İmdat Freni

Gündem

“Maden İşçilerinin Mücadelesine Selam Olsun!”

Bağımsız Maden-İş öncülüğünde haftalardır ödenmeyen ücretleri ve tazminatları için eylem yapan ve Ankara’ya yürüyüşleri sürekli engellenen Ermenek ve Soma maden işçileri 16 Kasım’da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yla görüştü. Soylu’nun 15 Ocak’a kadar bir çözüm üretileceğini söylemesi üzerine madenciler sürecin takipçisi olacaklarını ifade ederek eylemlerine şimdilik son verdi. Bağımsız Maden-İş tarafından yapılan açıklamayı aşağıda sunuyoruz:

BASINA, KAMUOYUNA, MADEN İŞÇİLERİNE

Bir direnişi daha başarı ile bitiren Maden işçilerinin mücadelesine selamlar…

Geçen yıl  aynı vakitlerde 33 günlük bir direnişle  önce Türkiye Kömür İşletmeleri’ne hizmet alımı sözleşmesiyle çalışan 2200 Eynez işçisinin ödenmeyen haklarını  2020 Şubat ayından ödenmesini sağlamıştık ardından Mart ayının sonuna kadar çıkması gereken yasa sözü pandemi gerekçesiyle tutulmayınca Mayıs sonunda başladığımız eylemler ve ardında Temmuz ortasında Soma Meydanında geceli gündüzlü yürüttüğümüz direnişle katil şirket Soma Holding’e bağlı rödovans sözleşmesiyle TKİ’ye çalışan Atabacası, Işıklar, Geventepe  işçilerinin ödenmeyen haklarını bu kez yasa yaparak ödettirmiştik. Uyar Madencilik işçileri akla mantığa, hukuka aykırı biçimde yasanın dışında tutuldu. 14 yıllık mağduriyetler yaratmış Uyar patronu Azim Uyar bir kez daha siyaset, sarı sendika ve devlet bürokrasisince bir kez daha korunmuş, kollanmıştı.

Biz geçen yıl yola çıktığımızda pankartımızda Uyar Maden İşçileri yazıyordu.  Ancak Uyar işçileri oldukça bilinçli bir biçimde bizim mücadelemizden ayrı tutuldu, bölünmeleri sağlandı. Ancak yasa çıkıp Uyar işçileri kapsamın dışında bırakılınca ihanetin düzeyi işçilerce kavrandı. Topluca sendikamıza geldiler ve bizim alın terimizin karşılığını almamız için kavga etmek dışında bir seçeneğimiz kalmadı dediler. Ve bir son çare mercii olarak Bağımsız Maden-İş Sendikamız öncülüğünde Ağustos ayında mücadeleye başlandı.  Soma içinde gerçekleştirdiğimiz eylemlerin, basın açıklamalarının ardından artık herkesin bildiği gibi 12 Ekim’de Ankara yoluna çıktık. Uyar maden işçileriyle aynı yoksulluk içinde haksızlığa uğramış, açlık, geleceksizlik, belirsizlikler içinde kıvranan emekçi halkımıza derdimizi anlatmak, korkan elleri korkusuz kılmak, susan dilleri konuşturmak, görmeyen gözleri görür yapmak dışında yolumuz yok dedik. Zaten yaşamıyoruz ki ölümden korkalım diyen bir madenci birliğiyle yollara düştük.

Daha ilk adımda Soma meydanında yüzlerce kolluk gücü tarafından iki saat fiilen gözaltında tutulduk. Yolu açtırıp 301 kardeşimizin mezarlığına kadar yürüdük. Fakat orada da beş gün mezarlıkla, foseptik çukuru arasına beş gün hapsedildik.  İlk müzakere çağrısı geldi. Heyetimiz TKİ Genel Müdürü ile Ankara’da görüşme yaptı. Genel müdür benim yetkim yok dedi. Oyalanmaya tepkimizi gösterdik. Bir gece yarısı 100 maden işçisinin yaratıcı organizasyonuyla ablukayı yardık ve kendimizi Salihli Durasallı’ya attık. Yüzlerce kolluk gücü tarafından çadırlarımız kuşatıldı. Bulunduğumuz noktayı yarım saat içinde terketmezseniz sizi ezeceğiz, dağıtacağız, devletin gücünü göstereceğiz denildi. Öyle mi Alay komutanı, vallahi de billahi de korkmuyoruz sözü işte o haddini aşmış tehdide karşı gecenin karanlığını yarıp bütün ülkeye bir cesaret feneri olarak yayıldı. Gece Saat 4.30 da gözaltına alındık. Suçlama bile yapılmadan serbest bırakıldık. Salihli’de bir hafta kaldık.

İkinci müzakere zemini kuruldu. AKP Grup Başkan Vekili, Cumhurbaşkanı Danışmanı Av Özlem Zengin’le heyetimiz TBMM’de bir görüşme gerçekleştirdi. Özlem Zengin, beş on gün süre istedi mutlaka bir çözüm yolu bulacağını söyledi. Soma’ya somut bir çözüm zemini olmadan dönmemeye yemin etmiş madenci geçen yıl ki direniş alanı olan Kırkağaç Çamında verilen sözün nöbetini sürdürürken 116 insanımızı kaybettiğimiz İzmir Depremi yaşandı. Apar topar kazma kürek alarak 14 kişilik arama kurtarma için bir buçuk saat içinde İzmir’e geçtik ve İBB itfaiyenin koordinasyonuyla üç gün süreyle gece gündüz çalıştık. Binaların kusurlu planlandığına, kötü malzemeyle inşa edildiğine, yani göz göre göre gelen cinayete şahitlik ettik. İzmir halkının yasının parçası olduktan ve verilen sözün süresi iki gün geçtikten sonra tekrar yola çıktık. İlk günden beri patronu kollamak adına önümüze konulan uyduruk yasaklamalarla karşımıza çıkıldı. Yol defalarca kesildi. Tekrar gözaltı yaşandı.

Ardında Uşak yolundayken Gölmarmara’da Manisa Valisi’nin görüşme daveti geldi, heyetimiz önce valiyle ardından ertesi gün Ankara’da İç İşleri ve Enerji Bakan yardımcılarıyla görüşme gerçekleştirdi. Sorun çözümü için İçişleri, Enerji ve Çalışma Bakan bürokratlardan oluşan bir komisyon kuruldu. Komisyon görevini tamamlayıp bakanlıklara görüş bildirdi. Ardından dün İzmir Vilayetler Evi’nde bir hafta Berat Albayrak’ın istifası nedeniyle ertelenen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile heyetimizin görüşmesi gerçekleşti. Üç somut çözüm önerimizi tekrarladık. Süleyman Soylu yarından başlamak üzere en kısa sürede bu sorunu çözeceğim. “Bana Ocak ayının 15’ine kadar süre verin. Ben söylüyorum. Bu süreye varmadan mutlaka bir çözüm üreteceğiz” dedi. Heyetimizle görüşme esnasında, Ermenek maden işçilerinin sorunun çözülmesiyle ilgili Karaman Valisini arayarak  konuştu. Sendikanın talepleri doğrultusunda Ermenek işçilerinin sorununun iki gün içinde çözüme kavuşturulmasını söyledi. Bugün Ermenek’te heyetimizin  Karaman valisiyle nihai çözüm doğrultusunda toplantı yapılacak. Heyetimiz İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya Ocak ayının 15’ine kadar aktif bir takip süreci yürüteceğimizi, şayet söz verilen süre içinde çözüm gerçekleşmez ise 16 Ocak’ta Ankara Yürüyüşü’ne başlayacağımızı iletti. Geçen yıl ki zaferimizin tecrübesiyle diyoruz ki Yaşasın Uyar Maden İşçilerinin Onurlu Mücadelesi ve Zaferi! Bu mücadeleye emek etmiş, sorumluluk almış, dayanışma göstermiş, iyi dilekler dilemiş, dua etmiş herkese ama herkese çok teşekkür ediyoruz.

İki milyona yakın ücretsiz izine mahkum edilmiş işçi kardeşlerimize, milyonlarca işsiz kardeşlerimize, pandemi koşullarında aralıksız çalışmaya mahkum edilmiş işçi kardeşimize, sendika hakları için ya da bizler gibi tazminat hakları için yurdun dört bir yanında direnen Uzel Makine, Atlasjet, Bimeks, Tüvtürk, Özer Elektirk, FZK, Real Market, Cargill, Samsun Çorum Nakliyat Ambarı, Milas Çınartaş, Grup Tekstil, SystemairHSK işyerlerinden işçi kardeşlerimize, KHK’lara karşı direnen kamu emekçisi kardeşlerimize, ömrünü yoksullukla, pandemi korkusuyla sürdüren emekli annelerimize, babalarımıza diyoruz ki yalnız değiliz, birbirimizi görüyoruz.  Patronların dümeninde durdurduğu kokuşmuş sendikal düzen de, bu ilkel, vahşi sermaye düzeni de insan eliyle insan hayatını yağmalıyor, meslek hastalığı, iş cinayeti, uzuv kayıplarıyla kan emerek kar ediyorlar, ve bizler şuna inanıyoruz, mücadelemizde umut örnekleri yaratmaya gayret ediyoruz. Diyoruz ki sıradan, emekleriyle yaşayabilen insanlar olarak cesaretlerimizle yakacağımız korkusuzluk fenerleriyle bu kula kulluk düzenini değiştirebiliriz. İnsanca, eşit, özgür, onurlu, adil bir yaşam sürebileceğimiz bir ülke ortamını yaratabiliriz, yaratacağız da.

Çünkü Son Çare Biziz…

Bizleriz…

Uzatın ellerinizi, kaldırın yumruklarınızı.. KORKMUYORUZ diyerek başlayalım…

İşçi Konfederasyonlarından Ortak Açıklama: Torba Yasa Eşitlik İlkesine Aykırı, Geri Çekin!

TBMM’nin gündeminde bulunan ve güvencesiz çalışmayı yaygınlaştırıp, emekçilerin kıdem ve ihbar tazminatı gibi kazanılmış haklarını gasp etmeyi önüne koyan torba yasa teklifine karşı üç işçi konfederasyonu ortak bir açıklamada bulundu. Açıklamada 25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanların hiçbir şarta bağlı olmaksızın belirli süreli iş sözleşmesi ile (geçici işçi olarak) istihdam edilmesi sonucunda kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklardan yararlanamamalarının büyük haksızlıkların ortaya çıkmasına neden olacağı vurgulandı.

DİSK, Türk-İş ve Hak-İş başkanları tarafından imzalanmış ortak açıklamanın bütününü aşağıda yayınlıyoruz:

“ESNEK ÇALIŞMAYA DÖNÜK DÜZENLEMELER GERİ ÇEKİLMELİDİR”

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK olarak TBMM gündeminde olan torba yasa teklifinin çalışma hayatına ilişkin düzenlemelerinden duyduğumuz ortak kaygıyı ve teklifin yaratacağı sakıncaları kamuoyu ile paylaşıyor ve teklifin İş Hukukuna esneklik getiren hükümlerinin TBMM gündeminden geri çekilmesini talep ediyoruz.

Kanun Teklifiyle belirli süreli iş sözleşmesinin kapsamının genişletilmesi ve yaygınlaştırılması söz konusudur. Belirli süreli sözleşme ile çalışan işçiler, kıdem ve ihbar tazminatı ile iş güvencesi (işe iade davası) hükümlerinden yararlanamadığından bu düzenlemeyi son derece sakıncalı buluyoruz. 

25 yaş altı ve 50 yaş üstü çalışanların hiçbir şarta bağlı olmaksızın belirli süreli iş sözleşmesi ile (geçici işçi olarak) istihdam edilmesi sonucunda kıdem ve ihbar tazminatı gibi haklardan yararlanamamaları büyük haksızlıkların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Yaşa bağlı olarak getirilecek bu düzenleme çalışanlar arasında ayrıma yol açacaktır. Çalışma düzeni ve sosyal adaletin bozulmasına neden olacaktır. Ülkemizde belirsiz süreli iş sözleşmesi esasına dayalı olarak düzenlenen iş hukuku düzeninin alt üst olmasına yol açacaktır. Ayrıca yaşa bağlı olarak getirilen bu ayrım Anayasanın eşitlik ilkesine de aykırıdır.

Kanun Teklifinde 25 yaş altında olup 10 günden az çalışma günü olan çalışanlara yönelik bir düzenleme yer almaktadır. Bu teklifle, 25 yaş altındaki işçilerin uzun vadeli sigorta kollarına ilişkin ödemelerinin yapılması yükümlülüğü ortadan kaldırılmaktadır. Bu teklif çalışanların işsizlik, malullük, yaşlılık, ölüm, iş kazası, meslek hastalığı ve analık gibi hayati öneme sahip haklardan yararlanmasını ortadan kaldıracaktır. Bu düzenlemeyi özellikle sosyal güvenlik hakkı açısından sakıncalı buluyoruz. Yaşa ve çalışma biçimine bağlı olarak sosyal güvenlik haklarından mahrumiyet getirecek bu düzenlemenin de Anayasanın eşitlik ve sosyal güvenlik hakkı hükümleriyle çeliştiğini düşünüyoruz.

Torba kanun teklifinde kısmi çalışmanın yaygınlaştırması amaçlanmıştır. Kısmi çalışma yaşlılık aylığı, malullük aylığı, işsizlik ödeneğine hak kazanma gibi pek çok konuda ciddi hak kayıpları yaratacağı için bu düzenlemeyi sakıncalı buluyoruz. 

Üç işçi konfederasyonu olarak işçilerin başta kıdem tazminatı ve sosyal güvenlik hakları olmak üzere Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış haklarına zarar vereceğini düşündüğümüz bu teklifin geri çekilmesini talep ediyoruz. Ülkemizin küresel salgın ve deprem felaketiyle uğraştığı ve yaralarını sarmaya çalıştığı bu zor günlerde, çalışanları büyük endişelere sevk eden ve hak kayıpları yaratacak bu teklifin TBMM gündeminden geri çekilmesi bütün çalışanların ortak arzusudur. TBMM’deki bütün siyasi partileri bu konuda sağduyulu davranmaya ve işçilerin sesine ve arzusuna kulak vermeye çağırıyoruz. Üç işçi konfederasyonu olarak bu konuda ısrarlı olduğumuzu vurgulamak istiyoruz.

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK olarak, çalışma hayatının sorunlarıyla ilgili düşünülen düzenlemelerin ülkemizde uzun bir geçmişi olan sosyal diyalog mekanizmaları kullanılarak ele alınmasından yana olduğumuzun bir kez daha altını çiziyoruz. 

Kıbrıs’ın Kuzeyinde Seçimler… Zamanın Ruhuna Uygun bir ‘Mağlubiyet’ – Hasan Yıkıcı

Akdeniz’in doğusundaki bu küçük ada yarısı da zamanın ruhundan nasibini alacaktı elbet. Çünkü her ne kadar kaçmaya çalışsanız da, onu aşmaya çalışsanız da sizi kıskıvrak yakalamadan önce ayaklarınızla bastığınız zemine sirayet etmiş, nefes alıp verdiğiniz bağlamı şekillendirmiştir. Dünyadaki sağ popülist, milliyetçi, otoriter liderlik örneklerine yeni bir figür daha; öfke ve duygu politikaları hakimiyeti zincirine bir halka daha eklendi. Politik ve toplumsal kutuplaşma %50-%50 bandına yerleşti, yeni bir meşruiyet krizinin kapısı aralandı… Bununla birlikte yine %50’ye yakın “biat değil özgürlük” diyen ve Ankara’nın müdahalelerine karşı direniş potansiyeli taşıyan bir kesimin varlığı gözler önüne serildi. Kıbrıslı Türklerin seçim sandığından zamanın ruhu çıktı. Şimdi artık mesele zamanın ruhunun bize ne yapacağı veya bizim zamanın ruhu ile ne yapacağımız… 

I.
Mustafa Akıncı ve Ersin Tatar’ın ikinci tura kaldığı seçimlerde, sandıktan %48.3 oy ile Akıncı mağlup çıkarken, %51.69 ile Ersin Tatar galip çık(artıl)dı. Tüm seçim süreci boyunca Türkiye’den adaya gelen AKP ve MHP’li yetkililerin çalışmaları, bölge bölge gezip Türkiyeli nüfusu sandığa götürmek için sergiledikleri çaba, reklam ekipleri ve sahaya dökülen paralara rağmen söz konusu sonuç galip gelen kesimleri tatmin etti mi bilinmez. Fakat ortada bir gerçek var ki, seçimleri Türkiye’deki müesses nizam kazandı. AKP iktidarı çok net bir şekilde, kendisine biat etmeyen ve Türkiye ile ilişkileri ana vatan-yavru vatan değil, eşitlik ve kardeşlik temelinde bir ilişki biçimine dönüştürmeye çalışan Mustafa Akıncı’yı devirmek için ciddi bir efor sarf etti. Kıbrıs’ın kuzeyindeki seçimlere her daim Türkiye müdahalesi olmuştur. Bu AKP iktidarı ile de başlamadı. Fakat ilk kez bu dönem aleni, açık ve pervasız bir müdahale söz konusu oldu. Tüm bu müdahaleler, son 10 yılda daha da bir hissedilir olan Kıbrıslı Türklerin kimliğine ve hayat tarzına dair kaygılar ile de birleşince seçim süreci sadece bir adayın seçilmesi değil aynı zamanda biat ile özgülük, entegrasyon ile federasyon, laiklik ile asimilasyon arasında tercih yapılan bir referanduma dönüştü. Türkiye’den gelen ekiplerin ilk turda sandığa gitmeyen sağ seçmene dair yaptıkları çalışma sonucunda, ikinci turda özellikle Türkiyeli nüfusun yoğunluklu yaşadıkları bölgelerde seçime katılım oranını artarak Ersin Tatar’ın az bir farkla kazanmasını sağladılar. 

II. 

Kıbrıslı Türklerin seçme hakkına ve iradesine bu denli müdahale edilmesi, Türkiye’deki müesses nizamın Kıbrıs’ın kuzeyinde kazanması, %50-%50’lik toplumsal kutuplaşma ve Kıbrıslı Türklerin kimliklerine dair kaygılarının daha da artması yeni bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Bu sonuçları bir kırılma anı olarak değerlendirmek için henüz erken. Fakat Türkiyeli okur bu sonuçlara ve toplumsal konumlanışlara yabancı değil. AKP’nin, bu sonuçlarla birlikte Türkiye içinde ve bölgede izlediği yıkıcı ve agresif politikalaları, Kıbrıs’ın kuzeyinde de kendi hegemonyasını ve tahakküm ağlarını daha da bir tesis etmek için arttırarak sürdüreceği beklenmekte. Tam da bundan dolayı AKP her dediğinin yerine getirileceği, kayıtsız şartsız kendisine biat edeceği ve kendi sözünün-eylemini taşıyıcısı olabilecek bir isim olarak Ersin Tatar’ı seçtirtmek için elinden geleni yaptı. Daha şimdiden Ersin Tatar AKP sözcüsü, UBP ise AKP Kuzey Kıbrıs şubesine dönüşmüş bulunmakta.

III.

AKP’nin bu seçimlerdeki zaferi bir nevi yıllardır uygulanan asimilasyon politikalarının nasıl işlevsel olabileceğini de gösterdi. Türkiyeli nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı bölgelerde AKP ve MHP’liler tarafından yapılan çalışmalar sonucunda Ersin Tatar’a %75 dolaylarında oy çıktı. Sakın yanlış anlaşılmasın, “Türkiye’den gelen göçmenler olduğu gibi Ersin Tatar’ı destekledi” diye bir algı oldukça sorunlu olur. Fakat özellikle merkezden uzak ve taşra bölgelerinde sol tarafından da kendi haline bırakılmış kesimlerin bu tür siyasi istismar ve müdahalelere ne kadar açık olduğunu, hatta bunun bu seçimlerde olduğu gibi bir toplumun kaderini dahi belirleyebilecek potansiyeli taşıdığına dehşetle şahit olduk. Ancak seçimlerden çıkan bir diğer sonuç da, özellikle bundan sonraki dönemde de Kıbrıslı Türklerin AKP politikalarıyla barışık olmayacağı, Erdoğan’ın her istediğini rahat bir şekilde yaptıramayacağı yönünde oldu. Mustafa Akıncı’nın aldığı % 48.3’lük oy Ankara’nın politikalarına karşı ciddi bir direniş ve reaksiyon potansiyeli taşımakta. 

IV.
% 48.3’lük kesim kurucu bir karşı dalganın sürükleyicisi olabilecek mi? Yoksa yıllardır devam ettiği gibi reaksiyoner ve duygular siyasetine devam mı edecek? Kıbrıs’ın kuzeyinde, AKP müdahaleleriyle birlikte özellikle son 10 yıllık süreçte kimliğe, yaşam tarzına ve Kıbrıslı Türklerin siyasal kurumlarına dair artan müdahaleler karşısında, reaksiyoner tavırların dışında kurucu bir sol siyasal hat inşa edilemedi. Fakat buna rağmen güçlü bir demokratik-özgürlükçü ve Kıbrıs’ta barış yanlısı bir potansiyel varlığını koruyabildi. Bu potansiyel daha çok Kıbrıslı Türklerin, AKP’nin sorumlusu olduğu başlarına gelen kötü olaylara dair tepki göstermesi noktasındaki başarısıyla korunabildi. Kıbrıslı Türklerin kendi özgün varoluşlarına dair korku, kaygı, endişe ve statüsüzlüğün getirdiği huzursuzluklar, bu reaksiyonların da güçlenmesine, hassas bir toplumsal sinir haritası oluşmasına yol açtı. Son seçim süreci de zaten, her iki aday tarafında da bu duygu politikasının hat safhaya çıkartıldığı bir süreç olarak deneyimlendi. Evet duygular üzerinden siyaset yapmanın riskleri var, ancak duyguların da toplumsal dayanakları olduğunu ve gerçekten deneyimlendiğini göz ardı etmemek de gerek. Önemli olan duyguları yaratan koşulları konuşmak, onların ortaya çıkmasını sağlayan süreçlerle yüzleşmek. Akıncı seçilmiş olsaydı, bu süreçlerle yeni bir yüzleşme deneyimi yaşanabilirdi. AKP’nin en çok korktuğu da, Kıbrıs’ın kuzeyindeki bu tahakküm mekanizmalarının sorgulanması ve etkilerinin zayıflatılması idi. Belki seçim sonuçları itibariyle AKP’nin korktuğu başına gelmedi. Fakat % 48.3’lük kesimin huzursuz nefesi müesses nizamı rahatsız etmeye devam edeceği de aşikar. 

V.

“Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak eder mi?” Son zamanlarda sık sık gündeme gelen ve yine seçimlerin ardından dillendirilmeye başlanan bir başka huzursuz soru. Fakat bunu tersten soralım, “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini neden ilhak etsin?” Kendi tahakküm mekanizmalarını yaratmış, siyasal figüranlarını seçtirtmiş ve Kıbrıslı Türklerin kurumlarını da, yaşam tarzını da hali hazırda dönüştürmeye devam eden AKP, neden “ilhak” gibi bir belaya bulaşsın? Zaten hali hazırda Kıbrıs’ın kuzeyinde de-facto bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşanıyor. Tanınmayan, statüsüzlüğe mahkûm bırakılan, iradesi bir türlü oluşmamış ve her türlü gasp edilen Kıbrıslı Türkler, hali hazırda resmî ideoloji tarafından şekillendirilen bir ilhak ve entegrasyon süreci yaşıyor. Dolayısıyla tehlikeli ve korkutucu olan, gelecekteki belirsiz ve aşkın bir tarihi anda birilerinin çıkıp ilhak ilan etmesi değildir; esas dehşet verici olan şey ilhak ve entegrasyon çarklarının gündelik hayat ve yaşamın akışı içerisinde zaten hali hazırda işliyor oluşu, dehşet verici olan şeyi içkin bir hal kazanmasıdır.  

Madenciyle Yürü – Timur Soykan

İstanbul Maslak’ta 301 madencinin devasa mezar taşıdır bir gökdelen.

‘Soma Faciası’nın yaşandığı madenin sahibi Alp Gürkan tarafından inşa ettirildi.

Açgözlülükle, para hırsıyla ölümüne çalıştırılan madencilerin ucuz emeğiyle harcı karıldı.

Madenciler toprağı kazarak derine indikçe kat kat yükseldi. 

İşçileri yerin yedi kat dibindeki karanlığa götüren asansörler cam gökdelende ferah evlere, ofislere tırmandı.

İşçi odun desteklerin arasında iki büklüm kazma salladı. Onun kömür bulaşmış alın terinden çalınanlarla yapılmış manzaralı, geniş daireler milyonlarca dolara satıldı.

400 metre derinde yandı işçiler, açgözlü patronun 191 metrelik binası oldu. Üstelik imar planını katlarca aşmıştı, adını da ‘Spine’, (Türkçesi; Omurga) koymuştu.

6.5 yıl geçti Türkiye tarihinin en büyük iş faciasının üzerinden.

Metrekaresi 12 bin dolara satılan ‘mezar taşı’nda hayat günlük gülistanlık.

Otoparkı lüks otomobillerle dolu, ofislerinde büyük şirketlerin bol sıfırlı anlaşmaları imzalanıyor. 2 artı 1 dairenin 3.5 milyon TL’ye satılıp 16 bin 500 TL’ye kiralandığı rezidansında sakinlerini ağırlıyor. 

301 madencinin mezarlığında ise birkaç gün önce meslektaşları sabahlıyordu. Mezar taşlarındaki isimlerin hepsi aynı ölüm korkusunu, aynı ekmeği yıllarca paylaştıkları arkadaşları.

Bağımsız Maden İş Üyesi Soma ve Ermenek’teki madenciler, başlarında sarı baretleri, üzerlerinde ‘Köle değiliz’ yazan yelekleriyle Ankara’ya yürümek istiyor. 

Tek talepleri; annelerinin ak sütü kadar helal, yıllarca birikmiş emeklerinin karşılığı tazminatlarının verilmesi.

7 gündür yollardalar ama her kilometreyi Soma’da ölen işçilere adayacakları yürüyüşe izin vermiyor devlet.

Gaz ve plastik mermiyle müdahale etti jandarma yürüyüşün ilk günlerinde. 

Oysa Anayasa Mahkemesi (AYM) bir ay önce ‘Şehirlerarası karayollarında gösteri ve yürüyüş anayasal haktır’ diye karar vermişti. Hani İçişleri Bakanı Süleyman Soylu çok kızıp AYM Başkanı hakkında sert konuşmuştu. İşte yine tanımıyorlar yüksek mahkemenin kararını, hakkı, hukuku.

Ne de olsa burası maden patronlarının ‘200 tane asker yığarım’ diyerek köylüleri tehdit ettiği, Kanadalı maden şirketlerinin Kazdağlarını kesip biçtiği ‘yerli ve milli’ bir ülke.

3 gün önce jandarmalar, Salihli’de sardı işçilerin etrafını. Çadırlarına baskın yapıp gözaltına aldılar.

Serbest kalınca işçiler yine döndü jandarma barikatının önüne.

O madencilerden ikisi; Ali Kandemir (40) ve İdris Sarıkaya (47).

13 yıl önce Soma’da Uyar Madencilik’e ait ocakta, 350 metre derindeydiler. Tedbirsiz patlatılan dinamit Ali Kandemir’in iki gözünü kör etti. 27 yaşından beri ne güneşin doğduğunu ne ağaçların yeşerdiğini ne tek evladının yüzünü ne de adaleti gördü.

Vücudunda 43 kırık oluşan İdris Sarıkaya’nın iki bacağı sakat kaldı. 13 yıldır koltuk değneksiz tek adım atamadı. 

Şirket, sobalı evlerinde yakmaları için 4’er ton kömür verdi sadece. Malulen emekli olup üç kuruş maaş ile evlerini geçindirmeye çalışırken hukuk mücadelesi verdiler.

Tazminat kazandılar ama alamadılar. Çünkü Uyar Madencilik sürekli isim değiştiriyor, şirket bir akrabadan ötekinin üzerine geçerek faaliyete devam ediyordu. Ali Kandemir ve İdris Sarıkaya ise kömür alacak paraları olmadığı için aileleriyle soğuk evde yaşıyordu.

Yıllar sonra, 28 Ekim 2014’te onların mücadele ettiği şirkete ait Ermenek’teki madende 18 işçi boğuldu. Madencinin annesi “Benim oğlum yüzme bilmezdi ki suyun içinde ne yaptı” diyerek ağıt yakmıştı. Madencinin babası yırtık kara lastik ayakkabılarıyla Türk bayrağına sarılmış tabutun önünde zor ayakta duruyordu.

Madenciler Soma’da yanıp Ermenek’te boğulurken köle gibi çalıştırılıp patlatılan dinamitlerle sakat kalırken ortalıkta görünmeyen devlet şimdi işçilerin karşısında bütün heybetiyle. 

Gecenin karanlığında jandarmaların karşısında bağırıyor madenci:

“Yerin yedi kat altında alın teriyle yaşamını devam ettirmek durumunda kalıp kör edilenlerden, sakat bırakılanlardan, ciğerleri çürütülenlerden hesap sormasın devlet. Devlet bunları yapanlardan hesap sorsun gücü yetiyorsa. Bir tane kıçı kırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet bizden hesap soracak öyle mi… Öyle mi tabur komutanı… Şimdi bize güç göstereceksiniz, biz de korkacağız öyle mi… Vallahi de korkmuyoruz billahi de korkmuyoruz sizden.”

Ve hepimize sesleniyor hakları için direnenler:

“Madenciyle yürü…”

Kaynak: https://www.birgun.net/haber/madenciyle-yuru-319678

Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz Bir Dünya!

17 Ekim Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü vesilesiyle Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi ve yirminin üzerinde kurumun çağrısıyla Kadıköy Süreyya Operası önünde bir basın açıklaması düzenlendi. Basın açıklamasının metnini aşağıda yayınlıyoruz.

Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya İçin 17 Ekim’de Alanlardayız!

Dünyanın dört bir yanında bugün yüz binlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykırıyor. Biz de İstanbul’dan bu sese destek olmak ve taleplerimizi birlikte yükseltmek için bir araya geldik.

Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberlerine tanıklık ediyoruz.

Türkiye’nin mültecilerin yasal statüsünü tanımamasının bir sonucu olarak, tehlikeli yolculuklara girişmek zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyor. Van Gölü göçmen ölümlerinin simgelerinden birisine dönüşüyor. Ağustos ayı başında batan teknede en az 61 göçmen hayatını kaybetti. Geçtiğimiz hafta ise aynı bölgede, 15 kişilik minibüste 72 mültecinin sınırı geçmeye çalışırken 2 mültecinin havasızlıktan hayatını kaybettiği haberini aldık. Bunların sadece basına yansıyan haberler olduğunu unutmayalım. Her yıl yüzlerce mülteci hükümetin sınır politikalarından dolayı hayatını kaybetmekte. 

AKP hükümeti bir yandan Suriye sınırına ördüğü duvarla yüz binlerce mülteciyi savaşın kaderine terk ederken, Batı sınırında Avrupa Birliği’nin sınır bekçiliğini üstlenerek Türkiye’deki mültecilerin iltica hakkını da engelliyor. Mülteciler AB ile pazarlıkta bir koz olarak kullanılmaya devam ediyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in geçtiğimiz günlerde “Yaptırımlar olursa mülteciler konusunda AB işbirliği beklemesin” açıklaması, bu durumun açık bir özetiydi. Bu işbirliğinin sonucu ise bu yılın başından beri en az 37 mültecinin Ege Denizi’nde sınırı geçmeye çalışırken hayatını kaybetmesi oldu. Ege Bölgesinde 17 bin mültecinin sınırı geçme girişimi durduruldu ve Yunanistan’ın geri ittiği 125 mülteciyi Türkiye sınır dışı etme kararı aldı.

Hatırlayalım. Bundan yaklaşık 7 ay önce hükümet sınırların açıldığı yalan haberiyle binlerce göçmenin Pazarkule sınır kapısına yığılmasını teşvik etmiş, Türk ve Yunan polis güçleri arasında sıkışan göçmenler günlerce sınırı aşmaya çalışmıştı. Hükümetin AB ile gerilimi düşürmeye karar vermesinin ardından ise göçmenler geri gönderme merkezlerine ve spor salonlarına kapatılmıştı. 

Bu trajedilerin son bulması için Türkiye ve AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması derhal sonlandırılmalı ve hem Türkiye hükümeti hem de Avrupa ülkeleri mültecilerin iltica hakkını koşulsuz biçimde tanımalıdır!

Öte yandan göçmenlere dönük ırkçı saldırılar giderek yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz ay 16 yaşındaki Suriyeli göçmen Eymen Hammamı Samsun’da ırkçı bir grubun saldırısı sonucunda bıçaklanarak öldürüldü. Daha öncesinde ise Bursa’da 17 yaşındaki Hamza Acan benzer bir ırkçı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. 2020 içerisinde 3’ü çocuk olmak üzere 7 kişi ırkçı saldırılarda yaşamını yitirdi, 32 kişi yaralandı. 

Irkçılığın yaygınlaşmasındaki asıl sorumlunun, hükümetin göçmenleri kendi kaderlerine terk eden ikiyüzlü politikaları olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Hükümet Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteciye herhangi bir kalıcı yasal statü tanımayarak bu kesimlerin temel sosyal haklardan faydalanmasını engelleyerek onları kendi kaderlerine terk ediyor. Dahası, hükümet sözcüleri göçmenler için on milyarlarca dolar harcandığı yalanını her fırsatta tekrarlamaktan geri kalmıyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar. 

Göçmenlere dönük saldırıların cezasız bırakılması ise ırkçılığı adeta ödüllendiriyor. Festus Okey cinayetinin üzerinin ısrarla örtülmesi ve faillerin ceza almaması bu politikanın bir simgesi niteliğinde. Irkçılık bir insanlık suçudur! Nefret söyleminden işlenmiş cinayetlere dek hiçbir suç cezasız kalmamalıdır!

Türkiye’de yaşayan mülteciler ve göçmenler emek sömürüsünün en yoğun olduğu alanlarda çok daha düşük ücret karşılığında iş bulabilmekteler. Herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan en riskli alanlarda çalışan göçmen işçilerden yüzlercesi her yıl iş cinayetlerine kurban gitmekteler. Pandemi süreci ise göçmen işçiler üzerinde daha da büyük bir yıkım yaratmış durumda. Bu dönemde işini ilk kaybedenler göçmen işçiler oldu. Kayıtsız çalıştırılmanın sonucu olarak ücretsiz izin ödeneği ve kısa çalışma ödeneği hakkı gibi haklardan da faydalanamıyorlar. Bu durum göçmenlerin fiilen açlıktan ölüme terk edilmesi anlamına geliyor. Göçmen işçilerin çalışma, sosyal güvenlik, sendikalı olma gibi tüm hakları tanınmalı, pandemi döneminde dağıtılan sosyal yardımlardan göçmenler de yararlanmalıdır.

Kadın ve LGBTİ+  göçmenlerin ise göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve maruz kaldıkları şiddet  daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, hepimizin bildiği Nadira Kadirova cinayetinde olduğu gibi üzeri örtülmeye çalışılıyor. Pandemi sürecinde artan ev içi erkek şiddetine karşı gerekli önlemler alınmıyor; aksine hükümetin İstanbul Sözleşmesini kaldırma girişimleri, cinsiyetçiliğin ve LGBTİ+ düşmanlığının bizzat iktidarın söylemleriyle körüklenmesi ve bu suçların cezasız bırakılması kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin hayatlarını daha da korumasız hale getiriyor.

Dile getirdiğimiz bu sorunlar, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, pek çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Geçtiğimiz ay Yunanistan’ın Midilli adasındaki Moria kampında çıkan yangın, AB ülkelerinin göçmen politikasının sonuçlarını yansıtan acı bir örnekti. Yüz binlerce mülteci en temel insani gereksinimlerin karşılanmadığı toplama kamplarında tutuluyor ve iltica hakkı AB tarafından fiilen ortadan kaldırılıyor. AB’nin sınırlarına ördüğü duvarlar sonucunda, sadece 2020 içinde en az 500 kişi Akdeniz’de batan teknelerde hayatını kaybetti. Bu durum karşısında AB’nin projesi ise Yeni Göç ve İltica Planlı altında mevcut hakları daha da geriye götürmekten ibaret.

Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkan yüz binlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getiriyoruz.

*Savaştan kaçarak Türkiye sınırına sığınan göçmenler için sınırlar açılmalı, göçmenlerin yaşam ve sığınma hakkına saygı gösterilmelidir.

*Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ne koyduğu sınırlamayı kaldırmalı, zulümden kaçan herkese mültecilik statüsü tanınmalıdır.

*Avrupa devletleri, Türkiye’yi sınır bekçisi olarak tutma politikasına son vermeli ve kapılarını göçmenler için açmalıdır.

*Göçmenleri Türkiye’ye hapseden AB-Türkiye arasındaki geri kabul anlaşması iptal edilmelidir.

*Göçmenlerin pazarlık aracı olarak kullanılmasına son verilmeli, hükümet göçmenleri güvensiz geçiş yollarına yönlendirmekten vazgeçmelidir.

*Tüm göçmenlerin beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çalışma, serbest dolaşım ve yerleşim hakları tanınmalı, insani ihtiyaçları derhal karşılanmalıdır.

*Hiç kimse nedensiz göçmez, bütün sınırlar açılmalıdır.

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi

Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü için Eylem Çağrısı

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi’nin yanı sıra çok sayıda siyasal parti, örgüt ve derneğin çağrısıyla 17 Ekim “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Günü”nde ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebini dile getirmek için basın açıklaması düzenlenecek. İmzacı kurumlarla birlikte çağrı metnini bütününü aşağıda yayınlıyoruz:

17 Ekim, “Göçmenlerin Ulusötesi Mücadele Gününde” Dünya’nın dört bir yanında yüzbinlerce kişi sokaklara çıkarak mültecilerin ve göçmenlerin karşı karşıya kaldığı, sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, şiddete karşı, “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini haykıracak.
Bu Ulusötesi Eylem Günü, Türkiye’de de mültecilere ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların ve baskıların giderek arttığı bir döneme denk geliyor. Neredeyse her gün gazetelerde, göçmenlerin ve mültecilerin ölüm haberleri yer alıyor. Bu haberlerde, Türkiye’de yaşayan mültecilerin ve göçmenlerin işçi olarak çalıştıkları işyerlerinde en riskli, en tehlikeli işleri herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmadan yürütürken iş cinayetine kurban gittikleri veya sabah işe giderken, sınır dışı edilme korkusuyla polisten kaçarken bir polis kurşunuyla veya akşam işten döndüğünde yaşadığı mahallede bir ırkçı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiği yer alıyor. Zaman zaman ise yakın zamanda Van’da olduğu gibi, herhangi bir yasal statüye sahip olamama nedeniyle tehlikeli yollarla yolculuk yapmak zorunda kalan göçmenler kitlesel olarak ölüme sürükleniyorlar. Çoğu zaman ise mültecilerin ve göçmenlerin yaşadığı baskılar haberlerde bile yer almıyor. Kadın ve LGBTİ+ göçmenlerin ise, göçmen oldukları için yaşadıkları cinsiyetçilik, ayrımcılık, sömürü ve karşı karşıya kaldıkları şiddet daha da arttığı halde görünmez kılınıyor, üstü örtülüyor. Türkiye’de yaşayan milyonlarca göçmen ve mülteci, herhangi bir kalıcı yasal statüye sahip olmadıklarından sağlık, eğitim, barınma, çalışma gibi temel sosyal haklardan faydalanamıyor, kendi kaderlerine terk ediliyorlar. Düzen siyasetçileri ise tüm bu sorunları görmezden gelmekle kalmıyor, Türkiyeli işçilerin günlük hayatta yaşadıkları sorunların mesuliyetini göçmenlere ve mültecilere yükleyerek, göçmenlere yönelik ırkçılığı kışkırtmaktan geri durmuyorlar.

Lefteris Pitarakis / AP / The Telegraph


Ancak maalesef bu sorunlar, Türkiye’ye özgü değil, bir çok ülkede göçmenler benzer sorunlarla karşı karşıya. Bu nedenle, bizler de bu Ulusötesi Eylem Gününde, Fransa, İtalya, İspanya, Almanya, Slovenya, Makedonya, Yunanistan, Fas ve Lübnan’da sokağa çıkacak yüzbinlerle birlikte, öldüren sınır politikalarına, göçmenlere yönelik ırkçılığa, baskılara, sömürüye karşı eşit haklarla Birlikte Yaşama talebimizi bir kez daha dile getireceğiz.
Herkesi, Dünya’nın dört bir yanında sokaklarda “Sınırsız, Sınıfsız, Sürgünsüz, Sömürüsüz bir Dünya” talebini dile getiren göçmenlerin sesine sesimizi katmak için 17 Ekim 2020 – Cumartesi günü saat: 14.00’de Kadıköy Süreyya Operası önünde yapılacak açıklamamıza katılmaya davet ediyoruz. 

Tarih: 17 Ekim Cumartesi saat 14.00
Yer: Kadıköy Süreyya Operası önü

Birlikte Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi
Başlangıç
Demokratik Alevi Dernekleri
Demokratik Bölgeler Partisi
EMEP
Göç Platformu
Halkevleri
Halkların Köprüsü Derneği 
HDK Göç ve Mülteciler Meclisi 
HDP Göç ve Mülteciler Komisyonu 
Hevi LGBTI Derneği
İHD İstanbul Şubesi
İşçi Demokrasisi Partisi
Mor Dayanışma Kadın Derneği
Özgürlük için Hukukçular Derneği
Polen Ekoloji
Sosyalist Dayanışma Platformu
Sosyalist Demokrasi için Yeniyol
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
Toplumsal Özgürlük Partisi
Yeşil Sol Mültecilerle Dayanışma Çalışma Grubu

Kapak Foto via Flickr Natalia Tsoukala/ Caritas International

Koç Asistanları Yurt Dayatmasına Karşı Çıkıyor, Barınma Haklarını Savunuyor

Koç Üniversitesinin, kendi bünyesinde çalışan 400 asistanı, kendilerine tahsis edilmiş evlerden çıkarıp yurda sevk etmek istemesine üniversite asistanları karşı çıkıyor. Pandeminin yayılmaya devam ettiği koşullarda yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda kalacaklarını belirten asistanları bu dayatmaya tepki gösteriyor.

Koç Üniversitesi asistanlarının yazılı açıklamasını okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Koç Üniversitesi’nde eğitimlerini ve asistanlık görevlerini aktif olarak sürdüren lisansüstü öğrenciler olarak, üniversitenin tarafımıza tahsis etmiş olduğu – sözleşmeyle güvence altına alınmış – evlerimizden çıkartılıp üniversitenin Batı Kampüsü yurduna sevk edileceğimize dair bir süredir duyumlar almaktaydık. 

Henüz netlik kazanmamış bu durumu teyit etmek ve detayları öğrenmek için üniversitenin ilgili yöneticileri ile irtibata geçtik. Yaklaşık 200’den fazla asistanın ortaklaştığı soruları, yönetime toplu e-posta aracılığıyla ilettik ve en kısa sürede cevap istediğimizi bildirdik. Taşınma işleminin esas muhatabı olan biz asistanlar karar alma sürecine dâhil edilmeyi talep ettik ve sürecin olabildiğince şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiğini önemle vurguladık.  Bu talebi daha görünür kılmak adına sosyal medya aracılığıyla yaşadığımız durumu kamuoyu ile paylaştık. Okul yönetimi ısrarlı çabalarımıza rağmen, her nedense bizleri yok saymayı uygun gördü.  Görüşme isteğimizi yanıtsız bırakan yönetim, tepeden inme bir kararla taşınma planını duyuracağını ilan etti. 6 ve 7 Ekim 2020 tarihlerinde fakülteler ile düzenlediği görüntülü toplantılarda, evlerin kapatılacağını ve neredeyse 400 asistanın Batı Yurtlarına yerleştirileceğini doğrulamış oldu. 

Yönetim, taşınma planının bir sağlık komitesinin onayıyla karara bağlandığını ve bu ekibin danışmanlığında sürecin yürütüldüğünü ilan etti. Koronavirüs salgınının hızla yayılmaya devam ettiği bu kritik donemde, alınan kararın hangi bilimsel gerekçelere dayandırıldığı konusunda bizlere ikna edici herhangi bir açıklama yapılmadı. Toplantıda bu sürecin Aralık ayının sonuna kadar tamamlanacağı ve taşınması planlanan asistanlara kararın en az 10 gün öncesinden bildirileceği ifade edildi. Hemen sonrasında bazı arkadaşlarımıza evlerini 3 gün içerisinde boşaltmaları gerektiğine ilişkin e-posta atılması ise, endişelerimizde ne denli haklı olduğumuzun kanıtıdır.

Yurt yerleşkesinde yemek, banyo ve çamaşır temizliği ihtiyaçları için ortak alanları kullanmak zorunda olduğumuz tarafımıza bildirildi. 400’e yakın kişinin yaşaması beklenen bu binalarda, fiziksel etkileşimin ne kadar yoğun yaşanacağı açıktır. Yönetim, yurt planlamasında alınan önlemlere ilişkin detaylı bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır. Olası bir salgın durumunda ise sadece karantina alanı olarak kullanılacak bir binanın tahsis edileceği ve bu binada doktorların hazır bulunacağı bilgisi paylaşıldı. Karantina binasının kapasitesine, tıbbi müdahale imkânlarına ve görevli olacak sağlık personelinin sayısına dair net bir bilgi sağlanmadı. Ayrıca, bu toplantılarda üniversite yönetiminin yurt düzenine ilişkin çelişkili ifadeler ortaya koyması, yaşadığımız güvensizliği ve kaygıyı artırmaktadır. Bu şartların sağlığımızı an be an tehdit edeceğini ve hatta hayati bir tehlike altında yaşamak zorunda kalacağımızı düşünmekteyiz. 

Okul yönetimi, yurt yerleşkesine taşınma kararını bizlere sözüm ona bir seçenek olarak sunmaya çalışmakta. Fakat kabul etmediğimiz takdirde, cüzi bir maddi destek sağlayacağını ilan etmiştir. Kampüse yakın olan evlerimizde yaşamaya devam etmek için ödememiz gereken kira ve ek masrafları karşılamak için bu destek katiyen yeterli değildir. Ortada bir seçenek esasen yoktur, taşınma süreci bir dayatmaya dönüşmüştür. Çoğu asistan için yurda taşınmak bir zorunluluk haline gelmiştir. 

Bizlerden, gelişigüzel kotarılan bu taşınma planının sağlık sebepleri dolayısıyla kararlaştırıldığına inanmamızı beklemekteler. Yaklaşık iki ay önce Rektörümüz Prof. Dr. Umran İnan 5 Ekim 2020 tarihinde kampüsün açılacağını ilan etmişti. Yüksek Öğretim Kurumu, salgının seyrinin riskli bir seviyeye ulaştığını gözlemleyerek üniversitelere bir öneri manzumesi iletti. Koç Üniversitesi ise bu önerge doğrultusunda 2020-2021 Akademik Yılı Güz Döneminde kampüsü kapalı tutmaya karar verdi. Hal böyle iken, lisans öğrencilerinden yurt konaklaması için elde edilmesi öngörülen kaynak akışı gerçekleşmedi. Dolayısıyla bu durum, taşınma planının ne yazık ki maddi kaybı telafi etmek adına yapılmış kaba bir tasarruf hesabından öteye gitmediğini açık etmektedir. 

Koç Üniversitesi’nin sürdürdüğü bilimsel faaliyetlerin yükünü üstlenen; ulusal ve uluslararası alanda saygıdeğer bir konuma erişmesine büyük katkı sağlayan biz asistanlar bu dayatmayı asla kabul etmiyoruz. Salgın koşullarında can sağlığımızı tehlikeye atacak bu kararın durdurulmasını talep ediyoruz. 

Nor Zartonk: Kafkaslar’da Savaşa Hayır, Barış Hemen Şimdi!

Türkiye Ermenilerinin örgütlerinden Nor Zartonk tarafından yapılan açıklamada Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki savaşın kazananı olmayacağı, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığı ifade edildi.

Açıklamanın bütününü okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) savaş yaklaşık 30 senedir devam ediyor. Büyük bölümü ateşkes rejimi altında geçen bu süreçte diplomatik çabalar ne yazık ki barışı sağlayabilmiş değil. Kafkasya’nın merkezinde kapanmayan bu yara bölgeye nüfuz etmek isteyen üçüncü devletlerin, enerji ve silah ticaretinin bir enstrümanı olarak dönem dönem kanatılmakta ve Artsakh (Dağlık Karabağ) halkı belirsizliğe ve ölüme mahkûm edilmektedir. 27 Eylül sabahı ateşkesin bozulması ile başlayan şiddetli çatışmalar hala sürmekte. Çatışmaları büyük üzüntü ve endişeyle takip ediyoruz. 

Çatışmalar başlamadan Türkiye’de Ermeni karşıtı haberlerin yaygınlaştığına şahit olduk. Çatışmaların başlaması ile birlikte yoğun bir propaganda ve dezenformasyon tüm medya kanallarını sardı. Anadolu Ajansı çatışmaları Ermeni tarafının başlattığı bilgisini servis etti. Oysa temelde savunma pozisyonunda olan Artsakh kuvvetlerinin böyle bir girişiminin rasyonel olmadığı ve Azeri kuvvetlerinin halihazırda geniş çaplı bir taarruz hazırlığı içinde olduğu aşikârdı. Meselenin tarihi arka planı konusunda da ciddi bir dezenformasyon söz konusu. 1991 yılında Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) yapılan halkoylamasına halkın yüzde 82’si katılım göstermiş ve yüzde 99 evet oyu ile ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesi çerçevesinde bağımsızlık kararı alınmıştır.

Öte yandan, tüm dünya tarafları ateşkese davet ederken, devletin çeşitli kademelerinden ve bizzat Tayip Erdoğan’ın ağzından savaşı körükleyen ve taraf bildiren açıklamalar yapıldı. Erdoğan hükümeti bugün içinde bulunduğu sıkışmışlığı içte ve dışta baskı ve şiddet temelli saldırgan politikalarla aşmaya çalışmakta. Bu yaşananlar Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de sürdürdüğü politikaların bir devamı niteliğinde. Nitekim uluslararası haber ajanslarına da yansıyan şekliyle Türkiye Azerbaycan’a sadece silah ve askeri eğitim desteği sağlamamakta aynı zamanda Suriye’den devşirdiği ve maaşa bağladığı cihatçıları da bölgeye sevk etmekte.

Ne yazık ki Türkiye’de HDP dışında kalan “muhalefetteki” düzen partileri bu yayılmacı politikaların ve hamaset söyleminin destekçisi olmuş, şikayetçi oldukları AKP rejimine emperyal hayallerle el vermişlerdir. Bu siyaset halklara sadece daha fazla yoksulluk, kan ve gözyaşı vaadetmekte, silah tüccarlarının ve diktatörlerin cebini doldurmaktadır. Halklar birbirine kırdırılarak, düşmanlık tohumları ekilerek sömürü düzeni baki kılınmaya çalışılmaktadır. 

Tüm bu yaşananlardan elbette en çok etkilenen gruplardan biri de Türkiye Ermenileri olmuştur. Zaten hâlihazırda Türkiye’de nefret söyleminin bir numaralı öznesi olan Ermeniler tarafı olmadıkları bir çatışmanın dolayında yine ötekileştirilmekte ve bolca nefret söylemine maruz kalmaktadır. 

Bizler, Türkiye‘nin savaşı kutsayan ve destekleyen tavrını kınıyoruz. Savaşın kazananı olmayacağını, halklar için ölüm ve yoksulluktan başka bir anlamı olmadığını bir kez daha haykırıyoruz.

Bu bağlamda başta Türkiye olmak üzere tüm dünyadan savaş karşıtlarını ateşkes ve kalıcı bir barış için harekete geçmeye davet ediyoruz.

Victor Serge ve Devrimci Roman – Richard Greeman

Victor Serge, yazarlık yeteneğinin geri gelişini ölümle ilgili iki deneyime sıkı sıkıya bağlı koşullarda yaşadı. Siyasal ölüm olarak adlandırdığı ilki, sol muhalif görüşlerini terk etmeyi reddettiği için Rus Komünist Partisi’nden ihraç edilip Sovyet istihbaratı GPU tarafından tutuklandığı Nisan 1928’de gerçekleşti. 37 yaşında olan Victor yirmi yıllık profesyonel devrimciydi ve neredeyse on yıldan beri Komünist Enternasyonal için çalışıyordu. Yegâne derdi, 1921’de iç savaşın sona erişinden beri en derin krizine girmiş olan devrime hizmet etmeyi sürdürmekti. Serge’in karakterindeki militanlar için ihraç, kimlik yitimi, yaşama nedenini kaybetmek anlamına geliyordu. Victor, siyasal faaliyetten yoksun, işsiz ve beş kuruşsuz, hayatta kalmak ve dolaylı yoldan mücadeleye katılmak için kendini yazmaya verecekti.

Serge’in ölümle yaşadığı ikinci karşılaşma birkaç hafta sonra, Paris’te büyük bir tepkiyle karşılanan tutuklanışının ardından GPU hapishanesinden salıverilmesi sonrasında meydana gelecekti. Birkaç gündür Leningrad’da, ailesinin yanında bulunan Victor dayanılmaz bir karın ağrısıyla boğuşmuş, ölümle baş başa yirmi dört saat geçirmişti. Hastanede yarı hezeyan hali bir anlığına kaybolup “sakin ve zengin bir iç kavrayışa” yerini bırakmıştı:

Aşırı derecede çalıştığımı, mücadele ettiğimi, öğrendiğimi fakat geçerli ve kalıcı hiçbir şey üretmediğimi düşünüyordum. Tesadüfen hayatta kalırsam, yarım kalmış kitaplarımı bitirmek, durmadan yazmak gerekecek diyordum kendime. Ne yazacağımı düşünüyor, içinde yaşadığım bu unutulmaz zaman hakkında bir tanıklık-roman dizisinin planını tasarlıyordum…[1]

Ertesi gün, hekim yaşayacağını söyledi. “Bir karar almıştım ve işte böyle yazar oldum”.

Yazma kararının koşulları her ne olursa olsun Serge’in sanatsal yeteneğinin büyük bir hünere, uzun ve ciddi bir öğrenimin sonucu oluşmuş mesleki bir yetkinliğe, yazarın görevine dair yüksek bir kavrayışa dayandığını bugün daha iyi görüyoruz. Ayrıca –bunu söylemenin zamanıdır– edebiyat tarihindeki konumu eşsizdir.

Serge’in 20. yüzyılın sosyalist ve devrimci hareketi içinde (tıpkı 19. yüzyılda Jules Vallès gibi) bir sanatçı olarak gelişmesi ve kendini Rus Devrimi’nin büyüklüğüne ve trajedisine tanıklık etmeye adaması (tıpkı Komün sırasında Vallès gibi) yeterince takdire şayandır. Fakat esas çarpıcı olan, 1920’lerin ünlü Sovyet edebiyat hareketinde yer almış tüm yazarlar arasında bir tek Serge’in, Stalinist dönem boyunca yalnızca hayatta kalmayı değil gerçek anlamda yazmayı da başarmasıdır.

Anarşist bir grupla ilişkisi nedeniyle tutuklanan Victor Serge-Kibalçiç’in Fransız emniyet teşkilatındaki kaydı, 1912

Daha yakından baktığımızda, Serge’in kendini roman yazmaya adamasından önce –Rus ve Fransız– edebiyat hareketleriyle iç içe olduğunu görürüz. Paris’teki gençliği sırasında devrim öncesi Rusya’nın avangard yazarlarının eserlerini tercüme eder. İç savaşın ortasında bulunan SSCB’ye vardığı andan itibaren yazarlarla bağ kurar. Daha sonra, Rus edebiyatının devrim sonrasında yaşanan kısa “rönesansı”na köşe yazarı, tercüman, polemikçi ve eleştirmen olarak katılır. Bunun yanı sıra 1920 ve 1930’larda gelişen proleter kültür tartışmalarına edebiyat teorisi düzeyinde özgün bir çözüm önerir. Sanat pratiğinde de geleneksel roman kalıbını kırmak üzere kendi teorisini uygulamaya gayret eder. Bir devrim çağında, romanı kitlelerin maddi ve bilinçdışı hayatına açmayı arzulamaktadır. Freud ve Firenzci, Joyce ve Dos Passos, Gramsci ve Lukács, Pilniak ve Rus klasikleri gibi çok farklı etkilenmelerle zenginleşmiş bir sentez oluşur eserlerinde. Çünkü Serge, bir mesajın taşıyıcısı olmanın yanı sıra bir aydınlanış [épiphanie] yazarı ve bir vizyonerdir.

Öte yandan, Serge yazarlığa sadece siyasi kariyerinin yerini alması için giriştiyse, daha elverişsiz bir dönem seçemezdi. 1928’de yazarlar, göreli bir özgürlüğün hâkim olduğu NEP döneminden beri giderek artan sansüre ve bürokratik tacize maruz kalıyordu. Devrimi takip eden büyük edebi deney dönemi hızla sona eriyordu. Telif ücretleri olağanüstü düzeylere erişiyordu, fakat yalnızca Parti politikalarına ayak uydurmayı kabul edenler için… Serge’in Rusçaya çevrilmiş, tashih edilmiş ve dizilmiş ilk romanının basımı yasaklandığında, Devlet Yayınları’nın yöneticisi ve eski dostu İlya İonov’un kendisine söylediği gibi “Her yıl bir şaheser yaratabilirsiniz fakat Parti çizgisine girmediğiniz takdirde tek bir satırı bile gün yüzü görmeyecektir!”[2] Serge’e birkaç ruble getiren Lenin’in Eserler’inin tercümeleri bile sansür kurulu tarafından inceleniyor ve çevirmeninin adı ilk sayfadan çıkarılıyordu.

İşte Serge’in paradoksu: 1920’lerin büyük Rus yazarlarının sesi, ya sansürle ya da intihar ve sürgünle kesilirken, Serge edebiyat yoluna baş koyuyordu. Bu, her ne kadar Rus siyaseti ve kültürüyle yakından ilişkili ise de Serge’in eserlerini Fransızca yazıp Fransa’da ve İspanya’da bastırmasıyla açıklanabilir. 1929-1932 yılları arasında, baskı, tecrit ve ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen Paris’e beş elyazması göndermeyi başarmıştı: Rus Devrimi. Yıl 1Edebiyat ve Devrim hakkındaki manifestosu ve tanıklık-roman dizisinin ilk üç romanı, İçerdekilerGücümüzün Doğuşu ve Fethedilmiş Kent.[3]

Bunca kısa zamanda ve zor koşullarda kaleme alınmış böylesine yoğun metinlerin, kendisi hakkındaki efsanede iddia edildiği gibi bir doğaçlama romancının değil, ancak disiplinli ve eli çabuk bir yaratıcının eseri olduğu ortadadır. Öte yandan Serge romana yönelirken siyaseti de terk etmez. Sol muhalefetin saflarında, daha sonra POUM’da (Birleşik Marksist İşçi Partisi) ve Meksika’daki sürgünler grubu Socialismo y Libertad’da mücadelesini sürdürür ve çok sayıda siyasal deneme kaleme alır. Fakat militan angajmanı giderek bir yurttaşlık görevi gibi, romanı ise kendi yetisi, varlık nedeni olarak kavramaktadır. Böylece 1938’de, Sovyetler Birliği’nde yaşadığı on beş yıla dayanarak yazdığı Stalinizm hakkındaki eseri Bir Devrimin Kaderi’ni[4] bitirdikten sonra, belirgin bir rahatlamayla romana döner: “Militan, görevini yerine getirdi: aktarmak. Şimdi bambaşka şeylere atılacağım.”[5]

Victor Serge ve oğlu Vlady (Kibalçiç Rusakov), 1926.  

Öte yandan, sözde sosyalist realizmin hazin örneği, geleneksel “sanat için sanat” önyargısına eklenir; böylece tüm sol siyasal edebiyat, propaganda ürünü sayılarak itibarsızlaştırmayla karşı karşıya kalır. Bu da Victor Serge’e haksız yere uygulanacak bir basmakalıp yargıdır. Onun eseri, propaganda amaçlarına indirgenmiş bir sanattan ziyade, tahayyül mertebesine eriştirilmiş bir siyaset anlayışını resmeder. Çünkü romancı Serge’in özgünlüğü ve, hiç şüphesiz, yetkinliği, modern edebiyatın merkezî bir temasını –bilincin ve toplumun devrimci alt üst oluşunu– bir militanın samimi deneyimi ve gerçek bir Marksistin bilinciyle, ama aynı zamanda karakterlerinin söz ve eylemlerine yol veren bir yaratıcının sanatsal özgürlüğüyle işlemesinde yatar.

Bu geniş tasavvur ve Serge’i etiketlemekte yaşanan zorluk, bu anarko-Marksist, Fransız-Rus yazar-militanın ikili mirasıyla izah edilebilir belki. Hiç eğitim almadan kendi kendini yetiştirmiş olan Serge, engin bilim ve edebiyat kültürüne sahip bir entelektüeldir. Kozmoloji, antropoloji, mekanik, psikanalizle ilgilenir. Rus ve Fransız edebiyatı içine işlemiş olan Serge kimi eserleri baştan aşağı ezbere okuyabilmektedir, ki bu kabiliyeti tutsaklığı sırasında aklını korumasını sağlamıştır. Dizelerinde Baudelaire’in, Sully Prudhomme’un, Rimbaud’nun, Mallarmé’nin, Péguy’nin, Verhaeren’in ve Jehan Rictus’un yankılarını bulur, Apollinaire ve Verlaine’i çağrıştıran bir müzikallik duyarız. Her türden şiirsel icat biçimine açıktır ve son sürgün yıllarını Breton ve Péret’yle paylaşır. Yine o yıllardan tanıdığı Octavio Paz, o zamanlar Meksika’da bilinmeyen Henri Michaux ve Valéry Larbaud’yu kendisine Serge’in tanıttığını hatırlatır.

Soldan sağa: Victor Serge, Benjamin Péret, Remedios Varo, André Breton. Fransa, 1941

Serge-Kibalçiç’in Rus ruhu kendini son derece saf bir Fransızcada ifade ediyorsa, Rus gerçekliğine de bir Batılı’nın gözüyle bakmasını biliyordu. Esasen Avrupalı olan Serge, Frontière [Sınır] şiirinde kendini “Avrasya’nın yırtılmış insanı” olarak tasvir ediyordu. Yazıları ancak bir Conrad veya Nabokov’la karşılaştırılabilecek yetkinlikle, iki kültürü birden kucaklıyordu.

Serge kendi döneminin Rus edebiyatıyla iç içeydi. O korkunç 1918-1919 kışı sırasında devrimci Rusya’ya varışında, başta Blok ve –çocukluğundan beri Victor’un anne tarafından aile dostu olan– Gorki olmak üzere şair ve yazarlarla irtibata geçmişti. Serge’in metinleri –Hatıralar’ı, mektupları, not defterleri ve Clarté dergisine “Sovyetler Rusya’sında kültürel hayat” hakkında gönderdiği makaleleri– Aleksandr Blok, Andrey Biely, Sergey Yesenin, Osip Mandelştam, Boris Pasternak ve Vladimir Mayakovski gibi şairler ile Aleksis Tolstoy, Babel, Zamyatin, Lebedinski, Gladkov, İvanov, Fédine ve büyük dostu Boris Pilniak hakkında hayranlık uyandıran analizler ve portreler sunar. Serge bu yazıları ve tercümeleriyle yeni Rus edebiyatını Fransa kamuoyuyla tanıştıran ilk kişiyken, Fransız yazarlar bu edebiyatı göklere çıkarmaya başladığında onun nasıl boğulduğunu ilk anlatan da o olur.

1932’de yayınlanan Edebiyat ve Devrim’de Serge kendiliğindenciliğin, samimiyetin, deneyciliğin, sanatsal niteliğin ve dogmalar karşısında sanatçının bağımsızlığını savunur. Bunu bilhassa bir komünist olarak ve geçiş döneminde kitlelerin ihtiyaçları adına yapar. Birkaç ay sonra yeniden tutuklanır ve sürgün edilir. Sovyet Yazarları Sendikası’ndan dostları, rejime ayak uydurmuş olanları bile, onu takip etmekte gecikmez – çoğu kamplarda kaybolur veya ölür. Serge hayatta kaldıysa, bu bir Fransız yazar olarak ünü sayesinde ve tam da Stalin, Laval hükümetiyle askerî ittifakını sağlamlaştırmak üzere Fransa kamuoyuna kur yaptığı anda Paris’teki sadık dostlarının çabalarıyla olmuştur.

Serge bu kaçınılmaz kaderin bilincindeydi. Ölümünden hemen önce kaleme aldığı Sovyet Yazarlarının Trajedisi adlı kısa metinde, eserleri tüm dillere çevrilmiş olan, şahsen de tanıdıkları Mandelştam, Pilniak ve Babel gibi Rus meslektaşlarının katledildiği on yıl boyunca sessizliğe gömülen Batılı yazarların ve aydınların evrensel alçaklığı karşısındaki şaşkınlığını ifade eder. “Hiçbir Pen-Club, onlar için yemek düzenleyenler bile, bu konuda tek bir soru sormadı. Bildiğim kadarıyla hiçbir edebiyat dergisi onların bu gizemli sonu hakkında bir yorumda bulunmadı.”[6]

Victor Serge’in Batılı yazarlar arasındaki yeri de eşsizdir. Kimi istisnalar dışında (bir John Reed, bir Hendi Barbusse) bu yazarlar Lenin-Troçki önderliğindeki kahramanlık evresinde Sovyet Devrimi’ne kayıtsız kalır, hatta düşmanca bir tutum benimserler. Batı’da devrimci yazarların büyük dönemi 1930’lardır: Stalin’in baskıcı bir bürokrasiyle Rusya’da devrimci kıvılcımı söndürdüğü ve uluslararası işçi hareketini, ittifak kurmaya çalıştığı burjuva rejimlerine tabi kıldığı yıllar.

Serge’in Rus iç savaşına katıldığı, ardından Almanya’da, Avusturya’da ve Balkanlar’da yeraltında Komünist Enternasyonal’e hizmet ettiği kızıl on yılla tezat oluşturan “pembe” on yıl, konformist solcu yazarlar için devrimci yazar kongrelerini, sosyalist anavatana edebi hac ziyaretlerini, büyük telif ücretlerini ve kitlesel yayınları temsil ediyordu. Dolayısıyla halk cepheleri döneminin angaje yazarlarının eserlerinin daha ziyade bireysel kahramanlığı, demokratik, duygusal ve vatansever popülizm ile etkinlik kültünü yansıttığını tespit etmek fazla şaşırtıcı değildir, halbuki Serge’inkiler devrimci düşünce ve faaliyete kök salar.

Oysa 1939’dan itibaren Serge ile sıklıkla ilişkilendirilen yazarların çoğu –Arthur Koestler, Franz Borkenau, Manès Sperber, André Malraux– hayallerini yitirmiş eski devrimcilerin safına geçer, hatta kimileri anti-komünist Haçlılara katılır. Serge ise sosyalizm için mücadele etmeye ve devrimcilerin kaderi hakkındaki tanıklık-roman dizisini tasarlamaya devam eder.

Serge’in dünya edebiyatındaki yeri bu anlamda iki kez eşsizdir. “Serge ile anlamlı biçimde karşılaştırılabilecek başka hiçbir yazar tanımıyorum,” der John Berger. Büyük devrim sonrası kuşağın Sovyet yazarı olarak sadece o ayakta kaldı, kendini özgürce ifade etmeyi sürdürdü, değerlerini muhafaza etti ve yaşandığı haliyle Stalinist döneme dair hakiki bir manzara çizdi. Avrupalı olarak da, devrimci hareketin içinden kendini ifade eden ender yazarlardan biri oldu; moda olmasından evvel hareket içinde yer alarak sonuna kadar kaldı ve tarihsel keskinliği ve insani kavrayışıyla bu süreci aktarmaktan, zaferleriyle birlikte mağlubiyetlerini, büyüklüğüyle birlikte trajedisini tasvir etmekten çekinmedi.

Çeviri: Uraz Aydın

Richard Greeman’ın “Victor Serge et le roman révolutionnaire” adlı yazısından kısaltılarak çevrildi. Kaynak: Cahiers Léon Trotsky, no: 47, Ocak 1992. 


[1] Victor Serge, Carnets, s.115, 30 Ağustos 1944.

[2]V. Serge, Bir Devrimcinin Hatıraları, çeviri : Bülent Tanatar, Yazın Yayıncılık, 2018.

[3] İçerdekiler (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2015) ; Gücümüzün Doğuşu (çeviri Gülen Aktaş, Ayrıntı, 2018).

[4] V. Serge, Bir Devrimin Kaderi – SSCB 1917-1937 (çeviri Metin Cengiz, Pencere Yayınları, 1997).

[5] Marcel Martinet’ye mektup, 25 Aralık 1936. Paris Ulusal Kütüphanesi.

[6] V. Serge, La tragédie des écrivains soviétiques, Paris, Les EgauxMasses dergisine ek, Ocak 1947, sayı 6, ss. 9-10. Ingilizce : « The Writer’s Conscience », Marxists on Literature : an Anthology, David Craig, Editor, Penguin, 1975.

Kaynak: http://www.e-skop.com/skopbulten/victor-serge-ve-devrimci-roman/4880

Bellekteki Boşluk ve 12 Eylül – Masis Kürkçügil

Masis Kürkçügil’in on yıl kadar önce kaleme almış olduğu bu yazısını 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümü vesilesiyle yeniden yayınlıyoruz.

Yakında otuzuncu yılını dolduracak olan 12 Eylül’e ilişkin kitaplar, programlar, tartışmalar belki de şimdiden tezgâhlara sürülmüştür.  Daha dün 68’in kırkıncı yılı anıldı, mülakatlar yapıldı, kitaplar basıldı. Sonra herkes köşesine çekildi. Anmalar, polemikler arşivlerde zararsız tartışmalar klasörlerinde yerlerini aldılar. Belleklerde kalan da eski muharipler cemiyetindeki muhabetlerden ibaretti. Okunması elzem kitapların miktarına ve satışına bakılırsa ilginin hayli gelgeç, yüzeysel olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Hafızayla herkesin farklı bir ilişkisi var ve bu ilişki sanıldığının aksine geçmişten çok gelecekle ilgili. İnsanlar ancak yeni bir gelecek tasarladıklarında belleklerini tazeleme ihtiyacı hissediyorlar. Anlamlı tartışmalar, çalışmalar da ancak böylesi bir yeniden inşa sürecinde ortaya çıkabiliyor.

Geleceği askıya alıp gündelik siyasetin sorunlarına gömülmüş olanlar için geçmiş, eksik ve yetersiz kalmış deneyimler, mücadeleler olmaktan çıkıp becereksizlikler, hayalperestlikler ve zevzeklikler alanı haline getiriliyor. Geçmişi yarım kalmış bir altın çağ olarak tasavur edenler ise menkıbeden menkıbeye geçerken gerçeklikle ilişkilerini koparıyorlar. Böylece giderek belleklerde çarpıtılan geçmiş, yaşanmamış oluyor. 12 Eylül ne yazık ki –yazık çünkü yaşanılmış olan en önemli deneyim olma özelliğini hâlâ koruyor– esas olarak bu iki kıskaç arasında kendi gerçekliğine yeniden kavuşamadan, yani gelecek için anlamlandırılabilecek, yitirilenleri kazanıma dönüştürebilecek bir çabanın öznesi olmadan “mazi” oluyor.

Geliyorum diyen darbe

Yetmişli yılların ortalarında dünya kapitalist krizi patlak verdiğinde, dünyanın dört bucağında sosyalist hareket altmışlı yıllarda boyvermiş koşulların hüküm sürdüğü bir dünyanın sorunlarını çözmekle meşguldü. İspanya’da açılım, Portekiz’de Karanfil Devrimi, Yunanistan’da demokrasiye geçiş iyimserliği pekiştirirken 1973 yılında Şili ile başlayan Latin Amerika’da askeri diktatörlükler silsilesi sanki bir kazaymışcasına algılanıyordu. Demirel kendisinden emin, Ecevit’e (Allende’ye hakaret edercesine) Büllende yakıştırması yaparken gelecek darbenin kendisini devireceğini belli ki hiç beklemiyordu.  Latin Amerika’da düşen ibrenin farkında olmayan sosyalist hareket, Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketlerindeki kıpırdanmalardan, Çin, Vietnam ve Küba’nın izinden dünyayı değiştirecek bir kaldıracın peşindeydi.

Rastlanmadık siyasallaşma

12 Mart’ın bitiminden önce, Ekim 1973 seçimlerinde, Ecevit’in mitinglerine yığılan kitlelerin şahsında, 1961 Saraçhane mitinginden sonra belki de en büyük ve anlamlı siyasallaşmayla solun kazandığı itibar ve meşruiyet, yıkılmış, dağılmış sosyalist hareketin de yeniden canlanmasına yol açtı. Kıbrıs harekâtına kadar baskıyla özdeşleşen ordunun kaybettiği itibar, idamların  “kamu vicdanı”nda mahkum edilmesi, 12 Mart uygulamalarının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı huzursuzluk, altmışlı yıllardan farklı, daha kitlesel, umutlu ve daha deneyimli bir radikalizasyon dalgasını getirdi. 12 Mart’ın kapıdan kovduğu bacadan girmişti.

Sanıldığı gibi genel afla içerden çıkanların değil dışardakilerin, yeni bir gençliğin, kadınların, emekçilerin akın akın siyasete koşmalarının ürünüydü bu yeni dalga.

12 Mart’ı, 1905 benzeri bir prova olarak görenler de vardı. Şimdi sıra 1917’deydi. Ortada bir prova vardı ama elbisenin kimin üzerine prova edildiği atlanıyordu.

12 Mart’ı oluşturan önemli şartlardan biri olan egemen blokun çatırdaması, AP’nin temsil ettiği iktidar blokunun MNP-MSP (Anadolu tüccarı ve esnafı) ve Demokratik Parti (tarım burjuvazisi) ile dağılması, MHP’nin güçlenmesi MC türü koalisyonlarla telif edilmeye çalışılmışsa da, Demirel’in bütün maharetine rağmen bütün bu farklı partilerin temsil ettiği çıkar çatışmalarını tatmin etmek mümkün olmadığından “yönetenlerin yönetememe hali” kangrenleşmiştir.

Kitlelerin siyasallaşmasının yükseliş ve düşüşü

Genel olarak solun kazandığı mevziler 1977 Haziran seçimleriyle zirve noktasına ulaşmıştı. Bu birikimde sosyalist solun enerjisi büyük miktarda Ecevit CHP’sine akmış, bağımsız sosyalist bir alternatif oluşturulamamış ve sosyalist hareketler de en yakınında bulunanlarla “ideolojik” hesaplaşmalarını tamamlamamışlardı. Seçimlere giren sosyalist kesimlerin aldığı oylar devede kulak kalırken, bir katsayı kullanarak girmeyenlerin de hali pür melali hakkında bir fikir edinilebilirdi. Bu seçimlerde MHP’nin de bir milyonu aşan bir oy alarak kendi rekorunu kırıdığı eklenmelidir. 1973 yılında siyaset sahnesinde yerini alan MSP’nin kalıcılığı da tescil edilmiş oluyordu. Bir diğer husus yerel seçimlerde Diyarbakır’da sosyalist bir grubun temsilcisi olarak Mehdi Zana’nın seçimleri kazanmasıydı. Dolayısıyla radikalizasyon, oldukça çok yönlüydü.

Sermayesinin saldırısına karşı, demokratik haklar için mücadelede emekçilerin en önemli örgütü DİSK ise CHP’ye hayırhah davranırken kendi içinde iktidar mücadelesine girerek, bir kaç yılda hesapta olmayan bir biçimde güç kaybedecekti.

Bugün 12 Eylül’e açılan çatışmaların, mücadelelerin (kimilerine göre komploların) bir ayağı olarak sunulan tablonun önemi ne olursa olsun belirleyici unsurlar kitle dinamiğine bakarak çıkarılabilir. Bu açıdan 1 Mayıslar bir mihenk taşı olarak görülebilir. 1976 olaysız ilk 1 Mayıs, solla dirsek teması olan bütün emekçilerin, yurttaşların yüzünü güldürürken, 1977 1 Mayıs’ı derin soru işaretleri ortaya koymuştur. Felakete karşı özsavunmayı sağlayacak olan nedir? Siyasetin “olağan” kanallarının dışına çıkıldığında güç ilişkilerinde emekçilerin konumu alabildiğine elverişsizdi.

1 Mayıs 1977 katliamı simgesel olarak, sosyalist soldan çok daha fazla işçi sınıfının sendikal alanda güçlenmiş olmasına yönelikti. Ayrıca benzer bir komplonun Ecevit’e yönelik olarak da gündeme geldiği bilinmekte. Bu tarihler aynı zamanda yetmişli yılların ortalarında başgösteren dünya krizinin sonucu, dünyanın dört bucağında topyekûn olarak işçi sınıfının fiziki varlığına ve moral kazanımlarına saldırının başlatıldığı tarihlerdir.

Bir ay sonra yapılan genel seçimlerde Ecevit CHP’si oylarını en üst seviyeye çıkartmış, tek başına iktidar olmayınca devşirdikleriyle bir koalisyon hükümeti kurmuştur.

Dönemin bir diğer önemli olayı DİSK içindeki iktidar mücadelesinin 1977 Ekiminde yapılan kongrede, Türk-İş’den gelenlerin ağırlıklarını koyarak yönetimi ezici bir çoğunlukla ele geçirmeleridir. Bundan böyle bir tür iki başlı bir DİSK’ten söz edilebilirdi.

Üçüncü 1 Mayıs’a (1978) insanlar 1 Mayıs 1977’de katledilenlerin anısına saygı göstererek aynı heyecanla olmasa da kitleler halinde katıldılar. 1977’den farklı olarak kürsünün manüplasyonundan uzak düzenlemede siyasal grupların ağırlığı başından itibaren kendini gösteriyordu.

Kitle hareketinin eğrisi yükselmiyordu ama henüz bir düşme eğilimi de göstermiyordu. 1978 yılı bu açıdan her kesim için kritik bir yıldır. Düzen güçleri için de, sosyalistler için de sendikalar için de henüz fırsat vardı. Ancak tarih hızını artırırken, herkes yaşanan günler ebediymişcesine büyük bir iyimserlikle kendi ritmine umut bağlamıştı. Yaklaşan felakete karşı, kazanımların savunulması için ortak bir mücadeleyi tasarlamak yerine, bir diğerinin yaşama alanını daraltarak kendini genişletme çabası sürdürülüyordu.

Yıl sonunda Kahramanmaraş’ta yüzü aşkın insanın katledilmesiyle sonuçlanan olaylar artık bir dönemin sona erdiğini göstermektedir. Ecevit hükümeti durumu denetleyememekte, zemini kaymakta ve yamalı bohça hükümetinin itibarı zedelenmektedir. Artık 12 Eylül’e uzanacak bir sıkıyönetim dönemine girilmiştir, yetkiler orduyla paylaşılacaktır.

1979 1 Mayıs’ı bu açıdan anlamlı bir tarihtir. DİSK yönetimi 1 Mayıs alanı diye ilan edilen Taksim’de kutlamaların yapılması için ısrar etmiş, izin verilmediğinde de elinden geleni yaptığından hoşnutken, DİSK’ten geçici olarak ihraç edilen sendikalar TKP güdümündeki Maden-İş başkanı Kemal Türkler’in sözcülüğünde İzmir’de kutlamaları yapmışlardır. İkinci bir kutlama yine İzmir’de sol gruplarca yapılmıştır.

Özetle 12 Eylül’den, 24 Ocak’tan önce başlamış olan güç ilişkilerinde emekçiler aleyhine hemen hemen her düzeyde belirgin bir gerileme sözkonusuydu. 1980 yılı başladığında artık giderek güç kaybeden sendikalar ve genel olarak sol, savunma mevzileri inşa etmekten de aciz kalıyordu. Tariş gibi kimi artçı olaylar bir yükselişin belirtisi olmayıp gecikmiş ortak mücadelenin anlamını tarihe geçirirken, kaybedilenin yerine yenisi koymak artık imkânsız hale gelmişti.

Darbenin şekillenmesi

1979 Ekim ara seçimlerinden sonra CHP’nin hükümetten çekilmesiyle Demirel büyük bir hevesle kolları sıvıyordu. Oysa parlamenter sistemi askıya almak için koşullar fazlasıyla oluşmuştu. Yalnızca yıllardır süren yukardakilerin yönetememesinden ötürü değil, uluslararası koşullar, NATO’nun bölgedeki dayatmaları açısından da.

İran Şahı’nın devrilmesi, Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmesi Türkiye’de sıkıyönetim altında da olsa pamuk ipliğine bağlı bir parlamenter sistemin sürmesini imkânsız kılıyordu. Hükümetin Amerikancı olması, herhangi bir güvence oluşturmuyor, destekçisi MSP’nin Dışişleri bakanının düşürülmesinde oynadığı rolün de gösterdiği gibi olayların hızlı aktığı bir dönemde yeterince zaman kaybedildiğinden hareketle sistemin ipi çekiliyordu.

Bütün bu hengâmede Cumhuriyet tarihinin en çetrefil mücadeleleri yürütülüyordu.  Ancak bütün bunlar kitlelerin siyasetten çekildiği bir ortamda artçı mücadelelerle sınırlı kalıyordu. Celal Bayar “bu kış komünizm gelecek” gibisine bir kehanette bulunduysa da  sosyalist hareket tüketici bir siper savaşını dönüştüremedi. 12 Eylül derbesi olduğunda etraf sanki süt liman oldu bir anda. Darbeciler bile hazırlıklarını çatışmaların sürmesi, bir direnişin olabileceği ihtimali üzerine yapmışlardı.

12 Eyül döneminde tutuklananlar, hapsedilenler, mahkum edilenler, öldürülenler, fişlenenler, işten atılanlar vb. listesi, sınıf kini katsayısı ile bakılmadığında çatışmanın düzeyine göre abartılı görülebilir. Ancak anılan dönemde kurulu düzen ilk kez ihtimal olarak bile olsa ölümlü olduğunu fark etti. Reaksiyonun ağırlığının önemli bir nedeni budur.

Ya sonra?

12 Eylül’ün yarattığı tahribatı anlamak için rakamlara bakarken gözden ırak tutulmaması gereken husus, bütün bu baskının “ideolojik” içeriğidir. Şairin “onlar umudun düşmanıdır” demesine nazire olarak denebilir ki onlar daha güzel bir dünya için verilmiş mücadelelerin belleğini yok etmeye çalışmışlardır ve büyük miktarda başarıları da buradadır.

12 Eylül tasfiye olmadan, sözcüsü gibi kendi ömrünü doldurdu. Bu anlamda toplum, 12 Eylül’den kurtulamadı ve artık 12 Eylül’le hesaplaşma imkânını da yitirdi. Hesaplaşma, herşeyden önce bir intikam sorunu olmayıp, yaşananların bellekte yeniden oluşuturularak gelecek için alarm zillerinin çalınması anlamına geliyor. Belki de bunun için örneğin Beynelminel, Eve Dönüş gibi filmler, kimileri için çok daha ağır olan olaylardan çok daha fazla geniş kesimlerin belleğine sarsıcı kayıtlar düşüyor. Kurban şu veya bu örgütün bir üyesi veya sözcüsü değil içimizden biri, kısaca sokaktaki vatandaş olarak belirince durumun vehameti çok daha açık bir hal alıyor.

12 Eyül’le ilişkideki kopuş tarihimizin bir dizi konusu için de geçerli. 1908’in 100. yılı anmasında bunu tüm açıklığıyla gördük. Öte yandan Kürt meselesinden, Ermeni meselesine veya işçi hareketinin ve sosyalist hareketin tarihine ilişkin bütünlüklü bir bellek olmadığından köhne dünyadan özgürleşime ilişkin bilincimizde sakatlıklar, kesiklikler oluyor ve bu da eylemimize, yaşadığımız hayata yansıyor. Ancak tarihle ilişkideki bu kopukluk bize has değil.  İspanya İç Savaşı gibi insanlık tarihi açısından dramatik bir olay ancak on yıldır kendi ülkesinde bilince çıkmakta. Bu da özgürlük ve eşitlik mücadelesinin vazgeçilmez bir parçası.

(Bu yazı Mesele dergisinin Eylül 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)