu enerjiyi genç işçilerin -kendi geçim kaynağı işlerinin devlet tarafından geçici ya da önemsiz addedilerek adının bile destek paketlerinde anılmadığı pandemi sürecinde katmerlenen- kolektif öfkesiyle harmanlayarak, kalıcı ve örgütlü bir işçi sınıfı faaliyetine çevirmeyi hedefliyor. Bu anlamda, pandemi süreci önemli bir sınav oldu. KBÇD pandeminin yakıcı sorunlarını ortak çözme, çözüm yollarını birlikte inşa etme, talepleri ortaklaştırmanın örgütsel aracı oldu. Yarattığı etkiyi bu kolektif yetki ve karar mekanizmalarına borçlu olduğu kadar, sokağa çıkma kararlılığına ve sosyal medyayı da sokaktaki eylemlerini güçlendirici tarzda etkili kullanmasına borçlu.  (“Ölüler Dirilerden Çalacak” duvar yazılamaları ve #HesabıBizÖdemeyeceğiz hashtag kampanyası…)

KBÇD klasik sendikal mücadele örgütlülüğünün ve onun yarattığı biçimlerin çözüldüğü, bu çözülüş sürecinde meşru, militan yaratıcı zeminlerin mayalandığı, bu mayalanmanın kendisine klasik sendikal mücadelenin değişmeye ve “kalkın bir şeyler yapalım” demeye müsait unsurlarına sirayet ettiği bir dönemin ürünüdür. Dolayısıyla KBÇD’nin kalıcılaşmasını sağlayacak olan yegane şey, sermayenin akışkanlık ve değişim hızına eşdeğer bir hız ve yaratıcılıkla örgütlülük ve direnme zeminleri açabilmektir. 

KBÇD’nin “biz de varız” dediği pandemi sürecinin ardından, Mart 2021 itibariyle hayata geçirileceği duyurulan normalleşme sürecinde nasıl bir mücadele güzergahı izleyeceği; bu güzergahı varolan kalıpları sarsıcı bir yaratıcılıkla donatıp donatamayacağı önemli bir soru işaretidir. 

Kafe-Bar Çalışanları Dayanışması normalleşme sürecinde ne yapacak?

Pandemi sürecinde KBÇD’nin ana talepleri; kafe bar işçilerine karşılıksız sosyal destek verilmesi, kısa çalışma ve ve işsizlik ödeneğinin en az asgari ücret düzeyine çekilmesi, kısa çalışma ve ücretsiz izin döneminde, pandemi koşulları da gözetilerek, uzun vadeli sigorta primlerinin karşılanması ve halk sağlığı tedbirlerini aksatmadan mekânların açılmaya başlaması idi… 

KBÇD aynı zamanda bir sendikal arayışın parçası olduğunu deklare etmişti. Dolayısıyla KBÇD’nin normalleşme sürecinde atacağı ilk adım, pandemi sürecinde birbiriyle ilişkilenen, bu ilişkiden bir enerji açığa çıkaran kafe-bar işçilerinin bu enerjisini kalıcı bir kazanıma ve örgütlülüğe tahvil etmek olmalıdır. Kafe bar işini kimileri geçici bir konak olarak, uzun süre işsiz kalanlar ise son çare olarak görüyor. Kafe barlar, işçilerin çalışma güzergâhında ister geçici ister kalıcı işyerleri olsun güvencesizliği ortaklaştırmasından ötürü örgütlenmesi elzem mekanlardır. KBÇD bunun mümkün olduğunu göstermiştir. 

Normalleşme süreci, pandemi sürecinin yarattığı ekonomik tahribatla yüzleşilen bir süreç olacak. Bu süreçte, kafe-bar işçileri düşük ücretlerle, sigortasız, uzun saatlerde çalışmaya zorlanacak. Bu zorun karşısına bir zorla çıkmak gerekiyor. Bu zor, KBÇD’yi kafe-bar işçilerinin bir zırhına çevirmek olmalıdır. Her saldırı o zırhtan sekmeli kararlılığını bütün ilişkilere taşıyacak bir yol kurmalıyız. 

Protokol türü sözleşmeler bir araç olabilir mi? 

Klasik sendikal mücadele kafe-bar işçilerinin örgütlenmesine deva olmuyor. İmkânsız olmasa da, bazen 5-6 kişinin günübirlik ya da part-time, sigortasız çalıştığı bir sektörde –uzun süre alan- toplu iş sözleşmesine dayalı klasik sendikal model işlemiyor. Dolayısıyla, kafe bar işçilerinin örgütlülük mücadelesi, meşru-militan-yaratıcı arayışları zorunlu kılıyor. 

Şu noktalar üzerinde durmalıyız: 

-Protokol türü sözleşmeler (kafe bar işçileri bunu popüleştirmek için değişik bir ad kullanabilir örneğin “yıldız sözleşme” vs.) meşru-militan-yaratıcı arayışların bir yolu olabilir. Her türlü fiili eyleme ek olarak; diyelim ki, Kafe – Bar Çalışanları Dayanışması üyelerinin bulunduğu işyerlerini yıldız sözleşme yapmaya zorlasa ve bunu kabul etmeyen işyerlerini sosyal medyadan duyurarak (“X Kafe işçilerin örgütlenme hakkına saygı göstermiyor, boykot ediyoruz gibi….) dayanışmacı, emek dostu kamuoyunun tüketim ve boykot gücünü arkasına alabilir. Bu yolu derinleştirerek, sektördeki sendikal mücadelenin motoru kılabilir. 

-Kafe Bar Dayanışması düzenli olarak bazı meslek odalarının tarife belirlemesi gibi asgari yevmiye belirleyip, işçilerin çalışacakları işyerine bunu referans göstererek ücret anlaşması yapmasını  sağlayabilir. 

-Ve elbette, pandemi döneminde kafe bar çalışanlarının ücretsiz izinli sayıldıkları dönemde yatmayan sigortalarının yatmasını sağlayacak, militan bir kampanya örgütleyebilir. 

Bu sorular, normalleşme sürecinin kafe-bar işçilerinin örgütlenme kavgasında yeni bir evre olacağını işaret ediyor. 

Yolumuz açık, yoldaşlarımız çok, inancımız tam…    

Göksu Uyar, Kafe Bar Çalışanları Dayanışması Üyesi

Bu yazı ilk olarak siyasihaber6.org sitesinde yayımlanmıştır.           

[2] https://t24.com.tr/video/gecinemiyoruz-diyen-sektor-calisanlari-7-ilde-sokaga-cikti-artik-yeter-1500-lirayla-erdogan-gecinebiliyorsa-gelsin-o-gecinsin,36625

Marx’ın Hayaletlerinden Hayaletlerin Bıraktığı Mirasa – O. Yiğit Özdemir

Adalet. Belki de Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri kitabında daha en başından vurgusunu yapacağı şey olarak gösterdiği bu kavram, nereye oturtulmuştur? Kırılgan bir çerçevede kırılıp kurtarılmak üzere beklemekte midir, yoksa sürekli ertelenmek üzere yaklaşılan bir şey midir? Her halükarda, o ünlü temsildeki terazilerin tartamayacağı ağırlıktaki bir şey olduğu söylenebilir.

Hamlet’in babasının hayaletiyle tecelli ettirmeye çalıştığı, haksızlıkların tüm üzerinin örtülmesi çabasına rağmen bir şekilde yakalanıp getirilen, her bozuk düzende bir şekilde kaçınılmaz olarak kendisini sahneye getiren ışıklar altında bulan şey midir peki adalet Derrida’ya göre? Hamlet örneğini vermesi boşuna değildir, bir şekilde Hamlet’in tutarsızlıkları ve ikirciklikleri içerisinde böyle düşünenleri bir yandan davet ederken kendisi de bu şekilde ele almaya devam eder. Ama her seferinde kendisine atılan bir çelmeye maruz kalır, o da en sonunda zehri hasmı içmiş olsa bile, kral’ın yerine kimin geçeceği sorusudur.

Komünist Manifesto o ünlü sözlerle açılırken Marx’ın bütün Avrupa’da dolaştığını söylediği hayalet mi peki Derrida’nın bahsettiği? Biraz daha düşünelim, dönemin Fransa’sında Guizot’nun, Papalığın, Almanya’da krallıkların başında dolaşan bu hayalet, kendisini gerçekleştirmek, bir çeşit adaleti getirmek için mi dolanmaktadır sadece? Eğer, en azından şimdilik kapsamımızı Manifesto üzerinde tutacak ve hayaletleri bu kapsamda inceleyecek olursak, Manifesto’nun başka özelliklerini de göstermek gerekir.

Her şeyden önce, Manifesto’nun komünistlerin taleplerine o zamana kadar en fazla açıklık getiren metinlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Her şey, bütün şiirsel diline rağmen yazıldığı tarihin ivedi ihtiyaçları içerisinde apaçıktır. Her şeyden önce, bir eylem çağrısı vardır, ancak eylemin, her şeyin olduğu gibi, bir zamanı vardır. Kaçak atölyelerde yahut da yarı-yasal partilerde elden ele dolaşan bu broşür, zaman içerisinde komünist talepleri en temel ifadeleriyle dile getirmesiyle, kapsamı çoktan aşılsa bile bu hayalete biçtiği koparılmış kefen bakımından benzersiz kalacaktır. Bir hayalet dolaşıyor mu, bunu zaman gösterecek, diyebilirdi Derrida. Ancak şu kesin ki, bir hayaletin bir zamanlar dolaşmış olduğundan kesin olarak emin olabiliriz. En azından Derrida’nın şahitliğinde bulunmaya çalıştığı şey, belki de adaletten bahsederken söylemek istediği şey, biraz da bu olsa gerek.

Manifesto’nun ilerleyen sayfaları komünist programın o zamana kadarki taleplerinin süzülmesinin yanında, kendi ilerleyişinin de büyük bir şiirsellikle, üstelik sade bir şiirsellikle kavranmasına yardımcı bir özellik de taşır. “Burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yetiştiriyor” basitliğinde söylendiğinde bile, büyük bir diyalektiğe gönderme yaparak basit bir kavranabilirliğe, bu kavranabilirliğin ustalığına, o sade zanaatına erişmesine rağmen, bu cümlelerin dizilişinin bir başka özelliği de var. O da Derrida’nın konuşma metnini yaptığı “Marksizm Nereye” sempozyumunun bağlamı içerisinde, biraz bu metne geri dönüp baktığımızda anlaşılabilir olarak durur. Burada bir “göreve çağrı” vardır ve bu görev her şeyden önce layık olunan bir görevdir. Tarih’e çağrıdır.

Yani belki de, bu konuşmanın verildiği sırada Derrida’nın dinleyicileri için şunları söyleyebiliriz. Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı, Çin’in raydan çıktığı ve her türlü teorinin uzlaştırıcı ve programlaştırıcı olmaktan uzaklaştığı böyle bir süreç içerisinde bize yönelik çağrı nedir? Her şeyden önce bizim, Tarih karşısındaki ‘görev’imiz nedir? Derrida’nın buna basit bir yanıt vermeden önce giriştiği ve sayfalar boyunca sürdüreceği bir başka işlem vardır, o da kefaret, yani borç ödenmesi gerektiği fikridir. Yani sorular, ya da Marx’ın tabiriyle “eleştirinin silahları” öz-eleştiri olarak Derrida tarafından toplantıdaki Marksistlere sunulur. Geri kalan şey, ona sancılı bir şekilde kulak vermek olacaktır belki de.

Derrida her şeyden önce ‘görev’inin ne olduğunu arayan Marksistlere, neden hala bir borç içerisinde oldukları sorusunu kendilerine yöneltmeleri gerektiğini, üstü kapalı bir şekilde hatırlatmaya çalışır. Bunu yaparken uğrakları vardır, fantom’ların belirişinden, hauntoloji adını verdiği, peşi bırakmayan, musallat olan sorulardan ve yükümlülüklerden bahseder. Psikoloji, psikanaliz ve görüngübilim’in iç içe geçtiği bu anlarda Derrida büyük bir sorumluluğa, lüzumsuz bir sorumluluğa da girer zaman zaman. Kitabın ilerleyen sayfalarında içerisine girmekten ısrarla kaçındığı ‘scholar,’ akademik hava sürekli kesintiye uğrar. Gerçekten, nedir bu kendisini dinlemeye gelmiş onca Marksist’e musallat olmuş olan?

Belki de burada artık başka bir soru için bir parantezi aralamanın vakti gelmiş de geçiyor bile. Marx’ın hayaletlerinin yalnızca Manifesto’daki hayaletler olmadığını, Marx’ın bizzat dikkat çektiği hayaletlerin de olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Bu hayaletler ise, kendi deyimiyle “Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayan beyinlerin üzerine kabus gibi çöker”* cümlesiyle ifade ettiği, Derrida’nın da korkunçluklarını vermek için ‘hortlak’ olarak ifade edeceği kabus getiren hayaletler olacaktır. Bu hayaletler öyledir ki, kuşaklara hem yeni bir şeyler yapma gücü verir, hem de onları ciddiye alınabilir olmaktan alıkoyar. Hem onlara silahlarını verir, hem de tetiği nasıl çekeceklerini bilemeden ortada bırakıverir, tehlikeye doğru fırlatır atar. Burada her kuşağın kendi kaderini yaratırken atacağı o büyük adımlar silsilesi, bilinmezliğe karşı girişilen o büyük mücadelede ileriye doğru gitmenin büyük keşif mirası ve şevki, ancak onlara yardımcı olabilir. Bu anlamda bu hayaletler, belki de Derrida’nın bahsettiği bağlamın dışında, ancak yine de onun kullanımına denk de düşebilecek bir şekilde peşi bırakmayan ‘hayaletlerdir.’

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” diye başlayan o söz, ancak “kendi seçtikleri koşullar içerisinde değil”* diyerek devam eder. Her kuşağın saygınlığını kazanması için “yardıma çağırdığı,” çeşitli geçmiş şekilleri yeniden kuşanarak çıkarlar. Ancak, burada başka bir durum daha söz konusudur, toplantıya gelmiş ve bu soruyu, “Marksizm Nereye” sorusunu soranlar için bir başka sorun daha vardır. Onlar üzerlerine aldıkları bu kılıkları, eski sloganları henüz yeni bir şey bırakamadan terk etmek durumunda kalmaya zorlanan kişilerdir. “Ah, işte yeniden o eski martavallar okunmaya başlandı işte” sözcükleriyle her an yüz yüze kalması mümkün olan bu daha büyük hayalete, yani Manifesto’nun hayaletine saygınlığını verme işlemini gerçekleştirmektir belki de Derrida için söz konusu olan. Ancak Lacan’ın hontoloji‘sini çağrıştırır bir biçimde ismini verdiği hauntoloji’nin bir başka özelliği tam olarak burada ortaya çıkar, geçmiş kuşaklardan ödünç alınan şekiller borçlar kapanmadan küflenmeye başladığı iddia edilmektedir, ya da en azından hissedilen budur.

Derrida’nın da bir yandan aklında olabilecek, ama belki de doğrudan bahsetmeye o kadar da ihtiyaç duymayacağı kadar bariz bir şeyi okurlar için bir parantez içerisinde ortaya çıkarmakta fayda var. Bu ödünç alınan şekiller, sloganlar ve taşınan, bir sorumluluk ve silah gibi taşınan kıyafetler aynı zamanda bir çeşit Süperego’yu da teşkil ederler. Kısacası, her zaman için Derrida, bu yüzleşememe durumunu geleceğe ertelemek ister, çünkü tam olarak gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden emin olmanın sınırında bekleme ihtiyacı hisseder, hiç bir lafı kestirip atmadan, her zaman kıymıklarını bile değerlendirerek çerçeveyi çizmeye çabalaması belki de bu yüzdendir. Bu haddinden fazla açıklayıcı ve biçimsel olarak bağlayıcı parantez, bize ilerleyen paragraflarda da yardımcı olacak, çünkü kendisine saygınlığını veren şekilleri yerine getirememiş, borçlarını ödeyememiş bir kuşak, geleceğe karşı nasıl bir sorumluluk içerisinde olacaktır; Derrida’nın sürekli ertelediği ve belki de gizli gizli eninde sonunda sorulacağını hissettiği soru belki de budur.

Burada bu paragrafı kapattıktan sonra baştaki soruya bir an için yeniden dönüyoruz. Adalet nedir, nasıl bir beklentiyle gerçekleşir, tecellisi nasıl vuku bulur. O eski terazide tartılmadığını söyledik, ancak Derrida da bu konuda muğlak bir tutum içerisindeymiş gibi gözükmekte. Burada, bu konuşmada Heidegger sıkça atıf yaptığı bir yazar olmamasına rağmen, onun kaynaklarını sıkça kullandığı ve meselelerini üstlendiği bir düşünür olmasından ötürü bir meseleye daha değinmek gerekecek. O da zaman meselesi. Yani geçen zaman, bugün nasıl oluyor da kavranıyor. Daha önce hayaletlerin bir zamanlar kesin olarak dolaştığından emin olabileceklerini söyledik, ancak bir soru daha var, adalet beklentisi tam olarak ne zaman tecelli edecektir. Sürekli bir kat etme ve Derrida’nın deyimiyle ‘konaklama’lar içerisinde mi olacağız, yoksa bu akış bir yerde kopacak mı?

Belki de Derrida’nın bu konuşmanın bağlamında sormadığı, henüz sormasının vakti olup olmadığını düşünüp düşünmediğini bilmediğimiz, ancak bir yerlerde bekleyen soruyu sormanın anlamı var. Adalet, gelecek midir? Gelecekte bir adalet olacak mıdır? Kısacası, görev’i bekleyen salondakiler için bu soruyu şöyle tahvil edebiliriz, giyilen kıyafetler ve atılan sloganların hakkı, en azından gelecek için verebilecek midir? Derrida bu konuda susmayı ve boş zarf atmayı tercih eder. Ancak zarf atmanın kendisi bile bir edimdir, kısacası devam etmeye dair bir ısrarın tetikçisi, davetçisidir.

“Koş, yolundan sapma, ve ara” diye özetleyebilirdik belki de Derrida’nın söylemek istediklerini, çünkü henüz gelmemiş olanı arayanlara seslendiğini, ya da ona kulak verenlerin bir aciliyet hissinde olduğunu ve bunu okşamaktansa, tevazuuyla katılmak, ancak içtenlikle de şerh düşmek istediğini hissettirir. Kısacası, ne olduğu tam olarak bilinmeyen bir zamanda, ancak karakteristik olan özelliği bu gibi gözükse de, bir şekilde “eklem yerinden kopmuş” gibi görünen bu özelliğine rağmen bir yere doğru oldukça bilinmedik bir şekilde bağlanmaya çalışılabilecek bir zamanda olunabileceğine dair içten bir kaygı.

Yine de burada, Marx’ın bahsettiği birer “kâbus gibi” çöken hortlaklardan da biraz daha bahsetmek anlamlı olacak. Derrida politik düzlemin reel olanaklarına konuşması boyunca girmekten ısrarla kaçınır, ancak tutarsızlıkları faş etmenin ve yeni yönlere bakmanın gerekliliğini de hissettiğinden bir çeşit envanter de sunar. Bugün, bizim bulunduğumuz yerde ne gibi bir, yazının başlığının da önerdiği gibi bir “miras”la karşı karşıyayız. Bir yandan gücümüzü aldığımız, bir yandan da üzerimize çöken bir miras mı bu? Derrida’nın kullandığı anlamıyla döllenmenin, bir kabuğu kırar gibi döllenmenin öncesindeki bir miras mı?

68 Mayıs’ı ve devamının önderlerine geldiğimizde, bugünkü hakiki ilerici mirasın son temsilcilerini ifade ettiklerini görüyoruz. Gerek söylem, gerek de duruş olarak Tarih’te kendi yerlerini aldılar ve bize bugünü miras bıraktılar. Cezayir’le başlayan 3. Dünyadaki bağımsızlık savaşları silsilesinin etrafında cereyan ettiği göbeği hızlı bir kavşağa girerek dönenler, “en önce ipi göğüsleyenler” onlar değil miydi? Münzer’in Alman köylerinin kıtlık ve savaşla yoksullaşmış köylülerine yeni bir “Kutsal Ruh”u Hıristiyanlığın sur borusundan üflediği gibi, Fanon da Cezayir’in kent ve kır proletaryasına ulusal gurur namına insanlık onuru için uluslararası bir ayaklanmanın kıyafetlerini dikmemiş miydi? Luxemburg ve Liebknecht’in Dresden’deki sanayi işçilerinden Münih ayaklanmasına Alman proletaryası için biçtiği rol, 1919’de kostümleri üzerlerinden sökülüp alınacak bile olsa, Kutsal-Roma-Cermen ittifakına karşı isyancı kölelerin, Spartaküs ve yoldaşlarının üniformaları değil miydi?

Keza Türkiyeli ‘68 kuşağının devrimci önderleri, gerilla önderleriyle Cumhuriyetçilerin kostümlerini devralmamışlar mıydı? Dünya da LGBTİ+ hareketin kültür devrimi, feministlerin yaşamın her alanına hızla yayılan mücadelesi ve Siyah hareketin patlayıcı etkileriyle çalkalanmıyor muydu?

Marx’ın bahsettiği “ödünç almanın” daha fazla billurlaştığı, bize daha yakın bir örnek söylenebilir mi? Tezleri ise, bugün geçerliliği söz konusu olsun veya olmasın, her kuşağın önüne alacağı ve o zamanı temsil eden, Derrida’nın da bahsettiği anlamda ‘iz’leri takip edilmesi gereken birer çizgi olarak Tarih’te yerini almış bulunmakta. Günümüze olan etkilerini ise, bu iz’leri biraz olsun takip edersek görebiliriz.

Daha sonra ise ‘scholar’ın yeterince konuştuğunu söyler Derrida ve artık sözü o zamandan yükümlü olduğunu hissedenlere bırakır, yani arayacak olanlara, gelecek olanlara aktaracak olanlara. Ben de bu yazıyı burada bırakıyor ve geleceği fazla kendine bırakmamak gerektiğini söyleyerek sözlerimi noktalandırıyorum.

– Alıntılar

* Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Karl Marx, s. 12

Bu yazı ilk kez 2016 Mayıs’ında MSGSÜ Sosyoloji bölümünde sınav kâğıdı olarak sunulmuştur. Ufak değişikliklerle birlikte yayıma hazırlanmıştır.

Bir Adım Dahi Geri Atmayacağız! Dünyayı Kazanacağız! -Yeniyol’dan Kadınlar

Her günümüzün haklarımız, yaşamımız ve geleceğimiz için mücadele ederek geçtiği şu dönemde dayanışmamızı büyüterek meydanları doldurduğumuz 8 Mart’ta da taleplerimizi ve isyanımızı bir kez daha haykırıyoruz. Haykırmaktan, mücadele etmekten asla vazgeçmeyerek eşit ve özgür bir yaşamı kuracağımızı biliyoruz. 

Dünyayı saran kadın ve queer hareketinin kazanımlarıyla elde ettiğimiz hakları yok etmek isteyenlere karşı geri adım atmayacağımızı bildiriyoruz. Seçim malzeme yaptıkları İstanbul Sözleşmesi’nden de özgürce girdiğimiz üniversitelerden de vazgeçmeyeceğiz ve hayatımızı savunacağız, kadın üniversitesi gericiliğinin önünde dimdik duracağız! LGBTİ+ fobik siyasete ve söylemlere izin vermeyeceğiz. Bir kimsenin yaşamının bir diğerinden değerli atfedildiği ataerkil düzeni yıkıyoruz, tamamen yok olana kadar da savaşımızı sürdüreceğiz! Emeğimizi yok sayanlara, bizleri evlere hapsetmeye çalışanlara geçit vermeyeceğiz. Şiddetin her türlüsüyle olan mücadelemizi yükseltiyoruz, yükseltmeye de devam edeceğiz. İşyerlerinde cinsiyetimiz, yönelimimiz, yaşam biçimimiz nedeniyle uğradığımız tüm ayrımcılıkların misliyle hesabını soracağız! Pandemi sürecinde bile öncelikli olarak kadınların, LGBTİ+’ların yaşamlarını değersizleştirerek haklarını uygulamamak için elinden geleni yapan tüm devletlerle ve politik figürlerle olan mücadelemiz sürüyor ve sürecek! 6 Mart’ta gözaltına alınan translara yönelik uygulanan ayrımcı politikaları da tanıyor ve biliyoruz, bu ayrımcı politikaları tarihten sileceğiz! Alışın buradayız; yaşamımızı savunmaktan vazgeçmiyoruz!

İstanbul Sözleşmesini uygulatacağız!

Boğaziçi Üniversitesi’nde onurlu bir direniş yürüten tüm arkadaşlarımızı geri alacağız!

Kayyumlar gidecek biz kalacağız!

Mücadelemizden bir adım geri atmayacağız!

Yeniyol’dan Kadınlar 

Cumhuriyetçi Teksas’ta İklim Değişikliği Bir Felakete Yol Açtı – Dan La Botz

İklim değişikliği ve Cumhuriyetçi politikalar Teksas’ta sıcaklığın donma derecesinin altına düşmesi ve eyaletin kar ve buz ile kaplanması ile milyonları elektriksiz, ısıtmasız, susuz bırakarak ve en az 50 kişinin ölümüne neden olan bir felakete yol açtı. Eyalette görülen nadir soğuk hava, ABD’ye iklim değişikliğinin getirdiği seller ve orman yangınları şeklinde görülen aşırı hava durumunun bir örneği. 

20 yıl önce Cumhuriyetçiler Teksas’ta valiliği, meclisi ve senatoyu ele geçirdiler ve eyaletin enerji sistemini kuralsızlaştırıp ihmal ederek bu felakete neden oldular. Gücünü eyaletin petrol ve gaz endüstrisinden alan partinin mensubu olan Vali Greg Abbott ve diğer Cumhuriyetçiler, krizi rüzgâr türbinlerinin arızasına bağladılar ve şimdi de New York Kongre üyesi Alexandra Ocasio Cortez’in, onun Yeşil Yeni Mutabakatı’nın ve rüzgâr türbinlerinin eyaletin ekonomisini yıkacağı uyarısını yapıyorlar. 

Fransa’dan yüzde 25 daha geniş olan Teksas’ta 29 milyonluk nüfus yüzde 40 beyaz, yüzde 40 Latin, yüzde 13 siyah ve yüzde 5 Asyalı olmak üzere çeşitlilik arz ediyor. Eyaletin ekonomisi büyük ölçüde petrol ve gaz üretimine dayalı ve bu alanda Teksas ülkenin en büyük üreticisi. Başını Midland Enerji’nin çektiği petrol ve finans milyarderleri Cumhuriyetçi Parti’yi hem eyalet hem de ulusal düzeyde finanse ediyor. Petrole dayalı ekonomi ve Cumhuriyetçi Parti siyasetinin birleşimi, kuralsızlaştırma ve sorumsuzlukla birlikte, iklim değişikliğinin inkârı anlamına geliyor.   

Şubat ayında Teksas’ta sıcaklık genellikle 60 ve 70 Fahreneit arasındadır fakat geçen hafta ABD’yi vuran Kutup Girdabı’nın (Polar Vortex) ardından Houston 17, Dallas ise 4 dereceyi gördü –ki bu son 30 yılın en düşük sıcaklığı. Evlerde, kliniklerde ve hastanelerde elektrik, ısınma ve su sistemleri çöktü. Bir yandan fırtına COVID aşılamalarını sekteye uğratırken sağlık klinikleri hastalara günlük diyaliz tedavilerini sağlayamadı. Eyaletteki geniş çiftlik alanlarındaki hayvan ve mahsul kaybının değeri milyarları buldu. Evlerde su hatları patladığından tavanlardaki lambalar ve fanlar buz tuttu. Bu nasıl mümkün olabildi?

Teksas kendi enerji nakil şebekesine sahip tek kıta eyaletidir; diğerlerinin hepsi Doğu veya Batı Interconnect’e ait olduğu için enerji taleplerine cevap verme kapasiteleri daha yüksektir. Eyaletin enerjisi çeşitli kaynaklardan karşılanmaktadır: yüzde 46’sı doğal gaz, yüzde 23’ü rüzgâr, yüzde 18 kömür ve yüzde 11 nükleer. Don olayı nedeniyle Teksas Elektrik Güvenirlik Kurulu  (ERCOT) tarafından yönetilen eyaletin elektrik şebekesi iflas etti. Politikacılar Teksas Interconnect’i ve yöneticisi ERCOT’u federal düzenlemeden kaçmak için kurdular ve korudular. Eyalet yönetimi 2011 yılında sistemin iyileştirilmesi gerektiği konusunda uyarılmıştı fakat ERCOT bunu yapmadı. Rüzgâr türbinleri hükümet onları kışa uygun hale getiremediği için durdu. 

Kriz ortaya çıktığında Teksas’ın ünlü Cumhuriyetçi politikacılarından Senatör Ted Cruz karısı ve çocuklarıyla birlikte uçağa atlayıp Meksika Cancún’da sıcak lüks bir otele gitti. Havaalanındaki ve uçaktaki diğer yolcular Cruz’un fotoğraflarını çekerek sosyal medyada paylaşınca halkın tepkisine yol açtı. Bunun üzerine Cruz bir dönüş bileti alarak ertesi gün geri döndü. 

Teksas’ın enerji sisteminin çökmesi eyalet yönetiminin koronavirüs salgınındaki başarısızlığının ardından geldi. Pandeminin başından beri Teksas’da 41,981 ölüm meydana geldi –ki bu Kalforniya’nın ardından ikinci en yüksek ölüm sayısı. Ülke genelinde ise yarım milyon insan hayatını kaybetti. İlk başlardaki kapanmalardan sonra, Vali Abbott eyaleti yeniden açtı ve Evanjelik Hristiyanlara boyun eğerek kilise hizmetlerinin devam etmesine izin verdi. Kısa süre içinde Teksas bir milyon vakaya ulaşan ilk eyalet oldu.

Teksas’ta Cumhuriyetçi Parti’nin COVID pandemisi ve enerji krizindeki korkunç başarısızlığı Demokratların eyalet yönetimini yeniden almalarını sağlayacak siyasi kaymaya zemin hazırlayabilir. Teksas Demokratları Yeşil Yeni Mutabakatı ve gaz ve petrol şirketlerinin sıkı denetimini destekliyor fakat bunların gerçekleşmesi için ilericilerin ve sosyalistlerin bu gündemi geliştirmek için mücadele etmesi gerekiyor.

Dan La Botz

21 Şubat 2021, http://www.europe-solidaire.org

Çeviri: Nurcan Turan

Ermenistan’da Siyasi Kriz: Masis Kürkçügil ile Söyleşi (E-Komite)

25 Şubat tarihinden itibaren Ermenistan’da bir siyasal kriz yaşanıyor. Aşağıda E-Komite sitesi tarafından Masis Kürkçügil’le yapılan kısa söyleşiyi yayımlıyoruz.

Bir süredir Başbakan Nikol Paşinyan’a karşı Karabağ Savaşı sonrası imzalanan anlaşmadan dolayı kimi gösteriler düzenleniyordu, fakat üst düzey generallerin 25 Şubat’ta yaptığı deklarasyon bu siyasi gerilimin boyutunu değiştirdi. Başbakan genel kurmay başkanını görevden alan bir kararname hazırladı ama bunu da cumhurbaşkanı imzalamıyor. Siz bu gerilim ve siyasi çıkmazı ve taraflarını Paşinyan’ın 2018’deki iktidara gelişinin arkasında da bir kitle seferberliği olduğu düşünülünce nasıl değerlendiriyorsunuz? Karabağ sorununun gelinen noktadaki rolü sizce nedir, yoksa öncesindeki siyasal çekişmelerin birikimi daha mı önemlidir?

Karabağ meselesi her iki toplum için de bir “milli mesele” olduğundan elbette Paşinyan’ın konumunu kırılganlaştırdı. Ancak 2018 seçimlerindeki siyasal deprem Ermenistan siyaseti açısından çok daha anlamlıdır. Kemikleşmiş ve kokuşmuş oligarkların egemenliğinde yoksulluğun girdabındaki bir topluma umut aşılayan Paşinyan’ın önderlik ettiği koalisyonun 10 yıldır iktidarda olan ve iktidarını bir takım ayak oyunlarıyla sürekli kılmaya çalışan Cumhuriyetçi Parti’yi alt etmesi önemliydi. Eski rejim taraftarları seçimde ağır bir yenilgi alsa da ordu içinde ağırlıkları devam etti.

Karabağ yenilgisi hoşnutsuzlar ve eski rejim taraftarları için bir vesile oldu. Paşinyan’ın istifa etmesi dışında bir çözüm önerileri yok. Erken seçim silahı muhalefetin değil Paşinyan’ın elinde. Olaylar başlar başlamaz Paşinyan bir erken seçim için görüşmeye hazır olduğunu belirtti. Geçtiğimiz seçimlerde yüzde 70 almışken yapılacak bir seçimde bir miktar gerilese bile muhalefet birleşse de bir seçenek oluşturması çok güç. 

Levon Ter-Petrosyan’ın 98’deki istifasından beri Ermenistan siyasetine “Karabağ Çetesinin” hakim olduğu ifade ediliyor. Bunlar kimdir ve nasıl bir ekonomik-toplumsal desteğe dayanmaktadırlar. Bu hizbin Rusya desteğine mazhar olduğu ifade ediliyor. Rusya’nın güncel Ermenistan siyasi üzerindeki etkisini değerlendirir misiniz?

SSCB’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan ülkelerde oligarklara dayanan otoriter rejimler kuruldu. Azerbaycan’ın 50 yıldır Aliyev ailesinin yönetiminde olduğunu göz önüne alırsak ne tür rejimlerin hüküm sürdüğü daha iyi anlaşılabilir. Demokrasinin esamesinin okunmadığı, sendikaların, yurttaş hareketlerinin alabildiğine cılız ve deneyimsiz, ifade özgürlüğünün sınırlı olduğu toplumlar bunlar. Ermenistan’da SSCB’nin son döneminde başlayan halk hareketi biraz farklı bir yörünge izlese de sonunda aynı akıbete uğradı. Petrosyan’ı elimine eden güçler yirmi yıl Ermenistan siyasetine ambargo koydu. Bir yandan Karabağ etrafından milliyetçi bir söylem tutturulurken bir yandan da ülke yolsuzluk batağındaydı. Oligarkların egemenliğinde ülke hem doğum oranlarının düşmesi hem de ekmeğini kazanmak için başka ülkelere gidenlerden ötürü ciddi nüfus kaybı yaşandı. Ermenistan’ın herhangi bir yeraltı zenginliği olmadığı gibi iki büyük komşusu Türkiye ve Azerbaycan ile sınırları da kapalı.

Rus ordusu Ermenistan’da üs sahibi ve Türkiye sınırında da Rus askerleri konuşlanmış durumda. Silahlanma açısından tamamıyla Rusya’ya bağımlı. Öte yandan Ermeni oligarklar da bir anlamda Rusya’dakilerin uzantısı. Önceki rejim (Cumhuriyetçi Parti muhafazakârdır) Rusya ile daha sıcak ilişkiler içinde iken Paşinyan’ın hareketi liberal ve Avrupa eğilimli. Karabağ savaşının da gösterdiği üzere Rusya Ermenistan’ın güvencesi. Paşinyan’dan hoşlanmamakla birlikte arkasında ciddi bir seçmen desteği olduğu için Rusya’nın açık bir darbeye yol vermesi zor.

Türkiye darbe girişimi olarak nitelediği olayları sert bir biçimde kınadı. Sizce bu Nikol Paşinyan’a dönük destek sadece Karabağ Savaşı sonrası varılan anlaşmanın muhafazası için midir, yoksa olası iktidar alternatifini mi Türkiye kendi çıkarları açısından daha sıkıntılı bulmaktadır? Anlaşma sırasında Nahçıvan’ı dolayısıyla Türkiye’yi Azerbaycan’a bağlayacak bir güzergahtan da bahsedildi, Türkiye’nin bu bölgedeki rolü, Rusya’nın etkinliği de düşünülecek olursa, ne olabilir?

Yapılan anlaşmanın nasıl yürürlüğe sokulacağı açık değil. Şimdilik bölgeye Rus askerinin yerleşmesinin dışında somut bir gelişme söz konusu değil. Türkiye’nin aslında bir Ermenistan politikası olduğu pek söylenemez. Zaten ilişki de yok. Darbeye karşı çıkışın aksi düşünülemez hele hele olmadık darbelere maruz kaldığını iddia eden birilerinin çıkıp da askeri bir darbeyi desteklemesi garip olurdu. Paşinyan’a bir alternatiften söz edilecekse bu eski rejimin kalıntısı olabilir ancak. Karabağ yenilgisini bahane ederek darbe yaptıktan sonra gelecek bir yönetimin yapabileceklerinin hayırlı olmasını da beklememek gerek.

Yukarı Karabağ’ı Ermenistan’a ve Nahçıvan’ı Azerbaycan’a bağlayacak bir koridordan söz edildi. Ama bunların güzergâhı hakkında bir netlik yok. Nahçıvan’a eğer bir kara koridoru açılırsa bu Ermenistan’ın İran sınırının kapatılması demektir. Her iki koridorun Rus askerlerinin denetiminde olacağı düşünülürse bu mesele de onların bileceği bir iş haline gelebilir. Zaten Karabağ savaşının gizli galibi, SSCB’nin yıkılışında buradan uzaklaşmış olan, tarafların daveti ile hakem olarak bölgeye yerleşen Rusya’dır.

Bir millet iki devlet formülasyonu hamasetten öteye gitmez. Türkiye Bakü’ye bedavaya silah vermedi, tıpkı İsrail gibi. Hidrokarbür ulaşımı açısından ortak çıkarlar var. Ancak bölgesel nüfuz açısından Rusya’nın kırmızı çizgilerini Türkiye’nin aşmayı denemesi beklenmemelidir. Bitirirken, Karabağ savaşı sırasında her iki toplumdan milliyetçilik ve militarizme karşı seslerin cılız da olsa yükseldiğini eklemek gerekir.

Kaynak: https://e-komite.com/2021/masis-kurkcugil-ile-ermenistandaki-siyasi-kriz-uzerine-soylesi/

Kronştadt ’21 – Victor Serge

Kronştadt isyanının 100. yılını idrak ediyoruz. 1-2 Mart 1921 günlerinden itibaren Finlandiya körfezinde, Petrograd’ın hemen karşısındaki Kotlin adasında bulunan Kronştadt deniz üssündeki bahriyeliler sovyet demokrasisinin, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün yeniden tesis edilmesini de içeren bir dizi taleple ayaklandı: “Tüm İktidar Sovyetlere! Partilere Değil!” başlıca sloganları. Son derece sınırlı müzakere denemelerinin ardından ayaklanma sert biçimde, ve sonuçları her iki taraf açısından da kanlı olacak şekilde bastırıldı. O zamandan bugüne Kronştadt Marksistlerle anarşistler arasındaki önemli tartışma noktalarından biri olageldi. Marksistler açısından çoğunlukla bir karşı-devrim denemesi yahut beyazlar tarafından manipüle edilen bir ayaklanma olarak değerlendirilirken anarşistler tarafından da giderek güçlenen bir tek parti diktatörlüğüne karşı devrimin tekrar özgürlükçü dinamiklerine, eşitlikçi ilkelerine kavuşması için bir teşebbüs olarak yorumlandı. 

Anarşizm tarihçisi Paul Avrich, bu tarihi isyan hakkında yaptığı araştırmalara dayan çalışması Kronstadt 1921’in girişinde meselenin giriftliğini ve zorlayıcı koşullarını şu sözlerle ifade ediyor: 

“Özellikle isyancıların ve onların Bolşevik hasımlarının birbirine zıt güdüleri önemlidir. Bir yanda, tarih boyunca ortaya çıkan bütün tutkulu idealistler gibi, geçmiş çağa ve iktidarın zorunlulukları tarafından kirletilen ideallerinin temizliğine yeniden kavuşmayı özleyen, ihtilalci tutkuya sahip denizciler vardır. Diğer yanda, kanlı bir İç Savaştan zaferle çıkmış, otoritelerine herhangi bir yeni meydan okumaya hoşgörü gösteremeyecek Bolşevikler bulunmaktadır. Her iki taraf da çatışma boyunca kendi özel amaçlarına ve tutkularına göre hareket etti. Bu, ahlaki yargıların gerekliliğini inkâr etmemek anlamına geliyor. Ancak, Kronstadt’ın verili koşullarında, tarihçi, isyancılara sempati duyabileceği gibi, Bolşeviklerin onları bastırmasının haklılığını da kabul edebilir. Bunu anlamak, gerçekten de, Kronstadt trajedisini bütünüyle kavramaktır.”[1]

İmdat Freni olarak Kronştadt ayaklanmasının bu yüzüncü yılında, Ekim İhtilaliyle açılan tarihsel sürecin bu önemli ve tartışmalı kesiti hakkında, bu trajediyi bütünlüğü içinde kavramaya çalışırken zorlukları es geçmeyen, ancak isyancıların haklılığını, onlara duyulan tarihsel ve devrimci sempatiyi bilhassa vurgulayan bir dizi metni önümüzdeki haftalarda yayımlamayı önümüze koyuyoruz.

Bu konuda ilk yayımlayacağımız metin Anarko-Bolşevik, Lenin’in ve Troçki’nin dostu, uzun süre Komünist Enternasyonal’e hizmet vermiş olan Victor Serge’e ait. Bir Devrimcinin Hatıraları [2]adlı otobiyografisinden alınma bu bölüm, daha önceleri çeşitli anarşist çevreler tarafından da broşür olarak başka ülkelerde yayımlanmıştır. Olayların hem Bolşevik hem anarşist kesimlerde hem de ahalide, işçilerde nasıl yaşandığının canlı bir manzarasını çizen Serge bir yandan olayların ateşi içinde neden partiye destek vermeyi -o zamanlar- doğru bulduğunu anlatırken isyanın haklılığını da kuvvetli biçimde vurgular. İyi okumalar.

İmdat Freni

……

Beyazlar Önümüzde Grev ve Açlık Arkamızda

28 Şubat’ı 29’a bağlayan gece, Astoria’nın bitişik bir odasından gelen bir telefon beni uyandırdı. Huzursuz bir ses bana şöyle diyordu: “Kronştadt Beyazların eline geçti. Hepimiz seferber olmuş vaziyetteyiz.” Bana korkunç –korkunç, çünkü bu Petrograd’ın yaklaşan düşüşü anlamına geliyordu– haberi ulaştıran Zinovyev’in kayınbiraderi İlya Yonov’du. 

— Hangi Beyazlar? Nereden çıkmışlar? Bu inanılmaz! 

— General Kozlovskiy diye biri…
— Ya bizim bahriyeliler? Sovyet? Çeka? Tersane işçileri? 

— Daha fazlasını bilmiyorum. 

Zinovyev Ordu Devrim Konseyi’yle toplantıdaydı. II. İlçe Komite’sine koştum. Orada sadece asık suratlar gördüm. 

— İnanılmaz, ama durum bu…
— Eh öyleyse, derhal herkesi seferber etmek lazım, dedim. Bana kaçamak şekilde, bu yapılabilirdi, ama Petrograd Komitesi’nden talimat bekleniyordu yanıtını verdiler. Gecenin geri kalanını, birkaç yoldaşla birlikte, Finlandiya körfezinin haritasını tetkik ederek geçirdim. Bu arada varoşlarda bir dizi küçük grevin genelleştiğini öğreniyorduk. Beyazlar önümüzde, açlık ve grevler arkamızdaydı! Şafakta çıkarken, otel personelinden yaşlı bir hizmetçi kadının elinde paketlerle gizlice çıktığını gördüm. 

— Nereye gidiyorsun böyle, bu erken saatte, ninecik? 

— Şehirde uğursuz bir hava var. Hepinizi boğazlayacaklar yavrularım, her şeyi talan edecekler bir kez daha. Ben de öteberimi götürüyorum işte. 

Henüz ıssız olan sokaklarda duvarlara yapıştırılan küçük afişlerde karşıdevrimci General Kozlovskiy’in[3] komplo ve ihanetle Kronştadt’ı ele geçirdiği ve proletaryayı eline silah almaya çağırdığı bildiriliyordu. Fakat daha ilçe komitesine varmadan ellerinde mavzerleriyle yola düşen yoldaşlara rastgeldim. Onlar bana bunun iğrenç bir yalan olduğunu, isyan edenin bahriyeliler olduğunu, bunun donanmanın bir başkaldırısı olduğunu ve Sovyet tarafından yönetildiğini söylediler. Öyleyse durum daha az vahim değildi; tam tersine. En kötüsü de resmî yalan bizi felç ediyordu. Partimiz bize yalan söylemişti, öyle mi, bu şimdiye kadar olmayan bir şeydi. Bazıları “halk için öyle olması gerekiyordu…” diyordu yine de şaşkın. Grev neredeyse geneldi. Tramvayların çalışıp çalışmayacağı belli değildi. 

Aynı gün, Fransız dilli komünist gruptan dostlarımla (Marcel Body ile Georges Helfer’in orada olduğunu hatırlıyorum) silahlanmamaya ve ne aç grevcilere ne de sabrı sonuna gelmiş bahriyelilere karşı dövüşmeye karar verdik. Vasilyevskiy Ostrov’da kar beyazı sokakta konuşlanan ve ağır adımlarla fabrikaların çevresini boşaltmak için gönderilen askerî okul öğrencilerine karışan bilhassa kadınlardan oluşan bir kalabalık gördüm. Askere yoksulluktan söz eden, onlara kardeşler diye hitap eden sakin ve üzgün kalabalık onlardan yardım talep ediyordu. Öğrenciler ceplerinden ekmek çıkararak dağıtıyorlardı. Genel grev düzenleme işi Menşeviklere ve sol Sosyalist-Devrimcilere atfediliyordu. 

Varoşlarda dağıtılan bildiriler Kronştadt Sovyeti’nin taleplerini duyurdu. Bu devrimin tazelenmesi programıydı. Özetlersem: sovyetlerin gizli oyla seçilmesi; bütün devrimci partiler ve gruplar için söz ve basın hürriyeti; sendikal özgürlük; devrimci siyasal mahkûmların salıverilmesi; resmî propagandanın kaldırılması; köylerdeki müsaderelere son verilmesi; zanaatkârlara özgürlük; halkın keyfince mal teminini engelleyen yol barikat müfrezelerinin derhal kaldırılması. Kronştadt Sovyeti, garnizonu ve 1. ve 2. filonun mürettebatı bu programın gerçekleştirilmesi için ayaklanmıştı.[4]

Devrimimizin Basını Yalan Söylüyordu

Gerçek yavaş yavaş, her saat başı biraz daha fazla, basının duman barajından sızarak, kelimenin tam anlamıyla yalandan zincirlerini kopararak ortaya çıkıyordu. Ve de bu bizim basınımız, devrimimizin basını, dünyanın ilk sosyalist, yani satın alınamaz ve tarafsız basınıydı! Daha önce hasımlarına karşı son derece samimi olarak belli ölçüde demagoji ve şiddet kullandığı vakiydi. Bu yasalara uygun, her halükârda anlaşılabilir bir durumdu. Şimdiyse sistematik biçimde yalan söylüyordu. Leningradskaya Pravda Kronştadt’ta esir alınan Donanma ve Ordu komiseri Kuzmin’in kötü muamele gördüğünü ve karşıdevrimciler tarafından yazılı olarak emredilen yargısız infazdan ancak kıl payı kurtulduğunu yazmıştı. Mesleğinin profesörü, enerjik ve çalışkan asker, baştan aşağı, üniformasından kırış kırış yüzüne dek gri Kuzmin’i tanıyordum. Kronştadt’tan “kaçmış” ve Smolny’a geri dönmüştü. “Anlamakta zorluk çekiyorum sizi kurşuna dizmek istemelerini” dedim ona. “Emri bizzat gördünüz mü?” Tereddüt etti, mahçup bir şekilde: “Oh! Her zaman biraz abartılır, gözdağı veren küçük bir kağıttı işte…” Kısacası, biraz terlemişti, hepsi bu. Fakat isyankâr Kronştadt bir damla kan akıtmaz, sadece ölçülü davranılan birkaç komünist memuru (komünistlerin büyük çoğunluğu, yüzlercesi harekete katılmıştı, bu da parti tabanının oldukça kararsız olduğunu gösteriyordu) tutuklarken, bir başarısız infazlar efsanesi yaratılıyordu. 

Bütün bu dramda, söylentiler uğursuz bir rol oynadılar. Resmî basın rejimin başarısı ve övgüsü olmayan her şeyi saklar ve Çeka mutlak karanlık içinde hareket ederken her an yıkıcı söylentiler doğuyordu. Petrograd grevlerinin ardından, Kronştadt’ta kitle halinde grevcilerin tutuklandığı ve askerî birliklerin fabrikalara müdahale ettiği söylentisi çıkmıştı. Gerçekte bu doğru değildi, her ne kadar Çeka kuşkusuz alışıldığı üzere aptalca ve genel olarak kısa süreli tutuklamalara girişse de. Hemen her gün Petrograd Komitesi sektreteri Sergey Zorin’i[5] görüyordum ve karışıklıkların onu ne kadar endişelendirdiğini, onun işçi muhitlerinde baskı yöntemleri kullanmamaya ne kadar kararlı olduğunu ve bu gibi durumlarda tek etkili silahı ajitasyon olarak gördüğünü biliyordum; onu güçlendirmek için vagonlarca yiyecek maddesi temin ediyordu. Bana gülerek sol Sosyalist-Devrimcilerin “Yaşasın Kurucu Meclis!” (anlaşılır tercümesi “Kahrolsun Bolşevizm!”) diye bağırdıkları bir mahalleye nasıl düştüğünü anlatmıştı. “Birçok erzak vagonunun geldiğini bildirdim ve durumu kaşla göz arasında tersine çevirdim” demişti. Her halükârda, Kronştadt’ın itaatsizliği Petrograd grevleriyle[6] dayanışma hareketiyle ve genelde doğru olmasa da, bastırma harekâtları söylentileri sayesinde başladı. 

En büyük suçlular hoyrat beceriksizliğiyle isyanı kışkırtan Kalinin ve Kuzmin’di. Kronştadt garnizonunda bando mızıkayla karşılanan Cumhuriyet Yürütme Komitesi başkanı Kalinin, bahriyelilerin taleplerinden haberdar olduğunda, onları beş para etmezler, egoistler, hainler olarak nitelemiş ve acımasız cezalarla tehdit etmişti. Kuzmin disiplinsizlik ve ihanet proletarya diktatörlüğünün demir yumruğuyla kırılacaktır diye haykırmıştı. Yuhalamalar eşliğinde uğurlandılar, kopuş tamamlanmıştı. Petrograd’a dönüşünde “Beyaz General Kozlovskiy” masalını uyduran muhtemelen Kalinin’di. Böylece, daha ilk andan itibaren, henüz çatışmayı dindirmek kolayken, Bolşevik önderler yalnızca güç kullanmak istediler. Ve bilahare, Kronştadt tarafından Sovyet’e ve Petrograd halkına anlaşmazlık konusunda onları bilgilendirmek maksadıyla gönderilen bütün heyetin Çeka hapishanelerinde olduğunu öğrendik. 

Emma Goldman, Alexandre Berkman[7] ve ABD Rus İşçiler Birliği’nin genç sekreteri Perkus gibi yeni gelen Amerikalı anarşistlerle her akşam yaptığım görüşmeler sırasında bir arabuluculuk fikri doğmuştu. Partideki yoldaşlarımdan bazılarına bundan söz ettim. Bana şu cevabı verdiler: “Bu bir işe yaramaz. Ve biz de, sen de, parti disipliniyle bağlıyız.” Öfkelendim: “Partiden çıkılabilir de!” Bana soğuk ve üzgün biçimde şu cevabı verdiler: “Bir Bolşevik partisini terk etmez. Ya sen, nereye gideceksin ki? Ne de olsa biz tekiz.” Anarşist arabulucular grubu kayınpederim Aleksandr Rusakov’un evinde toplanıyordu. Ben o toplantıya katılmadım, çünkü Kronştadt Sovyeti nezdindeki nüfuzlarından dolayı sadece anarşistlerin bu inisyatifi alacağı ve Sovyet hükümeti karşısında sadece Amerikalı anarşistlerin sorumluluğu alacağı kararlaştırılmıştı. Zinovyev tarafından çok iyi karşılanan Emma Goldman ve Alexandre Berkman uluslararası proletaryanın hâlâ önemli bir kesimi adına yetki sahibi olarak konuşabilirlerdi. Arabuluculukları tamamen başarısız oldu. Buna mukabil, Zinovyev onlara özel vagonla bütün Rusya’yı dolaşabilmeleri için her türlü kolaylığı teklif etti. “Kendiniz görün, anlayacaksınız…” Rus “arabulucular”ın çoğunluğu tutuklandı, ben hariç. Bu müsamahayı Zinovyev’in, Zorin’in ve diğer birkaç kişinin sempatisine; ve Fransız işçi hareketi militanı sıfatıma borçluydum. 

Emma Goldman ve Alexandre Berkman, 1917

Neden Bolşeviklerin Tarafında Kaldık

Birçok tereddüt ve ifadesi zor tedirginlikle komünist dostlarım ile ben en nihayetinde parti tarafında kalmıştık. Bakın neden. Kronştadt haklıydı. Kronştadt yeni bir özgürleştirici devrime, halk demokrasisi devrimine başlıyordu. Çocukça yanılsamalar içindeki kimi anarşistler “III. Devrim!” diyorlardı. Oysa ülke tamamen tükenmiş, üretim neredeyse durmuş, hiçbir türlü rezerv kalmamış, hatta kitlelerin ruhundaki sinir rezervleri bile erimişti. Eski rejimle mücadele içinde oluşmuş proletaryanın elit kesimi kelimenin tam anlamıyla biçilmişti. İktidara yakın olma gayreti içindekilerin akınıyla şişmiş olan parti pek güven telkin etmiyordu. Başka partilerden de ayakta ancak kapasitesi müphem küçük kadrolar kalmıştı. Birkaç hafta içinde toparlanabilirlerdi belki, ama binlerce hırçını, hoşnutsuzu, öfkeliyi içeri almak kaydıyla, yoksa 1917’deki gibi genç devrimin coşkulu insanlarını değil. Sovyet demokrasisinin atılganlığa, beyne, örgütlenmeye ihtiyacı vardı, ama arkasında sadece aç ve ümitsiz kitleler vardı. 

Popüler karşıdevrim özgürce seçilmiş Sovyetlerin taleplerini “komünistsiz Sovyetler” talebi şeklinde tercüme ediyordu. Eğer Bolşevik diktatörlük düşerse, bu kısa vadede kaos, kaos aracılığıyla da köylü ayaklanması, komünist katliamı, göçmenlerin dönüşü ve nihayetinde de olayların zoruyla bir başka diktatörlük, proleter-karşıtı diktatörlük demek olurdu. Stockholm ve Tallin’den gelen haberler göçmenlerin de aynı beklentiler içinde olduklarını gösteriyordu. Aynı zamanda bu haberler önderlerin ne pahasına olursa olsun Kronştadt’ın hızla bastırılması isteklerini de teyit ediyordu. Soyut bir muhakeme değildi bu. Sadece Avrupa Rusya’sında bir elli kadar köylü isyanı yuvası bulunduğunu biliyorduk. Moskova’nın güneyinde, Sovyet rejiminin lağvedildiğini ve Kurucu Meclis’in ihdas edildiğini ilan eden sağ Sosyalist-Devrimci öğretmen Antonov[8] Tambov vilayetinde on binlerce köylüyle mükemmel biçimde organize olmuş bir orduya sahipti. Beyazlarla müzakereler yürütüyordu. (Tuhaçevskiy bu Vendée’yi 1921 yılının ortalarına doğru bastırdı.) Bu koşullarda, parti geri çekilecek, ekonomik rejimin tahammül edilemez olduğunu kabul edecek, ama iktidarı bırakmayacaktı. Şöyle yazmıştım: “Hatalarına ve suistimallerine rağmen, Bolşevik Partisi şu sırada, her şeye rağmen, güven duymak gereken en büyük organize, akıllı ve emin olunacak güçtür. Devrimin başka dayanak noktası yoktur ve baştan aşağı yenilenmeye müsait değildir.” 

En Feci Kardeş Katli

Politbüro Kronştadt’la önce müzakere etmeye, sonra ona ültimatom [9] yollamaya ve son olarak da kaleye ve donanmanın buza saplanıp kalmış zırhlılarına baskın yapmaya karar verdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, müzakere olmadı. Lenin ve Troçki imzalı isyan ettirici bir tonda hazırlanmış bir ultimatom ilan edilmişti: “Teslim olun ya da tavşanlar gibi taranırsınız.” Troçki Petrograd’a gelmedi bile, sadece Politbüro’daki müdahalesiyle yetindi. 

Ortak zaferin ertesinde anarşistler yasadışına itilirken Çeka da sonbahar sonu veya kış başında Menşevik Sosyal-Demokratları[10] –resmî bir metinde çok ürkütücü bir şekilde “düşmanla kumpas kurmak, demiryollarına sabotaj düzenlemekle” ve bu tür iğrenç yalanlarla suçlanan– yasadışına itiyordu. Önderlerin bile yüzleri kızarıyordu; omuz silkiyorlardı: “Çeka’nın taşkınlığı!” Ama bir şeyi düzeltmiyorlar ve kendilerini Menşeviklere yönelik tutuklama olmayacak, her şey yoluna girecek vaadiyle sınırlıyorlardı. Menşevizmin liderleri Fyodor Dan ve Abramoviç Petrograd’da tutuklandılar. Eğer hafızam bana oyun oynamıyorsa o sırada kızıl saçlı, sert ve kaba bir işçi olan Semyonov tarafından yönetilen Çeka onları genel grevin tertip edicileri olarak gördüğünden kurşuna dizdirmek istiyordu; bu büyük ihtimalle yanlıştı, grev büyük oranda kendiliğindendi. Semyonov’la kısa bir süre donmuş hücrelerde kötü muamele görmüş iki öğrenci kızla ilgili bir ihtilaf yaşamıştım. Gorki’den yardım istemiştim. O da o sırada Menşevik liderlerin kurtarılması için Lenin nezdinde girişimlerde bulunuyordu. Lenin’e haber iletildikten sonra kurtuldular. Ama geceler boyunca onlar için tir tir titredik. 

Mart başında, Kızıl Ordu buz üzerinde Kronştadt’a karşı bir taarruz başlattı. Gemi ve kalelerdeki toplar beyaz kefenlerini giymiş saldırganlara ateş açtı. Devasa buzlar tersyüz oldu ve üzerlerindeki insan cesetleri kara dalgalarla sürüklenip gitti. En feci kardeş katli başlamıştı. 

28 Şubat 1921’de alınan 15 maddelik karar

Lenin: “Thermidor’u Kendimiz Yapacağız”

Bu sırada Moskova’da toplanan partinin X. Kongresi, Lenin’in önergesi üzerine, müsadere rejimini, yani “savaş komünizmi”ni kaldırıyor ve Yeni Ekonomi Politikası’nı ilan ediyordu; Kronştadt’ın bütün ekonomik talepleri yerine getirilmiş oluyordu! Kongre bu arada muhalefete de zorluklar çıkarıyordu. İşçi Muhalefeti, anarşizmle uzaktan yakından ilişkisi olmasa da, “partiyle uyuşmaz anarko-sendikalist sapma” olarak nitelenmişti. Kongre Kronştadt’a karşı savaş için üyelerini –ve aralarında birçok muhalif de vardı– seferber etti! Eski Kronştadt bahriyelisi aşırı-solcu Dıbenko ile “Demokratik Merkeziyetçilik” lideri, yazar ve asker Bubnov da içlerinde hak verdikleri asilere karşı buz üstünde savaş vermeye gelmişlerdi. Tuhaçevskiy nihaî taarruzu hazırlıyordu. Bu kara günlerde Lenin arkadaşlarımdan birine aynen şöyle demişti: “Thermidor bu. Ama bizi giyotine sokmalarına izin vermeyeceğiz. Thermidor’u kendimiz yapacağız!” 

Bildiğim kadarıyla, kimsenin bahsetmediği Oranienbaum hadisesi Kronştadt’ı devrimci bahriyelilerin istemedikleri bir zaferin iki parmak yakınına getirmişti. Bunu görgü tanıklarından biliyordum. Petrograd Komitesi sekreteri, koca sarışın Viking, Sergey Zorin piyade komutanlarından birinin aldığı önlemlerden mantıklı bir sebebi olmayan hareketlenmelerin meydana geldiğini gözlemlemişti. İki gün içinde bir komplo olduğu kanaatine varıldı. Kronştadt’la dayanışmaya hazır bütün bir alay dönüş yapacak ve orduyu isyana çağıracaktı. Zorin derhal onu güvenilir kişilerle güçlendirdi, devriyelerin ve nöbetçilerin sayısını ikiye katladı, alayın komutanını tutukladı. İmparatorluk ordusunun eski bir subayı olan bu komutan bayağı bir açık sözlüydü: “Yıllardır bu anı bekliyordum. Sizlerden nefret ediyorum, Rusya’nın katilleri. Ben oyunu kaybettim, hayatın benim için bir anlamı kalmadı artık.” Kurşun yağmuruna tutuldu epey bir başkalarıyla birlikte. Polonya cephesinden çağrılan bir alaydı. 

Ruh ve Beden Olarak Devrime Bağlılardı

Buzlar erimeden bu işin bitmesi gerekiyordu. 17 Mart’ta Tuhaçevskiy tarafından başlatılan nihaî taarruz buz üstünde yaman bir zaferle son buldu. Doğru düzgün subayı olmayan Kronştadt bahriyelileri toplarını (aralarında Kozlovskiy diye bir eski subay vardı, ama yaptığı aman aman bir şey yoktu ve hiçbir otoriteye sahip değildi) nasıl kullanacağını bilmiyordu. Asilerin bir kısmı Finlandiya’ya kaçtı. Diğerleri kendilerini azimle kale kale, sokak sokak savundular. “Yaşasın Dünya Devrimi!”, “Yaşasın Komünist Enternasyonal” haykırışlarıyla kurşunlara hedef olup düşüyorlardı. Yüzlerce mahpus Petrograd’a getirildi ve birkaç aydan sonra kendilerini budalaca, canice parti parti kurşuna dizen Çeka’ya teslim edildi. Bu yenilmiş insanlar ruh ve beden olarak devrime bağlılardı, Rus halkının acısını ve arzusunu dile getirmişlerdi, Yeni Ekonomi Politikası onları haklı çıkarıyordu. Bu uzun boylu katliama yol veren Dzerjinski’ydi. 

Asi Kronştadt’ın liderleri dünün saftan ayrılmış bilinmeyenleriydi. Bunlardan biri olan Petriçenko Finlandiya’ya sığınmıştı. Bir diğeri, Perepelkin, bir zamanlar aralarında Lenin ve Troçki’nin de bulunduğu onca devrimcinin geçtiği Şpalernaya sokağındaki eski tutukevinde ziyaret edeceğim arkadaşlarla birlikte hapiste bulunuyordu. Sonsuza dek yok olup gitmeden önce, Perepelkin bize olayların hikâyesini anlatmıştı.[11]

Kasvetli 18 Mart! Sabah gazeteleri Paris Komünü’nün proleter yıldönümünü kutlayan manşetlerle çıkmıştı. Ve Kronştadt üzerinde patlayan top kulakları sağır edercesine camları titretiyordu. Smolny’ın büroları üzerinde kötü bir cin hüküm sürüyordu. En yakınlar haricinde, insanlar birbirleriyle konuşmaktan çekiniyordu ve söylenen şeyler de acı şeylerdi. Hiçbir zaman Neva’nın o engin manzarası bana bu denli soluk ve kasvetli görünmemişti. Muhteşem bir tarihsel rastlantı eseri, bu aynı 18 Mart’ta, Berlin’de bir komünist ayaklanma başarısızlığa uğruyordu.[12]

1917’nin Büyük Fikirleri Ölmüştü

Kronştadt partide bir çöküntü ve kuşku dönemi başlattı. Moskova’da, iç savaşta kendini göstermiş bir Bolşevik olan Panyuşkin bir “Sovyet Partisi” kurmak için gösterişli bir şekilde partiden ayrılıyordu. Bir işçi sokağında kulüp açtı. Bir süre hoşgörü gösterildi kendisine, sonra tutuklandı. Yoldaşlar gelip bulundukları lojmandan atılan karısı ve çocuğu için devreye girmemi istediler; şimdi bir koridorda kalıyorlardı. Faydası dokunan bir şey yapamadım. Bir başka eski Bolşevik, işçi, 1905’te yukarı Volga’da isyancı, Lenin’e şahsen bağlı Myasnikov “anarşistlerden monarşistlere kadar, herkes için” basın özgürlüğü istiyordu. Çok geçmeden Ermenistan’da Erivan’a sürülecek, oradan Türkiye’ye geçecekti. Yirmi yıl kadar sonra onunla Paris’te karşılaştım. 

“Totalitarizm” kelimesi daha ortada yoktu. Biz bilincine varmadan, olay kendini bize sert bir şekilde dayatıyordu. Ben farkında olan eli kolu bağlı azınlıktandım. Savaş komünizmi üzerine olan fikirlerini revize eden parti önderleri ve militanlarının çoğu onu savaş döneminde Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de kurulan ve “savaş kapitalizmi” olarak adlandırılan merkezîleşmiş rejimlere benzer bir ekonomik önlem gibi görmeye başlamışlardı. Bir kere barış sağlanınca, kimsenin henüz net bir fikir sahibi olmadığı bir tür sovyet demokrasisine ulaşılacaktı. Bolşevik Partisine köylü kitlelerini, orduyu, işçi sınıfını ve Marksist entelijansiyayı harekete geçirme imkânı veren 1917’nin büyük fikirleri kuşkusuz ölmüştü. On bin oyla desteklenen her bir grubun masrafları topluluğa ait olmak üzere kendi organını çıkarabileceği bir basın özgürlüğü önermiyor muydu Lenin? Sovyetlerin içinde partiden partiye iktidarın geçmesinin kavgasız gürültüsüz gerçekleşebileceğini yazmıştı. Doktrini “halktan ayrı memuru veya polisi olmayan”, emekçilerin seçilmiş konseyleri eliyle iktidarı doğrudan doğruya uygulayacakları ve bir milis sistemi sayesinde düzeni bizzat sağlayacakları eski burjuva devletlerden tamamen farklı bir devlet öngörüyordu. İktidar tekeli, Çeka ve Kızıl Ordu hayal edilen “Komün-Devlet”ten geriye yalnızca teorik bir mit bırakıyorlardı. Savaş, karşıdevrime karşı iç savunma, bürokratik bir iaşe aygıtı yaratan açlık sovyet demokrasisini öldürmüştü. Nasıl doğacaktı yeniden? Ne zaman? Parti iktidarı bir parça bile bırakmanın gericiliğe avantaj sağlayacağı haklı duygusuyla yaşıyordu. 

Proleter Jakobenizm Otoriter Mizaçları Seçer

Bu tarihsel etmenlere önemli psikolojik etmenleri de eklemek yerinde olur. Marksizm çağlara göre birçok kez değişikliğe uğramıştır. Kapitalist toplum doruğuna yaklaştıkça o da bilimden, burjuva felsefesinden ve proletaryanın devrimci özlemlerinden yeniden doğar. Ürünü olduğu bu toplumun doğal varisi olarak sunar kendini. Nasıl ki endüstriyel kapitalist toplum hayatın bütün veçhelerini keyfine göre ona uydurarak bütün dünyayı kucaklama eğilimindedir, XX. yüzyıl başındaki Marksizm de her şeyi yeniden ele almayı, mülkiyet rejiminden, iş örgütlenmesinden ve kıtaların haritasından (sınırların kaldırılması yoluyla) insanın iç dünyasına (bilimsel ve din-karşıtı eğitim yoluyla) kadar her şeyi dönüştürmeyi hedefler. Total [topyekûn] bir dönüşüm iddiasıyla, kelimenin etimolojik anlamında totaliterdir. En büyük Marksist parti, 1880 ile 1920 yılları arasındaki Alman Sosyal-Demokrat Partisi bir devlet modeli üzerinde bürokratik olarak örgütlenmiştir, burjuva devletinin bağrında iktidarı fethetmeye çalışır, devlet sosyalizmini düşünür. Bolşevik düşünce ise gerçeğin ele geçirilmesi duygusundan esinlenir. Lenin’in, Buharin’in, Troçki’nin, Preobrajenskiy’in gözünde, materyalist diyalektik aynı anda hem insan düşüncesinin yasası hem de doğanın ve toplumların gelişmesinin yasasıdır. Parti gerçeği elinde tutar; kendisininkinden farklı her düşünce zararlı ve gerici bir hatadır. Yüce bir görevi olduğuna dair mutlak inancı ona şaşırtıcı bir moral enerji ve aynı zamanda müsamahası olmayan bir anlayış sağlar. “Proleter jakobenizm”, önyargısızlığıyla, düşünce ve eylem disipliniyle eski rejimin, yani despotizme karşı mücadelenin ortaya çıkardığı kadroların psikolojisine gelip eklenir; otoriter mizaçları seçer. Devrimin zaferi, nihayet, sürekli olarak yenilen ve ezilen kitlelerin aşağılık kompleksini onlarda yeni despotik kurumları onlara aktaran bir toplumsal rövanş düşüncesi yaratarak iyileştirir. Kendinden geçmiş gibi komuta uygulayan, artık kendilerinin iktidar olduğunu hissettirmekten haz duyan evvelki günün bahriyelilerini ve işçilerini görmüştüm! 

Totalitarizm İçimizdeydi

Büyük hatiplerin kendileri de, bu sebeplerden dolayı, diyalektiğin kendilerine sözlü olarak, yani bazen demagojik biçimde çözmelerine izin verdiği içinden çıkılmaz çelişkilerle çırpınmaktadırlar. Yüz kez, Lenin demokrasinin övgüsünü yapmış ve proletarya diktatörlüğünün “mülksüzleştirilen eski mülk sahiplerine karşı” bir diktatörlük ve aynı anda da “en geniş emekçi demokrasisi” olduğunu vurgulamıştır. Buna inanıyor, bunu istiyordu. Fabrikalara gidip açıklamalar yapıyor, işçilerin acımasız eleştirisine cevap vermek istiyordu. İnsan yetersizliğinden duyduğu endişeyle, 1918’de proleter diktatörlüğünün hiç de kişisel diktatörlükle uyumsuz olmadığını yazmıştı. Eski dostu ve yoldaşı Bogdanov’u[13] hapse attırmıştı, çünkü kendisine can sıkıcı itirazlarda bulunuyordu; Menşevikleri[14] yasadışına itmişti, çünkü bu “küçük-burjuva” sosyalistler esef verici şekilde hatalıydılar. Anarşist partizan Mahno’yu sevecenlikle kabul ediyor ve ona Marksizmin haklı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor, ama anarşizmi yasadışı ilan ettiriyordu. İnananlara barış sözü ve Kiliseleri gözetme emri veriyor; ama “din halkın afyonudur” demeye de devam ediyordu. Sınıfsız ve özgür insanların toplumuna doğru ilerliyorduk, ama parti hemen her yerde “emekçilerin hükümdarlığı son bulmayacak” diyordu. Öyleyse kimin üzerinde hüküm süreceklerdi? Ve hüküm sürmek ne anlama geliyordu? Totalitarizm içimizdeydi. 

Çeviri: Bülent Tanatar


[1] Paul Avrich, Kronstadt 1921, çeviri: Gün Zileli, Versus yayınları, 2006, s.6.

[2] Victor Serge, Bir Devrimcinin Hatıraları 1905-1945, Çeviri: Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 2018, ss. 141-151. Ara başlıklar İmdat Freni tarafından eklenmiştir.

[3] General A.N. Kozlovskiy’in rolü hakkında bkz. Paul Avrich, La tragédie de Cronstadt, 1921, Paris, Le Seuil, 1975. Kendisi kaçabildi, ama karısı ve iki oğlu “önce rehin alındı sonra da bir toplama kampına gönderildi. Sadece 11 yaşındaki kızına ilişilmedi.” Avrich haricinde, bkz Ida Mett, La Commune de Cronstadt. 1921, Paris, René Lefeuvre, Cahiers Spartacus, 1948; Skirda, Kronstadt 1921, a.g.y. 

[4] Kronştadt’ın 15 noktadan oluşan siyasal yasası (şartı) 28 Şubat 1921’de Petropavlovsk zırhlısının güvertesinde Petrograd’dan
öfke içinde dönmüş ve grevcilerle dayanışma içindeki delegelerce kaleme alınmıştı: krş. Avrich, La tragédie de Cronstadt, a.g.y., 74-76 ve Alexander Berkman, Le mythe bolchevik. Journal 1920-1922, Quimper, La Digitale, 1996, s. 264-265. Kronştadt’ın talepleri üzerine: krş. La Commune de Cronstadt (İzvestiya Kronştadta’ların tam tercümelerini içeren belgeler toplamı), Paris, Bélibaste, 1969. 

[5] Sergey Zorin (1890-1937) Stalinci “Büyük Terör” sırasında yok olacaktı. 

[6] Grevler Şubat 1921’de cereyan etti. 

[7] Emma Goldman (1869-1940) ve Alexandre Berkman (1870-1936), ABD’de çok aktif olan Rus Yahudisi kökenli militanlar olup
1919’da yurt dışına atılınca 1920’de Rusya’ya gelmiş, ama oradan da hayal kırıklığı içinde ayrılmışlardı. Krş. Emma Goldman, My Disillusionment in Russia, New York, Doubleday, Page & Cie, 1923 (Londra, C.W. Daniel Co., 1925);) Berkman, Le mythe bolchevik, a.g.y. Krş. Şubat 1938’de Joseph Vanzler’in (nam-ı diğer Wright) bu konuda yaptığı ne Amerikalı ve Rus anarşistleri ne Sosyalist- devrimcileri ne de Menşevikleri esirgeyen eleştirel incelemesi: “La vérité sur Cronstadt”. Emma Goldman ile Alexandre Berkman’ın metinleri Alexandre Skirda’nın yayına hazırladığı şu derlemede bulunmakta: Les anarchistes dans la Révolution russe, Paris, Tête de feuilles,ü 1973. 

[8] Aleksandr Stanislasoviç Antonov (1882-1922) tarafından körüklenmen Tambov ayaklanması 1920 yazında patlak verdi ve ancak Haziran 1921’de dizginlenebildi. 

[9] Avrich (La tragédie de Cronstadt, a.g.y, s. 141-142) alelacele Batı Sibirya’dan gelen Troçki’nin Petrograd’a 4 veya 5 Martta ulaştığını, buarada Kızıl Ordu başkomutanı S.S. Kamenev’le ve Petrograd’daki, 7. Ordunun komutanı M.N. Tuhaçevskiy’le ortaklaşa imzalandığı bir ultimatom yayınlattığını yazar. Serge burada aynı gün Petrograd Savunma Komitesi’nin yayınladığı ve Kronştadt üzerinde uçakla attığı bildiriyle karıştırıyor. Bildirinin sonuç bölümü şöyleydi: “[Eğer] direnirseniz, keklik gibi vurulursunuz.” Alınan önlemlerle hemfikir olmakla birlikte Troçki 1938 tarihli “Beaucoup de bruit autour de Kronstadt” ile “Encore sur la répression de Kronstadt” adlı makalelerinde (Œuvres, cilt 18, Paris, EDI, 1984) sorumluluğu S.S. Kamenev üzerine atar ve o sırada orada olduğunu reddeder… Belgelere dayanan anarşist Alexandre Skirda da onu yalancılıkla ve kötü niyetli olmakla suçlar: “Le “cas” Trotsky”, Kronstadt 1921, a.g.y, s. 82-91 içinde. 

[10] Menşevik-karşıtı önlemler bilhassa 1921’in ilk çeyreğinde söz konusuydu. Şubatta tutuklanan ve bir yıl sonra serbest bırakılan Martov’un ve Rafail R. Abramoviç’in (1879-1963) halefi, Dan diye bilinen Fyodor Gurviç (1871-1947) sürgünden ziyade gurbeti seçti. 

[11] Petropavlovsk gemisinde iaşe subayı olan S. Petriçenko (1892-1946?) 1945’e dek sığındığı Finlandiya’da bu görevde kaldı (Bolşevik yanlısı faaliyetinden dolayı ihraç edildi). Rusya’ya iade edildi, tutuklandı ve çok geçmeden kampta öldü. Sevastopol gemisinde elektrikçi olarak çalışan Perepelkin 20 Martta yargılandı, ölüme mahkûm edildi ve idam edildi. 

[12] 1921’deki “Mart eylemi”nin başarısızlığının üzerine atıldığı Béla Kun Alman Komünist Partisi başkanı Brandler’i emekçilerin silahlanmaya çağrılması konusunda ikna etti, ama mücadele ruhu ve grevler genelleşemediğinden sonuç başarısız oldu. 

[13] Aleksandr Aleksandroviç Malinovskiy, Bogdanov diye bilinir (1873-1928), hekim, parlak entelektüel, Lunaçarskiy’in dostu ve kayınbiraderi, 1904-1907 arasında Bolşevik liderlik için Lenin’in başlıca rakibi. Materyalizm ve Ampriyokritisizm (1928’de Serge tarafından tercüme edildi) kitabında Lenin’in saldırısına uğradı, 1922-1923’te İşçi Gerçeği adlı muhalefet grubunu kurdu ve bu sebeple tutuklandı, ama sonra serbest bırakıldı. 

[14] 14 Haziran 1918 tarihli kararname Sosyalist-Devrimciler gibi onları da yasadışına itti. 30 Kasım 1918’de kararname geri alınsa da hiçbir şey değişmedi: tutuklamalar, davalar, vs. 

Geleceğimiz Neden Kütüphanelere, Okumaya ve Hayal Kurmaya Bağlı – Neil Gaiman

Hayal gücümüzü kullanmanın ve başkalarına hayal güçlerini kullanma imkânı vermenin neden tüm vatandaşlar için bir yükümlülük olduğunu açıklayan bir konferans…

İnsanların size hangi tarafta olduklarını ve nedenini, önyargılı olup olmadıklarını söylemeleri önemlidir. Bir tür, üyelerin çıkarlarının beyanı. Bu yüzden, size okumaktan bahsedeceğim. Size kütüphanelerin önemli olduğunu söyleyeceğim. Kurgu okumanın, zevk için okumanın, bir insanın yapabileceği en önemli şeylerden biri olduğunu öne süreceğim. İnsanlar kütüphanelerin ve kütüphanecilerin ne olduklarını anlasın ve her ikisi de korunabilsin diye ateşli bir savunma yapacağım.

Açıkça ve aşırı derecede taraflıyım: Bir yazarım ve genellikle de kurgu yazarıyım. Çocuk ve yetişkinler için yazıyorum. Yaklaşık 30 yıldır hayatımı sözlerimle, çoğunlukla bir şeyler uydurarak ve onları yazıya dökerek kazanıyorum. İnsanların okuması, kurgu okuması, okumaya ve okumanın gerçekleşebileceği alanlara yönelik bir sevginin büyümesi için kütüphanelerin ve kütüphanecilerin var olması açıkça işime gelir benim.

Bu yüzden bir yazar olarak taraflıyım. Ama bir okuyucu olarak çok, çok daha taraflıyım. Hele İngiliz vatandaşı olarak daha bile taraflıyım. 

Ve bu gece, insanların kendine güvenen ve hevesli okuyucular olmalarına yardım ederek herkese hayatta eşit bir şans vermeyi misyon edinmiş bir hayır kurumu olan Okuma Ajansı’nın himayesinde bu konuşmayı yapıyorum; ki kendileri okuma yazma programlarını, kütüphaneleri ve bireyleri destekliyor ve okuma eylemini çıplaklığıyla ve umarsızca teşvik ediyorlar. Çünkü bize okurken her şeyin değiştiğini söylüyorlar.

Ve işte bu değişim ve bu okuma eylemi hakkında konuşmak için buradayım bu akşam. Okumanın ne işler yaptığını, ne işe yaradığını konuşmak istiyorum.

Bir keresinde New York’taydım ve Amerika’da büyük ve gelişen bir sektör olan özel hapishanelerin inşası hakkındaki bir konuşmayı dinledim. Hapishane endüstrisinin gelecekteki büyümesini planlaması gerekiyor – kaç hücreye ihtiyaçları olacak? Bundan 15 yıl sonra kaç mahkum olacak? 10 ve 11 yaşındakilerin yüzde kaçının okuyamadığını -ve haliyle zevk için de okuyamadıklarını- sormaya dayalı oldukça basit bir algoritma kullanarak bunu çok kolay bir şekilde tahmin edebileceklerini keşfettiler.

Birebir değil: okuryazar bir toplumda suça eğilimi yok diyemezsiniz ama arada çok gerçekçi korelasyonlar var.

Ve bence bu korelasyonlardan bazıları, en basit olanı, çok basit bir şeyden geliyor. Okur yazar insanlar kurgu okurlar.

Kurgunun iki kullanımı var. Birincisi, kurgu, okumaya açılan bir geçit uyuşturucusudur. Sonra ne olacağını bilme, sayfayı çevirmeyi isteme, zor olsa bile devam etme ihtiyacı dürtüsü… Çünkü birinin başı beladadır ve her şeyin nasıl sonuçlanacağını bilmek zorundasınızdır… bu çok gerçek bir dürtü. Ve sizi yeni kelimeler öğrenmeye, yeni düşünceler düşünmeye, devam etmeye zorlar; okumanın başlı başına zevkli olduğunu keşfetmeye. Bunu öğrendiğiniz an, her şeyi okuma yolundasınızdır. Ve okumak anahtardır. Birkaç yıl evvel kısa bir dönem, artık post-edebi bir dönemde yaşadığımız ve yazılı kelimelerden anlam çıkarma yeteneğinin bir şekilde gereksiz olduğuna yönelik sesler yükselmişti, ancak o günler geride kaldı. Kelimeler artık eskisinden de değerli: Dünyayı kelimelerle dolaşıyoruz ve dünya Web’e kayarken okuduğumuzu takip etmemiz, iletişimini kurabilmemiz ve anlayabilmemiz gerekiyor. Birbirini anlayamayan insanlar fikir alışverişinde bulunamaz, iletişim kuramazlar, çeviri programları da ancak bir yere kadar idare ediyor.

Edebi çocuklar yetiştirdiğimizden emin olmanın en basit yolu, onlara okumayı öğretmek ve okumanın zevkli bir aktivite olduğunu göstermektir. Ve bu, en basit haliyle, hoşlarına giden kitaplar bulmak, bu kitaplara erişimlerini sağlamak ve onların okumalarına izin vermek anlamına geliyor.

Çocuklar için sakıncalı kitap diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Zaman zaman bazı yetişkinler arasında, çocuk kitaplarının bir alt kümesine, belki bir türe yahut bir yazara dikkat çekerek onları kötü kitaplar, çocukların okumasının engellenmesi gereken kitaplar olarak ilan etmek moda oluyor. Bunu defalarca gördüm; Enid Blyton, R.L. Stine ve düzinelerce başkası kötü yazarlar ilan edildi. Çizgi romanlar, cehaleti besledikleri gerekçesiyle kınandı.

Saçmalık bu. Züppelik ve aptallık. Çocukların sevdiği, okumak ve araştırmak istediği ve çocuklar için kötü olan yazarlar yok çünkü her çocuk farklı. İhtiyaç duydukları hikayeleri bulabilir ve kendilerini hikâyelere getirirler. Bayat ve eskimiş bir fikir, onlar için bayat ve eskimiş değil. Çocuk onunla ilk kez karşılaşıyor. Yanlış bir şey okuduklarını düşünerek çocukları okumaktan caydırmayın. Sizin sevmediğiniz kurgu, tercih edebileceğiniz diğer kitaplara giden bir yol. Herkesin zevkleri sizinle aynı değil.

İyi niyetli yetişkinler bir çocuğun okuma sevgisini kolaylıkla yok edebilir: Hoşlarına giden şeyler okumalarına mani olabilir ya da onlara sizin sevdiğiniz türden değerli fakat iç sıkıcı, Viktorya dönemi “geliştirici” edebiyatın 21. yüzyıl muadillerinden verebilir. Sonunda da okumanın fiyakalı olmadığı, daha da kötüsü nahoş olduğuna ikna olmuş bir nesliniz olur.

Çocuklarımızın okuma merdivenine çıkmalarına ihtiyacımız var: Okumaktan zevk aldıkları herhangi bir şey onları basamak basamak edebi kültüre yükseltecek. (Ayrıca, 11 yaşındaki kızı R.L. Stine’a ilgi duyduğu esnada bu yazarın yaptığını yapmayın, yani gidip de Stephen King’in Carrie’sinin bir kopyasını alıp “onları beğendiysen buna bayılacaksın!” demeyin. Holly gençlik yıllarının geri kalanında kırlardaki yerleşimcilerin zararsız hikayelerinden başka bir şey okumadı ve ne zaman Stephen King’in adı geçse bana hâlâ kötü kötü bakıyor.)

Kurgunun yaptığı ikinci şey empati geliştirmek. TV ya da film izlediğinizde başkalarının başına gelen şeylere bakarsınız. Nesir kurgu, 26 harf ve bir avuç noktalama işaretinden oluşturulmuş bir şeydir ve siz, yalnızca siz, hayal gücünüzü kullanarak bir dünya ile insanlar yaratır ve başka gözlerden bakarsınız. Başka türlü asla bilemeyeceğiniz şeyleri hisseder, yerleri ve dünyaları ziyaret edersiniz. Oradaki herkesin de birer ben olduğunu öğrenirsiniz. Başkası olursunuz ve kendi dünyanıza döndüğünüzde birazcık değişmişsinizdir.

Empati insanları gruplara dönüştüren, kendine saplantılı bireylerden fazlası olarak işler kılan bir araçtır.

Okurken ayrıca dünyada yolunuzu bulabilmek adına hayati önem taşıyan bir şey de öğreniyorsunuz. O da şu: Dünya böyle olmak zorunda değil. Her şey farklı olabilir.

2007 yılında, Çin tarihinin ilk parti-onaylı bilim kurgu ve fantezi kongresinde Çin’deydim. Bir ara üst düzey bir yetkiliyi kenara çekip “neden?” diye sordum. Bilimkurgu uzun zamandan beri onaylanmıyordu. Ne değişti?

“Çok basit” dedi bana. Çinliler, şayet birileri planlarını getirirse bir şeyler yapmakta harikaydılar. Ama yenilik yapmadılar ya da icat etmediler. Hayal kurmadılar. Bu yüzden ABD’ye, Apple, Microsoft ve Google’a bir delegasyon gönderip orada kendi geleceklerini icat edenlere sordular. Hepsinin de oğlan ve kız çocuklarıyken bilimkurgu okuduğunu öğrendiler.

Kurgu size farklı bir dünya gösterebilir. Sizi hiç bulunmadığınız bir yere götürebilir. Peri meyvesini yiyenlerinki gibi diğer dünyaları bir kez ziyaret ettiğinizde, içinde büyüdüğünüz dünyadan asla tamamen memnun olamazsınız. Memnuniyetsizlik iyi bir şeydir: Memnuniyetsiz insanlar dünyalarını değiştirebilir ve iyileştirebilir, onları daha iyi bırakabilir; daha farklı bırakabilir.

Konudan bahsetmişken, kaçışçılık hakkında da birkaç kelam etmek isterim. Sanki bu kötü bir şeymiş gibi bahsinin edildiğini duyuyorum. Sanki “kaçışçı” kurgu, kafası bulanık, aptal ve kandırılmışların kullandığı ucuz bir afyonmuş da, yetişkinler veya çocuklar için değerli olan tek kurgu, okuyucunun içinde bulduğu dünyanın en kötüsünü yansıtan mimetik kurguymuş gibi.

İmkânsız bir durumda, nahoş bir ortamda, size fenalık etmeyi düşünen insanlarla sıkışıp kalmış olsaydınız ve biri de size geçici bir kaçış sunsaydı, neden kabul etmeyesiniz ki? Kaçışçı kurgu tam da budur işte: Bir kapıyı açan, dışarıdaki gün ışığını gösteren, size kontrolünüzün ve birlikte olmak istediğiniz insanların olduğu gidebileceğiniz bir yer gösteren kurgudur (kitaplar gerçek yerlerdir, hiç kuşkunuz olmasın); ve daha da önemlisi, kaçışınız sırasında kitaplar size dünya ve içinde bulunduğunuz durum hakkında bilgi verebilir, silah verebilir, zırh verebilir, hapishanenize geri götürebileceğiniz gerçek şeyler verebilir. Gerçekten kaçmak için kullanabileceğiniz beceri, bilgi ve araçlar…

J.R.R. Tolkien’in bize hatırlattığı gibi, kaçışa karşı çıkan tek kişi gardiyanlardır.

Elbette bir çocuğun okuma sevgisini yok etmenin bir başka yolu da, etrafta hiçbir türde kitap olmadığından emin olmaktır. Ve onlara kitapları okuyabilecekleri bir yer vermemektir. Ben şanslıydım. Büyürken mahallemde mükemmel bir kütüphanem vardı. Yaz tatillerinde işe giderken beni kütüphaneye bırakmaya ikna edilebilecek türden ebeveynlerim ve her sabah çocuk kütüphanesine dönüp kart kataloğunu tarayarak içinde hayaletler, sihir veya roketler olan kitaplar arayan; vampirleri, dedektifleri, cadıları ve acayiplikleri araştıran küçük ve de başıboş bir çocuğa aldırış etmeyen kütüphaneciler vardı. Çocuk kütüphanesini bitirdiğimde de yetişkin kitaplarına başlamıştım.

İyi kütüphanecilerdi. Kitapları ve kitapların okunmasını seviyorlardı. Kütüphaneler arası ödünç kitap sipariş etmeyi öğrettiler bana. Okuduğum hiçbir şey hakkında züppelikleri yoktu. Okumayı seven kocaman bakışlı bir çocuğun varlığından hoşnut gibiydiler ve benimle okuduğum kitaplar hakkında konuşur, bir serideki başka kitapları bulur, bana yardım ederlerdi. Bana da herhangi bir okuyucu gibi davranırlardı -ne eksik, ne fazla-. Bu da bana saygılı davrandıkları anlamına geliyordu. Sekiz yaşında bir çocuk olarak saygılı davranılmaya alışkın değildim.

Ancak kütüphaneler hürriyetle alâkalıdır. Okuma hürriyeti, fikir hürriyeti, iletişim hürriyeti… Eğitimle alâkalıdır (ki okul veya üniversiteye veda ettiğimiz gün biten bir süreç değildir), eğlence, güvenli alanlar oluşturma ve bilgiye erişim hakkındadır.

21. yüzyılda insanların kütüphanelerin ne olduğunu ve amacını yanlış anladığından endişeleniyorum. Kütüphaneyi bir kitap rafı olarak algılarsanız, basılı kitapların hepsinin olmasa da çoğunun dijital olarak var olduğu bir dünyada antika ya da modası geçmiş gibi görünebilir. Ancak bu, asıl noktayı gözden kaçırmaktır.

Sanırım bunun bilginin doğasıyla ilgisi var. Bilginin değeri var, doğru bilgi ise muazzam bir değere sahip. Tüm insanlık tarihi boyunca bilgi kıtlığı döneminde yaşadık ve gerekli bilgiye sahip olmak her zaman önemliydi ve her zaman bir değeri vardı: ekin ne zaman ekilir, ne nerede bulunur, haritalar, tarihler, öyküler –  yemek ve bir partner için her zaman işe yarardı. Bilgi değerli bir şeydi ve bilgiye sahip olanlar veya onu elde edebilenler bu hizmet için ücret alabilirlerdi.

Son birkaç yılda bilgi kıtlığı olan bir ekonomiden bilgi bolluğunun yönlendirdiği bir ekonomiye geçtik. Google’dan Eric Schmidt’e göre insan ırkı artık her iki günde bir, medeniyetin şafağından 2003’e kadar ürettiğimiz boyutta bilgi üretiyor. Skor tutanlarınız için bu, günde yaklaşık beş ekzobayt veri demek. Zor olan, çölde büyüyen o kıt bitkiyi bulmak değil, ormanda büyüyen belirli bir bitkiyi bulmak. Gerçekten ihtiyacımız olan şeyi bulabilmek için bu bilgilerde gezinme konusunda yardıma ihtiyacımız olacak.

Kütüphaneler insanların bilgi almak için gittikleri yerlerdir. Kitaplar bilgi buzdağının yalnızca görünen kısmıdır: Oradalar ve kütüphaneler size özgürce ve yasal olarak kitap sağlayabilir. Her zamankinden daha fazla çocuk kütüphanelerden kitap ödünç alıyor, kağıt, dijital ve sesli, her türden kitap. Fakat kütüphaneler, örneğin, bilgisayarı olmayan, internet bağlantısı olmayan kişilerin hiçbir ücret ödemeden çevrimiçi olabileceği yerlerdir aynı zamanda: İş ilanlarını öğrenme, iş veya yardım başvurusu yapma şekliniz giderek artan bir şekilde internete özel ortama taşınırken çok önemli bu. Kütüphaneciler bu insanların o dünyada gezinmesine yardımcı olabilir.

Bütün kitapların ekranlara taşınacağına ya da taşınması gerektiğine inanmıyorum: Douglas Adams’ın bana Kindle’ın ortaya çıkışından 20 yıl önce bir keresinde işaret ettiği üzere, fiziksel kitap bir köpekbalığı gibi. Köpekbalıkları eskidir: Dinozorlardan önce okyanusta köpekbalıkları vardı. Ve etrafta hâlâ köpekbalıklarının olmasının nedeni, köpekbalıklarının köpekbalığı olma konusunda başka her şeyden daha iyi olmaları. Fiziksel kitaplar serttir, yok etmesi zordur, banyoya dayanıklıdır, güneş enerjisiyle çalışır, elinizde iyi hissettirir: kitap olma konusunda iyidirler ve onlar için her zaman bir yer olacaktır. Tıpkı kütüphanelerin e-kitaplara, sesli kitaplara, DVD’lere ve Web içeriğine erişmek için gidebileceğiniz yerler haline gelmesi gibi, onlar da kütüphanelere aittir.

Kütüphane bir bilgi deposu olan ve her vatandaşa eşit erişim sağlayan bir yerdir. Bu, sağlık bilgilerini de içerir, akıl sağlığı bilgilerini de. Bir topluluk alanıdır. Güvenli bir yer, dünyadan bir sığınaktır. Kütüphanecilerin olduğu bir yerdir. Kütüphanelerin gelecekte nasıl olacağını şimdiden hayal etmemiz gerekiyor.

Bu metin, e-posta ve yazılı bilgi dünyasında okuryazarlık her zamankinden daha önemli. Okuyup yazmaya ihtiyacımız var; rahat okuyabilen, okuduklarını kavrayabilen, nüansı anlayabilen ve anlaşılabilen dünya vatandaşlarına ihtiyacımız var.


Kütüphaneler gerçekten de geleceğe açılan kapılardır. Bu nedenle dünyanın her yerinde yerel yöneticilerin, bugünün bedelini ödemek için gelecekten çaldıklarının farkına varmaksızın kolayca tasarruf etme amacıyla kütüphaneleri kapatmaya fırsat kolladıklarını görmek üzücü. Açık olması gereken kapıları kapatıyorlar.


Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün yakın zamanda yaptığı bir araştırmaya göre İngiltere, “cinsiyet, sosyo-ekonomik arka plan ve meslek gibi diğer faktörlerin ardından, en yaşlı grubunun en genç gruba göre hem okuma yazma hem de matematikte daha yüksek yeterliliğe sahip olduğu” tek ülke.

Ya da başka bir deyişle, çocuklarımız ve torunlarımız bizden daha az okur yazar ve daha az matematikseller. Dünyada yön bulma ve problemleri çözebilmek adına dünyayı anlama konusunda daha az yetenekliler. Daha kolay yalan söylenebilir ve yanıltılabilir haldeler ve içinde oldukları dünyayı daha az değiştirebilecek, daha az istihdam edilir olacaklar. Bunların hepsi geçerli. Ülke olarak İngiltere, vasıflı iş gücünden yoksun olacağı için diğer gelişmiş ülkelerin gerisine düşecek.

Kitaplar, ölülerle iletişim kurma şeklimizdir. İnsanlığın kendisi üzerine inşa ettiği, ilerlettiği, bilgiyi tekrar tekrar öğrenilmesi gereken bir şeyden ziyade artımlı hale getirmesiyle, artık aramızda olmayanlardan ders alma biçimimizdir. Çoğu ülkeden daha eski masallar, kültürlerden ve ilk kez anlatıldıkları yapılardan daha uzun süredir yaşayan öyküler var.

Geleceğe karşı sorumluluklarımız olduğunu düşünüyorum. Çocuklara, çocukların dönüşecekleri yetişkinlere, üzerinde yaşayacakları dünyaya karşı sorumluluk ve yükümlülüklerimiz var. Okurlar olarak, yazarlar olarak, vatandaşlar olarak her birimizin yükümlülükleri var. Bu yükümlülüklerden bazılarını burada dile getirmeye çalışacağım.

Bence mahrem ve halka açık yerlerde zevk için okuma yükümlülüğümüz var. Zevk için okursak, başkaları bizi okurken görürse, o zaman öğrenir ve hayal gücümüzü kullanırız. Okumanın iyi bir şey olduğunu başkalarına gösteririz.

Kütüphaneleri destekleme yükümlülüğümüz var. Kütüphaneleri kullanma, başkalarını kütüphaneleri kullanmaya teşvik etme, kütüphanelerin kapatılmasını protesto etme yükümlülüğümüz var. Kütüphanelere değer vermezseniz, o zaman bilgiye, kültüre veya bilgeliğe de değer vermezsiniz. Geçmişin seslerini susturur, geleceğe zarar verirsiniz. 

Çocuklarımıza yüksek sesle okuma yükümlülüğümüz var. Hoşlarına giden şeyler okuma yükümlülüğümüz var. Çoktan bıktığımız hikayeleri onlara okuma yükümlülüğümüz… Sesleri taklit etmek, işi ilginç kılmak ve sırf okumayı öğrendiler diye onlara okumayı bırakmama yükümlülüğümüz var. Yüksek sesle okuma vaktini yakınlaşma vakti olarak, hiçbir telefonun kontrol edilmediği vakit olarak, dünyanın dikkat dağıtıcı unsurlarının bir kenara itildiği vakit olarak değerlendirin.

Dili kullanma yükümlülüğümüz var. Kendimizi zorlamak, kelimelerin ne anlama geldiği ve onları nasıl düzenleyeceğimizi öğrenme, net biçimde iletişim kurma, ne demek istediğimizi söyleme yükümlülüğümüz var. Dili dondurmaya veya saygı duyulması gereken ölü bir şeymiş gibi davranmaya kalkışmamalı, onu, akan, kelimeler ödünç alan, anlamların ve telaffuzların zamanla değişmesine izin veren canlı bir şey olarak kullanmalıyız.

Biz yazarların – özellikle çocuk kitapları yazarlarının ama tüm yazarların – okuyucularımıza karşı bir yükümlülüğümüz var: bu, doğru şeyler yazma yükümlülüğüdür, -özellikle de var olmayan yerlerde, var olmayan insanların hikayelerini yaratırken önemlidir bu – gerçeğin “ne olduğunda” değil, bize “kim olduğumuzu söylediğinde” yattığını anlama yükümlülüğüdür. Ne de olsa gerçeği söyleyen yalandır kurgu. Okurlarımızı sıkmamak, sayfaları çevirmeyi istemelerini sağlamakla yükümlüyüz. İsteksiz bir okuyucunun en iyi şifalarından biri, okumaktan kendilerini alıkoyamayacakları bir masaldır sonuçta. Okurlarımıza doğru şeyler söylememiz, onlara silah, zırh ve bu yeşil dünyada kısa sürede edindiğimiz her türlü bilgeliği vermemiz gerekse de, vaaz vermemek, ders vermemek, yavrularını önceden çiğnenmiş kurtçuklarla besleyen yetişkin kuşlar gibi, sindirilmiş ahlâki değer ve mesajları okurlarımızın gırtlaklarına tıkmamakla yükümlüyüz; ve asla, katiyetle, hiçbir şart ve koşulda kendimiz okumak istemeyeceğimiz şeyleri çocuklar için yazmamakla yükümlüyüz.


Çocuk yazarları olarak önemli işler yaptığımızı anlama ve kabul etme yükümlülüğümüz var, çünkü bu işi berbat eder de çocukları okumaktan ve kitaplardan uzaklaştıran sıkıcı kitaplar yazarsak, kendimize daha küçük, onlara da daha az bir gelecek yaratırız. 

Hepimiz – yetişkinler çocuklar, yazarlar ve okuyucular – gündüz düşleri kurmakla yükümlüyüz. Hayal etmekle yükümlüyüz. Hiç kimsenin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini, toplumun kocaman, bireyin ise çok çok önemsiz, duvarda bir atom parçası, tarlada pirinç tanesi gibi olduğu bir dünyada yaşadığımızı varsaymak kolay. Ama gerçek şu ki, bireyler dünyalarını defalarca değiştirir, geleceği yaratır ve bunu da bir şeylerin farklı olabileceğini hayal ederek yaparlar.

Her şeyi güzelleştirmek gibi bir yükümlülüğümüz var. Dünyayı bulduğumuzdan daha çirkin bırakmama, okyanusları boşaltmama, sorunlarımızı gelecek nesillere yıkmama yükümlülüğümüz var. Kendi pisliğimizi temizleme ve çocuklarımıza vizyonsuzca mahvedilmiş, kazık atılıp sakatlanmış bir dünya bırakmama yükümlülüğümüz var. 

Politikacılarımıza ne istediğimizi söyleme yükümlülüğümüz, değerli vatandaşlar yaratmada okumanın değerini anlamayan, bilgiyi korumak ve saklamak için harekete geçmek istemeyen, okuryazarlığı teşvik etmeyen her partiden politikacıya karşı oy verme yükümlülüğümüz var. Bu bir parti siyaseti meselesi değil. Bu, ortak bir insanlık meselesidir.

Albert Einstein’a bir keresinde “çocuklarımızı nasıl zeki yaparız?” diye sordular. Cevabı hem basit hem de bilgeceydi. “Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız” dedi, “onlara peri masalları okuyun. Daha zeki olmalarını istiyorsanız, onlara daha fazla peri masalı okuyun.” Okumanın ve hayal etmenin değerini anlamıştı. Umarım çocuklarımıza okuyacakları, okunacakları, hayal edecekleri ve anlayacakları bir dünya verebiliriz.

Çeviren: Can Güler