İmdat Freni

Blog

COVID-19: Tüm Gereksiz Çağrı Merkezlerini Kapatın!

Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Ağı’na ait kuruluşlarımız, çağrı merkezlerinde çalışan yoldaşların aktardığı bilgilere dayanarak, çağrı merkezlerindeki koruma eksikliklerini kınıyor.

Bazı ülkelerde, aktivistlerimiz, çağrı merkezlerindeki işçilerin hayatlarını riske atmamak adına önerilerde bulundu. Birçok durumda, patronlar onları dikkate almayı reddetti ve işçileri çalıştırabilmek için devletin baskı gücünün yardımını talep edecek kadar ileri gittiler!

Dünyadaki milyonlarca insanın iş yerlerine gitmesinin zorunlu ihtiyaç olması, bir belirsizlikten ibarettir. İnsanların iş yerlerine gitme zorunluluğu, Dünya Sağlık Örgütü ve birçok hükümet tarafından önerilen insan etkileşiminin sınırlanmasıyla (human interaction limitation) tamamen ters düşmektedir. Durumun aciliyetine rağmen, çok az gelişmiş olan evden çalışma uygulaması, yalnızca bazı şirketler tarafından önerilmektedir. Önemli sipariş hizmetlerinden yararlananlar ki bunların bazıları kamu sermayelidir, evden çalışmanın tanınmasını reddetmektedir. Ayrıca, evden çalışma sistemi, maalesef, dünyanın çeşitli bölgelerindeki azgelişmişlik ve sömürgecilikten dolayı uygulanamamaktadır!

Birkaç gündür, on binlerce çalışan, telefon abonelikleri, sigorta satma işlemleri veya çok uluslu ticaretin müşteri hizmetlerini sürdürmek için telefonlar almaya ve hatta aramalar yapmaya devam ediyor! Yaşanan sağlık acil durumu ortadayken,  bizim işimiz nasıl hayati kabul edilebilir? Her gün, bu alanda çalışanlar; işten çıkarmalar, geçici olarak işi bıraktırmalar, para cezaları gibi çeşitli yaptırım riskleriyle işlerine gitmeye zorlanıyorlar. Bu risklerle beraber, çalışanlar, bazen, yüzlerce kişi tarafından kullanılan, doğru ürünle temizlenmemiş çalışma yerlerini ve kulaklıkları devralıyorlar. Virüsün yayılmasında son derece verimli bir etkiye sahip olan bu gelişigüzellik ve çalışma koşulları aynı şekilde devam etmektedir. Çağrı merkezlerinde, her gün, bazen düzinelerce insan hastalığa yakalanıyor ve en iyi ihtimalle birkaç saat veya birkaç gün sonra yeniden açılmak için kapatılıyorlar.

Bizler, güvenliği olmayan anlamsız bir hizmetin üretimini reddediyoruz. COVID-19 hakkında bilgi vermekle bağlantılı hizmetler gibi hizmetin gerekli olduğu yerlerde güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi talebinde bulunuyoruz:

  • Hidro-alkolik jeli, sabunu, dezenfektan mendili, sürekli bir biçimde sağlama
  • Platforma göre elli kişiden fazla çalışmama 
  • Çalışanlar arasında bir metre mesafe
  • Bilinen enfeksiyon durumunda, işyerinin dezenfeksiyonuna kadar tahliye.

Hep birlikte üretimin durdurulmasını talep edelim!

Yapabiliriz ve zaten bazı şirketlerde yaptık.

Bu alanda, zarar görecek olanlar,  ağırlıklı olarak kadın taşeronlar, kapitalist sistemin ölüme giden askerleri olmayı (cannon fodder) kabul etmeyecekler. Hayatımızın onların kârlarından daha değerli olduğunu her zamankinden daha fazla savunuyoruz! Kendimizi sadece koronavirüse karşı savunmayalım!

Tüm gereksiz iletişim merkezlerinin kapatılmasını ve maaşlarımızın tamamının ödenmesini talep ediyoruz.

Bu alandaki çok uluslu şirketler, para kazanmak adına yasaların daha az koruyucu olduğu ülkelerde böylesi krizleri kullanamazlar. Bunu açık bir biçimde tüm yıl boyunca yeterince yapıyorlar. Bugünlerde, böylesi krizler boyunca, çok uluslu şirketler, üstlenici firmalara başvurarak sorumluluklarını yerine getirmeliler. Ayrıca, cayma hakkı ve devamsızlık hakkı için yaptırımların ve işten çıkarmaların sonlandırılması talebinde bulunuyoruz. Sonuç olarak, çağrı merkezlerinin ötesinde, hayati olmayan tüm işlerde gerekli önlemlerin alınması için mücadele ediyoruz.

Çeviri: Cihan Kaymaz

Kaynak: http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article52547

COVID-19, İnkâr ve Olasılıklar – Taci Keser

Şimdilik şurası açık ki, bugüne dek kültürel terimlerle ifade edilen sınıfsal nefret, süreç uzadıkça kendini giderek daha net terimlerle açığa vurmaya başlayacak. Bu nefreti örgütleyebilen, bir hedefe yönlendirebilenler, işte onlar, yeni Türkiye’nin yeni kazananları olacaktır.

On dokuzuncu yüzyılın İngiliz fabrikatörleri, salgın hastalıkların yoksul işçilerce fabrikalara ve ayak işlerini gördükleri nezih semtlerine taşındığını fark edince, sağlık önlemlerinin kitleselleştirmişlerdi. COVİD-19 uygar dünyayı ve onun 16. büyük ekonomisini sanayi devriminin şafağına geri götürme potansiyeli taşıyor doğrusu…

Kitlesel sağlık sigortası gibi “kızıl kokulu” önlemleri elinin tersiyle iten Donald Trump, yeni tip koronavirüse karşı önceki gün ABD tarihinin en büyük finansal destek paketini açıkladı. Birleşik Devletler ekonomisine 6 trilyon dolar enjekte edilecek. 2009 yılında Barack Obama’nın ekonomiyi canlandırmak için hazırladığı teşvik paketi sadece 838 milyar dolardı. Bu rakamlar COVID-19’un dünya sistemi açısından önemini gözler önüne koyan rakamlar. Buna karşın reel sektörde muazzam kayıpların önüne kısa vadede geçilebileceğine dair bir ışık şimdilik görünmüyor. 

Karamsar senaryolar, virüsün önünün alınmasının aylar, belki de yıllar alabileceğini varsayıyor. Geriye bir Mad-Max distopyası kalacak belki de. Elbette bu, küresel ölçekli felaket senaryolarının en berbatlarından birisi. Bu denli yıkıcı olmayan fakat otoritaryen eğilimlerin zaferini öngören senaryolar çok daha yaygın biçimde dillendiriliyor. Bir yanda Çin’in virüsle mücadeledeki başarısı, öte yanda “Batılı” demokrasilerin ve tilmizlerinin aldığı otoritaryen önlemlerin kalıcılığı endişesi karamsar senaryoların ikinci boyutunu oluşturuyor. Bu açıdan bakınca, büyüklü küçüklü tek adamların kılıç tokuşturduğu bir tür piyasa despotizminin tam da aradığı fırsatı yarattı COVID-19. Elbette hastalık yatıştığında küresel dünya ekonomisinden geriye ne kaldıysa onunla yetinmeleri koşuluyla.

İyimser senaryolar şimdilik kitlelerin ferasetine güvenmeyi vazetmekle yetiniyorlar. Küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin zehirli bir ok gibi dünyanın tüm emekçilerine saplandığı daha çarpıcı bir an bulmak hayli zor olmalı doğrusu. Muazzam bir örgütlenmeye sahip kapitalist sistemin kavuğu kendilerine serinkanlılıkla devretmeyeceği malum. Yine de dünyanın artık o alıştığımız dünya olmayacağının belirtileri gün geçtikçe artıyor. Yeni koşullara uygun örgütlenmeyi kim ya da kimler hayata geçirecekse, sanırım yeni dünyanın ilk muzaffer sahipleri de onlar olacak.

Türkiye: Krizin İnkârı mı?

COVID-19 Türkiye’ye elbette Çin imparatoru Qin Shi Huang’ın ordularıyla, kılıç ve gürzle, gonglar eşliğinde girmedi. Hatta son ana dek, tedirgin ama umutlu bir bekleyişin kamuoyunu etkisine aldığı dahi söylenebilir. Uzak diyarlarda patlak veren lanet bir hastalığın önüne bir yerde elbette set çekileceği umuduydu bu. Tıpkı 2003 yılının SARS, 2014 yılının Ebola virüslerinde olduğu gibi.

Tıbbi anlamda alınan tedbirler gecikmeli ya da yetersiz de olsa, dünyadan tam anlamıyla kopuk tedbirler değil. Ancak siyasi ve ekonomik cephede dünya ülkelerine kıyasla hayli tuhaf gelişmeler yaşanıyor. 10 Mart tarihinde Türkiye’de ilk COVİD-19 testinin pozitif çıkmasının ardından,  hastalığın geometrik oranda artacağı çok kısa sürede belli oldu. Alınan koruma önlemlerinin hâlihazırda bolca borca batmış bir ekonomiyi yerle bir etmesi muhtemeldi.

Sonuç olarak, yaşlı, hamile ve kronik hastalığı olan kesimler haricinde kamuda iş kesintiye uğratılmayacaktı. Geriye kalanlar yıllık izinlerini kullanabilirdi elbette. Özel sektöre gelince tablo içinden çıkılmaz bir hal almaya başladı. Çoğu işkolunda göstermelik önlemlerle üretim devam etti. Ekonominin can damarlarından olan hizmet sektöründe alınan tedbirler alt kademe çalışanlara ücretsiz izin ve kimi durumlarda işten çıkarma olarak geri döndü. Bir küçük esnaflar ülkesi olan Türkiye’de krizden sağ çıkacak aile işletmesi bulmak, belli sektörler haricinde hayli güç olacağa benziyor. Finans sektöründe zaten neredeyse 24 saat işbaşında olmak bu alanda var kalmanın olmazsa olmazı.

Doğrusu Türkiye’nin 18 Mart’ta açıklanan 100 milyar liralık ilk ekonomik tedbir paketi geniş kesimler açısından tam bir düş kırıklığıydı. Konaklama vergisindeki erteleme ve havayolu taşımacılığındaki KDV indirimi muhalif kamuoyunda ve sosyal medyada ön plana çıktı. Açıkçası, en düşük emekli maaşının 1500 liraya yükseltilmesi, ihtiyaç sahibi ailelere yapılması öngörülen nakdi yardım, 80 yaş üstü yaşlılara verilecek bakım hizmeti ve emeklilerin bayram ikramiyelerinin Nisan başında ödenecek olması dışında, 19 maddelik paketteki hemen tüm tedbirler işverenler gözetilerek alınmıştı. Böylece ne general ne de prens tanımayan sınıflar üstü bir virüsün önüne satrançta oyunu geliştirmek adına feda edilen piyonlar sürüldü: işçiler, düşük kademelerdeki memurlar, garsonlar, manavlar, balıkçılar, gündelikçiler ve diğerleri.

Türk egemenlerinin alışageldikleri, tanıdıkları ve evleri belledikleri dünya göz göre göre değişiyor. Şimdilik şurası açık ki, bugüne dek kültürel terimlerle ifade edilen sınıfsal nefret, süreç uzadıkça kendini giderek daha net terimlerle açığa vurmaya başlayacak. Bu nefreti örgütleyebilen, bir hedefe yönlendirebilenler, işte onlar, yeni Türkiye’nin yeni kazananları olacaktır. Halihazırdaki iktidarın bu işi uzak ya da yakın, gerçek ya da hayali yeni bir hedef göstererek başarması imkânı ise giderek azalmaktadır.

Havacılık Sendikalarından Ortak Açıklama: Covid-19’un Ötesinde, Gerçek Virüs Kapitalizm!

Air Crew Committee, CGT (İspanya), CUB, SOS Handling, SUD Aérien gibi bir dizi havacılık sendikası havayolları ve havaalanı sektörlerinde Covid-19 krizi sırasındaki çalışma koşullarını mahkûm ederek sadece acil durum uçuşlarına izin verilmesi ve kritik bir öneme sahip havayolu şirketleri ile havaalanlarının kamulaştırılması talebini yineledi. Metnin bütünü şöyle:

Havayolu ve havaalanı sektörlerindeki işçiler ve sendika aktivistleri olarak, öncelikle, koronavirüsün (Covid-19) ortaya çıkmasına rağmen, yetersiz güvenlik ekipmanlarıyla ve üstelik daha uzun süre çalışmaya zorlanan, hem kendilerinin hem de ailelerinin sağlığını riske atan, tüm çalışma arkadaşlarımıza enternasyonalist destek ve dayanışmamızı sunmak istiyoruz. Dayanışmamızı herkese, özellikle bu kriz nedeniyle işlerini kaybeden güvencesiz çalışanlara gönderiyoruz.

Karar vermesi gereken piyasa değil!

Havacılık ve havaalanı sektörlerinin yaşadığı ağır krizin farkındayız. Covid-19 nedeniyle havayolları şirketleri faaliyetlerini %95 oranına kadar düşürmek durumunda (ve daha krizin ortalarındayken) kaldı.

İlk olarak Çin’in Wuhan bölgesinde patlak veren acil durumun başından itibaren faaliyetlerde bir azalma söz konusu oldu. 

Havaalanlarının ticari trafiğe kapatılması gündeme gelene kadar güvenlik ekipmanları (maske ve eldiven) için talep vardı. 

Sesimiz duyulmadı ve hala duyulmuyor: bugün havayolu trafiğinde güçlü bir düşüş varsa bu, virüsün (Covid 19) yayılmasını durdurmak için ticari uçuşları durdurma politikasından değil, sadece piyasa talebindeki düşüşten (bilet satışları) kaynaklanmaktadır.

Çalışmaya devam edemezsiniz!

Sağlık çalışanlarına olan tüm saygımızla, havacılık-havaalanı sektörü çalışanları olarak, en başından beri herhangi bir korunma olmaksızın çalışıyoruz, havaalanı ve uçakların içinde binlerce yolcuyla doğrudan temas kurmaya devam ederken, maske ve eldiven kullanımının tamamen yasaklandığı bazı durumlarda çalışıyoruz.

Tüm bunlar sorumsuzca ve kabul edilemez!

İşçilerin ve yolcuların sağlığının korunmasını sağlayacak, sağlık ve güvenlik hususunda çeşitli hükümetler tarafından yeni kanunlar yapılacak:

Yalnızca acil durum uçuşları (gıda transferi, ilaç, hasta insanlar, vb.) ile aile birleşmeleri ve geri dönüş uçuşlarının yapılması güvenceye alınarak, ticari trafiğin tamamen durdurulması sağlık korumasını garanti edebilir. 

Krizin bedelini işçiler ödememeli

Açıkça görülüyor ki, bu acil sağlık durumunun azami süresi boyunca, hava trafiğinin geçici olarak askıya alınmasının bedeli, havacılık-havaalanı sektörü işçileri veya tedarik sektöründeki (kafeterya, temizlik, mağazalar, barlar, vs.) çalışma arkadaşlarımız tarafından ödenmemelidir.

Bu krizin bedeli, onlarca yıldır, her yıl sadece küçük bir kısmının işçilere ulaştığı milyarlarca Avro’luk gelir elde eden, sürekli büyüyen bir sektörden kazanç elde edenler tarafından ödenmelidir. Krizin bedeli, bu topyekûn kriz döneminde ve tekrar yola çıkmaya hazır olduğumuzda, sektördeki tüm çalışanlar için istikrarı ve tam ücretleri garanti etmesi gereken patronlar ve hükümetler tarafından ödenmelidir. 

Havacılık-havaalanı sektörü hayati önemdedir: ulusal şirketler ve havaalanları kamulaştırılsın!

Bu kriz, her ülkede, havacılık-havaalanı sektörü gibi hayati bir sektör üzerinde kontrole sahip olmanın önemini ortaya koydu; koronavirüs krizi gibi birçok dış faktöre karşı koyabilecek bir sektördür bu.

İlk zorlukta işçileri işten çıkarıp, yolcuları ortada bırakacak olan özel çıkarlar ve fırsatçılar tarafından denetlenemez!

Biz her zaman temel ulusal şirketlerin ve gerçek birer müşterek olarak kabul edilen havaalanlarının kamulaştırılmasını talep ettik, böylece bunları işçilere ve gezegenin tüm yaşamı için elzem olan çevre ve iklime saygılı biçimde toplumun hizmetine sunabiliriz. 

HER ŞEYDEN ÖNCE İŞÇİLERİN SAĞLIĞINA VE YAŞAMINA SAYGI!

HEMEN UÇUŞ SINIRLAMASI-SADECE ACİL UÇUŞLAR!

TAŞIMACILIK ŞİRKETLERİ VE HAVAALANLARI KAMULAŞTIRILSIN!

KRİZİN BEDELİ PATRONLAR VE HÜKÜMETLER TARAFINDAN ÖDENMELİ!

KADRO AZALTIMINA HAYIR!

ACİL DURUM BOYUNCA %100 MAAŞ GARANTİSİ VERİLSİN!

İmzacı sendikalar:

Air Crew Committee, CGT (İspanya), CUB, SOS Handling, SUD Aérien

Çeviri: Bilge Certel

Kaynak:http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article52559

Virüsün Uyarısı- Kapitalizm, Sağlık Krizi, İklim Krizi – Daniel Tanuro

Virüs bize sesleniyor. Bize dayanışma, cömertlik ve ölçülüğe ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Bize kemer sıkma, özelleştirme ve kârlılığın özellikle de sağlık alanında cinai sonuçları olduğunu söylüyor. Ayrıca, sera gazı emisyonlarında yıllık bazda % 7 oranında gerçek bir radikal azaltımın mümkün olduğunu da söylüyor. Tek koşulu var: daha az üretin ve daha az taşıyın.

Elbette virüs herhangi bir ayrım gözetmiyor: emisyonları yaşamlara son vererek, çok fazla ıstırap, izolasyon ve endişe yaratarak körü körüne azaltıyor. Toplumsal eşitsizlikleri ve güvencesizliği şiddetlendiriyor. Belirli bir zaman sonra, bazı temel ihtiyaçların kıtlığıyla karşılaşabiliriz. Bu nedenle sevinmek saçma veya sinik olacaktır.

Biliminsanlarına göre, 1.5 ° C’yi aşmamak için her yıl gerekli olan devasa emisyon azaltımlarına ulaşmak için virüse güvenmek daha da saçma veya sinik olurdu. (2030’a kadar AB ülkelerinde -%65, dünya çapında -% 58, 2050’ye kadar -% 100). Bu salgın mümkün olan en kısa sürede durdurulmalıdır.

Yine de, virüsün eylemi hükümetlerinkinden daha etkilidir. 25 yıldır devam eden müzakerelere rağmen, bugün CO2 emisyonları 1992’deki Dünya Zirvesi’nden % 60 daha fazla. Paris anlaşmasına rağmen, hükümetler tarafından alınan önlemler bize 3,3 ° C’lik bir ısınma vaat ediyor – aynı hükümetlerin geçmemeye karar verdiği seviyenin iki katı!

Yani, ister işyerlerimizde tehdit altında bulunalım, ister evlerimize kapanmış olalım, virüs bizi düşünmeye ve hayal gücümüzü çalıştırarak birkaç soru sormaya davet ediyor. Örneğin:

  • Virüs tarafından körlemesine yapılan üretim ve ulaşım kısıtlaması yerini neden gereksiz ve zararlı üretim faaliyetlerinden başlamak üzere toplumun kararlaştırdığı ve planladığı bir kısıtlamaya bırakmasın?
  • Bu gereksiz veya zararlı üretimlerin (silahlar, reklamlar, özel otomobiller, plastikler, vb.) ortadan kaldırılmasından (kısmen veya tamamen) etkilenen emekçiler neden gelirlerini koruyamasın ve insanlara ve ekosistemlere bakım işlerinde topluca istihdam edilmesinler? Bunlar hem toplumsal ve ekolojik açıdan faydalı hem de kişisel açıdan tatmin edici işler olurdu.
  • Neden çokuluslu şirketlerin “değer zincirleri”nden elde edilen kârı azamileştirme hedefinin yönettiği küreselleşme yerini toplumsal adalete ve iklim adaletine, seyahat ve yerleşme özgürlüğüne ve gıda egemenliğine dayalı, sömürgeci ilişki biçiminden arınmış cömert bir işbirliğine bırakmasın?
  •  Biyolojik çeşitlilik ve sağlık açısından yıkıcı bir tarımsal işletmecilik (agrobusiness) -ki bu virüsün yayılmasını sağlamaktadır [1] – yerini neden insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik için çok daha faydalı olan bir tarım ekolojisine (agroekolojibırakmasın?
  • Neden toplumun ağırlık merkezi, meta üretimi alanından insanlara ve insan olmayanlara “bakım/ihtimam gösterme” alanına geçmesin?
  • Neden hem daha az üretip, daha az taşıyıp hem de daha çok paylaşmayalım? Zenginlikleri, bilgiyi, gerekli emeği ve… hepsinden daha değerli olan kaynağı, zamanı neden paylaşmayalım?

İklimi kurtarmak için elini kıpırdatmayan politikacıların argümanı her zaman aynıdır: “Biz istiyoruz, ancak insanlar tüketici davranışlarını değiştirmek istemiyorlar”. Aksine, salgına verilen tepki, tehlike hakkında iyi bilgilendirilmiş olan toplumların yaşam tarzlarında önemli değişiklikleri kabul ettiğini göstermektedir.

Ayrıca, değiştirmek istemeyenlerin gerçekte ekonomiden sorumlu olanlar, finansçılar ve büyük şirketlerin hissedarları olduğunu da gösterir. Bir salgın sırasında bile, maksimum kâr elde etmek için daha düşük maliyetle daha fazla üretmeye devam etmek istiyorlar. Emekçilerin ve nüfusun sağlığını hiçe sayarak.

Virüs, hükümetlerin bu politikanın hizmetinde olduğunu da söylüyor bize: bir acil sağlık durumu varken bile, hayati olmayan sektörlerdeki faaliyetleri askıya almayı reddediyorlar; sağlık sektörünün yeniden finanse edilmesi gerekirken, bankalara yardımcı oluyorlar [2]; daha fazla dayanışma gerekirken, sosyal destek alanları, evsizleri, göçmenleri, emeklileri taciz etmeye devam ediyorlar; salgını yenmek için daha fazla demokrasi ve katılım gerekiyorken, kendilerine özel güçler veriyorlar…

Evsizlere, dezavantajlılara, yaşlılara, evraksızlara yardım etmek, sağlık çalışanlarını desteklemek için kurular sayısız taban inisiyatifi, hayati olmayan işletmeleri durdurmak için grevler vs. başka bir siyasetin mümkün olduğunu gösteriyor. Dayanışmacı, demokratik, toplumsal ve cömert bir öz-disiplin siyaseti.

2002 yılında, SARS Koronavirüs salgını sırasında, virologlar daha başka koronavirüslerin takip edeceği ve bir aşı bulunabileceği konusunda uyardılar, ancak hükümetler bu araştırmaları finanse etmeyi reddetti. Tıbbi araştırmaların çokuluslu ilaç şirketlerinin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı halk sağlığı değil hasta piyasasında ilaç satarak elde edilecek kâr.

Aynı şekilde, 25 yıldır, iklimbilimciler iklim değişikliğinin daha tehdit edici hale geleceği ve petrol, kömür ve doğalgaz yakmayı keserek bunun durdurulması gerektiği konusunda uyarıyorlar. Fakat hükümetler elini kıpırdatmadı. Enerjinin çokuluslu şirketlerin elinde kalmasını istiyorlar, ki bunların amacı sosyal adalete mümkün olan en hızlı enerji geçişini sağlamak değil, her şeyden önce kâr elde etmektir

İklim değişikliği salgından çok daha tehlikelidir. Deniz seviyesinin on metreden fazla yükselme riski vardır. Hızlı hareket etmezsek, dünyayı yüz milyonlarca insan ve sayısız insan-olmayan canlılar için, geri dönüşü olmayan biçimde, yaşanmaz hale getirecektir. En yoksul, en zayıf olanlar bunun bedelini ödeyecektir.

Bu tehditle nasıl mücadele edileceği, seçilen önceliklere bağlıdır. Salgın, sahip-olanların önceliklerine ve bunun doğurduğu sonuçlara ışık tutuyor: insan bakımından önce meta üretimi; seyahat özgürlüğünden önce spekülasyon yapma özgürlüğü (örneğin maskelerde); sosyal hizmetleri finanse etmeden önce bankaların kurtarılması; demokratik katılım yerine özel güçler ve polis varlığının genelleşmesi (Çin’de olduğu gibi!); dayanışma yerine göçmenlerin peşine düşülmesi.

Bu emsalden, herkes, sahip-olanların ve muktedirlerin iklim tehdidine karşı -iş işten geçtikten sonra- bir şey yapmaya karar vermekten başka bir seçeneğe sahip olmadığında aynı önceliklerin nasıl uygulanacağını hayal edebilir.

CO2 gibi görünmez olan virüs bizi uyarır. Bize, bir parçasını oluşturduğumuz doğadan daha güçlü olduğumuza inanmayı bırakmamızı söyler. Bize kapitalist üretimciliğin bizi uçurumun eşiğe getirdiğini ve dünyanın efendilerinin bizi kurtaramayacağını söyler: yoksulları, sömürülenleri, ezilenleri ve özgürlüklerimizi feda ederek kendilerini kurtaracaklar. Bize neoliberal politikacıların bizleri kurtarmayacağını söyler: dünya ile ve benzerlerimizle olan ilişkimizi tamamen bozan bu akıl almaz sisteme, kapitalizme bir son vermek için ayağa kalkmak ve örgütlenmek zorundayız.

Notlar:

[1] Uzmanlar, doğal ortamların yok edilmesinin ve tarımsal standardizasyonun yeni virüs hastalıklarının ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olduğu konusunda hemfikir.

[2] Avrupa Merkez Bankası, şirketler ve hükümetlerin borçlarını satın alarak “bankaları rahatlatmak” için 750 milyar avro serbest bırakıyor.

Çeviri: Rıfat Hasret

Nükleer Kıyamet ve Negatif Ütopya: Günther Anders’in Apokaliptik Marksizmi – Uraz Aydın

Telefonun kulak tırmalayıcı sesi, profesörü dalmış olduğu okumadan, derin bir uykudan uyandırırcasına kopardı. İdarî işler enstitüde geçirdiği vaktin önemli bir kısmını işgal ediyordu ve ofisinde kitaba temas edebildiği nadir anlardan biriydi bu. Çokça ortak dostunun bulunduğu, hatta çalışmalarında benzer yaklaşımlar sergileyen, fakat hiçbir zaman fazla bir samimiyet kuramadığı eski bir tanıdıktı arayan. Kısa, resmî bir selamlaşma ve hal hatır sorma faslının ardından mütecaviz şahıs sadede geldi: Paris’te nükleer karşıtı bir miting yapılacaktı, ve oraya katılmasını talep ediyordu. Profesör, Hiroşima’nın yarattığı kırılmayı azımsamaktan uzaktı. Fakat siyasal aktivizme her daim mesafeli kalmayı tercih etmişti. “Biliyorsunuz, bir bayrağın arkasında yürümek pek benim tarzım değil” diye yanıt verdi soğuk bir ses tonuyla. Aldığı cevap ise, muhafaza etmekte her zaman dikkatli olduğu ciddiyetinden fersah fersah uzaktaydı: “O halde siz de bayrağın önünde yürüyün!”.
 
Profesör Wiesengrund Adorno sinirlerine hâkim olmaya çalışarak telefonu kapattı.
 
Hattın diğer ucundaki kişi, Günther Anders. Adı pek tanıdık gelmese de kendisini çevreleyenleri iyi tanırız: Hocaları Heidegger, Husserl ve Cassirer, eşi Hannah Arendt, kadim dostu Hans Jonas, arkadaşları Bertold Brecht, Ernst Bloch, Herbert Marcuse, kuzeni Walter Benjamin… Yirminci Yüzyılın düşünce dünyasının bir çeşit geçit törenini andıran böylesi bir çevre içinde Anders’in çalışmaları çok daha sınırlı bir kesim tarafından takip edilmiştir.
 
Türkiyeli okur içinse durum daha da vahimdir. İnternette yapacağınız kısa bir araştırmanın sonuçları, Günther Anders’in neredeyse yalnızca Mehmet Ali Aybar’la birlikte Russell Mahkemesi’nde yer almış olmasından dolayı anıldığını gösterecektir.
 
Klişeleşmiş bir ifade kullanmaktan çekinmeyelim, bugün Anders’in fikriyatı, kavramları ve eylemi her zamankinden daha güncel hâle gelmiştir. Ve de, maalesef diyelim, bundan sonra güncelliğini yitirmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü girişteki kısa anekdottan da anlaşılabileceği gibi Anders, hayatının önemli bir dönemini nükleer silahlara karşı mücadele etmekle geçirmiş ve bir “nükleer kıyameti” önlemeye, ya da daha doğrusu, kendi ifadesiyle “ertelemeye” adamıştır. İnsanlığın topyekûn imhasının olanaklı ve hatta muhtemel hâle geldiği bir dünyada insanın durumunu kavramak, bu durumu analiz edebilmek için gerekli kavramları icat etmek ve dolayısıyla Hiroşima sonrasının Marksist esinli felsefesinin temellerini atmak, Anders’in fikrî zemindeki esas kaygısı olmuştur. 1983’te Günther Anders Adorno Ödülü’ne layık görüldüğünde, törende yaptığı konuşmada, pratikle kurduğu ilişki konusunda her zaman kendisine eleştirel yaklaşmış olsa da, Adorno’nun çalışmalarıyla kendisininkilerin birbirini tamamladığını, ve bir “apokaliptik dünyanın ansiklopedisi”ni oluşturduklarını söylemiştir. Japonya’da yaşanan deprem ve tsunaminin ardından baş gösteren ve bu satırlar yazılırken hala denetim altına alınamamış olan nükleer felaketin, bu ansiklopedinin ana başlıklarına bir göz atmayı gerektirdiğini düşünüyoruz.

 
Heimatlos – Bir Entelektüelin Klasik Güzergâhı
 
Anders’in yaşamı Yahudi-Alman aydınların klasik tipolojisinden şaşmaz. Gerçek adıyla Günther Stern, ünlü psikolog (ve IQ kavramının mucidi) Wilhelm Stern’in oğlu olarak 1902’de Breslau’da doğar. Çeşitli Alman üniversitelerinde (Hamburg, Freiburg, Heidelberg) felsefe eğitimi gördükten sonra Berlin’e yerleşir ve Brecht’in de aracılığıyla edebiyat eleştirileri yazarak hayatını kazanır. 20’lerin sonlarında Heidegger’den esinlenerek yazdığı felsefi denemelerin ilerleyen yıllarda varoluşçuluk akımı üzerinde etkileri olacaktır. 30’ların başında edebî türde de iki eser verir, Yahudilerin sürgün ve asimilasyon koşullarının metaforik bir dille anlatıldığı Learsi ve yine benzer bir anlatımla, antifaşist direnişte hafızanın aktarımının önemini vurgulayan ve ölümünden sonra yayınlanan Die molussische Katakombe. Bu arada eşi Hannah Arendt ile artık Paris’e yerleşmiştir. 1936’da, Arendt’ten ayrıldıktan sonra ABD’ye göç eder. Bu dönemde entelektüel faaliyete fazla vakit ayıramaz, zaman zaman şiir yazar ve hayatını idame ettirmek için bulaşıkçılıktan işçiliğe çeşitli geçici işlerde çalışır. Avrupa kökenli mültecilerin çeviri işlerinde istihdam edildiği Office of War’da bir müddet çalışır fakat kendisine tercüme edilmek için verilen bir broşürü, ırkçı ifadeler taşıdığı için çevirmeyi reddedince işten atılır. 40’lı yılların sonunda New York’ta felsefe dersleri verdikten sonra, 1950’de Avrupa’ya döner ve bu kez, Almanya’da yaşamayı ve kendisine teklif edilen öğretim üyeliği görevini reddederek Viyana’ya yerleşir. Kafka üzerine kitabını (Kafka, Lehte ve Aleyhte) 1951’de yayınlatır, fakat artık aklını esas olarak meşgul eden konu, nükleer bombanın tehdidi altındaki insanın yaşamı ve değerleridir. Bu konudaki esas çalışması Die Antiquiertheit des Menschen’in (insanın makine karşısında miadını doldurması, gereksizleşmesi, “antika” haline gelmesi anlamını taşır) ilk cildi 1956’da yayınlanır. Alt başlığı ise şöyledir: “İkinci Sanayi Devrimi Çağında Ruh Üzerine”. İki yıl sonra Japonya’da nükleer karşıtı bir kongreye katılır ve “atom çağında ahlak” başlıklı bir atölyede yer alır. Bu yolculuk vesilesiyle Hiroşima ve Nagazaki’yi ziyaret eder. 1959’da Hiroşima saldırısında görev yapan pilotlardan biriyle, Claude Eatherly’yle yazışır[1]. 1964’te Adolf Eichmann’ın oğlu Klaus Eichmann’a bir açık mektup gönderir. 1967’de ABD’nin Vietnam’da işlediği suçları değerlendiren Russell Mahkemesi’nde yer alır. Fakat tüm bu yılları, insanlığı karşı karşıya olduğu nükleer felaket tehlikesine karşı uyarma bilinciyle geçirir. 1986’da Çernobil felaketiyle birlikte Çernobil İçin 10 Tez’iyle tekrar gündeme gelir. 1983’te aldığı Frankfurt Kenti Adorno Ödülü’nün ardından 1992’de Sigmund Freud Ödülü’nü alır, Viyana Üniversitesi’nin kendisine vermek istediği fahri doktorayı ise reddeder. Aynı yıl içinde ölür.[2]

 
Şeyleşme, Utanç, Ütopya
 
6 Ağustos 1945. Bu tarih, yani Hiroşima’nın bombalanması yeni bir çağın işaretidir Anders için. Ölümlü bir tür olmaktan, artık kendini öldürebilecek (yok edebilecek) bir tür haline gelmiştir insan. “Son insanların ilk kuşağıyız” diyordu. Bu yeni, apokaliptik çağı kavramaya hizmet edecek nosyonları şekillendirmek, bir filozof olarak aslî uğraşı olacaktır. Ama bir mülakatında vurguladığı gibi, yalnızca meslektaşlarının anlayabileceği felsefî metinler yazmak Anders’e anlamlı gelmiyordu. “Bir fırıncının başka fırıncılar için ekmek yapması kadar anlamsız” diyordu.[3] Dolayısıyla, kendi deyimiyle bir “pedagog” olarak, daha geniş kesimler tarafından anlaşılabilecek bir dille işlenmiş ve gündelik hayattan bolca örneklerle bezeli metinler, kısa tezler, günlüğünden notlar, hikayeler şeklinde, kendi yarattığı araçların bir ürünü olan kıyametle karşı karşıya kalan insanın trajedisini tasvir etmeye çalışmıştır.
 
Anders’in öncelikli olarak ele aldığı kavram, “Prometheusçu utanç”, insanın kendi ürettiği nesnelerin kusursuzluğu karşısında, kendisini özgürleştireceğini tasavvur ettiği bu nesneler tarafından küçük düşürülmesi ve hatta tutsak edilmesi karşısında duyduğu utançtır. Anders çalışmalarında, sıklıkla Die molussische Katakombe’daki hayalî ülke Molüsya’nın efsanelerine gönderme yapar. Bunlardan birinde Tanrı Bamba dağları yarattıktan hemen sonra görünmez hâle gelmiştir, çünkü bu dağlardan biri olmamaktan utanmaktadır. Benzer biçimde insan da icat ettiği, yarattığı nesnelerden biri olamamaktan utanmaktadır. Anders’e göre bu insanlığın kendi şeyleşme (réification) tarihinde yeni, ikinci bir aşamadır. İlki, insanın ve kurduğu ilişkilerin giderek şeyleşmesi, şeyler arası ilişkilere dönüşmesidir. Bu yeni, ikinci aşamada hissedilen ise bir şeye dönüşmüş olmaktan değil, tam tersine gerçekten bir “şey”, bir “nesne” olamamaktan kaynaklanan bir utançtır. Dolayısıyla insan bu noktadan itibaren, yarattığı ürünlerin “ontolojik üstünlüğü” karşısında “artık kendi safını terk edip, nesnelerinkine geçmiştir”. Artık kendisine de bu nesnelerin gözüyle bakmakta, onların kriterleriyle kendisini değerlendirmektedir. Onların bakış açısının da ötesinde bu şeylerin “duygularını” da benimsemiştir: “Bizzat bu nesnelerin kendisini küçümseyebileceği gibi kendi kendini küçümsemektedir”[4].
 
Böylece, Enzo Traverso’nun da altını çizdiği gibi, Anders’in formüle ettiği bu Prometheusçu utanç, 19. Yüzyıl boyunca hâkim olan ilerleme inancının bir “diyalektik karşıtı” olarak karşımıza çıkıyor ve çarpıcı biçimde Benjamin’in tarih meleğinin dehşetle bakan gözlerini andırıyor[5]. Böylesi bir dünyada artık ütopyaya yer kalmamıştır Günther Anders için. Daha doğrusu bir tek ütopya kalmıştır, ama o da insanlara ait değildir: tümüyle “makineleşmiş bir dünya”, ona eklemlenmemiş hiçbir “parça”nın kalmayacağı bir “mega-makine”, kendi hizmetinde olmayan hiçbir şeyin varlığını sürdüremeyeceği bir “teknik-totaliter devlet”. Bu, ta ilk makineden beri tüm makinelerin ve aygıtların hayalidir. Ama insan için, kendi yarattıklarının özerkleşmesi sonucu tümden tasfiye edilme riskiyle karşı karşıya olan insan için bu bir “negatif ütopya” oluşturur. Tıpkı Huxley’in ünlü eserinde olduğu gibi[6].
 
Anders, elbette ki, makinelerin insana savaş açtığı, ve ele geçirdiklerinin enerjisini emdiği matrixoid bir dünya tasavvur etmiyor. Bilimkurgu yazarlarını da büyük oranda modern “tekniğin hizmetinde bir sanatsal avangard” olarak görüyor (tabii böylesi “vülger” propagandacılar içinde saymadığı Orwell, Huxley veya Stanislaw Lem gibi eleştirel yazarlar hariç). Kendi yaptığını daha çok bir “felsefe-kurgu” olarak görüyor, yani toplumsal gerçeklikteki mevcut eğilimleri abartarak, sonucuna vardırıp, onları birer olgu olarak kavrayıp bunun üzerinden düşünce üreten bir yöntem. Zaten “abartı”nın kendisini bir yöntem olarak kullandığını kabul ediyor, ve “çıplak göz”le görülmeyen bazı olguların, halihazırda “abartılı” (aşırı) bir hal almış bazı durumların, ancak büyütülerek yani abartılarak bilincine varılabileceğini düşünüyor[7].

 
Nükleer Kıyameti Kavramak
 
İnsanın kendi yaratısı olan ürünlerle ilişkisini irdelemekle birlikte, Günther Anders esas olarak insanın kendi eliyle kıyameti olanaklı hâle getirmesi üzerinde durur; bunun da ötesinde, bu kıyamet tehdidini kavrayamamasına odaklanır. Burada birkaç kavramı devreye sokar. Bunlardan biri, bir önceki konuyla da bağlantılı olan “Prometheusçu Açı”. Bu, insanın yarattığı dünyayla kendi arasında oluşan farkı ve yine bununla ilişkili olarak, insanın farklı yetileri, bu yetilerin gelişme ritimleri veya “uzamları” arasındaki farkı ifade eder. Anders, bu “eşsüremli olmama” haline bir ilk örnek olarak Marksist teorideki altyapı ile üstyapı veya üretim ilişkileriyle ideolojiler arasındaki açıyı, ritim farklılığını verir. Fakat bu, farklı “açı”lardan sadece biridir Anders’e göre. Başka türden açılara şöyle örnekler verir: eylem ile temsil, hareket ile duygu, bilim ile bilinç veya insan bedeni ile yarattığı araçlar arasındaki açılar.
 
Burada, belki daha sonra, başka bir yazıda daha geniş bir tartışma ve karşılaştırma yürütmek üzere, Daniel Bensaïd’in Marx’tan (ve de Ernst Bloch’un “çağdaş olmayış” [non-contemporanéité] kavramından) beslenerek “zamansallıkların uyumsuzluğu” şeklinde formüle ettiği olgunun, farklı problematikler çerçevesinde olsa da, Anders’in meselesiyle bir miktar kesiştiğini vurgulamak lazım. Bensaïd bununla, farklı siyasal, ekonomik, toplumsal, ekolojik, estetik, kültürel…vs. zamansallıkların, yani gelişim/dönüşüm ritimlerinin olduğunun altını çizer. “Devrim yaptık diye, Ödipus kompleksi bir günde ortadan kalkacak değil” derken bunu vurgular[8].
 
Anders’e dönecek olursak, burada üzerinde durulan, insanın farklı melekelerinin birbirinden “ileride” veya “geride” olmasıdır. Ve tabii ki temel kilit konu da insanın hidrojen bombasını yaratma gücüne sahipken, bunun muhtemel sonuçlarını kavramayı becerememesi. Bu bağlamda, bugünün insanları “tepe taklak olmuş ütopyacılardır”. Klasik ütopyacılar tasavvur ettiklerini yaratma imkanına sahip değilken, modern insan ürettiğini (ve sonuçlarını) tasavvur etmekten acizdir. Dolayısıyla, –bir diğer imaj– “insan kendisinden daha küçüktür”, yani üretme kapasitesine ve bilgisine sahip olduğu araçların “büyüklüğüyle” orantılı bir hissiyata, korkuya, hayalgücüne ve sorumluluk duygusuna sahip değildir. On kişinin ölümünü tasavvur edebiliriz; silahların teknolojik gelişmişliği “sayesinde” on binlerce insanı öldürebiliriz; kendi ölümümüz ve yakınlarımızın ölümüyle ilgili kaygı duyabiliriz, korkabiliriz; fakat on kişinin kendi ölümüyle ilgili duyduğu korkuyu hissedemeyiz veya onbinler için ağlayamayız. “Kıyamet fikri karşısındaysa ruhumuz pes eder. Bu koşullarda, kıyamet fikri bizler için sadece bir kelimedir”. Dolayısıyla her bir yetimizin, melekemizin bir sınırı vardır ve bu sınırın ötesinde değişim kaydedemez. Elbette her biri belirli bir “esneme payına” sahiptir, ama sonuçta bir sınır mevcuttur ve bu sınırlar arasında da bir “açı”, bir “uyumsuzluk” vardır.
 
Bu noktada, Günther Anders’in sözünü ettiğimiz, üretimle tasavvur arasındaki “açı”dan sonra felsefi çalışmalarında en önemli ikinci keşfi olarak tanımladığı “sınır-üstü”lük [supraliminaire] kavramına geliriz. Bu, psikolojide, algılanabilmek veya tepki doğurmak için yeterince büyük olmayan, o eşiğe varamayan uyarıları işaret etmek için kullanılan “sınır-altı”lık [infraliminaire/subliminal] kavramının zıddını ifade eder. Yani algı eşiğini aştığı için, fazla büyük olduğu için kavranılamayan veya tepki gösterilemeyen. Nükleer kıyamet tehdidi de bu anlamda “sınır-üstü” bir durum teşkil eder; algılanamayacak, korkulamayacak, karşısında harekete geçilemeyecek kadar büyük bir “olay”, hatta deyim yerindeyse “son büyük olayı” oluşturur. Anders bu aşamada, “tarihsel açıdan sınır-üstü”lükten de söz eder ve –tıpkı kendi yarattığı bir ülke olan Molüsya’da gerçekleştiği varsayılan bir takım olayları, inanılan efsaneleri, söylenen şarkıları, gerçek birer referansmış gibi savlarını desteklemek için aktarmasında olduğu gibi– “tuhaf” bir örnek verir. Anders’e göre, nasıl ki bir takım olaylar tarihe geçmek için yeterince anlamlı değilse, kimileri de hesaplanamayacak ölçüde büyüktür ve tarihin boyutlarını aşar. Bunun bir örneği de Atlantis kıtasının batmasıdır: “Atlantis’in yokolması (varolduğunu varsayarsak) bir tarihsel felaket, tarihte yer almış bir felaket değildir; daha ziyade, Atlantis’in tarihinin son olayı olarak, tarihe girmeyi başaramayan bir şey olmuştur; ‘tarihsel açıdan sınır-üstü’ olmuştur”. Nükleer deneyler ve de tabii ki nükleer savaşlar için de benzer bir durum söz konusudur. Bu deneyler ve hazırlıklar tarihin bir parçası olabilirler, fakat amaçlarına ulaştıklarında, tarihin kendisi bitecektir, “ilk patlamaların başladığı gün, tarihsel boyut da patlayacaktır”.
 
İnsanın kendisinden küçük olması, yetileri arasındaki uzam farkı, eylem ile tasavvur arasındaki açı karşısında Anders, çeşitli metinlerinde ve özellikle de “Atom Çağı için Tezler” (1957), “Atom Çağı için Emirler” (1957) ve “Çernobil için On Tez”de (1986) iki mesele üzerinde durur: hayalgücünü geliştirmek ve korkmaktan korkmamak. Algının hakikati kavrayabilmesi noktasındaki yetersizliği karşısında tek “hakikat organı”nı hayalgücü teşkil eder. Fakat “praksisimizle” rekabet edemeyen hayalgücümüzü, tasavvur etme kapasitemizi, “eylemlerimizin dehşetini” kavrayabilecek düzeyde geliştirmemiz gerekir: “Bugün için tek ahlakî görev, henüz her şeyimizi kaybetmemişken, ahlakî hayagücümüzü eğitmektir, yani ‘açı’yı aşmaktır”.
 
Anders, “korku çağında” yaşanıldığına dair söylemi de yerden yere vurur ve “gerçek korkuyu ele geçirmemizden korkan sözde-entelektüeller”i yerer. “Biz esasında korkunun küçümsenişinin ve korkma kapasitesizliğinin çağında yaşıyoruz” der. Korkularımızın boyutu, tıpkı tasavvurumuzda olduğu gibi tehdidin boyutlarına tekabül etmiyor. Dolayısıyla insanın, nükleer kıyamet çağında uyması gereken emir şudur: “Korkak olma, korkma cesaretini göster. Korkutma cesaretini de göster. Komşularına seninkine eşit bir korku ilet”.[9]

 
Kıyamet, Teoloji, Zaman
 
Gördüğümüz gibi, Günther Anders’in düşüncesinde kıyamet/apokalips fikri merkezi bir önem taşımakta. Yahudi mesiyanizminden ve/veya Hıristiyan eskatolojisinden beslenen Marksizan/anarşizan düşünürlerin (Martin Buber’den Franz Rosenzweig’a, Gershom Scholem’den Ernst Bloch’a ve elbette Walter Benjamin’e) çalışmalarında sıklıkla gönderme yapılan bir fikirdir bu[10]. Fakat kıyametin adını anmak ona aynı manayı yüklemek anlamına gelmez şüphesiz. Bu bağlamda Anders’in kavramı kullanım biçimi belki de en çok Benjamin’deki felaket kavrayışıyla yakınlık gösterir. Ancak, adını andığımız, ve bunlara ekleyebileceğimiz daha bir dizi düşünürün fikriyatındaki başlıca ortak zemin, ilerleme anlayışının, tarihin tek yönlü, çizgisel bir ilerlemeden müteşekkil olduğu inancının eleştirisidir. Anders için de tarihin neredeyse “otomatik” bir biçimde ilerlediğine, karşı konulamaz biçimde her zaman “daha-iyi”ye doğru geliştiğine ve dolayısıyla “a priori sonsuz” olduğuna dair kuşaklar boyunca katıldığımız inancın kendisi bugün “tarihin sonunun kötü olabileceği”ni görmeyi engellemektedir. Çünkü ilerlemeye dönük böylesi bir inanç için “ne son vardır, ne de kötü”; daha-iyi’ye doğru ilerleyen bir dünyada kötü ancak geçici, dolayısıyla o anda yaşansa bile tarihe, geçmişe mal edilecek bir şeydir.
 
Fakat bugün (yani 1945-sonrasında), ilk kez olarak insanlığın ve onunla birlikte tarihin imha edilmesi, sona ermesi tehlikesi altında yaşıyoruz. Dolayısıyla nükleer tehdidi herhangi bir şekilde siyasi kavramlarla tartışmak, açıklamak mümkün değildir, Anders için. Böylesi bir olay ancak teolojik kategoriler içinde sınıflandırılabilir. Bu yok oluş ihtimali, bu “varlık-olmayan”a açılan kapı, seküler ilişkilerin ve insan ürünü araçların kullanımının sonucu olsa da, Anders’in ısrarla teolojik kıyamet kavramını kullanmasının sebebi budur. Ancak belirttiğimiz gibi, Anders’in kıyamet kavrayışı, kendisini devrimci mesiyanik akımınkinden ayırt eder, onun için söz konusu olan bir “krallıksız kıyamet”tir, ardından Tanrı’nın krallığının zuhur etmeyeceği, “çıplak” bir kıyamettir. Burada, öncelikle “ilerleme dini”nin vaaz ettiği “kıyametsiz krallık”tan, yani bir kopuş olmaksızın daha iyi bir dünya doğru gidildiğine, her geçen gün daha iyi bir dünyanın gerçekleştiğine dair iyimser anlayışın hesabını görür. Ancak bu evrimci yaklaşımın zıddını ifade eden devrimci anlayış da, kıyameti farklı biçimde tasavvur etmiştir. Apokaliptik mirası devralmış olan komünist gelenek de devrimi kıyametle özdeşleştirerek onu sekülerleştirmiş ve bir insan ürünü olarak tahayyül etmiştir fakat ardından bir sınıfsız toplumun/Tanrı’nın krallığının yaratılacağı beklentisi vardır; aslında beklentiden ziyade hedef budur, bu hedef olmaksızın kıyamet, “absürt” bir “eylem” haline gelir. Dolayısıyla bu eskatolojik devrimciler de, bir “apokaliptik son” veya “mahşer günü” perspektifiyle değil, bu “son anın” (eschaton’un) sonrasındaki evreyi tasavvur ederek hareket etmişlerdir.
 
Ne var ki artık esas tehdit, ardından herhangi bir krallığın gelmeyeceği, boşluğa, yokluğa açılan, ilk defa teolojide veya sosyalist gelenektekinin aksine “metaforik bir anlam taşımayan” bir kıyamettir. Kıyamet bir özgürlük-mutluluk âlemine açılan bir kapı olarak arzulanan bir durum değil, korkulan bir tehlikedir: “Apokaliptik tutkumuzun tek amacı apokalipsi [kıyameti] önlemektir. Yalnızca haksız çıkmak için kıyametçiyiz”.
 
Fakat nükleer silah bir kez üretildi mi, kullanılmasa da, kıyamet önlense de, topyekûn imhanın tehdidi altında yaşamaya devam eder insan. Hatta tümüyle bir silahsızlanmaya gidilse dahi, nükleer silahı yapabiliyor oluşumuz bu tehdidi sürekli hâle getirir. Böylece “zamanların sonu”na ulaşmasak bile, onu sürekli ertelesek bile, “son’un zamanında” yaşamaya devam ederiz, çünkü her bir gün “son”u tetikleyebileceğimiz bir gündür. Artık başka bir zaman türü yoktur karşımızda, son’un zamanının ardından ancak son’un kendisi gelebilir. Dolayısıyla üzerinde bombanın asılı kaldığı insanlığın varoluşu artık bir “mühlet” olarak tanımlanmalı:
 
“Henüz varlık-olmayan durumuna gelmemiş varlıklar olarak yaşıyoruz. –Bu olgu ahlâkın temel sorusunu değiştirmiştir. ‘Nasıl yaşamalıyız?’ sorusunun yerini, “yaşamaya devam edebilecek miyiz?” sorusu almıştır. Hala bir mühlet içinde yaşamakta olan bizlerin, bu yeni soruya tek bir yanıtı olabilir: ‘Sonun zamanının, her an zamanların sonuna dönüşebilecek olsa bile, sonsuz hâle gelmesi, bu dönüşümün hiçbir zaman meydana gelmemesi için uğraşmalıyız.’– ‘Zamanların sonu’nun mümkünâtına inandığımıza göre bizler kıyametçiyiz, bizlerin mümkün kıldığı bir kıyamete karşı mücadele etmemizden dolayı kıyametin düşmanlarıyız, bugüne dek hiç varolmamış bir kıyametçi tipi”.
 
İnsanlığın varlık süresinin ancak bir mühlet olarak düşünülebildiği bu koşullarda, Günther Anders’e göre, tüm yaşayanlar aslında “tecilli ölüler”dir: “Bütün ülkelerin tecilli ölüleri, birleşin!”, bugünün çağrılarından biri olmalıdır. Esasında, Anders zaman/mekan daralmasını, erken bir tarihte kendi problematiği çerçevesinde formüle etmiştir. Özellikle kitle iletişim araçları “sayesinde” dünyanın uzak noktalarının birbirine yaklaşmış olduğu zaten o yıllarda (50’ler-60’lar) tartışılıyordu. Fakat nükleer çağın bu eskatolojik kavram zanaatkârına göre zamanın anları da birbirine yaklaşmıştır. Çünkü gelecek daha önceleri ulaşılamaz gibi görünürken, artık “şimdiki zamanın bölgeleri” haline gelmiştir. Şimdiki zamanda gerçekleşen eylemlerimizle çocuklarımızın ve torunlarımızın sağlık durumu ve hatta varolup olmayacağı –ve dolayısıyla geleceğin kendisinin varlığı– konusunda karar verebiliyoruz. Dolayısıyla bize bağımlı olduklarından gelecek kuşaklar da şimdimize dahildir. Anders, bu bağlamda bir “kuşaklar enternasyonali”nden bahseder. Ama gelecektekilerin yanı sıra geçmişteki atalarımız da bu enternasyonale dahildir, “çünkü bizim sonumuzla birlikte onlar da ölecektir –ikinci kez, ve bu sefer kesinkes. Bugün için onlar bir zamanlar ‘varolmuş’ insanlardır, fakat ikinci ölümleriyle birlikte hiçbir zaman varolmamış gibi olacaklar”. Çünkü onları hatırlayacak, anacak, mezarlarına gidecek kimse kalmayacaktır. Mezarların dışında kimse kalmayacaktır. “Bir varmış bir yokmuş”la başlayan masalları da anlatacak ve dinleyecek kimse kalmayacağından, daha öncesinde varolmuş olan her şey, “hiç varolmamış gibi olacaktır”. İki olay arasında yer alan bir olayı, veya iki dönem arasında yaşanan bir dönemi işaret etmek için kullanılan “intermezzo” kavramı, artık tarihin bütününü tanımlayacaktır; iki boşluk arasında yer almış olan, ama onu hatırlayacak ve aktaracak kimse kalmayacağından hiç yaşanmamış sayılacak bir tarih…[11]

 
Umutsuzluk İlkesi
 
Kötümser bir tarih anlayışı? Hiç şüphesiz. Fakat çağın karşı karşıya bulunduğu felaketle orantılı bir kötümserliktir bu. Ve Anders bu kötümserliğe, daha doğrusu umutsuzluğa sahip çıkar: “Umutsuzsam ne olmuş? Öyle değilmiş gibi devam edelim”.[12] Adorno’yla fikrî yakınlığını da bu çerçevede değerlendirir: “Hüzünlü bir takım oluşturuyoruz” der.[13] Ancak Günther Anders’in tüm çalışmasını aslında Ernst Bloch’la bir diyalog veya tartışma olarak okumak mümkün. Walter Benjamin’in kötümserliğiyle, Bloch’un umut ilkesini de karşılaştırmak mümkün, hatta gereklidir[14], fakat Tarih Kavramı üzerine Tezler’in yazarının, her ne kadar felakete dayalı bir tarih anlayışına sahip olsa da, Auschwitz’i ve Hiroşima’yı gör(e)memiş olması, tabiri caizse “eşitsiz” bir durum yaratır. Anders’le, ABD’de tanıştığı ve bir dönem yakın olduğu (bir kitabını kendisine ithaf ettiği) Bloch arasındaki tartışmaysa tam olarak bu noktaya odaklanır (esasında Hans Jonas’ın Bloch’la tartışmasıyla da paralellikler taşır[15]). 1983’te verdiği bir mülakatta Bloch’la ilişkisini şöyle özetler:
 
“Zeki ve kültürlü insanların bile neler olduğunu anlamaması kimi zaman tüm cesaretimi kırmıştır. Bu durum, örneğin Bloch’la sıklıkla tekrarlanmıştır, çünkü şöyle diyordu: ‘Günther, Hiroşima kelimesini her duyduğunda şu sabit fikrine geri dönmeyi bırak artık!’ Ve ben de her seferinde şöyle cevap veriyordum: ‘Auschwitz ve Hiroşima’dan sonra bir Umut İlkesi görmekte diretmek bana akıl almaz geliyor’, ki Umudun bir ilke değil, doğrulanmamış bir ruh hali olduğundan söz etmiyorum bile. Fakat o da taviz vermiyordu”.
 
Anders, Bloch’la esas ayrımını, her ikisinin de temel formasyonu olan Alman felsefesinin dilinde şu karşıtlıkla özetliyordu: henüz-var-olmayan ve artık-var-olmayan:
 
“Henüz-gerçekleşmiş-olmayan’ın beklentisi, biz, ortodoksiyle arasına mesafe koymuş olan Yahudilerde sekülerleşerek devrimci faaliyete dönüştü […]. Ben de bu henüz-gerçekleşmemiş-olan’ın, ulaşılması gereken mesiyanik Krallığın beklentisi içinde uzun yıllar yaşadım, ve bu anlamda hâlâ çok Yahudiydim. 6 Ağustos 1945’e, yani Hiroşima’ya bombanın atıldığı güne kadar, çünkü o gün bir an içinde, belki, ya da daha doğrusu muhtemelen artık-var-olmayan’a girdiğimizi anladım. Bu, benim mesihçiliğimin sonu oldu. Her daim Hiroşima’ya duyarlı kılmaya çalıştığım Ernst Bloch, bunu hiçbir zaman anlamak istemedi; herhalde, henüz-olmayan’dan artık-olmayan’a olan bu ‘Kopernikçi dönüşü’ gerçekleştirme kapasitesine veya gücüne sahip değildi. Bugün görevimiz olan şeyi yapmaktan –ki bizi ayıran da bu olmuştur– acizdi: umut beslemeden yaşamak. Ve bu konuda benden daha Yahudiydi”[16].
 
Ama gördüğümüz gibi, bu “umut beslemeden yaşama” görevi, Anders’in fikriyatında ve eyleminde, kaderine teslim olmayı kesinlikle ifade etmez. Bu, tabiri caizse “aktif bir umutsuzluk”tur, tıpkı Benjamin’in gerçeküstücü Troçkist Pierre Naville’den ödünç aldığı “kötümserliğin örgütlenmesi” düsturu gibi. İnsanlığın bu son büyük mağlubiyetinin eli kulağında olduğunun bilincinde olan, fakat boyun eğmeyi reddeden, son ana kadar alarm zillerini çalmaktan, imdat frenini çekecek elleri aramaktan vazgeçmeyen bir “aktivist”, Anders.
 
Bununla birlikte, geçerken belirtelim, Ernst Bloch da kör bir iyimserliğe çağrı yapmaz Umut İlkesi’nde. Tam tersine, “militan bir optimizm”den yana olduğunu belirtir ve “ilerlemeye otomatik bir inancın düz iyimserliği”ni eleştirerek “gerçeklik kaygısı olan bir kötümserliğin” geçmiş felaketler karşısında daha az şaşırmayı, gelecek olanlar için de daha hazırlıklı olmayı sağladığını ifade eder.[17]

 
Kapitalizm, Özne, Şiddet
 
Şüphesiz, Günther Anders a-tipik, heterodoks bir Marksist. Ve çalışmalarına yöneltilebilecek çok sayıda eleştiri bulunabilir. Sorulacak ilk sorulardan biri makinelerin özerkleşmesinin temel eğilimini oluşturduğunu varsaydığı dünyada kapitalizmin yeridir. Anders, burada üzerinde durmadıysak da kapitalizmi aslında es geçmez. Nükleer tehlikenin kökenlerinden bahsederken silahlanma sanayinin rolünü ele alır ve ekler: “Utanmayalım. Demode olalım. Kapitalizmden bahsedelim”.[18] Ama bu “imha endüstrisi”nin ötesinde kapitalizm esasen işbölümü, şeyleşme ve yabancılaşma olguları üzerinden yazarın analiz çerçevesine dâhil olur. Dolayısıyla tüm felsefi çıkarsamaları, kavramsallaştırmaları, -çoğu kez bir hatırlatma düzeyinde kalsa da- maddi bir zemine, kapitalist üretim biçiminin özgüllüklerine dayandırılır.
 
Fakat, kendi deyimiyle “atomik duruma” ve nükleer kıyamete odaklanması, kimi zaman Marksist eleştirinin temel dayanaklarını görelileştirmesine yol açar. Ona göre insanlığın topyekûn imhasının mümkün hâle gelişi öylesine bir “durum” değişikliği yaratıyordu ki “Marksistler olarak çeşitli egemenlik sistemleri ve çeşitli toplumsal sınıflar arasında yaptığımız ayrımlar ikincil hâle” geliyordu. Dolayısıyla, bu dönüşümün sonucu olarak “Marksist felsefemizin temellerini yeniden gözden geçirmek” gerekiyordu[19].
 
Bu gözden geçirmenin başlıca sonucunu, Anders’in “mesiyanizmimin sonu” dediği, sınıfsız topluma ulaşma hedefini, en azından kendi adına yitirmiş olmasında görürüz.
 
Bununla bağlantılı olarak bir diğeri de, “insanlık tarihinin en büyük devrimi” sayılabilecek olan “tekniğin canavarımsı gelişimi” karşısında devrimlerin de “miadını doldurmuş” olmasıdır. Ancak burada devrim fikrinin kendisinden ziyade formuna dair bir tespit olduğunu düşünmek mümkün, çünkü bu “geçersizleşme/miadını doldurma” tanısını koyduktan sonra, bunun “icat edilmesi ve denenmesi gereken yeni devrim çeşitleri üzerine düşünmeyi engellememesi” gerektiğini belirtir ve ekler: “Mücadelenin daha zor olması, onu daha gereksiz kılmaz”.[20]
 
Son bir önemli “revizyonu”, “kıyameti erteleme” kapasitesine sahip olan öznenin tanımlanışı meselesinde görmek mümkün. Kitlesel imha ürünlerinin üretim sürecinde yer alan belirli kesimlere (fizikçiler, mühendisler, işçiler) bir öncelik atfetse ve bunları “genişletilmiş bir Hipokrat yemini” etmeye veya greve gitmeye çağırsa da, Anders için tehdit edilen tüm insanlık olduğu için, sınıfsal konumların pek bir önemi kalmaz (“sömürenler ve sömürülenler atomik tehdit önünde eşittir”). Fakat yine de insanlığı bir bütün olarak görmekten yana değildir, bunun gerçek suçluları gizlemeye yarayacağı kanısındadır (bu nedenle de “insanlığın intiharı” kavramını reddeder): “Apokaliptik durumumuz hakkında ‘insanın kendi kendini tehdit ettiğini’ söylemek, kapitalizmi ‘insanın kendi kendini sömürmesi’yle karakterize etmek kadar saçmadır”.[21] Bununla birlikte özne meselesi muğlak kalmaktadır.
 
Kolektif mücadeleden vazgeçmese de, Günther Anders hayatının sonlarına doğru, yaşlı filozoftan hiç kimsenin beklemediği bir çıkış yaparak, bir “meşru müdafaa” olarak bireysel şiddete başvurmanın gerekliliğini anlatmaya başlar: “Bizleri tehdit edenleri tehdit etmekten başka hayatta kalma yolu yoktur. (…) Bu nedenle, acıyla fakat kararlılıkla ilan ediyorum ki, hayalgücü veya yürek eksikliğinden dolayı insanlığı tehlikeye atan ve böylece ona karşı bir suç işlemekten çekinmeyen insanları öldürmekten çekinmeyeceğiz”.[22]
 
Elbette yukarıda sıraladığımız konulara maddeci tarih anlayışının perspektifinden eleştiriler dile getirmek mümkün. Ne var ki, nükleer enerji (ve atık) üretiminden iklim krizine, çölleşmeden asit yağmurlarına, su kaynaklarının tükenmesinden canlının metalaşmasına, sınaî kapitalist uygarlığın doludizgin uçuruma doğru yöneldiği bu karanlık yüzyılda, teknolojinin tarafsızlığı mitini ve ilerlemeci liberal ideolojiyi sorgulamak isteyenler için Günther Anders’in düşüncesi hâlâ değerli bir cephanelik oluşturuyor. Anders’in dünyayı değiştirmek için öncelikle onu muhafaza etmek gerektiği fikri, bir müdahale ihtiyacının giderek daha da acil hale geldiği bu koşullarda yakıcı bir güncellik taşımaktadır. Ama ekososyalist bir katkıyı da ekleyerek: Dünyayı muhafaza etmek de onu değiştirmekten geçer.

[1] Bkz. Uraz Aydın, “Modern Barbarlık: Hiroşima”, sdyeniyol.org
 
[2] Enzo Traverso, “Günther Anders. Hiroshima et Auschwitz”, L’Histoire déchirée. Essais sur Auschwitz et les intellectuels, Les Editions du Cerf, Paris, 1997, p.101-107; “Repères biographique”, Günther Anders. Agir pour repousser la fin du monde, sous la direction de Christophe David et Karin Parienti-Maire, Tumultes, no. 28-29, 2007, s.15-16; Jean-Pierre Dupuy, “Günther Anders, le philosophe de l’âge atomique”, in G. Anders, Hiroshima est partout, Seuil, Paris, 2008, s.7-31.
 
[3] G. Anders, Et si je suis désespéré que voulez-vous que j’y fasse?, Mathias Greffrath ile mülakat, Allia, Paris, 2007, s.33.
 
[4] G. Anders, L’Obsolescence de l’homme, çev. Christophe David, Editions de l’Encyclopédie des Nuisances/Editions Ivrea, Paris, 2002, s.37-115.
 
[5] Enzo Traverso, “Günther Anders. Hiroshima et Auschwitz”, s. 108-109.
 
[6] Günther Anders, Nous, fils d’Eichmann, Rivages poche, Paris, 2003, p.89-96; Christophe David, “De l’homme utopique à l’utopie négative. Notes sur la question de l’utopie dans l’œuvre de Günther Anders”, Mouvements no.45/46, Mayıs-Ağustos 2006, 133-142.
 
[7] G. Anders, L’Obsolescence de l’homme, s.29,
 
[8] Daniel Bensaïd, La discordance des temps, Essais sur les crises, les classes, l’histoire, Les Editions de la Passion, Paris, 1995.
 
[9] G. Anders, L’Obsolescence…, s.292-302; G. Anders, “Thèses pour l’âge atomique” ve “Dix thèses pour Tchernobyl” in La menace nucléaire. Considérations sur l’âge atomique, çev. Christophe David, Editions du Rocher/Le Serpent à Plume, 2006; G. Anders, Hiroshima est partout, Editions du Seuil, 2008.
 
[10] BKz. M. Löwy, Redemption et Utopie, Le Judaisme libertaire en Europe centrale, Edition du Sandre, Paris, 2009; Stephane Moses, L’Ange de l’histoire. Rosenzweig, Benjamin, Scholem, Seuil, Paris, 1992.
 
[11] G. Anders, “Le Saut”, La Menace nucleaire, s. 48; “Meurtre nucleaire n’est pas suicide”, La Menace nucleaire, s. 107; “Le delai” , La Menace nucleaire, s.247-313.
 
[12] Anders, La menace nucléaire, s.161.
 
[13] Bkz. Christophe David, “Nous formons une équipe triste. Notes sur Günther Anders et Theodor W. Adorno”, Tumultes, no.28-29, Ekim 2007, s.169-183.
 
[14] Bkz. Daniel Bensaïd, “Utopie et messianisme: Bloch, Benjamin et le sens du virtuel”, La discordance des temps, s.207-220.
 
[15] Bkz. Michael Löwy, “Le Principe Espérance d’Ernst Bloch face au Principe Responsabilité de Hans Jonas”, Juifs hétérodoxes. Romantisme, messianisme, utopie. Editions de l’éclat, Paris 2010, s.138-146.
 
[16] David Munnich, “Rompre avec le messianisme. Notes sur le rapport de Günther Anders à Ernst Bloch”, Tumultes, no.28-29, s. 155-167.
 
[17] Ernst Bloch, Le Principe Espérance, 1. Cilt (1938-1945), çev. Françoise Wuilmart, Gallimard, Paris, 1991, s.240.
 
[18] G. Anders. Hiroshima est partout, s. 487-488.
 
[19] Akt. David Munnich, “Rompre avec le messianisme…”, s.164.
 
[20] G. Anders, “La fin du pacifisme (Interview imaginaire)”, Tumultes, no.28-29, s.208-209.
 
[21] G. Anders, La menace nucléaire, s.104, 166.
 
[22] G. Anders, “Une contestation non-violente est-elle suffisante?, Tumultes, no.28-29, s.221.

Bu yazı ilk olarak Sosyalist Demokrasi için Yeniyol dergisinin Bahar 2011 tarihli 41. sayısında yayınlanmıştır.

Covid-19 Salgını: Hayatlarımızı Koruyalım, Onların Kârını Değil! – IV. Enternasyonal

Ekososyalizm, kapitalist toplumun bu küresel krizinin tek alternatifidir. Sağlık krizine tepki bu alternatife ulaşmak için diğer mücadele alanlarıyla birleşen bir seferberlik halinde olmalıdır. Birleşik bir ekososyalist, feminist ve işçi mücadelesinin hedefi bizi ve gezegeni öldüren kapitalist sistemden kurtulmak ve yeni bir toplum inşa etmek olmalıdır.

Koronavirüs salgını son derece endişe verici bir halk sağlığı sorunudur ve insanlık için sebep olacağı acı muazzam boyuttadır. Hâlihazırda Batı Avrupa’da sağlık sistemleri can çekişmektedir. Zaten zayıf veya çok kırılgan olan sağlık sistemlerinin 40 yıldır neoliberal politikalarla korkunç biçimde zarar gördüğü küresel Güney ülkelerinde kitlesel olarak yayılması halinde ölüm oranı son derece yüksek olacaktır.

Hâlihazırda yüzyılın en ciddi salgınıyla karşı karşıyayız. Her ne kadar kestirmek zor olsa da 1918-1919 yıllarında İspanyol Gribi adı verilen salgın sonucu gerçekleşen ölüm sayısı en başta genç yetişkinler arasında ciddi düzeydeydi. Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden bu dönemde salgının etkileri bilhassa şiddetliydi. Covid-19 salgınının hızla yayılması, özellikle kapitalist küreselleşmenin getirdiği uluslararası ticaretteki artış, genele yayılan ticarileşme ve kâr yasasının üstünlüğü bağlamında neoliberal düzenin ve güvencesizliğin yükselişe geçmesinin sebep olduğu halkın direnme kapasitesinin zayıflamasıyla açıklanabilir.

Bu yeni Koronavirüs, 2019 Kasım ayında Çin’de tespit edildi. İlk aşamada tehlikeye dikkat çeken doktorlar ve bilim insanları susturuldu ve baskı altına alındı. Çin Komünist Partisi derhal harekete geçmiş olsaydı, salgın tehlikesinin daha en başta önü alınabilirdi.

Tehlikenin inkârı politikası Çin rejimine özgü değildir. Birleşik Devletler’de Donald Trump bu “yabancı virüsle” dalga geçti. Jair Bolsonaro, salgın Brezilya’yı da etkisi altına almışken “futbol maçlarını iptal etmenin çılgınlık olacağını” ilan etti ve Adalet ve Parlamento aleyhine bir gösteriye katılmak için sağlık yetkililerinin bütün yasa ve ilkelerine meydan okudu. Birleşik Krallık’ta Boris Johnson, başlangıçta “sürü bağışıklığını” (salgının serbest olarak gerçek sınırlarına ulaşmasını sağlamak için, nüfusun yaklaşık yüzde 70’inin enfekte olacağı şekilde virüsün yayılmasına izin vermek) savundu. Bu katı ve tehlikeli yaklaşımını değiştirmek zorunda kaldı. Belçika Başbakanı Sophie Wilmès, uzun bir süre tüm uyarılara kulaklarını tıkadı. Fransa Cumhurbaşkanlığı, ilk vakaların ortaya çıkmaya başladığı Ocak 2020’ye kadar stratejik stoklarını (koruyucu giysiler ve ürünler) yenilemedi. Doğu Avrupa’daki salgından az etkilenen ülkelerin hükümetleri ise kıtanın batısındaki sağlık krizinden ders çıkarmıyor. Avrupa Birliği, ağır hasar almış olan ve ülke içinde maske bile üretmeyen İtalya ile en temel dayanışmayı örgütleyemedi… Bu gecikmenin başlıca sebebi, hükümetlerin ekonomik faaliyeti ve malların dolaşımını tehlikeye atmak istememeleri ve halkların korunması için minimum kaynak ayırmalarıdır. Sermayenin emeğe saldırısında kemer sıkma politikalarını sürdürme arzusu, ekonomik durgunluk heyulası, halkların sağlığını korumaktan daha güçlüdür.

Tıbbi ve bilimsel araştırmalardaki hızlı gelişmelere rağmen SARS-CoV-2 virüsünün evrimini kestirmek için çok erken: Virüs güzel havaların Kuzey Yarımküre’ye ulaşmasına duyarlı olacak ve hastalık gerileyecek mi? Mutasyon geçirecek mi ve eğer geçirecekse şiddeti artacak mı veya azalacak mı? Hastalığın yayılması, koşulların uygun olduğu (Avrupa, İran ve Birleşik Devletler’i de içine alan) doğu-batı ekseninde gerçekleşti. Ancak bugün virüs kendini Kuzey’e dönmeden önce örneğin bir sonraki mevsim değişikliğinde çoğalabileceği Güney’de de gösterdi. Bir aşının geliştirilmesi zaman alacak.  Covid-19 hastalığının kısa vadede doğal yollarla yok olmasını beklemek sorumsuzluk olacaktır.

Virüs son derece hızla yayılıyor. Rutin teşhis testlerinin yokluğunda kanıtlanmış enfeksiyon vakalarının sayısının gerçekte etkilenen insan sayısına oranı belirsiz; fakat ortaya koyduğu tehlike son derece iyi biliniyor. Hastalıktan ölüm oranları ülkeden ülkeye değişebiliyor. Söylendiğine göre vakaların yüzde 80’i hafif şekilde atlatırken yüzde 20’si ağır; bunlardan yüzde 5’i çok ciddi, yüzde 2’si ise ölümcül. Ciddi tehlike altında olanlar yalnızca yaşlı ve en hasta olanlar değil. Gittikçe daha fazla genç insan kendini salgının patlama yaptığı yoğun bakım ünitelerinde buluyor.

Ana akım medya ve hükümetler ölüm oranlarının yaşa göre değişimine odaklanıyorlar; ancak sınıfsal farklılıklara veya koronavirüs salgını ölümlerinin gelir ya da refah seviyesine göre insanları nasıl etkileyeceğine dikkat çekmemek konusunda çok titizler. 70 yaşında ve yoksulken karantina ya da yoğun bakım ünitelerine erişim zengin olanınkiyle aynı olmuyor.

Halkta yeni koronavirüse karşı bir antikor yok. Ciddi düzeyde hasta olanların tedavisi ağır geçiyor ve gelişmiş teknolojiye sahip ekipman ve eğitimli, yetkin sağlık görevlileri gerektiriyor. Bunun karşılanmaması durumunda (ya da hastane sistemi ambale olmuşsa) tedavi edilebilecek olan pek çok hasta ölüyor ya da ölecek. Eğer zorlayıcı önlemler alınmazsa, 4 milyar insanın enfekte olması durumunda 80 milyon insan hayatını kaybedecek.

Dolayısıyla Covid-19 salgını, örgütlerimiz de dâhil olmak üzere tüm ilerici militan ağlar tarafından son derece ciddiye alınmalıdır. Salgın nerede gelişiyorsa kontrol altına alınması ve halkların sağlığının korunması için en sıkı önlemler alınmalı, bu durum kapitalist ekonominin işleyişini sürdürmesinin üzerinde bir öncelik haline getirilmelidir. Salgının muhtemel gelişme sürecinde tüm ülkeler ilk etkilenen ülkelerden dersler çıkarmalı, hükümetlerinin gerçek koruyucu önlemler almaları için baskı oluşturmalıdır.

Kapsamlı Önleyici Planlar

Etkilenen ülkelerin çoğunda, hazırlık eksikliğinden dolayı hükümetler kıtlığı yönetmeye çalışıyor, kimi zaman da zorunluluğu erdem gibi sunuyor. Var oldukları yerlerde önleyici planlar güçlendirilmeli, bulunmadıkları yerlerde ise baştan aşağı tasarlanmalıdır.

Bu planlar, sağlık sisteminin bir bütün olarak yeniden organize edilmesini, bir salgın durumunda gerekli olan tüm kaynakların seferber edilmesini ve özellikle halihazırda ciddi ölçüde yetersiz olan sağlık hizmetleri personelinin hızla artırılmasını hazırlamalıdır.

Hastaneler birbirini izleyen bütçe kesintilerine maruz kalmış, zayıflamış, kimi zaman özelleştirilmiştir. Halbuki ağır bakım gerektiren salgın durumlarında bu mücadelenin temel direklerinden birini oluşturması gerekir bu hastanelerin. Özel bakım hizmetlerine, ilaç ve tıbbi malzeme üretimine, kamusal ve toplumsal denetim altına alınarak el konulmalıdır. İspanya devleti hükümeti özel hastane yataklarına el koyma inisiyatifinde bulundu örneğin.

Koruyucu kıyafetler, hidroalkolik jeller, virüs tarama kitlerini içeren stratejik stoklar oluşturulmalı. Burada sağlık personeli ve diğer asli alanlarda çalışanlar ile nüfusun en fazla risk altında olan kesimlerine öncelik verilmelidir.

Önleyici planlar arasında tıbbi ve bilimsel araştırmalar da bulunmaktadır. Bununla birlikte, burada yine, kemer sıkma mantığı nedeniyle araştırma finansmanı azaltılmış veya kesilmiştir, bilhassa da koronavirüsle ilgili olanlar. Bu alanda çalışan tüm özel şirketler millileştirilip kamusal ve toplumsal denetim altına alınmalıdır.

Güney Kore, salgının dinamiklerini anlamak ve mümkün olduğunca erken yanıt vermek için kitle tarama testlerinin kullanışlılığını göstermiştir. Ancak, bütçe kısıtlamaları nedeniyle, bu test stokları gerektiği ölçüde muhafaza edilmemiştir. Sonuç olarak, kaynakların azlığı dramatik durumlar yaratmıştır. Kıtlık durumunda, korunma araçları öncelikli olarak, kendilerini yetersiz ekipmanla donanmış bulabilecek olan bakım personeline ve yakınlarına ayrılmalıdır.

Kira, kredi ve su, gaz ve elektrik hizmetleri ödemelerinin askıya alınarak yaşam koşulları garanti altına alınmalıdır. Tüm tahliyeler derhal durdurulmalıdır. Evsizlere gerekli tüm ekipmanlarla barınma sağlamak ve insanları sağlıksız binalarda bırakmamak için boş konutlara el konulması alınacak acil önlemlerdir. Sokakta yaşayanlar kendilerini tecrit edemez ya da karantinaya alamaz.

Salgın tarafından tetiklenen ancak kapitalist ekonomide sorunların birikmesiyle hazırlanan ve gelmekte olan ekonomik ve toplumsal kriz, yeni bir zenginlik yoğunlaşması ve sosyal hakların yok edilmesi için bir fırsat olmamalıdır. Aksine, ilerici güçler, kaynakların yeniden bölüşümüne ve müştereklere dayanan çözümler aramalıdır.

Son olarak, salgının patlaması karşısında sosyal temas ve seyahati sınırlamak ve bu nedenle ekonomik aktiviteyi büyük ölçüde azaltmak için çok katı önlemler alınması gerekiyordu. Bu nedenle önleyici planlar, yoksullaşmanın artışını önlemek ve sağlık kriz zamanında kimsenin kendini yoksun bulmaması için topluma yönelik büyük yardım paketleri içermelidir. Bu hem maaşlı hem de serbest çalışanlar için geçerli olmalıdır. Bu kısıtlamaların maliyeti, şirket kârları ve gelirleri ile büyük servetler üzerinden alınan vergilerin artırılmasıyla desteklenmelidir.

Toplumsal Öz-örgütlenmenin Hayati Önemi

Yetkililerden halkın sağlığını ve toplumsal refahını korumaya yönelik gerekli bütün önlemleri almasını talep etmek zorundayız fakat sadece bunlara güvenmek kadar tehlikeli bir şey yoktur. Sosyal aktörlerin seferberliği zaruridir.

Emek hareketi gereksiz bütün üretimin ve taşımacılığın durdurulması, zaruri işyerlerinde maksimum sağlık güvenliği koşullarının sağlanması ve tam veya kısmi işsizlik durumunda işçilerin gelirlerinin ve sözleşmelerinin tamı tamına korunması için mücadele etmek zorundadır. Araba üretimi gibi gereksiz üretimlerin yapıldığı işyerlerinin kapatılması için grevler de bir yandan sürüyor, örneğin Bask’ın Vitoria şehrindeki Mercedes Benz fabrikasında olduğu gibi. Fransa’da hastane çalışanları veya İskoçya’da çöp toplayıcılar gibi asli işleri yapan işçiler daha iyi güvenlik koşulları talep etmek için harekete geçmiş durumda.   

Yerel örgütlerin birçok düzeyde hayati rolleri vardır. Kapanma dönemlerinde insanlar, özellikle her zamankinden daha fazla ev içi ve çocuk bakım yükü üstlenmek zorunda kalan kadınlar, içine düştükleri izolasyonu kırabilirler. Irkçılığa, yabancı düşmanlığına, LGBT+fobiye karşı gelerek güvencesizlerin, göçmenlerin, kağıtsızların ve ayrımcılığa uğrayan azınlıkların hakları olan korumadan dışlanmamasını sağlayabilirler. İzolasyonun şiddet uygulayan bir kocayla aynı evde ölümcül bir kapanma anlamına geldiği kadınlara yardım edebilirler. “Sosyal mesafelenmeye” saygı duyulmasını sağlayabilirler.   

İhtiyacı olanlara (yaşlılara, engellilere, karantinada olanlara) yardım için kurulmuş mahalle ve apartman düzeyindeki taban örgütlerinin birçok örneği Britanya, Hollanda ve Fransa gibi birçok ülkede ortaya çıkmaya başladı. İtalya’da, pratik yardımların yanı sıra, topluluklar balkonlarından topluca şarkı söyleyerek sosyal izolasyonu kırmak ve dayanışma göstermek için bir araya geliyor.

Toplumsal hareketler hangi önlemlerin etkili ve vazgeçilmez olduğunu bilmek ve bunların uluslararası paylaşımını desteklemek için bağımsız tıbbi ve bilimsel uzmanlığa dayanabiliyor olmalıdır. Doktorlar ve araştırmacılar da bunlarla ilişki içinde olmalıdır.     

Son olarak, toplumsal hareketlerin öz eylemleri demokrasinin yeri doldurulamaz bir garantörüdür. İktidarların otoriteryanizmi acil sağlık durumlarında etkililik adına daha da artabilir. Mümkün en geniş birleşik cephe ile bu egemen eğilime karşı durmak zorundayız.

Kapitalist Toplumun Küresel Krizi

Bir salgın toplum için önemli bir testi temsil eder. Kuzey İtalya’da Lombardiya’daki durum, egemen düzenin başına ne geldiğinin dramatik bir örneğidir. Lombardiya, en iyi hastane sistemlerinden birine sahip Avrupa’nın en zengin bölgelerinden biridir. Bununla birlikte, bu neo-liberal politikalar tarafından zayıflatılmıştır. Bu hastaneler, durumu son derece ciddi durumdaki hastaların akınına uğramış ve bir noktada Anestezistler ve Yaşama Döndürme Derneği hastaları sınıflandırmak ve sadece en yüksek yaşam beklentisi olanları tedavi etmek için karar almış ve diğerlerini ölüme terk etmiştir.

Bu, herhangi bir kazadan sonra ilk yardım çalışanlarının ilk önce tedavi edilecek çok sayıda kazazede arasından karar vermeleri gerektiğindeki gibi tek seferlik bir durum değil, farklı sağlık politikalarıyla kaçınılabilecek sistemik bir başarısızlıktır. Barış zamanında, kıtlıklar,  herkesin kurtarılmaya çalışılmasından vazgeçilen savaş tıbbının kullanılmasını gerekli kılıyor! Bu, dünyanın ekonomik ve tıbbi açıdan en gelişmiş bölgelerinden birinde gerçekleşen ve yarın Avrupa’nın başka bir yerinde de olabilecek korkunç bir dayanışma çöküşüdür.

Egemen Kapitalist Düzeninin Açık Bir Şekilde Kınanması

Sorun, Covid-19 salgınının yarın kendisini “normalleştirip normalleştirmeyeceği” değil, kaç ölüm ve ne kadar sosyal çalkantıya yol açacağıdır. Bu tekerrür eden bir sorudur, çünkü büyük salgın hastalıkların (SARS, AIDS, H1N1, Zika, Ebola …) geri döndüğü bir zamanda yaşıyoruz. Sağlık durumunun kronik krizi bugün küresel ekolojik krizle (küresel ısınma sonuçlarından biridir), kalıcı savaş durumu, neo-liberal küreselleşmenin istikrarsızlığı ve sermayenin finansallaşması, borç krizi, yüksek güvencesizlik ve sosyal dokunun parçalanması, gittikçe otoriterleşen rejimlerin yükselişi, ayrımcılık, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile birleşmiştir.

Sağlık kriziyle mücadele etmek, dengeli ekosistemlerin yeniden oluşturulmasına izin veren çiftçi-köylü tarım ekolojisine ve tarım ormancılığına karşı çıkan uluslararası ilaç lobileri ve tarımsal endüstriyel diktatörlük ile somut bir şekilde mücadele etmeyi gerektirir. Sağlıksız mega kentlere son vermek için bir kentsel reformun dayatılması gerekiyor. Genel olarak, bakım hizmetlerinden kâr edilmesi mantığına karşılık; sosyal statüleri ne olursa olsun tüm hastalar ücretsiz tedavi edilmelidir… Hayatlarımız, onların kârlarından daha değerlidir.

Ekososyalizm, kapitalist toplumun bu küresel krizinin tek alternatifidir. Sağlık krizine tepki bu alternatife ulaşmak için diğer mücadele alanlarıyla birleşen bir seferberlik halinde olmalıdır. Birleşik bir ekososyalist, feminist ve işçi mücadelesinin hedefi bizi ve gezegeni öldüren kapitalist sistemden kurtulmak ve yeni bir toplum inşa etmek olmalıdır.

18 Mart 2020

Koronavirüs ve Dayanışma: İtalya’dan Mektup Var!– Potere al Popolo/İktidar Halka

Kriz eşitsizliğin hâkim olduğu bir toplumu vurduğunda en çok ıstırap çekenler en savunmasızlar oluyor her daim: ileri yaştaki insanlar, işçiler, göçmenler, kadınlar, sağlık sorunu olanlar. Potere al Popolo yalıtılmışlığı kırmak ve farklı topluluklar arasında dayanışma ve karşılıklı destek ilişkilerini yaratmaya çalışıyor. 

Birçok şehirde, temel ihtiyaç alışverişi gibi günlük gereksinimler konusunda yardıma ihtiyaç duyan insanlar için karşılıklı destek sistemi oluşturduk. Ayrıca, krizden etkilenen işçilere hukuki danışmanlık sağlayan bir yardım hattı kurduk. Sadece iki gündür açık olan bu hat, güvensiz koşullarda çalışmaya zorlanan, işten çıkarılan veya kayıt dışı sektörde çalışan ve dolayısıyla hükümetin destek planları tarafından içerilmeme riski altında bulunan işçilerden 70’ten fazla çağrı aldı. Bu çağrılar sırasında toplanan bilgiler sayesinde eylemlerimizi planlayacak ve işverenlere ve hükümete yönelik taleplerde bulunabilecek durumdayız. Yardım hattına yapılan tüm çağrılar önce küçük bir gönüllü avukat grubu tarafından yürütülmekte, daha sonra arayanın bilgisi, takibi sağlamak için yerel gruplara aktarılmaktadır.

Şimdiye kadar müdahalelerimiz için üç kilit alan belirledik.

Her şeyden önce, lojistik sektörü. Artan talep (mağazaya gitmek yerine daha fazla çevrimiçi sipariş veren insanlar) nedeniyle normalden daha fazla ve öngörülen güvenlik önlemlerinin alınmadığı koşullar altında çalıştıklarını söyleyen Amazon depo çalışanları ile temas halindeyiz.

Bir diğer müdahale alanımız çağrı merkezleri. Bu merkezleri işleten şirketler, gerekli teknolojiyi edinme maliyetlerinin artması nedeniyle evden çalışmalara izin vermek konusunda isteksiz davranmıştır. Çalışanlar kalabalık merkezlerde çalışmaya devam ediyor. Her iki durumda da avukatlarımız, güvenlik önlemlerinin en kısa zamanda uygulanmasını ve çalışanların fazla mesaiden muaf tutulmasını talep ederek işverenlere resmi uyarılar gönderdi.

Üçüncü sektör mevsimlik işçiler sektörüdür. İtalya’da, özellikle tarım sektöründe ve turizmde, aynı zamanda fabrikalarda çok sayıda mevsimlik işçi var. Mevsimlik iş, işverenlerin her yıl aynı işçileri yeniden istihdam etme zorunluluğu olmaması nedeniyle, güvencesiz bir istihdam biçimidir. Ancak mevsimlik işçilerin işsizlik yardımlarına (tazminatına) erişimi vardır (tüm işçilerin İtalya’da buna erişimi yoktur). Hükümete ve Sosyal Güvenliğe yazarak, kriz nedeniyle bu yıl tekrar istihdam edilmeyen mevsimlik işçilerin tüm işsizlik dönemi boyunca bu tazminattan faydalanabilmelerini talep ettik. 

Gerçekleştirilebilecek somut eylem örnekleri olan bu özel durumların ötesinde, hükümeti, bağımsız çalışanlar, yasal sözleşmesi olmayanlar veya gig ekonomi alanında çalışanlar dahil olmak üzere, Korona salgınının sonuçlarından etkilenen herkesin ücretlerini güvence altına almaya çağırıyoruz. Tüm emekçilerin işsizlik yardımından faydalanmasını; faturalarını, kiralarını ödeyemeyen veya kredi geri ödemelerini yerine getiremeyenlerin ertelemeden yararlanmasını talep ediyoruz.

Bununla birlikte asli olmayan tüm üretim faaliyetlerinin, emekçilerin maaşları ödenmek kaydıyla durdurulması talep ediyoruz. 

Son olarak, devletin sağlık hizmetleri sektöründe büyük yatırımlar yapmasını, uzun vadeli sözleşmelerle kişisel bakım alanında daha fazla işçi istihdam etmesini ve ilaç ve sağlık ürünlerinin üretimini kamu denetimine almasını talep ediyoruz. Hükümeti kemer sıkmayı sona erdirmeye ve Avrupa Mali Antlaşmasından çıkmaya çağırıyoruz. İtalya şimdi ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya. Bu felaketin en kötü etkilerinden ancak ekonomide ve kamu hizmetlerinde devasa kamu yatırımları ve istihdam yaratımıyla yani bütünlüklü bir paradigma değişimiyle kaçınabiliriz.

Krize cevabımız üç cephede olmuştur: acil ihtiyaçları karşılamak için topluluklarımız bünyesinde örgütlenmek; işçilerin mücadelelerini sahada (ve ayrıca yasal olarak) desteklemek; daha geniş taleplerde bulunmak. Bu felaketten çıkmanın tek yolunun kolektif eylem ve koordinasyon kapasitemizi inşa etmek olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle, İtalya’daki olayları dışarıdan gözlemleyen ilerici örgütlere topluluklarınızın sağlığını ve güvenliğini korumak için şimdiden örgütlenmeyi ve talepler oluşturmayı tavsiye ediyoruz.

Potere al Popolo 13 Mart 2020

Not: Potere Al Popolo/İktidar Halka 2017’de öncelikle bir seçim ittifakı olarak kurulan ama bunun ötesine geçerek, İtalya’daki IV. Enternasyonal militanları (Sinistra Anticapitalista/Antikapitalist Sol) dahil olmak üzere çeşitli siyasi partileri (İtalyan Komünist Partisi, Komünist Yeniden Kuruluş Partisi…), örgütleri ve farklı mücadele alanlarından aktivistleri bir araya getiren çoğulcu bir siyasal zemin oluşturuyor. Bkz. https://en.wikipedia.org/wiki/Power_to_the_People_(Italy)

http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article52425kaynağından kısaltılarak tercüme edilmiştir. 

Çeviri: Rıfat Hasret

Covid-19’la Mücadele Kapitalizmle Mücadeledir: 10 Maddede Acil Eylem Programı

Başlangıç Kolektifi, İşçi Demokrasisi Partisi ve Sosyalist Demokrasi için Yeniyol tarafından yayınlanan ortak bildiride Covid-19 virüsüyle mücadelenin emekçilerin ve en güvencesiz kesimlerin haklarını ve sağlığını savunmaktan geçtiği vurgulandı. Emek örgütlerini bir acil eylem planı üzerinde tartışmaya davet eden açıklama şu şekilde:

Covid-19 virüsünün dünya genelinde geçtiğimiz birkaç ay içindeki yayılma hızı bize gösterdi ki, Türkiye’de de bir dizi acil önlem alınması, bu ciddi krize karşı kendimizi korumamız için kaçınılmazdır. Dahası, bu virüs salgınının bedeli, emekçilere, yoksullara ve toplumun en güvencesiz kesimlerine ödetilmeye çalışılmakta. Bizler, çeşitli ülkelerde yaşananlardan çıkardığımız derslerle, aşağıdaki önlemlerin ivedilikle alınmasının halk sağlığı açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyoruz. Tüm emek örgütlerini, bunlar ve benzeri talepler doğrultusunda birlikte nasıl mücadele edebileceğimizi tartışmaya ve bir birleşik eylem planı hazırlamaya çağırıyoruz.

Talepler:

1. Herkese en az 14 gün ücretli izin: Virüsün kuluçka süresi olan 14 gün boyunca tüm çalışanlar, yıllık izinlerine ek olarak, ücretli izinli sayılmalı. Bu, insanların toplu halde işe gelip giderken ve işyerlerinde virüsün yayılmasını engelleyecektir. 

2. İşten çıkarmalar yasaklansın: Şimdiden salgın nedeniyle işlerin azalması bahane gösterilerek emekçilere ücretsiz izin dayatmasında bulunuluyor yahut doğrudan işten çıkarmalara başvuruluyor. Salgın krizi aşılana kadar işten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

3. Temel kamu hizmetleri ücretsiz hale gelsin: Hijyen koşullarının sağlanması için herkese su, ısınma ve elektrik hizmetleri ücretsiz olmalı, daha önce borç nedeniyle kesilen hizmetler tekrar açılmalıdır. 

4. Ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Virüs tehdidi geçene kadar tüm özel hastaneler kamu kontrolüne geçmelidir ve buradaki yataklar, hastaların karantina ve yoğun bakım hizmetleri için ücretsiz kullanılmalıdır.

5. Fırsatçılığa karşı fiyat kontrol uygulansın: Temel ürünlerdeki ani fiyat artışlarına, fırsatçılığa ve karaborsaya karşı fiyat kontrolü uygulamaları yapılmalıdır.

6. İşyerlerine sağlıklı ulaşım sağlansın: İşe ulaşım işverenin sorumluluğunda olmalı ve hijyenik ulaşım koşulları (dezenfekte edilmiş servislerle işçilerin tek tek alınıp evlerine bırakılması) sağlanmalıdır. 

7. İşyerlerinde hijyenik koşullar sağlansın ve denetim uygulansın: İşyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri derhal uygulanmalı. Tüm işyerlerinde hijyen koşullarının oluşturulması işverenin sorumluluğunda olmalı. Önlemler alınana kadar işletmelerin faaliyetlerine ara verilmeli ve bu süre içerisinde emekçilerin maaşları ödenmelidir.

8. Herkese ücretsiz temel hijyen ürünleri ulaştırılsın: Temel gıda maddelerine erişimin mümkün olmaması, hijyen ürünlerinin (sabun, kolonya vb.) bulunamaz hale gelmesi önümüzdeki günlerde karşılaşılabilecek tehlikelerden biridir. Herkese ihtiyacı kadar temel ihtiyaç ürününün ücretsiz biçimde ulaştırılmasının planlaması yapılmalıdır.

9. Kaynak yaratmak için emekçiden değil sermayeden ek vergi alınsın: Sürecin ekonomik yükü yine işçilere yıkılacak, emekçilerden “fedakârlık” istenecek. Çalışanlar üzerine yeni vergi yüklerinin bindirilmesine izin verilmemeli. Salgına karşı mücadelede kaynak oluşturmak için belirli bir ölçeğin üzerindeki şirketlere/sermayeye ek vergiler getirilmelidir. 

10. Göçmenlere ücretsiz sağlık hizmeti sağlansın: Sınırlarda bulunan göçmenlerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimi sağlanmalı. Barınma imkânına sahip olmayanlar boş konutlara yerleştirilmeli.

Hayır, Borsadaki Düşüşün Nedeni Koronavirüs Değil – Eric Toussaint

Wall Street’te, Avrupa, Japonya borsalarında ve Şangay borsasında büyük bir krize şahit oluyoruz, çoğu kişi bunun nedenini koronavirüs olarak gösteriyor. 2008’den sonraki en kötü hafta olan 2020 Şubat’ının son haftasında [yazının orijinalinin yayınlandığı günden sonraki 9 Mart’la başlayan hafta bu unvanı ele geçirdi, ç.n.] Dow Jones yüzde 12,4 geriledi, S&P yüzde 11,5 kayıp yaşadı ve Nasdaq Composite yüzde 10,5 düşüş sergiledi. Aynı dönemde Avrupa ve Asya’da senaryo benzerdi. Londra Borsasında FTSE-100 yüzde 11,32 düştü, Paris’te CAC 40 yüzde 12 geriledi, Frankfurt’ta DAX yüzde 12,44 değer kaybetti, Tokyo Borsasında Nikkei yüzde 9,6 geriledi ve Çin borsaları (Şangay, Shenzen ve Hong Kong) düşüş kaydetti. 2 Mart Pazartesi günü borsaları desteklemek için merkez bankalarının devasa müdahaleleri (vaatleri) sonrasında Londra’da endekslerin çoğu yüzünü yukarı döndü. 3 Mart Salı günü paniklemiş Amerikan Merkez Bankası FED faiz oranını dikkate değer bir oranda, yüzde 0,50 indirdi. FED’in yeni politika faizi yüzde 1 ila 1,25 arasında. Birleşik Devletler’de Şubat 2019 ile Şubat 2020 arasındaki enflasyon oranının yüzde 2,5 olduğu, yani FED’in reel faiz oranının negatif olduğu belirtilmeli. Ana akım basın, bu önlemin Covid-19’un tehdit ettiği ABD ekonomisini desteklemek amacında olduğunu yazıyor. Amerikan medyasının önde gelen kuruluşları büyük başlıklar kullanıyorlar: “FED bugün koronavirü panik butonuna bastı”.

Ancak Amerikan ekonomisinin kötü durumu Çin’de ilk koronavirüs vakalarının ortaya çıkması ve bunun etkilerinin dünya ekonomisinde görülmesinin öncesine uzanıyor. Kısacası, FED ve  ana akım basın önlemin koronavirüsle baş etmek için alındığını belirttiklerinde doğruyu söylemiyorlar. FED’in 3 Mart’taki kararına karşın, S&P yüzde 2,81, Dow Jones da yüzde 2,9 düşüş kaydetti. 3 ve 4 Mart’ta birçok Asya borsası da kayıp sergiledi. Yine de 4 Mart’ta New York’ta, Bernie Sanders’tan kurtulmak anlamına gelebilecek, Joe Biden’ın 3 Mart’ta Demokratik Parti ön seçimleri sırasında gerçekleşen başkanlık yarışına dönüşünü kutlamak üzere bir ralli görüldü. Joe Biden açıkça Demokratik Parti müesses nizamının ve bu partiyi destekleyen milyarderlerin adayı. Aynı zamanda Donald Trump’ın Mart başında bir tweet’inde kaderini Wall Street borsasına bağladığına dikkat etmeli. 26 Şubat günü en zengin yüzde 1 içindeki arkadaşlarını hisselerini satmamaya ve borsayı desteklemeye çağırdı. Dahası yeniden başkan seçilirse borsanın muazzam bir yükseliş kaydedeceğini, kaybederse daha önce hiç görülmedik ölçüde bir borsa çöküşünün yaşanacağını söyledi (Financial Times’a göre Trump borsa “binlerce ve binlerce puan yükselecek” ve fakat “kazanamazsam daha önce görmediğiniz bir çöküş göreceksiniz… ciddiyim” dedi). Borsalarda gelecek günler ve haftalarda neler olacağı tahmin edilemez, ancak mevcut finansal krizin gerçek nedenlerini çözümlemek son derece önemli.

Ana akım medya, olayı son derece basitleştirerek, koronavirüsün dünya çapında borsa çöküşüne neden olduğunu iddia etti ve bu açıklama sosyal ağlarda geniş bir şekilde kullanıldı. Ancak krizin ve genişlemesinin nedeni koronavirüs değil, epidemi sadece onu tetikledi. Yeni bir finansal krizin bütün unsurları yıllardır, en azından 2017-18’den bu yana mevcuttu (Kasım 2017’de ve Nisan 2018’de bunu ele aldım). Havada yeterince yanıcı madde varsa, herhangi bir kıvılcım herhangi bir zamanda finansal patlamaya yol açabilir. Kıvılcımın nereden geleceğini tahmin etmek kolay değildi. Kıvılcım alevi çıkarır, ancak krizin kökeninde bulunmaz. 2020 Şubat’ındaki borsa çöküşünün dev bir finansal krize dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyoruz ancak gerçek bir olasılık mevcut. Borsa çöküşünün koronavirüs salgınının üretken ekonomi üzerindeki etkileriyle çakışması kazara gerçekleşmedi ancak koronavirüsün krizin nedeni olduğunu söylemek doğru değil. Krizin esasen nereden kaynaklandığını görmek ve gerçek nedenlerin üzerini kapatan açıklamalara itibar etmemek önemli.

Büyük şirketler, iktidardakiler ve ellerindeki medyanın büyük bir finansal ve ekonomik krizin nedeni olarak virüsü göstermekte çokça çıkarı var. Bu, onları pür-i pak kılıyor.

Borsadaki çöküş koronavirüs ortaya çıkmadan çok önce tahmin ediliyordu.

Hisse senedi fiyatlarının ve (tahvil olarak da bilinen) borç kağıtlarının fiyatlarının yükselişi son iki üç yılda daha da ivmelenerek, son on yıldaki hasıla artışını kat be kat geçmişti. Daha ziyade finansal varlıkların büyümesine dayandığı için en zengin yüzde 1’in serveti de çarpıcı bir şekilde artmıştı.

Hisse senetlerinin fiyatlarının düşüşünün bilinçli bir kararla gerçekleştiği vurgulanmalı (burada bir komplodan bahsetmiyorum): en zenginlerin bir kısmı (büyük şirketler, yüzde 1) her finansal partinin bir sonu olduğunu bilerek hisseleri ellerinden çıkarmaya başlarlar. Süreçte zarar görmektense, başı çekmeyi yeğlerler. Bu büyük hisse senedi sahipleri hisse senedi fiyatları sert bir şekilde düşmeden en iyi getiriyi sağlamak için ellerindekileri ilk satanlardan olmayı tercih ederler. 2020 Şubat’ında büyük yatırım şirketleri, büyük bankalar, büyük sınai şirketler ve milyarderler son yıllardaki yüzde 15 ila 20’ye varan değerlenmeyi cebe atmak için aracılara özel borç kağıtlarının bir kısmını (tahvilleri) satma emri verdiler. Bunu yapacak zamana karar verdiler: buna “kârlarını” ayırma diyorlar. Başkalarının satmaya kalkışmalarıyla bir sürü davranışına neden olmaktan en az rahatsız olacak onlar. Kendileri için önemli olan, başkaları yapmadan satışı gerçekleştirmek. Bu bir domino etkisi yaratabilir ve küresel krize dönüşebilir. Bunun farkındalar ve 2007-09’da olduğu üzere pek sıkıntı çekmeden üstesinden geleceklerini düşünüyorlar. Örneğin Birleşik Devletler’de iki önemli yatırım ve varlık yönetim fonu BlackRock ve Vanguard başarılı performans sergilediler, Goldman Sachs, Bank of America, Citigroup ve Google, Apple, Amazon ve Facebook vd. gibi.

Başka önemli bir husus yüzde 1’in özel şirketlerin hisselerini satıyor olmasının, bu şirketlerin hisse senedi fiyatlarını düşürmesi ve borsaların çöküşüne neden olmasıdır. Aynı zamanda güvenli olarak görülen kamu borç kağıtlarını alırlar. Bu, özellikle, çok güçlü talebe bağlı olarak ABD devlet tahvillerinin fiyatının arttığı Birleşik Devletler’de geçerlidir. Ayrıca ikincil piyasada satılan hazine kağıtlarının fiyatındaki artışın, bu kağıtların getirisinde düşüş anlamına geldiğine dikkat etmeli. Bu kağıtları alan zenginler, şirketlerin hisseleri düşerken güvenlik arayışı içinde olduklarından daha düşük getiriyi kabul etmeye isteklilerdir. Sonuç olarak bir kez daha zenginler nazarında devlet kağıtlarının en güvenli kağıtlar olarak görüldüğü vurgulanmalıdır. Bunu akılda tutalım ve kamusal olarak dillendirmeye hazırlanalım, çünkü kamu borç krizinin tanıdık bir şekilde tekrarını ve piyasaların devlet kağıtlarıyla ilgili kaygılarının yakında yeniden zuhur etmesini bekleyebiliriz.

Yine de, otuz yılı biraz aşan bir süredir, yani neoliberal saldırı ve finansal piyasaların deregülasyonu yerleştikten sonra defaatle gerçekleşen şeye tekrar bakalım[i]: büyük şirketler (yüzde 1) üretime yatırımlarını azalttılar ve finansal alana daha fazla yatırım yaptılar (durum Apple gibi ikonik örnekler için de geçerli). Büyük şirketlerin 1980’lerde yaptıkları 1987’nin tahvil krizini ortaya çıkardı. 1990’larda tekrarlanan tercih 2001’de dot-com ve Enron krizine yol açtı. 2004 ve 2007’de tekrarlandı ve eşikaltı krizine, yapılandırılmış ürünlere ve 2008’de Lehman Brothers’ınki dahil yüksek profilli iflaslara yol verdi. Bu sefer büyük şirketler borsadaki hisse senedi fiyatlarında ve tahvil piyasasındaki borç kağıtları fiyatlarında (şirketlerin hisseleri ve devletler ya da başka kamu otoritelerinin ikraz ettiği borç kağıtlarının satıldığı piyasada) uzun pozisyon aldılar.[ii] Finansal varlıkların (hisse senetlerinin ve özel ve kamu borç kağıtlarının) fiyatlarının aşırı artmasınıın nedenleri arasında 2007-09 finansal ve ekonomik krizinden bu yana merkez bankalarının negatif eylemleri yer alıyor (buna daha önce değindim).

Bu olgu dolayısıyla sadece 2008-09 krizi sonrasındaki gün başlamadı; kapitalist ekonominin finansallaşması bağlamında tekrarlanan bir olgu. Daha öncesinde kapitalist sistem hem 19.yüzyılda hem de 1920’lerde, 1929 borsa krizine ve 1930’lardaki buhrana neden olan önemli finansallaşma aşamalarından geçti. 1930’ların Büyük Buhran’ı, II. Dünya Savaşı ve onu takip eden sınıf mücadelesinin radikalleşmesi sonrasında finansallaşma ve deregülasyon yaklaşık 40 yıl durduruldu. 1970’lerin sonuna kadar kayda değer bankacılık ya da borsa krizi görülmedi. Devletler büyük şirketlere finansal sektörde ne yapmak istiyorlarsa yapmalarını sağlayan izni tanıdığında bankacılık ve borsa krizleri tekrar görülmeye başlandı.

Son birkaç yıla bakalım. Üretimden gelen getiri oranını yeterli bulmayan büyük şirketler doğrudan üretimle ilgili olmayan finansal faaliyetler geliştiriyorlar. Durum, üretimi terk ettikleri anlamına değil, ancak oransal olarak üretim alanından ziyade finansal alanda yatırım yaptıkları anlamına geliyor. Bu aynı zamanda finansallaşma ya da finansallaşmış küreselleşme olarak biliniyor. Sermaye büyük oranda spekülatif faaliyetler aracılığıyla hayali sermayeden “kar elde ediyor”. Finansal alanın bu gelişimi Apple’ın da dahil olduğu büyük şirketlerin muazzam borçluluğunu artırıyor (bu konuyu bir dizi makalede ele almıştım).

Hayali sermaye bir sermaye türüdür, üretime gerçek bir bağ olmaksızın bilhassa finansal alanda gelişir. Doğrudan maddi üretime ve insan emeğinin ve doğanın dolaysız sömürüsüne bağlı olmadığı için hayalidir. Doğrudan sömürüden bahsediyorum, çünkü elbette hayali sermaye insan emeği ve doğa üzerinde, işçilerin yaşam koşullarını ve doğanın kendisini kötüleştirecek bir şekilde spekülasyonda bulunur.

Hayali sermaye, ellerini kirletmeden yani doğrudan üretim alanına bir yatırımda bulunmadan (makineler, hammaddeler almak, insan emeği için ücret şeklinde ödemede bulunmak vb.) üretim alanındaki zenginliğin bir kısmını ele geçirmek ister (Marksistler buna üretim alanında işçilerin ürettiği artı değerin bir kısmı diyorlar). Hayali sermaye, sahibinin temettüye erişeceğini umduğu bir hissedir. Eğer iyi bir temettü vadediyorsa [yatırımcı, ç.n.] Renault hissesi alabilir, ancak aynı zamanda iyi bir temettü vadediyorsa General Electric ya da Gloxo Smith Kline, ya da Nestle ya da Google hissesi almak için elindekini satabilir. Hayali sermaye aynı zamanda bir şirketin çıkarttığı borç kağıdı ya da kamu borç kağıdıdır. Ayrıca yapılandırılmış bir ürün, bir türev biçimi alabilir. Hayali sermaye, kendisi üretim alanından ayırmışken kar yaratabileceği yanılsaması yaratır. Aracılar, brokerlar, büyük şirket yöneticileri “ürettikleri” kanaatindedirler. Ancak bir noktada sert bir kriz patlak verir ve (borsa çöküşleriyle, tahvil piyasasında fiyatların düşmesiyle, emlak fiyatlarının düşmesiyle) hayali sermayenin büyük bir kısmı havaya karışır.

Büyük şirketler defaatle finansal alanda kurşunu altına dönüştürebileceklerine inanmamızı isterler ya da bizi inandırırlar, ancak dönemsel olarak gerçeklik kendisini gösterir ve kriz patlak verir.

Kriz ortaya çıktığında bir yandaki kıvılcımla (bugün koronavirüs kıvılcım olabilir) diğer yanda esas nedenler arasında bir ayrım yapılması gerekir.

Son iki yılda üretken sektörlerde büyük bir yavaşlama görüldü. Almanya, Japonya (2019’un son çeyreği), Fransa (2019’un son çeyreği) ve İtalya gibi çok sayıda büyük ekonomide sınai üretim geriledi ya da keskin bir şekilde yavaşladı (örn. Çin ve Birleşik Devletler). 2007-09 sonrasında toparlanan otomobil sanayi gibi bazı sınai sektörler 2018-19’da satışlar ve üretimde önemli düşüşle birlikte büyük bir krize girdiler. Dünyanın en büyük araba üreticisi olan Almanya’da üretim Ekim 2018 ile Ekim 2019 arasında yüzde 14 geriledi.[iii] Birleşik Devletler ve Çin’de de, Hindistan’da olduğu üzere otomobil üretimi 2019’da geriledi. Fransa’da bu 2020’de gerçekleşecek. Alman ekonomisinin başka bir öncü sektörü olan makine malzeme üretimi sadece Ekim 2019’da yüzde 4,4 geriledi. Bu ayrıca makine araçları ve başka sınai malzemeler için de geçerli. Uluslararası ticaret durağanlaştı. Uzun bir zaman diliminde maddi üretim alanında kar oranı azaldı ya da yerinde saydı ve üretkenlik kazanımları da düşüş kaydetti.

2018-19’da üretimde ekonomik krizin çeşitli olguları kendilerini net bir şekilde açığa vurdular, ancak finansal alan tam kapasiteyle işlemeye devam etti. Büyük medya ve devletler durumun genel olarak iyi olduğu ve üretimdeki yavaşlamaya ek olarak bir sonraki finansal krizden bahsedenlerin sadece kötü şans getireceklerini onaylatmak için her şeyi yaptılar.

Toplumsal sınıf perspektifi önem arz ediyor: büyük şirketler için, finansal alanda çarkıfelek dönmeye devam ettikçe, oyuncular işlerine devam eder ve bunlar durumdan memnun kalırlar.  Büyük şirketlere bağlı olan devletler için de, ister eski sanayileşmiş Kuzey Amerika, Batı Avrupa devletleri oldun ister Japonya, Çin, Rusya ve başka gelişmekte olan ekonomiler olsun aynı durum geçerli.

2019’da reel hasılanın artışı dikkate değer oranda durmuş ya da durağanlaşmış veya düşmeye başlamışken finansal alanın genişlemesi devam etti: hisse senedi fiyatları rekor seviyelere ulaşarak artmaya devam etti, özel ve kamusal borç kağıtlarının fiyatları artmaya devam etti, gayrimenkul fiyatları da bir dizi ekonomide yükseliş kaydetti.

2019’da (Çin ve Hindistan’da) üretim yavaşladı, (Avrupa’nın çoğunda) durağanlaştı ya da yılın ikinci yarısında (Almanya, İtalya, Japonya ve Fransa’da) öncelikle küresel talebin daralması nedeniyle düşüş baş gösterdi: birçok devlet ve işveren ücretleri ve emekli maaşlarını düşürme uğraşındaydılar, ki bu uğraş gelirlerindeki düşüşü telafi edemeyen ailelerin artan borçları nedeniyle tüketimi düşürdü. Benzer bir şekilde devletler kamu harcamalarında ve kamu yatırımlarında kesintilere yol açacak şekilde kemer sıkma siyaseti güttüler. Nüfusun çoğunluğunun satın alma gücündeki düşüş ve kamu harcamalarının azalmasının bileşimi toplam talebin gerilemesine ve böylelikle üretilenlerin bir kısmının uygun pazar bulamamasına neden olarak ekonomik faaliyetin gerilemesine yol açar.[iv]

Nerede durduğumuzu netleştirmek önem arz ediyor: Üretim artışına bayıldığım için bir üretim krizinden bahsetmiyorum. Daha ziyade mevcut ekolojik krize yanıt olarak küçülmenin örgütlenmesi (planlanması) taraftarıyım. Kişisel olarak dünya genelinde üretimin azalması ya da durağanlaşması beni üzmüyor, tam tersi. Daha az araba üretilmesi ve satışların azalması çok iyi. Diğer yandan kapitalist sistem için bu durum geçerli değil: kapitalist sistem sürekli olarak üretimi artırmak ve yeni pazarları fethetmek zorunda. Bunu başaramadığında ya da tıkandığında finansal spekülasyon dünyasını geliştirerek ve üretim alanına doğrudan bağlı olmayan çok daha fazla hayali sermaye çıkartarak yanıt veriyor. Yıllar boyunca bu işe yarıyor, sonra spekülatif balonlar patlıyor. Kapitalizmin tarihinde birçok sefer, kapitalist sistemin ve üretimin sürekli yayılma mantığı, ticaret savaşları (bugün bilhassa Birleşik Devletler ve ticaret partnerleri arasında durum aynı) ya da gerçek savaşlarda ifadesini buldu ve bu ihtimal günümüzde tamamen seçenekler dışında değil.

Toplumun çoğunluğunu (bu nedenle yüzde 1 karşısında yüzde 99’unu) oluşturan, sömürülen ve imtiyazlı olmayan toplumsal sınıflar açısından, üretken ya da finansal ya da finansallaşmış ya da finansallaşmış üretken; adı ne olursa olsun sermaye birikimi mantığından net bir kopuşun gerekliliği muhakkak. Küçülme hemen başlamalı ve ekolojik krizle mücadele etmek için acilen planlanmalı. Daha az ve daha iyi üretmeliyiz. Toplumun sıhhati için gerekli birçok ürünün üretimi artmalı (düzgün konutların yapımı ve yenilenmesi, kamusal ulaşım, sağlık merkezleri ve hastaneler, içme suyu temini, atık tesisleri, okullar vb.) fakat birçok başka ürünün imalatı radikal bir şekilde azalmalı (kişisel arabalar) ya da yok olmalı (silah imalatı). Sera gazı salımları çarpıcı ve hızlı bir şekilde azalmalı. Çeşitli endüstriler ve tarımsal faaliyetler dönüştürülmeli. Diğer önlemler sermayenin vergilendirilmesi ile birlikte kapsamlı bir vergi reformunu, telafi edecek yeni işe alımlarla ve ücret seviyesinin korunmasıyla birlikte çalışma saatlerinin azaltılmasını, ücretsiz kamusal sağlık hizmetlerini, eğitimi, kamusal ulaşımı, cinsiyet eşitliğini sağlamak için etkili önlemleri kapsıyor. Servetin, toplumsal adaleti gözeterek, insan haklarını önceleyerek ve kırılgan ekolojik dengelere dikkat edilerek dağıtılması gerekiyor.

Gerçek gelirinin (yani satın alma gücünün) azaldığını ya da yerinde saydığını gören nüfusun büyük bir kesimi, bu azalma ya da duraksama karşısında hayati meseleler dahil (yiyecek almak, çocukları okula göndermek, kamusal ulaşım olmadığı için araba almanın gerekli olduğu durumda işyerine gitmek, sağlık bakım hizmetlerini karşılamak vb.) tüketim düzeylerini korumak için borç almaya yöneliyor. Dünya nüfusunun çoğunluğunun artan borçluluğuna karşı radikal çözümler geliştirilmeli ve borçların iptaline gidilmeli. Hane borçları (öğrenci borçları, kötücül mortgage borçları, kötücül tüketici borçları, kötücül mikrokredi ile ilişkili borçlar vd.) bu nedenle iptal edilmeli. Toplumun çoğunluğunun gelirini artırmak, sağlık, eğitim, ulaşım alanlarında kamu hizmetlerinin niteliğini ücretsiz olacak biçimde kayda değer bir şekilde artırmak gerekli.

Kapitalist dünya sisteminin çok boyutlu bir kriziyle karşı karşıyayız: ekonomik kriz, ticaret krizi, ekolojik kriz, gezegen üzerinde kapitalist tahakküm sisteminin parçası birçok uluslararası kurumun krizi (DTÖ, NATO, G7, FED, Avrupa Merkez Bankası), önemli ülkelerde siyasal kriz (özellikle Birleşik Devletler’de büyük şirketlerin iki partisi arasında olan kriz). Birçok ülkenin halkları nezdinde kapitalist sistemin reddedilme seviyesi, Pinochet (1973), Thatcher (1979) ve Reagan (1980) yönetimi altında neoliberal saldırının başlangıcından bu tarafa, son elli yılda hiç olmadığı kadar yüksek.

Gayrimeşru borçların, bu hayali sermaye biçiminin iptali, başka önlemlerin bulunduğu daha kapsamlı bir programın parçası olmalı. Eko-sosyalizm çözümlerin merkezinde yer almalı ve bir kenara atılmamalı. Kapitalist sistemin çok boyutlu krizi karşısındaki mücadeleye öncülük etmeli ve ekolojist-feminist-sosyalist bir çıkış yoluna düşmeliyiz. Bu acil ve mutlak bir zorunluluk.

Eric Toussaint tarihçi ve siyaset bilimci, IV. Enternasyonal Üyesi, Üçüncü Dünyanın Borçlarının İptali Komitesi Enternasyonal’inin sözcüsüdür.

Çeviri: Ali Rıza Güngen

Kaynak: https://www.politikyol.com/haftanin-cevirisi-hayir-borsadaki-dususun-nedeni-koronavirus-degil-eric-toussaint

[i] Bkz. Eric Toussaint, Bankocracy, 2015. Bölüm 3, “Thirty years of financial deregulation”.

[ii]Bir finansal varlıkta uzun pozisyon almak, o konumu alanın, ilgili finansal varlıktan yeterince elinde bulundurduğu anlamına gelir. Uzun pozisyon alan finansal varlığın değerinin artacağı beklentisindedir.

[iii] Alman araba sanayi doğrudan 830 bin kişiyi istihdam ediyor ve daha genel olarak ekonomide 2 milyon iş olanağını destekliyor (Kaynak: Financial Times, “German  industry hit by biggest downturn since 2009”, 6-7 Aralık 2019).

[iv] Krizlerin açıklanması bakımından Marksist iktisatçılar arasında iki büyük okul ortaya çıkmıştır. Biri krizlere kitlelerin  eksik tüketimin (tüketim mallarının aşırı üretiminin) neden olduğu iddia eder, diğeri krizlere aşırı birikimin neden olduğu kanısındadır (karın üretim malları üretimi alanında genişlemeye devam edememesi). Bu tartışma krizleri “yetersiz toplam talep” ile açıklayanlar ve “orantısızlık” ile açıklayanlar arasındaki eski tartışmanın bir varyantıdır. Ernest Mandel, Theories of Crisis: An Explanation of the 1974-82 Cycle, in M. Gottdiener & Nicos Komninos der. Capitalist Development and Crisis Theory: Accumulation, Regulation and Spatial Restructuring, New York, 1989, s. 30. Mandel’i takip ederek mevcut krizin tüketim mallarının aşırı üretimi krizine (dolayısıyla yetersiz talebe) ya da sermayenin aşırı birikimine (bu nedenle, karın yetersizliğine) indirgenemeyecek kadar çok sayıda etkene bakarak açıklanması gerektiğini düşünüyorum.

İtalya’da Corona Günlerinde Grev: “Sağlık Herkesin Hakkı”

Coronavirüs salgınından dolayı hayatın durma noktasına geldiği İtalya’da işçiler bir dizi şehirde greve gidiyor.

Covid-19 virüsü dünyanın dört bir yanına yayılıyorken, Avrupa’da salgından en fazla etkilenen ülke olan İtalya’da hala açık olan fabrikalarda kendiliğinden grevler patlak veriyor. İşçiler sağlıkları için gerekli önlemlerin alınmamasını protesto ediyor.

Brescia bölgesinde bir dizi fabrikada iş bırakan işçiler «bizler kesimlik hayvan değiliz» diyerek fabrikalarının 15 gün süreyle kapatılmasını talep ediyor. Mantova bölgesindeki tarihi bir giyim markası olan Corneliani fabrikasındaki 450 işçi de iş bırakma eylemine başvuruyor: «A ve B sınıfı yurttaşlar olamaz. Sağlık herkesin hakkı» diyorlar. Birçok yerde başbakanlık güvenlik genelgesinde ifade edildiği gibi birer metre arayla çalışmanın imkanları yok. Sendikacılara göre işçi için iki farklı gerçeklik doğuyor. Bir yanda fabrika dışında, olabildiğince dikkatli biçimde tüm tedbirlerin alındığı bir hayat, öte yandan bunların hiçbir geçerliliğinin olmadığı bir çalışma hayatı. Metalürji alanındaki sendikalar fabrikaların kapatılarak 22 Mart’a kadar işyerlerinin dezenfekte edilmesi, sağlık önlemlerinin alınması ve çalışma koşullarının bunlara göre yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. 

Bu hafta boyunca kendiliğinden ve örgütlü biçimde gelişen çok sayıda grev ve iş bırakma eyleminin ardından CGIL, CISL ve UIL sendikal konfederasyonları Başbakan Guiseppe Conte’un çağrısıyla bir dizi bakanla görüştü. Konfederasyonlar, imzalanan sağlık ve güvenlik protokolüne fabrika sahipleri tarafından uyulmasını talep etti ve greve giren tüm işçilere sahip çıkacağını açıkladı. 

Kaynak: https://www.repubblica.it/economia/2020/03/12/news/fabbriche_scioperi_coronavirus-251055353/

https://www.huffingtonpost.it/entry/fabbriche-aperte-i-lavoratori-in-rivolta-non-siamo-carne-da-macello_it_5e6a3870c5b6dda30fc4601e