İmdat Freni

admin

Enzo Traverso: Solun Tarihsel Devamlılığındaki Kopuş, Sağınkinden Daha Derin

Le Monde Diplomatique-Cono Sur baskısından Micaela Cuesta, yazar Enzo Traverso ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşide; neoliberalizmin kökenleri, bugünkü durumu ve yeni sağ-neoliberalizm ilişkisi, sosyal medyanın ve dijital araçların mücadele araç ve yöntemlerine etkisi gibi konular üzerinde duruluyor.

Söyleşiye neyle başlayacağını seçmek kolay değil, o nedenle kökenlere dair bir soruyla başlamak aklıma geliyor: içinde yaşadığımız bu zamanın kökenlerini nasıl açıklarsınız? Hangi zamansallıkları davet ediyor? Hangi genel özellikleri ve benzersizlikleri taşıyor?

Neoliberalizmin kökenleri çok eskiye dayanıyor. Entelektüel anlamda, 1930’lara oturtmamız gerekir. Kapitalizmin baskın biçimi olarak, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan tarafından 1980’lerin başında uygulandığından (laboratuvarı olan Latin Amerika’da Pinochet ile bunun çok öncesinden deneyimlendi) en az 40 yaşında. Bu da, neredeyse iki neslin neoliberal tarihsellik rejimi ile yaşadığı anlamına geliyor. Gençler için neoliberalizm bir norm, gezegeni şekillendiren bir “yaşam biçimi”. Deneyimlenmiş başka ekonomik ve toplumsal modellerle karşılaştırabilmek için, bunun en az 70 yaşında olması gerekir. Özetle, neoliberalizmin birtakım ekonomi politikalarından çok daha fazlası olduğuna inanıyorum; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine, ekonominin finansallaştırılmasına, piyasaların kuralsızlaştırılmasına vb. hiçbir şekilde indirgenemeyeceğini düşünüyorum. Şüphesiz, savaş sonrası sürecin baskın kapitalizm biçimi olan “Refah Devleti”nin muzaffer alternatifi olarak görebiliriz, fakat bu basitleştirme olur. Pierre Dardot ve Christian Laval’in vurguladığı üzere, neoliberalizm, Weberyen anlamda bir “kendini hayatta idame etme” yolu, değerleri, davranışları ve genel ahlâkı reçete eden bir antropolojik modeldir. Bireysellik, rekabet ve özel çıkar arayışına dayalı varoluşun örgütlenmesini temel alan bir antropolojik modeldir. Herkes kendi yaşamını kendisinin “girişimcisi” olarak tasavvur etmelidir. Bazıları neoliberalizmi, zamanın yeni bir algılanışı ve temsili olarak tanımlamıştır; neoliberalizm “şimdici”dir çünkü ben sadece şimdiki zamanı bilirim; geçmişi ve geleceği şimdiye sıkıştırır. Değişmez bir toplumsal ve ekonomik çerçevede yenilenme ve kalıcı değişim değilse artık gelecek fikri yoktur; gelecek sadece bireysel “başarı” olarak düşünülebilir ve bu sebeple aynı zamanda özelleştirilmiştir. Bu antropolojik mutasyonu mümkün kılan, 20. yüzyıl devrimlerinin başarısızlığıdır. SSCB artık kimseye cazip gelmemektedir ve karşılaştırırsak, neoliberalizm daha fazla bireysel alanı sunuyor görünüyor (çoğunluk, Foucault bile buna inanmıştır), fakat SSCB’nin carlığı kapitalizme bir alternatifin mevcut olduğunu göstermişti. Bugün kapitalizm “doğallaştırılmıştır” ve bu, onun en büyük başarısıdır. Margaret Thatcher’ın tercih ettiği söylemsel kaide “Hiçbir alternatif yok” idi.

 Farklı yazarlara göre, neoliberalizm ile sembolik figürü büyük oranda Donald Trump olan ve sizin “Sağın Yeni Çehreleri”nde “post-faşizmler” olarak adlandırdığınız şey arasında bir bağlantı olabilir. Bu kitapta, Trump’ın başka şeylerin yanı sıra neoliberalizme bir tepkiden ortaya çıktığı anlayışındasınız. Sorum, Trump ve günümüz aşırı sağının diğer figürlerinin neoliberalizme bir tepki olarak değil de onun bir devamlılığı veya yan ürünü olarak düşünülüp düşünülemeyeceği. 

Trump hiç şüphesiz neoliberalizmin bir ürünü; İtalya’da Berlusconi’den başlayarak Brezilya’da Bolsonaro ve kendinden önceki birçok başkası gibi. Neoliberalizmin bir siyasi rengi yoktur, doğası gereği özel mülkiyete ve piyasaya saygılı bütün siyasi rejimlerle uyumludur (ve bunların içinde eriyebilir). Amerikan finansal elitleri dört yıl boyunca Trump’la çok iyi anlaştılar ve bugün Brezilya’da Bolsonaro ile aynısı oluyor. Ancak 2017 ya da 2020’de adayları Trump değildi. Ocak 2021’de Trump, faşist dürtülerini açık edip seçim sonuçlarını yeniden tartışmaya açmaya yönelerek açık biçimde yıkıcı olan bir hareketi destekleyince elitler onu terk etti. Bunu, demokrasi aşığı ya da ırkçılık karşıtı olduklarından yapmadılar, istikrara ihtiyaçları var ve ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesinde çıkarları yok. Wall Street, Pentagon, orta batı eyaletlerindeki büyük şirketler ve Kaliforniya’daki çokuluslu yeni teknoloji şirketleri, Joe Biden’ın başkan olmasını engellemek için beyaz üstünlükçü bir hareketi asla desteklemeyecekti. Bugün Cumhuriyetçi Parti açık biçimde büyük zorluklarla karşı karşıya çünkü Trump’a olan sadakati, Amerikan müesses nizamının taşıyıcı kolonlarından olma şeklindeki geleneksel rolü ile neredeyse hiç uyumlu değil.

Avrupa’da neoliberal elitler Almanya İçin Alternatif Partisi’ni (AfD), Marine Le Pen’i, Matteo Salvini’yi ya da Vox’u desteklemiyorlar; onların temsilcileri Macron, Angela Merkel ve Mario Draghi. Avrupa Komisyonu’nu ve Avrupa Merkez Bankası’nı destekliyorlar; ulusal egemenliğe ve ulusal para birimine dönüşü talep eden aşırı sağı değil. Radikal sağa doğru devinimin güçlü olduğu doğru. Eğer bu hareketler iktidara gelirlerse neoliberalizme taahhütte bulunmaları ve programlarını gözden geçirmeleri gerekir: Polonya’da ve Macaristan’da olan bu, İtalya’da Lega per Salvini Premier partisinin Draghi hükümetine girmesiyle de bu gerçekleşiyor ve Marine Le Pen’in avrodan çıkmayı düşünmediğini açıklamasının ardından Fransa’da da olabilir. Fakat bu ufak bükülmeler, sağın neoliberalizme tâbi olmasının belirtisi, aksi bir durumun değil. Bir otoriter neoliberalizm biçimi, aşırı sağa ihtiyaç duymaz, Macron Fransa’sında polis şiddetindeki artışı gözlemlemek yeterli. Neoliberal temellerde “faşistleştirilmiş” bir gezegen göz ardı edemeyeceğimiz bir varsayım; teorik bakış açısından hiçbir şey buna karşıt değil. Fakat bugün, bu bana baskın varsayım gibi görünmüyor.

Amerika kıtasının bu tarafında, Güney’de, Trump’ımız yok ama Bolsonaro’muz var. İşaret ettiğiniz gibi, post-faşizmlerin başvurduğu mitler, klasik faşizminkiler ile mukayese edilemez; ikisinde de bir mitsel-ideolojik boyut olduğunu kabul etme konusunda benimle aynı fikirde olacağınızı düşünüyorum. Soru şu olacaktır: hangi “mitolojiler” ya da doğrusunu söylemek gerekirse hangi toplumsal söylem kırıntıları bu siyasi figürlerin yerleştiği ideolojik kalelerin inşasına hizmet ediyor?

Radikal sağın mitolojisi 19. yüzyıldan miras kalmıştır; muhafazakârdır ve klasik faşizmi karakterize eden “ütopik” sorumluluğa ya da geleceğe yönelik bir projeksiyona sahip değildir. Şu anda gezegenin geleceğini planlayanlar neoliberal elitler, aşırı sağ değil. Radikal sağ mitleri, geçmişe dönmektir. Neoliberal sapmadan önceki, 19. yüzyıldan kalma bir kapitalizm biçimiyle örtüşen milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanı bir kültürü bünyesinde barındırır. Bunu söylemek, hiçbir suretle neoliberalizmi savunmak değildir. Microsoft, Amazon, Apple vb. çokuluslu şirketler küresel bir boyuta sahip. Stratejileri, dünyanın büyük kısmında, özellikle de Asya’da vahşi emek sömürüsü koşullarına ve yarı köleliğe yol açan emeğin uluslararası bölünmesini gerektiriyor. “Ütopik” neoliberal vizyoner Elon Musk bile kölelerin yerleştirildiği uydu gezegenlerde yerelleştirilmiş üretimle, bahçeye dönüştürülmüş bir dünya hayal ediyor. Aynı çokuluslu şirketler, Silikon Vadisi’ndeki şirketlerinde Hindistan, Pakistan, Afrika ya da Latin Amerika’dan gelen bilgisayar mühendisleri, mimarlar, tasarımcılar ve uzmanlaşmış teknisyenleri çok iyi koşullarda çalıştırıyor ve bunlara iyi maaşlar ödüyor. Ve hiçbir şekilde çalışanlarının cinsel yönelimleriyle ilgilenmiyorlar. Neoliberal kapitalizm çok ırklı, çok kültürlü ve inanç bakımından çoğulcu Amerika’dan korkmuyor, çünkü bu, Birleşik Devletler’in DNA’sıdır. Beyaz üstünlüğü, beyaz bir toplumun çok ırklı bir ülkede azınlığa dönüşmesi korkusu, küreselleşmiş kapitalizmden önce gelen çok eski bir ırkçı hayalettir.

2008 yılında Massimo Modonesi’ye verdiğiniz bir mülakatta şöyle demiştiniz: “Komünizme dair çalışmalarda, komünizm hatırasının kamusal alanda gölgede kalmasıyla paralel bir genişleme var.” Bununla ilgili olarak, bugün, belki de bu cehaleti temel alarak popülizmin rolünü oynamada (korku üretmek) başarısız olduğu her seferinde komünizmin bir heyula olarak rolünü yerine getirmeye çağrıldığını düşünüp düşünmediğinizi sormak istedim. Ve diğer yandan, bu durum nasıl parçalanabilir?

Massimo Modonesi, ortaya koyduklarıyla kafa patlatılmayı hak eden gerçek bir çelişkiyi yakalamıştı. Komünizmin kamusal alandan göreceli gözden kayboluşu ve tarihine ilişkin çalışmalardaki buna paralel artış, “hafıza mekânı”na dönüşümü gösteriyor. Kavramı ilk kullanan Pierre Nora’ya göre, “hafıza mekânları”, belleğin toplumsal bedende atmayı sona erdirdiği ve artık kolektif bilgi, pratik ve deneyimler dizisi olarak nesilden nesle aktarılmadığı zaman doğar. Komünizmin tarihselleştirilmesi, gerçek yaşamda ortadan kaybolması ile aynı zamana denk gelir. Bu, anti-komünist söylemin ortadan kaybolması anlamına gelmez: varlığını sürdürür ve çeşitli vesilelerle demagojik yöntemler ile harekete geçebilir; 2019-2020’de Bernie Sanders’a karşı kampanyayı düşünelim, İspanya sağının Podemos’a karşı kampanyasını vb., ancak genel olarak anti-komünizm, artık sağın hayali ve kültürünün asli bir unsuru değildir. Kültürel ve ideolojik “arşiv”inin bir parçası olarak herhangi bir anda tekrar aktifleştirilmeye hazır biçimde arka planda durur. Bu bakış açısından, bir mukayesenin taslağını çizmek ilgi çekicidir. Sahneden atılsa bile, komünizm yeni alternatif hareketlerin kültür ve tahayyülünde neredeyse tamamen yok iken anti-komünizm sağın ideolojik arşivinde varlığını sürdürür. Arap Baharı’nda, Wall Street’i İşgal Et hareketinde, İspanya’daki 15M hareketinde, Fransa’daki Nuit Debout (Çalışma kanunu reformlarına karşı Fransa’da 2016 yılında başlayan yaygın protestolar; ç.n.) protestolarında vb. bu işleviyle ilgili bir rol oynamadı. Aşırı sağ, repertuarına –milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, homofobi, kadın düşmanlığı vb.- bağlı kalarak bazı varyantları (İslamofobi, antisemitizmin yerini alma eğilimindedir) piyasaya sürüyor. Alternatif hareketler kendilerini yeniden keşfetmelidir, ancak komünist gelenekte kesinlikle var olan fakat baskın olmayan sömürgecilik karşıtı ve ırkçılık karşıtı bir kültür haricinde geçmişle herhangi bir süreklilik iddiasında bulunmazlar.

Bu bakış açısından, tarihsel devamlılıktaki kopuş, solda, sağdakinden daha derindir. Yeni alternatif hareketler, liberter bir geleneği yeniden keşfediyorlar; öğretisel anlamda anarşizm anlamında değil, bundan ziyade anti-otoriter hassasiyet, yerleşik geleneklere kayıtsızlık, yatay demokrasi, kolektif katılım, tüm hiyerarşilerin reddi olarak. Pratiklerinde, ekolojide, yeni haklar talebinde, toplumsal eşitsizlik eleştirisinde, sınıf, ırk, din ve cinsiyet ayrımcılığı eleştirisinde bir tür “biçimsel kesişimcilik” içinde aynı meşruiyete sahiptir. Bazen bu hareketler, gizlenmiş gelenekleri toprağa gömülü olduğu yerden çıkarır, örneğin Paris Komünü, 20. yüzyıl boyunca komünizmin ona verdiği imajın dışında, bir doğrudan demokrasi deneyimi olarak yeniden keşfedildi: Ekim Devrimi’nin henüz olgunlaşmamış bir habercisi şeklindeki imaj.

Özgürleştirici bir eylemin yararına bir kullanım/yeniden işlevlendirme hakkı ile özdeşleşmiş kavramları, yazarları ya da kategorileri ele alma çağrısı, solun belirli akımlarının karakteristik bir hareketidir. Bugün benzer bir harekete şahit oluyoruz gibi görünüyor ama tam tersi yönde işaret var: taraftar toplamak için solun kavram ve kategorilerini alan sağ. Onun tarafında yeni kalmış görünüyor; “devrim”, isyan, özgürlük ve hatta bazı durumlarda cumhuriyet. Soru şu: Eleştiri, en önemli unsuru olan kelama, yani sava bu kadar az değer biçiliyor görünürken nereye atfedilebilir?

Sağ ve sol arasında böylesine büyük bir “fikir alışverişi”nden bahsedilebileceği konusunda emin değilim. Sol, sağdan bazı analitik kategorileri ödünç almıştır. Walter Benjamin’den Mario Tronti’ye, çok iyi tanıdığınız yazarların “istisna hâli” ya da “siyasetçinin özerkliği” gibi kavramları kullanmalarını bir düşünün. Hatta bütün bir damar olarak Marksizm ve eleştirel teorinin Heideggerci ilişkisini, en başta da Herbert Marcuse’u göz önünde bulundurun. Onların tarafında, bazı aşırı sağ düşünürler (örneğin Alain de Benoit) Gramsci’yi kapsamlı biçimde kullanmıştır. Jacob Taubes’in Schmitt ile mektuplaşmasında savunduğu gibi, bu, azaltılamaz bir mesafeyi ima eden imkânsız bir “diyalog”dur. Bir diyalogdan öte, bu bir simetridir: hem faşizm hem de komünizm, liberal geleneğe bir kez daha farklı perspektiflerden ve zıt hedeflerle meydan okudu. O halde, kalıtımsal bir yaklaşımı benimsersek geçişler sabittir: Frankfurt Okulu tarafından detaylandırılmış araçsal rasyonalite kavramında Weber ve de Nietzsche’den izler ya da genç Lukács’ın Marksizm’inde romantizmin izlerini vb. bulmak zor olmayacaktır. Ancak, analitik kategoriler, değer veya ilkeler değildir. Ne sosyalizm ya da komünizm fikrini sağın değerleriyle inşa edebilirsiniz ne de bir faşist düzen fikrini solun değerleriyle. Sadece klasik liberalizmden ilham alan bir dünya görüşü sağın değerleriyle solun değerlerini karıştırabilir. Bu hatanın en açık örneği, siyasi düşünce tarihinin en muğlak ve aldatıcı kavramlarından olan totalitarizm kavramıdır. “Devrimci” retoriğin milliyetçilik tarafından benimsenmesi yeni değildir –geçmişi, faşizme ve “muhafazakâr devrim” dedikleri şeye kadar dayanır- fakat bu, değerlerle değil her halükârda politik eylemin biçim ve araçlarıyla ilişkilidir.

Benim bugünkü izlenimim, yeni sağın, eski “faşist devrimci” retoriğini terk ettiği ve solun fikirlerini sahiplenmediğidir. Liberal geleneğin dil ve söylemini –“değerler”i ne ölçüde yaptıklarını bilmiyorum- dönüştürüyor; demokrasi, cumhuriyet, özgürlük, kurtuluş, haklar vb. sloganları lügatına entegre ediyor. Bununla birlikte, söz konusu kavramlar 1848’de ya da 20. yüzyılın birinci yarısında hâlâ sahip oldukları yıkıcı anlamı yitirmişlerdir. Bunlar artık evrensel kavramlardır, herkesin sahip çıkabileceği kapsamda suiistimal edilmiş ve bitap düşmüşlerdir, çünkü artık bir anlamları yoktur. Yeni sağın bu kavramlara verdiği içerik muhafazakâr ya da gericidir: “demokrasi”, plebisiter mutabakat anlamına gelir; “kurtuluş”, dışarıdan gelen kültürlerin (İslam) etkilerine karşı savunma anlamındadır; hakların savunulması, Batı medeniyetinin fetihlerini tehdit edebilecek azınlıkların dışlanması demektir; “feminizm”, İslami gericiliğe karşı mücadeledir vb. Aşırı sağ, halk sınıflarında fikir ittifakı buluyorsa (her yerde oluyor; ABD’den Brezilya’ya, Almanya’dan İtalya’ya) bu, yeni bir dilin benimsenmesinden değil, solun bunları terk etmesinden, sol parti ve sendikaların zayıflaması ve bugün olmamasından, kolektif eylem, örgütlenme ve dayanışma hafızası ve kültürünün artık var olmamasındandır. Sol, kolektif kurtuluş kavramını somutlaştırmıştır; aşırı sağ ise bir günah keçisi aramayı öneriyor. Trump, Bolsonaro ve Le Pen’in seçim mutabakatı, solcu bir dili benimseme olgusunda değil, -bazı durumlarda- protesto oyunu sermayeye çevirme becerisinde yatar.

Son soru ile bağlantılı olarak; başka şeylerle birlikte kitaplarınız sayesinde de biliyoruz ki okuryazar kültürün gerilemesinin hararetinde entelektüelin rolü ve onun kamusal alandaki etkisi de gerilemiştir. Bu kültürün ürettiği dünya imgeleri, “videosfer”inkilerden farklılık gösterir. Bu bakımdan, hangi “dünya görselleştirmeleri” (geçmiş ya da bugünkü), hangi bilinçsiz düşünme biçimleri veya çağdaş “dijitosfer”imizde –yakın zamanlardaki bir röportajınızda yarı şaka yarı ciddi böyle adlandırdınız- hangi anlatılar hâkimdir?

Saf olabilirim ama ben “dijitosfer”in potansiyelleri konusunda epey iyimserim. Tabii ki benim bu değişimi kavrayışım çok tahmini, çünkü başka iletişim araçlarını tercih eden bir nesle aitim ve bu nesil, söz konusu yeni araçlara çok aşina değil, ancak bazı iri ölçekli gerçekler ayan beyan ortada. Sosyal ağlar, kamusal alanın bütün yapısını tamamen dönüştürdü, çünkü bir yandan şeyleştirmeyi tamamladılar –bütün ağlar çokuluslu şirketlere ait-, fakat diğer yandan da yıkıcı aygıtlar haline geldiler. Bu olgunun bir örneği, 2018 ve 2019 yıllarında Fransa’daki “sarı yelekliler”. Geleneksel kamusal alanın bütün araçları –basın, televizyon kanalları ve radyo- bu hareketi suçlu çıkarmak konusunda hemfikirdi: popülist, ilkel, şiddet içeren, kültürel anlamda gerici, temsili demokrasinin kurumlarına saygısız olacak düzeyde gerici vb. Sosyal ağlar sayesinde, bu kendiliğinden hareket kendi yapılarını, kolektif tartışmanın ileri düzeyde demokratik biçimlerini, bütün toplumsal sorunlara dair yatay tartışmayı yaratmayı başardı ve kendi gösterilerini örgütledi. Kamuoyu araştırmaları gösterdi ki, her şekilde suçlu çıkarılan bu hareket, nüfusun yüzde 70’inden fazlasının kendisi ile fikir birliğini elde etmişti. Bu örnek genişletilebilir: 2011’deki Tunus isyanından 2019’da Cezayir’deki “Hirak” protestolarına Arap Baharı, sosyal medyaya çok borçlu. ABD’deki Black Lives Matter hareketinin, Hong Kong’da ve son olarak Minsk ve Burma’daki hareketlerin taşıyıcısıydı sosyal medya araçları. Sosyal ağlar, Habermas’ın kavramı kullandığı anlamda, muhtemelen 21. yüzyılın kamusal alanının ayrıcalıklı ifade alanını oluşturmaktadır: aklın eleştirel kullanımının icra edilebileceği bir sivil toplum alanı. Neoliberalizm, “dijitosfer”i bir şeyleştirme ve yabancılaştırma alanı olarak destekler: vatandaş olma statüleri yerini tüketiciler olmaya bırakmış izole bireyleri birbirine bağlayan, piyasanın aracılık ettiği iletişim. Sosyal ağların yıkıcı kullanımı, bu şeyleştirme taşıyıcılarını, toplumsal ve politik alanın yeniden sahiplenilmesini hedefleyen seferberlik ve kolektif eylem taşıyıcılarına dönüştürdü.

Şu anda, şimdiciliğin damga vurduğu bir zamanda yaşadığımız tezini kabullenirsek pandeminin; ifade etme ve başkalarıyla birlikte olma – her ikisi de bu durumu aşan bir şeyi organize etmek için gerekli örnekler olan- zamanını ve imkânını elinden alan acil ve zorunlu bir durdurmayı gerektirdiği için, bu deneyimi tamamlamaya geldiğini teyit etmenin uygun olduğunu düşünüyor musunuz? 

Şimdicilik –şimdiye sıkıştırılmış dünya- zamanımızın ufku olmayı sürdürüyor, fakat pandemi aynı zamanda onun çelişkilerine de ayna oldu. Bir yandan neoliberalizmin zaferini kutladı. İlk defa insanlığın kaderi –küresel bir pandeminin çözümü, tüm dünyanın saat yönünü yavaşlattı-  kapitalizmin ellerine teslim edildi. Tüm devletler, aşı geliştirme ve üretme işini büyük çokuluslu şirketlere emanet etti; özel şirketlerin hizmetine sunuldular ve şu anda piyasadan satın aldıkları dozlar ile nüfuslarını aşılamaktan sorumlular.

Bu, ilkesel bir tercih, çünkü araştırmalar kamu finansmanı sayesinde olağanüstü bir ivme gördü, fakat bu finansman, bunları nasıl yöneteceğine karar veren özel şirketlere bağlandı. Marx’ın dediği şekliyle, kapitalizm tüm yasal-politik üstyapılar üzerindeki ontolojik üstünlüğünü göstermiştir, çünkü egemenlik ilkesinden vazgeçilmiş ve sermayenin denetimine boyun eğilmiştir. “Siyasetin özerkliği” aniden silinmiştir. Ancak bu, durumun sadece bir yüzü. Diğer yüz gösteriyor ki, pandemi küresel ölçekte yaygın bir anti-kapitalist bilinci ateşledi. İnsanlar, pandemiden ulusal çözümlerle çıkmanın imkân dâhilinde olmadığını, küresel krizin küresel bir yanıt gerektirdiğini, bu yanıtın da kamusal güçlerin yeninden etkinleştirilmesini beraberinde getirdiğini anladılar. Binlerce insanın sağlığı, yalnızca kendi kârlarıyla ilgilenen bir avuç çokuluslu şirkete emanet edilemez. Bütün ülkelerde tartışmalar, on yıllardır süren özelleştirmeler ve kamu harcamalarındaki kesintilerle zayıflatılan ulusal sağlık sistemlerinin yetersizliklerine –pandeminin ilk aylarında maske ve oksijen tüpü sıkıntısı vardı- odaklandı. Sonunda, uluslararası kamuoyu yeni bir küresel mutabakat talebini ifade ediyor. Biden’ın politikaları ve Avrupa Birliği’nin yeniden başlama planları, bu toplumsal talebe ilk ve çekingen bir yanıt olan yamuk gösteren ayna gibi.

Son olarak, Solun Melankolisi kitabınızda tipik bir karmaşık entelektüel siyasi operasyon olarak adlandırdığınız şeyin, şimdiki zamanda ne şekilde onu aşabilecek bir çatlak açabileceğini ve bugün engellenmiş gibi görünen diğer yönleri hayal etmemize yol açabileceğini düşünüyorsunuz?

Solun Melankolisi kitabımda, “iyileştirmeye” çalıştım, yani, solun duygusal yapısına her zaman ait olan ancak yine her zaman yerinden edilen, gizlenen ya da sansürlenen bir hissin meşruiyetini tanımaya. Tarihini yeniden inşa etmeye çalıştım ama ona, 20. yüzyılın yenilgilerinin ardından gerekli olan bir “yas özeni” dışında iyileştirici nitelikler atfetmeye asla çalışmadım. Bana öyle geliyor ki, solun melankolisi bugünün mücadelelerine eşlik edebilir ve yeni projelerin doğuşunu yüreklendirebilir, ancak kesinlikle onların yerine geçmez. İlki, solun kendini tanımasına ve yeni bir özdüşünümsel olgunluğa ulaşmasına yardım ediyorsa verimlidir, fakat yaratıcı erdemlere sahip değildir. Sol, kapitalizm olmaksızın ve kapitalizme karşı yeni bir gelecek fikri icat etmelidir. Önümüzdeki yol uzun, ancak çizgisel ve birikimsel bir süreç değil; beklenmeyen tersine dönüşlere, değişimlere ve hızlanmalara hazırlanmalıyız.

https://www.eldiplo.org/notas-web/la-ruptura-de-continuidad-historica-ha-sido-mucho-mas-profunda-en-la-izquierda-que-en-la-derecha/  adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Kaynak: http://gercegingunlugu.blogspot.com/2021/11/enzo-traverso-solun-tarihsel.html?m=1

Sosyalist Strateji ve Parti – Gilbert Achcar

Bu metin, Gilbert Achcar’ın Güney Afrika’daki Anti-kapitalist Gelecek için Diyaloglar adlı girişim için sunduğu “Marksizm, sosyalist strateji ve parti” başlıklı konuşmasının dökümüdür. Konuşmasında Achcar, Marx’tan günümüze parti anlayışlarının ve bunun günümüzdeki sosyalist strateji üzerindeki etkilerinin izini sürüyor. Bu transkript, Gilbert Achcar tarafından gözden geçirilmiş, düzenlenmiş ve tamamlanmış halidir. Konuşmanın orijinal video kaydına buradan ulaşabilirsiniz.

Beni bu toplantıya davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Bir Senegalli olarak doğup büyüdüğüm kıta olan Afrika’dan yoldaşlarla bu konuları tartışmak benim için büyük bir şans.

Toplantının düzenleyicileri tarafından tanımlanan “Marksizm, sosyalist strateji ve parti” konusu oldukça geniştir. Çok sayıda vakayı ve çok çeşitli durumları kapsamalarına rağmen, bu konuların her biri tekildir. Herkesin bildiği gibi çokça “Marksizmler” vardır; her akım kendisinin tek gerçek ve özgün olanı olduğuna inanmakla birlikte… Ve kesinlikle birçok olası sosyalist strateji vardır, çünkü stratejiler normalde her ülkenin somut koşullarına göre belirlenir. Her yerde aynı olabilecek küresel bir sosyalist strateji olamaz. Aynı şekilde her vakit ve her ülke için geçerli olan tek bir parti anlayışı da yoktur diyebilirim. Stratejik ve örgütsel meseleler yerel koşullarla ilintilendirilmiş olmalıdır. Aksi takdirde, Lev Troçki’nin yerinde bir şekilde “bürokratik olarak soyut enternasyonalizm” dediği şeye sahip olursunuz ve bu her zaman çok steril olur. Bunu aklımızda tutalım.

Tartışmamız Marksist bir çerçeveye bağlı kaldığından dolayı, Marksizmin tarihi boyunca geliştirilen birkaç kavramı tartışıp, artık epeyce uzun diyebileceğimiz Marksizm deneyiminden dersler çıkararak birkaç sonuca varmaya çalışacağım.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto ve Birinci Enternasyonal

Birleşik bir teorik ve pratik siyasal yönelim olarak Marksizmin doğuşunu, 1848’de çıkan Komünist Parti Manifestosu ile tarihlendirebiliriz. Bu, bizi, içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ile Marksizmin doğduğu zaman arasındaki koşulların devasa değişimi üzerine düşünmeye zorlayan uzun bir tarihtir. Marx ve Engels, Marksizmin politik bir hareket olarak bu kurucu belgesinden başlayarak, en başından itibaren çok fazla esneklik gösterdiler. Manifestoda, komünistlerin diğer işçi sınıfı partileriyle ilişkisi üzerine olan bölüm iyi bilinir ve oldukça önemli ve ilginçtir, çünkü bu bölüm, henüz başlangıç ​​aşamasında, doğmakta olan Marksist teoriye bağlı siyasi düşüncenin çerçevesini çizer. Bu bölüm, Marksist perspektifin erken dönem bir ifadesidir ve bu nedenle de kuşkusuz mükemmel değildir. Ancak yeni bir küresel siyasi perspektifin çizilmesi açısından çok önemli tarihi bir belgedir. Siyasi bir “manifesto” olarak düşünüldüğünde, eylemle oldukça ilintilidir.

İçinde şu ünlü satırları okuruz: “Komünistler bir bütün olarak proleterlerle nasıl bir ilişki içindedir? Komünistler, diğer işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmazlar.” Bu elbette, belgenin başlığının bizzat Komünist Parti Manifestosu olduğu düşünüldüğünde, komünistlerin kendilerine ait bir parti kurmayacakları anlamına gelmez. Aslında, Almanca orijinalin daha doğru bir çevirisi şöyle olurdu: “Komünistler, diğer işçi sınıfı partileri karşısında özel bir parti değildir.” (“Die Kommunisten sind keine besondere Partei gegenüber den andern Arbeiterparteien.”) Burada asıl vurgulanan, Komünist Parti’nin işçi sınıfının diğer partilerinden farklı olmadığıdır. “Diğer işçi sınıfı partileri” ile ne kastedildiği birkaç satır sonra açıklığa kavuşur, ancak komünistlerin onlara “karşı” olmadığı fikri hemen ardından açıklanır.

“Onların”, yani komünistlerin, “proletaryanın bir bütün olarak çıkarlarından ayrı ve harici hiçbir çıkarları yoktur.” Bir başka deyişle, komünistler kendi gündemi olan kendine özgü bir sekt oluşturmazlar. Tüm proleter sınıfın çıkarları için savaşırlar. Onlar proletaryanın ayrılmaz bir parçasıdır ve kendi çıkarları için değil, proletaryanın sınıf çıkarları için savaşırlar. Bu gerçekten çok önemli bir konu, çünkü tarihten biliyoruz ki birçok işçi sınıfı partisi, belirli çıkarları temsil eden bloklar şeklinde, bir bütün olarak sınıftan koptu. Tarih böyle örneklerle yüklüdür.

Dolayısıyla komünistlerin, bir bütün olarak proletaryanın çıkarlarından ayrı ve harici çıkarları yoktur. Sınıfın özlemlerinden ayrı kendi sekter ilkeleri olamaz. O halde komünistlerin ayırt edici özelliği nedir? “Onlar, diğer işçi sınıfı partilerinden yalnızca bununla ayrılırlar” –  cümlesini iki nokta takip eder:

  1. Enternasyonalist bakış açısı ya da “Farklı ülkelerin proleterlerinin ulusal mücadelelerinde [komünistler] tüm proletaryanın ortak çıkarlarına işaret eder ve onları öne çıkarır” anlayışı. Proletaryanın milliyetten bağımsız çıkarları olan (“von der Nationalität unabhängigen Interessen”) küresel bir sınıf olduğu fikri Manifesto’daki komünistlerin alamet-i farikasıdır.
  2. İşçi sınıfı mücadelesinin nihai hedefinin – toplumun dönüştürülmesi ve kapitalizmin ve sınıf ayrımının ortadan kaldırılması – takibi. Burjuvaziye karşı mücadelenin çeşitli aşamalarında komünistler bu uzun vadeli perspektifi temsil ederler. Nihai hedefi her zaman akıllarında tutarlar ve parçalı mücadelelere veya kısmi taleplere saplanarak nihai hedefi asla gözden kaçırmazlar.

Bunlar, işçi sınıfının bir kesimi, işçi sınıfı içinde bir grup veya parti olarak tüm sınıfın çıkarları için savaşan komünistlerin iki ayırt edici özelliğidir. Bunun hem pratik hem de teorik sonuçları vardır. Pratik düzeyde, komünistler “her bir ülkenin işçi sınıfı partilerinin en ileri ve kararlı kesimini” oluştururlar. Siyasi pratikte en kararlı olanlardır, çünkü hareketi her zaman ileriye, daha fazla radikalleşmeye doğru iterler. Teorik düzeyde, analitik perspektifleri sayesinde komünistler, çeşitli mücadeleler hakkında geniş ve kapsamlı bir anlayışa sahiptir. En azından oynamayı diledikleri rol budur.

“Komünistlerin acil amacı, diğer tüm proleter partilerinkiyle aynıdır.” Ortaklığa yapılan bu yinelenen vurgu önemlidir; biz komünistlerin -ki burada Marx ve Engels yazıyor- tek proleter parti değil, proleter partilerden biri olduğumuz fikri… Komünistlerin işçi sınıfının tek partisini teşkil ettiği ve başka hiçbir partinin sınıfı temsil etmediği şeklindeki sekter iddia, kesinlikle burada savunulan anlayış değildir.

Peki komünistlerin diğer proleter partilerle paylaştıkları acil amacı nedir? Bu soruya verdikleri cevap, Marx ve Engels’in diğer proleter partilerle ne demek istediklerinin iyi bir emaresidir. Bu amaç, “proletaryanın bir sınıfa dönüştürülmesi, burjuva egemenliğinin yıkılması ve proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesidir.” Bu hedefler, iki yazarın proleter partilerle ne demek istediğini tanımlar. Ve “komünistler, diğer işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmazlar” (veya diğerlerine nazaran özel bir parti) diyen baştaki cümleye ışık tutarlar. İşçi sınıfı partileri ile Marx ve Engels, bu amaçlar için savaşan tüm partileri kastetmiştirler: sınıfın siyasal inşası, burjuva egemenliğinin devrilmesi ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi.

Bunun ötesinde, Marx ve Engels’in siyasi biyografilerinin ve yazılarının açıkça gösterdiği şey, genel bir parti teorisine sahip olmadıklarıdır; böylesi genel bir teori geliştirmekle ilgilenmiyorlardı. Bunun nedeninin başlarken vurguladığım nokta olduğuna inanıyorum: parti, sınıf mücadelesi için, devrimci mücadele için bir araçtır ve bu araç farklı koşullara uyarlanmalıdır. Bütün zamanlar ve ülkeler için geçerli genel bir parti kavrayışı olamaz. Sınıf partisi, dünya çapında aynı modele sahip bir dini mezhep değildir. Her dönemin ve ülkenin somut koşullarına uyması gereken bir eylem aracıdır.

Bu mevcut koşullara uyarlama fikri, Marx’ın ve Engels’in siyasi tarihinde sürekli olarak yürürlükte idi. Çabucak fazla sekter buldukları, Blanquist bakış açısına daha yakın olan bir grupla erken siyasi angajmanlarından, Avrupa’nın 1848’de tanık olduğu devrimci dalganın ışığında 1850’de ifade ettikleri daha incelikle işlenmiş görüşe kadar… Almanya’ya odaklanan ünlü bir metinde, “Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı”nda, iki arkadaş, komünistleri, kendilerinin Komünist Manifesto’da ana hatlarını çizdikleri yaklaşımı aynen uygulayanlar olarak tanımladılar: devrimci süreci ilerletmek için çabalayanlar ve proletaryanın diğer sınıflardan ayrı örgütlenmesini savunanlar.

Bu amaçla işçi kulüplerinin kurulması çağrısında bulundular. Jakobenler gibi siyasi kulüplerin kilit aktörlerden olduğu Fransız Devrimi örneğini akıllarında tutuyorlardı. Aynı şeyi 1850’de Almanya için savundular; ancak bu sefer, sürekli olarak burjuva ya da küçük-burjuva demokratları aşmayı taktik edinmiş proleter kulüpler (bugün kitle partisi diyeceğimiz şeyi oluşturan)… Proletarya partisi, devrimci süreci ileriye götürmek, onu kesintisiz bir sürece dönüştürmek için bunu yapmalı idi: “sürekli devrim” o ünlü belgede kullandıkları terimdir.

Marx ve Engels daha sonra, Birinci Enternasyonal’in 1864’te kuruluşuna kadar, resmi olarak bir siyasi örgüte dahil olmadan zamanlarını geçirdiler. O dönemde kendilerine atadıkları rol, ulusal bir örgüte dahil olmaktansa, doğrudan uluslararası düzeyde hareket etmekti. Birinci Enternasyonal farklı akımlardan oluşan geniş bir yelpazeyi bir araya getirdi. Anarşistler ve tabii ki Marksistler ile birlikte bugün sol reformistler olarak adlandırabileceklerimizin de dahil olduğu yekpare olmayan bir yapıya sahipti. Anarşistlerin kendileri esas olarak iki farklı akımdan oluşuyordu: Fransız Proudhon’un takipçileri ve Rus Bakunin’in takipçileri. Böylece, dönemin arkaik dilinde resmi adı “Uluslararası Emekçiler Birliği” (International Workingmen’s Association) olan Birinci Enternasyonal’e çeşitli eğilimler ve işçi örgütleri katıldı.

Birinci Enternasyonal, Paris Komünü ile doruğa ulaştı. 18 Mart 1871’de başlayan ve yaklaşık iki buçuk ay sonra kanlı bir baskınla son bulan Parisli emekçi kitlelerin, işçilerin ve küçük burjuvazinin ayaklanması olan Paris Komünü’nün 150. yıl dönümünü bu yıl kutluyoruz. Bu trajik sonuç, gerileme dönemlerinde sıklıkla rastlanan, hizip içi çatışmalarda keskin bir artışın ardından Enternasyonal’i sona erdirdi.

İkinci Enternasyonal, Sosyal Demokrasi, Lenin ve Luxemburg

Sonraki aşama, Marx ve Engels’in İngiltere’den çok yakından takip ettiği Alman sosyal demokrasisinin ortaya çıkışıydı. Marx’ın ünlü metinlerinden biri, Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin 1875’teki kuruluş kongresinden önceki taslak programı üzerine bir yorum olan Gotha Programının Eleştirisi’dir.

Daha sonra, 1883’te Marx’ın ölümünden sonra, 1889’da Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılında İkinci Enternasyonal kuruldu. Engels hâlâ faaldi; altı yıl sonra ölecekti. Böylece Marx ve Engels, yaşamları boyunca çok çeşitli örgüt türlerine katkıda bulundular. Enternasyonalleri düşünün, Birinci ve İkinci: İkinci, Birinci’de yer alan gruplardan oldukça farklı olan kitlesel işçi partilerini kapsıyordu ve daha dar bir siyasi görüş yelpazesini ihtiva ediyordu. Tartışmaya oldukça açık olmasına rağmen, anarşistler saflarında hoş karşılanmıyordu. İkinci Enternasyonal, 19. yüzyılın sonu itibariyle çoğu Avrupa ülkesinde yasal olarak yürütülmesi giderek mümkün hale gelen, sendikalardan seçimlere kadar tüm sınıf mücadelesi biçimlerinde yer alan kitlesel işçi partilerine dayanıyordu.

Kitle mücadelesine katılan bu işçi partileri, küçük bir aydın devrimci grubun darbe yoluyla iktidarı ele geçirebileceği ve iktidarı ele geçirdikten sonra kitleleri yeniden eğitebileceği fikrine dayanan Blanquism’in eleştirisinin bağlamında ortaya çıktılar. Fransız Devrimi ile gelişen radikal akımlardan birinden doğan bu bakış açısı, Marx ve Engels tarafından aldatıcı (illusory) olarak şiddetle eleştirilmiş ve onların derinden demokratik olan devrimci değişim anlayışlarının karşısına konmuştu.

Marx ve Engels’in yaşadıkları dönemden beri Marksizm, bildiğimiz gibi, çeşitli sürümlerden (avatars) geçti, ancak yirminci yüzyılda en baskın olanı tartışmasız Rus modeliydi. Daha spesifik olarak, bahsettiğimiz model, İkinci Enternasyonal’in bir seksiyonu olan Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevik fraksiyonu tarafından geliştirilen Marksizmin bir çeşidiydi. Partinin 1912’de bölünmesinden sonra, hem Bolşevik hem de Menşevik kanat, 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kısa süre sonra krize girecek olan Enternasyonal’e bağlı kaldı.

Rusya’daki koşullar, elbette, Fransa ya da Almanya’nın ya da Enternasyonal’in geniş seksiyonlarının bulunduğu diğer çoğu ülkenin koşullarıyla karşılaştırıldığında oldukça istisnaiydi. Rusya, kısa dönemler dışında hiçbir siyasi özgürlüğe izin vermeyen çok baskıcı bir devlet olan çarlık tarafından yönetiliyordu. Rus devrimcileri siyasi polisten saklanarak çoğu zaman yeraltında çalışmak zorunda kaldılar.

Leninizmin bir parti teorisi olarak doğuşu bu çok özel koşulların ışığında düşünülmelidir. Bir parti teorisi olarak Leninizm, geçen yüzyılın hemen başında doğdu, ilk büyük belgesi Lenin’in Ne Yapmalı? (1902) kitabı idi. Bu kitap, büyük ölçüde tarif ettiğim koşulların meyvesi olan bir örgüt ve mücadele anlayışı sunuyordu: “komplocu” (conspiratorial) bir şekilde hareket eden profesyonel devrimcilerin yeraltı partisi. O zamanın koşullarında devrimcilerin faaliyet gösterebilmelerinin tek yolu buydu Rusya’da.

Yine de Lenin’in konuyla ilgili düşüncesinin evrimini incelediğimizde, 1905 Devrimi’nden sonra, işçi sınıfı kitlelerinin kendiliğinden radikalleşme potansiyelinin daha iyi bir değerlendirmesine yönelik bakış açısını değiştirdiğini görüyoruz. Başlangıçta işçilerin kendiliğinden eğilimlerinin ancak sendikacı bir perspektifin sınırları içinde kalacağı konusunda ısrar ederken, 1905’ten sonra işçi sınıfı kitlelerinin bazı anlarda herhangi bir örgütten daha devrimci olabileceğini anladı – kendi örgütü de dahil!

Ancak bu, Menşevikler ve Bolşevikler arasında 1905’ten önce parti anlayışı hakkında ortaya çıkan anlaşmazlığı çözmedi: Partinin üyeliği ne kadar büyük olmalı? Üyelik için hangi koşullar olmalıdır? Tüm parti üyeleri günlük siyasi faaliyetlere tamamen katılmalı mı, ya da aktif katılım düzeyleri ne olursa olsun üyelik aidat ödeyen destekçileri içermeli mi? Bu tartışma 1903’te kızışmıştı. Ancak yıllar sonra, 1912’de parti bölündüğünde, en ciddi ayrılık örgütsel olmaktan çok politikti -liberal burjuvaziye karşı tutum-. Bu, Ne Yapmalı?’da ifade edilen parti anlayışına çok eleştirel yaklaşan Troçki gibi birinin, siyasi olarak Bolşeviklere hala daha yakın olan tutumunu açıklıyor. Dolayısıyla, 1912’den sonra her iki kanada karşı uzlaştırıcı duruşunu, bu farklı konularda her biri ile hem hemfikir olduğu ve hem de aynı fikirde olmadığı için.

Aynı dönemde aslında Rosa Luxemburg Alman Sosyal Demokrat Partisi’ni Lenin’den daha fazla eleştiriyordu. Lenin partiyi bir model ve temel ilham kaynağı olarak görürken, Rosa Luxemburg parti liderliğini soldan eleştiren en önde gelen kişi idi. Lenin’in parti anlayışını da eleştiriyordu, çünkü işçi sınıfı kitlelerinin devrimci potansiyeline ve devrimci zamanlarda sosyal demokrat partinin liderliğini kuşatma yeteneklerine dair esaslı bir inanca sahipti.

Buraya kadarki kısa ve kısmi kuşbakışı, işçi partisi ve onun rolüne ilişkin kavrayışlarda karmaşık bir çeşitliliğin var olduğunu göstermeye yeterlidir. Bu gerçeklik, bu çeşitli görüşlerin sahiplerinin dayandığı farklı ülkelerin farklı koşullarının dikkate alınmasını daha da önemli kılıyor. Bolşevik partisi 1917’de büyük bir kitle partisine dönüştü. 1917’deki radikalleşme ve devrimci süreç sırasında parti, Rusya işçi sınıfının büyük bir kesimini ve Rus Devrimi’nin toplumsal tabanının diğer bileşenlerini kazandı: askerler, köylüler ve diğerleri. Parti, süregiden kitlesel radikalleşmeyi özümsemek için saflarını genişçe açtı. Burada, değişen koşullara intibak etmek için gerekli olan örgütsel biçim esnekliğinin yürürlükte olduğunu görüyoruz.

Genellikle Leninizme atfedilen “demokratik merkeziyetçilik” formülü aslında Lenin’den gelmedi. Tartışmada demokrasi ve eylemde merkeziyetçiliğin birleşimini işaret ederek Alman sosyal demokrasisinin örgütsel işleyişini özetlemektedir. Bu ifade tartışmayı engellemek için değildi. Aksine, ifadenin demokratik yarısına vurgu yapılmıştı. Çarlık Rusya’sının zorlu koşullarında bile, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin her kanadında her zaman birçok tartışma, açık anlaşmazlıklar ve örgütsel hiziplerin oluşumu vardı. 1917’de koşullar değiştiğinde, tartışmalar Rusya’nın kendi içinde açık hale geldi.

Ancak daha sonra – 1921’de, iç savaştan kaynaklanan zor koşullar bağlamında – Komünist Parti’de (Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevik kanadının varisi) hizipler yasaklandı. Ölümcül bir hata olduğu daha sonra kanıtlanacak bir karar… Bu karar herhangi bir sorunu çözmedi; ancak partinin bir fraksiyonu, liderliğindeki bir grup tarafından partinin tam kontrolünü ele geçirmek ve her türlü muhalefeti ortadan kaldırmak için kullanıldı. Bu, Stalinist mutasyonun başlangıcıydı.

1924’te Stalin, Leninizmi yeniden tanımladı ve onu bir dizi dogma olarak kutsallaştırdı. Bu yaklaşım gayet merkeziyetçi ve demokratik olmayan bir parti anlayışını içeriyordu: parti ve liderlik kültü, çelik disiplin, hiziplerin ve dolayısıyla parti içinde örgütlü tartışmanın yasaklanması. İşte burada, “proletarya diktatörlüğünün” aygıtı olarak parti anlayışı dile getirildi; bu sadece Marx ve Engels’e değil, aynı zamanda Lenin’in Devlet ve Devrim’i (1917) gibi bir kitaba bile yabancı bir görüş idi. Bu kitapta, bu diktatörlüğün tanımında bile partiden bahsedilmiyor (bu bir bakıma aslında bir sorun, kitabın devrimden sonra partilerin haklarını ve rolünü tartışması gerektiğinden dolayı). Ancak kilit nokta, partinin proletarya diktatörlüğünü somutlaştırdığı fikrinin o dönemde ağırlıklı olarak Leninizm olarak kabul edilen şeyin bir parçası haline gelmesidir.

Gramsci, Mevzi ve Manevra Savaşı

Marksizmin çeşitli sürümlerinin gelişmesi gibi, çeşitli Leninizmler de olmuştur: az önce tanımladığım Stalinistlerin Leninizmi ve özellikle kendilerini Troçkist olarak adlandıran gruplar arasında diğer Leninizmler. Troçkist versiyonların bazıları aslında Stalinist versiyona oldukça yakındı; karşı tarafta ise, Leninizmi Rosa Luxemburg’un perspektifine oldukça yakın olan Belçikalı Marksist Ernest Mandel gibi birini buluyoruz.

Rus Devrimi’nden sonra gelişen oldukça ilginç bir yaklaşım, ünlü İtalyan Marksist Antonio Gramsci’ninkidir. Avrupa’da gelişen olayları değerlendirirken Gramsci, Rusya’nın koşulları ile Batı Avrupa’nın koşulları arasındaki farkı vurguladı. Burada yine başlangıç noktamıza dönüyoruz: koşullar, her ülkenin ve bölgenin somut durumu. Batı Avrupa’da liberal demokrasi, burjuva “hegemonyası”na eşlik etti. Burjuvazi, yönetmek için yalnızca güce değil, aynı zamanda halk çoğunluğunun rızasına da dayanıyordu.

Ve Gramsci’ye göre basitçe Rus deneyimini kopyalamak yerine bu temel fark hesaba katılmalıdır. Batı’nın kendine özgü koşullarında, işçi partisi bir karşı hegemonya kurmaya, yani burjuva ideolojik tahakkümden kopuşta çoğunluğun desteğini kazanmaya çalışmalıdır. Liberal demokratik koşullar altında, partinin seçimler yoluyla burjuva devletinin içindeki konumları ele geçirmesine izin veren bir mevzi savaşı vermelidir. Bu mevzi savaşı manevra savaşının başlangıcıdır, askeri stratejiden ödünç alınan bir ayrım… Bir mevzi savaşında, silahlı bir kuvvet mevzilere ve kalelere yerleşir, oysa manevra savaşında birlikler düşmanın topraklarını işgal etmek ve silahlı kuvvetlerini kırmak için harekete geçer. Bu nedenle, tipik Batı koşullarında, işçi partisi, uzatmalı bir mevzi savaşı tasavvur etmelidir, bir yandan gerektiğinde ve zamanı geldiğinde manevra savaşına geçmeye kendini hazırlarken…

Partinin Materyalist Kavrayışı, İnternet

Bütün bunlara, partinin materyalist kavrayışı diyeceğim şeyi eklememe izin verin. Marksistler için, sosyal ve siyasal koşulları değerlendirmenin başlangıç ​​noktası tarihsel materyalizmdir: belirli bir toplumun örgütlenme biçimleri, teknolojik araçlarına tekabül etme eğilimindedir. Bu aksiyom, tüm örgütlenme biçimleri için genişletilebilir: örgütlenme biçimleri maddi koşullara uyum sağlarlar. Kapitalist firmaların yönetim tarzları için gerçekten de durum böyledir. Aynı şey devrimci örgüt için de geçerlidir: türü ve biçimi, büyük ölçüde, mevcut teknoloji ve siyasi özgürlükler tarafından belirlenen literatürünü üretmek için kullandığı araçlara bağlıdır. Bu nedenle, bir parti esas olarak yeraltı matbaasına yaslanıyorsa, yüksek derecede merkezileşme ve gizlilik gerektiren komplocu bir organizasyondur. Yazınını açıkça ve yasal olarak basabiliyorsa, açık, demokratik bir örgüt olabilir (gereklilikten ziyade tercihinden dolayı komplocu ise, genellikle bir partiden çok bir sekttir). Bu bizi iletişimde büyük bir teknolojik devrim olan internete getiriyor. Bu teknolojik değişimin parti anlayışını etkilememesi gerektiği inancı, partinin dini benzeri dogmatik bir örgüt haline geldiğinin açık işaretidir.

Günümüzde, tüm örgütlenme biçimleri internetin varlığına oldukça şartlandırılmıştır. Tam da bu nedenle ağ oluşturma, daha önce olabileceğinden çok daha yaygın bir örgütlenme biçimi haline geldi. Sosyal medya gibi sanal ağların mümkün kıldığı ağlar, fiziksel ağların kurulmasını da kolaylaştırabilir. İnternet sayesinde hem bilgi paylaşımında hem de karar vermede çok daha demokratik bir işleyiş biçimi mümkün. Demokratik bir tartışma yapmanız ve karar vermeniz gerektiğinde her seferinde çok uzak mesafelerden insanları fiziksel olarak buluşmak için getirmenize gerek yok.

İnternetin sunduğu olanak çok büyük ve henüz kullanımının başlangıcındayız. Bu olanak, yeni nesilde merkeziyetçiliğe ve liderlik kültlerine karşı var olan güçlü nefreti de besliyor. Yirminci yüzyılda hüküm süren modellerle karşılaştırıldığında, yeni nesil arasında böyle bir meydan okumanın varlığının oldukça sağlıklı olduğuna inanıyorum.

Ağ oluşturma, günümüzde oldukça revaçta. 1990’larda bu tür bir örgütlenmeyi savunan Zapatistalarla başladı. Bugün için en somut örneği, Black Lives Matter (BLM)’dir. Bu hareket birkaç yıl önce, çoğunlukla çevrimiçi bir platform ve ortak bir ilkeler dizisi etrafında bir ağ olarak başladı. Yerel birimler, merkezi bir yapısı olmayan hareketin yalnızca genel ilkelerine bağlıdır: önderlik eden bir merkez olmadan sadece yatay ağlar; hiyerarşinin yokluğu, dikey örgütlenmenin yokluğu. Modern teknolojiden önce böyle bir ölçekte varlığı mümkün olmayan, tam anlamıyla zamanımızın ürünü olan bir örgütlenme biçimi. Bu örgütlenme tarzının günümüzdeki varlığı örgütün materyalist kavrayışı için güzel bir örnektir.

Ağ oluşturma, Afrika kıtasında Sudan’da meydana gelen yakın tarihli bir başka önemli gelişmede de önemli bir konum teşkil ediyor. Aralık 2018’de başlayan Sudan Devrimi, her biri çoğunlukla gençlerden oluşan yüzlerce üyenin yer aldığı, çoğunlukla kentsel mahallelerde aktif yerel birimler olan Direniş Komitelerinin oluşumuna tanık oldu. Her büyük kentsel bölgede, her birinde yüzlerce katılımcı bulunan bu türden düzinelerce komite var. Önemli kentsel alanlarda on binlerce insan bu şekilde örgütleniyor. İşleyişi BLM’ninkine benziyor: müşterek ilkeler, müşterek hedefler, merkezi bir liderliğin yokluğu, sosyal medyanın yoğun kullanımı. Fakat, ilhamlarını BLM’den almadılar. Daha ziyade, dönemin bir ürünü; geçmişin merkezileştirilmiş deneyimlerine ve onların üzücü sonuçlarına yukarıda bahsedilen hoşnutsuzluğun yeni teknolojilerle birleşmesinin bir ürünü.

Ancak bahsettiğim bu durum, aynı fikirde olan, -Komünist Manifesto’nun komünistleri gibi- belirli görüşleri paylaşan ve bu düşünceleri yaymak isteyen insanların siyasi örgütlenmesine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Ancak, modern teknolojinin olanak tanıdığı niteliksel olarak daha yüksek örgütsel demokrasi derecesi, benzer şekilde düşünenlerin partileri için de geçerli olabilir.

Özetlemek gerekirse, en başta belirttiğim kilit nokta örgüt biçiminin, inşa edileceği yerin somut koşullarına bağlı olduğudur. Teknolojik boyutun yanı sıra zaman ve mekan da belirleyicidir. Kendi kendini “öncü partiler” ilan eden sekterliğe düşmekten kaçınmak çok önemlidir. Öncülük, beyan edilebilecek değil, pratikte kazanılması gereken bir statüdür. Gerçekten bir öncü olmak için, kitleler tarafından öyle görülmelisiniz.

Öncü parti inşa etmek isteyen Marksist devrimciler, Komünist Manifesto’da olduğu gibi, kendilerini farklı biçimlerdeki diğer örgütleri de kapsayan daha geniş sınıf hareketinin bir parçası olarak görmelidirler. Bir işçi sınıfı kitle partisi kurmayı ve nihayetinde –çoğunluğa görüşlerini ikna etmeyi başarırlarsa – ona önderlik etmeyi hedeflemeliler. Bu nedenle, eğer varsa kitlesel, anti-kapitalist işçi sınıfı partilerine katılmalı, yoksa da onları inşa etmeye katkıda bulunmalıdırlar. Kendi kendini “öncü parti” ilan eden bir parti kurarak ve üyeleri birer birer saflarına katarak bir kitle partisi inşa edemezsiniz. Bu iş böyle yürümüyor. Ayrıca, sosyalizm sadece demokratik olabilir. Bunu söylemek banal ama bu, değişim lehine toplumsal bir çoğunluk olmadan toplumu daha iyiye doğru değiştiremeyeceğiniz anlamına geliyor. Aksi takdirde, tarihin bize çok trajik bir şekilde gösterdiği gibi, otoriterlik ve diktatörlük üretimi ile karşı karşıya kalırsınız. Ve bu çok büyük bir bedelle gelir.

Son olarak vurgulamak istediğim nokta, burjuva kurumlarının ve bürokratik eğilimlerin yıpratıcı etkilerine karşı demokratik teyakkuzun gerekliliği hakkındadır. Dünyadaki tüm ülkeler değilse de çoğu, Gramsci’nin tarif ettiği ve burjuva devletinin seçim kurumları içinde bir mücadeleyi de içeren mevzi savaşına girmenin şu anda mümkün olduğu ülkelerdir. Bu mevzi savaşı, elbette, sendikalar ve grevler, oturma eylemleri, işgaller, gösteriler vb. çeşitli sınıf mücadelesi yöntemleri aracılığıyla dışardan bir mücadele ile birleştirilmelidir.

Mevzi savaşı sırasında devrimciler, burjuva kurumlarının çürütücü etkileriyle karşı karşıya kalırlar, çünkü seçilmiş yetkililer kapitalizmin yozlaştırıcı gücünden etkilenebilirler. Aynı şey, sendikalar ve diğer işçi sınıfı kurumları içinde geçerli olan bürokrasinin yozlaştırıcı gücü için de söylenebilir. Devrimciler, bu kaçınılmaz risklere karşı tetikte olmalı ve bu çürütücü etkinin hakim olmasını önlemenin yeni yolları üzerine düşünmelidirler. Bu da aklımızda tutmamız gereken tarih derslerinin önemli bir parçasıdır.

Tempest, 23 Ağustos 2021

Çeviri: Önder Akgül

Neo-Leninizm ve Stratejik Eşgüdüm İhtiyacı – Frédéric Lordon

Kapitalizmin doyumsuz genişleme dürtüsünün hızlandırdığı bir ekolojik kriz anında yaşadığımıza şüphe yok ancak ekolojik çöküşü önlemek için mücadele içindeki sol kendisini nasıl örgütlemeli? Frédéric Lordon, kapitalizme karşı stratejik, büyük ölçekli bir hedef geliştirmek ve sürdürmek için solun neo-Leninist bir konum benimsemesi gerektiğini savunuyor.

Aşağıdaki metin, Andreas Malm ile ACTA, Extinction Rébellion (PEPS) ve Le Monte-en-l’air kitapçısı (6 Haziran 2021) tarafından organize edilen bir tartışma vesilesiyle yapılan bir konuşmanın yeniden basımıdır ve bu toplantıyı mümkün kıldığı için minnettarım. -Frédéric Lordon.

Ekoloji konusunda Andreas’tan çok daha az bilgim olduğu için, konuşmalarımızın birbiriyle çelişkili olmaktan ziyade tamamlayıcı olacağına inanarak başka bir şeyden bahsedeceğim. Her durumda, çelişkili olmaları da pek mümkün görünmüyor. Bence gerçekte en az üç şey hakkında büyük bir görüş birliğine sahibiz – ve bunlar gayet de önemli meseleler! Birincisi nereden başlanacağı; ikincisi nereye gidileceğidir; ve üçüncüsü (bunu cevaplayabildiğimiz kadarıyla) oraya nasıl gidileceğidir. Tartışmasız biçimde suçun kapitalizmde olduğunu ve tek tutarlı siyasi hedefin ondan kurtulmak ve onu devirmek olduğunu ortaya koyan dünyanın içinde bulunduğu aciliyetten değilse nereden başlamalı? Bu konuda “biz” aramızda (radikal solun “biz”i veya özgürleştirici sol, kısaca anti-kapitalist sol) kolayca anlaşmaya varırız. Bundan sonra zorluklar meydana gelir: Nereye gidilecek, nasıl gidilecek? İşte farklılıklar burada başlıyor. Hemen söylemeliyim ki, ne Andreas ne de ben bu sorulara net ve ayrıntılı cevaplar verebilecek durumdayız – ki böylesi muhtemelen daha faydalı. Bana öyle geliyor ki, ikimiz de konunun esası hakkında anlaşmaya varmak için bunlara dair yeterli bir fikre sahibiz. Konunun esası dediğim de konuyu ele almanın belirli bir biçimi; ki bu biçim solda bir hayli anlaşmazlığa yol açıyor -eski ama sürekli güncellenen ve yeni içeriklerle donatılmış bir anlaşmazlık. Bu yaklaşıma bir isim vermemiz gerekirse Neo-Leninizm derdim. Ekoloji hakkında konuşamayacağım için bugün Neo-Leninizm ile ne demek istediğimizi açıklamaya çalışmak istiyorum.

Savaş Komünizmini Yeniden Tanımlamak

Andreas, kitaplarından birinde “savaş komünizminden” bahseder. Hiçbir okuyucunun bu ifadeyi birinci derecede -süngülü tüfek ve kızıl yıldızlı kalpak imgeleriyle- ele alacak kadar aptal olmayacağını umuyoruz. Savaş komünizmi fikrine bu zamanda ne anlam verebiliriz? Basitçe, anti-kapitalist bir hattın hayati aciliyetinin hissi, dünyevi bir acil durum olarak anti-kapitalist bir çizginin anlamı. O halde Neo-Leninizm, yeniden tanımlanan bir savaş komünizmi fikrinden inşa edilen bir pozisyonun ta kendisidir.

Ancak, ‘Leninizm’ ifadesi ağızdan çıktığı anda korku çığlıklarını tetikleyen refleksi nasıl engelleyebiliriz? Sadece France InterArte veya Télérama’da değil; solda da. 1917’nin yüzüncü yılı, Leninizm’in Çeka, Kronştadt, Moskova mahkemeleri ve Gulag anlamına geldiğini açıklayan bir kitap akınına şahit oldu. SSCB’nin böyleolduğunu herkes biliyor. Bütün bunlar, 1950’lerin Troçkizminden bu yana uzun ve derin bir şekilde düşünüldü. Öyleyse zaten ardına kadar açık olan bir kapıyı zorlamanın anlamı nedir? Kimse bunun tekrar başlamasını da tekrar denemek de istemiyor. Bu nedenle “savaş komünizmi”nde olduğu gibi, kendini kabul edilmiş imgelerden koparmak için asgari çabayı sarf etmek ve kendi zamanımız için tarihsel bir güncellemenin yolunu aramak gerekir. Leninizmin bugün 1917’de Rusya’da Lenin’in inisiyatifiyle ve onun adı altında yapılandan başka bir şey olarak anlaşılmasını istiyorsak, tanımlama veya kavramsallaştırmadan başka bir yol yoktur.

Genelliğini ortaya çıkarmak için ortaya çıkışının tarihsel koşullarından koparılmış bir Neo-Leninizm’in olası bir tanımı şu şekilde olabilir: Leninizm, 1) bir hedeften 2) büyük ölçekli [macroscopic] bir hedeften ve 3) uygun bir biçim altında stratejik eşgüdümün sağlanmasına ilişkin açık bir zorunluluktan meydana gelir. Bu “uygun biçim”in içerdiği sorunların büyüklüğünü vurgulamama gerek yok. Buradaki önemli nokta, bir zorunluluğun diğerine yol açmasıdır. Stratejik eşgüdüm zorunluluğu, onun için uygun olan biçim hakkında düşünme zorunluluğunu getiriyor. Bu konuda hiçbir fikrim olmadığını hızla söyleyip geçiyorum. Zamanım kısıtlı, sorun değil: bu konuda konuşmaktan kaçınmamı sağlayacak…

Zaten ilk iki noktayla ilgili konuşulacak malzeme var. Birincisi, Leninizm bir amaçtan meydana gelir. Bu kadarsıradan bir şey söylemek zorunda hissettiğimize inanmak zor ancak yine de zorundayız. Çünkü solda oldukça tuhaf bir siyasi çağ yaşıyoruz, burada bir amaç ortaya koyma gerekliliği artık hiç de aşikar bir hâlde değil ve hatta şüphe duyulacak bir şey olarak algılanıyor. Fransa’da çok dinamik ve çok ilginç, ancak her türden amacıdüşman olarak gören ve siyaseti yalnızca geçişsiz [intransitive] bir anlamda düşünen bir entelektüel ve politik akım var. Yani, hareket için hareket. Her şeyden önce de, kimse gelip ona yön vermeye [direction[1]] cesaret etmesin istiyor. 

Bu şüphe nereden geliyor? Bir yön vermenin diğerini gizleyebileceği gerçeğinden gelir. Arzulanır bir siyaseteişaret etmek olarak anlaşılan yön verme’den, mevcut operasyonları ele alma, komuta etme anlamındaki yön verme anlayışı her zaman için ortaya çıkabilir. Ve bu gerçekten de tehlikeli bir andır. ‘Leninizm’ göstereni, bu ikinci yön verme anlamına, yani yöneticilerin yön vermesi anlamına yapışık kaldı ancak Leninizm’de aynı zamanda birinci anlamın, yani arzu edilen anlamında, ne yapmak istediğimizi ve nereye gitmek istediğimizi söyleyen yön verme anlamının da olduğunu unuttuk.

Burada iki yazardan alıntı yapacağım. İlki, “geçmiş deneyimlerden çıkarılan ve onsuz eylemin amaçsızca dağıldığı bir çekül olarak hizmet eden stratejik bir hipotez” ihtiyacından bahseden Daniel Bensaïd’dir. İkinci yazar ise Andreas Malm: ‘İnsanlığın krizi devrimci liderliğin krizidir” şeklindeki eski Troçkist formülün güncellenmesi gerekiyor. Kriz, istikametin namevcut hâlidir.’

Açıkça söyleyebilirim ki: Bu iki ifadeye de derinden katılıyorum. Güçlü bir politik öneri olmadan, yani kapitalist öneriye karşı koyabilecek genel ve eklemlenmiş bir öneri olmadan kapitalizme karşı hiçbir mücadelenin mümkün olmadığını düşünüyorum. Ayrıca geçişsizliğe yapılan methiyelerin siyasi iktidarsızlığa varmayı sağlayan pasaport olduğunu düşünüyorum. İşte soldaki ilk kırılma çizgisi budur. Bir yanda anti-kapitalist bir siyasetin kurucu unsuru olarak bir yönelimin, yani bir önerinin zorunluluğunu sürdüren Neo-Leninist konum ile diğer yanda korkarım ki sonunda siyaset karşıtı olmaya mahkum geçissizlik fikri.

Diyalektik Jest

Bu kırılmayı üzülerek seyretmekten başka bir şey yapmak istiyorsak, sanırım kaybolmuş bir entelektüel jesti geri almalıyız: diyalektik jest. Burada kendini aşmanın ve sentezin görkemli bir süreci olarak Hegelci-Marksist versiyondaki diyalektiği kastetmiyorum. Diyalektiği karşıtlar arasındaki uzlaşmaz nesnel bir gerilim, bir sentezde çözülemeyen ve bu nedenle özgün bir biçim altında bağdaştırılma gerekliliğine çağrı yapan bir gerilim olarak düşünüyorum. Başka bir örnek: stratejik bir çizgi olmadan, buna hizmet edecek asgari bir örgütlenme olmadan devrimci süreç olmaz. Sadece isyan patlamaları olacak ve mağlup olacaklar. Bununla birlikte, asgari bir örgütsel biçimde koordine edilen stratejik bir hat olarak yön verme’den her zaman komuta etme anlamında, yani bir ayırma olarak ve nihayet bir müsadere olarak yön verme çıkabilir. Bu doğru. Ben bunu ifade ettiğimde, ikisini de kastediyorum. Her ikisi de doğrudur. Yani ikisiyle de uğraşmak zorundasın. Her ikisini de bir arada tutmanız ve onları sonsuza kadar kusurlu ve her zaman revizyona tabi olan bir formda tutmanız gerekir.

Bu, diyalektiğin Hegelci-Marksist olmayan versiyonudur, sentezi uzlaştırma vaadinden sıyrılmış ve kurumsal yapılarda karşıtların uyumlaştırılmasının, onların birlikte mevcudiyetlerinin düzenlenmesinin yalnızca kusurlu olasılıklarını bırakan bir versiyondur. Düzene sokulacak çatışkıların indirgenemez olmaları, bazı ‘aşkınlıklarda’ aşılamaz olmaları gerçeğinden, onları barındıran kurumların özünde kusurlu oldukları sonucunu çıkarır; yani sürekli bir sorgulama ve yeniden çalışmayı gerektirirler.

Bu arada şuna da değineyim, bu Castoriadis’in demokrasi anlayışından farklı değil. Demokrasi, sürekli olarak bize pazarlanan seçim salatası ve ‘özgür basın’ bileşimi değildir. Demokrasi, bir siyasi organın kendi kurumlarını kurma ve onları kalıcı olarak yeniden işleyebilmek için kontrol altında tutma kapasitesidir. Bu nedenle, bize “kurumları savunmamız gerektiğini” açıklayan ‘demokrat’ bir özenti görür görmez kiminle uğraştığımızı biliriz – bir sahtekâr. ‘Kurumların savunması’ demokratik bir fikir değil, bu polis için, Paris Polis Müdürü  Didier Lallement veya Macron gibiler için bir fikirdir; Sarı Yeleklileri ezmek için gönderildiklerinde Çevik Kuvvet ekiplerinin beyinlerinin doldurulduğu fikir buydu: ‘kurumların son kalesi sensin’, ‘kurumları savunmak zorundasın’, anti-demokrasinin par excellence formülleri.

O halde, her şeyden önce siyasetin kurucu unsuru olarak amacın haklılığını eski konumuna geri getirmek. Ancak Neo-Leninizm bu asgari gerekliliğin çok ötesine geçer. Bir hedefi onaylıyorsa, aynı zamanda onun büyük ölçekli olma karakterini de onaylar. Bu, komünizmin ancak bir toplumsal oluşum, yani büyük bir insan grubu ölçeğinde tasarlanabileceği anlamına gelir. Neo-Leninizm kesinlikle yerel deneyimlere ilgisiz değildir, ancak düzenleyici bir ilke olarak bunların özel bir konuma sahip oldukları iddiasını reddeder. Muhtemelen ‘neo’ ön ekinin en kullanışlı olduğu nokta burasıdır. ‘Vintage’ Leninizmin yerel özerklikleri -bizzat ezmeye çalışmadığı zamanlarda- umursamadığını kabul etmemek zor. Tarihsel Leninizmin acı verici dersleri arasında tüm özerk yerel yaşamın yok edilmesi, totaliter devlet merkezileşmesinin feci bağıntılarından biriydi -bir daha ne yapılmaması gerektiğine dair bir tür model. Dolayısıyla Neo-Leninizm, yerel deneyimlere ilgi göstermekle yükümlü olacaktır; bu ilginç şeylere kibarca saygı göstermesi gerektiğinden değil, kendi canlılığının bir kaynağı olarak ilgilenmelidir. İşte o zaman onları mümkün olduğu kadar başarılı kılmaya dönük rasyonel görevinin farkına varacaktır. Neo-Leninizm bütün bunlara rağmen, toplumsal bir oluşumu komünlerden oluşan bir takımadadan başka bir şey olarak görür. Neden ? Çünkü yalnızca yeterli büyüklükte ve bütünleşmeye sahip bir grup, asgari düzeyde gerekli bir işbölümünü sürdürebilir.

Komünizm Bir Üretim Tarzı Olmaz Zorunda

Tabii ki, kapitalist iş bölümünden önemli ölçüde daha düşük seviyede bir iş bölümü olacaktır bu -dünyaya ilişkin acil durum bunu dayatıyor- ama yine de yerel-komünal bir iş bölümünün gerçekleştirebileceğinden çok daha yüksek olacak. Başka bir deyişle, kapitalizmden çıkmak, üretim tarzı kategorisini reddetmek anlamına gelmez. Komünizm bir üretim tarzı olmak zorunda kalacak, çünkü insanlar her zaman kendi maddi yaşam araçlarını kolektif olarak üretmek ve bu üretimin araçlarını üretmek zorunda kalacaklar. Üretim tarzı zaten buna ilişkindir. Komünler ve yerel deneyler bu üretim tarzına ve onun iş bölümüne mükemmel bir şekilde dahil olur ancak hiçbir şekilde onun bütünü teşkil etmez.

Şimdi gelelim sol içindeki ikinci ayrım çizgisine: bir amacın iddia edilmesi ile geçissizliğin anti-politikası arasındaki ya da başka bir deyişle, istikamet ihtiyacını ortaya koymak ile yön verme gerekliliğinin tümüylereddedilmesi arasındaki ayrımın ardından bu ikinci ayrım çizgisi, bir yanda küresel büyük ölçekli alternatif öneriyi, diğer yanda yerel özerklik ilkesinin öz yeterliliğini ayırır. Tıpkı geçişsizliğin iktidarsızlığa dönüşmesi gibi, yerelliğin özel oluşu da “kaçışçılığa” dönüşür. Kaçışçılık, günümüz solu içinde çok güçlü ve cezbedicidir: Kaçarız, terk ederiz, kapitalizmi arkamızda bırakırız – kendimizi ondan ayırırız. Laf kalabalığı yapmak istemem ama şunu vurgulamak lazım: Kapitalizmi geride bırakırsak, hâlâ arkamızda bir yerlerde kalır.

Kaçışçılığın yalnızca varsayılan bir çözüm olarak, engellerin büyüklüğü karşısında bir teslimiyet çözümü olarak başarılı olduğunu düşünmeye başladım. Yani kapitalizmi yıkma fikri radikal bir imkansızlık olarak insanların kafasına yerleştiğinde -Fredric Jameson’ın tabirine herkes aşinadır- aslında projeden vazgeçildiğinde, geriye tek çözüm kalıyor. Ancak bu gezegendeki durumun nasıl olduğunu biliyoruz, onu terk ederek bundan kaçınmak artık bir seçenek değil. Ayrıca kulübelerdeki ya da ağaçlardaki  yaşamın cazibesi -çünkü tüm bunlar hakkında çok fazla güzelleme duyuyoruz- bir üretim tarzı oluşturmaz. Çok daha basit bir şekilde söylemek gerekirse: ağaçtan düşer ve kötü şekilde bacağınızı kırarsanız, bir yosun lapası veya bir kök kaynatarak işin içinden çıkamazsınız. Muhtemelen General Electric markalı bir görüntüleme makinesi bulunan yerel bir hastaneye gideceksiniz.

Buradaki soru görüntülemeyi General Electric’e bırakıp bırakmayacak oluşumuz. Kaçışçılık başka seçenek bırakmaz. Komünizm ise ‘hayır’ diyor. Ve bu, bir üretim tarzının büyük ölçekli amacıdır. Ama üretici güçler sorununu tamamen yeni bir tarihsel rejime sokan bir üretim tarzıdır bu. Neo-Leninizm kesinlikle üretici güçler sorununa ilgisiz değildir. Bunların belli bir seviyede tutulması gerektiğini bilir, sadece ağaç dostlarına değil, mühendislere, teknisyenlere ve bilim insanlarına da ihtiyaç vardır. Ama aynı zamanda maddi üretimin şimdiye kadar gezegene ne yaptığını ve bunu ne kadar uç noktalara taşıdığını da biliyor. Bu nedenle Neo-Leninizm, çelişkisiz olarak, üretimciliğe kökten düşman bir üretici güçler komünizmi olarak kavranabilir. Üretimcilik, bir geçişsizlik rejimine (üretim için üretim) ve bir mutlakiyetçilik rejimine (insan faaliyetinin bütününü içine alan maddi üretim) giren üretimdir. Bu nedenle, eğer bir üretim tarzıysa, neo-Leninizm, etrafında örgütlendiği yeni dayatmaları ve yeni hedefleri hiçbir şekilde gözden kaçırmaz: dünyanın içinde bulunduğu durumun dayatmaları ve insan yaşamının gayrı-maddi güçlerinin gelişimine ilişkin hedefler.

Çev: Bartu Şanlı

Kaynak: versobooks.com

Başlık ve ara başlıklar İmdat Freni tarafından konmuştur.


[1] Yazar direction sözcüğünü iki anlamda kullanıyor hem istikamet hem yönetim. İki anlam arasındaki geçişi aynı sözcükle sağlayabilmek için yön verme ifadesini tercih ettik (İmdat Freni).

Sokakta, Mahallede, İşyerinde Yoksullaştırmaya karşı Emeğin Birleşik Kampanyasını Örelim! – Yeniyol’un Sözü

Saray Rejimi tüm toplumu, en kırılgan kesimlerin en ağır biçimde etkileneceği kahredici bir felaketin eşiğine kadar getirmiş durumda.

İşçi sınıfının kazanımlarına yirmi senedir saldırıp, sermaye sınıfını güçlendirirken, diğer yandan da bürokrasi ve yandaş sermayeyi kapsayan ve yağma harekatıyla kendisine bağlı zenginleşmiş bir kast oluşturan rejim sınıfsal karakterini usulen bile gizleme zahmetine katlanmıyor artık. Oylarını eriten siyasi ve ekonomik krizle birlikte bu saldırıları ve talan operasyonlarını, ideolojik perdelerin arkasına daha az saklama ihtiyacı duyarak, açıkça pervasızlaştırıyor. 

TL’nin döviz karşısında değersizleşmesini neredeyse teşvik eden faiz kararları, işçi sınıfının kölelik koşullarına mahkûm edilmesinin AKP’nin temel hedefi olduğunu ortaya koydu. Özelleştirmelerle, grev yasaklarıyla, polis şiddetiyle emekçilere aralıksız bir şekilde saldıran iktidar, bu son hamlesiyle, halkın bizzat asgari yaşam koşullarına karşı topyekûn bir taarruz başlatmıştır. Doların halihazırdaki durumuyla emekçilere reva görülen asgari ücret, ucuz emek ve vahşi sömürü konusunda dünyaya örnek olan Çin’den bile geriye düşmüş, en ucuz emek cennetlerinden Vietnam’la eşitlenmiştir. 

Emeğe Topyekun Saldırı

AKP, bugüne kadar kamu iktisadi teşebbüslerinden akarsularına, koylarından dağlarına, hazine arazilerine kadar ülkeyi baştan sonra yağmalamış, sıra işçinin emekçinin alın terinin son damlalarına gelmiştir. 

Saray rejimi uzun bir süre boyunca milliyetçi-muhafazakâr sağ seçmeni hedefleyerek oluşturduğu ideolojik söylemini, artık özensiz ve biçimsiz bir şekilde ve sadece kendi kemik seçmen tabanını gözeterek kotarmaktadır. Erdoğan ve AKP kurmayları, dövizdeki bu tırmanışı bir yandan dış güçlerin saldırılarına bağlarken, diğer yandan yüksek dövizin istihdam ve büyüme için olumlu olduğunu söylemekte; emir alan troll’ler ise “1 dolara ülkemizi satmayız” saçmalıklarıyla sosyal medyayı doldurmaktadır. 

AKP’nin böylesine pervasız adımlar atması ve bunun altını güçlü bir propaganda ile doldurmaya dahi çalışmaması, elleri ceplerinde 2023 seçimlerini bekleyen düzen muhalefeti için titizlikle değerlendirilmesi gereken göstergelerdir. 

Emeğe karşı başlatılan bu topyekûn saldırının sonuçları emekçilerin hayatında birkaç gün içinde kendini göstermektedir. En temel gıda maddelerinden ulaşıma, kiradan faturalara kadar neredeyse bütün kalemler işçi sınıfının yaşamını gözle görülür bir şekilde ve çok kısa bir sürede fakirleştirmektedir. Durum buyken, emeği odağına alan bir siyasi özneleşme süreci, her zamankinden daha kaçınılmaz bir şekilde kendini dayatmaktadır. 

Acil Yaşamsal Talepler Ekseninde Bir Kampanya

Sol kamuoyunda bir süredir devam eden ve çeşitli örgütlerin görüşmelere başlamasına evrilen solun strateji ve birlik tartışmaları son derece değerli. Bu görüşmelerin, seçim ittifakıyla sınırlı olmaması, birleşik, bağımsız ve politik bir sınıf odağını yaratma hedefiyle sürmesi; bunun yanında seçimlere de emek temelli bir üçüncü ittifak ile hazırlanılması gerekmektedir. 

Ancak sosyalistler olarak şu anda önümüzde duran görev, işçi sınıfına karşı başlatılan bu taarruza karşı, yaşamsal bir dizi talep etrafında örgütlenen, solun geniş kesimlerini kapsayan ve emekçileri bu taarruza karşı bütünleşik bir özne haline getirmeyi hedefleyen bir kampanya örgütlemektir. 

-Asgari ücretin insanca yaşamayı sağlayacak bir seviyeye çekilmesi 

-İşsizlere iş yaratılması için ücretler düşürülmeden çalışma saatlerin azaltılması

-Elektrik, su, ısınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçların ücretsiz ve kamusal hale getirilmesi

-En zengin kesimlerden alınacak bir servet vergisiyle tüm yurttaşlara asgari bir yaşam gelirinin sağlanması gibi talepleri içerecek bir faaliyet yalnızca merkezi eylemlerle sınırlı kalmayıp emekçilerin çalışma ve yaşam alanlarında adım adım inşa edilmelidir.

Böyle bir faaliyet, hem soldaki birleşik zemin tartışmalarına pratik bir katkı sağlayacak, hem halihazırda yaşanan siyasi ve ekonomik krizin sorumlusunun temelde kapitalizm olduğu gerçeğini yayacak, hem de düzen partilerinin AKP sonrası için hazırladığı ve emeğinin haklarının dışlanacağı aşikâr olan restorasyon dönemine bir sınıf siyaseti devredecektir. 

Erdoğan rejiminin son bulması önemlidir. Ancak bu sonda işçi sınıfının ve sosyalistlerin güçlü bir imzasının bulunması, gelecek için, çok daha önemlidir.

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Görsel Kaynağı

25 Kasım Vesilesiyle Bir Kez Daha Haykırıyoruz: Şiddetle Mücadelemiz Sürecek!

Bu yıl da 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde kadın cinayetlerini, en temel hakkımız olan yaşama hakkımızın elimizden alınışını, her gün eksilişimizi konuşarak söze başlamak zorunda bırakılıyoruz. Pandeminin ağırlaştırdığı yoksulluk katmerlenirken, en temel ihtiyaçlar lüks haline gelirken, ücretli emek alanında kadınlar gittikçe daha fazla güvencesizleşirken, ayrımcılık ve şiddet artarken, krizde ilk gözden çıkarılan kadınlar iken, ev içi ücretsiz kadın emeği bir yandan ağırlaşıp bir yandan değersizleşirken kadınlara yönelik şiddet biçimlerinin de arttığını ve derinleştiğini görüyoruz.

Kadınları şiddet ve yoksulluktan korumaya yönelik politikalar geliştirmek şöyle dursun, kazanılmış haklarımıza saldırıların hız kazandığı bir yılı geride bırakıyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme kararı uzun zamandır sürdürülen kadın düşmanı politikaların sadece bir adımı. Kadınların istihdama katılmasının önünde eğitim hakkının ihlal edilmesinden kreş hakkının gasp edilmesine kadar türlü türlü engel varken, milyonlarca kadın güvencesiz çalışırken ve işsizlik ödeneğine erişimde bile bir cinsiyet uçurumu varken kadınların nafaka hakkını tartışanlarla cebelleşiyoruz. Yaşam hakkımız elimizden alınırken 6284’ü savunmak zorunda bırakılıyoruz.

Kadına yönelik şiddet çok farklı biçimlerde artmaya devam etse de şiddetin en yaygın biçimlerinden biri, ev içi ücretsiz emek üzerinden gerçekleşiyor. Ev içi şiddet, kadınlara yüklenen “sorumlulukların” yerine getirilmemesi halinde kadınları disipline etmenin bir yöntemi olarak varlığını sürdürüyor. Öte yandan biliyoruz ki şiddet asla evin içiyle sınırlı değil; makbul ve makbul olmayan kadınlık halleri üzerinden şiddet her alanda meşrulaştırılıyor. Dahası, şiddete maruz kalan kadınların koruma mekanizmalarına erişimleri gün geçtikçe daha da zorlaşıyor.

Biz kadınlar şiddetin hiçbir biçimine alışmayacağız. Kazanılmış haklarımıza, mücadelemize saldırıların devam ettiği bu 25 Kasım’da da kadınlara yönelik şiddetle mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğimizi duyuruyoruz! Artık kadınlar kırsalda, şehirde, okulda, fabrikalarda, sokaklarda şiddetin psikolojik, cinsel, ekonomik ve fiziksel tüm hallerine karşı dayanışıyor ve mücadele ediyor. Birbirimizden aldığımız güçle dayanışmamız daha da büyüyecek, mücadelemiz tüm ülkeyi ve dünyayı saracak. Mücadelemizle aydınlattığımız dünyada özgür kahkahalarımız yankılanacak. Kadın dayanışmasıyla her türlü saldırının, şiddetin karşısında dimdik durmaya devam edeceğiz. Bugün bize reva görülen bu düzeni, bize reva görenlerin başlarına geçireceğiz. Yaşıyor olmanın bile direnmek olduğu bir sistemde, en özgür ve mutlu halimizi var etmek için ne gerekiyorsa yapacağız.

Hayatlarımız Bizim!

Sokaklar Bizim!

Yeniyol’dan Kadınlar

Ortadoğu’da ‘İklim Değişikliği’ için Hiç Vaktimiz Yok – Vicken Cheterian

20 bin kadar delege ve ‘dünya lideri’, bazıları özel jetleri ile, iklimimizi nasıl koruyacağımızı tartışmak üzere Glasgow’a gitti. 31 Ekim ile 12 Kasım tarihleri arasında 26. Birleşmiş Millet İklim Değişikliği Konferansı için buluşacaklar. Glasgow zirvesinin amacı sera gazı emisyonunu azaltarak bu yüzyıl içinde sıcaklık yükselmesini 1,5 °C sınırları içinde tutabilmek.  

ABD Başkanı Joe Biden, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis’in de içinde bulunduğu birçok dünya lideri zirveye katılırken, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin gibi bazı liderlerse katılmamayı tercih ettiler. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Glasgow’a yapacağı seyahati son anda iptal etti. 

Ne var ki Ortadoğu’da bizim iklim değişikliğini tartışmak için hiç vaktimiz yok. Biz çok daha acil sorunlarla meşgulüz. Şu anda din savaşlarının ortasındayız, birçok kentimiz harap halde, ekonomilerimiz ise, eğer çoktan iflas etmediyse, çökmek üzere. Başka yerlerden gelen mülteciler eski yaşam tarzımızdan artakalanları tehdit ediyor. O kadar çok sorun var ki, “iklim değişikliği”ni tartışma lüksünü nasıl karşılayabiliriz? 

İklim değişikliği bizim sorunumuz değil, zengin ülkelerin sorunu. 

Ortadoğu’da bu kadar çok sorunla karşı karşıya olmasak belki biz de iklim değişikliğini ve iklim değişikliğinin hayatlarımız üzerindeki etkilerini tartışabilirdik. Amma velakin hayır, şimdi değil, biz bitmez tükenmez bir şekilde kendi kendimizi tüketmekle meşgulüz.

İklim değişikliğinin, özellikle de dünya yüzeyindeki ani ısınmanın Ortadoğu’yu, zengin ülkelerden daha fazla ilgilendirdiğini fark etmişsinizdir. Arap Yarımadası, Kuzey Afrika, Mezopotamya ve Orta Asya dünya üzerindeki en kurak bölgelerden bazıları. Her şeyden önce, daha geniş bir alanda yer alan Ortadoğu’da çok daha az su var ve kuzeyiyle güneyindeki diğer bölgelerden daha sıcak. Ne var ki haberler daha da kötüleşiyor; bilimsel tahminler 2050’ye kadar dünya yüzeyindeki ortalama ısınmanın 2 °C düzeyinde olacağını öngörüyorsa da, Ortadoğu bölgesinde ısınma riskinin bunun iki katına yani 4°C dereceye kadar çıkabileceğini tahmin ediyorlar. 

İklim değişikliği olmasa da bölgedeki su kaynakları büyük risk altında. Bunun en aleni kanıtı yok olan göller ve içdenizler. Aral Gölü felaketi oldukça iyi bilinir; Sovyet planlamacılar Orta Asya’daki kurak ovalarda pamuk üretebilmek için Ceyhan ve Seyhan nehirlerinin yönlerini değiştirerek Aral’ı gözden çıkardılar. İran’da tarım arazilerinin sulanması nedeniyle, Urmiye Gölü’nde su seviyesi 1995’ten beri düşüyor. Gölün yüzey alanı 1997’de 5.000 kilometrekare iken 2013’te onda birine, sadece 500 kilometrekareye indi ve daha da inmeye devam ediyor.  Her ne kadar yılda 7 cm ile daha az da olsa, Hazar Denizinde de su seviyesi düşüyor. Bu yüzyılın sonunda su seviyesi 10 metre kadar düşebilir, bunun da ekolojik ve ekonomik anlamda vahim sonuçları olacaktır. Devam etmekte olan felaketlere bir diğer örnek de son kırk yılda su seviyesi 40 metre azalan Lut Gölü (Ölü Deniz).  Ortadoğu’da mevcut olan ve yenilenebilir sudan çok daha fazlasını tüketiyoruz.  

Su sıkıntısı ülkeler arasında büyük sorunlara sebep oluyor. Örneğin Fırat ve Dicle nehirlerine bağımlı olan Irak’ı ele alalım; Türkiye’deki dağlardan Irak’a akan bu sular 1970’lere oranla %40 azaldı.  Bunun sebebi büyük oranda Türkiye’de 1990’ların başında başlayan ve 22 barajdan oluşan devasa bir proje olan “Güneydoğu Anadolu Projesi”dir. Bu sistem şu anda suları Türkiye’nin güneyinde tutmakta, Suriye ve özellikle de Irak’a akan suları her geçen gün azaltmakta. Bağdat da benzer şekilde İran’la ihtilafa düşmüş durumda; hatta yakın zamanda Bağdat, Irak’a doğru akan Karkheh, Alvand, Karun ve Sirvan nehirlerinin akışını tamamen kesen Tahran’ı Uluslararası Adalet Divanı’na götürmekle tehdit ediyor. Irak tarımı için bunun sonucu felaket; 1970’lerde Irak’taki ekilebilir arazi alanı 6 milyon hektar iken şu anda sadece 3,75 milyon hektar

Bu arada, yiyecek talebi de artmakta. Irak’ın nüfusu 1970’de sadece 10 milyonken 2021’de 41 milyon olduğu tahmin ediliyor. Irak, Ortadoğu’da nüfus patlaması yaşayan tek ülke değil. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Yemen’de nüfus on yıl önce 23 milyondu, şu anda nüfusu 30 milyonun üzerinde. 2011 yılında Arap Baharı patlak verdiğinde Mısır’ın nüfusu 82 milyondu, 2020’de Mısır’da nüfus 102 milyonu aştı. Cemal Abdülnasır’ın sloganlarından biri Mısır’ı tarımsal üretimde kendi kendine yeten bir ülke yapmaktı. 2011’e gelindiğinde Mısır, nüfusunun ihtiyacı olan yiyeceğin yarısını hanidir ithal etmekte, bu durum ülkeyi uluslararası piyasalardaki dalgalanmalara karşı savunmasız bırakmaktaydı.

Ülkenin iç kısmında su kaynakları gittikçe azalırken, deniz suyundaki yükselme kıyı bölgeleri tehdit diyor. Bu yüzyılın sonunda iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyesindeki yükselmenin 3 ila 5 metre arasında olacağı tahmin ediliyor; bu durumda İstanbul’un bazı bölgeleri tehlike altındayken Mısır’ın 5 milyon nüfuslu İskenderiye kenti “batma” tehlikesiyle karşı karşıya.  

Halihazırda iklim değişikliği ile ilintili tüm bu riskler ve kaynakların tükenmesi Ortadoğu liderlerinin dikkatlerini çekmediyse, bunun nedeni çoğunu korkutan bir mesele: Karbonsuz ekonomiye geçiş. Pek çok ülke, diktatör, onların komşuları ve müttefikleri hidrokarbon ihracatından gelen petro-dolarlara güveniyor. Sadece Suudi Arabistan her gün günde 9,5 milyon varil petrolü topraktan çekiyor. Küresel petrol üretimi şu anda günde 96 milyon varil, bunun üçte biri Ortadoğu’da üretiliyor. Ortadoğu’nun bütün ekonomisini hidrokarbon endüstrisi etkiliyor, hatta petrol üretmeyen ülkeler bile büyük oranda kendi ekonomilerine yatırım yapılan petro-dolarlara bağımlılar. Hidrokarbon endüstrisinin yarattığı büyük paralar olmasaydı, bölgedeki bütün bu inşaat patlaması da olmazdı.

Ortadoğu bir yandan karbon temelli endüstrileşmenin yan etkilerini yönetirken, hidrokarbon bağımlılığını azaltacak yeni dönüşüme nasıl ayak uyduracak? Şu anda bu sorular Ortadoğu’da ciddiye alınmıyor çünkü bölgenin uğraşması gereken bir sürü acil sorunu var. 

(Agos için çeviren: Bürkem Cevher)

Görsel: Aral Gölü

Rusya’da Yeni Bir Sosyalist Hareket -Mikhail Lobanov ile Söyleşi

Röportaj: Ilya Budraitskis

Rusya’nın son seçimlerinin büyük kazananı, neredeyse oyların yüzde 20’sini alan Komünist Parti oldu. Parti bugün Vladimir Putin’in hükümranlığına karşı çıkan yeni bir demokratik sosyalist eylemci dalgası tarafından dönüştürülmektedir.

Rusya’da 17-19 Eylül tarihleri arasında yapılan parlamento seçimleri Başkan Vladimir Putin’in Birleşik Rusya Partisi için başka bir göstermelik zaferdi. Ancak en dikkat çekici sonuç, oyların yüzde 19’unu alarak ikinci gelen Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne (RFKP) verilen destekti [Bkz İmdat Freni’nde yayımlanan “Kremlin Düşüşte Mi?” yazısı].

Putin müttefiklerini destekleyen alışılagelmiş sahtekârlığa rağmen, RFKP özellikle var olan düzene karşı kendisine oy vermeyi tek fırsat olarak gören büyük kentlerdeki gençleri yeni seçmen olarak kazanmayı başardı. RFKP’nin resmi programı, doksanlardan beri Stalinizm, milliyetçilik ve sosyal demokrat paternalizmin bir karışımı olarak kök tutmuştu. Bununla birlikte, son birkaç yılda, RFKP içinde onu daha çok demokratik hakları, sosyal eşitliği ve ekolojiyi savunma söylemlerine doğru dönüştüren genç yerel liderler kuşağı ortaya çıktı. 

Bu açıdan seçimin en çarpıcı yönlerinden biri Moskova Devlet Üniversitesi’nde otuz yedi yaşındaki matematik öğretmeni olan Mikhail Lobanov’un kampanyasıydı[1]. Mikhail, RFKP tarafından aday gösterildi, ancak kendisini bağımsız bir demokratik sosyalist olarak konumlandırdı. Putin’in Birleşik Rusya adayını on binin üzerinde oyla (yüzde 12’lik bir farkla) mağlup ettiği halde daha sonra yapılan oy sayımı onun parlamentoya seçilmesinin reddedilmesi adına manipüle edildi. Her şeye karşın, Lobanov gibi adaylara verilen halkın oyu radikal sol için gerçek bir ilerlemedir ve bu ilerlemeler günümüz Rusya’sının zorlu politik ortamında bile halkın hoşnutsuzluğunu dile getirme potansiyelini gösteriyor. Örnek olarak Rus Sosyalist Hareketi eylemcileri ve geleneksel olarak RFKP’yi eleştiren diğer bazı radikal sol gruplar Lobanov’un seçim kampanyasında önemli rol oynadılar. 

Moskova’da solcu bir politik yazar olan Ilya Budraitskis[2], seçim sonuçları hakkında Mikhail Lobanov ile Jacobin için konuştu.

IB: Bize biraz politik geçmişinizden bahsedin.

ML: Okulda, sadece bilimsel kitaplarla karıştırılmış tarihi romanlar olsa bile tarih kitaplarını okumaktan zevk alırdım. Üniversitede zaten bir matematik öğrencisi olarak boş zamanlarımı kütüphanede ve kitapçılarda harcadım ve okuduğum romanlar vasıtasıyla Marx, Lenin ve Troçki okumam gerektiğine karar verdim. Örneğin Moscow State Universitesi’ndeki [MSU] [Troçki’nin] İhanete Uğrayan Devrim’ini ödünç aldım.

2006’da MSU’ya bağlı Sosyalist Hareket “Vpered”in [“İleri”, o dönem Dördüncü Enternasyonal’in Rusya seksiyonu] eylemcileri tarafından düzenlenen Marksist bir öğrenci seminerine katıldım. Sonraki bir buçuk yıl boyunca Vpered ile eğitimin ticarileştirilmesine ve işçi haklarının savunulmasına karşı çeşitli eylemlerin parçasıydım. Parti toplantıları Rusya Emek Konfederasyonu’nun tuttuğu ofisteydi ve bu sayede Rus bağımsız sendikalarını tanıdım.

IB: Moskova Devlet Üniversitesi’nde bir grup eylemci nasıl ortaya çıktı?

ML: Bizler üniversite içerisinde mücadele alanları arıyorduk. 2009 yılında yönetim yurtlara erişim kurallarını sıkılaştırmak istedi. Bir protesto kampanyası başlattık, bin yedi yüz imza topladık ve sonunda bu yeni kuralları iptal ettirmeyi başardık. Üç haftalık kampanyanın sonucunda yaklaşık otuz kişiden oluşan çekirdek bir üniversite eylemci kadrosu kurduk. Ne var ki günlük sorunları çözsek de bunun bizi bir başka örgütsel aşamaya taşımakta yetersiz kalacağı açıktı. 

Sonra üniversitenin Komünist Parti şubesi ile hem öğretmenleri hem de öğrencileri içeren işbirliğine başladık. 2011 senesinde yönetim yurt kurallarını tekrar sıkılaştırmaya karar verdi ve biz gerçekten çok güçlü ve başarılı bir protesto kampanyası düzenlemeyi başardık. Yaşananlar yüzlerce insanı doğrudan ilgilendirdi ve çekirdeğimiz büyüdü. Tam o sıralarda, Putin’in Birleşik Rusya Partisi lehine düzenlenen Duma [parlamento] seçimlerinin ardından geniş çaplı protestolar başladı. Üniversite kademesinde bu, kendi İnsiyatif Grubu’muz ile (resmi) iktidar partisiyle yakından bağlantılı Moskova Devlet Üniversitesi Öğrenci Konseyi arasında bir mücadeleyle sonuçlandı. Biz de parlamento seçimlerinin bağımsız gözleminin bilfiil içinde yer aldık ve MSU’nun ana binasındaki sandıkta idari kadro seferberliğine karşın Birleşik Rusya’yı ağır bir şekilde mağlup ettik. Ayrıca 2011–2012’nin Moskova’daki tüm protesto mitinglerine aktif olarak katıldık ve protestolara gelen ama herhangi bir politik güce katılmaya hazır olmayan birçok öğrenci bizimle beraber oldu.

Bu deneyim, diğerlerinin yanı sıra, Emek Konfederasyonunun “Üniversite Dayanışması” sendikasının yaratılması sorununu gündeme getirmesine önayak oldu. Böylece diğer üniversitelerdeki öğrenci ve öğretmen gruplarına sendika kanalıyla yardım etmeye başladık. Ayrıca müteahhitlerin ilgisini çeken MSU binalarının etrafındaki parkı korumaya yönelik kampanyalarla aktif olarak ilgilendik. Bu sayede yerel meclis üyeleri ve mahalle sorunlarıyla aktif olarak bağlantılı olan sakinlerle temas kurduk. Özellikle Ramenki bölgesinde ortak etkinlikler düzenledik. Üniversite yetkilileri bu faaliyetlerden dolayı 2013 ve 2018 yıllarında olmak üzere iki kez beni işten çıkarmayı denedi.

IB: Bu yıl aday olmaya nasıl karar verdiniz?

ML: Bu on ila on beş yıl boyunca, RFKP’nin üniversite şubesi de dâhil olmak üzere çok geniş bir iletişim ağı gelişmiştir. Hemen hemen her yerel seçimde RFKP adaylığına katılmaya davet edildim. Ancak federal yasalarla yönetilen ve Rusya Devlet Duması tarafından kabul edilen bütçeye bağlı olan kendi ana yükseköğretim müfredatımdan saptığı için reddettim. 2020’de, üniversitedeki RFKP üyeleriyle yapılan iletişimden, bana Devlet Dumasına aday göstermeye hazır oldukları açıktı. MSU bölgesine gidip kurduğum bağlantıları harekete geçirirsem kazanabileceğimi hissettim. Bende bu kampanyanın coşku uyandırabileceğine dair bir his vardı. Ancak daha önce yaptıklarımızdan farklı bir şey olduğundan dolayı bunun nasıl gerçekleştirileceği ve seçimlerde ne gibi özel önlemler alınması gerekeceği konusunda kesin bir fikre sahip değildim. Yine de sezgilerim bunun işe yarayabileceğini söylediğinden, denemeye karar verdim.

Birkaç ay boyunca ilk adımlar hakkında tartışmalar yaptık, oturumlar düzenledik; solda seçim tecrübesine sahip çok az sayıda insan vardı. RFKP’nin böyle bir tecrübesi var ama çok kendine mahsus. İnsanlardan para istemeyi değil, bunun yerine parti fonlarına güvenmeyi ve belki de başka sponsorlar aramayı tavsiye ediyor. Biz farklı bir biçimde davranmamız gerektiğini anladık.

IB: Seçim bölgeniz nasıl görünüyor?

ML: Rusya’nın tamamı, her birinde ortalama beş yüz bin seçmen bulunan 225 bölgeye ayrılmıştır. Seçim bölgemiz Moskova’nın batısındadır. Önceki seçimlerde oldukça protesto odaklı bir bölge olarak görülüyordu ve RFKP daha önce burada oldukça iyi iş çıkarmıştı. Ne yazık ki aynı zamanda Rusya Birleşik Demokrat Partisi Yabloko’nun  liberalleri orada da her zaman gerçek bir güç oldular ve bu sefer güçlü bir aday çıkardılar. Bölgede bir üniversite var, bu nedenle, tamamen istatistiksel olarak, bu bölge Moskova’dakinden daha yüksek sayıda MSU mezunlarına ve çalışanlarına sahiptir. MSU markasının bu semtte kendinden bir şeyler kattığı hissi vardı. Ben bir matematikçiyim, politikacı değil ve bu olumlu bir rol oynayabilirdi.

Sanıyorum, şubat ayında, ana rakibimizin kim olacağını biliyorduk. Birleşik Rusya’nın Rus televizyon talk show sunucusu Yevgeny Popov’u sahaya çıkaracağı açıklandı. O, Kremlin’in “düşman” Batılı ülkeler ve “korkunç” Ukrayna hakkındaki tutumlarını yayınlayan, insanların dikkatini iç sorunlardan dış çatışmalara kaydırmaya ve uluslar arasındaki nefreti körüklemeye çalışan bir TV propagandacısıdır. Onun tavırları küstahça, ancak birçok insan bundan gerçekten hoşlanıyor, böyle insanlarla tanıştım.

IB: Kampanya nasıl organize edildi? RFKP’ye ne kadar bağlıydı?

ML: Şaşırtıcı bir şekilde, ne olursa olsun RFKP’nin sıkı bir politik kontrolü yoktu, programımızı partiye danışmadan kendimiz yazdık. RFKP, toplam kampanya bütçemizin yüzde 15’inden daha azını sağladı. Adaylara nasıl kampanya yürüteceklerinin öğretildiği eğitimler, toplantılar düzenledi. Sözgelimi bize kitle fonlamasına girmememiz söylendi; insanlar zaten bize para vermezdi ve bu sorunlara neden olabilirdi. Ancak bu tavsiyeyi dikkate almadık ve kampanya sırasında yaklaşık 6 milyon ruble (80.000 dolardan fazla) topladık.

Birleşik Rusya’nın veya liberal muhalefetin harcadıkları ile karşılaştırıldığında, bu hiç de fazla sayılmaz. Bununla beraber, politik motivasyon önemli bir rol oynadı, eylemcilerin çoğu sosyalist görüşlere bağlıydı ve herkes Birleşik Rusya’yı gerçekten yenebileceğimizi umut ediyordu. Bu nedenle seçim bölgesinin farklı bölgelerinde çeşitli bölümlere ayrılan kampanyamıza yaklaşık iki yüz eylemci katıldı.

IB: Seçim programınızdan bahsedin…

ML: Ana sloganımız şuydu: “Gelecek sadece seçilmiş birkaç kişi için değil, herkes içindir.” Rusya’da tüm politik ve iktisadi kaynaklara el koyan ve geleceğini yalnızca kendileri için inşa eden bir avuç insan var. Gelirin, politik gücün herkes lehine yeniden dağıtılmasını istiyoruz. Bu merkez eksen etrafında, seçim bölgesinin ve ülkenin genel sorunlarına ilişkin ayrıntılı talepler ortaya koyduk. Önemli noktalar arasında Moskova’nın vahşi ticari gelişimine karşı mücadele, zorunlu çöp geri dönüşümü, okulların ve hastanelerin kapatılmasına karşı çıkma ve elbette işçi hakları ve güçlü sendikalara duyulan ihtiyaç yer alıyor.

Bu gündemle seçmene gittik ve görünüşe göre çeşitli sorunlarla şevkle uğraşan, herkesi ikna etmeye, kaynak toplamaya, örgütlenmeye çalışan bir aday ve ekibine de iyi bir imaj kazandırdık. Ekip, çeşitli görevlerle coşkuyla ilgilendi, herkesi ikna etmeye, fon bulmaya, kendilerini organize etmeye çalıştı. Bu insanlarda karşılık buldu. Matematikçi bir akademisyen adayın, halka açık kampanyalarda, sendikalardan bahsetmesi, yeşil alanları savunması yankı yarattı. 

İnsanlar bunu beğendi, ancak aynı zamanda bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: Rusya’da birçok kişi oylamayı yetkililere karşı protesto için bir fırsat olarak görüyor. Onlar için, fikirleri ne olursa olsun bir muhalefet adayının kazanması önemlidir. Çok yoğun kaynaklara sahip liberal adayın benim bölgemdeki kampanyası, pek çok insanın gözlemlemeyi tercih edip son anda karar vermesine yol açtı.

IB: Sonuç ne oldu?

ML: Birleşik Rusya adayını oyların üçte birinden fazlasını alarak yendik. Söz konusu aday çok pahalı bir kampanya yürüttü, afişleri her yerdeydi ve yerel yönetimden tam destek aldı. Buna karşın onu kolayca yendik. Ancak ertesi sabah açıklanan elektronik oylama sonuçlarıyla durum tersine döndü.

IB: Sayısal olarak sandıklardan ne kadar, elektronik oylamadan ne kadar aldınız?

ML: Ben sandıktan kırk altı bin, elektronik oylamadan yirmi bin oy aldım, TV propagandacısı Popov sandıkta otuz dört ila otuz beş bin ve elektronik oylama ile kırk beş ila kırk altı bin oy aldı. Ancak elektronik oylamanın sonuçlarına inanmıyoruz: Yetkililerin çıkarlarına doğrultusunda hile yapılmıştı.

IB: Alexei Navalny’nin destekçileri tarafından önerilen Putin karşıtı taktiksel bir oy olan “Akıllı Oylama” tarafından desteklendiniz. Bu strateji hakkında genel olarak ne düşünüyorsunuz? Navalny’nin kendisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

ML: Akıllı oylama büyük Rus kentlerinde iyi çalışan bir araçtır. Stratejiyi, Birleşik Rusya’yı yenme olasılığı en yüksek olan muhalefet adayına oy verme diye özetlemek mümkündür. Muhalefetin seçmenleri, görüşleri ne olursa olsun bu adaya oy vermeye teşvik edilir. Navalny ile aramızda büyük ideolojik farklılıklar var, elbette ben radikal soldayım. Navalny sağdaydı, ancak son yıllarda yönünü değiştirdi, bu da medyada çok fazla etkisi olduğu için memnuniyetle karşılanıyor.

Destekçilerinin asgari ücret, sendikaların övülmesi gibi toplumsal konuları gündeme getirmeye başlaması olumlu etki yaptı. Yine de farklı pozisyonlarda duruyoruz ve üstelik Navalny’nin çevresi Navalny’nin kendisinden daha sağcı. Şu anda cezaevine düşen Navalny’nin bu durumunu gözlemleyebilirsiniz. Önemli olan politik faaliyetlerinden dolayı hapse atılmış olmasıdır. Onunla dürüst bir tartışma çerçevesinde ideolojik pozisyonlarımızı karşı karşıya getirmenin gerekliliğine inanıyorum.

IB: Seçimlerden sonra politik planlarınız neler? Kişisel olarak siz ve Rus solunun, kampanyacılarınız için stratejinin ne olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

ML: Şimdilerde kurduğumuz takımı nasıl tutacağımızı düşünüyoruz, çünkü çok önemli bir çap kazanmıştı. Bundan sonra daha zor olacak ama daha fazla eylem talebini görüyoruz. Katılanların büyük başarıları vardı: Bu bir zaferdi ve herkes bunu bir zafer olarak algılıyor. Sadece teoride mümkün görünen şeyi başardık, bu da çok şey yapabileceğimiz anlamına geliyor. Devlet Dumasının kaynaklarına güveniyorduk, bir kampanya yürütmek ve kolektifi Devlet Duması temelinde tutmak istedik. Ancak seçimdeki sahtekârlık nedeniyle işe yaramadı.

IB: Tekrar katılacak mısınız?

ML: Takımda yerel seçimlerde kendini denemek isteyenler var. Bu konuda daha dikkatliyim, çünkü enerji kaybı olabilir. Birkaç seçim bölgesinde belediye seçimlerini kazandığımızda kendimizi nasıl konsolide edebiliriz diye düşünmeliyiz. Ben daha çok enerjimizi üniversitelerde sendikal hareketin ve özyönetimin gelişimine nasıl yönlendirebileceğimizle ilgileniyorum. Seçimler de iyi bir fikir olabilir ancak tek yapmamız gerekenin bu olduğu hissinde değilim. Nihayetinde son seçimi öncelikle insanlara inandığım fikirleri anlatmak için bir fırsat olarak gördüm.

Çeviri: İmdat Freni Tercüme Kolektifi

Bu makale ilk olarak Jakoben’de İngilizce olarak yayınlandı ve Contretemps için Christian Dubucq tarafından çevrildi


[1] 2021 genel seçimlerinde Rusya Federasyonu Komünist Partisi tarafından desteklenen bağımsız solcu.

[2] Moskova’da yaşayan solcu bir siyasi yazardır. Halen Moskova Sanat Dergisi, Openleft.ru ve LeftEast’in yayın kurulu üyesidir.

Siyasal/Stratejik Meselenin Geri Dönüşü – Daniel Bensaïd

Daha önce Daniel Bensaïd’in Köstebek ve Lokomotif. Tarih, Devrim ve Strateji üzerine Denemeler (Yazın yayıncılık, 2006) derlemesine dahil edilmiş olan bu metinde yazar yirminci yüzyılın devrimci deneyimlerini hem bir strateji sınıflandırması çerçevesinde hem de o dönem yaşanan tartışmalar bağlamında ele alırken bir siyasal araç olarak “geniş parti” yaklaşımını ve 90’lardan 2000’li yılların başına uzanan örgütsel deneyimleri de eleştirel bir gözle değerlendiriyor. Türkiye’de de gündemde olan strateji, kriz ve sosyalist hareket etrafında dönen tartışmalara katkıda bulunmasını diliyoruz.

İmdat Freni

Seksenli yılların başından itibaren bir “stratejik tartışma tutulması”na uğradığımızı hepimiz fark etmişizdir. Bunu, özellikle yetmişli yıllarda Şili ve Portekiz (hatta bambaşka karakteristiklere sahip olan Nikaragua ve Latin Amerika) deneyimlerinin beslediği tartışmalarla bir karşılaştırma yaptığımızda daha da iyi görürüz. Liberal karşı-saldırı karşısında, bu seksenli yıllar (en iyi haliyle) toplumsal direnişlerin yer aldığı ve –her ne kadar bazı diktatörlükler, özellikle de Latin Amerika’da, demokratik halk hareketlerinin basıncıyla pes etmek durumunda kaldıysa da– sınıf mücadelesinin savunma konumuna geçmesiyle karakterize edilebilecek bir dönemdi. Siyasal meselenin bu geri çekilişi, basitleştirilerek “sosyal yanılsama” olarak adlandırabileceğimiz bir olguyla tercüme edilebilir. “Siyasal özgürleşimi” –yurttaşlık haklarını– “insanın özgüleşmesinin” son aşaması olarak görenleri eleştirirken genç Marx’ın kullandığı “siyasal yanılsama”yla bir simetri içindedir bu “sosyal yanılsama”. Seattle’dan (1999) ve ilk Porto Alegre’den (2001) itibaren ilk sosyal forum deneyimleri toplumsal hareketlerin özyeterliliği ve siyasal meselenin geriye atılması konularında, doksanlı yılların sonunda toplumsal mücadelelerin bir ilk yükseliş evresinin sonucu olarak bu yanılsamayı bir ölçüde yansıtır.

Bu benim, basitleştirmeye giderek, toplumsal hareketlerin “ütopik uğrağı” [moment] dediğim ve çeşitli değişkenlerce resmedilen olgudur: Liberal ütopyalar (düzgünce regüle edilen bir liberalizme dair), keynezyen ütopyalar (bir Avrupa keynesçiliğine dair), ve de özellikle iktidarı almaksızın dünyayı değiştirebilmeye yönelik veya dengeli bir karşıt-iktidarlar sistemiyle yetinen yeni-liberter ütopyadır (J. Holloway, T. Negri, R. Day). Toplumsal mücadelelerin yeniden yükselişi kendini siyasal başarılar yahut seçim zaferleri şeklinde gösterdi (Latin Amerika’da: Venezuela ve Bolivya). Avrupa’da, Fransa dışında (özellikle de İlk İş Sözleşmesi karşıtı hareket), bu mücadeleler çoğunlukla yenilgiyle sonuçlandı ve özelleştirmelerin, sosyal güvenlik reformlarının, toplumsal hakların sökülmesinin sürmesini engelleyemedi. Bu çelişki, toplumsal zaferler meydana gelmediği sürece, beklentilerin İtalyan seçimlerinin gösterdiği gibi tekrar siyasal (özellikle de seçimsel) çözümlere yönelmesine yol açıyor.(1)

“Siyasal meselenin bu geri dönüşü” stratejik tartışmaları, henüz mırıltı şeklinde de olsa, yeniden başlatmıştır: Holloway’in, Negri’nin, Michael Albert’in kitapları konusunda, Venezuela’daki süreç ile Brezilya’da Lula’nın başkanlığının karşılaştırmalı bilançosu hakkında veya Meksika’da Zapatistlerin yönelimindeki Altıncı Selva Lacandona Deklarasyonu ve “öteki kampanyanın” göstergelerini oluşturduğu değişim çerçevesinde yürütülen polemiklerden bunu anlayabiliriz. Ayrıca Fransa’da Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) manifesto tasarısı eksenindeki tartışmalar veya Alex Callinicos’un Anti-kapitalist Manifesto (2) kitabı da yine bu bağlamda yer alır. Büyük reddiye ve Stoacı direnişler evresi –Holloway’in “çığlığı”, “dünya bir meta değildir”, “dünya satılık değildir” sloganları– tükeniyor. Mümkün olan bu dünyanın hangisi olduğunu ve özellikle de ona ulaşmak için hangi yolların araştırılması gerektiğini netleştirmek lazım.

Strateji Var, Strateji Var

Strateji ve taktik kavramları (daha sonraları da mevzi savaşı ve hareket savaşı), işçi hareketine askeri dilden, ve özellikle de Clausewitz’in veya Delbrück’ün metinlerinden ihraç edilmiştir. Oysa anlamları fazlasıyla çeşitlenmiştir. Stratejinin bir muharebeyi kazanma sanatını ifade ettiği, taktiğin ise muharebe meydanında askeri birliklerin hareketlerine indirgendiği bir dönem oldu. O zamandan bu yana, hanedanlık savaşlarından ulusal savaşlara, total savaştan (bugünkü) küresel savaşa, stratejik alan zamanda ve uzamda genişlemesini sürdürdü. Bugün artık (dünya ölçeğindeki) küresel bir stratejiyi bir “kısıtlı stratejiden” (belirli bir toprak üzerinde iktidarın fethi için mücadele) ayırmak mümkün. Bir ölçüde, sürekli devrim kuramı bir küresel strateji taslağı oluşturuyordu: Devrim ulusal arenada (bir ülkede) başlayıp kıta ve dünya ölçeğine genişleyebilir; siyasal iktidarın fethiyle belirleyici bir aşama kat eder, fakat bir “kültürel devrimle” devam edip derinleşir. Dolayısıyla eylemle süreci, hadiseyle tarihi bileştirir.

Dünya ölçeğinde ekonomik ve askeri stratejileri olan güçlü devletler karşısında, küresel stratejinin bu boyutu 20. yüzyılın ilk yarısında olduğundan daha da fazla önem kazanıyor. Kıta veya dünya ölçeğinde yeni stratejik uzamların ortaya çıkması bunu gösterir. Tek ülkede sosyalizm teorisine karşı sürekli devrim diyalektiği, bir başka değişle ulusal, kıtasal ve dünyasal ölçeklerin iç içe geçişi, her zamankinden yoğun durumda. Bir ülkede siyasal iktidar kaldıracını ele geçirebilirsiniz (Venezuela veya Bolivya’da olduğu gibi), fakat kıtasal strateji meselesi doğrudan bir iç siyaset meselesi olarak gündeme gelir (Alca’ya karşı Alba, Mercosur’la ve And anlaşmasıyla ilişki). Daha basit biçimde, Avrupa’da liberal karşı-reformlara karşı direnişler ulusal düzeyde, yasama noktasındaki güç dengelerinden, kazanımlardan ve dayanaklardan destek alabilirler. Fakat kamu hizmetleri, vergilendirme, sosyal güvenlik, ekoloji konularında (“Avrupa’nın sosyal ve demokratik yeniden kuruluşu” için) geçişsel bir yanıt baştan itibaren Avrupa çapında bir projeksiyon gerektiriyor.(3)

Stratejik Varsayımlar

Dolayısıyla burada ele alacağım konu, yukarıda “kısıtlı strateji” şeklinde adlandırdığım alanla, bir başka deyişle ulusal ölçekte siyasal iktidarın fethi için mücadeleyle sınırlı kalacaktır. Burada hepimiz ulus-devletlerin küreselleşme çerçevesinde zayıflamış olabileceğini ve belirli düzeyde egemenlik transferlerinin yaşandığı konusunda hemfikiriz (4). Fakat ulusal ölçek (ki sınıflar arası ilişkileri yapılandıran ve bir toprağı bir devlete eklemleyen budur) stratejik uzamların değişken ölçeklerinde belirleyici olmaya devam ediyor. Zaten Critique Communiste dergisinin 179 sayısındaki (Mart 2006) dosya da esasen bu meseleye eğiliyor.

Her şeyden önce bize “aşamalı” bir devrimci süreç kavrayışı atfeden eleştirileri bir kenara bırakalım. John Holloway’den Cedric Durand’a uzanan bu eleştirilerde bizim için iktidarın fethinin her türden toplumsal dönüşüm için bir “mutlak önkoşul” olduğu ileri sürülüyor (5). Bu argüman daha çok bir karikatürü andırıyor yahut basitçe cehaletten kaynaklanıyor. Biz hiçbir zaman, öncesinde koşup hızlanmadan yapılacak bir uzun atlama taraftarı olmadık. Devrimci kopuşun, bürokrasinin faydalanabileceği tehlikeli bir atlama olduğunu vurgulamak için sık sık “hiçbir şeyken nasıl her şey haline gelinir?” sorusunu sorduğum doğrudur, ve Guillaume Liégeard da proletaryanın iktidarı ele geçirmeden önce hiçbir şey olmadığı önermesinin yanlışlığı ve her şey olma isteğine de biraz şüpheyle yaklaşma gerekliliği üzerinde durmakta haklı. Enternasyonal’den ödünç aldığım bu “her şey ve hiç”e dayalı formül yalnızca burjuva (siyasal) devrimi ile toplumsal devrim arasındaki yapısal asimetriyi vurgulamayı hedefliyor.

Komünist Enternasyonal’in 6. kongresine kadar sürdürülen programatik tartışmada Troçki’nin yanı sıra Thalheimer, Radek, Clara Zetkin tarafından savunulan kategoriler –birleşik cephe, geçiş talepleri, işçi hükümeti– tam da hadiseyi hazırlanma koşullarıyla, reformları devrimle, hareketi amaçla eklemlemeyi hedefliyordu. Paralel biçimde Gramsci’nin hegemonya ve “mevzi savaşı” kavramları da bu doğrultudadır (6). İktidarı ele geçirmenin daha kolay fakat elinde tutmanın daha zor olduğu Doğu ve Batı arasındaki karşıtlık da aynı tasadan kaynaklanır (bu konuda Komünist Enternasyonal’in 5. kongresindeki Alman devriminin bilançosu hakkındaki tartışmalara bakılabilir). Son kez söyleyelim, hiçbir zaman çöküş kuramının (Zusammenbruch Theorie) savunucuları olmadık (7).

Devrimci sürece dair kendiliğindenci yaklaşımlara ve 60’lı yılların yapısalcı durağancılığına karşı “öznel etkenin” rolüne ve “model”den ziyade “stratejik varsayım” şeklinde adlandırdığımız olguya vurgu yaptık. Burada söz konusu olan basit bir dil şıklığı değil elbette. Bir model, taklit edilmesi gereken bir şey, bir kullanım kılavuzudur. Varsayımsa geçmişin deneyimlerinden yola çıkan fakat yeni deneyimler veya koşullar oranında açık ve değiştirilebilir olan bir eylem kılavuzudur. Böylece söz konusu olan spekülasyon değil fakat geçmişin deneyimlerinden geriye kalandır (ki elimizdeki tek malzeme budur), fakat bugünün ve geleceğin çok daha zengin olacağını da akıldan çıkarmadan. Dolayısıyla devrimciler de her daim bir savaş geride olduğu söylenen askerlerle aynı tehlikeyle karşı karşıyadırlar.

20. yüzyılın büyük devrimci deneyimlerinden (Rus devrimi ve Çin devriminin yanı sıra Alman devrimi, halk cepheleri, İspanya iç savaşı, Vietnam kurtuluş savaşı, Mayıs 68, Portekiz, Şili…) yola çıkarak iki büyük varsayımı birbirinden ayırdık: Ayaklanmacı Genel Grev (AGG) ve Uzatmalı Halk Savaşı (UHS). Bunlar, iki kriz tipini, iki ikili iktidar şeklini, krizin iki çözülme biçimini özetler.

AAG durumunda ikili iktidar esasen Komün tarzı bir kentsel biçime bürünür (yalnızca Paris Komünü değil, aynı zamanda Petrograd Sovyeti, Hambourg, Kanton, Barselona ayaklanmaları…). İki iktidar yoğunlaşmış bir alanda uzun süre bir arada var olamaz. Dolayısıyla meseleyi hızla çözmeye yönelik bir çatışmadır söz konusu olan (ki bir uzatmalı bir çatışmaya da dönüşebilir: Rusya’da iç savaş, Vietnam’da 1945 ayaklanmasının ardından kurtuluş savaşı…). Bu varsayımda, ordunun demoralize edilmesi ve askerlerin örgütlenmesi faaliyeti önemli bir rol oynar (Fransa’da asker komiteleri, Portekiz’de troçkist Enternasyonalist Komünist Liga’nın düzenlediği asker komiteleri –SUV– ve daha komplocu bir perspektifte Mir’in Şili ordusu içindeki faaliyeti bu konudaki son anlamlı deneyimleri teşkil eder).

UHS durumunda, daha uzun süre birlikte var olabilecek bir bölgesel ikili iktidar söz konusudur (kurtarılmış ve özyönetim halindeki bölgeler). Bu koşullar Mao tarafından daha 1927’deki “Kızıl iktidar neden Çin’de var olabilir” broşüründe kavranmış Yenan Cumhuriyeti deneyimiyle ortaya konmuştur. İlk varsayımda alternatif iktidarın organları kent koşulları tarafından toplumsal açıdan belirlenir (Paris Komünü, Petrograd Soyveti, işçi konseyleri, Katalonya milis komitesi, Sanayi Kordonları, komün komandoları…), ikincisindeyse (köylülerin hakim olduğu) “halk ordusu”nda merkezileşirler.

Saflaştırılmış bu iki büyük varsayım arasında, bunların farklı ölçülerdeki bileşimleri bulunabilir. Böylece, basitleştirilmiş fokocu efsaneye (Regis Debray’in Devrim İçinde Devrim kitabında olduğu gibi) karşın Küba devrimi isyancı ordunun çekirdeği olan gerilla fokosuyla Havana ve Santiago’daki kentsel genel grev ve örgütlenme girişimlerini birbirine eklemlemiştir. Frank Païs’in, Daniel Ramos Latour’un, hatta bizzat Che’nin “la selva” [orman] ve “el llano” [düzlük] arasındaki gerilimler konusundaki mektuplaşmalarından da görebileceğimiz gibi bu ikisi arasındaki ilişkiler problematik olmuştur (8). Geriye dönüp baktığımızda, Granma’nın ve oradan canlı çıkanların kahramansı destanını ön plana çıkaran resmi anlatı, bu sürecin tüm karmaşıklığıyla birlikte anlaşılmasını zorlaştıracak biçimde 26 Temmuz oluşumunun ve yönetici Kastrist grubun meşruiyetini güçlendirmeye katkıda bulunmuştur. Tarihin bu basitleştirilmiş versiyonu, kır gerillasını bir model haline getirerek altmışlı yılların deneyimlerini esinlemiştir (Peru, Venezuela, Nikaragua, Kolombiya, Bolivya). De la Puente ve Lobaton muharebesindeki ölümler, Meksika’da Camillo Torres, Yon Sosa, Lucion Cabanas’ın, Brezilya’da Carlos Marighella ve Lamarca’nın ölümleri, Che’nin trajik Bolivya seferi, 1963 ve 1967’de Pancasan’da Sandinistlerin neredeyse tümüyle ortadan kaldırılışı, Bolivya’da Teoponte felaketi, bu devrin sonuna damgasını vurur.

Arjantin PRT’sinin ve Şili’deki Mir’in stratejik varsayımı, 70’li yılların başında daha çok uzatmalı halk savaşının Vietnam örneğine gönderme yapar (ve PRT aynı zamanda Cezayir kurtuluş savaşının mitsel bir versiyonuna referansta bulunur). Sandinist Cephe’nin 1979’daki Somoza diktatörlüğü karşısında elde ettiği zafere kadarki tarihi çeşitli yönelimlerin bir bileşimini sergiler. Tomas Borge’nin ve UHS eğiliminin yönelimi dağ gerillasının gelişimine ve uzun bir tedrici güç birikimi ihtiyacına vurgu yapar. Proletaryen eğiliminki ise (Jaime Wheelock) Nikaragua’da kapitalist gelişmenin toplumsal etkileri ve işçi sınıfının güç kazanması üzerinde durur, ama bu arada bir “ayaklanma anı” perspektifiyle bir uzatmalı güç birikimi yönelimini de muhafaza eder.

“Üçüncü” Eğilim (Ortega kardeşler) de diğer ikisinin sentezini yapar ve güney cephesiyle Managua ayaklanmasını eklemlemeyi sağlar. Daha sonraları Humberto Ortega bu ayrımları şöyle özetler: “Pasif güç birikimi siyaseti dediğim konjonktürlere müdahale etmemeye, soğukkanlılıkla güç biriktirmeye dayanan siyasettir. Bu pasiflik kendini ittifaklar düzeyinde gösteriyordu. Aynı zamanda düşmanla çatışmaksızın ve kitlelerin katılmasını sağlamadan silah biriktirebileceğimizi, örgütlenebileceğimizi, insan kaynaklarını bir araya getirebileceğimizi düşünmemizde de pasiflik mevcuttu” (9). Fakat Ortega koşulların çeşitli planları sarstığını da kabul eder: “Ayaklanma çağrısında bulunduk. Olaylar hızla gelişti, nesnel koşullar daha fazla hazırlık yapmamıza izin vermiyordu. Esasında ayaklanmaya hayır diyecek durumda değildik. Kitle hareketi öyle bir boyut kazandı ki öncünün onu yönetmesi mümkün değildi. Bu akıntıya karşı çıkamazdık; tüm yapabildiğimiz, ona az ya da çok yön verebilmek için başına geçmekti”. Ve şöyle bitirir: “Ayaklanma stratejimiz her daim kitlelerin etrafında döndü, bir askeri plan çerçevesinde değil. Bu açık olmalıdır.” Gerçekten de stratejik seçenek, siyasal önceliklerin, müdahale alanlarının, sloganların düzene sokulmasını gerektirir ve ittifak politikasını belirler.

Los dias de la selva’dan El trueno en la ciudad’a, Mario Payeras’ın Guatemala sürecine dair anlatısı ormandan şehre dönüşü ve askeri-olan ile siyasal-olan, şehir ile kır arasındaki ilişkilerin değişimini gösterir. Régis Debray’in 1974 tarihli Silahların Eleştirisi kitabı da altmışlı yılların ve söz konusu evrimin bir bilançosunu kaydeder. Avrupa’da ve ABD’de, RAF’ın Almanya’da, Weathermen’lerin ABD’de felaketle sonuçlanan serüvenleri (Fransa’daki Proleter Sol’un kısa süreli traji-komedisinden ve July/Geismar’ın unutulmaz İç Savaşa Doğru kitabındaki tezlerinden söz etmiyoruz bile) ve kır gerillası deneyimini “kent gerillasına” tercüme etmeye yönelik diğer girişimler yetmişlerle birlikte sona erer. Ayakta kalmayı başaran tek silahlı hareket örnekleri, toplumsal tabanlarını ulusal baskıya karşı mücadelelerde bulan örgütlerdir (İrlanda, Özkadi). (10)

Dolayısıyla bu stratejik varsayımlar ve deneyimler militarist bir yönelime indirgenemez. Bir siyasal görevler bütünü tarif eder. Böylece PRT’nin Arjantin devrimini bir ulusal kurtuluş savaşı olarak kavrayışı, bu örgütü işyerlerinde ve mahallelerdeki özörgütlenme yerine ordunun (ERP) inşasına öncelik vermeye itiyordu. Aynı şekilde, Mir’in yöneliminin, uzatmalı silahlı mücadele perspektifiyle Unitad Popular altında güç (kırsal taban) birikimine vurgu yapması darbeyle hesaplaşmayı görelileştirmeye ve özellikle de kalıcı sonuçlarını azımsamaya itiyordu. Oysa Miguel Enriquez “tankazo” mağlubiyetinin ardından bu hesaplaşmayı hazırlayacak bir mücadele hükümeti kurmaya elverişli kısa anı görebilmişti.

Sandinistlerin 1979’deki zaferi yeni bir dönemece imza atar. Bu en azından, Guatemala’da (ve El Salvador’da) devrimci hareketlerin artık çürümüş kukla diktatörlüklerle değil İsrailli, Tayvanlı, ABD’li “düşük yoğunluklu savaş” ve “karşı-ayaklanma” danışmanlarıyla karşı karşıya olduğunun altını çizen Mario Payeras’ın görüşü. Bu artan asimetri o günden bu yana, Pentagon’un yeni strateji doktrinleriyle ve terörizme karşı açılan “sınır-ötesi” savaşla dünya ölçeğine yayılmıştır. Bu, henüz dün Granma ve Che’nin destanları yahut Fanon’un, Giap’ın, Cabral’ın metinleri aracılığıyla masum ve özgürleştirici olarak görülen devrimci şiddet meselesinin dikenli hatta tabu bir konu haline gelmesinin nedenlerinden biridir (bunun yanı sıra Kamboçya deneyiminin, SSCB’deki bürokratik karşı-devrimin, Çin’de kültür devriminin trajik aşırı-şiddetini de saymak gerekir elbette).

Böylece Lenin’le Gandhi’nin sentezini yaparak (11) yahut şiddet karşıtlığına yönelerek (12) güçsüzün güçlüye karşı bir asimetrik stratejisinin el yordamıyla aranışına tanık oluyoruz. Oysa dünya, Berlin Duvarı’nın yıkılışından beri, daha az şiddetli hale gelmemiştir. Bugün de, aşırılıklar çağında hiçbir şeyin doğrulamadığı varsayımsal bir “pasifist yolun” mümkünatı üzerine bahse girmek iyimser bir ihtiyatsızlık olur. Fakat bu, söylemimizin sınırlarını aşan bir mesele.

Ayaklanmacı Genel Grev Varsayımı

Dolaysıyla yetmişli yıllar boyunca bize yol gösteren stratejik varsayım, Batı iklimine uyarlanmış maoculuk çeşitleri ve Kültür Devrimi’nin hayali yorumları karşısına koyduğumuz AGG’ydi. Antoine Artous’a göre, bundan böyle “yetimi” olduğumuz stratejik varsayım budur. Dün belirli bir “işlevselliğe” sahipken, bugün bu özelliğini yitirmiştir. Fakat Artous “kopuş” kelimesi ve sözel vaat yarışlarıyla tatmin olmak yerine ciddi bir varsayımın inşasının gerekliliğini vurgulayarak devrimci kriz ve ikili iktidar kavramlarının hâlâ güncel ve geçerli olduğunu savunuyor. Artous’un kaygıları iki noktada billurlaşıyor.

Bir yandan, ikili iktidarın mevcut kurumların tümüyle dışında olamayacağı ve bir sovyet yahut konsey piramidi şeklinde boşluktan doğamayacağı konusu üzerinde duruyor. Zamanında eğitim seminerlerimizde de ayrıntıyla incelediğimiz devrimci süreçlere dair böylesi bir aşırı basitleştirilmiş bakışa teslim olmuş olabiliriz (Almanya, İspanya, Portekiz, Şili ve bizzat Rus Devrimi). Fakat bundan pek emin değilim, bu deneyimlerin her biri bizleri çeşitli özörgütlenme biçimleriyle mevcut parlamenter veya belediye kurumları arasındaki diyalektikle karşı karşıya bırakıyordu. Her ne olursa olsun, böyle bir bakışa sahip olmuşsak da, bu belirli metinlerle hızla düzeltilmiştir (13).

Hatta öyle bir düzeyde ki, vaktiyle Ernest Mandel’in Rusya’da sovyetlerle kurucu meclis arasındaki ilişkileri yeniden incelemesi üzerine “karma demokrasi”ye yanaşması karşısında sarsılabildik hatta şoke olabildik. Ne var ki, özellikle genel oy ilkesinin sağlam biçimde yerleştiği, yüzyıldan fazla süredir parlamenter bir geleneğe sahip olan ülkelerde, devrimci bir sürecin ancak önceliği “aşağıdan sosyalizme” veren fakat temsil biçimleriyle de kesişen bir meşruiyet aktarımı olarak tahayyül edilebileceği açıkça ortadadır. Pratik düzeyde, örneğin Nikaragua devrimi vesilesiyle bu noktada ilerleme kaydettik. Bir iç savaş ve kuşatma durumu bağlamında 1989’da “serbest” seçimler düzenleme meselesini sorgulayabiliyorduk, fakat bir ilke olarak buna karşı çıkmıyorduk. Biz daha çok Sandinistlerin seçilmiş parlamento karşısında alternatif bir meşruiyet odağı ve bir çeşit ikinci “toplumsal meclis” oluşturabilecek “Devlet Konseyi”ni feshetmelerini eleştiriyorduk. Benzer biçimde, daha mütevazı bir ölçekte, Porto Alegre’de genel oyla seçilmiş olan belediye kurumuyla katılımcı bütçe komiteleri arasındaki diyalektik üzerine tekrar düşünmek faydalı olabilir.

Esasında, ortaya çıkan sorun bölgesel demokrasiyle işyeri demokrasisi arasındaki ilişkiler (Komün, Sovyetler, Setubal halk meclisi bölgesel yapılardı), hatta doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi arasındaki ilişkiler de değildir (her demokrasi kısmen temsilidir ve Lenin bir emredici vekaletten yana değildir). Sorun genel bir iradenin şekillenişi meselesidir. Sovyet tipi demokrasiye genelde (Avrokomünistler veya Norberto Bobbio tarafından) yapılan itiraz onun korporatif eğilimini hedef alır: Zorunlu vekaletle birbirine bağlı özel (bir bölgeye, işyerine veya büroya dayalı) çıkarlar toplamı (veya piramidi) bir genel iradeyi açığa çıkarmayı sağlamaz.

Demokratik karar mekanizmalarını daha alt/yerel organlara devretmenin de sınırları vardır: Eğer bir vadinin sakinleri bir yolun inşasına, yahut bir şehrinkiler bir çöplüğün yapılmasına karşı çıkıp da bunun bir diğer vadide ya da şehirde yer almasını istiyorsa, hakem görevi görecek bir çeşit merkezileşmeye ihtiyaç vardır (14). Avrokomünistlerle yaptığımız tartışmalarda, sentezleştirilmiş öneriler ortaya çıkarmak ve özel bakış açılarından yola çıkarak bir genel iradenin şekillenmesine katkıda bulunabilmek için partilerin (ve çoğulculuklarının) aracılığının gerekliliği üzerinde duruyorduk. Spekülatif kurumsal mekanisyenliğe soyunmadan, giderek daha da sık biçimde programatik metinlerimize, işleyiş özelliklerinin deneyimlerle belirleneceği bir çift meclise dair genel bir varsayımı da dahil ettik.

Artous’un ikinci kaygısı, özellikle de Alex Callinicos’un metninin eleştirisinde, bu sonuncusunun geçiş sürecine dair düşüncesinin iktidar meselesinin eşiğinde durmasına ve bu sorunun belirsiz bir deus ex machina’ya terk edilmesine yahut kitlelerin kendiliğinden kalkışmasıyla ve genelleşmiş bir sovyet demokrasisinin ortaya çıkışıyla çözüleceği varsayımına odaklanıyor. Kamusal özgürlüklerin savunusu Callinicos’un programında mevcutsa da, Artous bu programda kurumsal tipte hiçbir talebin (nispi oy, tek ya da kurucu meclis, radikal demokratikleşme) yer almadığını ileri sürüyor. Cedric Durand’ın ise kurumları özerklik ve protesto stratejileri için basit araçlar olarak gördüğünü, bunun da pratikte “aşağısıyla” “yukarısı” arasındaki bir uzlaşmaya, bir diğer ifadeyle birincisinin, dokunulmadan bırakılan ikincisine yönelik kaba bir lobicilik faaliyetine tercüme edilebileceğini düşünüyor.

Esasında Critique Communiste’deki tartışmanın tarafları arasında Yaklaşan Felaket veya Geçiş Programı’ndan esinlenen programatik corpus konusunda bir fikir birliği sözkonusu: Geçiş talepleri, ittifak politikaları (birleşik cephe) (15), hegemonya mantığı, ve reform ve devrim arasındaki diyalektik (karşıtlık değil). Böylece, (“anti-liberal”) bir asgari program ile (anti-kapitalist) bir azami programı birbirinden ayırma ve bunları değişmeyecek şekilde tasarlama fikrine karşı çıkıyor, tutarlı bir anti-liberalizmin anti-kapitalizme vardığı ve bu ikisinin mücadelelerin dinamiğiyle iç içe geçtiğine inanıyoruz.

Mevcut güç ilişkileri ve bilinç düzeylerine bakarak geçiş taleplerinin kesin formülasyonu üzerine tartışabiliriz. Fakat üretim, iletişim ve mübadele araçlarının özel mülkiyetine ilişkin meselelerde –ki bu kamu hizmeti pedagojisi, insanlığın ortak malları (müşterekleri) konusu, yahut giderek önem kazanan (ve fikrî özel mülkiyetin karşısına koyduğumuz) bilginin toplumsallaşması mevzuu olsun–, çabucak hemfikir oluruz. Aynı şekilde, ücretliliğin ortadan kalkması yönünde ilerlemek için ücretlerin sosyal koruma sistemleri aracılığıyla toplumsallaşma biçimlerinin keşfine çıkma konusunda da rahatça fikir birliğine varırız. Nihayet, genelleşmiş metalaşmanın karşısına ücretsizlik (yani “metalaşmadan arındırma”) alanlarının hizmetlerin yanı sıra kimi zorunlu tüketim maddelerine de yayılmasının açtığı imkanları koyarız.

Geçiş düşüncesinin tartışmalı konusu “işçi hükümeti” yahut “emekçi hükümeti”dir. Bu zorluk yeni değil. Komünist Enternasyonal’in 5. kongresi sırasında Alman devriminin bilançosu ve Saksonya hükümeti konusundaki tartışma Enternasyonal’in ilk kongrelerinden çıkan formüllerin çözülmemiş belirsizliğini ve bunların yol açabildiği pratik uygulamalar yelpazesini gösterir. Treint, raporunda “proletarya diktatörlüğünün gökten zembille inmediğini; bir başlangıcının olması gerektiğini ve işçi hükümetinin proletarya diktatörlüğünün başlangıcıyla eşanlamlı olduğu” vurgular. Buna karşın birleşik cephenin “saksonlaşmasını” teşhir eder: “Komünistlerin devrime karşı bir müdahaleyi önlemek için pasifist burjuvalarla bir koalisyon hükümetine girmeleri teoride yanlış değildi, fakat İşçi Partisi’nin yahut Sol Kartel’inki gibi hükümetler, burjuva demokrasisinin kendi partilerimizde yankı bulması sonucunu doğruyor”.

Enternasyonal’in faaliyeti konusundaki tartışmada Smeral şu beyanda bulunur: “1923 Şubat kongremizin [Çek komünistlerinin kongresi] işçi hükümeti üzerine tezlerini kaleme alırken hepimiz bunların dördüncü kongre kararlarına uygun olduğundan emindik. Oybirliğiyle kabul edildiler”. Fakat “kitleler işçi hükümetinden bahsederken akıllarına ne geliyor?”: “İngiltere’de İşçi Partisi geliyor akıllarına, Almanya’da ve kapitalizmin çözülmekte olduğu ülkelerde birleşik cephe, grev patladığında komünistlerin ve sosyal-demokratların birbiriyle çatışacağına kol kola yürümesi anlamına gelir. İşçi hükümeti de kitleler nezdinde aynı anlama sahiptir, ve biz bu formülü kullandığımızda tüm işçi partilerinin birleşik hükümetini düşünüyorlar”. Ve Smeral şöyle devam ediyor: “Saksonya deneyiminden çıkartacağımız derin ders nedir? Her şeyden önce şu: Öncesinde hızımızı almadan ayaklarımız bitişik biçimde atlayamayız.”

Ruth Fisher ise bir işçi partileri koalisyonu olarak işçi hükümetinin “kendi partimizin tasfiyesi” anlamına geleceği yanıtı verir. Clara Zetkin ise Alman Ekim’inin yenilgisi üzerine raporunda şu görüşü savunur: “İşçi ve köylü hükümeti konusunda, Zinoviev’in bunun proletarya diktatörlüğünün basit bir takma adı, bir eşanlamlısı veya adaşı olduğuna dair açıklamasını kabul edemem. Bu belki Rusya için doğru olabilir fakat kapitalizmin oldukça gelişmiş olduğu ülkeler için durum başkadır. Orada işçi ve köylü hükümeti burjuvazinin artık iktidarda kalamadığı fakat proletaryanın da kendi diktatörlüğünü dayatacak koşullara sahip olmadığı bir durumun siyasal ifadesidir”. Gerçekten de Zinoviev “işçi hükümetinin temel hedefi” olarak proletaryanın silahlanmasını, üretim üzerinde işçi denetimini, vergi devrimini önerir.

Çeşitli konuşmaları alıntılamaya devam edebiliriz. Bundan, mesele her ne kadar devrimci yahut devrim-öncesi bir durumla ilişkili olsa da, reel bir çelişkinin ve çözülmemiş bir sorunun ifadesi olan büyük bir karışıklık intibası edinirdik. Bu sorunu tüm durumlar için geçerli bir kullanım kılavuzuyla çözmek istemek sorumsuzluk olurdu; ama en azından bir geçiş perspektifi içinde koalisyon hükümetlerine katılma konusunda farklı biçimlerde bileşmiş üç kriter öne sürmek mümkün: a) Böylesi bir katılım meselesinin durup dururken değil, bir kriz ya da en azından anlamlı bir toplumsal seferberlik durumunda gündeme gelmesi; b) söz konusu hükümetin mevcut düzenden kopuş dinamiğini başlatmaya angaje olması (örneğin –Zinoviev’in talep ettiği silahlanmadan daha mütevazı biçimde– radikal bir toprak reformu, özel mülkiyet alanına “zorbaca istilalar”, vergi ayrıcalıklarının ortadan kaldırılışı, kurumlardan kopuş –Fransa’da Beşinci Cumhuriyet’ten, Avrupa anlaşmalarından, askeri anlaşmalardan…vs); c) son olarak, güç ilişkilerinin, verilen sözlerin uygulanmasını güvence altına almak olmasa bile, en azından bu uygulamalardaki muhtemel aksamaların bedelinin sertçe ödetilmesini devrimcilere sağlayacak durumda olması.

Böylesi bir yaklaşımın ışığında Lula hükümetine katılım yanlış görünüyor: a) On yıldan beri, topraksız köylüler hareketi dışında kitle hareketi gerileme içindeydi; b) Lula’nın seçim kampanyası ve Brezilyalılara Mektup’u açıkça sosyal-liberal bir politikanın izleneceğini göstermiş ve toprak reformuyla “sıfır açlık” programının finansmanını daha baştan hipotek altına almıştı; c) son olarak da, parti ve hükümet bünyesindeki toplumsal güç ilişkileri öyle bir durumdaydı ki bir yarı-tarım bakanlığıyla “ipin asılmışı tuttuğu gibi” hükümeti tutmak söz konusu değildi. Bununla birlikte, ülkenin tarihini, toplumsal yapısını ve PT’nin oluşumunu göz önünde bulundurarak, bu katılıma dair çekincelerimizi sözlü olarak ifade ederek ve taşıdığı tehlikeler konusunda yoldaşlarımızı uyararak bunu bir ilke sorunu haline getirmedik ve “uzaktan” ders vermekten ziyade, yoldaşlarımızla birlikte bir bilanço çıkarabilmek için bu deneyime eşlik etmeyi tercih ettik (16).

Proletarya Diktatörlüğü Hakkında

İşçi hükümeti meselesi bizi kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğü sorununa getirir. LCR’in (Ligue Communiste Révolutionnaire-Devrimci Komünist Birlik) son kongrelerinden birinde, üçte ikilik bir çoğunluk proletarya diktatörlüğüne yapılan referansları tüzükten kaldırma kararı aldı. Bu mantıklı bir karardı. Bugün diktatörlük kavramı, Roma’da sınırlı bir zaman için ve istisnai durumlarda Senato tarafından usulüne uygun biçimde görevlendirilen saygın iktidar kurumundan ziyade 20. yüzyılın askeri veya bürokratik diktatörlüklerini hatırlatıyor. Marx Paris Komünü’nde bu proletarya diktatörlüğünün “niyahet bulunmuş olan şeklini” gördüğüne göre, anlaşılabilmek için tarih tarafından bir karışıklık kaynağı haline getirilen fetiş bir sözcüğe bağlanmaktansa komünden, sovyetlerden, konseylerden veya özyönetimden söz etmek daha doğru olur.

Bununla birlikte Marx’ın formülünün ve buna Kugelmann’a ünlü mektubunda verdiği önemin ortaya koyduğu sorunla hesaplaşmış da değiliz. Genelde “proletarya diktatörlüğüne” otoriter bir rejim imgesi yüklemeye ve bunu bürokratik diktatörlüklerin bir eşanlamlısı olarak görme eğilimindeyiz. Aksine, Marx için bu eski bir sorunun demokratik çözümüydü. Bu sorun ise, bugüne dek erdemli bir elit zümreye (Kamu Selameti Komitesi –ki esasında bu komite Konvansiyon’un, kendisi tarafından geri çağırılabilir bir uzantısı olarak kalmıştır) yahut bir örnek insanlar “triumvira”sına ayrılmış olan istisnai durum iktidarının ilk kez çoğunluk tarafından kullanılmasıydı. (17)

Şunu da ekleyelim, o dönemde diktatörlük terimi bir keyfilik ifadesi olan zorbalığın zıddı olarak kullanılıyordu. Fakat proletarya diktatörlüğü kavramının aynı zamanda, yetmişli yıllarda çoğu (Avro-) komünist partinin ondan vazgeçmesiyle doğan tartışmalarda sıkça hatırlatıldığı gibi stratejik bir anlamı da vardı. Hakikaten de, Marx’a göre yeni bir toplumsal ilişkiyi ifade eden yeni hukukun eski hukukun devamlılığı içinde doğamayacağı açıktı: İki toplumsal meşruiyet arasında, “birbirine eşit iki hukuk arasında belirleyici olan güçtür”. Dolayısıyla devrim zorunlu bir olağanüstü halden geçişi gerektirir. Lenin ile Kautsky arasındaki tartışmanın dikkatli bir okuru olan Carl Schmitt, bunu çok iyi kavrayarak kriz durumundaki işlevi mevcut düzeni korumak olan “yetki verilmiş diktatörlüğünü”, bir kurucu iktidarın uygulanmasıyla yeni bir düzen inşa eden “egemen diktatörlük”ten ayırıyordu (18). Ona hangi ismi verirsek verelim, bu stratejiyi muhafaza ediyorsak, buradan zorunlu olarak iktidarın örgütlenmesi, hukuk, partilerin işlevi…vs konusunda bir dizi sonuç çıkar.

Bir Stratejik Yönelimin Güncelliği ve Güncellikten Uzaklığı

Güncellik kavramının iki anlamı vardır: Biri geniş (“savaşlar ve devrimler çağı”), diğeri anlık veya konjonktürel. Avrupa’da toplumsal hareketin yirmi yılı aşkın süredir gözden kaybolduğu, savunmaya geçildiği bir durumda, kimse devrimin, bu anlık anlamda güncel olduğunu iddia etmeyecektir. Buna karşın, devrimi dönemin ufkundan silmek tehlikeli olur, ve kötü sonuçlar doğurabilir. Francis Sitel’in söz konusu dosyaya yazdığı yazıda “güncel bir perspektife sahip”, “günümüz güç ilişkilerine dair ham hayallerden” kaçınmak için “bugünkü mücadeleleri bunların gerekli sonuçlarına bağlayan, eylem halinde bir perspektifi” tercih ederken göstermeye çalıştığı eğer bu ayrımsa, burada herhangi bir anlaşmazlık yok.

Fakat iktidarın fethi hedefini “bunun güncelleşmesinin ufuk çizgimizin ötesinde olduğunu kabul etmek kaydıyla bir radikallik koşulu” olarak muhafaza etme fikri daha tartışmalı bana göre. Sitel, hükümete katılım meselesinin –ufuk çizgimizin altından mı bakıcaz buna?– iktidar meselesine değil, liberal saldırıdan “korunmaya” dayalı “daha mütevazı bir ihtiyaca” bağlı olduğunu vurguluyor. Böylece hükümete katılım koşulları üzerindeki akıl yürütmelerimiz, “stratejik düşüncenin görkemli kapısından” değil, “geniş partilerin dar kapısından” yapılacaktır. Bu durumda, partinin inşasını yönlendirenin program (veya strateji) değil de, mümkün dünyaların ve programların en iyisini belirleyenin ve sınırlayanın cebirsel olarak geniş bir partinin büyüklüğü haline gelmesinden kaygılanabiliriz. O halde hükümet meselesini stratejik bir konu olmaktan çıkarıp basit bir “yönelim sorunu” şeklinde tasavvur etmek söz konusu olur (bu, bir ölçüde Brezilya konusunda yaptığımızdır). Fakat asgari programla azami program arasındaki klasik ayrıma düşmediğimiz taktirde, “yönelim sorunu” da stratejik perspektiften kopuk değildir. Ve eğer “geniş”, dar ve kapalıdan daha açık ve verimliyse de, partiler açısından geniş vardır, bir de geniş vardır: Brezilya PT’sinin, Linkspartei’nin, ÖDP’nin, Portekiz Sol Blok’unun, İtalya’daki Rifondazione Comunista’nın genişlikleri bir değildir.

 “Devrimci strateji bakımından en bilgince gelişmeler bile, şu anda ve burada nasıl hareket etmeliyiz sorusu karşısında fazlasıyla zayıf görünüyor” diye bitiriyor metnini Sitel. Şüphesiz haklı, fakat bu makbul pragmatik özdeyiş 1905’te, Şubat 1917’de, Mayıs 1936’da, Şubat 1968’de de söylenebilirdi ve böylece mümkünün doğrultusu reel-olanın bayağı doğrultusuna indirgenirdi.

Perspektifimiz iktidarın ele geçirilmesiyle sınırlanmayıp da daha uzun bir “iktidarların yıkımı” süreci içinde yer aldığı taktirde, “iktidarın fethine yoğunlaşan geleneksel partinin bizzat bu devlete uyum göstermeye ve dolayısıyla özgürleşme dinamiğini yıpratacak egemenlik mekanizmalarını kendi bünyesine taşımaya yöneleceğini” kabul etmek gerekir. O halde siyasal ile toplumsal arasında yeni bir diyalektiğin yaratılması gerekir. Bu elbette doğrudur, ve zaten “siyasal yanılsama” kadar “toplumsal yanılsamayı” da reddederek veya geçmiş olumsuz deneyimlerden (toplumsal örgütlenmelerin devlet ve partiler karşısındaki bağımsızlığı, siyasal çoğulculuk, parti içi demokrasi gibi konularda) ilkesel sonuçlar çıkararak pratikte ve teoride yapmaya çalıştığımız budur.

Fakat sorun “devlete uyum göstermiş” bir partinin egemenlik mekanizmalarını bünyesine taşımasından çok, modern toplumlara içkin (ve iş bölümüne kökünden bağlı) çok daha derin ve yaygın bürokratikleşme olgusunda yatar: Bu sendikal veya dernek tipindeki örgütlenmelerin tümüne sirayet eder. Aslında parti demokrasisi (bunu medyatik ve kamuoyu yoklamasına dayalı “görüş” demokrasisinin zıddı olarak kullanıyoruz) iktidarın profesyonelleşmesine ve “piyasa demokrasisine” karşı mutlak bir ilaç olmasa bile, en azından panzehirlerden biri olabilir. Demokratik merkeziyetçiliği bürokratik merkeziyetçiliğin takma burnu olarak görerek bunu çok sık unutuyoruz, halbuki belirli bir merkezileşme demokrasinin inkârı değil, tam tersine koşuludur.

Sitel tarafından altı çizilen partinin devlete uyumu meselesi, Boltansky ve Chiapello tarafından Kapitalizmin Yeni Ruhu’nda vurgulanan Sermaye’nin yapısıyla işçi hareketinin madun yapıları arasındaki eşbiçimliliği hatırlatıyor. Bu eşbiçimlilik meselesi son derece önemlidir ve bundan ne kolayca kaçınılabilir ne de bu sorun basitçe çözülebilir: Ücret ve çalışma hakkı (buna kimi zaman “iş hakkı” da deniyor) için mücadele elbette ki sermaye-emek ilişkisiyle eşbiçimli bir mücadeledir. Bunun ardında yabancılaşma, fetişizm, şeyleşme sorunu yatar (19). Fakat “akışkan” biçimlerin, ağ tipi örgütlenmenin, yakınlıklar mantığının (karşıtlıklar mantığının zıddı olarak) bu eşbiçimlilikten ve egemenlik ilişkilerinin yeniden üretiminden kaçınmayı sağlayacağını düşünmek koskoca bir yanılsamadan ibarettir. Bu biçimler de bilişimsel sermayenin modern örgütlenmesiyle, emeğin esnekliğiyle, “akışkan toplumla”..vs. tümüyle eşbiçimlidir. Bununla, eski tabiyet biçimlerinin yeni ortaya çıkanlardan daha iyi veya onlara tercih edilebilir olduğunu değil, fakat ağ tipi örgütlenmenin o eşsiz yolunun sömürü ve tahakkümün kısır döngüsünden çıkmayı sağlamadığını anlatmak istiyorum.

“Geniş Parti” Hakkında

Sitel, “stratejik akıl tutulması” veya “stratejik aklın geri dönüşü” kavramlarının, yalnızca bir parantezi kapatma ve eski hale dönme veya meselenin Üçüncü Enternasyonal’in çizdiği çerçevede yeniden tartışılması anlamına gelmesinden endişe duyuyor. İşçi hareketinin “temel yeniden tanımlamalara”, yeni yaratımlara, bir “yeni inşaya” ihtiyaç duyduğunu vurguluyor. Elbette. Fakat sil baştan olmaz: “Her zaman ortalardan başlarız”!

Yenilik retoriği en eski ve en cılkı çıkmış eskiye düşmemeye karşı bir güvence sağlamıyor. Bir hayli özgün yenilikler (ekoloji, feminizm, savaş, haklar gibi konularda) olmakla birlikte, dönemin beslendiği birçok “yenilik” yalnızca moda ürünleridir (ve her moda gibi eskiyi alıntılayarak gelişir) ve 19. yüzyılın ve yeni doğmakta olan işçi hareketinin eski ütopyacı temalarının yeniden devreye sokulmasından ibarettir. Bununla birlikte, söylediğimiz gibi yeni meseleler de çoktur, fakat imkanlarımız ölçüsünde, –örneğin LCR’in manifestosu aracılığıyla– bunların bazılarına yanıt unsurları getirmeye gayret ediyoruz, ve dostlarımızın da bunları kullanmasını isteriz.

Reformların ve devrimin bizim geleneğimizde, birbirini karşılıklı olarak dışlayan iki olgu değil de (her ne kadar reformlar koşullara göre devrimci bir sürece dönüşebildiği gibi bunun karşısına da dikilebilse) diyalektik bir çift oluşturduğunu –haklı olarak– hatırlattıktan sonra Sitel “geniş bir partinin, kendini bir reform partisi olarak tanımlayacağı” öngörüsünde bulunuyor. Belki. Muhtemelen. Fakat bu hayli spekülatif ve normatif bir öngörü. Ve özellikle de bu bizim sorunumuz değil. İşe tersinden başlayıp varsayımsal bir “geniş parti” için bir asgari (reform) programı yazmak durumunda değiliz. Yapmamız gereken kendi tasarımızı ve programımızı belirlemek. Ancak buradan yola çıkarak, somut koşullar ve somut muhataplar karşısında, toplumsal yüzey, deneyim ve dinamik bakımından (çok) kazançlı çıkacaksak netliğimizden (bir miktar) kaybetme pahasına muhtemel uzlaşmaları değerlendirebiliriz. Bu yeni bir şey değil: PT’nin kuruluşuna (antrist bir taktik yönelimle değil partiyi inşa etmek için) katılırken kendi pozisyonlarımızı savunmaya devam ettik; yoldaşlarımız Rifondazione’de bir akım olarak yer alıyorlar; Portekiz’de Sol Blok içindeler…vs. Ancak tüm bu yapılar özgündür ve “geniş parti” gibi bir kategoriye dahil edilemez.

Durumun yapısal verileri, hiç kuşkusuz işçi hareketinin geleneksel büyük oluşumlarının (sosyal-demokrat, stalinist, popülist partiler) solunda bir alan yaratıyor. Bunun çok sayıda sebebi var. Liberal karşı-reformlar, kamusal alanın özelleştirilmesi, “sosyal devlet”in dağıtılması, piyasa toplumu, sosyal-demokrasinin (bizzat kendi etkin katılımıyla) üzerinde asılı durduğu dalı kesti (aynı şey kimi Latin Amerika ülkelerindeki popülist yönetimler için de geçerli). Komünist partiler ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının etkisini yaşamanın yanı sıra otuzlu yıllarda veya Nazi işgalinden kurtulma aşamasında kazandıkları işçi tabanlarının, –tam olarak yeni alanlara da kök salamadan– aşınması durumuyla karşı karşıya kaldı. 

Dolayısıyla kendini yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışıyla veya seçim başarılarıyla (Almanya’da Linkspartei, İtalya’da Rifondazione, Britanya’da Respect, İskoçya’da SSP, Portekiz’de Sol Blok, Danimarka’da Kızıl Yeşil İttifak, Fransa’da ve Yunanistan’da radikal sol…) ifade eden bir radikallik “alanı” gerçekten de mevcut.

Fakat bu “alan” sadece doldurulması gereken homojen ve boş (Newtoncu) bir alan değil. Cenova ve Floransa döneminde lirik hareketçilikten Romano Prodi’nin koalisyon hükümetine geçen Rifondazione’nin üç yıldan kısa zamandaki ihtişamlı dönüşümünün gösterdiği gibi bu son derece istikrarsız bir güçler alanıdır (20). Bu istikrarsızlık toplumsal mücadelelerin yaşadığı yenilgilerin zaferlerden fazla olması ve siyasal temsil manzarasındaki değişimle bağlarının gevşek olmasından kaynaklanıyor. Anlamlı toplumsal zaferlerin yokluğunda, “ehveni şer”e dair umut (“Berlusconi dışında kim olursa olsun”, veya Sarkozy yahut Le Pen dışında) kurumsal mantıkların ağırlığının belirleyici olduğu seçim alanına aktarılır. 

Bu nedenle oportünizm tehlikesi ile muhafazakarlık tehlikesini tam ortadan ayırma simetrisi bir yanılsamadır: Aynı ağırlığa sahip değiller. Risk taşıyan kararlar almaya cüret etmek gerekiyorsa da (ki bunun en aşırı örneği Ekim’de ayaklanma kararının alınmasıydı), bu riski, sade ve saf bir maceraya dönüşmemesi için hesaplamak ve başarıya ulaşma şanslarını değerlendirmek lazım. Büyük bir diyalektikçinin [Pascal] söylediği gibi “bu işin içine sürüklendiğimize göre, artık bahiste bulunmak lazım”. Fakat at yarışı meraklılarının bildiği gibi, 2’ye 1’lik bir bahis ekmek parası kazanmaya yönelikken, 1000’e 1’lik bir bahis, büyük paralar getirebilecek olsa da umutsuz bir koşudur. Marj ise bu ikisinin arasındadır. Cüretkarlığın da nedenleri olmalıdır.

Rifondazione ve Linkspartei’de olduğu gibi siyasal akımların sağdan sola dönüşü kırılgan, hatta tersine çevrilebilecek gelişmelerdir ve bu bizzat toplumsal mücadelelerin siyasal temsil alanı üzerindeki sınırlı etkilerinden kaynaklanır. Bu gelişmeler kısmen bünyelerinde devrimci örgütlerin veya eğilimlerin mevcudiyeti ve ağırlığına bağlıdır. Çok genel kimi ortak verilerin ötesinde, bu durumlar işçi hareketinin özgül tarihi (başka etkenlerin yanı sıra sosyal-demokrasinin burada tümüyle egemen olması veya önemli komünist partilerin varlığını sürdürmesi göz önünde bulundurulmalı) ve sol içindeki güç ilişkileriyle bağlantılı biçimde birbirinden ayrılır.

 “Yeni bir güç” perspektifi güncelliğini koruyan bir cebirsel formüldür (bizim için 1989-91 öncesinde de günceldi, sonrasında ise bu güncellik kat be kat artmıştır). Bunun pratiğe tercümesi Geniş Parti veya bir araya geliş gibi genel ve muğlak formüllerle mekanik olarak gerçekleşmez. Bizler yalnızca bir yeniden oluşum sürecinin başlarındayız. Buna programatik bir pusula ve stratejik bir hedefle yaklaşmak durumundayız. Sabırsız bir serüvene atılmadan ve karşımıza çıkan ilk geçici bileşim içinde çözülmeden gerekli örgütsel dolayımları bulmamızı ve hesaplanmış riskler almamızı sağlayacak olan da budur.

Gerçekten de örgütsel formüller çok çeşitlidir: Yeni bir kitle partisi (seksenli yıllarda Brezilya’daki PT, fakat böyle bir örnek Avrupa açısından pek inandırıcı değil), hegemonik bir sosyal-demokrasiden azınlıkların kopuşu, geçmişte muhtemelen merkezci olarak niteleyeceğimiz partiler (2000’li yılların başındaki Rifondazione) veya devrimci akımlardan oluşan bir cephe (Portekiz’deki gibi). Bu son örnek Fransa gibi sol örgütlerin (KP, radikal sol) eski bir geleneğe sahip olduğu, ve güçlü bir toplumsal hareket olmadığı taktirde (ki bu bile yetmeyebilir) de kısa veya orta vadede ciddi bir harmanlanmayı hayal etmenin zor olduğu ülkeler için en muhtemel olanıdır.

Fakat her halükârda ortak bir programatik dağarcığa referansta bulunmak, gelecek oluşumlar karşısında kimliksel bir engel teşkil etmek şöyle dursun, tam tersine bu oluşumların bizzat koşuludur. Stratejik meselelerle taktik meseleleri sıraya dizmeyi (şu veya bu seçim döneminde kendini yırtmak yerine), bir örgütün bir araya geldiği siyasal zemini açık teorik meselelerden ayırmayı, ilerlemeyi sağlayacak uzlaşmalarla geri götürecek olanları hesaplamayı, örgütsel varoluş biçimlerini (bir ortak partide eğilim olma, bir cephenin bileşeni olma…vs.), işbirliği içinde bulunduklarımıza ve onların değişken dinamiklerine (sağdan sola, soldan sağa) göre uyarlamayı sağlar.

Ağustos 2006

Çeviri: Uraz Aydın

Görsel: Gustave Courbet, “Barikatların Üzerinde Duran Gömlekli Adam”, 1848.

1. Bunu, Fransa’da Avrupa Anayasasına Hayır’ın zaferinin arıdından Stathis Kouvélakis “Siyasal Meselenin Geri Dönüşü” makalesinde vurgular (“le retour de la question politique”.  Contretemps n°14, Eylül 2005).

2. Alex Callinicos, Antikapitalist Manifesto, Literatür yayınları. Çev. Derya Kömürcü. Ocak 2004.

3. Bu konu üzerinde daha fazla durmayacağız. Sadece kısa bir hatırlatma yapıyoruz (bkz. Das Argument’in düzenlediği tartışmaya sunulan ve elinizdeki kitapta da yayınlanan tezler: “Ütopik Uğrak ve Stratejik Yeniden Yapılanma”).      

4. Projet K’nin çalışma toplantısında.

5. Critique Communiste sayı 179’daki yazısında bize “toplumsal gelişmeye dair aşamacı bir anlayış” ve “belirleyici an olarak yalnızca devrimin hazırlanışını merkez alan bir siyasal eylem zamansallığı” atfediyor (ve bunun karşısına “alter-küreselleşmeci ve zapatist bir tarihsel zaman koyuyor??!!). John Holloway’e gelince, düşüncesinin ayrıntılı bir eleştiri için bakınız: Un monde à changer ve Planète Altermondialiste kitaplarında yazılarım ve Contretemps dergisindeki makalelerim.

6. Bkz Perry Anderson, Gramsci Üzerine, Alan yayıncılık.

7. Bu konuda bkz Giacomo Marramao, Il politico e il transformazioni ve broşürüm Stratégies et partis (La Brèche).

8 Aynı zamanda Carlos Franqui’nin Küba devrimi günlüğüne bakınız.

9. “Zafer stratejisi”, Martha Harnecker’e verilmiş mülakat. Ayaklanma çağrısı tarihi konusundaki bir soruya Ortega şöyle cevap veriyor: “Çünkü hep daha elverişli bir dizi nesnel koşul mevcuttu: ekonomik kriz, devalüasyon, siyasal kriz. Ve ayrıca Eylül olaylarının ardından şunu da anladık ki ulusal ölçekte kitlelerin ayaklanmasını, cephenin askeri güçlerinin saldırısını ve sermayenin fiilen angaje olduğu veya desteklediği ulusal grevi aynı anda ve aynı stratejik uzamda birleştirmek gerekiyor. Bu üç stratejik etkeni aynı anda ve aynı stratejik uzamda bir araya getiremeseydik, zafer mümkün olamazdı. Çeşitli kereler ulusal grev çağrısı yapmıştık fakat bunu kitlelerin saldırıya geçişiyle bir araya getirmemiştik. Kitleler daha önce ayaklanmıştı fakat bu grevle birleştirilmemiş ve öncünün askeri kapasitesi fazlasıyla zayıftı. Ve öncü düşmana daha önceleri darbe vurmuştu fakat diğer iki etken mevcut değildi.”

10. Bkz Dissidences, Révolution, Lutte armée et Terrorisme, Cilt 1, (L’Harmattan 2006).

11. Etienne Balibar’ın son metinlerindeki tema da budur.

12. Rifondazione Comunista’nın teorik dergisindeki (Alternative) şiddet karşıtlığı konusundaki tartışma, muhtemelen bu partinin son dönemdeki seyri ile alakasız değildir.

13. Özellikle de Ernest Mandel’in Avrokomünist tezlere karşı polemikleri aracılığıyla. Bkz. Critique de L’Eurocommunisme, Petite Collection Maspero.

14. Rio Grande do Sul eyaleti ölçeğindeki katılımcı bütçe deneyimi bu konuda çeşitli somut örnekler sunar: kredi dağıtımı, ayrıcalıkların hiyerarşisi, kolektif malzemelerin bölgesel dağılımı…vs.

15. Her ne kadar birleşik cephe kavramı ve özellikle de Latin Amerika’daki kimi devrimciler tarafından günümüze uyarlanmış anti-emperyalist birleşik cephe kavramı toplumsal formasyonların gelişimi, siyasal partilerin bileşimi ve rolü gibi meselelerin ışığında yeniden tartışılmayı gerektirse de.

16. Burada söz konusu olan, Brezilya’daki yönelim kadar IV. Enternasyonal’e ve ulusal seksiyonlarıyla ilişkisine dair bir anlayıştı. Fakat bu mevzu elinizdeki metnin çerçevesini aşmakta.

17. Bkz. Alessandro Galante Garrone, Philippe Buonarotti et les révolutionnaires du XIXe siècle, Paris, Champ Libre

18. Bkz. Carl Schmitt, La Dictature, PUF

19. Fetişizm konusunda bkz. Antoine Artous, Le Fétichisme chez Marx, Syllepse.

20. Bkz Fausto Bertinotti’nin 2001 tarihli (!) kitabı: Ces idées qui ne meurent jamais (Paris, Le temps des cerises) ve Floransa ASF’si sırasında yayınlanan tezlerinin eleştirel sunumu: Daniel Bensaid, Un monde à changer (Paris, Textuel 2003).

Sudan’da Darbe Sonrası – Joseph Daher

İlk darbe girişiminden bir ay sonra, Askeri Geçiş Konseyi (AGK) başkanı General Abdulfettah el- Burhan, 25 Ekim’de olağanüstü hâl ilan etti. Sudan’daki devrimci süreci açıkça sona erdirme hedefi ile, geçiş makamlarının feshedildiğini ve bölge valilerinin görevden alındığını bildirdi. Yerel, bölgesel ve uluslararası destekçileri ile AGK, Sudan’ın devrimci sürecine son vermeye çalışıyor.

Topyekûn Baskı

General el-Burhan, darbeye eşdeğer bu önlemlere gerekçe olarak, ekonomik krize, “geçişin seyrini düzenleme” ihtiyacına ve ülkenin “iç savaş” riskinden korunmasına işaret etti. Temmuz 2023’te seçimler yapılana kadar ordunun, tüm siyasi partileri temsil edecek “ehil kişilerden” oluşan yeni bir hükümetin kurulmasını garanti edeceğini de sözlerine ekledi.

Darbenin ilanının ardından askerler, Başbakan Abdullah Hamduk’u, bakanlarının çoğunu ve ordu liderliğindeki Geçiş Konseyi’nin sivil üyelerini gözaltına aldı. Birçok sivil yetkiliyi tutuklamanın yanı sıra, silahlı kuvvetler, darbeye karşı her türlü muhalefeti susturmak amacıyla siyasi şahsiyetleri, aktivistleri ve eylemcileri tutukladı. Medyaya gelince, askerler resmi haber ajansı SUNA’ya ve devlet televizyonuna baskın düzenledi, ve sivil yönetimin destekçisi olan devlet televizyonu müdürünü görevden aldı. 

Siviller ve ordu arasındaki gerilim, birkaç aydan beri Egemenlik Konseyi liderliğinin General el-Burhan’dan bir sivile devredilmesi için Abdullah Hamduk hükümeti tarafından belirlenen süre yaklaştıkça artmış idi. Silahlı kuvvetler için geçiş sürecinin sonucu, ülkedeki siyasi ve ekonomik hakimiyetlerini zora sokacaktı. Ordu ve güvenlik güçlerinin generalleri, ülkedeki kilit ekonomik sektörler üzerinde geniş kontrole sahipler ve milyarlarca dolarlık varlığa sahip bir şirketler ağını işletiyorlar. Bu askeri işletmeler, altın ve diğer mineraller, mermer, deri, sığır, akasya zamkı üretimi ve satışı ile uğraşmaktalar. Ayrıca, buğday pazarının yüzde 60’ının kontrolü dahil olmak üzere telekomünikasyon, bankacılık, su temini, müteahhitlik, inşaat, gayrimenkul, havacılık, ulaşım, turistik tesisler pazarında ve ev aletleri, boru, ilaç, deterjan ve tekstil imalatında da yer alıyorlar. Mart 2021’de hükümet ve silahlı kuvvetler arasında ordunun tedrici bir şekilde iktisadi alandan çekilmesi ve askeri şirketlerin sivil devlet yetkililerine devri konusunda bir anlaşmaya varılmıştı, ancak ordunun muhalefeti dolayısıyla bu yönde herhangi bir adım atılmadı. 

Hükümet ayrıca eski üst düzey yetkililer tarafından el konulan kamu varlıklarını geri almak için adımlar atmıştı. Daha önce yağmalanmış fonları geri almak için geçiş tüzüğü kapsamında kurulan bir komite, Nisan 2020’de 20 milyon metrekare konut arazisini, bir milyon dönümden fazla tarım arazisini ve düzinelerce işletmeyi eski diktatör Ömer el-Beşir ile yakın bağları olan yetkililerden kamunun eline geri aldığını duyurdu. Ülkenin ordusunun, güvenlik güçlerinin ve milislerinin sahip olduğu devasa kaynaklar ile karşılaştırıldığında bu geri alınan varlıklar çok kısıtlı bir düzeydedir. 

Yukarıdakilere ilaveten, birçok sivil lider, General el-Burhan’ın ve diğer askeri, güvenlik ve milis güçlerinin merkezi bir rol oynadığı Beşir devrindeki insan hakları ihlalleri ve büyük çaplı yolsuzluklar hakkında kamuoyu önünde soruşturma çağrısı yapmaktan çekinmedi.

Sivil Kampta Yanlış Stratejiler ve Bölünmeler

Darbe aynı zamanda geçiş konseyi içindeki ana sivil güç olan Özgürlük ve Değişim Güçleri (ÖDG) ittifakının zayıflamaya ve halk sınıflarını ve örgütlerini hayal kırıklığına uğratmaya devam ettiği bir vakitte geldi. ÖDG ittifakı, 2019’dan bu yana artan bölünmeler yaşadı; hatta bazı liderleri darbenin ardından ordu yanlısı kampa katıldı. 

ÖDG liderliği, orduyla diyaloga karşı çıkan diğer akımları marjinalleştirdi. Halk hareketinin pek çok kesimi, ÖDG ittifakını gerçek bir demokratik geçişi hızlandırmak ve orduyu siyasi iktidardan uzaklaştırmak yerine silahlı kuvvetlerle bir geçici anlaşma (modus vivendi) arayışında olduğu için eleştirmekte. Bu kesimler ayrıca, ÖDG’nin Geçiş Yasama Konseyinin oluşturulmasını iki yıldan fazla bir süre sonrasına erteleme kararına da karşı çıkmışlardı.

Siyasi ve iktisadi iktidarın kaldıraçları büyük ölçüde askeri ve güvenlik teşkilatı mensuplarının elinde kalmış durumda. Ağustos 2021’de bizzat başbakan, ordu tarafından kontrol edilen şirketlerin yüzde 80’inin Maliye Bakanlığı’nın ve sivil hükümetin “yetki alanı dışında” olduğunu kabul etti. Bu yetki alanı dışında olma durumu, Darfur’da sayısız savaş suçundan ve protestocuların katledilmesinden sorumlu olan Askeri Geçiş Konseyi başkan yardımcısı Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki paramiliter milislerden oluşan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) devam eden egemenliğine bir ilave. Dagalo, Darfur’daki güçlü aşiret tabanına ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ile olan sıkı ittifakına dayanarak, kendisine ön plana çıkan bir dış politika rolü atfediyor; ve Sudan’da bazıları tarafından ülkenin fiili diktatörü ve başkanı olarak görülüyor.

Her ikisi de devrimi ezme çabalarında birleşmiş olsalar da, Hızlı Destek Kuvvetleri ile el-Burhan liderliğindeki silahlı kuvvetler arasında da ihtilaf ve rekabet var. HDK da kendi ticari şirketlerini yönetiyor ve bu şirketler de silahlı kuvvetler gibi ekonomik faaliyetlerini genişletmek için geçiş döneminden yararlanmaktalar. Bu iki birimin 450’den fazla özel şirketi olduğu ve ayrıca birliklerinin Yemen ve Libya’da BAE ve Suudi Arabistan tarafından desteklenen güçlerin yanında savaşmak için büyük meblağlarda para aldıkları bildiriliyor. 

Benzer şekilde, Özgürlük ve Değişim Güçleri, son iki yılda kötüleşen işçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştiremedi. Hamduk hükümeti, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) talebi üzerine, sübvansiyonlarda kesintiler de dahil olmak üzere, yaşam maliyetini keskin bir şekilde artırarak çalışanlar ve halk sınıfları için büyük ıstıraplara neden olan sert kemer sıkma politikaları uygulamıştı. Enflasyon şu anda yüzde 400 seviyesinde ve nüfusun neredeyse yarısı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bölgesel eşitsizlikler de devam ediyor. Örneğin, ülkenin ticari kalbi olan, krizdeki doğu Sudan, Eylül ayında sosyal eşitsizlikleri ve bölgedeki yatırım eksikliğini protesto etmek için ve daha fazla özerklik talebi ile büyük eylemlere sahne oldu. Kızıldeniz, Kassala ve Gadaref eyaletlerini içeren doğu, stratejik bir bölgedir. Mısır, Eritre ve Etiyopya ile komşudur ve ülkenin ana nakliye ve petrol terminallerinin bulunduğu 714 kilometrelik sahil şeridine sahiptir. Ayrıca Sudan’ın altın dağlarına, beş nehrine, üç buçuk milyon hektardan fazla tarım arazisine ev sahipliği yapmaktadır. Tüm bu jeopolitik avantajlara sahip olmasına rağmen, resmi istatistiklere göre yoksulluk oranı hala ulusal ortalamanın üzerinde, yüzde 54’ü aşıyor.

Son olarak, eski diktatör Ömer el-Beşir’in devrilmesinin ardından Sudan’ın dış politikası ordu tarafından yeniden tasarlandı ve bu da ABD ile daha yakın ilişkiler kurulmasını sağladı. Sonuç olarak Washington, Sudan’ı terörist ülkeler listesinden çıkardı ve ülkeye İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi için baskı yaptı. Sudan’ın Rusya ile ilişkileri de 2019’da askeri işbirliği anlaşmasının imzalanmasının ardından önemli ölçüde iyileşti. Kasım 2020’de iki ülke, Port Sudan’da yaklaşık 300 Rus birliğine ev sahipliği yapacak yeni bir Rus deniz üssünün inşasına müsaade eden 25 yıllık bir anlaşma imzaladı. Rusya ve ABD’nin desteğiyle, AGK ve HDK, batı Darfur bölgesi, Güney Kordofan ve Mavi Nil merkezli birkaç silahlı grubun koalisyonu olan Sudan Devrimci Cephesi ile bir barış anlaşması yaptı. Sivillerin bu anlaşmalara katılımı sınırlıydı, kısmen çünkü bizzat meseleyi kendi başlarına idare etmek için orduyu terk etmişlerdi.

Aşağıdan Büyük Direniş

Askeri Geçiş Konseyi’nin onlarca eylemciyi öldüren ve yüzlercesini yaralayan vahşi baskısına ve internetin kapatılmasına rağmen, halk sınıfları darbeye aşağıdan büyük bir direnişle yanıt verdi. Örgütler ve sendikalar ülkenin her tarafında büyük mitingler, yürüyüşler ve grevler düzenlediler. Başkent Hartum’da eylemciler, ülkeyi bir sivil itaatsizlik kampanyasıyla felç etmek için caddelere barikatlar kurdular. Çeşitli işçi gruplarını ve sendikalarını, Halk Direniş Komitelerini ve diğer birçok halk örgütünü bir araya getiren Sudan Profesyoneller Birliği (SPB) darbeye karşı bu ayaklanmanın omurgası ve gerçek motorudur. 30 Ekim’de ülke çapında yaklaşık 30 şehirde dört milyona yakın insanı toplayan kitlesel protestoları örgütlemek için bu gruplar birlikte hareket ettiler. İşçiler bankacılığı, ulaşımı, petrol sahalarını ve çoğu kamu kurumunu işlemez kıldıkları grevler tertip etti. 

Hareket, darbe rejiminin derhal sona ermesi, iktidarın sivil yönetime devredilmesi ve siyasi mahkumların serbest bırakılması çağrısında bulunuyor. 30 Ekim protestolarının ardından SPD, bir dizi radikal talebe erişmek için seferberlik çağrısında bulundu:

  • Askeri darbenin alaşağı edilmesi;
  • Ordu ve güvenlik güçlerindeki generallerin işledikleri suçlardan dolayı yargılanması;
  • Ordu ve güvenlik güçleri ile müzakere veya ortaklık olmaksızın, radikal değişim ve 2018 Aralık devriminin hedefleri için mücadele eden devrimci güçler tarafından seçilecek bakanlardan oluşan sivil bir hükümete iktidarın devredilmesi; 
  • Milli Güvenlik Teşkilatının tasfiyesi, milislerin dağıtılması, ve halkın ve sınırların korunması doktrinine dayalı, sivil idarenin emri altında profesyonel bir ulusal ordunun oluşturulması;
  • Tüm güvenlik, askeri ve milis şirketlerinin sivil idareye devredilmesi ve bu kurumların ekonomi ve yatırım faaliyetlerine müdahalelerine son verilmesi;
  • Sudan halkına düşman olan bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahalelerine ve Sudan’daki içişleri ve siyasi sürecin yönetimine yönelik emellerine son vermek.

Direniş Komiteleri de benzer talepleri bildirdi. Sivil müzakerelere ve orduyla ortaklığa son verilmesi, generallerin Sudan halkına karşı işledikleri suçlardan mahkûm edilmesi, ordunun ekonomideki rolüne son verilmesi ve mevcut rejimin dış müdahaleden özgür, yeni ve egemen bir demokrasiyle değiştirilmesi çağrısında bulundular. 

Karşı-Devrim ve Devrim Arasında

Askeri Geçiş Konseyi’nin darbesi Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ve daha düşük düzeyde olmakla beraber Rusya tarafından destekleniyor. ABD, diğer Batılı güçler, Afrika Birliği ve uluslararası örgütler diyalog çağrısında bulunuyor ve geçici hükümetin sivil temsilciler ile ordu arasındaki iktidar paylaşımına dair mutabakatına geri dönülmesini tercih ediyorlar.

Halk hareketi, örgütleri ve sendikalar her iki seçeneğe de karşı çıkıyor: hem darbeye hem de geçici hükümetin tahammül edilemez statükosuna herhangi bir geri dönüşe. Buna karşılık, devrimci süreci sürdürmeye, ülkenin halk sınıflarının kurtuluşunu kazanmaya, Sudan toplumunun tamamı üzerinde halka ait demokratik bir egemenlik kurmaya kararlılar.

Askeri Geçiş Konseyi, Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin umduğunun aksine iktidarı tedrici bir şekilde asla bırakmayacak. AGK böyle bir geçişe her zaman pervasız bir şiddetle direnecekti, ve bu durum şimdi ülke çapında sergileniyor. Sadece halk hareketinin seferberliği ve öz-örgütlenmesi, Sudan halk sınıflarının darbe rejimini devirmeye yönelik bir karşı-iktidar inşa etmesini mümkün kılabilir.

Sudan’daki devrimci sürecin kaderi hiç kuşku yok ki Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki benzerlerini de etkileyecektir. Alın yazıları, bölgenin kapitalist devletlerine karşı ortak bir mücadeleye bağlanmıştır. Dünyanın her yerindeki Sol, halk örgütleri ve sendikalar, bu mücadelenin yanında ve Sudan’ın darbeye karşı devrimci kalkışmasını durdurmaya yönelik tüm bölgesel ve emperyal müdahalelerin karşısında durmalıdır.

Tempest, 3 Kasım 2021

İngilizce’den Çeviren: Önder Akgül

Kapak görseli: AFP VIA GETTY IMAGES

İklim Krizi Bir Uygarlık Krizidir – Hasan Yıkıcı

A+A-

Gezegenin geleceğiyle ilgili kaygı duyanların gözü kulağı, İskoçya’da yapılan COP26 BM İklim Zirvesi’nde.

Her ne kadar son yıllarda dünya ‘liderleri’ tarafından da iklim kriziyle mücadelenin somutlaşması gerektiğine dair açıklamalar yapılsa da, bugüne dek kapitalist çıkarların savunucularının bu noktada güven verici ve ciddi adımlar attığına şahit olunmadı. Paris İklim Anlaşması, şu ana kadar yapılan uluslararası anlaşmalar içinde en iyi durumdaki anlaşma olmasına rağmen yine de bu anlaşmanın içeriğini oluşturan ülkelerin sera gazı emisyonlarının azaltılması yönündeki taahhütlerin bir bağlayıcılığı yok.

Dolayısıyla artık BM iklim zirvelerinden somut, bağlayıcılığı olan ve sistemli bir şekilde uygulanacak yol haritalarının çıkması gerekmekte. Küresel ısınmaya karşı ve iklim adaleti için mücadele eden kesimlerin, bilim insanlarının talep ve uğraşı da bu yönde.

Batı ülkeleri son yıllarda gelişen iklim odaklı toplumsal hareketler ve yaşanan ani iklim olaylarının şok etkisinden dolayı küresel ısınmayla ilgili hem farkındalık düzeyinde hem de siyasal kamuoyu özelinde duyarlılık geliştirdiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu duyarlılık henüz net bir tavır alışa evrilemedi. Bunun sebepleri çok karmaşık da değil.

Bugün iklim krizine neden olan veya onu tetikleyen koşullar, kâr, büyüme ve ekonomik çıkar/güç odaklı insan merkezci serbest piyasa ve kapitalist akılın bir sonucu. İklim krizini yaratan akıldan vazgeçmeden, iklim kriziyle mücadele edilemeyeceği gün gibi ortadayken, COP26 gibi iklim zirvelerinin de içi boş ağdalı laflarla parlatılmaktan başka bir işlevi olmuyor. Elbette bu zirvelerin varlığını önemsizleştirmiyorum. Fakat sorunun bir tür ‘adım atmayan liderler sorunu’ değil, yaşadığımız insan merkezci kapitalist uygarlığın temel karakterinden kaynaklı bir sorun olduğunu düşünüyorum. İklim krizi ise aslında uygarlık krizinin en güçlü semptomlarından birisi…

***

İnsan, bir felaketi ancak o felaketin içinden kopmuş bir anının yıkıcılığıyla yüzleştiğinde idrak edebiliyor. Bir şey, suratımıza çarpıp hayatlarımızı mahvetmediği sürece, yaşamın olağan seyrinin içinde de yavaş yavaş hayatlarımızın mahvolduğunu kavrayamıyoruz. İklim krizi de böyle bir şey. Yağmur, aşırı sıcak, sel baskınları, kıtlık, kuraklık, gıda krizi vs. gibi ani iklim olayları yaşandığında bir panik ve çaresizlik, felaket bilinci de ortaya çıkıyor. Fakat sular geri çekildiğinde antroposenin gündelik hayat konformizmi de tekrar meydana çıkıyor.

Halbuki bugün yaşadığımız yeryüzü krizi, bizleri yaşam biçimlerimizde, tüketim alışkanlıklarımızda ve toplumsal üretim ilişkisi/biçimlerimizde radikal değişiklikler ve kopuşlar yapmaya çağırmakta. Bununla ilgili birçok politik ve ekonomik argüman öne sürülerek, desteklenebilir. Fakat benim her şeyden önce durduğum nokta, yaşamın, yeryüzünün ve geleceğin sorumluluğunu alabilmekle ilgili. Ancak böyle bir sorumluluk etiğiyle yeni bir yaşam tahayyül edebiliriz.

***

İklim değişikliğine karşı mücadelenin bir tarafı böylesine bir etik/politik sorumluluğu içerirken bir diğer tarafı da her anlamda çöküş üreten kapitalist uygarlığın yapıları ile mücadeleyi gerektirmektedir. Büyük fosil yakıt şirketleri, onların çıkarlarını savunan ‘liderler’, iklim krizi yokmuş gibi hakikati reddeden popülist hareketler… Bugüne dek sera gazı salınımlarının düşürülmesinin önündeki en büyük engel fosil yakıt şirketleri ve buna bağlı kuruluşlardır. En güncel raporlardan biri olan Dünya Enerji Görünüm Raporu’na göre 1.5 derecelik sıcaklık artışını aşmamak için hemen şu adımlar atılmalı:

  • Bu yıldan itibaren, yeni petrol ve gaz sahalarının, kömür madenlerinin veya maden genişlemelerinin onaylanmasına son verilmeli.
  • Bu yıl itibariyle, kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin inşası durdurulmalı ve 2030 yılına kadar dünyada mevcut olan kömürlü elektrik filosunun yaklaşık %40’ı emekliye ayrılmalı.
  • Küresel ekonominin enerji yoğunluğunun bu on yılda yıllık %4 oranında düşmesi için enerji verimliliğine büyük yatırımlar yapılmalı.
  • 2030 yılına kadar küresel temiz enerji yatırımının üç katından fazlası, toplam enerji yatırımının ise %85’i temiz teknolojilere yönlendirilmeli.
  • Fosil yakıtlara bağlı metan emisyonları 2030 yılına kadar %75 oranında azaltılmalı.

İşin özü, etik sorumluluk, daha iyi ve mutlu bir yaşam için olmazsa olmazdır. Ama istediğiniz kadar işe bisikletle gidip hayvan tüketmeyip hanenizde az enerji tüketin; fosil yakıt üretimi ve fosil yakıt şirketlerinin faaliyetleri durdurulmazsa, kritik eşik olan dünya sıcaklık ortalaması 1.5 derecenin üzerine çıkmasına engel olunamayacak. Bu anlamda eko-sosyalist perspektifin sunduğu mücadele ve yani bir yaşam tahayyülünün, yeşil/çevreci/ekoloji hareketi için önemli bir güzergah olduğunu düşünüyorum.

***

Son bir meselenin altını daha çizelim ve kapatalım. BM Genel Sekreteri Guterres, COP26’nın açılışında “Kendi mezarımızı kazıyoruz” diye bir çıkış yaptı.  Guterres’in iklim meselesiyle ilgili daha önce de dikkat çekici açıklamaları oldu. Fakat eğer Akdeniz’deki fosil yakıt arama çalışmalarına dair net bir şekilde karşı çıkıp kamuoyunu yeni “fosil yakıt aramak demek kendi mezarımızı kazıyoruz demektir” diye uyarmazsanız, bu gibi ifadeler içi boş cilalanmış sözcüklerden başka bir şey olmaz. BM için de, Kıbrıs’taki yerel politik kesimler için de Akdeniz’deki fosil arama çalışmaları bir turnusol kağıdıdır. Doğal zenginliğiyle bilinen ve iklim değişikliğinden en az etkilenecek ülkelerden biri olan İskoçya’dan böyle soyut bir açıklama yapmak kolay. Fakat Guetters’i Kıbrıs’ta, Akdeniz’deki fosil arama çalışmalarının durdurulmasına, bunun kendi mezarımızı kazdığımız anlamına geldiğine ve bunun hemen durulmaması gerektiğine dair de bir açıklama yapmasını bekleriz.