Koronavirüs salgını, pek çoğumuza toplumun nasıl hızla değişebildiğini ve ne olmadan yaşayabileceğimizi –ya da yaşayamayacağımızı– sert bir berraklıkla gösterdi. Kaynaklar sağlık hizmetlerine aktarılırken, kapitalist ekonominin büyük bir kısmının kriz dönemlerinde gerçekten rafa kaldırılabileceği ortaya çıktı. Bize daha önce imkânsız olduğu söylenen – mahpusları serbest bırakmaktan kira ödemelerini veya ipotekleri askıya almaya, ülkedeki herkese nakit desteği vermeye kadar – pek çok şey hâlihazırda yapılıyor.
Tithi Bhattacharya bir süredir Yüce Piyasa’nın değil insan hayatının gereklerine yönelik inşa edilen bir toplumun nasıl olacağı üzerine düşünüyor. Kendisi bir tarih profesörü, Purdue Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar Direktörü, %99 İçin Feminizm: Bir Manifesto kitabının yazarlarından biri, Spectre dergisi yayın kurulu üyesi ve Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression kitabının editörü. İçinde bulunduğumuz momentte toplumsal yeniden üretim teorisinin bize neler öğretebileceğini, solun hangi talepleri yükseltmesi gerektiğini ve iklim felaketini önlemek için bu dersleri nasıl kullanabileceğimizi konuştuk.
-Sarah Jaffe: Başlangıç olarak bize toplumsal yeniden üretim teorisini kısaca açıklayabilir misiniz?
-Tithi Bhattacharya: Toplumsal yeniden üretimi en iyi şekilde tanımlamak gerekirse, hayatı var etmek, sürdürmek kuşaklar boyunca yenileyebilmek için gerekli olan eylemler ve kurumlardır. Ben bunlara “hayatı var etme” faaliyetleri diyorum.
En doğrudan anlamıyla hayatı var etmek doğum yapmaktır. Fakat hayatı sürdürebilmek için temizlik gibi, beslemek gibi, yemek yapmak, çamaşır yıkamak gibi pek çok başka faaliyete ihtiyaç duyarız. Fiziksel, kurumsal gereksinimlerimiz vardır: Yaşayacağımız bir ev, bir yerlere gitmek için toplu ulaşım, kamuya açık dinlenme-eğlenme olanakları, parklar, okul sonrası programlar. Okullar ve hastaneler de hayatın var edilmesi ve sürdürülmesi için gerekli kurumlardan bazılarıdır. Bu hayatı var etme sürecindeki eylemlere ve kurumlara, toplumsal yeniden üretim işi ve toplumsal yeniden üretim kurumları diyoruz. Fakat toplumsal yeniden üretim aynı zamanda bir çerçevedir. Bizi çevreleyen dünyaya baktığımız ve onu anlamaya çalıştığımız bir mercektir. Toplumdaki varlığın kaynağının ne olduğunu tespit etmemizi sağlar; insan hayatı ve insan emeği.
Hayatı var etmenin karşısında ise kapitalist çerçeve ya da kapitalist mercek yer alır: Şeyleri var etme ya da kârı var etme. Kapitalizm “kaç şey daha üretebiliriz?” diye sorar, çünkü şeyler kâr getirir. Burada önem atfedilen, o şeylerin insanlar üzerindeki etkisi değil, kapitalizmin yüce saltanatını süren bir büyücü olduğu bir şeyler imparatorluğu yaratmaktır.
Bu faaliyetlerin çoğu ve toplumsal yeniden üretim sektöründeki – hemşirelik, öğretmenlik, temizlikçilik gibi – pek çok iş, kadın işçilerin egemenliğindedir. Ve kapitalizm bir hayat-var etme değil şeyler-var etme sistemi olduğundan, bu faaliyetler ve bu işçiler ciddi ölçüde değersizleştirilmiştir. Toplumsal yeniden üretim işçileri en kötü ücretleri alan, (gerektiğinde) ilk gidecek olan, sürekli cinsel tacizle ve sıklıkla doğrudan şiddetle yüz yüze kalanlardır.
-Kapitalizm işlemeye devam ettiği sürece mutlu ölebileceklerini söyleyen (muhafazakâr polemikçi) Glenn Beck gibi mezar hırsızlarının olduğu bir dönemdeyiz; bu her şeyi apaçık ortaya koyuyor.
-Koronavirüs krizi iki şeyi trajik biçimde netliğe kavuşturdu. İlk olarak toplumsal yeniden üretim vurgusu yapan feministlerin uzun zamandır söylediklerini, yani bakım işinin ve hayatı var eden işlerin toplum için vazgeçilmez olduğunu ortaya serdi. Şu anda evlerimize kapanmış haldeyken hiç kimse “Borsa simsarlarına, yatırım bankacılarına ihtiyacımız var! Bu hizmetler açık kalsın!” demiyor. İnsanlar “Hemşireler, temizlikçiler, çalışmaya devam etsin, çöp toplama hizmetleri açık kalsın, yiyecek üretimi devam etsin!” diyor. Yiyecek, yakıt, barınak, temizlik: “Hayati olan hizmetler” bunlar.
Bu kriz aynı zamanda kapitalizmin salgınla baş etmekte nasıl tamamen yetersiz olduğunu da trajik biçimde ortaya koydu. Kapitalizm hayatı var etmeye değil kârı en yüksek düzeye çıkarmaya odaklıdır. Kapitalistler bütün bu süreçte en büyük mağdurun sayısız hayat değil kanlı ekonomi olduğunu iddia ediyorlar. Görünen o ki ekonomi, Trump’tan Boris Johnson’a herkesin parlak kılıçlarıyla korumaya hazır olduğu en kırılgan küçük çocuk.
Bu arada Birleşik Devletler’de sağlık hizmetleri sektörü özelleştirmelerle ve kemer sıkma önlemleriyle harap edildi. İnsanlar hemşirelerin evde maske yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Ben her zaman kapitalizmin hayatı ve hayatı var etmeyi özelleştirdiğini söyledim; fakat sanırım salgından sonra bunu başka şekilde ifade etmek gerekiyor: “Kapitalizm hayatı özelleştirir ama aynı zamanda ölümü kamulaştırır.”
-Bakım işlerinin ve toplumsal yeniden üretim işlerinin diğer biçimlerinin nasıl değersizleştirildiği üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Bu iş kollarını değersizleştirme eğilimimiz ile bu işi yapan insanları hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı olarak birbirini etkiliyor.
-Birleşik Devletler’de bakım evleri ve destekli yaşam endüstrisi şu anda yaklaşık 4 milyon insana hizmet veriyor. Bunların pek çoğu Medicare (sağlık sigortası) kapsamında. Kısa zaman önce New York Times, yılda 380 bin insanın, uygun temizlik önlemlerine ve sağlık prosedürlerine yatırım yapmak istemeyen uzun dönemli bakım tesislerinde enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu kurumlar salgının yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Buna Birleşik Devletler’de 27 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmadığını da eklememiz gerek.
Birleşik Devletler’de evde bakım hizmetleri çalışanlarının ve hemşire yardımcılarının yüzde 90’ı kadın. Bunların yarısından fazlası beyaz olmayan kadınlar. Kaçının belgesiz olduğundan emin değilim – hiç kimse değil. Bu kadınlar hem iş kayıplarına hem ICE (ABD Göçmenler ve Gümrük Muhafaza Birimi) baskınlarına karşı iki kez kırılgan. Günlük olarak ortalama 10 dolar kazanıyorlar ve çoğunun ücretli izni ya da sağlık sigortası yok. Bu kadınlar yaşadığımız ülkede emekleriyle pek çok bakım tesisinin sürdürülmesini sağlayan kadınlar.
Bu hayati hizmetleri sürdüren kişilerle CEO maaşlarını kıyasladığımızda fark astronomik. Bankacılar evlerinde otururken, bugün verdikleri hizmetlerin hayati olduğu söylenen – bizim feministler ve sosyalistler olarak daima hayati olduğunu söylediğimiz – işçiler, saatte 10 dolardan daha az kazanıyorlar.
-Washington eyaletindeki büyük salgınlardan biri, bakım evi işçilerinin birden fazla işte çalışması, dolayısıyla virüsü birden fazla bakım evine getirmeleri sebebiyle olmuştu. Bir işte yeterince para kazanamamak virüsün daha da yaygınlaşmasına sebep oluyor.
-Prens Charles’ın bile enfekte olmasıyla virüsün bir bakıma demokratik olduğu söylenebilir. Ama bu bizi yanıltmasın: Tedaviye erişim virüsün kendisi kadar demokratik olmayacak. Kapitalizmin hükmü altındaki diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi yoksulluk ve tedaviye erişim kimin hayatta kalıp kimin öleceğinde belirleyici olacak.
Örneğin benim ülkemde, Hindistan’da bunun çok yıkıcı bir etkisi olacak. Faşist Başbakan Narendra Modi yirmi bir gün evlere kapanma emri verdi. Bütün şehirlerde iş hayatı durdu. Peki göçmen işçilere ne oldu? Modi’nin onlar için bir planı var mı? Hayır. Milyonlarca göçmen işçi, kelimenin tam anlamıyla ülkeyi baştan başa yürüyerek kendi köylerine ulaşmaya çalışıyor; batıdan doğuya bütün sokaklarda sıra sıra insanlar var. Modi enfeksiyon bulaştırabilecekleri gerekçesiyle evlerine gitmelerini önlemek için toplu taşıma ve özel araç trafiğini durdurdu. Fakat bunun yanı sıra Modi, Hindistan dışında yaşayan Hintlilerin – üst orta sınıf Hintlilerin – ülkeye geri dönüşlerini sağladı. Özel uçuşlar ayarlandı; kapanma duyurularına rağmen uçaklara iniş izni için istisnalar yapıldı; özel vizeler düzenlendi.
Küresel Güney’in pek çok kapitalist hükümetinin yoksullarla baş etme yöntemi bu. Hastalığın Kalküta’nın, Bombay’ın, Johannesburg’un ve daha pek çok kentin gecekondularına sızdığını göreceğiz. Virüsün bu gezegenin yenilenme, istenmeyenlerden kurtulma yolu olduğunu söyleyen yöneticileri zaten duymaya başladık bile. Bu, en kırılgan ve en güçsüz olana yönelik soy ıslahı temelli bir toplumsal temizlik çağrısıdır.
-Bunun bize gösterdiği insanlar olmadığında emisyonların azaldığı değil – çünkü pek çok insan ölmüyor. Bunun bize gösterdiği, dünyanın pek çok iş olmadan çok daha sağlıklı bir yer olduğu, çünkü – sizin de söylediğiniz gibi – insanlar sadece hayatı var eden işleri yapıyorlar.
-Koronavirüsün dünya için bir reset düğmesi olduğu argümanı ekofaşist bir argüman. Olması gereken, toplumsal örgütlenme için bir reset düğmesi olması. Eğer virüs tehlikesi geçerse ve eski hayatlarımıza geri dönersek, o zaman bu süreç bize hiçbir şey öğretmemiştir.
Evde kalmanın bir gereklilik olması nedeniyle evlerimizi paylaştığımız insanlarla zaman geçirmenin güzelliğini fark edebildik. Ama her ne kadar güvenlik sağlasa da kapitalizm egemenliğinde ev aynı zamanda inanılmaz boyutta bir şiddetin sahnesidir. İki gün önce daha evvel gönüllüsü olduğum bir kadın sığınağından bir mail aldım; vakalarda artış beklediklerini ve destek için gidip gidemeyeceğimi soruyorlardı. Brezilya, Sri Lanka ve Hindistan’daki yoldaşlarım da aynı şeyi söylüyorlar: Herkesin evde olmasının yarattığı o basınçlı tencere etkisiyle artan ev içi şiddet. Toplumsal izolasyona ihtiyacımız yok. Fiziksel izolasyona ve toplumsal dayanışmaya ihtiyacımız var. Sokağın karşısında yaşayan yaşlı komşumuzu görmezden gelemeyiz; markete gitmesi onun için güvenli değil. Gözlerinin etrafına çokça makyaj yapmış olan ve başını kapıya çarptığını söyleyen iş arkadaşımızı da görmezden gelemeyiz. Düzenli olarak birbirimizi yoklamalıyız.
Yöneticiler bunu teşvik etmekte sıfıra yakın çaba gösterseler de insanlar bunu gönüllü olarak yapıyorlar. Bütün bu kriz içinde muhteşem dayanışma ve ihtimam eylemleri görmek mümkün. Bütün bunlar umut kaynağı.
-Ev işleriyle ilgili konuşalım biraz da. Çünkü “hayati” dediğimiz bu işlerin çoğunun halen kadınlar tarafından yapıldığı bir süreçteyiz. Ve normalde evde kadınların sorumlu olduğu bakım işleri birdenbire kocaları tarafından da yapılıyor. Bu bazı insanların toplumsal yeniden üretim işleri anlayışına nasıl bir perspektif getiriyor?
-Joan C. Williams, işçi sınıfından erkeklerin orta sınıf erkeklerden daha fazla çocuk bakımı işi üstlendiğini ortaya koyan ilginç bir çalışma yaptı. İşçi sınıfından erkekler kadın işi olduğu için bunu kabul etmek istemezken orta sınıf erkekler bununla övünüyorlar. Bu tabunun zayıflayıp zayıflamadığını merak ediyorum. Birleşik Devletler’de kadınlar haftalık olarak erkeklerden dokuz saat daha fazla ev işi yapıyorlar. Bu dokuz saat değişebilir ama genel olarak tutumun değişip değişmeyeceğini merak ediyorum. Partnerleri dünyayı bir arada tutarken erkekler aileyi bir arada tutmaktan gurur duyacaklar mı?
-Sizin de dediğiniz gibi erkeklerin bunu kabul etmemesinin bir nedeni, bu işlerin kadın işi olması. Pek çok iş aynı zamanda ırksallaşmış durumda. Bu bakım işlerini yapan pek çok kadın göçmen kadınlar, beyaz olmayan kadınlar.
-Birleşik Devletler’de bu işler ırksallaşmış durumda. Dünyanın başka bölgelerinde, mesela Hindistan’da bu işler halen göçmen kadınlarda ve en yoksul ve en düşük kasttan kadınlarda. Her toplumun en kırılgan kesimleri bu işleri yapıyor. Ücretleri ve sahip oldukları haklar da bunun bir yansıması.
Toplumsal yeniden üretim bakımından gün içinde yapılması ihtiyacını duyduğumuz pek çok iş beyaz olmayan kadınlar tarafından yapılıyor. Göçmen kadınlar ya da siyah kadınlar bu işleri yapmadan yemek yememiz, sokaklarda yürümemiz, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bakımını sürdürmemiz, evlerimizi, otellerimizi temizletmemiz mümkün olmazdı. Dünyayı var eden bu işler, kapitalizm tarafından tamamen görmezden geliniyor.
-Bugünlerde sıklıkla salgının bir savaş gibi olduğu söylemini duyuyoruz. Fakat iktisatçı James Meadway bundan savaş zamanı-karşıtı ekonomi olarak söz etti, çünkü yapmamız gereken şey savaşın karşıtı. Üretimi azaltmalıyız. Umarım bu öyle bir anlayışı ortaya çıkarır ki, gerekli olan ve radikal biçimde farklı bir dünyada bile devam edecek olan iş, fetişleştirmeye çok alıştığımız “birliklerin” aksine yüzyıllardır sistematik olarak değersizleştirilmiş olan iştir.
-Üretimin azaltılması konusunda James’le hemfikirim. Ancak her tür üretim için geçerli değil bu. Tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayatı var eden ürünlerin üretimini artırmalıyız. Dünyanın en zengin ülkesi Birleşik Devletler’de doğru ekipmanı olmadan işe giden hemşireler tanıyorum.
Fakat örneğin internet üzerinden alışverişi ele alalım; Giysi ve ayakkabı alışverişini internetten yapabilmek gerçekten çok hoş. Ama hazır haldeki bir çift ayakkabının bizim kapımıza gelebilmesi için kaç işyerinden geçmesi gerektiğini unutmayalım. Düşünün; kamyon şoförleri, dolum istasyonlarını açık tutması gereken işçiler, o istasyonları temizleyen işçiler. Hayati ilaçları internet üzerinden sipariş vermeye bir itirazım yok ama güzel bir çift ayakkabı biraz ertelenebilir. Genellikle o bir çift ayakkabının arkasındaki görünmeyen emek gücünü pek düşünmeyiz. O ayakkabıları kapımıza getiren üretim ve tedarik zincirindeki insanları pek düşünmeyiz. Fakat bu pandemi günlerinde bunu düşünmek zorundayız. Bu onlara dayatabileceğimiz bir risk mi? Bu, insan emeğinin üretimine değil, insan emeğine bakmakla ilgili.
İkinci nokta, “birliklerimizi destekleyin” sözüne dair: Bence birliklerimizi bütünüyle yeniden tarif etmeliyiz. Sağlık çalışanları, gıda üretim işçileri, temizlik işçileri, çöp toplama işçileri: Birliklerimiz bunlar! Desteklememiz gereken insanlar bunlar. Birliklerimizi can alan insanlar olarak düşünmemeliyiz. Birlikleri hayat veren ve hayatı devam ettiren insanlar olarak görmeliyiz.
-Uzun yıllardır iklim değişikliğiyle savaşabilmek için kapitalizmde değişimi reddedenlerle uğraşıyoruz; ancak bugün gördük ki her şey hızla değişebiliyor. Bu durum gelecekte ilim felaketine karşı savaşta bize hangi dersleri sunuyor?
-Altyapı için mücadelemiz gerekli fakat yetersiz. Toplumsal örgütlenmeye yönelik bir tutum değişikliği için çaba sarf etmek zorundayız. Bunu yapmak yalnızca toplumsal demokratik kazanımlar için mücadele etmekten daha zor. Bugün zaten biliyoruz ki küresel sıcaklık artışı gıda üretme kapasitemizi küresel düzeyde krize sokacak. Şayet kontrol altına alınmazsa Güney Asya ve Afrika gibi bölgelerde sıcaklıklar öyle yüksek seviyelere çıkacak ki yılın büyük bir kısmında açık alanda tarım imkânsız hale gelecek ve besi hayvanları ölecek. Bugün benim ailemin de yaşadığı Delhi’de yılın büyük bölümünde okullar kapalı kaldı, çünkü hava haddinden fazla sıcaktı; kışın da hava kirliliği nedeniyle aynı durum söz konusu.
Gıda üretimine yönelik tehdit, yükselen cinsiyetçilik ve küresel düzeyde kadına yönelik şiddetle sarmal biçimde gidecek; çünkü sofraya yemek getirmekten ve çoğunlukla o yiyeceği fiilen üretmekten “sorumlu” olanlar kadınlar ve beyanı kadın olanlar. Ve zaten hâlihazırda dünyanın dört bir yanında temiz içme suyu krizi var ki, bu daha da kötüye gidecek.
Bir başka deyişle, eğer iklim değişikliği ile bugün koronavirüse karşı benimsediğimiz aciliyette baş etmezsek, daha sonra gelecek olanın yanında bu virüs tatil gibi kalacaktır. İklim felaketi geçici değil ve pek çoğumuzun eve kapanma seçeneği de olmayacak.
COVID-19 krizinden sonra kapitalizm alışılageldiği gibi işbaşı yapmaya çalışacak. Fosil yakıtları kullanılmaya devam edecek. Bizim görevimiz, sistemin unutmasına izin vermemek.
Çeviri: Sanem Öztürk
Tith Bachatarya ile Sarah Jaffe tarafından yapılan bu söyleşi, 2 Nisan 2020 tarihinde dissentmagazine.org sitesinde yayınlanmıştır.
Geçtiğimiz hafta Ekşi Sözlük’te açılan bir başlık epey bir
tartışma yarattı. “Bir orta sınıf budalalığı olarak Netflix” başlığını açan
yazar, “Netflix onlar (orta sınıf) için adeta bir medeniyet göstergesi,
kültürün olmazsa olmaz üstün bir parçası, orta sınıflığın vazgeçilmez sınıfsal
bir sembolü haline geldi” diyordu. Yazara göre Netflix yeni zamanların bir
dini, ona kapılan orta sınıf insanlar ise bu dinin müridiydi. Platform, belli
bir ideolojik çerçeve içerisinde ürettiği içeriklerle insanlara bir hayat tarzı
sunuyordu. Bu, geçmişten farklı olarak, kitle kültürü ürünlerinin
tüketilmesinin daha bir şevkle yapıldığı, yani bu ürünlerin ideolojik işlevinin
çok daha güçlendiği anlamına geliyordu.
Aslında bu yeni bir eleştiri değil. Yakın zamanda, neredeyse
aynı argümanlara sahip, birkaç yazıya denk gelmiştim. Bu eleştirilerin ortak
noktası, beyaz yakalı işçilerin ve genel olarak üniversite eğitimi almış kişi
sayısının artması ile birlikte kültürel alan içerisinde bir beğeni kümesinin
genişlemesini belli bir mecra (Instagram), tüketim davranışı (Starbucks) ya da
platformla (Netflix) simgeleştirme çabasını yansıtıyor. Sosyal medyanın gerek
görünürlüğün artması, gerekse kişilere bir (sanal) benlik inşası görevi
yüklemesi gibi etkileri de, bu indirgeyici eleştirinin beslendiği kaynaklar
oluyor. Ancak bu eleştiri yaşanmakta olanı ne kadar açıklayabilir?
Orta sınıf?
Öncelikle, Marksizme referansla konuşan bu metinlerin, orta
sınıfı belirleme konusunda ciddi arızaları mevcut. Marksizme göre sınıfları
belirleyen şey, alınan maaşın miktarı ya da tüketilen kültürel ürünlerin
niteliği değil, kişinin üretim ilişkilerindeki konumudur. Yani, metal
sektöründe çalışan bir işçinin aylık kazancının bir esnafın kazandığının iki
katı olması, işçinin işçi, esnafın ise küçük burjuva olduğu gerçeğini
değiştirmez. Aynı şekilde, bir işçinin beyaz yakalı ya da mavi yakalı olması da
sınıfsal konumlarının farklı olduğu anlamına gelmez. “Yaşamak için emeğini
satmak zorunda olmak” bu konuda en açıklayıcı ve kapsamlı tanım sanırım.
Orta sınıf kavramının günümüzdeki yaygın kullanımı, bu
eleştiride olduğu gibi, insanları üretim ilişkilerindeki konumlarından ziyade,
tüketim davranışları üzerinden tasnif etme çabasına karşılık geliyor. Burada da
özellikle kültürel tüketim öne çıkıyor. İnsanlar operaya giderek, Netflix
izleyerek, Tiktok kullanarak farklı sınıflara dahil olabiliyor. Evet, sahip
olunan kültürel sermayenin sınıfsal konumla doğrudan ilgisi vardır. Ancak,
bugün kültürel sermaye maddi hayatta birtakım avantajlar sağlama konusunda hala
çok güçlü bir yerde dursa da, internetin kültürel ürünlere erişimi oldukça
kolaylaştırmasının da etkisiyle, kültürel tüketim davranışları arasındaki sınır
çizgileri, hiç olmadığı kadar aşınmıştır. Yüksek kültür, popüler kültür ve
popüler kültürün kendi içerisindeki çeşitli katmanlar arasındaki değiş tokuşlar
ve hareketlilik artmıştır.
“Kültürel bir ürünü, örneğin bir şiiri, resmi ya da
senfoniyi, beğenerek tüketmek, onu somut hale getiren kültürel kodun, uygun
sermaye biçimiyle çözümlenmesini gerektirir ki, bu meziyet aynı zamanda
kültürel ürüne ilişkin malumata ve tüketim terbiyesine (habitus) sahip olunursa
kendini gösterir. Kültürel ürüne ait kodun çözümlenmesine ilişkin böylesi bir
malumat ve terbiye, ya aileden miras kalan doğal bir aşinalık sayesinde ya
eğitimle elde edilebilir. Ya da ikisi birden. Bourdieu, estetik yargının,
sınıfsal terbiye ve eğitimden kaynaklanan büyük ölçüde toplumsal bir yeti
olduğunu iddia eder”[1].
Bu anlamda, 90 sonrası kapsamı oldukça genişleyen üniversite eğitiminin,
internetin kültürel olanaklarıyla çakışmasından söz edebiliriz. Ernest Mandel,
“Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”[2]
başlıklı yazısında, Batı’da 1950 sonrası patlama yaşayan üniversite eğitiminin
benzer bir sonuç yarattığını, entelektüel kapasitenin genişlediğini, ancak
kültürel sermaye kazanan gençlerin sınıfsal olarak yükselmesinden ziyade,
kültürel sermaye gerektiren işlerde çalışmanın kendisinin proleterleşme
eğiliminde olduğunu söyler. Başka bir deyişle, üniversite eğitiminin
yaygınlaşmasıyla birlikte, ciddi bir kesim kültürel sermayesini artırabilmiş,
işçi bir aileden gelip, içinde yetiştiği ortamdan çok farklı bir kültürel
dünyanın içerisine girebilmiş, ancak sahip olduğu yetilerin yıllar içerisinde
maddi anlamda değersizleştiği gerçeğiyle karşılaşmıştır.
Netflix ve popüler
kültür
Sosyolog Herbert J. Gans popüler kültür savunusu olarak
okunabilecek “Popüler Kültür ve Yüksek Kültür”[3]
başlıklı kitabında, kültürel alanı ikiye ayırır. Ancak popüler kültür de kendi
içerisinde katmanlar barındırır. Bunlar: üst-orta, alt-orta ve aşağı kültürdür
(bunlar daha çok eğitimle ilgilidir). Gans, kitabı yazdığı 1974 yılında bu
katmanlar arasındaki değiş tokuşun varlığından söz ederken, 1999 yılında yeni
baskıya yaptığı eklemelerde, bunun çok büyük oranda arttığını vurgular.
Kültürel üretimin sınırlı, bunlara erişimin zor ve bunun yönetiminin az sayıda
insanın elinde olduğu bir dönemde, beğeni kamuları arasında (özellikle popüler
kültür içerisinde) ayrım yapmak daha kolayken günümüzde bu çok daha zordur. Geçmişte
kültürel tüketim, hoşça vakit geçirmenin bir aracıyken, günümüzde sosyal
medyada inşa edilen benliklerin içini doldurma işlevini de yüklenir (bu bütün
beğeni kümeleri için geçerlidir). Bu nedenle, Netflix ya da Spotify gibi
mecralarda bir merkezileşme söz konusuyken, tam aksi yönde, özgün tüketim
kaygısıyla merkezin dışına doğru bir eğilimden de bahsedilebilir.
Raymond Williams’ın dediği gibi “icadın kendisi tek başına
kültürel değişime yol açmaz; herhangi bir kitle iletişim teknolojisini
anlayabilmek için onu tarihselleştirmemiz, belirli toplumsal çıkarlarla nasıl
eklemlendiğini ve toplumsal düzen içerisinde nasıl konumlandığını anlamamız gerekir”.[4]
Netflix, öncelikle, yüzde 1’ini bile tüketmeye ömrümüzün yetmeyeceği bir içerik
bolluğunda, bir içerik düzenleyicisi olarak çalışır. İş zamanının serbest
zamanın içerisine sızdığı ve yapılması gerekenlere yetişememenin anksiyete
yarattığı böyle bir dönemde Netflix’i ve benzer diğer platformları güçlendiren
bir olgudur bu. İkincisi, Netflix, ağırlıklı olarak arkadaşlık, ilişkiler,
çalışma yaşamı, iletişim gibi hayatın bütününde son yirmi yılda gerçekleşen
dönüşümleri konu alan, insanların kendi hayatlarına dair birçok şey
bulabileceği yapımlara öncelik tanımaktadır (Easy, You, Sex Education vs.).
Yani, zamanın ruhunu iyi yakalamaktadır. Üçüncüsü, Netflix’in bu özellikleri
onu sosyal medya kamusunun sabit bir gündemi haline getirmiştir. Gündeme dahil olabilmenin
yollarından birisi bu platformu takip etmek olmuştur.
Netflix ve Spotify, belirli algoritmalarla en çok ilgi gören
içeriklerin devamlılığını sağlama ya da yakın içerikleri birbirine benzetme
gayesi taşır. Ancak bu tek bir kanaldan yürüyen bir işlem değildir. Netflix,
içerisinde birçok farklı beğeni kamusuna hitap edecek yapım barındırır. Söz
konusu olan, bu farklı hedef kitleler için üretilen yapımları izleyen çeşitli
algoritmalardır. İçeriğin homojenleşmesi en başta bu platformların ekonomik mantığına
aykırıdır. Netflix önüne ne getirdiyse izleyen insan modeli de bu anlamda biraz
hayal ürünüdür. İnsanları bu derece edilgenleştiren bir eleştirinin, doğal
olarak, özgürleştirici bir potansiyeli de yoktur.
Son olarak şunu sormamız gerekiyor: Bu eleştiriyi dile getirenler bizi hangi kültürel tüketime davet ediyor? Ne izlememiz, ne dinlememiz gerekiyor? Böylesine soldan yapılan bir eleştirinin yüksek kültür dışındaki her şeyi çöp ilan etme elitizmine düşmeyeceğini varsayıyoruz. Aslında bu eleştiri, İslamcıların, yerli ve milli olmayan kültürel ürünlere yönelen kendi kitlesini eleştirmesine benziyor biraz. Seküler kesimde de birileri, insanlara belirli kültürel sınırlar çizme cüretini buluyor kendinde. Yaşanan kültürel dönüşüm gözlerini korkutuyor. Ama kültür ile siyaset ilişkisinin çok çetrefilli olduğunu anlamak için AKP’nin, sonuçsuz kalmaya mahkum, kültürel iktidar mücadelesini biraz yakından izlemek yeterli olabilir.
[1] Loïc
Wacquant, “Pierre Bourdieu: Hayatı, Eserleri ve Entelektüel Gelişimi” içinde Ocak ve Zanaat, Pierre Bourdieu Derlemesi,
Çeğin, G., Göker, E., Arlı, A. Ve Tatlıcan, Ü. (ed.) İstanbul: İletişim Yay.,
2007, s.65
[2] Ernest
Mandel, “Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”, Yeniyol, Sayı: 40, 2011
[3] çev.
Emine Onaran İncirlioğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2005.
[4] Akt. Michael Gardiner, Gündelik Hayat Eleştirileri, çev. Babacan Taşdemir, Burak Özçetin, Deniz Özçetin, Heretik Yayınları, 2016, s.79
Muhtemelen bu yazıyı okuyan herkesin cep telefonuna, geçtiğimiz günlerde ‘Biz Bize Yeteriz’ başlıklı yardım kampanyasına 10 TL katkıda bulunulmasına dair kısa mesaj gelmiştir. İçinden geçtiğimiz dönemin milyonlarca kişiyi işsizliğe, yoksulluğa, açlığa sürüklediği ve toplumun geneline bir destek sunulması gerektiği herhalde kimse tarafından reddedilmiyordur. Malum, almadan vermek de Allah’a mahsustur ama kimden alınıp, kime ne kadar verileceği gayet dünyevi ve siyasal bir tercihtir.
Neyi Bildirir Sayılar
“Biz Bize Yeteriz” sloganının ima ettiği eğer Türkiye’nin yeterli kaynaklarının olduğu ise bu konuda çok haklı, Türkiye’deki servet gerçekten de burada yaşayan herkese yeter. İsviçre Bankası Credit Suisse yıllık olarak Dünya Servet Verikitabı[1]adında bir rapor yayınlar, bu rapora göre; Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik kesimi ülke toplam servetinin yüzde 42,5’una sahip ve Türkiye’nin toplam serveti ise 1355 milyar ABD Doları yani 1,355 trilyon ABD Doları, buradan yola çıkıp kısa bir hesap yaparsak en zengin yüzde 1’in serveti,575 milyar 875 milyon ABD Doları eder. Bir nefeste okuyabilene helal olsun.
Çok sıfırlı sayılar aslında manasızdır, bir yerden sonra trilyon ile katrilyon arasında hiçbir fark yokmuş gibi gelmeye başlar. Ama yine de affınıza sığınarak bu basit hesabı biraz daha sürdürelim.Türkiye’nin erişkin nüfusu 55 milyon 540 bin kişi. Bu servete sahip olan kişi sayısı sadece 94 000, bu serveti geriye kalan 55 milyon erişkine dağıtsanız kişi başına 10470 ABD Doları yani 70150 TL eder ve bu sadece en zengin yüzde 1’in varlığı.
En zengin yüzde 1’lik kesimden alınacak sadece ve sadece yüzde 30’luk bir servet vergisi ise, 55 milyonluk Türkiye’nin erişkin nüfusunun tamamına 21 bin TL gelir desteği sağlama imkânı yaratır.
Türkiye’de servet vergisinin mümkünlüğüne dair bir başka hesabı ise, en zengin 100 kişi üzerinden yapabiliriz. Forbes dergisine göre, 2020 yılında Türkiye’de en zengin 100 kişinin serveti geçen yıla göre 5 milyar 225 milyon dolar artarak 100 milyar 400 milyon dolara çıktı. Basit bir hesapla yani 679 milyar 708 milyon TL, bu servet hepsi hepsi 100 kişiye ait, yani iki otobüse sığacak kadar insan. Çok değil sadece iki otobüs dolusu insandan ve yine servetlerinin çoğu falan değil sadece dörtte biri kadar servet vergisi alındığında, 10 milyon kişiye, kişi başına 16 992,70 TL gelir desteği sağlanabilir.
10 Nisan 2020 itibariyle, COVID-19 salgını nedeniyle Türkiye’de ölen insan sayısı 1006’ya çıktı ve muhtemelen bu sayı daha da artacak. Bu 100 kişinin servetinin toplamda dörtte biri, hayatını sürdürmek için hayatını riske atarak çalışmak zorunda olan binlerce kişinin hayatından daha mı önemlidir? Hükümet Koronavirüs krizi ile mücadele için bir milli birlik havası yaratıp, yardım kampanyaları ile herkesin aynı gemide olduğunu vurgulamaya çalışırken, bizim önümüzde ise bir servet vergisi uygulaması ile servetin yeniden bölüşülmesi talebini yükseltme görevi duruyor.
Muhtemelen bundan 2 ay önce konuşuyor olsak, servet vergisi de tüm yurttaşlara bir gelir sağlanması da hiç gerçekçi olmayan tartışmalar olarak görünürdü. Ancak virüsün hızlandırdığı kriz, bir yandan da her şeyi yeniden tartışılabilir hale getirdi. Daha önce pek de tartışılmaz olan herkese bir yaşam geliri talebi, şu anda Türkiye’de ve Dünya’da işçi sınıfının temel taleplerinden birisi halini aldı.
Kısa Çalışma veya Gelir Desteği Değil, Herkese İnsan Onuruna Yakışır Bir Temel Gelir
Hükümetin taslağını basına sızdırarak tartışmaya açtığı ve birkaç gündür herkesin işten çıkarma yasaklandı mı, yasaklanmadı mı diye tartıştığı düzenleme tam da böyle bir gerçekliğe oturuyor. Öyle ya da böyle, Hükümetin önce kısa çalışma fonunun kullanımını ve kapsamını genişletip, ardından işten çıkarmayı “yasaklayarak/erteleyerek” yerine ücretsiz izne çıkarılan herkese bir gelir desteği sağlaması uygulamaları ile kesenin ağzını açması (işsizlik sigortası fonundan bile olsa) hiç de alışık olduğumuz neoliberal düzene benzemiyor. Belki de biraz da bu yüzden bu olanları anlamakta zorlanıyor, karşısında afallıyoruz.
Birçok ülkede de hükümetler aslında benzerini yaptı. Hükümetler, buna AKP de dahil kapitalizmi mevcut krizden neoliberal politikalarla kurtaramayacaklarının farkında olduğu için herkes kesesinin ağzını biraz daha açmak zorunda kalıyor. Şu ana dek pek de sosyal politika önerileri ile anılamayacak olan liderlerden İngiltere’de Boris Johnson maaşlara belirli bir miktara kadar devlet garantisi getiriyor, Trump ‘Helikopter Para’ denen düzenleme ile tüm yurttaşlara doğrudan 1200 dolar sağlayacak gelir desteği gibi bir önleme başvurmak zorunda kalıyor. Avrupa’da pek çok ülke Türkiye’de de olduğu gibi, kısa çalışma desteği veya gelir desteği gibi ücret garantisi yöntemleriyle durmakta olan ekonomiyi biraz olsun canlandırmaya çalışıyorlar.
Artık ücret desteği (kısa çalışma, gelir garantisi vs. gibi farklı isimler altında) bir nevi bu krizde her ülkenin uyguladığı dönemin alamet-i farikası oldu. Hatta Financial Times, “Kısa Çalışma, tüm Avrupa’nın almak istediği en büyük Alman ihraç ürünüdür”[2]başlığıyla yaptığı haberinde Almanya Federal Çalışma Ofisinin kısa vadede 2,35 milyon işçinin yani 2008-2009 krizindekinden 1 milyon daha fazla kişinin kısa çalışma desteğinden faydalanacağını öngördüğünü aktarıyor. Gerçekten de başlığa uygun bir şekilde, kısa çalışma, şu günlerde Almanya’nın Avrupa’ya yaptığı en büyük ihracat ürünü olabilir. Birçok ülke bizde şimdi tartışılan, ekonomik kriz nedeniyle yapılacak olan işten çıkarmaları bir süreliğine yasaklama yoluyla erteleyerek, onun yerine ücretsiz izin getirilip, bir miktar gelir desteği sağlanması düzenlemesine benzer olarak, “teknik işsizlik” adı altında yeni düzenlemeler getiriyorlar. Teknik işsizlikten kasıt, çalışma süresini sıfır saate kadar indirmeye imkân veren, ücretin bir kısmının ise çeşitli fonlardan kamu tarafından sağlanmasını garanti altına alan bir uygulama yani aslında ücretsiz izin uygulaması. Bu oran ülkeden ülkeye değişse bile temel olarak bizdeki ücretsiz izin artı devlet ücret desteği mantığına çok yakın bir mantık işliyor. Çok temel bir farkla Türkiye’de sağlanan ücret desteği, değil açlık/ yoksulluk sınırı, akla hayale gelebilecek herhangi bir sınırın altında.
İsveç’de işçi ücretlerinin yüzde 90’ını, Slovenya’da yüzde 80’i, Romanya’da yüzde 75’i, Estonya ve Fransa’da yüzde 70’i, Belçika’da yüzde 65-70’i devlet tarafından garanti altına alınıyor. Yunanistan ise 800 Euro’luk sabit bir gelir desteği sağlıyor. [3]
Fransa Renault’yu kamulaştırmayı, Almanya Daimler’i kamulaştırmayı tartışıyor. Bunların nedeni aniden özel sermaye karşıtı ya da sosyalist olmaları değil veya kapitalizmin sonunun gelmesi de değil. Birincisi bu ani duruşun neden olduğu yoksulluğun sosyal etkilerini kontrol etmeleri gerekiyor; ikinci olarak da bir şekilde iç talebi canlandırmaları gerekiyor.
Tüm bu kısmi sosyal düzenlemeler, özellikle Avrupa’da kimilerinin tartıştığı gibi kapitalizmin sonunu getirmiyor veya kapitalistler aniden işçi sınıfının çıkarına önlemler almaya başlamıyorlar. Tekrar hatırlamak gerekir ki, kapitalizmin devamı, bazen tek tek sermayedarların verebileceği kayıplar pahasına da olsa, sermaye sınıfının esas çıkarıdır. Esas olan “bu politikaların bir şekilde, üretim araçlarındaki özel mülkiyet ve emek güçlerini satmaya zorlanan işçilerin sermayenin egemenliğine tabi kılınması gibi kurumları sürdürdüğünü ya da yıktığını, pekiştirdiğini ya da zayıflattığını belirleyebilmektir.”[4]
Sanılanın aksine çok sayıda işçi bu 1170 TL’lik, aslında hiçbir şeye yetmeyecek gelir desteğini bile memnuniyetle karşıladı. Sosyal medyada sık sık dillendirilen ücretsiz izin zorunlu hale gelmiş oluyor görüşünü dile getirenler, şu anda zorunlu olmadığını mı düşünüyor? Ücretsiz izni kabul etmezseniz, tek seçeneğiniz tazminatı alıp işten ayrılmak, böyle tercih mi olur, böyle gönüllülük mü olur? Son bir ayda işsizlik maaşına başvuranların sayısı yüzde 72 arttı ki üstelik bu sayı sadece işsizlik sigortasına hak kazanabilmiş olanlar. Sırf bu rakam bile herkesin kısa çalışmadan faydalanabildiğini varsaymanın ne kadar hatalı olduğunu gösteriyor.
Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Para Fonu, IMF, 1929 Buhranından sonraki en büyük ekonomik çöküşle karşı karşıya kalındığını duyurdu. [5]Muhtemelen pek çoğumuz şu anda yaşanan ve daha da büyüğü gelmekte olan işsizlik ve yoksulluğu anlayamıyor ya da bunun farkında değil. Hayatımızda benzerini daha önce görmediğimiz bir kriz ve yoksulluk önümüzde bizi bekliyor, hem de sadece bizde değil, Dünya genelinde.
Dolayısıyla aslında geçici bir süre için bizde ve her yerde hükümetlerin bir dizi sosyal devlet önlemini hayata geçirmesinde şaşılacak bir şey yok. Bu nedenle, şu anda Hükümetin yaptığı her düzenlemede şaşkınlaşmamız gerekiyor ve bu düzenlemelerin dayandığı gerçekliği anlayıp, o talebi genişletmek gerekiyor. Bunun yerine, “aslında yok öyle bir şey” derseniz, bu desteklerden faydalananlar gözünde inandırıcılığınız kalmaz, dahası onlarla herhangi bir mücadele ortaklığı sürdüremezsiniz.
Belki çoğu kişi farkında değil ama zaten Mart ortasından itibaren, şu anda muhtemelen sayısı milyona yakın insan ücretsiz izinde; otellerde, AVM’lerde, mağazalarda, restoranlarda, fast foodcularda, kafelerde, ufak çaplı imalathanelerde çalışanlar ya patronları kısa çalışmaya başvurmadığı için ya da kendi sigorta gün sayıları yeterli olmadığı için kısa çalışmadan faydalanamıyorlar. Yani sıfır gelirle bir aydır çalışmıyorlar, bu kişilere 1170 TL gelir verilince, maalesef yaptığımız garip teknik tartışmaların hiçbir manası kalmayacak.
Dolayısıyla bu rakamın hiçbir hayati harcamaya yetmeyeceğini vurgulayarak, herkese bir temel gelir talep etmek gerekir ancak kendi çevremizi memnun etmekten başka bir faydası olmayacak şekilde “taslak kaldırılsın”, ya da “bu aslında işçi sınıfına zararlıdır” derseniz, bu kısıtlı gelir desteğinden faydalanacak yüz binlerce kişinin gözünde bir inandırıcılığınız olmayacağı gibi bu kişilerle bağ kurmanız da zor olur. Onun yerine bu rakamın düşüklüğü üzerinden Hükümete yüklenirsek, o zaman bu gelir desteğinden yararlanacak insanlarla talebimizi ortaklaştırma imkânı buluruz.
Diğer teknik tartışmaların çekiciliğine kapılmadan, Türkiye’de yaşayan herkese insan onuruna yakışır bir yaşam sürebilecekleri bir temel gelir sağlanması ve bunun için kaynağın en zengin yüzde 1’lik kesimden alınıp, geri kalan yüzde 99’a dağıtılacak bir servet vergisi olduğu taleplerini yükseltmek, şu anda her zamankinden daha gerçekçi ve daha inandırıcı olduğu gibi aynı zamanda bu salgının daha da büyük bir işçi katliamına dönüşmesini engelleyerek, hayat kurtarır.
Türkiye’de yaşanan
Covid-19 salgınından şirketler esnek çalışma sisteminin bir türü olan evden
çalışma düzenini tercih etti. Her pazartesi günü genel müdür ya da CEO, Zoom ya
da Skype üzerinden “ulusa sesleniş” konuşması yapma geleneğini
başlattılar. Aşağıda geçen diyalogların gerçekle ve kurumlarla ilgisi vardır.
CEO: Değerli
müdürlerim, supervayzır arkadaşlarım, team leaderlarım, çalışma arkadaşlarım,
Covid-19 salgını
dünyayı, ülkemizi, insanlığı, piyasaları ve doğal olarak da şirketimizi
derinden etkiledi. Piyasalarda yaşanan daralma, talebin ve arzın aynı zamanda
azalması iş dünyasını ve serbest piyasayı sarstı.
Ne mutlu bize! Böylesine büyük bir ailenin birer üyesiyiz ve sağlıklıyız. Bu
süreci hep beraber atlatacağımızdan şüpheniz olmasın! Hepimiz aynı gemideyiz, bu gemi karaya oturdu ve
hepimiz gemimizi tekrar denize çıkartacağız. Bu süreçte fedakarca çalışıp, ne
kadar iş varsa alıp, şirketimizin azalan gelirlerini tekrar yükselteceğiz.
Bunun için çalışan kahramanlarsınız!
Beyaz Yaka:
“Süper güçleri olan mıdır kahraman, yoksa, iyi bir performans notuyla
seneyi bitiren, yüzde 30 maaş zammını havada kapan, takım liderliğine yükselen,
müdürü tarafından “talent ” edilen kişi midir? Çok iyi okullarda
okudum, üzerine MBA yaptım, Beşiktaş’ta oturuyorum, güzel bir maaşım, güzel
sevgililerim, renkli bir cinsel hayatım var. Akşamları tango kursuna, hafta
sonu da Almanca kursuna gidiyorum. Kısmet olursa seneye ev kredisi çekeceğim.
Ben, işçi olduğunun henüz farkına varmayan bir beyaz yakalıyım. Beyaz gömleğime
kravat takan, sabahları servise binen, sabahları polis merkezine girer gibi
turnikelerden geçen, oraya girdiğini kart basarak kanıtlayan birisiyim.
Covid-19,
patronumuzun anlattığına göre bütün piyasaları ve insanları sarsmış. Bizim de
özgürlüğümüzü elimizden aldı, yorucu bir gün sonrasında artık Kadıköy’de
turlayamıyor, Beşiktaş’ta bir bira yuvarlayamıyoruz. Kimseyle görüşmemeye
başladım. Evde çok sıkıldım. Ne yapsam zor. Biz burada bir aile gibi çalışıyoruz, birbirimizi ağabey, kardeş diye
hitap ediyor, öğlenleri beraber yemek yiyoruz. Şirket ne kadar çok kazanırsa
benim maaşım da aynı oranda artar. Müdürümüz bu süreç başlamadan önce bizi
odasına aldı ve yapılması gerekenleri anlattı. Cost saving yapacağız,
harcamaları durduracağız, harcama kalemlerini yeniden belirleyeceğiz.”
Yemin olsun, kullandığım kalemi bile idareli kullanmaya başladım!
CEO: Bu süreçten çok daha çalışarak, daha çok efor sarf ederek
çıkacağız. İş yerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanımız Muhterem Bey ile
konuşarak bütün önlemlerimizi aldık. Şu andan itibaren hepiniz evden çalışacaksınız. Ancak dağıtım ve satış
yapan arkadaşlarımız sokakta çalışmaya devam edecekler. İşlerini evlerinden
yapan evden yapacak, yapamayan çalışmaya devam edecek!Siz olmadan ekonomi
dönmez, ekonomimizin etkilenmemesi, cumhurbaşkanımızın açıkladığı hedeflere
varmamız için çalışmamız gerekiyor. çarkların durması kabul edilemez. İnsanlar
güvende evde kalması için biz çalışacağız, Türk milleti de evde kalacak. Başka
çaremiz yok!
Beyaz Yaka: “Güzel, ben evde kalacağım. Şükürler olsun ki, bizi çok düşünen bir şirketimiz var. Arkadaşlarım tabi ki de çalışacaklar. Satış
olmadan, tedarik zinciri, dağıtım olmadan biz nasıl maaşlarımızı alacağız? En
azından rahatım, ne dışarı çıkacağım, ne de insan yüzü göreceğim. İstanbul
trafiğini de çekmek yok. Pijamalar ile
otururum masama, çalışırım güzel
güzel… arkadaşlarım da sahada şirketin tekerleğinin dönmesi çalışacaklar.
CEO: Bu süreç bizi bazı kesintiler yapmaya, ekonomik olarak
şirketimizin geleceğini düşünmeye itiyor. Harcamalarımızı olabildiğince
kısacağız. Şirketimizin ayakta
kalması, bizimle çalışmaya devam edecek arkadaşlarımızın geleceği için bazı
fedakarlık yapmamız gerekiyor. Yemek kartlarınızın bu dönem boyunca askıya
alındığını bildiriyorum. Öğlen yemeğini dışarıda yemeyeceğiniz için bu
uygulamamızı bir süreliğine askıya alıyoruz.
Beyaz Yaka: İşler şimdi yavaş yavaş değişmeye başladı. İşçiler sendikal
toplu sözleşme sürecinin sonucunda günlük 24 liralık yemek hakkı almışlardı.
Ama biz almadık, ne de olsa biz yönetici adayıydık, onlar
“sendikalıydı” ama bizim sendikalı olmamıza gerek yoktu. Onlara
tanınan bütün haklar bize de tanınıyordu. Kendimi neden riske atayım ki, ama
şimdi yemek hakkı elimizden giderse ne yapacağız? Beşiktaş’ta sokağın
karşısında yemek kartı ile alışveriş yapabildiğim yer vardı. En azından oradan
alışveriş yapabileceğimi, daha rahat bir şekilde ayı geçireceğimi düşündüm. O
şansımı kaybettim. Sendikalı
arkadaşlar da hemen alttan yazdılar, sahada çalışan personel yemek kartı
hakkından yararlanacaklarmış. Ama evde kalanlar için bu uygulama askıya
alınmış. Çalışmanın yanında her gün temizlik yapmam, yemek pişirmem, daha çok
su tüketmem gerekiyor. Bu konuda bana herhangi bir destek paketi var mı, hayır. Neyse, ne
yapalım. İşimizi kaybetsek
daha mı iyi?
CEO: Şirketimizin şu anda bu kötü durumdan çıkması için siz
çalışanlardan beklentilerimiz var. Yıllık izin seferberliği başlatacağız. Nisan
ayıyla beraber, yıllık izin yönetmeliğinin de getirdiği imkanlar dahilinde
herkesi yıllık izne çıkarmayı planlıyoruz. Yıllık izni olanlar yıllık
izinlerini bu dönemde bitirecekler. İşlerin aksamaması için dönüşümlü olarak
herkes izne çıkacak. Team Leader ve Supervisor arkadaşlar izin süreçlerini
yönetecekler.
Beyaz Yaka: Bunun geleceğini tahmin ediyordum! Adı batasıca çirkef müdür hepimizi karşısına alıp “Herkes yıllık izinlerini bitirecek!” dememiş miydi? Şimdi biz ne yapacağız? Kafa dinlemek için benim hakkım olan yıllık izni neden şimdi kullanıyorum? Bu salgında nereye gideceğim, ne yapacağım? Biraz kum ve deniz hayalleri kurmuştum. Mavi koylarda açılmayı, şnorkel ve paletle uzun uzun yüzmeyi hayal ediyordum. Duydum ki, izin hakkı olmayanlar da avans izin kullanacakmış.
Yahu, Ahmet -30
bandında değil miydi? O şimdi -40 mı olacak? Şirketin şöyle bir uygulaması
varmış; bir çalışan işe alındığı zaman, bir yıllık kıdem tazminatı kenarı
koyuluyormuş ki, işten çıkarmanın maliyeti azalsın. Ona ekstra bir ücret
ödenmesin. Ayrıca kıdeme göre de yıllık izin kullanımı yapılacakmış. İlk önce maliyeti
fazla olan personel izne çıkacakmış. Örneğin, benim 1 gün izin yapmam, asgari
ücretli birinin 3 gün izin yapmasına eşitmiş. Bu
kadar stresin üstüne bir de yazın izin kullanamamak…
CEO: Evden çalışacak arkadaşlar bu dönem boyunca, sahada
çalışan arkadaşlara destek olacaklardır Buna eminim. Bu süreçte hepimize çok
önemli sorumluluklar düşüyor. Sadece kendimiz için değil, güvenlikçi Mehmet,
çaycı Mehtap, saha satış Osman, HR Nalan için de çalışmanız gerekiyor. Eğer siz
çalışırsanız ve iş kazanırsanız bu insanlar işlerine devam edecekler. Verebileceğimiz her kötü karar bizim uykularımızı
şimdiden kaçırmaktadır. Ancak şirketimizin diğer personellerini de düşünmek
zorundayız. Ey Hakan! Çalışıyorsan bir kat daha fazla çalış ki, yüklemeci Salih
işine devam etsin. Yüklemeci Salih! O kadar çok çalış ki, o kadar şevkle
kolileri yükle ki, bekçi Murtaza ve ailesi senin sayende ekmek yesin! Eğer
işlerimiz düzelmezse daha radikal önlemler almamız gerekebilir.
Beyaz Yaka: Şimdi sektörü krize ben sokmadım, bu salgını ben
çıkarmadım. Şirket değil miydi, geçen ay tam 300 bin dolar kâr eden? O değil
miydi, milyonlarca dolarlık tesisi açıp, vergi indirimi ve teşviği alan? Böyle bir psikolojik ağırlığı benim omzuma nasıl
yükleyebilirler? Ağzımla kuş mu tutacağım Bekçi Murtaza işini kaybetmesin diye?
Kendi evimde para basıp piyasaya mı
süreyim? Eğer satışlar düştüyse ben ne yapabilirim? Gece rüyalarına giriyormuş!
Siz değil miydiniz, cost saving adı altında
operasyon biriminden 15 kişinin işine son veren? 15 kişinin iş yükünü de 5
kişiye yükleyen! Siz değil miydiniz, üniversiteden yeni mezun öğrencileri
asgari ücret ile, süreli iş sözleşmesi ile çalıştıran?
Ama ne demişti
genel müdür yardımcımız “Hazıra dağ mı dayanır?” İşten çıkarmalar
rüyanıza girse ne olur ki? Eviniz kira değil, sizi işten çıkarmazlar. 2-3 gün
üzülecek ve daha sonra hayatınıza devam edeceksiniz. Hakan’ın ev kirası,
çocuklarının okul taksiti 3 gün sonra sizin umurunuzda bile olmayacak. Siz
değil miydiniz; kardeşim, ağabeyim diye bize seslenip , sarılanlar… Demek ki
biz bir aile değiliz. İnsan ailesini kapının önüne koymaz.
CEO: Bu dönem boyunca
mesai saatlerimiz aynıdır. Sabah 9’da başlayacak, akşam 6’da bitireceksiniz.
Ondan sonra bilgisayarınızı kapayın, çocuklarınıza, ailenize, sevdiklerinize
vakit ayırın. Artık iş düşünmeyin, evde kalın, sağlıklı kalın.
Beyaz Yaka: İçim rahatladı! Aba altından sopa gösteriyorsun, daha
sonra iş düşünmeyin diyorsun. Nasıl düşünmeyelim, içimize düşen kurdu artık kim
çıkaracak? Ben iş yaparken şimdi nasıl konsantre olabileceğim? Şimdi hata
yapmayacaksam da hata yapasım tutacak. Oysa ne güzel bir iş yaşamımız varmış!
Akşam 6’da çıkıyor, sabah 9’da işe geliyorduk. Elimize cep telefonu, çantamıza
da diz üstü bilgisayar koydunuz. Bir de Whatsapp grubu kurup, akşamın 10’unda
soru soruyorsunuz? Yahu sabahı beklese ne olur, beklemese ne olur? Şimdi daha
sık ulaşılır, her zaman aranır olduk. Bize büyük bir iyilik yapılıyormuş
hissine kapıldık, daha çok çalışmaya başladık. Meğerse Pazarlama biriminden
Nuri de Korona olmuş.. Şimdi, bu iş kazası mı? Peki, Nuri ölürse iş cinayeti
mi?
Plaza Eylem
Platformu muydu, neydi, “Hafta sonu çalan iş telefonuna hayır!”
etiketi yapıştırmıştı Maslak çıkışına. Haklılarmış, oysa küçümseyerek dudak
bükerek geçiyorduk etiketin yanından. Şimdi o etiketi hayatımıza yapıştırdılar.
Kırk satır mı, kırk katır mı?
31 Mart günü, DİSK, Türk-İş ve Hak-İş işten çıkarmaların yasaklanması, zorunlu sektörler dışındaki sektörlerde işin durdurulması, 15 gün ücretli izin ve işsizlik sigortası fonunun işçilere açılması taleplerini içeren ortak bir bildiri yayınlanmıştı. Yayınlanan bildirinin ardından henüz bir hafta geçmiş olmasına rağmen resmi olarak kabul edilen vaka sayısı 20 binlerden 35 binlere, yitirdiğimiz kişi sayısı ise 725’e çıktı.
Korona krizinden en çok etkilenenler işe gitmek zorunda
bırakılan işçiler, işsizler, ücretsiz izne çıkartıldığı için yeterli beslenme
ve hijyen koşullarını sağlayamayan yeni işsizler ve aileler, evsizler, göçmen
ve kağıtsızlar, tarım işçileri, yaşlılar ve kadınlar… Bunu hepimiz artık
biliyoruz.
Hükümet ve patronlar hariç! Hükümet şu ana değin yaptığı tüm
açıklamalar ve hayata geçirdiği tedbir paketleri ile yalnızca patronların
arkasında durduğunu gösterdi. Patronlarsa işçileri “ölümüne çalıştırma”
düzeninin kendisine yabancı olmadığını…
Sendikaların “hükümetten ricacı” olarak geçirdiği zaman,
hasta ve ölü sayısının dalga dalga artmasına sebep olmaktadır. Oysa işçi konfederasyonları
bugün sadece kendi üyelerinin değil, lüks konutlarında yüzlerce test kiti
saklayabilen ve kaçabilecek kadar zengin olanlar dışındaki herkesin yaşam
hakkını ellerinde tutmaktadır. Eğer ilan edilen talepler etrafında derhal
harekete geçilmezse bugün için elzem olan talepleri yarın hiç de yeterli
olmayacaktır. Hatta sendikalara duyulan güvenle birlikte, sendikalar da önemli
zararlar görecektir.
Faaliyeti zorunlu olmayan tüm işletmelerin durdurulması, herkese
ücretli izin, işi olmayan herkesin yaşama geliri alması hedefleri doğrultusunda
sendikalı-sendikasız fark etmeksizin tüm emekçileri kapsayan bir genel grev
ilanını da içeren bir birleşik mücadele planı, hayatlarımıza kast edenlere
verilecek en önemli yanıttır. Bu yanıt hemen, bugün verilmelidir.
Çağrımızdır!
Üç acil
önlem talebinde bulunan üç işçi konfederasyonu, taleplerin hayata geçmesi için
derhal bir eylem planı hazırlamalı, emekten yana tüm kesimleri bu planın hayata
geçmesi için birleşik bir eylem platformu çatısı altında toplamalıdır.
Daha da
önemlisi, sendikalı tüm işçiler, sendikalarına neden belirli talepleri
sıralamakla yetindiklerini, işyeri ve sektör düzeyinde yetkilerini neden tam
olarak kullanmadıklarını, neden çalışmama hakkı konusunda yeterince
bilgilendirilmediklerini sendikalarına sormalıdır, sendikalarını aktif
mücadeleye zorlamalıdır.
Gerçek şu ki, bu sağlık krizleri, kapitalizm altında üretimin ve proleter yaşamının doğasında yer alan bir dizi yapısal çelişki sonucu gerçekleşebilir hale gelen kendi kaotik, döngüsel tekrarlama modellerini izliyor. İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi koronavirüs de toplumun temel sağlık hizmetlerindeki bozulmadan dolayı en başından itibaren hız kazanarak yayılabildi. Ancak bu bozulma tam da büyük bir ekonomik gelişimin ortasında gerçekleştiği için, ışıltılı şehirlerin ve devasa fabrikaların ihtişamının ardına gizlenmişti. Gerçek şu ki, Çin’deki kamu harcamalarından sağlık ve eğitim gibi hizmetlere ayrılan pay son derece düşük kalırken, çok daha fazlası tuğla ve harç altyapısına, köprülere, yollara ve üretime ucuz elektrik sağlamaya gidiyor.
Fırın
Wuhan kasvetli, sıcak ve nemli yazlarından ötürü halk arasında Çin’in “dört fırınından” bir tanesi olarak bilinir. Bu ününü çok eski zamanlardan beri, Yangtze Nehri Vadisi boyunca uzanan Çongçing, Nankin ve Nanchang ya da Çangşa şehirleriyle paylaşır. Ancak bu dördünün içinde Wuhan kelimenin tam anlamıyla bir fırındır: çelik, çimento ve Çin’in inşaat endüstrisinin çekirdeğini oluşturan bu devasa şehirde aynı zamanda devlete ait demir-çelik dökümhaneleri vardır ve durmadan artan üretim kapasitesi tartışma konusudur. Son beş yılda büyük grev ve protestolara yol açan bu sorunlar yüzünden küçülmeye gidilmesi ve işletmelerin özelleştirilmesi tartışılmaktadır. Şehrin Çin’in inşaat başkenti olması, aslında küresel ekonomik kriz sonrası dönemde önemli bir rol oynadığı anlamına gelir. Bu yıllarda yatırım fonları altyapı ve gayrimenkul projelerine aktarılarak Çin’in büyümesi sağlanmıştır. Wuhan, bu büyümeye yalnızca ürettiği inşaat malzemeleri ve yetiştirdiği inşaat mühendisleriyle değil, aynı zamanda emlak sektöründe yaşadığı patlamayla da destek olmuştur. Hesaplamalarımıza göre 2018-2019 arası Wuhan’daki inşaata ayrılan arsaların toplam alanı, Hong Kong adası kadardır.
Ama kriz sonrası Çin ekonomisini harekete geçiren bu fırın,
şimdi tıpkı demir-çelik dökümhanelerindekiler gibi, yavaş yavaş soğuyor. Artık
bu yalnızca ekonomiyle ilgili bir metafor değil, bir zamanlar kalabalık olan
sokaklar bir aydan uzun süredir devlet kararıyla boşalmış durumda. Çin Komünist
Partisi’nin propaganda bölümünce çıkartılan Guang Ming Daily Gazetesi bunu şu
başlıkla duyuruyor: “Yapabileceğiniz en büyük katkı: bir araya gelmeyin, kaosa
neden olmayın.”
Bugün, Wuhan’ın geniş caddeleri ile çelik ve camdan yapılmış
ışıltılı binaları soğuk ve bomboş. Kış giderek etkisini yitirir ve Yeni
Ay Yılı başlarken şehrin geniş kapsamlı karantina altına alınması, bu
sessizliğin nedenini oluşturuyor. Yeni koronavirüs (güncel olarak “SARS-CoV-2”
şeklinde yeniden adlandırılan virüs ve hastalığı “COVID-19”) salgınının iki
binden fazla insanı öldürmesi– önceki kuşak olan SARS 2003 salgınından daha
fazla- karşısında Çin’deki herkese kendilerini tecrit etmeleri şiddetle
öneriliyor. Tüm ülke SARS salgını sırasında olduğu gibi şimdi de tecrit
altında. Okullar kapalı ve tüm ülke genelinde insanlar eve hapsolmuş
durumdalar. 25 Ocak’ta başlayan Yeni Ay Yılı için neredeyse tüm ekonomik
faaliyetler zaten tatile girmişti ama salgının yayılmasını engellemek için bu
bir ay uzatıldı. Çin fırınları sönmüş ya da en azından közler küllenmeye
başlamış görünüyor. Ancak, bu büyük nüfusa koronavirüs bulaşması nedeniyle
insanların yükselen ateşi yüzünden şehir başka türlü bir biçimde fırın gibi
yanıyor da olabilir.
Özellikle Tayvan ve Hong Kong kaynaklı Facebook
hesaplarından, salgının Wuhan Virüs Bilim Enstitüsü’nden bir virüs suşunun
(suş: mikrobiyolojik varlıkların henüz olgunlaşmamış kök, başlangıç, ilk hali.
Çn.) komplo ve / veya kaza sonucu yayıldığına ilişkin gerçeklerle bağdaşmayan
ve paranoyakça yapılan suçlamalar, şimdi Batılı muhafazakâr ve askeri
çevreler tarafından da destekleniyor. Virüs salgını, sebze ve meyvenin yanı sıra
nadir bulunan vahşi hayvanların, yarasa ve yılanların da satıldığı yarı-yasal
konumdaki ‘ıslak pazar’ olarak bilinen yerlerle ilişkilendirildiği için, Çin
halkı “kirli” veya “garip” yiyecek tüketme eğilimi nedeniyle suçlanıyor. (Her
ne kadar bunun bir kanıtı olmasa da.) Bir dizi makalede farklı gerçeklere
işaret edilse de, Çin’e karşı düşmanca ve oryantalist bir dil kullanılan birçok
haberde, kaza ya da komplo içerikli bu iki tema ele alınıyor. Ancak buna karşı
yazılanlarda bile medyada yaşanan bu çılgınca tutumun ardındaki gerçekleri
ortaya çıkarmaktan çok, virüsün kültürel olarak nasıl algılandığına
odaklanılıyor.
Bu tutumun biraz daha karışık bir çeşidi ise, en azından
ekonomik sonuçlarını anlıyor olsa bile, retorik bir etki yaratmak için
olayın politik potansiyelini abartarak öne çıkartıyor. Burada vatan kurtaran
kahraman rolü oynayanlardan liberalce mızmızlananlara kadar uzanan
politikacılardan oluşan, her zamanki olağan şüphelileri buluyoruz. National
Review’dan New York Times’a kadar, her ne kadar havada bir isyan kokusu
olmasa da, salgının ÇKP’ye karşı bir “meşruiyet tartışması” başlatabileceğini
yazıyorlar. Ancak bu varsayımların asıl özünü, karantinanın ekonomik
boyutlarını kavrayabilmeleri oluşturuyor. Hisse senedi portföyleri
kafataslarından daha kalın olan gazetecilerin bu yetenekleri, kolayca
kaybedecekleri bir şey değildir. Çünkü gerçek şu ki, hükümet tecrit çağrıları
yapsa bile, insanlar bir süre sonra üretime geri çağrılarak çalışmaya
zorlanabilirler. Son tahminlere göre, salgın Çin’in gayri safi yurtiçi
hasılasını otuz yılın en düşük seviyesine çekerek, ekonomik büyüme hızının
yüzde 5’e düşmesine neden olacak. –bu, geçen yıl yüzde 6 olan zayıf büyüme
oranının da altında- Bazı analistler, yılın birinci çeyreğinde büyümenin yüzde
4 veya daha aşağı düşebileceğini ve bunun bir tür küresel durgunluğu
tetikleyebileceğini söylüyor. Daha önce akla bile getirilmeyeni soralım: Çin
fırını soğumaya başladığında küresel ekonomiye ne olur?
Çin’in kendi içinde, gelişmelerin ne yönde ilerleyeceğini
tahmin etmek zor olsa da az rastlanır bir durum ortaya çıktı ve toplumun
kolektif bir biçimde sorgulanıp ve öğrenilmesi süreci başladı. Salgın doğrudan,
(en ılımlı tahminle) yaklaşık 80.000 kişiyi enfekte etti ama günlük yaşamı
kapitalizm koşulları altında geçen 1,4 milyarlık nüfusun bir şok dalgası
etkisiyle istikrarsız koşullar içinde sıkışıp kalmasına yol açtı. Bu ürkütücü
durum herkesin aynı anda birçok sorular sormasına neden oldu: Bana ne olacak?
Çocuklarım, ailem ve arkadaşlarım? Yeterli yiyeceğimiz var mı? Ödeme alacak
mıyım? Kira ödeyecek miyim? Bütün bunlardan kim sorumlu? Garip bir biçimde, bu
öznel deneyim adeta bir genel greve benzetilebilir. Ama kendiliğinden değil,
yukarıdan aşağı ve özellikle kimse istemediği halde gidilen bir grev gibi.
Tecrit nedeniyle toplumun atomlarına kadar ayrışması, tıpkı geçen yüzyılın
gerçek genel grevleri kadar net bir biçimde, boğuştuğu sorunları aşamayan
politikalarımızı yüzümüze vurarak, yaşadığımız çelişkileri sergiliyor. O halde
karantina, ortak geleceğin ruhunun ve ekonomisinin her ikisine birden, bu
toplumsal şoku derin bir biçimde kazımış bir grev gibidir. Sadece bu gerçek
bile onu düşünmeye değer kılar.
Tabii ki, ÇKP’nin artan prestij kaybıyla ilgili oluşturulan
tahmin edilebilir ve saçma spekülasyonlar, New Yorker ve The Economist’in
vazgeçilmez küçük oyunlarından biridir. Bu arada her zamanki medyayı susturma
uygulamaları devam ediyor ve oryantalizmle ideolojik bakış açılarının kısır
döngüsüne karşı mücadele eden bir web sitesine karşı ırkçı kitle iletişim araçları
yoğun bir polemik sürdürmeye çalışıyor. Ancak bu tartışmanın neredeyse tamamı,
bu tür hastalıkların ilk etapta nasıl üretildiğine dair sorulara girmeden,
betimleme seviyesinde kalıyor ya da en iyi ihtimalle çevreleme politikası ve
salgının ekonomik sonuçlarından bahsedecek seviyede kalıyor. Fakat bu yeterli
değildir. Şimdi, zaman aslında koronavirüsün başından sonuna kadar kapitalizmin
kendisi olduğunu ortaya çıkarmak için maskeyi kötü adamın yüzünden çekmek
amacıyla oynanacak bir “sevimli Marksist” oyunu zamanı değildir! Bunu böyle
algılamak rejim değişikliği için havayı koklayan yabancı eleştirmenlerden daha
kurnazca olmayacaktı. Elbette kapitalizm suçludur ama sosyal-ekonomik alan
biyolojiyle tam olarak nasıl etkileşime girer ve tüm deneyimden ne kadar derin
dersler çıkarılabilir?
Bu anlamda salgın, düşünmek için iki fırsat sunmaktadır:
Birincisi, kapitalist üretimin insansız dünyayla nasıl daha temel bir seviyede
ilişki kurduğuna dair önemli soruları gözden geçirebileceğimiz öğretici bir
açılımdır. Kısaca “doğal dünya” mikrobiyolojik alt katmanı da dahil olmak
üzere, toplumun üretimi nasıl organize ettiğine bakılmaksızın anlaşılamaz
(çünkü ikisi aslında ayrı değildir). Aynı zamanda komünizm adına değer katacak
şeylerden biri de, doğadan yana olmanın tümüyle politik bir niteliğe
bürünmesinin taşıdığı potansiyelin hatırlanmasıdır. İkincisi, Çin toplumunun
bugünkü tecrit anını, kendi durumumuz hakkında düşünmek için de
kullanabiliriz. Bazı şeyler ancak her şey beklenmedik biçimde yavaşladığında
netleşir ve daha önce gizlenmiş çelişkiler görünür hale gelir.
Aşağıda her iki soruyu da araştıracağız. Sadece kapitalist
birikimin bu tür salgınları nasıl ürettiğini değil, aynı zamanda pandemi anının
kendisinin nasıl çelişkili bir siyasi kriz örneği olduğunu ve bunu çevreleyen
dünya kontrol sistemlerini günlük yaşamı daha fazla kapsayacak biçimde
kullanmak için mazeretler sunarken bunun, insanların görünmeyen
potansiyellerini ve bağımlılıklarını nasıl görünür kıldığını ortaya koyacağız.
Salgın Hastalıkların Üretimi
Mevcut salgına (SARS-CoV-2) neden olan virüs, selefi SARS-CoV 2003 gibi, ondan
önceki kuş gribi ve domuz gribi gibi, ekonomi ve epidemiyolojinin bağlantı
noktasında ortaya çıktı. Bu virüslerin çoğunun hayvanların isimlerini alması
tesadüf değildir: Yeni hastalıkların insan popülasyonuna yayılması hemen hemen
her zaman bu tür enfeksiyonların insanlara hayvanlardan atladığını söylemenin
teknik ismi olan “zoonotik transfer” denilen şeyin ürünüdür. Bir türden
diğerine yapılan bu sıçrama, hastalığın gelişmeye zorlandığı ortamı oluşturan
yakınlık ve temasın düzenliliği gibi etkenlerle koşullandırılır. İnsanlar ve
hayvanlar arasındaki bu ortak zemindeki değişim, bu tür hastalıkların
evrimleştiği koşulları da değiştirir. Dört fırının altında, dünyanın
endüstriyel merkezlerini çevreleyen daha temel bir fırın yatıyor: kapitalist
tarım ve kentleşmenin evrimsel düdüklü tenceresi. Bu daha yıkıcı salgınların
doğup zoonotik sıçramalarla dönüşerek daha saldırgan bir hastalık olarak insan
nüfusuna yönelmesi için ideal bir ortam yaratıyor. Bu sürece, ekonomik
büyümenin tarımsal ekonomiyi yerel ekosistemleri yok edici biçimde geliştirmesi
sırasında rastladığı “vahşi” türler ekleniyor. Koronavirüsün en son örneğinin
“vahşi” bir kaynaktan çıkıp sanayisi ve kentleşmesiyle küresel ekonominin
merkezlerinden bir yerden yayılması, yeni bir salgın hastalıklar döneminin
ekonomik ve politik olmak üzere her iki boyutunu da içerir.
Buradaki temel fikir, Robert G. Wallace gibi solcu
biyologlar tarafından kapsamlı bir şekilde geliştirildi. Wallace’ın 2016’da
çıkardığı “Big Farms Make Big Flu” (Büyük Çiftlikler Büyük Grip Yaratır) adlı
kitap kapitalist tarım ticareti ve SARS’tan Ebola’ya uzanan salgınlar
arasındaki nedensellik bağını açıklayan ayrıntılı bilgi veriyor. [i] Bu
salgınlar, ilki endüstriyel tarım ekonomisinin ortaya çıkışı çerçevesinde,
ikincisi bunun yapıldığı topraklarda olmak üzere iki kategoriye ayrılabilir.
Kuş gribi olarak da bilinen H5N1’in yayılmasını takip ederken, üretken
bir esastan kaynaklanan salgınlar için coğrafyanın birkaç temel faktörünü
özetlemektedir:
Çok yoksul
ülkelerin birçoğunda kırsal manzara, gelişigüzel çalışan
çiftliklerle gecekondu mahalleleri iç içe geçmiş olarak görünür. Denetlenmeyen
ilişkiler, korunmayan araziler, H5N1’in insana özgü özellikleri de içeren
genetik çeşitlilik geliştirme olanağını arttırır. H5N1 hızla üç kıtaya
yayılırken, aynı zamanda yaygın taşıyıcıların olduğu tavuk çiftlikleri ve
hayvan sağlığı istasyonları gibi sosyoekolojik ortamlarla bağlantı kurar. [ii]
Bu yayılma elbette kapitalist ekonomik coğrafyayı oluşturan
küresel meta hareketleri ve düzenli işgücü göçlerinden kaynaklanır. Sonuç
olarak virüs, bir tür “en üste tırmananın seçilmesi” yarışı gibi, en uygun
değişkenlerin bir araya gelip diğerlerinin elenmesiyle, daha kısa sürede daha
çok evrim geçirir.
Ancak zaten ana akım medyanın da yaptığı gibi
“küreselleşmeyi” hastalığın yayılma nedeni gibi göstermek kolay bir iştir.
Burada önemli bir ekleme yapmak gerekirse, bu yayılma sürecinin aynı zamanda
virüsü nasıl daha hızlı bir şekilde mutasyona soktuğu not edilmelidir. Yine de
asıl sorun bunun öncesindedir: Bu tür hastalıkları daha dirençli hale getiren
şey dolaşmasından önce, sermayenin işleyiş mantığıdır. İzole haldeki veya
zararsız durumdaki virütik etkileri alır, taşıyıcı türler arasında rekabete
girerek bulaşma kapasitesini arttırmasına ve yeni bulaşma yolları
geliştirmesine yardımcı olur.
Bu virüsler öldürücülük oranına bağlı olarak öne çıkarlar.
Kesin olan, daha öldürücü virüslerin taşıyıcısını çabuk öldüreceği için yeterli
zaman bulamaması yüzünden, yayılması üzerinde ters etki yaptığıdır. Soğuk
algınlığı, bu ilkenin iyi bir örneğidir, genellikle topluma yayılmasını
kolaylaştıran, ölümcül etkisini düşük düzeyde tutmasıdır. Ancak bazı ortamlarda
bu mantığın tersi geçerlidir: bir virüsün yakınlarında aynı türden çok sayıda
taşıyıcısı var ve özellikle bu taşıyıcıların yaşam döngüleri kısalmışsa,
virüsün ölümcül etki kazanması evrim geçirme sürecinde bir avantaj
sağlayabilir.
Bu çerçevede kuş gribi örneği dikkat çekicidir. Wallace,
“neredeyse tüm nezle alt tiplerinin geleneksel kaynağını oluşturan yabani
kuşlar arasında nezle suşlarının yüksek hastalık etkisi göstermediğini”
belirtir. [iii] Buna karşılık, bilinen nedenlerden dolayı,
evcilleştirilerek endüstriyel çiftliklerde bir araya getirilenlerle bu
salgınlar arasında açık bir ilişki olduğu görünür.
Mono kültürel evcil hayvan yetiştiriciliğindeki genetik
gelişmeler, bulaşmayı yavaşlatıcı ve yüksek ateşi önleyici her türlü
bağışıklığı ortadan kaldırır. Hayvanların sayı ve yoğunluğu arttıkça, bulaşma
olasılığı da artar. Bu tür kalabalık ortamlar bağışıklık direncini düşürür.
Herhangi bir endüstriyel üretimin ayrılmaz parçası olan yüksek verim, virüsün
öldürücü etkiye ulaşacak biçimde evrimi için sürekli yenilenen bir yakıt
kaynağı gibidir. [iv]
Ve elbette, bu özelliklerin her biri endüstriyel rekabet
mantığının bir sonucudur. Özellikle, bu çerçevedeki hızlı “iş hacmi” tamamen
biyolojik bir boyuta sahiptir: “Endüstriyel hayvanlar uygun büyüklüğe ulaşır
ulaşmaz öldürülürler. Herhangi bir hayvana yerleşmiş olan nezle enfeksiyonunun
bulaşma eşiğine belli bir hızda ulaşması gerekir […] Daha hızlı üreyen virüsler
hayvana zarar verir.” [v] İroni olarak, bu tür salgınları önlemek için belli
bir evcil hayvan kitlesini yok etmeler- son zamanlarda dünya domuz arzının
yaklaşık dörtte birinin kaybıyla sonuçlanan Afrika domuz ateşi vakalarında
olduğu gibi- virüs üzerindeki uygun evrim geçirme baskısını daha da
arttırarak istenmeyen bir etkiye yol açar ve aşırı öldürücü virüslerin evrimini
teşvik eder. Buna benzer salgınların tarihsel olarak evcil hayvan türleri
arasında ortaya çıkışı, genellikle hayvan toplulukları üzerinde baskının
artmasına yol açan savaş veya çevresel felaket dönemlerinin ardından olur. Bu
hastalıkların yoğunluğu ve öldürücülüğündeki artışta, kapitalist üretimin
yayılmasının inkâr edilemez etkisi vardır.
Tarih ve Etiyoloji
Salgın hastalık, kapitalist sanayileşmenin
gölgesi ve aynı zamanda habercisi olarak hareket eder. Çok açıktır ki, Kuzey
Amerika’ya çiçek hastalığı ve diğer bulaşıcı hastalıkların taşınması bunun
basit bir örneğidir. Salgın hastalıklar, kapitalizm öncesinde Avrupa ve Asya’da
kentleşmenin yeni başladığı dönemlerde ticaret yoluyla farklı coğrafyalar
arasında taşınarak topluluklar arasında yayılmıştır. Öte yandan, kırsal kesimde
önce köylüleri arazilerinden temizleyerek ardından mono kültür hayvancılığın
geliştirildiği İngiltere’ye bakarsak, açıkça kapitalizmin yol açtığı salgın
hastalıkların ilk örneklerini görürüz. İngiltere’de 18. yüzyılda 1709-1720,
1742-1760 ve 1768-1786’yı kapsayan üç farklı salgın olayı meydana gelmiştir.
Her birinin nedeni, savaş dönemlerinin ardından, Avrupa’dan kapitalizm öncesi
salgın hastalıklardan normal biçimde etkilenmiş ve bağışıklık kazanmış
sığırların ithal edilmesiydi. Fakat İngiltere’de bu enfekte olmuş sığırların
piyasaya sürülerek topluma dağılışı Avrupa’dakinden farklı biçimde oluyordu.
Dolayısıyla, salgınların, virüsün öldürücülüğünü arttırmasına uygun ortamlar
sağlayan büyük Londra işletmelerinde çıkması tesadüf değildir.
Salgınların her biri modern tıbbî ve
bilimsel buluşların uygulanması sonucu daha seçici, dar ölçekli, erken ayıklama
yoluyla -aslında bu tür salgınların bugün nasıl bastırıldığına benzer biçimde –
bastırılmıştır. Bu model haline gelen bu durum, açık bir biçimde ekonomik
krizin kendi kendine yaptığının bir benzeridir: tüm sistem yoğun çöküşlerle
uçurumdan aşağı kaymak üzereyken olağanüstü kitlesel fedakârlıklarla
piyasa/toplum ilişkisinin kurtulması ve ardı sıra teknolojik gelişmeler
yapılmasındaki gibi, bu durumda da modern tıbbi uygulamalar ve genellikle geç
üretilen aşılar her şey olup bittikten sonra gelerek ortalığın temizlenmesine
yarar.
Ancak kapitalizmin anavatanına ait bu örnek,
kapitalist tarımsal uygulamaların çevre üzerindeki etkilerinin bir açıklaması
ile de eşleştirilmelidir. Erken kapitalist İngiltere’de sığır pandemileri
yaşanırken, başka yerlerde çok daha yıkıcı sonuçlar görülmüştür. Muhtemelen
tarihsel etkiye sahip en önemli örnek, 1890’larda Afrika’da yayılan büyük sığır
vebası salgınıdır. O tarihte görülmesi bir rastlantı değildi: Sığır vebası
salgını Avrupa’da büyük ölçekli tarımın gelişmesinin ardından yayıldı ve ancak
modern bilimin ilerlemesi ile kontrol altına alınabildi. Bu gelişme özetle,
Avrupa emperyalizminin yükseldiği 19. yy sonlarında Afrika’nın
sömürgeleştirilmesi sırasında yaşandı.
Sığır vebası, Afrika Boynuzunu bir dizi
askeri harekat düzenleyerek sömürgeleştirip diğer emperyal güçlerin düzeyine
ulaşmaya çalışan İtalyanlar tarafından, Avrupa’dan Doğu Afrika’ya getirildi. Bu
harekatlar çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlansa da, hastalığın yerli sığır
sürüleri arasında yayılmasına ve sonunda Güney Afrika’ya kadar uzanıp, burada
sömürgeciliğin ilk dönemlerinden kalma tarımsal ekonominin yok olmasına neden
oldu. Kendini “üstün beyaz” olarak tanıtan kötü şöhretli Cecil Rhodes’in
mülkündeki sürüyü öldürdü. Bundan daha büyük tarihsel etki olamazdı: tüm
sığırların %80-90’ını öldüren veba, Sahra-altı Afrika’sındaki genellikle mera
hayvancılığıyla geçinen göçebe çoban toplulukları arasında eşi benzeri
görülmemiş bir kıtlığa yol açtı. Sığır nüfusunun azalmasını, savananın dikenli
çalılar tarafından istila edilmesi ve ki uyku hastalığı yayan çeçe sineklerinin
çoğalması izledi. Kıtlık nedeniyle bölgedeki insan sayısının azalması, Avrupa
sömürge güçlerinin kıtaya yayılmasına olanak tanıdı.
Tarımda tekrarlanan bu tür krizler ve
salgınlar yüzünden kıyamet gününe benzer koşullar ortaya çıkması, sanayinin
kendi sınırlarını aşarak proletaryanın güçlenmesine yol açtı.
Daha yakın örneklere dönmeden önce, koronavirüs salgınının Çin ırkıyla hiçbir
ilgisinin olmadığını tekrar belirtmek gerekir. Çin’de bu kadar çok salgının
neden ortaya çıktığını gösteren açıklamalar kültürel değil, ekonomik coğrafya
sorunudur. Eğer Çin’i, ABD veya Avrupa’nın ikincil derecede önemli küresel
dağıtım yapılan ve sanayi istihdamının olduğu yerleriyle karşılaştırırsak bu
çok açık olarak görülür. [vi] Ve sonuç, tümü de birbirinin aynıdır. Kırsal
kesimdeki hayvanların tek tek ölmeleri, şehirde kötü sağlık koşulları ve yaygın
bir kirliliğin hepsi bir araya gelmiştir. Bu durum, çalışan sınıfın yaşadığı
alanlarda liberal reformlar için çaba sarfedilişinin ilk dönemlerinde, Upton
Sinclair’in “The Jungle” (Şikago Mezbahaları) romanında, et paketleme
tesislerinde çalışan göçmen işçilerin çektiği acılar, zengin liberallerin
muhtemelen kendi yiyeceklerinin de üretildiği bu tesislerdeki kötü ve sağlıksız
çalışma koşulları aktarılarak özetlenmiştir.
Şu “kirlilik” hakkındaki liberal rezaletin
örtülü olarak içerdiği ırkçılık, koronavirüs veya SARS salgınları gibi bir
şeyin siyasi boyutları ile karşı karşıya kaldığında, çoğu insanın ideolojisini
hala otomatik olarak belirlemektedir. Ancak işçilerin kendi çalıştıkları
koşullar üzerinde çok az kontrolü vardır. Daha da önemlisi sağlıksız koşullar,
gıda kaynaklarının kirliliği yoluyla fabrikadan dışarı sızarken bu yalnızca
buzdağının görünen kısmıdır. Bu koşullar, içlerinde çalışan veya civardaki
yerleşim yerlerinde yaşayan proleterler için ortam standardıdır ve
kapitalizmin birçok salgın çıkartmasına neden olarak toplum sağlığının
ortadan kalkmasına yol açar. Örneğin, tarihin en ölümcül salgınlarından biri
olan İspanyol Gribi olayını ele alalım. Bu, H1N1 nezlesinin en eski
salgınlarından biridir (domuz ve kuş gribinin daha yeni salgınlarıyla ilişkili)
ve yüksek ölüm oranı göz önüne alındığında, uzun bir süre diğer nezle
çeşitlerinden niteliksel olarak farklı olduğu varsayılmıştır. Bu kısmen doğru
gibi görünse de (grip hastalığının bağışıklık sistemiyle aşırı reaksiyona girme
kabiliyeti nedeniyle), literatürün ve tarihsel epidemiyoloji araştırmalarının
daha sonra gözden geçirilmesiyle, bunun diğer virütik etkilerden daha şiddetli
olmayabileceği ortaya çıkmıştır. Buna karşılık, yüksek ölüm oranına yol
açmasının nedeni, büyük olasılıkla virüsten etkilenen bölgelerde yaygın
yetersiz beslenme, kentlerin aşırı kalabalık oluşu ve genellikle sağlıksız
yaşam koşulları olmuştur. Bu da altında gribin yattığı olağanüstü bakteri
enfeksiyonlarının gelişmesine neden olmuştur.[vii]
Başka bir deyişle, İspanyol Gribi’nin
ölümcül etkisi virüsün karakterindeki öngörülemeyen bir sapma olduğu kadar,
buna eşdeğer nitelikte bir etken de ölümlerin kötü toplumsal koşulların bedeli
olmasıdır. Bu arada küresel ticaret ve savaş nedeniyle hızla yayılan grip,
savaşı atlatan emperyalizmin değişimini izledi.
Ve yine böyle ölümcül bir grip türünün ilk etapta nasıl üretildiğine dair şimdi tanıdık bir hikâye buluyoruz: kesin köken hala biraz bulanık olsa da muhtemelen Kansas’ta evcil domuz veya kümes hayvanlarından kaynaklandığı varsayılıyor. Yer ve zaman dikkat çekiciydi, savaşı takip eden yıllarda giderek daha mekanize, fabrika tarzı üretim yöntemlerinin yaygın olarak uygulanması Amerikan tarımında bir kırılma oluşturdu. Bu eğilim 1920’lerde daha da yoğunlaştı ve hem biçerdöver gibi makinelerin geniş ölçüde kullanılması hem de “toz fırtınası krizi” (1930’larda toz fırtınaları ekolojik felakete yol açtı- çn.) kitlesel göçleri, tekelleşmeyi ve ekolojik felaketi tetikledi. Daha sonra fabrika çiftliklerine damgasını vuracak yoğun çiftlik hayvanı beslenmesine henüz geçilmemişti, ancak Avrupa genelinde hayvanlar arasında salgınların görüldüğü çiftlik hayvancılığı yaygındı. 18. yüzyılın İngiliz sığır vebası salgınları kapitalist hayvancılığın ilk kesin salgını hastalığı olayı ve 1890’ların Afrika’sındaki sığır vebası emperyalizmin epidemiyolojik soykırımlarının en büyüğü ise daha sonra görülen İspanyol gribi de proletaryayı etkileyen ilk kapitalist salgındır.
Yaldızlı Çağ
Çin’deki yaşanan gelişmelerle paralellikler
dikkat çekicidir. Çin’in son birkaç on yıldır küresel kapitalist düzen içinde
sağladığı gelişimi ve bunun ülkenin genel sağlık sistemi ile halk sağlığı
üzerindeki etkilerini dikkate almadan COVID-19 anlaşılamaz. Salgın yeni olsa
da, ekonomik krizlerle hemen hemen aynı düzenlilikte ortaya çıkan halk
sağlığı krizlerine benzemektedir ve yine aynı düzenli biçimde popüler basın
tarafından sanki öngörülemeyen, rastgele ortaya çıkmış ve ender görülen “kara
kuğu” gibi ele alınmaktadır.
Gerçek şu ki, bu sağlık krizleri, kapitalizm
altında üretimin ve proleter yaşamının doğasında yer alan bir dizi yapısal
çelişki sonucu gerçekleşebilir hale gelen kendi kaotik, döngüsel tekrarlama
modellerini izliyor. İspanyol Gribi örneğinde olduğu gibi koronavirüs de
toplumun temel sağlık hizmetlerindeki bozulmadan dolayı en başından itibaren
hız kazanarak yayılabildi. Ancak bu bozulma tam da büyük bir ekonomik gelişimin
ortasında gerçekleştiği için, ışıltılı şehirlerin ve devasa fabrikaların
ihtişamının ardına gizlenmişti. Gerçek şu ki, Çin’deki kamu harcamalarından
sağlık ve eğitim gibi hizmetlere ayrılan pay son derece düşük kalırken, çok
daha fazlası tuğla ve harç altyapısına, köprülere, yollara ve üretime ucuz
elektrik sağlamaya gidiyor.
Bu arada, iç pazarda tüketilen ürünlerinin
kalitesi genellikle tehlikeli ölçüde düşüktür. Çin endüstrisi onlarca yıldır,
iPhone’lar ve bilgisayar çipleri gibi dünya pazarı için en yüksek küresel
standartlarda yapılan çok kaliteli, çok değerli ihraç malları üretiyor. Ancak
iç pazarda sunulan mallar ise sürekli skandallara ve halkta derin bir
güvensizliğe neden olacak kadar düşük kalitedeler. Birçok olayda Sinclair’in
The Jungle (Şikago Mezbahaları) ve başka bir öykü olan Gilded Age
America’da anlatılanların yadsınamaz bir yansıması gibidir. Son zamanlarda hatırlanan
en büyük vaka olan 2008 zehirli süt skandalı, bir düzine bebeği öldürdü ve on
binlerce kişi hastaneye kaldırıldı (belki de yüz binlerce kişi etkilendi). O
zamandan beri, bir dizi skandal halkı düzenli bir şekilde sarstı: 2011’de geri
dönüşümle elde edilen yağlar rüşvetle ülke çapındaki restoranlarda kullanıldı
ya da 2018’de hatalı aşılarla bazı çocukların ölümüne yol açtı ve bir yıl sonra
sahte HPV aşıları yapıldığı için düzinelerce insan hastaneye kaldırıldı.
Nispeten ılımlı hikâyeler daha da yaygın ve Çin’de yaşayan herkes tarafından
biliniyor: toz sabun karışmış ucuz hazır çorbalar, bilinmeyen nedenlerden ölen
domuzları komşu köylere satan girişimciler, sokağın hangi tarafındaki
dükkanların sizi hasta etme ihtimalinin daha yüksek olduğuna dair dedikodular.
Ülkenin küresel kapitalist sisteme parça
parça dahil edilmesinden önce, bir zamanlar Çin’de temel sağlık hizmetleri,
(büyük ölçüde kentlerde) kamu kurumları çatısı altında kentlerde sağlık
kliniklerinde ve kırsal kesimde görev yapan çok sayıdaki “yalınayak doktorlar”
tarafından ücretsiz olarak veriliyordu. Sosyalist dönem sağlık hizmetlerindeki
başarılar, temel eğitim ve okuryazarlık alanındaki azımsanmayacak başarılar
gibi, ülkenin en katı eleştirmenlerinin bile kabul edebileceği düzeydeydi.
Ülkeyi tarih boyunca yüzyıllarca rahatsız
eden salyangoz ateşi olarak bilinen hastalık, ancak sosyalist sağlık sisteminin
devreye girmesinden sonra yok edilmeye başlandı. Bebek ölümleri düştü ve Büyük
İleri Atılım’a eşlik eden kıtlığa rağmen, yaşam beklentisi 1950lerden
1980’lerin başına kadar 45’ten 68’e sıçradı. Aşılama ve genel sağlık
uygulamaları yaygınlaştı. Beslenme ve halk sağlığı ile temel ilaçlara
erişim hakkında herkes ücretsiz olarak bilgi edinebiliyordu. Bu arada,
yalınayak doktor sistemi, sınırlı da olsa, temel tıbbi bilgileri nüfusun büyük
bir kısmına ulaştırmaya ve ciddi yokluk koşullarına rağmen sağlam, aşağıdan
yukarıya bir sağlık sistemi oluşturulmasına yardımcı oluyorlardı. Bugün tüm
bunların, Çin’in kişi başına ortalama gelirinin Sahraaltı Afrika ülkelerinden
daha az olduğu bir zamanda gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var.
Hızlı şehirleşme ve ev eşyaları ile gıda
maddelerinin endüstriyel üretiminin düzensiz hale gelişiyle aynı zamanlarda
ihmal ve özelleştirmeler sonucu sağlık sisteminin önemli ölçüde bozulmasından
beri, temel sağlık hizmetlerinin yaygın hale getirilmesine gıda ve diğer
şeylerin düzenli olarak karşılanmasından daha çok ihtiyaç duyuluyor. Dünya
Sağlık Örgütü’nün rakamlarına göre, bugün Çin’in sağlık harcamaları kişi başına
323 ABD Doları’dır. Bu rakam diğer “üst-orta gelir” grubundaki ülkeler arasında
bile düşüktür ve Brezilya, Belarus ve Bulgaristan tarafından harcananların
yaklaşık yarısı kadardır. Yukarıda belirtilen tipte çok sayıda skandala ilişkin
düzenlemelere dair bir uygulama neredeyse hiç yoktur. Bu arada, tüm bunların
yol açtığı etkiler, yüzlerce milyon göçmen işçi tarafından hissedilmekte;
kırsal kesimdeki memleketlerinden ayrıldıkları anda temel sağlık hizmeti almaya
dönük hakları buharlaşmaktadır. (Hukuken, ne olursa olsun bulundukları yerin
kalıcı sakinleri olarak kamu hizmeti aldıklarından, başka bir yerde bundan
yararlanamazlar.)
Görünüşte, temel halk sağlığı sistemi
1990’ların sonunda işveren ve çalışanlardan yapılan kesintilerin tıbbi bakım,
emeklilik ve sigortayı karşılayacağı varsayılarak (devlet tarafından yönetilse
de) özelleştirilmişti.
Ancak bu sosyal sigorta şemasına göre işverenlerden
kesinti güya “zorunlu” olsa da genellikle göz ardı edilerek, işçilerin
ezici çoğunluğunun cebinden ödeme yapmasına neden oldu ve çalışanlar sistematik
bir şekilde hak edilenden az maaş alarak bu durumdan zarar gördüler. Son
tahminlere göre, ulusal ölçekte göçmen işçilerin sadece yüzde 22’si temel
sağlık sigortasına sahiptir. Bununla birlikte, sosyal sigorta sistemine
patronların katkı yapmamasının nedeni yozlaşmaları ya da düşmanlık yapmaları
değildir, daha çok, düşük kar marjlarının sosyal faydayı düşünmelerine olanak
vermemesinin sonucudur. Hesaplamalarımıza göre, Dongguan gibi bir endüstriyel
merkezde ödenmemiş sosyal sigorta paylarının zorla alınmaya kalkışılması,
endüstriyel karları yarıya indirir ve birçok firmayı iflasa iter. Böylece, boşluğu
doldurmak için Çin, emeklileri ve serbest meslek sahiplerini kapsayan ve yılda
ortalama kişi başına sadece birkaç yüz yuan ödemeyi gerektiren sınırlı bir
tıbbi plan uygulamaya başlamıştır.
Bu sorunlu tıbbi sistem kendi korkunç sosyal
çelişkilerini de üretiyor. Her yıl birkaç sağlık personeli öldürülüyor ve
öfkeli hastalar veya daha sıklıkla tedavileri sırasında ölen hastaların aile
üyeleri tarafından saldırılarda düzinelerce kişi yaralanıyor. En son saldırı,
Noel arifesinde, Pekin’deki bir doktorun, annesinin hastanedeki kötü bakımdan
öldüğüne inanan bir hastanın oğlu tarafından bıçaklandığı zaman meydana geldi.
Bir doktor araştırması, şaşırtıcı bir şekilde yüzde 85’inin işyerinde şiddet
yaşadığını, bir diğeri ise 2015’ten itibaren Çin’deki doktorların yüzde 13’ünün
bir önceki yıl fiziksel olarak saldırıya uğradığını söyledi. Çinli doktorlar
ABD doktorlarından yılda dört kat fazla hasta görürken, yılda 15.000 ABD
Doları’ndan daha az kazanıyorlar. Fikir vermesi için belirtmek gerekirse,
Çin’de doktor maaşı kişi başına düşen yıllık ortalama gelirden (16.760 ABD
Doları) daha azken, ABD’de ortalama bir doktor maaşı yaklaşık 300.000 $ ve kişi
başına düşen gelirin (60.200 ABD Doları) neredeyse beş katıdır. 2016’da
projenin yaratıcıları olan Lu Yuyu ve Li Tingyu hapsedilmeden önce, şu an
kapatılmış olan “huzursuzluk izleme bloğunda” her ay sağlık çalışanları
tarafından yapılan en az birkaç grev ve protesto kaydediliyordu. [Viii].
Titizlikle topladıkları verilerle dolu son yıl olan 2015’de 43 olay
gerçekleşmişti. Ayrıca her ay hastaların aile bireyleri tarafından yapılan
onlarca “tıbbi tedavi [protesto] olayı” kaydediliyordu. Bu sayı 2015 için
368’dir.
Sağlık sisteminden halkın bu kadar büyük
ölçüde yoksun bırakıldığı koşullar altında, COVID-19’un bu kadar kolay tutunması
şaşırtıcı değildir. Çin’de her 1-2 yılda bir yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya
çıkmasıyla birlikte, bu tür salgınların devam etmesi için koşullar hazır gibi
görünmektedir. İspanyol Gribi’nde olduğu gibi, proletarya nüfusu arasındaki
genel halk sağlığı koşulları virüsün hem ortaya çıkışı hem de oradan hızla
yayılmasına olanak verir. Ama yine de bu sadece bir yayılma sorunu değildir,
virüsün kendisinin nasıl ortaya çıkarıldığını da anlamalıyız.
Vahşi Doğa Kalmadı
Bu son salgın hikâyesi, endüstriyel
tarım sistemiyle açıkça ilişkili olan domuz veya kuş gribi vakalarına göre daha
az anlaşılır durumdadır. Bir yandan virüsün kesin kökenleri henüz tam olarak
net değildir. Wuhan meyve sebze pazarında ticareti yapılan birçok
evcilleştirilmiş ve vahşi hayvandan biri olan salgının merkez üssü gibi görünen
domuzlardan kaynaklanması mümkündür, bu durumda nedeninin yukarıdaki
durumlardaki gibi olması, başka türlü ortaya çıkmasından daha olasıdır. Bununla
birlikte, daha büyük olasılık, her ikisi de genellikle vahşi doğadan getirilen
yarasalar veya muhtemelen yılanlardan kaynaklanan virüse işaret ediyor gibi
görünmektedir. Burada bir ilişki vardır, çünkü “Afrika Domuz Ateşi” salgını
nedeniyle domuz sayısı ve güvenilirliğindeki azalma, ıslak pazarlarda satılan
“vahşi” av hayvanı etine talebin artması anlamına gelir. Ancak doğrudan fabrika
tipi çiftlik bağlantısı olmaksızın, aynı ekonomik süreçlerin bu özel salgında
herhangi bir suç ortaklığı taşıdığı söylenebilir mi?
Cevap evet, ama farklı bir şekilde. Wallace,
kapitalizmin daha ölümcül salgınların gelişip ortaya çıkışına yol açan iki
önemli rotaya işaret ediyor: İlk olarak yukarıda özetlendiği gibi, bu doğrudan
endüstriyel durumdur, virüsler, tümüyle kapitalist mantığa göre işleyen sanayi
bölgelerinde oluşurlar. İkincisi dolaylı durumdur ve kapitalizm genişleyerek
bulunduğu alanlardan vahşi bölgelere doğru yayılırken daha önce bilinmeyen
virüsleri alır ve sermayenin küresel dolaşımı süreçlerinde yayar. İkisi tamamen
ayrı değil elbette, ama mevcut salgının ortaya çıkışını en iyi tanımlayan
ikinci vaka gibi görünüyor. [ix] Bu durumda, vahşi hayvanlara yönelik tüketim,
tıbbi kullanım veya (develer ve MERS gibi) kültürel açıdan önemli çeşitli
işlevlere artan talep, küresel ticari zincirde “vahşi” mallar için talep oluşturur.
Diğer yandan, tarımsal çevre “vahşi” alanlara uzanır, yerel ekolojileri
değiştirir ve insan ile insan olmayan canlılar arasındaki ilişkiyi yeniden
üretir.
Wallace bu konuda açıktır ve halihazırda
“doğal” ortamlarda bulunan virüslere rağmen daha kötü hastalıklar yaratan
çeşitli dinamikleri açıklamaktadır. Endüstriyel üretim genişledikçe kendini
“sermayenin konu edindiği yabani gıdaların son edildiği alanların giderek daha
derinlerine iner ve dibini kazıyıp, potansiyel olarak salgın hastalıklara yol
açabilecek patojenleri ortaya çıkarabilir.” Diğer bir deyişle, sermaye birikimi
yeni toprakları ele geçirdiğinde, hayvanlar daha önce izole edilmiş hastalık
suşlarıyla temas edebilecekleri ve erişilmesi daha zor alanlara doğru
itileceklerdir; bu hayvanların da “en vahşi türleri bile tarımsal değer
zincirlerine katılmıştır.” Benzer biçimde, bu genişleme insanları bu hayvanlara
ve “ insan dışı vahşi topluluklarla yeni kentleşmiş kırsal kesim arasındaki
bağlantıların (ve yayılmanın) artması” bu ortamlara yaklaştırır. Bu, virüse,
biyolojik olarak yayılma olasılığını artırarak insanları enfekte etmesini
sağlayacak şekilde mutasyona uğraması için daha fazla fırsat ve kaynak sağlar.
Sanayi coğrafyası hiçbir zaman bu kadar temiz kentsel ya da kırsal bir yer
değildir, tıpkı tekelleşen endüstriyel tarımın hem büyük ölçekli hem de küçük
ölçekli çiftliklerden faydalandığı gibi: “bir [fabrika çiftliğinde]
yüklenicinin orman kenarı boyunca sahip olduğu küçük evlerde, bir gıda hayvanı
büyük bir şehrin dış halkasındaki bir işleme tesisine gönderilmeden önce bir
patojen kapabilir.”
Gerçek şu ki, “doğal” küre zaten iklim
koşullarını değiştirmeyi, kapitalizm öncesi çok sayıda eko sistemi harap edip
geri kalanları geçmişte olduğu gibi işlevini yerine getiremeyecek hale
getirmeyi başaran küresel kapitalist sistemin egemenliği altındadır. Burada
başka bir nedensel faktör yatıyor, çünkü Wallace’a göre, tüm bu ekolojik yıkım
süreçleri “orman gibi karmaşık çevresel engellerin ulaşım zincirlerini
kesintiye uğratmasını” azaltmaya yarıyor. Gerçek şu ki, kapitalist bir sistemin
doğal “çevresi” gibi alanlardan bahsetmek yanlış bir adlandırmadır. Kapitalizm
zaten küresel ve bütüncüldür. Kapitalizmin, ötesinde kapitalist olmayan bir
dünyanın yeraldığı kıyı ya da sınırı yoktur ve bu nedenle, büyük kapitalist
gelişme zincirinin daha değerli olan ön tarafında yer alan ülkeleri izleyen
“geri kalmış” ülkelerde de, el değmemiş durumda, korunmuş, vahşi doğa yoktur.
Bunun yerine, küresel değer dolaşımı tarafından içerilmiş, sermayenin egemenlik
altında tuttuğu kendine ait alanlar vardır. Ortaya çıkan sosyal sistemler
-sözde “aşiretçilik” ten anti-modern köktendinci dinlerin yenilenmesine kadar
her şey dahil- tamamen çağdaş ürünlerdir ve neredeyse her zaman fiili olarak
doğrudan küresel pazarlara bağlanırlar. Ortaya çıkan biyolojik-ekolojik
sistemler için de aynı şey söylenebilir, çünkü “vahşi” alanlar hem iklime hem
de ilgili ekosistemlere soyut bağımlılık duygusuyla ve doğrudan aynı küresel
sisteme bağlı olma anlamında bu küresel ekonomiyle ve değer zincirleriyle
ilişkilidir
Bu gerçek, “vahşi” virütik suşların küresel
pandemilere dönüşmesi için gerekli koşulları üretir. Ancak COVID-19 bunların en
kötüsü değildir. Ebola da benzer ilkelere dayanır ve küresel tehlikenin ideal
bir örneğidir. Ebola virüsü[xi], insan topluluklarına yayılan mevcut bir
virütik rezervuarın açık halidir. Mevcut kanıtlar hastalığın kökeninin Batı ve
Orta Afrika’ya özgü, taşıyıcı olarak hareket eden ancak kendileri virüsten
etkilenmeyen birkaç yarasa türü olduğunu göstermektedir. Aynı şey, virüse
periyodik olarak yakalanan ve hızlı, yüksek ölümcül salgınlara maruz kalan
primatlar ve geyikler gibi diğer vahşi memeliler için geçerli değildir. Ebola,
mevcut türlerinin ötesinde özellikle agresif bir yaşam döngüsüne sahiptir. Bu
vahşi taşıyıcıların herhangi biriyle temas ederek insanlara da bulaşması, harap
edici sonuçlar doğurabilir. Yaşanan birkaç salgında, çoğunlukla ölüm oranı son
derece yüksek, neredeyse her zaman %50’nin üstünde olmuştur. 2013’ten 2016’ya
kadar çeşitli Batı Afrika ülkelerinde aralıklı olarak devam eden en büyük
salgın 11.000 ölüme yol açmıştır. Bu salgında yatan hastalar için ölüm oranı
%57-59 aralığındaydı ve hastanelere erişimi olmayanlar için çok daha yüksekti.
Son yıllarda, özel şirketler tarafından çeşitli aşılar geliştirilmiş; ancak
yaygın bir sağlık altyapısının eksikliği, yavaş işleyen onay mekanizmaları ve
sıkı fikri mülkiyet hakları sebebiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti merkezli
olan ve şu ana kadar en uzun süren salgını durdurmak için aşıların rolü çok
küçük kalmıştır.
Hastalık çoğu zaman sanki doğal bir felaket
gibi görülüyor -en iyi ihtimalle rastlantısal olduğu, en kötü ihtimalle ormanda
yaşayan yoksulların “pis” kültürel alışkanlıkları yüzünden çıktığı söyleniyor.
Ancak iki büyük salgının zamanlaması (Batı Afrika’da 2013-2016 ve Demokratik
Kongo Cumhuriyeti’nde 2018’den günümüze) rastlantı değildir. Her ikisi de
birincil endüstrilerin (tarım, madencilik, ormancılık, hayvancılık-çn.)
genişlemesinin ormanlarda yaşayan insanları daha fazla yerlerinden edip yerel ekosistemleri
bozduğu sırada ortaya çıktı. Aslında yalnızca son vakalar değil daha fazlası
için doğru gibi görünüyor, çünkü Wallace’ın açıkladığı gibi, “her Ebola salgını
1976’da Sudan, Nzara’daki ilk salgına geri dönüş de dahil olmak üzere arazi
kullanımında sermayeye dayalı değişimlere bağlı görünüyor, buna İngilizlerin
finanse ettiği bir fabrika yerel pamuğu iplik haline getirip ve dokuması da
dahil.” Benzer şekilde, 2013 yılında Gine’deki salgınlar, yeni bir hükümetin
ülkeyi küresel pazarlara açmaya ve uluslararası tarım iş dünyası şirketlerine
büyük araziler satmaya başlamasından hemen sonra meydana geldi. Dünya çapında
ormansızlaşma ve ekolojik yıkımdaki rolüyle ünlü palmiye yağı endüstrisi
özellikle suçlu görünmektedir, çünkü mono kültürler, hem dolaşım zincirlerinin
kesilmesine yol açan, hem de kelimenin tam anlamıyla virüs için doğal bir
rezervuar görevi gören yarasa türlerini çeken (orman gibi-çn.) güçlü ekolojik
fazlalıkları ortadan kaldırır.
Bu arada, büyük tarım arazilerinin ticari
tarımsal orman şirketlerine satılması hem ormanlarda yaşayan yerlilerin
mülksüzleştirilmelerine hem de ekosisteme bağlı yerel üretim ve hasat
biçimlerinin bozulmasına yol açar. Bu, çoğu zaman kırsaldaki yoksulların
ekosistemle geleneksel ilişkilerinin kesintiye uğramasına sebep olur ve ormana
daha fazla itilmelerinden başka seçenek bırakmaz. Sonuç olarak hayatta kalmak
için gittikçe daha fazla yabani hayvan avlanması ya da küresel pazarlarda
satılmak üzere yerel bitkilerin toplanması ve kereste üretilmesi zorunlu hale
gelir. Bu topluluklar, ormansızlaştırma ve ekolojik yıkımdan sorumlu olan ve
kendilerini bu tür ticarete itenler tarafından daha sonra “kaçak avcılar” ve
“yasadışı olarak” suçlandıkları için, bu iddiaları çürütecek olan küresel
çevreci örgütlerin üssü haline gelirler. Çoğu zaman süreç daha karanlık biçimde
gelişir ve Guetamala’da olduğu gibi, içsavaştan kalma antikomünist paramiliter
güçler “yeşil” güvenlik güçlerine dönüştürülerek ormanda yasadışı ağaç kesimi,
avcılık, uyuşturucu ticaretini önlemekle görevlendirilirler ki bu güçler aynı
zamanda, içsavaş sırasında orada yaşayan yerli halka şiddet uygulayarak, bu
işleri yapmaya zorlamışlardır. [xiii] Bu model o zamandan beri tüm dünyada
yeniden üretilmekte ve zengin ülkelerin sosyal medya yayınlarında kamera görüntüleri
eşliğinde “yeşil” güvenlik güçlerinin sözde “kaçak avcıları” ve “kaçak
göçmenleri” nasıl yakaladıkları gösterilerek, bunun için
kutlanmaktadırlar.[xiv]
Bir Yönetim Deneyi Olarak Baskı Uygulanması
COVID-19 eşi görülmemiş bir güçle, küresel
ilgiyi üzerine çekti. Ebola, kuş gribi ve SARS, elbette hepsinin kendi medya
çılgınlıkları vardı. Ancak bir şey bu yeni salgın hakkında farklı bir
ısrarcılık yarattı. Bu neredeyse kesin bir biçimde Çin hükümetinin gösterdiği
büyük tepkiden, Çin’in her zaman aşırı kalabalık ve aşırı hava kirliliği
yaşanan devasa kentlerinin şimdi bomboş olan görüntülerinden
kaynaklanıyor. Bu tepki aynı zamanda ABD ile ticaret savaşında önceden
beri var olan gerginliklerin daha da artarak, Çin’in yakında siyasi veya
ekonomik çöküşüne ilişkin spekülasyonlara verimli bir kaynak oluşturuyor. Düşük
ölüm oranına rağmen virüsün hızlı bir şekilde yayılması bunlarla birleşerek,
anında küresel bir tehdit karakteri kazanmasına yol açmıştır.
Öte yandan devletin, medyanın da katıldığı
bu büyük tepkisi, biraz melodramatik biçimde, tam kapasiteyle yurt savunmasına
geçmenin kostümlü provası gibidir. Bu bize, Çin devletinin baskı kapasitesinin
ne kadar büyük ve etkili olduğunun yanı sıra, yerel güçlerin harekete geçmesi
için başka bir komuta ihtiyaç bırakmayacak biçimde, medyanın her bir parçasını
kapsayan merkezi bir propagandayla bağlantısının bir görüntüsünü verir. Hem Çin
hem de Batı propagandası karantinaya sokma gerçeğini vurguladı; birincisi, bunu
acil bir durumda etkili bir hükümet müdahalesi olarak anlatırken, ikincisi,
sosyalizm ütopyasının uzağındaki Çin devletinin bir başka totaliterlik örneği
gibi yorumladı. Üzerinde konuşulmayan gerçek ise, uygulanan baskının Çin
devletinin daha derininde, yapının altındaki kapasitesini işaret ediyor
oluşuydu.
Bu, bize Çin devletinin doğasına açılan bir
pencere verir ve temel devlet mekanizmalarının seyrek olduğu veya var olmadığı
koşullarda bile konuşlandırılabilecek yeni ve yenilikçi sosyal kontrol ve kriz
tepkisi tekniklerini nasıl geliştirdiğini gösterir. Öte yandan genel kriz ve
etkin ayaklanma gibi en sağlam devletlerde bile benzer çöküntülere neden olacak
bu tür koşullar sözkonusu olduğu zaman, herhangi bir ülkedeki yönetici sınıfın
nasıl tepki verebileceğine dair daha ilginç (daha spekülatif olsa da) bir
tablo sunmaktadır. Yönetim organları arasındaki bağların zayıflığı, virüs
salgınına her bakımdan yardımcı oldu: yerel yetkililer tarafından merkezi
hükümetin çıkarlarına aykırı “bilgi veren” doktorların baskılanması,
hastanelerin rapor mekanizmalarının etkisizliği ve temel sağlık hizmetlerinin
son derece yetersiz bir biçimde verilmesi; bu örneklerden yalnızca birkaçıdır.
Bu arada, farklı yerel yönetimler, merkezi devletin kontrolünün neredeyse
tamamen ötesinde, farklı hızlarda normale döndüler (merkez üssü Hubei hariç).
Bu yazı yazıldığı sırada, hangi limanların çalışır durumda olduğu ve hangi
yerellerde üretimin yeniden başladığı neredeyse tamamen rastgele görünüyor.
Ancak bölgelerde parça parça karantina uygulanması, uzun mesafeli şehirlerarası
lojistik ağlarının kesintiye uğraması anlamına geliyordu, çünkü herhangi bir
yerel yönetim, trenlerin veya yük kamyonlarının sınırlarından geçmesini
önleyebiliyor gibi görünüyor. Ve Çin hükümetini bu temel seviyedeki
yetersizlik, virüsle, sanki bir isyan çıkmış ya da görünmez bir düşmana karşı
iç savaş veriliyormuş gibi uğraşmak zorunda bıraktı.
Ulusal devlet mekanizmaları, yetkililerin
Hubei eyaletindeki acil müdahale önlemlerini arttırdıkları 22 Ocak’ta gerçekten
işlemeye başladı ve halka, karantina tesisleri kurmanın yanı sıra hastalığın
kontrol altına alınması için gerekli personele, araçlara ve tesislere “el
koyma” ya da blokaj ve trafiği kontrol etme gibi yasal yetkilerinin olduğunu
söylediler (Böylece kaçınılmaz biçimde damgalanarak dışlanma olayının önünü
açtılar). Başka bir deyişle, devlet kaynaklarının etkin kullanımı, yereller
adına gönüllülük çağrıları yapmasıyla başladı. Bir yandan, böylesine büyük bir
felaket herhangi bir devletin kapasitesini zorlayacaktır (örneğin ABD’deki
kasırga tepkisine bakınız). Ancak diğer yandan, bu, Çin devlet işleyişinde,
merkezi devletin, yerel seviyeye kadar uzanan etkili resmi ve uygulanabilir
işleyiş düzeninden yoksun olduğunu tekrar gösterir, bunun yerine yerel
yetkililer ve vatandaşların harekete geçmeleri için yaygın çağrılar yapılır ve
buna uygun davranmayanlar (sabote edici davranmak olarak sınırlandırılmış)
olayın ardından çeşitli cezalara çarptırılır. Gerçekten etkili tek tepki,
merkezi devletin gücünün ve dikkatinin büyük bir kısmını odakladığı spesifik
alanlarda görülmüştür -bu durumda, genel olarak Hubei ve özellikle Wuhan. 24
Ocak sabahı, şehir zaten etkili bir şekilde ablukaya alınmış, koronavirüsün
yeni suşu ilk kez tespit edildikten yaklaşık bir ay sonra şehre hiçbir tren
gelip gitmemiştir. Ulusal sağlık yetkilileri, sağlık otoritelerinin kendi
takdirlerini bağlı olarak herhangi birini muayene etme ve karantinaya alma
yetkisine sahip olduklarını açıklamışlardır. Hubei’nin büyük şehirlerinin
ötesinde, Pekin, Guangzhou, Nanjing ve Şangay dahil olmak üzere Çin’deki
düzinelerce şehir, insanların ve malların sınırlarından girişleri ve çıkışları
hakkında, değişen ölçülerde sınırlandırmalar başlatmışlardır.
Merkezi devletin harekete geçme çağrısına
yanıt olarak, bazı bölgeler kendi inisiyatifleriyle tuhaf ve sert önlemler
aldılar. Bunlardan en korkutucu olanı, otuz milyon kişiye yerel pasaportlar
dağıtılarak, her iki günde bir evden sadece bir kişinin çıkmasına izin
verildiği, Zhejiang eyaletindeki dört şehirdeki uygulamadır. Shenzhen ve
Chengdu gibi şehirler, her mahallenin kapatılmasına karar verdi ve bir binanın
içinde tek bir doğrulanmış virüs vakası bulunursa, tüm binanın 14 gün boyunca
karantinaya alınmasına izin verdi. Bu arada, yüzlerce kişi hastalık hakkında
“söylentiler yaydığı” için gözaltına alındı ya da para cezasına
çarptırıldılar. Karantinadan kaçan bazı kişiler tutuklandı ve uzun hapis
cezalarına çarptırıldı -ve hapishaneler, yetkililerin, kelimenin tam anlamıyla
kolay izolasyon için tasarlanmış bir ortamda bile hasta bireyleri izole
edememesi nedeniyle ciddi bir salgın yaşıyorlardı. Bu güvenlikçi bir anlayışı
yansıtan çaresiz, saldırgan, aşırıya kaçan önlemler, en açık haliyle Cezayir ya
da daha yakın zamanda Filistin gibi yerlerdeki askeri-sömürgeci işgal
hareketlerini hatırlatıyordu. Daha önce bu ölçekte veya dünya nüfusunun çoğunu
barındıran bu tür mega kentlerde hiç yapılmadılar. Sıkıyönetimin uygulanması,
küresel devrimi düşünenlere garip bir tür ders sunar, çünkü esasen, devletin
yönettiği tepkinin yavan bir akışıdır.
Yetersizlik
Bu özel sıkıyönetim, görünüşte insani karakterden yararlanıyor, Çin devleti, virüsün yayılma nedenlerini engellemeye yardımcı olması için daha fazla sayıda yerel gücü harekete geçirebiliyor. Ancak, beklendiği gibi, bu tür sıkıştırmalar her zaman geri teper. Sonuç olarak güvenlikçi önlemler, ancak kazanım, diyalog ve ekonomik işbirliği imkansız hale geldiği zamanlarda yürütülen umutsuz bir savaş türüdür. Pahalı, verimsiz ve arka planda korunan bir eylemdir ve onu dağıtmakla görevlendirilen herhangi bir gücün- Fransız kolonisinin çıkarları, azalan Amerikan hakimiyeti veya diğerleri- daha derindeki yetersizliğini açığa vurur. Sıkıyönetimin sonucu neredeyse her zaman ilkinin bastırılmasıyla kan dökülen ve daha da çaresiz hale gelen ikinci bir ayaklanmadır. Burada karantina, iç savaşın ve karşı direnişin gerçekliğini pek yansıtmayacak. Ancak bu durumda bile, sıkıyönetim kendi yollarıyla geri tepti. Devletin çabalarının çoğunu, bilginin kontrolüne ve olası her medya aygıtı aracılığıyla dağıtılan sürekli propagandaya odaklamasıyla, huzursuzluk da kendisini büyük ölçüde benzer platformlarda göstermiştir.
7 Şubat’ta Dr. Li Wenliang’in (virüsün tehlikeleri hakkında erkenden bilgi veren doktorlardan) ölümüyle, sarsılan vatandaşlar ülke genelinde evlerine kapandılar. Li, virüse yakalanmadan önce Ocak ayı başında “yanlış bilgi” yaydığı için polis tarafından gözaltına alınan sekiz doktordan biriydi. Ölümü internet kullanıcılarında öfkeyi ve Wuhan hükümetindeyse pişmanlık duygusunu tetikledi. İnsanlar, devletin ne yapacağına dair hiçbir fikri olmayan ama yine de güçlü bir yüz ifadesi takınan beceriksiz yetkililer ve bürokratlardan oluştuğunu görmeye başlıyor. Bu gerçek esasen Wuhan Belediye Başkanı Zhou Xianwang, devlet televizyonunda hükümetinin bir salgın meydana geldikten sonra virüs hakkındaki kritik bilgileri yayınlamayı geciktirdiğini itiraf etmek zorunda kaldığında ortaya çıktı. Salgının yol açtığı gerilim, devletin bütün seferberliğinden doğan gerilim ile birleştiğinde, hükümetin kendisinin resmettiği ince kağıt portrenin arkasındaki derin çatlakları halkın gözü önü çıkarmaya başladı. Başka bir deyişle, buna benzer gelişmeler, Çin devletinin temel yetersizliklerinin, önceden propagandaya kanmış daha çok çok insanın görmesini sağladı.
#China CCP's "infection control" propaganda in #Wuhan, locals:
"They're here everyday only to take group photos with the Party flag"
"They took off their PPE once they've taken the photo. He uses PPE to wipe his car!"
Eğer devletin olaya
müdahalesini karakterize eden bir sembol olsaydı, bu Wuhan’lı biri
tarafından çekilen ve Hong Kong’da Twitter üzerinden Batı interneti ile
paylaşılan, yukarıdaki video gibi bir şey olurdu. Çin bayrağıyla fotoğraf
çektiren tam koruyucu giysilerle donatılmış doktorlar veya ilk müdahaleci gibi
görünen bir dizi insanı gösteriyor. Videoyu çeken kişi, onların değişik
fotoğraf operasyonları için her gün o binanın dışında olduklarını açıklıyor.
Videonun devamında adamlar koruyucu ekipmanları çıkarıyorlar ve sohbet edip
sigara içiyorlar, hatta arabalarını temizlemek için kıyafetlerden birini
kullanıyorlar. Araçla gitmeden önce adamlardan biri koruyucu giysiyi yakındaki
bir çöp kutusuna atıyor, hatta görülmeyeceği yere kadar ittirmek için bile
uğraşmıyor. Bu gibi videolar sansürlenmeden önce hızla yayılıyor-devlet
onaylı gösterinin ufak pürüzleri.
Daha temel bir konu,
karantinanın ekonomik yankısının ilk dalgası, insanların günlük yaşamında
görülmeye başladı. Bunun makroekonomik boyutu, Çin’in büyümesindeki büyük bir
düşüşün, özellikle Avrupa’da durgunluk devam ederken ve ekonominin sağlıklı
gitmediği ABD’de iş hacminde gerileme görülürken, küresel durgunluğa yol açma
riski taşımasıdır. Dünyanın dört bir yanında, Çinli firmalar ve esas olarak Çin
üretim ağlarına bağımlı olanlar, sözleşmelerine uymaları “imkânsız” hale
geldiğinde, tarafların sözleşmeyi yerine getiremedikleri durumlarda erteleme ya
da iptale izin veren “mücbir sebepler” hakkındaki hükümlere bakıyorlar.
Şimdilik pek mümkün olmasa da bir ihtimal, bu durum ülke çapında üretime geri
dönülmesi taleplerinin artmasına neden olacaktır. Ama yine de ekonomik
hareketlilik boşlukları kapatarak devam ediyor, bazı bölgelerde çalışma devam
ederken, diğerlerinde süresiz olarak duraklatılmış durumda. Şu anda, 1 Mart,
merkezi yetkililerin salgının merkez üssü dışındaki tüm alanlara işe dönmesi
için çağrı yapılan belli belirsiz bir tarih haline geldi.
Ancak diğer etkiler,
tartışmasız çok daha önemli olmakla birlikte, daha az görünür olmuştur. “Bahar
Şenliği” için çalışacakları şehirlerde kalanlar ya da çeşitli kısıtlamalar
başlamazdan önce geri dönebilenler de dahil olmak üzere, birçok mevsimlik işçi
şimdi tehlikeli bir boşlukta sıkışmış halde bekliyorlar.
Nüfusun büyük çoğunluğunun mevsimlik işçi olduğu Shenzhen’de yerel halk,
evsizlerin sayısının artmaya başladığını bildirdi. Ancak sokaklarda görünen
yeni insanlar uzun vadeli evsizler değil, tam anlamıyla sadece gidecek başka
bir yerleri kalmamış gibi görünüyorlar—hala nispeten iyi kıyafetler giyiyorlar
ancak dışarıda en iyi nerede uyunacağını veya nereden yiyecek bulunabileceğini
bilmiyorlar. Şehirdeki çeşitli binalarda ufak tefek hırsızlıklarda –bunların
çoğu karantina için evde kalanların kapılarına bırakılan gıdalar-artış
yaşanıyor. Ülke genelinde, üretim durdukça işçiler ücretlerini alamıyorlar. İş
kesintileri sırasındaki en iyi durum senaryoları, Shenzhen Foxconn tesisinde
dayatılan gibi yurt karantinalarıdır. Burada geriye yeni dönenler bir ya da iki
hafta boyunca mahallelerine hapsedildi, normal ücretlerinin yaklaşık üçte biri
ödendi ve daha sonra üretim hattına dönmelerine izin verildi. Yoksul
firmalarınsa böyle bir seçeneği yoktur ve hükümetin küçük işletmelere düşük
faizli yeni kredi olanakları sunma girişimi muhtemelen uzun vadede çok az işe
yarayacaktır. Bazı durumlarda, Foxconn gibi firmalar yavaşlamayı telafi etmek
için Vietnam, Hindistan ve Meksika’daki üretimi genişlettiklerinden; virüs,
fabrikaların yer değiştirmesindeki mevcut eğilimleri hızlandıracak gibi
görünüyor.
Gerçeküstü Savaş
Bu arada, virüse karşı beceriksizce verilen
erken tepki, devletin onu kontrol etmek için özellikle cezalandırıcı ve baskıcı
önlemlere güvenmesi ve merkezi hükümetin, eşzamanlı olarak üretim ve
karantinaya uyum sağlamak için yerel yönetimler arasında etkin bir koordinasyon
sağlayamaması, devlet mekanizmalarının merkezinde önemli bir yetersizlik
olduğunu gösteriyor. Eğer arkadaşımız Lao Xie’nin iddia ettiği gibi, Xi
yönetiminin vurgusu “devlet inşası” üzerineyse, bu konuda daha yapılacak çok iş
olduğu anlaşılıyor. Aynı zamanda, COVID-19’a karşı yürütülen kampanya
ayaklanmaya karşı yavan bir çalışma olarak da okunabiliyorsa merkezi hükümetin
sadece Hubei merkez üssünde etkili bir koordinasyon sağlama kapasitesine sahip
olması ve diğer illerdeki —hatta Hangzhou gibi zengin ve saygın illerdeki—
çalışmalarının büyük ölçüde koordinasyonsuz olması ve çaresiz kalması kayda
değerdir. Bunu iki biçimde ele alabiliriz; birincisi, devlet gücünün sert
kabuğu altında yatan zayıflık üzerine bir ders olarak, ikincisi ise merkezi
devlet mekanizmaları işe yaramaz duruma düştüğünde, koordine olamamış ve
akılcılıktan uzak yerel müdahalelerin tehdit uyarısı olarak.
Bunlar, sonu gelmez sermaye birikim
süreçlerinin yarattığı yıkımın hem küresel iklim düzenine hem de Dünya’daki
yaşamın mikrobiyolojik alt katmanına doğru genişlediği bir çağ açısından önemli
derslerdir. Bu tür krizler daha yaygın hale gelecektir. Kapitalizmin kendi
krizi ekonomik olmayan bir karaktere bürünürken, yeni salgın hastalıklar,
kıtlıklar, seller ve diğer “doğal” felaketler, devlet kontrolünün
genişletilmesi için bir gerekçe olarak kullanılacak ve bu krizlere yanıt
giderek artan bir şekilde güvenlikçi politikalar için yeni ve denenmemiş
araçları kullanma fırsatı yaratma işlevi görecektir. Tutarlı bir komünist politika
bu iki olguyu birlikte kavramak zorundadır. Bu, teorik düzeyde, kapitalizmin
eleştirisinin deneysel bilimlerden koptuğu zaman fakirleştiğini anlamak
demektir. Ancak pratik düzeyde görünen o ki, bugün mümkün olan tek siyasi proje
yakın geleceğin artan ekolojik ve mikrobiyolojik felaketler tarafından
belirleniyor oluşuna odaklanmak ve tekrarlanan bu krizlerin yok edilmesi için
çalışmaktır.
Karantinaya alınmış Çin’de, en azından ana
hatlarıyla şöyle bir manzara görmeye başlıyoruz: karın ufacık bile bozulmadığı
tozlanmış boş kış sonu sokakları, pencerelerden bakan telefon ışıklarının
aydınlattığı yüzler, bayraklarını kaldırıp size maskenizi takıp eve gitmenizi
söylemekle görevli birkaç hemşirenin, polisin, gönüllülerin veya yalnızca
ücretli aktörlerin görevli olduğu barikatlar. Bulaşma sosyaldir. Dolayısıyla,
bu kadar geç bir aşamada onunla mücadele etmenin tek yolunun, toplumun kendisi
üzerinde gerçeküstü bir savaş yürütmek olduğu, gerçekten bir sürpriz olmamalı.
Bir araya gelmeyin, kaosa neden olmayın. Fakat kaos izolasyonda da oluşabilir.
Tüm dökümhanelerdeki fırınlar, soğuyarak
önce yavaşça çıtırdayan közlere ve daha sonra kar gibi soğuk küllere
döndüğünde; karantinada hiçbir yardımı olmayan küçük umutsuzluklar bir gün
usulca akarak, tıpkı bu toplumsal bulaşıklık gibi, önlenemez biçimde
kitleselleşebilirler.
Notlar
[i] Bu bölümde açıklayacağımız şeylerin
çoğu, Wallace’ın kendi argümanlarının daha özlü bir özetidir, daha genel bir
kitleye yöneliktir ve titiz tartışma ve kapsamlı açıklama yoluyla diğer biyologlara
“dava açmaya” gerek kalmadan kanıt gösterir. Temel kanıtlara meydan okuyacaklar
için, Wallace ve vatandaşlarının çalışmalarına değiniyoruz.
[ii] Robert G Wallace, Big Farms Make Big
Flu: Dispatches on Infectious Disease, Agribusiness, and the Nature of Science,
Monthly Review Press, 2016. s.52
[vi] Bu, ABD’nin Çin ile bugün
karşılaştırılmasının da bilgilendirici olmadığı anlamına gelmiyor. ABD’nin
kendi büyük tarımsal-endüstriyel sektörü olduğu için, anti-biyotik dirençli
bakteriyel enfeksiyonlardan bahsetmemekle birlikte, tehlikeli yeni virüslerin
üretimine büyük katkıda bulunmaktadır.
[vii] Bakınız: Brundage JF, Shanks GD, “What
really happened during the 1918 influenza pandemic? The importance of bacterial
secondary infections”. The Journal of Infectious Diseases. Volume 196, Number
11, December 2007. pp. 1717–1718,, yazarın yanıtı 1718–1719; ve: Morens DM,
Fauci AS, “The 1918 influenza pandemic: Insights for the 21st century”. The
Journal of Infectious Diseases. Volume 195, Number 7, April 2007. pp 1018–1028
[ix] Bu iki pandemik üretim yolu, Marx’ın
üretim alanında “gerçek” ve “resmi” birikim dediği şeyi yansıtıyor. Gerçek
kapsamda asıl üretim süreci, üretimin hızını ve büyüklüğünü arttırabilen yeni
teknolojilerin getirilmesi ile değiştirilir- endüstriyel ortamın virüsle ilgili
evrimin temel koşullarını nasıl değiştirdiğine benzer şekilde, yeni mutasyonlar
daha hızlı ve daha fazla güçlülükle üretilmiştir.
Gerçek kapsamdan önce gelen resmi kapsamda, bu yeni teknolojiler henüz
uygulanmamıştır. Bunun yerine, daha önce var olan üretim biçimleri, el dokuma
tezgâhı işçilerinin, ürünlerini kâr için satan bir atölyeye yerleştirilmesi
durumunda olduğu gibi, küresel pazarla bazı ilişkileri olan yeni konumlarda bir
araya getirilir ve bu “doğal” ortamlarda üretilen virüslerin vahşi nüfustan
çıkarılma ve küresel pazar yoluyla yerli nüfusa girme biçimlerine benzer.
[x]
Ancak bu ekosistemleri “insan öncesi” ile bağdaştırmak bir hatadır. Çin
mükemmel bir örnektir, çünkü görünüşte “ilkel” doğal manzaralarının çoğu, daha
önce Doğu Asya anakarasında Filler gibi yaygın olan türleri silen çok daha eski
insan genişleme dönemlerinin ürünüdür.
[xi] Teknik olarak bu, en ölümcül olanın
kendisi basitçe Ebola virüsü, daha önce Zaire virüsü olarak adlandırılan 5
kadar farklı virüs için kapsamlı bir terimdir.
[xii] Özellikle Batı Afrika davası için
bakınız: RG Wallace, R Kock, L Bergmann, M Gilbert, L Hogerwerf, C Pittiglio,
Mattioli R and R Wallace, “Did Neoliberalizing West African Forests PRoduce a
New Niche for Ebola,” International Journal of Health Services, Volume 46,
Number 1, 2016; Ekonomik koşullar ile Ebola arasındaki bağlantıya daha
geniş bir bakış için bkz: Robert G Wallace and Rodrick Wallace (Eds),
Neoliberal Ebola: Modelling Disease Emergence from Finance to Forest and Farm,
Springer, 2016; Ve davanın en doğrudan ifadesi için, daha az bilimsel olsa da,
yukarıda bağlantılı Wallace makalesine bakın: “Neoliberal Ebola: the
Agroeconomic Origins of the Ebola Outbreak,” Counterpunch, 29 July 2015. https://www.counterpunch.org/2015/07/29/neoliberal-ebola-the-agroeconomic-origins-of-the-ebola-outbreak/
[xiii] Bakınız:
Megan Ybarra, Green Wars: Conservation and Decolonization in the Maya Forest,
University of California Press, 2017.
[xiv] Tüm kaçak avcılığın yerel kırsal
yoksul nüfus tarafından yürütüldüğünü veya farklı ülkelerin ulusal
ormanlarındaki tüm korucu güçlerin eski komünist karşıtı paramiliterlerle aynı
şekilde çalıştığını ima etmek kesinlikle yanlıştır, ancak en şiddetli
çatışmalar ve ormanlık militarizasyonun en agresif vakalarının hepsi bu modeli
takip ediyor gibi görünmektedir. Bu fenomene geniş kapsamlı bir genel bakış
için Geoforum’un (69) konuya özel 2016 sayısına bakınız. Önsöz burada
bulunabilir: Alice B. Kelly and Megan Ybarra, “Introduction to themed issue:
‘Green security in protected areas’”, Geoforum, Volume 69, 2016. pp.171-175. http://gawsmith.ucdavis.edu/uploads/2/0/1/6/20161677/kelly_ybarra_2016_green_security_and_pas.pdf
[xv] Burada sözü edilen tüm hastalıklardan
en düşük olanı, yüksek ölüm oranı, büyük ölçüde çok sayıda insan taşıyıcıya
hızlı yayılmasının bir sonucudur ve bu da çok düşük bir ölümcüllük oranına
rağmen yüksek bir mutlak ölüm bedeliyle sonuçlanmıştır.
[xvi] Bir podcast röportajında, Çin
topraklarında yaşayan arkadaşlarına atıf yapan Au Loong Yu, Wuhan hükümetinin
salgın tarafından etkili bir şekilde felç edildiğini söylüyor. Au, krizin
sadece toplumun dokusunu parçalamakla kalmayıp, aynı zamanda ÇKP’nin sadece
virüs yayıldıkça ve ülke genelindeki diğer yerel yönetimler için yoğunlaşan bir
kriz haline gelecek olan bürokratik makinesini de parçaladığını ileri sürüyor.
Röportaj 7 Şubat’ta yayınlanan The Dig’den Daniel Denvir tarafından
yapılmıştır: https://www.thedigradio.com/podcast/hong-kong-with-au-loong-yu/
[xvii] Videonun kendisi orijinal, ancak Hong
Kong’un Çin topraklarına ve ÇKP’ye yönelik ırkçı tutumların ve komplo
teorilerinin bir yatağı olduğunu ve Hong Konglular tarafından virüs hakkında
sosyal medyada paylaşılan şeylerin çoğunu belirtmek gerekir ve bunlar
dikkatlice kontrol edilmelidir.
Hükümetler ve patronlar Koronavirüsle savaşta olduklarını iddia ediyorlar. Gerçekteyse bu savaş, toplumsal sınıfımıza karşı yürüttükleri bir savaş. Kârları uğruna bize karşı açtıkları bir savaş!
Küresel sağlık krizi büyük bir ölçüde kapitalist sistemin bir sonucudur
Elbette bu virüsün kapitalizm tarafından yaratıldığını söylemiyoruz. Fakat deneyimlediğimiz bu insanlık felaketinin kendisi kapitalizmden kaynaklanıyor.
Tüm dünyadaki hükümetler biraz farklar bulunsa bile benzer seçimler yaptılar: salgının boyutunu hafife almakla başladılar üstelik bunun nedeni bilgisizlik değil, nedeni sermayenin, hissedarların, kapitalistlerin kârlarını koruma önceliğini benimsemiş olmalarıydı. Milyarlarca insanın sağlığına karşı bir azınlığın kârları!
Kriz bir kez gerçekleştiğinde, kapitalizmin zararı bize kesilir
Sağlığın her alanındaki altyapı, kadro ve kaynak eksikliği: dünyanın bir kısmında kamu hizmetlerinin yıkımının, kalan kısmında ise bunların neredeyse hiç var olmamasının sonuçlarıdır bunlar.
Koruyucu ekipman eksikliği: maske, hidroalkolik jel, tarama testi, solunum cihazı vb. Ama fabrikalar silah üretmeye devam ediyorlar. Kapitalistler sadece kendi çıkarlarını gözetiyorlar, halkın çıkarlarını değil.
Birçok ülkede, araştırmacılar son yıllarda virüs üzerine yürütülen bilimsel çalışmaların bütçeye dayalı nedenlerle kesildiğini ifade ediyorlar. Kapitalistler, bu alandaki kuralları belirleyen çokuluslu ilaç şirketlerine yatırım yapmayı tercih ediyorlar.
Sağlık krizi boyunca işler devam ediyor!
Konu iş dünyası olunca kapitalistler acımasızdır:
Halkın yaşamı için gereklilik arz etmeyen çok sayıda şirketin, içine bulunduğumuz tehdit gibi sağlık risklerine rağmen çalışmasına izin veriyorlar. Kapitalistler, para kazanmaya devam etmek için dünya üzerindeki milyonlarca işçinin hayatını ve sağlığını büyük riske atıyorlar.
Gerçekten gerekli sektörlerde (ki bunlar doğrudan sağlık, beslenme ve gaz, su, elektrik gibi ihtiyaçlara erişim sağlanmasıyla ilgili sektörlerle sınırlı olmalıdır) işverenler enfeksiyon kapmamak için “önleyici davranışlar”ı öne çıkararak sorumluluğu bireylere devrediyor. Ancak bir yandan birçok şirket enfeksiyon riskini azaltmak için “önleyici davranışları” uygulanabilir kılmak adına hiçbir şey yapmıyor, öte yandan bu önlemler zaten yeterli değil. Herkesin sağlığı göz önünde bulundurularak tüm iş organizasyonunun gözden geçirilmesi gerek. Ve bunu yapmak için kapitalistlerin pek doğru bir yerde durdukları söylenemez çünkü çalışanlar kendileri değil. Bunu bizler yapmalıyız, her departmanda, kuruluşta, şirkette, faaliyette. Çünkü bu gerçekten gerekli.
Kapitalistler bu sağlık krizini; toplumsal kazanımlarımızı, haklarımızı daha da kısıtlamak için kullanıyorlar. Her ülkede acil durum önlemlerinin büyük bir kısmı çalışma saatlerine, izinlere, maaşlara, grev hakkına dönük saldırılardan oluşuyor.
Durum sömürgeciliğin doğrudan kurbanı olan bölgelerde çok daha kötü, halihazırda sefalet içinde yaşayan halklar için sağlık krizi korkunç sonuçlar doğurabilir.
Direnişler örgütleniyor!
Bildiğimiz bağlamda direnişleri örgütlemek kolay değil.
Uluslararası Sendikal Dayanışma ve Mücadele Ağı üyeleri yalnızca “radikal” görünmenin hazzı adına sloganları, şiarları art arda dizmek istemiyor. İstediğimiz şey, yaşam ve çalışma alanlarımızdan başlamak üzere özgürce birleşmek, uluslararası düzeyi de içerek şekilde koordine olarak direniş ve kazanım için kitlesel bir halk hareketi inşa etmektir.
-Dünyanın tüm bölgelerindeki mücadeleleri destekleyelim ve bilinir kılalım.
-Mesleki sektörlerimize göre örgütlenelim ama aynı zamanda özgül hakları (kadınlar, göçmenler, ırkı nedeniyle ezilenler vd) savunarak ve toplumsal eşitliğe ulaşmak için de örgütlenelim.
-Bu sağlık krizinin faturasının en güvencesiz, en yoksul olana kesilmesine izin vermeyelim.
-Tüm emekçilerin (ücretli çalışanlar, serbest meslek sahibi, işsizler, geçici işçiler, mevsimlik işçiler vb.) durumlarına bakılmaksızın gelirlerinin %100’ü garanti edilmelidir, herkes için ülkelerindeki yaşam maliyetine dayalı asgari düzeyde bir garanti sağlanmalıdır.
-Çalışma alanlarımızda ve hayatlarımızda gidişatımızı kendi ellerimize alalım. Hükümetler, kamu yetkilileri ve devletler kapitalizmin hizmetindeki araçlardır.
-Acil sağlık duruma müdahale edebilmek için gerekli şirketler, hizmetler, mağazalar, halka açık alanlar kamulaştırılsın!
Artık kapitalistlerin küresel felaketler yaratmasına izin vermeyelim!
İlk Koronavirüs vakası 11 Mart’ta ülkede tespit edildikten sonra Koç Üniversitesi’nde alınan tedbir ve uygulanan denetimler bizlere ülkedeki çalışma ilişkilerine dair emsal teşkil eden bir işyeri rejimini gösteriyor.
İçinden geçmekte olduğumuz zorlu günlerde, üniversitedeki çalışma hiyerarşisinin, emekçiler arasındaki eşitsizliği nasıl açıktan ele verdiğini; yönetimin aldığı kararlar üzerinden takip etmek mümkün. Fakat okul yönetiminin kasten yok saydığı taşeron işçilerinin devam eden öz örgütlülüğü ve üniversite bileşenlerinin desteği sayesinde kısa sürede yönetime baskı uygulayarak, yakın zamanda birtakım kazanımlar elde edildi. Yine aynı vaka, dayanışmanın sağlayacağı olumlu ihtimalleri bize hatırlatmak açısından ümitvar bir örnek olarak önümüzde duruyor. Bu değerlendirme, sürecin nasıl ilerlediğini, üniversite bileşenlerinin mücadelesini ve elde edilen sonuçların kısa bir dökümünü sunuyor. Ek olarak, okuldaki işçi mücadelesinin noksanlarına ve neler yapılabileceğine değiniyor.
İlk vaka açıklandıktan sonra Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK)’nün aldığı kararlar uyarınca 14 Mart’ta okulun bir sonraki duyuruya kadar kapandığı ilan edildi. Yönetim, aldığı önlemleri üniversite kamuoyuyla paylaştı. Buna göre, öğretim üyeleri ve idari personelin evlerinden çalışmalarına izin verildi. Kampüse gelmesi mecburi çalışanlar için ise detaylı tedbirler alındığı duyuruldu. Kurumun ne denli cömert davrandığına ilişkin ufak bir detay paylaşalım: Sosyal mesafenin sağlanması adına idari personel ve öğretim üyelerine kampüse erişim için tek kişilik araçlarda ulaşım sağlanacağı ve masrafın üniversite tarafından karşılanacağı iletildi. Tabii, yüce gönüllü okul yönetimi, bu olağanüstü dönemin çalışma verimine yapacağı olumsuz etkiyi ve yaratacağı tahribatları da gözetti. Gün aşırı gönderilen e-postlarda, bir dizi öz-bakım (self-care) önerilerini sıraladı, rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetini, çalışanlar ve öğrenciler için seferber ettiğini duyurdu.
Peki, üniversitenin itibarına halel getirmeyecek, ince düşünülmüş bir dizi uygulama; okulun genel temizlik ve servis işlerinden sorumlu taşeron işçilere ne ölçüde sirayet etti? Bırakın çalışma koşullarını düzenleyecek herhangi bir kararı; salgının ilk günlerinde işçilere maske dahi verilmedi.
Bu noktada, Koç Üniversitesi’ndeki bir yapıdan, özel taşeron işçilerinin örgütlülüğü açısından eşine az rastlanır bir örnekten bahsetmek gerekiyor. Taşeron işçilerinin direnişi sonrasında okuldaki bileşenlerin kurduğu, 2013 yılından beri faal olan bir oluşum mevcut. Taşeron İşçi Komisyonu, bir tür işçi konseyi gibi harekete ediyor. Yaklaşık 30-40 işçinin katılımıyla gerçekleşen aylık toplantılar, demokratik esaslara uygun işliyor, işçilerin sorunlarını tespit ediyor ve üniversite yönetimiyle müzakere ederek, çalışma koşullarını düzeltmek için mücadele ediyor. İlk günlerde komisyon, sürece müdahil oldu ve kampüste çalışan işçiler için asgari tedbirlerin alınmasını sağladı.
Takip eden günlerde salgın daha akut bir hale ulaşınca, iş bilir yönetim ve taşeron firma, zincirinin en zayıf halkası için sessiz sedasız şu tedbiri uygun gördü: İşçiler kendilerini sakınmak mı istiyorlar? O halde, birikmiş yıllık izinlerini kullanacak veya ücretsiz izne çıkacaklardı. Kısa sürede kayda değer sayıda işçi izne ayrıldı.
Yönetimin açıktan yaptığı bu hak gaspına karşı çıkan Koç Üniversitesi Dayanışmasındaki öğrenciler ve asistanlar inisiyatif alarak, okul nezdinde bir kampanya başlattılar. İşçilerle görüşerek, görselde yer alan talepleri netleştirdiler. Okul içerisinde sınırlı tutulan bir imza kampanyası başlattılar. Kamuoyundan destek almak için geniş bir sosyal medya kampanyası örgütlediler. Düzenli olarak işçilerle irtibat halinde kalarak, sürece dair bilgilendirdiler.
Kampanya okulda ve kamuoyunda karşılık buldu, kısa sürede ciddi destek sağlandı. Öğrenci ve asistanlardan alınan imzalar rektörlüğe iletildi. 30 Nisan’da, kampüsteki personelin esas patronu ve taşeronun üst işveren temsilcisi genel sekreter, işçilerle bir toplantı yaptı ve 1 Nisan’dan itibaren uygulanacak yeni vardiya sistemini anlattı. Son duruma göre, firmada üç yılını dolduran işçiler, idari izne ayrıldılar. Kalanlar ise 20’şerli gruplara ayrılıp, dönüşümlü olarak, haftada iki tam gün mesai yapıyorlar. Taşeron işçilerin ücret ve yan haklarında (yol ve yemek) herhangi bir kesinti olmuyor. Servis sayısı artırıldı, işçiler en fazla 6-7 kişiyle seyahat ediyorlar. Servislerde, mesai esnasında, yemek molalarında sosyal mesafe uygulanıyor. Eldiven, maske ve dezenfektan sağlanıyor ve giriş-çıkışlarda işçilere ateş ölçümü yapılıyor.
Üniversite bileşenlerinin sağladığı basınç, okul tarafından muhatap alınan komisyonun faaliyetleri ve işçilerin öz-örgütlülüğü sayesinde bu kazanımlar elde edildi. Elbette, yeterli olmadığını biliyoruz. Hâlihazırda, vardiya sistemi eşitsiz bir biçimde uygulanıyor. İşçiler tarafından da pek çok kez dile getirildi. Ücretli izin herkes için sağlanmalıydı. İlk vakadan 1 Nisan’a kadar yaklaşık 20 gün geçti ve üniversite bu kararları almakta fazlasıyla gecikti. Salgının işçilere sıçrama riskinin önüne tam olarak geçilmiş değil. Vebali, firmanın ve üniversite yönetimin üzerindedir. Herhangi bir işçinin salgına maruz kalması durumunda, Koç Üniversitesi Dayanışması var gücüyle devreye girecek ve yönetimden hesap soracaktır. Yine de belirtmekte fayda var, üniversite bileşenlerinin müdahil olma kapasitesi tahmin edeceğiniz üzere sınırlı. Önümüzdeki zorlu görevler belli: Dayanışma artırılmalı, ücretli çalışanların birliği sağlanmalı, işçiler öz-örgütlülüklerini güçlendirmeli ve tabii emeğin kurumsal örgütü sendika, işyerini örgütlemeli. Ancak bu sayede elde edilen kazanımlar korunacak ve genişletilecektir.
“Ekonomik ve toplumsal
öngerekler, kendi başlarına devrim için yeterli değildir. Politik önşartlara,
yani zaferi önceden garanti etmese bile hiç olmazsa mümkün kılan bir güçler
ilişkisine gerek vardır. Stratejik hesaplama, cesaret, kararlılık daha sonra
muhtemeli gerçekliğe dönüştürür. Ama hiçbir strateji, imkânsızı mümküne
dönüştüremez.”
Lev Troçki, Faşizme Karşı
Mücadele
COVID-19 salgını insanlığın boğuştuğu dertlerle, egemen
sistem olan kapitalizmin bu dertlere yönelik ortaya koyduğu politikalar
arasındaki açı farkını bir kez daha gösterdi. Milyonlarca insanın ölme
ihtimalinin olduğu böylesi bir salgın, kapitalistlerin üretim ilişkilerinin
sürekliliğini önceleyen politikasında herhangi bir kayda değer değişim
ihtimalini bile doğurmadı. Başta Türkiye olmak üzere birçok yönetim üretimin
sürmesinin temel öncelikleri olduğunu belirtip, işçilerin çalışmaya devam
edeceğini duyurdu. Geriye kalanlar için ise, pandemi sonrası yoğun bir
sömürüyle karşılığı alınacak bir sadaka programı devreye sokuldu. Salgının
ortaya koyduğu ücretsiz, kapsamlı ve kamusal sağlık hizmetinin vazgeçilmez
önemi, göstermelik ve geçici önlemlerle unutturulmaya çalışıldı.
Aslında, neoliberalizmin “toplum diye bir şey yoktur” mottosunun altın çağını yaşıyoruz. 2008 kriziyle birlikte ortaya çıkan büyük çöküş, bir dizi ayaklanmanın ve sol yükselişin ardından, toplumun atomize edilmesine ve bununla bağlantılı olarak post-faşist iktidarların yükselişine neden oldu. Düzenli bir gelir sağlayan işlerin yokluğunda milyonlarca insan, gündelik ve geçici işlerle hayatta kalmaya çalıştı. Bu işlerin genelini tanımlamak için kullanılan gig ekonomisi (kısa süreli, geçici, freelance işler) kavramı, aynı zamanda işçiler arasındaki dayanışmanın yerini, herkesin kendisinin patronu olduğu bir işçiler arası rekabet ortamının aldığını da muştuluyordu. Böyle bir ortamda, salgına kamusal bir yaklaşım yerine, herkesin kendi sorumluluğunu aldığı bir “mücadele” söyleminin ortaya çıkması da garip değildi. COVID-19 salgınıyla birlikte ivmesi hızlanan ekonomik çöküşün toplumsal etkilerine karşı, geç kapitalizmin yarattığı kültürel-ideolojik bariyer sosyal atomizasyonken, politik bariyer ise Türkiye ve Macaristan’da en iyi örneklerini gördüğümüz otoriter yönetim yapılarıydı. Bu salgın birçok sağcı yönetici tarafından Allah’ın lütfu olarak karşılandı.
Bu dönem çokça söylendiği gibi bu virüs, kapitalizmin
insanlığın yüzde 99’una ölümden başka bir şey vaat edemediğini ortaya koydu. Elli
yıldır anlatılan masalların aksine insanlığın sınıfsal olarak keskin şekilde
bölündüğünü, insanlığın başına gelen felaketlerin, sınıfsal olarak oldukça
farklı bedeller yarattığını kör gözlere bile gösterdi. Ancak soyutlama
düzeyinde apaçık karşımızda duran bu gerçekliğin, somut alanda bir hakikat
haline gelmesi ancak politik mücadeleyle mümkün. Teorik planda ne kadar haklı
olursak olalım, bu haklılığımızı, Troçki’nin deyişiyle, toplumsal güçler
ilişkisinde sağlam bir yere oturtmadığımız müddetçe, pandeminin kendiliğinden
yaratacağı anti-kapitalizmin hayaliyle yaşayacağız. Güçler ilişkisine işçi
sınıfını dahil etmenin yolu ise böyle bir dönemde, belli başlı talepler
etrafında bir araya gelerek mücadeleyi büyütmekten geçiyor. Olağanüstü
koşullarda, olağanüstü bir siyaseti tahayyül edemeyenler, gündem ne olursa
olsun hep aynı yöntemde ısrar edenler, radikal bir anti-kapitalist siyaset için
ortaya çıkan imkânları yakalamakta zorluk çekiyor.
Virüsün insanlığa gösterdiği diğer bir şey ise, ekososyalist
programın, sosyalist bir dünya yaratma mücadelesinden hiçbir şekilde ayrı ele
alınamayacağı. Kapitalizmin yarattığı ekolojik çöküntü, bugün kendisini bir
virüs ile gösteriyor. Ancak bu çöküntünün karşılığı bu virüsle sınırlı
kalmayacak bir felaketin kapısını aralıyor. Bu nedenle, devrimci bir politika, sadece
ekolojik felaketlerin etkilerine karşı bir politika sunmakla yetinemez.
Felakete doğru bu gidişi tersine çevirecek, kapitalizmin canına okuduğu
ekolojiyi, insanlığa yoldaş kılacak radikal bir politika sadece komünistler
tarafından ortaya konabilir. Bundan dolayı, ekolojiyi bir yeni toplumsal
hareket ya da kimlikçilik olarak kodlayan ezberlerden sıyrılmak zorundayız.
Böylesi devrimci bir ekoloji siyaseti, “duyarlı” bir aktivizmle değil ancak
sınıf mücadelesiyle var edilebilir.
Programatik farklara saygılı ve belirli talepler/amaçlar
etrafında örülen bir birleşik mücadele, salgınla birlikte ortaya çıkan olguları,
devrimci bir siyasetin üzerinde yükseldiği hakikatler haline getirme fırsatına
sahip. Unutmamak gerekiyor ki, sınıf mücadelesinin bulaşıcılığı da en az
koronavirüs kadar güçlü. Bu nedenle sadece sınırlar içerisinde değil,
enternasyonal düzeyde gerçekleştirilecek bir araya gelişler, yaşadığımız bu
olağanüstü günlerde, devrimci Marksistler için kaçınılamayacak bir görev.
Hong Kong’ta bir duvar yazısı şöyle diyor: “normale dönemeyiz çünkü eski normalimiz sorunun ta kendisiydi.” Bundan hepimizin ders çıkarması gerekiyor sanırım.
Gerçek şu: bir pandemi var. Korkutucu boyutta. Şimdiye kadar ortaya çıkan bilimsel doğru sosyal izolasyon. Yöntem: devlet aracılığıyla kamusal destek. Bu olmayınca olacak sonuç: artan ölü sayısı, hasta sayısı ve sağlık çalışanlarına yüklenecek anormal yük.
Yaşadığımız ülkede yapılan şey sadece
erteleme değil, vaka sayısı artışına etki etmesi kesin her şeyin normal gittiği
algısına yönelik bir illüzyon yaratmak. Bu noktada gelelim olayın bireysel
noktasına. Bankada çalışıyorum. Hükümetin salgın sonrası aldığı sözüm ona
önlemlerin tek odağı. Promosyon ödeyelim, bayram ikramiyelerini şimdi ödeyelim,
esnafa destek olalım, kredileri erteleyelim (ama faiziyle), konut kredisi
kullandırım oranını yüzde 90’a çıkaralım. Ne güzel değil mi, bu arada 65 yaş
üzeri sokağa çıkmasın, ama banka çalışanlarına bu kişilerin işlemlerinin
yapılmasına ilişkin talimat verilsin.
Kimi kimden koruyorsunuz? Banka
çalışanlarının o insanlar için riskli olduğu açık değil mi? Bankacıları
düşünmüyorsunuz tamam da diğerlerini? Bankacılara bir de vicdan azabı
hissettirmekte bir beis yok. Çocuğumu ve eşimi kendimden korumak için
kayınvalidemin evine gönderdim. Ya çocuğunun bakımı için kimseden yardım alma
imkânı olmayan, aynı zamanda yaşlı ve hasta yakınlarına bakmak zorunda kalan çalışanlar
ne olacak!
Bankacılık temel ihtiyaç mıdır? Ekmek
midir, su mudur, ev midir? Banka çalışanlarında bile bankacılığın temel insani ihtiyaçların
karşılanması açısından zaruri, vazgeçilemez bir iş olduğu algısının olması
neoliberalizmin büyük başarısı değil midir? Pınar Öğünç’ün Duvar Gazetesi’nde
yayımlanan 28 Mart 2020 tarihli yazında yer verdiği, isyanına sonuna kadar
katıldığım bir banka çalışanı bankaların kapanmasının mümkün olmadığını
vurguluyor. Ben bunu toplumsal tahayyülümüzün sınırlarını belirleyen, kendi
doğrusunu-vazgeçilemezini insanlığın vazgeçilemezi gibi sunan egemenlerin
mantığı olarak görüyorum. Bankalar
belirli bir süre kapalı tutulabilir, kamulaştırılabilir, halkın hizmetinde
kurumlara dönüştürülebilir! Banka çalışanları da sendikalı, güvenceli, daha
insani iş ortamlarında çalışabilir.
Kapanmış işyerleri varken çek senet
ödemesinin olamayacağı açıktır. Maaş alamayan işçi kira da ödeyemez kredi kartı
borcunu da. Bu ve buna benzer kapitalizmin icatlarının aracısı banka da
gereksizdir aslında. Ama insanları ölümle burun buruna gelmişken bile borçlandırmaya
ve tüketmeye zorlayan finansal sermaye ve ona göbekten bağlı despotik
rejimlerin olmazsa olmazıdır bankacılık. Yangında her zaman halk değil ilk
onların kurtarılması boşuna değildir.
Böylesi büyük bir salgında bile hala sanki insanların temel ihtiyaçlarının karşılanması için bankaların çalışması şartmış gibi davranılıyor. Sanki gıda üretip dağıtıyormuş, hasta tedavi ediyormuş, çöpleri topluyormuş gibi! Bütün bu saçmalıklar için banka çalışanları adeta sistem doktoru gibi sokağa salınmakta. Virüs pozitif olanların tespit edilmesi halinde çalışanların zorunlu izne tutulmaları bile aslında işlerin devam etmesi için. Alınan ekonomik “tedbirlerle her gün on binlerce insanın banka şubelerine koşturulmasının, banka çalışanlarının nefessiz çalıştırılmasının başka hiçbir gerekçesi yok. Korona günlerinde bir kez daha açığa çıktı ki, önemli olan halkın sağlığı ve esenliği değil virüs üreten ve dağıtan bu sistemin devam etmesi.