İmdat Freni

Ekososyalizm

Soykırım Çağında Hayvan Özgürlüğü Hareketi – Dalia Zein

İsrail devleti, kendisini “Batılı değerler”le ve özellikle de vegan hareketle özdeşleştirmeye çalışıyor. Oysa asıl amaç, Filistin’deki soykırıma karşı yükselen sesleri susturmak.

2025 yazında, Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı’nın (IARC) organizasyon komitesi, Eylül 2025’te düzenlenecek konferansları öncesinde, bu toplantıların boykot edilmesi çağrılarına yanıt olarak bir açıklama yayımladı. Açıklamada, Filistinli sesleri susturmak istedikleri yönündeki iddialar reddediliyor ve 2024 etkinlikleri sırasında neden kefiye takan hayvan hakları aktivistlerinin fotoğraflarını paylaşmayı reddettiklerini sosyal medya hesaplarında şu şekilde gerekçelendiriyorlardı:
“Almanya’da¹ kefiyeler zaman zaman İsrail’in yok edilmesini talep eden kişi ve gruplar tarafından kullanılmıştır. Elbette kefiye takan herkesin bu görüşleri paylaştığına inanmıyoruz; ancak sembollerin yanlış yorumlanmasından endişe duyuyoruz.”

Hayvan soykırımı mı, sömürgeci şiddet mi?
Komite, açıklamasında İsrail hükümetinin Gazze’de uyguladığı şiddet ve baskıya karşı olduğunu belirtmesine rağmen, soykırım ve sömürgeci şiddet kavramlarını kullanmayı reddediyor. Her yıl milyarlarca su canlısının ve milyonlarca kara hayvanının katledilmesine yönelik eleştiriyi merkeze alırken, Filistinlilerin—özellikle de Gazze halkının—İsrail’in sömürgeci devleti tarafından maruz bırakıldığı aşırı şiddeti ve yok edilişi görmezden gelmek münferit bir durum değil. IARC örneği, ana akım vegan hareketin eşitlik, şefkat ve özgürlük değerlerini insan-dışı hayvanların ötesine taşımadaki başarısızlığını gözler önüne seriyor.

Peki neden bu kadar çok vegan örgüt soykırım karşısında sessiz kalmaya devam ediyor? Bu sorunun yanıtlarından biri, hala devam etmekte olan soykırımın başlamasından kısa bir süre sonra Gazze’deki Filistinli veganlar tarafından ve İran ile Lübnan gibi bölgelerdeki müttefiklerle birlikte kurulan Filistin İçin Veganlar (Vegans for Palestine) grubunda bulunabilir.

Filistin İçin Veganlar, BDS kampanyasını destekliyor; hayvansal ürünlerin boykot edilmesi ile İsrail ürünlerinin boykot edilmesi arasında bir paralellik kuruyor ve soykırıma ortak olan vegan şirketlerin de boykot edilmesi gerektiğini savunuyor. Daha da önemlisi, grup, ana akım vegan alanların İsrail’in savaş suçları karşısındaki sessizliğinin ardındaki yapısal nedenleri inceliyor; bu alanlarda beyazlığın sorgulanmamasının baskın rolüne ve İsrail’in “vegan-washing” stratejisinin teşhir edilememesine dikkat çekiyor.

İsrail, özellikle genç kuşaklar arasında “Batılı liberal değerler”e seslenmeye çalışarak, son on yıldır kendisini bölgesinin LGBT ve vegan başkenti olarak pazarlıyor; askerleri için vegan yemeklere ve botlara yatırım yapacak kadar ileri giderek, kendini “dünyanın en ahlaklı ordusu” olarak sunma anlatısını güçlendiriyor. Filistin İçin Veganlar’dan Dalal’ın da belirttiği gibi: “Veganizm, İsrail için ahlaki bir pusula değil, ahlaki bir kalkan.”

Hayvan özgürlüğü için mücadele eden pek çok aktivistin, hayvan meselesinin merkezden kayacağı korkusuyla kesişimsellik hakkında konuşmaktan kaçınması, tahakküm biçimlerinin karmaşık iç içeliğini ıskalıyor. Hayvanlar endüstriyel tarımsal sömürünün merkezinde olabilir; ancak bu şiddet boşlukta var olmuyor.

Sosyal bilimlerin militan bir angajmanı için

Sosyal bilimlerin, hayvan özgürlüğü hareketinin stratejilerinin yapıbozuma uğratılıp yeniden düşünülebileceği; böylece kesişimsel ve sömürgecilik karşıtı teorilerle daha doğrudan bir angajmana kapı aralayabilecek bir platform işlevi görebileceğini söyleyebiliriz.

İsrail’in vegan-washing stratejilerine karşı kolektif biçimde mücadele etmek, soykırımın sona ermesini ve sömürgeci devletin tasfiye edilmesini talep etmek, dönemin en acil görevlerinden biriyse; veganizm, diğer tahakküm sistemlerinin baskıyı nasıl normalleştirdiğini her zaman kavramak zorundadır.

Hayvan sömürüsü, kadın bedeninin nesneleştirilmesi kadar normalleştirilmiştir; yaşamlarını sürdürmek için başka bir seçeneği olmayan, çoğunlukla göçmen ve mülteci olan kadın ve erkek emekçiler son derece acımasız çalışma koşullarıyla karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu tarımsal işletmeler yalnızca işçileri sömürmekle kalmaz, aynı zamanda ekosistemleri yağmalar, yerli halkların tarımını ve geleneksel mutfaklarını da tahrip eder.

Türcülüğün (spesizmin) ataerkil, sömürgeci ve kapitalist tahakküm biçimleri tarafından nasıl güçlendirildiği sorusu etrafında tartışmaları yeniden merkezileştirdiğimizde, hayvan özgürlüğünden vazgeçmiş olmayız; tersine, özgürlüğe ulaşmak için neyin gerekli olduğuna dair daha incelikli bir perspektif sunarız.

Dalia Zein, Finlandiya Tampere Üniversitesi’nde, Sömürgecilik ve Gündelik Şiddetin Coğrafyası Araştırma Grubu’nda doktora sonrası araştırmacıdır.

  1. Organizasyon komitesinin merkezleri Almanya ve Lüksemburg’dadır.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://lanticapitaliste.org/actualite/oppressions/le-mouvement-de-liberation-animale-lheure-du-genocide

Trump Grönland’da: Eski Usul Sömürgecilik ve İklim Felaketinin Hızlanışı-Yorgos Mitralias

Bugün neredeyse herkes –üstelik haklı olarak– Trump’ın Grönland’ı “gerekirse zorla” işgal etme ve ilhak etme yönündeki son derece açık niyetinden söz ediyor. Ancak kimsenin, dizginlerinden boşanmış Trumpçı emperyalizmin ve sömürgeciliğin bu eyleminin açık ara en önemli ve en vahim sonucu olacak şeye değindiğini görmedik: hâlihazırda sürmekte olan iklim felaketinin muazzam ölçüde hızlanması ve ağırlaşması! İnsanlık için kâbus gibi sonuçlar doğuracak bir iklim krizi hızlanması; üstelik bu sonuçlar, Grönland’ın ABD tarafından işgalinin tartışılan tüm jeopolitik ve benzeri etkilerinden kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha büyük olacaktır.

Nitekim Grönland, küresel iklim ısınmasının sinir merkezi konumundadır; dünyanın geri kalanına kıyasla yaklaşık dört kat daha hızlı ısınmaktadır. Trump’ın, ABD’nin “ulusal güvenliği” adına nadir toprak elementleri, hatta altın ve petrol bakımından zengin yeraltını yağmalamak üzere Grönland’ı yarıp geçme niyeti, zaten yaşanmakta olan süreci büyük ölçüde hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır: Bu, Antarktika’dan sonra ikinci en büyük buz örtüsü olan Grönland buz tabakasının erimesidir. Bunun doğrudan sonucu ise deniz seviyesinin yükselmesi! Deniz seviyesindeki bu yükseliş, okyanus akıntılarını şimdiden bozmakta, hatta çöküşle tehdit etmekte.

Bu tehdidin ciddiyetine dair hiçbir kuşku kalmaması için, iki ay önce dünya çapındaki büyük haber ajanslarının geçtiği şu ifadeyi hatırlayalım: “İzlanda, Atlantik’teki önemli bir okyanus akıntı sistemi için olası bir çöküşü ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit ve varoluşsal bir mesele olarak niteledi; bu durum hükümetin en kötü senaryolara karşı stratejiler geliştirmesine olanak tanıyor,” dedi İzlanda İklim Bakanı Reuters’a (1). Gerçekten de klimatologlara göre, AMOC (Atlantik Meridyenel Devridaim Dolaşımı) adı verilen okyanus akıntı sisteminin giderek daha olası hâle gelen çöküşü, “özellikle Kuzey ülkeleri için, ama dünyanın diğer bölgeleri için de yıkıcı ve geri döndürülemez sonuçlar” doğuracaktır. Bu çöküş Atlantik’te deniz seviyesini yükseltecek, Güney Amerika ve Afrika’daki musonları değiştirecek, Avrupa ve Kuzey Amerika’da yağışları azaltacak; Avrupa’da kışın soğuk dalgalarına yol açarak deniz buzunun Birleşik Krallık’a kadar güneye doğru genişlemesine neden olabilecektir!

Özetle, Trump ve şürekâsının Grönland’ı yakın (?) gelecekte işgal etmesi meselesi, Trump’ın iklim inkârcısı olarak çevre korumaya zerre kadar önem vermediğini ve uluslararası hukuku ile yerli halkların haklarını bütünüyle hiçe saydığını bir kez daha teyit ediyor. Beyaz Saray’ın ideoloğu ve güçlü adamı Stephen Miller da, birkaç gün önce CNN’e verdiği röportajda bu küçümsemeyi tüm yönleriyle sergilemekte gecikmedi.

Eski usul, utanmaz bir sömürgeciliğe dönüşü vaaz eden Trump’ın baş danışmanı ve sırdaşı Stephen Miller –konuşmalarında ve fikirlerinde… Goebbels’ten esinlenmekten hoşlandığı bilinen (!)– şu ifadeleriyle skandal yarattı:

“İkinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra Batı imparatorluklarını ve kolonilerini dağıttı ve bu eski topraklara –zaten onları çok daha zengin ve müreffeh hâle getirmişken– vergi mükellefleri tarafından finanse edilen devasa yardımlar göndermeye başladı… Batı, bir tür kalıcı dekolonizasyon içinde sınırlarını açtı; sosyal yardımlar ve dolayısıyla kaynak transferleri sundu; bu yeni gelenlere ve ailelerine yalnızca oy hakkı tanımakla kalmadı, yerli yurttaşlara kıyasla hukuki ve mali açıdan ayrıcalıklı bir muamele de sağladı. Neoliberal deneyim, özünde, modern dünyayı inşa eden yerlerin ve halkların uzun bir öz-cezalandırılması olmuştur.”

Eski usul sömürgeciliğin bu açık övgüsünün ve dekolonizasyonun kesin bir mahkûmiyetinin ardından Miller, Trumpçılığın ürkütücü amentüsünü şöyle özetledi: “Uluslararası incelikler ve benzeri şeyler hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz, ama biz gerçek dünyada yaşıyoruz… ve bu dünya güçle, kudretle, iktidarla yönetilir. Bunlar dünyanın demir yasalarıdır. (…) Biz bir süper gücüz. Ve Başkan Trump döneminde bir süper güç gibi davranacağız.”

Artık uyarılmış durumdayız.Asıl yenilik, Trump yönetimindeki ABD’nin bir süper güç gibi davranacak olması değildir – bunu Trump’tan çok önce de yapıyordu. Asıl yenilik, eski usul bir sömürgeci süper güç gibi davranacak olmasıdır!Yani doğrudan tahakküm ve yağma, utanıp sıkılmadan sergilenen bir ırkçılık ve çıplak askerî şiddet uygulaması; aracıların, sahte dayanışmacı ve demokratik ikiyüzlülüklerin, üstü kapalı ifadelerin ve son 60-70 yıla damgasını vuran yeni-sömürgeciliğin tüm o cilalı söylemlerinin terk edilmesi demektir bu. Görünen o ki, geçmişteki emperyalist pratiklerle kopuş gerçekten de çok büyüktür.

Bu nedenle Trump’ın Venezuela ya da Grönland üzerindeki iddiaları, yaşlı, dengesiz ve megaloman bir adamın geçici hezeyanları değil; tersine, mevcut tüm dengeleri –emperyalist güçler arasındakiler dâhil– altüst etmeyi hedefleyen, uzun vadeli küresel bir siyasal, ekonomik ve askerî projenin ilk işaretleri ve ön gösterimleridir (2). Üstelik Trump artık ne beyaz üstünlükçülerin ölümcül ırkçılıklarını cezasızca uyguladıkları “iyi eski günlere” duyduğu nostaljiyi, ne de çok sevdiği güneyli köle sahiplerinin yenilgisiyle sonuçlanan Amerikan İç Savaşı’na yönelik eleştirisini kamuoyu önünde sergilemekten çekinmektedir.

Dolayısıyla Trump’ı Biden’la, Bush’la ya da… Avrupa Komisyonu’yla bir tutmaya devam edenler son derece saf ve sorumsuzdur. Ya da Stephen Miller adlı ideoloğunun ağzından trumpizmin vaat ettiği bu en uç kapitalist barbarlığa dönüşün haber verdiği ırkçı, militarist ve savaş kışkırtıcısı felaketle yüzleşmeye hazırlanmayanlar… Trump’ı ve onun şeytani, suç teşkil eden projelerini, çok geç olmadan durdurmak hepimizin görevidir. Çünkü Trump’ın yağmacı, suç dolu, hezeyanlı bir ırkçılıkla yoğrulmuş ve derinlemesine insanlık dışı politikalarının başarıya ulaşmasını garanti edebilecek tek şey, bizim kaderciliğimiz ve pasifliğimizdir.

Kısacası, hiçbir şey önceden belirlenmiş değildir; bu tüm mücadelelerin anasının sonucu bütünüyle bize, dünyanın dört bir yanındaki aşağıdakilere bağlıdır. Ve işe, faşist canavarın kalbinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde halihazırda mücadele edenlerle başlamak gerekir…

16 Ocak 2026

1- “İzlanda, Atlantik akıntılarının olası çöküşünü bir güvenlik riski olarak görüyor”
Kaynak: Reuters – https://www.reuters.com/sustainability/cop/iceland-sees-security-risk-existential-threat-atlantic-ocean-currents-possible-2025-11-12/

2– 2019 yılında ABD Kongresi önünde ifade veren, o dönemde Trump’ın Rusya ve Avrupa’dan sorumlu başdanışmanı olan Fiona Hill, Kremlin’le bağlantılı çevrelerden gelen “önerilerden” söz etmişti. Buna göre Moskova, Washington’un Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kabullenmesi karşılığında, ABD’nin Venezuela’yı işgal etmesine olası bir onay vermeyi gündeme getirmişti. Hill, birkaç gün önce 2019’daki bu ifadesine geri dönerek, Kremlin’in ABD’nin Venezuela’ya yönelik son askerî operasyonu ve ardından gelen hidrokarbon yağmasına karşı gösterdiği zayıf tepkilerin ve görece pasifliğin, 2019’da Moskova tarafından önerilen ve o dönem Trump tarafından reddedilen bu “takasın” olası bir güncellemesine işaret edebileceğini söyledi.

Yorgos Mitralias, emekli bir gazeteci; Dördüncü Enternasyonal’in Yunanistan seksiyonunun ve Syriza’nın eski bir militanıdır. Yunanistan Borca Karşı Komite’nin kurucularından ve yürütücülerindendir; uluslararası CADTM ağı üyesidir. Ayrıca, özellikle İngilizce ve Yunanca dillerinde, ABD’deki toplumsal hareketlerin ve solun eylemlerine dair günlük bilgiler sunan EuropeansForBerniesMassMovement sitesini de yürütmüştür.

Kaynak: https://inprecor.fr/trump-au-groenland-colonialisme-lancienne-et-acceleration-de-la-catastrophe-climatique

Tercüme: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kopuşlar: IV. Enternasyonal’in Yeni Manifestosu – Michael Löwy

1796 tarihli Babeuf’nün Eşitler Manifestosu ile 1848 tarihli Komünist Manifesto’dan bu yana, işçi hareketi tarihinde bu türden pek çok belge ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları, 1848’de Marx ve Engels’in kaleme aldığı metin gibi, kuşaklar boyunca okurları etkilemiştir. Diğerleri ise hızla unutulmuştur… Aralarındaki farklılıklara rağmen, bu metinler bazı ortak özellikler taşır:

• herkesi yeni bir öneriden haberdar etme isteği,

• bir siyasal hareketin temel çözümlemelerinin yanı sıra programının ve stratejisinin özeti,

• mümkün olan en geniş kitlelere hitap eden, erişilebilir bir dil,

• konjonktür analizleri ile birkaç kurucu ilkenin birlikte ortaya konması.

Dördüncü Enternasyonal’in kurucu metni olan, Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri (Türkçesi Lev Troçki, Bildirgeler, Yazın yay., 2003 içinde) yaygın olarak Geçiş Programı (1938) adıyla bilinen metin, başlığında bu terim yer almasa da bir manifesto olarak değerlendirilebilir. IV. Enternasyonal başka bazı belgeleri de manifesto olarak nitelendirmiştir: örneğin 1948’de yayımlanan “Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi Manifestosu: Wall Street’e ve Kremlin’e Karşı. Komünist Manifesto’nun Programı İçin. Dünya Sosyalist Devrimi İçin”, kuşkusuz Lev Troçki’nin 1938’de öngördüklerinden bir kopuşu işaret eder (1). Aynı tespit, sözde “reel sosyalizm”in ortadan kalktığını kayda geçiren 1993 tarihli Ya Sosyalizm ya Barbarlık. 21. Yüzyılın Eşiğinde. Dördüncü Enternasyonal Manifestosu için de geçerlidir (Yazın yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. çn).

Zamanımızın Bir Manifestosu

Yeni Ekososyalist Devrim Manifestosu, çağımızın meydan okumaları karşısında hem anlamaya hem de eylemeye yönelik yollar çizmeyi amaçlıyor. Elbette 1938, 1948 ve 1993 manifestolarıyla birçok ortak yanı var: onlar gibi, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla konjonktürün Marksist bir analizini, Troçki’nin tanımladığı yönteme göre bir “geçiş programı”nı, devrimci bir stratejiyi ve sosyalist bir ufku ortaya koyuyor. Bununla birlikte, önceki metinlerden ayrılan özgün özellikler de taşıyor.

1938 tarihli Geçiş Programı Lev Troçki tarafından, 1993 Manifestosu ise büyük ölçüde Ernest Mandel tarafından kaleme alınmışken, yeni Enternasyonal Manifestosu bir yılı aşkın süren kolektif bir çalışmanın ürünüdür; bu çalışmaya, Daniel Tanuro’nun koordinasyonunda, Küresel Kuzey’den ve Küresel Güney’den yoldaşlar katkıda bulunmuştur.

1938 Manifestosu, “insanlığın üretici güçlerinin büyümeyi durdurduğunu; yeni buluşların ve yeni teknik ilerlemelerin artık maddi zenginliğin artmasına yol açmadığını” ileri sürüyordu. Metne göre bu durum, proleter devrimin “ekonomik bir öncülü”nü oluşturuyordu (2). Bu yargının 1938’deki geçerliliği üzerine ne düşünülürse düşünülsün, savaş sonrasında üretici güçlerin büyümeye devam ettiği ve kapitalizm çerçevesinde —her ne kadar bir sömürücüler azınlığı tarafından gasbedilmiş olsa da— bir “maddi zenginlik artışı” yaşandığı inkâr edilemezdi (3).

Oysa 2025’te, yeni Manifesto açısından tam da bu “maddi zenginlik artışı”, bu sınırsız ve limitsiz kapitalist büyüme mücadele edilmesi gereken şeydir: “kapitalist büyüme ile kopuş”! Bu aynı zamanda ilerleme, maddi zenginlik ve “üretici güçlerin gelişimi”ne dair belirli bir anlayışla da bir kopuştur. Bu değişim apaçık bir olgunun ifadesidir: 2025’te ekolojik kriz insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır; 1938’de durum kesinlikle böyle değildi.

Ekolojinin Yeri

IV. Enternasyonal, ekolojik meydan okumanın farkına aşamalı olarak varmıştır. 1938 ve 1946 manifestolarında yer almayan bu sorun, 1993 Manifestosu’nda ise sınırlı bir biçimde ele alınır: metnin 22 bölümünden yalnızca biridir ve esas olarak kirlilik ile doğal kaynakların tükenmesi konusuna odaklanır. Asıl dönüm noktası, 2003’te, 15. Kongre’de kabul edilen “Ekoloji ve Sosyalizm” başlıklı kararla yaşanır (türkçesi Direnişler, XV. Dünya Kongresi Kararları, Yazın, 2005); bu karar, Enternasyonal tarihinde ekolojik krizi merkezi tema olarak ele alan ilk metindir. “Ekososyalizm” terimi de burada ilk kez ortaya çıkar; kendimizi özdeşleştirdiğimiz, ekolojik sol içindeki akımlardan birini tanımlamak için kullanılır:

Kapitalist ve/veya bürokratik (sözde “reel sosyalist”) biçimleriyle üretimci ilerleme ideolojisiyle kopuş içinde olan ve çevreyi tahrip eden bir üretim ve tüketim tarzının sonsuz genişlemesine karşı çıkan ekososyalizm, işçi hareketi ile ekoloji alanında emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı eğilimi temsil eder; kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde bir “sürdürülebilir kalkınma”nın imkânsızlığını kavramış olan eğilimdir. (4)

2003 tarihli belge, IV. Enternasyonal’in ekolojik sorunu kavrama ve sahiplenme konusundaki gecikmesine dair eleştirel bir bilanço da çizer. “IV. Enternasyonal ve ekolojik kriz” başlıklı bir bölüm bu “özeleştirel” değerlendirmeye ayrılmıştır:

İşçi hareketinin çoğu partisinde olduğu gibi, bu sorun da Enternasyonalimizin varlığının ilk yıllarında ele alınmamıştır. Örneğin, 1938’deki kuruluş kongresinin temel programatik belgesi olan Geçiş Programı’nda bunu aramak beyhude olur. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde devrimci Marksistler çevrenin tahribini ve hava ile su kirliliğini bütünüyle görmezden gelmiş değillerdi. Ancak bu olgular, sömürücü ve insanlık dışı bir sistemin zararlı sonuçlarından yalnızca biri olarak ele alınıyor, bütün yaşamın temellerini yok etme tehdidi taşıyan küresel bir olgu olarak algılanmıyordu. […]

Enternasyonal’in seksiyonlarının çoğu ekolojik sorunları ancak başka güçlerin eylemleri sonucunda, bu meseleler basının manşetlerine çıktığında gündeme almaya başladı. Bunun sonucu olarak Enternasyonal içindeki tartışma görece yavaş ilerledi. Diğer akımlar ve bireyler onlarca yıldır ekoloji ve sosyalizm meselesini tartışırken, devrimci Marksistler büyük ölçüde sessiz kaldılar.

Bir diğer önemli ilerleme, 2018’deki 16. Kongre’de atıldı; burada ekososyalizm Enternasyonal’in yönelimi olarak benimsendi ve bu, kararın başlığında da yer aldı: “Kapitalist çevre tahribatı ve ekososyalist alternatif”. Belge, “3 Mart 2016’da çokuluslu şirketlerin tetikçileri tarafından katledilen Honduraslı ekolojist ve feminist yerli militan Berta Cáceres’in anısına ve çevresel adalet uğruna verilen mücadelelerin tüm şehitlerine” ithaf edildi (5).

Büyüme-karşıtlığı (décroissance/degrowth) meselesi

Bu karar, “Sürmekte olan tartışmalar, açıklığa kavuşturulması gereken noktalar, açık sorular” başlığını temkinli biçimde taşıyan bir bölümde, büyüme-karşıtlığının zorunluluğunu zaten ortaya koyuyordu; ancak bunun bir program ya da bir toplum tasarısı olmadığını da vurguluyordu, çünkü üretim ve mülkiyet ilişkileri hakkında hiçbir şey söylemiyordu (6).

2025 Manifestosu’nda ise büyüme-karşıtlığı artık “açık bir soru” değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu vurgu, belgenin başlığında dahi yer alır ve “kapitalist büyümeyle kopuş” zorunluluğunu hatırlatır. Bununla birlikte adil, ekososyalist bir büyüme-karşıtlığı, eşitsiz ve bileşik ekonomik gelişmeyi hesaba katar:
Küresel nihai enerji tüketimi radikal biçimde azaltılmalıdır — bu, küresel ölçekte daha az üretmek ve daha az taşımak anlamına gelir — ancak toplumsal ihtiyaçları karşılamak için en yoksul ülkelerde enerji tüketiminin artırılması gerekir” (7).

Bununla birlikte, yoksul ülkeler de asalak elitlerin gösterişçi tüketimini ortadan kaldırarak, eko-yıkıcı mega projelere ve tarım-sanayi ile madencilik faaliyetlerinin biyomları tahrip etmesine karşı mücadele ederek, küresel ekososyalist büyüme-karşıtlığına katkıda bulunabilirler (8).

2025 Manifestosu, önceki yirmi yılın ekolojiye ilişkin kararlarının kazanımlarına dayanır; ancak çeşitli açılardan onlardan ayrılır:

• tehlikenin keskin bilinci: ekososyalizm, “insanlığı, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ekolojik felaketten kurtarmak” isteniyorsa zorunludur.

• “devrimci Marksizmin analizlerini güncelleme” gerekliliği.

• programımızın ve stratejimizin “geniş çaplı bir yeniden kuruluş”a, gerçek bir “sosyalist projenin yeniden formülasyonu”na ihtiyaç duyduğunun kabulü.

• artık, insan toplumları ile doğa arasındaki “metabolik yarılmanın” (Marx) aşılması, ekolojik dengelere saygı, “programımızın ve stratejimizin yalnızca bazı bölümleri değil, onların ana ekseni”dir.

• alternatif bir uygarlık projemiz, “uğruna mücadele ettiğimiz dünya” üzerine daha derinlemesine bir düşünüm.

Ekososyalist devrim için Manifesto, IV. Enternasyonal’in 21. yüzyıldaki en sistematik ve en kapsamlı belgesidir. Ancak kendisini “son söz” olarak sunmaz. Tartışmaya, eleştirilere ve müzakereye açık bir katkı olmayı amaçlar.

26 Eylül 2025

  1. Örneğin, uluslararası burjuvazinin “şaşkınlığı” ve “çıkmazı” ile kapitalizmin “can çekişmesi” teşhisi.
  2. Geçiş Programı (1938), Paris, Éditions de la taupe rouge, s. 20. Türkçesi Lev Troçki Sürekli Devrim, Yazın Yayıncılık içinde
  3. 1945-1975 yıllarını “Otuz Parlak Yıl” olarak görmek, ancak ekonomist, burjuva ve emperyalist bir bakış açısından mümkündür. Kimin için parlak? Kesinlikle, Asya’daki (Hindiçin) ve Afrika’daki (Cezayir, Portekiz sömürgeleri) acımasız sömürge savaşlarına, Latin Amerika’daki kanlı askerî diktatörlüklere ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki (Portekiz, İspanya, Yunanistan) faşist rejimlere maruz kalan insanlığın çoğunluğu için değil.
  4. Ekoloji ve sosyalizm”, “İşçi hareketi ve ekoloji” bölümü.
  5. Inprecor n° 664, Mart 2018, s. 3.
  6. A.g.e., s. 34.
  7. Ekososyalist bir devrim için Manifesto: Kapitalist büyümeyle kopuş, Paris, La Brèche, 2025, s. 18.
  8. A.g.e., ss. 54-55.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Ekososyalizm ve/veya Küçülme – Michael Löwy

Ekososyalizm ve küçülme hareketi ekolojik solun en önemli akımları arasında yer alıyor. Ekososyalistler, üretim ve tüketimde belirgin miktarda bir küçülmenin ekolojik yıkımdan kurtulmak için gerekli olduğunda mutabıklar. Fakat bu küçülme teorileri eleştiriliyor, zira “küçülme” kavramı,

  • alternatif bir programı tanımlamada yetersiz kalıyor,
  • küçülmenin kapitalist sistemde gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği meselesini netleştirmiyor,
  • azaltılması gereken faaliyetlerle geliştirilmesi gerekenleri birbirinden ayırmıyor.

Bilhassa Fransa’da etkin olan küçülme akımının homojen olmadığını dikkate almak önemli. Tüketim toplumu eleştirmenleri Henri Lefebvre, Guy Debord, Jean Baudrillard ile “teknik sistem”in eleştirmeni Jacques Ellul’den ilham alan bu akım, farklı siyasi görüşler ihtiva ediyor. Bunların içinde, karşıt demesek de birbirine oldukça uzak en az iki kutup var: bir tarafta, kültürel göreceliliğin (Serge Latouche) cezbettiği Batı Kültürü eleştirileri, diğer tarafta, evrenselci sol ekolojistler (Vincent Cheynet, Paul Ariés).

Tüm dünyada tanınan Serge Latouche en çok tartışılan Fransız küçülme teorisyenlerinden birisi. Onun bazı savları kesinlikle yerinde: “sürdürülebilir kalkınma” efsanesinin gizemini ortadan kaldırma, büyüme ve “ilerleme” dinin eleştirisi, kültür devrimi çağrısı. Ancak kendisinin, kültürel göreceliliği (evrensel değer yoktur) ve Taş Devri’ni aşırı kutsamasının yanı sıra Batı hümanizması, Aydınlanma ve temsili demokrasiyi tümüyle reddedişi eleştiriye oldukça açık. Fakat daha kötüsü de var. Küresel Güney ülkeleri için ekososyalist gelişim önerilerine —daha fazla temiz su, okul ve hastane — getirdiği “etnomerkezci,” “Batılılaştırıcı” ve “yerel hayat tarzını yok edici” şeklindeki eleştirileri gerçekten tahammülleri zorluyor.

Son fakat önemli bir nokta da onun, kapitalizm hakkında daha fazla konuşma gereği bulunmadığı zira bu eleştirinin “Marx tarafından çoktan ve layıkıyla yapıldığı” şeklindeki savının ciddi olmamayışı. Bu, sanki gezegenin üretimci[prodüktivist] anlayış tarafından yok edildiğini ifşa etmeye gerek yokmuş çünkü bu zaten yapılmış ve André Gorz (veya Rachel Carson) tarafından “layıkıyla yapılmış” demek gibi bir şey.

Bazı teorisyenleri (Vincent Cheynet, Paul Ariès) Fransız “cumhuriyetçiliğini” eleştirilebilecek olsa da, Fransa’da La Décroissance (Küçülme) dergisince temsil edilen evrenselci akım Sol’a daha yakın. Küçülme hareketinin ikinci kutbu, ilkinin aksine, zaman zaman tartışmalar yaşansa da, Küresel Adalet hareketleri (ATTAC), ekososyalistler ve radikal sol partilerle pek çok noktada birleşiyor: ücretsiz olanakların genişletilmesi [mal, hizmet veya ücretsiz tesis kullanımı], kullanım değerinin mübadele değerinin önüne geçmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, toplumsal eşitsizliklerle mücadele, “piyasa dışı” faaliyetlerin geliştirilmesi, üretimin toplumsal ihtiyaca ve çevrenin korunmasına yönelik olarak yeniden düzenlenmesi.

Küçülme teorisyenlerinden pek çoğu, üretimciliğin [prodüktivizmin] tek alternatifinin büyümeyi tümüyle durdurmak ya da yerine negatif büyümeyi koymak olduğuna, başka bir deyişle, nüfusun aşırı miktardaki tüketiminin azaltılması, müstakil konutlar, merkezi ısıtma, çamaşır makinesi vb. şeylerden feragat etmeleri suretiyle harcadıkları enerjiyi sert bir biçimde yarıya düşürmek olduğuna inanıyor. Bu ve benzeri acımasız tasarruf tedbirlerinden bazıları, bunların halk tarafından hoş karşılanmama riski bulunduğundan dolayı—çok önemli bir yazar olan Hans Jonas dahil olmak üzere (Sorumluluk İlkesi kitabında yazdıklarıyla) — bir çeşit “ekolojik diktatörlük” fikrini değerlendiriyor.

Bu karamsar görüşler karşısında, sosyalist iyimserler teknik ilerleme ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının sınırsız büyüme ve bolluğa imkân tanıyacağına ve böylece her bir bireyin “ihtiyacına göre” bunlardan faydalanabileceğine inanıyor.

Bana öyle geliyor ki her iki ekol de “büyüme”nin (pozitif ya da negatif) veya üretim güçlerin gelişiminin safi niceliksel bir anlayışına sahip. Ancak bana daha uygun gelen üçüncü bir görüş var: kalkınmanın niteliksel bir dönüşümü. Bu ise kapitalizmin büyük ölçekli işe yaramaz ve/veya zararlı ürün üretimine dayanan canavarca kaynak israfına son vermek anlamına geliyor: Silah sanayi buna iyi bir örnek fakat kapitalizm içinde üretilen bizatihi değersiz “malların” büyük bir kısmı büyük şirketlere kar getirmekten başka bir fayda sağlamıyor.

Mesele soyut bir “aşırı tüketim” değil, gösteriş için kazanç elde etme, muazzam israf, ticari yabancılaşma, takıntılı mal yığma ve “moda”nın sözde yeni diye dayattığı malları satın almadan duramama dürtüsüne dayanan yaygın tüketim tarzı esas meseledir. Yeni toplum ise üretimin yönünü “fi tarihinden beri” var olan —su, gıda, giyinme, barınma gibi— hakiki ihtiyaçların ve de sağlık, eğitim, ulaşım, kültür gibi temel hizmetlerin teminine doğru çevirecek.

Peki, hakiki olanı yapay, uydurma ve geçici olan ihtiyaçlardan nasıl ayırt edeceğiz? Bu son söylediklerim zihinle oynanarak yani reklamlarla telkin edilenler. Reklamcılık düzeni modern kapitalist toplumlarda insan hayatının her alanını istila etmiş durumda; yalnızca gıda ve giyim değil aynı zamanda spor, kültür, din ve siyaset de onun kurallarına göre şekil alıyor. Sokaklarımızı, posta kutularımızı, televizyon ekranlarımızı, gazetelerimizi ve peyzajlarımızı temelli, saldırgan ve sinsi bir biçimde istila ederek ihtiyaç dışı ve dürtüsel tüketim alışkanlıklarını besliyor. Dahası, petrol, elektrik, emek süresi, kâğıt, kimyasal ve başka hammaddeleri —ki bedelini tüketici ödüyor— sadece işe yaramaz olmakla kalmayıp insani açıdan gerçek toplumsal ihtiyaçlarla doğrudan çelişen bir “üretim” dalı içinde astronomik ölçüde israf ediyor.

Reklamın, kapitalist piyasa ekonomisinin vazgeçilmez bir parçası olduğu için sosyalizme geçiş toplumu içinde yeri yoktur. Onun yerine burada tüketici dernekleri mal ve hizmetlere dair bilgi vermektedir. Hakiki ihtiyacı yapay olandan ayıran ölçüt ise reklam ortadan kaldırıldıktan sonra, o ihtiyacın devam edip etmeyeceğidir (örneğin Coca Cola!). Elbette ki eski tüketim alışkanlıkları bir süre devam edecektir ve insanlara ihtiyaçlarının ne olduğunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur. Tüketim davranışındaki değişim eğitsel bir mücadele olduğu kadar tarihsel bir süreçtir de.

Bazı metalar, mesela binek otomobil, daha karmaşık sorunlara yol açıyor. Özel araçlar tüm dünyada toplumun başına bela; her yıl binlerce insanı öldürüyor ya da sakat bırakıyor, büyük şehirlerde havayı kirletiyor, çocuk ve yaşlı sağlığı üzerinde vahim sonuçlara yol açıyor ve iklim değişikliği üzerindeki payı da oldukça büyük. Ne var ki bu araçlar gerçek bir ihtiyaca cevap veriyor; insanları işlerine, evlerine ya da eğlenmeye götürüyor. Ekolojik bakış açısına sahip yöneticileri olan bazı Avrupa şehirlerindeki yerel tecrübeler bunun mümkün olabildiğini ve tedavüldeki bireysel araç sayısının kademe kademe kısıtlanarak otobüs ve tramvayın artırılmasına nüfusun çoğunun onay verdiğini gösteriyor.

Ekososyalizme geçiş sürecinde, yer üstü veya altında bulunan toplu taşıma oldukça geniş kapsamlı ve kullanıcılara ücretsiz olacak, yaya ve bisikletliler için korumalı şeritler olacak ve özel araçların rolü, ısrarcı ve mütecaviz reklamlar neticesinde içinde bir prestij göstergesi, kimlik sembolü, fetişleşmiş bir metaya dönüştükleri burjuva toplumundakinden çok daha küçük olacak. ABD’de sürücü ehliyeti resmi bir kimliktir – ve araba da kişisel, toplumsal ve aşk hayatının merkezidir.

Yeni topluma geçişte malların tırlarla nakliyesini – ki korkunç kazalara ve yüksek oranda kirliliğe sebebiyet veriyorlar- ciddi biçimde azaltmak, onun yerine trenle nakliye veya Fransızların ferroutage dediği (bir kentten başka kente trenler tarafından taşınan tırlar) çok daha kolay olacaktır; tır sistemin tehlikeli büyümesi ancak saçma kapitalist rekabetçi mantık ile izah edilebilir.

Karamsarlar, peki fakat bireylerin denetlenmesi, kontrol edilmesi, müdahil olunması ve gerekirse de bastırılması gereken sonsuz sayıda arzu ve emelleri var ve bu durum demokraside bazı sınırların olmasını gerektirebilir, diyecekler. Şu anda ekososyalizm zaten Marx’ta bile mevcut olan bir iddiaya dayanıyor: sınıfların olmadığı, kapitalist yabancılaşmadan kurtulmuş bir toplumda “sahip olma”nın “var olma” üstünde hakimiyet kurmaması, yani, kişinin sonsuz sayıda mülkiyet edinme arzusu duymaktan ziyade kültürel, sportif, bilimsel, eğlenceli, erotik, sanatsal ve siyasi faaliyetler gibi kişisel gelişim için vakit ayırması anlayışının hakim olması.

Karşı konulamaz satın alma güdü, kapitalist sistemde içkin olan meta fetişizminin, hâkim ideoloji ve reklamın bir sonucu. Gerici söylemin inanmamızı istediğinin aksine bunun “ebedi insan doğası”nın bir parçası olduğunu kanıtlayacak hiçbir şey yok.

Ernest Mandel’in vurguladığı üzere “sürekli olarak gittikçe daha çok mal biriktirme (azalan “marjinal fayda”yla beraber) hiçbir şekilde evrensel ve baskın insan davranışı değildir. Yetenek ve yatkınlıkların gelişimi, sağlık ve yaşamın muhafazası, çocuklarla ilgilenme, zengin toplumsal ilişkilerin gelişmesi… Bütün bunlar temel maddi ihtiyaçlar karşılandığında büyük motivasyonlar haline gelir.”

Bu durum tartışmaların ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor; bilhassa da geçiş döneminde, çevrenin korunması ile toplumsal ihtiyaçların gerektirdiği şeyler arasında, özellikle yoksul ülkelerde, ekolojik zorunluluklarla temel altyapıların geliştirilmesi gerekliliği arasında, halkın tüketim alışkanlıklarıyla kaynakların azlığı arasında pekala olacaktır. Bu tip çelişkiler kaçınılmaz olacak: sermayenin baskısından ve kar elde etme mecburiyetinden kurtulmuş ekososyalist bakış açısıyla, bunları çoğulcu ve açık tartışmalar yoluyla halkın kendi kararını kendisinin almasını sağlayarak çözmek demokratik planlamanın görevidir. Hata yapmayı engellemese de, halkın ortaklaşa bir şekilde bu hataları düzeltmesine izin veren böylesine tabandan ve katılımcı demokrasi tek yoldur.

Ekososyalistler ve küçülme hareketi arasındaki ilişki ne olabilir? Anlaşmazlıklara rağmen ortak hedefler etrafında etkin bir işbirliği sağlanabilir mi? Birkaç yıl önce yayımlanan bir kitapta [La décroissance est –elle souhaitable? (Küçülme arzu edilebilir midir?)] Fransız ekolojist Stéphane Lavignotte böyle bir birliktelik öneriyor. İki görüş arasında çok sayıda tartışmalı mesele olduğunun farkında. Toplumsal sınıf ilişkileri ve eşitsizlikle mücadeleyi veya üretimci güçlerin sınırsız büyümesini telin etmeyi öne çıkarmak gerekiyor mu? Hangisi daha önemli; bireysel girişimler, yerel tecrübeler, yalın gönüllülük ya da üretim aygıtını ve kapitalist “megamakine”yi değiştirmek mi?

Lavignotte seçim yapmayı reddederek bu iki tamamlayıcı uygulamayı birleştirmeyi öneriyor. Ona göre, buradaki zorluk çoğunluğun, yani sermaye sahibi olmayanların, ekolojik sınıf çıkarları için mücadelesini radikal kültürel dönüşüm için aktif azınlıkların siyasetiyle bir araya getirmek. Başka bir deyişle, kaçınılmaz olan anlaşmazlıkları gizlemeden gezegendeki hayatın ve bilhassa insanlığın sürdürülmesinin kapitalizm ve üretimcilikle çatıştığını ve bu nedenle de bu yıkıcı ve insanlıkdışı düzenden çıkışın yolunun aranmasını idrak etmiş bütün bu unsurlardan bir “siyasi bileşke” oluşturabilmek.

Bir ekososyalist ve Dördüncü Enternasyonal’ın bir üyesi olarak bu görüşü paylaşıyorum. Kapitalizm karşıtı ekolojinin tüm çeşitleri olarak bir araya gelmek mevcut uygarlığın intihara götüren gidişatını durdurmada – çok geç olmadan – acil ve zaruri vazifenin önemli bir adımıdır.

Bu yazı Selda Şen tarafından tercüme edilmiş ve ilk olarak El Yazmaları sitesinde yayımlanmıştır. Orijinali için https://www.letusrise.ie/rupture-articles/2wl71srdonxrbgxal9v6bv78njr2fb

Dünyayı Değiştirmek için Bir Enternasyonal- Juan Tortosa ve Antoine Dubiau

2025 Şubat ayının sonunda Belçika’da Dördüncü Enternasyonal’in 18. kongresi gerçekleştirilecek. Bu organizasyonun tarihi ve günümüzdeki işlevi üzerine bir değerlendirmeyi, ayrıca kongrede ele alınacak konuların bir özetini sunuyoruz. Dördüncü Enternasyonal (DE), 1938 yılında, 1917 Ekim Devrimi’nin devrimci ivmesine ihanet eden bürokratik Stalinist despotizme karşı devrimci Marksizmi savunmak için kuruldu. Köklerine sadık kalan “Dört”, bugün kırktan fazla ülkede varlık göstermektedir. Farklı gerçekliklere sahip elliden fazla örgütü bir araya getirir – bu örgütlerin çoğu birkaç yüz üyeden oluşurken, bazıları binlerce üyeye ulaşmaktadır. Ayrıca bunlara bireysel üyelikler de eklenmelidir. 1970’lerde, DE’nin çoğu seksiyonu (yani ulusal/yerel birimi) bağımsız politik örgütlerdi. Bugün ise yalnızca bir kısmı bağımsız olarak varlığını sürdürmektedir. Diğer ülkelerde, DE seksiyonları daha geniş örgütlerin içinde yer almakta ve kendi ülkelerinde önemli siyasi roller üstlenmektedir: Danimarka’da Kızıl-Yeşil İttifak, Portekiz’de Sol Blok, Brezilya’da PSOL, İspanya’da ise Antikapitalistlerin 2020’de ayrılmasından önce Podemos gibi örnekler.

Antistalinizm
Stalinist rejimlerin çöküşü ve neoliberal küreselleşmenin saldırılarıyla şekillenen dönemde DE, rolünü yeniden tanımladı. Bu rol, her ülkede bağımsız seksiyonlar ya da daha geniş ittifaklar şeklinde devrimci örgütlerin uluslararası ölçekte inşasını teşvik etmektir. Aynı organizasyonel rolü üstlenen diğer enternasyonallerle karşılaştırıldığında, DE’nin ayırt edici özelliği, 20. yüzyılın antistalinist Marksist analizlerine ve mücadelelerine dayalı köklerine sadık kalıyorken son on yıllardaki sosyal hareketlere – feminist, ekolojist, LGBTQIA+, sömürgecilik karşıtı, antiemperyalist, köylü ve yerli halk mücadeleleri gibi – açık olmasıdır. DE’nin birçok militanı, 1995-2005 yılları arasındaki alternatif küreselleşme hareketinde, yeni feminist ve ırkçılık karşıtı dalgalarda, Via Campesina ağlarında ve özellikle Filipinler, Brezilya, Arjantin ve Mağrip ülkelerindeki birçok halk mücadelesinde öncü rol oynadı. Bu üyeler, kendi ülkelerindeki sınıf mücadelesi gerçekliğinde aktif siyasi faaliyet yürütmektedir.

Daha Kapsayıcı Bir Marksizme Doğru
Doğu Avrupa ve SSCB’deki Stalinist rejimlerin çöküşüyle şekillenen tarihsel dönüm noktasından bu yana, DE yalnızca Troçkizm’e referansla sınırlı kalmayarak daha kapsayıcı bir Marksizme yöneldi. Bu politik yenilenme sürecinde, Daniel Bensaïd’in entelektüel katkıları büyük rol oynadı. Bu dönüşüm, bugün bir nesil değişimini gerektiriyor. DE’nin tarihsel liderliği özellikle 1968 deneyimleri üzerinden, bilhassa da Fransa üzerinden şekillenmiştir. Gelecek kongrenin hedeflerinden biri, liderliği gençleştirmek ve çeşitlendirmektir; örgütsel ağırlığın çoğunlukla Fransız olmaması bu çabanın bir parçasıdır. Dördüncü Enternasyonal, demokratik bir çerçevede politik yönelimler belirlerken, ulusal seksiyonların tercihlerine saygı gösteren canlı bir araçtır. Bu tür bir yapının korunması, çağın ihtiyaçlarına uygun devrimci teoriler ve pratiklerin uluslararası düzeyde inşası için değerli bir araç olarak ortaya çıkmaktadır. Ekososyalizm bayrağı altında Dördüncü Enternasyonal, kapitalizm, ataerkillik, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının birbirine geçmiş yapılarıyla mücadele etmeyi amaçlayan politik bir proje geliştirmektedir. Bu mücadeleler, küresel ekolojik yıkımı durdurmayı hedefleyen bir vizyona sahiptir.

Ekososyalist Manifesto
Kongre katılımcıları, özellikle ekososyalist bir manifestonun hazırlanması üzerine pozisyon alacaklardır. Bu manifesto, tahrip olmuş bir gezegene rağmen herkese onurlu bir yaşam garanti etmek üzere toplumsal tahakküm biçimlerinden arınmış bir dünyaya dönük geçiş programını temellendirmek üzere eko-sosyal duruma dair bir analiz içermektedir. Michael Löwy’nin dediği gibi: “Biz çok küçük ve güçsüzüz, ama bu dönemde uluslararası düzeyde 50 kadar antikapitalist örgütü koordine etmeye çalışan bir yapıya sahip olmak başlı başına bir başarıdır.” Dördüncü Enternasyonal’i ihtiyaç duyulan uluslararası mücadele aracı haline getirmek bizim elimizde!  

Çeviri: İmdat Freni

Kaynak: https://solidarites.ch/journal/443-2/une-internationale-pour-changer-le-monde/

Robert Oppenheimer’ın Trajedisi ve Nükleer Silahların Yarattığı Güncel Tehlike – Lawrence S.

Oppenheimer filminin 21 Temmuz 2023 tarihinde vizyona girmesi (https://www.youtube.com/watch?v=uYPbbksJxIg), ABD’li seçkin bir nükleer fizikçinin hayatını konu alan bu film, modern silahların geliştirilmesinin bireyler ve bir bütün olarak insanlık için ne kadar zarar verici olduğunu bize hatırlatmalıdır.

Kai Bird ve merhum Martin Sherwin tarafından yazılan Pulitzer ödüllü biyografi American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer’a (Ed. A. Alfred Knopf, 2005) dayanan film, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD hükümeti tarafından Los Alamos, New Mexico’da dünyanın ilk atom bombasının yapımını ve testini yönetmek üzere işe alınan genç J. Robert Oppenheimer’ın yükselişini ve düşüşünü anlatıyor. Onun bu çabalarındaki başarısını kısa bir süre sonra Başkan Truman’ın Hiroşima [6 Ağustos 1945] ve Nagazaki’yi [9 Ağustos 1945] yok etmek için nükleer silah kullanma emri izledi.

Savaşı izleyen yıllarda, “atom bombasının babası” olarak anılan J. Robert Oppenheimer, özellikle yeni Atom Enerjisi Komisyonu’nun (AEC) genel danışma komitesinin başkanı olarak, ABD hükümeti saflarında bir bilim adamı için olağanüstü bir nüfuz elde etti.

Ancak nükleer silahlara karşı kararsızlığı arttıkça etkisi de azaldı. Oppenheimer 1945 sonbaharında Beyaz Saray’da Harry S. Truman (1945-1953) ile yaptığı bir görüşmede “Sayın Başkan, sanki ellerime kan bulaşmış gibi hissediyorum” dedi. Öfkelenen Truman daha sonra Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Acheson’a [Ocak 1949-Ocak 1953] Oppenheimer’ın “mızmızın teki” olduğunu ve “o orospu çocuğunu bir daha bu ofiste görmek istemediğini” söyledi.

J. Robert Oppenheimer da yaklaşmakta olan nükleer silahlanma yarışından endişe duyuyordu ve pek çok nükleer bilimci gibi atom enerjisinin uluslararası kontrolünden yanaydı. Nitekim 1949 yılı sonunda FAC Genel Danışma Komitesi’nin tamamı ABD’nin H-bombası geliştirmesine karşı çıkmış, ancak Başkan bu tavsiyeyi dikkate almayarak yeni silahın geliştirilmesini onaylamış ve ABD’nin büyüyen nükleer cephaneliğine eklemiştir.

Bu koşullar altında, nükleer silahlar konusunda çok daha az utanç duyan insanlar Oppenheimer’ı iktidardan uzaklaştırmak için adımlar attılar. Aralık 1953’te, AEC başkanlığını devraldıktan kısa bir süre sonra, ABD’nin nükleer cephaneliğini güçlendirmenin ateşli bir savunucusu olan Lewis Strauss, Oppenheimer’ın güvenlik izninin askıya alınmasını emretti. Sadakatsizlik imalarına karşı koymaya hevesli olan Oppenheimer kararı temyize götürdü ve ACS Personel Güvenlik Konseyi önündeki müteakip duruşmalarda, sadece nükleer silahlara yönelik eleştirileri hakkında değil, aynı zamanda onlarca yıl önce Komünist Parti üyesi olan kişilerle olan ilişkileri hakkında da taciz edici sorularla karşılaştı.

Sonunda AEC, Oppenheimer’ın güvenlik riski oluşturduğuna karar verdi; bu resmi karar, Oppenheimer’ın kamuoyu önünde küçük düşürülmesine ek olarak, kamu hizmetinden çıkarılmasını tamamladı ve meteorik kariyerine ölümcül bir darbe indirdi.

Elbette nükleer silahların geliştirilmesinin J. Robert Oppenheimer’ın düşüşünden çok daha büyük sonuçları olmuştur. Japonya’da 200.000’den fazla insanın ölümüne ve çok daha fazlasının yaralanmasına yol açmasının yanı sıra, nükleer silahların ortaya çıkışı dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin vahşi bir nükleer silahlanma yarışına girmesine neden oldu. Büyük güçler arasındaki çatışmaların körüklediği 1980’lere gelindiğinde, yeryüzündeki neredeyse tüm yaşamı yok etme potansiyeline sahip 70.000 nükleer silah geliştirilmişti.

Neyse ki, nükleer kıyamete doğru bu yarışa karşı koymak için geniş bir vatandaş kampanyası başlatıldı. Bu kampanya, nükleer tehlikeleri azaltmak için tek taraflı eylemlerin yanı sıra bir dizi nükleer silah kontrolü ve silahsızlanma anlaşmasına girmeleri için isteksiz hükümetler üzerinde baskı oluşturmayı başardı. Sonuç olarak, 2023 yılına gelindiğinde nükleer silah sayısı yaklaşık 12.500’e düşmüştür.

Ancak son yıllarda, kamuoyu desteğinin keskin bir şekilde azalması ve uluslararası çatışmaların artması sonucunda nükleer savaş potansiyeli önemli ölçüde yeniden canlanmıştır. Dokuz nükleer güç (Rusya, ABD, Çin, İngiltere, Fransa, İsrail, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore) şu anda yeni üretim tesisleri inşa ederek ve nükleer silahlarını geliştirerek nükleer cephaneliklerini modernize etmeye çalışmaktadır.

Bu hükümetler 2022 yılında bu nükleer yığınak için yaklaşık 83 milyar dolar harcamıştır. Donald Trump, Kim Jong-un ve Vladimir Putin de dahil olmak üzere kamuoyuna yönelik nükleer savaş tehditleri daha da sıklaştı. Bulletin of the Atomic Scientists’in 1946 yılında oluşturduğu kıyamet günü saatinin ibreleri şu anda eksi 100 gece yarısında [Ocak 2023’te 90 saniye], tarihindeki en tehlikeli durumda.

Nükleer güçlerin nükleer silahların kontrolü ve silahsızlanma konusunda daha ileri adımlar atılmasına pek ilgi göstermemeleri şaşırtıcı değildir. Dünyadaki nükleer silahların yaklaşık %90’ına sahip olan iki ülke – Rusya (en fazla silaha sahip olan) ve Amerika Birleşik Devletleri (çok geride olmayan) – birbirleriyle imzaladıkları bu tür anlaşmaların neredeyse tamamından çekilmişlerdir.

ABD hükümeti New Start Anlaşması’nın (stratejik nükleer silahların sayısını sınırlayan anlaşma) Rusya’yı da kapsayacak şekilde genişletilmesini önermiş olsa da Vladimir Putin’in Haziran 2023’te Rusya’nın Batı ile nükleer silahsızlanma müzakerelerine girmeyeceği yanıtını verdiği bildiriliyor: “Bu tür silahlara NATO ülkelerinden daha fazla sahibiz. Bunu biliyorlar ve hâlâ bizi azaltma müzakerelerine başlamaya ikna etmeye çalışıyorlar. Halkımızın da dediği gibi canları cehenneme.”

Nükleer cephaneliği önemli ölçüde artmış olmasına rağmen hâlâ üçüncü sırada yer alan Çin hükümeti, Çin’in nükleer silahların kontrolü konusunda görüşmelere girmesi için bir neden görmediğini söyledi.

Nükleer silah sahibi olmayan ülkeler, yaklaşan nükleer felaketi önlemek için Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşmasını (TPNW) desteklemişlerdir. Temmuz 2017’de BM konferansında ülkelerin ezici bir çoğunluğunun oyuyla kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması, nükleer silahların geliştirilmesini, test edilmesini, üretilmesini, edinilmesini, bulundurulmasını, stoklanmasını ve kullanım tehdidini yasaklamaktadır.

Antlaşma Ocak 2021’de yürürlüğe girmiş ve tüm nükleer güçlerin karşı çıkmasına rağmen 92 ülke tarafından imzalanmış ve 68’i tarafından onaylanmıştır. Brezilya ve Endonezya’nın da yakın gelecekte onaylaması beklenmektedir. Anketler TPNW’nin ABD ve diğer NATO ülkeleri de dahil olmak üzere pek çok ülkede güçlü bir desteğe sahip olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla Robert Oppenheimer’ı yutan ve küresel uygarlığın hayatta kalmasını uzun süredir tehdit eden nükleer trajedinin önlenebileceğine dair hâlâ biraz umut var.

The Conversation, 12 Temmuz 2023

Uluslararası Gıda Krizi ve Krizi Aşmak İçin Öneriler – Éric Toussaint ve Omar Aziki

2022’de yayılan bir düşüncenin aksine küresel gıda krizi Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden önce başladı ve spekülasyon nedeniyle tahıl fiyatlarında artış yaşandı. Küresel ölçekte 2014’ten 2021’e kadar ciddi gıda güvencesizliğinden etkilenen insan sayısı 350 milyonu aşarak 565 milyondan 924 milyona yükselmiştir. Artış oranı özellikle 2019’dan 2021’e kadar keskin bir seyir izledi ve 200 milyondan fazla insanı etkiledi. 2021’de 2.3 milyon insan (dünya nüfusunun %29’u) makul ve ciddi gıda güvencesizliğini deneyimledi.[1] 2022’de bütün göstergeler bir uyarıyı işaret ediyordu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, halk isyanlarına yol açabilecek muhtemel gıda krizinin nasıl üstesinden gelinebileceğini tartışmak için 17 Mayıs 2022’de bir araya geldi.

Bu durum, insanları beslemekten ziyade kâr elde etmeyi amaçlayan şirket tarımı modelinin doğrudan bir sonucudur. Bu durum, özellikle Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın yapısal düzenleme politikalarının küresel pazarda rekabetçi ve kârlı, ihracat odaklı yoğun bir tarım biçimini desteklediği, dünyadaki gıdanın %70’ini üreten, temel gıdaların ve köylü tarımının üretimini azalttığı Güney ülkelerinde açıkça görülmektedir.[2] Gıda, bir avuç çok uluslu şirketin fiyatlara karar verdiği dünya pazarında spekülasyona bağlı bir meta haline gelmiştir.

21.Yüzyılda Açlık Çeken İnsanlar

Bu büyük tarım şirketleri kamusal yardımlardan faydalanır, yakıt amaçlı tarımın gelişmesi için git gide daha fazla arazinin kontrolünü eline alır, fazla tüketim mahsulleri için su kaynaklarını tüketir, hibrit ve GDO yararına köylü tokumlarını yok eder, kimyasal gübre ve böcek ilaçlarının kullanımı yaygınlaştırır.

Bu üretim modeli, ürünlerin dış şoklara karşı kırılganlığını önemli ölçüde arttırmakta, iklim değişikliğine, yağmurla beslenen tarımı etkileyen ve su tablolarını kurutan kuraklıklara büyük ölçüde katkıda bulunmaktadır. Bu, küresel kapitalist sisteminin ve gıda krizinin de içinde yer aldığı pek çok krizin bir parçasıdır.

İnsani Kriz Ne Kadar Ciddi?

Dünyada her on kişiden biri sürekli açlık hâlinde. FAO ve diğer BM organları tarafından geliştirilen daha geniş bir standarda göre, dünya nüfusunun %30’u orta derecede gıda güvencesizliği yaşamaktadır. FAO, Afrika kıtasında nüfusun yaklaşık %60’ının orta derecede gıda güvencesizliğinden ve %20’sinin şiddetli gıda güvencesizliğinden etkilendiğini ve bu rakamların iklimdeki istikrarsızlıkla birlikte artmasının muhtemel olduğunu gözlemlemektedir.[3]

2020 yılında, “beş yaşın altındaki tahmini 45 milyon çocuk, çocuk ölüm oranlarını 12 kata kadar artıran yetersiz beslenmenin en ölümcül şekli olan zayıflıktan muzdaripti. Ayrıca, beş yaşın altındaki 149 milyon çocuk, beslenmelerindeki temel besin maddelerinin kronik eksikliği nedeniyle bodur büyüme ve gelişme göstermiştir.”[4] 5 yaş altı çocuk ölümlerinin %45’i yetersiz beslenmeden kaynaklanmaktadır ve bu da 3.1 milyon çocuğa tekabül etmektedir.

“Gıda güvencesizliğindeki cinsiyet farkı 2021’de artmaya devam etti – dünyadaki kadınların %31,9’u orta veya ciddi derecede gıda güvencesizliğine sahipken, bu oran erkeklerde %27,6’dır – 2020’deki %3 puanlık farka kıyasla %4 puandan fazla bir fark.”[5]

Unicef 23 Haziran 2022’de krizden etkilenen 15 ülkede 5 yaşın altındaki yaklaşık 8 milyon çocuğun tedavi edici gıda ve bakım alamadıkları takdirde şiddetli zayıflık nedeniyle ölüm riski altında olduğunu açıkladı. “Yılın başından bu yana tırmanan küresel gıda krizi, özellikle Somali Yarımadası ve Orta Sahel’de olmak üzere krizin en ağır yükünü taşıyan 15 ülkede 260.000 çocuğun daha – ya da her 60 saniyede bir çocuğun – zayıflıktan muzdarip olmasına neden olmaktadır.” Unicef ayrıca şu açıklamayı da yapmıştı: “Şiddetli zayıflık tedavisinde kullanılan kullanıma hazır tedavi edici gıdaların fiyatı, temel malzemelerin maliyetindeki keskin artış nedeniyle son haftalarda %16 oranında yükselmiştir; 600.000 çocuk daha hayat kurtaran tedaviye erişememekte ve ölüm riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.”

Çelişkili bir şekilde, yetersiz beslenmeden muzdarip olan insanların büyük çoğunluğu çiftçilerdir, bunlar çoğunlukla toprağı olmayan, yeterli toprağı bulunmayan ya da toprağı işleyecek imkanı olmayan ve borçlarını ödeyebilmek için mümkün olduğunca fazla tarımsal ürünü piyasada satmak zorunda kalan ve ailelerini gıdadan mahrum bırakan küçük üreticilerdir. Elbette, bir de yoksul kentli sınıflar var.

Sürdürülebilir gıda sistemleri üzerine uluslararası uzmanlar panelinin (IPES-food) bir üyesi olan Émile Frison Le Monde gazetesinde şunları söyledi: “Gıda krizinin COVID sağlık krizi ve Ukrayna’daki savaşın bir sonucu olduğu ve bu sorunlar çözülürse her şeyin yoluna gireceği yanılgısına kapılmamalıyız.” Le Monde’da çalışan gazeteci Mathilde Gérard ise şunları ekledi: “Bu iki büyük uluslararası olay aslında daha önceki yapısal zorlukları daha da ağırlaştırdı.”[6]

Küresel Gıda Krizinin Nedeni Üretimdeki Azalma Değil

Küresel gıda krizi, yetersiz gıda üretiminin bir sonucu değildir. Aslında küresel gıda üretimi yarım yüzyıldan uzun bir süredir dünya nüfusundan daha hızlı bir şekilde artmıştır. 2021 yılında tahıl mahsulü rekor bir seviyeye ulaşmıştır. Ancak, üretilen gıdanın giderek artan bir kısmının insan tüketimine yönelik olmadığının vurgulanması gerekmektedir.

Kuzey hükümetleri, halk arasında olumlu bir tepki uyandırmak için yanıltıcı bir şekilde Yeşil Yakıt veya biyoyakıt olarak adlandırılan tarımsal yakıt üretimini desteklemiştir. Nisan 2022 tarihli bir makalede, üst düzey bir devlet memuru ve Fransa Tarım Bakanlığı’nın eski danışmanı olan Jean-François Collin şunları vurgulamaktadır:

“Dünya tahıl üretiminin endüstriyel kullanımında (…), özellikle de etanol üretiminde kayda değer bir artış söz konusudur: Son elli yılda dünya üretimindeki artışın %30’u tahılların endüstriyel kullanımının geliştirilmesine ayrılmıştır. (…) Her yıl yaklaşık 200 milyon ton Amerikan mısırı işlenerek otomotiv yakıtında kullanılmak üzere etanole dönüştürülmektedir. Dünyada üretilen tahılların %10’u artık yakıt olarak kullanılmaktadır. Bunlara, yine yakıt olarak kullanılan diester üretiminde kullanılan kolza tohumu, soya veya palmiye yağı gibi tahıl olmayan diğer ürünlere ayrılan alanları da ekleyebiliriz. Bunların hepsi, doğrudan insanları besleyebilecek buğday ya da pirinç üretimine ayrılmayan alanlardır.”

Küresel tahıl üretiminin üçte birinden fazlası (%35) çiftlik hayvanları için yem olarak kullanılıyor.

Bir avuç ulus ötesi şirket tahıl pazarını kontrol ederek bir oligo-kutup oluşturmakta ve halkın çıkarları aleyhine kârlarını ve varlıklarını sürekli olarak arttırmaktadır. Küresel düzeyde, üçü ABD’li, diğeri Fransız olmak üzere dört şirket uluslararası tahıl pazarının %70’ini kontrol etmektedir. Fiyatlandırma ve tedarik üzerinde temel bir etkiye sahiptirler. Bu şirketler Archer Daniels Midland, De Bunge, Cargill ve Louis Dreyfus’tur ve genellikle ‘ABCD’ olarak anılırlar.

Cargill örneğini ele alalım. Oxfam International tarafından yakın zamanda yayınlanan bir raporda şöyle denilmektedir:

“Cargill küresel bir gıda devidir ve dünyanın en büyük özel şirketlerinden biridir. 2017 yılında küresel tarımsal emtia pazarının %70’inden fazlasını kontrol eden dört şirketten biri olarak rapor edilen Cargill’in %87’si dünyanın en zengin 11. ailesine aittir. Forbes milyarderler listesinde yer alan aile üyelerinin toplam serveti 42,9 milyar dolar ve 2020’den bu yana servetleri 14,4 milyar dolar (%65) artarak pandemi sırasında günde neredeyse 20 milyon dolar büyüdü. Bu artışta başta tahıllar olmak üzere gıda fiyatlarındaki yükseliş etkili oldu. Geniş Cargill ailesinin dört üyesi daha yakın zamanda dünyanın en zengin 500 kişisi listesine katıldı. Şirket 2021 yılında 5 milyar dolar net gelir elde ederek tarihindeki en büyük kârı elde etti; bir önceki yıl ise çoğu aile üyelerine olmak üzere 1,13 milyar dolar temettü dağıttı. Şirketin 2022’de de rekor kâr elde etmesi ve ailenin zaten göz kamaştırıcı olan servetine servet katması bekleniyor.”

Oxfam’ın raporu ekliyor:

“Bloomberg’e göre Cargill, gıda kıtlığı ve piyasadaki dalgalanmalar nedeniyle büyük kârlar elde eden tek şirket değil. Şirketin rakiplerinden biri olan tarımsal ticaret şirketi Louis Dreyfus Co. Mart ayında yaptığı açıklamada, büyük ölçüde tahıl fiyatlarındaki dalgalanmalar ve yağlı tohumlardaki güçlü marjlar nedeniyle kârının geçen yıl %82 oranında arttığını ifade etti.” (Kaynak: Oxfam Media Briefing Profiting from Pain, 23 Mayıs 2022 tarihinde yayınlanmıştır)

Gıda dağıtımı üzerindeki bu kontrol, bu tarım şirketlerinin yanı sıra Wallmart veya Carrefour gibi büyük ticari zincirlerin de 2021 yılında yaklaşık %30 fiyat artışı uygulamasına olanak sağladı.[7]

İleride tartışacağımız neoliberal serbest ticaret politikaları, gıda krizinin derinlerde yatan diğer nedenidir. Gerçekten de bu politikalar Küresel Güney ülkelerini tahıl ithalatına giderek daha bağımlı hale getirmiştir (aşağıda Güney ülkelerinin Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların ve aynı zamanda kendi egemen sınıflarının baskısı altında uyguladıkları çeşitli politikalara ilişkin eleştirel yorumlarımıza bakınız). Dünya piyasasında fiyat artışına ve/veya arz sıkıntısına yol açan bir dış şok durumunda, yeterince tahıl üretmeyen Küresel Güney ülkeleri doğrudan etkilenmektedir.

Gıda Krizi Ukraynanın İşgali ile Başlamadı

Son dönemde gıda krizini derinleştiren pek çok faktörün içinde, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali üzerine tahıl pazarında yaşanan yoğun spekülasyondan bahsetmek zorundayız. İki hafta içerisinde üretimde hiçbir yıkım yaşanmamış ve yahut herhangi bir arz sorunu ortaya çıkmamışken, buğday ve mısırın fiyatında %50’ye yakın bir artış görüldü. Bu durumun yegane sorumlusu -gelecek hasatlar dahil- tahıl stoklayan firmalar lehine, borsada -asli olarak Chicago borsası- gerçekleştirilen spekülasyonlardı. Daha az sert olmakla birlikte, pirinç fiyatları da yükseldi. Süpermarket şirketleri ise hiçbir sebep olmamasına rağmen gıda fiyatlarını derhal arttırdı.

Bu yazının yazıldığı, 2022 Ağustos sonuna kadarki üç ayda, Chicago Borsasındaki buğday fiyatı %32, mısır fiyatı ise %22 oranında düşüş yaşadı; öte yandan bu düşüşlerin perakende fiyatları üzerinde hiçbir etkisi olmadı.

Hükümetler, fiyat belirleme veya denetleme yönünde politikalar uygulamaya koymadığı ölçüde gıda ürünlerinin perakende fiyatları sert bir şekilde yükseldi ve gelecekte bir düşüş ihtimali hayli uzak gözüküyor. Büyük şirketler arzularınca ürünleri fiyatlandırıyorlar.

Aslında, gıda krizi 2014’ten bu yana küresel ölçekte kötüleşerek devam ediyor. 2007-2008 yıllarında 800 milyon insanın açlık içinde yaşamasına yol açan ciddi bir gıda krizi yaşanmışken (açıklamamız için “Gıda krizinin temellerine ulaşmak” isimli yazımıza bakabilirsiniz), 2009-2013 yılları arasında durum görece iyileşmişti fakat takip eden yıllar tekrar bir düşüş ile birlikte geldi.[8]

Tablo 1

FAO The State of Food Security and Nutrition in the World 2022, table 4, p. 26.

Küre genelinde, 2014-2021 arasında, ciddi bir şekilde gıda güvencesizliği yaşayan insan sayısı; 565 milyondan 924 milyona, 350 milyonluk bir artış yaşadı.

Tablo 2

FAO The State of Food Security and Nutrition in the World 2022, table 4, p. 26.

Açlık Sonlandırılabilir mi?

Açlığı sonlandırmak kesinlikle mümkün. Bu hayati hedefi gerçekleştirmek için, mevcut şirket tarımı modelinden kökten bir şekilde ayrılan, gıda egemenliği temelli bir proje gerekiyor. Gıda egemenliği, her ülkenin ihtiyaç duyduğu temel gıdayı üretme kapasitesini sağlama ve geliştirme hakkı anlamına geliyor. Bu pek tabii, başta toprak, su ve tohum olmak üzere doğal kaynakların korunmasını ön kabul olarak alıyor. Pazar talepleri veya dev ulus ötesi firmalar değil, gıda sistemlerini ve politikalarını belirlemedeki merkezi konumun gıdayı üretenlere, dağıtımında çalışanlara ve tüketicilere bırakılması şart. Bu doğrultuda ithalat ve ihracatın azaltılarak, gıda ihtiyacının yerel üreticiler tarafından sağlanması gerekiyor.

Gıda egemenliğinin gerçekleşebilmesinin tek koşulu, hükümetlerin aldıkları kararlarda agroekolojiyi desteklemesidir. Agroekoloji, mevcut verim odaklı neoliberal modele bir alternatif oluşturuyor. Bu model, köylülerin kolektif haklarını garanti altına alma, biyo çeşitliliği koruma, yerel gıda sistemlerini güçlendirme ve kadın emeğinin tam anlamıyla hayati konumunun altını çizme özellikleriyle diğer modellerden ayrılıyor.

Bu modelin sağlayacağı şey: GDO’lar olmaksızın; pestisit, herbisit ve kimyasal gübreler kullanılmadan üretilen nitelikli gıda. Fakat bu hedefe ulaşabilmek için, üç milyarı aşkın köylünün büyük toprak sahiplerini, çok uluslu şirketleri, tüccarları veya tefecileri zengin etmek için değil, kendileri için tarım yapmalarına izin verecek şekilde toprağa erişiminin sağlanması gerekmektedir. Ayrıca, köylülerin -toprağı yormayan şekilde- tarım yapmaları için kamu desteklemelerine erişebilmesi gerekir.

Toprak Reformu hala ciddi bir gereklilik, özellikle Brezilya, Bolivya, Paraguay, Peru, Asya ve kimi Afrika ülkelerinde çok acil şekilde. Böyle bir reform, toprağın yeniden dağıtımını gerçekleştirirken, büyük özel mülk sahipliğinin önüne geçmeli ve çiftçilere kamu desteği sağlamalı. Her şeyden önce, Dünya Bankası, Bill & Melinda Gates Vakfı ve çok-uluslu şirketlerin dayattığı ve büyük çaplı toprak gaspları yararına işleyen tarım politikalarına karşı bir güç oluşturmalı.

Toprak reformu, mevcut ormanları muhafaza etmenin yanında yeniden-ormanlaştırma çalışmalarını desteklemeli, su kaynaklarının özelleştirilmesini ve metalaştırılmasını durdurmalı, toprağın verimliliğini azaltan monokültür tarımı reddetmelidir. Şunun altı çizilmelidir ki: ülkelerin uluslararası pazarlara bağımlığını arttıran, küçük çiftçiye desteğin önünü kesen, çokuluslu tarımsal ticaretlere imtiyazlar sağlayan politikaları devletlere dayatmaları itibariyle, gıda krizindeki en büyük sorumlular arasında IMF ve Dünya Bankası bulunmaktadır. Küresel Güneydeki hükümetlere, kıtlık ve/veya fiyat patlamaları durumunda iç pazardaki arzı güçlendirmede önemli olan tahıl silolarını tasfiye etmelerini söyleyenler IMF ve Dünya Bankası’ydı. Bu hükümetlere kamu kredi fonlarını kaldırtıp, çiftçileri fahiş faiz oranlarıyla tefecilerin -sıklıkla büyük tüccarlar- ve özel bankaların pençesine düşüren yine bu iki kurumdu. Bunun öngörülebilir sonucu ise, ister Hindistan’da ve Meksika’da olsun isterse Mısır ve pek çok Sahra-altı Afrika ülkesinde olsun, küçük çiftçilerin altına girdiği dev borç yüküydü.

Resmi anketlere göre, 25 yılda aldığı 400 bin canla borçluluk Hindistanlı köylüler arasındaki asli intihar sebebiydi. Tahmin edileceği üzere, Dünya Bankasının köylülere yönelik kamu kredilerini sonlandırmasını talep ettiği ülkelerden biri Hindistan’dı. DB ve IMF’nin baskısıyla, son 50 yılda çok sayıda güney hükümeti buğday, pirinç ve mısır üretimlerini; kakao, kahve, çay, muz, yer fıstığı, çiçek, pamuk ve şeker kamışı lehine sınırladı. Tarımsal ticaret şirketlerine ve -başta ABD, Kanada ve Avrupa olmak üzere- tahıl ihracatçısı ülkelere gösterdikleri bu iltiması, hükümetlerin Küresel Kuzeyde büyük oranda sübvanse edilen ithalat ürünlerine kapılarını açmaya dayatmasıyla noktaladırlar. Bu durum, Güneyde yerel gıda üretiminin ciddi anlamda düşmesine ve pek çok üreticinin iflas etmesine yol açtı.

Özetle, yapmamız gereken şey: gıda egemenliğini tesis etmek, agroekolojiyi teşvik etmek ve toprak reformlarını uygulamaya koymak. Endüstriyel biyoyakıt üretimini sonlandırmalı ve bu alanda çalışan şirketlere sağlanan kamu desteğini kesmeliyiz. Kamusal gıda rezervlerini -özellikle tahıllar: pirinç, buğday, mısır-, tarımsal kamu kredi fonlarını yeniden devreye sokmalı ve gıda fiyatlarını düzenlemeliyiz. Yoksul halkın nitelikli gıdaya, düşük fiyatlar karşılığında erişebilmesi şart. Temel gıdaya katma değer vergisi kaldırılmalı. Küçük çiftçilerin yaşam koşullarını yükseltmeye yetecek fiyatlar devlet tarafından güvence altına alınmalı. Devlet aynı zamanda kırsal alanlara yönelik sağlık hizmetleri, eğitim, iletişim, kültür ve tohum bankaları gibi kamu hizmetlerini geliştirmeli. Kamu kurumları, çiftçilerin yeterli bir gelir düzeyine sahip olması için uygun satış fiyatlarıyla gıda satın alıp; tüketiciler için sübvanse edilmiş fiyatlar belirleyecek kaynaklara fazlasıyla sahip.

Açlıkla Mücadele Daha Geniş Bir Mücadelenin Parçasıdır

Esasen sorunların kaynağına inmeden açlıkla ciddi biçimde savaştığımızı söyleyemeyiz. Borç bunlardan biridir ve G7 veya G20 zirvelerinde olduğu gibi bu konuda son yıllarda sıkça dile getirilen beyanatlar açlığın çözülmemiş bir problem olarak devam ettiği gerçeğini örtemez. Mevcut küresel kriz gelişmekte olan ülkelerin borç sorununu daha da kötüleştirdiği gibi yeni bir borç krizi de kapıda. 2022’de Sri Lanka veya Arjantin’de yaşananlar göze çarpan örneklerdir. Diğer taraftan borçlanma, geniş ölçekli insan ve doğal kaynaklara dayanabilme potansiyeline sahip olan Güney’deki halkı büyük bir yoksulluğa sürükledi. Borç sistemi durdurulması gereken örgütlü bir yağmadır.

Aslında gayrimeşru kamusal borcun karanlık mekanizması iyi gıdaya erişimle birlikte temel insan ihtiyaçlarının karşılanmasının önünde büyük bir engeldir. Şüphesiz, jeopolitik veya finansal bakımdan olsun, temel insan ihtiyaçlarının karşılanması diğer faktörlerden daha önemlidir. Ahlâki bir perspektiften, bitmeyen borç mekanizmasının ayaklar altına aldığı sekiz milyar yurttaşın temel haklarının yanında alacaklıların, mülk sahiplerinin veya spekülatörlerin hakları önemsizdir.

Temel ihtiyaçlarını karşılamak yerine varlıklı alacaklılara geri ödemek için sorumlu olmadıkları krizle yoksullaşan insanlardan (Kuzeyde veya Güneyde) kaynaklarının büyük bir kısmını ayırmalarını istemek ahlâki değildir. Ahlâki olmayan borç, çoğunlukla kredileri toplumun çıkarına kullanmayan, Kuzey’deki ülkelerin Dünya Bankası ve IMF gibi özel kredi kuruluşların zımni ve aşikâr onayıyla büyük ölçekte yolsuzluğu örgütleyen demokratik olmayan rejimlerle sözleşmeye bağlanmış olmasının bir sonucudur. Sanayileşmiş ülke alacaklıları, genellikle bilerek yozlaşmış rejimlere borç verdi. Halktan ahlâki olmayan ve gayrimeşru borçları geri ödemelerini talep etme hakları yoktur.

Özetle borç, yeni bir tür sömürgeciliğin ana mekanizmalarından biridir. Önceden zengin ülkelerin işlediği kölelik, yerli halkların yok edilmesi, sömürgeci esaret, hammaddelerin, biyo çeşitliliğin, çiftçilerin bilgi birikiminin (Kuzey’in ulus aşırı tarım ticaretinin çıkarı için Hindistan’ın basmati pirinci gibi Güney’in zirai ürünlerin patentinin alınması gibi) ve kültürel mallarının yağmalanması, beyin göçü vb. ihlallerin başında gelir. Adalet kaygısıyla, tahakküm mantığının yerine zenginliğin yeniden dağıtımı mantığını koymanın tam zamanıdır.

G7, IMF, Dünya Bankası ve Paris Kulübü kendi hakikat ve adalet şekillerini dayattıkları gibi hem hâkim hem de savcıdırlar. 2007-2009 krizinden bu yana G20, G7’nin yerine geçerek güvenilmez ve gayrimeşru hale gelen IMF’yi özellikle Küresel Güney ile ilgili politik ve ekonomik oyunun merkezine geri getirmeye katkıda bulundu. İster Kuzey’deki ister Güney’deki bu baskı yapıcıların yararına olan adaletsizliğe son vermeliyiz.

Gayrimeşru Borçların İptali Komitesi (Committee for the Abolition of Illegitimate Debts/CADTM); mevcut gıda kriziyle yüzleşmek ve gıda egemenliğini sağlamak amacıyla uluslararası çiftçi/köylü hareketi La Via Campensinanın biçimlendirdiği önerileri ve talepleri canı yürekten desteklemektedir. [9]

Bu acıklı koşullar karşısında, La Via Campensina, krize yönelik hem kısa hem de uzun vadeli güçlü talepler ve öneriler getirmektedir.

Acil Eylem Taleplerimiz:

  • Gıda spekülasyonuna son verilmeli ve emtia piyasalarında gıda ürünleri ticareti askıya alınmalıdır. Vadeli tarımsal işlemlere dair spekülasyon derhal yasaklanmalıdır. Uluslararası ticareti yapılan gıdaların fiyatı üretim maliyetiyle bağlantılı olmalı, hem üreticiler hem de tüketiciler için adil ticaret ilkeleri uygulanmalıdır.
  • Dünya Ticaret Örgütü’nün gıda piyasası üzerindeki hakimiyetine sona verilmeli ve tarım serbest ticaret anlaşmalarının dışında tutulmalıdır. Özellikle, Dünya Ticaret Örgütü’nün, ülkelerin kamu gıda stoklarını artırmalarını engelleyen ceza hükümleri ile piyasa ve fiyat düzenlemeleri hemen kaldırılmalıdır. Böylece ülkeler bu zor koşullarda küçük ölçekli gıda üreticilerini desteklemek için gerekli kamu politikası geliştirebilirler.
  • Gıda Güvenliği Komitesi acil bir toplantıya çağrılmalı, ithalatçı ve ihracatçı ülkeler arasındaki emtia anlaşmalarına dair şeffaf müzakereleri yürütmek için yeni bir uluslararası kurul oluşturulması Böylece, gıda ithaline bağlı hale gelen ülkeler erişebilir bir fiyata ulaşabilir.
  • Tarımsal ürünlerin biyoyakıt veya enerji üretiminde kullanılması yasaklanmalı, yakıt karşısında gıdanın mutlak önceliği olmalıdır.
  • En kırılgan ülkelerin kamu borçlarının ödenmesinde küresel moratoryum uygulanmalıdır. Mevcut koşulda, borcunu ödemesi için çok kırılgan ülkelere baskı yapmak son derece sorumsuzca olup toplumsal, ekonomik ve gıda krizine neden olur. Ulusal kamu politikalarını ve kamu hizmetlerini yok eden IMF baskılarına son verilmelidir. Gelişmekte olan ülkelerin gayrimeşru dış kamusal borcunun iptali için çağrı yapıyoruz.

Gıda Egemenliğini yeniden inşa etmek için uluslararası, bölgesel ve ulusal ölçekte radikal politika değişikliği taleplerimizi hayata geçirmek için:

  • Uluslararası ticaret düzeninde radikal bir değişim olmalıdır. Dünya Ticaret Örgütü lağvedilmelidir. Gıda egemenliğiyle temellenen tarım ve ticaret için yeni bir küresel çerçeve; yerel ve ulusal ölçekli köylü tarımını güçlendirecek bir yol açmalı, yeniden yerelleşmiş gıda üretimine istikrarlı temel sağlamalı, yerel ve ulusal ölçekte köylülerin öncülük ettiği piyasalar desteklemeli ve rekabet ve spekülasyon yerine işbirliği ve dayanışmaya dayanan uluslararası adil bir ticaret sistemi sağlamalıdır;
  • Ulus aşırı şirketlerin su, tohum ve toprak gasbına son vermek, küçük ölçekli üreticilerin üretim kaynakları üzerinde adil haklara sahip olmasını sağlamak halkçı ve entegre tarım reformu hayata geç Çevreyi koruma bahanesiyle karbon piyasası veya başka biyo çeşitlilik denkleştirme programlarıyla, bu topraklarda yaşayanları ve nesiller boyunca müştereklere sahip çıkanları dikkate almadan şirket çıkarlarıyla toprakların ve müştereklerin özelleştirilmesini ve gasbını protesto ediyoruz.
  • Tüm nüfusa yetecek miktarda ve nitelikte sağlıklı gıda üretmek için, radikal bir şekilde agroekolojiye geç Mevcut durumda iklim ve çevre krizinin bize hayli zorluk çıkaracağını akılda tutmalıyız. Yeterli ve nitelikli gıda üretirken biyo çeşitliliği yeniden canlandırmak ve sera gazı emisyonunu büyük ölçüde düşürmenin zor olacağıyla yüzleşmeliyiz.
  • Gıda üretiminde köylülerin kapasitesini desteklemek için girdi piyasası (krediler, gübreler, tarım ilaçları, tohumlar, yakıt gibi) etkin bir şekilde düzenlenmeli, aynı zamanda daha agroekolojik tarım pratiklerine adil ve planlı bir geçiş sağlanmalıdır;
  • Gıda yönetişimi ulus aşırı şirketler yerine yerel üretime dayanmalıdır. Küresel, bölgesel, ulusal ve yerel düzeyde ulus aşırı şirketlerin gıda yönetişimini ele geçirmesi engellenmeli ve halkın çıkarları öncelikli olmalıdır. Gıda yönetişimiyle ilgilenen bütün organlarda küçük üreticilerin hayati rolü tanınmalıdır;
  • Kırsal toplulukları korumak için Birleşmiş Milletler Köylü Hakları Deklarasyonu yasal olarak bağlayıcı bir araca dönüştürülmelidir.
  • Ülkelerin kamusal stok kapasitesi artırılmalıdır. Gıda stok stratejisi; hem ulusal düzeyde hem de agroekolojik uygulamalarla yerel olarak üretilen gıdayla birlikte toplum düzeyinde gıda rezervleri yapılmalı ve kamu desteğiyle gerçekleştirilmelidir.
  • İklim mühendisliği, GDO, veya yapay et üretimi gibi insanlığı tehdit eden tehlikeli teknolojilere yönelik küresel moratoryum yapılmalıdır. Köylü özerkliğini ve köylü tohumlarının kullanımı artıran, düşük maliyetli teknolojiler teşvik edilmelidir.
  • Kırsal ve kentsel alanlarda yaşayanlar, gıda üreticileri ve tüketicileri arasında yeni ilişkileri sağlamak için kamusal politikalar geliştirilmeli, üretim maliyetine dayanan adil fiyatlar garantiye alınmalı, kırsal kesimde üretim yapanların iyi bir gelire, tüketicilerin de sağlıklı gıdalara adil erişimine olanak sağlanmalıdır.
  • Kırsal kesim ve kentli işçi sınıfı arasında eşitlik ve saygıya dayalı yeni toplumsal cinsiyet ilişkileri teşvik edilmelidir. Kadınlara yönelik şiddet derhal durmalıdır.

Kaynak: Umut-Sen https://umutsen.org/index.php/uluslararasi-gida-krizi-ve-krizi-asmak-icin-oneriler-eric-toussaint-ve-omar-aziki/

Çevirenler: Bartu Şanlı, Burak Bilgiç ve Nuray Turan

Düzenleyen: Umut Kocagöz

Orjinal metin: International Food Crisis and Proposals to Overcome It


[1] Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (2022).” https://www.fao.org/documents/card/en/c/cc0639en

[2] FAO, “aile çiftçilerinin, … dünyadaki gıdanın yüzde 70’inden fazlasını ve gelişmekte olan ülkelerde yüzde 80’inden fazlasını ürettiğini” belirtmektedir. Bu açıklamanın sonuna bakınız.

[3] Bu terimlerin tanımları için bakınız FAO, “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme Durumu (2022),” s. 204.

[4] Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan basın açıklaması, 6 Temmuz 2022.

[5] a.g.e.

[6] Mathilde Gérard, “yetersiz beslenme: dünya üzerinde on kişiden biri açlıkla baş başa ve bu sayı iki yıldır hızlı biçimde yükselmektedir.” Le Monde, 6 Temmuz 2022.

[7] Oxfam Medya Brifingi, Acıdan Kazanç Sağlamak. Milyarder servetindeki artış ve küresel hayat pahalılığı krizinin ortasında zenginleri vergilendirmenin aciliyeti, 23 Mayıs 2022 tarihinde yayınlanmıştır, s. 6.

[8] Bkz: La Via Campesina: Gıda Krizini Durdurun! Gıda Egemenliği, Hemen Şimdi! https://viacampesina.org/en/lvc-statement-stop-the-food-crisis-build-food-sovereignty-now/

Neoliberal İlahlaştırma: COP26 Yangın Borsasını Kapitalistlere Teslim Ediyor – Daniel Tanuro

Glasgow Konferansı’nın öncelik vermesi gereken konular şunlar olmalıydı: 1) ¨Kalkınmış¨ ülkelerin 2020 yılından itibaren Yeşil İklim Fonu’na yıllık en az yüz milyar dolar katkı sözlerini yerine getirmeleri ve bu paranın küresel Güney ülkelerinin iklim mücadelelerini desteklemesi[1]; 2) Yine bu kalkınmış ülkeleri küresel ısınmadan en çok zarar gören ¨en az kalkınmış ülkeler¨in ve küçük ada devletlerinin ¨kayıp ve hasarlar¨ını karşılamaya yönelik finansal müdahalelere zorlamak; 3) COP21’in (Paris 2015’te) benimsediği ¨sıcaklık artışlarını 2°C’nin altında tutmak ve endüstri öncesi döneme kıyasla 1,5°C aşmama¨ hedefini tutturabilmek için hükümetlerin ¨iklim çabalarını arttırması¨.

Denklem gayet açık: Glasgow, Paris’te benimsenen muğlak hedefi kâğıt üzerinde radikalleştirerek hedefe bir netlik getiriyor (artık hedef 1,5°C) ve fosil yakıtların sorumluluğuna değiniyor; fiiliyattaysa konferans faciayı durdurmak için hiçbir adım atmadı. Bazısı ¨doğru yönde bir adım¨ dedi. Aksine Kovid sonrası neoliberal toparlanma ve jeostratejik rekabetlerden başka bir şey düşünmeyen küresel efendiler şunlara karar verdiler: 1) Yüz milyar dolarlık Yeşil Fon sözlerini ötelemek; 2) ¨kayıp ve hasar¨ların tazminine hayır demek; 3) meydanı tamamen fosil yakıtlara terk etmek; 4) iklim dengelemeyi ¨karbon dengeleme¨ ve diğer teknolojiler için bir pazar olarak ele almak; 5) bu pazarı ¨kirletme hakları¨nın alım-satımının yapmaya yarayacak küresel bir mekanizmayla donatmak; 6) daha bitmedi, bu pazarın idaresini de finansal çevrelere – yani yatırımları ve yaşam biçimleri küresel ısınmaya sebep olan zenginlere – teslim etmek.

1,5°C Özel Raporu: UEA direksiyonu yeşil kapitalizme kırıyor

IPCC’nin 1,5°C Özel Raporu’nun (2019) işaret ettiği üzere 1,5°C’nin altında kalmak hayati bir zorunluluk.[2] Küresel ısınmanın getirdiği tehlikeler hafife alınıyor. 1,5°C’den sonra artı geribildirimler (positive feedbacks) dünyayı ‘‘sera gezegen’’ düzenine itecek.[3] Bununsa oldukça ciddi sonuçları olacak (deniz seviyelerinin en az 13 metre artışı dahil). Ortalama yüzey ısısı endüstri öncesi döneme kıyasla

1,1 ila 1,2°C arttı bile. Mevcut artış devam ederse 1,5°C eşiği 2030’a kadar geçilmiş olacak. Sonuç o ki: ‘‘net¨CO2’’ salımları 2030’dan önce en az %50 ve 2050’den önce %100 oranında azaltılmalı ve 2050 sonrasında salımlar negatif olmalıdır.

Bu rapor kötü bir sürpriz oldu. Kapitalist sınıfın öncüleri artık kafalarını kuma gömemiyorlar. Zerre kadar aklı olan sermayedarlar iklim krizinin kontrolden çıkarak kendi düzenlerini tehlikeye sokacağını kabul etmek zorundalar. Bu koşullardaysa ¨en iyi bilimi rehber alan¨ kapitalist politikalar¨, hatta bunları hayata geçirmeye çalışan Boris Johnson gibi neoliberaller dahi olsa, Paris anlaşmasındaki muğlaklığı ortadan kaldıracak gibi durmuyor…COP26’da İngiliz yetkilileri yegâne hedefin en fazla 1,5°C ısınma olması gerektiğini önerdi ve nitekim bu netlik önerisi de Glasgow’da onaylandı.

IPCC’nin sözü gayet sarih: fosil yakıtların kullanımı küresel ısınmada kilit önemde. 1,5°C Özel Raporu’nun şok dalgaları Uluslararası Enerji Ajansı’na (UEA) kadar ulaştı. UEA’nın 2021 yılında yayınladığı rapora göre 2050’de ¨karbon nötrlüğü¨nü sağlamak şimdiden çok sert önlemler almayı gerektiriyor: 2021’den itibaren yeni petrol ve doğal gaz sahalarının kuruluşunun ve yeni kömür madenlerinin açılmasının, var olan kömür madenlerinin genişlemesinin veya kömürle çalışan elektrik santrallerinin inşaat onaylarının yasaklanması; 2030’dan itibaren ¨kalkınmış¨ ekonomilerin kömürü tamamen terk etmeleri; ve 2040 yılından itibarense dünya genelinde kömür ve petrolle çalışan elektrik santrallerinin tamamen kapatılması.[4]

UEA’nın raporu da kötü bir sürpriz oldu. UEA her zaman ilerici bir ¨geçiş¨ öngörüsü geliştirmeye çalışırdı. Şimdiyse yenilenebilir teknolojiler etrafında şekillenen ¨yeşil kapitalizm¨e aniden direksiyonu kırdı. Paris anlaşmasındaki muğlaklığı sürdüremediği gibi, Glasgow zirvesi fosil yakıtların sorumluluğunu gizlemeye de daha fazla devam edemedi. 1992’den bu yana her COP enerji sektörü ve önde gelen fosil yakıcıların baskıları altında bu konuyu es geçti! Bu suskunluk artık katlanılır olmaktan çıktı. İngiliz yetkililerin temsilcilere ilettiği bildiri taslağı tarafları ¨kömürü ve fosil yakıtlara verilen teşvikleri tedricen terk edişi hızlandırma¨ya davet ediyor. Bu metnin nasıl etkisizleştirildiğine ileride değineceğim ama metnin nihai halinde fosil vurgusu var.

Boşlukları kapamak: her sene daha fazla iç karartan bir sınav

Paris anlaşması meşhur hedef (¨küresel ısınmayı falanca derecenin altında tumak vs. vs.¨) ve ulusal iklim planları veya ¨Ulusların Tayin Ettiği Katkılar¨ (UTEK) arasında bir ayrılık yarattı. UTEK’leri baz alan IPCC, 2100’e kadar yaklaşık 3,5°C ısınmanın gerçekleşeceğini öngörüyor. Bu ¨karbon salım boşluğu¨nu kapamak için COP21 her beş senede bir durumu gözden geçiriyor ki ¨daha fazla çabalamak¨ gereksin.

Eylül 2020’de bu boşluk, tüm gazlar dahil, 23 ve 27 Gigaton (Gt) CO2 arası bir seviyeye denk geliyordu.[5] 1,5°C’yi geçmemek için 2030 yılına kadar bu boşluğun kapatılması şart. Küresel salımların dolayısıyla yarıya indirilmesi gerekiyor. 2020 yılında zirve (pandemiden dolayı) iptal edilince artık hükümetler Glasgow’da ¨daha fazla çabalama¨ çağrısı yapmaya karar verdi. Sonuç: ilaveten 3,3 ila 3.7 Gt salım azaltımı. İklim Eylem Takibi’nin (Climate Action Tracker) öngörüsüne binaen bu +2,4°C bir artış demek (aralık olarak: +1,9’dan +3°C’ye).[6]

Postdam Enstitüsü müdürü Johann Rockström en güncel bilimsel çalışmalar doğrultusunda COP’a çok önemli on mesaj iletti. İlk olarak, başlı başına küresel CO2 salımları 2030’a kadar her sene 2Gt (%5) oranında azaltılmalı ki bu 1,5°C altında kalma ihtimali yarı yarıya olsun, eğer 4Gt (%10) oranında salım azaltılırsa bu ihtimal 2/3’ yükselir. Benzer bir azaltım metan ve azot oksit için de gerekli.[7] İş her beş senede bir gözden geçirilen UTEK’lere kaldıysa görünürde pek bir umut yok. Glasgow bu sebepten senelik artış oranlarına geçme kararı aldı. Bugünden bakınca senelik artışa geçişin başarılı olma ihtimali pek bir zayıf. Şimdiden görünense bunun bir yanılsamadan ibaret olduğu.

Bir: iklim adaleti hesaba katılmalı. Yüzde 5 ila 10 salım azaltımı ülkelerin ¨farklılaştırılmış sorumluluklar¨ı gözetilerek uyarlanacak küresel bir hedef. Rockström bu konuda güncel hesaplarını sundu: dünyanın en zengin %1’i salımlarını otuz kat azaltmak zorundayken aynı anda en fakir %50 salımlarını üç kart arttırabilir. İşte iklimin bir sınıf meselesi olduğunun bariz bir göstergesi, yani başat bir mesele olarak mal mülk sahibi azınlıkla mülksüzleştirilmiş çoğunluğun çatışması.

İki: senelik 2 veya 4Gt azaltım matematiksel anlamda doğrusal bir çizgi evet, ama iktisadi, toplumsal ve siyasi anlamda öyle değil. Daha kısa bir zaman diliminde salımlar ne kadar fazla azalttırılırsa (ya da azaltılmaya çalışılırsa) salım azaltma ufku daha da fazla kapitalist büyüme ve kâr talebiyle karşı karşıya geliyor. Bu oldukça somut: batık varlıklar¨ını (stranded assets) sınırlamak için enerji sektöründe patronlar fosil yakıt yatırımlarını azaltıyorlar. Fosil yakıtların ihtiyacın %80’ninden fazlasını karşıladığını düşünürsek, enerji arzındaki ciddi bir artışın enerji talebindeki ani bir artışı önceleyeceği hayli muhtemel. Bu da yüksek fiyatlar demek.[8] Fosil yakıt şirketleri için haberler güzel ama yüksek fiyat enflasyon demek bu da Kovid-sonrası toparlanmayı iyice zora sokuyor ve emekçi sınıfların sırtına yük bindiriyor. Emekçiler mücadele edebilir veya oylarını ulusal-populist kesimlere verebilirler. Her iki seçenek de istikrarsızlık yaratıyor. Fiyatları yumuşatmak ve kıtlıkları engellemek için fosil yakıt üretimini arttırmak gerekiyor. Çin kömüre daha fazla yüklendi ve Biden ise (her ne kadar başarısız olsa da) Suudi Arabistan ve Rusya’nın doğal gaz üretimlerini arttırmasını istedi. Ne demiştik fosil yakıtları arttırmak = salımları arttırmak…Malumun ilamı…

Bir yaman çelişki, karmaşanın kaynağı

Çin ve ABD COP’ta ortak ama hiçbir çıkar yol göstermeyen bir bildiri yayınladılar. Dostlar alışverişte görsün misali. İki büyük güç dünya ve iklim istikrarının güvencesimişçesine poz kesmeye merak sarmışlar. Belki iklim politikalarında (metan salımlarında mesela?) kısmi bir iş birliğine gitmeye çalışacaklar. Arka plandaki gerilimler öylesine güçlü ki çekişme daha da kızışacak gibi duruyor. ABD tarafında Demokrat çoğunluk diken üstünde: [Senator] Manchin, sıkı bir kömür destekçisi. Virgina eyalet idaresini kazanan Cumhuriyetçiler ara seçimlere gözlerini dikmiş durumdalar ve yüksek petrol fiyatlarına karşı kampanya yürütüyorlar. Kazanırlarsa işin seyri epey değişecek! Çin tarafındaysa bürokratik istikrar iki şeye bağlı: ortalama yaşam seviyesinin yükselmesine ve milliyetçi üstünlüğe. Kömürün yeniden yükselişi petroldeki artışı durdurmuyor. Pekin’in kendi iç meselelerine odaklanması için çok sebebi var hatta Tayvan’ı kendi idaresine alma tasarılarını hızlandırabilir. Büyük bir istikrarsızlık kapıda kısacası.

Sorunu hangi açıdan incelerseniz inceleyin kapitalist enerji geçişinin imkansızlığına tosluyorsunuz: hem %80 oranında fosil yakıtlara dayanan bir ekonomik büyüme olsun hem fosil yakıtları yenilenebilir teknolojilerle ikame edelim hem de salımları kısa vadede ciddi oranda düşürelim demek mümkün değil. Göz var izan var. Bu geçişi mümkün kılmak için ya üretimi kısacağız ya da GSYH artsın diye geçişi unutacağız. Gelgelelim ¨büyüme olmadan kapitalizmden bahsetmek kendi başına bir çelişki¨ (Schumpeter). Sonuç şu ki: devrimci bir düzen değişikliği olmadıkça bu çelişki çözülemez. Tarihsel bir ihtimal olarak devrim somut bir ihtimale dönüşmediği takdirde salımları azaltmaya çalışan her deneme bu çelişkiyi giderek daha fazla derinleştirecek.

Her sermayedar külfeti rakiplerine ve işçilere yıkmaya çalışıyor. Her sermaye sınıfı devletini aynı külfeti rakip devletlere ve onların emekçi sınıflarına yıkmaya çalışıyor. En çok kirleten devletlerse yoksulları tahakkümü altında tutan emperyalist devletler. Sonuç olarak iktisadi, toplumsal ve siyasi (hatta askeri) çalkantılar iklim kriziyle perçinlenecek. Bu çalkantıların bazı sebepleri şunlar olacak: 1) toplumsal gerilimlerin artışı, rejimlerin giderek artan meşruiyet krizleri, giderek artan siyasi istikrarsızlık ve otoriterleşme eğilimlerindeki artış; 2) Güney ülkelerindeki insanlara, özellikle de göçmenlere ve kadınlara, yönelik şiddette artışa sebep olacak neo-kolonyal politikalar; 3) kapitalistler ve kapitalist devletler arasında giderek şiddetlenen rekabet, özellikle de 4) ABD ve Çin arasında tırmanan jeostratejik gerilimler. Bu koşulların iklim uzlaşılarının her sene daha iyiye gitmesini teşvik edeceğini düşünmek Noel Baba’nın gerçekliğine inanmak kadar güç.

Devlet regülasyon zaman kazandırabilir, ama …

Bir konuda ısrar etmek gerek: toplumsal adaleti gözeten yapısal bir çözüm üretim, tüketim ve ulaşımın küresel ölçekte azalmasıyla ancak mümkün olur. ¨Daha az üretmek, daha az ulaşım, daha az tüketmek, daha çok paylaşmak¨ gerek (özellikle de refahı ve çalışma saatlerini paylaşmak).[9] Bu sebeple devlete de daha fazla rol biçecek kapitalist bir regülasyon krize alternatif teşkil edemez. Bir yandansa işleri kolaylaştırabilir, doğru. İşte ikinci çelişki de tam burada. Sermayenin böyle bir regülasyonda gönlü yok.

Ozon tabakasının korunmasına yönelik Montreal Protokolü etkin bir politika örneğiydi. 1987’de imzalanmasını takip eden iki yıl içerisinde KFKlerin (klorofluorokarbon) üretim ve kullanımını sonlandırmak üzere kampanya başlattı, belli bir zaman çizelgesinde Güney ülkelerine yardım için (zengin ülkelerin katkılarıyla) küresel bir fon kuruldu.[10] Takip eden yirmi yıl içerisinde salımlar %80 oranında düştü ve Dünya Meteroloji Örgütü stratosfer kademesinde ozon tabakasının ciddi ölçüde düzelmeye başlandığını duyurdu.[11]

Bu anlamda Montreal Protokolü iklim alanı için de bir emsal teşkil edebilir. Hatta emsal içinde başka bir emsalden de bahsetmek mümkün: 1996’da Kigali’deki görüşmeleri sırasında Ozon Protokolüne taraflar HFKlere (hidroflorokarbonlara) de son verilmesinde uzlaştı. Montreal’dan sonra HFK’ler KFK’lerin yerine geçmişti. HFK’ler ozon tabakasına zarar vermiyor ama tıplı KFK’ler gibi CO2’den bin kat daha fazla radyasyon gücüne sahipler.[12] Giderek artan HFK salımları, Ozon Tabakası Protokolü’nün dolaylı bir sonucu olarak iklime sunduğu katkıyı riske atıyordu. HFK’leri aşamalı terk etmeye karar vererek, hükümetler ozon tabakasının onarımını iklim değişimine karşı yürütülen mücadeleyle aynı saflara çekti. Bunun küresel ısınmaya etkisi çok değil: Kigali’nin öngörülere göre 2050 yılına kadar sera gazı salımları 90 Gt CO2’ye denk düşen bir oranda azalacak, bu da iki yıllık salıma karşılık geliyor. Tabii ki bu iki yıl çok önemli, hele ki gidişat her sene felaketten kıyamete geçiş ihtimalini arttırıyorken.[13]

Aynı yöntem hızlı bir şekilde metan salımlarını azaltmaya da yarayacaktır. Metanın sera etkisi CO2’den çok daha güçlü ama salımı azalacağı yerde giderek artıyor.[14] Ekosistemlerdeki – tarımdaki (özellikle pirinç üretiminde) ve hayvancılıktaki– salımları azaltmak azaltalım demekten daha zor. Ama doğal gaz dağıtım ağlarından, petrol kuyularından ve kömür madenlerinden sızıntıları azaltmak görece daha kolay neticede üretim sisteminde yapısal bir değişikliğe gerek duymuyor ve öngörüler ışığında sızıntıları engellemek ısınmayı 0,5°C oranında azaltabilir. Yani bunun için büyük teknolojik buluşlara ihtiyaç yok şirketleri gerekli yatırımları yapmaya zorlamak yeterli. Sorun da tam bu zaten: sermayedarları bir şeye zorlayamazsınız, onları ancak piyasa mekanizmalarıyla cesaretlendirebilirsiniz. Paris Anlaşmasında yüceltilen neoliberal kanaatin ta kendisi. Glasgow’un da Paris’ten zerre sapmayı aklına bile getirmeyeceğini hep beraber göreceğiz.

Metan ve Ormansızlaştırma: Heba edilen zaman mı aramıştınız?

¨Metan uzlaşısına¨ basın epey yer ayırdı. COP’ta 100’den fazla ülke metan salımlarını 2030’a kadar %30 oranında azaltma sözü verdiler. Eğer sözler tutulursa 2050 yılındaki ısınma oranı 0,2°C daha az olacak (yine de beklenen azalma oranının yarısından bile az). Tabii bu sadece bir niyet beyanı. Ülke başı kotalar yok, Güney ülkelerine fon ayrılmıyor, sözünü yerine getirmeyenlere yaptırım yok …ABD, AB ve Kanada doğrusu harekete geçmek istiyorlar, tabii bunun bariz sebepleri var: Trump dışında, kapitalist  liderler endişelenmeye başladılar. Metanı kısıtlamak da görece daha kolay bir iş. Yine de kat edilmesi gereken uzun bir yol var: Çin ve Rusya Glasgow’daki bu uzlaşıya imza atmadı. Çünkü neden: ikisi de ciddi metan salımından mesuller. Çin ve Rusya’nın dışarıda kalması diğer ülkelerin kapitalistlerine metan salımına karşı ayak diremek için güzel bir bahane olacak. Sonuç olarak bu iki ülkeye ufukta bir yaptırım görünmeyecek. Aksine bazı teşvikler ve vergiler devreye girecek ve temenniler yatırım maliyetlerinin tasarruf edilen gaz maliyetinin altına düşmesinden yana olacak. Faturayı da emekçiler ödeyecek.

Ormansızlaştırmada da benzer bir ikilem söz konusu. Rio (1992)’dan bu yana heba edilen zamanı bir miktar telafi etmenin yolları aranıyor, tabii yine üretim aygıtlarının yapısına tesiri olmayan bir yerden. Glasgow’da 131 ülke Glasgow Küresel Orman Finansman Taahhüdü (GKOFT)’ne 12 milyar dolar yatırım yapma sözü verdi. Hedef 2030’a kadar ¨orman kaybını durdurup ormanlaşmaya başlamak¨.[15] Bu taahhüt aslında 2014 yılında New York’ta verilene çok benziyor: 2030’a kadar ormansızlaştırmayı durdurmak, 2020’ye kadar ormansızlaştırmayı %50 oranında azaltmak. 2015-2017 yılları arasında ormansızlaştırma oranları %41 oranında arttı! Kimisi GKOFT’ye olumlu bakıyor neticede Rusya ve Brezilya, yani dünya ormanlarının %90’ından fazlasını barındıran iki ülke, altına imzalarını attı. Bu sözler işlerin etkili bir şekilde çözüleceğini garantilemiyor elbette. Aynı zamanda yerli halklara bir adalet sözü de vermiyor (GKOT mutlak surette yerlilerin hak ve esenliklerini tanıyor- tabii sadece kağıt üzerinde).

Etkililik konusuna dönersek, ¨orman kaybını durdurmak ve geriye çevirmek¨ ifadesi aslında göründüğü kadar berrak bir ifade değil. Kimisine göre bir ormanı yok etmek eğer yok edilen orman arazisi başka bir ekonomik faaliyet için kullanılmıyorsa ¨orman kaybı¨ SAYILMAZ. Tuhaf bir diyalektik: ¨orman kaybı¨na sebep vermeden ormandaki ağaçları kesebilirsin şayet endüstriyel ölçekte ¨karbon kredisi¨, pelet, odun kömürü, palmiye yağı üreteceksen. İşte Endonezya tam buna örnek. Dünya’daki üç büyük yağmur ormanı kütlesinden biri Endonezya’da ve ormanlar tıraşlanıp palmiye ağaçları dikiliyor. Endonezya’nın faaliyetleri geçici süreliğine kısıtlanmıştı ama COP’tan iki ay önce Cakarta bu kısıtlamaya daha fazla uymayacağını gösterdi. Endonezya heyeti Glasgow’da ¨orman kaybı¨nı durdurmaya tamam dedi ama ¨Endonezya’nın 2030 yılına kadar sıfır ormansızlaştırmaya ulaşacağını ummak açıkça yersiz ve adil değil¨ ve ¨karbon salımlarını veya ormansızlaştırmayı durdurmak adına¨ kalkınmaya ¨ket vurulmamalı¨ diye de ekledi. Yani, orman kaybını durdurmaya tamamlar, ama ormansızlaştırmaya tamam değiller. Yerli halkların akıbetine gelirsek, Brezilya’daki durum ise epey çarpıcı: Amazon ormanlarına ve orada yaşayan halklara savaş açan ve hiçbir şekilde sözüne itibar edilmez faşist Bolsonaro’nun GKOFT’yi neden imzaladığını birinin izah etmesi lazım.[16]

Boş vaatlerin ardında, ¨Pazar¨ Tanrı’nın egemen gücü

COP başlamadan ufukta pek çok mutabakat vardı: kömürü terk etmek, elektrikli arabalar, sınır ötesi fosil yakıt yatırımlarını veya ulusal sınırlar içinde fosil yatırımları durdurmak. Hatta bazı ülkeler pek gururlu ifadelerle ordularını yeşilleştireceklerini duyurdular ki bu sayede ¨[17]özellikle enerji alanında ekolojik ayak izlerini azaltabilsinler¨. Ne tuhaf…En azından böyle saçmalıklar, orduların aksine, cana kast etmiyor.

Tüm bu ¨mutabakatlar¨ boş birer vaatten ibaret. Somut önlemler alınmadan, ülkeler sözlerinde durmadan, sözünde durmayanlara yaptırımlar uygulanman bu mutabakatlar hiç bağlayıcı değil. O zaman ne işe yarıyorlar? Kısmen vaziyet şu, bazı ülkeler yeşil bir imaj çizmek adına tüm dikkatleri üzerlerine çekmek ve kapitalistlerin çıkarlarına halel getirmeden kamuoyunu tatmin etmek için COP’u bir fırsat olarak görüyorlar…[18] Bu da bizi daha köklü bir izaha mecbur kılıyor: boş vaatler neoliberal ideolojilerle bir ahenk içerisinde, neoliberal ideoloji de tek bir karar mercii tanır: Pazar, yani kâr, yani hissedarlar azınlığı.

Kömür ve diğer fosiller: gayet açık bir mesaj

Kömür ve diğer fosillere dair Glasgow anlaşmasının geçişi ile ilgili denemeler ve sıkıntılar oldukça aydınlatıcı. İlk örnekte (daha yumuşak ifadeler olsa da, IEA raporundan esinlenilmiştir): COP “Tarafları kömürün aşamalı olarak terk edilişini ve fosil yakıtlara yönelik sübvansiyonların [kaldırılışını] hızlandırmaya çağırır”. İkinci örnekte: COP, “Tarafları, teknolojilerin geliştirilmesini, kullanımını ve yaygınlaştırılmasını ve düşük salımlı enerji sistemlerine geçiş politikalarını hızlandırmaya çağırıyor: [bu politikalara] temiz enerji üretiminin ve kesintisiz kullanılmakta olan kömürü ve fosil yakıtlara verilen verimsiz teşvikleri aşamalı olarak terk edişin giderek hızlandırılması’’ dahil. Hava solunabilir hale geliyor, ancak hala kömürün “aşamalı terk edilme”si ve fosil yakıt teşviklerinin “aşamalı kaldırılması” konuşuluyor. Üçüncü örnekte: Hindistan delegasyonunun bir müdahalesini takiben, onay toplantısının ortasında “aşamalı çıkışı hızlandırmak”, “aşamalı yavaşlamaya yönelik çabaları hızlandırmak” ile değiştirildi.

Modi hükümetinin rolü kınanmalıdır. Ancak Hindistan kapitalist silahşörlerin desteğini arasına alarak hem gezegenin kömürcülerinin hem de tüm fosilcilerinin çıkarları doğrultusunda hareket etti.[19] Bu gruplar tam kadro COP’ta yerlerini aldılar ki, bir Fin patronun ifade ettiği üzere, konferans ‘‘düzenleme, kısıtlama ve vergilendirmeden ziyade yeşil kalkınmaya odaklı kalışı’’ temin edilsin.[20]

Teknik açıdan, fosillere dair olan maddenin kapsamı yeterince açık değil. ‘‘Salımları azaltma’’ muğlak bir kavram. OECD’ye göre, ‘‘Kirliliği azaltma, kirliliği ve/veya kirliliğin çevreye verdiği zararları azaltmak için kullanılan teknolojiye veya alınan önemlere karşılık gelir.’’ G7’ye göre, ‘‘kesintisiz kömür enerjisi kullanımı, CO2 salımlarını azaltan teknolojilere, mesela Karbon Yakalama Kullanım ve Depolama’ya (KYKD), başvurmadan kömür kullanımı demektir.’’[21] Bu tanımlamalar oldukça pahalı karbon yakalama ve depolamadan (KYD) başka kapitalistlerin önüne çok daha geniş seçenek sunuyor. Bir yandan KYD ile fosil yakıt kullanan tesislerden salınan CO2 yakalanıp [bu gazlar] başka sektörlerde başka ürün üretimine dahil edilecekler …yani bu gazlar nihayetinde salınacak… bazen hatta bir çırpıda (mesela gazlı içecekler). Öte yandan eğer hükümetler ormanlarca CO2 yutulmasını salım azaltımı olarak değerlendirirse (ABD ve AB’nin bu hususları çorbaya çevireceğini yakında göreceğiz!) o zaman [karbon] azaltımı sadece ve sadece ağaç dikmekten ibaret olacak.

Gelgelelim siyaseten iletilen mesaj oldukça açık. Özü itibariyle, enerji devlerinin hükümetlere ve insanlara söylediği şeyler var: 1) Fosil yakıtları bırakmayı aklınıza bile getirmeyin, geçer akçe ‘‘yeşil’’ teknolojileri geliştirmektir; 2) Kömür madenlerini faal tutmaktan ve yeni madenler açmaktan bizi alıkoymaya uğraşmayın, zaten CO2’nin etkisini azaltacak sistemleri kabul etmek konusunda halihazırda yapabileceğimizi yaptık; 3) [karbon] salım ‘‘azaltım’’ında asgari bir oranı dayatmaya çalışmakla veya bir azaltım yöntemini diğerine dayatmakla uğraşmayın; 4) Eğer gerçekten fosil yakıt teşviklerini kesmek istiyorsanız, gidin ‘‘verimsiz’’ olanlardan, yani katma değer katkısı olmayanlardan, başlayın.[22] İşte ‘‘bizim’’ hükümetlerimizin, nihai içeriği dahi danışılmadan, Glasgow’da onayladıkları mesaj buydu. Olan o ki fosil yakıtçılar gücü ele geçiriyorlar.

2050 karbon nötrlüğü koşusu

Piyasanın egemen gücü – yani kâr ve hissedarlar– kendini sadece ‘‘anlaşmalar’’da değil hükümetlerin ‘‘2050’ye kadar karbon nötrlüğü’’nü (diğer bir deyişle sıfır net emisyonu) sağlama koşusunda da belli ediyor. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika, Brezilya, Rusya, Japonya, Suudi Arabistan…: herkes ortaya birer ‘‘strateji’’ atıyor. Glasgow yakınlaştıkça ‘‘2050’ye kadar net sıfır’’ vaatleri giderek artmıştı… ve bu vaatler kısa vadeli salım azaltımını, varsayımsal uzun vadeli karbon emilimiyle ikame etmeyi giderek daha fazla vurguluyordu. 2050’ye kadar ‘‘karbon nötrlüğü’’nü hedefledikleri ele güne haykıran bazı hükümetler[23] UTEK hedeflerini ve hatta bu hedeflerinden daha azını 2015’e kadar hayata geçirdiler![24] Yani olay, esas meseleyi kararmaktan ibaret.

İklim Eylem Takibi (İET) bir işe netlik getirelim dedi ve gerçekten uygulanan iklim politikaları, öne sürülen UTEKler, COP’ta verilen sözler ve ‘‘net sıfır’’ stratejileri arasındaki ayrımları ortaya koydu.[25] Bu makalenin başında belirtildiği üzere: mevcut politikalar devam ettirildiği takdirde, ortalama sıcaklıklar 2100’e kadar 2,7°C oranında artacak (referans aralığı: +2 ila 3,6°C). COP’ta verilen sözler ve ‘‘net sıfır’’ anlaşmaları ve stratejileri bu resme bir katkı sunmuyor, aksine zararı var. Genel anlamıyla ‘‘net sıfıra ulaşma yolunda ilerlemek namına hiçbir ülke yakın-vadeli politikaları yeterli ölçüde uygulamadı.’’

Bazı genel sonuçları özetlemek gerekirse:

-2030 hedeflerine göre, bu hedeflere ulaşıldığını varsayalım, öngörülen +2,4°C (referans aralığı: +1,9 ila +3°C);

-2030 hedeflerine ve COP’ta verilen sözlere göre, bu sözlerin yerine getirileceğini varsayalım, öngörülen +2,1°C (referans aralığı: +1,7 ila +2,6 °C);

-2050’ye kadar ‘‘karbon nötrlüğü’’ sağlanır sözünü de eklersek (rapora göre ‘‘iyimser senaryo’’) öngörü +1,8°C  (referans aralığı: +1,5 ila 2,4°C). ‘‘Bu senaryo Paris Anlaşması ile uyumlu değil’’ çünkü ‘‘+2,4 °C ısınmayı engelleyemiyor.’’

Dahası İklim Eylem Takibi ‘‘2050 net sıfır’’ stratejilerini de değerlendirdi.[26] Araştırmacılar on parametre seçtiler ve renk kodları (iyiden kötüye: yeşil, turuncu, kırmızı) belirlediler. Sonuçlar: Şili, Kosta Rika, Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’ın stratejileri ‘‘kabul edilebilir’’; Almanya, Kanada, ABD, Güney Kore’ninkiler ‘‘ortalama’’; Japonya, Çin, Avusturalya ve Yeni Zelanda ‘‘kötü’’; tüm diğerleri ‘‘eksik’’ (özellikle de Brezilya, Güney Afrika, Rusya, Suudi Arabistan…). Açık olan bir şey var ki ‘‘karbon nötrlüğü’’ kervanına katılan çoğu hükümet kendilerine yeşil bir süs veriyorlar ki Glasgow’da sırıtmasınlar.

Gelişmiş ülkeler ve Çin’in stratejilerinin değerlendirilmesi de dikkate değer. AB’nin iki parametrede kırmızı kodu var: muğlak bir hakkaniyet taahhüttü; ve salım azaltım ve terk ediş arasında hiçbir ayrım yapılmaması. Almanya’nın iki turuncusu üç tane de kırmızısı var: Almanya’nın ‘‘net sıfır’’ hedefleri uluslararası havacılık ve gemi taşımacılığından kaynaklı salımları kapsamıyor ve ulusal sınırları dışında ‘‘karbon denkleştirme’’yi resmin dışında tutuyor. ABD’nin aynı kırmızı kodları var, karbon emilimi ve azaltımını birbirine karıştırıyor, hakkaniyet taahhüttünde bir netlik yok (zaten ne bekliyoruz ki?). Çin’e gelirsek, altı parametrede kırmızı üç parametrede turuncu kodu var.

Bu tahlil, ekososyalistler ve diğer aktivistlerin ithamlarını bütünüyle doğruluyor: ‘‘net sıfır’’ stratejileri, ki böyle bir strateji gerçekten varsa veya içi azıcık bile doluysa, eksiktir, en iyi ihtimalle bile oldukça yanlı stratejilerdir. Tüm bu ‘‘net sıfır’’ lafları, 1,5°C ısınmayı geçip geçmeyeceğimizi belirleyecek olan önümüzdeki sekiz yıl içerisinde büyük bir kısmı azaltılması gereken 19 ila 23Gt CO2 salımının akıbetini süresiz olarak rafa kaldırdı. Şurası net ki bir aldatmacanın içindeyiz ve bu aldatmacanın sebebi bir o kadar bariz: bütün kısıtlamalardan, bütün denetimlerden, bütün planlamalardan uzak duralım.

Biz hiçbir şeye karar vermeyelim, her şeye karar verecek Piyasa’yı yaratalım

IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nu açıkça şöyle belirtiyor: ‘‘İklim modelleri tam işleyen piyasalar ve rekabetçi piyasa davranışı varsayar.’’[27] Bu varsayım haliyle piyasa araçlarıyla bir piyasa yaratılmasını ön koşul olarak görür. Kyoto Protokolü mekanizmalarını devralmak isteyen Paris, kendi Madde 6’sına göre, ‘‘Yeni Piyasa Mekanizması’’ ilkesini benimsemişti. Kapitalistler arası bir dizi çatışma COP25’te (Madrid) bu ilkenin hayata geçmesini engelledi ve COP25 bu anlamda başarısız oldu. Şükürler olsun Glasgow’da bir anlaşmaya varıldı. Tüm taraflar (devletler, bölgeler, şirketler) kirletme haklarının alım satımını yapabilecekler. Bu hakları üretmek dünyanın her yerinde yapılacak temiz yatırımlarla, ağaç dikimleriyle, var olan ormanların korunmasıyla, CO2 tecrit ve tutulmu (KTT) ve yakalama ve kullanımıyla (KYK) mümkün olacak.

Çözülmesi gereken ihtilaflar arasında şunlar var: emisyon haklarının mükerrer sayımından (satıcı ve alıcı tarafında) nasıl kaçınılır? Kyoto kapsamında oluşturulan kirletme hakları bu yeni sistem (ki bu hakların çoğu gerçek salım azaltımına karşılık gelmiyor) kapsamına girebilecek mi? Güney ülkelerinin küresel ısınmadan kaynaklı ‘‘kayıp ve zararlar’’ını karşılamaya yardım mahiyetinde bu söz konusu hakların alım-satımı vergilendirilecek mi?[28] Her birini tek tek incelemek için yeterli alan yok. Genel anlamıyla ‘‘Madde 6’nın mekanizmaları o kadar büyük gedikler açıyor ki dünyayı 1,5°C yoluna sokmak için elde kalan son şansları da yok ediyor.’’[29] COP’un aldığı kararlar mükerrer sayımdan kaçınmaya yetmeyebilir. Kyoto haklarındaki –ki bu haklardan 2013 ve sonrası oluşturulanlar [yeni sisteme] dahil edilebilir olacak—uzlaşı sıcak hava tacirleri için bir zafer (sıcak hava yanlış [karbon salım] azaltımları demek). Özellikle de Bolsanaro Brezilyası’nda bu tacirlerden çokça var.

Bir sonraki adım temiz, sorumluluk taşıyan yatırımları sıralamak olacak. Avrupa Birliği’nin listesi (kendi jargonunda ‘‘Sınıflandırma’’sı) yıl sonuna kadar hazırlanacak. Riskler yüksek: ‘‘sınıflandırma’’ yeşil finansın önünü açacak. Ama esas soru baki kalıyor: nükleer enerji resme dahil mi? Nükleer enerjiyi ‘‘sürdürülebilir enerji’’ olarak tanımlamak büyük bir saçmalık. Nükleer teknoloji için sürdürülebilir olan tek şey [nükleer] atık ki kimse bununla nasıl baş edeceğini bilmiyor. On binlerce yıl boyunca ve hatta daha da uzun süre nükleer atık çevreyi kirletecek. Amma ve lakin…piyasa, muazzam. Mesela Çin 150 [nükleer] reaktör inşa etmeyi planlıyor. Marx’ın dediği gibi her şeyi alt üst eden kapitalist bir bakış açısından bakarsak [nükleerin vaat ettiği] para ödülünü … ‘‘sürdülebilir’’ bir kâr kaynağını… es geçmek gerçekten saçmalık olurdu. Fransa’nın başını çektiği on ülke, nükleer enerjinin bu Sınıflandırma’ya dahil edilmesi için kampanya yürütüyor. Almanya dahil beş ülkeyse karşı çıkıyor. Kim kazanacak? Bekleyip görüyoruz…[30]

İklim finansmanı: ey yoksul insanlar, yatırımcılara cazip görünmeye çalışın!

Bu canice mantık ‘‘iklim finansmanı’’ noktasında kendi zirvesini buldu. İklim finansmanının iki bileşeni var: kamu akımları ve özel akımlar. Kamu akımları da kendi içinde iki bileşene ayrılıyor: Yeşil Fonlar ve kayıp ve zararların tazmini. COP’ta tüm bunlar genel kurulun toplandığı bir güne sığdı: Finans Gününe Hoş Geldiniz!

Yeşil Fonlar hususunda, Hazine Şansölyesi (İngiliz Maliye Bakanı) özü itibarıyla İYİ TAMAM dediyse de Kuzey [ülkeleri] sözünü tutmadı. Ne yapalım, üzgünüz. Fonda şimdi 80 milyar var, 2023’te 100 milyar olunca hedefleri aşıyoruz ve bu aşım önceki dönemlerdeki [fon] açıklarını da telafi edecek. Bakan bey Yeşil Fon’da hali hazırda sadece 20 milyar hibe olduğundan bahsetmedi. Yani geri kalan miktar kredi [olarak dağıtılacak]. Anlaşma, 2025’ten itibaren küresel ısınmaya uyum finansmanını iki katına çıkarmayı vaat ediyor. Gelecek yıl bir BM komitesi senelik 100 milyar dolar hedefine yönelik ilerleme hakkında bir rapor verecek. Esas nokta şu ki Güney ülkeleri yeni bir borçluluk sarmalıyla tehdit ediliyor.

Kayıp ve zararlar meselesi açık ara daha fena. Somali örneğine bakalım. Tarihsel iklim değişikliğine %0,00026’lık bir katkı sundu…gelgelelim küresel ısınmayla ilişkilendirilebilecek mükerrer kuraklıklardan mustarip. 2020 yılında 2,9 milyon insan gıda güvencesizliğiyle karşı karşıyaydı. Uluslararası yardım son derece yetersiz. Kenya, Etiyopya, Sudan ve Uganda da aynı dramı yaşıyor.[31] Bu maliyeti kim üstlenecek? Gelecekteki felaketlerin maliyetini kim üstlenecek? Hristiyan Yardım (Christian Aid) STK’sı, mevcut politikalar değişmezse iklim değişikliğinin en yoksul ülkeler GSYH’sini 2050 yılına kadar %19,6 oranında ve 2100 yılına kadar ise yıllık ortalama %63,9 düşüreceğinin tahmin ediyor. Eğer sıcaklık artışını 1,5°C’de tutarsak bu düşüşler sırasıyla %13,1 ve %33,1 olacak.[32]  Kayıp ve hasarlar faturasıysa bir çırpıda birkaç bin milyara yükselecek. Zengin ülkelerce finansman ilkesi BM İklim Değişikliği Çerçevesi Sözleşmesi’nde güvence altına alınıyor ama emperyalist hükümetler açıkça buna itimat etmeyi reddediyor. Nokta.

Mucize çözüm için gözler özel finans çevrelerine dikilmiş durumda. Goldman Sachs’ta çalışmış, İngiltere Merkez Bankası başkanlığı yapmış, G20 Finans İstikrar Kurulu başkanı olmuş Mark Carney şimdiyse BM tarafından iklim finansmanına ‘‘özel elçi’’ olarak atandı. Carney COP’tan hemen önce, Glasgow Finans Allicance for Net Zero’nun (GFanz – Net Sıfır İçin Glasgow Finans İttifakı) birkaç ‘‘’yeşil finans’ bileşenini bir araya getirdi. GFanz önde gelen 19 finans şirketinin CEOları tarafından yönetiliyor; bu CEOlar arasında Bank of America’dan Brian Moynihan, BlackRock’tan Larry Fink, Citigroup’tan Jane Fraser, HSBC’den Noel Quinn, Santander’dan Ana Botín ve Aviva’dan Amanda Blanc var. Amaç ‘‘sahadan uzman isimlerin öncülüğündeki bu forumda finans şirketleri önemli ve kesişen konularda iş birliği yaparak net sıfır hedefleriyle uyum teşkil edecek finansmanı, ve tüm şirketler, oluşumlar ve ülkelerin destek çabalarını hızlandıracak ve bu sayede Paris Anlaşması hedeflerine ulaşılacak.’’[33]

COP’ta Gfanz günün yıldızıydı. Bu konsorsiyumun değeri 130 milyar dolar. Maliye Bakanı gezegeni ve iklimi kurtarmaya hazır ve nazır ‘‘sermayenin tarihi duvarı’’nı överek herkese göz dağı veriyordu. Tercümesi şu: ‘‘yeşil’’ yatırımları, temiz kömürü, yeşil hidrojeni, ağaç dikimini, var olan ormanların korunmasını, CO2 tecrit ve tutmayı (KTT) ve CO2 yakalama ve kullanmayı (KYK) finanse etmeye hazırlar. Çeşit çeşit yeşil boyama ayağınıza gelir yeter ki parasını çıkarsın. Çünkü vaziyet ortada: ‘‘Geleneksel finansal kar ve zarar hesaplarındaki gibi yatırımcılar netliğe sahip olmalı ki bu işlere girişsinler.’’[34] Ey yoksul insanlar, yatırımcılara cazip görünmeye çalışın…

Reclaim Finance (Finansı Geri Al) STKsı bu finansörlerin yeşil maskesini düşürdü. Kabaca: GFanz’ın temel ölçütü (BM’nin Sıfıra Yarış ölçütü) fosillerin adını anmıyor; [Glasgow Finans] İttifakı üyeleri dolaylı salımlarını azaltmak zorunda değiller (fosil sektör salımlarının %88’inden mesul ‘‘Saha 3’’denilen  salımlar); salımlarda mutlak ve azaltım gerekli görülmüyor, göreli azaltım yeterli; GFanz ortaklarının hiçbiri [karbon] denkleştirmeyi yasaklamak veya kısıtlamaya yanaşmıyor; Asset Owner Alliance’ın (Varlık Sahipleri İttifakı-GFanz’ın bileşenlerinden biri) 58 üyesinden 34’ünün fosillere yatırım yapmasının önünde hiçbir engel yok.[35]

COP21’den birkaç ay önce François Hollande Paris’teki iş çevreleri iklim zirvesini şu sözlerle açtı: ‘‘İş çevreleri temel bileşenlerdir çünkü verilecek taahhütlerin öngöreceği değişiklikleri tercüme işi onlara düşüyor: enerji verimliliği, yenilenebilir enerjilerin yükselişi, enerji tüketmeden hareket etme kabiliyeti [metinde aynen!], enerji depolama, yaşam alanlarının inşa şekli, şehirlerin organizasyonu ve gelişmekte olan ülkelerin sürece uyumlarının sağlanması ve geçişe katılımları.’’[36]

‘‘Karamsar olmak için çok geç’’ şiarıyla yukarıdaki beyanı yorumlarsak şöyle bir anlam çıkar: ‘‘Sevgili kapitalistler, biz politikacılar size gezegeni, şehirleri ve ormanları, toprağı ve okyanusları bununla da kalmıyor Güney ülkelerinin sizin sebep olduğunuz ve dayattığınınız felakete uyumlulaştırılması piyasasını sunuyoruz; alın her şey sizin olsun: verilen mesaj budur.’’[37]

Sermaye açısından COP’un laf salatasından ibaret olduğunu söylemek yanlış olur. Daha ziyade COP neoliberalizmin canavarca ilahlaştırılmasıdır. Glasgow zirvesi büyük bir adım attı doğru, ama dünyanın, dünyadaki ekosistemlerin ve canlıların topyekûn metalaştırılması yönünde bir adım. Finansın yararına, doğanın ve insanların pahasına.

Sonuç olarak

Tüm siyasi liderler (ya da neredeyse tümü) şunu kabul ediyor: aciliyet tavan yaptı, riskler ölçülemez hale geldi, kaybedecek tek bir saniye dahi yok. Ama yine de, bir COP’tan diğerine ‘‘mevcut en iyi bilimin’’ rehberliğinde mücadele etmemiz gereken zaman sürekli boşa harcanıyor ve uçuruma giderek daha hızlı koşuyoruz. Bu çarpık, sanrılı ve ürkütücü gerçeklik şu ya da bu görevlinin ahmaklığından ya da gizli güçlerin oyunlarından kaynaklanmıyor: aksine Kapitalizmin temel yasalarından kaynaklanıyor ve bu yasalar ‘‘Bilimin en iyisini’’ çürütüyor. Kâr için rekabete dayanan bu üretim biçimi ekonomik ölüm sopasını göstererek milyonlarca kapitalisti, her an milyonlarca yatırım kararı vermeye zorluyor ki makineler vasıtasıyla emeğin verimliliği artsın. Bu rekabetin sebep olduğu kâr oranında azalma eğilimi üretilen malların kütlesinde bir artışla, emek gücünün ve başka doğal kaynakların sömürüsünün artışıyla telafi ediliyor. Bu sistem kontrolden çıkmış bir otomat gibi çalışıyor. Jaurès’in dediği gibi, bir bulut gibi sadece savaşı değil aynı zamanda sınırsız kalkınma, eşitsizlikte sınırsız bir büyüme ve uçsuz bucaksız bir ekolojik yıkım ihtimalini beraberinde getiriyor.

Zorla tekrar etmemiz gerekiyor: Bu sistemin ömrünü uzatmakla gezegeni yaşama ve insanlığa elverişli bir çevre olarak muhafaza etmek arasında aşılmaz bir uzlaşmazlık var. 1914’te savaş patlak verdiğinde Lenin’in yaptığı gibi her şeyden önce ve güç dengelerinden bağımsız bir şekilde şu teşhisi yapmaya cesaret etmeliyiz: koşullar ‘‘nesnel olarak devrimcidir.’’ Glasgow COP ile giderek daha acil hale gelen uyarıların kısa özeti karşımıza çıkıyor: ya toplumsal hareketlerin birbirleriyle yakınsamaları nesnel koşullar ile sömürülen ve ezilenlerin (‘‘öznel faktör’’) bilinç ve örgütlenme seviyeleri arasındaki muazzam uçurumu kapatmaya başlamayı mümkün kılacak, yoksa bu [kontrolden çıkmış] otomat bizi daha önce benzeri görülmemiş bir barbarlığa sürükleyecek.

17 Kasım 2021

Dördüncü Enternasyonal, A l’Encontre and Gauche anticapitaliste websiteleri için yazılmıştır

Çeviri: Anıl Aşkın


[1] Bu söz 2010 yılında Cancun’da toplanan COP’ta verilmişti.

[2] https://www.ipcc.ch/sr15/

[3] https://www.pnas.org/content/115/33/8252

[4] . UEA, “2050’de Net Sıfır. Enerji Sektörü için Bir Yol Haritasi” https://www.iea.org/reports/net-zero-by-2050

[5] Sera gazlarının gigaton hesabı her biri CO2’ymiş gibi hesaplanıyor.

[6] ¨Glasgow’un 2030 güvenilirlik açığı¨ https://climateactiontracker.org/publications/glasgows-2030-credibility-gap-net-zeros-lip-service-to-climate-action/

[7] https://www.youtube.com/watch?v=iW4fPXzX1S0

[8] Financial Times, 4 Kasım 2021 “COP26: dünya fosil yakıtlara sırt çevirse bile petrol fiyatları giderek artıyor”

[9] Daniel Tanuro, Karamsar Olmak İçin Çok Geç: Ekososyalizm Ya Da Barbarlık [Trop tard pour être pessimistes. Ecosocialisme ou effondrement], Textuel, Paris, 2020

[10] https://ozone.unep.org/treaties/montreal-protocol-substances-deplete-ozone-layer/text

[11] https://public.wmo.int/en/media/news/scientific-assessment-confirms-start-of-recovery-of-ozone-layer

[12] Bir gazın radyasyon gücü o gazın Dünya tarafından yayılan, ve böylece gezegeni yaşanabilir kılmaya yarayan sera etkisine katkı sunan, kızılötesi radyasyonu tutabilme ve saçabilme oranıdır.

[13] Daniel Tanuro, Kigali İklim Anlaşması: HFK Ağacından CO2 Ormanına  «L’accord de Kigali sur le climat: de l’arbre des HFC à la forêt du CO2 », Politique la revue http://www.europe-solidaire.org/spip.php?article39236

[14] Kısa vadede metanın radyasyon gücü CO2’ninken 80 kat daha fazla. Ama metan atmosferde hızlıca azaltılabilir (oksijenle kimyasal bir tepkimeye girerse). Bir yüz yıl sonra, metanın radyasyon gücünün CO2’ninkinin 30 katı olacağı hesaplanıyor.

[15] https://ukcop26.org/the-global-forest-finance-pledge/

[16] ¨COP26 Küresel Ormansızlaştırma Taahhüdü Gerçekten Ormanları Kurtabilecek Mi?¨, Kieran Mulvaney, National Geographic, 5 Kasım 2021

[17] https://www.dhnet.be/actu/monde/vingt-deux-pays-dont-la-belgique-s-engagent-a-cooperer-pour-adapter-leurs-armees-au-changement-climatique-618e96749978e25ff06207d9

[18] Misal Fransa Petrol ve Gazın Ötesinde (PvGO) iş birliğine katıldığı için pek gururlu. Diğer on bir ülkeyle beraber (ki bunlar çok küçük üreticiler), Fransa petrol veya gaz çıkarmama sözü veriyor…kendi toprakları üzerinde. Kamu kaynaklarıyla kendi sınırları ötesinde yeni fosil yakıt tesisleri kurmama ve salım azaltımlarını planlama sözü veren Birleşik Krallık ve diğerleriyle iş birliğinden imtina ediyor. Fransa’nın bu ikinci iş birliğinde, Birleşik Krallık’ınsa ilk iş birliğinde olmamasını izah etmenin yolu bir yandan Paris ve Total arasındaki bağlara diğer yandan da Londra’nın Kuzey Denizi’ndeki fosil çıkarlarına göz atmak.

[19]Global Witness’ın COP’taki yüzlerce fosil silahşöre dair incelemesi için bakınız: https://www.globalwitness.org/en/press-releases/hundreds-fossil-fuel-lobbyists-flooding-cop26-climate-talks/. Şuna da bakınız ‘‘Glasgow’daki COP26 Müzakerecileri Emisyonları Azaltmak İçin Ellerini Taşın Altına Koyuyorlar Ama Petrol ve Doğalgaz Yöneticilerine Rahat Nefes Aldırıyorlar’’, Climate News, 12 Kasım 2021: ‘‘Royal Dutch ve Chevron (…) ulusal yetkilileri veya sanayi gruplarını temsilen oradaydı. Suudi Arabistan ve diğer petro-devletler kendi petrol şirketlerinden temsilcileri getirdi ve haliyle Kanada da benzer bir şekilde Suncor’dan, Kanada’nın katran kumundaki en büyük üreticisinden, bir temsilciyi getirdi.’’

[20] Financial Times, 11 Kasım 2021.

[21] https://www.e3g.org/news/explained-what-does-unabated-coal-mean/

[22] Belçika’da ısınma için kullanılan petrole verilen kamu teşviki, mesela, bütünüyle ‘‘verimsiz’’.

[23] Çin için 2060, Hindistan için 2070.

[24] Carbon Action Tracker, aynı yerde

[25] Climate Action Tracker, ‘‘Glasgow’un 2030 güvenilirlik açığı: net sıfır’ın iklim eylemine sözde bağlılığı. Onlarca net sıfır salım hedefleri alandaki faaliyetlerle örtüşmedi’’ https://climateactiontracker.org/publications/glasgows-2030-credibility-gap-net-zeros-lip-service-to-climate-action/

[26] Climate Action Tracker, “Net sıfır hedefi değerlendirmeleri”, https://climat…

[27] AR5, GT3, Bölüm 6, s. 422.

[28] Financial Times, 11 Kasım 2021

[29] CLARA (Climate Land Ambition and Rights Alliance -İklim Toprak Azmi ve Haklar İttifakı) basın bildirisi: https://globalforestcoalition.org/climate-land-ambition-and-rights-alliance-statement-on-closing-of-cop-26/

[30] https://www.francetvinfo.fr/monde/environnement/cop26/cop26-cinq-pays-europeens-denoncent-le-classement-par-l-ue-du-nucleaire-comme-investissement-vert_4841371.html

[31] https://www.oxfam.org/fr/changement-climatique-cinq-catastrophes-naturelles-qui-demandent-une-action-durgence

[32] https://mediacentre.christianaid.org.uk/climate-change-could-cause-64-gdp-hit-to-worlds-vulnerable-countries/

[33]https://www.globalcapital.com/article/299y63wwjw04h50dqpds0/sri/gfanz-becomes-new-oversight-body-for-climate-finance

[34]https://inews.co.uk/news/politics/cop26-rishi-sunak-unveils-130-trillion-commitment-to-help-developing-nations-fight-climate-change-1281644

[35] https://reclaimfinance.org/site/wp-content/uploads/2021/11/FINAL_GFANZ_Report_02_11_21.pdf

[36] https://www.elysee.fr/declarations/article/discours-lors-de-l-ouverture-du-sommet-des-entreprises-pour-le-climat-unesco/.

[37] Aynı yerde.

Ortadoğu’da ‘İklim Değişikliği’ için Hiç Vaktimiz Yok – Vicken Cheterian

20 bin kadar delege ve ‘dünya lideri’, bazıları özel jetleri ile, iklimimizi nasıl koruyacağımızı tartışmak üzere Glasgow’a gitti. 31 Ekim ile 12 Kasım tarihleri arasında 26. Birleşmiş Millet İklim Değişikliği Konferansı için buluşacaklar. Glasgow zirvesinin amacı sera gazı emisyonunu azaltarak bu yüzyıl içinde sıcaklık yükselmesini 1,5 °C sınırları içinde tutabilmek.  

ABD Başkanı Joe Biden, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis’in de içinde bulunduğu birçok dünya lideri zirveye katılırken, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin gibi bazı liderlerse katılmamayı tercih ettiler. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise Glasgow’a yapacağı seyahati son anda iptal etti. 

Ne var ki Ortadoğu’da bizim iklim değişikliğini tartışmak için hiç vaktimiz yok. Biz çok daha acil sorunlarla meşgulüz. Şu anda din savaşlarının ortasındayız, birçok kentimiz harap halde, ekonomilerimiz ise, eğer çoktan iflas etmediyse, çökmek üzere. Başka yerlerden gelen mülteciler eski yaşam tarzımızdan artakalanları tehdit ediyor. O kadar çok sorun var ki, “iklim değişikliği”ni tartışma lüksünü nasıl karşılayabiliriz? 

İklim değişikliği bizim sorunumuz değil, zengin ülkelerin sorunu. 

Ortadoğu’da bu kadar çok sorunla karşı karşıya olmasak belki biz de iklim değişikliğini ve iklim değişikliğinin hayatlarımız üzerindeki etkilerini tartışabilirdik. Amma velakin hayır, şimdi değil, biz bitmez tükenmez bir şekilde kendi kendimizi tüketmekle meşgulüz.

İklim değişikliğinin, özellikle de dünya yüzeyindeki ani ısınmanın Ortadoğu’yu, zengin ülkelerden daha fazla ilgilendirdiğini fark etmişsinizdir. Arap Yarımadası, Kuzey Afrika, Mezopotamya ve Orta Asya dünya üzerindeki en kurak bölgelerden bazıları. Her şeyden önce, daha geniş bir alanda yer alan Ortadoğu’da çok daha az su var ve kuzeyiyle güneyindeki diğer bölgelerden daha sıcak. Ne var ki haberler daha da kötüleşiyor; bilimsel tahminler 2050’ye kadar dünya yüzeyindeki ortalama ısınmanın 2 °C düzeyinde olacağını öngörüyorsa da, Ortadoğu bölgesinde ısınma riskinin bunun iki katına yani 4°C dereceye kadar çıkabileceğini tahmin ediyorlar. 

İklim değişikliği olmasa da bölgedeki su kaynakları büyük risk altında. Bunun en aleni kanıtı yok olan göller ve içdenizler. Aral Gölü felaketi oldukça iyi bilinir; Sovyet planlamacılar Orta Asya’daki kurak ovalarda pamuk üretebilmek için Ceyhan ve Seyhan nehirlerinin yönlerini değiştirerek Aral’ı gözden çıkardılar. İran’da tarım arazilerinin sulanması nedeniyle, Urmiye Gölü’nde su seviyesi 1995’ten beri düşüyor. Gölün yüzey alanı 1997’de 5.000 kilometrekare iken 2013’te onda birine, sadece 500 kilometrekareye indi ve daha da inmeye devam ediyor.  Her ne kadar yılda 7 cm ile daha az da olsa, Hazar Denizinde de su seviyesi düşüyor. Bu yüzyılın sonunda su seviyesi 10 metre kadar düşebilir, bunun da ekolojik ve ekonomik anlamda vahim sonuçları olacaktır. Devam etmekte olan felaketlere bir diğer örnek de son kırk yılda su seviyesi 40 metre azalan Lut Gölü (Ölü Deniz).  Ortadoğu’da mevcut olan ve yenilenebilir sudan çok daha fazlasını tüketiyoruz.  

Su sıkıntısı ülkeler arasında büyük sorunlara sebep oluyor. Örneğin Fırat ve Dicle nehirlerine bağımlı olan Irak’ı ele alalım; Türkiye’deki dağlardan Irak’a akan bu sular 1970’lere oranla %40 azaldı.  Bunun sebebi büyük oranda Türkiye’de 1990’ların başında başlayan ve 22 barajdan oluşan devasa bir proje olan “Güneydoğu Anadolu Projesi”dir. Bu sistem şu anda suları Türkiye’nin güneyinde tutmakta, Suriye ve özellikle de Irak’a akan suları her geçen gün azaltmakta. Bağdat da benzer şekilde İran’la ihtilafa düşmüş durumda; hatta yakın zamanda Bağdat, Irak’a doğru akan Karkheh, Alvand, Karun ve Sirvan nehirlerinin akışını tamamen kesen Tahran’ı Uluslararası Adalet Divanı’na götürmekle tehdit ediyor. Irak tarımı için bunun sonucu felaket; 1970’lerde Irak’taki ekilebilir arazi alanı 6 milyon hektar iken şu anda sadece 3,75 milyon hektar

Bu arada, yiyecek talebi de artmakta. Irak’ın nüfusu 1970’de sadece 10 milyonken 2021’de 41 milyon olduğu tahmin ediliyor. Irak, Ortadoğu’da nüfus patlaması yaşayan tek ülke değil. Dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Yemen’de nüfus on yıl önce 23 milyondu, şu anda nüfusu 30 milyonun üzerinde. 2011 yılında Arap Baharı patlak verdiğinde Mısır’ın nüfusu 82 milyondu, 2020’de Mısır’da nüfus 102 milyonu aştı. Cemal Abdülnasır’ın sloganlarından biri Mısır’ı tarımsal üretimde kendi kendine yeten bir ülke yapmaktı. 2011’e gelindiğinde Mısır, nüfusunun ihtiyacı olan yiyeceğin yarısını hanidir ithal etmekte, bu durum ülkeyi uluslararası piyasalardaki dalgalanmalara karşı savunmasız bırakmaktaydı.

Ülkenin iç kısmında su kaynakları gittikçe azalırken, deniz suyundaki yükselme kıyı bölgeleri tehdit diyor. Bu yüzyılın sonunda iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyesindeki yükselmenin 3 ila 5 metre arasında olacağı tahmin ediliyor; bu durumda İstanbul’un bazı bölgeleri tehlike altındayken Mısır’ın 5 milyon nüfuslu İskenderiye kenti “batma” tehlikesiyle karşı karşıya.  

Halihazırda iklim değişikliği ile ilintili tüm bu riskler ve kaynakların tükenmesi Ortadoğu liderlerinin dikkatlerini çekmediyse, bunun nedeni çoğunu korkutan bir mesele: Karbonsuz ekonomiye geçiş. Pek çok ülke, diktatör, onların komşuları ve müttefikleri hidrokarbon ihracatından gelen petro-dolarlara güveniyor. Sadece Suudi Arabistan her gün günde 9,5 milyon varil petrolü topraktan çekiyor. Küresel petrol üretimi şu anda günde 96 milyon varil, bunun üçte biri Ortadoğu’da üretiliyor. Ortadoğu’nun bütün ekonomisini hidrokarbon endüstrisi etkiliyor, hatta petrol üretmeyen ülkeler bile büyük oranda kendi ekonomilerine yatırım yapılan petro-dolarlara bağımlılar. Hidrokarbon endüstrisinin yarattığı büyük paralar olmasaydı, bölgedeki bütün bu inşaat patlaması da olmazdı.

Ortadoğu bir yandan karbon temelli endüstrileşmenin yan etkilerini yönetirken, hidrokarbon bağımlılığını azaltacak yeni dönüşüme nasıl ayak uyduracak? Şu anda bu sorular Ortadoğu’da ciddiye alınmıyor çünkü bölgenin uğraşması gereken bir sürü acil sorunu var. 

(Agos için çeviren: Bürkem Cevher)

Görsel: Aral Gölü

İklim Krizi Bir Uygarlık Krizidir – Hasan Yıkıcı

A+A-

Gezegenin geleceğiyle ilgili kaygı duyanların gözü kulağı, İskoçya’da yapılan COP26 BM İklim Zirvesi’nde.

Her ne kadar son yıllarda dünya ‘liderleri’ tarafından da iklim kriziyle mücadelenin somutlaşması gerektiğine dair açıklamalar yapılsa da, bugüne dek kapitalist çıkarların savunucularının bu noktada güven verici ve ciddi adımlar attığına şahit olunmadı. Paris İklim Anlaşması, şu ana kadar yapılan uluslararası anlaşmalar içinde en iyi durumdaki anlaşma olmasına rağmen yine de bu anlaşmanın içeriğini oluşturan ülkelerin sera gazı emisyonlarının azaltılması yönündeki taahhütlerin bir bağlayıcılığı yok.

Dolayısıyla artık BM iklim zirvelerinden somut, bağlayıcılığı olan ve sistemli bir şekilde uygulanacak yol haritalarının çıkması gerekmekte. Küresel ısınmaya karşı ve iklim adaleti için mücadele eden kesimlerin, bilim insanlarının talep ve uğraşı da bu yönde.

Batı ülkeleri son yıllarda gelişen iklim odaklı toplumsal hareketler ve yaşanan ani iklim olaylarının şok etkisinden dolayı küresel ısınmayla ilgili hem farkındalık düzeyinde hem de siyasal kamuoyu özelinde duyarlılık geliştirdiğini gözlemleyebiliyoruz. Bu duyarlılık henüz net bir tavır alışa evrilemedi. Bunun sebepleri çok karmaşık da değil.

Bugün iklim krizine neden olan veya onu tetikleyen koşullar, kâr, büyüme ve ekonomik çıkar/güç odaklı insan merkezci serbest piyasa ve kapitalist akılın bir sonucu. İklim krizini yaratan akıldan vazgeçmeden, iklim kriziyle mücadele edilemeyeceği gün gibi ortadayken, COP26 gibi iklim zirvelerinin de içi boş ağdalı laflarla parlatılmaktan başka bir işlevi olmuyor. Elbette bu zirvelerin varlığını önemsizleştirmiyorum. Fakat sorunun bir tür ‘adım atmayan liderler sorunu’ değil, yaşadığımız insan merkezci kapitalist uygarlığın temel karakterinden kaynaklı bir sorun olduğunu düşünüyorum. İklim krizi ise aslında uygarlık krizinin en güçlü semptomlarından birisi…

***

İnsan, bir felaketi ancak o felaketin içinden kopmuş bir anının yıkıcılığıyla yüzleştiğinde idrak edebiliyor. Bir şey, suratımıza çarpıp hayatlarımızı mahvetmediği sürece, yaşamın olağan seyrinin içinde de yavaş yavaş hayatlarımızın mahvolduğunu kavrayamıyoruz. İklim krizi de böyle bir şey. Yağmur, aşırı sıcak, sel baskınları, kıtlık, kuraklık, gıda krizi vs. gibi ani iklim olayları yaşandığında bir panik ve çaresizlik, felaket bilinci de ortaya çıkıyor. Fakat sular geri çekildiğinde antroposenin gündelik hayat konformizmi de tekrar meydana çıkıyor.

Halbuki bugün yaşadığımız yeryüzü krizi, bizleri yaşam biçimlerimizde, tüketim alışkanlıklarımızda ve toplumsal üretim ilişkisi/biçimlerimizde radikal değişiklikler ve kopuşlar yapmaya çağırmakta. Bununla ilgili birçok politik ve ekonomik argüman öne sürülerek, desteklenebilir. Fakat benim her şeyden önce durduğum nokta, yaşamın, yeryüzünün ve geleceğin sorumluluğunu alabilmekle ilgili. Ancak böyle bir sorumluluk etiğiyle yeni bir yaşam tahayyül edebiliriz.

***

İklim değişikliğine karşı mücadelenin bir tarafı böylesine bir etik/politik sorumluluğu içerirken bir diğer tarafı da her anlamda çöküş üreten kapitalist uygarlığın yapıları ile mücadeleyi gerektirmektedir. Büyük fosil yakıt şirketleri, onların çıkarlarını savunan ‘liderler’, iklim krizi yokmuş gibi hakikati reddeden popülist hareketler… Bugüne dek sera gazı salınımlarının düşürülmesinin önündeki en büyük engel fosil yakıt şirketleri ve buna bağlı kuruluşlardır. En güncel raporlardan biri olan Dünya Enerji Görünüm Raporu’na göre 1.5 derecelik sıcaklık artışını aşmamak için hemen şu adımlar atılmalı:

  • Bu yıldan itibaren, yeni petrol ve gaz sahalarının, kömür madenlerinin veya maden genişlemelerinin onaylanmasına son verilmeli.
  • Bu yıl itibariyle, kömür yakıtlı yeni elektrik santrallerinin inşası durdurulmalı ve 2030 yılına kadar dünyada mevcut olan kömürlü elektrik filosunun yaklaşık %40’ı emekliye ayrılmalı.
  • Küresel ekonominin enerji yoğunluğunun bu on yılda yıllık %4 oranında düşmesi için enerji verimliliğine büyük yatırımlar yapılmalı.
  • 2030 yılına kadar küresel temiz enerji yatırımının üç katından fazlası, toplam enerji yatırımının ise %85’i temiz teknolojilere yönlendirilmeli.
  • Fosil yakıtlara bağlı metan emisyonları 2030 yılına kadar %75 oranında azaltılmalı.

İşin özü, etik sorumluluk, daha iyi ve mutlu bir yaşam için olmazsa olmazdır. Ama istediğiniz kadar işe bisikletle gidip hayvan tüketmeyip hanenizde az enerji tüketin; fosil yakıt üretimi ve fosil yakıt şirketlerinin faaliyetleri durdurulmazsa, kritik eşik olan dünya sıcaklık ortalaması 1.5 derecenin üzerine çıkmasına engel olunamayacak. Bu anlamda eko-sosyalist perspektifin sunduğu mücadele ve yani bir yaşam tahayyülünün, yeşil/çevreci/ekoloji hareketi için önemli bir güzergah olduğunu düşünüyorum.

***

Son bir meselenin altını daha çizelim ve kapatalım. BM Genel Sekreteri Guterres, COP26’nın açılışında “Kendi mezarımızı kazıyoruz” diye bir çıkış yaptı.  Guterres’in iklim meselesiyle ilgili daha önce de dikkat çekici açıklamaları oldu. Fakat eğer Akdeniz’deki fosil yakıt arama çalışmalarına dair net bir şekilde karşı çıkıp kamuoyunu yeni “fosil yakıt aramak demek kendi mezarımızı kazıyoruz demektir” diye uyarmazsanız, bu gibi ifadeler içi boş cilalanmış sözcüklerden başka bir şey olmaz. BM için de, Kıbrıs’taki yerel politik kesimler için de Akdeniz’deki fosil arama çalışmaları bir turnusol kağıdıdır. Doğal zenginliğiyle bilinen ve iklim değişikliğinden en az etkilenecek ülkelerden biri olan İskoçya’dan böyle soyut bir açıklama yapmak kolay. Fakat Guetters’i Kıbrıs’ta, Akdeniz’deki fosil arama çalışmalarının durdurulmasına, bunun kendi mezarımızı kazdığımız anlamına geldiğine ve bunun hemen durulmaması gerektiğine dair de bir açıklama yapmasını bekleriz.