İmdat Freni

Gündem

Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz Bir Dünya!

17 Ekim Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi ve yirminin üzerinde kurumun çağrısıyla Kadıköy Süreyya Operası önünde bir basın açıklaması düzenlendi. Basın açıklamasının metnini aşağıda yayınlıyoruz.

Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya İçin 17 Ekim’de Alanlardayız!

Dünyanın dört bir yanında bugün yüz binlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykırıyor. Biz de İstanbul’dan bu sese destek olmak ve taleplerimizi birlikte yükseltmek için bir araya geldik.

Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberlerine tanıklık ediyoruz.

Türkiye’nin mültecilerin yasal statüsünü tanımamasının bir sonucu olarak, tehlikeli yolculuklara girişmek zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyor. Van Gölü göçmen ölümlerinin simgelerinden birisine dönüşüyor. Ağustos ayı başında batan teknede en az 61 göçmen hayatını kaybetti. Geçtiğimiz hafta ise aynı bölgede, 15 kişilik minibüste 72 mültecinin sınırı geçmeye çalışırken 2 mültecinin havasızlıktan hayatını kaybettiği haberini aldık. Bunların sadece basına yansıyan haberler olduğunu unutmayalım. Her yıl yüzlerce mülteci hükümetin sınır politikalarından dolayı hayatını kaybetmekte. 

AKP hükümeti bir yandan Suriye sınırına ördüğü duvarla yüz binlerce mülteciyi savaşın kaderine terk ederken, Batı sınırında Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliğini üstlenerek Türkiye’deki mültecilerin iltica hakkını da engelliyor. Mülteciler AB ile pazarlıkta bir koz olarak kullanılmaya devam ediyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in geçtiğimiz günlerde “Yaptırımlar olursa mülteciler konusunda AB işbirliği beklemesin” açıklaması, bu durumun açık bir özetiydi. Bu işbirliğinin sonucu ise bu yılın başından beri en az 37 mültecinin Ege Denizi’nde sınırı geçmeye çalışırken hayatını kaybetmesi oldu. Ege Bölgesinde 17 bin mültecinin sınırı geçme girişimi durduruldu ve Yunanistan’ın geri ittiği 125 mülteciyi Türkiye sınır dışı etme kararı aldı.

Hatırlayalım. Bundan yaklaşık 7 ay önce hükümet sınırların açıldığı yalan haberiyle binlerce göçmenin Pazarkule sınır kapısına yığılmasını teşvik etmiş, Türk ve Yunan polis güçleri arasında sıkışan göçmenler günlerce sınırı aşmaya çalışmıştı. Hükümetin AB ile gerilimi düşürmeye karar vermesinin ardından ise göçmenler geri gönderme merkezlerine ve spor salonlarına kapatılmıştı. 

Bu trajedilerin son bulması için Türkiye ve AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması derhal sonlandırılmalı ve hem Türkiye hükümeti hem de Avrupa ülkeleri mültecilerin iltica hakkını koşulsuz biçimde tanımalıdır!

Öte yandan göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz ay 16 yaşındaki Suriyeli göçmen Eymen Hammamı Samsun’da ırkçı bir grubun saldırısı sonucunda bıçaklanarak öldürüldü. Daha öncesinde ise Bursa’da 17 yaşındaki Hamza Acan benzer bir ırkçı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. 2020 içerisinde 3’ü çocuk olmak üzere 7 kişi ırkçı saldırılarda yaşamını yitirdi, 32 kişi yaralandı. 

Irkçılığın yaygınlaşmasındaki asıl sorumlunun, hükümetin göçmenleri kendi kaderlerine terk eden ikiyüzlü politikaları olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Hükümet Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteciye herhangi bir kalıcı yasal statü tanımayarak bu kesimlerin temel sosyal haklardan faydalanmasını engelleyerek onları kendi kaderlerine terk ediyor. Dahası, hükümet sözcüleri göçmenler için on milyarlarca dolar harcandığı yalanını her fırsatta tekrarlamaktan geri kalmıyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar. 

Göçmenlere dönük saldırıların cezasız bırakılması ise ırkçılığı adeta ödüllendiriyor. Festus Okey cinayetinin üzerinin ısrarla örtülmesi ve faillerin ceza almaması bu politikanın bir simgesi niteliğinde. Irkçılık bir insanlık suçudur! Nefret söyleminden işlenmiş cinayetlere dek hiçbir suç cezasız kalmamalıdır!

Türkiye’de yaşayan mülteciler ve göçmenler emek sömürüsünün en yoğun olduğu alanlarda çok daha düşük ücret karşılığında iş bulabilmekteler. Herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan en riskli alanlarda çalışan göçmen işçilerden yüzlercesi her yıl iş cinayetlerine kurban gitmekteler. Pandemi süreci ise göçmen işçiler üzerinde daha da büyük bir yıkım yaratmış durumda. Bu dönemde işini ilk kaybedenler göçmen işçiler oldu. Kayıtsız çalıştırılmanın sonucu olarak ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da faydalanamıyorlar. Bu durum göçmenlerin fiilen açlıktan ölüme terk edilmesi anlamına geliyor. Göçmen işçilerin çalışma, sosyal güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı, pandemi döneminde dağıtılan sosyal yardımlardan göçmenler de yararlanmalıdır.

Kadın ve LGBTİ+  göçmenlerin ise göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve maruz kaldıkları şiddet  daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, hepimizin bildiği Nadira Kadirova cinayetinde olduğu gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Pandemi sürecinde artan ev içi erkek şiddetine karşı gerekli önlemler alınmıyor; aksine hükümetin İstanbul Sözleşmesini kaldırma girişimleri, cinsiyetçiliğin ve LGBTİ+ düşmanlığının bizzat iktidarın söylemleriyle körüklenmesi ve bu suçların cezasız bırakılması kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin hayatlarını daha da korumasız hale getiriyor.

Dile getirdiğimiz bu sorunlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, pek çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Geçtiğimiz ay Yunanistan’ın Midilli adasındaki Moria kampında çıkan yangın, AB ülkelerinin göçmen politikasının sonuçlarını yansıtan acı bir örnekti. Yüz binlerce mülteci en temel insani gereksinimlerin karşılanmadığı toplama kamplarında tutuluyor ve iltica hakkı AB tarafından fiilen ortadan kaldırılıyor. AB’nin sınırlarına ördüğü duvarlar sonucunda, sadece 2020 içinde en az 500 kişi Akdeniz’de batan teknelerde hayatını kaybetti. Bu durum karşısında AB’nin projesi ise Yeni Göç ve İltica Planlı altında mevcut hakları daha da geriye götürmekten ibaret.

Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkan yüz binlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz.

*Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.

*Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.

*Avrupa devletleri, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak tutma politikasına son vermeli ve kapılarını göçmenler için açmalıdır.

*Göçmenleri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir.

*Göçmenlerin pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, hükümet göçmenleri güvensiz geçiş yollarına yönlendirmekten vazgeçmelidir.

*Tüm göçmenlerin beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve yerleşim hakları tanınmalı, insani ihtiyaçları derhal karşılanmalıdır.

*Hiç kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü için Eylem Çağrısı

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin yanı sıra çok sayıda siyasal parti, örgüt ve derneğin çağrısıyla 17 Ekim “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü”nde ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebini dile getirmek için basın açıklaması düzenlenecek. İmzacı kurumlarla birlikte çağrı metnini bütününü aşağıda yayınlıyoruz:

17 Ekim, “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Gününde” Dünya’nın dört bir yanında yüzbinlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykıracak.
Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün gazetelerde, göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberleri yer alıyor. Bu haberlerde, Türkiye’de yaşayan mültecilerin ve göçmenlerin işçi olarak çalıştıkları işyerlerinde en riskli, en tehlikeli işleri herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan yürütürken iş cinayetine kurban gittikleri veya sabah işe giderken, sınır dışı edilme korkusuyla polisten kaçarken bir polis kurşunuyla veya akşam işten döndüğünde yaşadığı mahallede bir ırkçı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiği yer alıyor. Zaman zaman ise yakın zamanda Van’da olduğu gibi, herhangi bir yasal statüye sahip olamama nedeniyle tehlikeli yollarla yolculuk yapmak zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyorlar. Çoğu zaman ise mültecilerin ve göçmenlerin yaşadığı baskılar haberlerde bile yer almıyor. Kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin ise, göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve karşı karşıya kaldıkları şiddet daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, üstü örtülüyor. Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteci, herhangi bir kalıcı yasal statüye sahip olmadıklarından sağlık, eğitim, barınma, çalışma gibi temel sosyal haklardan faydalanamıyor, kendi kaderlerine terk ediliyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.

Lefteris Pitarakis / AP / The Telegraph


Ancak maalesef bu sorunlar, Türkiye’ye özgü değil, bir çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkacak yüzbinlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getireceğiz.
Herkesi, Dünya’nın dört bir yanında sokaklarda “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini dile getiren göçmenlerin sesine sesimizi katmak için 17 Ekim 2020 – Cumartesi günü saat: 14.00’de Kadıköy Süreyya Operası önünde yapılacak açıklamamıza katılmaya davet ediyoruz. 

Tarih: 17 Ekim Cumartesi saat 14.00
Yer: Kadıköy Süreyya Operası önü

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi
Başlangıç
Demokratik Alevi Dernekleri
Demokratik Bölgeler Partisi
EMEP
Göç Platformu
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği 
HDK Göç ve Mülteciler Meclisi 
HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu 
Hevi LGBTI Derneği
İHD İstanbul Şubesi
İşçi Demokrasisi Partisi
Mor Dayanışma Kadın Derneği
Özgürlük için Hukukçular Derneği
Polen Ekoloji
Sosyalist Dayanışma Platformu
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
Toplumsal Özgürlük Partisi
Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

Kapak Foto via Flickr Natalia Tsoukala/ Caritas International

Koç Asistanları Yurt Dayatmasına Karşı Çıkıyor, Barınma Haklarını Savunuyor

Koç Üniversitesinin, kendi bünyesinde çalışan 400 asistanı, kendilerine tahsis edilmiş evlerden çıkarıp yurda sevk etmek istemesine üniversite asistanları karşı çıkıyor. Pandeminin yayılmaya devam ettiği koşullarda yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda kalacaklarını belirten asistanları bu dayatmaya tepki gösteriyor.

Koç Üniversitesi asistanlarının yazılı açıklamasını okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Koç Üniversitesi’nde eğitimlerini ve asistanlık görevlerini aktif olarak sürdüren lisansüstü öğrenciler olarak, üniversitenin tarafımıza tahsis etmiş olduğu – sözleşmeyle güvence altına alınmış – evlerimizden çıkartılıp üniversitenin Batı Kampüsü yurduna sevk edileceğimize dair bir süredir duyumlar almaktaydık. 

Henüz netlik kazanmamış bu durumu teyit etmek ve detayları öğrenmek için üniversitenin ilgili yöneticileri ile irtibata geçtik. Yaklaşık 200’den fazla asistanın ortaklaştığı soruları, yönetime toplu e-posta aracılığıyla ilettik ve en kısa sürede cevap istediğimizi bildirdik. Taşınma işleminin esas muhatabı olan biz asistanlar karar alma sürecine dâhil edilmeyi talep ettik ve sürecin olabildiğince şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiğini önemle vurguladık.  Bu talebi daha görünür kılmak adına sosyal medya aracılığıyla yaşadığımız durumu kamuoyu ile paylaştık. Okul yönetimi ısrarlı çabalarımıza rağmen, her nedense bizleri yok saymayı uygun gördü.  Görüşme isteğimizi yanıtsız bırakan yönetim, tepeden inme bir kararla taşınma planını duyuracağını ilan etti. 6 ve 7 Ekim 2020 tarihlerinde fakülteler ile düzenlediği görüntülü toplantılarda, evlerin kapatılacağını ve neredeyse 400 asistanın Batı Yurtlarına yerleştirileceğini doğrulamış oldu. 

Yönetim, taşınma planının bir sağlık komitesinin onayıyla karara bağlandığını ve bu ekibin danışmanlığında sürecin yürütüldüğünü ilan etti. Koronavirüs salgınının hızla yayılmaya devam ettiği bu kritik donemde, alınan kararın hangi bilimsel gerekçelere dayandırıldığı konusunda bizlere ikna edici herhangi bir açıklama yapılmadı. Toplantıda bu sürecin Aralık ayının sonuna kadar tamamlanacağı ve taşınması planlanan asistanlara kararın en az 10 gün öncesinden bildirileceği ifade edildi. Hemen sonrasında bazı arkadaşlarımıza evlerini 3 gün içerisinde boşaltmaları gerektiğine ilişkin e-posta atılması ise, endişelerimizde ne denli haklı olduğumuzun kanıtıdır.

Yurt yerleşkesinde yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda olduğumuz tarafımıza bildirildi. 400’e yakın kişinin yaşaması beklenen bu binalarda, fiziksel etkileşimin ne kadar yoğun yaşanacağı açıktır. Yönetim, yurt planlamasında alınan önlemlere ilişkin detaylı bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır. Olası bir salgın durumunda ise sadece karantina alanı olarak kullanılacak bir binanın tahsis edileceği ve bu binada doktorların hazır bulunacağı bilgisi paylaşıldı. Karantina binasının kapasitesine, tıbbi müdahale imkânlarına ve görevli olacak sağlık personelinin sayısına dair net bir bilgi sağlanmadı. Ayrıca, bu toplantılarda üniversite yönetiminin yurt düzenine ilişkin çelişkili ifadeler ortaya koyması, yaşadığımız güvensizliği ve kaygıyı artırmaktadır. Bu şartların sağlığımızı an be an tehdit edeceğini ve hatta hayati bir tehlike altında yaşamak zorunda kalacağımızı düşünmekteyiz. 

Okul yönetimi, yurt yerleşkesine taşınma kararını bizlere sözüm ona bir seçenek olarak sunmaya çalışmakta. Fakat kabul etmediğimiz takdirde, cüzi bir maddi destek sağlayacağını ilan etmiştir. Kampüse yakın olan evlerimizde yaşamaya devam etmek için ödememiz gereken kira ve ek masrafları karşılamak için bu destek katiyen yeterli değildir. Ortada bir seçenek esasen yoktur, taşınma süreci bir dayatmaya dönüşmüştür. Çoğu asistan için yurda taşınmak bir zorunluluk haline gelmiştir. 

Bizlerden, gelişigüzel kotarılan bu taşınma planının sağlık sebepleri dolayısıyla kararlaştırıldığına inanmamızı beklemekteler. Yaklaşık iki ay önce Rektörümüz Prof. Dr. Umran İnan 5 Ekim 2020 tarihinde kampüsün açılacağını ilan etmişti. Yüksek Öğretim Kurumu, salgının seyrinin riskli bir seviyeye ulaştığını gözlemleyerek üniversitelere bir öneri manzumesi iletti. Koç Üniversitesi ise bu önerge doğrultusunda 2020-2021 Akademik Yılı Güz Döneminde kampüsü kapalı tutmaya karar verdi. Hal böyle iken, lisans öğrencilerinden yurt konaklaması için elde edilmesi öngörülen kaynak akışı gerçekleşmedi. Dolayısıyla bu durum, taşınma planının ne yazık ki maddi kaybı telafi etmek adına yapılmış kaba bir tasarruf hesabından öteye gitmediğini açık etmektedir. 

Koç Üniversitesi’nin sürdürdüğü bilimsel faaliyetlerin yükünü üstlenen; ulusal ve uluslararası alanda saygıdeğer bir konuma erişmesine büyük katkı sağlayan biz asistanlar bu dayatmayı asla kabul etmiyoruz. Salgın koşullarında can sağlığımızı tehlikeye atacak bu kararın durdurulmasını talep ediyoruz. 

Nor Zartonk: Kafkaslar’da Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi!

Türkiye Ermenilerinin örgütlerinden Nor Zartonk tarafından yapılan açıklamada Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşın kazananı olmayacağı, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığı ifade edildi.

Açıklamanın bütününü okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) savaş yaklaşık 30 senedir devam ediyor. Büyük bölümü ateşkes rejimi altında geçen bu süreçte diplomatik çabalar ne yazık ki barışı sağlayabilmiş değil. Kafkasya’nın merkezinde kapanmayan bu yara bölgeye nüfuz etmek isteyen üçüncü devletlerin, enerji ve silah ticaretinin bir enstrümanı olarak dönem dönem kanatılmakta ve Artsakh (Dağlık Karabağ) halkı belirsizliğe ve ölüme mahkûm edilmektedir. 27 Eylül sabahı ateşkesin bozulması ile başlayan şiddetli çatışmalar hala sürmekte. Çatışmaları büyük üzüntü ve endişeyle takip ediyoruz. 

Çatışmalar başlamadan Türkiye’de Ermeni karşıtı haberlerin yaygınlaştığına şahit olduk. Çatışmaların başlaması ile birlikte yoğun bir propaganda ve dezenformasyon tüm medya kanallarını sardı. Anadolu Ajansı çatışmaları Ermeni tarafının başlattığı bilgisini servis etti. Oysa temelde savunma pozisyonunda olan Artsakh kuvvetlerinin böyle bir girişiminin rasyonel olmadığı ve Azeri kuvvetlerinin halihazırda geniş çaplı bir taarruz hazırlığı içinde olduğu aşikârdı. Meselenin tarihi arka planı konusunda da ciddi bir dezenformasyon söz konusu. 1991 yılında Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) yapılan halkoylamasına halkın yüzde 82’si katılım göstermiş ve yüzde 99 evet oyu ile ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde bağımsızlık kararı alınmıştır.

Öte yandan, tüm dünya tarafları ateşkese davet ederken, devletin çeşitli kademelerinden ve bizzat Tayip Erdoğan’ın ağzından savaşı körükleyen ve taraf bildiren açıklamalar yapıldı. Erdoğan hükümeti bugün içinde bulunduğu sıkışmışlığı içte ve dışta baskı ve şiddet temelli saldırgan politikalarla aşmaya çalışmakta. Bu yaşananlar Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü politikaların bir devamı niteliğinde. Nitekim uluslararası haber ajanslarına da yansıyan şekliyle Türkiye Azerbaycan’a sadece silah ve askeri eğitim desteği sağlamamakta aynı zamanda Suriye’den devşirdiği ve maaşa bağladığı cihatçıları da bölgeye sevk etmekte.

Ne yazık ki Türkiye’de HDP dışında kalan “muhalefetteki” düzen partileri bu yayılmacı politikaların ve hamaset söyleminin destekçisi olmuş, şikayetçi oldukları AKP rejimine emperyal hayallerle el vermişlerdir. Bu siyaset halklara sadece daha fazla yoksulluk, kan ve gözyaşı vaadetmekte, silah tüccarlarının ve diktatörlerin cebini doldurmaktadır. Halklar birbirine kırdırılarak, düşmanlık tohumları ekilerek sömürü düzeni baki kılınmaya çalışılmaktadır. 

Tüm bu yaşananlardan elbette en çok etkilenen gruplardan biri de Türkiye Ermenileri olmuştur. Zaten hâlihazırda Türkiye’de nefret söyleminin bir numaralı öznesi olan Ermeniler tarafı olmadıkları bir çatışmanın dolayında yine ötekileştirilmekte ve bolca nefret söylemine maruz kalmaktadır. 

Bizler, Türkiye‘nin savaşı kutsayan ve destekleyen tavrını kınıyoruz. Savaşın kazananı olmayacağını, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığını bir kez daha haykırıyoruz.

Bu bağlamda başta Türkiye olmak üzere tüm dünyadan savaş karşıtlarını ateşkes ve kalıcı bir barış için harekete geçmeye davet ediyoruz.

Victor Serge ve Devrimci Roman – Richard Greeman

Victor Serge, yazarlık yeteneğinin geri gelişini ölümle ilgili iki deneyime sıkı sıkıya bağlı koşullarda yaşadı. Siyasal ölüm olarak adlandırdığı ilki, sol muhalif görüşlerini terk etmeyi reddettiği için Rus Komünist Partisi’nden ihraç edilip Sovyet istihbaratı GPU tarafından tutuklandığı Nisan 1928’de gerçekleşti. 37 yaşında olan Victor yirmi yıllık profesyonel devrimciydi ve neredeyse on yıldan beri Komünist Enternasyonal için çalışıyordu. Yegâne derdi, 1921’de iç savaşın sona erişinden beri en derin krizine girmiş olan devrime hizmet etmeyi sürdürmekti. Serge’in karakterindeki militanlar için ihraç, kimlik yitimi, yaşama nedenini kaybetmek anlamına geliyordu. Victor, siyasal faaliyetten yoksun, işsiz ve beş kuruşsuz, hayatta kalmak ve dolaylı yoldan mücadeleye katılmak için kendini yazmaya verecekti.

Serge’in ölümle yaşadığı ikinci karşılaşma birkaç hafta sonra, Paris’te büyük bir tepkiyle karşılanan tutuklanışının ardından GPU hapishanesinden salıverilmesi sonrasında meydana gelecekti. Birkaç gündür Leningrad’da, ailesinin yanında bulunan Victor dayanılmaz bir karın ağrısıyla boğuşmuş, ölümle baş başa yirmi dört saat geçirmişti. Hastanede yarı hezeyan hali bir anlığına kaybolup “sakin ve zengin bir iç kavrayışa” yerini bırakmıştı:

Aşırı derecede çalıştığımı, mücadele ettiğimi, öğrendiğimi fakat geçerli ve kalıcı hiçbir şey üretmediğimi düşünüyordum. Tesadüfen hayatta kalırsam, yarım kalmış kitaplarımı bitirmek, durmadan yazmak gerekecek diyordum kendime. Ne yazacağımı düşünüyor, içinde yaşadığım bu unutulmaz zaman hakkında bir tanıklık-roman dizisinin planını tasarlıyordum…[1]

Ertesi gün, hekim yaşayacağını söyledi. “Bir karar almıştım ve işte böyle yazar oldum”.

Yazma kararının koşulları her ne olursa olsun Serge’in sanatsal yeteneğinin büyük bir hünere, uzun ve ciddi bir öğrenimin sonucu oluşmuş mesleki bir yetkinliğe, yazarın görevine dair yüksek bir kavrayışa dayandığını bugün daha iyi görüyoruz. Ayrıca –bunu söylemenin zamanıdır– edebiyat tarihindeki konumu eşsizdir.

Serge’in 20. yüzyılın sosyalist ve devrimci hareketi içinde (tıpkı 19. yüzyılda Jules Vallès gibi) bir sanatçı olarak gelişmesi ve kendini Rus Devrimi’nin büyüklüğüne ve trajedisine tanıklık etmeye adaması (tıpkı Komün sırasında Vallès gibi) yeterince takdire şayandır. Fakat esas çarpıcı olan, 1920’lerin ünlü Sovyet edebiyat hareketinde yer almış tüm yazarlar arasında bir tek Serge’in, Stalinist dönem boyunca yalnızca hayatta kalmayı değil gerçek anlamda yazmayı da başarmasıdır.

Anarşist bir grupla ilişkisi nedeniyle tutuklanan Victor Serge-Kibalçiç’in Fransız emniyet teşkilatındaki kaydı, 1912

Daha yakından baktığımızda, Serge’in kendini roman yazmaya adamasından önce –Rus ve Fransız– edebiyat hareketleriyle iç içe olduğunu görürüz. Paris’teki gençliği sırasında devrim öncesi Rusya’nın avangard yazarlarının eserlerini tercüme eder. İç savaşın ortasında bulunan SSCB’ye vardığı andan itibaren yazarlarla bağ kurar. Daha sonra, Rus edebiyatının devrim sonrasında yaşanan kısa “rönesansı”na köşe yazarı, tercüman, polemikçi ve eleştirmen olarak katılır. Bunun yanı sıra 1920 ve 1930’larda gelişen proleter kültür tartışmalarına edebiyat teorisi düzeyinde özgün bir çözüm önerir. Sanat pratiğinde de geleneksel roman kalıbını kırmak üzere kendi teorisini uygulamaya gayret eder. Bir devrim çağında, romanı kitlelerin maddi ve bilinçdışı hayatına açmayı arzulamaktadır. Freud ve Firenzci, Joyce ve Dos Passos, Gramsci ve Lukács, Pilniak ve Rus klasikleri gibi çok farklı etkilenmelerle zenginleşmiş bir sentez oluşur eserlerinde. Çünkü Serge, bir mesajın taşıyıcısı olmanın yanı sıra bir aydınlanış [épiphanie] yazarı ve bir vizyonerdir.

Öte yandan, Serge yazarlığa sadece siyasi kariyerinin yerini alması için giriştiyse, daha elverişsiz bir dönem seçemezdi. 1928’de yazarlar, göreli bir özgürlüğün hâkim olduğu NEP döneminden beri giderek artan sansüre ve bürokratik tacize maruz kalıyordu. Devrimi takip eden büyük edebi deney dönemi hızla sona eriyordu. Telif ücretleri olağanüstü düzeylere erişiyordu, fakat yalnızca Parti politikalarına ayak uydurmayı kabul edenler için… Serge’in Rusçaya çevrilmiş, tashih edilmiş ve dizilmiş ilk romanının basımı yasaklandığında, Devlet Yayınları’nın yöneticisi ve eski dostu İlya İonov’un kendisine söylediği gibi “Her yıl bir şaheser yaratabilirsiniz fakat Parti çizgisine girmediğiniz takdirde tek bir satırı bile gün yüzü görmeyecektir!”[2] Serge’e birkaç ruble getiren Lenin’in Eserler’inin tercümeleri bile sansür kurulu tarafından inceleniyor ve çevirmeninin adı ilk sayfadan çıkarılıyordu.

İşte Serge’in paradoksu: 1920’lerin büyük Rus yazarlarının sesi, ya sansürle ya da intihar ve sürgünle kesilirken, Serge edebiyat yoluna baş koyuyordu. Bu, her ne kadar Rus siyaseti ve kültürüyle yakından ilişkili ise de Serge’in eserlerini Fransızca yazıp Fransa’da ve İspanya’da bastırmasıyla açıklanabilir. 1929-1932 yılları arasında, baskı, tecrit ve ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen Paris’e beş elyazması göndermeyi başarmıştı: Rus Devrimi. Yıl 1Edebiyat ve Devrim hakkındaki manifestosu ve tanıklık-roman dizisinin ilk üç romanı, İçerdekilerGücümüzün Doğuşu ve Fethedilmiş Kent.[3]

Bunca kısa zamanda ve zor koşullarda kaleme alınmış böylesine yoğun metinlerin, kendisi hakkındaki efsanede iddia edildiği gibi bir doğaçlama romancının değil, ancak disiplinli ve eli çabuk bir yaratıcının eseri olduğu ortadadır. Öte yandan Serge romana yönelirken siyaseti de terk etmez. Sol muhalefetin saflarında, daha sonra POUM’da (Birleşik Marksist İşçi Partisi) ve Meksika’daki sürgünler grubu Socialismo y Libertad’da mücadelesini sürdürür ve çok sayıda siyasal deneme kaleme alır. Fakat militan angajmanı giderek bir yurttaşlık görevi gibi, romanı ise kendi yetisi, varlık nedeni olarak kavramaktadır. Böylece 1938’de, Sovyetler Birliği’nde yaşadığı on beş yıla dayanarak yazdığı Stalinizm hakkındaki eseri Bir Devrimin Kaderi’ni[4] bitirdikten sonra, belirgin bir rahatlamayla romana döner: “Militan, görevini yerine getirdi: aktarmak. Şimdi bambaşka şeylere atılacağım.”[5]

Victor Serge ve oğlu Vlady (Kibalçiç Rusakov), 1926.  

Öte yandan, sözde sosyalist realizmin hazin örneği, geleneksel “sanat için sanat” önyargısına eklenir; böylece tüm sol siyasal edebiyat, propaganda ürünü sayılarak itibarsızlaştırmayla karşı karşıya kalır. Bu da Victor Serge’e haksız yere uygulanacak bir basmakalıp yargıdır. Onun eseri, propaganda amaçlarına indirgenmiş bir sanattan ziyade, tahayyül mertebesine eriştirilmiş bir siyaset anlayışını resmeder. Çünkü romancı Serge’in özgünlüğü ve, hiç şüphesiz, yetkinliği, modern edebiyatın merkezî bir temasını –bilincin ve toplumun devrimci alt üst oluşunu– bir militanın samimi deneyimi ve gerçek bir Marksistin bilinciyle, ama aynı zamanda karakterlerinin söz ve eylemlerine yol veren bir yaratıcının sanatsal özgürlüğüyle işlemesinde yatar.

Bu geniş tasavvur ve Serge’i etiketlemekte yaşanan zorluk, bu anarko-Marksist, Fransız-Rus yazar-militanın ikili mirasıyla izah edilebilir belki. Hiç eğitim almadan kendi kendini yetiştirmiş olan Serge, engin bilim ve edebiyat kültürüne sahip bir entelektüeldir. Kozmoloji, antropoloji, mekanik, psikanalizle ilgilenir. Rus ve Fransız edebiyatı içine işlemiş olan Serge kimi eserleri baştan aşağı ezbere okuyabilmektedir, ki bu kabiliyeti tutsaklığı sırasında aklını korumasını sağlamıştır. Dizelerinde Baudelaire’in, Sully Prudhomme’un, Rimbaud’nun, Mallarmé’nin, Péguy’nin, Verhaeren’in ve Jehan Rictus’un yankılarını bulur, Apollinaire ve Verlaine’i çağrıştıran bir müzikallik duyarız. Her türden şiirsel icat biçimine açıktır ve son sürgün yıllarını Breton ve Péret’yle paylaşır. Yine o yıllardan tanıdığı Octavio Paz, o zamanlar Meksika’da bilinmeyen Henri Michaux ve Valéry Larbaud’yu kendisine Serge’in tanıttığını hatırlatır.

Soldan sağa: Victor Serge, Benjamin Péret, Remedios Varo, André Breton. Fransa, 1941

Serge-Kibalçiç’in Rus ruhu kendini son derece saf bir Fransızcada ifade ediyorsa, Rus gerçekliğine de bir Batılı’nın gözüyle bakmasını biliyordu. Esasen Avrupalı olan Serge, Frontière [Sınır] şiirinde kendini “Avrasya’nın yırtılmış insanı” olarak tasvir ediyordu. Yazıları ancak bir Conrad veya Nabokov’la karşılaştırılabilecek yetkinlikle, iki kültürü birden kucaklıyordu.

Serge kendi döneminin Rus edebiyatıyla iç içeydi. O korkunç 1918-1919 kışı sırasında devrimci Rusya’ya varışında, başta Blok ve –çocukluğundan beri Victor’un anne tarafından aile dostu olan– Gorki olmak üzere şair ve yazarlarla irtibata geçmişti. Serge’in metinleri –Hatıralar’ı, mektupları, not defterleri ve Clarté dergisine “Sovyetler Rusya’sında kültürel hayat” hakkında gönderdiği makaleleri– Aleksandr Blok, Andrey Biely, Sergey Yesenin, Osip Mandelştam, Boris Pasternak ve Vladimir Mayakovski gibi şairler ile Aleksis Tolstoy, Babel, Zamyatin, Lebedinski, Gladkov, İvanov, Fédine ve büyük dostu Boris Pilniak hakkında hayranlık uyandıran analizler ve portreler sunar. Serge bu yazıları ve tercümeleriyle yeni Rus edebiyatını Fransa kamuoyuyla tanıştıran ilk kişiyken, Fransız yazarlar bu edebiyatı göklere çıkarmaya başladığında onun nasıl boğulduğunu ilk anlatan da o olur.

1932’de yayınlanan Edebiyat ve Devrim’de Serge kendiliğindenciliğin, samimiyetin, deneyciliğin, sanatsal niteliğin ve dogmalar karşısında sanatçının bağımsızlığını savunur. Bunu bilhassa bir komünist olarak ve geçiş döneminde kitlelerin ihtiyaçları adına yapar. Birkaç ay sonra yeniden tutuklanır ve sürgün edilir. Sovyet Yazarları Sendikası’ndan dostları, rejime ayak uydurmuş olanları bile, onu takip etmekte gecikmez – çoğu kamplarda kaybolur veya ölür. Serge hayatta kaldıysa, bu bir Fransız yazar olarak ünü sayesinde ve tam da Stalin, Laval hükümetiyle askerî ittifakını sağlamlaştırmak üzere Fransa kamuoyuna kur yaptığı anda Paris’teki sadık dostlarının çabalarıyla olmuştur.

Serge bu kaçınılmaz kaderin bilincindeydi. Ölümünden hemen önce kaleme aldığı Sovyet Yazarlarının Trajedisi adlı kısa metinde, eserleri tüm dillere çevrilmiş olan, şahsen de tanıdıkları Mandelştam, Pilniak ve Babel gibi Rus meslektaşlarının katledildiği on yıl boyunca sessizliğe gömülen Batılı yazarların ve aydınların evrensel alçaklığı karşısındaki şaşkınlığını ifade eder. “Hiçbir Pen-Club, onlar için yemek düzenleyenler bile, bu konuda tek bir soru sormadı. Bildiğim kadarıyla hiçbir edebiyat dergisi onların bu gizemli sonu hakkında bir yorumda bulunmadı.”[6]

Victor Serge’in Batılı yazarlar arasındaki yeri de eşsizdir. Kimi istisnalar dışında (bir John Reed, bir Hendi Barbusse) bu yazarlar Lenin-Troçki önderliğindeki kahramanlık evresinde Sovyet Devrimi’ne kayıtsız kalır, hatta düşmanca bir tutum benimserler. Batı’da devrimci yazarların büyük dönemi 1930’lardır: Stalin’in baskıcı bir bürokrasiyle Rusya’da devrimci kıvılcımı söndürdüğü ve uluslararası işçi hareketini, ittifak kurmaya çalıştığı burjuva rejimlerine tabi kıldığı yıllar.

Serge’in Rus iç savaşına katıldığı, ardından Almanya’da, Avusturya’da ve Balkanlar’da yeraltında Komünist Enternasyonal’e hizmet ettiği kızıl on yılla tezat oluşturan “pembe” on yıl, konformist solcu yazarlar için devrimci yazar kongrelerini, sosyalist anavatana edebi hac ziyaretlerini, büyük telif ücretlerini ve kitlesel yayınları temsil ediyordu. Dolayısıyla halk cepheleri döneminin angaje yazarlarının eserlerinin daha ziyade bireysel kahramanlığı, demokratik, duygusal ve vatansever popülizm ile etkinlik kültünü yansıttığını tespit etmek fazla şaşırtıcı değildir, halbuki Serge’inkiler devrimci düşünce ve faaliyete kök salar.

Oysa 1939’dan itibaren Serge ile sıklıkla ilişkilendirilen yazarların çoğu –Arthur Koestler, Franz Borkenau, Manès Sperber, André Malraux– hayallerini yitirmiş eski devrimcilerin safına geçer, hatta kimileri anti-komünist Haçlılara katılır. Serge ise sosyalizm için mücadele etmeye ve devrimcilerin kaderi hakkındaki tanıklık-roman dizisini tasarlamaya devam eder.

Serge’in dünya edebiyatındaki yeri bu anlamda iki kez eşsizdir. “Serge ile anlamlı biçimde karşılaştırılabilecek başka hiçbir yazar tanımıyorum,” der John Berger. Büyük devrim sonrası kuşağın Sovyet yazarı olarak sadece o ayakta kaldı, kendini özgürce ifade etmeyi sürdürdü, değerlerini muhafaza etti ve yaşandığı haliyle Stalinist döneme dair hakiki bir manzara çizdi. Avrupalı olarak da, devrimci hareketin içinden kendini ifade eden ender yazarlardan biri oldu; moda olmasından evvel hareket içinde yer alarak sonuna kadar kaldı ve tarihsel keskinliği ve insani kavrayışıyla bu süreci aktarmaktan, zaferleriyle birlikte mağlubiyetlerini, büyüklüğüyle birlikte trajedisini tasvir etmekten çekinmedi.

Çeviri: Uraz Aydın

Richard Greeman’ın “Victor Serge et le roman révolutionnaire” adlı yazısından kısaltılarak çevrildi. Kaynak: Cahiers Léon Trotsky, no: 47, Ocak 1992. 


[1] Victor Serge, Carnets, s.115, 30 Ağustos 1944.

[2]V. Serge, Bir Devrimcinin Hatıraları, çeviri : Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 2018.

[3] İçerdekiler (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2015) ; Gücümüzün Doğuşu (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2018).

[4] V. Serge, Bir Devrimin Kaderi – SSCB 1917-1937 (çeviri Metin Cengiz, Pencere Yayınları, 1997).

[5] Marcel Martinet’ye mektup, 25 Aralık 1936. Paris Ulusal Kütüphanesi.

[6] V. Serge, La tragédie des écrivains soviétiques, Paris, Les EgauxMasses dergisine ek, Ocak 1947, sayı 6, ss. 9-10. Ingilizce : « The Writer’s Conscience », Marxists on Literature : an Anthology, David Craig, Editor, Penguin, 1975.

Kaynak: http://www.e-skop.com/skopbulten/victor-serge-ve-devrimci-roman/4880

Bellekteki Boşluk ve 12 Eylül – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in on yıl kadar önce kaleme almış olduğu bu yazısını 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümü vesilesiyle yeniden yayınlıyoruz.

Yakında otuzuncu yılını dolduracak olan 12 Eylül’e ilişkin kitaplar, programlar, tartışmalar belki de şimdiden tezgâhlara sürülmüştür.  Daha dün 68’in kırkıncı yılı anıldı, mülakatlar yapıldı, kitaplar basıldı. Sonra herkes köşesine çekildi. Anmalar, polemikler arşivlerde zararsız tartışmalar klasörlerinde yerlerini aldılar. Belleklerde kalan da eski muharipler cemiyetindeki muhabetlerden ibaretti. Okunması elzem kitapların miktarına ve satışına bakılırsa ilginin hayli gelgeç, yüzeysel olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Hafızayla herkesin farklı bir ilişkisi var ve bu ilişki sanıldığının aksine geçmişten çok gelecekle ilgili. İnsanlar ancak yeni bir gelecek tasarladıklarında belleklerini tazeleme ihtiyacı hissediyorlar. Anlamlı tartışmalar, çalışmalar da ancak böylesi bir yeniden inşa sürecinde ortaya çıkabiliyor.

Geleceği askıya alıp gündelik siyasetin sorunlarına gömülmüş olanlar için geçmiş, eksik ve yetersiz kalmış deneyimler, mücadeleler olmaktan çıkıp becereksizlikler, hayalperestlikler ve zevzeklikler alanı haline getiriliyor. Geçmişi yarım kalmış bir altın çağ olarak tasavur edenler ise menkıbeden menkıbeye geçerken gerçeklikle ilişkilerini koparıyorlar. Böylece giderek belleklerde çarpıtılan geçmiş, yaşanmamış oluyor. 12 Eylül ne yazık ki –yazık çünkü yaşanılmış olan en önemli deneyim olma özelliğini hâlâ koruyor– esas olarak bu iki kıskaç arasında kendi gerçekliğine yeniden kavuşamadan, yani gelecek için anlamlandırılabilecek, yitirilenleri kazanıma dönüştürebilecek bir çabanın öznesi olmadan “mazi” oluyor.

Geliyorum diyen darbe

Yetmişli yılların ortalarında dünya kapitalist krizi patlak verdiğinde, dünyanın dört bucağında sosyalist hareket altmışlı yıllarda boyvermiş koşulların hüküm sürdüğü bir dünyanın sorunlarını çözmekle meşguldü. İspanya’da açılım, Portekiz’de Karanfil Devrimi, Yunanistan’da demokrasiye geçiş iyimserliği pekiştirirken 1973 yılında Şili ile başlayan Latin Amerika’da askeri diktatörlükler silsilesi sanki bir kazaymışcasına algılanıyordu. Demirel kendisinden emin, Ecevit’e (Allende’ye hakaret edercesine) Büllende yakıştırması yaparken gelecek darbenin kendisini devireceğini belli ki hiç beklemiyordu.  Latin Amerika’da düşen ibrenin farkında olmayan sosyalist hareket, Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketlerindeki kıpırdanmalardan, Çin, Vietnam ve Küba’nın izinden dünyayı değiştirecek bir kaldıracın peşindeydi.

Rastlanmadık siyasallaşma

12 Mart’ın bitiminden önce, Ekim 1973 seçimlerinde, Ecevit’in mitinglerine yığılan kitlelerin şahsında, 1961 Saraçhane mitinginden sonra belki de en büyük ve anlamlı siyasallaşmayla solun kazandığı itibar ve meşruiyet, yıkılmış, dağılmış sosyalist hareketin de yeniden canlanmasına yol açtı. Kıbrıs harekâtına kadar baskıyla özdeşleşen ordunun kaybettiği itibar, idamların  “kamu vicdanı”nda mahkum edilmesi, 12 Mart uygulamalarının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı huzursuzluk, altmışlı yıllardan farklı, daha kitlesel, umutlu ve daha deneyimli bir radikalizasyon dalgasını getirdi. 12 Mart’ın kapıdan kovduğu bacadan girmişti.

Sanıldığı gibi genel afla içerden çıkanların değil dışardakilerin, yeni bir gençliğin, kadınların, emekçilerin akın akın siyasete koşmalarının ürünüydü bu yeni dalga.

12 Mart’ı, 1905 benzeri bir prova olarak görenler de vardı. Şimdi sıra 1917’deydi. Ortada bir prova vardı ama elbisenin kimin üzerine prova edildiği atlanıyordu.

12 Mart’ı oluşturan önemli şartlardan biri olan egemen blokun çatırdaması, AP’nin temsil ettiği iktidar blokunun MNP-MSP (Anadolu tüccarı ve esnafı) ve Demokratik Parti (tarım burjuvazisi) ile dağılması, MHP’nin güçlenmesi MC türü koalisyonlarla telif edilmeye çalışılmışsa da, Demirel’in bütün maharetine rağmen bütün bu farklı partilerin temsil ettiği çıkar çatışmalarını tatmin etmek mümkün olmadığından “yönetenlerin yönetememe hali” kangrenleşmiştir.

Kitlelerin siyasallaşmasının yükseliş ve düşüşü

Genel olarak solun kazandığı mevziler 1977 Haziran seçimleriyle zirve noktasına ulaşmıştı. Bu birikimde sosyalist solun enerjisi büyük miktarda Ecevit CHP’sine akmış, bağımsız sosyalist bir alternatif oluşturulamamış ve sosyalist hareketler de en yakınında bulunanlarla “ideolojik” hesaplaşmalarını tamamlamamışlardı. Seçimlere giren sosyalist kesimlerin aldığı oylar devede kulak kalırken, bir katsayı kullanarak girmeyenlerin de hali pür melali hakkında bir fikir edinilebilirdi. Bu seçimlerde MHP’nin de bir milyonu aşan bir oy alarak kendi rekorunu kırıdığı eklenmelidir. 1973 yılında siyaset sahnesinde yerini alan MSP’nin kalıcılığı da tescil edilmiş oluyordu. Bir diğer husus yerel seçimlerde Diyarbakır’da sosyalist bir grubun temsilcisi olarak Mehdi Zana’nın seçimleri kazanmasıydı. Dolayısıyla radikalizasyon, oldukça çok yönlüydü.

Sermayesinin saldırısına karşı, demokratik haklar için mücadelede emekçilerin en önemli örgütü DİSK ise CHP’ye hayırhah davranırken kendi içinde iktidar mücadelesine girerek, bir kaç yılda hesapta olmayan bir biçimde güç kaybedecekti.

Bugün 12 Eylül’e açılan çatışmaların, mücadelelerin (kimilerine göre komploların) bir ayağı olarak sunulan tablonun önemi ne olursa olsun belirleyici unsurlar kitle dinamiğine bakarak çıkarılabilir. Bu açıdan 1 Mayıslar bir mihenk taşı olarak görülebilir. 1976 olaysız ilk 1 Mayıs, solla dirsek teması olan bütün emekçilerin, yurttaşların yüzünü güldürürken, 1977 1 Mayıs’ı derin soru işaretleri ortaya koymuştur. Felakete karşı özsavunmayı sağlayacak olan nedir? Siyasetin “olağan” kanallarının dışına çıkıldığında güç ilişkilerinde emekçilerin konumu alabildiğine elverişsizdi.

1 Mayıs 1977 katliamı simgesel olarak, sosyalist soldan çok daha fazla işçi sınıfının sendikal alanda güçlenmiş olmasına yönelikti. Ayrıca benzer bir komplonun Ecevit’e yönelik olarak da gündeme geldiği bilinmekte. Bu tarihler aynı zamanda yetmişli yılların ortalarında başgösteren dünya krizinin sonucu, dünyanın dört bucağında topyekûn olarak işçi sınıfının fiziki varlığına ve moral kazanımlarına saldırının başlatıldığı tarihlerdir.

Bir ay sonra yapılan genel seçimlerde Ecevit CHP’si oylarını en üst seviyeye çıkartmış, tek başına iktidar olmayınca devşirdikleriyle bir koalisyon hükümeti kurmuştur.

Dönemin bir diğer önemli olayı DİSK içindeki iktidar mücadelesinin 1977 Ekiminde yapılan kongrede, Türk-İş’den gelenlerin ağırlıklarını koyarak yönetimi ezici bir çoğunlukla ele geçirmeleridir. Bundan böyle bir tür iki başlı bir DİSK’ten söz edilebilirdi.

Üçüncü 1 Mayıs’a (1978) insanlar 1 Mayıs 1977’de katledilenlerin anısına saygı göstererek aynı heyecanla olmasa da kitleler halinde katıldılar. 1977’den farklı olarak kürsünün manüplasyonundan uzak düzenlemede siyasal grupların ağırlığı başından itibaren kendini gösteriyordu.

Kitle hareketinin eğrisi yükselmiyordu ama henüz bir düşme eğilimi de göstermiyordu. 1978 yılı bu açıdan her kesim için kritik bir yıldır. Düzen güçleri için de, sosyalistler için de sendikalar için de henüz fırsat vardı. Ancak tarih hızını artırırken, herkes yaşanan günler ebediymişcesine büyük bir iyimserlikle kendi ritmine umut bağlamıştı. Yaklaşan felakete karşı, kazanımların savunulması için ortak bir mücadeleyi tasarlamak yerine, bir diğerinin yaşama alanını daraltarak kendini genişletme çabası sürdürülüyordu.

Yıl sonunda Kahramanmaraş’ta yüzü aşkın insanın katledilmesiyle sonuçlanan olaylar artık bir dönemin sona erdiğini göstermektedir. Ecevit hükümeti durumu denetleyememekte, zemini kaymakta ve yamalı bohça hükümetinin itibarı zedelenmektedir. Artık 12 Eylül’e uzanacak bir sıkıyönetim dönemine girilmiştir, yetkiler orduyla paylaşılacaktır.

1979 1 Mayıs’ı bu açıdan anlamlı bir tarihtir. DİSK yönetimi 1 Mayıs alanı diye ilan edilen Taksim’de kutlamaların yapılması için ısrar etmiş, izin verilmediğinde de elinden geleni yaptığından hoşnutken, DİSK’ten geçici olarak ihraç edilen sendikalar TKP güdümündeki Maden-İş başkanı Kemal Türkler’in sözcülüğünde İzmir’de kutlamaları yapmışlardır. İkinci bir kutlama yine İzmir’de sol gruplarca yapılmıştır.

Özetle 12 Eylül’den, 24 Ocak’tan önce başlamış olan güç ilişkilerinde emekçiler aleyhine hemen hemen her düzeyde belirgin bir gerileme sözkonusuydu. 1980 yılı başladığında artık giderek güç kaybeden sendikalar ve genel olarak sol, savunma mevzileri inşa etmekten de aciz kalıyordu. Tariş gibi kimi artçı olaylar bir yükselişin belirtisi olmayıp gecikmiş ortak mücadelenin anlamını tarihe geçirirken, kaybedilenin yerine yenisi koymak artık imkânsız hale gelmişti.

Darbenin şekillenmesi

1979 Ekim ara seçimlerinden sonra CHP’nin hükümetten çekilmesiyle Demirel büyük bir hevesle kolları sıvıyordu. Oysa parlamenter sistemi askıya almak için koşullar fazlasıyla oluşmuştu. Yalnızca yıllardır süren yukardakilerin yönetememesinden ötürü değil, uluslararası koşullar, NATO’nun bölgedeki dayatmaları açısından da.

İran Şahı’nın devrilmesi, Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmesi Türkiye’de sıkıyönetim altında da olsa pamuk ipliğine bağlı bir parlamenter sistemin sürmesini imkânsız kılıyordu. Hükümetin Amerikancı olması, herhangi bir güvence oluşturmuyor, destekçisi MSP’nin Dışişleri bakanının düşürülmesinde oynadığı rolün de gösterdiği gibi olayların hızlı aktığı bir dönemde yeterince zaman kaybedildiğinden hareketle sistemin ipi çekiliyordu.

Bütün bu hengâmede Cumhuriyet tarihinin en çetrefil mücadeleleri yürütülüyordu.  Ancak bütün bunlar kitlelerin siyasetten çekildiği bir ortamda artçı mücadelelerle sınırlı kalıyordu. Celal Bayar “bu kış komünizm gelecek” gibisine bir kehanette bulunduysa da  sosyalist hareket tüketici bir siper savaşını dönüştüremedi. 12 Eylül derbesi olduğunda etraf sanki süt liman oldu bir anda. Darbeciler bile hazırlıklarını çatışmaların sürmesi, bir direnişin olabileceği ihtimali üzerine yapmışlardı.

12 Eyül döneminde tutuklananlar, hapsedilenler, mahkum edilenler, öldürülenler, fişlenenler, işten atılanlar vb. listesi, sınıf kini katsayısı ile bakılmadığında çatışmanın düzeyine göre abartılı görülebilir. Ancak anılan dönemde kurulu düzen ilk kez ihtimal olarak bile olsa ölümlü olduğunu fark etti. Reaksiyonun ağırlığının önemli bir nedeni budur.

Ya sonra?

12 Eylül’ün yarattığı tahribatı anlamak için rakamlara bakarken gözden ırak tutulmaması gereken husus, bütün bu baskının “ideolojik” içeriğidir. Şairin “onlar umudun düşmanıdır” demesine nazire olarak denebilir ki onlar daha güzel bir dünya için verilmiş mücadelelerin belleğini yok etmeye çalışmışlardır ve büyük miktarda başarıları da buradadır.

12 Eylül tasfiye olmadan, sözcüsü gibi kendi ömrünü doldurdu. Bu anlamda toplum, 12 Eylül’den kurtulamadı ve artık 12 Eylül’le hesaplaşma imkânını da yitirdi. Hesaplaşma, herşeyden önce bir intikam sorunu olmayıp, yaşananların bellekte yeniden oluşuturularak gelecek için alarm zillerinin çalınması anlamına geliyor. Belki de bunun için örneğin Beynelminel, Eve Dönüş gibi filmler, kimileri için çok daha ağır olan olaylardan çok daha fazla geniş kesimlerin belleğine sarsıcı kayıtlar düşüyor. Kurban şu veya bu örgütün bir üyesi veya sözcüsü değil içimizden biri, kısaca sokaktaki vatandaş olarak belirince durumun vehameti çok daha açık bir hal alıyor.

12 Eyül’le ilişkideki kopuş tarihimizin bir dizi konusu için de geçerli. 1908’in 100. yılı anmasında bunu tüm açıklığıyla gördük. Öte yandan Kürt meselesinden, Ermeni meselesine veya işçi hareketinin ve sosyalist hareketin tarihine ilişkin bütünlüklü bir bellek olmadığından köhne dünyadan özgürleşime ilişkin bilincimizde sakatlıklar, kesiklikler oluyor ve bu da eylemimize, yaşadığımız hayata yansıyor. Ancak tarihle ilişkideki bu kopukluk bize has değil.  İspanya İç Savaşı gibi insanlık tarihi açısından dramatik bir olay ancak on yıldır kendi ülkesinde bilince çıkmakta. Bu da özgürlük ve eşitlik mücadelesinin vazgeçilmez bir parçası.

(Bu yazı Mesele dergisinin Eylül 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

Herkese İş ve Gelir Güvencesi Kampanyası tarafından yayınlanan basın bildirisinde işsizlik sorununu çözmenin ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamanın mümkün olduğu belirtiliyor. Bildiride herkese gelir güvencesi sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınması talep ediliyor. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebileceği vurgulanıyor.

Basın bildirisinin bütününü okurlarımızla aşağıda paylaşıyoruz.

Müjde! Doğal Kaynağa Gerek Yok, Türkiye’de Emekçiler İçin #KaynakVar

Koronavirüs salgını süresince, tüm dünyada milyonlarca emekçi işini, gelirini kaybederken ya da virüse yakalanma riskini göze alıp ölüm pahasına çalışmak zorunda kalırken, gazetelerde çıkan haberlerden biliyoruz ki,  dünyanın en zengin 25 kişisi COVID-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattılar. 

Türkiye’de de durum bundan hiç farklı değil; Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin toplam serveti, 100 milyar 400 milyon dolar yani 743 milyar 634 milyon TL. Sadece bu 100 kişinin serveti bile 10 milyon emekçiye 74,363 TL gelir sağlamaya yeter. Üstelik bahsettiğimiz sadece en zengin 100 kişi yani bir devlet okulunda bir sınıfı dolduracak kadar kişinin serveti.

İsviçre Bankası Credit Suisse’in yıllık olarak yayınladığı Dünya Servet Verikitabıraporuna göre ise, Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip. Türkiye’nin toplam serveti 1355 milyar ABD Dolarını bulurken, en zengin yüzde 1’ik kesimin toplam serveti ise 575 milyar 875 milyon ABD Dolarını, yaklaşık 4,3 trilyon TL’yi buluyor. Toplam ülke servetinin yüzde 42,5’ine ulaşan bu miktar 10 milyon emekçiye dağıtılsa kişi başı 430 bin TL’ye denk düşer.

Yani Türkiye’de gelirini, işini kaybeden milyonlarca emekçiye fazlasıyla yetecek kaynak vardır. Ancak bunun yerine hükümet, işçilerin yıllarca kendi ücretlerinden kesilen paralarla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonundan sağlanan ve kimsenin insanca bir yaşam sürmesine yetmeyecek miktarlardaki kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin ödeneği uygulamalarını tercih etmektedir.

Oysa bugün açıkça görülmektedir ki, herkese iş ve gelir güvencesinin sağlanması, pandemi süresince ve krizin sonuçlarının derinleşerek devam edeceği salgın sonrasında da ezilenler, sömürülenler ve güvencesizler için en can yakıcı mesele olarak ortaya çıkmaktadır. İşsizlik sorununu çözmek ve emekçiler için insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlamak mümkün. Bunun yolu kapitalizme, onun sömürü politikalarına ve yarattığı sosyal eşitsizliğe karşı acil talepler etrafından emekçilerin birleşik mücadelesini örmekten geçiyor. Bu amaçla, Herkese Gelir Güvencesi Sağlanması için en zengin yüzde 1’den, yüzde 20’lik gelir vergisi alınmasını talep ediyoruz. Böylesi bir gelir vergisi toplamda 860 milyar TL’lik bir kaynak sağlayacaktır. Bu kaynakla gelirini ve işini kaybeden milyonlarca emekçiye insanca bir yaşam sağlayacak bir yaşam geliri sağlanırken, salgının bir işçi katliamına dönüşmesinin önüne geçilebilir.

Herkese iş güvencesi!

  • İşten çıkarmalar gerçekten yasaklansın! Ücretsiz izin uygulamasına derhal son verilsin!
  • 6 saat iş günü uygulansın! Çalışma süresi haftalık 30 saat olsun! Ücretler düşürülmeksizin çalışma saatleri kısaltılarak işler tüm çalışabilen nüfus arasında paylaştırılsın!
  • İş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri işçiler tarafından denetlensin!

Herkese gelir güvencesi! Emekçiler için kaynak var!

  • İşsizlik fonu işçilerin denetimine geçsin ve sadece emekçiler yararına kullanılsın!
  • En zengin yüzde 1’den yüzde 20 oranında servet vergisi alınsın!
  • Özel sektör finans ve bankacılık kuruluşlarının kârlarına ek bir COVİD vergisi uygulansın!
  • Yap-işlet-devret (YİD) işletmelerinin tüm ödemeleri durdurulsun, tamamı derhal kamulaştırılsın!
  • Emekçilerin denetiminde bir acil durum fonu oluşturulsun! 
  • Acil durum fonunda toplanacak tüm bu kaynaklar emekçilerin denetiminde kamu yararına kullanılsın! Asgari ücret insanca bir yaşam sürmeye yetecek seviyeye çekilsin! Emekli maaşları ve tüm ödenekler en az asgari ücret seviyesine çekilsin!
  • Geliri olmayanlara, herhangi bir başka koşula bağlı olmaksızın insanca yaşamayı olanaklı kılacak bir yaşam geliri sağlansın!

Birbirimiz için Yaşayacağız: Mektuplarla Platonov – Emre Tansu Keten

“Voşov kıza dokundu. Bu susmuş çocuğun başında
şaşkınlık içinde duruyordu; öncelikle bir çocuğun
duygusunda ve inançlı tecrübesinde de mevcut değilse,
komünizmin şimdi dünyanın neresinde
bulunabileceğini bilmiyordu.”
Platonov, Çukur

Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıl dönümünde, işçi sınıfının bu ilk muzaffer devriminin her yönüne olduğu gibi, yarattığı sanatsal enerjiye de yoğun bir ilgi oluştu. Devrimin sanatı hakkında birçok makale yayımlanırken, Sovyet edebiyatını oluşturan yazarlar da, bu ilgiden nasibini aldı. Aslında Ekim Devrimi’nin sanatı, basit bir şekilde sosyal devrime ayak uyduran, devrimin propagandasını yapan bir sanat değildi. Sanat alanındaki önkabulleri, kanıksanmış iktidar yapılarını ve sınıfsal ayrımları yıkıp atmaya çalışan, sanatı demokratikleştirip bütün halkın üretimine açmayı amaçlayan ve insanlığın bütün potansiyelini serbest bırakma kararlılığında olan devrimci bir sanattı.

Andrey Platonov, işte böyle bir devrimci ortamda üretimlerine başlamış bir yazardı. Devrime aktif olarak katılmış, bu süreçte ilk eserlerini vermeye başlamış, ardından bir mühendis olarak ülkenin en ücra köşelerinde sosyalizmi örmeye çalışmış, sonrasında yazdıklarının pek hoş karşılanmamasıyla aforoz edilme noktasına gelmiş, ancak 1980 sonrası basılabilen eserleriyle hak ettiği ilgiye kavuşmuş bir gündelik hayat hikâyecisiydi. Metis Yayınları tarafından yayımlanan Birbirimiz İçin Yaşayacağız başlıklı Platonov’un mektupları, gerek yazarın eserleri, gerek Sovyetlerde bir yazar olmanın koşulları, gerekse ülkenin siyasi gidişatı hakkında önemli bir tanıklık olma niteliği taşıyor.

İlk yıllar

Kitap, Platonov’un bir gazetenin edebiyat bölümünde editör olduğu dönem, gazeteye şiir ve öykü gönderenlere yazdığı cevaplarla başlıyor. Yazar, kendisine gelen şiir ve öykülere karşı gayet sert ve acımasız eleştiriler kaleme alırken, bu eleştirilerde politik kaygıların değil edebi kaygıların ön planda olduğunu görüyoruz. Sadece bir işçi tarafından yazılmış olması nedeniyle ya da sadece proleteryayı konu alması/övmesiyle bir eserin proleter bir eser olmayacağının bilincindeki Platonov, bir edebi düzey tutturma çabasıyla geçiriyor bu editörlük günlerini.

Ardından Tambov günleri geliyor. Mühendis olarak çalışmak için gittiği Tambov bölgesinde, işlerin hiç de sosyalist bilinçle işlemediğini, devrimin henüz ilk yıllarında oluşmaya başlayan (Lenin ve Troçki’nin bu dönem hakkında uyarılarda bulunduğu) bürokrasinin hem işleri zorlaştırdığını, hem de işçiler ve yöneticiler arasında türlü ayak oyunlarına, çirkefliklere ve entrikalara yol açtığını görüyor. Bürokrasiden iğrense de, işleri layıkıyla yerine getirme arzusuyla bir süre sonra kendisi de oyunu kurallarına göre oynamaya çalışıyor. İşten çıkartmalar, şikayet mektupları, çalışmaya zorlama gibi yöntemleri denemesinin ardından bu küçük yerleşimde sevilmeyen kişi ilan ediliyor. İçerisine girdiği bu süreçte oldukça yıpranan Platonov bir süre sonra, kitapta ismi belirtilmeyen daha üst bir bürokrata şunları yazıyor:

“Bunlar cellat. Ben böyle bir başkanı olan sendikadan kendim giderim. Onlar o uzaklardaki büyük kalabalıkları düşünmeye alışmışlar, ancak o kalabalığın kanlı canlı bir üyesi karşılarına çıktığında ona kolayca ve acımadan silkeleyip atabilecekleri bir toz tanesi muamelesi yapıyorlar. Gerçekten bizi savunabilecek bir yer yok mu şimdi?  (…) MK’nın (İnşaatçılar Birliği ve Orman İşçileri MK’sı) başkanı ne kodaman olursa olsun, bence insan olarak çok sefil. Ona karşı pes etmeyeceğim.”

Taşrada bürokrasiyle mücadele ederken, bir yandan da aşkıyla başa çıkmaya çalışıyor Platonov. “Her doğal afet gibi aşk da farklı uygulamalar bulabilir. Elektrik gibi mesela, öldürebilir, başın üstünde ışıyabilir ya da insanoğlunu ısıtabilir” diyerek bir tanımını bulmaya çalıştığı aşk, mektuplarından anladığımız kadarıyla onu sık sık ölümün eşiğine getiren bir enerji olarak yakalıyor. O dönem Moskova’da bulunan sevgilisi Mariya’ya, karşılıksız bir aşkı çağrıştıran, yoğun kıskançlık nöbetlerinin çıktısı gibi görünen mektuplar yazıyor. Yok edici bir özlem ile çıldırtan bir şüphenin bileşimi olan bu mektuplar, uzun bir dönem uzaktan uzağa yaşanmak zorunda olan bir aşkın barındırdığı tehlikeleri gösteriyor. Ancak Platonov ve Mariya aşkı bu badireleri atlatarak hayatta kalmayı başarıyor.

Platonov’un bu ilk dönem mektuplarına (aslında hayatının geneline de diyebiliriz) damgasını vuran diğer olgu ise geçim sıkıntısı. Sovyet’in taşralarında münzevi bir memur hayatı sürerken, bir yandan da Moskova’daki Mariya’ya ve daha sonrasında doğacak çocuklarına sürekli para göndermeye çalışan Platonov, memurluktan aldığı maaşı, yazdığı eserlerden aldığı teliflerle desteklemek için didiniyor. Ancak devrimin bürokrasi tarafından ele geçirilmeye başlamasıyla ortaya çıkan sanat bürokrasisi, bu alanda da yazarın önünü kesmeye başlıyor. Kitaptaki mektupların birçoğu, telif için ya da daha iyi barınma koşulları için bürokratlara yazılan ‘rica’lardan oluşuyor.

Devrimin sanatı yenilirken

Platonov’un edebi güzergâhı ile devrimin kaderi paralel bir şekilde ilerliyor diyebiliriz. Yazının başında sözünü ettiğimiz devrimci sanat, Lenin’in ölümü ve Stalinist bürokrasinin gücünü artırmasıyla birlikte yerini resmi sanata bırakmaya başlıyor. Troçki önderliğindeki Sol Muhalefet’in Sovyetler Birliği içerisindeki yenilgisiyle mutlak egemenliğini ilan eden Stalinizmin 1928’de başlattığı Kültür Devrimi ve 1934’te sosyalist gerçekçiliğin resmi sanatsal form haline gelmesiyle birlikte ‘devrimci sanatçı’ yerine ‘bürokrat sanatçı’ muteber hale geliyor.

Hikâye ve romanlarında büyük büyük meseleler yerine, sıradan insanların sıradan yaşamlarını/kaygılarını/hayallerini dert edinen Platonov, 20’lerin sonuna kadar (Yepifan SavaklarıElektriğin Yurdu gibi öyküleriyle) sanat çevrelerinden övgüler alsa da, 1928’de tamamladığı Çevengur başlıklı romanıyla işler tersine dönüyor (Sosyalist gerçekçilikle kastedilenin gerçek hayatın sanata aktarılması değil, sanat yoluyla bürokratların hoşuna gidecek ‘gerçek’lerin kurgulanması olduğu açık). Devrime zararlı ögeler barındırmakla eleştirilen Platonov, 1929’da yazdığı, bürokrasiyi eleştiren Şüpheli Makar öyküsüyle topa tutuluyor. Lidere yaranma derdiyle, liderden liderçi olan aparatçikler Platonov’u anarşist ve küçük burjuva olmakla suçluyorlar.

Ancak yazarın tam anlamıyla hedef tahtasına oturtulması, İlerisi İçin başlıklı hikâyesinin Krasnaya Nov dergisinde yayımlanmasıyla oluyor. Metni titiz bir şekilde okuyan Stalin, derginin yazı işlerine şu notu gönderiyor: “Krasnaya Nov yazı işlerinin dikkatine, düşmanlarımızın ajanının kolhoz hareketinin motivasyonunu bozmak amacıyla yazdığı öykü kalın kafalı komünistler tarafından iflah olmaz kürlüklerinin nişanesi olarak basılıp yayımlanmış. Hem yazara hem de o kalın kafalılara öyle bir bildirmek gerek ki hadlerini, hem bugün hem de ilerisi için yetsin de artsın”. Bu notun ardından Platonov, edebi ortamlardan dışlanıyor ve senelerce hiçbir eseri basılmıyor.

Mayakovski’nin intihar ettiği, Zamyatin ve Bulgakov’un yurtdışına çıkmak için Stalin’den izin istediği ve birçok yazarın otosansüre boyun eğdiği bu dönem Platonov kendisini liderliğe kabul ettirmekten başka bir çare bulamıyor ve Stalin’e bir mektup yazıyor: “Kaybolduğumu ve dolayısıyla mahvolduğumu söyleyen RPYB’deki (Rus Proleter Yazarlar Birliği) yoldaşların haklı olduklarını görüyorum. (…) Yolculuğun sonunda, her biri gerçek birer Bolşevik olan yoldaşlarımın ideolojik yardımları sonucunda, ben de önceden yazmış olduğum eserleri sanatsal anlamda içten içe reddettim; politik anlamda da reddedilmeyi hak eden eserler onlar, ortadan kaldırılmayı ya da gün yüzü görmemeyi hak ediyorlar. (…) Tüm kaygım önceki edebi faaliyetlerimin yarattığı zararı en aza indirmekten ibarettir”. Platonov, Şolohov’un yardımları ve İkinci Paylaşım Savaşı sırasındaki hizmetleri dolayısıyla, hakkındaki aforoz kararını bir nebze olsa azaltsa da, en nitelikli eserleri ancak 1980’den sonra gün yüzüne çıkabiliyor.

1938 yılında, 15 yaşındaki oğlu Platon’un Stalin’e suikast, Alman casusluğu, karşı-devrimci bir örgüt kurma gibi torba suçlamalarla tutuklanması, iki seneye yakın tutsak edilmesi ve çalışma kampında yakalandığı verem yüzünden hayatını kaybetmesi de Platonov’un hayatındaki önemli trajedilerden birisi olarak kitapta yer alıyor.

Birbirimiz İçin Yaşayacağız, komünizmi bir çocuğun duygusunda görmeyi düşleyen bir komünistin, tarihin en gelişkin işçi devleti deneyiminin tekil hikâyelerinin usta anlatıcısı Platonov’un mücadeleyle, ümitsizlikle, acıyla; ama inat ve aşkla geçen hayatının berrak bir anlatısı.

Not: Bu yazı ilk olarak Yeniyol‘da yayımlanmıştır (8 Nisan 2018).

TİP Milletvekili Barış Atay’a Saldırı Protesto Edildi: “Bakan Değil Çete Lideri”

Türkiye İşçi Partisi (TİP), Hatay Milletvekili Barış Atay’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından hedef gösterilmesini ardından saldırıya uğramasına ilişkin Kadıköy’de bulunan Yoğurtçu Parkı’nda basın açıklaması yaptı. TİP’in açıklamasına birçok yurttaş ve farklı siyasi parti temsilcileri de katıldı.

Basın açıklamasında Atay’a yapılan saldırının organize bir saldırı olduğu belirtilirken, “Saldırıyı gerçekleştirenlerin kimlik bilgilerini henüz bilmesek de emri kimden aldıklarını da saldırının azmettiricilerini de gayet iyi biliyoruz. Tüm göstergeler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, halkın seçilmiş vekili olan Barış Atay yoldaşımıza düzenlenen saldırının sorumlusu Süleyman Soylu’dur” denildi.

Basın açıklamasında ayrıca Soylu’nun tehdit ve hakaretlerinin ilk olmadığına dikkat çekilirken “Atanmış memur Süleyman Soylu, seçilmiş bir vekile alçakça sözler sarf edip halkın vekilini açıkça tehdit etmiştir. Ancak bu, hepimizin bildiği gibi, kendisinin ilk vukuatı değildir. Sırtını Saray’a dayadığı için her türlü hukuksuzluğa hakkı olduğuna inanan Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı dönemi tehditler, saldırılar, işkenceler ve kirli ilişkilerle doludur” ifadelerine yer verildi.

Soylu’nun önceki ‘vukuatları’ ise şu şekilde sıralandı:

“- Pandemi döneminde beceriksizce ve ani bir kararla sokağa çıkma yasağı uygulamalarını hayata geçiren ve böylece halkın sağlığını hiçe sayan kişi Süleyman Soylu’dur.

– Kemal Kılıçdaroğlu’na düzenlenen linç girişiminin, CHP Avcılar Gençlik Kolları Başkanı’nın evinin basılmasının, CHP Kırşehir milletvekiline saldırı düzenlenmesinin arkasında parmağı olan isim Süleyman Soylu’dur.

– 2019 yerel seçimlerinde kolluk kuvvetleri eliyle sandıklarda terör estirilmesinin, hatta bir müşahitin öldürülmesinin, İstanbul’un seçilmiş belediye başkanına yönelik açık tehditlerin sorumlusu da Süleyman Soylu’dur.

– HDP’nin seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, haklarında hiçbir kesinleşmiş karar olmayan belediye başkanlarının hapse atılması, ülkemizde seçmen iradesine vurulmuş en büyük darbe olan kayyum atamaları da yine Süleyman Soylu’nun eserleri arasındadır.”

‘SÜLEYMAN SOYLU KADIN DÜŞMANLARININ SAVUNUCUSUDUR’

Basın açıklamasının devamında Süleyman Soylu’nun görev yaptığı dönemde kadına yönelik şiddetin, cinayetin, taciz ve tecavüzlerin artışa geçmesinin yanında faillerin de kollandığı belirtilirken şu ifadeler kullanıldı:

“Kendisinin görev yaptığı yıllarda kadın cinayetleri, kadına karşı şiddet ve taciz vakaları olağanüstü artış göstermekle kalmamış, Soylu’nun desteği sayesinde kadınlara yönelik suçların failleri korunmuş, kollanmış, cezasızlıkla ödüllendirilmiştir. Nitekim, Genel Başkan Yardımcımız Barış Atay’ın gündeme getirdiği konu da bir uzman çavuşun sistematik tecavüzüne ve şiddetine uğrayıp intihar ederek hayatına son veren İpek Er’in tecavüz ve katil zanlısı Musa Orhan’a Süleyman Soylu tarafından verilen açık destek olmuştur. Bir kez daha ve en yüksek sesle haykırıyoruz ki, Süleyman Soylu, tecavüzcülerin, katillerin, kadın düşmanlarının koruyucusudur.”

‘SÜLEYMAN SOYLU ÜLKEMİZİN HAK ETTİĞİ BİR YÖNETİCİ DEĞİLDİR’

Soylu’nun şiddete ve tehditlere başvurarak muhalefeti susturmaya çalıştığı belirtilen basın açıklamasında “Ülkenin iç güvenliğini sağlamaktan sorumlu bakanlığa atanmış bir memur olan Soylu, görevini yerine getirmek yerine tehdit ve şiddetle muhalefeti sindirmeye çalışan bir mafya liderinden başka bir şey olmadığını kanıtlamıştır.

Süleyman Soylu gibi, tüm kariyeri reisinin iki dudağının arasında olan ve kendi ikbali için her türlü çirkinliği yapmaktan çekinmeyecek olan bir kapıkulunun bu sözleri ve eylemleri halkımız arasındaki barış ve kardeşlik bağlarını koparmayı, ülkemizin insani değerlerini tümüyle kazıyıp silmeyi amaçlamaktadır. Ancak, biliyoruz ki, Süleyman Soylu’nun temsil ettiği siyasi ve etik anlayış, bizim topraklarımıza yabancıdır. Halkımız bu terbiyesizliği ve hadsizliği hiçbir zaman tasvip etmemiştir ve etmeyecektir. Süleyman Soylu, ülkemizin hak ettiği bir yönetici değildir ve halkımız ilk fırsatta Soylu gibi mafya bozuntularına hak ettiği yanıtı verecektir” denildi.

‘BEZİRGÂN SALTANATININ SONU YAKLAŞMAKTADIR’

Basın açıklamasında ayrıca AKP iktidarının tükenmekte olduğunu bildiği için bu tür saldırılara başvurduğu belirtilirken “AKP iktidarının ve onun atanmış kapıkulu Süleyman Soylu’nun gerçek derdini ise hepimiz biliyoruz. Bu çırpınışlar, ellerinden kaymakta olan iktidara tutunma çabasından başka bir şey değildir. Şimdiye kadar halka karşı işlenen suçların hesabını tek tek verecekleri günler yaklaştıkça, Saray Rejimi’nin ve onun bekçilerinin korkusu büyümektedir” denildi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Bu korkuyu, baskıyla, tehditle, şiddetle, çete operasyonlarıyla, mafya kumpaslarıyla hafifleteceklerini düşünmeye devam etsinler. Halkımızın bu bezirgân saltanatına son vereceği gün, adım adım yaklaşmaktadır.

Ve Süleyman Soylu gibi istifa etmeyi bile beceremeyen basiretsiz bekçiler, o günü bile göremeyeceklerdir. Süleyman Soylu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, işgal ettiği makamı çok daha erkenden terk etmek zorunda kalacaktır.”

‘SOYLU GÖREVİNDEN DÜŞÜRÜLMELİDİR’

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun derhal görevinden düşürülmesi gerektiği belirtilen basın açıklamasında “Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm muhalefet odaklarına, ilerici güçlere, emekçi yurttaşlarımıza çağrımızı yineliyoruz: Ülkeyi çiftliği sanan ve her türlü hukuksuzluğu yapabileceğine inanan, görevini mafya usulleriyle yerine getirmekten ötesini beceremeyen, memleketi baskının, güvensizliğin ve çatışmanın hâkim olduğu bir cehenneme çeviren Süleyman Soylu görevinden düşürülmelidir” denildi.

‘BU SALDIRI TÜM MUHALEFETİ HEDEFLEMEKTEDİR’

TİP’in açıklamasında, birkaç ay önce Barış Atay’a yönelik gerçekleştirilen sabotaj girişimi de hatırlatılırken, “Bundan birkaç ay önce, Genel Başkan Yardımcımız Hatay Milletvekili Barış Atay’ın aracına yönelik olarak düzenlenen suikast girişiminde de parmağı bulunan Süleyman Soylu, bu defa yoldaşımıza İstanbul’un orta yerinde pusu kurarak göz dağı vermeye yeltenmiştir. Bu göz dağı, sadece Partimizi ve Barış Atay’ı değil, tüm muhalefeti ve ilerici güçleri hedeflemektedir. Ancak, dünden bu yana ortaya çıkan destek tablosu bir kez daha göstermiştir ki, asıl güçlü olan bizleriz ve güçsüzlüğünü her geçen gün bir kez daha görüp korkuyla paniğe kapılan Süleyman Soylu’dan başkası değildir” denildi.

‘BU YIKICI GİRİŞİMLERE BOYUN EĞMEYECEĞİZ’

Basın açıklamasında ayrıca bugünün 1 Eylül Dünya Barış günü olduğu belirtilirken şu ifadeler kullanıldı:

“Bugün, aynı zamanda, 1 Eylül Dünya Barış Günü. Tüm emekçi yurttaşlarımızın ve dünya halklarının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutluyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de savaş ve yıkım politikaları halkların özgürlüklerini elinden almakta, ülkeler ve coğrafyalar kan denizine dönüştürülmekte, savaş baronları servetlerine servet katar ve faşist rejimler egemenliklerini güçlendirirken dünya halkları yoksulluğun ve güvensizliğin uçurumuna itilmektedir. Savaş politikalarının hem içeride hem de dışarıda en çok zarar verdiği ülkelerden biri bizim ülkemizdir ve en çok yoksullaştırdığı halklar da bizim halklarımızdır.

Saray Rejimi ve onun kapıkulu olan Süleyman Soylu gibi yöneticilerin görevde olduğu ülkemizde, toplumu temelinden dinamitleyen, halkların hak ve özgürlüklerini tırpanlayan ve ülkemizde kardeşlik türküleri yerine ağıtların yükselmesine neden olan savaş ve düşmanlaştırma politikaları bilinçli bir biçimde güçlendirilmektedir. Bu yıkıcı ve kıyıcı girişimlere boyun eğmeyeceğimizi, savaş baronlarının bu saltanatına dur diyeceğimizi, ülkemizi kardeşliğin ve huzurun egemen olduğu bir ülke haline getirmek için sonuna kadar mücadele edeceğimizi de bu vesileyle tekrar duyuruyoruz.”

‘SÜLEYMAN SOYLU BİR BAKAN DEĞİL, ÇETE LİDERİDİR’

TİP’in basın açıklamasının ardından söz alan Hatay Milletvekili Barış Atay, saldırıya uğramasından sonra dayanışma mesajları paylaşan herkese teşekkür ettiğini belirtti. Atay, “Bu ülkede herhangi bir devrimci için yapabilecekleri tek şey karanlık bir sokakta arkadan 5 kişiyle saldırmak olabilir ama gördüğünüz gibi sağlam çıkıyoruz” dedi.

Barış Atay konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı:

“Süleyman Soylu bir bakan değildir. Süleyman Soylu, 18 yılda AKP rejiminin yerleştirdiği mafyatik sistemin bir çete lideridir, kullanışlı bir aparattır. Kürtlere, sosyalistlere, Alevilere bu ülkede soldan bakan, demokratça düşünen ya da bu ülkenin sorunlarına karşı bir şeyler yapmak isteyen herkesi tasfiye etmek için elindeki gücü kullanmaya çalışan bir aparattır sadece…

Bu yarattıkları sistemin sonucunda bir tecavüz toplumunda yaşadığımız gün gibi aşikardır. Son haftalarda dikkat çektiğimiz şey budur.  Bugün taraflar çok net. Biz İpek Erlerin tarafıyız, Süleyman Soylu ise Musa Orhanların tarafı. Bence bu, bu hayatta yaşadığımız ve nefes aldığımız her saniye bizim kendimizle gurur duymamız için çok ama çok yeterli bir sebep. Ve biliyorum ki Süleyman Soylular gidecek, biz bu rejimi de bu yaşadığımız karanlık günleri de geride bırakacağız. Onları rahatsız ettiğimizin farkındayız ve rahatsız etmeye de devam edeceğiz. ‘Nerede kalmıştık?’ diyoruz ve devam ediyoruz.”

‘NE KADAR HAKLI OLDUĞUMUZU BİR KEZ DAHA GÖRDÜK’

Basın açıklamasında, TİP Genel Başkan Yardımcısı Barış Atay’ın konuşmasını tamamlamasının ardından TİP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş da söz aldı.

Baş, konuşmasında 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Türkiye’yi ve dünya ülkelerini savaşlara sokan iktidarlara karşı barışı savunmaya devam edeceklerini belirtti. TİP Genel Başkanı, “Umarım çok uzun olmayan bir gelecekte Dünya Barış Günü’nü hep birlikte ve kardeşçe yaşadığımız bir dünyada kutlayacağız” dedi.

Konuşmasında Barış Atay’a gerçekleştirilen saldırı sonrası dayanışma ve geçmiş olsun mesajları gösteren herkese teşekkür eden Erkan Baş “Aslında ne kadar haklı olduğumuzu ne kadar güçlü olduğumuzu bir kez daha gördük” ifadelerini kullandı.

‘SENİN AĞABABALARINI, MEHMET AĞARLARI TANIYORUZ’

Konuşmasının devamında Atay’a yönelik saldırının muhalefetin iradesini kırma girişimi olduğunu kaydeden Baş şunları söyledi:

“Paraları var, devleti ele geçirmişler… Polisi, jandarması, askeri, bekçisi, her tür çetesi yanlarında, bütün medya denetim altında ama hala bunlara karşı muazzam bir halk direnişi var. Bu ülke halkları teslim olmuyor, biat etmiyor. Zorlarına giden budur biliyoruz. Buradan iktidar sahiplerine sesleniyoruz; biz bu tarz saldırılarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Bakın 1920’den başlatalım. Daha erkene gelelim 1960’da TİP’in parlamento politiğine bakalım… Ey Süleyman Soylu! Senin ağababalarını, Mehmet Ağar’ları tanıyoruz.

Yargısız infazları, gözaltında kayıpları yaşadık. Hiçbirisi bir adım geri gitmemize neden olmadı. Aksine kararlılığımızı ve inancımızı büyütüyorlar. Biz onların bildiği siyasetçilerden değiliz. Biz devrimciyiz. Biz halkın bize verdiği görevin bilincindeyiz. Bizi Ankara’ya koltukta oturalım diye değil, Süleyman Soylu’dan hesap soralım diye gönderdiler. Süleyman Soylu ve onun gibilerin her türlü halk düşmanı sözünün, eyleminin bütün benliğimizle karşısında durmak bizim yapmazsak suçlu olacağımız bir görevdir. 

Süleyman Soylu bugün bizden daha fazla korksun. Biz siyaseti onlar gibi yapmıyoruz. Halkın kavgasını omuzlarında yüklenmiş insanlar olarak bu siyaseti yapıyoruz. Ne yaparlarsa yapsınlar, elinizden geleni ardınıza koymayın, ne yapabilirsiniz, vurdunuz da ölmedik mi? Biz bu işi başaracağız, sizi o iktidar koltuğundan indireceğiz.”

‘DAYANIŞMAYI BÜYÜTECEĞİZ’

TİP’in açıklaması ve Barış Atay ile Erkan Baş’ın konuşmalarının ardından basın açıklamasına katılan siyasi parti, sivil toplum örgütü ve sendika temsilcileri de söz aldı.

HDP, CHP, SEP, DİSK Genel İş, SOL Parti, Tüm Emekliler Sendikası, Halkevleri, Kaldıraç Dergisi, Devrimci Anarşist Faaliyet, EHP, SYKP ve TÖP’ün temsilcileri tarafından yapılan konuşmalarda Barış Atay’a yapılan saldırının sadece TİP’e ve Atay’a yönelik olmadığına, tüm muhalefetin hedef alındığına vurgu yapılırken AKP iktidarına karşı dayanışmanın büyütüleceği belirtildi.

Kaynak: https://ilerihaber.org/icerik/abd-guney-kibrisa-uyguladigi-silah-ambargosunu-33-yil-sonra-kaldirdi-116933.html

“COVİD-1984”: Sermayenin Zihni Sinir Projelerinden Başka bir Yaşam Mümkün mü? – Eyüp Özer

En zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı?

23 Nisan 2020 tarihli Reuters haber bülteni, Antwerp Limanı’nda bir geminin güvertesinde çalışan işçilerin görüntüleri ile başlıyordu.[1] Haber videosunda liman işçileri, kollarına saat şeklinde bir bileklik takıyorlar ve birbirlerine olan uzaklıkları azaldığında bu bileklik titreşim ve ses yoluyla sinyal veriyor. Haberin içinde ürününü tanıtan Rombit şirketinin yetkilisi, gururla 99 ülkeden, 500’den fazla şirketten sipariş aldıklarını aktarıyor. Ancak Rombit yetkilisi bu gururda yalnız değil, onunla benzer dönemlerde Türkiye’de ise Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) benzer bir gurur ve coşkuyla üye işyerlerinde uygulamaya geçirmeyi planladığı ve kamuoyunda geniş tepkilere neden olan MESS-SAFE adlı temas takip ya da işçi takip/kontrol uygulaması diyebileceğimiz çözümü duyuruyordu.

Covid-19 salgını bitmek bir yana, aksine tam da hasta sayısının gitgide arttığı bir dönemde, nisan ayının ortalarından itibaren dünyanın birçok ülkesinde hükümetler, kapitalistlerin ekonominin yeniden canlandırılması, üretim tesislerinin tekrar çalışmaya başlaması, sokağa çıkma yasaklarının esnetilmesi talebiyle, sokağa çıkma kısıtlamalarını gevşetti ve ekonomik faaliyetleri yeniden başlattı. Emekçileri hayatlarını riske atma pahasına salgın ortamında çalışmaya zorlayan sermaye, bir yandan da işyerlerinde salgını kontrol altında tutmak ve üretimin aksamasını önlemek için işçilerin üzerinde daha fazla kontrol sağlayacak bu tarz teknolojik çözümlerle geldi.

Özellikle Avrupa’da çeşitli sivil toplum kuruluşları tarafından Covid-1984 olarak adlandırılan bu tarz uygulamalara genel olarak ‘temas takip yazılımları’ deniyor. Temas takip yazılımları sadece işyerlerinde değil, bazı ülkelerde toplumun genelini takip amacıyla da kullanılıyor.

Google ve Apple, çok önceden temas tespiti ve geriye doğru temas izleme imkânı verecek bir yazılım platformu için ortak çalışmaya başladı ve yakın zamanda bu çerçeveyi kamuoyu ile paylaştı.

İngiltere hükümeti ise 14 Nisan’da, Covid-19 semptomları gösterdiğini bildiren kişileri takip etmek ve onlarla yakın temas içinde bulunan kişileri uyarmak için bir yazılım hazırladığını duyurdu. Ulusal Sağlık Hizmetleri birimi (NHS) tarafından hazırlanan yazılımın ağustos başında piyasaya sürülüp, ülke genelinde kullanılmaya başlanması bekleniyor.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte ise 21 Nisan’da yaptığı bir açıklamada, kendilerinin yedi farklı temas tespit yazılımını test ettiklerini ancak hiçbirinin güvenlik, hacklenmeye/korsanlığa karşı koruma ve güvenilirlik açısından gerekli koşulları sağlamadığını, bu nedenle testlere devam ettiklerini duyurdu.

EN UÇ ÖRNEK SİNGAPUR

Temas takip yazılımlarının kamusal alanda tüm vatandaşlar için kullanımı konusunda muhtemelen en aşırı örnek Singapur sayılabilir. Singapur, Covid-19 Veri Bülteni adını verdikleri bir uygulama ile enfekte olan her bir kişinin cinsiyetini, yaşını, etnik kökenini, nerede yaşadığını, nerede çalıştığını, hangi hastanede yattığını ve kimleri enfekte ettiğini takip edebiliyorsunuz. (https://co.vid19.sg/singapore/)

Güney Kore’de ise telefonların GPS verilerini kullanan bir uygulama, enfekte olan ve karantinada olan kişilerin devlet yetkilileri tarafından izlenmesine imkân veriyor. Bu yazılım isim, doğum tarihi, cinsiyet, cep telefonu numarası, bir aile yakınının numarası ve karantina süresince bulunulan adres bilgilerini saklıyor. Karantina koşullarının ihlal edilmesi durumunda uygulama alarm veriyor. İzinsiz karantinayı terk etmenin cezası ise1 yıla kadar hapis veya 60 bin TL tutarında para cezası. Bu uygulamayı telefonuna kurmayı reddeden yabancılar ise sınır dışı ediliyor.

BİR DİZİ İLKE

Peki bu tarz uygulamaların, emekçilerin sağlığını koruma iddiası ile gerek hükümetler gerekse işverenler tarafından her adımımızı izlemelerine, hareketlerimizin kontrol edilmesine göz yummamız mı gerekiyor?

Avrupa Sendikalar Enstütüsü (ETUI) bu konuda hazırladığı bir raporda, özel şirketler tarafından hazırlanan yazılımlarla kişisel verilerin ve konum verilerinin paylaşılması yerine, tasarımı itibariyle Kişisel Verilerin Korunması Kurallarına uygun, hem virüsün yayılması ile mücadele edecek hem de kişilerin kişisel verilerini koruyacak bir kamusal çözüm çağrısı yapıyor. Ancak böylesi bir çözüm henüz mevcut değil; ayrıca denetiminde yaşanacak zorluklar düşünüldüğünde arzu edilebilir de değil.

Avrupa Birliği’nin Kişisel Verilerin Korunması Kurulu (EPDB) ise, Avrupa Komisyonu’nun talebi üzerine genel olarak temas tespit yazılımlarına dair bir dizi ilkeyi barındıran bir görüş yayımladı. Bu ilkeler arasında şunlar var:

► Yazılımın kamu denetimine ve Meclis denetimine açık olması,

► Yazılımın özel şirketler tarafından değil, kamu tarafından hazırlanıp hayata geçirilmesi,

► Yazılımın kullanımının, belgelenmiş ve yasal olarak altyapısı hazırlanmış bir güvenceye dayanması,

► Kodunun açık kaynak kodlu ve serbestçe erişilebilir olması,

► Uygulamanın kullanımının süre ve kapsam bakımından orantılı olması (acil durumun özgürlüklerin kısıtlandırılmasını meşrulaştırmaması gerektiği, orantılı olması gerektiği ve acil durum süreci ile sınırlı olması gerektiği),

► Amacının sınırlandırması (uygulamanın kullanımının COVID-19’un yayılmasını durdurma ile kısıtlı olması),

► Asgari ve manalı temas verisini sadece toplaması ve saklaması.

► Sistemin tamamıyla merkezi olmayan, yani dağıtılmış bir şekilde işletilmesi, hiçbir merkezi yetkilinin dahil olmaması,

► Verilerin tutulmasının sınırlandırılması, toplanan verinin anonim olması veya anonimleştirilmesi, şifrelenmesi ve belirli bir sürenin geçmesinin ardından silinmesi gerekliliği,

► Yazılımın ücretsiz olması, kullanımının gönüllü olması ve kaldırılabilmesi, cep telefonlarının işletim sisteminin içine gömülü olmaması,

► Kullanmayı reddeden veya yazılımı kurduktan sonra kaldırmak isteyenlerin bu nedenle herhangi bir yaptırıma uğramaması,

► Bluetooth tanımlayıcılarının düzenli olarak değiştirilmesi,

► Temas takip yolu ile konum veya hareket takibi imkânı olmaması.

İŞYERLERİNDE YAYILIYOR

İşyerlerinde temas takip uygulamaları ise hızla yayılıyor. ABD’de nisan ayında yapılan bir anket, şirketlerin finansal işler müdürlerinin yüzde 22’sinin işyerlerinde bir temas takip teknolojisini kullanmayı planladıklarını söylediğini gösteriyor. Bu yazının başında örneğini verdiğimiz Rombit şirketinin uygulaması her ne kadar bu alanda öncü olsa da, kesinlikle tek değil, hatta çok sayıdaki uygulamadan sadece birisi. ABD’li ServiceNow isimli şirket, aralarında Uber ve Coca Cola gibi şirketlerin de yer aldığı 400 şirketin kendi yazılımlarını kullandığını duyurdu. Dünya genelinde faaliyet yürüten PwC danışmanlık şirketi ise Check-In adını verdiği benzer bir uygulamayı piyasaya sürdü. Ancak kendileri de bu uygulamaların emekçilerin kişisel verilerini ihlal edeceğini bildiklerinden, dünya genelinde ülkelerin kişisel verilerin korunması konusundaki yasal düzenlemelerinin ne denli sıkı olduğuna dair bir harita hazırlayıp, bu haritayı da yazılımı pazarladıkları internet sitelerinde müşterileri ile paylaşıyorlar. (https://www.pwc.com/us/en/library/covid-19/assets/COVID19-Cyber-summary-privacy.svg)

BAMBAŞKA BİR YAŞAM MÜMKÜN MÜ?

1 Haziran’da ise ABD Senatosu’nun bazı üyeleri, temas takip yazılımları kullanımının önünde engel oluşturan bazı kişisel verilerin korunması “sorunlarını çözüme ulaştıracak” bir yasal düzenleme hazırlığında olduklarını duyurdular.

Salgın süresince dünya genelinde milyonlarca emekçi gelirini kaybederken, dünyanın en zengin 25 kişisinin Covid-19 salgını döneminde sadece 2 ayda servetlerine 255 milyar dolar kattıklarını çıkan haberlerden biliyoruz. Peki en zenginler servetlerine servet katarken, emekçiler bu tarz teknolojik zihni sinir projeleri ile her adımlarının takip edildiği, git gide makineleştirildiği, sözde önlemlerle yaşamlarını riske atarak, bu zenginlerin daha da zenginleşmesi için işyerlerinde çalışmak zorundalar mı? Yoksa bu hepi topu 25 kişinin serveti bile milyonlarca hayat kurtarabilecekken, bu zenginliğe el koyup, emekçi milyonlara dağıtabileceğimiz bambaşka bir yaşam mümkün müdür?

Eyüp Özer Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Bu yazı ilk olarak Birgün gazetesinde yayınlanmıştır