İmdat Freni

Ekososyalizm

Popüler Kıyamet Senaryoları ve Ekolojik Adalet – Aygün Şen

Popüler sinemanın çelişkili biçimde de olsa mevcut sistemin devamı halinde insanlığın sağlıklı bir çevrede yaşamasının mümkün olmadığı, ekolojik krizin önlenmesinin en önemli koşulunun sistemi değiştirmek olduğunu vurgulaması azımsanamayacak kadar önemlidir.

İnsan toplumunun doğadan kopuşu yüzlerce yıl önce başlamış, insanmerkezci dinsel inanışlar, felsefe, bilim ve siyasetteki dönüşümler bu süreci hızlandırarak medeniyetin ve ilerlemenin doğaya hükmetmek olarak algılanması sürecini desteklemiştir. Endüstriyel Devrim ile bu zihinsel sürecin teknik yönü tamamlanmış, ekosistemin bir parçası olduğunu unutan insan türünün doğada neden olduğu yıkım küresel kapitalizm tarafından yağmalanan ve zehirlenen tüm gezegenin sağlığını tehdit eder hale gelmiştir.

İnsan medeniyetinin doğayı kendi amaçları için tahakküm altına alan, doğal varlıklara faydacı yaklaşan ve sömüren eylemlerin kaynağı, kültür ile doğayı mutlak biçimde birbirine karşıt olarak gören düalist düşünce biçiminin sonucudur. Doğanın kültür içinde tanımlanma biçimi algılarımızı belirlemekte, somut eylemlerimizi de bu algılar şekillendirmektedir. Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından Michael Löwy’nin de hatırlattığı gibi, doğa, insan kültürünün tanımlamaları olmadan varlığını sürdürebilir, ancak bizim için dil ve kültür dolayımında anlam taşır. Anlamak, etik bir ilişki oluşturmak için doğayı sözcüklerle, görüntülerle, seslerle ifade etmemiz gerekir. Çevre etiği alanındaki en önemli yazarlardan olan Aldo Leopold’un “toprak etiği” kavramı da insanın ancak görebildiği şeylere karşı etik olabileceğini vurgular. Bu nedenle ekolojik yıkımın önüne geçmek için öncelikle kültürün öğeleri ele alınmalı, insanmerkezci bakışı normalleştiren kavramlar sorgulanmalı, yeni kavramlar ve yaklaşımlar oluşturulmalıdır.

İnsan da diğer canlılar gibi ekosistemin bir üyesidir. Varlığı ve refahı, ekosistemdeki diğer varlıklarla karşılıklı uyum içinde yaşamasına bağlıdır. İnsan kültürünü doğadan kopuş ve onu kontrol etmek üzerine kurmak, kültür ve doğa arasındaki etkileşimi göz ardı etmek anlamına gelir. İnsan kültürü her aşamada doğanın şartlarından etkilenerek biçimlenmiş, doğal evrim ile birlikte kültür de gelişmiştir. İnsan medeniyetinin gelişmişlik ölçütü doğadan ayrı ve onun üzerinde tahakküm kurması değil, ekosistemin bir parçası olduğunu unutmadan tüm türler için sürdürülebilir bir yaşam inşa etmesidir. Bunun için de öncelikle kültürde doğaya dair yanlış tanımlamalar ve algılar değiştirilmeli, insanmerkezli kültürden ekomerkezli bir kültüre geçilmelidir.

Ekonomik ve politik sistemleri dönüştürmeden, bireysel suç ve sorumluluk ile günümüzde karşı karşıya kaldığımız ekolojik sorunların çözülmesi mümkün değildir. Yakın zamanda Dünya Bankası ve IMF suyun hak mı ihtiyaç mı olduğu konusundaki tartışmalarda suyun “ihtiyaç” yani iktisadın konusu olan, alınıp satılan bir meta olduğu fikrini desteklemiştir. Tohumların belli şirketlere patentlenme çalışmaları ile birlikte, uzak olmayan bir gelecekte dünyanın tüm su kaynakları ve tarım ürünleri birkaç küresel şirketin tekelinde olacak gibi görünmektedir. Bu gelişmelerin yaşandığı ekonomik-politik bir zeminde ekolojik sorunları çevresel adalet zemininden çıkararak bireysel dönüşüm üzerinden tartışmak çözümden uzaklaşmak anlamına gelir. Sürekli büyümeye dayanan mevcut ekonomik sistem içinde kalındığı sürece ayrıcalıklı azınlığın sonsuz üretim/tüketim döngüsünü beslemek için halkların ve ekosistemin tüm varlıklarının sömürülmesine engel olunamaz. Yapılması gereken “yeşil bir piyasa” yaratarak kapitalizme yeni pazarlar açmak değil ekolojik limitlere saygılı ve tüm insanlar için adil yaşam koşulları sağlayan bir sistem kurarak kapitalist sistemi tamamen ortadan kaldırmaktır.

Teknoloji ve bilime duyulan güvenin yerini bunların yanlış ve kötücül kullanımının sonuçlarının sorgulanması almış, barbarlık ve modernlik tanımları tartışmaya açık hale getirilmiştir.

Bilimkurgunun Yıkıcılığı: Başka Bir Dünya Mümkün!

Bilimkurgu sineması, günümüzün kaygılarını, korkularını başka bir zaman ve mekana taşıyarak olası felaketleri ya da çözüm yollarını önermesi bağlamında ekolojik meselelerin algılanmasına katkı sağlayabilme potansiyeline sahiptir. Kıyamet ve kıtlık senaryoları insan türünün felaket karşısında ya da kaynakların sadece bir grup insana yeteceğine inandıkları zaman halkın belli bir kısmını “insan olmayan öteki” olarak görme eğilimini ele alan filmlerdir. Snowpiercer, Elysium, Açlık Oyunları, Mad Max gibi distopyan bilimkurgu filmler, ekolojik mahşer sonrası bir dünyada kıt kaynakların sosyal ve çevresel adalet ekseninde nasıl bir baskı ve denetim mekanizması haline geleceğine dair endişelerin dile getirildiği popüler kültür metinleridir.

Jay Telotte geleneksel Hollywood sineması içinde, ekolojik ve sosyal meselelerden biçimsel olarak ve tarihsel bağlam içinde en çok etkilenen türün bilimkurgu olduğunu belirtmiştir. Bilimkurgu teknoloji ve insanlığın karşılıklı etkileşim halinde olduğu, birbirlerini ölçüp biçtikleri özel bir tür alanı paranteze almaktadır. Pek az şey bir çağın umutlarını, dileklerini, korkularını, içsel gerilimlerini bilimkurgu kadar keskin biçimde açığa vurabilir ya da sınırlılıklarını böyle bir kesinlikle tanımlayabilir. Bilimkurgu filmleri, Brereton’un vurguladığı gibi, doğaları gereği içinde yaşadığımız ve kesin olarak kabul ettiğimiz dünyayı sorgulama eğilimindedir. Bu filmlerde işlenen fikirler çoğunlukla hayal ürünü olmasına rağmen, çarpıtılmış ve bazen iyi işlenmemiş olsa da bizi bekleyen gelecek hakkında spekülatif şekilde düşünme teşebbüslerini temsil eder.

Tanınmış fantezi ve bilimkurgu yazarı Ursula K. Le Guin, bu türlerin özünde okuyucunun mevcut dünyasına alternatifler sunduğunu vurgular. Yazara göre fantezi ve bilimkurgunun önemi kesin ve belirlenmiş bir iyileşme umudu sunmasından ziyade hayal ürünü olan, ama ikna edici bir alternatif gerçeklik önermesindedir. Mevcut koşulların, yaşam biçiminin tek seçenek olmadığını göstererek daha cesur düşünmemize yardım eder. Adaletsiz düzenin devam etmesine, sorgulanmamasına izin veren şey bizim yaşamanın yeni yolları düşünmek konusundaki tembelliğimiz ve ürkekliğimizdir.

Filmler ekomerkezli bir bakış açısı ile ele alındığında mevcut gerçeklikten yola çıkan, geleceğe yönelik öngörüler ve sorular çıkar karşımıza: Başka bir gezegende, başka bir zamanda, başka bir teknoloji ile yaşayan canlıları düşündüğümüzde onları nasıl tasvir ediyoruz? Gelecekte insan medeniyetini, ekosistemi, doğa ve kültür arasındaki ilişkiyi nerede, hangi biçimde görüyoruz? Geleceğe dair vizyonumuzda düşleyebildiğimiz en güzel yaşam ve en kötü yaşam nasıldır? Bugünkü kültürümüz, mevcut ekolojik koşullar, teknolojik gelişmeler, sosyal sistemler ışığında baktığımızda gelecekteki “cennet”i ve “cehennem”i nasıl anlatırız? “Cennet” ve “cehennem”e dair beklentilerimizin ve korkularımızın filmlerdeki temsilleri bize günümüze dair neler söyler, algılarımızı ve buna bağlı olarak eylemliliğimizi nasıl değiştirir?

Teknolojinin geldiği aşamada sömürü ve yıkıma dayalı insan medeniyetinin doğayı mutlak biçimde ortadan kaldıracağı algısı Avatar, Açlık Oyunları, Elysium, Mad Max, Snowpiercer gibi bilimkurgu filmlerde ön plandadır. Bu noktada gelecek vizyonu, başka zaman, başka mekân tasavvurlarından oluşan bilimkurgunun tür olarak önemi ortaya çıkmaktadır. Bilimkurgu, aslında bugün ve burasıdır. Mevcut gerçekliğimizi ifade etmek için gelecekte bir evren kurarken kültürel, toplumsal, politik ve ekonomik koşullardan yola çıkılır.

Söz konusu bilimkurgu filmler, gelecekteki ekolojik felaketler üzerine kurulmuş anlatılar olmakla birlikte, yeni dönemde kıyamet senaryosu filmlerinde sorunun ve çözüm yollarının teknolojik boyutundan çok –ya da bununla birlikte- sınıfsal gelecek vizyonları öykünün odağında işlenmiştir. Ayrıca ekolojik sorunların kaynaklarının çok boyutlu, karmaşık ve birbirini zincirleme reaksiyonlar halinde güçlendiren etkileri olduğu vurgulanmaktadır. Beklenmedik bir anda gerçekleşen, ani ve görsel niteliğe sahip olan felaketlerin (meteor, sel, dönüşüme uğramış vahşi hayvanlar vb) ve bunların ileri teknolojiler ve kahramanın cesareti sayesinde üstesinden gelinmesi öykülerinin yerini şirketlerin, hükümetlerin açgözlülüğü veya ihmalkarlığı nedeniyle sürecin yıllara yayılan, birbirini tetikleyen ve giderek artan etkisine daha fazla yer veren filmler almaktadır.

Snowpiercer, küresel ısınmaya çare olması için bulunan teknolojik çözümün tüm dünyayı buzullarla kaplı hale getirdiği bir gelecekte geçer. Dünyayı buz kaplarken neredeyse tüm canlılar yok olur ve sağ kalan insanlar donmamak için sürekli hareket eden bir trende yaşamlarını sürdürmektedir. Trenin ön kompartımanlarında zenginler için canlı hayvan ve bitki türleriyle “doğal” hale getirilmiş bolluk içinde bir yaşam sağlanırken yoksullar en arka kompartımanda açlık ve sefalet içinde hayatta kalmaya çalışır. Trenin kontrolünü ele geçirmeye çalışan alt sınıftan isyancılar lokomotife ulaştıklarında trenin mucidi ve sürücüsü olan Wilford’ın kendilerini beklediğini görürler. Yaşlandığı için yeni bir sürücüye ihtiyaç duyan Wilford isyanı kendisi teşvik etmiştir. Bu sırada ölenler trendeki “aşırı nüfus”tur ve ölümleri ile nüfus yeniden dengelenmiştir. Alt sınıftan küçük çocukları trenin bozulan parçaları yerine işlev görmeleri için kullanarak lokomotifin/sistemin bir parçası haline getiren Wilford’a göre tren tüm bir ekosistemdir. Sınıf sistemi ve zayıfların yok olduğu bir hiyerarşik ekosistem tasvir eden Wilford, isyancıların liderinden yeni sürücü olmasını ister. Sürücü kim olursa olsun trende kaldıkları sürece adaletsiz sistemin devam edeceğini anlayan isyancılar adaletsiz bir yaşam yerine buzlarla kaplı ölmüş dünyada hayatta kalmayı denemeye karar verip treni raydan çıkarırlar. Filmin karanlık tonuna rağmen final sahnesinde geleceğe yönelik umut yeşertilir. Trenden inenler buzullar arasında dolaşan bir kutup ayısı görürler. Dünya kendini onarmaya, yeniden canlanmaya başlamıştır.

Elysium filminde dünyada artan kirlilik, canlıları zehirleyen gazlar, kıtlık ve aşırı nüfus yüzünden seçkinler Elysium adlı uyduda yeni bir yaşam kurmuşlardır. Üst sınıflar bu yeni “cennet”te yeşil bahçeler içinde hastalık ve yaşlılığın olmadığı bir hayat sürerken alt sınıflar dünyada hastalık, sakatlık, yoksulluk ile mücadele etmeye çalışırlar. Elysium’da her evde bulunan sağlık biriminde tüm hastalıklar tek bir cihazla tedavi edilirken alt sınıfların uyduya girişi yasaktır. Çeteler, Üçüncü dünya ülkelerinden Avrupa’ya kaçmaya çalışan mültecileri taşıyan günümüz insan kaçakçıları gibi, yüksek fiyatlar karşılığında hastaları yasadışı olarak Elysium’a taşırlar. Dünyayı zehirleyerek yaşanılmaz hale getiren dev şirketler ve üst sınıflar kendilerine ileri teknoloji sayesinde yeni bir yaşam kurmuştur ancak açlık ve hastalık alt sınıflar için kaçınılmazdır. Teknolojik ilerleme, gelişme gerçekten gelecekte gezegenimizi kurtaracak mı, yoksa sınıflı toplum ve sermayenin iktidarı devam ettiği sürece ekolojik yıkımın bedelini alt sınıflar mı ödeyecek? Filmin sonunda kahramanın kendi hayatı pahasına, alt sınıfları uydudan uzak tutan, bedenlerine işlenmiş olan sınıfsal kodları okuyan yazılımı ortadan kaldırılması ile adil bir yaşam umudu doğar.

Sınıflı toplum, adaletsizlik, sömürü devam ettiği sürece yeni bir gezegende bir cennet yaratılsa bile, bu cennetin kimler için olacağı sorusu cevap beklemektedir.

Christopher Nolan’ın 2014’te gösterime giren filmi Interstellar, ekinlerin küflenip yok olduğu, toz tabakasının atmosferi kapladığı, oksijenin azaldığı, teknolojinin finanse edilemediği için ortadan kalktığı distopyen bir gelecekte geçer. İnsanlığın devamı için yaşam koşulları uygun bir gezegen bulma çabasını anlatan filmin sonunda Satürn yörüngesine yerleştirilen uydularda Amerikan kırsalına benzeyen, tek katlı evler ve mısır tarlalarının uzandığı yeşil bir yaşam kurulmuştur. Geleneksel Amerikan arazi yaşamını yeniden inşa etmesinin, yeşil çayırlar ve beyzbol oynayan genç kuşakların olumlu mesajının yanında Elysium filmindeki gibi Dünya’yı kaybedersek yeni bir gezegen bulamayacağımız da hatırlatılmış, bu yeni yaşam uyduda kurulmuştur.

Teknoloji ve bilime duyulan güvenin yerini bunların yanlış ve kötücül kullanımının sonuçlarının sorgulanması almış, barbarlık ve modernlik tanımları tartışmaya açık hale getirilmiştir. Avatar’da doğa ile uyum içinde yaşayan “vahşi”leri katleden, gezegeni yağmalayan, gelişmiş teknolojiye sahip “modern” toplumdur. Açlık Oyunları’nda teknolojinin en gelişkin halinin barbarlık için kullanıldığını, yüzyıllar öncesindeki gibi ilkel gladyatör oyunları ve kamuya açık infaz uygulamalarının gözetim/denetim teknolojileri sayesinde daha vahşi biçimde sürdürüldüğü bir ülke tasvir edilir. Avatar’da Pandora gezegeni bir kayıp cennet tasavvuru ise bu cenneti yok eden insan türünün açgözlülüğü ve doğadan kopuk yaşam biçimidir. Ordu-şirket ortaklıkları Dünya gezegenini yaşanılmaz hale getirdikten sonra teknolojinin de yardımıyla başka gezegenleri yağmalamaya başlamıştır.

Bu filmlerde ekolojik sorunların karmaşıklığının daha fazla yer bulması, teknolojik çözümlerin sosyal sorunlar çözülmeden “herkese” faydalı olmayacağı (Elysium, Hunger Games), siyaset-sermaye-ordu suç ortaklığı devam ettikçe ekolojik yıkımın başka bir gezegende bile kaçınılmaz olduğu (Avatar), doğanın yıkımına neden olan teknolojinin sistem değişmeden o sorunları çözmekte tek başına yeterli olmayacağı (Snowpiercer), işgalci uzaylı (Independence Day) stereotipinin insan açgözlülüğü karşısında mülteci durumuna düştüğü (Avatar, District 9) anlatıları yaygınlaşmıştır.

Son yıllarda giderek artan sayıda bilimkurgu filmi, radikal ekolojik hareketlerin de ısrarla ortaya koydukları gibi, mevcut sistem içinde kalındığı sürece ekolojik yıkımı, sosyal ve çevresel adaletsizliği ortadan kaldırmanın imkansız olduğunu ortaya koyar. Ekolojik çöküşün kaynağı gibi çözümü de politiktir. Popüler sinemanın çelişkili biçimde de olsa mevcut sistemin devamı halinde insanlığın sağlıklı bir çevrede yaşamasının mümkün olmadığı, ekolojik krizin önlenmesinin en önemli koşulunun sistemi değiştirmek olduğunu vurgulaması azımsanamayacak kadar önemlidir.

Ekosistemin işleyişini ve insanın ekosistemin bir parçası olduğunu anlamadan, bu işleyişe saygı göstermeden, tüketime dayalı, sınıflı, cinsiyetçi ve sömürgeci bir kapitalist sistemin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bir ekolojik kıyametin ardından hangi toplumsal sınıflara ne olacaktır? Bu filmlerde besin kıtlığı, zehirlenmiş atmosfer, kimyasal atıklarla kirlenmiş toprak tüm sınıfları aynı şiddette etkilememektedir. Teknolojide yaşanan gelişmelerin kime faydası olacaktır? Son yıllarda ekolojik yıkımı ele alan popüler filmlerde öncelikle sınıflı toplum yapısının, mevcut adaletsiz sistemin ortadan kaldırılması gerektiğine yapılan vurgu dikkat çekmektedir. Sosyal ve çevresel adalet, ekoeleştirinin en canlı kollarından biridir ve ekolojik yıkıma da neden olan sistemin temel sorunlarını net biçimde ortaya koymaktadır. Sınıflı toplum, adaletsizlik, sömürü devam ettiği sürece yeni bir gezegende bir cennet yaratılsa bile, bu cennetin kimler için olacağı sorusu cevap beklemektedir. Karanlık ve umutsuz tonda başlayan bu filmler, doğrudan mevcut sistemi yıkmaya yönelik eylemlerin gerçekleştirilmesi ile kurtuluşun mümkün olabileceğini ortaya koyarak geleceğe yönelik umudu besleyen mesajlarla sona ereler. Treni raydan çıkarmadan, kubbeyi yıkmadan, işgalciyi kovmadan, insanları eşit gören bir toplumsal sistemin inşasına soyunmadan ekosistemle uyumlu, çevresel adaletin sağlandığı bir sistem kurulamaz.

Radikal Bir Alternatif Olarak Ekososyalizm – Michael Löwy

Michael Löwy’nin 2-9 Mayıs tarihleri arasında Chiapas’ta düzenlenen “Eleştirel Düşünce, Kapitalist Hidra’ya Karşı” başlıklı seminere yazılı olarak sunduğu metin.

Bir kez daha Zapatist yoldaşlar çarpışmanın ön saflarında. 1996’da neoliberalizme karşı İnsanlığın bayrağını kaldırmışlardı. Bugün bizleri garip bir canavara karşı mücadeleye çağırıyorlar: Kapitalist Hidra’ya. Yenilmez gibi görünen bir canavar bu, kafalarından birini kesince yeniden doğuyor. Daha kıyıcı, daha yıkıcı bir şekilde. Öyle bir canavar ki insan hayatlarını yiyor yutuyor, karşısına çıkan her şeyi yıkıyor, zehirliyor: Nehirleri, ormanları, bitkileri, hayvanları… Artık kafalarından birini kesmek yetmez: Canavarın kalbini ezmemiz lazım. Eleştiri silahıyla (bugün burada Zapatistlerin düzenlediği bu güzel seminerde mesela) ve silahları eleştirerek.
 
İnsanlığın, tarihi boyunca bilip bileceği en büyük tehdit olan iklim değişiminin, küresel ısınmanın doğrudan sorumlusu Kapitalist Hidra’dır. Çoktan başlamış olan ve önümüzdeki birkaç onyıl içinde ekolojik bir felaketle sonuçlanabilecek uğursuz süreçten söz ediyorum. Tarihte eşi benzeri olmayan bir süreç: Sıcaklığın artması, toprakların çölleşmesi, temiz suların tükenişi, sayıları katlanarak artacak olan kasırgalar, deniz seviyelerinin yükselişi… Londra, Amsterdam, Venedik, Şangay, Rio de Janeiro da dahil deniz kıyısındaki pek çok şehrin sular altında kalmasıyla sonuçlanacak.
 
Kötülüğün kökü sistemde yatıyor, bu facianın nedeni, sonsuz şekilde genişleyen sermaye ve frenleri patlamış aşırı üretim ve tüketim iklimi. Sorunun kökenine inecek radikal alternatiflere ihtiyacımız var. Anti-kapitalist, sistem karşıtı alternatiflere. Hidra’nın kötü kalbini söküp ezecek çözümlere.
 
Ekososyalizm, ekolojik düşünceyle sosyalist (Marksist) düşüncenin kaynaşmasıyla ortaya çıkan radikal bir alternatif. Temel önermesi şudur: Doğal çevrenin, gezegenimizdeki canlı hayatın lehine korunması, kapitalist sistemin genişlemeci ve yıkıcı mantığıyla birarada bulunamaz. Gezegenin temel ekolojik dengeleri, sisteme saldırmadan kurtarılamaz; doğanın savunusu için verilecek mücadeleyle toplumun dönüştürülmesi için verilecek mücadele birbirinden ayrı düşünülemez.
 
Günümüzde uluslararası bir ekososyalist akım mevcut, Ocak 2009’da Belem Dünya Sosyal Forumu’nda iklim değişimiyle ilgili bir deklarasyon yayımladılar. Kurucuları arasında İspanya’dan Manuel Sacristan, İngiltere’den Raymond Williams, Fransa’dan André Gorz, ABD’den James O’Connor gibi kişiler bulunuyor. Günümüz temsilcileri arasındaysa uluslararası Ekososyalist Manifesto’nun yazarlarından ABD’den Joel Kovel, yine ABD’den çevreci Marksist John Bellamy Foster, Peru’dan yerli hakları savunucusu Hugo Blanco, Kanadalı ekofeminist Terisa Turner ve Belçikalı Marksist Daniel Tanuro gibi isimler var.
 
Ekososyalizm şu işe yaramaz modellerden kendini ayırıyor: 1) Önermelerini piyasaya uyduran ve “yeşil bir kapitalizm” geliştirmenin yollarını arayan konformist çevrecilik (uğursuz bir yanılsama, hatta pek çok durumda mistifikasyondan öteye geçmez). 2) Sosyalizmin bürokratik bir karikatürü olan, kapitalist mekanizmanın süfli bir taklidine dayanan sözde “reel sosyalizm” (eski SSCB, Çin gibi örnekler). Bu ikincisi, Batı’daki muadiliyle aynı düzeyde doğanın yıkımına neden olan çevre karşıtı bir üretim taraftarlığına dayanıyor.
 
Pek çok çevreci, Marx’ı üretim yanlısı görerek eleştirir. Bu eleştiri bize göre tam bir yanılgıya dayanmaktadır: Marx, meta fetişizmini eleştirirken, tam da kapitalizmin üretimci mantığına karşı, çok, daha çok meta üretilmesinin ekonomi ve toplumun temel hedefi olduğu düşüncesine karşı en radikal eleştiriyi yapmıştı.
 
Sosyalizmin hedefi, sonsuz miktarda mal üretmek değil, iş saatlerinin, işçilerin siyasete, öğrenmeye, oyun oynamaya, âşık olmaya yetecek boş vakitleri kalacak şekilde azaltılmasıdır, der Marx. Eleştiri silahını, üretim, özellikle de kapitalist üretim taraftarlığına yönelik radikal bir eleştirinin hizmetine koşmuştur Marx. Kapital’in birinci cildinde kapitalizmin yalnızca işçinin tüm güçlerini değil, toprağı da, doğal kaynaklarını kullanarak sömürdüğünü anlatır. Marx’ın yazılarındaki bu perspektif, bu hassasiyet şüphesiz yeterince irdelenmemiştir.
 
Öte yandan pek çok Marksistin, devrime giden yolun sadece ve sadece, üretici güçlerin gelişimini engelleyen üretim ilişkilerini değiştirmekten geçtiğini söyledikleri de doğrudur. Ekososyalistlere göre, sosyalist devrimden çok daha radikal, çok daha derinlere inen bir vizyona ihtiyaç var. Sadece üretim ve mülkiyet ilişkilerini dönüştürmek yetmez, üretici güçlerin yapısını, üretim aygıtının yapısını değiştirmek gerekir, diyorlar. Üretim aygıtına, Marx’ın Paris Komünü deneyiminden yola çıkarak geliştirdiği Devlet aygıtına dair mantıkla yaklaşmak gerekir. Bu konuda şöyle demişti Marx: İşçiler, burjuva Devlet aygıtını ele geçirip onu proletaryanın hizmetine koşamazlar; hayır, bu imkânsızdır, zira burjuva Devlet aygıtı asla işçilerin hizmetinde olamaz. O halde bu Devlet aygıtını yıkıp başka türlü bir iktidar kurmak gerekir.
 
İşte bu mantık üretim aygıtına da uygulanmalıdır. Bu aygıt tamamen yıkılmasa da en azından radikal şekilde dönüştürülmelidir. Bu aygıt basitçe madun sınıflar tarafından ele geçirilip onun hizmetine koşulamaz, o halde yapısal olarak dönüştürülmelidir. Bir örnek vermek gerekirse: Kapitalist üretim sistemi, kömür, petrol gibi fosil enerji kaynaklarına dayalı işler; ki bu da küresel ısınmanın sorumlusudur. Sosyalizme geçiş süreci ancak ve ancak bu enerji türlerinin yerine, su, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerjilerin konmasıyla mümkün olur.
 
Bu nedenle ekososyalizm, üretim süreçlerinde ve enerji kaynaklarında bir devrim öngörür. Sosyalizm düşüncesi, yani yeni bir tolum düşüncesiyle yeni enerji kaynakları düşüncesi birbirinden ayrılamaz. Özellikle de güneş enerjisi. Kimi ekososyalistler güneş komünizmi diye bir şeyden söz ediyorlar. Öyleyse ısınma, Güneş enerjisi, sosyalizm ve komünizm arasında bir tür seçici akrabalık vardır.
 
Ancak, üretim aygıtını ve mülkiyet biçimlerini dönüştürmek de yeterli değildir; tüketim kültürünü, tüketimciliğe dayalı tüm bir hayat tarzını da dönüştürmek gerekir. Yapay, faydasız ve tehlikeli şeylerin kitlesel olarak üretimine dayalı kapitalizm bu hayat tarzının emrindedir. Bu nedenle, gerçek toplumsal ihtiyaçların karşılanması temelinde yeni bir tüketim biçimi, yeni bir hayat biçimi yaratmak söz konusudur. Bunlar, yapay bir şekilde kapitalizmin reklamıyla üretilen sözde, sahte ihtiyaçlardan tamamen farklıdır. İşte ekososyalist devrim bu noktadan hareketle, gündelik hayatta bir devrim, kapitalizmin dayattığı para kültürünün bir kenara bırakılmasına yönelik bir devrim olarak düşünülmelidir.
 
Üretim ve tüketim biçimlerinin birarada düşünülerek, kapitalist piyasa kriterlerinin dışında kriterlere dayanarak yeniden örgütlenmesi şarttır: nüfusun gerçek ihtiyaçları ve ekolojik dengenin savunusu kriterlerine dayanarak. İşte bu, sosyalizme geçiş ekonomisi anlamına gelir. Kararları “piyasa yasaları” veya otoriter bir siyasetçinin değil nüfusun ta kendisinin, demokratik bir planlama süreciyle, kendi önceliklerini, yatırımlarını düşünerek aldığı bir ekonomi.
 
Bu geçiş, insanları sadece yeni bir üretim biçimine ve daha eşitlikçi, daha dayanışmacı, daha demokratik bir topluma götürmekle kalmayacak, alternatif bir hayat biçimine, paranın, reklamlarla yapay şekilde üretilen tüketim alışkanlıklarının ve gereksiz metaların sonsuz üretiminin egemenliğinin ötesinde yeni bir ekososyalist uygarlığa da götürecek. Kuzey ve Güney Amerika yerlilerinin “Güzel Hayat” geleneği, bu alternatife önemli bir esin kaynağıdır.
 
Ekososyalizm, yeni bir uygarlık, yeni bir dayanışma uygarlığı perspektifi değildir sadece (kelimenin daha derinlerde yatan anlamıyla insanlar arasında bir dayanışmanın yanı sıra doğayla da dayanışma söz konusudur burada). Ekososyalizm aynı zamanda, bugün, burada, hemen şimdiyi ilgilendiren bir mücadele stratejisidir. Dünyanın dönüşeceği günü bekleyemeyiz, bu hedefler uğruna şu an, hemen şimdi başlamalıyız mücadeleye. Peru Antları’ndaki topluluklardan, Chiapas dağlarındakilere Latin Amerika’nın yerlileri, Toprak Ana’nın, Pachamama’nın Kapitalist Hidra’ya karşı savunusu mücadelesinde ön saflarda yer alıyorlar.
 
Öyleyse ekososyalizm, toplumsal ve çevre mücadelelerinin, sınıf mücadelelerinin, yerli ve kadın mücadelelerinin, ortak düşmana karşı omuz omuza durduğu bir stratejidir: Çokuluslu petrol veya maden şirketlerine, neoliberalizme, Dünya Ticaret Örgütü’ne, Uluslararası Para Fonu’na, Amerikan emperyalizmine, küreselleşen finans sermayesine karşı. Bunlar, dünyanın bütün halklarının ortak düşmanı Hidra’nın kafalarından birkaçıdır.

Çeviren: Çiçek Öztek

(Bu yazı e-skop.com sitesinden alınmıştır)