İmdat Freni

Gündem

HDP’ye Sahip Çık, Emekçilerin Öfkesine Güç Kat! – Yeniyol’un Sözü

7 Haziran sonrası, siyaset arenasını sürekli bir olağanüstü hâl ile yönetmeye yönelen iktidar bloku, bu tarihten itibaren başlattığı HDP’yi kriminalize etme ve yalnızlaştırma politikasını, 31 Mart yerel seçimlerinin ardından el yükselterek sürdürüyor. Suçlarıyla birbirine muhtaç hale gelen iktidar ortakları, bu uğurda dünya tarihinin namlı darbecilerini kıskandıracak yöntemler geliştirmekten, sicili karanlık mafya babalarını sahaya sürmeye kadar birçok yolu deniyor. 

Terör, iktidar bloku için en kullanışlı ideolojik söylem haline gelmiştir. Bu söylem, türlü yolsuzluklarını, göz göre gerçekleştirilen soygunları, burjuva hukuku açısından bile skandal olarak değerlendirilebilecek kararları terör yaygarasıyla susturabilecek bir ideolojik hakimiyet yaratmıştır. İktidarın türlü eylemlerine karşı yüksek sesten muhalefet eden birçok odak, iktidar sözü teröre getirdiği anda, onun arkasında sıralanmak için fırsat beklemektedir. 

Soma’dan Ermenek’e, Bimeks’ten Atlasjet’e işçi sınıfının irili ufaklı birçok direnişi burjuva muhalefetin ilgisini çekmezken, Azerbaycan-Ermenistan savaşı üzerinden iktidarın kurduğu söylem seti muhalefet tarafından anında sahiplenilmektedir. “Terör cephesi”ne düşmemek için bunca gayret sarf eden CHP yöneticileri, ülkenin en büyük faşist terör saldırılarından birisi olan Maraş Katliamı’nın yıldönümünde, olayın baş düzenleyicisi Türkeş’in ailesini ziyaret edecek kadar iktidar merkezli bir siyasete gömülmüştür.

2000’lerde AKP’nin açtığı sahadan beslenmek, bunun karşılığı olarak da AKP’ye belli bir meşruluk sağlamak için sahaya fırlayan (sol) liberaller, şimdi de CHP’nin başına üşüşmüş; gidişatı durdurmak adına CHP’nin şekilsiz politikasına katkı sağlamaktadır. Demokrasinin aşağıdan yani hayatın maddi üretiminin gerçekleştiği zeminlerdeki örgütlenmeden değil kurumsal siyasetin manevralarıyla -yani yukarıdan- gelişeceği fikri, anlaşılan, hâlâ gücünü korumakta.

“Beşli Çete” çıkışının, muhalefet blokunun ortaya koyduğu politikayla arasında büyük bir açı farkı vardır. Bu nedenle sadece bir retorik olarak değerlendirilmelidir. Ortaya konulan politika ise, iktidarın kurduğu oyun sahasında oynamaktan, işçi sınıfının hakiki sorunlarına sırt çevirmekten ve iktidarın kendi kendisini bitirmesini beklemekten ibarettir. Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde, ekonomik yönetimin ve salgın politikalarının çöktüğü böyle bir ortamda tutarlı ve sert bir karşı koyuş iradesini gösteremeyen burjuva muhalefetin, AKP sonrası dönemde siyasete katılımın ve demokratikleşmenin öne çıkacağı, aşağıdakilerin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir düzen kurmasını beklemek saflık olacaktır. AKP-MHP’nin ahbap-çavuş kapitalizmine, kırk yılda bir yarım ağızla eleştiri getirebilen muhalefetin, neoliberal talanın başka yöneticilerle devam etmesinden başka bir vaadi yoktur.

Tarihin bize gösterdiği gibi burjuva partilerinin, eşitlik ve özgürlükleri bırakalım, en basit düzeyde burjuva demokrasisini tesis etme yönünde bile ilkeli bir siyaset üretmesi mümkün değildir. Neoliberalizm, burjuva partilerinin, devlet gücünü kullanarak azınlığı daha da zengin edip, çoğunluğu daha da yoksullaştırmasının adıdır. Bu soygun politikası hemen hemen bütün dünyada uygulanmış, Türkiye’deki ustası ise AKP olmuştur. Ancak muhalefetin de bu politikaya bir alternatifi yoktur. 

Böyle bir ortamda, milliyetçi illüzyon oyununun dışında kalan, emekçilerin ve ezilenlerin gündemini ve Kürt sorununun çözümü için ısrarla barış talebini mecliste ve sokakta dile getiren HDP’yle dayanışmak sosyalistlerin görevidir. Bununla birlikte en büyük görevimiz, neoliberal ideolojinin -iktidarından muhalefetine- yaygınlığı karşısında hem ideolojik bir mücadele vermek hem de pandeminin derinleştirdiği yoksulluğa ve işsizliğe karşı kıpırdanan tüm sınıf zeminlerine kulak kesilmek, mümkün mertebe en geniş inisiyatiflerle bunları güçlendirmektir. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ezilenlerin bağımsız siyasi odağını yaratmak için bu görev önemini ve aciliyetini korumaktadır. 

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol

Kapak görseli: via @yasarustaportal

Sarıyer Belediyesinde #yetkiyeitirazgeriçekilsin

696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile belediye şirketlerine kamu iktisadi teşekküllerine geçişleri yapılan Sarıyer Belediyesi işçilerinin Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından bağıtlanan toplu sözleşme süresi 30 Haziran’da sona erdi. 30 Haziran’dan bu yana toplu iş sözleşmelerinin bir türlü bağıtlanmadığını söyleyen işçiler Sarıyer Cumhuriyet Meydanı’nda eylem yaptı. İşçiler “Toplu sözleşme hakkımız yapılana kadar her türlü mücadeleyi vereceğiz” dedi.

Açıklamayı Sarıyer Belediyesi işçisi Fatih Sukas okudu. YHK kararıyla aldıkları zammın enflasyonun altında kaldığını ifade eden Fatih Sukas, “Ücretlerimiz erimeye başladı, bir yandan da vergi kesintileri nedeniyle 2 bin lirayı bulmayan ücretlerle geçinmek zorunda kaldık, ek işler yapar hale geldik” dedi. Üyesi oldukları DİSK Genel-İş 1 No’lu şubenin toplu sözleşme yapma hakkını elinde bulundurduğunu ifade eden Fatih Sukas, “Belediye yönetimi yetkiye itiraz etti ve karşı dava açtı. Sarıyer Belediyesi ile sendikamız arasındaki mahkeme süreci bizim lehimize sonuçlanmasına rağmen, Sarıyer Belediyesi süreci içi boş bahanelerle Yargıtay’a gönderdi” diye konuştu. 

Günlük 5-7 lira arasında yemek ücreti aldıklarını söyleyen Fatih Sukas, “Şu an içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında yokluk ve yoksulluğu iliklerine kadar hisseden işçileriz. Bizler yetkimize itirazın geri çekilmesini ve toplu sözleşmemizin ivedilikle yapılmasını Sarıyer Belediyesi ve CHP yönetiminden talep ediyoruz” dedi. 

Üyesi oldukları DİSK Genel-İş 1 No’lu Şube için “Bizlere destek olmalarını ve süreci el ele, kol kola beraber yürütmeyi ve şubemize tam yetki vermelerini talep ediyoruz” diyen Fatih Sukas, hiçbir siyasi partinin güdümünde olmadıklarını ifade ederek, “Bizler, toplu iş sözleşmemizi yapmak, çoluğumuza çocuğumuza götürdüğümüz ekmeği bir lokma olsun büyütmek istiyoruz” dedi. Toplu iş sözleşmeleri imzalanana kadar mücadeleye devam edeceklerini söyleyen Sukas, “Emek en yüce değerdir ve emeğimize sahip çıkacağız” diye konuştu.

Kaynak: https://www.evrensel.net/haber/421538/sariyer-belediyesi-iscileri-toplu-sozlesme-hakkimiz-icin-mucadele-edecegiz

Büyük Komployu Görenler ve Siyasette Teşhirin Ötesine Geçmek – Nurcan Turan

“Teşhir etmek” sol siyasetin önemli işlerinden biridir. Ki bu teşhir faaliyeti görünenin ve gösterilenin arkasındaki mekanizmaları ortaya çıkarmayı, iktidarların anlattığı çarpık hikayeleri ters yüz etmeyi, dünyayı ezilenlerin bakış açısından yorumlamayı ve hayatın ezilenler tarafından değiştirilebilirliğini göstermeyi hedefler.  Yalnızca bir takım güçlerin ne kadar zalim, ahlaksız ve ikiyüzlü, onun karşısında da ezilenlerin ne kadar masum ve zavallı olduğunu kanıtlamaya çalışmaz: Çıkış yolu arar, ezilenleri siyaset yapmaya ve örgütlenmeye çağırır. 

Günümüzün hâkim muhalefet etme tarzı ise herhangi başka amaç taşımayan, kendinden menkul bir teşhir faaliyetiyle sınırlanmış durumda. Herkes her gün, başta iktidar olmak üzere her türlü kötülüğü teşhir ediyor. Zulmü, hırsızlığı, yolsuzluğu daha çok teşhir eden muhalefet etme görevini daha çok yerine getiriyor. Sanki tek başına teşhir etmek, bir şeyleri görünür ve bilinir kılmak kendiliğinden bir şeyleri düzeltecekmiş gibi. Bu tarz bir muhalefet örneğini Kemal Kılıçdaroğlu’nun günlerce yolsuzluk tapelerini meclis kürsüsünden okumasında ve bunun AKP’ye herhangi bir zarar vermemesinde gördük. 

Katliamları, yoksulluğu, ekolojik krizi, iktidarların yolsuzluğunu, işverenlerini zulmünü vs. ortaya koymakla sınırlı, ezilenlere siyaseten alan açma, çıkış yolu bulma ve kolektif direnişi örgütleme kaygısı gütmeyen bir muhalefetin alttan alta örgütlediği şey aslında umutsuzluktur. Kendi örgütlenmesi ve eylemi üzerine düşünmekten ziyade sürekli olarak egemenlerin yarattığı felaketleri, rezillikleri konuşmak egemenin gücünü teyit eder, değişimin mümkünlüğüne olan inancı zayıflatır. Covid 19 gibi musibetler tek başına komünizme yol açmayacağı gibi, bir takım gerçeklerin ortaya çıkması da kitlelerin bilincinde otomatik bir dönüşüme neden olmaz.  

Büyük Oyunların Teşhiri

Etik ve politik sorumluluğun yeterli koşulu kötülükleri teşhir etmek olduğunda entelektüelliğin, bilgiçliğin, siyaseten yetkinliğin göstergesi de kimselerin göremediği büyük oyunları görmek, fark edilmeyen ilişkileri deşifre etmek haline geliyor. Medyada ve sosyal ağlarda arz-ı endam eden komplocu tarzın giderek yaygınlaştığına, yalnızca büyük meseleleri değil her şeyi ve herkesi açıklamak için kullanıldığına tanık oluyoruz. Artık her konudaki büyük-küçük oyunları, derin ilişkileri görmeye fark edilmeyeni fark etmeye, şüphe edilmeyen gerçekleri anında yerle bir etmeye çalışan eksiksiz, sarsılmaz ve bilirkişi öznelerle doldu sosyal medya.

Tek siyasi faaliyeti deşifre etmek olan bu narsistik ve paranoyak özneler yalnızca büyük Ötekiler tarafından planlanan büyük oyunları değil popüler bir diziden dünyanın herhangi bir yerindeki kitlesel bir başkaldırıya, feministlerden sosyalistlere her şeyin ve herkesin ardındaki kötülüklere, hakikate işaret ediyor. Arap Baharının emperyalistlerin kışkırtmasıyla ortaya çıktığını, sol grupların bir takım güçlerle kirli ilişkilerini, Kürtlerin IŞİD’le yakınlığını, Avrupa solunun ne kadar işe yaramaz olduğunu kendilerinden öğreniyoruz mesela. Herkese ve her şeye içkin olan kötülüğü, gizli ajandaları, gerçek niyetleri, esas failleri ancak bu yeni ruhban sınıfı görebiliyor ve biz saf kullara bildiriyor.

Bu sinik ve paranoyak bilirkişiler, değişim için bir çıkış yolu bulma kaygısı gütmek, örgütlenmeye ve eylemeye dair herhangi bir sorumluluk taşımak şöyle dursun ezilenlerin eşitsizliğe, baskıya karşı mücadelelerini, bir araya gelişlerini değersizleştiriyor büyük oyunlar içinde. Büyük güçlerin, yalnızca kendilerinin bildiği tanrıların failliği karşısında sıradan insanların ne hükmü olabilir ki! Siz küçüksünüz diyor, tanrılar büyük. Ve tabii kendilerinin sözü çok önemli.

Son yazılarında, Covid 19 aşısıyla ilgili “gerçekleri” yazıyor mesela Soner Yalçın. Birilerinin virüsü laboratuvarda ürettiğini ima ederek, tam da sürü bağışıklığının gelişmeye başladığı bir zamanda aşının dayatılmasını manidar buluyor. Covid 19 virüsüne dair her şey bir takım özel güçlerin işi kendisine göre: Virüsün ortaya çıkması, yayılması ve aşının bulunması çok ilginç. Her zamanki gibi kimsenin konuşmaya cesaret edemediğini konuşuyor, olayların arkasındaki bir takım tanrıları işaret ediyor.

Virüsün Wuhan pazarında kendiliğinden ortaya çıkmasının, Amerika tarafından üretilip Çin’e havale edilmesinin veya Çin emperyalizmi tarafından laboratuvarda üretilmesinin kapitalizmin normal-rezil işleyişi içinde yeri yokmuşçasına sözüm ona olağanüstü- acayip işlere, öznelere dikkat çekiyor Soner Yalçın. Bu tatsız işlere, işleyişe ve bir takım güçlere karşı mücadele hiçbir biçimde gündeminde değil elbette. Büyük oyunu deşifre etmesi yeterli!

Covid 19 aşısında veya genel olarak ilaçlarda patent hakkının kaldırılması mücadelesini konuşmaktansa egemenlerin biyolojik savaşlarını konuşmak sadece Soner Yalçın için değil herkes için daha konforlu aslında. Yalnızca “büyük aktörlerin” kötülüklerini, oyunlarını ortaya koymakla sınırlı bir muhalefet kimseye etik ve politik sorumluluk ve görev yüklemiyor zira.

Alaturka Hukukun Barbut Ayağı – Taci Keser

2001 krizi koptuğunda 57. Türkiye Hükümeti iktidara geleli henüz iki yıl bile olmamıştı. Hem de arkasında % 55,57 gibi güçlü bir seçmen desteğiyle gelen bir hükümetti bu. Ancak şu eski kısır döngü devam ediyordu. Tıpkı 1978 ve 1994 krizlerindeki gibi sarpa saran ekonomik göstergelerin sorumluluğu iktidarın sosyal demokrat ayağının sırtına yüklendi ve Ecevit Hükümeti yolcu edildi. Koalisyon ortaklarının bir sonraki seçimde toplam oyu 14,71’e düşerken, büyük paydaş DSP 1,22 ile dibe vurdu. Açıkça talan edilip içi boşaltılan batık bankalar dönemin simgesi olarak haber spotlarına demir attı. -Bu krizde sadece finans sektöründe 50 bine yakın kişi işsiz kalmıştı!-

Muazzam bir yolsuzluk zinciri söz konusuydu. Gerçi 1996 yılındaki meşhur “Susurluk kazası”, bu ilişkiler zincirinin üç ayağını, mafya, siyaset ve bürokrasiyi açıkça teşhir etmişti. Ticari ya da finansal ayak da pek uzaklarda olmasa gerekti. Yine de ekonomi, 1980 sonrası adet olduğu üzere, müstakil bir bilim dalı olarak, bu ilişkilerin sıçrattığı zifostan Maradonavari bir çalımla sıyrılmayı becermişti işte. 3 Kasım 2002 günü AKP iktidara geldi ve hepsi de ilelebet unutuldu…

Pastoral tabloların ve cumbalı kasabaların saflığı artık iktidardaydı. Kültürü hor görülmüş, aksanıyla alay edilmiş halkın temsilcileri iktidardaydı. Eşrafıyla, kıyıya köşeye atılmış kasaba avukatıyla, badem bıyıklı dershanecisiyle, imamıyla, ağası ve marabasıyla taşra, yekpare bir mevsimdi artık. En azından popüler algı bu yöndeydi. Yukarıdaki tabloda eksik olan koalisyon bileşenleri hayli bir yekûn tutuyordu oysa. Her seçimde iktidar partisinde saf tutmayı becermiş, bir dönemin ANAP, DYP, MHP ve MSP’li siyaset eşrafı, devlet ihaleleri peşinde koşan müteahhit takımı, güce tapmayı amentü bellemiş burjuvazi, devletin kirli işlerini gördüğünü ima etmekten inanılmaz bir haz duyan lümpen membaı mafya taifesi ve bilcümle tarikat ehli… 

İşin aslı, yukarıdaki paragrafta adı geçen koalisyon bileşenleri hala daha 1950’den beri Türkiye’de “siyaset yapmanın” o en bilindik tarzıyla hareket ediyordu. Malum, Türkiye’de muteber siyasetçi demek, mümkün olduğunca fazla kesimle pazarlık yapan ve masadan anlaşarak kalkmayı başaran siyasetçi demekti. Arazi yağmasına göz yummaya söz verirdi mesela ya da filan bakanlıkta kadrolaşma talebini karşılardı seçmeninin. Kızına beleşe diploma, aptal oğluna makam sözü verirdi. Bu pazarlıktan başarıyla çıkmak halk nezdinde zekâ göstergesiydi, takdire şayandı. Mühim olan, bir yerel cemaatin, bir aşiretin, bir etnik aidiyetin ya da bir çıkar grubunun önde gelen isimlerini kendilerini desteklemeye ikna etmekti. 

İşte bu pazarlığın kendisine özgü bir hukuku vardır. Mafyöz bir hukuktur bu. Açığa çıktığı anda büyüsü kaybolur zira. Olup bitenin herkes farkındadır. Ancak ocak başı sohbetlerinde, taksi duraklarında, otel lobilerinde, lise bahçelerinde dahi fısıldanan pazarlık koşulları siyasetçilerin kamuoyu önündeki tartışmalarına ve üniversite kürsülerine yansımaz. Onlar parti tabanlarını hala daha ordunun silah kapasitesi ve kıta sahanlığı ya da din ve milliyetçilik üzerinden ayrışan sosyolojik kategoriler olarak göstermeye devam ederler. Bu okumanın tamamen hatalı olduğu söylenemez gerçi. Ama en masum ifadeyle eksik bir okumadır bu. 

Herkesin bilip, kimsenin yüksek sesle dile getirmediği bu kirli pazarlıklar 2002 yılından önce çoktan kurumsallaşmıştı. AKP yapısal ve zımni bir ahlaksızlığı miras almış, kimi zaman yeni oyuncuları da dâhil etmiş, kimilerini dışlamış ve oyun masasını kendi meşrebince sürekli yeniden kurmuştur. Seçimler yoluyla kaynakların başına geçme olasılığı zayıflayan hasımların çoğu bu süreçte teslim olmuş, kendilerine uygun görülen izbe salonda barbut atmaya fit olmuşlardır. Pazarlıkta suyun başını tutan, tok satıcıyı oynayan AKP giderek güçlenmiş, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın bütün neo-patrimonyal rejimlerinin yaptığı gibi, siyasetin paydaşları arasındaki toplumsal kaynakların geçici kullanım hakkı ilişkisini rafa kaldırmış, onların ezeli ve ebedi sahibi rolüne bürünmüştür. Bir diğer deyişle devleti kendisine mal etmiştir. Pazarlık artık yönetenlere biat etmiş çıkar grupları arasında gerçekleşmektedir.

Günümüze özgü olan, başkanlık sistemiyle birlikte bu pazarlıkları sözde görünmez kılan rasyonel-legal çerçevenin çatlamasıdır. Parlamenter sistemin sağladığı meşruiyet görüntüsü, başkanlık sisteminde hukuki zeminin keyfi dokunuşlarla her gün yeni baştan dokunduğu bir düzene dönüşmüştür. Kısacası, hukuki mekanizmanın reformu tartışmalarını bu tarihsel çerçeveyi göz önünde tutarak değerlendirmek gerekiyor. 

25 Kasım’a Giderken Mücadeleyi ve Dayanışmayı Büyütmeye Çağırıyoruz! – SDY’den Kadınlar

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol (SDY)’dan Kadınlar tarafından bu sene 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle yayımlanan bildiriyi okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

25 Kasım; 60 sene önce Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı mücadelenin sembolü olan Mirabel kardeşlerin işkence edilerek öldürüldüğünün ortaya çıktığı gün. “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” olarak kabul edilen 25 Kasım’a giderken, her sene olduğu gibi bu sene de yine sokaklarda haklarımız için mücadele edeceğiz, dayanışmayı büyüteceğiz!

Salgın sürecinde evlerdeki şiddet artarken, seçimlerden önce kadınlara verilen hiçbir sözün tutulmadığı bu günlerde kadınlar yine şiddet failleriyle aynı evde yaşamaya mecbur bırakılıyor, yine öldürülüyor! Geçtiğimiz 10 ayda erkek şiddeti nedeniyle 246 kadının hayatı ellerinden çalınırken, 151 kadın ise henüz tespit edilemeyen nedenlerle hayatını kaybetti. Binlerce kadın pandemi süreci boyunca şiddet gördükleri evde öldürülme korkusuyla yaşamak zorunda bırakıldı. 

Şiddetin arttığı bu dönemde bir yandan da İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar başladı. Kadınlar kazanılmış hakları için mücadele etti ve saldırıları geçiştirmeyi şimdilik başardı. AKP hükümeti kadına karşı şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemek, yasaları uygulamak, imzaladığı sözleşmelerin yükümlülüklerini yerine getirmek şöyle dursun kadınların haklarına saldırmayı birincil görevlerinden biri olarak benimsemiş durumda. Her zaman olduğu gibi yine teyakkuzda kalmak zorunda olduğumuzun bilinciyle, 25 Kasım’da isyanımızı mücadelemize katık ederek şiddeti, kazanılmış haklarımıza olan saldırıları protesto etmek için sokaklarda olacağız.

İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmiyoruz!

Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz!

Sosyalist Demokrasi için Yeniyol’dan Kadınlar

Kıbrıslı Türklerin Bir Başkası – Hasan Yıkıcı

“Bir başkadır” dizisi, Türkiye’de çıktığı ilk haftadan büyük bir ilgi gördü. Dizi hakkında daha şimdiden onlarca, belki de yüzlerce yazı yazıldı, yorum yapıldı; hala da yapılmakta. Dizi kısaca Türkiye’deki klasikleşmiş doğu-batı, laik-islamcı, modern beyaz türk-muhafazakar Anadolu insanı ayrışmalarını iki temel karakterin, Peri ve Meryem’in karşılaşmaları üzerinden anlatıyor. Aslında her iki karakter de iki farklı Türkiye söyleminin bedenleşmiş hali. Fakat diziyi çekici ve anlamlı kılan bu değil. Dizi, Peri ile Meryem’in karşılaşmalarından ortaya çıkan diyalog sürecinde, her iki karakterin de kendi konumunu, hayattaki yerini, kendisine ve ‘başka’ olarak benimsediği kişiye bakışlarını sorgulamalarıyla anlam kazanıyor.

Kemalist, batıcı, kentsoylu ve modernist Peri, muhafazakar, Anadolu’dan İstanbul’a gelmiş, türbanlı Meryem ile karşılaşmasında, karakterine işlemiş olan ayrımcı, ırkçı ve vesayetçi yönüyle yüzleşir. Bundan kaçmaya çalışır. Meryem ise, Peri ile girdiği diyalog sonrasında erkek egemen, taşralı ve İslami tahakkümlerle sıkıştırıldığı yaşamından kaçış yolları açmaya çalışır…

“Bir başkadır”, başkalık deneyimi üzerinden bastırmanın, kaçmanın, diyaloğa geçememenin, yüzleşememenin, yapaylığın, sahteliğin ve kültürel bir bağlamda kutuplaşmış bir Türkiye’nin gittikçe büyüyen huzursuzluğunu sahnelemekte.

Diziyi uzun uzun anlatmaya veya anlam/söylem yorumlarına girmeye gerek yok. Bu konuda yeterince yazı yazıldı bile.* Fakat “Bir Başkadır” her ne kadar Türkiye bağlamında bir anlama sahip olsa da, kendi adıma diziyi izlerken sürekli olarak yaşadığım coğrafyada da ne kadar geçerli olabileceğini düşündüm.

***

Kıbrıslı Türklerin azımsanmayacak bir kesiminin, Türkiyeli göçmenlere dair tutumu ile dizideki beyaz Türk, kemalist karakter yansımalarını kolayca benzeştirebiliriz.

Dizide Peri’nin karakterinde cisimleşen ‘başka nefretini’ bir de Kıbrıslı Türk ‘solunun’ geniş kesimleri tarafından da üretilen Türkiyeli göçmen fobisi, ırkçılığa kadar varan söylemler ve göçmenlerin varlığını sürekli olarak ulvi bir ‘Kıbrıslılık kimliğine’ yönelmiş tehdit olarak benimsenmesi olarak okumaya çalışalım…

Beyaz Türk, elitist, sosyal statüsü kuvvetli, orta sınıf,  modernist ve batıcı Peri’nin ‘başkası’ olarak Anadolulu, türbanlı, gündelikçi Meryem…

Orta sınıf, muhalifiyle iktidardakiyle beyaz, elitist ve konformist Kıbrıslı Türk’ün ‘başkası’ olarak adaya gelmiş Türkiyeli göçmen…

Fakat bir farkla, Dizide Peri, kendi başkası ile karşı karşıya gelmiş, diyaloğa girmiş, bu diyalog süreci de kendi içinde bastırdığı Peri ile bir yüzleşme sürecini tetiklemiş bir deneyim olarak yaşanmakta.

Kıbrıslı Türkler ise, özellikle son süreçler de göze alınacak olursa, ne yazık ki kendi ‘başkaları’ ile diyalog şöyle dursun, göçmen fobisinin ve nefretinin daha da derinleştiğini, gündelik hayat pratikleri içerisine daha da geniş bir şekilde sirayet ettiğini görüyoruz.

Özellikle seçim süreci ve sonuçları, AKP’nin müdahaleleri kimlik odaklı kutuplaşmalar içerisinde Kıbrıslı Türk bilincinin yeniden ivme kazanarak gelişmesine zemin sağlamakta. Faka bu Kıbrıslı Türk bilinci, reaksiyoner olduğu kadar göçmen fobisinden de beslenen,  orta sınıf, elitist ve beyaz bir Kıbrıslı Türklük deneyimine gönderme yapmaktadır.

Bugün Türkiyeli göçmenleri sokakta görmeye bile tahammül edemeyen, aynı cafede, aynı restorantta oturmayı kendisine ‘yediremeyen’; onlarla her türlü diyalog ve paylaşımdan kaçınan, hatta Türkiyelilerin yoğun yaşadıkları yerleri haritadan çıkartmayı dillendiren ‘muhalif’ karakterli yüzlerce Kıbrıslı Türk var…

Dizideki Peri karakteri, kendi yoksunluğunu ve kötücül tarafını, başkasıyla diyaloğa geçebildiği ve karşılaşabildiği oranda keşfedebiliyor, tanıyabiliyor ve yüzleşebiliyor. Yani diyalog ve temas etme deneyimine açık olarak. Fakat söz konusu Kıbrıslı Türkler olunca, böyle bir deneyime açık olmak şöyle dursun, artan bir şekilde tam tersini yapıyoruz, daha fazla kültürel ve kimlik odaklı cephelere itiyoruz, hem kendimizi, hem de ‘bir başkamızı.’

***

Tekrar diziye dönecek olursak… Diziyle ilgili pek çok övgü peşi sıra yapılabilir. Bunlar yapıldı da zaten. Tekrara gerek yok. Fakat dizi, Kıbrıslı Türk muhalif hareketleriyle de özdeşleştirebileceğimiz bir çıkmaza düşüyor. O da Türkiye’yi derinlemesine kültürelci bir perspektiften okuması. Tüm kutuplaşma momentleri doğu-batı, laik-muhafazakar, taşralık-kent soyluluk, merkez-çevre odaklarında işlendi. Arada sınıfsal göndermeler olsa da Türkiye’nin ruhu tamamen kültürelci bir atmosferde yansıtıldı.

Kaldı ki dizide çizilen kültürelci atmosfer de daha çok 2000’li yılların Türkiyesi ile daha çok örtüşmekte. Türkiye’de artık muhafazakar-islami kesim mağdur olan değil, mağrur olan konumunda… Ama önemli olan ayrımları muhafazakar-laik olarak mı okumak ve değerlendirmek yoksa bunun dışına çıkabilmek mi?

Halbuki Türkiye’de özellikle Gezi direnişinin ardından kültürel bağlamın dışında, sınıfsal mücadele pratikleri inşaa edilmekte. Zaten Erdoğan’ın ve AKP’nin Gezi’ye dair en büyük korkusu kendi kodladığı kültürelci iktidar ve Türkiye kimliğinin dışında başka bir Türkiye’ye gönderme yapmasıydı. Dolayısıyla dizinin görmezden geldiği nokta, -belki çok fazla kültürel dinamiklere batmasındandır- sınıfsal potansiyellerdir.

Şimdi Kıbrıs’ın kuzeyine dönecek olursak. Ne demiştik? Dizi olabildiğince kültürel kodlamalarla dolu. Aynen Kıbrıslı Türk muhalif kesimlerinin durmadan ürettiği kültürelci/kimlik eksenli mücadele gibi. Dizideki en vurucu sahnelerden biri Peri’nin danışmanı ile konuştuğu ilk sahne.  Peri, Meryem’in türbanlı oluşundan yakındığı sırada, danışmanının iç sesi mealen şöyle demektir: “Karşıma geçmiş kızın türbanına takmış, sen kafanda çuvalla geziyorsun.”

Dizide danışmanı Peri’ye bunu açık açık ifade edemez. Dizideki bir diğer önemli noktada zaten ifade edebilmek ve onun getirdiği yüzleşme/rahatlama deneyimi. Fakat bu sözü yine de Kıbrıslı Türk muhalif kesimler için, alenen kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Özellikle tüm bu yaşananlardan ders çıkartmaktan kaçınarak, hala alanlarda “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” diye Kıbrıs milliyetçisi ve ırkçı bir pankart açılabildiği bir dönemde, “karşımıza geçmiş, göçmenlerin varlığına takmış, siz kafanızda çuvalla mücadele ediyorsunuz” diyebilmeliyiz.

Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyindeki kutuplaşmalar kültürelci ve kimlik ekseninde olduğu sürece kaybetmeye yazgılı kalacağız. Eğer bir kutuplaşma olacaksa sınıfsal bir kutuplaşmadan söz etmek lazım.  Mücadeleyi sınıfsal karakteri ile kavrayabildiğimiz ve “Kıbrıslı-Türkiyeli değiliz, farklılıklarımızla birlikte sınıf kardeşiyiz” oranda ülkede bir şeyleri değiştirmeye başlayabileceğiz.

Bunun için de önce dizideki Peri gibi kendi ‘başkamız’ ile yüzleşmeliyiz. Sadece karşımızdaki ‘başka’ ile değil, içimizdeki ‘başka’ ile de!  

Not: Bu yazı ilk olarak Yeni Düzen gazetesinde yayımlanmıştır.

“Maden İşçilerinin Mücadelesine Selam Olsun!”

Bağımsız Maden-İş öncülüğünde haftalardır ödenmeyen ücretleri ve tazminatları için eylem yapan ve Ankara’ya yürüyüşleri sürekli engellenen Ermenek ve Soma maden işçileri 16 Kasım’da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yla görüştü. Soylu’nun 15 Ocak’a kadar bir çözüm üretileceğini söylemesi üzerine madenciler sürecin takipçisi olacaklarını ifade ederek eylemlerine şimdilik son verdi. Bağımsız Maden-İş tarafından yapılan açıklamayı aşağıda sunuyoruz:

BASINA, KAMUOYUNA, MADEN İŞÇİLERİNE

Bir direnişi daha başarı ile bitiren Maden işçilerinin mücadelesine selamlar…

Geçen yıl  aynı vakitlerde 33 günlük bir direnişle  önce Türkiye Kömür İşletmeleri’ne hizmet alımı sözleşmesiyle çalışan 2200 Eynez işçisinin ödenmeyen haklarını  2020 Şubat ayından ödenmesini sağlamıştık ardından Mart ayının sonuna kadar çıkması gereken yasa sözü pandemi gerekçesiyle tutulmayınca Mayıs sonunda başladığımız eylemler ve ardında Temmuz ortasında Soma Meydanında geceli gündüzlü yürüttüğümüz direnişle katil şirket Soma Holding’e bağlı rödovans sözleşmesiyle TKİ’ye çalışan Atabacası, Işıklar, Geventepe  işçilerinin ödenmeyen haklarını bu kez yasa yaparak ödettirmiştik. Uyar Madencilik işçileri akla mantığa, hukuka aykırı biçimde yasanın dışında tutuldu. 14 yıllık mağduriyetler yaratmış Uyar patronu Azim Uyar bir kez daha siyaset, sarı sendika ve devlet bürokrasisince bir kez daha korunmuş, kollanmıştı.

Biz geçen yıl yola çıktığımızda pankartımızda Uyar Maden İşçileri yazıyordu.  Ancak Uyar işçileri oldukça bilinçli bir biçimde bizim mücadelemizden ayrı tutuldu, bölünmeleri sağlandı. Ancak yasa çıkıp Uyar işçileri kapsamın dışında bırakılınca ihanetin düzeyi işçilerce kavrandı. Topluca sendikamıza geldiler ve bizim alın terimizin karşılığını almamız için kavga etmek dışında bir seçeneğimiz kalmadı dediler. Ve bir son çare mercii olarak Bağımsız Maden-İş Sendikamız öncülüğünde Ağustos ayında mücadeleye başlandı.  Soma içinde gerçekleştirdiğimiz eylemlerin, basın açıklamalarının ardından artık herkesin bildiği gibi 12 Ekim’de Ankara yoluna çıktık. Uyar maden işçileriyle aynı yoksulluk içinde haksızlığa uğramış, açlık, geleceksizlik, belirsizlikler içinde kıvranan emekçi halkımıza derdimizi anlatmak, korkan elleri korkusuz kılmak, susan dilleri konuşturmak, görmeyen gözleri görür yapmak dışında yolumuz yok dedik. Zaten yaşamıyoruz ki ölümden korkalım diyen bir madenci birliğiyle yollara düştük.

Daha ilk adımda Soma meydanında yüzlerce kolluk gücü tarafından iki saat fiilen gözaltında tutulduk. Yolu açtırıp 301 kardeşimizin mezarlığına kadar yürüdük. Fakat orada da beş gün mezarlıkla, foseptik çukuru arasına beş gün hapsedildik.  İlk müzakere çağrısı geldi. Heyetimiz TKİ Genel Müdürü ile Ankara’da görüşme yaptı. Genel müdür benim yetkim yok dedi. Oyalanmaya tepkimizi gösterdik. Bir gece yarısı 100 maden işçisinin yaratıcı organizasyonuyla ablukayı yardık ve kendimizi Salihli Durasallı’ya attık. Yüzlerce kolluk gücü tarafından çadırlarımız kuşatıldı. Bulunduğumuz noktayı yarım saat içinde terketmezseniz sizi ezeceğiz, dağıtacağız, devletin gücünü göstereceğiz denildi. Öyle mi Alay komutanı, vallahi de billahi de korkmuyoruz sözü işte o haddini aşmış tehdide karşı gecenin karanlığını yarıp bütün ülkeye bir cesaret feneri olarak yayıldı. Gece Saat 4.30 da gözaltına alındık. Suçlama bile yapılmadan serbest bırakıldık. Salihli’de bir hafta kaldık.

İkinci müzakere zemini kuruldu. AKP Grup Başkan Vekili, Cumhurbaşkanı Danışmanı Av Özlem Zengin’le heyetimiz TBMM’de bir görüşme gerçekleştirdi. Özlem Zengin, beş on gün süre istedi mutlaka bir çözüm yolu bulacağını söyledi. Soma’ya somut bir çözüm zemini olmadan dönmemeye yemin etmiş madenci geçen yıl ki direniş alanı olan Kırkağaç Çamında verilen sözün nöbetini sürdürürken 116 insanımızı kaybettiğimiz İzmir Depremi yaşandı. Apar topar kazma kürek alarak 14 kişilik arama kurtarma için bir buçuk saat içinde İzmir’e geçtik ve İBB itfaiyenin koordinasyonuyla üç gün süreyle gece gündüz çalıştık. Binaların kusurlu planlandığına, kötü malzemeyle inşa edildiğine, yani göz göre göre gelen cinayete şahitlik ettik. İzmir halkının yasının parçası olduktan ve verilen sözün süresi iki gün geçtikten sonra tekrar yola çıktık. İlk günden beri patronu kollamak adına önümüze konulan uyduruk yasaklamalarla karşımıza çıkıldı. Yol defalarca kesildi. Tekrar gözaltı yaşandı.

Ardında Uşak yolundayken Gölmarmara’da Manisa Valisi’nin görüşme daveti geldi, heyetimiz önce valiyle ardından ertesi gün Ankara’da İç İşleri ve Enerji Bakan yardımcılarıyla görüşme gerçekleştirdi. Sorun çözümü için İçişleri, Enerji ve Çalışma Bakan bürokratlardan oluşan bir komisyon kuruldu. Komisyon görevini tamamlayıp bakanlıklara görüş bildirdi. Ardından dün İzmir Vilayetler Evi’nde bir hafta Berat Albayrak’ın istifası nedeniyle ertelenen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile heyetimizin görüşmesi gerçekleşti. Üç somut çözüm önerimizi tekrarladık. Süleyman Soylu yarından başlamak üzere en kısa sürede bu sorunu çözeceğim. “Bana Ocak ayının 15’ine kadar süre verin. Ben söylüyorum. Bu süreye varmadan mutlaka bir çözüm üreteceğiz” dedi. Heyetimizle görüşme esnasında, Ermenek maden işçilerinin sorunun çözülmesiyle ilgili Karaman Valisini arayarak  konuştu. Sendikanın talepleri doğrultusunda Ermenek işçilerinin sorununun iki gün içinde çözüme kavuşturulmasını söyledi. Bugün Ermenek’te heyetimizin  Karaman valisiyle nihai çözüm doğrultusunda toplantı yapılacak. Heyetimiz İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya Ocak ayının 15’ine kadar aktif bir takip süreci yürüteceğimizi, şayet söz verilen süre içinde çözüm gerçekleşmez ise 16 Ocak’ta Ankara Yürüyüşü’ne başlayacağımızı iletti. Geçen yıl ki zaferimizin tecrübesiyle diyoruz ki Yaşasın Uyar Maden İşçilerinin Onurlu Mücadelesi ve Zaferi! Bu mücadeleye emek etmiş, sorumluluk almış, dayanışma göstermiş, iyi dilekler dilemiş, dua etmiş herkese ama herkese çok teşekkür ediyoruz.

İki milyona yakın ücretsiz izine mahkum edilmiş işçi kardeşlerimize, milyonlarca işsiz kardeşlerimize, pandemi koşullarında aralıksız çalışmaya mahkum edilmiş işçi kardeşimize, sendika hakları için ya da bizler gibi tazminat hakları için yurdun dört bir yanında direnen Uzel Makine, Atlasjet, Bimeks, Tüvtürk, Özer Elektirk, FZK, Real Market, Cargill, Samsun Çorum Nakliyat Ambarı, Milas Çınartaş, Grup Tekstil, SystemairHSK işyerlerinden işçi kardeşlerimize, KHK’lara karşı direnen kamu emekçisi kardeşlerimize, ömrünü yoksullukla, pandemi korkusuyla sürdüren emekli annelerimize, babalarımıza diyoruz ki yalnız değiliz, birbirimizi görüyoruz.  Patronların dümeninde durdurduğu kokuşmuş sendikal düzen de, bu ilkel, vahşi sermaye düzeni de insan eliyle insan hayatını yağmalıyor, meslek hastalığı, iş cinayeti, uzuv kayıplarıyla kan emerek kar ediyorlar, ve bizler şuna inanıyoruz, mücadelemizde umut örnekleri yaratmaya gayret ediyoruz. Diyoruz ki sıradan, emekleriyle yaşayabilen insanlar olarak cesaretlerimizle yakacağımız korkusuzluk fenerleriyle bu kula kulluk düzenini değiştirebiliriz. İnsanca, eşit, özgür, onurlu, adil bir yaşam sürebileceğimiz bir ülke ortamını yaratabiliriz, yaratacağız da.

Çünkü Son Çare Biziz…

Bizleriz…

Uzatın ellerinizi, kaldırın yumruklarınızı.. KORKMUYORUZ diyerek başlayalım…

İşçi Konfederasyonlarından Ortak Açıklama: Torba Yasa Eşitlik İlkesine Aykırı, Geri Çekin!

TBMM’nin gündeminde bulunan ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırıp, emekçilerin kıdem ve ihbar tazminatı gibi kazanılmış haklarını gasp etmeyi önüne koyan torba yasa teklifine karşı üç işçi konfederasyonu ortak bir açıklamada bulundu. Açıklamada 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanların hiçbir şarta bağlı olmaksızın belirli süreli iş sözleşmesi ile (geçici işçi olarak) istihdam edilmesi sonucunda kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklardan yararlanamamalarının büyük haksızlıkların ortaya çıkmasına neden olacağı vurgulandı.

DİSK, Türk-İş ve Hak-İş başkanları tarafından imzalanmış ortak açıklamanın bütününü aşağıda yayınlıyoruz:

“ESNEK ÇALIŞMAYA DÖNÜK DÜZENLEMELER GERİ ÇEKİLMELİDİR”

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK olarak TBMM gündeminde olan torba yasa teklifinin çalışma hayatına ilişkin düzenlemelerinden duyduğumuz ortak kaygıyı ve teklifin yaratacağı sakıncaları kamuoyu ile paylaşıyor ve teklifin İş Hukukuna esneklik getiren hükümlerinin TBMM gündeminden geri çekilmesini talep ediyoruz.

Kanun Teklifiyle belirli süreli iş sözleşmesinin kapsamının genişletilmesi ve yaygınlaştırılması söz konusudur. Belirli süreli sözleşme ile çalışan işçiler, kıdem ve ihbar tazminatı ile iş güvencesi (işe iade davası) hükümlerinden yararlanamadığından bu düzenlemeyi son derece sakıncalı buluyoruz. 

25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanların hiçbir şarta bağlı olmaksızın belirli süreli iş sözleşmesi ile (geçici işçi olarak) istihdam edilmesi sonucunda kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklardan yararlanamamaları büyük haksızlıkların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Yaşa bağlı olarak getirilecek bu düzenleme çalışanlar arasında ayrıma yol açacaktır. Çalışma düzeni ve sosyal adaletin bozulmasına neden olacaktır. Ülkemizde belirsiz süreli iş sözleşmesi esasına dayalı olarak düzenlenen iş hukuku düzeninin alt üst olmasına yol açacaktır. Ayrıca yaşa bağlı olarak getirilen bu ayrım Anayasanın eşitlik ilkesine de aykırıdır.

Kanun Teklifinde 25 yaş altında olup 10 günden az çalışma günü olan çalışanlara yönelik bir düzenleme yer almaktadır. Bu teklifle, 25 yaş altındaki işçilerin uzun vadeli sigorta kollarına ilişkin ödemelerinin yapılması yükümlülüğü ortadan kaldırılmaktadır. Bu teklif çalışanların işsizlik, malullük, yaşlılık, ölüm, iş kazası, meslek hastalığı ve analık gibi hayati öneme sahip haklardan yararlanmasını ortadan kaldıracaktır. Bu düzenlemeyi özellikle sosyal güvenlik hakkı açısından sakıncalı buluyoruz. Yaşa ve çalışma biçimine bağlı olarak sosyal güvenlik haklarından mahrumiyet getirecek bu düzenlemenin de Anayasanın eşitlik ve sosyal güvenlik hakkı hükümleriyle çeliştiğini düşünüyoruz.

Torba kanun teklifinde kısmi çalışmanın yaygınlaştırması amaçlanmıştır. Kısmi çalışma yaşlılık aylığı, malullük aylığı, işsizlik ödeneğine hak kazanma gibi pek çok konuda ciddi hak kayıpları yaratacağı için bu düzenlemeyi sakıncalı buluyoruz. 

Üç işçi konfederasyonu olarak işçilerin başta kıdem tazminatı ve sosyal güvenlik hakları olmak üzere Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış haklarına zarar vereceğini düşündüğümüz bu teklifin geri çekilmesini talep ediyoruz. Ülkemizin küresel salgın ve deprem felaketiyle uğraştığı ve yaralarını sarmaya çalıştığı bu zor günlerde, çalışanları büyük endişelere sevk eden ve hak kayıpları yaratacak bu teklifin TBMM gündeminden geri çekilmesi bütün çalışanların ortak arzusudur. TBMM’deki bütün siyasi partileri bu konuda sağduyulu davranmaya ve işçilerin sesine ve arzusuna kulak vermeye çağırıyoruz. Üç işçi konfederasyonu olarak bu konuda ısrarlı olduğumuzu vurgulamak istiyoruz.

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK olarak, çalışma hayatının sorunlarıyla ilgili düşünülen düzenlemelerin ülkemizde uzun bir geçmişi olan sosyal diyalog mekanizmaları kullanılarak ele alınmasından yana olduğumuzun bir kez daha altını çiziyoruz. 

Kıbrıs’ın Kuzeyinde Seçimler… Zamanın Ruhuna Uygun bir ‘Mağlubiyet’ – Hasan Yıkıcı

Akdeniz’in doğusundaki bu küçük ada yarısı da zamanın ruhundan nasibini alacaktı elbet. Çünkü her ne kadar kaçmaya çalışsanız da, onu aşmaya çalışsanız da sizi kıskıvrak yakalamadan önce ayaklarınızla bastığınız zemine sirayet etmiş, nefes alıp verdiğiniz bağlamı şekillendirmiştir. Dünyadaki sağ popülist, milliyetçi, otoriter liderlik örneklerine yeni bir figür daha; öfke ve duygu politikaları hakimiyeti zincirine bir halka daha eklendi. Politik ve toplumsal kutuplaşma %50-%50 bandına yerleşti, yeni bir meşruiyet krizinin kapısı aralandı… Bununla birlikte yine %50’ye yakın “biat değil özgürlük” diyen ve Ankara’nın müdahalelerine karşı direniş potansiyeli taşıyan bir kesimin varlığı gözler önüne serildi. Kıbrıslı Türklerin seçim sandığından zamanın ruhu çıktı. Şimdi artık mesele zamanın ruhunun bize ne yapacağı veya bizim zamanın ruhu ile ne yapacağımız… 

I.
Mustafa Akıncı ve Ersin Tatar’ın ikinci tura kaldığı seçimlerde, sandıktan %48.3 oy ile Akıncı mağlup çıkarken, %51.69 ile Ersin Tatar galip çık(artıl)dı. Tüm seçim süreci boyunca Türkiye’den adaya gelen AKP ve MHP’li yetkililerin çalışmaları, bölge bölge gezip Türkiyeli nüfusu sandığa götürmek için sergiledikleri çaba, reklam ekipleri ve sahaya dökülen paralara rağmen söz konusu sonuç galip gelen kesimleri tatmin etti mi bilinmez. Fakat ortada bir gerçek var ki, seçimleri Türkiye’deki müesses nizam kazandı. AKP iktidarı çok net bir şekilde, kendisine biat etmeyen ve Türkiye ile ilişkileri ana vatan-yavru vatan değil, eşitlik ve kardeşlik temelinde bir ilişki biçimine dönüştürmeye çalışan Mustafa Akıncı’yı devirmek için ciddi bir efor sarf etti. Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçimlere her daim Türkiye müdahalesi olmuştur. Bu AKP iktidarı ile de başlamadı. Fakat ilk kez bu dönem aleni, açık ve pervasız bir müdahale söz konusu oldu. Tüm bu müdahaleler, son 10 yılda daha da bir hissedilir olan Kıbrıslı Türklerin kimliğine ve hayat tarzına dair kaygılar ile de birleşince seçim süreci sadece bir adayın seçilmesi değil aynı zamanda biat ile özgülük, entegrasyon ile federasyon, laiklik ile asimilasyon arasında tercih yapılan bir referanduma dönüştü. Türkiye’den gelen ekiplerin ilk turda sandığa gitmeyen sağ seçmene dair yaptıkları çalışma sonucunda, ikinci turda özellikle Türkiyeli nüfusun yoğunluklu yaşadıkları bölgelerde seçime katılım oranını artarak Ersin Tatar’ın az bir farkla kazanmasını sağladılar. 

II. 

Kıbrıslı Türklerin seçme hakkına ve iradesine bu denli müdahale edilmesi, Türkiye’deki müesses nizamın Kıbrıs’ın kuzeyinde kazanması, %50-%50’lik toplumsal kutuplaşma ve Kıbrıslı Türklerin kimliklerine dair kaygılarının daha da artması yeni bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Bu sonuçları bir kırılma anı olarak değerlendirmek için henüz erken. Fakat Türkiyeli okur bu sonuçlara ve toplumsal konumlanışlara yabancı değil. AKP’nin, bu sonuçlarla birlikte Türkiye içinde ve bölgede izlediği yıkıcı ve agresif politikalaları, Kıbrıs’ın kuzeyinde de kendi hegemonyasını ve tahakküm ağlarını daha da bir tesis etmek için arttırarak sürdüreceği beklenmekte. Tam da bundan dolayı AKP her dediğinin yerine getirileceği, kayıtsız şartsız kendisine biat edeceği ve kendi sözünün-eylemini taşıyıcısı olabilecek bir isim olarak Ersin Tatar’ı seçtirtmek için elinden geleni yaptı. Daha şimdiden Ersin Tatar AKP sözcüsü, UBP ise AKP Kuzey Kıbrıs şubesine dönüşmüş bulunmakta.

III.

AKP’nin bu seçimlerdeki zaferi bir nevi yıllardır uygulanan asimilasyon politikalarının nasıl işlevsel olabileceğini de gösterdi. Türkiyeli nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelerde AKP ve MHP’liler tarafından yapılan çalışmalar sonucunda Ersin Tatar’a %75 dolaylarında oy çıktı. Sakın yanlış anlaşılmasın, “Türkiye’den gelen göçmenler olduğu gibi Ersin Tatar’ı destekledi” diye bir algı oldukça sorunlu olur. Fakat özellikle merkezden uzak ve taşra bölgelerinde sol tarafından da kendi haline bırakılmış kesimlerin bu tür siyasi istismar ve müdahalelere ne kadar açık olduğunu, hatta bunun bu seçimlerde olduğu gibi bir toplumun kaderini dahi belirleyebilecek potansiyeli taşıdığına dehşetle şahit olduk. Ancak seçimlerden çıkan bir diğer sonuç da, özellikle bundan sonraki dönemde de Kıbrıslı Türklerin AKP politikalarıyla barışık olmayacağı, Erdoğan’ın her istediğini rahat bir şekilde yaptıramayacağı yönünde oldu. Mustafa Akıncı’nın aldığı % 48.3’lük oy Ankara’nın politikalarına karşı ciddi bir direniş ve reaksiyon potansiyeli taşımakta. 

IV.
% 48.3’lük kesim kurucu bir karşı dalganın sürükleyicisi olabilecek mi? Yoksa yıllardır devam ettiği gibi reaksiyoner ve duygular siyasetine devam mı edecek? Kıbrıs’ın kuzeyinde, AKP müdahaleleriyle birlikte özellikle son 10 yıllık süreçte kimliğe, yaşam tarzına ve Kıbrıslı Türklerin siyasal kurumlarına dair artan müdahaleler karşısında, reaksiyoner tavırların dışında kurucu bir sol siyasal hat inşa edilemedi. Fakat buna rağmen güçlü bir demokratik-özgürlükçü ve Kıbrıs’ta barış yanlısı bir potansiyel varlığını koruyabildi. Bu potansiyel daha çok Kıbrıslı Türklerin, AKP’nin sorumlusu olduğu başlarına gelen kötü olaylara dair tepki göstermesi noktasındaki başarısıyla korunabildi. Kıbrıslı Türklerin kendi özgün varoluşlarına dair korku, kaygı, endişe ve statüsüzlüğün getirdiği huzursuzluklar, bu reaksiyonların da güçlenmesine, hassas bir toplumsal sinir haritası oluşmasına yol açtı. Son seçim süreci de zaten, her iki aday tarafında da bu duygu politikasının hat safhaya çıkartıldığı bir süreç olarak deneyimlendi. Evet duygular üzerinden siyaset yapmanın riskleri var, ancak duyguların da toplumsal dayanakları olduğunu ve gerçekten deneyimlendiğini göz ardı etmemek de gerek. Önemli olan duyguları yaratan koşulları konuşmak, onların ortaya çıkmasını sağlayan süreçlerle yüzleşmek. Akıncı seçilmiş olsaydı, bu süreçlerle yeni bir yüzleşme deneyimi yaşanabilirdi. AKP’nin en çok korktuğu da, Kıbrıs’ın kuzeyindeki bu tahakküm mekanizmalarının sorgulanması ve etkilerinin zayıflatılması idi. Belki seçim sonuçları itibariyle AKP’nin korktuğu başına gelmedi. Fakat % 48.3’lük kesimin huzursuz nefesi müesses nizamı rahatsız etmeye devam edeceği de aşikar. 

V.

“Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak eder mi?” Son zamanlarda sık sık gündeme gelen ve yine seçimlerin ardından dillendirilmeye başlanan bir başka huzursuz soru. Fakat bunu tersten soralım, “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini neden ilhak etsin?” Kendi tahakküm mekanizmalarını yaratmış, siyasal figüranlarını seçtirtmiş ve Kıbrıslı Türklerin kurumlarını da, yaşam tarzını da hali hazırda dönüştürmeye devam eden AKP, neden “ilhak” gibi bir belaya bulaşsın? Zaten hali hazırda Kıbrıs’ın kuzeyinde de-facto bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşanıyor. Tanınmayan, statüsüzlüğe mahkûm bırakılan, iradesi bir türlü oluşmamış ve her türlü gasp edilen Kıbrıslı Türkler, hali hazırda resmî ideoloji tarafından şekillendirilen bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşıyor. Dolayısıyla tehlikeli ve korkutucu olan, gelecekteki belirsiz ve aşkın bir tarihi anda birilerinin çıkıp ilhak ilan etmesi değildir; esas dehşet verici olan şey ilhak ve entegrasyon çarklarının gündelik hayat ve yaşamın akışı içerisinde zaten hali hazırda işliyor oluşu, dehşet verici olan şeyi içkin bir hal kazanmasıdır.  

Madenciyle Yürü – Timur Soykan

İstanbul Maslak’ta 301 madencinin devasa mezar taşıdır bir gökdelen.

‘Soma Faciası’nın yaşandığı madenin sahibi Alp Gürkan tarafından inşa ettirildi.

Açgözlülükle, para hırsıyla ölümüne çalıştırılan madencilerin ucuz emeğiyle harcı karıldı.

Madenciler toprağı kazarak derine indikçe kat kat yükseldi. 

İşçileri yerin yedi kat dibindeki karanlığa götüren asansörler cam gökdelende ferah evlere, ofislere tırmandı.

İşçi odun desteklerin arasında iki büklüm kazma salladı. Onun kömür bulaşmış alın terinden çalınanlarla yapılmış manzaralı, geniş daireler milyonlarca dolara satıldı.

400 metre derinde yandı işçiler, açgözlü patronun 191 metrelik binası oldu. Üstelik imar planını katlarca aşmıştı, adını da ‘Spine’, (Türkçesi; Omurga) koymuştu.

6.5 yıl geçti Türkiye tarihinin en büyük iş faciasının üzerinden.

Metrekaresi 12 bin dolara satılan ‘mezar taşı’nda hayat günlük gülistanlık.

Otoparkı lüks otomobillerle dolu, ofislerinde büyük şirketlerin bol sıfırlı anlaşmaları imzalanıyor. 2 artı 1 dairenin 3.5 milyon TL’ye satılıp 16 bin 500 TL’ye kiralandığı rezidansında sakinlerini ağırlıyor. 

301 madencinin mezarlığında ise birkaç gün önce meslektaşları sabahlıyordu. Mezar taşlarındaki isimlerin hepsi aynı ölüm korkusunu, aynı ekmeği yıllarca paylaştıkları arkadaşları.

Bağımsız Maden İş Üyesi Soma ve Ermenek’teki madenciler, başlarında sarı baretleri, üzerlerinde ‘Köle değiliz’ yazan yelekleriyle Ankara’ya yürümek istiyor. 

Tek talepleri; annelerinin ak sütü kadar helal, yıllarca birikmiş emeklerinin karşılığı tazminatlarının verilmesi.

7 gündür yollardalar ama her kilometreyi Soma’da ölen işçilere adayacakları yürüyüşe izin vermiyor devlet.

Gaz ve plastik mermiyle müdahale etti jandarma yürüyüşün ilk günlerinde. 

Oysa Anayasa Mahkemesi (AYM) bir ay önce ‘Şehirlerarası karayollarında gösteri ve yürüyüş anayasal haktır’ diye karar vermişti. Hani İçişleri Bakanı Süleyman Soylu çok kızıp AYM Başkanı hakkında sert konuşmuştu. İşte yine tanımıyorlar yüksek mahkemenin kararını, hakkı, hukuku.

Ne de olsa burası maden patronlarının ‘200 tane asker yığarım’ diyerek köylüleri tehdit ettiği, Kanadalı maden şirketlerinin Kazdağlarını kesip biçtiği ‘yerli ve milli’ bir ülke.

3 gün önce jandarmalar, Salihli’de sardı işçilerin etrafını. Çadırlarına baskın yapıp gözaltına aldılar.

Serbest kalınca işçiler yine döndü jandarma barikatının önüne.

O madencilerden ikisi; Ali Kandemir (40) ve İdris Sarıkaya (47).

13 yıl önce Soma’da Uyar Madencilik’e ait ocakta, 350 metre derindeydiler. Tedbirsiz patlatılan dinamit Ali Kandemir’in iki gözünü kör etti. 27 yaşından beri ne güneşin doğduğunu ne ağaçların yeşerdiğini ne tek evladının yüzünü ne de adaleti gördü.

Vücudunda 43 kırık oluşan İdris Sarıkaya’nın iki bacağı sakat kaldı. 13 yıldır koltuk değneksiz tek adım atamadı. 

Şirket, sobalı evlerinde yakmaları için 4’er ton kömür verdi sadece. Malulen emekli olup üç kuruş maaş ile evlerini geçindirmeye çalışırken hukuk mücadelesi verdiler.

Tazminat kazandılar ama alamadılar. Çünkü Uyar Madencilik sürekli isim değiştiriyor, şirket bir akrabadan ötekinin üzerine geçerek faaliyete devam ediyordu. Ali Kandemir ve İdris Sarıkaya ise kömür alacak paraları olmadığı için aileleriyle soğuk evde yaşıyordu.

Yıllar sonra, 28 Ekim 2014’te onların mücadele ettiği şirkete ait Ermenek’teki madende 18 işçi boğuldu. Madencinin annesi “Benim oğlum yüzme bilmezdi ki suyun içinde ne yaptı” diyerek ağıt yakmıştı. Madencinin babası yırtık kara lastik ayakkabılarıyla Türk bayrağına sarılmış tabutun önünde zor ayakta duruyordu.

Madenciler Soma’da yanıp Ermenek’te boğulurken köle gibi çalıştırılıp patlatılan dinamitlerle sakat kalırken ortalıkta görünmeyen devlet şimdi işçilerin karşısında bütün heybetiyle. 

Gecenin karanlığında jandarmaların karşısında bağırıyor madenci:

“Yerin yedi kat altında alın teriyle yaşamını devam ettirmek durumunda kalıp kör edilenlerden, sakat bırakılanlardan, ciğerleri çürütülenlerden hesap sormasın devlet. Devlet bunları yapanlardan hesap sorsun gücü yetiyorsa. Bir tane kıçı kırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet bizden hesap soracak öyle mi… Öyle mi tabur komutanı… Şimdi bize güç göstereceksiniz, biz de korkacağız öyle mi… Vallahi de korkmuyoruz billahi de korkmuyoruz sizden.”

Ve hepimize sesleniyor hakları için direnenler:

“Madenciyle yürü…”

Kaynak: https://www.birgun.net/haber/madenciyle-yuru-319678