Sonunda Trump’ın maskesi düştü. Venezuela’ya karşı bir deniz ablukası ilan ediyor ve ülkenin petrolünün ve tüm zenginliklerinin mülkiyetini talep ediyor. Bugün ayrıca, bir fatihmiş gibi, topraklarımız üzerinde de hak iddia ediyor. Karayipler’de yürüttüğü korsanlık operasyonunun uyuşturucuyla mücadeleyle, Venezuela’daki demokrasiyle ya da Maduro’yla hiçbir ilgisi olmadığını kanıtlıyor: İstediği bizim zenginliklerimiz ve topraklarımız. Tüm Latin Amerika’nın zenginliklerini istiyor ve Venezuela’yı kullanarak bölgenin geri kalanına boyun eğme talebini içeren bir mesaj gönderiyor. Her beyaz yakalı suçlu gibi, tek motivasyonu doymaz bir açgözlülük. Bunun için her şeye hazır: denizde savunmasız insanları öldürmeye, Venezuela topraklarını bombalamaya, bizi aç bırakmaya. Her şey, petrolümüzü, kaynaklarımızı ve topraklarımızı ele geçirmek için.
Venezuela halkının tamamının içinde bulunduğu umutsuz durum ve hükümet tarafından dayatılan her türlü siyasal çıkış yolunun kapatılması, bazılarını krizimizin toplarla çözüleceğine inanmaya itiyor. Maduro’nun felaket hükümetinden bizi kurtarması için Amerikan varlığına, ister sinizmle ister saflıkla, umut bağlamış olanlar artık hayal dünyasından inebilir. Mesele demokrasi değil, petroldür. Mesele Maduro ve onun fiilî hükümeti değil, hepimiziz.
Krizi çözecek olan biziz: Venezuelalılar. Demokrasiyle, toplumsal adaletle ve Anayasa’ya saygı içinde. Halkların kendi kaderini tayin hakkımızı savunmak için uluslararası halk dayanışmasına acil bir çağrı yapıyoruz.
Comunes, Corriente Popular 17 Aralık 2025
Comunes Venezuela’da IV. Enternasyonal üyelerinin de içinde bulunduğu hükümet dışı devrimci-antikapitalist siyasi cephe
Açıkça üstünlükçü, sömürgeci ve ırkçı-yabancı düşmanı olan Trump’ın ulusal güvenlik stratejisi, yeni ya da yeniden formüle edilmiş tehditler içeriyor. Bu, ABD’nin hegemonik gücüne yönelik güncel meydan okumalarla başa çıkmak üzere uyarlanmış, eski tarz bir emperyalizmdir.
Uluslararası durumu izleyenler için 5 Aralık’ta yayımlanan belge sürpriz değildir. Zira ikinci Trump yönetimi, neredeyse bir yıldır Beyaz Saray tarafından nihayet ortaya konan bu fikirler üzerine inşa ediliyordu; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD’nin oynadığı rolü yeniden ele geçirmeyi amaçlayan, küresel ölçekte bir MAGA anlayışı söz konusudur. Elbette söylediği her şeyin gerçekleştirilebilir olduğunu da varsayamayız. Trump’ın istediği bir şeydir, elde edebileceği başka bir şey. Yine de hedeflerini bilmek, yeni aşırı sağa ve emperyalizme karşı mücadelede yararlı ve gereklidir.
Yeni Bir Doktrin
Trump ve onu destekleyen milyarderler, uluslar arasındaki eşitsizliği ya da en zengin ve en güçlü olanların diğerleri üzerindeki sömürüsünü yeni icat etmiyor. Öncekiler de emperyalistti. Yeni olan, dünyayı algılama ve dünyada hareket etme biçimlerinde radikal bir yön değişikliğine gitmeleri ve önceki belge versiyonlarını zayıf ve yetersiz bularak bunu açıkça dile getirmeleridir. Amaç, yeni bir sömürü ve baskı modeli dayatmaktır.
Ekonomik çıkarlar, dünya ölçeğinde “demokrasiyi yayma” yönündeki her türlü irade görüntüsünün yerini alıyor. Trump’ın kendi dışındaki rejimlere saygı gösterilmesini savunduğu ( Avrupa’daki iktidarlardan haricinde) noktada bu durum net biçimde ortaya konuyor. Teknolojik ve enerji üstünlüğünün, tüm ulaşım yollarının ve tedarik zincirlerinin önünün açılmasını gerektirdiğini belirtiyor. Yapay zekâ ve atom teknolojisiyle desteklenen askerî güç, söz konusu toprak neresi olursa olsun, fosil ve fosil olmayan kaynaklara ve kritik minerallere tam erişimi sağlamak için kullanılacaktır. Küresel ısınma ise zararlı bir ideoloji olarak görülmektedir.
ABD Cıkarlarını Şiddetle Savunmak
Batı Yarımküre (yani esasen Kanada dâhil Amerika ve Rio Grande’nin güneyindeki her şey) on yıllardır sahip olmadığı bir öncelik kazanmaktadır. “Monroe Doktrini’ne Trump Eki”, ABD’nin “narko-teröristlere, kartellere ve diğer ulusötesi suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan hükümetlere sahip bir Yarımküre istediğini; düşmanca yabancı müdahaleden ya da kilit varlıkların yabancı mülkiyetinden arınmış, kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarımküre istediğini; ve kilit stratejik konumlara sürekli erişimimizi güvence altına almak istediğini” ortaya koymaktadır. İlgilendikleri egemenlik, kendi egemenlikleridir.
“Kilit varlıkların mülkiyeti” vurgusunu özellikle not etmek gerekir. Çin’in yükselişini nasıl gördükleri ve buna nasıl karşılık vereceklerini anlattıkları uzun bölümde, meselenin Ejderha ile ticaret yapmak olduğu açıkça görülüyor; ancak bunun karşılığında yatırımların ABD’ye yöneltilmesi, ticaretin yeniden dengelenmesi ve Çinli şirketlerin düşük gelirli ülkelere (Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya) yayılmasının durdurulması talep ediliyor. Metin, ABD’nin teknoloji ile kritik enerji ve maden kaynakları üzerindeki hegemonyasını garanti altına almanın yanı sıra, Çin’in Güney Çin Denizi ve Tayvan Boğazı üzerindeki hegemonyasını da engellemeyi öneriyor; bunun için Japonya, Güney Kore ve Avustralya’nın silahlandırılmasını, ayrıca bölgede bir rakip olarak Hindistan’ın güçlendirilmesini savunuyor.
Yeni bir Egemenlik Çağı
Müttefik Avrupa söz konusu olduğunda ise kışkırtıcı teşhisler dikkat çekiyor; göç ve hükümetlerin “zayıflığı” nedeniyle yaşandığı öne sürülen bir “medeniyetin silinmesi” tanımı bunlardan biri. Metnin, kıta üzerindeki Rus tehdidini küçümseyerek ele alması da aynı derecede küçümseyici bir ton taşıyor. Strateji, küresel ortakların —özellikle de Avrupa’nın— güvenlik harcamalarını paylaşmasını talep ediyor ve Eski Kıta’nın batı kesimini, özellikle yükselişini memnuniyetle karşıladığı “yurtsever partiler” söz konusu olduğunda, ifade özgürlüğüne yönelik iddia edilen saldırılar nedeniyle eleştiriyor.
Trump ve etrafındaki şahinlerin stratejisi, hem ekonomik işbirliği hem de göç açısından önceki dönemin sona erdiğini ilan ediyor. Yeniden formüle edilen bu emperyalizm, emeğin dolaşımına hiçbir alan tanımıyor; beyaz olmayan, Hristiyan olmayan işçileri yeni dönemin temel düşmanları hâline getiriyor. Bu strateji, bu örnekte olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD ve sermaye tarafından kullanılan ilke, hedef ve araçları yeniden tanımlıyor. Bu devasa dönüşümle şimdiden karşı karşıyayız. Trump’ın ve yeni küresel aşırı sağın hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı kesin değil; zira attıkları adımlar yeni ve güçlü çelişkiler yaratıyor. Ancak başlamış olan mücadelenin sert geçeceği açık.
12 Aralık 2025
Ana Cristina Carvalhes Brezilya’lı bir sosyalist ve IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi üyesidir.
Your Party’nin kuruluş konferansına giden yol kamuoyu önünde oldukça eziyetli geçti ve sol kesimdeki bazı kişilerin en kötü yönlerini ortaya çıkardı: veriler ve kontrol üzerine didişmeler, kamuoyu önünde yaşanan kavgalar ve tartışmalar, köklü muhafazakâr ihtiyatla çatışan ölçüsüz çıkışlar. Elbette, 800 bin kişinin destekçi olarak kaydolduğu ağustos ayının başındaki enerji, veri kontrolü ve para konusundaki tüm kamuoyu tartışmalarıyla birlikte dağılmıştı. Bu konferansın temel sorusu, partinin hayatta kalıp kalmayacağı ve hatta kaderini tersine çevirip çeviremeyeceğiydi.
Your Party, 29-30 Kasım tarihlerinde Liverpool’da kuruluş konferansını gerçekleştirdi. Sorunlara rağmen, yeni bir sol, sosyalist ve işçi partisi kuruldu ve buna yakıcı bir şekilde ihtiyaç vardı. Bu yazı, karmaşık bir atmosfere sahip olan konferanstaki olaylarla ilgilidir. Ancak Anti-Capitalist Resistance ekososyalist bir parti kurma konusunda kararlılığını sürdürüyor ve Your Party bunu gerçekleştirmek için hala olası bir yol.
Zack Polanski’nin Yeşiller Partisi’nin yükselişi, başka bir “sol parti” için de alanı kapatmış olduğundan bir başka önemli soru da, Your Party’nin sadece seçim odaklı olmayan, sosyalist bir parti olarak nasıl net bir şekilde öne çıkabileceğidir.
Partinin ilk lansmanları arasında geçen sürede, kasım ayının sonlarına kadar pek bir şey olmadı, yani insanlardan ancak günün geç saatlerinde bu şeffaf ve demokratik olmayan kura benzeri yöntemle Liverpool’a gelmeleri istendi – bu da daha az parası olan, bakım sorumlulukları olan, erişim ihtiyaçları olan ve benzeri birçok kişiyi süreçten dışlamış oldu.
Konferans süreci de etkinlik başlayana kadar belirsizdi. Üyelere dağıtılmadan önce basına dağıtılan gündem, platform konuşmacıları tarafından domine edildi ve konferans başlamadan hemen önce katılımcılarla paylaşıldı. Üyelerin zaman çizelgesini değiştirmeleri veya konferans salonunda belirli önergeleri desteklemeleri için hiçbir fırsat olmadı.
Üyeler, hangi ‘önergelerin’ kaç oy aldığını görebilseler de bazıları gündeme alınırken diğerlerinin alınmamasının nedenleri hakkında bilgi alamadı. Divan başkanların nasıl seçildiğini ve bunların hiçbir zaman rapor vermeyen gizemli iç tüzük komitesiyle olan ilişkilerini kimse bilmiyordu.
Konferans öncesinde bazı olumlu değişiklikler oldu, bölgesel meclislerden gelen geri bildirimler sayesinde kuruluş belgeleri iyileştirildi. İklim acil durumuna daha fazla odaklanılması, üye olabilecek kişilerin tanımının yeniden yapılmasıyla Birleşik Krallık vatandaşı olmayanların da üye olabilmesi ve anayasa/iç tüzük komitesinin bir sonraki konferansta basit çoğunlukla değiştirilebilmesi, ardından eşiğin üçte ikilik süper çoğunluğa yükseltilmesi gibi değişiklikler yapıldı.
Tüm olumsuzluklara rağmen, konferans büyük ölçüde başarılı geçti ve Your Party’de perde arkasında işleri yürüten seçilmemiş bürokratlara meydan okuyan ve onları yenebilen ciddi bir solun var olduğunu gösterdi. Bu başarıları nasıl daha da ileriye taşıyacağımız ve zayıflıkları nasıl gidereceğimiz konusunda yerel gruplar ve diğer forumlarda çok sayıda tartışma yapılması gerekiyor.
Cadı avı
Konferanstan bir gün önce, Sosyalist İşçi Partisi/SWP liderlerinin “ulusal bir siyasi partinin üyeleri” oldukları gerekçesiyle konferanstan ihraç edildiklerine dair haberler yayılınca ortama kara bir hava çöktü. Bu, potansiyel üyelere dayatılan “geçici anayasa”nın kurallarından biriydi. Counterfire‘dan John Rees, Jeremy Corbyn’e bu konuyu sorduğunda, Corbyn bu yaptırımın muhtemelen sadece kayıtlı (dolayısıyla potansiyel rakip) siyasi partileri kapsadığını söyledi.
Bununla birlikte, konferansın arifesinde, Your Party üyesi bile olmayan Alex Callinicos da dahil olmak üzere SWP liderleri toplu olarak konferanstan ihraç edildi. Ardından cumartesi sabahı, Preston’dan bağımsız meclis üyesi olarak seçilen Counterfire’dan Michael Lavalette ile Zahra Sultana’nın Cuma mitingine başkanlık eden Kingston’dan bağımsız meclis üyesi James Giles da ihraç edildi.
SWP ve Counterfire’ın – Sosyalist Birlik Platformu’nun bir parçası olarak – konferansta kolektif bir liderliğin seçilmesini talep eden acil bir önerge sunacağından açıkça korkuluyordu ve insanların “sahneyi basabileceği” yönünde gerçek olmayan bir söylenti dolaşıyordu. Bu da insanları aforoz etmek için bir bahane olarak kullanıldı.
Bu manevralar nedeniyle, Zarah Sultana’nın konferans öncesi mitingi heyecanlı bir atmosferde geçti. Tıklım tıklım bir salonda, sınıf mücadelesini vurgulayan çeşitli konuşmacıların söz aldığı bu mitingin aksine Corby’nin mitingi çok daha az katılımcıyla, şiirlerin de yer aldığı bir kültürel etkinliğe indirgenmişti.
Konferans başlıyor
Konferansın ilk günü, sahne yönetimi ile düzenlenmiş bir etkinlikti. İç tüzüğe itiraz girişimleri engellendi (canlı yayın kesildi, bu da Orwell’ci atmosferi daha da güçlendirdi). “Yol haritası” tartışmaları hem kapsamlıydı (“yeni parti işçi sınıfına mı dayanmalı?”), hem de yüzeyseldi. Çok az zamanın olduğu bir konferansta sınıfın doğası hakkında nasıl kapsamlı bir tartışma yapılabilir ki?
Partinin sosyalist ve işçi sınıfı niteliğinin dahi tartışma konusu yapılması saçmalıktı. Kürsü konuşmacıları ile sıradan üyeler arasındaki denge, büyük ölçüde ilkinin lehine bozulmuştu. Siyasi bildirinin, önceden belirlenmiş ‘yol haritası’ tartışmaları dışında değiştirilememesi kötü bir yöntemdi ve açıkça siyasi saiklere dayanıyordu. Konferans iç tüzüğünü tartışamıyor veya değiştiremiyor olmanız da aynı şekildeydi. Bu durum, antidemokratik ve basiretsizceydi.
İhraçlar ve dışlamalar nedeniyle, çifte üyelik tartışması güne damgasını vurdu; dünyada bunca şey olup biterken bu durumun tartışılması gerçekten üzücüydü. Sunulan iki seçenek de harika değildi ancak MYK’nın, YP üyesi olmaya devam ederken katılabileceğiniz örgütleri ‘beyaz listeye’ (onaylı listeye) almasına olanak tanıyan A Seçeneği daha iyiydi.
Cumartesi günü konferans sona erdiğinde genel hava pek olumlu değildi. Ancak sabah açıklanan oylama sonuçları, sol kanadın önerilerinin etkili olduğunu gösterdi. Özellikle, kolektif liderliğe verilen destek nostaljik değil, vizyoner bir hamle olarak değerlendirildi; çifte üyelik yasağının reddedilmesi ise cadı avına karşı kazanılmış bir zafer olarak görüldü.
Birçok kişi Zarah’ın pazar günü öğle yemeğine kadar konuşmayı reddetmesine öfkelenmişti, ancak pratikte bu mükemmel bir zamanlamaydı. Bu zamanlama, kısmen yukarıda bahsedilen başarıyı kutlamasına, kısmen de devam eden tartışmaya anında müdahale etmesine olanak sağladı.
Bu noktada üyelerden hem siyasi bildiriyi hem de bir gün önce üzerinde değişiklik yapılan tüzüğü oylamaları istendi. Eğer bu oylamalar geçmeseydi, ilerleyebilmek için üzerinde uzlaşılmış bir zemin kalmayacaktı. Buna rağmen, bazı gruplar tüzüğün reddedilmesi gerektiğini savundu. Corbyn kanadının bunu tartıştığına dair söylentiler vardı ancak buna dair bir kanıt görmedik, gerçi Corbyn’e sadık olarak tanımlanabilecek bir kişinin bu görüşü savunduğunu, ancak kendisine itiraz edildiğinde geri adım attığını gördük. Zarah, büyük alkışlar eşliğinde, kendisinin onay talep ettiğini (metinlerin kabul edilmesini istediğini) son derece net bir şekilde ifade etti.
Sonuçta hem siyasi bildiri hem de tüzük ezici bir çoğunlukla kabul edildi. Aynı zamanda, konferans salonunda başka rahatsızlıklar da mevcuttu. Bunlardan biri, pazar günü konuşanların büyük bir kısmının daha önce konuşmuş olması veya birden fazla kez söz almasıydı. Bu durum adaletsiz hissettirdi ve cadı avına rağmen kesinlikle örgütlü grupların lehine bir ağırlık olduğu izlenimini verdi.
Bir diğer rahatsızlık ise tartışmaların önemlerine veya yarattığı çekişmeye göre ağırlıklandırılmasının bir yolunun olmamasıydı. Bu yüzden bazı tartışmalar, oylamaya daha erken geçme imkânı olmadan sırf âdet yerini bulsun diye yapılıyor gibi görünürken, diğerleri aceleye getirildi ya da çok sayıda nüanslı seçenek yerine iki kötü seçenek arasında seçim yapmak zorunda kalmamız nedeniyle zayıflatıldı.
Üçüncüsü ise bazı tartışmaların konferans gündemine hiç gelememesiydi. Your Party’nin Kuzey İrlanda’da örgütlenmesi gerektiği argümanının konferans salonuna ulaşmamasından bir bakıma rahatladık; buna öncelik vermek kötü bir gelişme olurdu ve bunu kabul etmek sömürgeci bir felaket anlamına gelirdi. Bunun aksine, trans haklarının tartışılması ve salonda ezici bir destek görmesi harikaydı.
Ancak engelli bireyler -her ne kadar kürsüdeki bazı konuşmacılar tarafından anılmış olsalar da- pratikte dışlanmış durumdaydılar; çünkü süreç, erişim ihtiyaçları olup olmadığını sorarak onları bir tür göstermelik şekilde dahil ediyor, fakat bu ihtiyaçların karşılanıp karşılanamayacağına dair hiçbir yanıt vermiyordu. İşaret dili tercümanlarının olması elbette iyi bir şey -ama delegeleri bağırmamaları için uyarmamak (ki bağırmaları altyazıları engelliyor) iyi bir şey değil. Engelli insanların ihtiyaçlarının Your Party tarafından nasıl karşılanabileceğine dair hiçbir tartışmanın yapılmaması ise kabul edilebilir değil.
Tartışma dışı bırakılan diğer önemli konu ise daha da grotesk bir şekilde halledildi: İşçi ücreti ilkesi meselesi (partide çalışan bir kişinin en fazla işçi sınıfının ortalama ücreti kadar maaş alması). Bu konu hafta sonunun başında onaylanmak üzere seçilmişti ancak muğlak görünen nedenlerle aniden gündemden kaldırıldı. Bu da herkesin, itirazların bu durumdan en çok etkilenecek kişilerden geldiğini varsaymasına neden oldu.
Oylar ve isimler
Bir de isim konusundaki o sönük kalan karar vardı. Konuştuğumuz çoğu kişi sunulan sınırlı seçeneklerden mutsuzdu ve Seçim Komisyonu’nun izin verdiği seçeneklerin bunlar olduğu argümanına ikna olmamıştı. Nelerin dışlandığına ve nedenine dair şeffaf bir rapor yoktu. Ve pek çok kişi, bu ankette 10 binden fazla kişi oy kullanmış olsa da, etiketin (ismin) en kritik mesele olmadığını düşünüyordu. Bu oylama; partiyi açıkça sosyalist yapma ve trans özgürleşmesine desteği tüzüğe dahil etme oylamalarıyla birlikte, en çok katılımcının olduğu üç oylamadan biriydi.
Üye portalında, kazanan seçeneğin kesin sayısı ile birlikte her bir seçenek için oy verenlerin yüzdesini gösteren bir çubuk grafik görebiliyordunuz. İlk göze çarpan şey katılım yüzdesinin düşüklüğüydü. Örneğin tüzük hakkındaki portalda şöyle belirtiliyordu: ‘Burada sadece kimliği doğrulanmış aktif tam üyeler oy kullanabilir. Bu kriterlere uyan toplam üye sayısı 22.266’dır’. Yani, kaydolan 55.000’den fazla üyenin yarısından azı ‘doğrulanmış’ durumdaydı. Bunun ne kadarının iç çekişmelerden dolayı morallerin bozulmasından, teknolojiden gözlerinin korkmasından veya başka yollarla dışlanmalarından kaynaklandığını bilmenin bir yolu yok.
Pazar günkü tartışmalardan sonra pazartesi günü gelen oylar sol kanat için daha karmaşıktı ve gerçekleşen kafa karıştırıcı tartışmaları yansıtıyordu. UNISON’un Camden şubesinden ve SWP’den Liz Wheatley’nin etkileyici konuşmasının ardından gelen olumlu sonuç, baskı karşıtı ilkelerin dahil edilmesi üzerineydi. Ki bu, salondaki veya canlı yayındaki herkes tarafından özellikle trans özgürleşmesi anlamına geldiği şeklinde anlaşıldı. Şube yetkililerini geri çağırma hakkına verilen destek de iyiydi; tıpkı Mayıs seçimlerindeki adayların açıkça, (muğlak olsa da) kemer sıkma karşıtı bir duruş sergilemesi önerisine verilen destek gibi.
Ancak nihai sonuç, çevrimiçi oyların, şube ve konferans düzeyinde çevrimiçi oylamayı kalıcı hale getirmeyi kabul etmesi oldu. Kuşkusuz bazı insanlar bunu kapsayıcılık gerekçesiyle yaptı. Oysa çevrimiçi oylama atomize edicidir ve konferans tartışmalarının hiçbirini duymamış olabilecek kişilerce gerçekleştirilir. Oylar ayrıca, konferans delegelerinin havasını/tavrını hiç hesaba katmadan insanları belirli şekillerde oy kullanmaya çağıran önde gelen sosyal medya figürleri tarafından manipülasyona açık olabilir. Konferans kararları üzerine çevrimiçi oylama yapmak, konferansa katılmanın temelini de zayıflatır. Bizim için kapsayıcılık, toplantıların hibrit olması ve erişilebilir mekânlarda yapılması demektir. Bu, kapsayıcı delegasyonlar seçmek ve tam geri bildirimler almak için bilinçli bir çaba gösterilmesi gerektiği anlamına gelir. Kolektif tartışma, inşa etmemiz gereken kitlesel işçi sınıfı partisinin anahtarıdır.
Örgütlenmenin henüz yeni oluşturulduğu, her bölgede meclislerin olmadığı veya toplantıların çok kısa süre içinde çağrıldığı, toplantı duyurularının ücret ödeyen tüm üyelere gönderilmediği ve bazı yerlerde hizipsel saflaşmaların yaşandığı bir durumda, bu herkesin deneyimlediği bir şey değildir.
Konferans, bir sonraki konferansın seçilmiş delegelerinin bir tür kura sistemiyle birleştirilmesine; ‘yerel politika başlatmanın, yerel üye katılımına yıl boyu açık çevrimiçi oylama sistemleriyle belirlenmesine’ ve ‘konferansa sunulacak önergelerin tüm yıl açık bir oylama sistemiyle seçilmesine’ karar verdi. Bu oyların toplamı kafa karıştırıcıdır ve bunları savunanların niyeti ne olursa olsun, nihayetinde antidemokratiktir.
İşimiz tam da burada başlıyor. Görev, herkesin katılma fırsatına sahip olduğu kapsayıcı, erişilebilir demokratik şubeler inşa etmektir. Seçimler etrafında kampanya yürütmek; topluluklar, yerel kampanyalar ve sendikalarla etkileşimle birleştirilmelidir. Ulusal ve bölgesel yapılar ile farklı ezilen kategorilerinin oluşturduğu gruplar da aynı ilkeler temelinde geliştirilmelidir. İlerlemek için büyük fırsatlar var, ama aynı zamanda devasa sorumluluklar da.
Your Party’nin kaderi, daha geniş bir dünyaya nasıl açılacağına ve sınıf mücadelesinde faydalı bir parti olup olamayacağına bağlıdır. Kemer sıkmaya, her türlü ayrımcılığa ve emperyalizme karşı alternatifler sunmak ve sosyalist bir toplumu savunmak için dışa açılmalıdır. Eğer iç çekişmelere saplanıp kalırsa, solup gidecek ve güdük bir örgüt haline gelecektir.
IV. Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin 27 Ekim 2025 tarihinde kabul ettiği bildiri.
Brezilya, Kolombiya, Meksika ve Arjantin’e yönelik ekonomik şantaj ve tehditler, ABD’nin Latin Amerika politikasında yeni bir aşamaya girildiğini gösteriyor. Ancak en büyük tehlike, Trump’ın hükümetini devirmeye kararlı olduğu Venezuela’nın üzerinde. Karayipler’e 10.000 asker ve devasa bir silah deposu konuşlandırılması ve denizde 60’tan fazla kişinin öldürülmesine yol açan saldırılar, sadece Venezuela’yı değil, tüm bölgeyi tehdit etmektedir. Trump yönetimindeki ABD’nin müdahaleci politikasına karşı sesini yükseltmek ve harekete geçmek, tüm dünyadaki militanların acil görevidir.
Karayipler’de eşi görülmemiş askeri konuşlandırma
ABD’nin saldırısının ana hedefi şüphesiz Venezuela’dır. Eşi görülmemiş bir acımasızlıkla, emperyalist lider ve onun Dışişleri Bakanı ve Savaş Bakanı Marco Rubio ve Peter Hegseth, suç kartellerini “terörist örgütler” olarak nitelendiren bir kararname çıkardılar, Maduro’yu var olmayan bir kartelin (Cartel de los Soles) lideri olarak ilan ettiler ve Venezuelalıyı yakalamaya yarayacak her türlü bilgi için 50 milyon dolar ödül verdiler.
Daha da tehditkar olan ise, Karayipler’e yaklaşık 10.000 deniz piyadesi, uçak gemileri (donanmalarının en büyükleri), torpido gemileri ve nükleer denizaltılar, orta menzilli füzelerle donatılmış savaş gemileri, B52 bombardıman uçakları ve büyük ölçekli veri analizleri yapabilen teknolojik kapasite, uzmanlar tarafından “sismik yeniden yapılanma” olarak nitelendirilen bir manevra kapsamında konuşlandırıldı. Porto Riko yeniden silahlandırıldı ve Karayip ülkeleriyle yapılan askeri işbirliği anlaşmaları, Bolivarcı devrimin yaşandığı ülkeye yönelik büyük çaplı bir saldırının habercisi gibi görünen bir askeri altyapı inşa etmek için kullanıldı. Son iki ayda, bu güçler (kaçakçı olduğu iddia edilen) gemilere saldırılar düzenledi ve 60’tan fazla kişi öldü.
15 Ekim’de Trump, CIA’nın Venezuela’da operasyonlar yürütmesine izin verdiğini açıkladı. Bu, Soğuk Savaş döneminde bile gerçekleşmemişti, çünkü CIA’nın operasyonları gizliydi. Washington Post’a göre, başkan CIA’ya yabancı ülkelerde gizli operasyonlar yürütme yetkisi veren bir belge imzaladı. Bu operasyonlar, gizli bilgi toplama, muhalefet gerilla güçlerinin eğitimi ve ölümcül saldırılar düzenlemeyi içeriyor.
19 Ekim Pazar günü, gerginliği tırmandıran yeni bir adım olarak, ABD güçleri Pasifik Okyanusu’nda Kolombiya’nın ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) grubuna ait olduğu iddia edilen bir gemiye ölümcül bir saldırı düzenledi. Gustavo Petro’nun haklı protestosuna karşı Trump, Kolombiya cumhurbaşkanını “uyuşturucu kaçakçısı” ve “zayıf ve çok kötü bir hükümetin” başkanı olarak nitelendirerek hakaret etti ve her zamanki gibi gümrük vergileri uygulamak ve finansmanı kesmekle tehdit ederken, Petro, ailesi ve danışmanlarının ABD vizelerini iptal etti. Petro, Kolombiya’nın Washington büyükelçisini geri çağırırken, Trump bir basın toplantısında bir gazetecinin sorusuna yanıt olarak, kendi karasuları olarak gördüğü sularda kaçakçılıkla mücadele etmek için savaş ilanı gerekmediğini söyledi; “Oraya gidip onları öldürüyoruz.”
ABD’deki kamuoyundaki spekülasyonlara göre, Trump’ın baş danışmanları Maduro’yu devirmek için Venezuela’yı işgal etmesini teşvik ediyor. Ve aşırı sağcı Venezüellalı lider María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü’nün verilmesi – ki bu ciddi bir şey olmasaydı, çağımızın en kötü şakalarından biri olurdu – şahinler tarafından Maduro’ya alternatif olarak görülen kişiyi güçlendirmek için kasıtlı bir planın parçası. Trump yönetimi, Edmundo González Urrutia ve María Corina Machado’nun liderliğindeki aşırı sağcı bir hükümete geçişi zorlamak istiyor gibi görünüyor. Machado, yoksullaşan halk üzerindeki etkilerini umursamadan Venezuela’ya yaptırımlar uygulanmasını talep etmiş ve şimdi de ulusun kaderini Amerikan askerlerinin ellerine teslim ediyor.
ABD’nin, hükümetlerini uyuşturucu kaçakçılığına iştirak etmekle suçladığı Venezuela, Kolombiya ve hatta Meksika gibi ülkeleri karadan işgal etmesi olası görünmüyor. Öncelikle, uzun süreli bir kara işgali savaşı, Maduro komutasındaki silahlı kuvvetlerin güçlü direnişiyle karşılaşacak ve muhtemelen bölge halkının yardımı ve desteğini alacaktır, bu da yeni bir Irak’ın daha da yakınlaştığı anlamına gelir. Bu büyüklükte bir silahlı çatışmaya girmek, Trump’ın “savaşlara son vereceği” sözü verdiği ulusal kamuoyuna yönelik söylemleriyle çelişir. Üçüncüsü, bazı üst düzey ABD’li yetkililerin bu tür bir çözüme karşı çıktıklarına dair işaretler var. 16 Ekim’de Güney Askeri Komutanlığı’nın başkanı Amiral Alvin Hosley’in erken istifası da bunu gösteriyor gibi.
Her halükarda, neofaşist liderin savaş çılgınlığı ihtimalini göz ardı etmemek akıllıca olacaktır. En azından, konuşmalarına bakılırsa, hükümeti zayıflatmaya devam etmek için Venezuela’daki belirli hedefleri drone veya uçaklarla vurmayı tercih edebilir.
Geçmişe dönüş
Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’ne döndüğü ilk günlerden beri Donald Trump, neo-faşist şahinlerin teşvikiyle Meksika’yı güçlü bir gümrük ve polis-askeri baskı altında tutuyor (Claudia Sheinbaum hükümetinin sınırdaki göç akışını durdurması ve yerel uyuşturucu kartelleriyle mücadele etmesi için). CIA’nın insansız hava araçları, kokain ve diğer uyuşturucu laboratuvarlarını aradığı iddiasıyla Meksika toprakları üzerinde uçuyor.
Trump, darbe girişiminden suçlu bulunan dostu Bolsonaro’yu savunmak için Brezilya’nın iç politikasına müdahale etti (Brezilya’nın ABD’ye yaptığı ihracata %50 gümrük vergisi uygulayarak ve Brezilya’nın büyük teknoloji şirketlerini sınırlamaya yönelik çekingen politikalarını ticari soruşturma açarak). Arkadaşı Javier Milei’nin yönettiği Arjantin bile tehdit ve şantajdan kaçamadı: Ekim ortasında, IMF’nin ülkeye verdiği 20 milyar dolarlık yeni krediyi yorumlayan Trump, Güney Amerika’daki neo-faşist liberterlere desteğini sürdürmeyi, Milei’nin partisinin 26 Ekim’deki parlamento seçimlerinde zafer kazanmasına bağladı. Trump, “Eğer [Milei] kaybederse, Arjantin’e cömert davranmayacağız” dedi. Bu olay, ABD hükümetinin egemen devletlerin iç siyasi işlerine doğrudan müdahale etme retoriği ve uygulamasının normalleştiğini gösteriyor. (Ve Trump’ın kararı, Milei yönetiminin seçimlerdeki zaferinin faktörlerinden biri olmuş gibi görünüyor.)
Tüm bu pozisyonlar, cezalandırıcı söylemler ve muazzam askeri konuşlandırma, 1982’deki Grenada işgalinden bu yana Latin Amerika komşularına yönelik benzeri görülmemiş bir saldırıdır. Trump yönetiminin Beyaz Saray’ın sekiz yıldır süren küresel güç dengelerine getirdiği köklü değişiklikler kapsamında, ABD’nin Latin Amerika politikası, Soğuk Savaş döneminde emperyalist gücün tüm Güney ile ilişkilerini belirleyen askeri saldırganlık ve açık siyasi müdahale ile karakterize edilen müdahaleci geçmişe geri dönüyor.
Anti-emperyalist uluslararası dayanışma çağrısı
Maduro ve Venezuela hükümetinin üst düzey yöneticilerinin kartel üyesi olmakla suçlanması, ne kadar aptalca olursa olsun, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve Venezuela’nın toprak egemenliği ilkesinin ihlalini meşrulaştırmayı amaçlamaktadır.
Dünyanın ve özellikle bölgenin demokratik, sömürgecilik karşıtı, ilerici ve devrimci güçlerini, askeri veya siyasi müdahale girişimlerine, yani egemen ülkelerin siyasi yönelimini “yukarıdan ve dışarıdan” (yani Oval Ofis’ten) belirleme girişimlerine karşı Venezuela’nın, Karayip ülkelerinin ve tüm Latin Amerika’nın toprak bütünlüğünü savunmaya çağırmanın zamanı gelmiştir. Venezuela halkı, hiçbir müdahale olmaksızın kendi hükümetini belirleme hakkına sahiptir. Latin Amerika’nın ve dünyanın her köşesindeki egemen halklar, kendi tiranlarına, parlamentolarına ve yargı sistemlerinin verdiği kararlara ne yapacaklarına kendileri karar vermelidir.
Lula, Petro, Boric ve Sheinbaum hükümetlerinden, Venezuela’ya yönelik her türlü askeri saldırı ve siyasi müdahaleyi önlemek için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını talep etmeliyiz. Lula’nın Trump ile görüşmesinde yaptığı gibi “arabulucu” rolünü üstlenmesi olumlu bir adımdır, ancak tüm bu hükümetler, Venezuela’ya karşı her türlü ABD girişiminin açıkça reddedilmesi gerektiğini sürekli olarak yinelemelidir.
Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela ile dayanışması, Maduro’dan Venezuela’daki sosyal hareket, sol ve işçilere siyasi özgürlükleri geri vermesini talep etmeyi de içerir. Bu, emperyalist saldırıya karşı gerçek bir ulusal ve bölgesel birlik inşa etmek için meşru halkın askeri seferberliği ile birlikte izlenmesi gereken yoldur. Sadece en geniş eylem birliği, devam eden saldırganlığı durdurabilir, direnebilir ve yenebilir.
Yankee birlikleri ve silahları Karayip Denizi’nden çıkın!
Bölgedeki bombardımanlara son!
Porto Riko derhal askerden arındırılsın!
ABD’nin Venezuela ve tüm Latin Amerika’ya yönelik saldırganlığına son!
Gelecek, çöküşe uyum sağlayarak değil, onun nedenlerini önleme cesaretini göstererek inşa edilecektir.
Bildiğimiz gibi, COP 30 — Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı — bu yıl Kasım ayında Brezilya’nın Pará eyaletindeki Belém kentinde yapılacak.
Bu konferans umut yaratıyor, çünkü sol tarafından yönetilen bir ülkede, Başkan Lula’nın himayesinde gerçekleşecek. Ancak gezegenin en büyük kirleticisi olan Amerika Birleşik Devletleri toplantıda olmayacak; çünkü Donald Trump — iklim değişikliği konusunda fanatik bir inkârcı — ülkesini bu uluslararası platformdan çekmişti.
Ne yazık ki, Brezilyalı yetkililerin son dönemde aldığı bir karar bu toplantının üzerine gölge düşürüyor: Amazon Nehri’nin ağzına yakın, denizin dibindeki petrolün çıkarılmasına izin verilmesi. Brezilyalı çevreciler bu kararı kınıyor; çünkü deniz sondajlarında bir kaza olması halinde oluşacak bir “petrol sızıntısı”nın Amazon ormanının hassaslaşmış ekosistemlerini yok etmesi gibi büyük bir risk barındırıyor.
Ayrıca, bu bölgede denizin dibinde bulunan devasa miktardaki petrol çıkarılır, piyasaya sürülür ve yakılırsa, bu durum iklim değişikliğine belirleyici ölçüde katkıda bulunacaktır.
Bu koşullar altında, COP 30’dan ne bekleyebiliriz? Şunu söylemek gerekir ki önceki 29 konferansın bilançosu pek parlak değil: elbette bazı kararlar alındı, ama… hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Emisyonlar durmaksızın arttı, sera gazlarının birikimi eşi görülmemiş boyutlara ulaştı ve tehlikeli eşik olan 1,5 °C (sanayi öncesi dönemin üzeri) çoktan aşılmış durumda.
Yeni COP’un organizatörlerinin hedefleri neler? Lula tarafından COP 30’a başkanlık etmek üzere atanan André Correa do Lago’nun son dönemde verdiği bir röportajı okuyarak bunun hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Sürdürülebilir kalkınma alanında uzun deneyime sahip bir diplomat olan Correa do Lago, şu anda Brezilya Dışişleri Bakanlığı’nda iklim, enerji ve kalkınmadan sorumlu sekreter olarak görev yapıyor. Bu röportajda Correa do Lago şöyle diyor: “COP 30’un bir uyum COP’u olarak hatırlanmasını çok isterim.”
Bu ne anlama geliyor? Şu kesin ki iklim değişikliğinin sonuçlarına uyum sağlamak — orman yangınları, kasırgalar, felaket boyutunda seller, dayanılmaz sıcaklıklar, kuraklık, çölleşme, tatlı su kıtlığı, deniz seviyesinin yükselmesi vb. (liste çok uzun) — özellikle bu zararların ilk kurbanı olan Güney ülkelerinde gereklidir.
Ancak “uyuma” öncelik vermek, “önlemeye” kıyasla, iklim değişikliğinin kaçınılmazlığına dolaylı biçimde boyun eğmek anlamına gelir. Bu, dünyanın çeşitli ülkelerindeki yöneticiler arasında giderek daha fazla duyulan bir söylemdir.
Bu argümanın mantığı basittir: Fosil yakıtlardan, küreselleşmiş ticari taşımacılıktan, endüstriyel tarımdan ve iklim değişikliğinden sorumlu olan fakat kapitalist ekonominin düzgün işlemesi için gerekli olan sayısız başka ekonomik faaliyetten vazgeçmek imkânsız olduğuna göre, geriye yalnızca uyum sağlamak kalır.
Kısa vadede uyum hâlâ mümkün olsa da, sıcaklıktaki belirli bir artıştan itibaren — iki derece mi? üç derece mi? bunu kimse bilemez — uyum imkânsız hale gelecektir. Sıcaklık 50 derecenin üzerine çıkarsa nasıl uyum sağlanabilir? İçilebilir su kıt bir mala dönüşürse ne olacak? Örnekler çoktur.
Bu gezegende insan yaşamını tehlikeye atacak bir felaketi önlemek için fazla zamanımız kalmadı. Ve Elon Musk gibi Mars sakinlerinin düşündüğünün aksine, bir B gezegeni yok. COP 30 önlemeyi geri plana itip uyuma öncelik verirse, insanların belleğinde bir teslimiyet COP’u olarak kalacaktır.
Neyse ki, COP ile aynı zamanda Belém do Pará’da bir Halklar Zirvesi de düzenlenecek. Bu zirveye ekolojist, köylü, yerli halk, feminist, ekososyalist ve diğer hareketler katılacak; ekolojik krize gerçek çözümleri tartışacak ve hükümetlerin hareketsizliğine karşı protesto etmek, sistemle kopuşun gerekliliğini vurgulamak için Belém do Pará sokaklarına çıkacaklar. Bunlar, geleceği ekenlerdir; boyun eğmeyi ve uyumculuğu reddedenlerdir.
Birkaç yılda bir, 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve ertesi yıl bölgedeki altı ülkeye yayılan ve diğer ülkelerde çeşitli kitlesel hareketleri de içeren büyük bir halk ayaklanması dalgasıyla doruğa ulaşan, “Arap Baharı” olarak bilinen dalganın, izole veya tesadüfi bir olay olmadığı tezini doğrulayan olaylar ortaya çıkıyor. Aksine, bu olay, benim “uzun vadeli devrimci süreç” olarak tanımladığım şeyin başlangıcını işaret ediyordu (Halk İstiyor: Arap İsyanı Üzerine Radikal Bir İnceleme, çev. Sanem Türkmen, Ayrıntı yayınları, 2020).
Bu değerlendirmenin temeli, Arapça konuşulan bölgedeki sosyopolitik patlamanın, derinlemesine yerleşmiş bir yapısal krizin tezahürü olduğu anlayışına dayanıyordu. Bu kriz, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde kalkınma odaklı ekonomi politikalarının ortadan kaldırılması ve bunların neoliberal politikalarla değiştirilmesinden kaynaklanıyordu. Bu değişiklikler, neoliberal dogmanın dayandığı piyasa kapitalizmi idealinin gereklilikleriyle temelden çelişen bir bölgesel devletler sistemi içinde gerçekleşti.
Sonuç olarak, bölge, küresel Güney’in diğer bölgelerine kıyasla özellikle gençler arasında yüksek işsizlik oranları ile karakterize edilen, oldukça düşük bir ekonomik büyüme oranına maruz kaldı. Bölgedeki genç işsizlik oranları, özellikle üniversite mezunları arasında rekor seviyelere ulaştı. Bu sosyal gerçekler, siyasi nedenleri yerel olarak farklılık gösterse de, ortak bir sosyo-ekonomik temele sahip olan bölgesel ayaklanmaları körükledi. Bu analizin sonucu açıktı: Yapısal kriz çözülmediği sürece, sosyopolitik kargaşa devam edecek ve kaçınılmaz olarak daha fazla ayaklanma ve halk hareketi yaşanacaktı.
Nitekim, 2011 devrimci şok dalgasının yenilgisine rağmen —Bahreyn’deki Körfez monarşilerinin baskısı, Mısır’daki askeri darbe ve Suriye, Libya ve Yemen’in iç savaşa sürüklenmesi nedeniyle— 19 Aralık 2018’de Sudan’da ikinci bir ayaklanma dalgası başladı ve ertesi yıl Cezayir, Irak ve Lübnan’a yayıldı. Bu ikinci dalga, baskı ve COVID-19 salgınının birleşimiyle nihayet bastırıldı. Ancak, 25 Ekim 2021’deki askeri darbenin ardından bile Sudan’da devam etti ve 15 Nisan 2023’te silahlı kuvvetlerin iki fraksiyonu arasındaki çatışmanın sonucu olarak ülke iç savaşa sürüklendi.
Bu arada, 2011 ayaklanmalarının son başarısı olan Tunus’un demokratik sistemi, güvenlik güçlerinin desteğiyle 25 Temmuz 2021’de anayasayı askıya alan Cumhurbaşkanı Kais Saied’in önderliğindeki bir darbeyle yıkıldı. Sudan’da askeri gruplar arasında savaşın patlak vermesi ve altı ay sonra Gazze’de Siyonistlerin soykırım savaşı başlatması, bölgedeki umutları daha da söndürdü ve Arap ayaklanmalarının sosyal patlaması sönmüş gibi göründü.
Ancak, bölgedeki sosyal gerilimin gerçek durumunu değerlendirirken bu tür izlenimler güvenilir değildir. Bu değerlendirme için, somut sosyal ve ekonomik verilere, özellikle de önemli bir gösterge olan genç işsizliğine güvenmek gerekir. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, Orta Doğu ve Kuzey Afrika hala dünyadaki en yüksek genç işsizlik oranına sahip bölgeler ve genç nüfusun (15-24 yaş) neredeyse dörtte biri işsiz.
27 Eylül’de Fas’ta başlayan ve son zamanlarda bir duraklama yaşansa da henüz sona ermeyen kitlesel gençlik hareketi, bölgedeki sosyal volkanın hala aktif olduğunu vurguluyor. Ülkenin endişe verici işsizlik verileri göz önüne alındığında, Faslı gençlerin sokaklara dökülmesi şaşırtıcı değildir. Fas Planlama Yüksek Komisyonu’na göre, 15-24 yaş grubundaki (Z kuşağının çoğunluğunun ait olduğu grup) işsizlik oranı bu yıl yaklaşık %36’ya ulaşmış, bu yaş grubunun neredeyse yarısı (%47) kentsel alanlarda işsizdir. 25-34 yaş grubunda bu oran %22, kentsel alanlarda ise %27,5’tir. Bunlar gerçekten çok yüksek oranlardır ve tüm mezunların %20’sine yaklaşan mezun işsizliği ile daha da kötüleşmektedir. Ayrıca, işgücündeki kadınların neredeyse beşte biri işsizdir. Bu rakamlar, Fas’taki Z Kuşağı hareketine öğrencilerin ve genç kadınların yüksek katılımını açıklamaya yardımcı olmaktadır.
Bu yeni nesil aktivistler, özellikle sosyal medya teknolojisinin kullanımıyla yeni örgütlenme biçimlerini de beraberinde getirmektedir. Dijital platformlarda ustaca hareket eden eğitimli gençler, bu hareketlerin merkezinde yer almaktadır. Bölgesel ayaklanmaların ilk iki dalgası büyük ölçüde Facebook’a dayanırken, Fas’taki Z kuşağı hareketi, daha hızlı ve daha merkezi olmayan demokratik karar alma sürecine olanak tanıyan Discord platformunu benimsemiştir. Discord’da 200.000’den fazla kullanıcı, gösterilere devam edip etmemeyi oyladı. Bu, gençlik devrimci hareketinin demokratik özörgütlenmesinde önemli bir adım olan Sudanlı “Direniş Komiteleri”ne kıyasla bile daha gelişmiş bir taban örgütlenmesi düzeyini yansıtıyor.
Ancak, tüm bu deneyimlerde eksik olan şey, demokratik taban gençlik hareketiyle güçlerini birleştirerek statükoya inandırıcı bir alternatif sunabilecek radikal, ülke çapında bir siyasi harekettir. Bu hareket, özgürlük, demokrasi ve sosyal adalet özlemlerini somutlaştırmalı ve mevcut rejimleri değiştirebilecek siyasi kapasiteye sahip olmalıdır. Böyle bir alternatifin ortaya çıkmaması halinde, bölgedeki gelecekteki ayaklanmaların başarısı belirsizliğini koruyacaktır. Bölgesel devrim süreci devam edecek olsa da, uygulanabilir bir alternatifin olmaması tehlikeli bir çıkmaza yol açabilir: mevcut rejimler kaba kuvvetle iktidarı elinde tutarken, diğerleri iç savaş kaosuna sürüklenebilir.
Zohran Mamdani’nin New York Demokrat Parti belediye başkanlığı ön seçimlerinde elde ettiği çarpıcı zafer ve Kasım ayında yapılacak genel seçimlerdeki muhtemel başarısı, şehrin ve daha geniş anlamda ABD’nin siyasi kargaşasının kritik yönlerine ışık tutuyor.
Mamdani’nin kampanyası, New York’u işçi sınıfı nüfusunun büyük bir kısmı için zor veya yaşanmaz hale getiren yaşam maliyeti krizine değiniyor — özellikle konut ve ulaşım maliyetleri, güvenilir ve güvenli çocuk bakım hizmetlerinin yokluğu ve gıda çöllerine. Ayrıca Trump yönetiminin gangsterliğine de bir yanıt sunuyor.
New York’un kendine özgü özellikleri olduğu açık olsa da, ekonomik kriz sadece bu şehre özgü değil. Bu kriz, ABD’nin birçok kentsel ve kırsal topluluğunun kanını emiyor. Buna, sığınak arayan insanları tutuklamak, hapsetmek ve sınır dışı etmek için maskeli adamları topluluklara gönderen ve onları savunmaya cesaret eden herkesi sindiren Trump yönetiminin terörizmi de ekleniyor.
Mamdani’nin göçmen topluluklar nezdindeki konumu, Trump’ı onun sınır dışı edilmesi gerektiğini söylemeye kışkırttı. Bu boş bir tehdit olsa bile, ABD siyasetinin bu özellikle korkutucu döneminde dolaylı olarak şiddeti teşvik ediyor. Ve bu, şehirdeki ve ötesindeki Müslüman toplulukları kesinlikle tehdit ediyor.
İsrail devleti ve ABD’nin ortaklaşa gerçekleştirdiği Gazze’deki soykırım ve Filistin’in Batı Şeria’sındaki etnik temizlik ve İsrail’in ilhakçılığı, Mamdani’nin kampanyasının ana konularını oluşturuyor. Filistinlilerin haklarını destekleyen Mamdani, Filistin’in özgürlüğünü savunan Yahudi destekçileriyle birlikte, Yahudi toplumu ile anlamlı bir diyalog kurmak için sinagogları ziyaret etti. Yine de kendisi ve destekçileri, sağcılar tarafından acımasızca “antisemit” ve “terörizm destekçisi” olarak damgalandılar. Mamdani ve destekçilerinin İslamofobiye karşı mücadelesinde onların yanındayız.
Mamdani, kendini “demokratik sosyalist” olarak tanımlamaktadır (anketler, ABD halkının %40’ının, net bir tanımı olmasa da “sosyalizmi” olumlu bulduğunu göstermektedir). Kampanya, esasen New Deal geleneğindeki reformları gündeme getirmektedir ve bu, New York Şehri ve ABD’deki yönetici elitler için kabul edilemez bir durumdur. (Mamdani’nin platformundaki önemli unsurlar sosyalist ilkelerle uyumludur, ancak kampanya kapitalist ekonominin çerçevesine meydan okumamaktadır.)
Mamdani, bağımsız bir yol izlemek yerine, açıkça Demokrat Parti içinde aday olmayı seçti. Biz bu bakış açısına katılmıyoruz; aslında, bunu kampanyanın talepleriyle çelişkili buluyoruz. Demokrat Parti yönetiminin bu konulardan kaçınmak için elinden gelen her şeyi yaptığını da not ediyoruz.
Mamdani’nin başarısı, iyi organize edilmiş bir kampanyanın ve bu durumda, sosyalist örgütlenmenin yanı sıra, eyalet meclisi temsilcisi olarak kurduğu güçlü bir topluluk ağının önemini göstermektedir. Buna, örneğin, taksi plakası sahipleri için yaptığı açlık grevi de dahildir.
Kampanyanın başarısı, topluluk, sendika ve sosyalist hareket aktivistlerine bağlıdır ve ekonomik ve sosyal adalet hedeflerine ulaşmak için daha da fazla mobilizasyon gerektirecektir.
New York’taki yoldaşlar, kampanyanın görünürlüğünün, posterlerinin ve ev yapımı afişlerinin ve birkaç saat içinde büyük kalabalıkları çeken faaliyetlerinin şehir siyasetinin çehresini nasıl değiştirdiğini gördüler.
New York City DSA (Amerika Demokratik Sosyalistleri), Mamdani için kapı kapı dolaşıp mahallelerde propaganda yapan binlerce üyesini seferber etti. Mamdani, kendisi de kararlı — yani sadece kağıt üzerinde değil — bir DSA üyesidir. Aynı zamanda Mamdani, her zaman Demokrat Parti içinde aday olarak yarışmaya kararlıydı ve büyük olasılıkla, programının radikal yönünü ortadan kaldırmakta ısrar edecek olan parti aygıtının unsurlarıyla bir yönetim koalisyonu kuruyor.
Solidarity, Demokratik ön seçimlerde veya parti çizgisinde seçim kampanyaları yürütme taktiğini desteklemiyor. Bununla birlikte, bu kampanyanın mesajları, mekanizması ve lojistiği on binlerce kişiyi dahil etmiş ve eğitmiş, New York ön seçim kampanyasında bugüne kadar alınan en yüksek oyu elde etmiştir.
Mamdani’nin Demokrat Parti’ye bağlılığına rağmen, bu kesinlikle parti liderliğinin kampanyası değildi, çünkü parti liderliği, Mamdani’nin uygun fiyatlı konut mesajına en çok öfkelenen finans ve emlak elitleriyle yakından bağlantılıdır. New York Valisi Kathy Hochul (gelecek yıl yeniden seçime girecek ve baskıya daha duyarlı olan) geç de olsa partisinin belediye başkan adayı Mamdani’yi destekledi, ancak sefil Senato azınlık lideri Chuck Schumer ve Kongre azınlık lideri Hakeem Jeffries şu ana kadar sessizliğini koruyor.
Eyalet Demokrat Parti kurmaylarından bazıları, İsrail yanlısı merkezci Richie Torres dahil, Mamdani’yi destekledi, ancak eyalet parti başkanı Jay Jacobs bunu reddetti.
Seçime beş haftadan az bir süre kala Eric Adams yarıştan çekildi. Andrew Cuomo’yu desteklemese de Adams, seçmenleri “bölücü gündemleri” zorlayan “sinsi güçlere” karşı dikkatli olmaları konusunda uyardı. Şimdi Cuomo, kumbarasını açıp Mamdani’yi geride bırakma fırsatına sahip.
Bu senaryo pek olası olmasa da, Mamdani’nin zaferi, şehrin finans elitlerinin intikamcı öfkesiyle, Trump çetesinin tehdidiyle ve Vali Hochul’un direnişiyle karşı karşıya kalacaktır. NYC’nin ihtiyaç duyduğu bazı önlemler, eyalet çapında onay gerektiriyor, özellikle de yıllık 1 milyon doların üzerindeki gelirler için %2’lik ek vergi ve kurumlar vergisi oranının %11,5’e çıkarılması.
İlerici bir New York belediye başkanının karşı karşıya kalacağı zorluklar ürkütücüdür. Bunların bazıları Howie Hawkins’in makalesinde özetlenmiştir. Hawkins şöyle diyor:
“Mamdani genel seçimlerden galip çıkarsa, aynı kurumsal güçler onun belediye başkanlığını engellemeye ve baltalamaya çalışacaktır. Büyük kapitalistler, şimdiden tehdit ettikleri gibi, sermaye grevi veya sermaye kaçışı ile New York şehrinin ekonomisini ve mali istikrarını mahvetme gücüne sahiptir. Valilik konağındaki Kathy Hochul gibi kurumsal Demokrat liderler ve eyalet meclisinin liderleri, reformlarını finanse etmek için ihtiyaç duyduğu yıllık bir milyon doların üzerindeki kişisel gelirler ve büyük işletmeler için önerdiği şehir vergisi artışlarını engelleyeceklerini şimdiden açıkça belirtmişlerdir. Bu vergi reformları için eyaletin onayı gerekecektir.
“Federal hükümet de Belediye Başkanı Mamdani’nin hayatını zorlaştıracaktır. Gerald Ford başkanının, 1975’teki mali kriz sırasında şehre federal yardım sağlamayı reddetmesini hatırlamak yeterlidir. Bu olay, New York Daily News gazetesinde şu ünlü manşetin atılmasına neden olmuştu: “Ford’dan şehre: Geberin.” Başkan Trump da şimdiden şöyle demiştir: “Eğer o göreve gelirse, ben başkan olacağım ve o doğru olanı yapmak zorunda kalacak, yoksa hiçbir para almayacaklar.”
“Mamdani, göreve gelebilir ama iktidara gelemeyebilir. Bu, ilerici Chicago Belediye Başkanı Brandon Johnson’ın 2023’te seçilmesinden bu yana yaşadığı gibi bir sonuç anlamına gelebilir.”
Eric Blanc’ın (JACOBIN, 2 Eylül 2025) uzun analizinde, “Zohran Mamdani New York’un İşçi Hareketini Yeniden İnşa Etmeye Yardımcı Olabilir” başlıklı makalede acil ihtiyaç ve olasılıklar özetleniyor:
“İşçiliğin gerilemesini tersine çevirmek, Mamdani’nin uygun fiyatlı bir New York hedefine ulaşmak için çok önemlidir. Ülkedeki en yüksek gelir eşitsizliğine sahip eyalette, milyonlarca işçi, yalnızca bir sendikanın sağlayabileceği ücret artışı ve iş güvencesine acilen ihtiyaç duyuyor. Dahası, Albany ve Vali Kathy Hochul’u Mamdani’nin çocuk bakımı, ulaşım ve konut alanındaki temel politika planlarını finanse etmeye zorlamak için taban gücünde büyük bir artışa ihtiyaç var. Sendikaların yeniden canlanması, uygun fiyatlı bir New York için daha geniş bir tabandan gelen harekete hem katkıda bulunabilir hem de bu hareketten beslenebilir.”
Trump’ın Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’nu ortadan kaldırmasına rağmen, “Mamdani’nin platformunu ve kamu politikalarını kullanarak New York’u yeniden işçi gücünün kalesi haline getirmesine” yardımcı olacak araçlar var. Bunlar arasında, “şehirden para alan işverenlerin, çalışanlarının sendikalaşmasına müdahale etmemesini talep etmek” için kullanılabilecek şehir yasaları (LPA’lar) da bulunuyor.
Bir başka örnek, son otuz yıllık neoliberal dönemden sonra, New York’ta sendikaların gerçekleştirdiği büyük inşaat işlerinin yüzdesi %80’den %22’ye düştüğünde, Mamdani yönetiminde “şehir, beş yüz şehir okulunu ‘yeşil okullar’a dönüştürerek en az 15.000 sendika işi yaratabilir” ve sonunda “diğer sendika tarafından gerçekleştirilen altyapı projelerini başlatabilir — örneğin, tüm kamu binalarını karbonsuzlaştırarak ve belediye güneş enerjisi programları oluşturarak veya fırtına dalgası ve deniz seviyesi yükselmesi koruması inşa ederek.”
Blanc, bakım işleri ve kar amacı gütmeyen istihdamdan Amazon, geçici işler, oteller ve yemek hizmetlerine kadar çeşitli sektörlerde benzer olasılıkları özetliyor. Bürokratik olarak kontrol edilen NYC sendikalarının bu sektörleri örgütleyip örgütleyemeyeceği ise açık bir soru. Mamdani elbette NYC işçi hareketini yeniden canlandıramaz. Onun yönetiminin yapabileceği şey, çalışanların bunu kendileri inşa etmelerini engelleyen bariyerleri yıkmaktır.
Mamdani kampanyasını ileriye taşıyan hareketi sürdürmek ve dönüştürmek özellikle önemli olacaktır. Bu, Mamdani’nin karşılaşacağı baskılara ve yapmak zorunda kalacağı (ve zaten yapmakta olduğu) tavizlere karşı önemli bir denge unsuru olacaktır. Bu hareket, kitlesel gösteriler ve toplantılar düzenleyen, işçi ve öğrenci grevlerini harekete geçiren ve işçilerin zenginlere uygulanan vergi artışlarından “adil paylarını” talep ettikçe eyaletin diğer bölgelerine yayılan bir güç haline gelmelidir.
Solidarity, Demokrat Parti’nin ilerici bir güç haline getirilebileceği yanılgısına sürekli olarak karşı çıkmaktadır. Bu parti, liberal bir yüzü olsa da, sermayenin ve ABD emperyalizminin partisidir. Zohran Mamdani’nin zaferi bu gerçeği değiştirmeyecektir; daha çok, yönetimin getirdiği baskılar ve Demokratik kurumların talepleri Mamdani ve hareketinin gücünü aşındıracaktır.
Bu hareketle dayanışma içindeyiz ve NYC ve ABD egemen sınıfının ve Demokratik kurumların taleplerine karşı, bağımsız bir yol izlemesi için elimizden gelen her şeyi yapacağız.
Devrimci sosyalist bir örgüt olarak Solidarity’nin değişim stratejisi, kapitalist Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin dışında ve onlara karşı bağımsız siyasi eylem savunmayı içerir. NYC belediye başkanlığı seçimlerinde, Solidarity üyeleri oy kullanma konusunda farklı görüşlere sahiptir. Çoğunluk, harekete dayanışma içinde, Mamdani’ye karşı harekete geçen İslamofobik tepkilere karşı ve onun belediye başkanlığı kampanyasına eleştirel bir destek olarak Mamdani’ye oy vermeyi destekliyor.
Kampanyadan ve daha da önemlisi gelecek mücadelelerden öğrenilecek çok sayıda önemli ders olacak. Bu mücadelelere ve bunlara eşlik eden tartışmalara aktif olarak katılacağız.
2 Ekim 2025
Solidarity ABD’de Dördüncü Enternasyonal ile ilişkili siyasal topluluklardan biridir.
Trump’ın yeni planı, beş yıl önce açıkladığı plandan daha da gerçekçi değil.
Beş yıldan fazla bir süre önce, 28 Ocak 2020’de, dönemin ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun da katıldığı Beyaz Saray’daki bir törende Filistin için barış planını açıkladı. Plan, Trump’ın damadı Jared Kushner tarafından hazırlanmıştı. Seçim kampanyası sırasında Trump, Araplar ve İsrail Devleti arasında “Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırdığı bir anlaşmaya aracılık etmeyi vaat etmişti. Netanyahu da etkinlik sırasında ABD başkanını coşkuyla överek bu ifadeyi tekrarladı.
Geçen Pazartesi, Trump’ın karakteristik özpromosyon ve artan narsisizmi, Kushner ve eski İngiliz Başbakanı Tony Blair’in ortaklaşa hazırladığı planın duyurusunu “medeniyet tarihinin en önemli günlerinden biri” olarak nitelendirerek ve planın “yüzlerce, binlerce yıldır süren sorunları” çözebileceğini iddia ederek yeniden ortaya çıktı.
Gerçek şu ki, son “Milenyum Anlaşması”, öncülü “Yüzyılın Anlaşması” gibi, nihayetinde hiçbir şeyi çözmeyecek. “Gazze’nin yeniden inşası ilerledikçe ve Filistin Yönetimi’nin reform programı sadakatle uygulandıkça, Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme ve devlet kurma yolunda güvenilir bir yolun koşulları nihayet yerine getirilebilir” (Madde 19) ifadesiyle plan, mevcut haliyle Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkına dayalı olmadığını dolaylı olarak kabul etmektedir. Bunun yerine, bu hakkı sadece bir olasılık (“olabilir”) olarak ele almaktadır. Nitekim Netanyahu, duyurunun ardından verdiği bir röportajda bu hakkı tanımadığını ve İsrail’in “buna zorla direneceğini” doğrulamak için hiç vakit kaybetmedi.
Bu kusurlu temel, Trump’ın yeni planını beş yıl önce açıkladığı plandan daha da gerçekçi olmayan hale getiriyor. Orijinal “Yüzyılın Anlaşması” Batı Şeria’nın bazı bölgelerini ve Gazze Şeridi’nin tamamını kapsayan bir Filistin Devleti’nin kurulmasını önerirken, yeni plan Gazze’ye uluslararası bir mandanın dayatılmasını öngörüyor. Bu öneri, I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sömürge mandalarını yansıtıyor ve 1999’da Kosova’da kurulan uluslararası yönetimden esinleniyor. İşte bu emsal, eski İngiliz Başbakanı Tony Blair’in Trump’ın liderliğinde Gazze’yi yönetme projesine dahil olmasını açıklıyor. Blair, Kosova Savaşı’nda ve ardından ülke yönetimi ile ilgili kararların alınmasında merkezi bir rol oynamıştı.
Plan, İsrail ordusunun Gazze’den kademeli olarak çekilmesini ve yerine “uluslararası istikrar gücü”nün (Bosna-Hersek’teki misyondan ödünç alınmış bir isim), İsrail ordusunun “Gazze’den tamamen çekilene kadar, geçiş dönemi otoritesi ile yapacakları anlaşmaya göre işgal ettikleri Gazze topraklarını ISF’ye kademeli olarak devredeceklerini, ancak Gazze’nin yeniden ortaya çıkabilecek terör tehditlerine karşı güvenli hale gelene kadar güvenlik çemberinin varlığını sürdüreceğini” belirtmektedir (16. madde).
Diğer bir deyişle, plan tam olarak amaçlandığı gibi uygulanmış olsa bile, İsrail ordusu, Siyonist devletle olan tüm sınır boyunca Gazze’ye yaklaşık bir kilometre derinliğinde uzanan ve yaklaşık 60 kilometre uzunluğundaki bir “güvenlik çemberi” üzerindeki kontrolünü elinde tutacaktır. Bu çemberin inşası, İsrail’in işgalinin başlangıcında, Gazze Şeridi’nin geri kalanından daha geniş çaplı bir çekilmenin ardından bu çember üzerindeki kontrolün korunacağı beklentisiyle açıkça başlatılmıştır.
Sonuç olarak, Hamas, planı onaylayan Arap ve Müslüman hükümetlerin baskısı altında Trump planını kabul etse bile (hareket, bu yazının yazıldığı sırada henüz pozisyonunu açıklamamıştı) ve “Milenyum Anlaşması” uygulanmaya başlasa bile, önümüzdeki yol zorlu ve tehlikeli olmaya devam edecek ve muhtemelen tam bir çıkmaza girecektir. Plan, İsrail’in Gazze Şeridi’nin büyük bir kısmı üzerindeki kontrolünü sağlamlaştıracak kalıcı bir oldubittiyle sonuçlanacaktır. İsrail, Gazze’nin büyük bir kısmını işgalini sürdürmek için, en temel direniş biçimlerini bile içeren ve devam etmesi kaçınılmaz olan “terör tehdidi”ni yeniden gerekçe olarak gösterecektir. Bu işgal, uluslararası hukukta 58 yıldır resmi olarak “geçici” kabul edilmektedir.
Aramızdan ayrılışının 30. Yılında, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan Ernest Mandel’i yeni bir derlemeyle anmak istedik. Hem dünya çapında kabul görmüş bir iktisatçı hem de IV. Enternasyonal’in inşasında tarihsel bir rol oynamış olan Mandel’in, kimileri ilk defa Türkçede yayınlanan çeşitli yazılarını ve düşüncesine dair değerlendirmeleri okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.
Lev Troçki’nin katledilişinin 85. yılında Michael Löwy’nin 2020 yılında yazdığı ve Türkçeye çevrilmemiş bir metnini okurlarımızın dikkatine sunuyoruz. Löwy burada özellikle Rus devrimcinin Ekim ihtilali ile olan bağını irdeliyor. Troçki’nin analiz kabiliyetini ve Rusya’da gerçekleşecek bir devrimin sınıfsal dinamikleri ve siyasal stratejisine ilişkin öngörü yeteneğini ele alıyor. Başlıktaki “Peygamber” ifadesi buradan geliyor.
Bu ifadeyi Troçki için ilk kullanan Polonyalı Marksist Isaac Deutscher olmuştur. Türkçeye “Silahlı Sosyalist”, “Silahsız Sosyalist” ve “Kovulan Sosyalist” başlıklarıyla çevrilmiş olan ünlü biyografisinde Deutscher esasında “sosyalist” yerine “peygamber” ifadesini kullanır: “Silahlı Peygamber”…
Fakat buradaki bir diğer ilham kaynağı da, Löwy’nin dostu ve yoldaşı Daniel Bensaïd.Bensaïd, Kahin ile Peygamber figürleri arasındaki farkı vurgular. Peygamberin vaazı, öngörüsü eyleme geçmeye yöneliktir. Gerekli müdahaleler yapılmadığı takdirde meydana gelecek felaketi tarif eder, koşulludur. Kâhinin kehanetleri ise kaçınılmaz bir geleceği ilan ederek kaderciliğe ve pasifliğe iter. Dolayısıyla Troçki için kullanılan bu peygamber ifadesi öngörü kapasitesinin de ötesinde, Sürekli Devrim’in yazarının öngörülerini örgütlemeye dönük iradesine de bir selamdır.
Ayrıca Michael Löwy’nin bu yazıda Troçki’nin (ve diğer Bolşeviklerin) iktidarda olduğu dönemdeki ikameci ve otoriter uygulamalarını eleştirmesi, genellikle Devrimci Marksist yazında -elbette Ernest Mandel gibi kim parlak istisnalarla- pek yer bulmayan bir yaklaşımdır. Yine Lenin’in örgütlenme anlayışına yönelik erken dönemde dile getirdiği eleştiriler nedeniyle Troçkist hareket tarafından unutulmak istenmiş Siyasal Görevlerimiz (1904) broşüründeki anti-otoriter, çoğulcu ve özyönetimci çizginin önemini vurgular. Böylece sıra-dışı, hatta tabiri caizse Luxemburg’cu bir esinle kaleme alınmış bir Troçki analizi sunuyor Michael Löwy bizlere.
İmdat Freni
Lev Troçki, Ekim 1917 olaylarının gidişatını daha 1905’te – “sürekli devrim” teorisiyle – ana hatlarıyla öngörmüş olan az sayıdaki, hatta belki de tek Rus Marksistti. Ancak Troçki yalnızca öngörmekle yetinmedi: “silahlı peygamber” olarak, kendi öngörülerinin hayata geçmesine etkin biçimde katkıda bulundu.
Fakat bu, genç Troçki’nin tek “kehaneti” değildi. 1904’te kaleme aldığı Siyasal Görevlerimiz adlı broşürde, Bolşeviklerin Jakobenizmini ve ikameciliğe olan eğilimlerini – Rosa Luxemburg’a benzer biçimde – eleştiriyordu. 1917’de Bolşevik Partisi’ne katıldıktan sonra, Troçki de bu “ikameci” mantıktan kurtulamayacak, özellikle 1920-22 yıllarında bu çizgiye yaklaşacaktı. Ancak 1923’ten itibaren Stalinist bürokrasiye karşı başlıca eleştirmen konumuna gelecekti.
Sürekli Devrim Teorisi
Troçki’nin sürekli devrim teorisi 1905-1906’da Rusya’daki devrimci fırtına içinde doğmuştur. Başlangıçta yalnızca Rusya sorununa bağlı olup evrensel bir anlam taşıma iddiasında değildi. Troçki’nin bu devrimin doğası hakkındaki tezleri, İkinci Enternasyonal’de Rusya’nın geleceği konusunda hâkim olan fikirlerle köklü bir kopuş anlamına geliyordu.
Marx ve Engels, Komünist Manifesto’nun 1882 tarihli Rusça baskısına yazdıkları önsözde şu olasılıktan söz etmişlerdi: “Eğer Rus devrimi, Batı’da bir proleter devrime işaret eder ve her ikisi birbirini tamamlarsa, Rusya’daki mevcut ortak mülkiyet komünist bir gelişimin başlangıç noktası olabilir.” [1] Ancak onların ölümünden sonra bu düşünce, Rus popülizmine yakınlık şüphesi uyandırdığı için terk edildi.
Kısa sürede, hem Rusya’daki hem de Avrupa’daki “Ortodoks” Marksistler arasında şu dogma yerleşti: Gelecekteki Rus devrimi zorunlu olarak burjuva-demokratik bir karakter taşıyacaktı. Yani çarlığın kaldırılması, demokratik bir cumhuriyetin kurulması, feodal kalıntıların tasfiyesi ve köylülere toprak dağıtımı… Rus sosyal demokrasisinin bütün fraksiyonları bu varsayımı başlangıç noktası olarak kabul ediyordu. Aralarındaki tartışma yalnızca burjuva devriminde proletaryanın rolü ve sınıf ittifaklarına dair farklı yorumlar üzerineydi: Demokratik devrimin öncülüğü liberal burjuvaziye mi verilmeliydi (Menşevikler), yoksa köylülüğe mi (Bolşevikler)?
Troçki, uzun yıllar boyunca bu kutsal dogmayı sorgulayan ilk ve tek Marksist oldu. 1917’den önce, yalnızca Rus devriminde işçi hareketinin hegemonik rolünü değil (bu düşünce Parvus, Rosa Luxemburg ve bazı metinlerinde Lenin tarafından da paylaşılmıştı), demokratik devrimin sosyalist devrime dönüşme olasılığını da düşünen yegâne kişiydi.
Troçki, 1905 yılı boyunca, devrimci basın için yazdığı çeşitli makalelerde yeni doktrinini ilk kez dile getirdi. Daha sonra hapishanede, 1906’da yazdığı ünlü deneme Sonuçlar ve Olasılıklar’da bu görüşlerini sistematik hale getirdi. Kesinlikle Parvus’tan etkilenmişti, ancak Parvus hiçbir zaman işçi hükümetinin katı bir şekilde demokratik (burjuva) bir program uygulaması gerektiği fikrini aşamadı: tarihin lokomotifini değiştirmek istiyordu ama raylarını değil…[2]
“Sürekli devrim” teriminin Troçki’ye, Kasım 1905’te Neue Zeit’ta yayımlanan Franz Mehring’in bir makalesinden esinlenmiş olması muhtemeldir; ancak Alman sosyalist yazarın bu kavrama yüklediği anlam, Rus devrimcisinin yazılarında kazanacağı anlamdan çok daha az radikal ve daha belirsizdi. Troçki, daha 1905’te, Rusya’da “sosyalist görevleri” – yani büyük kapitalistlerin mülksüzleştirilmesini – yerine getirecek bir devrim olasılığını dile getirmeye cüret eden tek kişiydi; bu varsayım diğer Rus Marksistler tarafından oybirliğiyle ütopik ve maceracı olarak reddedilmişti.
Troçki’nin siyasi cesaretinin ve sürekli devrim teorisinin kökenlerine yakından bakıldığında, onun tutumlarının, İkinci Enternasyonal’de egemen olan ortodoksiden çok farklı bir Marksizm ve diyalektik yöntem yorumuna dayandığı görülür. Bu durum, en azından kısmen, genç Troçki’nin incelediği ilk Marksist filozof olan Antonio Labriola’nın etkisiyle açıklanabilir. Hegelci-Marksist esinli bu yaklaşım, o dönemde etkili olan pozitivizm ve kaba materyalizmin tam karşısında yer alıyordu. İşte genç Troçki’nin yazılarında ve Rus devrimi teorisinde işleyen Marksist yöntemin bazı ayırt edici özellikleri:
1. Karşıtların birliğinin diyalektik bir kavranışından yana olan Troçki, Bolşeviklerin proletaryanın sosyalist iktidarı ile “işçilerin ve köylülerin demokratik diktatörlüğü” arasında yaptıkları katı ayrımı “salt biçimsel, mantıksal bir işlem” olmakla eleştirir. Aynı şekilde, Menşevik Çerevanin’e karşı yürüttüğü bir polemikte, onun siyasal yaklaşımının analitik – yani soyut, biçimsel, diyalektik-öncesi – karakterini şu şaşırtıcı ifadeyle kınar: “Çerevanin, taktiğini tıpkı Spinoza’nın etiğini kurduğu gibi inşa ediyor: geometrik yöntemle.”[3]
2. Troçki, Plehanov Marksizminin temel özelliklerinden biri olan ekonomizmi açıkça reddeder. Bu kopuş, Sonuçlar ve Olasılıklar’daki şu bilinen pasajın da gösterdiği gibi, sürekli devrim teorisinin temel yöntemsel öncüllerinden biridir: “Proletarya diktatörlüğünün, bir ülkenin gelişimine ve teknik kaynaklarına bir biçimde kendiliğinden bağlı olduğunu düşünmek, ‘ekonomik’ materyalizmin saçmalık derecesine indirgenmiş basitleştirilmiş bir yorumundan yanlış bir sonuç çıkarmaktır. Bu bakış açısının Marksizmle hiçbir ilgisi yoktur.”[4]
3. Troçki’nin tarihe bakışı kaderci değil, açık bir tarih anlayışıdır: Marksizmin görevi, diye yazar, “devrimin iç mekanizmasını çözümleyerek, onun [devrimin] kendi gelişimi içinde sunduğu olanakları keşfetmektir.”[5] Sürekli devrim, önceden belirlenmiş bir sonuç değil; gerçekleşmesi sayısız öznel etkene ve öngörülemez olaya bağlı, nesnel, meşru ve gerçekçi bir olasılıktır.
4. Çoğu Rus Marksisti, Narodniklerle yürüttükleri polemik nedeniyle, Rus toplumsal oluşumuna herhangi bir özgünlük atfetme eğiliminden uzak durur ve Batı Avrupa’nın sosyo-ekonomik gelişimi ile Rusya’nın geleceği arasındaki kaçınılmaz benzerliği vurgular. Troçki ise yeni ve diyalektik bir tutum geliştirir. Hem Narodniklerin Slavcı-özgülcülüğünü hem de Menşeviklerin soyut evrenselciliğini eleştirerek, hem Rusya’daki oluşumun özgünlüklerini hem de kapitalist gelişmenin genel eğilimlerinin ülke üzerindeki etkisini aynı anda hesaba katan somut bir çözümleme geliştirir.
Bu yöntemsel yeniliklerin tümünün birleşimi, Sonuçlar ve Olasılıklar’ı benzersiz bir metin hâline getirir. Troçki, Rusya’daki eşitsiz ve bileşik gelişim sürecini – zayıf, yarı yabancı bir burjuvazinin ve modern, olağanüstü yoğunlaşmış bir proletaryanın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir süreci – inceleyerek, yalnızca köylülüğün desteğini alan işçi hareketinin Rusya’da demokratik devrimi gerçekleştirebileceği; otokrasiyi ve toprak sahiplerinin iktidarını yıkabileceği sonucuna varır. Aslında Rusya’da bir işçi hükümeti perspektifi başka Rus Marksistleri – özellikle Parvus – tarafından da paylaşılmıştı. Sürekli devrim teorisinin kökten yeniliği, gelecekteki Rus devriminin sınıfsal doğasının tanımından çok, tarihsel görevlerine ilişkin anlayışında yatıyordu.
Troçki’nin belirleyici katkısı, Rus devriminin derin bir demokratik dönüşümün sınırlarını aşabileceği ve açıkça sosyalist içerikli anti-kapitalist önlemler almaya başlayabileceği fikridir. Bu “putkırıcı” varsayımı meşrulaştırmak için öne sürdüğü başlıca argüman, basitçe şuydu: “Proletaryanın siyasal egemenliği, onun ekonomik köleliği ile bağdaşmaz.” Proletarya, iktidara geldiğinde ve zor aygıtını kontrol ettiğinde neden kapitalist sömürüyü tolere etmeye devam etsin ki? İlk aşamada asgari bir programla yetinmek istese bile, konumunun mantığı gereği kolektivist önlemler almaya yönelecekti. Bununla birlikte, Troçki, devrimin Batı Avrupa’ya yayılmaması durumunda Rus proletaryasının iktidarda uzun süre tutunmasının zor olacağına da emindi.
Troçki’nin Sonuçlar ve Olasılıklar’da ileri sürdüğü fikirleri yorumlayan Isaac Deutscher, Kızıl Ordu’nun kurucusunun biyografisinde yer alan en güzel pasajlardan birinde şöyle yazıyordu:
“Mesajı ister dehşet ister umut uyandırsın; yazarını ister yeni ve benzersiz bir çağın büyüklüğü ve başarılarıyla esinlenmiş kahramanı, ister felaket ve uğursuzluğun peygamberi olarak görelim, vizyonunun genişliği ve cesareti karşısında etkilenmemek mümkün değildir. Geleceği, yüksek bir dağın zirvesinden, ufukta ana hatları seçilen uçsuz bucaksız, bilinmeyen bir bölgeyi keşfeder gibi kucaklıyordu. […] Büyük bir yolun uzandığı yönü yanlış saptadı; birkaç farklı dönemeç ona tek bir nokta gibi göründü; ve günün birinde ölümcül bir şekilde yuvarlanacağı tehlikeli, sarp bir uçurumu fark edemedi. Ama bunun karşılığı, gözleri önünde açılan panoramanın benzersiz genişliğiydi. Troçki’nin kale hücresinde tasarladığı resimle karşılaştırıldığında, çağdaşlarının – en seçkin ve en basiretli olanlarının bile, Lenin ve Plehanov dahil – siyasi öngörüleri çekingen ve bulanık kalıyordu.”[6]
Gerçekten de 1917 olayları, Troçki’nin on iki yıl önceki temel öngörülerini dramatik bir şekilde doğruladı. Burjuva partilerinin ve onların işçi hareketinin ılımlı kanadındaki müttefiklerinin, köylülüğün devrimci taleplerine ve halkın barış isteğine yanıt verememesi, Şubat’tan Ekim’e uzanan süreçte devrimci hareketin radikalleşmesi için koşulları yarattı.
“Demokratik görevler” olarak adlandırılan şeyler, köylüler açısından yalnızca Sovyetlerin zaferinden sonra gerçekleştirilebildi.[7] Ancak iktidara geldiklerinde, Ekim devrimcileri yalnızca demokratik reformlarla yetinemediler; sınıf mücadelesinin dinamikleri onları açıkça sosyalist önlemler almaya zorladı. Gerçekten de, mülk sahiplerinin ekonomik boykotu ve üretimin genel bir felci tehdidiyle karşı karşıya kalan Bolşevikler ve müttefikleri, planladıklarından çok daha erken bir tarihte sermayeyi mülksüzleştirmek zorunda kaldılar: Haziran 1918’de Halk Komiserleri Konseyi, sanayinin başlıca dallarının kamulaştırılmasını ilan etti.
Başka bir deyişle, 1917 devrimi, Şubat’taki (tamamlanmamış) “burjuva-demokratik” aşamasından Ekim’de başlayan “proleter-sosyalist” aşamasına kadar kesintisiz bir devrimci gelişme süreci yaşadı. Köylülüğün desteğiyle Sovyetler, demokratik önlemleri (toprak devrimi) sosyalist önlemlerle (burjuvazinin mülksüzleştirilmesi) birleştirerek, “kapitalist olmayan bir yol”u, sosyalizme geçiş dönemini açtılar. Ancak Bolşevik Parti, bu “dünyayı sarsan” büyük sosyal hareketin liderliğini, ancak Lenin’in Nisan 1917’de başlattığı ve sürekli devrim perspektifine oldukça yakın olan radikal stratejik yeniden yönelimi sayesinde üstlenebildi. Troçki’nin, Petrograd Sovyeti’nin başkanı, Bolşevik Partisi’nin lideri ve Kızıl Ordu’nun kurucusu olarak Ekim devriminin sosyalist “dönüşümünde” belirleyici bir rol oynadığını söylemeye gerek yok.
İşçi Demokrasisini İçeriden Tehdit Eden Tehlikeler
Geriye devrimin uluslararası ölçekte yayılması meselesi kalıyor: Olaylar, Troçki’nin koşullu öngörüsünü doğruladı mı – Avrupa’da devrim olmadan, Rusya’daki proletarya iktidarı çökmeye mahkum mudur? Hem evet hem hayır.
Rusya’daki işçi demokrasisi, Avrupa devriminin yenilgisine (1919-23) dayanamadı; ancak çöküşü, Troçki’nin 1906’da düşündüğü gibi kapitalizmin yeniden tesis edilmesiyle sonuçlanmadı. Bu, çok daha sonra, 1991’den sonra gerçekleşecektir. Bunun yerine beklenmedik bir gelişme yaşandı: işçi iktidarının yerini, bizzat işçi hareketinin içinden çıkan bürokratik bir diktatörlüğün alması.
Ne var ki Troçki, 1905-1906’da bu sonucu öngörmemiş olsa da, aynı yıllarda işçi demokrasisini içten tehdit eden tehlikeleri sezmiştir.
Menşevikler ile Bolşevikler arasındaki bölünmenin yaşandığı 1903’teki Rus sosyal demokrasisinin kongresinden kısa bir süre sonra, Troçki Siyasal Görevlerimiz (1904) adlı bir broşür yayımladı. Tıpkı aynı dönemde Rosa Luxemburg’un yaptığı gibi (Temmuz 1904’te Alman sosyalistlerinin dergisi Neue Zeit ve Rus Iskra gazetesinde yayımlanan “Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütlenme Sorunları” adlı makalesine bakınız) Lenin ve yoldaşlarını jakoben ilhamlı “merkeziyetçi” ve otoriter yaklaşımları nedeniyle eleştirir. Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri (1904) adlı eserinde, bir devrimci sosyal demokratın, “proletaryanın örgütüne ayrılmaz bir bağ ile bağlı bir jakoben” olduğunu yazmaktan çekinmemişti[8]. Ancak genç Troçki’ye göre, jakobenlik ile Marksizm arasında bir seçim yapılmalıdır, çünkü devrimci sosyal demokrat ile jakoben “bir uçurumla birbirinden ayrılmış iki dünya, iki doktrin, iki taktik ve iki zihniyeti” temsil eder[9].
Broşürün ana teması, Lenin’in savunduğu yöntemlerin temsil ettiği “ikamecilik” tehlikesiydi: Troçki’ye göre, Lenin’in Ne Yapmalı? eserindeki görüşler, partinin işçi sınıfının yerine geçmesine yol açar ve parti içinde “parti örgütü –küçük bir komite– tüm partinin yerine geçmeye başlar; ardından merkez komite örgütün yerini alır ve sonunda bir ‘diktatör’ merkez komitenin yerini alır.”[10] Bu eleştiriler Lenin’e karşı haksız sayılabilir, ama yine de – vizyoner bir sezgiyle – SSCB’nin gelecekteki Stalinci kaderinin sadık bir yansımasını oluşturuyorlardı[11]. Bu tür bir yaklaşımı reddeden Troçki, şu iki karşıt sloganı ortaya atıyordu: “Yaşasın proletaryanın öz-eylemliliği! Kahrolsun siyasal ikamecilik!”
Lenin’e karşı olduğundan da fazla, Troçki bazı Bolşevik komitelerinin – örneğin Ural komitelerinin – Iskra’nın bir ekinde yayımlanan bir metinde dile getirdikleri kaygı verici doktrinlere karşı çıkıyordu: “Bu belgenin yazarları, proletarya diktatörlüğünün kendilerine, proletarya üzerindeki diktatörlük şeklinde göründüğünü yüksek sesle dile getirecek cesarete sahipler: toplumun kaderini kendi bağımsız eylemiyle ellerine alan işçi sınıfı değil, proletarya üzerinde ve onun aracılığıyla toplum üzerinde hüküm süren, sosyalizme geçişi güvence altına alan ‘güçlü ve kudretli bir örgüt’tür”[12]. Proletarya üzerindeki diktatörlük: birkaç kelimeyle tartışmanın merkezi sorunu böylece ortaya konmuş oluyordu.
Bu “Ural Manifestosu”ndaki görüşler bir “tuhaflık” değil, “partimizi tehdit eden çok daha ciddi bir tehlikenin belirtisidir” ve vardığı sonuçlar “özel olarak korkak olmayanların bile tüylerini ürpertmektedir”. Bu anlayışa karşı Troçki, devrimci iktidarın icra edilişinde çoğulcu bir demokrasinin gerekliliği üzerinde ısrar eder: “Yeni rejimin görevleri öylesine karmaşıktır ki, bunlar ancak farklı iktisadi ve siyasi inşa yöntemlerinin rekabetiyle, uzun ‘tartışmalarla’, yalnızca sosyalist dünya ile kapitalist dünya arasındaki mücadeleyle değil, aynı zamanda sosyalizm içindeki çeşitli akımlar ve eğilimler arasındaki sistematik mücadeleyle çözülebilir: proletarya diktatörlüğü önceden çözülebilir olmayan onlarca, yüzlerce yeni sorun ortaya koyar koymaz, bu akımların kaçınılmaz olarak belireceği açıktır. Ve hiçbir “güçlü ve kudretli örgüt”, süreci hızlandırmak ve basitleştirmek için bu eğilimleri ve ayrımları ezemez: çünkü toplum üzerinde diktatörlüğünü uygulayabilecek durumda olan bir proletaryanın, kendi üzerinde herhangi bir diktatörlüğe katlanmayacağı apaçık ortadadır”[13].
Çıkardığı sonuç fazlasıyla iyimser olsa da, Troçki’nin bu metninin önsezili, hatta peygamberâne karakteri, Bolşevik hareketin bazı akımları içinde işleyen, “tüyler ürpertici” otoriter ve antidemokratik eğilimleri fark etme yeteneğiyle çarpıcıdır.
Temmuz 1917’de Troçki Bolşevik Partisi’ne katılır. Bu karar, bir yandan Menşeviklerle (onlarla 1912’de “Ağustos Bloğu” olarak bilinen bir ittifak kurmuştu) 1915’teki kesin kopuşundan, diğer yandan Bolşevizmin yaşadığı derin dönüşümlerden kaynaklanır. Bolşevikler sadece kitle hareketine nüfuz etmiş bir parti haline gelmekle kalmamış, aynı zamanda Lenin’in Nisan Tezleri‘nin etkisiyle, sürekli devrim stratejisinin özünü içeren sola doğru bir dönüş yapmıştır (bazı “eski Bolşevikler” Lenin’i Nisan 1917’de “Troçkist” olmakla bile suçlayacaklardır…). Troçki’nin Bolşevizme bu katılımı kalıcı olmuştur: Bu dönemden itibaren ve 1940’ta ölümüne kadar Leninizm referansı ve devrimci önderlik olarak partinin hayati önemi konusundaki inanç, onun siyasal düşüncesinin merkezi eksenleri haline gelir.
İkameci Sapmalar ve 1923 Dönemeci
Sovyet iktidarının ilk yılları (1917-1923), demokratik özgürlüklerin giderek kısıtlanmasıyla karakterize edildi – Stalinist totaliter sistemden her ne kadar fersah fersah uzak olunsa da. Bolşeviklerle dayanışmasını sürdüren Rosa Luxemburg, buna rağmen, ünlü Rus Devrimi (1918) broşüründe yeni devrimci rejimin aldığı otoriter önlemleri eleştirmekten geri durmadı: Kurucu Meclis’in feshi, muhalif partilerin ve basının yasaklanması vb.
Lev Troçki, Lenin ve yoldaşlarıyla birlikte bu yönelimin sorumluluğunu paylaşır. Hatta 1920-1922 yılları arasında, bu yönelim aşırı merkezileşme ile karakterize edilen, emeğin askerileştirilmesi ve sendikaların devletleştirilmesi önerilerinin en açık ifadesini oluşturduğu hayli ölçüsüz bir biçime bürünür, ki bunlar Lenin ve partinin çoğunluğu tarafından reddedilmiştir. Yani Troçki, 1904’te tehlikesini bizzat teşhir ettiği kimi ikameci tezleri kendi elleriyle uygulamaya kalkışmıştır adeta.
Genel olarak, Troçki bu dönemde “jakoben” esinli otoritarizmle güçlü bir şekilde damgalanmış fikirler ve argümanlar geliştirecektir. Kautsky’nin eleştirilerine yanıt olarak kaleme aldığı Terörizm ve Komünizm (1920) ya da Sovyetlerin Gürcistan’ı işgalini meşrulaştırma girişimi olan Emperyalizm ile Devrim Arasında (1922) gibi broşürler bunun örnekleridir; dönemin siyasal tartışmalarındaki başka müdahaleleri de bu çizgiyi doğrular. Örneğin, Mart 1921’deki SBKP X. Kongresi’ndeki konuşmalarında Troçki, partinin diktatörlüğünü “kitlelerin kendiliğinden tepkilerindeki geçici dalgalanmalar ya da işçi sınıfının anlık tereddütleri hesaba katılmaksızın sürdürmesi gerektiği” tezini açıkça savunur. Ve Temmuz 1920’deki Komintern’in II. Dünya Kongresi’nde şu çarpıcı ikameci ideoloji fragmanını dile getirir:
“Bugün Polonya hükümetinden barış yapma teklifi aldık. Bu tür meselelere kim karar verir? Halk Komiserleri Konseyi var, ama o da belli bir denetime tabi olmalıdır. Kim tarafından denetlenecek? İşçi sınıfı tarafından mı, şekilsiz, kaotik bir kitle olarak? Hayır. Parti merkez komitesi toplanır, bu öneriyi tartışır ve yanıtın ne olması gerektiğine karar verir. Peki savaşı yürütmemiz, yeni birlikler örgütlememiz, onlar için en iyi unsurları bulmamız gerektiğinde kime başvururuz? Partiye. Merkez komiteye.”[14]
Esasında, Troçki, bu dönemde bile, Üçüncü Enternasyonal’deki sorunlara karşı çok daha nüanslı bir tutum sergilemiştir. “Parti” ve “kitleler” arasındaki ilişkiye dair Avrupa için savunduğu görüşler, Sovyetler Birliği için savunduğuyla çok farklı, hatta çelişkiliydi. Aynı dönemde yaptığı bir konuşmada, İtalya ile ilgili olarak, “Kitlelerin iradesini, sözde öncünün kararlılığıyla ikame etme fikri kesinlikle kabul edilemez ve Marksist değildir” diye özenle vurgular; ve Kasım 1920’de Komintern Yürütme Komitesi’nde Almanya üzerine yaptığı bir konuşmada, liderler ile hareketin tabanı arasında diyalektik bir karşılıklılık ilkesini savunur: “Kitlelerin eğitimi ve yöneticilerin seçimi, kitlelerin özerk eyleminin gelişimi ve yöneticiler üzerinde buna karşılık gelen bir denetim kurulması – bunlar birbirine bağlı ve birbirini şartlandıran süreçler ve olgulardır.”[15]
Büyük dönemeç 1923’te yaşanacaktır: Troçki, partinin ve Sovyet devletinin içinde bürokrasinin gücünün giderek artmakta olduğunu fark ettiğinde. Bu nedenle Yeni Yol’da, aygıtın “önderlik kadrolarını geriye kalan kitlenin karşısına koyma, onu [kitleyi] yalnızca bir eylem nesnesi olarak görme” eğilimini ve “ikamecilik” tehlikesini teşhir edecektir; bu tehlike, aygıtın yöntemleri, parti içindeki canlı ve etkin demokrasiyi ortadan kaldırdığında, yani “parti tarafından yürütülen önderlik, organlarının (komite, büro, sekreter vb.) idaresine yerini bıraktığında” ortaya çıkmaktadır[16]. Troçki kısa süre içinde Stalinist bürokrasinin başlıca karşıtı olacak ve sonraki yazılarında – örneğin İhanete Uğrayan Devrim’de (1936) – neredeyse kelimesi kelimesine Siyasal Görevlerimiz’deki sosyalist demokrasi ve çoğulculuk savunularını yeniden bulmak mümkün olacaktır.
Suikasta uğramasından kısa bir süre önce, Stalin biyografisini kaleme aldığı sırada, Troçki bu gençlik eserine son bir kez daha döner ve onu nüanslı bir yargıya tabi tutar: “1904’te yazdığım Siyasal Görevlerimiz adlı broşürde, Lenin’e yöneltilen eleştiriler olgunluktan ve isabetten çoğu kez yoksundu; yine de o dönemin ‘komitacı’larının düşünme tarzına dair bütünüyle doğru bir fikir veren sayfalar vardır (…). Lenin’in bir yıl sonra, kongrede [3. Kongre, Nisan 1905] kibirli komitacılara karşı yürütmek zorunda kaldığı mücadele, bu eleştiriyi bütünüyle doğrulamaktadır” [17].
Bununla birlikte, Troçki, “gelecekteki Stalinizmin Bolşevik merkezileşmesinde zaten mevcut olduğu” tezini, boş ve tarihsel temelden yoksun iddialar olarak reddeder; Stalinizmin kökleri, soyut “merkezileşme ilkesi”nde ya da devrimci profesyonellerin gizli hiyerarşisinde değil, Rusya’nın 1917’den önceki ve sonraki somut koşullarında aranmalıdır. Stalinist tasfiyeler, Troçki’ye göre, ironik bir şekilde, Bolşevizme yönelik eleştirilere en ezici yanıtı sağlar: Stalin, iktidarını kesin olarak kurabilmek için eski Bolşevik muhafızların tamamını katletmek zorunda kalmıştır[18].
Bu argüman haklıdır, ama yine de şu soruyu sormaktan kaçınamayız: 1917 öncesi Bolşevizmin kimi otoriter gelenekleri ve 1918-23 yıllarının antidemokratik pratikleri, Stalinizmin yükselişinde rol oynamadı mı? Ekim devrimcileri, belli bir noktaya kadar, farkında olmadan, sonradan kendilerini yok edecek bürokratik Golem’in doğuşuna katkıda bulunmadılar mı?
[2] Parvus ve Troçki arasındaki farklılıklar için şu esere bkz. Alain Brossat Aux origines de la révolution permanente : la pensée du jeune Trotsky, Maspéro, Paris 1974. [Sürekli Devrim’in Kökenleri: Genç Troçki’nin Düşüncesi]. Lenin, Luxemburg ve Troçki arasındaki ayrılıklar için şu eser ilgiyle okunabilir: Norman Geras, The legacy of Rosa Luxemburg, New Left Books, Londra 1976 veya Fransızca şu incelemeleri: Norman Geras ve Paul Le Blanc, Marxisme et parti 1903-1917 (Lénine, Luxemburg, Trotsky), Cahiers d’Étude et de recherche n° 14, 1990. Bu yazıların Türkçesi için bkz. https://www.devrimcimarksizm.net/sites/default/files/sinif-bilinci-14.pdf
[3] L. Trotsky, 1905, éditions du Minuit, Paris 1969, ss. 374 ve 383. Türkçesi: Lev Troçki, 1905, çev. Ufuk Demirsoy, Tarih Bilinci yay., 2000.
[4] L. Trotsky, “Bilan et perspectives”, 1905, op. cit. s. 420. Türkçesi: Sonuçlar ve Olasılıklar, Sürekli Devrim içinde, Yazın yayıncılık, çev. Ahmet Muhittin, 2007.
[6] Isaac Deutscher, Trotsky, le prophète armé (Julliard 1962) UGE 10/18, Paris 1972, t. 1, s. 290. [Türkçesi: Silahlı Sosyalist Troçki, çev. Rasih Güran, Alfa yayınları, 2017]. Deutscher şunları da ekliyor: “Bu seksen sayfalık broşür, onun düşüncesinin tüm özünü içerir. Hayatının geri kalanında — devrimin önderi olarak, ordunun kurucusu ve komutanı olarak, yeni Enternasyonal’in öncüsü olarak ve nihayetinde izi sürülen bir sürgün olarak — 1906’daki eserinde yoğunlaştırılmış halde bulunan tezleri savunacak ve açıklayacaktır.” (s. 291)
[7] Lenin’in daha sonra yazdığı gibi:“Fakat 1917’de, daha Nisan ayında, Ekim Devrimi’nden ve iktidarı ele geçirmemizden çok önce, biz halka açıkça şunu söylüyor ve açıklıyorduk: artık devrim burada duramayacak […] eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaşan iflas, (istense de istenmese de) ileriye, sosyalizme doğru bir yürüyüşü zorunlu kılacaktır.” V. Lénine, Œuvres, vol. 28, Éditions sociales & Éditions en langues étrangères, Paris-Moskova 1961, s. 310. [Lenin, Tüm Eserler, cilt. 28]
[8] V. Lénine, “Un pas en avant, deux pas en arrière. (La crise dans notre parti)”, Œuvres, t. 7, Éditions Sociales-Éditions du Progrès, Moskova-Paris 1966, s. 401. Türkçesi: Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri, https://www.marxists.org/turkce/lenin/1904/biradim.pdf
[9] L. Trotsky, Nos tâches politiques, Belfond, Paris 1970, s. 187. [Siyasal Görevlerimiz, Türkçe tercümesi bulunmuyor.]
[14] Isaac Deutscher, Trotsky, op. cit. s. 669 et L. Trotsky, The first five years of the Communist International, Pioneer Publishers, New York 1945, vol. 1, ss. 99-100. Türkçesi: Lev Troçki, Komünist Enternasyonal’in İlk Beş Yılı, çev. Ferit Burak Aydar, Alef yay., 2020.
[15] L. Trotsky, The first five years…, op. cit., ss. 301 ve 149.
[16] L. Trotsky, Cours Nouveau (1923) içinde Les bolchévicks contre Staline (1923-1928), IVe Internationale, Paris 1957, p. 13. Türkçesi: Lev Troçki, Yeni Yol, çev. Sanem Öztürk, Yazın yay., 2009.
[17] L. Trotsky, Staline, Grasset, Paris 1948.Türkçesi: Lev Troçki, Stalin, çev. Ülkü Öztürk, Yazın yay., 2006.