İmdat Freni

göçmenler

20 Haziran Dünya Mülteci Günü: “İltica Bir Haktır”

20 Haziran Dünya Mülteci Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi tarafından yayınlanan bildiride Corona virüsü kriziyle birlikte göçmenlerin hayatlarının daha da kırılganlaştığı vurgulanırken insan haklarından faydalanmanın, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılması ve eşit olarak herkese sağlanması gerektiği belirtildi.

Bu açıklamayı okurlarımızla paylaşıyoruz:

İltica bir haktır

Sınırsız, sömürüsüz, sürgünsüz bir dünya!

20 Haziran Dünya Mülteci Günü, ülkesindeki zulüm tehdidinden, şiddet ve çatışmadan kaçan milyonlarca insanın cesaretini, gücünü ve azmini kutlamak amacıyla ortaya çıktı. Bizler de mültecilerin/göçmenlerin gösterdikleri hayat mücadelesininin farkındayız ve beraber adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki mülteci/göçmenlerin haklarına erişebilmeleri sadece mültecileri/göçmenleri değil hepimizi ilgilendiriyor. Kişilerin ten rengine, kimliklerine, hukuksal statülerine ya da ekonomik koşullarına göre insan haklarına erişebildiği, ırkçılığın sıradanlaştığı toplumlarda yaşamanın bedelini sadece mülteciler/göçmenler değil her birimiz farklı şekillerde ödüyoruz.

Geçmişte olduğu gibi bugün de mülteciler/göçmenler ayrımcı ve ırkçı söylemlerin ve saldırıların hedefi olmaya devam ediyorlar. İşsizliğin, ücret eşitsizliğinin, yüksek kiraların mağduru iken nedeni olarak gösteriliyorlar. Öldürüldüklerinde bile haber değeri taşımıyor ancak bir suçun faili olarak lanse edilmek istendiklerinde haber, sosyal medyada nefret paylaşımlarının öznesi olabiliyorlar. Bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından suça karışma oranları toplumun geri kalanına oranla çok düşük olduğu açıklansa da potansiyel suçlu olarak etiketleniyorlar. Neredeyse tamamı uluslararası fon kuruluşları tarafından sağlanan çok yetersiz yardımlarla geçimlerini sağlamak zorunda kalan mülteci/göçmenler toplumun büyük kesimi tarafından bir “yük” olarak görülürken, iş piyasasına dahil olup, ayakları üzerinde durabilmeyi başaranlara da mevcut işleri yerel halkın elinden “çalan kişiler” olarak bakılmaktadır.

Medyada “kaçak” göçmen haberlerininin altında botlarda, hudut kapılarında gördüğümüz kişilerin insan olduğunu, birilerinin annesi, kardeşi, arkadaşı olduğunu tekrar hatırlamalıyız artık. Sosyal medyada yükselen ırkçı nefret söylemlerini kınıyor, tüm siyasi partileri ve hak örgütlerini ırkçılığa ve insan hakkı ihlallerine karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.

Türkiye, 1951 Cenevre Mülteci Hakları Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle, mülteciliğin tanımında yer alan zulüm tehdidinden, şiddet veya çatışmadan kaçsalar bile Avrupa dışından gelenlere mültecilik statüsü vermiyor. Suriye’den gelenlere verilen Geçici Koruma Statüsü, mültecilik statüsü altında verilen haklara kıyasla çok kısıtlı kalıyor. Suriyeli göçmenler dışındaki göçmenlerin ise uzun süredir Uluslararası Koruma Statüsü başvurusu kabul edilmiyor. Bu da özellikle Afganistan’dan ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden gelen göçmenleri kayıtsız ve dolayısıyla eğitim, sağlık, çalışma gibi haklara erişemez halde bırakıyor.

Corona virüsüyle birlikte “hepimiz virüse karşı eşitiz” denilse de virüs, dezavantajlı grupların kırılgan hayatlarını daha da kırılgan hale getirdi. Kayıtsız göçmenler ölümle karşı karşıya kaldıkları hallerde bile sağlık hizmetlerine erişemediler. Sınır dışı edilme riski sebebiyle zaten bulundukları illerde adeta hayalet gibi hayatlarını sürdürmek zorunda kalan kayıtsız göçmenler pandemi sürecinde kaçak olarak çalıştıkları işlerde de çalışamadıkları ve yardımlardan yararlanamadıkları için daha da zor durumda kaldılar. Sokağa çıkma yasağı döneminde kaçak çalışmak zorunda kalanların da bazı işverenler tarafından hayatlarını riske atmaları pahasına işe gelmeleri istendi. Mültecilere/göçmenlere ait kaçak sağlık kuruluşlarının haberleri yapılırken, bu kuruluşların neden ortaya çıktığını kimse sorgulamadı. Yunanistan’a geçişlerine engel olunmayacağı Türkiye hükümeti tarafından duyurulduktan itibaren Pazarkule sınır kapısında 1 ay zorlu koşullarda beklemelerinin ardından sağlık tedbirleri gereği bulundukları yerden alınıp insanlık dışı koşullara sahip Geri Gönderme Merkezleri’ne kapatılan mültecilere/göçmenlere bu salgın döneminde ne olduğu pek fazla merak uyandırmadı.

Hem Türkiye hükümeti hem de AB tarafından politik manevraların aracı olarak kullanılan mülteci/göçmenlerin sömürülmelerine son verilmelidir. İnsan haklarından faydalanmak, mülteci/göçmen/kaçak göçmen ayrımlarıyla statüye bağlı olmaktan çıkarılmalı, eşit olarak herkese sağlanmalıdır. Sosyal yardımların sadaka şeklinde keyfi dağıtılması sistemsel bir sorunken, mültecilerin bu toplumun bir parçası olarak bu yardımların dışında tutulması da tıpkı sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar gibi bir hak ihlâlidir.

Hem Türkiye’de hem de dünyada daha eşit ve adil bir toplumda yaşamak istiyorsak mülteci/göçmen hakları mücadelesinin hepimizin mücadelesi olduğunu savunmalıyız. Bu yüzden bu çığlık ABD’deki “Black Lives Matter” hareketinden Türkiye’deki mültecilere/göçmenlere kadar, sistematik olarak ezilen, yok sayılan, görmezden gelinen kesimlerin çığlığıdır!

Mülteci/Göçmen hakları hemen şimdi!

Aylardır Cevapsız Kalan Soru: Nadira’ya Ne Oldu? – Gizem Karaköçek

Nadira Kadirova, 23 yaşında Özbekistan vatandaşı bir genç kadın. Ölmeden dört yıl önce Türkiye’ye yerleşti ve yaklaşık bir yıl boyunca AKP milletvekili Şirin Ünal’ın Çankaya’daki evinde bakıcı olarak çalıştı. Daha başka bir dizi vakada gördüğümüz gibi Nadira Kadirova’nın ölümü de göçmenler, özellikle de göçmen kadınlar için güvencesiz çalışma koşullarının onları nasıl taciz ve şiddet karşısında çok daha korumasız hale getirdiğini bir kez daha gösteriyor. Davanın üzerinin tekrar tekrar örtülmeye çalışılması ise ülkedeki hukuk sistemine dair zaten bilinen bir gerçeği bir kez daha tasdik ediyor: yokluğunu. 

Nadira, 23 Eylül 2019’da AKP milletvekili, emekli general Şirin Ünal’ın evinde Ünal’a ait silahla ölü olarak bulundu. Kadirova’nın dosyası, avukatlarının da dile getirdiği gibi böylesine önemli bir dosyada yapılamayacak acemilikler yapılarak ve intihar olduğu belirtilerek kapatıldı. Kapatılmasına yönelik avukatları tarafından yapılan itiraz reddedildi. Savcılık tarafından yürütülen soruşturma neticesinde, intihar denilebilecek kadar bile araştırma yapılmadı, sorular cevapsız kaldı. Tüm bunların ışığında aydınlatılabilecek olan asıl soru Nadira’nın ailesi, avukatları ve kamuoyu tarafından hala sorulmaya devam ediliyor: Nadira’ya ne oldu?

Nadira ölmeden önceki gün Şirin Ünal’ın çalışanlarından biri olan arkadaşı Leyla’ya ”Ünal beni taciz etti intihar edeceğim!” demiş ve savcılık tarafından bu cümlede sadece “İntihar edeceğim!” kısmı üzerinde durulmuş, cinsel saldırı iddiası araştırılmamıştı. Bunun üzerine kendisi de Özbekistan vatandaşı olan Leyla, kim olduğunu bilmediği fakat Emniyet mensubu olduğunu belirten kişiler tarafından sokak ortasında sınırdışı edilmekle tehdit edildiğini Nadira’nın ailesiyle paylaşmıştı. Niçin Nadira’nın cinsel istismar nedeniyle intihar etmesi şüphesi üzerinde durulmadı ve gerekli araştırmalar yapılmadı? Ünal’ın çalışanı ve en önemli tanıklardan Hilal neden tehdit edildi? 

Nadira’nın hayallerine yönelik adımlar atmaya devam ediyordu hatta ölümünden bir gün önce İngilizce kursuna kayıt yaptırmıştı. Geleceğe yönelik planlarına devam eden bir kimsenin intiharı savcılık nezdinde neden şüphe oluşturmadı?

Cenazeyi teslim alan aile, intihar ettiği söylenen Nadira’nın bedeninde iki mermi bulunduğunu, mermilerden birinin böbrek kısmında diğerinin kalp hizasında olduğunu ve kafasında darbe izinin de mevcut olduğunu kamuoyuyla paylaşmıştı. Ayrıca adli tıp raporunda belirtilen ve biyolojik erkek bedeninden bulaşabilecek olan PSA bulgusunun DNA incelemesi yapılmadı. Üstelik savcılık tarafından herhangi bir açıklama yapılmadan önce Emniyet tarafından intihar olduğuna dair alelacele açıklama yapılması soru işaretlerini arttırdı. 

Olay gerçekleştiği esnada Nadira’nın abisiyle görüşme yapan ve evde olduğunu belirten Ünal, sonrasında ”Bana gelen bilgiler intihar yönünde.” diyerek kafa karışıklığına yol açmıştı. Hayatın doğal akışına uymayan bu açıklama Nadira’nın avukatı tarafından da eleştirilmiş ve Ünal’ın nerede olduğunun tespitinin yapılması gerekliliğinin altı çizilmişti. Kızıyla da aynı saatlerde telefon görüşmesi yapmış olan Ünal’ın yerinin tespit edilebilmesi oldukça kolay olmasına rağmen herhangi bir araştırma yürütülmemişti. Olay gerçekleşirken evde olduğu kayıtlara geçilen Ünal’ın kızını neden aradığı ise başka bir soru işareti. Ölüm raporunda belirtilen saat ve emniyetin arandığı saatin uyuşmamasıyla ilgili tatmin edici bir açıklamanın yapılmamış olması da şüpheleri arttıran bir başka konu. 

Nadira’nın ifade vermeye gelen arkadaşlarına ve kardeşine polisler tarafından “vebal alıyorsunuz” denmesi ve bu polisler için tanıkları şikayetlerinden ve beyanlarından vazgeçirmeye çalışması hakkında soruşturma başlatılmaması da üzerinde durulması gereken bir diğer nokta.

Adli tıp raporuna göre Nadira’nın vücudunda ketamin yani anestezik bir madde bulunmuş ve bu maddenin hastanede müdahale ederken mi enjekte edildiği yoksa ölümünden önce mi verildiği açıklanmamıştı.

Odasında bulunduğu söylenen intihar mektubunun Nadira’nın el yazısı örnekleriyle karşılaştırılması talebi reddedilmiş, gerekçe olarak Ankara’da böyle bir uzmanın olmadığı söylenmişti. Üstelik mektubu yazdığı söylenen kalem de parmak izi incelemesinden geçmemişti. Bu incelemelerin yapılacağı açıklansa da detaylı bilgi kamuoyuyla paylaşılmadı. 

AKP milletvekili Şirin Ünal konuyla ilgili olarak uzun bir süre açıklama yapmaktan kaçınmış ve sessizliğini “Nadira şizofrendi” iddiasıyla bozmuştu. Bu iddiaya karşı Nadira’nın abisi “madem psikolojik sorunları vardı neden 20 yıllık eşine bakmasına izin verdin? Neden meclisteki makam odana götürdün? Neden işten çıkarmadın?” sorularını yöneltti. Her şey gibi bu sorular da cevapsız kaldı. Yaşananları gün yüzüne çıkaracak ve anlatıldığı gibiyse Ünal’ı da temize çıkaracak olan detaylı araştırmanın yapılmamasına karşı Ünal’ın sessiz kalması ise başka bir soru işareti olarak kamuoyu zihninde yer etti. 

Konuyla ilgili mecliste verilen soru önergesi de cevapsız bırakıldı. O önergede yer alan “evde bulunan diğer kişilerin swap örnekleri neden alınmadı? Çekilen fotoğraflarda silahın içinde şarjör olup olmadığı neden araştırılmadı?” soruları da tıpkı diğer sorular gibi güncelliğini koruyor. 

Avukat Eren Keskin de geçtiğimiz günlerde Artı Tv’ye “tanıklarla konuştum, korkuyorlar ve açıklama yapmaktan imtina ediyorlar. Delillerin karartıldığını tespit ettim. Soruşturma en başından beri gizlilik kararıyla yürütüldü ve toplanan delillerin incelemesi de gizli yapıldı bu nedenle bilgi sahibi olamadık. Karşımızda eski bir NATO askeri, güçlü olduğu aşikar bir partinin milletvekili var. Böyle bir adamın karşısında kimsesiz, çaresiz, sigortasız çalıştırılmış göçmen bir kadın var. Taraflar arasında bir dizi eşitsizlik var. Nadira’nın elinde swap örneğine rastlanmadığını biliyoruz. İntihar ettiği söylenen birinde bu örneklere rastlanmaması şüphelerimizi besliyor. Gerekli incelemeler yapılmadan dosyanın kapatılacağını biliyorduk. Bu dosya da daha önce karşılaştığımız diğer dosyalar gibi failinin gizlenmeye çalışıldığı bir dosya.” açıklamasında bulundu. 

Aile, takipsizlik kararına karşı yapılan itirazın reddedilmesinin peşini bırakmayacağını söyleyerek bu süreçte yanlarında olan herkese teşekkür ediyor. İnsan hakları avukatları, son süreçte davaya müdahil olan 132 kadın avukat ve kadın örgütleri sormaya devam ediyor: Nadira’ya ne oldu?

Covid-19 Mülteciler için de Tehdit! Acil Tedbir Alınmalı!

Covid-19 salgınının ilk vakalarının Türkiye’de görülmeye başlamasıyla birlikte hem Yunanistan hem de Suriye sınırına yığılmış mültecilerin yaşadığı felaket iyice görünmez hale geldi. Göçmen karşıtı ırkçılıkla mücadele etmeyi ve mültecilerle dayanışmayı önüne koyan Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi sosyal medya mesajında salgının göçmenler için doğurduğu tehlikeye şu sözlerle dikkat çekti: 

“Corona, sınırlar arasında açıkta, soğukta bekletilen binlerce göçmen için çok daha büyük bir tehlike. Göçmenleri bu koşullarda bekletmek suçtur. Sınırlardaki göçmenlere acil ve kapsamlı sağlık hizmeti verilmeli”.

Öte yandan mültecilerle ilgili çalışmalarıyla bilinen ve “halklar arasında eşitlik, adalet ve özgürlük temelinde kamusal dostluk ve dayanışma” kurmayı amaçlayan Halkların Köprüsü Derneği de yayınladığı basın açıklamasıyla hükümeti tüm imkanlarını kullanarak mültecilerin yaşam koşullarıyla ilgilenmeye davet etti:

“Tüm Dünyanın, Dünya Sağlık Örgütü tarafından bir Pandemi olarak tanımladığı Covid-19 salgınına karşı teyakkuzda olduğu bu günlerde Türkiye ve Yunanistan sınırlarına yığılmış olan mültecilerin çok büyük bir tehlikede olduğu ortadadır. Sınırda yaşanan insanlık krizinin çözülmesi, hem ülkemiz hem de tüm insanlık için acil bir öncelik olmalıdır.

Mülteciler çok ağır koşullarda bir yaşam savaşı verirken amansız bir virüs salgınının ortaya çıkmış olması durumun vahametini artırmıştır. Barınma, beslenme ve temizlik gibi en temel ihtiyaçları karşılanamayan ve her türlü insan hakkı ihlaliyle karşılaşan mülteciler büyük bir sağlık riski altındadır. Şu anda dünyayı alt üst etmekte olan bulaşıcı virüs, hemen etkili bir müdahaleyle kontrol altına alınamazsa, sadece mültecileri hasta etmekle kalmayacak, tüm coğrafyamızda yayılarak hepimizi derinden etkileyecektir.

Hükümeti ve Sağlık Bakanlığı yetkililerini ivedi olarak mültecilerin yaşam koşullarıyla ilgilenmeye, 1951 Cenevre Sözleşmesine uygun olarak temel ihtiyaçlarını karşılamaya, devletin tüm imkanlarını kullanarak sağlık ekipleri oluşturmaya, alkollü temizlik kitleri dağıtmaya, virüs tespit edilen mültecileri ve onlarla temasta olanları tedavi etmeye, gerekirse insani koşullarda karantina önlemleri almaya ve tüm sağlık meslek örgütlerini süreci izlemeye davet ediyoruz.”

“Sınırlar Öldürüyor, Sınırları Açın!”: Irkçılığa ve Savaşa karşı, Göçmenlerle Uluslararası Dayanışma

Dünyanın dört bir yanından 130’u aşkın kurum hâkim göç politikalarının Türkiye-Yunanistan sınırında sebep olduğu şiddeti kınadı, göçmenlere karşı açılan savaşı teşhir ederek tüm sınırların açılmasını talep etti.

İdlib saldırısının ardından Erdoğan rejiminin Avrupa ülkelerine basınç uygulamak üzere göçmenleri bir kez daha bir pazarlık unsuru olarak kullanarak Yunanistan’la sınır bölgelerine gitmeye teşvik etmesi, buna karşılık Yunan hükümetinin de sınırları kapaması üzerine göçmenlerle dayanışma ağlarından aktivistlerin hazırladığı imza kampanyası başta Türkiye ve Yunanistan olmak üzere onlarca ülkeden 130’u aşkın kurumun, siyasal örgütün, derneğin imzasıyla yayınlandı. https://crossbordersolidarity.com adresi üzerinden imza toplanmaya devam edilen metinde şöyle deniyor:

AB-Türkiye anlaşması dördüncü yılını doldurmak üzereyken ve sözümona “mülteci krizi”nden beş yıl sonra bugün yine güvenlik odaklı göç politikalarının sebep olduğu şiddetle karşı karşıyayız. Geçtiğimiz Perşembe (27.02.2020) Türkiye tarafından Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenlerin daha fazla tutulamayacağı açıklandı. Bunun üzerine binlerce kişi Türkiye-Yunanistan sınırına doğru harekete geçti. Bu açıklama çatışmaların şiddetlenmesiyle günbegün daha fazla sivilin öldürüldüğü, hastane ve temel altyapıların pervasızca hedef alındığı İdlib bölgesinde 33 Türk askerinin hayatını kaybetmesi üzerine yapıldı. Türkiye hükümeti Suriye ile sınırını kapalı tutmaya devam ederken kendi topraklarındaki göçmenleri Avrupa’nın kapılarına, belirsizliğe doğru iteklemekte bir mahzur görmüyor.

Binlerce Suriyeli, Afgan, Pakistanlı ve çeşitli Afrika ülkelerinden göçmen ve sığınmacılar Edirne, Çanakkale ve İzmir gibi sınır bölgelerinde beklemekte; kimileri belediye otobüsleri ile sınıra getirilmiş, kimileri ise taksiyle ya da yürüyerek bölgeye ulaşıyorlar. Edirne’de Türkiye otoriteleri göçmenlerin sınır bölgesine geçmesine izin verirken habercileri durduruyor, Yunan polisi ise gaz ve ses-ışık bombaları ile geçişleri engellemeye çalışıyor. İki devletin sınırı arasındaki bölgeye geçmiş olan göçmenler yoğun yağmurun altında, herhangi bir gıdaya erişimi olmadan beklerken sınırların açılması için sloganlar atıyorlar. Kara sınırında bekleyen bazı kişilere ise tehlikeli hava koşullarına rağmen bizzat yetkililerce deniz yolu ile geçmeleri önerilmiş.

Yunanistan’da da durum kötüye gitmekte. Yakın zamanda hükümet Yunan topraklarına ulaşan her yeni sığınmacının alıkonulmasını öngören daha sıkı ve zalimane bir yasa geçirdi. Geçtiğimiz günlerde Sakız ve Midilli adalarının sakinleri yeni alıkoyma merkezlerinin inşa edilmesine karşı yapılan protestolarda polisle çatıştı. Bu protestolar AB-Türkiye anlaşmasının doğurduğu sözde “mülteci krizinin” yükü altında hem ada halkının hem de sığınmacıların yaşam koşullarının kötüleşmesine karşı ortaya çıktı. Öte yandan yabancı düşmanlığı ve ırkçılık da kamusal söyleme etki etmeye devam ediyor. Son gelişmelerin üzerine, Yunan hükümeti komşu ülkenin emriyle tetiklenen “yasadışı göçmenlerin” istilası miti üzerinden nefret ve korku yaymakta.

İster Türkiye’de ister Yunanistan’da ya da başka bir yerde, her nerede ortaya çıkarlarsa çıksınlar ırkçılığa, yabancı düşmanlığına ve bunların normalleştirilmesine karşı durmalıyız. Göçmenlerin, sığınmacıların ve mültecilerin hayatlarının bir tehdit ya da pazarlık unsuru haline getirilmesine, devletlerin seçim kampanyalarında ya da Türkiye ile AB arasındaki ilişkide bir koz olarak kullanılmalarına derhal son verilmeli. Halihazırda yerinden edilmiş binlerce kişinin hayatını tekrar belirsizliğe sürükleyen güvenlik politikaları ve insanları sonsuz bir şiddet döngüsüne hapseden sınır politikaları ortadan kalkmalı. Biz barışta ve hareket halindeki her insanın temel hak ve özgürlüklerini talep etmekte ısrar ediyoruz.

Sınırlar öldürüyor, sınırları açın!
Göçmen ve mültecilere karşı savaşa hayır!
Irkçılığa ve savaşa karşı ulusötesi dayanışma!
Sınırsız, sömürüsüz, sürgünsüz bir dünya!

Erdoğan-Merkel Görüşmesi: İnsan Hakları ve İnsan Hayatı Pazarlık Konusu Edilemez

Federal Almanya Cumhuriyeti Şansölyesi Angela Merkel’in 24 Ocak 2020’de, cumhurbaşkanı Erdoğan’la Türkiye’de yapacağı görüşmelerin temel konularından birinin de AB-Türkiye Mülteci Geri Kabul Anlaşması ve mültecilerin durumu olacağı duyuruldu.

2015’te yine Merkel ile Erdoğan’ın inisiyatifinde ve önderliğinde başlayan görüşmelerin sonunda 2016 yılında Türkiye ile Avrupa Birliğinin 28 ülkesi arasında imzalanan Türkiye –AB Geri Kabul Anlaşması, Türkiye’ye vize serbestisi, 6 milyar Euro mali destek ve Gümrük Birliği Anlaşmasının yenilenmesi karşılığında, Avrupa’ya ulaşan mültecilerden sığınma başvuruları reddedilenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesini öngörüyordu. Temel insan haklarını ve milyonlarca mültecinin hayatını pazarlık konusu haline getiren bu anlaşma, imzalandığı dönemde de insan hakları örgütlerinin ve hatta Birleşmiş Milletlerin eleştirisini almıştı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, Mart 2016’da anlaşmanın imzasının hemen ardından yaptığı açıklamada, bu anlaşmanın insan haklarını ihlal ettiğini belirterek, “herhangi bir yabancının, başka bir üçüncü ülkeye koşulsuz gönderilmesini öngören bir anlaşma, uluslararası insan hakları hukukuna da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine de aykırıdır” demişti.

Bu anlaşma sebebiyle Türkiye’de yaşayan binlerce göçmen herhangi bir statüsü olmadan, mültecilik hakkı tanınmadan güvencesiz koşullarda ve sınır dışı edilme tehdidiyle yaşamaya mahkûm ediliyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tarafı olduğu anlaşmayı kendi iktidarını pekiştirmek üzere her uluslararası diplomatik krizde bir koz olarak kullanmaktan geri durmuyor ve iç politikada ise göçmen avına çıkıp uluslararası hukuka aykırı bir biçimde göçmenleri sınır dışı ediyor. Avrupa Birliği ise, sorumluluğu kendi sınırları dışına atıyor ve Türkiye’de göçmenlerin yaşadığı hak ihlallerini ve güvencesizliği görmezden gelerek temel insan haklarından mahrum bırakılan milyonlarca insanı kaderine terk ediyor.

Hepimizin bildiği üzere kendilerine güvenli bir sığınak arayan ve daha iyi bir hayat kurmak isteyen yüzbinlerce göçmen her yıl, hayatlarını tehlikeye atarak Ege kıyılarından Avrupa’ya varmaya çalışmakta, özellikle de Türkiye’de göçmenlere yönelik baskıların arttığı dönemlerde hem geçişler hem bu yollarda hayatını kaybeden insanların sayısı da artmaktadır. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan istatistiklere göre, sırf Eylül 2019’da 12 000 kişi yaşamlarını tehlikeye atarak Yunanistan’a varmaya çalıştı. Bu sayı bir önceki yılki sayının iki katıdır. Ocak ve Haziran 2019 tarihleri arasında ise, 555 göçmen Akdeniz ve Ege Denizini geçmeye çalışırken yaşamını yitirdi.

Almanya’nın, dünyanın en büyük dördüncü silah ihracatçı ülkesi olarak, dünyada süren çatışmalarda önemli bir payı ve ekonomik kazancı bulunmaktadır. Buna rağmen Angela Merkel, Suriye’deki çatışmalardan kaçan insanlara kapıları kapatmayı bir müzakere konusu olarak görebilmektedir. 24 Ocak’ta konuyu görüşmek için yeniden bir araya gelerek, milyonlarca insanın hayatını, para ve çeşitli imtiyazlar karşılığı pazarlık konusu edecek olan Almanya ve Türkiye devlet başkanlarının, milyonlarca göçmenin hayatlarını kapalı kapılar ardında pazarlık konusu etmeye hakları yoktur.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi olarak, insanların hayatlarının ve temel insan haklarının pazarlık konusu edilmesine karşı çıkıyor ve herkesi göçmenlerle dayanışmaya çağırıyoruz.

Sınırlar açılsın, mültecilik hakkı tanınsın.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Happy New Year Refugees! Bir Yılbaşı Kartı – Uraz Aydın

Bizler, tüm dünyayı vuran ve her yerde gerici, güvenlikçi, şoven politikalarla karşılık verilen bu kitlesel göçler çağında birlikte yaşamanın yalnızca parti programlarına yazılacak bir madde değil, benliğimize nakşedilecek bir değer olduğunu; birlikte yaşamanın ise bu topraklarda yaşayan herkesin aynı haklara sahip olmasından ve hep birlikte daha fazlasını kazanabilmek için örgütlenmekten ve mücadele etmekten geçtiğini idrak etmek durumundayız.


Gramsci yılbaşlarından nefret ettiğini söylerken, şüphesiz haklı argümanlar getirir. Yeni bir tarih başlıyormuş izleniminin yaratıldığını ve bunun hem hayatın sürekliliğini kaybetmemize sebep olduğunu hem de tarihin esasında aynı sabit hat üzerinde devam ettiğini görmemizi engellediğini ileri sürer. Fakat bu dünyada yaşadığımız ve bu toplumun içinde şekillendiğimiz için bir dizi şeye direnmenin gerekliliğini bilmek ve gereğini yapmaya çalışmakla birlikte kimi kültürel davranış ve düşünce kalıplarına uymaktan vazgeçemiyoruz. Ve kendimizi akıntıya salıveriyoruz.

Bir de işte yılbaşı kutluyoruz. Envaı çeşit ritüelinin arasında bir de daha öznel, daha içten yapılan o meşhur yıllık muhasebe var. Bu vesileyle geçtiğimiz yıl zarfında yaşadıklarımı gözden geçirirken benim için en çarpıcı ve, nasıl desem, “öğretici” olan olayın İstanbul seçimlerinin iptalinin ardından meydana geldiğini hatırladım. Üç yıla yakın zaman önce üniversitedeki görevimden ihraç edildikten bir müddet sonra yabancı basınla çalışmaya başladım. Bir Fransız dergi için Ekrem İmamoğlu’nu takip ediyorduk. Esenyurt’taki miting sırasında birkaç sokak röportajı yapmak icap etti. Hali vakti yerinde görünen genç bir iç mimar. Mahalleli, belli. Azeri’ymiş, ailecek her zaman MHP’ye oy veriyorlarmış ancak son seçimde, iptal edilende, İmamoğlu’nu desteklemişler. Sebeplerini sorduğumda aldığım yanıt şu oldu: “Abi bir bak sağına soluna, burada benim Kürt kardeşim rahatça kendi dilini konuşamıyorken etraf Arapça tabeladan geçilmiyor”.

Halklar arası kardeşleşmenin, yakınlaşmanın, duygu birliğinin kurulmasının bir biçimi de buymuş demek. Son gelen yabancı karşısında kardeşleşmenin diyalektiği.

Maalesef bu topraklar öteki olarak görülene, yabancı olarak kodlanana karşı zulüm konusunda bereketli. Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin, Alevilerin başına gelenlere bakınca milyonlarca Suriyelinin, yüzbinlerce Afrikalı, Pakistanlı, Iraklı, Afgan, Filistinli, Orta Asyalı ve daha nicelerinin güven içinde bu ülkede yaşamlarını sürdürebileceklerine inanmak için bir neden yok.

Oysa hangi birimiz popüler anlatılara acısını en fazla geçirebilmiş parya halkların, köklerinden koparılmış siyahların, köklerini kurutmak için en “modern” tekniklerin seferber edildiği Yahudilerin hikayelerini izlerken, okurken dehşete düşmüyor, insan evladını yapabileceklerinden dolayı lanetlemiyor ki?

İnsanın kendi dünyasını terk etmesini, hayatından göçmesini John Berger o yalın ve çarpıcı üslubuyla şöyle tarif ediyor:

“Mülteciler uzun ve meşakkatli yolculuklardan, başkalarının ne denli alçalabileceğine bizzat tanık olduktan, her şeyden çok kendi benzersiz ve bildiğinden şaşmaz cesaretlerine güvenmeyi öğrendikten sonra, bir yabancı transit istasyonunda bekler bulurlar kendilerini; artık anavatanlarından onlara kalan sadece kendileridir: kendi elleri, kendi gözleri, kendi ayakları, omuzları, bedenleri, üzerlerine geçirdikleri giysiler ve bir çatı özlemiyle geceleri altında uyumak için başlarına çektikleridir”[1].

Kendi deneyimi içinden konuşan Hannah Arendt’in titizce seçilmiş sözcükleri de birer kamçı darbesinden farksız:

“Evimizi kaybettik, yani günlük yaşamın aşinalığını. İşimizi kaybettik, yani bu dünyada bir işe yaradığımıza dair inancı. Dilimizi kaybettik, yani tepkilerin doğallığını, jestlerin basitliğini, duyguların serbestçe dışavurumunu. Akrabalarımızı Polonya gettolarında bıraktık ve en iyi arkadaşlarımız toplama kamplarında öldürüldü, ve bu özel yaşamlarımızın parçalanması anlamına geliyor”[2].

Bu satırlarda tarif edilen vahşete maruz kalan, ruhunda açılmış bu iltihaplı yaralarla yaşamak durumunda olan milyonlarca insan, burada, yanı başımızda. Ve bir yandan tüm toplumu sarmış göçmen düşmanlığının yarattığı tehdit atmosferinde her bir günlerini geçirmek, bir yandan da devletin sertleşen göçmen politikalarıyla, sınır dışı edilme tehlikesiyle yaşamak, en azından hayatta kalmak zorundalar.

Bizler, tüm dünyayı vuran ve her yerde gerici, güvenlikçi, şoven politikalarla karşılık verilen bu kitlesel göçler çağında birlikte yaşamanın yalnızca parti programlarına yazılacak bir madde değil, benliğimize nakşedilecek bir değer olduğunu; birlikte yaşamanın ise bu topraklarda yaşayan herkesin aynı haklara sahip olmasından ve hep birlikte daha fazlasını kazanabilmek için örgütlenmekten ve mücadele etmekten geçtiğini idrak etmek durumundayız.

Öte yandan hepimizin ailelerinin, atalarının bir yerlerden göçmüş olması gerçeğinin ötesinde her birimizin baskı, savaş, açlık veya iklim krizinin tetikleyeceği felaketlerden kaynaklı olarak potansiyel göçmenler olduğumuzu unutmamalıyız. Kendi olası göçlerimizde karşılaşmak istediğimiz hayat için de şimdiden kollarımızı sıvamak ve harekete geçmekten başka yolumuz yok.

Mevcut ve potansiyel tüm göçmenlere iyi seneler!


[1] J. Berger, “Mekanla İlgili On Not”, çeviri: Beril Eyüboğlu, Manzaralar, Metis, 2009, s.224.

[2] H. Arendt, “Biz Mülteciler”, çeviren: Erdem Üngür, https://multeciyimhemserim.org/2017/04/27/hannah-arendtin-we-refugees-baslikli-yazisinin-cevirisi/