İmdat Freni

Blog

Bangladeş, Hindistan: Cemaatçi Şiddete, Fundamentalizme ve Devletin Suç Ortaklığına karşı Dayanışma

Bizler, Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist) [CPB-ML] ile Radical Socialist (Hindistan), Güney Asya’da —özellikle Bangladeş’te— yaşanan cemaatçi şiddet dalgasını, dinci fundamentalizmi ve demokratik ile laik alanlara yönelik saldırıları; ayrıca bu gelişmelerin Hindistan’da yarattığı tehlikeli siyasal yansımaları en güçlü biçimde kınıyoruz. Bangladeş’te Şeyh Hasina hükümetinin devrilmesi, kota reformu hareketinin bir sonucudur; bu hareketin kendisi de eğitim sistemi, işgücü piyasası ve kamu işlerinin yürütülüşündeki daha derin yapısal krizlerin bir yansımasıydı. Yıllara yayılan ekonomik durgunluk, gençler arasında kitlesel işsizlik, enformel çalışmanın yaygınlaşması ve devletin insana yakışır geçim koşullarını güvence altına alamaması, yaygın bir halk öfkesini tetiklemiştir. Bu öfke samimi ve haklı olmakla birlikte, mevcut siyasal düzene sınıfsal bir alternatif sunabilecek, tutarlı, ilerici ya da sol bir siyasal güce dönüşememiştir.

Muhammed Yunus liderliğindeki “partisiz” geçici hükümet başlangıçta olumlu karşılanmış ve belli bir meşruiyet kazanmıştır. Ne var ki, temel görevi kamu işlerinin demokratik biçimde idaresini yeniden tesis etmek olan bu yönetim, seçimleri bir yıldan uzun süre ertelemiş; nihayetinde, Hasina hükümetinin düşüşünden yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Şubat 2026’da yapılacağını açıklamıştır. Yurttaşların denetim yoluyla demokratik haklarını kullanma olanağının bu denli uzun süre askıya alınması, gerici ve cemaatçi güçlerin konumlarını pekiştirmesine imkân tanımıştır.

Yunus yönetimi, devletin temel sınıfsal karakterini değiştirmemiştir. Teknokratik ve “saygın” bir vitrin arkasında, eski düzenin zor aygıtları —polis, ordu, yargı— olduğu gibi yerinde durmaktadır. Aynı zamanda, Jamaat-e-Islami gibi daha önce yasaklanmış ya da marjinalleştirilmiş İslamcı güçler rehabilite edilmiş ve teşvik edilmiştir. Bu güçler gerici bir toplumsal düzen dayatmayı hedeflemekte, fundamentalizmlerini milliyetçilik olarak sunmaya çalışmaktadır; bu süreç, bölgesel Hint hegemonyası ve Yeni Delhi’de Hindu milliyetçisi otoriterliğin pekişmesi tarafından da kolaylaştırılmaktadır.

Dipu Chandra Das’ın yakın zamanda linç edilmesi, Hindu ailelere ait evlere yönelik saldırılar, The Daily Star ve Prothom Alo gibi bağımsız gazetelere ve Chhayanaut ile Udichi gibi kültürel örgütlere yöneltilen şiddetli saldırılar, tehlikeli bir tırmanışa işaret etmektedir. Bu eylemler yalnızca bireylere ve topluluklara karşı işlenmiş suçlar değildir; demokrasiye, laikliğe, ifade özgürlüğüne ve ilerici kültüre yönelik saldırılardır. Amaçları muhalefeti susturmak, toplumu sindirmek ve korku ile nefret siyasetini sıradanlaştırmaktır.

Tüm bu cemaatçi şiddet eylemlerini ve yıldırmaları hiçbir muğlaklığa yer bırakmaksızın kınıyoruz. İster İslam adına ister başka herhangi bir din adına olsun, din adına uygulanan şiddet hiçbir koşulda mazur görülemez ve kararlılıkla mücadele edilmelidir. Aynı zamanda, Hindistan’daki sağcı Hindu güçlerin bu trajedileri fırsatçı biçimde istismar etmesini de reddediyoruz. Bu güçler, Bangladeş’teki azınlıkların acılarını kendi cemaatçi ve seçimci çıkarlarını ilerletmek için araçsallaştırmaya çalışmaktadır.

BJP’nin ve Sangh Parivar’ın seçici öfkesi —özellikle Batı Bengal’deki son seferberlikleri— topluluklar arası gerçek bir uyum kaygısıyla pek az ilişkilidir. Bu tutum, seçimler yaklaşırken yürütülen daha geniş bir kutuplaştırma projesinin parçasıdır. Bengalce konuşan işçiler, emekçiler, göçmenler ve yoksullar giderek daha sık biçimde “sızmacı” yaftasıyla hedef alınmakta, taciz edilmekte ve insanlıktan çıkarılmaktadır. Bu açık cemaatçi ve yabancı düşmanı kampanya, Hindutva ideolojisinin [Hindu üstüncülüğü] Hindistan’daki kamusal söyleme ne denli nüfuz ettiğini göstermektedir.

Bangladeş’te Osman Hadi’nin öldürülmesi, fundamentalist saldırının gerçek niteliğini daha da açık biçimde ortaya koymaktadır: Bu yalnızca azınlıklara yönelik bir saldırı değil, laik, demokratik ve ilerici politikalara karşı daha geniş çaplı bir saldırıdır. Hindu milliyetçisi güçlerin bu cinayetler karşısındaki sessizliği, kendi cemaatçi ve totaliter projelerinin açık bir göstergesidir.

Cemaatçi şiddetin ve baskının hedefi olan tüm topluluklarla sarsılmaz bir dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz. Devrimci Marksistler ve enternasyonalistler olarak, cemaatçilik ve fundamentalizmle mücadelenin, sınırları aşan işçi sınıfı dayanışmasına ve bölgesel güç eşitsizliklerinin berrak bir kavranışına dayanması gerektiğini vurguluyoruz. Güney Asya’nın baskın gücü olarak Hindistan’ın özel bir sorumluluğu vardır; Hindistan solunun her türlü sınıf işbirliğini, özellikle de “ılımlı” Hindutva’ya teslim olan burjuva partilerle uzlaşmayı reddetmesi gerekir. Aynı şekilde Bangladeş solu da tüm burjuva güçlerden programatik ve örgütsel olarak net bir biçimde ayrışmalıdır.

Bu nedenle şu çağrılarda bulunuyoruz:

  1. Cemaatçi şiddet eylemlerine ve toplu linçlere karışan tüm faillerin, sorumluların yaptıklarının hesabını vermesini sağlamak üzere, bağımsız denetime açık, şeffaf, tarafsız ve aleni yargılamaların derhâl yapılması.
  2. Bangladeş’te ve tüm bölgede, dini azınlıklara, gazetecilere, sivil toplum aktivistlerine ve laik kültürel örgütlere yönelik hukuki korumanın ve güvenliğin acilen güvence altına alınması.
  3. Demokratik, laik ilkeler ve insan onuru pahasına çoğunluklar tarafından uygulanan her türlü dini fundamentalizm ve baskı biçimine karşı tavizsiz bir mücadele yürütülmesi.
  4. Medyanın ve kültürel örgütlerin demokratik haklarının tanınması; yıldırma, sansür ve siyasal şiddete son verilmesi.
  5. Dar bir milliyetçilik ya da dışlayıcı bir siyaset yerine, çoğulculuğu, eşitliği ve laik demokrasiyi savunmak için Güney Asya’daki tüm işçiler arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Bangladeş ile Hindistan halkları arasında yapıcı bir işbirliğinin kurulması.

Her iki tarafın hükümetlerini, demokratik güçlerini, sendikalarını, öğrenci hareketlerini ve sivil toplumunu; cemaatçiliğe, otoriterliğe ve devletin suç ortaklığına karşı birleşmeye ve adalet, eşitlik ve barış üzerine kurulu toplumlar inşa etmeye çağırıyoruz.

Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist)
[Communist Party of Bangladesh (Marxist–Leninist)]

Radical Socialist (Hindistan)

Kopuşlar: IV. Enternasyonal’in Yeni Manifestosu – Michael Löwy

1796 tarihli Babeuf’nün Eşitler Manifestosu ile 1848 tarihli Komünist Manifesto’dan bu yana, işçi hareketi tarihinde bu türden pek çok belge ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları, 1848’de Marx ve Engels’in kaleme aldığı metin gibi, kuşaklar boyunca okurları etkilemiştir. Diğerleri ise hızla unutulmuştur… Aralarındaki farklılıklara rağmen, bu metinler bazı ortak özellikler taşır:

• herkesi yeni bir öneriden haberdar etme isteği,

• bir siyasal hareketin temel çözümlemelerinin yanı sıra programının ve stratejisinin özeti,

• mümkün olan en geniş kitlelere hitap eden, erişilebilir bir dil,

• konjonktür analizleri ile birkaç kurucu ilkenin birlikte ortaya konması.

Dördüncü Enternasyonal’in kurucu metni olan, Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri (Türkçesi Lev Troçki, Bildirgeler, Yazın yay., 2003 içinde) yaygın olarak Geçiş Programı (1938) adıyla bilinen metin, başlığında bu terim yer almasa da bir manifesto olarak değerlendirilebilir. IV. Enternasyonal başka bazı belgeleri de manifesto olarak nitelendirmiştir: örneğin 1948’de yayımlanan “Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi Manifestosu: Wall Street’e ve Kremlin’e Karşı. Komünist Manifesto’nun Programı İçin. Dünya Sosyalist Devrimi İçin”, kuşkusuz Lev Troçki’nin 1938’de öngördüklerinden bir kopuşu işaret eder (1). Aynı tespit, sözde “reel sosyalizm”in ortadan kalktığını kayda geçiren 1993 tarihli Ya Sosyalizm ya Barbarlık. 21. Yüzyılın Eşiğinde. Dördüncü Enternasyonal Manifestosu için de geçerlidir (Yazın yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. çn).

Zamanımızın Bir Manifestosu

Yeni Ekososyalist Devrim Manifestosu, çağımızın meydan okumaları karşısında hem anlamaya hem de eylemeye yönelik yollar çizmeyi amaçlıyor. Elbette 1938, 1948 ve 1993 manifestolarıyla birçok ortak yanı var: onlar gibi, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla konjonktürün Marksist bir analizini, Troçki’nin tanımladığı yönteme göre bir “geçiş programı”nı, devrimci bir stratejiyi ve sosyalist bir ufku ortaya koyuyor. Bununla birlikte, önceki metinlerden ayrılan özgün özellikler de taşıyor.

1938 tarihli Geçiş Programı Lev Troçki tarafından, 1993 Manifestosu ise büyük ölçüde Ernest Mandel tarafından kaleme alınmışken, yeni Enternasyonal Manifestosu bir yılı aşkın süren kolektif bir çalışmanın ürünüdür; bu çalışmaya, Daniel Tanuro’nun koordinasyonunda, Küresel Kuzey’den ve Küresel Güney’den yoldaşlar katkıda bulunmuştur.

1938 Manifestosu, “insanlığın üretici güçlerinin büyümeyi durdurduğunu; yeni buluşların ve yeni teknik ilerlemelerin artık maddi zenginliğin artmasına yol açmadığını” ileri sürüyordu. Metne göre bu durum, proleter devrimin “ekonomik bir öncülü”nü oluşturuyordu (2). Bu yargının 1938’deki geçerliliği üzerine ne düşünülürse düşünülsün, savaş sonrasında üretici güçlerin büyümeye devam ettiği ve kapitalizm çerçevesinde —her ne kadar bir sömürücüler azınlığı tarafından gasbedilmiş olsa da— bir “maddi zenginlik artışı” yaşandığı inkâr edilemezdi (3).

Oysa 2025’te, yeni Manifesto açısından tam da bu “maddi zenginlik artışı”, bu sınırsız ve limitsiz kapitalist büyüme mücadele edilmesi gereken şeydir: “kapitalist büyüme ile kopuş”! Bu aynı zamanda ilerleme, maddi zenginlik ve “üretici güçlerin gelişimi”ne dair belirli bir anlayışla da bir kopuştur. Bu değişim apaçık bir olgunun ifadesidir: 2025’te ekolojik kriz insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır; 1938’de durum kesinlikle böyle değildi.

Ekolojinin Yeri

IV. Enternasyonal, ekolojik meydan okumanın farkına aşamalı olarak varmıştır. 1938 ve 1946 manifestolarında yer almayan bu sorun, 1993 Manifestosu’nda ise sınırlı bir biçimde ele alınır: metnin 22 bölümünden yalnızca biridir ve esas olarak kirlilik ile doğal kaynakların tükenmesi konusuna odaklanır. Asıl dönüm noktası, 2003’te, 15. Kongre’de kabul edilen “Ekoloji ve Sosyalizm” başlıklı kararla yaşanır (türkçesi Direnişler, XV. Dünya Kongresi Kararları, Yazın, 2005); bu karar, Enternasyonal tarihinde ekolojik krizi merkezi tema olarak ele alan ilk metindir. “Ekososyalizm” terimi de burada ilk kez ortaya çıkar; kendimizi özdeşleştirdiğimiz, ekolojik sol içindeki akımlardan birini tanımlamak için kullanılır:

Kapitalist ve/veya bürokratik (sözde “reel sosyalist”) biçimleriyle üretimci ilerleme ideolojisiyle kopuş içinde olan ve çevreyi tahrip eden bir üretim ve tüketim tarzının sonsuz genişlemesine karşı çıkan ekososyalizm, işçi hareketi ile ekoloji alanında emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı eğilimi temsil eder; kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde bir “sürdürülebilir kalkınma”nın imkânsızlığını kavramış olan eğilimdir. (4)

2003 tarihli belge, IV. Enternasyonal’in ekolojik sorunu kavrama ve sahiplenme konusundaki gecikmesine dair eleştirel bir bilanço da çizer. “IV. Enternasyonal ve ekolojik kriz” başlıklı bir bölüm bu “özeleştirel” değerlendirmeye ayrılmıştır:

İşçi hareketinin çoğu partisinde olduğu gibi, bu sorun da Enternasyonalimizin varlığının ilk yıllarında ele alınmamıştır. Örneğin, 1938’deki kuruluş kongresinin temel programatik belgesi olan Geçiş Programı’nda bunu aramak beyhude olur. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde devrimci Marksistler çevrenin tahribini ve hava ile su kirliliğini bütünüyle görmezden gelmiş değillerdi. Ancak bu olgular, sömürücü ve insanlık dışı bir sistemin zararlı sonuçlarından yalnızca biri olarak ele alınıyor, bütün yaşamın temellerini yok etme tehdidi taşıyan küresel bir olgu olarak algılanmıyordu. […]

Enternasyonal’in seksiyonlarının çoğu ekolojik sorunları ancak başka güçlerin eylemleri sonucunda, bu meseleler basının manşetlerine çıktığında gündeme almaya başladı. Bunun sonucu olarak Enternasyonal içindeki tartışma görece yavaş ilerledi. Diğer akımlar ve bireyler onlarca yıldır ekoloji ve sosyalizm meselesini tartışırken, devrimci Marksistler büyük ölçüde sessiz kaldılar.

Bir diğer önemli ilerleme, 2018’deki 16. Kongre’de atıldı; burada ekososyalizm Enternasyonal’in yönelimi olarak benimsendi ve bu, kararın başlığında da yer aldı: “Kapitalist çevre tahribatı ve ekososyalist alternatif”. Belge, “3 Mart 2016’da çokuluslu şirketlerin tetikçileri tarafından katledilen Honduraslı ekolojist ve feminist yerli militan Berta Cáceres’in anısına ve çevresel adalet uğruna verilen mücadelelerin tüm şehitlerine” ithaf edildi (5).

Büyüme-karşıtlığı (décroissance/degrowth) meselesi

Bu karar, “Sürmekte olan tartışmalar, açıklığa kavuşturulması gereken noktalar, açık sorular” başlığını temkinli biçimde taşıyan bir bölümde, büyüme-karşıtlığının zorunluluğunu zaten ortaya koyuyordu; ancak bunun bir program ya da bir toplum tasarısı olmadığını da vurguluyordu, çünkü üretim ve mülkiyet ilişkileri hakkında hiçbir şey söylemiyordu (6).

2025 Manifestosu’nda ise büyüme-karşıtlığı artık “açık bir soru” değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu vurgu, belgenin başlığında dahi yer alır ve “kapitalist büyümeyle kopuş” zorunluluğunu hatırlatır. Bununla birlikte adil, ekososyalist bir büyüme-karşıtlığı, eşitsiz ve bileşik ekonomik gelişmeyi hesaba katar:
Küresel nihai enerji tüketimi radikal biçimde azaltılmalıdır — bu, küresel ölçekte daha az üretmek ve daha az taşımak anlamına gelir — ancak toplumsal ihtiyaçları karşılamak için en yoksul ülkelerde enerji tüketiminin artırılması gerekir” (7).

Bununla birlikte, yoksul ülkeler de asalak elitlerin gösterişçi tüketimini ortadan kaldırarak, eko-yıkıcı mega projelere ve tarım-sanayi ile madencilik faaliyetlerinin biyomları tahrip etmesine karşı mücadele ederek, küresel ekososyalist büyüme-karşıtlığına katkıda bulunabilirler (8).

2025 Manifestosu, önceki yirmi yılın ekolojiye ilişkin kararlarının kazanımlarına dayanır; ancak çeşitli açılardan onlardan ayrılır:

• tehlikenin keskin bilinci: ekososyalizm, “insanlığı, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ekolojik felaketten kurtarmak” isteniyorsa zorunludur.

• “devrimci Marksizmin analizlerini güncelleme” gerekliliği.

• programımızın ve stratejimizin “geniş çaplı bir yeniden kuruluş”a, gerçek bir “sosyalist projenin yeniden formülasyonu”na ihtiyaç duyduğunun kabulü.

• artık, insan toplumları ile doğa arasındaki “metabolik yarılmanın” (Marx) aşılması, ekolojik dengelere saygı, “programımızın ve stratejimizin yalnızca bazı bölümleri değil, onların ana ekseni”dir.

• alternatif bir uygarlık projemiz, “uğruna mücadele ettiğimiz dünya” üzerine daha derinlemesine bir düşünüm.

Ekososyalist devrim için Manifesto, IV. Enternasyonal’in 21. yüzyıldaki en sistematik ve en kapsamlı belgesidir. Ancak kendisini “son söz” olarak sunmaz. Tartışmaya, eleştirilere ve müzakereye açık bir katkı olmayı amaçlar.

26 Eylül 2025

  1. Örneğin, uluslararası burjuvazinin “şaşkınlığı” ve “çıkmazı” ile kapitalizmin “can çekişmesi” teşhisi.
  2. Geçiş Programı (1938), Paris, Éditions de la taupe rouge, s. 20. Türkçesi Lev Troçki Sürekli Devrim, Yazın Yayıncılık içinde
  3. 1945-1975 yıllarını “Otuz Parlak Yıl” olarak görmek, ancak ekonomist, burjuva ve emperyalist bir bakış açısından mümkündür. Kimin için parlak? Kesinlikle, Asya’daki (Hindiçin) ve Afrika’daki (Cezayir, Portekiz sömürgeleri) acımasız sömürge savaşlarına, Latin Amerika’daki kanlı askerî diktatörlüklere ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki (Portekiz, İspanya, Yunanistan) faşist rejimlere maruz kalan insanlığın çoğunluğu için değil.
  4. Ekoloji ve sosyalizm”, “İşçi hareketi ve ekoloji” bölümü.
  5. Inprecor n° 664, Mart 2018, s. 3.
  6. A.g.e., s. 34.
  7. Ekososyalist bir devrim için Manifesto: Kapitalist büyümeyle kopuş, Paris, La Brèche, 2025, s. 18.
  8. A.g.e., ss. 54-55.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Portekiz: Genel Grevin Büyük Başarısı – António Louçã

Sağ muhafazakâr azınlık hükümeti (Demokratik İttifak), parlamentoda sırasıyla Sosyalistlerin ya da aşırı sağın desteğiyle ayakta kalmayı planlıyordu. 2026 devlet genel bütçesini Sosyalist Parti’nin çekimser oyları sayesinde kabul ettirmeyi başardı ve artık Chega’nın (aşırı sağ) işbirliğiyle emek alanına ilişkin yeni bir dizi yasayı geçirmeyi hedefliyordu. Ancak 11 Aralık’ta gerçekleştirilen genel grev, bu projeyi belirsizliğe sürükledi.

Emek dünyasına yönelik şiddetli bir saldırı

Hükümetin, parlamentodaki azınlığını ayakta tutan iki “muhalif” sütuna duyduğu güven o kadar büyüktü ki, son on yılların en radikal yasama paketini açıklamaya cüret etti. Bu paket, işçi karşıtı ve halk karşıtı acımasızlığı bakımından, karşı-devrimin ellinci yılını yeni kutlamış olduğu bu dönemde, son elli yıl boyunca görev yapmış herhangi bir hükümetin attığından çok daha ileri gidiyordu [Karanfil Devrimi’nin ilerici süreci 25 Kasım 1975 darbesiyle tersine çevrilmiştir, ÇN]. 1975’ten sonra iktidara gelmiş mutlak çoğunluğa sahip sağ hükümetlerin hiçbiri bile, bu “emek paketi”nde yer alan aşırı önlemleri gündeme getirmeye cesaret edememişti.

Öngörülen çok sayıdaki düzenleme arasında özellikle şunlar yer alıyordu: bireysel işten çıkarmalara sınırsız yeşil ışık yakılması; işten çıkarılan bir işçinin işe iadesini emreden yargı kararlarının hükümsüz kılınması; işverenin, işten çıkarılanların yaptığı işi yerine getirmek üzere dış şirketlerden hizmet alma hakkı; küçük çocukları olan çalışanların hafta sonu çalışma saatlerini kabul etmekle yükümlü kılınması; ayrıca, fazla mesai saatlerinin artık bu adla ücretlendirilmemesi için bireysel bir sayacın devreye sokulması — bunlar arasında sayılabileceklerden yalnızca bazılarıdır.

Ve bir anda, Luís Montenegro’nun pervasız hükümeti [Portekiz’de merkez sağ bir parti olan Sosyal Demokrat Parti üyesi, ÇN], faşistlerin ve Sosyalist Parti’nin desteğiyle muhafazakârların sahip olduğu rahat parlamenter çoğunluğun ve ocak ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna yalnızca iki sağ adayın kalacağı beklentisinin, artık ülkenin gerçek halindeki isyanla örtüşmediğini fark etti.

Aralık ayının başında, kamuoyu yoklamaları genel grev çağrısına çok geniş bir halk desteği olduğunu zaten gösteriyordu; Vox Populi araştırma enstitüsünün verileri ise, hayatlarında hiç greve katılmamış çok sayıda insanın bile greve gitme iradesini yansıtmaya başlamıştı. Hükümet, halkı grevden vazgeçirmek için her yolu denedi; asgari ücreti 870 avrodan 1600 avroya, ortalama ücreti ise 1600 avrodan 3000 avroya çıkarma vaadinde bulundu. Ancak hiçbir tarih ya da güvence içermeyen bu uçuk vaatler, sağır kulaklara çarptı.

Greve benzeri görülmemiş bir katılım

Grev günü, katılım benzeri görülmemiş bir düzeye ulaştı. Komünist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon CGTP, 5,3 milyon kişilik aktif nüfus içinde grevci sayısını 3 milyon olarak tahmin etti. Sosyalist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon UGT ise daha da yüksek bir rakam açıkladı. Katılım istatistikleri her zaman tartışmaya açıktır; ancak hesaplamaların doğruluğundan bağımsız olarak, grev temel hizmetleri felç ederek gücünü tartışmasız biçimde ortaya koydu.

Toplu taşıma ülkenin neredeyse tamamında felç oldu. Lizbon metrosu kapılarını kapatmak zorunda kaldı. Asgari hizmet kapsamına girmeyen trenler tamamen durdu; asgari hizmetler kapsamında olanların önemli bir bölümü de çalışmadı. Lizbon Havalimanı’nda grev nedeniyle 400 uçuş iptal edildi. Tejo Nehri’ni geçen vapurlar iskelelerden ayrılmadı. Okulların büyük bölümü kapandı ve eğitim alanındaki grev ertesi gün, 12 Aralık’a kadar sürdü. Hastanelerde planlanmış muayene ve ameliyatlar iptal edildi; yalnızca acil vakalara müdahale edildi. Evsel atıklar toplanmadı. Volkswagen’in iştiraki olan ve ülkenin en büyük ihracatçısı konumundaki Auto-Europa gibi büyük özel şirketler faaliyetlerini tamamen durdurdu.

Cumhurbaşkanlığı Bakanı Leitão Amaro, televizyonda grevin “önemsiz” olduğunu söyleyerek kendini gülünç duruma düşürdü. Ülkede en çok yapılan şaka, bu kişiyi Saddam Hüseyin’in Propaganda Bakanı’yla karşılaştırmak oldu: Kameralar karşısında, emperyalist topçu ateşinin sesi kendi yayınında arka planda duyulmaya başlamışken bile Irak güçlerinin başarılarını soğukkanlılıkla ilan etmeyi sürdüren o bakanla. Tarihe “Ali, Komik” adıyla geçen bu figürün, Amaro’da artık ikinci sınıf bir taklitçisi bulunuyor.

Oysa inkâr edilemez gerçekler çok daha ciddi ve büsbütün farklı bir dil konuşuyor. Genel grevin başarısı karşısında hükümet, ilan ettiği uzlaşmazlığı bir kenara bırakmanın daha ihtiyatlı olacağına hükmetti ve “emek paketi”ne ilişkin müzakereleri yeniden açacağını açıkladı. Ancak bu yeniden açılışta, her hâlükârda yalnızca UGT’yi muhatap almak istiyor; amacı, 2013’ten bu yana bir daha birlikte genel grev çağrısı yapmamış olan iki sendikal konfederasyon arasında bölünme yaratmak. Bir başka çarpıcı olgu da aşırı sağ parti Chega’nın tutumundaki keskin değişim oldu: Bir ay önce açıklanan yeni yasaların genel yönelimini övüp grev çağrısını yerden yere vuran Chega, artık grevcilerin gerekçelerine sempati duyduğunu dile getirdi. Bu da, görünüşe bakılırsa, “emek paketi”nin mevcut hâliyle artık parlamentoda bir çoğunluğa dayanamayacağı anlamına geliyor.

Çatışma sürüyor

İşçilerin mücadelesinin bu ilk başarısı, tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hükümet ve işveren konfederasyonları, neoliberal programlarını dayatmanın ve nihayetinde hiçbir hukuki engelin bulunmadığı vahşi bir kapitalizm rejimi yaratmanın başka bir yolunu arayacaklardır. Bu konuda, aşırı sağın ve sosyalistlerin işbirliğine olduğu kadar, sendika yönetimlerinin uzlaşmacı ya da en azından hareketsizleştirici tutumlarına da güvenebileceklerdir.

UGT, bu genel grev gününün hemen ardından, hükümet temel meselelerde uzlaşmaz tutumunu sürdürürse ikinci bir grevin gerekli olabileceğini açıkladı. Bu, mücadeleci bir tutum gibi görünebilir; ancak gerçekte UGT, tek başına yerine getiremeyeceği bir tehdidi savurmadan önce, hükümetin kendisine sunduğu “tek muhatap” rolünü reddetmeliydi. Mevcut koşullar altında ve UGT’nin geçmişi göz önünde bulundurulduğunda, ikinci bir grev günü tehdidi, müzakere masasında birkaç küçük taviz koparmaya yönelik bir retorikten başka bir şey olarak görülemez.

CGTP ise bu kez grev gözcülüklerinin (piketlerin) yaygın biçimde örgütlenmesine dâhil olmadı; birçok durumda yalnızca tabanın inisiyatifiyle örgütlenenleri desteklemekle yetindi. Parlamentonun önüne yürümek üzere çağırdığı, genç ve mücadeleci büyük gösteride de, kortejin en önünde duyulmak üzere her zamanki konuşmalarını yapmakla yetindi. Ardından, gösterici kollarının dar sokaklarda parlamentonun önündeki meydana girebilmek için saatler boyunca akmaya devam ettiği mekândan derhâl ayrıldı. CGTP’nin ayrılmasıyla birlikte, çağrısına uyan ve liderliğine güvenen göstericiler de polis karşısında, herhangi bir yönlendirme olmaksızın ve sonrasında sert bir baskıya yol açan provokasyonlara açık biçimde ortada bırakılmış oldu.

Kaynak: Inprecor (daha önce Marx21 tarafından Portekizceden çevrilmiş ve 13 Aralık 2015’te yayımlanmıştır).

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Şili: Kast’ın Pinochet’ciliğine Giden “Demokratik Yol” – Pablo Abufom ve Karina Nohales

14 Aralık 2025 Pazar günü, aşırı muhafazakâr José Antonio Kast, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda rakibi olan, Komünist Parti’nin resmî adayı Jeannette Jara’ya karşı geniş bir farkla (%58,2’ye karşı %41,8) galip geldi. PINOCHET’CİLİĞİNE GİDEN

Bu sonuç, başta CADEM olmak üzere önde gelen kamuoyu araştırma enstitülerinin öngörüleriyle örtüşmektedir; nitekim CADEM’in 29 Kasım tarihli tahminleri nihai sonucu büyük bir isabetle öngörmüştü. Ancak bu sonuç aynı zamanda, haziran ayındaki ön seçimlerden bu yana gözlemlenebilen daha geniş bir siyasal eğilimi de teyit etmektedir. O dönemde belirtildiği gibi: “Jeannette Jara’nın adaylığının önünde birçok düzeyde son derece büyük bir meydan okuma bulunmaktadır. Bunların ilki ve en önemlisi, ön seçimlerde elde edilen 825.835 oyu, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda zafere ulaşmak için gerekli olan 7 milyon oya dönüştürmektir. Üstelik bu ikinci tur, 2012’den bu yana ilk kez zorunlu oyla gerçekleştirilecektir; bu uygulama ise, tüm eğilimlerin gösterdiği üzere, tarihsel olarak her zaman sağı avantajlı kılmıştır.”

Biz de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından şunu vurgulamıştık: “16 Kasım Pazar günü yapılan seçimlerin sonuçları, sağın zaferinin boyutunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu blok toplamda oyların %50,3’ünü almıştır; bu oylar José Antonio Kast (%23,9, Cumhuriyetçi Parti), Johannes Kaiser (%13,9, Cumhuriyetçi Parti’nin de sağında konumlanan Ulusal Liberteryen Parti) ve Evelyn Matthei [1988’de Pinochet’nin iktidarda kalmasından yana tutum almıştı] (%12,5, Chile Vamos) arasında bölüşülmüştür.”

Seçmenlerin %85’inin sandığa gittiği bir katılım oranıyla, Jeannette Jara birinci tur ile ikinci tur arasında oy sayısını yaklaşık 1,7 milyon artırmıştır. Ancak bu artış, Kast’ın ilerleyişi karşısında açık biçimde yetersiz kalmıştır; Kast, 4 milyondan fazla yeni seçmen kazanmış ve istisnasız biçimde ülkenin tüm bölgelerinde üstünlük sağlamıştır.

Oyların cinsiyet ve yaş gruplarına göre dağılımının analizi, bu dinamiği daha da netleştirmektedir. Kast, tüm yaş gruplarında erkek seçmenler arasında en iyi sonuçlarını elde etmiş, ayrıca 35–54 yaş aralığındaki kadınlar arasında da özellikle yüksek oranlara ulaşmıştır. Buna karşılık Jara, 35 yaşın altındaki ve 54 yaşın üzerindeki kadın seçmenler arasında öne çıkmış; bu durum, ona daha parçalı ve toplumsal olarak daha sınırlı bir destek sağlamıştır.

José Antonio Kast kimdir?

José Antonio Kast bir “outsider” değildir. Pinochet yanlısı tarihsel parti olan Bağımsız Demokratik Birlik (UDI) içinde yirmi yılı aşkın süre militanca faaliyet yürütmüş, on altı yıl boyunca kesintisiz milletvekilliği yapmış (2002–2018) ve üç kez cumhurbaşkanlığına aday olmuştur.

Kast, 2016 yılında UDI’den istifa etmiş; partinin, ahlaki düzlemde aşırı muhafazakâr, kültürel olarak Katolik ve ekonomik olarak neoliberal olan kurucu projesini terk ederek daha geniş kesimlere yönelen ve söylemini yumuşatan bir strateji benimsediğini ileri sürmüştür. Kısa bir süre sonra, 2017’de kendi başkanlık platformu olan Acción Republicana’yı kurmuş; bu yapı 2019’da Partido Republicano adıyla resmen bir siyasi partiye dönüşmüş ve bugün onun temel siyasal referansı hâline gelmiştir.

Bu çizginin devamı olarak Kast, 2020 yılında, Latin Amerika’da “komünizmin ilerleyişini” durdurmayı açık hedef olarak belirleyen uluslararası aşırı sağ tarafından başlatılan “Madrid Şartı”nın imzacıları arasında yer almıştır.

Kast, Alman göçmen Kast-Rist çiftinin on çocuğunun en küçüğüdür. Babası Michael Kast, Nazi Almanyası’nın silahlı kuvvetlerinde (Wehrmacht) askerlik yapmış ve Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’ne (NSDAP) üye olmuştur.

Anne ve babası ile kardeşlerinin bir kısmı, Şili’nin orta bölgesindeki tarım sektöründe girişimci faaliyetler yürütmüştür. Ayrıca, Pinochet diktatörlüğü döneminde Ulusal Enformasyon Merkezi’nin (CNI – 1977’de DINA’nın, yani Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün yerine geçen siyasi polis) yürüttüğü suç faaliyetleriyle Kast ailesinin bazı üyeleri arasında bağlantılar kuran, belgelenmiş gazetecilik ve yargı soruşturmaları da mevcuttur. Bu bağlantılar arasında, rejimin baskı aygıtlarıyla birlikte yürütülen sivil devriyeler ile zorla kaybetmeler dâhil ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkili operasyonlara katılım iddiaları yer almaktadır.

José Antonio’nun ağabeyi Miguel Kast, Chicago Üniversitesi’nde eğitim almış bir ekonomisttir ve diktatörlük döneminde kilit görevler üstlenmiştir: önce Çalışma Bakanı, ardından Merkez Bankası Başkanı olmuştur. 1978–1980 yılları arasında Ulusal Planlama Ofisi (ODEPLAN) Bakanı olarak görev yaptığı dönemde Miguel Kast Rist, “aşırı yoksulluk” istatistiksel kategorisinin başlıca savunucularından biri olmuştur; bu kategori, sosyal harcamaların en yoksul kesimlere yönlendirilmesini belirlemiştir.

Bu tanım, yalnızca hayatta kalmaya odaklanan asgari sosyal harcamalar politikasını kurumsallaştırmış; diktatörlüğün sosyal devletin tasfiyesi ve yapısal uyum programıyla bütünüyle uyumlu bir çerçeve oluşturmuştur. Aşırı Katolik bir aileden ve siyasal gelenekten gelen Kast, Şili diktatörlüğünün başlıca sivil ideoloğu ve UDI’nin kurucusu olan, 1994’te öldürülen eski senatör Jaime Guzmán’ın sadık bir takipçisi olduğunu açıkça ifade etmektedir [Guzmán, aşırı sağcı ve Halk Birliği karşıtı Patria y Libertad örgütünün militan bir üyesiydi].

Bu doktrin doğrultusunda Guzmán, kürtaj konusunda son derece uç bir tutum savunuyordu:
“Anne, çocuk anormal olsa bile, onu istememiş olsa bile, bir tecavüzün ürünü olsa bile ya da doğumu kendi ölümüne yol açsa bile çocuğunu doğurmak zorundadır.”

Milletvekilliği döneminde Kast, medeni ve cinsel hakların genişletilmesine sistematik olarak karşı çıkmıştır. Eşcinsel evliliğe ve ayrımcılık karşıtı yasaya karşı oy kullanmış, kapsamlı cinsel eğitime karşı aktif bir kampanya yürütmüş, ertesi gün hapının ücretsiz dağıtımını reddetmiş ve kürtajın üç durumda yasal olmasını öngören mevcut düzenlemenin yürürlükten kaldırılmasını savunmuştur.

Bu yönelim, programatik önerilerine de yansımıştır. İkinci cumhurbaşkanlığı adaylığında Kast, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın kaldırılmasını, yerine Aile Bakanlığı kurulmasını ve özellikle yoksul kadınlar için hayati öneme sahip bazı sosyal yardımların yalnızca evli kadınlarla sınırlandırılmasını önermiştir.

2017’deki ilk başkanlık kampanyası sırasında eşi Pía Adriasola, verdiği bir röportajda, üçüncü çocuğuna hamile kalmadan önce gebeliği ertelemek istediğini dile getirdiğini ve bir doktorun kendisine oral kontraseptifler reçete ettiğini anlatmıştır. Kendi anlatımına göre, bu kararı Kast’a ilettiğinde Kast ona “Delirdin mi? Bu imkânsız” diye tepki vermiş; ardından onu bir rahibe götürmüş ve rahip bu hapların kullanımının yasak olduğunu söylemiştir.

Aynı yılın ağustos ayında José Antonio Kast, emekli asker grupları ve insanlığa karşı suçlardan hüküm giymiş kişilerin ailelerini temsil eden örgütler tarafından aday ilan edilmiştir. Caupolicán Tiyatrosu’nda düzenlenen bir mitingde şunları söylemiştir:
“Benim adım José Antonio Kast ve askerî hükümetin icraatını gururla savunuyorum. Birçok asker ve silahlı kuvvetler mensubunun zulme uğradığını düşünüyorum ve cumhurbaşkanı seçilirsem silahlı kuvvetleri korumayı taahhüt ediyorum.”
Ayrıca “haksız ya da insanlık dışı biçimde hapsedilmiş olan herkes” için af sözü vermiştir.

Bu hükümlüler arasında, 1973 darbesi sırasında ordu tugay komutanı olan, daha sonra diktatörlüğün gizli polisi Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün (DINA) ajanı olarak görev yapan ve kaçırma, işkence ve zorla kaybetme suçlarından açılan yirmi yedi davada toplamda 1060 yılı aşkın hapis cezasına çarptırılan Miguel Krassnoff Martchenko da bulunmaktadır. Krassnoff’u cezaevinde ziyaret etmiş olan Kast’a, son başkanlık kampanyası boyunca defalarca kendisini affedip affetmeyeceği sorulmuş; Kast bu soruların hiçbirine yanıt vermemiştir.

Tüm bu unsurlar, José Antonio Kast’ı Pinochet diktatörlüğünün mirasının açık ve tutarlı bir savunucusu olarak nitelendirmeyi mümkün kılmaktadır. Bu savunuculuk yalnızca geçmişteki sözde antikomünist “başarı”nın sembolik olarak sahiplenilmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda bugün Şili toplumunun içinden geçtiği çoklu krizlere yanıt olarak pinochetist programatik çerçevenin bilinçli biçimde yeniden hayata geçirilmesi girişimini de ifade etmektedir.

Kast’ın önerisi; “hukuk devletini” yeniden tesis etmek adına demir yumruk politikalarını, “yatırım ve istihdam koşullarını iyileştirmek” gerekçesiyle sosyal hizmetlerin serbestleştirilmesini ve metalaştırılmasını ve ailenin merkeziliğine, özel mülkiyetin öncelikli hakkına, bireysel girişimciliğe ve kadınlar ile çocuklar üzerinde ataerkil denetime dayanan bir toplum anlayışını bir araya getirmektedir.

Önümüzdeki hükümetten ne beklenebilir?

2023’te, toplumsal ayaklanmaların ardından doğan anayasa sürecinin başarısızlığa uğramasından sonra, ikinci bir anayasal reform girişimi gerçekleştirildi. Bu yeni süreç, hemen her bakımdan bir öncekiniň tam karşıtıydı. “Anayasa Konseyi” adı verilen organ elli üyeden oluşuyordu; bunların yirmi ikisi Cumhuriyetçi Parti’ye mensuptu ve konseyin başkanlığını da bu parti yürütüyordu. [Bu sitede 19, 21 ve 23 Aralık 2023 tarihlerinde yayımlanan yazılara bakınız.]

Bu organ tarafından hazırlanan ve Cumhuriyetçi ideolojinin kalıbına göre şekillendirilen anayasa önerisi, demokratik dönemde yapılan reformlardan arındırılmış biçimde, 1980 Pinochet Anayasası’nın özgün metnine bir tür geri dönüş anlamına geliyordu. Taslak, Aralık 2023’te yapılan referandumda oyların %55,7’siyle reddedildi. Bu sonuç, 2019’da açılan anayasal döngünün kapanmasına yol açtı. Bununla birlikte süreç, Cumhuriyetçi projenin dogmatizm derecesini sınama imkânı verdiği gibi, büyük olasılıkla önümüzdeki dört yıllık iktidar döneminde önemli roller oynayacak bazı siyasal figürleri de görünür kıldı.

14 Aralık Pazar akşamı, seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı ilk konuşmada Kast, ılımlı bir ton benimsedi. Demokrasiye, siyasal rakiplerine ve çoğulculuğa saygı duyduğunu ifade etti; uzlaşma arayışına yönelik sözde bir eğilim sergiledi ve kendisinden önceki yöneticilerin katkılarını teslim etti. Zaman zaman, diktatörlük sonrası döneme damgasını vuran “uzlaşmalar siyaseti”ni sahiplendiği izlenimini verdi: Bu model, sosyal piyasa ekonomisini benimsemiş bir merkez sol ile, demokratik geçişi yönetebilmek için Pinochet mirasıyla açık bağlarını giderek gevşetmeye çalışan bir sağ tarafından desteklenmişti.

Ne var ki bu uzlaştırıcı söylem, ekibinin ilk programatik tanımlarıyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Hükümetin ilk üç ayı için açıklanan plan, kampanya sürecinde tanınan Kast’la bütünüyle uyumludur ve dört temel eksen etrafında şekillenmektedir: mali karşı-reform, serbestleştirme (deregülasyon), iş hukuku alanına yönelik saldırı ve bütçe kısıtlaması.

Vergi politikası açısından Kast, Michelle Bachelet’nin ikinci başkanlık döneminde [2014–2018] hayata geçirilen reformu geri almayı; orta ve büyük ölçekli şirketlerin vergilerini düşürmeyi ve girişimcilerin bireysel kazançları üzerindeki vergiyi kaldırmayı önermektedir. Bu yönelim, vergi sisteminin gericiliğini artırmakta ve en zengin kesimlere doğru bir gelir transferini pekiştirmektedir.

Düzenleme alanında Kast’ın programı, sermayenin gücü üzerindeki mevcut sınırlamaların tasfiyesini hedeflemektedir; özellikle çevre koruma standartlarının gevşetilmesine ve emlak sektörüne uygulanan kısıtlamaların esnetilmesine vurgu yapılmaktadır. Bu program, son yıllarda “izinler rejimi” (permisologie) şeklinde bir neolojizmi dolaşıma sokarak, yürürlükteki mevzuatla korunan değerler üzerinde potansiyel olumsuz etkileri olan projelere uygulanan çevresel etki değerlendirme süreçlerini gayrimeşrulaştırmaya çalışan büyük şirketler tarafından geniş ölçüde desteklenmektedir.

İş hukukuna yönelik saldırının merkezinde ise, sendika karşıtı ve işçi karşıtı uygulamalar karşısında denetim ve yaptırım kapasitesinin azaltılması hedefi yer almaktadır. Bu doğrultuda, çalışma mevzuatının uygulanmasını denetleyen Çalışma Müdürlüğü’nün (Çalışma Bakanlığı’na bağlı kurum) zayıflatılması amaçlanmaktadır.

Buna ek olarak, mevcut hükümet döneminde kabul edilen 40 saatlik çalışma haftası yasasının uygulanmasının sınırlandırılmasına yönelik açık bir niyet de söz konusudur. Bu da, işçi hareketinin mücadelesinde yaşam zamanı meselesini merkeze alan ve sınırlı da olsa bir ilerleme anlamına gelen bu düzenlemenin fiilen geri alınması anlamına gelmektedir.

Son olarak, kamu harcamalarının azaltılması konusunda öneri bilinçli biçimde iddialı tutulmuştur: 6 milyar dolarlık bir kesinti. Bu rakamın büyüklüğü kısa sürede kuşkulara ve ayrıntı taleplerine yol açmıştır. Buna karşılık, kampanya sözcülerinden biri, kesintilerin neden ayrıntılandırılmadığını açıkça şöyle gerekçelendirmiştir: “Elbette bunları açıklamayacağız, çünkü ertesi günden itibaren bizi felç eder. ‘X programını kaldırıyorum’ derseniz, sokaklarda isyan çıkar.”

Bu sinik açıklamanın ötesinde, şimdiye dek duyurulan ilk önlemler belirsiz formülasyonlardan ibarettir: “siyasal harcamaların” sınırlandırılması vaatleri, kamu harcamalarının etkinliğinin artırılması, Sayıştay’ın belediye harcamalarını denetleme yetkilerinin güçlendirilmesi ve “siyasal ajan” olarak tanımlanan kamu görevlilerinin işten çıkarılması. Genel olarak bakıldığında, içeriği bilinçli biçimde muğlak bırakılmış bir uyum programıyla karşı karşıyayız; ancak öngörülebilir etkileri kamu istihdamı, sosyal politikalar ve devletin düzenleyici kapasitesi üzerinde ağır bir baskı oluşturmaktadır.

İlk gün: Protokoler ve uluslararası Kast

Seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk günü olan 15 Aralık Pazartesi günü Kast, La Moneda Sarayı’na gitti ve adaylığını destekleyen partilerin ekipleriyle toplantılar yaptı. Kurumsal açıdan bakıldığında olağandışı bir durum yoktu.

Ancak günün en önemli siyasal işaretleri uluslararası alandan geldi. Kast, “faşist enternasyonal” olarak adlandırılabilecek çevrelerin merkezi figürlerinden açık tebrikler aldı: Javier Milei, Donald Trump ve Benyamin Netanyahou, seçim zaferini alenen kutladılar ve onu Latin Amerika sosyalizmine karşı yürütülen saldırıda bir müttefik olarak sundular. Wall Street Journal da aynı doğrultuda bir değerlendirme yaparak, Kast’ın zaferini “Latin Amerika’da sosyalizm açısından kötü bir demokratik sezonun” parçası olarak yorumladı; “solcu şiddet” dalgasının ve ekonomik durgunluğun gerilemekte olduğunu ima etti.

Her şey, Kast’ın Latin Amerika sağının iktidara dönüş sürecinde önemli aktörlerden biri hâline geleceğini göstermektedir. Bu durum, en azından iki uyarı niteliğindeki sonucu beraberinde getirmektedir. Birincisi, ABD dış politikasının yeni yönelimine — Monroe Doktrini’nin “Trump ekine” — hiçbir nüans içermeksizin eklemlenme olasılığıdır. Bu yönelimin acil hedefi, Venezuela’da rejim değişikliği ve ülkenin enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. İkincisi ise, İsrail’le ilişkilerin yeniden “normalleştirilmesi” sürecinin başlatılmasıdır; bu, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını destekleme yönündeki Şili’nin tarihsel tutumunun riske atılması pahasına dahi olsa gerçekleştirilebilir. Oysa bu tutum yakın dönemde, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasına Şili’nin katılımıyla ve işgalci devletle bazı diplomatik ve askerî işbirliği mekanizmalarının askıya alınmasıyla somutlaşmıştı.

Küresel aşırı sağın heterojen orkestrasyonu içinde, her ülke kendi geleneğini ve meşrulaştırma biçimini beraberinde getirir. Şili’de bu biçimin pinochetizm olduğu açıktır. Aşırı sağ, yüceltilmiş geçmişini, egemen sınıflar açısından en “başarılı” iktidar deneyimlerini ve yeni küresel tabloda kök salmasını mümkün kılan stratejik — ekonomik, askerî ve kültürel — hafızasını burada bulmaktadır.

Kast’ın zaferi Şili tarihinde ne anlama geliyor?

José Antonio Kast’ın hükümeti, pinochetizmin ilk “demokratik” (seçimle gelmiş) hükümeti olacaktır. Bu zafer, Jaime Guzmán’ın Miguel Kast ve diktatörlüğün otoriter Katolikliğinin diğer merkezi figürleriyle birlikte kurduğu Bağımsız Demokratik Birlik’in (UDI) kurucuları tarafından uzun yıllar boyunca savunulan bir özlemi ilk kez somutlaştırmaktadır. Kast, bu projenin geri dönüşünü temsil etmektedir; üstelik bu dönüş, uluslararası gerici dalganın deneyimleriyle ve ideolojik olarak daha tutarlı, siyasal olarak daha özgüvenli genç bir aşırı sağın yeni duyarlılıklarıyla güncellenmiş bir biçimde gerçekleşmektedir.

Kabinenin ve bakanlık ekiplerinin oluşturulmasında UDI’nin tarihsel kadrolarının oynayacağı role özellikle dikkat etmek gerekir. Nasıl ki deneyimsiz bir Frente Amplio [Gabriel Boric’in belirleyici figür olduğu] döneminde devlet aygıtının işleyişini sürdürebilmek için Concertación’un [Hıristiyan Demokratlardan Sosyalist Parti’ye uzanan] kadrolarına başvurulmuşsa, görece genç bir Cumhuriyetçi Parti’nin de eski yol arkadaşlarına yaslanması muhtemeldir: Diktatörlük döneminin ve piñerizmin [Sebastián Piñera’nın 2010–2022 arasındaki iki başkanlık dönemi] eski bakanlarına; toplumsal çatışma ve muhafazakâr restorasyon koşullarında yönetme deneyimi taşıyan isimlere.

Bununla birlikte Kast’ın zaferi, yalnızca pinochetizmin seçim zaferini ifade etmemektedir. Bu seçimle birlikte antikomünizm de siyasal sağduyunun merkezi ekseni hâline gelmiştir. Kampanyanın, şiddet, işsizlik ve hayat pahalılığı korkuları etrafında şekillendiği ve bu olguların sistematik biçimde suçluluk, uyuşturucu ticareti, yolsuzluk ve göçle ilişkilendirildiği açıktır. Belirleyici soru şudur: Bu kaygılar neden siyasal olarak Kast etrafında örgütlenmiş ve Jeannette Jara’ya karşı yönelmiştir?

Bizce bu korkuları bir arada tutan omurga, basit ama kalıcı bir fikirdi: Kast’ın tüm kaygı verici yönlerine rağmen “komünizm daha kötüdür” ve bir komünist hükümet kaçınılmaz olarak daha fazla yoksulluğa yol açacaktır. Bu kışkırtılmış korkuların ideolojik çimentosu, gerçekte var olmayan bir tehditti: Komünist bir kadın tarafından yönetilecek bir hükümetin Venezuela, Küba, Halk Birliği ya da Sovyetler Birliği ile mekanik biçimde özdeşleştirilmesi. Böylece Boric hükümetinin yönetimine ve geniş toplumsal kesimlerin günlük sıkıntılarına yönelik çoğu zaman haklı olan eleştiriler, son derece irrasyonel bir argüman altında eritildi: Soğuk Savaş bağlamında şekillenmiş, diktatörlükten miras kalan ve Şili’nin popüler hayal gücünde hâlâ etkili olan antikomünizm.

Yenilginin ardından geçen haftalarda geriye dönük analizler ve sorumluluk paylaşımları çoğaldı. Bu ilk aşama geçildikten sonra, Şili solu sıfırdan başlamak zorunda kalacaktır. Son yıllarda denenen taktik ayarlamalar artık yeterli olmayacaktır. Tablo son derece karmaşıktır ve küresel talepteki artışın teşvik ettiği bakır yatırımlarında bir yükselişin doğrulanması hâlinde, yeni hükümet için elverişli olası bir “süper döngü”nün açılmasıyla daha da çelişkili bir hâl alabilir. Aynı zamanda, en az üç yıl boyunca seçimlerin olmaması, Kast’a programını ulusal siyasetin merkezi ekseni hâline getirebilmesi için geniş bir hareket alanı tanımaktadır.

Bu bağlamda, Şili’de emekçi sınıflar açısından acil meydan okumalar, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki cephede yoğunlaşacaktır: Yeni hükümetin gerici reformlarına karşı direniş ve aşırı sağın yükselişine karşı mücadelede bugün geriye dönüp bakıldığında kaybedilmiş gibi görünen dört yıla öncülük eden aynı ilerici yönetime tabi olmayan bir toplumsal muhalefet inşa edebilme kapasitesi. Açılan bu yeni dönem, yalnızca parçalı savunmalar değil; bu tarihsel anın ağırlığına uygun bir stratejik yeniden kuruluşu, yani Şili solunun yeniden bileşimini gerektirmektedir.

(Jacobin sitesinde 16 Aralık 2025’te yayımlanmıştır; A l’Encontre yazı kurulu çevirisi.)

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Keyfiliğe ve Baskıya karşı: Cezayirli Yoldaşımız Lyés Touati’ye Özgürlük! – Mahmud Rechidi

Cezayir’de Béjaïa yakınlarındaki Oued Ghir Cezaevi’nde geçirdiği ilk gecenin ardından, yaklaşık dört yıldır keyfi biçimde askıya alınmış bulunan partimiz PST’nin (Sosyalist Emekçiler Partisi) yöneticilerinden yoldaşımız Lyés Touati, bu sabah iki avukatı tarafındın ziyaret edildi.

Keyfi tutukluluğuna duyduğu haklı öfke ve isyana rağmen, maruz kaldığı açık hograya (aşağılama ve haksızlık) karşın, herkesin bildiği o meşhur gülümsemesini kaybetmiş değil.

Oysa soruşturma hâkimi, tamamen uydurma ve dayanaksız suçlamalar karşısında — ki güvenlik servisleri bu dosyada açık bir siyasal acziyet sergilemiştir — en fazla adli kontrol kararı verebilirdi. Baskıcı, ölçüsüz ve sağduyudan tamamen yoksun bu tutuklama kararının sonuçları bir yana, Lyés Touati’yi Kabiliye Bağımsızlık Hareketi MAK’e sempati duymakla suçlamak düpedüz kötü bir şakadır. Dahası, bu suçlama onun militan geçmişine ve siyasal mücadelesinin onuruna yönelmiş kabul edilemez bir hakarettir. Çünkü Lyés Touati bir sosyalisttir; antikapitalisttir; enternasyonalisttir.

Lyés Touati’nin Sosyalist Emekçiler Partisi (PST) üyesi olduğu gerçeği güvenlik güçleri tarafından ne yok sayılabilir ne de görmezden gelinebilir. Kendisi, PST’nin 24 Nisan 2021’de yapılan son kongresinde partimizin Ulusal Yönetimi’ne (Merkez Komite) seçilen delegeler arasında yer almıştır. Bu liste, kongreden bir gün sonra bir icra memuru aracılığıyla İçişleri Bakanı’na resmen iletilmiştir.

Lyés Touati’nin 14 Aralık’ta Aokas’ta bir kafede gözaltına alınması, bizim açık ve net biçimde mahkûm ettiğimiz sözde “Kabiliye’nin bağımsızlık ilanı” etrafında yaratılan gerginlikle aynı döneme denk gelmektedir. Bu girişimi yalnızca siyasal ve demokratik açıdan değil — özellikle Kabiliye’de halk iradesine aykırı olduğu için — aynı zamanda Farhat Mhenni ve MAK’in siyonist suç şebekeleriyle, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki gerici ve diktatoryal rejimlerle ve Cezayir halkının egemenliğine karşı onu araçsallaştıran emperyalist güçlerle olan açık ilişkileri nedeniyle de kesin bir dille mahkûm ediyoruz.

Tüm bunlara rağmen, bu Çarşamba sabahı Lyés Touati ne moralinden, ne alışılmış mizah duygusundan ne de militan kararlılığından en ufak bir şey kaybetmiştir. Morali son derece iyidir.

Bununla birlikte, aylarca yalnızca bir yorum ya da bazen Facebook’ta bir “beğeni” nedeniyle cezaevinde tutulan onlarca siyasal ve düşünce mahkûmunun durumundan derin bir üzüntü duyduğunu ifade etmiştir.

Bu adaletsizlik karşısında onu asıl kaygılandıran ise, annesinin sağlık durumu ve babasının vefatından sonra temel geçim yükünü omuzladığı ailesinin sosyal koşullarıdır.

Yargı sürecine ilişkin olarak da, bu sabah avukatlarımız Lyés Touati için geçici tahliye talebinde bulunmuştur. Dosya soruşturma hâkimi tarafından gecikmeden iletilirse, talep önümüzdeki salı günü itham odasında ele alınabilir. Aksi hâlde, bir sonraki salı günü re’sen görüşülecektir.

Lyés Touati, tutuklanmasına yönelik keyfi kararın alındığı ilk andan itibaren, yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde kendisine gösterilen güçlü dayanışmayı selamlamaktadır.

Sarsılmaz dayanışmanız için teşekkür ediyoruz.

  • Keyfiliğe ve baskıya son!
  • Yoldaşımız Lyés Touati’ye özgürlük!
  • Tüm siyasal ve düşünce tutuklularına özgürlük!
  • Yaşasın demokratik ve sendikal özgürlükler!

Mücadele sürüyor!

17 Aralık 2025

Yoldaşımızın serbest bırakılması için uluslararası imza kampanyasına aşağıdaki bağlantıdan destek verebilirsiniz. Açıklama çeşitli dillerde mevcuttur:

https://liberte-lyes.org

Venezuela: Donald Trump’ın Tehditlerini Reddedelim – COMUNES

Sonunda Trump’ın maskesi düştü. Venezuela’ya karşı bir deniz ablukası ilan ediyor ve ülkenin petrolünün ve tüm zenginliklerinin mülkiyetini talep ediyor. Bugün ayrıca, bir fatihmiş gibi, topraklarımız üzerinde de hak iddia ediyor. Karayipler’de yürüttüğü korsanlık operasyonunun uyuşturucuyla mücadeleyle, Venezuela’daki demokrasiyle ya da Maduro’yla hiçbir ilgisi olmadığını kanıtlıyor: İstediği bizim zenginliklerimiz ve topraklarımız. Tüm Latin Amerika’nın zenginliklerini istiyor ve Venezuela’yı kullanarak bölgenin geri kalanına boyun eğme talebini içeren bir mesaj gönderiyor. Her beyaz yakalı suçlu gibi, tek motivasyonu doymaz bir açgözlülük. Bunun için her şeye hazır: denizde savunmasız insanları öldürmeye, Venezuela topraklarını bombalamaya, bizi aç bırakmaya. Her şey, petrolümüzü, kaynaklarımızı ve topraklarımızı ele geçirmek için.

Venezuela halkının tamamının içinde bulunduğu umutsuz durum ve hükümet tarafından dayatılan her türlü siyasal çıkış yolunun kapatılması, bazılarını krizimizin toplarla çözüleceğine inanmaya itiyor. Maduro’nun felaket hükümetinden bizi kurtarması için Amerikan varlığına, ister sinizmle ister saflıkla, umut bağlamış olanlar artık hayal dünyasından inebilir. Mesele demokrasi değil, petroldür. Mesele Maduro ve onun fiilî hükümeti değil, hepimiziz.

Krizi çözecek olan biziz: Venezuelalılar. Demokrasiyle, toplumsal adaletle ve Anayasa’ya saygı içinde. Halkların kendi kaderini tayin hakkımızı savunmak için uluslararası halk dayanışmasına acil bir çağrı yapıyoruz.

Comunes, Corriente Popular
17 Aralık 2025

Comunes Venezuela’da IV. Enternasyonal üyelerinin de içinde bulunduğu hükümet dışı devrimci-antikapitalist siyasi cephe

ABD’nin Stratejisi, Dünya Halkları için Bir Tehdit – Ana C. Carvalhaes

Açıkça üstünlükçü, sömürgeci ve ırkçı-yabancı düşmanı olan Trump’ın ulusal güvenlik stratejisi, yeni ya da yeniden formüle edilmiş tehditler içeriyor. Bu, ABD’nin hegemonik gücüne yönelik güncel meydan okumalarla başa çıkmak üzere uyarlanmış, eski tarz bir emperyalizmdir.

Uluslararası durumu izleyenler için 5 Aralık’ta yayımlanan belge sürpriz değildir. Zira ikinci Trump yönetimi, neredeyse bir yıldır Beyaz Saray tarafından nihayet ortaya konan bu fikirler üzerine inşa ediliyordu; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD’nin oynadığı rolü yeniden ele geçirmeyi amaçlayan, küresel ölçekte bir MAGA anlayışı söz konusudur. Elbette söylediği her şeyin gerçekleştirilebilir olduğunu da varsayamayız. Trump’ın istediği bir şeydir, elde edebileceği başka bir şey. Yine de hedeflerini bilmek, yeni aşırı sağa ve emperyalizme karşı mücadelede yararlı ve gereklidir.

Yeni Bir Doktrin

Trump ve onu destekleyen milyarderler, uluslar arasındaki eşitsizliği ya da en zengin ve en güçlü olanların diğerleri üzerindeki sömürüsünü yeni icat etmiyor. Öncekiler de emperyalistti. Yeni olan, dünyayı algılama ve dünyada hareket etme biçimlerinde radikal bir yön değişikliğine gitmeleri ve önceki belge versiyonlarını zayıf ve yetersiz bularak bunu açıkça dile getirmeleridir. Amaç, yeni bir sömürü ve baskı modeli dayatmaktır.

Ekonomik çıkarlar, dünya ölçeğinde “demokrasiyi yayma” yönündeki her türlü irade görüntüsünün yerini alıyor. Trump’ın kendi dışındaki rejimlere saygı gösterilmesini savunduğu ( Avrupa’daki iktidarlardan haricinde) noktada bu durum net biçimde ortaya konuyor. Teknolojik ve enerji üstünlüğünün, tüm ulaşım yollarının ve tedarik zincirlerinin önünün açılmasını gerektirdiğini belirtiyor. Yapay zekâ ve atom teknolojisiyle desteklenen askerî güç, söz konusu toprak neresi olursa olsun, fosil ve fosil olmayan kaynaklara ve kritik minerallere tam erişimi sağlamak için kullanılacaktır. Küresel ısınma ise zararlı bir ideoloji olarak görülmektedir.

ABD Cıkarlarını Şiddetle Savunmak

Batı Yarımküre (yani esasen Kanada dâhil Amerika ve Rio Grande’nin güneyindeki her şey) on yıllardır sahip olmadığı bir öncelik kazanmaktadır. “Monroe Doktrini’ne Trump Eki”, ABD’nin “narko-teröristlere, kartellere ve diğer ulusötesi suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan hükümetlere sahip bir Yarımküre istediğini; düşmanca yabancı müdahaleden ya da kilit varlıkların yabancı mülkiyetinden arınmış, kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarımküre istediğini; ve kilit stratejik konumlara sürekli erişimimizi güvence altına almak istediğini” ortaya koymaktadır. İlgilendikleri egemenlik, kendi egemenlikleridir.

“Kilit varlıkların mülkiyeti” vurgusunu özellikle not etmek gerekir. Çin’in yükselişini nasıl gördükleri ve buna nasıl karşılık vereceklerini anlattıkları uzun bölümde, meselenin Ejderha ile ticaret yapmak olduğu açıkça görülüyor; ancak bunun karşılığında yatırımların ABD’ye yöneltilmesi, ticaretin yeniden dengelenmesi ve Çinli şirketlerin düşük gelirli ülkelere (Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya) yayılmasının durdurulması talep ediliyor. Metin, ABD’nin teknoloji ile kritik enerji ve maden kaynakları üzerindeki hegemonyasını garanti altına almanın yanı sıra, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı üzerindeki hegemonyasını da engellemeyi öneriyor; bunun için Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın silahlandırılmasını, ayrıca bölgede bir rakip olarak Hindistan’ın güçlendirilmesini savunuyor.

Yeni bir Egemenlik Çağı

Müttefik Avrupa söz konusu olduğunda ise kışkırtıcı teşhisler dikkat çekiyor; göç ve hükümetlerin “zayıflığı” nedeniyle yaşandığı öne sürülen bir “medeniyetin silinmesi” tanımı bunlardan biri. Metnin, kıta üzerindeki Rus tehdidini küçümseyerek ele alması da aynı derecede küçümseyici bir ton taşıyor. Strateji, küresel ortakların —özellikle de Avrupa’nın— güvenlik harcamalarını paylaşmasını talep ediyor ve Eski Kıta’nın batı kesimini, özellikle yükselişini memnuniyetle karşıladığı “yurtsever partiler” söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğüne yönelik iddia edilen saldırılar nedeniyle eleştiriyor.

Trump ve etrafındaki şahinlerin stratejisi, hem ekonomik işbirliği hem de göç açısından önceki dönemin sona erdiğini ilan ediyor. Yeniden formüle edilen bu emperyalizm, emeğin dolaşımına hiçbir alan tanımıyor; beyaz olmayan, Hristiyan olmayan işçileri yeni dönemin temel düşmanları hâline getiriyor. Bu strateji, bu örnekte olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD ve sermaye tarafından kullanılan ilke, hedef ve araçları yeniden tanımlıyor. Bu devasa dönüşümle şimdiden karşı karşıyayız. Trump’ın ve yeni küresel aşırı sağın hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı kesin değil; zira attıkları adımlar yeni ve güçlü çelişkiler yaratıyor. Ancak başlamış olan mücadelenin sert geçeceği açık.

12 Aralık 2025

Ana Cristina Carvalhes Brezilya’lı bir sosyalist ve IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesidir.

Your Party Kuruldu! Asıl İş Şimdi Başlıyor – Simon Hannah, Terry Conway

Your Party’nin kuruluş konferansına giden yol kamuoyu önünde oldukça eziyetli geçti ve sol kesimdeki bazı kişilerin en kötü yönlerini ortaya çıkardı: veriler ve kontrol üzerine didişmeler, kamuoyu önünde yaşanan kavgalar ve tartışmalar, köklü muhafazakâr ihtiyatla çatışan ölçüsüz çıkışlar. Elbette, 800 bin kişinin destekçi olarak kaydolduğu ağustos ayının başındaki enerji, veri kontrolü ve para konusundaki tüm kamuoyu tartışmalarıyla birlikte dağılmıştı. Bu konferansın temel sorusu, partinin hayatta kalıp kalmayacağı ve hatta kaderini tersine çevirip çeviremeyeceğiydi.

Your Party, 29-30 Kasım tarihlerinde Liverpool’da kuruluş konferansını gerçekleştirdi. Sorunlara rağmen, yeni bir sol, sosyalist ve işçi partisi kuruldu ve buna yakıcı bir şekilde ihtiyaç vardı. Bu yazı, karmaşık bir atmosfere sahip olan konferanstaki olaylarla ilgilidir. Ancak Anti-Capitalist Resistance ekososyalist bir parti kurma konusunda kararlılığını sürdürüyor ve Your Party bunu gerçekleştirmek için hala olası bir yol.

Zack Polanski’nin Yeşiller Partisi’nin yükselişi, başka bir “sol parti” için de alanı kapatmış olduğundan bir başka önemli soru da, Your Party’nin sadece seçim odaklı olmayan, sosyalist bir parti olarak nasıl net bir şekilde öne çıkabileceğidir. 

Partinin ilk lansmanları arasında geçen sürede, kasım ayının sonlarına kadar pek bir şey olmadı, yani insanlardan ancak günün geç saatlerinde bu şeffaf ve demokratik olmayan kura benzeri yöntemle Liverpool’a gelmeleri istendi – bu da daha az parası olan, bakım sorumlulukları olan, erişim ihtiyaçları olan ve benzeri birçok kişiyi süreçten dışlamış oldu.

Konferans süreci de etkinlik başlayana kadar belirsizdi. Üyelere dağıtılmadan önce basına dağıtılan gündem, platform konuşmacıları tarafından domine edildi ve konferans başlamadan hemen önce katılımcılarla paylaşıldı. Üyelerin zaman çizelgesini değiştirmeleri veya konferans salonunda belirli önergeleri desteklemeleri için hiçbir fırsat olmadı.

Üyeler, hangi ‘önergelerin’ kaç oy aldığını görebilseler de bazıları gündeme alınırken diğerlerinin alınmamasının nedenleri hakkında bilgi alamadı. Divan başkanların nasıl seçildiğini ve bunların hiçbir zaman rapor vermeyen gizemli iç tüzük komitesiyle olan ilişkilerini kimse bilmiyordu.

Konferans öncesinde bazı olumlu değişiklikler oldu, bölgesel meclislerden gelen geri bildirimler sayesinde kuruluş belgeleri iyileştirildi. İklim acil durumuna daha fazla odaklanılması, üye olabilecek kişilerin tanımının yeniden yapılmasıyla Birleşik Krallık vatandaşı olmayanların da üye olabilmesi ve anayasa/iç tüzük komitesinin bir sonraki konferansta basit çoğunlukla değiştirilebilmesi, ardından eşiğin üçte ikilik süper çoğunluğa yükseltilmesi gibi değişiklikler yapıldı. 

Tüm olumsuzluklara rağmen, konferans büyük ölçüde başarılı geçti ve Your Party’de perde arkasında işleri yürüten seçilmemiş bürokratlara meydan okuyan ve onları yenebilen ciddi bir solun var olduğunu gösterdi. Bu başarıları nasıl daha da ileriye taşıyacağımız ve zayıflıkları nasıl gidereceğimiz konusunda yerel gruplar ve diğer forumlarda çok sayıda tartışma yapılması gerekiyor.

Cadı avı

Konferanstan bir gün önce, Sosyalist İşçi Partisi/SWP liderlerinin “ulusal bir siyasi partinin üyeleri” oldukları gerekçesiyle konferanstan ihraç edildiklerine dair haberler yayılınca ortama kara bir hava çöktü. Bu, potansiyel üyelere dayatılan “geçici anayasa”nın kurallarından biriydi. Counterfire‘dan John Rees, Jeremy Corbyn’e bu konuyu sorduğunda, Corbyn bu yaptırımın muhtemelen sadece kayıtlı (dolayısıyla potansiyel rakip) siyasi partileri kapsadığını söyledi. 

Bununla birlikte, konferansın arifesinde, Your Party üyesi bile olmayan Alex Callinicos da dahil olmak üzere SWP liderleri toplu olarak konferanstan ihraç edildi. Ardından cumartesi sabahı, Preston’dan bağımsız meclis üyesi olarak seçilen Counterfire’dan Michael Lavalette ile Zahra Sultana’nın Cuma mitingine başkanlık eden Kingston’dan bağımsız meclis üyesi James Giles da ihraç edildi.

SWP ve Counterfire’ın – Sosyalist Birlik Platformu’nun bir parçası olarak – konferansta kolektif bir liderliğin seçilmesini talep eden acil bir önerge sunacağından açıkça korkuluyordu ve insanların “sahneyi basabileceği” yönünde gerçek olmayan bir söylenti dolaşıyordu. Bu da insanları aforoz etmek için bir bahane olarak kullanıldı. 

Bu manevralar nedeniyle, Zarah Sultana’nın konferans öncesi mitingi heyecanlı bir atmosferde geçti. Tıklım tıklım bir salonda, sınıf mücadelesini vurgulayan çeşitli konuşmacıların söz aldığı bu mitingin aksine Corby’nin mitingi çok daha az katılımcıyla, şiirlerin de yer aldığı bir kültürel etkinliğe indirgenmişti.

Konferans başlıyor

Konferansın ilk günü, sahne yönetimi ile düzenlenmiş bir etkinlikti. İç tüzüğe itiraz girişimleri engellendi (canlı yayın kesildi, bu da Orwell’ci atmosferi daha da güçlendirdi). “Yol haritası” tartışmaları hem kapsamlıydı (“yeni parti işçi sınıfına mı dayanmalı?”), hem de yüzeyseldi. Çok az zamanın olduğu bir konferansta sınıfın doğası hakkında nasıl kapsamlı bir tartışma yapılabilir ki?

Partinin sosyalist ve işçi sınıfı niteliğinin dahi tartışma konusu yapılması saçmalıktı. Kürsü konuşmacıları ile sıradan üyeler arasındaki denge, büyük ölçüde ilkinin lehine bozulmuştu. Siyasi bildirinin, önceden belirlenmiş ‘yol haritası’ tartışmaları dışında değiştirilememesi kötü bir yöntemdi ve açıkça siyasi saiklere dayanıyordu. Konferans iç tüzüğünü tartışamıyor veya değiştiremiyor olmanız da aynı şekildeydi. Bu durum, antidemokratik ve basiretsizceydi.

İhraçlar ve dışlamalar nedeniyle, çifte üyelik tartışması güne damgasını vurdu; dünyada bunca şey olup biterken bu durumun tartışılması gerçekten üzücüydü. Sunulan iki seçenek de harika değildi ancak MYK’nın, YP üyesi olmaya devam ederken katılabileceğiniz örgütleri ‘beyaz listeye’ (onaylı listeye) almasına olanak tanıyan A Seçeneği daha iyiydi.

Cumartesi günü konferans sona erdiğinde genel hava pek olumlu değildi. Ancak sabah açıklanan oylama sonuçları, sol kanadın önerilerinin etkili olduğunu gösterdi. Özellikle, kolektif liderliğe verilen destek nostaljik değil, vizyoner bir hamle olarak değerlendirildi; çifte üyelik yasağının reddedilmesi ise cadı avına karşı kazanılmış bir zafer olarak görüldü.

Birçok kişi Zarah’ın pazar günü öğle yemeğine kadar konuşmayı reddetmesine öfkelenmişti, ancak pratikte bu mükemmel bir zamanlamaydı. Bu zamanlama, kısmen yukarıda bahsedilen başarıyı kutlamasına, kısmen de devam eden tartışmaya anında müdahale etmesine olanak sağladı.

Bu noktada üyelerden hem siyasi bildiriyi hem de bir gün önce üzerinde değişiklik yapılan tüzüğü oylamaları istendi. Eğer bu oylamalar geçmeseydi, ilerleyebilmek için üzerinde uzlaşılmış bir zemin kalmayacaktı. Buna rağmen, bazı gruplar tüzüğün reddedilmesi gerektiğini savundu. Corbyn kanadının bunu tartıştığına dair söylentiler vardı ancak buna dair bir kanıt görmedik, gerçi Corbyn’e sadık olarak tanımlanabilecek bir kişinin bu görüşü savunduğunu, ancak kendisine itiraz edildiğinde geri adım attığını gördük. Zarah, büyük alkışlar eşliğinde, kendisinin onay talep ettiğini (metinlerin kabul edilmesini istediğini) son derece net bir şekilde ifade etti.

Sonuçta hem siyasi bildiri hem de tüzük ezici bir çoğunlukla kabul edildi. Aynı zamanda, konferans salonunda başka rahatsızlıklar da mevcuttu. Bunlardan biri, pazar günü konuşanların büyük bir kısmının daha önce konuşmuş olması veya birden fazla kez söz almasıydı. Bu durum adaletsiz hissettirdi ve cadı avına rağmen kesinlikle örgütlü grupların lehine bir ağırlık olduğu izlenimini verdi.

Bir diğer rahatsızlık ise tartışmaların önemlerine veya yarattığı çekişmeye göre ağırlıklandırılmasının bir yolunun olmamasıydı. Bu yüzden bazı tartışmalar, oylamaya daha erken geçme imkânı olmadan sırf âdet yerini bulsun diye yapılıyor gibi görünürken, diğerleri aceleye getirildi ya da çok sayıda nüanslı seçenek yerine iki kötü seçenek arasında seçim yapmak zorunda kalmamız nedeniyle zayıflatıldı.

Üçüncüsü ise bazı tartışmaların konferans gündemine hiç gelememesiydi. Your Party’nin Kuzey İrlanda’da örgütlenmesi gerektiği argümanının konferans salonuna ulaşmamasından bir bakıma rahatladık; buna öncelik vermek kötü bir gelişme olurdu ve bunu kabul etmek sömürgeci bir felaket anlamına gelirdi. Bunun aksine, trans haklarının tartışılması ve salonda ezici bir destek görmesi harikaydı.

Ancak engelli bireyler -her ne kadar kürsüdeki bazı konuşmacılar tarafından anılmış olsalar da- pratikte dışlanmış durumdaydılar; çünkü süreç, erişim ihtiyaçları olup olmadığını sorarak onları bir tür göstermelik şekilde dahil ediyor, fakat bu ihtiyaçların karşılanıp karşılanamayacağına dair hiçbir yanıt vermiyordu. İşaret dili tercümanlarının olması elbette iyi bir şey  -ama delegeleri bağırmamaları için uyarmamak (ki bağırmaları altyazıları engelliyor) iyi bir şey değil. Engelli insanların ihtiyaçlarının Your Party tarafından nasıl karşılanabileceğine dair hiçbir tartışmanın yapılmaması ise kabul edilebilir değil.

Tartışma dışı bırakılan diğer önemli konu ise daha da grotesk bir şekilde halledildi: İşçi ücreti ilkesi meselesi (partide çalışan bir kişinin en fazla işçi sınıfının ortalama ücreti kadar maaş alması). Bu konu hafta sonunun başında onaylanmak üzere seçilmişti ancak muğlak görünen nedenlerle aniden gündemden kaldırıldı. Bu da herkesin, itirazların bu durumdan en çok etkilenecek kişilerden geldiğini varsaymasına neden oldu.

Oylar ve isimler

Bir de isim konusundaki o sönük kalan karar vardı. Konuştuğumuz çoğu kişi sunulan sınırlı seçeneklerden mutsuzdu ve Seçim Komisyonu’nun izin verdiği seçeneklerin bunlar olduğu argümanına ikna olmamıştı. Nelerin dışlandığına ve nedenine dair şeffaf bir rapor yoktu. Ve pek çok kişi, bu ankette 10 binden fazla kişi oy kullanmış olsa da, etiketin (ismin) en kritik mesele olmadığını düşünüyordu. Bu oylama; partiyi açıkça sosyalist yapma ve trans özgürleşmesine desteği tüzüğe dahil etme oylamalarıyla birlikte, en çok katılımcının olduğu üç oylamadan biriydi.

Üye portalında, kazanan seçeneğin kesin sayısı ile birlikte her bir seçenek için oy verenlerin yüzdesini gösteren bir çubuk grafik görebiliyordunuz. İlk göze çarpan şey katılım yüzdesinin düşüklüğüydü. Örneğin tüzük hakkındaki portalda şöyle belirtiliyordu: ‘Burada sadece kimliği doğrulanmış aktif tam üyeler oy kullanabilir. Bu kriterlere uyan toplam üye sayısı 22.266’dır’. Yani, kaydolan 55.000’den fazla üyenin yarısından azı ‘doğrulanmış’ durumdaydı. Bunun ne kadarının iç çekişmelerden dolayı morallerin bozulmasından, teknolojiden gözlerinin korkmasından veya başka yollarla dışlanmalarından kaynaklandığını bilmenin bir yolu yok.

Pazar günkü tartışmalardan sonra pazartesi günü gelen oylar sol kanat için daha karmaşıktı ve gerçekleşen kafa karıştırıcı tartışmaları yansıtıyordu. UNISON’un Camden şubesinden ve SWP’den Liz Wheatley’nin etkileyici konuşmasının ardından gelen olumlu sonuç, baskı karşıtı ilkelerin dahil edilmesi üzerineydi. Ki bu, salondaki veya canlı yayındaki herkes tarafından özellikle trans özgürleşmesi anlamına geldiği şeklinde anlaşıldı. Şube yetkililerini geri çağırma hakkına verilen destek de iyiydi; tıpkı Mayıs seçimlerindeki adayların açıkça, (muğlak olsa da) kemer sıkma karşıtı bir duruş sergilemesi önerisine verilen destek gibi.

Ancak nihai sonuç, çevrimiçi oyların, şube ve konferans düzeyinde çevrimiçi oylamayı kalıcı hale getirmeyi kabul etmesi oldu. Kuşkusuz bazı insanlar bunu kapsayıcılık gerekçesiyle yaptı. Oysa çevrimiçi oylama atomize edicidir ve konferans tartışmalarının hiçbirini duymamış olabilecek kişilerce gerçekleştirilir. Oylar ayrıca, konferans delegelerinin havasını/tavrını hiç hesaba katmadan insanları belirli şekillerde oy kullanmaya çağıran önde gelen sosyal medya figürleri tarafından manipülasyona açık olabilir. Konferans kararları üzerine çevrimiçi oylama yapmak, konferansa katılmanın temelini de zayıflatır. Bizim için kapsayıcılık, toplantıların hibrit olması ve erişilebilir mekânlarda yapılması demektir. Bu, kapsayıcı delegasyonlar seçmek ve tam geri bildirimler almak için bilinçli bir çaba gösterilmesi gerektiği anlamına gelir. Kolektif tartışma, inşa etmemiz gereken kitlesel işçi sınıfı partisinin anahtarıdır.

Örgütlenmenin henüz yeni oluşturulduğu, her bölgede meclislerin olmadığı veya toplantıların çok kısa süre içinde çağrıldığı, toplantı duyurularının ücret ödeyen tüm üyelere gönderilmediği ve bazı yerlerde hizipsel saflaşmaların yaşandığı bir durumda, bu herkesin deneyimlediği bir şey değildir.

Konferans, bir sonraki konferansın seçilmiş delegelerinin bir tür kura sistemiyle birleştirilmesine; ‘yerel politika başlatmanın, yerel üye katılımına yıl boyu açık çevrimiçi oylama sistemleriyle belirlenmesine’ ve ‘konferansa sunulacak önergelerin tüm yıl açık bir oylama sistemiyle seçilmesine’ karar verdi. Bu oyların toplamı kafa karıştırıcıdır ve bunları savunanların niyeti ne olursa olsun, nihayetinde antidemokratiktir.

İşimiz tam da burada başlıyor. Görev, herkesin katılma fırsatına sahip olduğu kapsayıcı, erişilebilir demokratik şubeler inşa etmektir. Seçimler etrafında kampanya yürütmek; topluluklar, yerel kampanyalar ve sendikalarla etkileşimle birleştirilmelidir. Ulusal ve bölgesel yapılar ile farklı ezilen kategorilerinin oluşturduğu gruplar da aynı ilkeler temelinde geliştirilmelidir. İlerlemek için büyük fırsatlar var, ama aynı zamanda devasa sorumluluklar da.

Your Party’nin kaderi, daha geniş bir dünyaya nasıl açılacağına ve sınıf mücadelesinde faydalı bir parti olup olamayacağına bağlıdır. Kemer sıkmaya, her türlü ayrımcılığa ve emperyalizme karşı alternatifler sunmak ve sosyalist bir toplumu savunmak için dışa açılmalıdır. Eğer iç çekişmelere saplanıp kalırsa, solup gidecek ve güdük bir örgüt haline gelecektir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://anticapitalistresistance.org/your-party-exists-now-the-hard-work-begins/

Trump’ın Venezuela ve Latin Amerika’ya Yönelik Saldırılarına Son! – Dördüncü Enternasyonal

IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin 27 Ekim 2025 tarihinde kabul ettiği bildiri.

Brezilya, Kolombiya, Meksika ve Arjantin’e yönelik ekonomik şantaj ve tehditler, ABD’nin Latin Amerika politikasında yeni bir aşamaya girildiğini gösteriyor. Ancak en büyük tehlike, Trump’ın hükümetini devirmeye kararlı olduğu Venezuela’nın üzerinde. Karayipler’e 10.000 asker ve devasa bir silah deposu konuşlandırılması ve denizde 60’tan fazla kişinin öldürülmesine yol açan saldırılar, sadece Venezuela’yı değil, tüm bölgeyi tehdit etmektedir. Trump yönetimindeki ABD’nin müdahaleci politikasına karşı sesini yükseltmek ve harekete geçmek, tüm dünyadaki militanların acil görevidir.

Karayipler’de eşi görülmemiş askeri konuşlandırma

ABD’nin saldırısının ana hedefi şüphesiz Venezuela’dır. Eşi görülmemiş bir acımasızlıkla, emperyalist lider ve onun Dışişleri Bakanı ve Savaş Bakanı Marco Rubio ve Peter Hegseth, suç kartellerini “terörist örgütler” olarak nitelendiren bir kararname çıkardılar, Maduro’yu var olmayan bir kartelin (Cartel de los Soles) lideri olarak ilan ettiler ve Venezuelalıyı yakalamaya yarayacak her türlü bilgi için 50 milyon dolar ödül verdiler.

Daha da tehditkar olan ise, Karayipler’e yaklaşık 10.000 deniz piyadesi, uçak gemileri (donanmalarının en büyükleri), torpido gemileri ve nükleer denizaltılar, orta menzilli füzelerle donatılmış savaş gemileri, B52 bombardıman uçakları ve büyük ölçekli veri analizleri yapabilen teknolojik kapasite, uzmanlar tarafından “sismik yeniden yapılanma” olarak nitelendirilen bir manevra kapsamında konuşlandırıldı. Porto Riko yeniden silahlandırıldı ve Karayip ülkeleriyle yapılan askeri işbirliği anlaşmaları, Bolivarcı devrimin yaşandığı ülkeye yönelik büyük çaplı bir saldırının habercisi gibi görünen bir askeri altyapı inşa etmek için kullanıldı. Son iki ayda, bu güçler (kaçakçı olduğu iddia edilen) gemilere saldırılar düzenledi ve 60’tan fazla kişi öldü.

15 Ekim’de Trump, CIA’nın Venezuela’da operasyonlar yürütmesine izin verdiğini açıkladı. Bu, Soğuk Savaş döneminde bile gerçekleşmemişti, çünkü CIA’nın operasyonları gizliydi. Washington Post’a göre, başkan CIA’ya yabancı ülkelerde gizli operasyonlar yürütme yetkisi veren bir belge imzaladı. Bu operasyonlar, gizli bilgi toplama, muhalefet gerilla güçlerinin eğitimi ve ölümcül saldırılar düzenlemeyi içeriyor.

19 Ekim Pazar günü, gerginliği tırmandıran yeni bir adım olarak, ABD güçleri Pasifik Okyanusu’nda Kolombiya’nın ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) grubuna ait olduğu iddia edilen bir gemiye ölümcül bir saldırı düzenledi. Gustavo Petro’nun haklı protestosuna karşı Trump, Kolombiya cumhurbaşkanını “uyuşturucu kaçakçısı” ve “zayıf ve çok kötü bir hükümetin” başkanı olarak nitelendirerek hakaret etti ve her zamanki gibi gümrük vergileri uygulamak ve finansmanı kesmekle tehdit ederken, Petro, ailesi ve danışmanlarının ABD vizelerini iptal etti. Petro, Kolombiya’nın Washington büyükelçisini geri çağırırken, Trump bir basın toplantısında bir gazetecinin sorusuna yanıt olarak, kendi karasuları olarak gördüğü sularda kaçakçılıkla mücadele etmek için savaş ilanı gerekmediğini söyledi; “Oraya gidip onları öldürüyoruz.”

ABD’deki kamuoyundaki spekülasyonlara göre, Trump’ın baş danışmanları Maduro’yu devirmek için Venezuela’yı işgal etmesini teşvik ediyor. Ve aşırı sağcı Venezüellalı lider María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü’nün verilmesi – ki bu ciddi bir şey olmasaydı, çağımızın en kötü şakalarından biri olurdu – şahinler tarafından Maduro’ya alternatif olarak görülen kişiyi güçlendirmek için kasıtlı bir planın parçası. Trump yönetimi, Edmundo González Urrutia ve María Corina Machado’nun liderliğindeki aşırı sağcı bir hükümete geçişi zorlamak istiyor gibi görünüyor. Machado, yoksullaşan halk üzerindeki etkilerini umursamadan Venezuela’ya yaptırımlar uygulanmasını talep etmiş ve şimdi de ulusun kaderini Amerikan askerlerinin ellerine teslim ediyor.

ABD’nin, hükümetlerini uyuşturucu kaçakçılığına iştirak etmekle suçladığı Venezuela, Kolombiya ve hatta Meksika gibi ülkeleri karadan işgal etmesi olası görünmüyor. Öncelikle, uzun süreli bir kara işgali savaşı, Maduro komutasındaki silahlı kuvvetlerin güçlü direnişiyle karşılaşacak ve muhtemelen bölge halkının yardımı ve desteğini alacaktır, bu da yeni bir Irak’ın daha da yakınlaştığı anlamına gelir. Bu büyüklükte bir silahlı çatışmaya girmek, Trump’ın “savaşlara son vereceği” sözü verdiği ulusal kamuoyuna yönelik söylemleriyle çelişir. Üçüncüsü, bazı üst düzey ABD’li yetkililerin bu tür bir çözüme karşı çıktıklarına dair işaretler var. 16 Ekim’de Güney Askeri Komutanlığı’nın başkanı Amiral Alvin Hosley’in erken istifası da bunu gösteriyor gibi.

Her halükarda, neofaşist liderin savaş çılgınlığı ihtimalini göz ardı etmemek akıllıca olacaktır. En azından, konuşmalarına bakılırsa, hükümeti zayıflatmaya devam etmek için Venezuela’daki belirli hedefleri drone veya uçaklarla vurmayı tercih edebilir.

Geçmişe dönüş

Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’ne döndüğü ilk günlerden beri Donald Trump, neo-faşist şahinlerin teşvikiyle Meksika’yı güçlü bir gümrük ve polis-askeri baskı altında tutuyor (Claudia Sheinbaum hükümetinin sınırdaki göç akışını durdurması ve yerel uyuşturucu kartelleriyle mücadele etmesi için). CIA’nın insansız hava araçları, kokain ve diğer uyuşturucu laboratuvarlarını aradığı iddiasıyla Meksika toprakları üzerinde uçuyor.

Trump, darbe girişiminden suçlu bulunan dostu Bolsonaro’yu savunmak için Brezilya’nın iç politikasına müdahale etti (Brezilya’nın ABD’ye yaptığı ihracata %50 gümrük vergisi uygulayarak ve Brezilya’nın büyük teknoloji şirketlerini sınırlamaya yönelik çekingen politikalarını ticari soruşturma açarak). Arkadaşı Javier Milei’nin yönettiği Arjantin bile tehdit ve şantajdan kaçamadı: Ekim ortasında, IMF’nin ülkeye verdiği 20 milyar dolarlık yeni krediyi yorumlayan Trump, Güney Amerika’daki neo-faşist liberterlere desteğini sürdürmeyi, Milei’nin partisinin 26 Ekim’deki parlamento seçimlerinde zafer kazanmasına bağladı. Trump, “Eğer [Milei] kaybederse, Arjantin’e cömert davranmayacağız” dedi. Bu olay, ABD hükümetinin egemen devletlerin iç siyasi işlerine doğrudan müdahale etme retoriği ve uygulamasının normalleştiğini gösteriyor. (Ve Trump’ın kararı, Milei yönetiminin seçimlerdeki zaferinin faktörlerinden biri olmuş gibi görünüyor.)

Tüm bu pozisyonlar, cezalandırıcı söylemler ve muazzam askeri konuşlandırma, 1982’deki Grenada işgalinden bu yana Latin Amerika komşularına yönelik benzeri görülmemiş bir saldırıdır. Trump yönetiminin Beyaz Saray’ın sekiz yıldır süren küresel güç dengelerine getirdiği köklü değişiklikler kapsamında, ABD’nin Latin Amerika politikası, Soğuk Savaş döneminde emperyalist gücün tüm Güney ile ilişkilerini belirleyen askeri saldırganlık ve açık siyasi müdahale ile karakterize edilen müdahaleci geçmişe geri dönüyor.

Anti-emperyalist uluslararası dayanışma çağrısı

Maduro ve Venezuela hükümetinin üst düzey yöneticilerinin kartel üyesi olmakla suçlanması, ne kadar aptalca olursa olsun, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve Venezuela’nın toprak egemenliği ilkesinin ihlalini meşrulaştırmayı amaçlamaktadır.

Dünyanın ve özellikle bölgenin demokratik, sömürgecilik karşıtı, ilerici ve devrimci güçlerini, askeri veya siyasi müdahale girişimlerine, yani egemen ülkelerin siyasi yönelimini “yukarıdan ve dışarıdan” (yani Oval Ofis’ten) belirleme girişimlerine karşı Venezuela’nın, Karayip ülkelerinin ve tüm Latin Amerika’nın toprak bütünlüğünü savunmaya çağırmanın zamanı gelmiştir. Venezuela halkı, hiçbir müdahale olmaksızın kendi hükümetini belirleme hakkına sahiptir. Latin Amerika’nın ve dünyanın her köşesindeki egemen halklar, kendi tiranlarına, parlamentolarına ve yargı sistemlerinin verdiği kararlara ne yapacaklarına kendileri karar vermelidir.

Lula, Petro, Boric ve Sheinbaum hükümetlerinden, Venezuela’ya yönelik her türlü askeri saldırı ve siyasi müdahaleyi önlemek için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını talep etmeliyiz. Lula’nın Trump ile görüşmesinde yaptığı gibi “arabulucu” rolünü üstlenmesi olumlu bir adımdır, ancak tüm bu hükümetler, Venezuela’ya karşı her türlü ABD girişiminin açıkça reddedilmesi gerektiğini sürekli olarak yinelemelidir.

Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela ile dayanışması, Maduro’dan Venezuela’daki sosyal hareket, sol ve işçilere siyasi özgürlükleri geri vermesini talep etmeyi de içerir. Bu, emperyalist saldırıya karşı gerçek bir ulusal ve bölgesel birlik inşa etmek için meşru halkın askeri seferberliği ile birlikte izlenmesi gereken yoldur. Sadece en geniş eylem birliği, devam eden saldırganlığı durdurabilir, direnebilir ve yenebilir.

Yankee birlikleri ve silahları Karayip Denizi’nden çıkın!

Bölgedeki bombardımanlara son!

Porto Riko derhal askerden arındırılsın!

ABD’nin Venezuela ve tüm Latin Amerika’ya yönelik saldırganlığına son!

Kaynak: https://fourth.international/en/566/latin-america/734

COP 30 – Uyum mu, Önleyicilik mi? – Michael Löwy

Gelecek, çöküşe uyum sağlayarak değil, onun nedenlerini önleme cesaretini göstererek inşa edilecektir.

  1. Bildiğimiz gibi, COP 30 — Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı — bu yıl Kasım ayında Brezilya’nın Pará eyaletindeki Belém kentinde yapılacak.

Bu konferans umut yaratıyor, çünkü sol tarafından yönetilen bir ülkede, Başkan Lula’nın himayesinde gerçekleşecek. Ancak gezegenin en büyük kirleticisi olan Amerika Birleşik Devletleri toplantıda olmayacak; çünkü Donald Trump — iklim değişikliği konusunda fanatik bir inkârcı — ülkesini bu uluslararası platformdan çekmişti.

Ne yazık ki, Brezilyalı yetkililerin son dönemde aldığı bir karar bu toplantının üzerine gölge düşürüyor: Amazon Nehri’nin ağzına yakın, denizin dibindeki petrolün çıkarılmasına izin verilmesi. Brezilyalı çevreciler bu kararı kınıyor; çünkü deniz sondajlarında bir kaza olması halinde oluşacak bir “petrol sızıntısı”nın Amazon ormanının hassaslaşmış ekosistemlerini yok etmesi gibi büyük bir risk barındırıyor.

Ayrıca, bu bölgede denizin dibinde bulunan devasa miktardaki petrol çıkarılır, piyasaya sürülür ve yakılırsa, bu durum iklim değişikliğine belirleyici ölçüde katkıda bulunacaktır.

Bu koşullar altında, COP 30’dan ne bekleyebiliriz? Şunu söylemek gerekir ki önceki 29 konferansın bilançosu pek parlak değil: elbette bazı kararlar alındı, ama… hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Emisyonlar durmaksızın arttı, sera gazlarının birikimi eşi görülmemiş boyutlara ulaştı ve tehlikeli eşik olan 1,5 °C (sanayi öncesi dönemin üzeri) çoktan aşılmış durumda.

Yeni COP’un organizatörlerinin hedefleri neler? Lula tarafından COP 30’a başkanlık etmek üzere atanan André Correa do Lago’nun son dönemde verdiği bir röportajı okuyarak bunun hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Sürdürülebilir kalkınma alanında uzun deneyime sahip bir diplomat olan Correa do Lago, şu anda Brezilya Dışişleri Bakanlığı’nda iklim, enerji ve kalkınmadan sorumlu sekreter olarak görev yapıyor. Bu röportajda Correa do Lago şöyle diyor: “COP 30’un bir uyum COP’u olarak hatırlanmasını çok isterim.”

  1. Bu ne anlama geliyor? Şu kesin ki iklim değişikliğinin sonuçlarına uyum sağlamak — orman yangınları, kasırgalar, felaket boyutunda seller, dayanılmaz sıcaklıklar, kuraklık, çölleşme, tatlı su kıtlığı, deniz seviyesinin yükselmesi vb. (liste çok uzun) — özellikle bu zararların ilk kurbanı olan Güney ülkelerinde gereklidir.

Ancak “uyuma” öncelik vermek, “önlemeye” kıyasla, iklim değişikliğinin kaçınılmazlığına dolaylı biçimde boyun eğmek anlamına gelir. Bu, dünyanın çeşitli ülkelerindeki yöneticiler arasında giderek daha fazla duyulan bir söylemdir.

Bu argümanın mantığı basittir: Fosil yakıtlardan, küreselleşmiş ticari taşımacılıktan, endüstriyel tarımdan ve iklim değişikliğinden sorumlu olan fakat kapitalist ekonominin düzgün işlemesi için gerekli olan sayısız başka ekonomik faaliyetten vazgeçmek imkânsız olduğuna göre, geriye yalnızca uyum sağlamak kalır.

Kısa vadede uyum hâlâ mümkün olsa da, sıcaklıktaki belirli bir artıştan itibaren — iki derece mi? üç derece mi? bunu kimse bilemez — uyum imkânsız hale gelecektir. Sıcaklık 50 derecenin üzerine çıkarsa nasıl uyum sağlanabilir? İçilebilir su kıt bir mala dönüşürse ne olacak? Örnekler çoktur.

Bu gezegende insan yaşamını tehlikeye atacak bir felaketi önlemek için fazla zamanımız kalmadı. Ve Elon Musk gibi Mars sakinlerinin düşündüğünün aksine, bir B gezegeni yok. COP 30 önlemeyi geri plana itip uyuma öncelik verirse, insanların belleğinde bir teslimiyet COP’u olarak kalacaktır.

Neyse ki, COP ile aynı zamanda Belém do Pará’da bir Halklar Zirvesi de düzenlenecek. Bu zirveye ekolojist, köylü, yerli halk, feminist, ekososyalist ve diğer hareketler katılacak; ekolojik krize gerçek çözümleri tartışacak ve hükümetlerin hareketsizliğine karşı protesto etmek, sistemle kopuşun gerekliliğini vurgulamak için Belém do Pará sokaklarına çıkacaklar. Bunlar, geleceği ekenlerdir; boyun eğmeyi ve uyumculuğu reddedenlerdir.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://inprecor.fr/cop-30-adaptation-ou-prevention