İmdat Freni

admin

Boğaziçi Direnişi Neyi Gösterdi? – Emre Tansu Keten

“Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu.”

Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum rektör olarak atanan Melih Bulu 6 ayın sonunda, sabaha karşı yayımlanan bir kararname ile görevden alındı. Bulu’nun kayyum atandığı günden itibaren Boğaziçi öğrencileri ve akademisyenleri ile, diğer üniversitelerdeki bileşenlerin dayanışmasıyla güçlü bir direniş başlatılmıştı. Kadın hareketi dışında sokak siyasetinin canlı olmadığı bir dönemde, güçlü eylemlerle ortaya çıkan bu direniş, iktidar ve muhalefetin siyaseti karşılıklı atışmalarla anketlere mahkum ettiği bir dönemde başka bir siyaset imkânına da kapı aralamıştı.

İktidar bu direnişe, en iyi bildiği şekilde, baskı ve saldırıyla karşılık verdi. Öğrencilerin eylemlerine defalarca polis saldırdı, öğrencilerin evleri sabaha karşı özel harekat polisleri eşliğinde basıldı, AKP medyası eylemlere katılan öğrencilerin fotoğraflarını ifşa etti, hepsini terörist ilan etti. AKP-MHP bloku bununla da yetinmedi, 10 öğrenci, anayasal hakları olan, eylemlere katıldıkları gerekçesiyle tutuklandı, birçoğu da ev hapsine mahkum edildi. Yani iktidar cenahı, birçok muhalifin iddia ettiğinin aksine, sokak eylemlerinin kendisine yarayacağına, muhalefete doğru kayan kararsız oyların cumhur ittifakına döneceğine falan inanmadı. Muhalefetin içine mahkum olduğu siyasetsizlikten bir çıkış yolu olarak Boğaziçi Direnişi, iktidarı rahatsız etti ve onu çıktığı gibi boğmak istedi.

“Aman AKP’ye yaramasın”

Muhalefet ise, başından itibaren bu direnişle arasına bir mesafe koydu. Boğaziçi gibi “elit” bir üniversite üzerinden bir “kutuplaşma” doğmasına fırsat vermek istemedi, bunun eninde sonunda iktidara yarayacağına dair dahiyane bir siyasi öngörüyle hareket etti. Direnişin içerisinde sosyalist gençlik gruplarının bulunması ve hareketin git gide öfke dozunu artırması, iktidar gibi muhalefeti de rahatsız etti ve okulda açılan bir sergide yer alan çalışmaların Kabe’ye hakaret ettiği iddiası gibi iktidar zırvalarında direnişin karşısında bir konum aldı.

Bütün bunlara rağmen, direniş, bu saydıklarımızın beklentilerinin aksine aylarca devam etti. Öğrenciler ve akademisyenler, Melih Bulu ve hempalarına Boğaziçi’ni dar etti. Melih Bulu’nun, zaten bir avuç iktidar yandaşı dışında var olmayan meşruluğu kısa bir sürede herkes için sıfırlandı. Özetle, Melih Bulu’nun geldiği gibi gitmesi Boğaziçi Direnişi’nin doğrudan bir sonucu oldu.

Direnişi görmemek

Direnişin başından beri, direnişin politik içeriğine saldıran analizmatik liberal kalemler, Bulu’nun görevden alınmasının ardından da, klavyelerine sarılıp, bu kararın direnişle değil, Bulu’nun yeterince iktidar yandaşlığı yapamadığı, okulun yapısını kırıp dökmede yeterince sert davranamadığı, dolayısıyla Erdoğan’ı memnun edemediği, hakkındaki intihal iddialarına inandırıcı cevaplar veremediği ile ilgili olduğunu yazdılar.

Her gün iki-üç saat analiz yapan, yani gündemi yakından takip eden bu isimlerin, meselenin gerçekten bunlar olduğunu, bu kararda direnişin doğrudan bir etkisinin olmadığını düşünebilmeleri tam da liberal yöntemsizliği kullanmalarından kaynaklanıyor. Birincisi, Melih Bulu olayı Boğaziçi Üniversitesi’ni, hatta akademiyi aşan bir noktaya evrilmişti. AKP’nin on yılı aşkın zamandır yürüttüğü akademiyi yok etme projesinin önemli bir ayağı Boğaziçi’ne olan saldırıydı ve burada kayyum rektörün niteliğinin zaten hiçbir önemi yoktu. Durum böyle olunca, AKP ile üniversite arasındaki kavgada simgeleşen bir isim oldu Melih Bulu. Yani, Bulu kendi niteliksizlikleri ve geçmişi önemsiz bir şekilde, sadece iktidarın iradesini temsil ediyordu. AKP’li yöneticilerin ve yandaş medyanın Bulu gibi bir piyona canhıraş şekilde sahip çıkmasının anlamı buydu. Bahçeli de bunun farkında olarak şunları söylemişti:

“Sayın Rektör Melih Bulu asla istifa etmemelidir. Eğer aksi olursa üniversiteler tümden yönetilemez hale gelecektir. Rektörlük binasını ablukaya almaya, Rektör odasını basmaya teşebbüs suçtur. Rektörümüz, öğretim üyeleri arasından başta Rektör yardımcılığı olmak üzere münhal bulunan görevlere lazım gelen atamaları süratle yapmalıdır. Kabul etmeyen, yazılı talimata uymayanlar derhal üniversiteden uzaklaştırılmalıdır. Nitekim taviz verilirse sonuç vahim olacaktır.”

İkincisi, Bulu’nun gerçekten bir şeyleri yönetme ehliyetine sahip olduğunu düşünmek de büyük yanılgı. Bulu, yukarıdan gelen emirleri uygulamakla görevli basit bir memurdu. LGBTİ+ kulübünün kapatılmasının Bulu’dan önce Fahrettin Altun tarafından duyurulması bunun küçük bir örneğiydi. Yine de Bulu’nun bu basit görevi bile yürütecek kapasiteden yoksun olduğuna inanıyorlarsa yanına bir danışman veya yardımcı atayarak bu işi çözmek, bir kavganın sembol ismi olmuş Bulu’yu görevden almaktan daha az yaralayıcı olurdu iktidar için.

AKP’nin intihal “kaygısı”

Son olarak, Bulu’nun intihal iddiaları nedeniyle bertaraf edildiği iddiası, AKP ile üniversite ilişkisini hiçbir şekilde anlamamak demek oluyor. AKP, üniversitelere saldırı başlatırken, buradaki akademisyenlerden boşalan yerleri kendi emrinde, aynı düzeyde ya da daha nitelikli akademisyenlerle doldurmayı hiçbir zaman düşünmedi (düşünse de böyle bir kadro birikimi tabii ki yoktu). Onun amacı, ne olursa olsun kendisinden yana olan ve parti sayesinde akademik kariyer basamaklarını üçer beşer çıkan tiplerle dolu üniversiteler yaratmaktı. Bunu bir anlamda başardı da. Bu süreçte, ne yedi sülalesini üniversiteye dolduran akademisyenleri dert etti, ne de para verip makale bastıran, tez yazdıran, sahte akademik konferanslarla puan toplayan tipleri. Hatta AKP ailesinden isimlerin doktora tezlerini yazan ak-ademisyenler o kadar şiddetli yükseldi ki, üniversitelere sığamaz oldu.

Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde, akademik alandan taşan bir siyasi karşı karşıya gelişin simgeleşmiş ismi olan Bulu’nun görevden alınması, Boğaziçi Direnişi için bir kazanım, iktidar için bir geri adımdır. İktidarın bu geri adımlarının oldukça nadir görülmesi, bu kazanımın değerini artırmaktadır. Bu kararla direniş arasında bağlantı kurmayı reddedenler için ise direniş, eylem ve sokak siyaseti zaten başlı başına korkunç kelimelerdir. Onlar için siyaset, tepede, lobicilik ve networklerle işleyen bir sosyal girişimcilik faaliyetidir. Daha çok Daktilo1984 isimli dergide bir araya gelen bu isimler, networklerini geliştirip, yakın geleceğin iktidarında kaymak bir pozisyon kapmak için, CHP’ye oynayıp, muhalefete bir siyasetsizlik aklı vermektedir. Ganyan oynar gibi siyasi analiz yapma modası, ne yazık ki, bu cenahta bir karşılık da bulmaktadır.

Bulu’nun gidişi, ne Boğaziçi’nde ne de genel olarak akademide her şeyi yoluna koyacak bir kazanım değildir elbette. Onun yerine vekaleten kayyum olarak atanan Naci İnci’nin ilk işi, direnişin önde gelen hocalarından Can Candan’ın görevine son vermek olmuştur örneğin. Ancak Boğaziçi, direnenlerin, bir şekilde, kazanacağını göstermesi açısından çok önemlidir. Bugüne kadar AKP’nin saldırılarına her alanda benzer bir direnişle karşı koyulsaydı, belki de çok farklı bir ülkede yaşıyor olacaktık. Bu direnişin hikâyesini, en fazla siyaseti anketçilik sananların iyi bir şekilde okuması gerekiyor.

Evrensel Faşizm? – Enzo Traverso

İmdat Freni tarafından bir dizi yazısı yayımlanmış ve çok sayıda çalışması Türkçeye kazandırılmış olan Marksist tarihçi Enzo Traverso’nun Halil Can İnce tarafından çevrilip textumdergi.net sitesinde yayımlanan güncel faşist hareketler bağlamındaki bu önemli tartışma metnini sitemizde de aktarmayı gerekli gördük. İyi okumalar.

Ugo Palheta’nın Historical Materialism‘de yayımlanan “Faşizm, faşistleşme, anti-faşizm” başlıklı makalesine yanıt olarak kaleme aldığı bu yazısında Enzo Traverso, son yıllarda küresel ölçekte yükselen aşırı sağ hareketlerin “post-faşist” olarak nitelediği özgün yanlarını anlatıyor. Evrensel bir “faşistleşme” dalgasına karşılık Traverso, ulusal bağlamların çeşitliliğini gözeten bir anti-faşist mücadeleye olan ihtiyacı vurguluyor.

Son yıllarda aşırı sağ hareketlerin küresel ölçekteki belirgin yükselişi, faşizm meselesini politik gündemin merkezine yerleştirdi. Faşizm geri dönüyor: Kimse onun yalnızca tarihsel bir inceleme nesnesi olarak geçmişte kaldığını iddia edebilecek bir durumda değil -ki İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana kamusal alanda bu denli yoğun bir şekilde tartışıldığı da olmamıştı. Bu mühim tartışmanın terimlerine açıklık kazandırmasından ötürü Ugo Palheta’ya bir teşekkür borçluyuz. Palheta’nın metni,[1] bu yeni “faşist” dalganın hem nedenleri hem de özelliklerine ilişkin analitik boyutunun yanı sıra, onunla savaşmanın yolları üzerine programatik bir sonucu da içeriyor. Palheta’nın teşhisine birçok yönden katılıyorum, ancak kimi çekincelerim de yok değil. Burada, başka katkıları da teşvik etmesi umuduyla, gerekçelerimi açıklamaya çalışacağım.

Ugo Palheta’ya göre faşizm, homojen etnik ve ırksal özellikler etrafında inşa edilmiş hayalî bir topluluk olan ulusu “yeniden canlandırma” projesinden başka bir şey değildir. Bu hayalî topluluğun kendi “olumlu” ve olumsuz mitleri vardır. Bunlar, düşmanlara karşı savunulacak veya yeniden tesis edilecek sözde hakiki bir saflığa işaret eder. Göç (“büyük yer değiştirme”), “beyaz karşıtı ırkçılık”, geleneksel değerlerin feminist ve LGBTQI yozlaşması, İslam ve onun müttefikleri (“İslami-solculuk”), ve benzerleri ise bu “hakiki saflığın” düşmanlarıdır. Palheta, bu neo-faşist dalganın ortaya çıkmasının temellerinin, küresel seçkinlerin “hegemonya krizinde” yattığını savunuyor. Ona göre, bu küresel seçkinlerin eskimiş ulus-devletlerden miras aldıkları yönetim araçları artık hükmünü yitirmiştir ve giderek de etkisiz gibi görünmektedir. Gramsci’nin Machiavelli’ye referansla ifade ettiği üzere tahakküm, baskı aygıtları ile kültürel hegemonyanın bir bileşimidir. Siyasi bir rejimin gaddar ve baskıcı değil de meşru ve yararlı görünmesini sağlayan da bu bileşimdir. Egemen sınıflar, onlarca yıldır uygulanan neoliberal politikaların ardından zenginliklerini ve iktidarlarını muazzam ölçüde genişletirken aynı zamanda önemli bir meşruiyet ve kültürel hegemonya kaybına da uğradılar. Neo-faşizmin yükselişinin temel dayanakları da burada yatmaktadır: Bir yanda egemen sınıfların giderek artan bir biçimde “vahşiliğe kapılması” (vahşileşme), diğer yanda bu sınıfların tahakkümünün doğurduğu genel otoriter eğilimler (faşistleşme). Buna binaen Palheta, faşizmin yapısal bir çelişkiyle şekillendiğine dikkat çekiyor: Faşizm, neoliberalizme bir alternatif sunuyor olma iddiasındayken aynı zamanda tehdit altındaki bir düzenin yeniden inşasını istiyor. Tıpkı kendini kapitalizmin ve sosyalizmin, liberal demokrasinin ve Bolşevizmin karşısında bir “üçüncü yol” olarak tanımlayan klasik faşizm gibi neo-faşizm de kendini “müesses nizama” karşı mücadele ediyormuş gibi sunuyor, ama aynı zamanda kanun ve nizamı yeniden tesis etmek istiyor. Tarihsel olarak bu, Muhafazakâr Devrimin özelliklerinden biriydi.

Palheta’nın ulusu “yeniden canlandırma” projesi olarak faşizm tanımına katılıyorum, ancak bu tanım faşizmin kurucu unsurlarının bütününü kavramadığı sürece bana tam veya tatmin edici gelmiyor. Tarihsel merceklerle bakıldığında faşizm, bir radikal milliyetçilik biçiminden ve ırkçı bir ulus fikrinden daha fazlasıydı. O aynı zamanda bir siyasi şiddet pratiği, militan bir anti-komünizm ve demokrasinin tümden imhasıydı. Şiddet, bilhassa da Sola ve komünizme karşı şiddet, onun siyasi eyleminin ayırt edici biçimiydi; iktidara geldiği her yerde –ister İtalya ve Almanya’da olduğu gibi yasal yollarla isterse de İspanya’da olduğu gibi askerî bir darbe yoluyla olsun- demokrasiyi yok etti. Bu açıdan bakıldığında radikal Sağdaki yeni hareketler, hem şiddetle hem de demokrasiyle farklı bir ilişki kuruyorlar. Bu yeni hareketler silahlı milislere sahip değiller; yeni bir siyasi düzen talepleri yok ve geleneksel kurumların istikrarına yönelik bir tehlike de arz etmiyorlar. Elitlere karşı “halkı” savunuyor ve düzeni yeniden tesis ediyormuş gibi görünseler de yeni bir düzen yaratmak konusunda istekli değiller. Avrupa’da, AB’nin kurumlarını yok etmekten ziyade, onun içinde kalarak otoriter ve milliyetçi eğilimleri uygulamakla daha çok ilgileniyorlar. Macaristan’da Victor Orban’ın ve Polonya’da Mateus Morawiecki’nin duruşunun yanı sıra nihayetinde Euro’yu kabul etmiş üç siyasal gücün, İspanya’da Vox’un, Fransa’da Marine Le Pen Ulusal Birliği’nin ve İtalya’da Matteo Salvini’nin Lega’sının yönelimleri de bu yöndedir. İtalyan Lega, geçtiğimiz günlerde, finansal seçkinlerin temsilcisi ve neoliberalizmin vücut bulmuş hâli olan eski Avrupa Merkez Bankası direktörü Mario Draghi liderliğindeki bir koalisyon hükümetine katıldı. Euro’dan en çok yararlanan ülkeler olan Avusturya, Hollanda ve Almanya’da aşırı sağ elbette yabancı düşmanı ve ırkçı; fakat özel olarak AB, Euro veya neoliberalizm karşıtı değil. Bu hareketler siyaseten daha ziyade kültürel muhafazakârlığa yaslanıyor. Hindistan, Brezilya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de aşırı sağ liderler iktidara geldiler ve kendi devletlerinin kurumsal çerçevesini hesaba katmaksızın otoriter ve yabancı düşmanı eğilimler geliştirdiler. Bolsonaro ve Trump, parlamentoyu feshetmeyi başaramadıkları gibi ya yetkilerine son verildi ya da çeşitli görevden alma prosedürleriyle karşı karşıya kaldılar.

Son ayların en çok dikkat çeken ve tartışılan vakası olan Donald Trump özellikle öğretici. Trump’ın faşist gidişatı, başkanlığı sona erdiğinde yenilgisini kabul etmeyi reddedip seçim sonucunu geçersiz kılmaya çalıştığı zaman açık bir biçimde ortaya çıktı. ABD Kongre Binası’nı (Capitol) işgal eden Trump yandaşlarının folklorik “kalkışması” başarısız bir faşist darbe değildi; demokrasinin en temel kurallarını açık bir biçimde çiğneyen -ki bu, onun faşist olduğunu söylemeyi mümkün kılıyor- ancak siyasi bir alternatif gösterme kudretinden de yoksun olan bir liderin seçimleri geçersiz kılmaya yönelik umutsuz bir girişimiydi. Capitol olayları, Amerika Birleşik Devletleri’nde kitlesel bir faşist hareketin varlığını tartışmasız bir şekilde ortaya koymuş olsa da bu hareket iktidarı ele geçirmekten henüz oldukça uzak. Yaşanan olayların dolaysız sonucu, Cumhuriyetçi Parti’yi derin bir krize sokması oldu. Trump; 2016 seçimlerini ekonomik seçkinlerin, tek derdi vergi indirimleri olan üst orta sınıfların, muhafazakârların, tutucu Hristiyanların, ve ötekileştirilmiş ve yoksullaştırımış beyazların müesses nizama duyduğu tepkiye yaslanarak, son kertede Cumhuriyetçi Parti’nin bir adayı olarak kazanmıştı. Onun artık böyle bir kitleye hitap ettiğini söylemek zor. Geldiğimiz noktada beyaz ırkçılar ve gerici milliyetçilerden oluşan bir hareketin lideri olan Trump’ın tekrar seçim kazanması pek mümkün görünmüyor. Şüphesiz ki Trump’ın arkasındaki faşist hareket, Black Lives Matter [Siyah Yaşamlar Değerlidir, BLM] ve diğer sol hareketlere karşı şiddetli çatışmalara yol açabilecek bir siyasi istikrarsızlık kaynağıdır, ancak bu hareket kendi özel bağlamında anlaşılmalıdır. 1920-1925’teki faşist milisler veya 1930-1933’teki SA, savaş sonrası İtalya ve Almanya’da devletin şiddet üzerindeki tekelinin çöküşünün birer işaretçisiydi. Öte yandan Trump’ın milisleri, bireysel silahları yüzyıllardır siyasi özgürlüğün temel bir özelliği olarak gören ABD tarihinin mirasıdır.

Klasik faşizm, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtada doğdu; bir iç savaş ikliminde, son derece istikrarsız ve keskin siyasi çatışmalarla kurumsal olarak felç olmuş devletler içinde büyüdü. Radikalizmi ise ona “devrimci” karakterini veren Bolşevizm ile çatışmasından doğdu. Faşizm, “Yeni İnsan” ve ulusal büyüklük mitini yaratan ütopyacı bir ideoloji ve tahayyüldü. Yeni aşırı sağ hareketler ise bu dayanakların tümünden yoksundur: Avrupa’nın 1930’lardaki çöküşüyle kıyaslanamayacak bir “hegemonya krizinden” doğuyorlar; radikalizmleri “devrimci” hiçbir şey içermiyor ve muhafazakârlıkları da (geleneksel değerlerin, geleneksel kültürlerin, tehdit altındaki “ulusal kimliklerin” ve cinsel “sapkınlıklara” karşı bir burjuva saygınlığının savunulması) faşist ideolojileri ve ütopyaları bu kadar derinden şekillendiren bir gelecek fikrine sahip değil. Onları “post-faşist” olarak nitelemenin daha uygun olacağını düşünmemin nedeni de bu.

Palheta, çağdaş radikal sağ hareketlerin ideolojisini ve propagandasını göz önünde bulundurarak, bu hareketlerin faşist anti-Semitizmin kimi unsurları ile devamlılık da içeren güçlü anti-kozmopolit eğilimlerini yerinde bir şekilde vurguluyor. Bu, gayet esaslı bir tespit olmakla birlikte son yirmi yılda meydana gelen ve bu hareketleri klasik faşizmden önemli ölçüde ayıran büyük bir değişimi garip bir biçimde ihmal ediyor. Bu hareketlerin başlıca hedefi artık Yahudiler değil, daha ziyade Müslümanlardır –ki aşırı sağ hareketin çoğunun İsrail ile ilişkileri çok iyi. İslamofobi, post-faşist retorikte anti-Semitizmin yerini aldı: Yahudi-Bolşevizme karşı mücadele mantrası yerini “İslami-solculuk” ve “dekolonyal” veya anti-kolonyal hareketlerin reddedilmesi söylemine bıraktı. Çağdaş sol hareketlerin -bilhassa da ırkçılık karşıtı, feminist ve LGBTQI olanların- kayda değer bir etkiye sahip oldukları tartışmasız olsa da bu etki, alternatifin SSCB tarafından somutlaştığı iki savaş arası yıllardaki Bolşevizm’in etkisiyle kıyaslanamayacağından, post-faşizm akla tarihsel faşizmden daha ziyade “kültürel karamsarlığı” (Kulturpessimismus) getiriyor.

Yeni aşırı sağ hareketlerden bir “karşı devrim” olarak söz etmek -ister devrimin ardından gelen, ister de devrimi engellemek niyetinde olan bir karşı devrim- bana pek kullanışlı yahut açıklayıcı gelmiyor, çünkü ondan bu şekilde söz etmek, tarihsel faşizmi mevzubahis ideolojik ve politik niteliğinden arındırılmış alelade bir hareketler toplamına dönüştürüyor. 1920’li ve 1930’lu yıllar söz konusu olduğunda, faşizmi bir karşı devrim olarak ele almak anlamlıydı zira bu yıllar; Ekim Devrimi, İtalyan biennio rosso (1919-20 fabrika işgalleri), Ocak 1919’da Berlin’deki Spartakist ayaklanması, 1920’de Bavyera’da ve Macaristan’daki iç savaşlar ve 1930’larda İspanya İç Savaşı tarafından karakterize olmuştu. Hâlbuki mevzubahis Marine Le Pen, Matteo Salvini, Victor Orban, Jair Bolsonaro ve hatta Donald Trump olduğunda bu ifade neredeyse anlaşılmaz bir slogana dönüşüyor. Devrimin olmadığı yerde karşı devrim de olmaz.

Palheta, toplumsal denetim ve gözetim teknolojilerinin güçlendirilmesi ve polis baskısının kapsamının genişletmesi eğilimlerine dikkat çekmekte haklı. Ona göre bu eğilim, çağdaş devletlerin çoğunu biçimlendirmesinin yanı sıra egemen sınıfın genel bir “vahşete kapılmasının” (vahşileşmesinin) ifadesidir. Ne var ki bu değişimler, en liberal demokrasilerde vuku bulmaktadır, dolayısıyla faşizmin yükselişiyle ilişkilendirilemezler. Amerika Birleşik Devletleri’nde Obama, Trump’tan daha fazla kayıtsız göçmeni sınır dışı etmişti. Üstelik artan ırkçı polis şiddeti, Donald Trump’ın seçilmesinden üç yıl önce, 2013’te, Black Lives Matter eylemlerinin doğmasına yol açmıştı. Fransa’da ise 2015’teki terör saldırılarının ardından OHAL yasaları Hollande’ın başkanlığında yürürlüğe girerken, 2017’de Macron’un seçilmesinden bu yana başta Sarı Yelekliler olmak üzere toplumsal hareketlere yönelik polis şiddetinde çarpıcı bir artış yaşanmıştı. Bütün bu eğilimler bir “faşistleşme dinamiğinin” değil, daha ziyade otoriter neoliberalizmin yeni biçimlerinin ortaya çıkışının bir yansımasıdır. Aşırı sağ partiler bu uygulamaları, birçok durumda, üzerinde hiçbir söz hakları olmamasına rağmen destekliyorlar. 1930’larda Avrupalı sanayi, finans ve ordu seçkinleri faşizmi bölgesel siyasi krizlere, kurumsal çöküşe bir çözüm olarak, ama en başta da Bolşevizme karşı bir savunma amacıyla desteklediler. Bugün egemen sınıflar, “ulusal egemenliklere” dönmeyi vadeden popülist, milliyetçi ve neo-faşist hareketlerden ziyade AB’yi destekliyor. ABD’de ise egemen sınıflar, Demokrat Parti’nin geleneksel bir alternatifi olarak Cumhuriyetçi Parti’yi destekleyebilirler, fakat Joe Biden’ın karşısında beyaz üstünlüğü yanlılarına arka çıkmayacaklardır. Demokrasiye inandıklarından değil, müesses nizamı savunmak konusunda Biden, beyaz üstünlüğü savunucuları ile kıyaslanamayacak denli etkili olduğu için.

Peki, bu, faşist bir tehlike olmadığı anlamına mı geliyor? Asla. Aşırı sağ hareketlerin, partilerin ve hükümetlerin dikkat çeken yükselişleri, özellikle de genel bir ekonomik kriz, ABD ekonomisinin uzun süreli depresyonu veya Euro’nun çöküşü bağlamında düşünüldüğünde, faşizmin bir alternatif olabileceğini çok açık bir biçimde gösteriyor. Bu tür gelişmeler, sözü edilen hareketlerin faşizme doğru radikalleşmelerine neden olabileceği gibi onlara geniş kitle desteği de sağlayabilir. Bu hareketlerin egemen sınıflarla ilişkisinin değişmesi kaçınılmazdır, keza 1930’larda yaşanan da buydu. Ne var ki böylesi bir eğilim bugün için hâkim olmaktan uzaktır. Pandeminin bir yabancı düşmanlığı dalgasına veya günah keçisi arayışına yol açmadığını gözlemlemek ilginç. Pandemi, ABD’de Trump’ın seçim yenilgisine (Trumpizmin radikalleşmesine rağmen); Brezilya’da Bolsonaro için artan zorluklara; Avrupa’da ise beklenmedik neo-Keynesçi politikalar benimseyerek alışılagelen neoliberalizmi tahfif eden AB’nin güçlenmesine neden oldu. “Faşizm ihtimali” devam ediyor, ancak pandeminin yol açtığı ekonomik kriz bu ihtimali pekiştirmiş değil. İtalya’da, pandemi gibi bir acil sağlık durumunun en beter aylarında tanık olduğumuz şey mültecilere ve göçmenlere yönelmiş bir nefret değildi; tam tersine, bitkin meslektaşlarına yardım etmek için gelmiş Çinli, Arnavut ve Afrikalı doktorların içten dayanışmalarına, ve İtalyan halkının bu doktorları bağrına basmasına tanık olduk. Bu eğilim elbette bu şekilde sürecek diye bir şey yok, ancak tüm bunlar önlenemez bir faşistleşme süreciyle karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor.

Şu an için görünen o ki, neo-faşist ve post-faşist hareketler, Palheta’nın sözünü ettiği çelişkiye hapsolmuş durumdalar: ya “sistem karşıtı” bir alternatif olarak görülüyor ve iktidardan dışlanıyorlar ya da kuralları ve kurumlarıyla “sistemi” kabul ederek, kanun ve nizamın yeniden inşasına iştirak ediyorlar. Lakin bu durumda, evvelinde reddettikleri müesses nizamın bir parçası oluyorlar. Palheta da neoliberalizmin mevcut “hegemonya krizinin” olası bir sonucu olarak “burjuva normalleşmesini” işaret ediyordu. Oysa “burjuva normalleşmesi”, genel bir “faşistleşmedinamiği” ile bağdaşmaz. Böylesi bir gidişat -bazı akademisyenlerin “Bonapartist” dönüş ya da defaşizasyon dediği şey- genellikle faşist bir rejimin kurulmasından sonra meydana gelmiştir (geç Frankoculuğu anımsayın). Şayet bu “normalleşme”, iktidarı ele geçirmeden önce bir faşist hareketi biçimlendiriyorsa, bir “faşistleşme dinamiği” de oluşmamış demektir. İtalya’da Lega’nın “burjuva normalleşmesi”, herhangi bir “güçlü halk tepkisi” olmaksızın gerçekleşti –ki bu, Palheta’nın böyle bir “normalleşme” için belirttiği koşuldur. Faşizm heyulası aynı zamanda diğer ülkelerdeki elitlerin kendi “hegemonya krizlerini” idare etmesine yarayabilir. Bu heyula; Biden, Macron ve Merkel için herhangi bir sol muhalefeti susturmanın elverişli bir bahanesi olabilir.

Palheta’nın sonuç olarak önerdiği strateji, antifaşizmden başka bir şey değildir; “parçalı bir mücadele, özgül bir mücadele yöntemi veya soyut bir ideoloji” olarak değil, sol siyasetin merkezî bir boyutu olarak, “tüm özgürleşme hareketlerine nüfuz eden ve onları kapsayan” bir şey olarak tasarlanan bir antifaşizm. Tarihsel bilince ve geçmişin belleğine sahip bir Sol, bu önermeye katılmadan edemez. Palheta, monolitik bir antifaşist ideolojiden ziyade heterojen bir antifaşist ethos’a ihtiyaç duyulduğu konusunda ısrar etmekte haklı; ne var ki ortaya koyduğu faşizm tahlili, bugün karşı karşıya olduğumuz özgün post-faşist dinamikleri gözden kaçırmamıza sebep olabilir. Antifaşizm, evrensel ‘faşistleşme süreci’ için evrensel bir reçete değildir. Yapılması gereken, antifaşizmi ulusal bağlamların çeşitliliğine uygun biçimde uyarlamak ve ortaya koymaktır.


[1] Çevirmenin notu: Ugo Palheta’nın “Faşizm, faşistleşme, anti-faşizm” başlıklı makalesi, Gencer Çakır ve Ulus Atayurt çevirisiyle, Express’in 176. sayısında yayımlanmıştır.


*”Universal Fascism? A Response to Ugo Palheta” başlığıyla 31 Mart 2021 tarihinde Historical Materialism’in web sitesinde yayımlanan Enzo Traverso’nun bu yazısı, Halil Can İnce tarafından Türkçeye çevrildi.

Onur Yürüyüşü: Queer İsyanını Desteklemek – Peter Drucker

28 Haziran 1969’da New York’taki Stonewall İsyanı, LGBTİQ özgürleşmesinin sembolik başlangıcı olarak görülüyor. Aslında tam olarak başlangıcı ​​değildi. Alman Bilimsel-İnsani Komitesi’nin (ki sosyalist hareket tarafından destekleniyordu) 1897’den itibaren eylemleri, 1959’da Los Angeles’taki Cooper’s Donuts‘taki Stonewall benzeri isyan ve Fransa’da 1968 Mayıs’ındaki militan gey varlığı da dahil olmak üzere ondan önce başka başlangıç ​​noktaları vardı.

Bununla birlikte, Stonewall’da siyahi ve başka kimliklerden transların polisle savaşları, farklı kıtalarda eşcinsel kurtuluş cephelerine ilham verdi. Bugün dünya çapında yüzlerce Onur Yürüyüşü Stonewall’a atıfta bulunuyor. Bazıları, 2011’de 4 milyon katılımcının bulunduğu São Paulo Pride’ı gibi çok devasa boyutlarda olabiliyor.

Birçok ülkede Onur Yürüyüşü yapmak, 1970’lerin başındaki ilk Stonewall anma törenlerinde gösterilenle aynı cesareti -ya da daha fazlasını- gerektiriyor: Bizlere düşmanca davranan devletlere karşı koymak ve sadece var olma değil, aynı zamanda özgürce ve açıkça yaşama hakkımızda ısrar etmek için aynı kararlılığa ihtiyaç var.

Yürüyüşün büyük ve yasal olduğu, resmi olarak himaye edildiği yerlerde bile, bireysel bir LGBTİQ kişinin ilk Pride’ına katılımı hala çoğu zaman cesaret gerektirir. Ezilen gruplar tarafından paylaşılan diğer kimliklerin aksine, heteroseksüelliğin norm olduğu günümüz toplumlarında LGBTİQ kimlikleri, çocuklukta nadiren anne-babadan öğrenilmektedir. Bu kimlikler ancak iradi eylemlerle talep edilebilir ve oluşturulabilir. Bu eylemler bir kutlama nedeni ve dayanışma için bir fırsattır.

Yürüyüş, büyük ve yasal olup resmi olarak himaye edildiği yerlerde apolitik görünebilir. Ancak görünüşte apolitik olan Onur eylemleri, yeni zorluklarla aniden yeniden politize edilebilir. Bu, on yıl önce Fransa’da, evlilik eşitliği için bir teklifin sağdan sert ve bağnaz bir direnişi kışkırttığı zaman meydana geldi. Evlilik kurumu hakkında çekinceleri olan radikal sol bile, Onur Yürüyüşüne katılan yüz binlerce kişinin siyasi bir çatışmada başrol oyuncusu haline geldiğini gözlemleyebildi.

Ve birçok Pride’ın neşeli karakteri onları illaki daha az militan yapmaz. Aksine, Onur Yürüyüşü siyasete nasıl neşe getirileceğini gösterebilir – şair Adrienne Rich’in sözleriyle “aynı tükenmiş retoriğe sahip … tüm hayal gücü harcanmış” ciddi, törensel söylemlerin aksine.

Pride’ların boyutu ve çeşitliliği, queerliğin sınırlarını bile yenileyebilir ve genişletebilir. 1992’de Johannesburg’da yapılan erken bir Güney Afrika Onur Yürüyüşü, geleneksel olarak evlendikleri kadınların yanı sıra trans skesanalarla seks yapan Zulu erkek injongaları tarafından yönetildi – bir seyirci injongaların eşcinsel olmadığını, partnerlerinin eşcinsel olduğu açıklamasını yapmıştı!

Bölünmeler 

Pride ne kadar önemli olursa olsun, tarihi her zaman bir bölünmeler tarihi olmuştur. 1973 gibi erken bir tarihte, San Francisco Pride’i ikiye bölündü, daha büyük olan bölümü travestilerin katılımını yasaklamaya karar vermişti. 

Yıllar boyunca, Pride’lardaki ana kırılmalardan biri ticarileştirme etrafında olmuştur. Açık gey/lezbiyen müteşebbislerin yükselişi ve büyük şirketlerin lezbiyen/gey tüketicilere ve çalışanlarına kur yapma isteği, birçok serbest, açık Onur Yürüyüşü etkinliğini, grupların yürüyüş yapmak ya da tezgâh açmak için para ödemek zorunda olduğu, müzikli eğlencelere dönüştürdü. Bu dönüşümün zirvesi, geçit töreninde bir tekneye sahip olma hakkı için binlerce Euro’nun (tekne kiralamak ve donatmak için gereken binlerce Euro’ya ek olarak) talep edildiği Amsterdam’ın Canal Pride‘ı olabilir. Bu, katılmayı göze alabilecek grupların neredeyse yalnızca büyük ticari kuruluşlar, çok uluslu şirketler, bakanlıklar, silahlı kuvvetler ve polis olduğu anlamına geliyor.

Özellikle Black Lives Matter‘ın yükselişinden bu yana, polisin varlığı başka bir önemli ayrım çizgisi oldu. Pek çok Onur Yürüyüşünde polis sadece ‘düzeni’ garanti etmek için kenarda bulunmaz, aynı zamanda bir kortej içinde üniformalı olarak yürür. Bu, pek çok savunmasız LGBTIQ’yu, özellikle de beyaz olmayan ve trans katılımcıları koruma altında olmaktan ziyade kendilerini tehdit edilmiş hissetmelerine neden oluyor.

Bir diğer bölünme tehdidi de, Fransa ve Belçika gibi ülkelerde İslamofobik politikalarını Pride‘a taşımaya çalışan aşırı sağdan geliyor. Bazen aşırı sağ, kendi şehrim Rotterdam’da olduğu gibi, yürüyüşe katılmayı bile başarıyor.

Bütün bunlar, Stonewall’ın orijinal isyan ruhunu sürdürmek isteyen queer radikaller için bir meydan okuma oluşturuyor. Önümüze üç ana seçenek bulunuyor. Bazen resmi Pride organizasyonunun bünyesinde – yapının ne kadar açık ve demokratik olduğuna bağlı olarak – onun karakteri ve politikası konusunda kavga edebiliriz. Yahut etkinlikte kendi kortejlerimizi veya eylemlerimizi organize edebiliriz. Ya da genellikle başka yerlerde veya zamanlarda kendi etkinliklerimizi düzenleyebiliriz.

Alternatif etkinlikler, radikal bir mesaj göndermeyi kolaylaştırabilir. Ancak bu, siyasal yönelimleri hala kesin olarak sabitlenmemiş olan, ilk defa Onur Yürüyüşüne katılan binlerce kişiye ulaşma fırsatını kaçırmak anlamına gelebilir.

Ortada her zaman bir seçenek olmayabilir. Filistin’in itirazlarına rağmen 2006’da Kudüs’te Dünya Onur Yürüyüşü yapıldığında, mantıklı ve tek olası yanıt küresel bir boykottu. Ancak 2001’de Tel Aviv’deki Pride gibi bir pinkwashing etkinliğinde bile, queer bir grubun ‘İşgalde Onur Yoktur’ yazan siyah bir pankartla yürümesi mümkün oldu. Gerçi Filistin mücadelesini destekleyen ayrı queer etkinlikler de sıklıkla organize ediliyor.

Son zamanlarda New York’ta düzenlenen ayrı Queer Kurtuluş Yürüyüşleri, resmi Onur Yürüyüşünün dışladığı birçok konuyu vurguladı. Örneğin, birçok queer, bu yıl Queer Kurtuluş Yürüyüşündeki Filistin dayanışma kortejinin örgütlenmesinde yer aldı. Ayrıca bu yılki büyük resmi Onur Yürüyüşünde, büyük ölçüde beyaz olmayan insanlardan oluşan bir komitenin üniformalı polisleri yürüyüşten dışarı çıkarmaya karar vermesiyle çatışmalı durumlar yaşandı. Yani New York’lu queer solcular birden fazla rol oynayabilir.

Amsterdam’da Gey İş İnsanları Topluluğu tarafından kontrol edilen Canal Pride organizasyonu, radikal Onurumuza Sahip Çıkalım (Reclaim Our Pride) gurubunun militan yürüyüşüne yalnızca kanal kenarlarında yer bıraktı. Bununla birlikte Amsterdam’daki Onur Haftası, diğer günlerde, örneğin yıllık Onur Yürüyüşü’nde, sol bir mevcudiyet için yer açtı.

Kısacası Onur Yürüyüşlerinde queer isyanını canlı tutmanın tek bir formülü yok. Ama fırsatlar var. Onları yakalamak için akıllıca, yaratıcı bir şekilde -ve neşeyle- hareket etmek solcu LGBTİQ militanlarına kalıyor!

28 Haziran 2021

Kaynak: https://fourth.international/345

Çeviri: Rıfat Hasret

Küba: Frank García Hernández ve Yoldaşlarını Serbest Bırakın!

Yıllardır, hatta on yıllar boyunca, ABD makamlarının Küba’ya uyguladığı ablukayı kınadık. 1959-1960’tan beri Washington tarafından Küba’yı izole etmek, istikrarsızlaştırmak ve ona saldırmak için benimsenen çeşitli politika ve önlemleri kınadık ve kınamaya devam ediyoruz. Bizler anti-emperyalistiz ve ikna olmuş enternasyonalistleriz.

Bu nedenle, 11 Temmuz’da Havana’daki bir protesto yürüyüşü sırasında, Marksist Kübalı tarihçi Frank García Hernández, Havana Üniversitesi’nde fizik okuyan genç sosyalist Leonardo Romero Negrín, Tremenda Nota dergisinin yöneticisi Maykel González Vivero ve öğrenci Marcos Antonio Pérez Fernández’in tutuklandığını öğrenmek bizi çok endişelendirdi. Frank García Hernández, Küba solunun tarihini yeniden değerlendirme çalışmalarıyla ve 2019’da Havana’da Troçki üzerine uluslararası bir kongre düzenlemesiyle dünya çapında üne kavuşmuş önemli bir bilim insanıdır.

Frank ve tüm yoldaşlarının koşulsuz serbest bırakılması ve tüm Küba halkının demokratik haklarına saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz.

Devrimci Rosa Luxemburg’un 1918’de Rus Devrimi broşüründe belirttiği gibi:

“Sınırsız bir basın özgürlüğü, mutlak bir örgütlenme ve toplanma hakkı olmaksızın, geniş halk kitlelerinin egemenliği kesinlikle düşünülemez”.

Şöyle devam ediyordu Luxemburg:

“Yalnızca hükümetin yandaşları için, yalnızca bir partinin üyeleri için -ne kadar çok olursa olsunlar- geçerli olduğunda özgürlük hiçbir şekilde özgürlük değildir. Özgürlük her zaman ve bilhassa farklı düşünenler için özgürlüktür. Herhangi bir fanatik ‘adalet’ kavramından dolayı değil, siyasi özgürlükte öğretici, sağlıklı ve arındırıcı olan her şey bu temel özelliğe bağlı olduğu ve ‘özgürlük’ özel bir ayrıcalık haline geldiğinde etkinliği ortadan kalktığı için.

Bu dilekçeyi yayınlarken, Frank García Hernández’in 12 Temmuz Pazartesi günü serbest bırakıldığına dair doğrulanmamış haberler duyduk. Bunu duyduğumuza sevindik ve serbest bırakıldığına dair kesin onay bekliyoruz. Şu anda Frank ile birlikte tutuklanan diğer kişiler hakkında hiçbir bilgimiz yok.

İmzacılar

Etienne Balibar, Anniversary Chair of Modern European Philosophy, Kingston University London

Tithi Bhattacharya, author Feminism for the 99%, USA

Sâmia Bomfim, deputada federal São Paulo, Brazil

Richard Boyd Barrett TD (member of the Irish Parliament) 

Robert Brenner, University of California Los Angeles, USA

Christine Buchholz, Member of the German Bundestag, Die Linke

Gerry Carroll, MLA (member of Northern Ireland Parliament)

Maria Carvalho Dantas, Member of the Spanish Congress, Esquerra Republicana de Catalunya

Noam Chomsky, Emeritus Professor, MIT, USA

Petros Constantinou, Athens city councilor, coordinator KEERFA, Greece

Mike Davis, Emeritus Professor, University of California Riverside, USA

Rehad Desai, Radical film maker, South Africa

Fábio Félix, deputado distrital Distrito Federal, Brazil

Eva Flyvholm, MP, Spokesperson on Foreign Affairs, Red-Green Alliance, Denmark

Luciana Genro- ex-candidata a Presidente, direção nacional do PSOL (Party of Socialism and Liberty) e deputada estadual Rio Grande do Sul, Brazil

Jess González, member of the Catalan Parliament for En Comú Podem

Christian Juhl, MP,  Spokesperson on Development Aid, Red-Green Alliance, Denmark

Gino Kenny TD (member of the Irish Parliament)

Michael Lowy, Emeritus Director of Research CNRS (France)

Paul  LeBlanc, Professor of History, La Roche University, USA

Paul Murphy TD (member of the Irish Parliament)

Fernanda Melchionna, deputada federal Rio Grande do Sul, Brazil

David Miranda, deputado federal Rio de Janeiro, Brazil

Sola Olorunfemi, General Secretary AUTOBATE, Nigeria

Gerardo Pisarello, member of the Spanish Congress, Unidas Podemos-En Comú Podem, and First Secretary of the Bureau of the Congress

Vivi Reis, deputada federal Pará, Brazil

Mônica Seixas,  deputada estadual São Paulo, Brazil

Brid Smith TD (member of the Irish Parliament)

Gayatri Chakravorty Spivak, University Professor in the Humanities,  Columbia University, USA

Eric Toussaint, University of Liège and Paris VIII, internationalist militant and writer, Belgium

Miguel Urban, member of the European parliament, Anticapitalistas, Fourth International, Spanish State

Nikolaj Villumsen, Member of the European Parliament, Red-Green Alliance, Denmark

Suzi Weissman, Professor of Politics, Saint Mary’s College of California, USA

Gilbert Achcar, Professor of Development Studies, SOAS, London, Britain

Kieran Allen, National Secretary, People before Profit and author, Ireland

Eric Alliez, Philosopher, Professor at Université Paris 8, France

Luana Alves – city councillor, São Paulo/SP, Brazil

Anthony Arnove, editor, USA

Baba Aye, Co-convener Coalition for Revolution (CORE), Nigeria

Pratyay Banerjee

Tarun Bhartiya, Imagemaker, Northeast India

Andreu Blackwell, joint editor Punto de Vista internacional 

Beth Boerger

Pratyajayaditya Bondhu

David Brophy, Senior Lecturer, University of Sydney, Australia

Lai Brown, National Secretary Socialist Workers & Youth League, Nigeria

Alex Callinicos, Emeritus Professor of European Studies, King’s College London, Britain

Josemar Carvalho – city councillor, São Gonçalo/RJ, Brazil

Kunal Chattopadhyay, Professor of Comparative Literature, Jadavpur University, India

Lam Chi Leung, editor of the Marxists Internet Archive Chinese, Hong Kong

Joseph Choonara, editor of International Socialism, Britain

Matt Collins, Belfast City Council, Ireland

Marc Cooper, writer, USA

William M. Crane, Doctoral candidate, History Dept, University of Illinois at Urbana-Champaign, USA 

Willy Cumming

Gareth Dale, Brunel University, Britain 

Alex de Jong, co-director IIRE Amsterdam, Netherlands

Kadijatu Dem Njie, leading member, Marx21.net, Spanish state

Pelle Dragsted, writer, member of the national leadership of the Red-Green Alliance, Denmark

Penelope Duggan, editor International Viewpoint

Israel Dutra, Secretário de Relações Internacionais do PSOL, Brazil

Carolyn Egan, president of United Steelworkers Local 8300, president of United Steelworkers Toronto Area Council, Canada

Fiona Ferguson, Belfast City Council, Ireland

Pedro Fuentes, Direção Nacional do MES, Brazil 

Panos Garganas, editor, Workers Solidarity weekly, Greece

Thies Gleis Member of the Federal Executive Committee of Die Linke, Germany

G K Ghosh, peace activist, India

Melisa Halpin, Councillor, Dun Laoghaire/Rathdown, Ireland 

Wayne Heimbach

Robert Austin Henry, Honorary Associate, Department of History, University of Sydney, Australia 

Dr Christian Hogsbjerg, Lecturer in Critical History and Politics, University of Brighton, Britain 

Jack Howard

Adam Johannes, Cardiff Socialist Forum Cardiff, Wales, Britain

Kostas Katarahias, chair Hospital Workers Union, Athens Cancer Hospital, Greece

Dan La Botz, Co-Editor, New Politics

Amy Leather and Charlie Kimber, joint national secretaries of the Socialist Workers Party, Britain

Bruno Magalhães, Observatório Internacional do PSOL, Brazil 

Jan Malewski, editor of Inprecor

John Meehan

John Molyneux, Editor of Irish Marxist Review 

Marcio Lauria Monteiro, Historian, teacher and Communist from Brazil

Ben Moroney, Greens councillor, City of Campbelltown, NSW, Australia

Kevin Ovenden

Mel Packer

Mark Porciani

Charles Post, Editorial Board Spectre: A Marxist Journal and the Tempest collective, USA 

Philippe Poutou, NPA candidate for the presidential elections of 2022, France

Christine Poupin, spokesperson of NPA New Anticapitalist Party, France

Dr Lucia Pradella, Senior Lecturer in International Political Economy, King’s College London, Britain 

Dr Sean Purdy, Professor of History, University of São Paulo, Brazil

Viviana Ramírez, Senior Teacher of Spanish & Home Economics (retired), Australia 

Dr John Rees, Visiting Research Fellow, Goldsmiths, University of London, Britain

Joel Reinstein

Nick Riemer, Senior Lecturer, University of Sydney, Australia

Mariana Riscali, Executiva Nacional do PSOL, Brazil 

Roberto Robaina, city councillor, Porto Alegre/RS, Direção Nacional do PSOL, Brazil 

Neil Rogall

Catherine Samary, economist, member of the Fourth International, France

Zhaleh Sahand

Miroslav Sandev, teacher, unionist, member of Solidarity group Australia

Edgard Sanchez, spokesperson PRT and joint editor Punto de Vista internacional, Mexico

Dr Jeff Sparrow, author

Sukla Sen, peace activist, Mumbai, India

Jurandir Silva, city councillor, Pelotas/RS, Brazil

Ashley Smith Democratic Socialists of America Tempest Collective, USA

Colin Sparks, Professor Emeritus Hong Kong Baptist University, UK

Sue Sparks

Maria Styllou, editor Socialism from below review, Greece

Michael Thomson, NSW State Secretary National Tertiary Education Union (retired), Australia

Alan Wald, H. Chandler Davis Collegiate Professor Emeritus, University of Michigan, Ann Arbor, USA

Adrienne Wallace , Councillor, Carlow, Ireland

Thomas Weyts, SAP – Antikapitalisten / Gauche anticapitaliste, Belgium

Lawrence Wong

Christian Zeller  Prof. of Economic Geography, University of Salzburg, Austria

cubacommunistsolidarity@gmail.com

Parlamenter Yanılsama, CHP ve Emekçilerin Kurtuluşu – Masis Kürkçügil

Şimdi sormuyorlar. Eskiden insanların kendilerini solcu, sağcı, muhafazakâr veya İslamcı mı gördüklerini sorduklarında “sosyalist” şıkkı da eklenirdi kamuoyu araştırmalarında. Yüzde 3’ten yüzde 5’e kadar uzanan bu kesimdeki insanların sosyalizmle ilişkilerinin organik olup olmaması bir yana seçmen olarak da ancak en fazla onda birinin herhangi bir sosyalist partiye oy verdiği söylenebilir. Uzun yıllar boyu CHP’ye (bir dönem SHP’ye ve hatta örneğin 1999 seçimlerinde ÖDP’nin en havalı günlerinde DSP’ye) büyük miktarda oy veren bu kesimin baraj altı kalmaması ve Demirtaş’ın söylem değişikliği üzerine HDP’ye de oy verdiği bilinmekte. 2010’dan sonra AKP’ye hayırhah bakanların ise çıkardıkları gürültü ötesinde bir kıymeti harbiyesi olmadığı söylenebilir.

Tabii Türkiye’de solun ve sağın ne olduğuna dair ilginç tartışmalar eksik olmaz. Demirel, İnönü CHP’ye “sol” deyince onların da kendilerine “sağ” dediğini, daha önce sağ-sol ayrımı olmadığını belirtmişti. Oysa geçmişte CHP’nin sağ, Serbest Fırka’nın sol addedildiği günler de olmuştu. 1946’da çok partili sisteme geçişte TKP’nin DP ileri gelenleri ile flörtü de eklenebilir buna.

Zaman zaman CHP’nin geçmişi itibarıyla hiç de sol olmadığına dair ciddi eleştiriler getirilmiştir. Meksika’daki PRI (Kurumsal Devrimci Parti) ile hiçbir akrabalığı olmamasına rağmen onun gibi devlet kuran (nedense marifet sayılır) ve kendini halkın sahibi, sonra da avukatı sayan bir partinin elbette ne Avrupa’daki işçi kökenli sosyal demokrat partilerle ne de Latin Amerika’daki popülist partilerle bir benzerliği vardır. Ama Avrupalı sosyal demokrat partileri de “enternasyonali dinlerken” ağlamakla sınırlamamak, örneğin Ocak 1919’da Rosa Luxemburg’un ve Karl Liebknecht’in katilleri olduklarını da unutmamakta yarar var. Bütün bu geçmişin üzerine son elli yılda sosyal demokrasinin de neoliberalizme biat ettiği ayrıca eklenmeli.

Hangi CHP?

Zülfü Livaneli’nin İrfan Aktan ile görüşmesinde değindiği konular belki de bu tükenmeyen geçmişe bir güncellik kazandırdı. Ancak Deniz Baykal’ı CHP’nin bünyesine aykırı bir tümör gibi göstermek ne kadar gerçekçi? Deniz Baykal’ı en iyi demesek de en keskin bir biçimde tanımlayacak resim 2002 seçimlerinde kürsüdeki assolistleridir: O güne kadar gelmiş geçmiş Türk-İş başkanları arasında en renksiz-ruhsuzu Bayram Meral, ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk, Dünya Bankasının önde gelen simalarından, Ecevit’in davetiyle gelip kriz sırasında İsmail Cem’in Yeni Parti kurmasına gaz verip son anda Baykal’a dümen kıran Kemal Derviş ve bunların arasında ne aradığı pek belli olmayan Livaneli.

Ama Baykal’ın karşısında bir erdem timsali olarak gösterilen Erdal İnönü’nün “12 Eylül’deki silahlı kuvvetlerin müdahalesi zorunlu bir müdahaleydi” (Nokta; 15.9.1985) cümlesini siyaseten nereye koymak gerekecek?

“Millet İttifakı” ve “Demokrasi Güçleri”

 “Demokrasi güçleri”nin büyük bir dayanışmayla belediye seçimlerinden başarıyla çıkılmasına neden olan seçim taktiğini 2023 Haziran başkanlık seçimlerinde göstermesine kilitlenmiş bir tartışma ortamında “sosyalist inşa” gibi bir konuyu açarak pişmiş aşa su katmanın alemi yok dense de özellikle 1973 seçimlerinden başlayarak düze çıkmak için onun bunun himmetine muhtaç hale gelmenin elli yıl sonra maliyeti anlaşılmadıysa sonrası için de söylenecek fazla söz yoktur.

Seksenli yılların ortalarında merkez sağ ile merkez solun “demokrasi” ortak paydasında uzlaşabileceğine bel bağlayanların doksanlı yıllardaki SHP-DYP koalisyonunun pratiğini çabuk unuttukları hatırlanabilir. O gün ANAP’a karşı aranılan bu “asgari müşterek”, bugün ANAP’ın rolüne sıvanan AKP’ye karşı merkez sağa oynayan İYİ parti ile kurulabilirse, ne diye farklı bir sonuç versin ki!

Öte yandan parlamenter yanılsama ile siyasal partilerin kılık kıyafet değişikliğini veya geliş gidişlerini “seçmen” bazında açıklamak yerine de toplumdaki daha derin siyasal ve sınıfsal çalkantılarla açıklamaya çalışmak daha yerinde olur. Örneğin Ecevit 1973’te şahlanışa geçmiştir. Elbette CHP içinde İsmet Paşayı da yolcu eden, öncesinde Güven Partisi benzeri unsurları ayıklayan partinin iç dinamiğinin önemi vardır, ancak altmışlı yıllardaki TİP’in şahsında cisimleşen bir dizi mücadelenin iteklemesini de es geçmemek gerekir. Hatta Ecevit’in 1977 seçimi ve sonrasındaki tutumuna bakılırsa 1973 Ekim seçimlerindeki Ecevit’i radikalleştiren, harekete dinamizm kazandıran altmışlı yılların sosyalist hareketinin kılıç artıklarıdır. 1973’te solundan beslenen Ecevit 1977’de kendine göre soldaki %1’e değil de sağa yönelince sonuçta 99 model bir Ecevit ile karşılaşılacaktı. İdeolojik olarak da reddi mirasta bulunurken, yani Kemalist Devrimleri üst yapı devrimleri diye önemsemeyip “toprak işleyenin su kullananın” derken yirmi yıl sonra değme milliyetçileri bile kıskandırmıştır.

“Millet İttifakı” + HDP bir tür “Demokrasi güçleri” diye nitelendiğine göre bu demokrasinin zemininin ne kadar sağlam olduğunu anlamak için AKP’nin gidişini beklemeye gerek yok. Ayrıca muhalefeti bir araya getirmek ayrı bir şey, inandırıcı bir siyasal alternatif inşa etmek ayrı. AKP’nin erimesine rağmen örneğin CHP’nin hamle yapamaması bu bapta ele alınabilir. Öte yandan emekçilerin, ezilenlerin kurtuluşu için yapılacak işler ise bambaşka bir bapta ele alınmalı. İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaksa (olmayacaksa zaten geçmiş ola) bu parlamenter yanılsamalarla herhangi bir güzergahta rastlaşmaları bile kazara olacaktır ancak.

“Asgari Müşterek” ve Emekçilerin Kurtuluşu

Genel olarak muhalefete yakıştırılan asgari müşterek “insan hakları ve demokrasi” olarak sunulacaksa, mevcut muhalefet oluşumlarının bu konudaki bakışını, yalnızca sosyal boyutuyla değil demokratik haklar konusunda da pek ortaklaşamayacakları HDP karşısındaki tutumlarından çıkarsamak mümkün.

Neoliberalizm Özal’dan başlayarak sistemi sağa çekti. Henüz neoliberalizmi terbiye ederek kapitalist sistem içinde mevcut tahribatları giderecek bir yol bulunamadı. Toplumdaki güç ilişkileri dönüşmeden radikal değişimler hayal hanesinde kalmaya mahkûm. Demokrasi ittifakı denebilecek girişimlerin içeriksiz, yani toplumsal-sınıfsal talepler açısından herhangi bir radikal dönüşüm peşinde olmadan defi bela kabilinden siyasetinin bugüne kadar herhangi bir karşılığı olmadı. Ne de olsa mevcut güçler arasındaki ilişkileri medenileştirme dışında bir role de soyunmamakta. CHP ve İYİ Partinin koçluğundaki Millet İttifakı’na HDP’nin nasıl monte edileceğine dair müzakereler, vakti geldiğinde bu partiler arasında halledilebilir. Sosyalistlerin burada bir rol oynamaları imkânsız, zaten anlamsız da. AKP’nin tedrici mevzi kaybına bel bağlamış ve geri kalan her şeyi sonrasına ötelemiş bir siyaset, tarihin sürprizlerine hazırlıksız yakalanabilir.

Bütün bu felaketler girdabından kurtulmanın bir reçetesi yok. Hele parlamenter yanılsama en azından son yarım asırda olduğu gibi yeniden ve yeniden bellek kaybına yol açabilir. Bizzat emekçilerin, ezilenlerin, gençlerin, kadınların özne olmadığı bir mücadelenin yokluğunda bedava umut peşinde sürüklenmenin akıbeti yıkımdır.

Nerede baskı ve sömürü varsa orada yürütülecek mücadelelerin biriktireceği deneyimler çok önemli olmakla birlikte ancak bir başlangıçtır. Bu mücadeleleri de ortaklaştırmak, bugün ve gelecek konusunda uğruna mücadele edilebilir bir programatik çerçevede somutlamak gerekir.

Ayyuka çıkan nepotizm, mafyöz ilişkiler, yürütmenin alabildiğine güçlendirilmesinden öte “şahsileştirilmesi” vd. aysbergin görünen yüzü. Bütün bunlara karşı antikapitalist, ekolojist, feminist, enternasyonalist ve demokratik bir alternatif geliştirilmediği takdirde umudu yeşertmek mümkün olamayacaktır. Düzen partilerinin manevraları baş döndürücü olabilir lakin işçi sınıfının ve ezilen kesimlerin kendi bayraklarıyla siyasete doğrudan müdahalesi olmadan baskı ve sömürüyü geriletmek mümkün olmamıştır.

Gasp edilen haklarının peşinde, eylem yaptıkları Ankara’dan Soma’ya dönüş yolunda hayatını kaybeden Tahir Çetin ve Ali Faik İnter’in ardından yaptığı konuşmada Özgür Özel kalabalık cenazeler kaldırmanın marifet olmadığını, cenazenin bulunduğu güzergahta madenciler 45 kişi ile yürüyüş yaptıklarında 1000 kişi olsalardı ölümlerin olmayacağını söylerken basit bir gerçeği dile getiriyordu. Nereden başlamalı sorusuna somut bir cevaptır bu.

Aşırı Sıcaklar, Dolu Fırtınaları ve Ekososyalist bir Alternatifin Aciliyeti

Son günlere dünya çapında damgasını vuran, çok sayıda ölümün kaydedildiği Batı Kanada’da olduğu gibi, Sahra ve Suudi Arabistan’da yaklaşık 50 dereceye varan boğucu sıcaklıklar oldu. Bu koşullar özellikle Kuzey Yarımkürede belirgin olmasına rağmen, bu küresel bir olgudur. Ve bilimsel bir fikir birliği var: nedeni, ısı dalgalarını hem süre hem de yoğunluk bakımından artıran küresel ısınmadır. Bunun çeşitli sonuçları meydana geliyor ve bunlar canlılar dünyasının büyük bir bölümünü doğrudan tehdit ediyor.

Bu sorunun bir kaynağı var, o da kapitalizmin dayattığı ve bizi çıkmaza sokan üretim ve tüketim sistemidir. Bir çıkış yolu bulmak için onu kalıcı olarak devirmek lazım. Bunun aciliyeti geldi de geçiyor…. 

Afrika’da Kıtlık

Kıta çok geniş ve çok farklı durumlar söz konusu, ancak bu yüksek sıcaklıklara ek olarak kıtanın birçok yerinde son derece endişe verici göstergeler ortaya çıkıyor. Özellikle Madagaskar, toprağı kurutan kuraklık ve büyük kum fırtınalarıyla bağlantılı olarak Mayıs 2020’den beri süren bir kıtlık yaşıyor. Bu durum şu anda 400.000 kişiyi etkiliyor. 23 Haziran’da, Dünya Gıda Programı İcra Direktörü David Beasley şunları söyledi: “Madagaskar’daki ardışık kuraklıklar, toplulukları kıtlığın eşiğine getirdi. Aileler acı çekiyor ve insanlar şimdiden şiddetli bir açlıktan dolayı ölüyor. Savaş ya da çatışma yüzünden değil, iklim değişikliği yüzünden. Burası dünyanın, iklim değişikliğine herhangi bir katkısı bulunmamış bir parçası, ama bedelini onlar ödüyor.”

Zamanla birbirine eklenme ve kalıcı olma eğilimi gösteren bu olaylar, çokuluslu şirketlerin sayısız kaynak ve özellikle su ve toprak üzerinde gerçekleştirdiği yağmalarla birleştiğinden, halkların bu koşullarda yaşaması daha da zor hale geliyor. Bu yağma ve bundan kaynaklanan yoksunluklarla karşı karşıya kalan uluslararası dayanışma, bu şirketlere karşı mücadelenin büyütülmesi için çağrıda bulunmalıdır!

Sıcak Çarpması, Dolu Fırtınası

23 Haziran 2021, Fransa’nın kuzey doğusundaki Vosges bölgesinde, sabahtan itibaren yoğun bir dolu fırtınası yaşandı. Yerlerde dolu 80 santimetreye kadar yükseldi, sokaklar kapandı, büyük bir maddi zarar meydana geldi ve yetiştirilen ürünler hasar gördü. Bunun nedeni de yine yüksek sıcaklıklardı. Bu sıcaklıkların neden olduğu buharlaşma genellikle belirli bir bölgede, şiddetli ve giderek daha sık hale gelme eğiliminde olan yoğun yağışla sonuçlanıyor.

Batı Kanada’yı vuran sıcak hava dalgası sayaçların paniğe kapılmasına neden olurken, sıcaklık rekorları üç gün üst üste kırıldı: 27 Haziran’da 46,6 °C, 28 Haziran’da 47,9 °C ve 29 Haziran’da 49,6 °C. Bir önceki rekor, 45 °C, 1937 yılına ait… Bu sıcaklıkların kaydedildiği Lytton kasabasının %90’ı alevler nedeniyle yandı ve tamamen boşaltılması gerekti. 

Çıkarılması gereken ders, dünyanın hiçbir bölgesinin bundan azade kalmayacağı, hiç kimsenin de buna karşı hazırlıklı olmadığıdır. Bu, Trump, Bolsonaro ve Le Pen’lerin, aralarındaki nüanslar ne olursa olsun, yıllarca sürdürdüğü kâr yarışı ile iklim inkarcılığının karışımının sonuçları elbette. Ama bunun sorumluluğu aynı zamanda çokuluslu şirketler ve onların Macron ve diğerleri gibi büyük destekçileri tarafından da paylaşılıyor.

Ufukları Çizmek Bizim Elimizde

Kapitalistler, işçileri ve tüm canlıları sömürerek, kaynakları yağmalayarak bizleri sürdürülemez bir durumun içine soktular. Yaz genellikle sokakların eylem açısından “boş” olduğu bir dönem olsa da yine de çok sayıda mücadele sürdürülüyor; Bahar aylarındaki “gerçek bir iklim yasası için” gösteriler sırasında olduğundan daha yoğun ve çok daha az kurumsal inisiyatiflerle bu mücadeleleri koordine etmek, radikal ve toplumsal bir ekoloji temelinde yeni ufuklar açmak için Eylül’den itibaren sokakların (ve tarlaların!) yolunu yeniden tutmak gerekecektir.

Yeni Antikapitalist Parti (NPA-Fransa) Ekoloji Komisyonu

Çeviri: Deniz Ortak

Ernest Mandel’den Polisiye Romanın Marksist Analizi

Marksist iktisatçı Ernest Mandel’in polisiye romanın farklı türlerinin dönüşümünü suç tarihinin gelişimiyle birlikte incelediği Hoş Cinayet kitabı Yazın yayıncılık tarafından tekrar basıldı. Hoş Cinayet’in bu üçüncü basımına önsöz polisiye roman yazarı Ahmet Ümit tarafından kaleme alındı. Ahmet Ümit, Mandel’in bu sıradışı fakat mühim eserini şöyle değerlendiriyor:

Sokaktaki suçtan, finansal suçlara, casusluktan gizemli konulara kadar geniş bir yelpazede belli başlı polisiye metinleri ve yazarlarını irdeler… Mandel sadece bu zengin roman sunumunu yapmakla da kalmaz polisiye roman ile edebiyat arasındaki o gerilimli ilişkiyi de sunar bizlere. Dickens’tan Balzac’a, Shakespeare’den Dostoyevski’ye edebiyat devlerinin suçu konu alan romanlarıyla polisiye metinler arasındaki geçişleri, görünür görünmez sınırları son derece yalın bir dille gözlerimizin önüne serer. 

Polisiye roman, nasıl ki edebiyatın belki de hiçbir zaman modası geçmeyecek bir türüyse, Hoş Cinayet de bu türün meraklıları için mutlaka kütüphanelerinde bulundurmaları gereken mücevher değerinde bir kitaptır. Polisiyeyi daha iyi anlamak için mutlaka okunması gereken bir kitap…

                                                                                                         

                                                                                                        

Rosa Luxemburg ve Anarşizm – III: Genel Grev ve Savaş – Daniel Guérin

Daniel Guérin (1904-1988) yirminci yüzyılın tüm önemli mücadelelerinde hazır bulunmuş, ardında kayda değer bir kuramsal-tarihsel külliyat bırakmış, Marksist kökenli bir liberter komünist. Mayıs 1968’den sonra kitlelerin öz-eylemliliğinin önemini tartışmak üzere kaleme aldığı Rosa Luxemburg ve Devrimci Kendiliğindencilik (Flammarion, 1971) isimli kitapçığının “Rosa ve Anarşizm” başlıklı bölümünü üç kısım halinde yayımlıyoruz. Daniel Guérin hakkında daha geniş bir sunuşun da yer aldığı birinci kısmı buradan okunabilir. İkinci kısma ise şuradan ulaşılabilir.

Savaşa karşı Genel Grev mi?

Genel grevin bir çeşidi, işçi sınıfının bu silahının toplumsal mücadelenin değil savaşa karşı mücadelenin zemininde kullanılmasına yönelikti. 1866 Avusturya-Prusya savaşıyla başlayan ve 1870 Fransız-Alman savaşına varacak olan büyük hareketlilik emekçileri de hazırlıklı olmaya yönlendirmişti. Böylece daha 1868’de Enternasyonal’in Brüksel kongresi şöyle bir karar almıştı: “Kongre, kendi ülkelerinde bir savaş patladığı durumlarda emekçilerin her türlü işi durdurmalarını özellikle tavsiye eder”. Burada şunu hatırlatalım ki 1872’deki ölümcül Lahey bölünmesi henüz meydana gelmemiş, Enternasyonal henüz Karl Marx’ın Genel Kuruluna hâkim olduğu Enternasyonal’di ve bu kararın raportörü o zamanlar hala Proudhoncu olan ve dört yıl sonra Marx’ın kızı Jenny’yle evlenecek olan Charles Longuet’ydi.

İşçi Enternasyonal’i, şüphesiz 1889 Paris kongresinde tekrar oluşturulacak fakat hiçbir şekilde ilkine benzemeyecekti: Sosyal-demokratlar tarafından ele geçirilecek ve anarşistler dışlanmış olacaktı. Ne var ki ikinci kongresinde, Brüksel’de liberter eğilimli bir Hollandalı sosyalist olan Domela Nieuwenhuis, partisi adına bir karar önergesi sunmaya teşebbüs eder. Burada tüm ülkelerin sosyalistlerinin savaş ilanına “halka genel grev çağrısında” bulunarak yanıt vermesi gerektiği ifade edilir. Ve bir yorumda, Lenin’i önceleyerek şöyle der: “Şunu açıkça söylemeliyiz ki milletler arası bir savaştansa proletarya ile burjuvazi arasında bir savaşı tercih etmeliyiz (…) Halkların savaşa devrimle yanıt verme hakkı, hatta görevi vardır”. Büyük bir yaygara çıkar. Tepki gören önergeyi sadece Fransa, Britanya ve Hollanda oylar. Alman delegasyonu kıyameti koparır. Sözcüsü Wilhelm Liebknecht öfkeyle şöyle karşılık verir: “Usanmadan devrimden bahsetmek yerine proletaryanın durumunu düzeltmeye ve işçi örgütlenmesini güçlendirmeye çalışmak gerekir”.

Yirmi beş yıla yakın bir zaman boyunca Alman sosyal-demokrasisi Nieuwenhuis önergesini tepkiyle hatırlayacaktır ve Rosa Luxemburg başta olmak üzere onu kınamak için hiçbir fırsatı kaçırmayacaktır.

Enternasyonal’in üçüncü kongresinde, Zürih’te 1893’te Domela Nieuwenhuis aynı cürmü bir kez daha işler. Hollanda delegasyonunun önergesi yine savaş durumunda genel grevi öneriyordu fakat bir noktayı netleştiriyordu: Yalnızca işçilerin savaş üzerine etki edebileceği ülkelerde uygulanacaktı; diğer ülkelerde işçiler silah altına alınmayı reddedecekti. Bir kez daha Alman sosyal-demokratlar çığlıklarla yanıt verecekti. Hollandalıların önergesi yalnızca görünürde devrimciydi, gerçekte ise “etkileri itibariyle gericiydi çünkü Rus Çarlığına hizmet ediyordu”. Avusturyalı Victor Adler bunun bir “suç” olduğunu iddia etmeye kadar gider. “Gerçekten devrimci olan” tek şey karşıt bir Alman önergesiyle bu kararın reddedilmesiydi. Nieuwenhuis, bu tepkiler altında, tıpkı 1870’te yaptığı gibi, Alman sosyalistlerini şovenizmle suçlamaktan çekinmez. Kısmen değişikliğe uğrayan önergesinde -ki bu da reddedilir- genel grevin bilhassa “savaşla ilişkili sanayi dallarına” yayılması gerektiği belirtilir[1].

Rosa Genel Greve Karşı

Bugün bizlere her ne kadar şaşırtıcı gelse de Rosa Luxemburg, sosyal-demokrat yöneticilerin peşinden giderek hem “toplumsal” hem de “askeri” genel grevi mahkûm etme ihtiyacı duydu. Fakat bunun ancak bir karikatürünü sunuyordu ve böylece her türlü araçla mücadele edilmesi gereken bir “yanlış fikir”, bir ütopya olarak onu yerme imkanına kavuşuyordu. 1902’den itibaren alayla şöyle diyordu: “Her derde deva bir ilaç olarak genel greve iman ediliyor (…) soyut, mutlak bir kategori olarak, her an ve her ülkede uygulanabilir ve etkili olacağı düşünülen, sınıf mücadelesinin yegâne silahı olarak genel greve iman ediliyor. Fırıncılar çörek vermeyi bırakıyor, sokak lambaları sönük kalıyor, demiryolları ve tramvaylar çalışmıyor ve her şey çöküyor!”. “Kâğıda çizilmiş bir şema, havada sallanan bir değnek gibi” diyerek hicivle yaklaşıyordu konuya[2].

Birinci Rus devrimi sırasında şöyle haykırıyordu: “Mutlakiyetçiliğin tek bir darbeyle, anarşist şemaya uygun biçimde ‘süreklilik içindeki’ tek ve yegâne bir genel grevle yıkılacağını beklemek tam bir ahmaklıktır”. Fakat 1905’i karakterize eden, hem birbirinden ayrı hem de bir bütün oluşturan o ardı ardına patlayan genel grevlerin süreklilik içerip içermediği, yegane olup olmadığı konularına takılmak anarşistlerle meleklerin cinsiyetini tartışmak anlamına gelmiyor muydu?[3]

Anarşist genel grev böylece bir “mucizevi ilaç” yerini tutuyordu. Rosa’ya göre “bir evrimin veya tarihsel zorunluluğun sonucu değil”, herhangi bir anda isteğe göre kullanılacak veya reddedilecek bir şeydi. “Başka başvurulacak bir araç kalmadığında genel grev ‘yapıyoruz’- işte anarşizmin kaba anlayışı budur, tüm diğer silahlar hedeflerini kaçırdığında en uzak köşeden çekerek getirilen yedek ağır top gibidir genel grev”. Domela Nieuwenhuis de yıllar boyunca genel grevi sosyal devrimi “yirmi dört saat” içinde başlatmanın yolu olarak övmüştü Luxemburg’a göre (böylece Engels’in tiye aldığı karikatürleştirilmiş “dört haftayı” daha da kısaltıyordu). Genel grev fikrinin Nieuwenhuis tarafından yayılmasının en ufak bir olumlu sonucunun, bir başarısının olmadığını, kimsenin umurunda olmadığını yazıyordu 1910’da. Ve genel grevin en az uygulandığı yer, sendikacıların onu ağzından düşürmediği Fransa’dır”. Orada uzun süredir “yer altına gömülüdür”[4].

Rosa’nın Fransız sosyalizmi hakkında, her zaman sıkı bir malumata dayalı parlak incelemelerini okuyup da Jaures’in reformizmine ve Millerand’ın bakancılığına karşı saldırılarının doğruluğunu gözlemlediğimizde devrimci sendikalizmi anlayamamış olması karşısında hayrete düşüyoruz. Gerçi onun zihninde bu ikisinin birbirine bağlı olduğu doğrudur: Ona göre sendikalizm ve anarşizm eğer tepki olarak Fransız işçileri nezdinde böyle bir itibar görüyorsa bu Jauresci “parlamenter ahmaklığın” hatasıydı[5].

Oysa 1907 Stuttgart uluslararası sosyalist kongresinde, Rosa Luxemburg, en azından kürsüdeki konuşmasında savaşa karşı genel grev ilkesini kabul etmişti. Bir önceki kongrede yani 1904 Amsterdam kongresinde genel grev meselesinin tartışıldığını hatırlatmıştı.  Orada, proletaryada kendi reel gücüne dair yanılsama yaratmamayı öneren ve uluslararası sosyalizmin bir genel grev için yeterince olgun ve hazır olmadığı değerlendirmesinde bulunan bir karar onaylanmıştı. Fakat o zamandan bu yana Rus devrimi meydana gelmişti ve ona göre bu örnekten ilham almamak bir “ihanet” olurdu. 1904’te “ütopya” olarak görülen şey artık öyle değildi. Rus-Japon savaşına son vermeye katkıda bulunan, Çarlar ülkesindeki kitle grevleri değil miydi?

Rosa Luxemburg ayrıca, geriye dönük olarak, 1905 Iena kongresinde alınan kararda sosyal demokrasinin “uzun süre anarşist olarak değerlendirdiği kitle grevinin kimi koşullarda kullanılabilecek bir araç olduğunu” ilan ettiğini hatırlatır (her ne kadar o dönemde henüz savaşa karşı değil genel oy için mücadele söz konusu olsa da).

Fakat Bebel, savaşı engellemek için genel greve ve ayaklanmaya gitmeyi savunan Vaillant-Jaures’in sunduğu cüretkâr bir karar önergesine şiddetle karşı çıktığından Rosa en sonunda partisinin eski merkezci liderinin metnine destek verir. Bununla birlikte Luxemburg hayli maharetli biçimde, Lenin ve Martov tarafından tasdik edilen ve Bebel’in gafil avlanarak önünü kesemediği bir değişikliği kongre tarafından kabul ettirerek bu metnin içeriğini düzeltir. Bu yapılan ekleme ünlüdür: “savaş başladığı takdirde, onun yarattığı ekonomik ve siyasal krizi (…) kapitalist egemenliğin alaşağı edilişini hızlandırmak için kullanmayı” tavsiye ediyordu. Haklı ya da haksız, Rosa bu değişikliğin “belirli bir açıdan Jaures ve Vaillant’dan daha ileri gittiğini” savunuyordu[6].

Öte yandan, 1910’da Kopenhag uluslararası sosyalist kongresinde, “bilhassa savaşa araçlarını sağlayan sanayi dallarında bir işçi genel grevini” öğütleyen Vaillant-Keir Hardie önergesinin “bir başka kongreye” ertelenmesi için en beter reformist sosyal-demokratlarla, Ebert’le, Belçikalı Vandervelde’le, her zaman hasmı olmuş olan Avusturyalı Victor Adler’le ittifak yapmayı gerekli gördü[7].

Bu tuhaf yön değiştirmeler, bu şaşırtıcı zikzaklar, partisinin tutsağı olan Rosa Luxemburg’un bazen anarşist bulup kınadığı bazen de savunarak katıldığı genel grev karşısındaki kararsızlığını gösteriyor. Esasında, Rus devriminden çekip aldığı kitle grevi anlayışı, gördüğümüz gibi özgün bir biçimde genel grevinkine yaklaşmıştı. Hatta kimi anlarda genel grev terimini “kitle grevi”yle birlikte kullanmaktan çekinmiyordu.

Rosa Luxemburg’un kuramsal çalışması, hayatı boyunca, uzun süre belirsiz ve rabıtasız kalacaktı çünkü siyaset yapmaya karar verdiği Alman sosyal-demokrasisinin nüfuzundan tümüyle kurtulmakta zorlanacaktı. Neredeyse hayatının sonuna kadar, yaşadığı anlaşmazlıklara ve hayal kırıklıklarına rağmen orada tutunmaya çalışmıştı.

Bitirirken şunu belirtelim ki her ne kadar çalışmaları çok sayıda yanlış anlama ve çelişki içerse de Rosa Luxemburg’un en büyük meziyeti, kendisinden önce başka hiçbir Marksistin yapmadığı kadar kitlelerin özeylemliliğinin belirleyici önceliğine vurgu yaparak hem Lenin’in otoriter örgütlenme anlayışına karşı çıkabilmiş hem de Alman sosyal-demokrasisini reformist legalizminden koparmaya çabalamış olmasıdır. Bu son noktaya ilişkin Troçki ona şanlı bir saygı duruşunda bulunur ve hiç şüphesiz Ekim’in galibi [Troçki], 1905 ve 1917 Rus devrimlerindeki kitle hareketine hasredeceği çalışmalarını ondan ilham alarak yazacaktır.

1905 Rus Devrimi üzerinden, genel grevden ziyade kitle grevi olarak adlandırmayı tercih ettiği meselenin Rosa tarafından berrak biçimde kavranışı liberter komünizmin ideolojik cephaneliği için kıymetli bir katkı oluşturuyor; aynı zamanda bugünlerde daha sık rastladığımız ve daha etkili olan bu mücadele biçiminin zanaatkarının, yani işçi sınıfının kendisine rehberlik etmesi için kullanabileceği bir fener teşkil ediyor.

Çeviri: Uraz Aydın

Görsel: Kate Evans, Kızıl Rosa (Epos, 2016)’dan alınmıştır.


[1] Analytique du congres socialiste international, Zürih, 1893, s.20-22.

[2] G.S., s. 30-31.

[3] G.M., s. 114. 

[4] “Weltpolitik und Massenstreik”, 7 Kasım 1905, G.W., IV, s. 400; “Wahlrechtskamp…”, ss. 611-612; “Taktische Fragen”, s. 635

[5] Nettl, cit., I, ss. 241-242, 367-368; R. Luxembourg, Le Socialisme en France, cit., (“Social-démocratie et parlementarisme”, 5-6 Kasım 1904), s. 219-221.

[6] Analytique du congres socialiste international de Stuttgart, 1907, ss. 116-182; Brécy, cit, s. 81; Nettl, cit., ss. 498-399, 401.

[7] Analytique du congres socialiste international de Copenhague, 1910, ss. 311-332; Brécy, cit., ss. 27-28, 42-43.

“Bunlar Gazeteci Değil İş Takipçisi”: Emre Tansu Keten ile Söyleşi

İmdat Freni yazarı Emre Tansu Keten ile Evrensel gazetesinden Gözde Tüzer’in mafya, siyaset ve medya ilişkisi hakkında yaptığı söyleşiyi aşağıda yayınlıyoruz.

Siyaset-mafya-medya üçgeninin nasıl iç içe geçtiği Sedat Peker’in yayımladığı videolarla bir bir gün yüzüne çıkmıştı. Veyis Ateş’in aldığı iddia edilen 10 milyon avro, Özışık kardeşlerin Peker’le olan “samimi” sohbeti ve ismi henüz bilinmeyen 12 gazeteci ve tabii daha bilmediğimiz onlarca hikaye. Tüm bunları KHK ile işten çıkarılan Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Araştırma Görevlisi Emre Tansu Keten ile konuştuk. Keten bu isimlerin “gazeteci” olarak tanımlanmaması gerektiğinin altını çizerken, “Veyis Ateş de, Özışık kardeşler de münferit tiplemeler değil. Bunlar AKP gazeteciliğinin ortalamasını temsil ediyorlar, hatta AKP medyasının simgeleri olarak da anabiliriz bunları ve yaptıklarını” diyor. 

Keten AKP medyası çalışanlarının kariyer basamaklarını üçer beşer çıktıklarını ve Veyis Ateş’in hızlı yükselişinin bunun bir örneği olduğunu aktarırken şunu belirtiyor: “Ancak medya alanının yüzde 90’ını AKP kontrol ediyorken ve artık bu kesimdeki hemen herkes ‘hükümete yakın gazeteci’ haline gelmişken rekabetin kriterlerini ve kimin bu basamakları çıkacağını ne belirliyor diye de sormak lazım. Bu sorunun cevabının, gazeteciliğe dair yetenekler olmadığı açık.”

Keten ayrıca ekliyor: “AKP, muhabirinden haber müdürüne kadar bu isimleri gazetecilik yapsın diye değil, İletişim Başkanlığı ve danışmanlar tarafından üretilen propagandaları aktarsın ve AKP’nin lehine olacak şekilde kurgu metinler üretsin diye işe alıyor.”

“GAZETECİ OLARAK ANILMALARI İŞ TANIMINA AYKIRI”

Sedat Peker’in açıklamaları sonrası ortaya bir bir dökülen mafya-siyaset ilişkilerinin içinde medya da var. Tüm ilişkiler içinde ‘gazeteciler’ de yer alıyor maalesef. Özışık kardeşlerden, Veyis Işık’a hatta kim olduğu bilinmeyen 12 gazeteciye kadar pek çok isim var ortalıkta. Tüm bu ilişkiler arasında gazeteciler nerede duruyor? 

Oldukça merkezi bir yerde duruyorlar, ama bu isimleri gazeteci olarak tanımlamamak gerektiğini düşünüyorum. Peker’in ifşaları sonrasında kirli ilişkileri ortaya çıkan isimlere baktığımızda, bunların AKP’nin iktidar olmasının ardından medyada çalışmaya başlamış ya da yıldızı parlamış kişiler olduğunu görüyoruz. Özışık kardeşlerin, açtıkları internet sitesi vasıtasıyla belediyelere yöneldiği, Veyis Ateş’in, önceden de arasının iyi olduğu Soylu’nun yükselmesiyle paralel bir şekilde medyada yükseldiği ortada. Peker’in ifşalarıyla birlikte bu isimlerin, kirli ilişkiler içerisinde nasıl bir işlev yüklendikleri, hangi işleri gördükleri de açıkça görüldü. Durum buyken, bu isimlerle birlikte AKP medyasında çalışan ciddi bir kesimin gazeteci olarak anılması, gazeteciliğin iş tanımına aykırı bir şey. Bunları iş takipçisi, propaganda memuru veya ara bulucu olarak tanımlayabiliriz. Bunu birilerini aşağılamak ya da aforoz etmek için değil, tamamen iş tanımına, üstlendikleri görevlere ve ortaya çıkarttıkları ürünlere bakarak söylüyorum. Ayrıca bu isimlerin gazetecilik alanı içerisinden değil de, bir suç örgütü lideri tarafından rezil edilmesi de birçok şeyi anlatıyor. Bunlar gazetecilik alanı içerisinden gelen her eleştiriye karşı tamamen korunaklıydı, çünkü gazeteci değillerdi. Sonuçta gerçek iş arkadaşları tarafından rezil edildiler.

“AKP MEDYASININ SİMGELERİ”

Aslında siz de söylediniz. İş takipçiliği ya da ara buluculuk diye. Örneğin Veyis Ateş Halk TV’de sorulara cevap verdi. “10 milyon avro” istemedim dedi ama Sezgin Baran Korkmaz “istedi” dedi. ‘Gazeteciler’ siyasetçiler arasına aracı olarak girebilir mi? Bu nasıl olabiliyor? 

Aracılık, gazetecilik mesleğinde yeri olmayan bir iş. Gazetecinin görevi Sezgin Baran Korkmaz’ın faaliyetlerini ve bunların siyasetçilerle ilişkisini ortaya çıkartmak, kamuyu bu konuda olabildiğince bilgilendirmektir sadece. Neyse ki, bunu şu an yetkin bir şekilde yapan gazeteci arkadaşlarımız var. Veyis Ateş’in yaptığı ise, devlet içerisindeki bağlantılarını paraya tahvil etmek için Korkmaz’ın içerisine düştüğü durumu kullanmak. Bildiğiniz gibi Korkmaz, kendisinin Ateş’i aramadığını, tersine Ateş’in kendisini arayıp böyle bir teklifle geldiğini söyledi. Burada AKP tipi gazetecilerin sadece ellerindeki medya kurumlarını değil, devlet içerisindeki ilişkilerini de, kendilerini zengin etmek için, araçsallaştırdığını görüyoruz. “Bu nasıl olabiliyor” sorusunu hemen her gün, başka olaylar bağlamında, soruyoruz herhalde. AKP’nin çeşitli yöntemlerle yarattığı kendisinin kontrolündeki medya alanının, gazeteci profilini de değiştirmesi kaçınılmazdı. İşini hakkıyla yapan gazeteciler ana akımdan kovulunca, alana hakim olanlar, bu gazeteci olarak anmamalıyız dediğimiz isimler oldu. Bu açıdan Veyis Ateş de, Özışık kardeşler de münferit tiplemeler değil. Bunlar AKP gazeteciliğinin ortalamasını temsil ediyorlar, hatta AKP medyasının simgeleri olarak da anabiliriz bunları ve yaptıklarını.

“TELEVİZYON HÂLÂ ÇOK GÜÇLÜ”

Yapılan bir ankete göre Cumhur İttifakı seçmenlerinden yüzde 40’ı Sedat Peker’in açıklamalarını izlememiş. Ancak toplam izleyen her 4 kişiden 3’ü Sedat Peker’e inanıyor. Her gün ortaya çıkan başka bir skandal hükümete yakın medyada tek satır yer almıyor. Medyanın bu bölünmüş yapısı halkın bilgi almasını nasıl etkiliyor?

KONDA’nın 2019 sonunda açıkladığı araştırma sonuçlarına göre “Haberleri televizyondan mı takip ediyorsunuz?” sorusuna “her zaman” ve “sık sık” cevaplarını verenlerin toplam oranı yüzde 78; “haberler için hangi kaynağa güvenirsiniz?” sorusuna “televizyon” olarak cevap verenlerin oranı ise yüzde 72’ydi. Yani biz her ne kadar yeni medya araçlarıyla yaşıyor olsak ve herkesi kendimiz gibi sansak da, geleneksel medya, özellikle de televizyon hâlâ çok güçlü. Haberleri tamamen televizyondan edinen insanların Peker videolarından hiçbir şekilde haberi olmaması gibi bir olasılık da mümkün. İnsanların tercihlerini bir yana bırakırsak, televizyonun, on yıllara dayanan birikimle birlikte, İnterneti katbekat aşan bir meşruluk gücü de var. Yani olayları televizyonda görmedikçe inanmayan insanlardan söz ediyorum. Bu anlamda Peker videoları ve bunlar üzerine yapılan haberler, televizyonun meşruluk alanından tamamen dışlanmış durumda. Bu açıdan bakıldığında, Peker videoları gibi, başka bir ülkede hükümet devirecek düzeyde, çok önemli bir olayın televizyon kanallarında “haber değeri” görmemesi gibi bir garabetle karşılaşıyoruz. Yani, gazetecilik halkın haber alma hakkı için çalışan, öncelikle kamuya karşı sorumlu olan bir meslek olmasına rağmen, kendisine gazeteci diyen geniş bir kesim halkın haber alma hakkını engellemek için seferber oluyor. Bu seferberliğin sonuç verdiğini de söyleyebiliriz.

YENİ GAZETECİ TİPİ

Bununla bağlantılı olarak yüzde 95’i hükümetin elinde olan bir medya ortamında gazetecilerin, siyasetçiler arasına mesafe koymasından ya da “gazetecilik” yapmasından bahsetmemiz mümkün mü? 

Daha önce söylediğim gibi, AKP’nin yıkıp, baştan kurguladığı yeni medya düzeni, kaçınılmaz olarak yeni bir “gazeteci” tipini de üretti. Bu yeni tip ya da AKP tipi “gazeteci”, zaten maaşını da, oradaki konumunu da tamamen bir siyasi partiye borçlu. AKP, muhabirinden haber müdürüne kadar bu isimleri gazetecilik yapsın diye değil, İletişim Başkanlığı ve danışmanlar tarafından üretilen propagandaları aktarsın ve AKP’nin lehine olacak şekilde kurgu metinler üretsin diye işe alıyor. AKP medyasına dahil olan gruplara baktığımızda, aslında klasik anlamda bir medya patronluğundan da söz edemeyiz. “Havuz medyası” tanımının da işaret ettiği gibi, bu medyayı finanse eden bir havuz var ve bu kurumların sahiplik yapıları, sık sık değişen, nöbetçiler tarafından yürütülüyor. Bu anlamda, aslında bu medya çalışanlarının asıl işvereninin AKP olduğunu söyleyebiliriz. İşvereni iktidardaki siyasi parti olan, belirli siyasi görevlerle işbaşı yaptırılmış insanlardan, gazetecilik yapmasını ve siyasetçilerle arasına mesafe koymasını beklemek “haksızlık” olur

KARİYER BASAMAKLARINI ÜÇER BEŞER ÇIKANLAR

Veyis Ateş’in sorularını yanıtladığı İsmail Saymaz’ın bir sorusu vardı “Sizin kariyer basamaklarını tırmanmanız Süleyman Soylu’nun yükselmesine paralel olarak mı ilerledi?” diye sordu. Soruyu size soralım. Hükümete yakın gazeteciler ‘kariyer basamaklarını’ daha mı hızlı çıkıyor? 

AKP medyası çalışanlarının kariyer basamaklarını üçer beşer çıktıkları ve Veyis Ateş’in hızlı yükselişinin bunun bir örneği olduğu doğru. Ancak medya alanının yüzde 90’ını AKP kontrol ediyorken ve artık bu kesimdeki hemen herkes “hükümete yakın gazeteci” haline gelmişken rekabetin kriterlerini ve kimin bu basamakları çıkacağını ne belirliyor diye de sormak lazım. Bu sorunun cevabının, gazeteciliğe dair yetenekler olmadığı açık. AKP medyasında birilerinin hızla yükselmesi ya da diskalifiye olması, yine parti içindeki güç odaklarına olan yakınlıklarına, onlar tarafından kollanıp kollanmadıklarına bağlı. Veyis Ateş, yükselen bir değerin hizmetinde olduğu için, şanslı bir şekilde, kendisini Habertürk’ün başında buldu. Yani, parti içindeki güç mücadeleleri, birebir olarak AKP medyası içerisindeki dengelerde yankısını buluyor diyebiliriz. Biraz geçmişe dönüp baktığımızda, bugünün muhalifleri olan, Kemal Öztürk ve Akif Beki gibi isimlerin, AKP’nin medyayı ele geçirme operasyonlarında önemli görevler üstlendiklerini görebiliriz. Bunların o cenahtan kopması da gazeteciliğe dair ilkesel bir tavırla değil, parti içindeki mücadelelere yönelik siyasi tercihlerle ilgiliydi.

AKP sonrasının gazetecilik alanını nitelikli bir şekilde inşa etmek istiyorsak, Peker videolarıyla daha açık bir şekilde gördüğümüz medya alanındaki çürümenin temellerini, tarihini ve aktörlerini unutmamamız gerekiyor.

“GAZETECİLİĞİ PARAVAN OLARAK KULLANIYORLAR”

Gazeteciler nerede duruyor dedik ama gazetecilik nerede duruyor? Örneğin Hadi Özışık Sedat Peker’le ilgili görüşmesine dair “Oradaki hatam mesafeyi koruyamamam” dedi.  “Bir gazeteci olarak sohbet yaptım” dedi. Böyle bir şey mümkün mü?  

Gazeteci, haber yapmak için herkesle görüşebilir. Görüştüğü kişiye sempati de, nefret de besliyor olabilir, ama bu duygularını gazeteci-kaynak ilişkisine yansıtmamalıdır. Bu da gazeteci açısından bir mesafeyi zorunlu kılıyor. Özışık-Peker olayında ise, zaten bir haber yapma kaygısı yok, yani Özışık, Peker’le bir gazeteci olarak konuşmuyor. Yasa dışı bir şekilde para kazanan ve birbirine düşmüş insanlar arasında ara buluculuk yaparak, yasa dışı bir şekilde para kazanmak ya da çıkarlarını güçlendirmek için uğraşıyor. Bu nedenle Özışık’ın eylemlerini gazetecilik etiği açısından değerlendirmek zor. Gazeteciliği, yaptığı asıl işlere bir paravan olarak kullanıyor sadece. Nasıl ki mafya liderleri kendilerine “iş adamı” diyorsa, burada da gazeteci sıfatı aynı işlevi görüyor iş takipçileri için. Tabii burada bu isimlerin elindeki medya gücünü de unutmamak lazım. Mafyanın aracı şiddetse, bunlar da ellerindeki televizyon, gazete ve haber sitelerini, benzer bir mantıkla, araç olarak kullanıyor.

Çin Kültür Devriminin Çifte Doğası – Livio Maitan

Çin Kültür Devriminin, altmışlı yıllar boyunca radikalleşen kuşaklar üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Birçoğu bu devrimi idealleştirerek, SBKP’nin 20. kongresinin resmî açıklamalarının ardından Sovyetler Birliği’nin artık oynayamayacağı “Sosyalizm modeli” rolünü ona atfetmişti. Çin’de gerçekleşen bu olaylara dair Marksist bir analiz sunabilmek amacıyla Livio Maitan binlerce resmi Çin belgesini tarayarak, bunların eleştirel bir okumasını yapmıştır. 1969’da, o dönemler revaçta olan idealleştirmelerin akıntısına karşı yaptığı analizi kitap olarak yayınlamıştır (Partito, esercito e masse nella crisi cinese; yay. Samonà e Savelli). İngilizce ve Fransızca’ya çevrilen bu kitabın sonuç bölümünün bir kısmını yayınlıyoruz (1).

Son tahlilde, Kültür devrimi bu kitabın birinci bölümünde açıklanan ve sentezleştirerek incelediğimiz Çin Devrimin bağlamı tarafından belirlenmiştir. Yönetici grup bir çıkış yolu bulmalıydı. Bürokratik sistemin uluslararası krizi ve Stalin’in ölümünün ve 20. kongrenin ardından SSCB’de benimsenen yedek çözümleri reddetmiş olmaları, Çin yöneticilerini bu çıkışı aramaya daha da sevk ediyordu. Devletin tepesinde yaşanan çatışmalar yarattığı kargaşa ve Maocu grubun öncelikle öğrencileri ardından da işçileri ve köylüleri seferber etme kararıyla birlikte, ülkenin toplumsal güçleri bu fırsatı değerlendirerek kendi taleplerini ifade etmeye ve kendi çıkarlarına tekabül eden çözümler dayatmaya başlamıştı.

Yaptığımız tahlil eğer doğruysa, Kültür devrimi bir önceki döneme göre niteliksel bir sıçrama teşkil etmiyor. Çoğu kez pratikte gerçekleştirilmekten ziyade ilan edilmekle kalmış niceliksel değişimlere karşın, ne temel üretim ilişkileri, ne de tarımsal ve sınai üretim aygıtının örgütlenme ve yönetim biçimleriyle toplumsal ve siyasal ilişkiler niteliksel açıdan değişmiştir. İdeolojik düzeyde, yeni söylemler ve vurgular, başka dönemlerde, özellikle de 1958-1960’ta formüle edilmiş anlayışların yeniden kullanılmasının ve devreye sokulmasının yanında zayıf kalmıştır.

Eğer bir yenilik unsuru mevcutsa, bu bir kitle seferberliğinin kışkırtılmasında değil (çünkü Parti’nin ve Halk Cumhuriyeti’nin tarihinde bu daha önce görülmüştür), bu seferberliğin aygıtın normal kanalları ve mekanizmalarının dışında tasarlanmış olmasında yatar. Ve böylesi bir dinamik kazanması da bundan kaynaklanır, özellikle de seferberlik derinleşip yayıldıkça. Oysa bu unsur bile, her ne kadar önemli olsa ve gelecekte bazı gelişmeleri tetikleme potansiyeli taşısa da, kendi başına belirleyici değildir. Belirleyici kriter, bu unsurun temeldeki siyasal ilişkiler üzerinde ne denli etkili olduğu meselesinde yatar. Son safhada, aygıtın geçmişe oranla ancak kısmi biçimde ve yüzeysel düzeyde değişerek yeniden şekillendiğini daha önce görmüştük. Bu nedenle Kültür devrimi esasında devrimin zaferinden ve daha sonraki bürokratik evrim sürecinden doğan toplum çerçevesinde reformist bir hareket olmuştur. “İktidar fetihleri” alt düzeylerle sınırlı kalmış ve iktidarın belirleyici merkezlerine yayılamamıştır: Bu da Kültür devriminin doğasının açık bir tasdikidir.

Kültür devriminin bu karakterizasyonu çeşitli görünümlerinin karmaşıklığını gözardı etmez. Bir yandan, son aşamada kendi hakimiyetini dayatmayı beceren bürokratik aygıtın bir kesiminin siyasal operasyonunu, öte yandan tepenin yönetiminden ve denetiminden kaçmaya meyleden bir dinamik uyarınca toplumun en geniş katmanlarının seferberliğini içeren hareketin bu ikili doğasını kavrayabilmek Çin’deki son üç senenin krizini anlamanın temel koşuludur. Bu deneme, yorumumuzun kanıt yerine konan iddialardan veya önceden hazırlanmış şemalardan çıkarsanmayıp, resmi kaynaklardan dolaylı veya dolaysız olarak teyit edilebilecek büyük miktarda analitik veriye dayandığını gösterebilmelidir.

Karakterizasyonumuz, çeşitli sınıflar, çeşitli toplumsal gruplar arasındaki ilişkilerde meydana gelen yer değiştirmeleri de yok saymaz: Bu türden değişimler, esasında her gerçek reform hareketinde görülen tipik gelişmelerdir.

Geçmişin bir kalıntısı olan ayrıcalıklı tabaka (ulusal burjuvazi) ağırlığının azaldığına tanık oldu, özellikle de ekonominin yönetiminde ve “iktidar fetihlerinin” gerçekleştiği idari düzeylerde (her ne kadar kimi arızi durumlar dışında tazminat ödemelerinin yürürlükten kaldırılması kararı alınmadıysa da). Köylerde, komünlerin üst tabakaları yapısal konumlarını yitirmediler fakat alt tabakaların eylemliliğinin önceliğine yeniden vurgu yapılması üzerine Kültür devriminden ideolojik ve politik açıdan zayıflamış biçimde çıktılar. Aldığı ücretler ile yaşam ve çalışma koşulları açısından oldukça farklı bir konumda bulunmayı sürdüren işçi sınıfı ise, piramidin temelinde yani üretim birimi düzeyinde dolaysız veya deforme biçimde etkisini artırır. Bu etki artışı daha düşük ölçüde olmakla birlikte ara düzeylerde de hissedilir. Egemen tabakanın içinde güç kazanan askeri bürokrasidir, özellikle de krizin en can alıcı anlarında. İlk başlarda Kültür devriminin öncüleri, belirli ayrımlar yapmak mümkün olduğu ölçüde, siyaset bürokrasisinin konumlarını güçlendirmeyi hedefliyordu; fakat bu amaca ne denli ulaşılabildiğini söylemek zordur (Mao’nun çevresindeki merkezi grubun konumlarının sağlamlaşması genel olarak bürokratik katmanların otomatik biçimde güçlendiği anlamına gelmez, ki bu kesimlerin kitle hareketinin doruk noktalarında sert bir sarsıntı geçirdiği yadsınamaz). Tam tersine, öyle görünüyor ki ekonomik ve teknokratik kesimler 1961 ve 1965 arasında kazandıkları konumların birçoğundan vazgeçmek durumunda kalmıştır. Daha genel düzeyde, Kültür devrimi siyaset bürokrasisinin bilgilerine, dürtülerine –ve çıkarlarına– daha çok tekabül eden ve onun hegemonyasını daha da destekleyecek kavrayışları ve çözümleri yeniden devreye sokmuş ve dayatmıştır (ne zamana kadar? Bu hâlâ bir soru işareti). (…)

Mao Çe-Tung’un kişiliği, iktidarın ele geçirilmesinin öncesinde de sonrasında da, devrimin seyrinin çelişkilerini ifade eder ve sentezleştirir. Mao 1927’den itibaren Stalinist Komintern’in siyasetini eleştirmiş ve Parti yönetimi tarafından benimsenen oportünist uzlaşmanınkinden farklı bir doğrultuya sahip bir çizginin anahatlarını çizmiştir. Bununla birlikte, uzun yıllar boyunca Komünist partilerin ortodoksluğunun dışına çıkmamış ve Partinin yönetiminde ve örgütlenmesinde temelde Stalinist kriterler uygulamıştır: Bugün bile hâlâ, büyük bir Marksist-Leninist olarak gördüğü Stalin’in savunusunu yapmakta ve onun yirmili ve otuzlu yıllardaki olaylara ilişkin yorumlarını benimsemeyi sürdürmektedir. Birçok kez komünist hareketin en sağcı tutumları arasında yer alan yönelimleri sahiplenmiştir, yalnızca ulusal burjuvazilerle değil, 1925-1927 Çin devrimi Çan Kay Çek’in Kuomintang’ının doğasını açığa vurduktan sonra bile bu partiyle işbirliğini savunmuştur. Oysa, 1946-1947 yükselişi sırasında belirleyici bir tercih yapma aşamasında bulunduğunda, Stalin’in iradesini ve “tavsiyelerini” bir kenara bırakıp köylü ayaklanması kararını almış ve kızıl orduyu ülkenin fethine doğru sürüklemiştir: On yıl sonra komünist hareketin solunun başlıca sözcüsü olacağı bir mücadele başlatır.

Mao, kapitalizmin alaşağı edilmesinde yönetici rolünü üstlenen Parti’nin başında bulunmuş, fakat zaferin ardından bir bürokratikleşme sürecini yönetmiştir, ta ki belirli bir andan itibaren bunun sonuçları onu telaşa düşürene kadar. Kitlelerin her konuda karar vermesi gerektiğini ve onların okulundan geçmek gerektiğini ilan etmiş ve ettirmiştir, fakat kendi kişiliğinin sınırsız kültünün simgesi haline geldiği otoriter bir paternalizme dayalı, siyasal açıdan en uç düzeyde merkezileşmiş ve monolitik eğilimli bir sistem kurmuştur. Sovyetlerin eski sömürgelere yönelik siyasetini eleştirerek emperyalizme karşı amansız bir mücadele vermenin gerekliliğini savunmuş, ama aynı zamanda Endonezyalı komünistlerin katledilmesine sebep olan ve Pakistan’daki taraftarlarını felç eden burjuvaziyle işbirliği ve uzlaşma çizgisini esinlemiştir. Kendisini bürokrasi karşıtı mücadelenin sözcüsü olarak sunmuş fakat Stalin’e, yani bürokrasinin ideolojik hegemonyasını ve egemenliğini en iyi temsil eden kişiye sahip çıkmayı sürdürmüştür. En geleneksel biçimde mısralar kaleme almış ve belirgin bir edebi değere sahip söylevlerde bulunmuştur, ancak, sanatsal ifadeyi kaba bir propaganda aracına indirgeyen en sert jdanovculuktan esinlenen kampanyalar yürütmüştür. Böylesine çelişkili bir kişilik –tıpkı ifade ettiği toplumun, siyasal grubun ve toplumsal tabakanın çelişkili olduğu gibi– hakkında yapılacak değerlendirme ancak diyalektik olabilir ve verili bağlamlarda nesnel olarak oynamış olduğu, halen oynadığı ve oynayacağı rolle bağlantılı olmalıdır. Aksi halde anlayamama veya methiyeci yüceltme gibi iki zıt engelden kaçınmak mümkün olmaz.

Fakat Mao’nun ve Maoculuğun ötesinde, esas mesele Çin devriminin perspektiflerine ilişkin olandır. Çin toplumu içinde hapsolduğu çelişkiler döngüsünden ancak iki temel koşulda çıkabilir: Kendi ülkesindeki sosyalizm inşasını, eski toplumun mirası olan ulus-devletlerin engellerini yıkarak uluslar-üzeri bir sosyalist inşanın organik bağlamı içine yerleştirmek ve işçilerin ve köylülerin hakikaten yönetici bir rol üstlenmelerini ve temel sorunları kendi çıkarları ve özlemleri açısından çözmelerini, yeni ayrıcalıklı tabakaların çıkarlarının ve hedeflerinin araya girmesiyle şekilsizleşmemiş bir sosyalist inşanın ihtiyaçları açısından çözmeyi sağlayacak gerçek bir demokrasi kurmak. Ancak bu yolda ilerlendiği taktirde, bürokratik yozlaşmanın temelinde yattığı ve aşılmasını engellediği ve geciktirdiği geri kalmışlık koşullarının üstesinden gelinebilecektir.

Bürokrasiye karşı tamamlanmış veya tamamlanma yolunda olmaktan uzak gerçek mücadele hâlâ başlatılmayı bekliyor. Bu, tabanın kopuşa, niteliksel bir sıçramaya, kısacası devrime yönelik bir mücadelesi olmalıdır. Bu mücadele, ne denli geniş olsa ve putkırıcı görünmek istese de, her türden reform ve auto-reform hareketinden niteliksel açıdan farklı olmak zorundadır.

Çeviri: Uraz Aydın

(1) Bu yazı Livio Maitan’ın, Le parti, l’armée et les masses dans la révolution culturelle chinoise (çev. Anna Libera; Coll. Livres Rouges, François Maspéro, Paris 1971) [Çin Kültür Devriminde Parti, Ordu ve Kitleler] kitabının “Kültür Devriminin Anlamı ve Çin’in Toplumsal Doğası” başlıklı 16. bölümünden alışmıştır. IV. Enternasyonal’in siyasal analiz dergisi Inprecor’un Livio Maitan özel sayısında (no. 498-499, Ekim-Kasım 2004) yayınlanmıştır. Çeviri ise Yeniyol’un Yaz 2008 tarihli 30’uncu sayısında yayınlanmıştır.