Kent Emekçileri Dayanışması “Geçinemiyoruz” kampanyası çerçevesinde Cengiz Holding’in önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Faturalara, kiralara zam yapılırken Cengiz Holding’e yapılan indirimleri kabul etmediklerini ifade eden Kendi Emekçileri, öylemin ardında sembolik dev faturayı ödemesi için Cengiz Holding’in önüne astı.
Basın açıklaması metnini aşağıda aktarıyoruz.
HALKA ZAM CENGİZGİLLERE İNDİRİM – FATURALARI CENGİZ ÖDESİN –
Merhaba Kent Emekçileri; hoşgeldiniz basın emekçileri. Bugün burada Cengiz Holding önündeyiz.
Neden buradayız?
Emekçiler için artık faturalar önemli bir gündem haline geldi. Eskiden de önemliydi ancak ödenemeyecek kadar yüksek faturalarla yüz yüze gelmeleri, sürekli olarak bunların kendi aralarında bir sohbet gündemi haline gelmesi yeni bir durum. Bu durumun nesnel göstergeleri de var.
Erdoğan’ın Başkanlık sistemine geçtiği 3 yıl içinde elektrik fiyatları yüzde 132 doğalgaz fiyatları yüzde 95 arttı
Peki, bu süreçte emekçilerin ücretleri ne kadar arttı?
Misal memurların maaşları bile toplu sözleşmelerde yüzde 3+4 gibi komik seviyelerde belirleniyor. Enflasyon farkı diye bir şart olmasa bu toplu sözleşmelerde iyice maaşlar komedi seviyesine inecek.
Peki, üç yılda bir memurun emeklinin maaşı ne kadar arttı? Tabi ki “resmi enflasyon” kadar.
Resmi enflasyon ise başkanlık sistemine geçildiğinden bu yana toplam yüzde 50 seviyesinde arttı.
Yani bir nevi emekçilerin yaşamlarında ödedikleri bedeller gelirlerinden iki kat üç kat daha fazla arttı. Sadece son 1 yıldaki kira artış oranları son 3,5 yıldaki toplam ücret artış oranından daha fazla.
— Kent Emekçileri Dayanışması (@EmekcileriKent) November 6, 2021
Aslında bu ödenemeyen faturalara farklı bir gözle de bakılabilir. Faturaların hayatımıza yük olması onlardaki artıştan kaynaklanmıyor gelirimizin aynı oranda artmamasında kaynaklanıyor.
Şayet son 3,5 yılda gelirimizde 3 kat artsaydı elektrik faturasının yüksekliğini bu kadar çok konuşmayacaktık.
Ama bu arada iktidar bize ekonomik krizi sonuna kadar yaşatırken kendisi ve yandaş firmalara cenneti yaşatıyor.
Örneğin elektrik dağıtım şirketlerinden bir tanesinin son 1 yılda karı %56 arttı, örneğin bize elektrik dağıtımı yapan Cengiz’in kendi fabrikasında kullandığı elektriğe %50 devlet indirim yaptı.
Örneğin bizlerin evlerindeki harcamalar giderek düşerken, artık neyden tasarruf edeceğimizi şaşırırken Sarayın harcamaları 2,4 milyar TL’ye ulaştı.
Türkiye büyüyor diyorlar ama bu pasta da bıraktık bizim dilimimiz büyümesini eski küçük pastadaki dilime bile sahip değiliz.
AKP iktidar olduğu 2002 senesinde ücretlerin payı milli gelirin içerisinde yüzde 56 iken yüzde 32’ye düştü. Yani bu büyüme bizim büyümemiz değil Cengiz’lerin büyümesi. Bu büyümede özellikle son yıllarda tamamen emekçilerin emeğini ucuzlaştırarak sermayeye kar aktaran bir büyüme haline geldi. Örneğin, 2021 2. Çeyrekte %21,7 büyüme ücretlerin payının yüzde 35’den 32’ye düşürdü ama sermayenin payını 42’den 46’ya çıkardı. Dilimimiz küçülten büyümeyi biz ne yapalım?
Eskiden de emekçiler hayat pahalılığı ile uğraşır, sürekli bir mücadele içerindeydi ama artık geldiğimiz nokta koca harflerle GEÇİNEMİYORUZ, BARINAMIYORUZ, ISINAMIYORUZ
Sayısı giderek artan iklim felaketlerinin müsebbibi dünyanın endüstriyel çağ öncesine göre “sadece” 1,1°C ila 1,2°C derece daha fazla ısınması. IPCC’nin 1,5°C özel dosyasını[1] okuyan her aklı selim kişi dünyanın 1,5° dereceden daha az ısınması için amasız fakatsız bir an önce ne gerekiyorsa yapılması gerektiği sonucunu çıkarır. Bu limitin üzerinde riskler artık hızla artıyor.[2] Hatta bir yığın pozitif [karbon] geri beslemesi neticesinde gezegenin geri dönüşü olmayan bir eşiği atlayıp “sera”ya döneceği ihtimali artıyor ki bu “sera”laşma nihayetinde deniz seviyelerinde bugüne kıyasla on üç ila on metreleri bulan bir artışa sebep olacak[3]. Yeryüzündeki yedi milyar insanı şöyle bir gözümüzün önüne getirirsek… bu gerçeğe ters düşen hayal etmesi bile güç bir distopya…
1992 Rio Dünya Zirvesi’nden -ve hatta [2015] Paris’ten– bu yana boşa geçen zamana bakılırsa, 1,5°C sınırı hala ciddiye alınır mı alınmaz mı belli değil (ki karbon salım oranları mevcut artışını sürdürürse 2030’da 1,5°C sınırı aşılacak). Kesin olan şey ise uçurumun kıyısına sürüklenişi durdurma ancak piyasa ekonomisine içkin üretimcilikten vazgeçmekle mümkün. Greta Thunberg’in dediği gibi “Günümüzün iklim ve ekoloji krizleri mevcut siyasi ve iktisadi sistemin içinden çözülemez. Bu bir görüşten ibaret değil, matematik ortada.”[4]Ancak COP26 ‘mevcut iktisadi ve siyasi sistemler çerçevesinde’ kaldığından, gidişat aslında gayet açık: Glasgow konferansı, felakete gidişatımıza önceki konferanslar ne kadar dur diyebilmişse ancak o kadar dur diyebilir.
Tabii bu İskoçya’da olanlara sırtımızı dönebileceğimiz anlamına mı geliyor? Hayır, zirvenin gündeminde bazı önemli konular var. Mesela, kaç ülke “iklim çabaları”nı daha da arttıracak?[5]Ülkelerin yapmayı taahhüt ettikleriyle iklimi kurtarmak adına küresel ölçekte yapılması gerekenler arasındaki fark nasıl kapanacak?[6]Büyük kirleticilerin taahhütleri göz önüne alındığında, her birinin salımlardaki fiili düşüşlerinin, “karbon dengeleme”ye (carbonoffseting) oranla ve dengelemeye vesile olan ormanların karbon emilimine (forest sink), karbonun tutulumu saklanmasına ve Güney ülkelerine yapılacak sözde temiz yatırımlardaki paylarına kıyasla yeri ne olacak? COP21’de ilkesel olarak kabul edilen karbon için “yeni piyasa mekanizması” nasıl hayata geçirilerek ve nasıl uygulanacak?[7] Karbona küresel bir fiyat mı biçilecek yoksa zengin ülkeler sınırlarında karbon vergileri koyarak fiilen bir fiyat mı dayatacaklar?[8] Bu ülkeler nihayetinde bizleri şereflendirip, Güney ülkelerinin iklim mücadelesine destek veren Yeşil İklim Fonu’na senelik yüz milyar dolar ödeme sözlerini tutacaklar mı? Yoksa yoksul ülkelerin küresel ısınmanın halklarını mağdur eden ve giderek artan “zayiat ve hasarlar”ına karşı tazminat taleplerine kulak asmamaya devam mı edecekler? Vesaire vesaire.
Ekonomik çıkarlar ve jeostratejik rekabetlere bağlı olarak bu sorular devlet temsilcilerinin birbirleriyle kıyasıya güç yarışında önemli bir yer arz edecek. Toplumsal hareketlerin eylemleriyle belli konularda ve belli bir ölçekte sonuçları etkileyeceğini de hesaba katmamak olmaz. Mesela “karbon dengeleme”nin yoluna taş koymak önemli ve bu sistem kaldırılabilirse insanlar için çok önemli bir zafer olur. COP sonuçlarını detaylıca analiz edince kapitalizmin güncel durumuna ve kapitalizmin sistemik krizinin vahametine dair dersler çıkacak. Elbette bir yanılsama içinde olmamalıyız, Greta Thunberg’in de dediği gibi neticede COP26 “mevcut iktisadi ve siyasi sistemler çerçevesinde” kalacak. Öyleyse biz de gayet net ve açık olabiliriz: Glasgow HİÇBİR ŞEYE deva olamaz.
Daha çok yenilenebilir [teknoloji]… ve salımlar
Bu radikal görüşe karşın, yenilenebilir teknolojilerdeki büyük buluşların krizden bir çıkış olabileceği dile getirilir bazen. Bu teknolojilerin ilerlediği ortada, özellikle de elektrik üretim sektöründe. Geçtiğimiz yirmi yıl içerisinde, yenilenebilir kaynakların küresel enerji bileşimi içindeki payı senelik %13,2 oranında arttı. Yeşil kWh’ın fiyatı gayet rekabetçi ve avantajlı hale geldi (özellikle de karasal rüzgârın ve fotovoltaik güneş pillerinin). Uluslararası Enerji Ajansı’na (UEA) göre önümüzdeki on yıl içerisinde elektrik üretimindeki yatırımların %80’ninden fazlası yenilenebilir alanlara olacak. Tabii bundan Avrupa Komisyonu’nun yakın zamanda ifade ettiği gibi “fosil yakıtların küresel olarak terk ediliş sürecinin halihazırda başladığı” sonucunu çıkarmak tamamen yanlış olur.[9]Hatta bu ifade büsbütün bir yalan. Geçtiğimiz on yılda fosil yakıtların küresel enerji bileşimindeki payı görünürde fark edilemeyecek kadar az azaldı –2009’da %80,3 iken 2019’da %80,2[10]; geçtiğimiz yirmi yılda kömürün payı yine belli belirsiz azaldı (her sene negatif %0,3); 2014-2019 arasındaysa doğal gazın payı %2,6 ve petrolün payı %1,5 arttı. Fosil yakıtların “küresel terk edilişi”ne dair en ufak bir emare bile yok! İşte bu yüzden küresel CO2 salımları önü alınamaz halde artıyor (2008 krizi ve 2020 pandemisi hariç).
Peki o zaman aynı anda neden hem daha çok yenilenebilir enerji üretimi ve daha fazla fosil yakıt salımı var? Çünkü yenilenebilir üretim fosil yakıtları ikame edemiyor: sadece küresel enerji tüketimindeki artışı karşılayabiliyor. Tüketimdeki bu artış sermaye birikimiyle aynı doğrultuda ilerliyor (özellikle de dijitalleşmenin artışı ve uluslararası değer zincirlerinin karmaşıklığı enerji-yoğun iki dinamik)[11]. Burjuva iklim siyasetinin iki boyutu var, Janus’un iki yüzü gibi. Bir tarafta kapitalist hükümetler, “enerji geçişi” ve “en ileri bilimden ilham alan karbon-nötrlüğü” gibi başlıklar üzerine birbirinden hoş açıklamalar yapmada aşık atıyorlar. Ama verdikleri taahhütler iklimi kurtarmaktan çok yeşil teknoloji piyasasına hücum eden şirketleri kollamaktan ibaret. Tam da bu sebepten, aynı hükümetler gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYG) büyümesi gerektiğinde yeşil “geçiş”e kolayca bir dur diyebiliyorlar. Ve böylece kâr yasası “en ileri bilim” olan fiziğin yasalarına ağır basıyor. Çin’deki enerji arzına dair gerilimler da tam olarak bunu ortaya çıkardı.
Dünyanın imalathanesindeki enerji fiyatları artınca…
Neler olduğu cümlenin malûmu: Yükselen bir güç olarak Çin kendisini küresel bir jeostratejik lider olarak konumlandırmaya çalışıyor. Çin’in bu çabası yeşil kapitalizmi andıran “sağduyulu” bir iklim siyasetiyle el ele gidiyor. Şi Cinpingbu sebepten Davos’ta Çin’in salımlarının 2030’dan önce düşeceğini vaat etmişti; kısa bir süre sonra Çin’in artık yurtdışında kömürle çalışan santraller inşa etmeyeceğini de eklemişti. Vaziyet pek de öyle değil gibi. Çin’in iklim hedeflerine yer veren gazetelerin mürekkebi henüz kurumamışken Pekin İç Moğalistan’daki kömür üretimini %10 arttırıyordu! Bu artışın sebebi “daha iddialı” iklim hedeflerinin COVID sonrası toparlanmayla kesişmesi deniyor. Çin üretimi mallara rağbet ve siparişin artması göreli bir elektrik kıtlığına sebep oluyor. Rusya’nın başta doğal gaz olmak üzere, ki doğal gaz Avrupa için de önemli bir konu, fosil yakıt ihracatı Çin’in ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Sözün özü fiyatlar artıyor… Bu da küresel toparlanmayı tehdit ediyor. Durgunluk ve enflasyon (stagflation) tehlikesi var. Sonuç olarak Pekin kömür madenlerini tekrar açıyor.
Financial Times’ın bu duruma dair tahlili çok net: “Kesinti ve kıtlıklarla boğuşan diğer enerji piyasalarında olduğu gibi Çin de faaliyetlerini sürdürmek için kömür kullanımıyla karbonsuzlaşma hedeflerine bağlılık arasında ‘dengeli bir seyirde ilerlemek zorunda.’ COP26 arifesinde bu her ne kadar kulağa rahatsız [!] edici gelse de kısa dönemli gerçek şu ki Çin’in ve birçok ülkenin elektrik ihtiyaçlarını karşılamak için kömür tüketimlerini arttırmak dışında başka seçenekleri yok.”[12]
Bahse değer bir başka şey, ABD ve Avrupa’nın Çin’in kömür kullanım tercihini eleştirmek noktasında temkinli oldukları. Bu temkinin bariz bir sebebi ise: dünyanın imalathanesinde enerji fiyatlarında kontrolsüz bir artış olursa bunun dünya için peş peşe gelen sonuçları olur. Çin yönetimiyse oldukça pragmatik: Canberra’yı Tayvan, Hong Kong ve başka konulardaki tutumu sebebiyle cezalandırmak adına Avusturalya kömürüne ambargo koyuyor ama Avusturalya yük gemilerinin Çin limanlarına kömür indirmesine göz yumuyor…Sözün özü şu ki: kapitalist siyasetçilerin ekolojik geçiş üzerine paylaştıkları iklim mesajlarına aldanmayın –kendilerini “komünizm” bayraktarları olarak sunsalar dahi. Günün sonunda, son sözü söyleyen sermaye oluyor, iklim değil. Çin Halk Cumhuriyeti’nde de durum böyle, diğer her yerde de.
“Ekolojik geçiş” namına daha fazla fosil yakıt yakılıyor…
Enerji piyasalarına dair bu gerilimler kapitalist “enerji geçişi”nin çözümsüz çelişkilerini iyice görünür kılıyor. Çin’in fotovoltaik güneş pillerinin dünya çapında temel tedarikçisi olduğu doğru (ki bu piller çoğunlukla Sincan’da zorla çalıştırılan insanlarca üretilir). Aynı zamanda “nadir element”lerin (rare earths) de başlıca üreticisi. Bu elementler hem birçok yeşil teknolojinin olmazsa olmazlarından hem de bu elementlerden faydalanmak ve dönüştürmek için yüksek miktarda enerji gerekiyor. İnsanlık iklim felaketinin eşiğindeyken kapitalist kâr mantığı bizleri nitekim şöyle bir abesliğe sürüklüyor: daha fazla kömür yakmak zorunlu, böylece fazla karbon salınacak… kârlar daim kılınmış olacak…çünkü yenilenebilir teknolojiler de bu kârlara bağlı!
Çin “dünyanın imalathanesi” olduğundan sorunun kendisi de kaçınılmaz olarak küresel. Peki bu küresel iklim siyasetine nasıl etki edecek? COP26 “azmi yükseltecek” beklentisi olageldi. İnsanlara her şey kontrol altında mesajı vermek için kâğıt üzerinde iddialı laflar edebilirler. Ama bunların varacağı pek bir yer yok. Birleşmiş Milletler (BM), yakın zamanda çıkan bir raporunda on beş ülkenin (bunlara ABD, Norveç ve Rusya dahil) 2030 yılında öngördükleri fosil yakıt üretim seviyelerinin Paris Anlaşmasında tespit edilen sınırın iki katından fazla olacağına yer veriyor! Yani küresel ölçekte 2030 yılı için öngörülen sınırları kömür %240, petrol %57 ve doğal gaz da %71 oranında aşıyor olacak.[13]
Financial Times’ın alıntıladığı bir uzman “Çin’deki kömür kıtlığı ve enerji fiyatlarındaki yükselişin kısa vadeli ve dönemsel bir sorun” olmadığı kanaatinde. Aksine bu durumun “daha temiz enerji sistemlerine geçişteki uzun erimli yapısal zorluklar”a işaret ettiğini söylüyor. Haklı da. Yapısal zorluk şu: manevra alanı tükenmiş vaziyette, salımlar bir an önce radikal ölçekte azaltılmalı. Bu yüzden de yenilenebilir enerjiler fosil yakıtların yerini alacak gibi soyut ifadeler yeterli değil. Somut bir şekilde sorulması gereken soru işin başlarında yeşil enerji konvektörleri üretmek için kullanmamız gereken fosil yakıtların sebep olduğu ilave salımları nasıl telafi edeceğiz olmalı. Teknik açıdan yapılması gereken tek şey genel üretim ve ulaşımı kısmak.[14]Toplumsal açıdansa bu teknik çözümü tasavvur edebilmenin tek yolu gerekli işleri, zamanı ve refahı geniş ölçekte paylaşarak olabilir. Buna sonuçta tekrar değineceğiz. Ama şurası net ki çözümün iki kanadı da -teknik ve toplumsal- kapitalist piyasa rekabeti mantığıyla hiçbir şekilde uyuşmuyor. İşte tam da bu yüzden “karbon nötrlüğü” vaatleri gözden geçirilmeli.
“Karbon nötrlüğü” ve “yeşil uzlaşılar”ın gerçek yüzü
Trump, yönetimi Biden’a devrettiğinden bu yana dünyanın başlıca kirleticileri niyetlerinin 2050 yılına kadar türlü “yeşil uzlaşılar” vesilesiyle “karbon nötrlüğü”ne ulaşmak olduğunu ilan ediyorlar (Çin ve Rusya içinse hedef 2060). Bu karbon nötrlüğü aslında kamuoyunu yatıştırmak için anlatılan bir masaldan ibaret. Teorik olarak aslında bu kavram sera gazlarının kirli salımlarını tamamen engellemenin mümkün olmadığı ve dolayısıyla “artakalan” salımların atmosferden karbon tutularak telafi edileceği fikrine dayanıyor. Ama iş fiiliyata gelince kapitalistler ve siyasi temsilcilerinin bundan anladığı şey, acil ve etkili salım azaltmanın cehennemin dibine kadar yolu olduğu ve ne de olsa gelecekte bir noktada teknoloji hızır gibi yetişip atmosferden her sene sadece “artakalan”ları değil 5, 10 hatta 20Gt (gigaton) CO2’yi çekecek (güncel küresel salımlar yaklaşık 40Gt seviyesinde). Sonuç olarak AB ve ABD salımlarını 2030 yılına kadar en az %65 oranında azaltmalı (1,5°C’nin altında kalmak ve tarihsel sorumluluklarını yerine getirmek namına). Gelgelelim “karbon nötrlüğü” çerçevesinde taahhüt edilen AB’nin %55 ve ABD’nin %50-52 oranında salımları “azaltacak”ları.[15]
Bu stratejinin altındaysa tamamıyla akıldışı bir fikir var: “geçici aşım senaryosu”. Bu senaryo sıcaklıkların 1,5°C’nin üzerine çıkmasında bir beis görmüyorken bir yandan da “Bilim”in dünyayı ileride “negatif salım teknolojileri”yle (NST) soğutacağına bahse giriyor.[16] Gelgelelim vaziyet şu ki, (1) çoğu NST şu an ya prototip veya tanıtım aşamasında; (2) Grönland buz tabakası için kritik eşik aşılmak üzere, ki erirse tek başına deniz seviyesini yedi metre yükseltebilir[17]; (3) bu yüzden de NSTlerin işe yarayacağını varsaymak bu teknolojilerin devasa buz kütlelerinin halihazırda çözülmesi başladıktan sonra seferber edileceği ihtimalini ortaya seriyor. Bu senaryoda zarar zaten ortada: “geçici” aşım bizi daimî afetlere sürüklüyor…
Gelin epey kısıtlı bir geçici aşım düşünelim (her halükârda halihazırda tartışılandan daha keskin emisyon azaltımı gerekiyor zaten): bu durumda afetleri tufanları bir kenarı koyarsak dünya, “karbon nötrlüğü”nün “büyüme” stratejisiyle nasıl bir yer haline gelecek? Uluslararası Enerji Ajansı’nın (UEA) önerileri bize fikir verebilir.[18]Oldukça öğreticiler. Eğer 2050 yılına kadar “net sıfır salım”a ulaşmak istiyorsak UEA’ya göre ihtiyacımız olan şeyler: var olanın en az iki katı nükleer enerji santrali; dünyanın enerji ihtiyacının beşte birinin fosil yakıttan gelmeye devam edeceğini kabul etmek (senede 7,6Gt CO2 salımı demek); bu 7,6Gt CO2’yi tutmak ve yer altı jeolojik havzalarında depolamak (kesin su sızdırmaz denilemez); biyokütle enerjisinden faydalanmak üzere 410 milyon hektar ormanı endüstriyel monokültür ilan etmek (daimi olarak üzerinde ziraat yapılan tarımsal alanın üçte biri demek!); bu biyokütleyi enerji santrallerinde ve yanmayla çalışan kurulumlarda fosil yakıtlar yerine kullanmak (yine salınan CO2’yi tutmak ve yer altında depolamak demek); ileride suyun sınai ölçekte elektroliziyle fiyatı avantajlı hale gelecek “yeşil” hidrojen üretmek mümkün olur ne de olsa diyerek şimdilik kömürden “mavi” hidrojen üretmek (yine CO2 tutmak gerek!); büyük barajların sayısını ikiye katlamak; ve… “yeşil teknolojiler”e yapılacak devasa yatırımların olmazsa olmazlarından “nadir elementler’’i çıkarmak için her şeyi ama her şeyi -hatta Ay’ı bile- yok etmek. Kim böyle bir dünyada yaşamak ister?
Piyasa politikalarıyla toplumsal ve ekolojik felaket kapınızda
Herkesin türlü planları var, UEA’nın da bir planı var… ama bir planlamadan bahsetmek mümkün değil. Yasaklı kelime! Vergiler, teşvikler ve küresel salım ticaretiyle neoliberalizm sözde “karbon nötrlüğü’ne “geçişi” koordine edecekti. AB “55’e uygun” (Fit for 55) planıyla ön saflardaydı. AB başlıca sınai sektörlerinde salım haklarını (emission rights) uygulamaya geçirmede öncü bir yol oynadı ve şimdi bu hakları inşaat, tarım ve taşımacılık sektörlerine de taşıyor. Evin ısı izolasyonu ne kadar zayıfsa veya araba ne kadar çok kirletiyorsa, tüketicilerin ödeyecekleri fiyat o kadar yüksek olacak. Yani düşük geliri olanlar cezalandırılmış olacak. “Karbon dengeleme” ve karbon sınırı vergileriyle Güney ekonomiler de-ve haliyle buralardaki insanlar da- cezalandırılmış olacak.[19] Piyasa mekanizmalarıyla hedeflerinin bir kısmına dahi ulaşmaktan bile aciz sundukları plan bu işte, tabii biz bu oyunu bozarsak o başka.
Salımları %52 veya %55 oranında azaltmak hiç yoktan iyidir denilebilir. Bazı uzmanların beyanlarının aksine kim ne derse desin “55’e uygun” ve benzeri planlar “doğru yönü göstermiyor.”[20]İklim için 1,5°C ısınmayı geçmeyecek bir istikameti göstermiyor: halihazırda 2030’a kadar %55 azaltma ve %65 azaltma biçimleri arasında büyük bir uçurum var; bu uçurumdan kaynaklanan CO2 atmosferde biriktiğinden bu uçurum sonradan kapatılamayacak. Toplumsal olarak da “55’e uygun” gibi planlar doğru bir istikameti göstermiyor çünkü bu planlar sömürü mekanizmalarının tahakkümünü, doğanın metalaştırılmasını ve emekçi sınıfların sırtına binen neoliberal politikaları akla getiriyor. Ama hata yapma lüksümüz yok. “Doğru istikamette gitmek” için daha en başta yönümüzü tayin etmek gerek.
Evet, matematik ortada
Bu makalenin başındaki Greta Thunberg alıntısını hatırlayalım. Genç İsveçli aktivist “matematik ortada” demekle çok haklı. İklim denklemindeki rakamlar çok net:
1) 1,5°C’yi geçmemek için küresel net CO2 salımlarının 2030 yılına kadar %59 ve 2050 yılına kadar %100 oranında azalması lazım[21];
2) Karbon salımların %80,2’si fosil yakıtların yanmasından kaynaklı;
3 Fosil yakıtlar 2019 yılı itibarıyla insanlığın enerji ihtiyacının %84,3’ünü karşıladı (senelerdir yer altındaki enerji rezervlerinin %90’ının yer altında kalmaya devam etmesi gerektiğini biliyoruz ama kazı ve keşifler hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor);
4) Fosil enerji altyapıları (madenler, boru hatları, rafineriler, doğal gaz terminalleri, enerji santralleri vb.) sermaye nazarında kırk yıllık yatırımlar demek ve bu altyapı inşaatlarının yavaşladığından dahi bahsetmek epey güç.
5) Fosil yakıt enerji sistemlerinin değerinin dünya GSYH’sinin 1/5’ini meydana getirdiği, bu amorti edilsin edilmesin, bu sistemi ıskartaya çıkarmak şart çünkü yenilenebilir teknolojiler yeni bir sistemi gerekli kılıyor.
Üç milyar insanın temel gereksinimlerinden yoksun olduğu ve dünyanın en zengin %10’unun küresel CO2’nin %50’sinden fazlasının salımından mesul olduğunu düşünürsek bunun önümüze kaçınılmaz olarak serdiği bir dizi politik çıkarım var:
-1,5°C’yi geçmemek için enerji sistemini değiştirirken fosil kaynakları yer altında bırakmak ve yoksul insanlara meşru haklarını kullanabilmeleri için daha fazla enerji tahsis etmek süregiden kapitalist birikimle ter düşüyor;
-felaketi durdurmanın yolu iki boyutlu bir eylemden geçiyor, bir yandan küresel üretim azaltılıp üretimi demokratik yöntemlerle belirlenmiş gerçek insan ihtiyaçlarının hizmetine sokmak için yönlendirmek ve aynı anda doğal sınırlara riayet etmek;
-bu ikili eylemin gerekli kıldığı şeylerden biri gereksiz ve zararlı üretimin ve fuzuli ulaşımın kısıtlanması ve büyük enerji, finans ve endüstriyel tarım tekellerinin kamulaştırılması;
-sermayedarlar elbette bunu istemeyecekler ki kendi nazarlarında sermayeyi yok etmek suç teşkil eder, dehşet verici insani ve ekolojik afetleri önlemek pahasına bile olsa;
-Alternatif ise çarpıcı bir basitlikte kendini gösteriyor: ya devrim, insanlığın kendi varoluşunun üretim koşullarını yeniden eline alması için kapitalizmi yok etmesine izin verecek ya da kapitalizm kendi barbarca ilerleyişini ağır hasarlı ve hatta yaşanamaz bir gezegende sürdürmek pahasına milyonlarca masum insanı yok edecek.
Bu stratejik ufuk tek bir ağızdan “tek yol devrim” deyip susalım demek değil. Neoliberal hükümetlerden, onların iklim konferanslarından (COP), sistemlerinden ve “yasalar”ından hiçbir şey beklememek gerekiyor demek. Otuz yılı aşkın süredir yönetenler ekolojik tehlikeyi anladıklarını iddia ettiler ama neredeyse hiçbir şey yapmadılar.
Ya da, bizi iklim felaketinin kıyısına sürüklerken çok şey yaptılar: kemer sıkma politikaları, özelleştirmeler, deregülasyon, çokuluslu şirketlere kârlarını mümkün olduğu kadar büyütmek için yardımlar ve endüstriyel tarıma destek. Tüm bunlar akıl tutulması yarattı, dayanışmayı aşındırdı, biyo-çeşitliliği mahvetti ve ekosistemi bozdu. Bu siyasiler, günün sonunda sermayenin yok ediş mantığını ifa etmekle yükümlü yöneticilerden başka bir şey değiller. Onları başka bir politikaya ikna etmeyi ummak nafile: en iyi ihtimalle mevcut güç ilişkileri dahilinde geri adım atarlar.
Mücadelede umuttur
Alternatife ihtiyaç var haliyle de talepleri hayata geçirecek bir programa. Yolu yordamı çoktan belli bir şeyden bahsetmiyoruz dolayısıyla gerçek bir eylemlilik başlatarak adım adım bu program üzerinde çalışmamız lazım. Bunu yapmak için emekçi sınıfların bilinç seviyesinden başlamamalı, öncelikli olarak iklim fiziğinin tanıladığı nesnel duruma kapsamlı bir küresel yanıt verme ihtiyacına odaklanmalıyız. Sözün özü şu ki: 1,5°C ısınmanın altında kalmak için fosilleri yerden çıkarmayan, geçici bir aşım yapmayan, karbon dengelememeye başvurmayan, biyoçeşitlilik dengelemeyi öngörmeyen; karbon tutulumu ve depolamasıyla biyoenerji elde etme (BECCS) ve nükleer gibi tehlikeli teknolojileri ihtimal dışı bırakan; demokrasiyi geliştiren, barışı hakim kılan, toplumsal ve iklim adaletini gözeten (farklılaştırılmış sorumluluk ve kabiliyet ilkesini gözeten); kamu sektörünü güçlendirip daha az üretimi, daha az ulaşımı, daha çok iş, refah ve kaynak paylaşımını %1’e ödeten bir plana ihtiyacımız var. Bu plan, tüm gereksiz ve zararlı üretimi ortadan kaldırırken işçilerin ücret kaybı olmadan kolektif olarak yararlı faaliyetlere yönlendirilmesini temin etmeli; endüstriyel tarım ve et sektörünü bir an önce terk edip agroekolojinin önünü açmalıdır. Bu bariz bir şekilde anti-kapitalist bir plandır. En güçlü yanıysa kelimenin tam anlamıyla hayati olması: hayatı kurtarmak için elzem.
Böyle bir plandan fersah fersah uzağız: bunu inkâr etmenin bir anlamı yok. Gerekli olan şeyse: bedelini ödediğimiz geçmiş yenilgileri bir yana bırakıp insanları ikna etmek için büyük bir kararlılık, sabır ve cesaret göstermek. Bu yenilgilerin üstesinden gelmenin önünde çok engel var. Böyle bir durumda ciddi bir ümitsizliğe düşme tehlikesi de göz ardı edilemez. Melankolik bir tutulma hiçbir şeyin çözümü değil. Gramsci’nin dediği gibi ancak mücadele tahmin edilebilir, sonuçları değil. 20. Yüzyılın bize öğrettiği korkunç dersleri hiç unutmayalım: kapitalizm koşullarında en kötüsü her zaman mümkün. Tekrar tekrar söylemeliyiz: sadece kolektif mücadele bu gidişatı tersine çevirebilir ve hiçbir zaman mücadele etmek için geç değil. Elbette kaybedilen kaybedilmiştir, nesli tükenen canlılar geri gelmeyecekler. Felakete ne kadar saplanmış olursak olalım mücadele her zaman bir umut kapısı aralar.
Mücadele ederken sadece ürkütücü tehlikelerin değil alternatifi güçlendiren şeylerin de farkında olmalıyız. Çelişki şu ki tehlikenin devasa ölçeği bizleri güçlendirebilir çünkü bu bize gerekli bir devrimci değişim ihtimalini sunuyor. Sistemin ve temsilcilerinin çalkantıda olan meşruiyet krizi bizleri güçlendiriyor: haberleri olmasına rağmen hiçbir şey yapmayarak ekolojik felaketin büyümesine sebep olan bu insanlara itimat etmek zorunda değiliz. İklim değişikliği biliminin tanıları bizleri güçlendiriyor: bu tanılar yukarıda maddelendirilene benzeyen bir planın gerekliliğini nesnel olarak ortaya koyuyor. Uluslararası gençliğin giderek büyüyen örgütlülüğü bizleri güçlendiriyor: gelecekte yaşayacakları dünyanın şimdiden yıkılmasına karşı çıkıyorlar. Yeni feminist dalga bizleri güçlendiriyor: şiddete karşı verdikleri savaş var olan her şeyin metalaşmasının karşısına dikilen birbirini gözetme kültürünü yayıyor. Yerli halkların övgüye değer direnişleri bizleri güçlendiriyor: dünyaya bakış açıları bizlerin doğayla yeni ilişkiler icat etmesine yardım edebilir. Köylülerin mücadeleleri bizleri güçlendiriyor: endüstriyel tarım şirketlerine dur diyerek her gün alternatif üretim biçimlerini hayata geçiriyorlar. Ahlaki mücadeleyi kazanabilir ve yeri göğü titretebiliriz.
Ahlaki mücadeleyi kazanabilir ve yeri göğü titretebiliriz. Bunu yapmak her türlü sömürü ve baskıya karşı yürütülen mücadeleleri ve bu mücadelelerin dolaşıma soktuğu birikimi birbirleriyle eklemlemeye ve birleştirmeye bağlı. Bu kesişim belirleyici önemde. Toplumun tek seferde ekolojik, sosyal, feminist ve ahlaki bakımlardan esaslı bir dönüşümünün somut bir ihtimal olduğunu bize gösterebilecek ölçekte bir toplumsal hareketi ancak bu kesişimle harekete geçirmek mümkün. Mevcut bağlamda, güçlü bir toplumsal dip dalga, işçi sınıfı ve işçi örgütlerinin kapitalist büyümeyi mümkün kılan üretimciliğe teslimiyetten kopuşları için vazgeçilmez olacaktır. Bu kopuş büyük bir mücadele: dünya için verdiğimiz bu mücadeleyi üretenler üretimciliğe karşı direnmezse kazanamayız. Bu başkaldırıya hazırlanmalıyız. Kızılı ve yeşili birleştiren konuşmalar ve talepleri (özellikle de çalışma saatlerinin ücret kaybı olmadan ciddi oranda azaltmayı) öne sürmeliyiz, ama bu da yetmez: küresel ölçekte işçi sendikalarını, ekolojik, feminist, köylü ve yerli solu bir araya getiren ve ağ kuran somut girişimleri çoğaltmalıyız.
İşte bu bağlamda doğayı ve insanları yok eden mega-projelere karşı yürütülen bölgesel mücadelelere özellikle dikkat kesilmemiz gerekiyor. Bu mücadelelerin olduğu yerlerde sermayenin toplumsal ve çevresel olanı birbirinden ayırmak üzere inşa ettiği engellerin üstesinden gelinebilir., İklim krizi üzerine kitabında Naomi Klein bu mücadelelere genel bir ifade olarak Barikatistan (Blockadia)demeyi öneriyor.[22]İşin özü itibarıyla bu “ekolojik Barikatistan,” “Sarı Yelekliler”inkine benzer “toplumsal Barikatistan”la birleştikçe Sermayenin her şeyi dümdüz edişine bir alternatif sunabilir: yani bu dünyada gayet de iyi var olabilecek, dünyayı sermayenin kirinden, pasından, lekelerinden temizlemek ve bizlere de nefes aldırmak için eko-sosyalist bir proje.
26 Ekim 2021
Dördüncü Enternasyonal internet sitesi için yazılan bu yazı Luttes écologiques et sociales dans le monde. Le rouge s’allie au vert (Dünyadaki Ekolojik ve Toplumsal Mücadeleler: Kızılın Yeşille Buluşması) başlıklı, Daniel Tanuro ve Michael Löwy’nin derlediği ve Ekim ayı sonunda Textuel’in basacağı, kitabın giriş bölümünden bazı parçalar almıştır.
[2] Özellikle: aşırı hava olayları, yaşadığımız medeniyetin büyük şehirlerinin su altında kalıp yok alma riski, büyük alanların yüksek sıcaklık ve nemden dolayı yaşanamaz hale gelme riski.
[3] Will Steffen ve diğerleri., “Trajectories of the Earth System in the Anthropocene”, PNAS, Ağustos. 2018.
[6] ‘Ulusal olarak belirlenmiş katkılar’a göre (yani ülkelerin tekil iklim planlarına göre), 2100 yılında ısınma 2,7 ila 3,5°C arasında olacak.
[7] Bu “yeni piyasa mekanizması”nın Kyoto Protokolü dahilinde uygulanan çeşitli sistemlerinin birleştirip yerlerine geçmesi bekleniyor. Bu mekanizmanın çalışma esasları yurt içi salım azaltma yükümlülüklerinin ne ölçüde esnetilip esnetilemeyeceğini belirleyecek. Bu konudaki müzakereler COP25’in sonuçsuz kalmasına sebep oldu.
[8] Karbona sınır vergileri Avrupa Komisyonu’nun önerdiği “55’e uygun” stratejisinin bir parçası.
[14] Bu konuya şurada değindim: Yeşil Kapitalizm: Neden İşe Yaramaz (Merlin/Resistance Books/IIRE, Londra, 2013). Smil Vaclav’ın da Enerji ve Medeniyet: Tarihten Bir Kesit (2018)kitabında dediği gibi şöyle bir “temel yasa” söz konusu: “Yeni bir enerji arzına her geçiş varolan enerji ve itici güçlerin yoğun seferberliğiyle mümkün olur: odundan kömüre geçişte insanın kas gücü devreye girdi, kömür yakılarak petrolün gelişimi sağlandı ve bugünün fotovoltaik güneş pilleri için ve rüzgar türbinlerine gereken metalleri eritip eğip bükmek, gerekli sentetik plastik ve yüksek enerji gerektiren diğer girdiler için fosil enerjilerin bu cisimleşmiş halleri gerekti.”
[15] “Azaltma”yı tırnak içinde kullanıyorum çünkü AB ve ABD yeşil uzlaşıları yurtiçi salımlardaki azaltımlar için alternatif mekanizmalara sıklıkla başvuruyor, mesela ağaç dikmek ve “karbon kredisi” satın almak gibi.
[16] Negatif Salım Teknolojileri (NST) atmosferdeki CO2’yi alıyor, jeomühendislikle (ki bu şu ana kadar IPCC tarafından desteklenmiyor) güneş radyasyonunun bir kısmını tekrar uzaya yolluyor. Yani nükleer enerjiye başvurmak bu aşamada “düşük-karbonlu teknoloji” oldu.
[17] IPCC’nin 1,5°C raporuna göre Grönland buz tabakası için kritik eşik endüstriyel çağ öncesi seviyelere kıyasla 1,5 ila 2°C ısınma seviyesinde.
[19] Kimsenin dikkat etmediği bir diğer mesele şu ki sınır vergisi Küresel Güney’e Kuzey’de belirlenmiş karbon fiyatını dayatacak. Bu yüzden de BM’nin İklim Değişikliği Kongresi’nde güvence altına alınan farklılaştırılmış yükümlülük ve kabiliyetler ilkesini ihlal edecek.
[20] Mesela, François Gemenne (Professör – Liège Üniversitesi and Sciences Po, söyleşi in Le Soir, 18 Temmuz 2021) ve Jean-Pascal van Ypersele (former vice-chairman of the IPCC, Professör -the Catholic University of Lou-vain, RTBF’de söyleşi):https://www.rtbf.be/info/societe/detail_ des-inondations-extremes-le-giec-les-annoncait-en-1990-rappelle-jean-pascal- van-ypersele?id=10804972)
[21] IPCC’nin 1,5°C raporu. Net salımlar hesaplanırken ormanlar ve toprağın karbon emilimi artışından, ki bu da açıkça teşvik edilen bir şey, CO2 salımları çıkarılıyor. Küresel hedef %59. Kuzey ve Güney ülkelerinin farklı yükümlülüklerini göz önüne alırsak gelişmiş ülkelerin 2030 yılına kadar karbon salımlarını daha sert bir şekilde azaltmaları (AB için en az %65) ve “net sıfır salım”a da 2050’den epey önce ulaşılması gerekecek.
[22] 22. Naomi Klein, This Changes Everything. Capitalism vs the Climate [Bu Her Şeyi Değiştirir: Kapitalizm ve İklim], A. Knopf, 2014.
Kostüm giymiş tek bir kişi bile yok. Daha baştan ofsayt sayıyorum bunu. Neyse, hepimiz Bolşevik kılığında geldik. Yoldaşlar, bu yıl 5 Mart’ta Venezuela başkanı Hugo Chavez öldü ve hepimizin bildiği üzere uluslararası sermayenin planına öncelik vermeyi reddederek yoksulluk rakamları, okur yazarlık oranı ve sağlık sorunlarını iyileştirmek gibi günahları sebebiyle burjuva medyası tarafından durmaksızın canavar ilan edildi ve özellikle Amerikan medyası ve küresel medyanın ahmak bürokratları tarafından “şeytan palyaço” ve “sinsi iblis” gibi yansıtıldı.
Canavarları Savunmak
Yıllar içinde pek çok toplantıda dile getirdiğim önerilerden biri de canavarların sosyalist bir savunusunu oluşturmaktı. Bu zeminde canavarlarla dayanışma halindeki bir sosyalist olarak, günün tayin edilmiş canavarlarına karşı durmak bir onur olacaktı ancak belli ki bu, eleştirileri önleyemedi ve bizler gibi enternasyonal sosyalist gelenekten kişiler ve başka pek çokları bu rejimin bazı noktalarına karşı eleştirilerimizi yönelttik.
Endişelenmeyin, konuyu Cadılar Bayramı’na getiriyorum, dayanın birazcık. Güvenin bana. Yükselmekte olan bürokratik tabaka, pazarlıklar ve dünyaca tanınmış türlü sayıda sevimsiz kişiyle yan yana gelinmesi gibi noktalarda endişelerimizi dile getirdik.
Ancak ben Chavez’le başka bir konudaki fikir ayrılığıma odaklanacağım. 29 Ekim 2005’te Hugo Chavez, anne babalara çocuklarını cadılar bayramında cadı ya da hortlak giysileri giydirmemeleri konusunda uyarıda bulundu. Bunun bir terör oyunu olduğunu, ailelerin çocuklarına cadı giysisi giydirdiğini ve bunun kültürlerine aykırı olduğunu, Amerika’nın ülkelerine aslında bir Gringo geleneğini yerleştirdiğini ve bunun terörizm olduğunu söyledi.
Tarihsel anlamda atılan yanlış adımları düşününce bunun Esad’ı desteklemek kadar fena olmadığına sizi temin edebilirim. Ancak yine de, bu hatanın tamamen önemsiz olmadığını da belirtmek istiyorum, bence Cadılar Bayramı iflah olmaz bir sosyalist için savunulmaya değer. İşte soru da bu: Cadılar Bayramı’nı solda yer alan biri olarak, solda yer alan diğer kişilerden nasıl korursunuz? Kesinlikle bunun sadece birazcık eğlence olduğunu söyleyip geçiştirmeyeceğiz, çünkü fenalıklar geçiren apolitik dostlarımızın sık sık belirttiği üzere biz sosyalistler, her zaman eğlencenin içine etmekte uzmanlaşmış kişileriz.
“Ne demek Avatar ırkçı bir film ya? Lütfen bir kez olsun her şeyi mahvetmez misin?” …ve yapamayız, yoldaşlarım, mahvetmeden duramayız. Şayet Cadılar Bayramı’nın mahvolması gerekiyorsa, mahvola. Şanslıyız ki mahvolmayı hak etmiyor. Peki nasıl savunacağız? Hayatın ritmindeki sorunlara yönelerek. Takvimlerin Marksist teorisi hakkında konuşabiliriz mesela. Tarihi çok tartışmalı ve belirsiz olsa da Cadılar Bayramı’nın kökeninde bir veçhesiyle hasat festivallerinin olduğunu net bir biçimde biliyoruz.
Bazıları pek de hoş olmayan birçok şeyin yanında, Hasat Festivallerinin, çoğunlukla kırsal elitin rızası dışında gerçekleştirilen, tarımsal hayatın angaryasında bir tür mola, toplumsal rahatlama ve oyun için kutsanmış bir alan olduğunu söyleyebiliriz.
Dolayısıyla eğlence de içeren bir tür sosyal destek ağı ve sosyal devletin bir çeşit yetersiz, dolayımlı, üzerinde mücadele edilen bir tarihsel öncüsü olduğunu; bu yüzden de bir düzeyde neredeyse savunulmaya değer olduklarını söyleyebiliriz. Bunu da yerim ama bence daya iyisini yapabiliriz.
Buraya pagan mirasımızı kutlamamız gerektiğini söylemeye gelmedim, istiyorsanız yapın tabii ama mevzu bu değil, daha iyisini yapabiliriz. Bence daha iyisi, en başında da Chavez’le ilgili belirttiğim üzere canavarlaştırılan kişilerden bahsetmek olur, elitlerin dışladığı ve canavar ilan ettiği, şeytan diye iftira ve çamur attığı kişilerden bahsetmek. Her zaman olmasa da canavar haline getirilmiş olanlarla dayanışma çağrısı en azından sıklıkla dikkatimizi çeken bir mevzudur, tarih boyunca görebilirsiniz bunu. Chavez’in cadı kılığına giren insanlarla ilgili endişeleri vardı. Yine çok dolayımlı bir şekilde düşünüp bunun yüzyıllardır cinsiyet düşmanlığıyla cadı mahkemelerinde yargılanıp iftiraya uğrayarak işkenceyle öldürülen kadınlarla bir yoldaşlık, bir değerlendirme olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu tek bir örnek ve de yararımıza tabii. Ne yazık ki o kadınların değil, çünkü onlar için artık çok geç, fakat hiç yoktan iyidir. Tamam, bunu kabul ederim. Canavarlarla yan yana durunca edebiyat ve tarih boyunca canavarlaştırılmış figürlerle de yan yana duruyoruz. Çünkü Beowulf’da Hrothgar’ın salonundan kovulan Grendel’dan başlayarak tarih boyunca tüm dışlanmışlar, iktidardan şüphe duyanlarımızın sempatisini kazanmıştır. Kara Gölün Canavarı’nın tarafını tutmuş insanlarız biz.
Kapitalist bir Bayram mı?
Bu daha iyi. Ama bende daha da iyisi var. Çok tuhaf, çok ilginç: Cadılar Bayramı çok acayip biçimde sağın en sevdiği oyun alanı oldu. O yüzden size CNN’in iş dünyası muhabiri Christine Romans’ın 2009 Cadılar Bayramı’nda söylediği cümleleri okuyacağım. “Bu bayramların en kapitalisti. En az çabayla en fazla malı götürmeye dayalı. Bir web sitesi en iyi beş şehirdeki muhitleri sıralamış. Muhitin ne kadar zengin olduğu, araba kullanmaya müsaitliği, suç oranları var. Yani çocuklarınıza en az eforla en fazla şekeri toplamayı öğretebiliyorsunuz. Bayıldım buna! Çocuklarınıza Cadılar Bayramı üzerinden ekonomi dersi verebileceğinizi düşünmüş müydünüz hiç? Nasıl elde edeceklerini ilk kez böyle öğreniyorlar değil mi? Tam Amerikan tarzı.” Ama bu hikâyenin mutlu sonu yok. “Annem tüm şekerlerime el koydu, çocuklar için eşit olarak böldü ve bize geri verdi ve ben de ‘al sana sosyalizm’ dedim!”
Tek kelimesini uydurmadım, bilginiz olsun. İşin tuhafı Cadılar Bayramı’na olan bu sıradışı bakış açısı acayip yaygın. Google’da bu mesajı veren çizgi filmler, web siteleri var. Tiksinç cumhuriyetçi ergen şarlatanı Steven Crowder, bir gizli kamera şakası yaptı. Kendi deyimiyle çocukların şekerlerini alıp “yeniden pay ederek” sinirli suratlarını kameraya aldı ve şaşkın bir 10 yaşındaki çocuğun yaşadığı şeker kriziyle, insanlığın temelinde ahlaksız kabadayı bir eğlence girişimcisi olduğunu kanıtladı. Bu çok yaygın bir durum. Bu temelden hareketle… En sıradışı örneklerden biri de Venezuela’da yaşandı. Chavez sadece cadılardan endişe ettiği için demedi o lafı. Birkaç gün öncesinde Caracas civarına, üzerlerinde Chavez karşıtı sloganlar bulunan bir düzine balkabağı feneri ve kâğıt iskeletlerle bomba görünümlü küçük tüpler bırakılmıştı. Bu, sağ cenahın “Cadılar Bayramı bizim oyun alanımız” deme şeklinin daha güçlü bir örneği.
Ben sağ kanadın mümkün olan her alanda eğlenmesi ve zevk almasını reddeden bir kampanyanın taraftarı olarak ilerliyorum. Bu sebeple Cadılar Bayramı’nı onlardan almak istiyorum. Cadılar Bayramı’nı sol cenahtan savunmamın bir sebebi de sağa yönelik duyduğum sınıfsal tiksinti. Bu iyi, bu iyi bir şey. Ama bence hâlâ fazlası var. Buradaki bahis şu: Cadılar Bayramı festivalinin derindeki tematik yapısında, onun bizim olduğu konusunda ısrar edip kutlamamız gereken bir yönü var. Bunu idrak eder ve karşı çıkarak geri almak istersek, o zaman Cadılar Bayramı’nı kutlamanın politik olarak hem doğru hem de yanlış bir yolu olduğunu söylememiz gerekir. O yüzden de yetersiz sınıf politikalarınız sebebiyle Cadılar Bayramı’nı yanlış kutlayanlarınızı eğiteceğim.
Bu sebeple Chavez’in eleştirisinin tam olarak ne olduğuna üç yönden dikkatlice bakalım. 1. Örflerimize aykırı ve yerleştirilmiş bir Gringo (Amerikan) festivali. 2. Cadılarla ilgili ki bu cadılar, hortlaklar ve canavarlarla dolu gerçek dışı bir fantezi. 3. Ve de terörle ilintili ki kendisi terör oyunuyla başlayıp terörizmle devam ediyor.
Bunlardan ilki, yani Yanki kültürü emperyalizmi olduğu gayet mantıklı bir kaygı. Biliyorsunuz Amerikan kültür endüstrisi kültür emperyalizminde uzmanlaşmış durumda. Ancak bir enternasyonalist olarak kültürün sınır ötesinde yayılması konusunda benim başlangıç noktam, bunun kendi başına bir sorun olmadığıdır. Sorun, hangi kültürün nasıl, ne amaçla, kime ve kim tarafından hangi şartlarda yayıldığıdır. Bu sebeple ahlaksız oyuncak firmaları ve “Pez” şekerlemeleri yoluyla Cadılar Bayramı’na maruz kalmanın kültürel bir problem olduğunu meşru biçimde öne sürebilirsiniz. Ancak Cadılar Bayramı bu yüzden kendi başına suçlanamaz ve suçlanmamalıdır çünkü doğru yapıldığında Venezuelalı yoldaşlarımız da bizler gibi onu mutlulukla kucaklamalıdır. Sahte küçük bombalar şeklinde değil tabii, o, çizginin dışında.
Gotik Marksizm
İkinci eleştirisine, gerçek dışı, fantastik olanla ilgili soruya, çocukların cadı ve hortlaklar olarak giydirilmesi meselesine gelelim. Belli ki bunu lafın gelişi söylüyor ama bu aslında soldaki bir kaygı durumu ki bunun bir geçmişi var. Solda gerçek dışına olan düşkünlüğe yönelik kaygının bir geçmişi var. O yüzden Cadılar Bayramı’nı savunup sahiplenmek isteyen biri ilk olarak bariz biçimde hayal ürünü olan şeylerin Marksist savunusunu da yapmak mecburiyetindedir. İkinci mecbur olduğu şey de korkunç olanın Marksist savunusudur. Bariz hayal ürünü olana dönersek, bir yanım bunu cidden hâlâ yapmaya mecbur muyuz diye soruyor. Bunca zaman sonra bile. Bu, solun çok eski bir tartışmasıdır. En meşhuru büyük ihtimalle Lukacs’ın realist olmayan, mimetik olmayan sanat, kurgu vs. büyük saldırısıdır. Bu tartışmanın başka öncülleri de var. Lenin’in dul eşi ve Sovyetler Birliği’nin erken dönemi yayıncılık ile yayın kültüründe güçlü bir figür olan Nadezhda Krupskaya, 1928’de Korney Chukovsky’nin çok ünlü bir Rus çocuk kitabı olan Timsah’a saldırdı. Burjuva kurbağanın hayvan ve bitkilerle ilgili bilgileri çarpıttığını iddia etmiş ve bunu, timsahların iki ayak üstünde yürüyüp sigara içmedikleri gerçeğine dayandırmıştı. Ki bu doğru. Yani Krupskaya burada sadece bir örnek ve bu münferit bir vaka değil, o dönemde bu durum Rus kritiğinde bir akıma dönüşmüştü. Fantastik figürlerle ilgili büyük bir endişe vardı ve bence bugün de fantastik öğelere karşı bu züppe tavrı hâlâ görebiliyoruz. Aynı yıl yine bu seçkin eleştirmen zümresi tarafından “peri masallarına karşıyız” anlayışıyla bir başka kitap daha yerilmişti.
Bu yaklaşıma karşı çıkan çok fazla şey söylemeyeceğim, zaten buradaki çoğu kişinin bu anlayışta olduğunu tahmin ediyorum ki ben de kesinlikle öyleyim. Ben Marksizmin daha çok sürrealizm ve diğer fantastik akımlar etrafında alternatif geleneğiyle ilgileniyorum. Buna bazen Gotik Marksizm de deniyor ki burada diğer Marksist akımların sıkıcı gerçekçiliğine karşı pozisyon alan Gotik Marksizm’e hızlıca iki tanımlama getirmek istiyorum. Bir tanesi Margaret Cohen’in Walter Benjamin hakkındaki harikulade kitabı Küflü Aydınlanma’dan geliyor. Kitapta Gotik Marksizme yönelik uzunca bir tanımı var: İlkin bir kültürün hayalet ve fanteziler alemini, defedilmesi geren bir seraptan ziyade, önemli ve zengin bir toplumsal üretim alanı olarak değerlendirmesiyle başlıyor. İkinci olarak bir kültürün tuhaf ve marjinal uygulamaları kadar önemsiz detayları ve geride bıraktığı kalıntılarını da değerlendiriyor. Bundan daha tartışmalı başka bir sürü tanımlaması daha var. Ben çoğunu destekliyorum fakat bu konuşmanın amacına uygun olarak dibine vurmayıp yumuşak türden bir Gotik Marksist olacağım. Michael Löwy, sürrealizmin papası André Breton’dan bahsederken, “Onunkine Gotik Marksizm, olağanüstüye, isyanın karanlık anına, aydınlanmaya duyarlı, devrimci eylemin gökyüzünü yıldırım gibi aydınlatan tarihsel bir materyalizm denebilir” diyordu. Marksist teorinin Rimbaud, Lautréamont ve İngiliz gotik edebiyatından ilham alan ve burjuva düzeniyle savaşın hayati önemini bir an bile unutmayan bir okuması. Bunun sağduyunun aksine bir model olduğunu da kabul ederek savunuyordu ve ben de aynı fikirdeyim. Yani bu sadece klasik anlamıyla sömürüye değil, aynı zamanda soğuk, soyut bir mantıksallığa da karşı duran türden bir Marksizm. İşin sırrı bunu nostaljiye kapılmadan -William Morris- gerçekleştirmekte. Yahut gereksiz coşkulu bir irrasyonalizme de kapılıp şizofrenik analizleri laf olsun diye yüceltmemek gerek. Bu, rasyonaliteye bir karşı duruş değil, rasyonalitenin kapitalizm altında dayatılan versiyonuna karşı bir duruş. Bana göre yavan tarzdaki Marksizm, aslında rasyonalitenin olduğu şeyi değil; ne olduğuna dair bir propaganda modelini satın aldı o yüzden Gotik Marksizm’e kıyasla yeterince Marksist değil.
Korkuyu Savunabilir miyiz?
Bu, muhtemelen beni canavarlar hakkında konuşurken-ki çok konuşurum- duymuş olanlarınıza uyumlu gelecektir. Gotik Marksizm geleneğinden geldiğimi belirtmek dışında daha fazla bahsetmeyeceğim bundan. Ancak bu, Chavez’in diğer kategorisini dışarıda bırakıyor ki daha zor bir konudur, korku meselesi yani. İnsanlık ve korku. Korkuyu savunabilir miyiz? Korkuyla ilgili alıntıların en ünlülerinden biri çok kıymetli bir korku yazarı olan H.P. Lovecraft’tan geliyor. Korku yazarı, ırkçı ve çürük yumurta olan H.P. Lovecraft “İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur. En eski ve en güçlü korku ise bilinmeyene duyulan korkudur.” demiş. Kendisi bunu cömert bir şekilde bir tür nihilizmle, bir tür nihilist anti-hümanizmle bağdaştırmıştır ki bunun bir parçası olmak istemem. Ama bence bu, buna çok fazla ciddiye almak demek oluyor. Bence o sloganla asıl demeye çalıştığı şey “Woooooh!”. Kurgusallıktan uzak durmaya çalışıyor ama temelde yaptığı şey bir çeşit pandomim gösterisi ve amacı da tüylerinizi ürpertmek. Ancak paradoksal olarak ve dolayımlı biçimde bence insanlığın en eski ve en güçlü duygusunun korku olmasında kurtarılabilecek bir nokta var. En eski ve en güçlü duygu olduğunu düşünmek çok mantıklı değil ancak insan olmanın en temel duygularından birisi bence ve bunu anlayabilmek için sadece materyalizmin değil, aynı zamanda Gotik materyalist Marksizm’in de eşsiz kaynaklarına ihtiyacımız var.
Marksist gelenekte bilincin gelişmesinde alet kullanımının esas olduğuna yönelik çok geniş bir yazılı kaynak mevcuttur. Bilinçlilik haline, insanın bildiğimiz üzere farkında ve düşünen şekline dönüşümünde aletlerin çok temel bir önemi vardır. Marksist gelenekte muhtemelen en güçlü öğelerden biri Engels’in maymundan insana geçişte işgücünün oynadığı rolün anlatıldığı eseridir. Muazzam ve de nüanslı bir eserdir ve fiziksel vücut şekli, aletler, iletişim ve seziler arasında çok doğru bir etkileşim ve geribildirim içeren gerçekten hayranlık uyandırıcı bir model ortaya koyar. Sıradışı ve çok ilginç bir eserdir. Ancak işin temelinde “aletler bilincin anahtarıdır” anlayışı elbette ki birden çok sebep yüzünden yeterli değil ve biliyoruz ki doğada alet kullanan birçok hayvan var. En bilinenleri büyük goriller, bitki köklerini batırıp karıncaları yakalıyorlar. Kargalar ve zeki kuşların çoğu da alet kullanıyorlar.
Ahtapotlar Gramsci Okur mu?
Söylemek istediğim şey şu: “bilinçlilikte alet kullanımı esastır” anlayışında neyi ne amaçla yaptığımızın nüansını belirtmemiz gerekir, ki şaşırtıcı biçimde tartışmalarda hiç yer almıyor. Alet kullanımına yönelik tartışmaların çoğunda aletler bizzat soyut bir kategoriye dönüşüveriyor. Bunu izah etmek için tartışmalı bir mesele olan ahtapot bilinci konusuna dalacağım. 2009 yılında Current Biology dergisinde bir makale yayınlandı, internette okuyabilirsiniz. Finn, Norman ve Tregenza isimli üç biyoloğun “Hindistan Cevizi Taşıyan Ahtapotta Savunma Aracı Kullanımı” adlı yazısı. Ahtapot, sofistike alet kullanırken kayıt altına alınan ilk omurgasız ve sanıyorum şu ana dek tek örnek. Dalış yaptıklarında bu özel sığ su ahtapotlarının yarım hindistan cevizi kabuklarını taşıyarak etrafta salındıklarını ve balıkların saldırısına uğradıklarında onları kalkan gibi kullandıklarını görmüşler. Youtube’da var bu, google’da “ahtapot, hindistan cevizi” filan diye aratın. Önümüzdeki saat içinde Google istatistiklerinde bir sıçrama görmezsem hiç etki gücüm yok demektir.
Makaleden okuyorum: “Yumuşak tortu bölgelerde hindistan cevizi kabuğu taşıyarak dolaşan ahtapotlar, onları sadece ihtiyaç olduğunda kalkan gibi kullanmaktalar. Taşıma sırasında kabuklar herhangi bir koruma sağlamamakta ve taşıyıcının cambaz gibi tuhaf ve kambur biçimde hareket etmesini gerektirmektedir.” Açıp bakarsanız bu güzel bir tanımlama. Yani demek istedikleri eğer ahtapotsanız o kabukları taşımak tam bir işkence. Bu makaleyle ilgili en ilginç şeylerden biri de bence yazarların bunun ne kadar önemli ve radikal olduğunun farkında olmamaları. Onlara bir e-mail atıp “bu bomba yahu” dedim ve hiçbiri dönüş yapmadı. Deli filan sandılar beni herhalde. Makalede yaptıkları iki çelişkili açıklama var. Tam çelişkili değil ama kesin ifadeler: kabuğun gelecekte kullanma amaçlı taşındığını söylüyorlar, hayır öyle değil. Söyledikleri diğer şey ki bu daha doğru, gelecekteki muhtemel kullanımının kabuğun tek faydası olduğu. Bildiğim kadarıyla hayvanlar aleminde insanlar dışında -yanlışsam düzeltin beni- bir aleti hiç kullanmamayı umut ederek yanında taşıyan tek canlı bu ahtapotlar. Bomba [haber] bu. Karınca yakalamaktan çok farklı bu. Çünkü orada temel olarak, çeşitli hayvanların beklenen bir sonuç uğruna bir aleti ellerine almaları söz konusu. Geleceği biliyorlar ve eğer bir şey ters giderse sopayı atıp tekrar düşünmek zorunda kalıyorlar. Çok çizgisel bir tarih modeli. Ahtapotun yaptığı ise, Gramsci’den alıntılıyorum: “Olasılık gerçeklik değildir fakat kendi içinde bir gerçekliktir.” Çok belli ki ahtapotlar Gramsci okuyorlar. Bilinçlilik, aletler yardımıyla geleceğe adapte olmaktan değil, olasılığa, değişken, kesinleşmemiş geleceklere adapta olmaktan geçmektedir. Bu örnekte bunu çok çarpıcı biçimde ortaya koyan ise alettir; canlının kullanmak zorunda kalmamayı umduğu alet ve gelmeyeceği umut edilen gelecek. Fakat kendinizi psikolojide korkulan sonuç denilen şeye karşı hazırlarsınız. Obsesif-kompülsif davranış bozukluğu tedavisi ve tartışmalarında korkulan sonuç kavramı sıklıkla kullanılır ve bilinçlilik durumu için bana göre olmazsa olmazdır. Çünkü aletler, sofistike bir beyin ve alternatif geleceklere, olasılığa yönelik duyu arasında bir bağ görevi görür. Bilinçliliğin ortaya çıkışı, alet kullanımı ve kaygı aracılığıyla geleceğe adapte olmayla gerçekleşmektedir. Yani korku, duyguların en eski ve en güçlüsü değildir. Bence korku muhtemeldir ki bilinçlilik için olmazsa olmazdır, bu yüzden ona saygı duymalıyız.
Şimdiye kadar modernitenin lezzetli Marksist teorisinin merkezinde fantastik öğelerin yer aldığına yönelik bir argüman oluşturduk. Marksist kategorilerin de korku ve bilince yönelik teorilerin merkezinde olduğu argümanını savunduk. Böylece insan bilincinin tarihsel inşasının da haritasını çıkardık. Muhtemelen kafadanbacaklılardan öğrenilebilecek daha çok şey vardır.
İki sonuç çıkardık: Marsizme göre fantezi, moderniteyi anlamak için merkezi bir kategoridir. Marksizm de korkudan ziyade, dehşet\endişeyi anlamak için merkezidir, çünkü dehşet\endişe somutlaşmamış bir şeye, tanımsal olarak bilinmeyen bir şeye karşı hissedilir.
Zırhı Çatlamış bir Materyalist
Bu iki unsuru belirgin Marksist bir yaklaşımla modern rasyonalite ile politik ve kültürel ajansa bağlayan geniş ve birleşik kabul görmüş bir teorimiz olsa harika olurdu. Harika olmaz mıydı? Var böyle bir teorimiz ve çok da beklenmedik bir yerde var. 1936 yılında ünlü fakat gözardı edilmiş, oldukça zeki fakat yanlış tanıtılmış Marksist edebiyat eleştirmen, şair ve bilge Christopher Caudwell İspanya’ya gitti. Kendisi “Yanılsama ve Gerçeklik”, “Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler” kitaplarının da yazarıdır. Cumhuriyetçilerle birlikte savaşmak üzere İspanya’ya gitti, canını ortaya koydu. Makineli tüfek başındayken trajik biçimde öldürüldüğünde henüz 30 yaşındaydı ve gelecek yıllarda Sosyalist Hareketi olağanüstü çalışmalarından mahrum bıraktı. 1936’da oldu bu. Aynı yıl Londra’da Thomas Nelson isimli tamamen anaakım bir yayıncı, Christopher St. John Sprigg isminde birinin yazdığı “Tekinsiz Öyküler” adlı hayalet hikayeleri derlemesini piyasaya sürdü. Bu ikisinin aynı anda olmuş olması önemli. Çünkü Christopher Caudwell, Christopher St. John Sprigg idi. Bu Marksist militan, şair, kuramcının hayatında yayınladığı son kitap hayalet hikayeleri derlemesi oldu. Hayalet hikayelerinden, “ürkünç öykülerden” hoşlanan genel okuyucu kitlesine yönelik tamamen anaakım bir koleksiyonu piyasaya sürdü. Öyküleri topladı, derledi ve herhangi bir kitapçının anaakım rafına gizlice bıraksanız kimsenin “Bolşevik propagandası bu!” demeyeceği kısacık bir de önsöz yazdı.
Kitabın başlangıcını ürkünç gözlemlerle yapıyor. Söylediği şeylerden biri tekinsiz öykülerin modern bir fenomen olduğu. Akılcı bir çağda tekinsiz öykülerin gelişiminin gerçek sebebini araştırıyor. Modası geçmiş tabirler kullanıyor, kusuruna bakmayın ama bence önemli olan demeye çalıştığı şey. Alıntılıyorum: “doğaüstü olaylar ve mucizevi müdahalelere tam da modern zamanlarda büyük şüpheyle yaklaşılırken tekinsiz öykülerin modern bir gelişme olması başta mantıksız gelebilir ama aslında biri diğerini sebep ve sonuç gibi takip etmektedir.” Araları atlıyorum: “ilkel toplumlar gibi vampirlere, hayaletlere ve kurt adamlara yürekten inandığınızda kapı komşunuz kadar gerçek olurlar. Hayalet öyküsü yazarı mantıklı biri olmalıdır.” Hayalet öykülerinin işleyişi sebebiyle kapı komşunuz olmamalarından ötürü önceki paragrafın aksine tabii. “Hayalet öyküsü yazarı mantıklı biri olmalıdır. Aksi halde imkansızın akınıyla dehşet verici biçimde parçalanan aslolanın iskeletini oluşturamaz. Fazla saflık, okurlarını en başından şüpheci kılar ve yazarın, ön madencilik yapıp okurların mantıklı olana duydukları güveni yok etmenin önemini azımsamasına yol açar ki yazarın elini göstermeden önce bunu yapmış olması gerekir. Adet gereği materyalist olması gerekse de zırhında çatlaklar bulunmalıdır. Basit inançtan ve dürüst şüpheden tamamen yoksun olmalıdır. Diğer bir deyişle tipik bir modern yazar olmalıdır.” Bence bu olağanüstü bir pasaj ve modern yazarın, insanın ve materyalistlerin modeli, bir materyalist ve hayalet hikayelerini seven bir Marksist militan tarafından yazılmış. Zırhında çatlaklar olan bir materyalist olmalısınız. Zırhtaki çatlaklar bu modelde tedavi edilmesi gereken bir hastalık, iyileştirilmesi gereken bir vaka değil, modern rasyonalitenin kurucu unsurlarındandır. Onların ötesindeyse haşmet\huşu ve dehşet vardır. Somut bir gerçekliğe duyulandan değil, bilinmeyenden duyulan dehşet vardır. Bu noktada ahtapotun ötesine geçiyoruz çünkü “mantıklı ve bilimsel” olanı anladıkça, kaçınılmaz olarak reddedilen dehşetengiz şey daha da soyut ve bilinmez, dolayısıyla doğaüstü bir hale geliyor. Ahtapotlar bilinç durumuna doğru son atılımlarını, hayal ürünü canavarlara karşı hindistan cevizi kabukları taşıdıkları zaman gerçekleştirecekler. İnsanlığın temel olarak dehşete bulanmış mantıksallığını sadece bu gotik Marksist kategoriler yardımıyla anlayabiliriz.
Marksist olmasa da Marksistler tarafından haklı olarak sıklıkla kullanılan diğer bir ünlü model de Goya’nın Caprichos’da yazdığı modeldir: “Aklın uykusu canavarlar üretir” der. Bu zekice gözlem öncekiyle çelişkili değil, bence onu güçlendirip keskinleştiriyor. Canavarları daha da yakına getiriyor. Artık canavarları doğuran aklın uykuya dalması değil, canavarla uyusak da uyumasak da zırhımızın dışında. Bizi tipik olarak modern insan yapan temel şeylerden olduklarından kovuşturulamazlar. Bu durumda hayaletlerin ve canavarların anahtar rolleri var. Bu gerçek, canavarlara adanmış ve oyun oynamaya yönelik olan Cadılar Bayramı festivaline dönüşmüştür. Onu yansıtıp oyun oynayabilmemiz, gerçekten korkup bunu oyuna dönüştürmemiz burada anahtardır bence. Burada bir çelişki yok. Çocuklar oyun oynarken kendilerini korkuturlar da. Bu yüzden çocuk kültüründen korkunç olanı çekip çıkarmaya çalışmak bir hatadır. Çocuklar korkutulmayı severler. En azından bazıları. Bu sebeple canavarlara adanmış Cadılar Bayramı ve korkunçluğun oyuna dönüştürülmesi dehşete bulanmış insanların bir kutlamasıdır ve biz Marksistlerin bunu anlaması gerekmektedir.
“O Frankenstein Kostümünü Giyeceksin!”
Fakat bu, Marksistler olarak, kültürel anlamda Cadılar Bayramı’nı doğru kutladığımız anlamına da gelmiyor. Pek çok yönden yanlış kutluyoruz. Yanlış yaptığımız en bariz nokta kostümler. Sosyal farkındalığı olan herkes, kadınların ve özellikle genç kızların Cadılar Bayramı kostümlerinin pornografikleşmesi skandalından haberdardır. Daha organize biri olsaydım size şimdi çeşitli slaytlar gösterirdim ama zaten gördünüz hepiniz. Seksi cadı, seksi vampir, seksi şu, seksi bu, biliyorsunuz hepiniz. Çok bariz ve açık biçimde cinsiyete dönük bir durum var, cinsiyetçilik ayan beyan ortada. Herkesin görebileceği kadar bariz. Kadın bedeni ve kadın cinselliğinin şirketlerin buyruğunda metalaştırılması amacıyla Cadılar Bayramı alıkonulmuş durumda. Bu çok yanlış ve toplumun Cadılar Bayramında yaptığı pek çok yanlıştan sadece biri. Bu çok önemli tabii, küçümsemiyorum ama çok da bariz. Bizi bırakın, liberallerin de çoğu bunun zaten farkında. Tartışması dönüp duruyor. Ben, Amerikalı değilseniz gelip de ilk kez Amerika’da Cadılar Bayramını kutlama deneyiminizden bahsetmek istiyorum. Çünkü Amerikan Cadılar Bayramı’nda kendine has yamukluklar var. Kostüm giyip “oyun ya da şeker” oynayan çocukları gördüğümü hatırlıyorum. Küçük bir oğlan kovboy olmuş, küçük bir kız hemşire kostümü giymiş ki cinsiyet ekseninden bahsetmiyorum şu an. Superman kostümü giyen var… Onlara baktım ve… Zombi kovboy hadi neyse. Vampir hemşire… “Kıyametin Süpermeni” olabilir belki. Cadılar Bayramı’nda doğaüstü kostümlerin olmamasının konudan ne kadar sapmak olduğunu anladığınızı sanmıyorum. Doğruca söyleyeceğim, hanginiz çocuklarınızın böyle giyinmesine müsaade ediyorsanız saydığım onca sebepten ötürü sınıf hainlerisiniz. Bu, çok banal bir şekilde Cadılar Bayramı’nın oyunvari doğasının tümden ve kaçınılmaz metalaşmasına bir teslimiyet anlamına gelmekte. Büyük, aptal kostümlerin esiri olmuşsunuz ve bu çok gücüme gidiyor. Çünkü bu korkunç olanın evcilleştirilmesi demek. İnsan bilincinin temelinde korkunun yer aldığını söyleyen model bunun tarif veya zaptedilemeyen bir şey olduğunu söylüyordu. Bu yüzden slasher filmlerinin doğaüstü ve hayalet öyküleri gibi korku türünde sayılmaları bir kategori hatası. Bu yüzden bu eğilim, pis sırıtışlı, boş, sadistik işkence pornosu filmleriyle telos’una ulaşıyor. İşte çocuklarınıza doğaüstü olmayan kostümler giydirdiğinizde bunu yapıyorsunuz. Bu suça ortak oluyorsunuz. Bu, insanlık ve canavarlıktaki korkunun, hegemonik evcilleştirilmesine yol açan kaygan bir zemin ve sosyalistler olarak buna bir son vermeye çağırıyorum. Eğer çocuğunuz Cadılar Bayramı’nda doğaüstü olmayan bir şeyler giymek istiyorsa da üzgünüm, bazen politik olarak doğru olanı yapmak mecburiyetindeyiz. ‘O Frankenstein kostümünü giyeceksin o kadar! Başka laf istemiyorum!’
Dehşet için Sosyalistler!
Artık sadede geliyorum, neredeyse bitiyor. Sürem de… harika. Bahsetmek istediğim birkaç şey daha var. Sorular ve tartışmalar için bolca vaktimiz olacak. Bu konuşma milyonlarca farklı şekilde gidebilirdi, çok farklı noktalara gittiği için memnunum. Kamuflaj ve kılık değiştirme tartışmasında konuşmacı ve dinleyici olmaktan ötürü memnunum. Mesela İngiltere’de bizler, tarihsel olumsallık sonucu hem Cadılar bayramı hem de Guy Fawkes günü kutluyoruz. Guy Fawkes politik olarak bir hayli karışık ve tartışmalı bir festival. Ülke çapında türlü türlü reaksiyoner tepkiye de yol açabiliyor ama şimdi Guy Fawkes maskeleri anonymous’ın ve kitlesel hareketlerin bir parçası oldu. Cadılar Bayramı’na bu açılardan da bakabiliriz. Cadılar Bayramı’nın tarihine kurban festivali olarak bakabiliriz. Kurban bazı tarihsel öykülerde yükselen bir öneme sahip. Nekro-politik üzerine konuşabiliriz. Ölülerle ilişkimiz üzerine çok ilginç birtakım felsefeler ve solda yansımaları var. Ölülere adanmış bir festival olarak Cadılar Bayramı’nın nekro-politiği üzerine konuşabiliriz. Seve seve konuşurum. En sevdiğim canavar filmlerini de sıralayabilirim, nereye isterseniz konuyu oraya çekeriz. Şimdi bahsetmeyeceğim anahtar bir konu var, umarım konuşmam bitince tartışırız. Hepsine müsaade etsek bile, peki ya sosyalizm altında Cadılar Bayramı? Komünizmin çöküşü altında Cadılar Bayramı’ndan ne haber? Devrimden sonra korkuya ne olur? Ki bu konuda düşüncelerim var. Sosyalistlerin konuşma sonunda bir çağrıda bulunması âdettendir. Sanıyorum benim çağrım canavar kostümleri. Demek istediğim, korku ve oyun arasındaki salınıma yönelik çok güzel bir model var ve ona ulaşmalıyız. Ünlü solcu şair Carl Sandburg’ün şiirinde yer alıyor. “Sarı Tema”nın son dizeleri:
Ekim’in son günü,
Gün batınca,
el ele tutuşur çocuklar,
Döner etrafımda.
Söyler hayalet şarkıları,
Aşk şarkıları hasat ayı’na.
Oyma-kabak-fenerim,
Dişlerim berbat,
Biliyor çocuklar,
Kandırmaktayım.
Şaka yapmıyor, soytarılık yapıyor. Soytarının tarihteki rolünü biliyoruz. Gerçekleri oyunlar aracılığıyla açığa çıkarır. Yani balkabağı feneri korkutsa da soytarılık yapar. Sonuç olarak sanıyorum çağrım şu: “dehşet için sosyalistler” akımında bana katılın. Pekâlâ, teşekkürler.
Çeviri: Can Güler
[1] Kendi tanımıyla “tuhaf kurgu” yazarı ve Marksist bir araştırmacı olan China Mieville’in bu metni Socialism 2013 konferansında yaptığı bir konuşmanın Can Güler tarafından Türkçeleştirilmiş ve yazıya aktarılmış, Kıvanç Yiğit Mısırlı tarafından redaksiyonu yapılmış halidir. Mieville’in fantezi ve bilimkurgu alanındaki eserlerinin çoğu Yordam yayınları tarafından yayınlanmış, Ekim devrimine ilişkin kitabı ise Ayrıntı yayınlarından çıkmıştır. Ayrıca Mark Bould ile birlikte derlediği Kızıl Dünyalar. Marksizm ve Bilimkurgu isimli çalışması Doruk yayınlarından çıkmıştır (İstanbul, 2013). Konuşmanın aslına şuradan ulaşılabilir https://www.youtube.com/watch?v=paCqiY1jwqc Ara başlıklar bizim tarafımızdan eklenmiştir.
Sosyalist hareket bünyesinde birlik meselesi konjonktürel olmayıp tarihsel bir niteliğe sahip olmakla birlikte kimi dönemler bu türden girişimlerin gerçekleşmesi diyemesek de en azından tartışılması için daha elverişli olur. Bu dönemleri belirleyen ise elbette ki öncelikle nesnel gelişmelerdir fakat böylesi bir tartışma iradesinin doğması herhalde kolektif öznel ihtiyaçlardan da kaynaklanır. Bir müddettir hem kimi sosyalist partilerden yapılan çağrılardan, hem farklı çevreler arasındaki yan yana gelişlerden hem de son birkaç haftadır çeşitli bireysel imzalı yazılardan[1] hareketle sosyalist hareketin farklı kesimlerinde bir arayışın söz konusu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Farklı tarihsel-siyasal referanslarla ifade edilmekle birlikte tartışma iç içe geçen biçimde iki eksen üzerinde yürüyor: sosyalist strateji ve siyasal özne. Uluslararası işçi hareketinin zaten bu iki konuya değinmediği, farklı gündelik ve programatik meselelere bu iki konudan azade yaklaştığı bir tartışması oldu mu ki diye sormak elbette mümkündür. Tarihsel olarak da bu doğrudur ama hem arayışın hem tartışmanın kolektifleştiği, başkalarınca da paylaşıldığı ve dolayısıyla reel bir etkileşimin meydana gelme ihtimalinin mevcut olduğu bu heyecan verici durumların değerini bilmek lazım.
Bu çerçevede daha kapsamlı, sistematik ve kolektif bir değerlendirmeye giden yolda mevcut tartışmalar ekseninde birkaç noktayı vurgulamak anlamlı olabilir.
Tartışmanın Ekseni
Öncelikle bu “tartışmayı neden bu günlerde yapıyoruz” sorusuna verilecek yanıtlar tartışmanın bir unsuru olabilir. Nesnel faktörler arasında ufukta yaklaşan bir seçim varken, artık birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde Türkiye kapitalizminin iktisadi krizinin ve rejimin siyasi buhranının derinleşmesi, bununla birlikte Sarayın ‘’aşağıdakiler’’ nezdindeki hegemonik gücünün ve krizi(ni) aşabilme kapasitesinin hızla erozyona uğraması; ve buna karşı düzen için muhalefet partilerinin, Türkiye burjuvazisinin bazı kesimlerinin açık ya da dolaylı desteğini de arkasına (ya da önüne) alarak birleşik duruşunu sayabiliriz. Yani bir iktidar değişimi ihtimalinin -ki buna karşı Saraydan gelebilecek muhtemel dirençleri de yok saymadan- , hele de emekçiler, Kürt halkı, kadınlar, sosyalistler, muhalifler ve de ekoloji açısından ağır bedellerle yaşanan yılların ardından ufukta görünüyor olması hiç şüphesiz sosyalist strateji ve siyasal özne tartışmasının gündeme gelmesinde belirleyici bir etken. Elbette TÜSİAD’ın açıklaması sonrası sermaye sınıfının farklı fraksiyonları arasındaki “iç savaş”a dair değerlendirmeler de bu tartışmayı besledi. İktidar değişiminin bir çeşit Türkiye kapitalizminin ve devletinin restorasyonu şeklinde vuku bulacağı, bunun da elbette ki Saray rejiminden kurtulmayı ve kimi siyasal-demokratik haklarda bir gelişme içerebileceği anlamına geldiği fakat nihayetinde emekçilerin, aşağıdakilerin çıkarları bakımından fazlasıyla sınırlı bir dönüşüm olacağı kanaati genel olarak paylaşılıyor.
Bununla birlikte, türlü baskılara rağmen aşağıdan gelişen neredeyse her bir tekil direnişin rejimin mevcudiyetini ve meşruiyetini sorgulatacak derecede kamusal tartışmanın bir parçası haline gelerek siyasallaşmasının da sosyalist inşa ve siyasal özne tartışmasını tetiklediğini söylemek mümkün. Metal Fırtına ve Üçüncü Havalimanı inşası esnasında tanık olduğumuz gibi pik noktaların ardından daha sınırlı ama süreğen işçi direnişlerinin eksik olmayışı hatta geçtiğimiz haftalarda Mitsuba’daki gibi radikal eylem biçimlerinde de kendini gösteren bir işçi hareketinin; son yıllarda kentlerin sokaklarını kaybetmemiş tek toplumsal mücadele diyebileceğimiz kadın mücadelesinin; iklim krizi ve felaket kapitalizmi ile derinleşen ekolojik yıkıma karşı memleketin adeta her bir yanındaki irili ufaklı mücadelelerin ve dayanışma pratiklerinin; Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyuma karşı direnişin ve halihazırdaki barınamayan öğrencilerin mücadelelerinin varlığını hızlıca sayabiliriz. Aslında, sosyalist hareketin çeşitli dayanışma faaliyetleri dışında, bu direnişler ile birbirilerinden izole halini de yıkacak bütünlüklü bir ilişki kuramıyor oluşu, fakat bunun yol yordamını bulmaya dair bir arayışın da tartışmayı tetiklediğini çıkarsamak yanlış olmayacaktır.
Böylece, son günlerde yeniden tedavüle giren bir kavramla bu “momentum” kaçırılmadan emekçi kitlelerin, ezilenlerin lehine bir çıkış, bir “strateji” oluşturma ve elbette bunun -birleşik- siyasal araçlarını inşa etme fikri öne çıkıyor. Fakat hem sosyalist çevreler arasında gözlemleyebildiğimiz kadarıyla hem de yine gündemdeki tartışmalara baktığımızda bu birleşik hamle etme dinamiği ister istemez seçim ittifakı tartışmalarıyla kesişiyor, oraya odaklanıyor, ve yanılmayı dilemekle beraber bir nevi onunla sınırlanıyor. HDP’yle birlikte TİP’in, EMEP’in veya başka siyasetlerin bir üçüncü cephe oluşturması ve olabildiğince çok vekil çıkarması, sömürülenlerin ve ezilenlerin sesini kurumsal siyasetin mecralarında duyurması gayet değerli, kesinlikle küçümsenmemeli ama bunu birleşik siyasal öznenin inşasıyla karıştırmamak gerekir. Seçimlere dönük birleşik bir kampanyanın kendisi bir ortak faaliyet yürütme deneyimi yaratarak bir sosyalist inşaya da katkıda bulunabilir elbette ama bu durumda da araçlarla amaçları ayırt etmek ve hatta birbirini dışlamasa dahi farklı amaçlar arasındaki ayrımların bilincinde olup olayları akışına bırakmamakta fayda var. Bir başka deyişle, örneğin sosyalist inşanın bir parçası olarak seçim kampanyası yürütülecek ise, (kimden) ne kadar milletvekili çıkarılacağı aritmetiğinden yola çıkarak değil; bir dizi yakıcı talep etrafında emekçiler, ezilenler ve sürmekte olan direnişler ile bir rabıta kurmayı; onların eyleme kapasitelerini arttırmayı önüne koyan ve dolayısıyla seçim sonrası için de birleşik siyasal öznenin inşasına miras bırakabilecek bir stratejik ufka sahip olmak elzemdir.
Tarihsel Bir Kriz
İlk paragrafta sözünü ettiğimiz “kolektif öznel ihtiyaç” ise herhalde Türkiye’deki sosyalist siyasal yapıların hiçbirinin tek başına işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin gündelik ve tarihsel çıkarlarını temel alan bir stratejiyi oluşturacak ve de bu yönde bir müdahalede bulunacak güce sahip olmamasıdır. Dolayısıyla birbirinden ayırt edilmesi zor üç temel yoksunluk söz konusu:
Emekçilerin toplumsal ve siyasal özgürleşimini amaçlayan bir devrimci stratejinin yokluğu;
İşçi sınıfı içinde anlamlı sayılabilecek herhangi bir rabıtanın olmayışı; sosyalistlerin emekçi kitleler nezdinde ideolojik düzeyde ve siyasal güç olarak ciddiye alınabilir bir karşılığının olmayışı;
Sosyalist hareketin bölünmüşlüğü nedeniyle bu durumu tersine çevirecek ve sınıf içerisinde kökleşerek kayda değer bir güç haline gelebilmek için gerekli müdahale kapasitesine sahip olmayışı.
Sosyalist hareketin ideolojik ve örgütsel zayıflığı olarak özetleyebileceğimiz bu durum elbette ki bir dizi tarihsel mağlubiyetin ürünüdür. Bu mağlubiyetlerde tabii ki işçi sınıfının içindeki farklı akımların hatalarının da payı vardır ancak meselenin bu kısmını burada tartışmaya gerek olduğunu düşünmüyoruz. Ama esas vurgulanması gereken şu yukarıda saydığımız üç konuyu tartışacak ve bunların üstesinden gelmeye yönelik pratik hamleler yapacaksak bunların yalnızca bizim 12 Eylül’den, AKP’den veya Türkiye solunun doktrinerliğinden kaynaklı yerel sorunumuz olmadığını, uluslararası işçi hareketinin tarihsel bir krizinin parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğidir. Bu bağlamda kendi krizimizle cebelleşirken başka ülkelerdeki “dava arkadaşlarımızın” krizlerini de sahiplenmek, birbirimizin deneyimlerinden beslenerek -tüm tarihsel ayrımların ötesinde bizleri birleştiren- bu kapsamlı krizi çözmek durumundayız.
Bilahare daha ayrıntılı tartışmak üzere, farklı karakterlerdeki birkaç birleşik deneyimi ve sorunlarını zikretmek gerekli olabilir. Örneğin bir dizi devrimci örgütün içinde bulunduğu birleşik bir parti olan Brezilya’daki Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSOL) yaklaşan seçimlerde Bolsonaro’yu defetmek için Lula’yla birleşik cephe örüp örmeme noktasında yaşadığı sert tartışmalar; Arjantin’de %6 civarında oy alan Solun ve İşçilerin Cephesi (FİT-U) içindeki devrimci örgütlerin seçim dışında bir işbirliğine yanaşmıyor olması; Occupy hareketlerindeki mücadele dinamiğini bir siyasal kanala yönlendirmeyi başarabilmiş tek yapı olan İspanya’daki Podemos’un bürokratikleşmesi sonucu hem iç çoğulculuğunu bastırması hem de kurumsal siyasete teslim olması; ABD’de 2008 krizi sonrası yaşanan toplumsal altüst oluştan sert bir biçimde etkilenen, önce Occupy sonra Bernie Sanders kampanyası etrafında seferber olan, Trump karşıtı sokak mücadelesinin parçası olan özellikle genç kesimlerin girişi ile eskisine nazaren çok daha militan bir örgütsel nitelik kazanan Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA)’nın yarattığı heyecan ile çeşitli sosyalist akımların da DSA içinde hareket etmesi, ama aynı zamanda DSA’daki çoğunluğu temsil eden yönelimin Demokratlar’dan kopuşu ve bağımsız sosyalist bir hareketin inşasını programatik ve stratejik bir gereklilik olarak görmemesi… Bir dizi başka ülkeden bir dizi başka örnekle bu tartışma zenginleştirilebilir. Şimdilik burada tekrar vurgulanması gereken şudur: Kapitalizmin iktisadi, siyasal ve ekolojik krizi salt ‘’yerli ve milli’’ olmadığı gibi sosyalist hareketin krizi ve bunu aşmaya yönelik arayışlar da yerel bir ölçekte ele alınmamalı, uluslararası deneyimlerle birlikte düşünülmelidir. 90’lı yıllardan 2000’li yılların ortalarına Birleşik Sosyalist Parti ve Özgürlük ve Dayanışma Partisinin de birer örneğini oluşturduğu dünyadaki bir dizi birleşik partinin muhasebesini, geleceğe yönelik bir inşa perspektifi ile yapmaya ihtiyacımız var; fakat başarısızlıklarını ve yenilgilerini de birleşik ve çoğulcu karakterlerine atfetmeden.
Strateji Derken Neyi Kastediyoruz?
Devrimci bir stratejiden yoksunluğun, Daniel Bensaïd’in “stratejik tartışma tutulması” olarak adlandırdığı meselenin hemen hemen 40 yıllık bir tarihi var. Yetmişlerde hala 20. yüzyılın devrimci deneyimlerinden süzülmüş, ayaklanma niteliğindeki genel grev (Rus ve Alman devrimleri) veya uzatmalı halk savaşı (Çin, Vietnam…) gibi stratejik hipotezler Portekiz, Şili, daha sonra Nikaragua veya Salvador vesilesiyle tartışılıyordu. Seksenli yıllardan itibaren neoliberal kapitalizmin emekçilerin örgütlenme ve eyleme kapasitesinde muazzam bir kırılma yaratarak inşasıyla, sınıf bilincinin tarumar edilmesiyle, kapitalizm dışı bir toplumsal ve ekonomik örgütlenmenin geniş kesimler açısından (Sovyet deneyiminin yüküyle) arzulanır, tahayyül edilebilir olmaktan çıkmasıyla birlikte devrimci strateji meselesi de “sıfır seviyesine” düştü.
Bugün tartışmak durumunda olduğumuz strateji ise, koşullar gereği diyelim, daha sınırlı bir çerçevede yer alıyor. Komünist Enternasyonal’in VI. Kongresi’ne sunulan program taslağına dair sunduğu eleştiride Troçki şöyle der: “Savaştan önce yalnızca proleter partisinin taktiklerinden söz ederdik; bu kavram o zamanlar hüküm sürmekte olan gündelik talep ve görevlerin sınırını aşmayan sendikal, parlamenter yöntemlerle yeterince uyuşmaktaydı. Taktik kavramından anlaşılan, tek bir gündelik göreve ya da sınıf mücadelesinin tek bir dalına hizmet eden önlemler sistemidir. Devrimci strateji ise aksine, bir araya gelişleri, uyumları ve ürünleriyle proletaryanın iktidarı almasına yol göstermek zorunda olan bileşik bir eylemler sistemini kucaklar.”
Emekçilerin ve ezilenlerin kendi gündelik ve tarihsel çıkarları çerçevesinde örgütlenmesinin önünü açacak, sınıf mücadelesi içinde kazanımlar elde etmesini ve toplumsal-siyasal güç ilişkilerini kapitalizmden kopuş perspektifiyle değiştirme niteliğine sahip bir özne haline gelmesini sağlayacak bir “bileşik eylemler sistemi”. Konumuz bu. Dolayısıyla stratejiyi salt devrimci kriz anı üzerinden değil tam da emekçilerin ve ezilenlerin bu krizin koşullarını tetikleyebilecek ve devrimci bir hamle edebilecek bilinç ve örgütlenme seviyesine sahip olması için uzun vadeli hazırlık süreciyle birlikte düşünmek gerekmekte. Sermayenin faili olduğu, gezegeni ve canlıları imhaya sürükleyen ekolojik krizin dayattığı aciliyeti, tıpkı içinde bulunduğumuz pandemi gibi patlamaların felaket kapitalizmi ile daha da artan olasılığını da bir an olsun akıldan çıkarmadan canla başla sarılacağımız bir hazırlık süreci…
İşte biz bu uzun vadeli hazırlık sürecinde işlevsel olabilecek bir siyasal aracı yaratma aşamasındayız. Stratejik bakımdan önceliğimiz bu çerçevede, farklı çevrelerden dostlarımızın önerdiği gibi “alternatif ekonomik modeller” üzerine düşünmek yahut demokratik bir anayasa tartışmasına girmek, hele hele de solu iktidar ortaklığına taşımak, bürokrasiye solcu kadroları sokmak olmamalıdır. Bizim ihtiyacımız emekçilerin ortak talepler etrafındaki mücadele kapasitesini arttırmaya, özgüvenlerini yükseltecek kazanımlar elde etmelerine katkıda bulunacak, dolayısıyla herhangi bir öncülük iddiasına da girmeden bir siyasal zemini sabırla inşa etmek. Zemin ifadesini kullanıyoruz çünkü kağıt üzerinde hayali bir birleşik sosyalist özneye form atamanın anlamı yok. Bu bir kampanya etrafındaki işbirliğinden de teşekkül edebilir, bir cephe inşasıyla da başlayabilir, yukarıda belirttiğimiz gibi seçim çalışmalarındaki yan yana gelişler çerçevesinde de derlenebilir. Maksat bugünden yarına birtakım maymuncuklarla sıçrayış yapma hülyasına kapılmadan sosyalist hareketin sınıfsal-toplumsal mütekabiliyetini arttıracak sabırlı ve uzun soluklu bir inşaya yönelmektir. Elbette perspektif olarak bizim için çoğulcu ve birleşik, ekososyalist ve feminist, emekçiler nezdinde anlamlı bir güç edinebilmiş bir devrimci kitle partisidir ulaşılması gereken. Fakat şu an için böylesi bir müdahale kapasitesine sahip bir siyasal aracın mevcut güçler bakımından hangi ayaklar üzerinde inşa edilebileceği tartışmasını sürdürmeliyiz.
Görsel: El Lissitzky “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin”
[1] Bu tartışmaları büyük oranda sendika.org’dan takip etmek mümkün fakat ayrıca yeni yaşam, e-komite ve siyasi haber’den de çeşitli katkılara bakılabilir.
Dördüncü Enternasyonal üyesi ve Fransa’daki Yeni Antikapitalist Parti (NPA) liderlerinden Olivier Besancenot’la yapılan ve Textum Dergi tarafından Türkçeye çevrilen söyleşiyi okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.
İmdat Freni
Karl Marx, kızı Jenny ile birlikte Paris Komünü’ne hayali bir yolculuk yapsaydı neler olurdu? Michael Löwy ile Olivier Besancenot’nun bu fikirden hareketle kaleme aldıkları “Marx à Paris, 1871: Le cahier bleu de Jenny” [Marx Paris’te, 1871: Jenny’nin Mavi Defteri] başlıklı kitap vesilesiyle kitabın yazarlarından Besancenot ile gerçekleştirilen bu söyleşi, 150. yılını kutladığımız Paris Komünü’nün barikatları arasında okuru kısa bir yolculuğa çıkarıyor.
Marx’ın Komün döneminde Paris’e yaptığı [hayali bir] ziyareti anlatan bir siyasi kurgu olduğunu da düşündüğümüzde bu kitap için epey özgün bir “format” seçtiniz. Neden bu seçim?
Bu düşünce, Michael’la yaptığımız bir tartışmanın ardından geldi ve kanaatimce böyle bir fikri, şu ana kadar zaten yapılanlardan ve Komün’ün 150. yıldönümü için yine tekrar edileceklerden başka bir çizgide bir şeyler üretmek için ilk öne atan da Michael oldu.[1] Temelde derdimiz, Marx’ın Paris Komünü hakkındaki görüşlerini sahnelemek için anlamlı ve özgün bir şeyler bulmaktı. Bu nedenle, Marx’ın Komün hakkındaki siyasi düşüncesini ortaya koymak için kızı Jenny’nin önderliğinde Marx’ın, Komün’e bu gizli ve olası olmayan yolculuğunu ve bu yolculuk sırasında Komün’den önde gelen bazı isimlerle görüşmeler yaptığını kurguladık. Aslında Marx’ın siyasi düşüncesinin hangi noktada sıcaklık kazandığını kaydetmek olağanüstü. Enternasyonal’e çağrısı ile Fransa’da İç Savaş böyle sıcak bir tefekkür ama aynı zamanda siyasi, stratejik ve küresel bir sorgulama. Bu, Marx’ın en büyük güçlerinden biridir: Kâğıt üzerinde, düşünce kuruluşlarında ve hatta Enternasyonal bürolarında hayal bile edemeyeceğimiz bir kurtuluş sürecinin, [toplumsal] olayların patlak vermelerinden doğabileceğini anlayabilmek. Nihayet Komün’den söz ederken bulunan bu ünlü kurtuluş gücü üzerine Marx’ın yazıları, işçi hareketinin ve devrimci hareketin bir dizi kesimiyle mukayese edildiğinde son derece gelişmiştir ve hatta yer yer bazı liberterlerden dahi daha özgürlükçü bir mizaç taşımaktadır. Kurtuluş, devlet aygıtıyla yüzleşme ve siyasal, demokratik egemenlik biçimleri inşa etme ihtiyacı üzerine derinlemesine bir tefekkür…
Kesinlikle. Çok sentetik bir şekilde ifade etmek gerekirse: Komün, Marx için neyi değiştirdi?
Toplumsal sınıflar açısından, sivil toplumu ve demokrasiyi bastıran baskıcı bir sistem, Marx’ın ifadesiyle bir “boa yılanı” olan devletin doğasını değiştirmek için, devlet aygıtının el değiştirmesinin yeterli olmadığı düşüncesi olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle devlet sönümlenmeli, devleti yok etmeye doğru hareket edilmelidir. Bu yok oluşun olası yollarından birisi, Komün’ün eylemlerindeki politik boyuttur: Seçilmiş görevlilerin geri alınabilirliği, bu görevli ve hâkimlerin ücretlerine üst sınır getirilmesi ve benzeri uygulamalar yoluyla devlet aygıtı olan bürokrasinin kalbini sorgulayan bütün bu somut politikalardan söz ediyoruz. Komün ile birlikte, Komün’ün [kısıtlı] süresi nedeniyle gün ışığını tam olarak göremeyen böyle bir yok edilişin başlangıcı vardı.[2] Marx bunu hemen anladı ve analiz etti. Bu durumun, Marx’ın düşüncesine, genel olarak işçi hareketinin tartışmalarına ve kültürüne kayda değer bir etkisi oldu.
Marx, tüm tartışmaları, dünyada neler olup bittiğini, toplumsal ve siyasi durumları takip ederdi. [Komün’ün patlak verdiği] bu dönemde de kapitalist düzen ve krizleri üzerine tahliller yapmakla meşguldü. Ayaklanmanın Paris’ten geleceğini tahmin etmemiş ve buna şaşırmış olsa da derhal Komün’ün tahliline girişti. Marx’ın gücü, olayların ışığında analizler üretmek, olayların kapsamlarını anlamaktı.
[Kitabınızda] bütün bunları sahnelemek için, ayaklanma sırasında Marx ve Komün’den belirli isimlerin Paris’te buluştuklarını kurguluyorsunuz. Kitabı okuduğumuzda, kayda değer bir kadın varlığı fark ediyoruz: Louise Michel, Élisabeth Dmitrieff, Nathalie Lemel ve elbette babasına eşlik eden Jenny Marx. Paris ayaklanmasında kadınların rolünü özellikle vurgulamak mı istediniz?
Bu özel olarak kuramsallaştırılıp inşa edilmedi, ancak somut karakterleri düşündüğümüzde Komün’ün toplumsal ve siyasi tarihinde kadınların merkezî bir rol oynadığını fark ettik. Ayaklanmanın başlangıcından beri durum buydu. Özellikle Louise Michel çevresindeki Montmartre vatandaşlarından olma ihtiyat komitesinin çağrısı üzerine silahların, Versaylılar tarafından ele geçirilme olasılığına karşı Montmartre sokaklarında korunmasından başlayarak bu durumun böyle olduğunu görüyoruz. Ama aynı zamanda [Komün sırasında] kadınların, zamanın ruhuna karşı oynadıkları rol ve tuttukları yeri de görmeliyiz çünkü o dönem Enternasyonal’de ve çeşitli devrimci kulüplerde bile maçoluk mevcuttu. Komün gibi devrimci bir olay, tüm devrimci olaylar için de geçerli olduğu üzere, toplumda aylardır veya hatta daha uzun süredir kaynamakta olan olguların taşmasıdır. Bilhassa kadınların gittikçe daha fazla dahil olduğu çok sayıda devrimci kulübe ev sahipliği yapan Paris’te durum buydu. Aynı zamanda, Nathalie Lemel’in, toplumsal dayanışmanın ve karşılıklı yardımlaşmanın merkezinde bulunan “La Ménagère” kooperatifi ve “La Marmite” restoranını arkasına alarak açlıktan ölen yaklaşık 10.000 Parislinin yardımına koştuğu Prusyalıların Paris kuşatmasını da düşünebiliriz. Dolayısıyla Komün kasırgasının ortasında kurulan Kadınlar Sendikası, önceki tüm bu çalışmaların ürünüydü ve Élisabeth Dmitrieff (Enternasyonal temsilcisi) gelip Kadınlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldığında, [bu sendikanın] birçok etkinliği hâlihazırda kök salmış ve devam etmekteydi.
Élisabeth Dmitrieff demişken… “Komünün kadınları”nı düşündüğümüzde akla en çok gelen kişi Louise Michel’ken birçok zaman, hatta sıklıkla Élisabeth Dmitrieff’i “unutmakla” müştereğiz. Komün sırasındaki rolüyle orantılı olarak önemli bir yer tuttuğu kitabınızda durum böyle değil.
Dmitrieff’in, Louise Michel’den daha az tanındığı doğru. Birçokları için bu ad, bir şeyler çağrıştırır ama gerçekten bu çağrışımın neye dair olduğunu bilmezler. Bununla birlikte Dmitrieff’in adı, feminist mücadelenin ve Kadınlar Sendikası ile Komün’ün kalbine yerleşmiş kadın hakları mücadelesinin de ötesine geçerek öz yönetimle bağdaşır. Élisabeth Dmitrieff ve eylemi, bu ölçekte öz yönetimin ilk örneklerinden birini temsil ediyor.
Dmitrieff, kendisi Komün’ün bir ürünü olduğu kadar Komün’ü de etkiledi. Chernyshevsky’nin Nasıl yapmalı? romanına tutulmuş genç bir Rus göçmen kadından bahsediyoruz. Bir roman düşünün ki romanın kadın kahramanı, kendisini görücü usulü evliliklerle örülü bir ortamdan kurtarıyor. Rus köylülüğünün bazı yörelerinde var olan, adına obchchina [obşina] denilen geleneksel mal ve üretim havuzlama biçimlerinden ilham alarak bunu işçi kooperatiflerine taşıyor.
Bu romanı okumak, Élisabeth Dmitrieff’i tutuşturdu. Kendisini içine doğduğu ortamdan kurtaran Dmitrieff, Marksistlerle de tanıştığı İsviçre’de siyasi mültecilerle birlikte politize oldu; ardından Londra’ya gitti, Marx’la tanıştı ve onunla tartıştı… Kristin Ross, L’Imaginaire de la Commune [Komün’ün Hayali] adlı kitabında tüm bunları tek tek anlatıyor. Marx, yan yana geldiklerinde Dmitrieff’i takdir ediyor ve onu Komün sırasında Paris’e elçisi olarak gönderme noktasına geliyor. Öyle ki Marx, Dmitrieff onun gözü kulağı olabilir mi diye değerlendiriyor.
Gerçekten de birkaç gün sonra Dmitrieff kendisini, Nathalie Lemel ve diğerleriyle birlikte Kadınlar Sendikası’nın başında buldu. Léo Frankel ile üstüne konuştuğu ilk projesi, kadın işçilerin kendi maaşlarını kendileri verecekleri, kendi kendini yöneten işçi kooperatifleri oluşturmaktı. Bu kooperatifler, örneğin siperlere dizilecek kum torbaları veya Ulusal Muhafızlar’ın üniformaları için kumaş üretecekti. Demek ki Dmitrieff, aynı zamanda Komün’ün kısa süreli olması nedeniyle maalesef vazgeçilen bir deneyimi de temsil ediyordu.
Marx’ın kitabınızda karşılaştığı farklı karakterleri nasıl seçtiniz? “Bütünlüklü bir bakış” vermek için ölçütler mi bulmaya çalıştınız yoksa bu karakterler işin kendi olağanlığında kendilerini mi dayattılar?
Bir rol dağıtımına gitmedik, bunu daha ziyade içgüdüsel olarak yaptık diye düşünüyorum. Birlikte yazdığımız her seferde, Michael ve ben bölümleri birbirimizle paylaştık ve belli adlar kendilerini dayattılar, böylece de kitaba dahil oldular… Kendimize sorduğumuz soru, siyasi kurgu roman türünün de böyle bir sınırı olduğu için, Komün’ün tarihini zaten bildiğimiz adlarla biraz fazla “yukarıdan aşağıya” yeniden yazma riskiydi. Ama bize yol gösteren, Marx’ın Komün üzerine yazılarıydı. Bu nedenledir ki Marx’ın o sırada genellikle belirli bir mesafeden sürdürdüğü siyasi ilişkiler zincirini takip etmek ve böylece bu andığımız kişilerle tartışmasını sağlamak zorundaydık.
Toplamda, Komün üzerine, Marx’ın düşüncesi üzerine bir kitap ama aynı zamanda güncel olan üzerine de bir şeyler söylemeyi amaçlayan bir kitap mı?
Komün, zamanı aşan bir kurtuluş övgüsüdür ve tüm bürokratik kusurlar karşısında iyi bir hatırlatmadır.
Komün, aynı zamanda enternasyonalizmde kendimizi beslemenin de bir yoludur. Çünkü evet, Komün, kuşatmaya ve Bismarck’ın birliklerinin ilerleyişine karşı savaşı kazanma arzusuyla ortaya çıkan bir halk ayaklanmasından doğmuştur. Ama Komün’ün büyük isimleri arasında, adı meçhul Komünarlar arasında da olduğu gibi, genellikle siyasi ama aynı zamanda iktisadi binlerce sürgün vardı: Prusyalılar, İtalyanlar, Polonyalılar, Ruslar… Komün, enternasyonalist bir edimdi.
Ve Komün, aynı zamanda siyasi tarihimizin 1917 Rus Devrimi ile başlamadığını hatırlamanın bir yoludur. Siyasi tarihimizin daha öncelere uzanan kökleri var ve Komün’ün ezilmesinin ardından uluslararası işçi hareketine nüfuz eden tüm tartışmalar, özellikle Komünarların yapmakta başarısız olduklarını vurgulayan –Fransa Bankası’nı ele geçirmek, Versay’a yürümek gibi- tartışmalar, Bolşeviklerin siyasi takıntılarının neler olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Rus devrimi, Komün’den bir gün fazla “dayandı” diye neden Lenin’in karda o meşhur dansını ettiğini daha iyi anlıyoruz.[3]
Komün, yalnızca başarısızlıklarından ibaret değil; zaman karşısında yaşayan bir ilham kaynağı, tüm sınırlarına rağmen halkın kurtuluşu ve iktidarının, sömürülenlerin ve ezilenlerin gücünün on yıllardır bize konuşan ilk deneyimi. Ve 150 yıl sonra, Komün’ün, iktidar sahipleriyle çözülmemiş bir mesele olduğunun farkındayız: Komün, hâkim görüşte hâlâ iyi bir yer tutmuyorken Versaylı düşüncenin ne ölçüde ortadan kalkmadığını da görüyoruz.
[1] Çevirmenin Notu: Bu kitabın İngilizcesi, Marx in Paris 1871 adıyla 15 Mart 2022 tarihinde Haymarket tarafından yayımlanacaktır.
[2] Çevirmenin Notu: Paris Komünü, 18 Mart 1871’den 28 Mayıs 1871’e toplam yetmiş iki gün ayakta kalmıştır. 26 Mart Seçimleri gözetildiğinde Komün, resmi olarak yalnızca iki ay gibi çok kısa bir süre Paris’te yönetimi elinde tutmuştur.
[3] Çevirmenin Notu: Bir iddiaya göre Bolşevik Hükümeti’nin, 1871 Paris Komünü’nün kısa ömrünü doldurduğu gün Lenin, Moskova’da karda dans etmiştir. 1924’te Moskova’ya Fransız komünistler tarafından getirilen Komün’e ait bir kızıl bayrak, hâlâ Lenin’in yattığı mozolesinde yanı başındadır. https://www.newframe.com/what-the-paris-commune-taught-the-bolsheviks/
*18 Mart 2021 tarihinde Hebdo l’Anticapitaliste dergisinde yayımlanan bu söyleşi, Ozan Siso tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
1. Şiire musallat olan şey, yalnızca geçmiş kanonların heybetli gölgesi değil. Şairde şiirden her zaman daha fazla veya eksik olan bir şeyler var, şairin bedeni şiirinin gölgesine dönüşür.
Şiir geçmiş edebiyatın, herhangi bir sanat türünün gelenekle kurduğu dolaysız bağın sonucu mudur? Hayır, bu anlamda hep türedi, hep yeniyetmedir. Bir saf-sızlaşma eylemi olarak yazılması, onu diğer edebi türlerden de ayırt eder. Hep ayıklar veya fazlasına göz diker, bu anlamıyla şairin ontolojisinde hep fazladan bir şeyler vardır, bu kendisiyle ve şiiriyle arasındaki farka tekabül eder.
2. Habitat ve biçim arasındaki ilişki, kurucu gibi gözükmesine rağmen, nispeten zorunsuzdur. Şiirsel referanslar arama, şaire soy kütüğü çıkartma çabası, söz konusu şairin bedeni olduğunda her zaman şairin göbek deliğine takılır.
Şiir köksüzleşir, doğal olayların, neden-sonuç ilişkilerinin herhangi bir halkasından biraz daha fazlası/azıdır. Şiir dolaysızca çevresi tarafından çevrelenmediği gibi, onun karşısındaki kavgası acımasızdır. Bir alışamama alışkanlığı olsa gerek. Kendisini başka bir şairde örtüşmüş bir şekilde bulması imkânlı değil şairin. Bu örtüşme, belki de en fazla bir örtünün masayı örtmesi gibi. Örtü masanın biçimini alır, ancak masa olamaz.
3. Sembolistler kendilerini tarihin çeşitli dönemlerinde yaşamış kişiliklerin reenkarnasyonları olarak görüyorlardı, bu onların teleolojik boyutu idi. Bu anlamıyla bu özdeşlikleri bedenlerini kendi habitatlarında sınayarak şiirlerine kaydediyorlardı.
Şair kendi çevresinde başka bir şairin, kahramanın, kişiliğin çevresinin tekrarlarını keşfe çıkabilir/çıkmalı. Bu herhangi bir çağdan biri olabilir, en önemlisi, bu çevrede, bir başka devrin yüceltimlerine aşık olmaması, tekrar duygusundan gıdıklanması. Sembolizm bir akım haline geldiği anda çözülmeye başlamıştı. Bu, kendilerinin şiirlerini ördüğü çevrenin değişmesinden bağımsız değildi. Şairin yenilgisi, zaferidir, “kaybeden her şeyi alır”.
5. Idiom, kısacası bedeni boydan boya kat eden kişisel sözcelem, corpus’un içerisine taşınırken, doğum izleri, takıntıları ve travmaları da kaydeder. Bu anlamda okurun yarasına üfleyen şiir, bunu son nefesinde yapar: şairinse tek tesellisi silinmek.
Harfler şairin tuşları. Ancak bazı sesler, beden denen piyanoda sarkar, akort tutmaz, şair onu başka oktavlarda ikame eder. Yaralar, izler, her zaman okurun perdesine yansır, tasalluttadır, orada yankılanır, bunu yaptığında, şiirin görevi de tamamlanır. Sonunda, müzik bittiğinde, sesler nereye gider?
5. Hatta kimi zaman şiirin şairin kendisini silme jestine dönüştürdüğü bile söylenebilir, şiirsel düşünce, kendisini boşluk ve bedenin ilişkisinde bir “silinme jesti” olarak görünür kılar.
Varlığıyla bedeni örtüşmeyen canlı olarak insana, şairin görevi bir şeyi neyin insan yaptığını bildirmektir.
6. Bu anlamda şiir, belki de dans eden bir düşüncedir.
Dansın ne olduğu tartışılmalı, ancak belli bir anlamıyla, ilksel toplanmadır bu. Şiirin ateşi etrafında bir boşalma, kasılmalardan kurtulma, yok olmadır.
7. Dans söz konusu olduğunda, kronik bir başlangıç söz konusudur, bir hareketin, edimin başlangıcı. Dans her şeyi en başından almak konusunda, en üstün sanat. Bedenin ilksel kasılmaları, anal, pelvik vb. dansın gramerini oluşturur.
Yani, öyle ki dansta adı konulmamış bir genesis var. Şeylerin meclisi olarak sözcükler, herkesi temaşaya çağırır. Başlangıç anında var olan şeylereçağrı. Toplanma egzersizi olarak düşünceyi vahdete dönüştürür. Şeylerin kurgusal ayrılıklarına karşı, yasadışı bir birliğin ansınması, sezilmesidir şiir.
8. Bu anlamıyla şiir, bedene düğümlenmiş düşünsel bir başkaldırı olagelir. Özel olarak aşk üzerine olması dahi gerekmez, bu zaten onda eksen halinde bulunur.
Özel anlamıyla bir bahsediş değildir bu, şiir gerçekten de aşk üzerine değildir. Onu betimleyemez. Bu, en fazla şiire dönük bir güldürü olabilir, inançsızlığını samimiyetle örten bir bayağılık olarak beliriverir bu üzerinelik. Hayır, şiir ancak aşktan bahseder, bir yer olarak değil ancak belki bir kaplam olarak. Yoksadığı yerdir kendisini yazarken aşk, unutuşa gebe her şeyi yeniden meydana çağırır.
9. Şairin başkaldırdığı şey, terbiyedir, habitustur.
Söz söyleme sanatı olarak şiire karşı bir şiirdir, şairin yazdığı. Retorikle aynı koridordaki karşılıksız açılan kapılar gibidirler. Biri açıldığında, diğeri kapalı kalmak ya da en fazla aralanmak zorundadır. Gündelik dilin içerisinde alışılmaya direnen, alışılmamış cümleler, bir araya gelişlerdedir.
10. Her beden ölümlüdür, her beden tekrar eden döngülere direnir. O halde yaşayan bedeni diğerlerinden ayırt etmek üzere, şairin dansına ihtiyacımız var.
Her çevre doğal değil, ama bedeni ölüme ait kılan şeyler de var. Şair, öznede bunun aleyhine çalışan güçleri harekete geçirmekle yükümlü bir isyan-aygıtı olmalı. Tekrarlara, iş gününe, disipline direndiği anda, sıçrarken yakalar düşünceyi.
Görsel: Albert Marencin, Arzunun ve Korkunun Sembolleri dizisi, kolaj no: 21, 1964. Fotoğraf: Martin Marencin.
Kasım ayının başında Glasgow’da yapılacak olan COP26 İklim Zirvesi’nde dünya liderleri sömürü ve yağma düzenine dokunmadan iklim krizinin etkilerinin nasıl düşürülebileceğine dair istişarelerde bulunacak. Radikal bir dönüşüm olmadan gezegenimizin geleceğini kurtarmanın imkansız olduğunu ifade eden iklim adaleti hareketinin bileşenleri halkın taleplerini ifade etmek ve zirveye basınçta bulunmak üzere dünyanın dört bir yanında COP26 Koalisyonunda birleşiyor. Bu zeminin Türkiye ayağı olan COP26 Türkiye Koalisyonu zirveye hazırlık için düzenlediği çalıştaya katılım çağrısında bulunuyor. Çağrıyı olduğu gibi yayımlıyoruz. Ayrıca Türkiye Koalisyonu’nun sayfası da şu adresten ziyaret edilebilir: https://www.cop26trkoalisyonu.org
Gelin, COP26 İklim Zirvesi Öncesi Sözümüzü Birlikte Oluşturalım!
Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi, COP26, 7-10 Kasım’da Glasgow’da yapılacak. 2015 yılında yapılan bir önceki Taraflar Konferansı’ndan Paris Anlaşması çıkmıştı. Glasgow’da Paris Anlaşması masaya yatırılacak ve büyük ihtimalle sorunun çözümünü ülkelere ve niyetlere bırakan, yani yeşil göz boyamadan başka bir şey olmayan bir sonuç çıkacak.
COP26’ya hazırlık yapmak üzere, gezegenin ve türlerin geleceği için, yoksullara, yerlilere, kadınlara, bitki ve hayvanlara ödettirilen bedelleri daha fazla ödememek için dünyanın dört bir köşesinden insanlar, örgütler, COP26 Koalisyonu’nda bir araya geldi. Bizler de, bu koalisyonla bağlantılı olarak COP26 Türkiye Koalisyonunu oluşturduk.
Bugüne kadar iki önemli atölye gerçekleştirdik. COP26 Alternatif Zirve’de yer almak üzere bir online etkinlik başvurusu yaptık. Bazı arkadaşlarımız da Glasgow’a giderek alternatif zirvelere katılmak için gerekli vize vb. işlemleri başlattı.
COP26 Türkiye Koalisyonu olarak bir politika metni oluşturmak ve Türkiye halkları olarak “İklim” konusundaki sözümüzü ve taleplerimizi Glasgow’a taşımak ve ulusal ve uluslararası kamuoyunda dile getirmek istiyoruz. Gelin, politika metnimizi birlikte oluşturalım.
Sizi, 18 Ekim Pazartesi günü saat 20.30’da yapacağımız çalıştaya davet ediyoruz. Katılımcılardan beklentimiz, ortak sözümüzü oluşturmak üzere hazırlayacakları somut önerilerle ve taleplerle gelinmesi. 3’er dakikayı geçmeyen konuşmalar olmasını arzu ediyoruz. 19 Ekim Salı günü saat 20.30’da yapacağımız ikinci toplantıda da ortak taslak metin üzerinde çalışmayı hedefliyoruz.
Tartışma başlıkları için önerilemiz; İklim adaletinin politik çerçevesi, sera gazı emisyonlarının kolektif olarak azaltılması ve fosil yakıtların yeraltında tutulması konusunda bizler ne yapabiliriz, bölgelemizdeki sera gazı salımlarından sorumlu unsurlar hakkında envanter oluşturulması, envantere dayalı bölgesel iklim gündemimiz, iklim mücadelesinde sivil itaatsizlik gibi yöntemler, ulusal ve uluslararası dayanışma ve ortaklaşma için yapılabileceklerimiz.
Çevrimiçi çalıştaya katılım bağlantısı için lütfen sitemizin İletişim bölümüne mesaj bırakınız.
Squid Game dizisi hızlı bir şekilde (dijital) kültür endüstrisinin parlayan yeni yıldızı haline geldi. Öyle ki bugün artık (dijital) kültür endüstrisi makinesi bizzat sistemi sorgulayan/eleştiren yapıtların bile içeriğini oyarak, onun anlamını yersiz yurtsuzlaştırarak işlemekte. Önümüze bir yanıyla şeyleşme eleştirisi olarak çıkan ürünler, çok kısa bir sürede şeyleşmiş ürünler haline gelebiliyor. Hatta böyle bir şeyleşme sürecini arzuluyorlar veya bunu üretiyorlar.
Özellikle gezegenin aldığı hal, ekolojik kriz, toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi, dijitalleşmeyle ortaya çıkan sorunlar edebiyat, dizi ve film endüstrisi için son yıllarda eşsiz bir alan sağlıyor. Squid Game dizisini de bu süreçten ayrı tutamayız. Fakat bir farkla. Bu alanda yapılan üretimlerin büyük bir çoğunluğu bir çeşit ‘karanlık gelecek tasarımı’ ile şekillenirken, Squid Game, günümüzü, bizzat yaşadığımız distopyayı konu almakta.
Her ne kadar sembolizm, şiddetin pornografisi ve estetize edilmesi üzerine kurulan sahneler belli bir noktadan sonra diziyi izlemenin amacı haline geliyorsa da, Squid Game bize borçlandırılmış insanın imalini ve borç toplumunun çöküşünü gösteriyor. Bu neoliberal cehennem, (dijital) kültür endüstrisinin şeyleştirici işlevi içinde seyirlik bir hafta sonu eğlencesine dönüşse de, borç hem bir tahakküm, hem bir yönetimsellik, hem de bir öznelleştirme aracı olarak az veya çok yaşamlarımızı gasp etmektedir.
Borçlandırılmış İnsanın İmali
Dizi bizi ister istemez, Maurizio Lazzarato’nın borçla ilgili kitaplarını hatırlamaya teşvik etmektedir. İtalya’daki otonomist hareketin önemli düşünürlerinden olan Lazzarato, Yunanistan’daki borç krizinin ardından iki kitap kaleme alır. İki kitabının da ismi kışkırtıcı ama aynı zamanda da ürkütücüdür. İlki 2011 yılında yayınladığı “Borçlandırılmış İnsanın İmali” diğeri ise 2014 yılında hazırladığı “Borçla Yönetmek” kitaplarıdır.
Lazzarato, her iki kitabında da borcun nasıl bir çeşit iktidar dispozitifi olduğunu ve birey/toplum üzerindeki sonsuz tahakküm aracı haline geldiğini anlatır. Bu borç ilişkisi, devletlerin sonradan toplumsallaştırdığı bir kamu borcu olabileceği gibi, gündelik hayatta cebimizde taşıdığımız manyetik kredi kartı ile de şekillenebiliyor. Veya barınma, sağlık, ulaşım gibi en temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik içine girilen bir kredi ilişkisi de.
“Borçlandırılmış İnsanın İmali”nde Lazarrato, borcun basit bir alacaklı-verecekli ilişkisi olmadığını belirterek şöyle yazar:
“Borç, hem tüm toplum üzerinde bir ‘zapt etme’, ‘yağma’ ya da ‘para sızdırma’ makinesi olarak makro ekonomik idarenin ve yönergenin bir aracı hem de gelirlerin yeniden dağıtımı için bir düzenek olarak davranır. Aynı zamanda bireysel ve kolektif öznelliklerin üretimi ve ‘yönetimi’ için bir aygıt olarak işler” (Borçlandırılmış İnsanın İmali, çev. Murat Erşen, Açılım Kitap, s. 28).
Lazarrato’nun dikkat çektiği önemli iki nokta, borcun bir iktidar ilişkisi olması ve bu iktidar ilişkisinin borçlanan aleyhine bir ahlak ve öznellik üretmesidir. Yani borç aynı zamanda bireylerin, gündelik yaşamlarının yönetim aracı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Lazarrato’nun bahsettiği “borç ahlâkı” (borcu ödemeye yönelik vaat ve borcu ödeyememe durumunda devreye girecek olan borç sözleşmesi ile ceza) tam da böylesine bir öznelleştirmeye işaret eder. Borcuna sadık kalan, zamanında ödeme yapan, vaadi yerine getirebilecek şekilde yaşamını organize eden, ‘iyi vatandaş’ olan; borcu ödeyemeyecek duruma gelindiği taktirde ise kötü vatandaş olarak cezalandırılması gereken birey haline gelmek…
Borç ahlakı, tam da biyopolitik iktidar ilişkilerinin şekillendiği bir düzlem olarak karşımıza çıkmakta. Lazarrato bu durumu şöyle açıklamakta:
“Borçlu ‘özgür’dür ama eylemleri, davranışları sözleşmeyle altına girdiği borcun tanımladığı çerçevenin sınırlarında kalmak zorundadır. Bu durum birey için olduğu gibi nüfusun tamamı ya da toplumsal bir grup için de geçerlidir. Borcunuzu ödemeye uygun bir yaşam tarzı (tüketim, iş, kamu harcamaları, vergiler vs.) benimsediğiniz ölçüde özgürsünüz” (a.g.e. s. 29-30).
İnsanın artık doğumundan ölümüne kadar “alacaklı-verecekli” ilişkisine tabii olduğunu ve sonsuz borç ile borçlandırılmış insanın imal edildiğini yazan Lazarrato yaşadığımız cehennemin tanrısını da ortaya koymaktan çekinmez: “Eskiden cemiyete, tanrılara, atalara karşı borçluysak da artık Sermaye “tanrı”sına borçluyuz” (a.g.e. s. 31).
Diziye dönecek olursak… Güney Kore’de hane halkı borcu, ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) yüzde 100’ünden daha fazlasına denk geliyor. Bu durum sürekli büyüyen bir gelir eşitsizliğiyle birlikte gidiyor. 2020 yılında genç işsizlik oranı ise %20! Bununla birlikte ülke ekonomisi, çok küçük bir azınlığı oluşturan tekelleşmiş şirketlerin kontrolünde ‘gelişiyor.’ Bu şirketlerin içinde ciddi anlamda yolsuzluğa karışan isimler de mevcut.
Dizide, Lazarrato’nun bahsettiği ‘sermaye tanrıları’ ilerleyen bölümlerde karşımıza maskeleriyle çıkıyor. Ve yine Lazarrato’nun vurguladığı borç ahlakına uymayan ‘oyuncuları’n hayatta kalma oyununu keyifle seyrediyorlar. Dizide bu sahnede olduğu gibi yer yer sınıf mücadelesinin asimetrik ilişkisi karşımıza çıkıyor.
Borç toplumlarının ve borcun bir yönetim dispozitifi olarak yeniden inşası, kuşkusuz İMF ve Dünya Bankası’nın üçüncü dünyaya ve yoksul ülkelere dayattığı, AB içinde ise Troyka’nın AB üyesi ülkelere yönelik ekonomik dönüşüm planları, krediler ve borçlandırma süreçleriyle paralellik göstermektedir. Makro alanda, devletler arasında yaşanan asimetri, tahakküm ve temellük ilişkileri; toplumsallaşarak, gündelik hayatı katederek günün sonunda borçlandırılmış toplumu ve insanı üretmektedir. Bugün yaşadığımız ve borçlandırma politikaları paralelinde derinleşen prekaryalaşma süreci, 70’lerden beri uygulanan neoliberal dönüşüm politikalarının yıkıcı ve tahrip edici bir uzantısı olarak hayatlarımızı sarmaktadır.
Squid Game’in oyuncuları
Dizide, oyuna dahil olan tüm oyuncular aslında bir istisna hali olarak belirirler. Hepsi de borç ahlakının yükümlülüklerini yerine getirememiş, günün sonunda tutamadıkları sözleri, günahları ve suçları haline gelmiştir. Borç ilişkisinin artık açık bir şekilde kişinin canı ile ödeyebileceği bir tahakküm ilişkisi olduğu ortaya çıkmıştır.
Daha ilk sahnelerde tefecilerin tehdidi ile yüz yüze kalan ana karakterimizden, borcunu ödememesi durumunda bedenine zarar verileceği söylenir. Dizinin ilk vurucu alegorisi veya metaforu burada belirir. Elinde bıçak sallayan tefeciyi, neoliberalizmin mafyalaşmış hali olarak da okuyabiliriz. Çünkü neoliberal borç toplumlarında, yaşayabilmenin tüm yolları borçlanmaktan ve borcu ödemekten geçmektedir. Borcuna sadık olmayan, borcun yarattığı ahlakın kriterlerinden sapan veya böylesine bir öznelleştirmeye yetersiz kalan kişinin sığınabileceği herhangi bir güvence mekanizması da yoktur. Bir nevi, borç ahlakında kişi artık kendi kendisini ticari bir girişim haline getirir. Bundan böyle ‘kaynakları’ yaratamamanın, işsizliğin, güvencesizliğin ve düşük ücretlerin yükünü omuzlamak zorundadır. Dizinin ilk bölümünde karşımıza çıkan tefeci mafya ile dizinin ilerleyen bölümlerindeki maskeli ‘sermaye tanrıları’ neoliberalizmin ve borç toplumunun tahakkümcü yapısının iki farklı temsili olarak karşımıza çıkmaktadır.
Squid Game’in oyuncularına geri dönecek olursak, Michel Foucault, “Rezil İnsanların Yaşamı” metninde 17.yy Fransa’sında kralın emri ile kapatılan insanların hayatlarından bahsetmektedir. Foucault metninde, kendisinin “şiir yaşam” dediği insanların nasıl da toplumdan dışlanmalarının talep edildiğini, dışlandığını ve bunun üzerinden gelişen iktidar mekanizmalarını araştırır. Bulduğu bazı kayıtlarda, ‘rezil insanların yaşam’larının toplum içinde tehdit olarak algılandığını ve kralın emri ile kapatıldıklarını yazar. “Delilik”, “kırsal yerlerde yaşam sürmek”, “karşılık beklemeden borçlar vermek”, “kıt aklı ile bilinmedik rotalarda gezinmek” ya da “dinden çıkmış keşiş”, “oğlancı”, “başı boş bırakılmaktansa zapt edilmesinden fayda olan iğrenç canavar” rezil insanların bazı özellikleridir (Michel Foucault, Rezil İnsanların Yaşamı, çev. Emre Koyuncu, Norgunk yay., s. 16).
Foucault, kralın emriyle ‘rezil insanların’ kapatılmasının ilk kez nüfusun dini-ahlaki yasalarla değil de doğrudan kayıt altına alınarak, idari bir merci ve kayıt mekanizması ile kontrol altına alınmaya başladığını belirtir:
“Yoksulluk ve yapılan hatalar gibi ufak sıkıntılar artık o zar zor duyulan itirafın sırdaşlığıyla semaya gönderilmeyecektir: bunlar dünyada yazılı izler halinde birikecektir. Bu, iktidar, söylem ve gündelik olan arasında bütünüyle farklı bir ilişki, gündelik olanı yönetmek ve formülleştirmek için bütünüyle farklı bir yoldur. Sıradan yaşam için yeni bir mizansen doğmuştur” (a.g.e. s. 28).
Foucault bununla da kalmaz ve iktidarın sadece casusluk, tespit etmek veya yasaklayıp cezalandırmak misyonunun olmadığını, onun aynı zamanda “körüklemekte, tahrik etmekte ve üretmekte” olduğunu da ekler. “İktidar basitçe göz ve kulak değildir; iktidar, eyleme geçirir ve konuşturur” (a.g.e. s. 36).
Squid Game de aslında bize “rezil insanların yaşamlarını” anlatmaktadır. 17.yy’ınkini değil, 21.yy’ın neoliberal borç tahakkümünün altında çaresizlikte boğulan, toplumun kıyısında yaşayan, karşılığını ödeyemeyecek borç ilişkilerine girmeye mahkûm bırakılan, kırılganlaştırılan, güvencesizleştirilen ve sermaye tanrılarının uzuvları tarafından mutlak bir zapturapt altına alınan insanların yaşamlarını. Borcun istisna hali olmaktan çıkıp kural haline geldiği, bir nevi sonsuz borca dönüştüğü koşullarda, “rezil insanların yaşamı” veya Agamben’den yola çıkarak söyleyecek olursak, ‘kutsal insanlar’ kurban edilmesinin yasak olduğu ama öldürülmeleri durumunda da öldürenlerin cezalandırılmayacağı bir bağlamda yaşamaktadırlar (Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, s. 92).
İnsan doğası, kamp ve sınıf mücadelesi
Squid Game’in oyuncularının tümü suçludur. Çünkü borç ahlakının buyruklarını yerine getirememiş, her şeylerini kaybetmiş, ‘yoldan’ çıkmış ve iflas etmiş bireylerdir. Hepsinin hayatı rezildir. Öyle ki gittikçe prekaryalaşan toplumlarımızda hepimizin hayatı bir nebze rezildir, güvencesizliğin derinleştiği, gelecek tahayyülünün sislerle kaplı bir boşlukta bedene gelmediği bir dönemde hepimizin hayatı bir parça ‘kutsal insanın’ hayatından izler taşımaktadır.
Aynen 17. yy’daki rezil hayatlara yapıldığı gibi Squid Game’in oyuncuları da ilk olarak kapatılırlar. Kapatıldıkları yer aslında bir nevi -Agamben’in Kutsal İnsan kitabında gönderme yaptığı- kamptır! Dizi boyunca, kameralarla çevrili, labirent yapısıyla kaçmanın neredeyse imkânsız olduğu bu kamp-mekânın farklılaşan temsillerini görürüz.
Renkli ve cıvıl cıvıl duvar kağıtlarıyla kaplanan oyun alanları ile yine aynı alanlarda gerçekleşen ölüm sahneleri kapitalizmin ilizyonlarına bir gönderme olarak da okunabilir. Kitle iletişimi, kültür endüstrisi, reklamlar veya göz boyayıcı birçok mekan kitlelerin büyülenmesi, kendisini güvende hissetmesi ve daha fazla tüketmesi için gün 24 saat anlam üretmektedir. Bu anlamda oyun alanlarının renkli ve ‘şirin’ yapısı ile oyunlarda başarısız olanların öldürülme sahnelerinin yarattığı karşıtlık etkisi dizideki etkileyici metaforlardan biridir.
Neoliberalizmin vazgeçemediği isim: Hobbes
Bir başka temsil ise insan doğasına dair. Tüm diziye Hobbesçu “insan insanın kurdur” ve insan özünde kötüdür anlayışı hâkim olmakta. İnsan doğasına dair mutlak kötücül okuma ve temsil neredeyse tüm distopya film ve dizi üretimlerinde kendisini göstermektedir. Neoliberalizm tekrar tekrar farklı konseptlerde karşımıza çıkarttığı, küresel müesses nizamın vazgeçilmezi, Thomas Hobbes, Squid Game’de de hortlatıldı. İnsan doğasına dair özcü ve habis okuma, dizi boyunca devam eder. Fakat dizinin ilerleyen bölümlerinde oyuncular takımlar haline gelirler. Her ne kadar burada da takımlar arasında bir rekabet ve iyi-kötü ikiliği ortaya çıkartılmışsa da dayanışma ve ortaklaşma yönünde oyuncuların bir çabası oluşur. Oyuncular tam “ne güzel takım olduk” derken, misket oyununda takım arkadaşlarının elenmesine -yani öldürülmesine- dair bir kural ile karşı karşıya kalırlar.
Bu sahneyi neoliberalizmin tüm ortaklıkları, kolektifliği ve dayanışmayı öldürerek, bireyselliği mutlak kılmasının temsili olarak okuyabiliriz. Oyunu oynayan kişiler, oyunun kuralları gereği, bireyselleşme, yalnız kalma ve ‘bireysel kurtuluş’ mottolarını takip etmek zorundadır. Aynen neoliberal ideolojinin sürekli ürettiği bireysellikler, kişisel kurtuluşlar ve rekabetler gibi. Dizinin yazarının niyetinden bağımsız bir şekilde, misket sahnesi, neoliberalizmin insan doğası üzerindeki hegemonyasının ve öznellik üretiminin bir metaforu olarak anlaşılabilir. Burada da insan doğasına dair tartışmalı sulara yol alabiliriz. Oyunun kuralları değişmeden, yani sistemin kendisi değişmeden, insan doğasını değiştirebilir miyiz? Yani insan doğası özünde iyi veya kötü değil, ama tarihsel ve maddi iktidar ilişkileri içerisinde belirlenmiş, şekillenmiştir diyebiliriz. Eğer borç, bir nevi öznellikler yaratımı, iktidar da eyleme geçirici bir güç ise, insan doğası tabii ki bu öznelliklerden ve güçten nasibini alacaktır. Bu konuyu Lazarrato’nun “Borçlandırılmış İnsanın İmali” kitabından bir alıntı ile kapayalım:
“Eyleme geçmenin koşulu olan güven, herkesin herkese karşı güvensizliğine dönüşmüş ve ardından ‘güvenlik’ talebinde kristalleştirilmiştir. Özel borçların devridaimi, bencil ve bireysel menfaatlerin bir devridaimidir. Başkasını tanıma kisvesi altında, başlangıçta bir güvensizliği varsayar, çünkü başkası bir hasım, bir rakip ve/veya bir borçludur” (a.g.e. s. 53).
Güney Kore’de, Ssangyong Fabrikası’nda 2009 yılında gerçekleşen ve 76 gün süren direnişten
Ssangyong Motor Fabrikası’ndaki grev
Dizideki en etkileyici sahnelerden biri de, karakterimizin arkadaşını bir fabrikadaki grevde kaybettiğini anlatmasıdır. Oyuncuların kapatıldıkları, birbiriyle kavga ettikleri koğuşta birdenbire grev görüntüleri belirir. Ana karakterimiz, yıllar önce arkadaşının polisler tarafından fabrika grevinde dövülerek öldürüldüğünü anlatır. Koğuşun ortasında beliren görüntüler oyuncuların birbirleriyle kavga ettiği Hobbesçu mekânı, birdenbire sınıf mücadelesinin ve kolluk kuvvetlerinin işçilere şiddet uyguladığı bir mekân haline dönüştürür. Buradaki geçiş önemlidir. Çünkü sınıf mücadelesinin yenildiği ve devletin şiddet ile toplumsalı ezdiği yerde, Hobbesçu yasalar işlemeye başlar. Hobbesçu mekân bir anlığına sınıf mücadelesi mekanına dönüşür fakat sonra yine Hobbesçu karakterini edinir. Söz konusu olay ise dizinin senaristini böyle bir dizi yapmaya iten, 2009 yılındaki Ssangyong Motor Fabrikası’ndaki grevdir. İşçilerin işgal eylemleri yaptığı ve yoğun polis şiddeti altında meydan gelen grevde, bir işçi polis şiddetiyle öldürülmüştür. Burada da klasik distopya üretimlerindeki kurgu/gelecek yerini geçmiş/olay ile değiştirir. Aslında mesaj çok da bulanık değildir. Neoliberalizm=distopya!
Squid Game’in “Kutsal İnsanları”
Agamben, kampı geçmişte kalmış bir tarihsel sapma değil, günümüzde de görünür ve görünmez sınırlarla tezahür edebilecek bir mekanizma olarak görür. Kampın, kendine ait yasal düzenlemeleri, uygulamaları, politik uzamı ve gizli bir yapısı vardır. Dizide de aslında şahit olduğumuz şey bir çeşit kapatılmadır. Kampın kendine dair bir sözleşmesi -aynen borç sözleşmesi gibi- vardır. Herkes gözetim altındadır, yemek, uyku ve oyun saatleri bellidir. Herkes toplumsal statülerinden sökülüp alınmış, birer oyuncu numarasıyla kodlanmıştır. Artık sadece iktidar ile saf hayat (Kutsal İnsan) karşı karşıyadır. Oynatanlar ve oynayanlar! Herkes birbirinin ölümünün tanığı ama bir yandan da suç ortağıdır. Çünkü kamp, buna göre organize edilmiştir. Verili kuralların dışında ama kendi kuralları olan bir hayatta kalma mekânı. İşte dizideki oyuncular böyle bir kampın içinde, kapatılanlardır. Dizinin ikinci bölümünde oyundan vazgeçen oyuncular gündelik hayata döndüklerinde, borç yükü ile yaşayamayacaklarını ve böyle bir hayattansa bir ‘kampa’ geri dönüp oyuna dahil olmayı tercih ederler. Çünkü dışarıdaki hayat ile ‘kamp’taki hayat arasında çok bir fark yoktur, sınırlar bulanıklaşmış, içerisi ve dışarısı mefhumu ortadan kalkmış, gündelik hayatın sıradanlığı ile kampın cehennemliği, her şey kaynaşmıştır. Tersten okuyacak olursak, gündelik hayat bir kampa dönüşmüştür.
Bu durumu Thomas Lemke Biyopolitika kitabının Agamben kısmında şöyle işliyor:
“Agamben’in (…) biyopolitika çözümlemesi (…) dışlanmayla ilgili toplumsal süreçlerle karşı karşıya kalanların, yani ‘yararsız’, ‘gereksiz’, ‘fazlalık’, olanların hepsini kapsar. Geçmişte bu figürler yalnızca periferik mekânlarda ikamet etse de bugünün küresel ekonomisinde söz konusu dışlama biçimleri refah devletinin yıkılmasından ve emek ekonomisinin bunalıma girmesinden ötürü yalnızca toplumsal sorunların yeni yeni ortaya çıktığı sanayileşmiş merkezlerde bulunabilir” (Thomas Lemke, Biyopolitika, çev. Utku Özmakas, İletişim Yayınları, s. 86).
Böylece dizide toplumdan dışlanan “gereksiz” ve “fazlalıkların” sadece bir kampa dahil olduğunu görmeyiz. Aynı zamanda bu kesimler için yaşamın kendisinin görünmez sınırlarla örülü bir kamp haline geldiğini de çıkarsayabiliriz.
Yaşadığımız Distopya
Squid Game’in işlediği konu her ne kadar Güney Kore özeline dair olsa da aslında küresel bir meseleyi ortaya koymakta. Neoliberalizmin otoriterleşmesi, borç toplumlarının yaşadığı değerler krizi ve kapitalizmin yok ettiği toplumsallığın yerine giderek çoğalan ‘atıklar’, ‘fazlalıklar’ üretmesi. Prekaryalaşma sadece ekonomik olarak değil tüm gündelik hayatı katederek preker yaşamlar üretmektedir. Sonsuz borç ise böyle bir yaşamın cehennem kazanı halini alıyor.
Günün sonunda birçoğumuz potansiyel birer “gereksiz” – “fazlalık” veya 17. yy kütüklerine geçtiği gibi “başı boş bırakılmaktansa zapt edilmesinden fayda olan iğrenç canavarlar” olma potansiyeli taşıyoruz. Bu zapt etme işlevi uzunca bir süredir borçlandırılarak gerçekleştiriliyor. Yaşadığımız distopya, dizinin sonundaki gibi vicdan sahibi olan kişilerin “yüreklere su serpen” bireysel çabası ile alt edilemeyecek.
Neoliberalizm sadece yıkarak değil aynı zamanda üreterek de kendisini var ediyor. Değerler, öznellikler ve yabancılaşmalar üreterek… Evet çok zor, ama iktidarın üreticisi olduğu değerler karşısına, dayanışmacı ve özgürlükçü değerler üreten bir siyaset ve felsefe ile çıkamadıkça işimiz daha da zor olacak.
Peki günün sonunda Squid Game dizisi hangi değerlerin ve anlamların üretimine katkı sağlıyor? Ne yazık ki, benzeri popüler Netflix yapımları gibi Squid Game de kültür endüstrisinin kâr arayışının müsaade ettiği eleştirelliğin sınırlarını aşamıyor, o da oyunu mutabık kalınan kurallara göre oynuyor. Bu yapıtların etkisi altında kalan kişiler ise günün sonunda ‘başka bir gelecek’ düşü büyütme yerine, ‘şimdi’nin kolaycı maraziliğine sıkışıp kalmakta, bunu dert etmemekte. Squid Game’in gösterdiği şey herkesi etkilemiş olabilir. Fakat öte yandan mesele göstermediği, bilince gelmesini istemediği, oyuna ve gösteriye dahil etmekten sakındığı şeyde yatmakta: Özgürlükçü bir gelecek tahayyülünde!
19 Eylül’de Rusya’nın üç günlük seçimleri beklenen sonuçla sona erdi – Kremlin’in partisi Birleşik Rusya (UR), Rus Parlamentosu’nun alt kanadı Duma’da bir kez daha anayasal çoğunluğu kazandı. 2001’deki kuruluşundan bu yana parti her zaman sandalyelerin çoğunluğunu elinde tuttu. Rusya’daki seçimler ne özgür ne de adil olsa da, sonuçlar da yüzde yüz tahrif edilmiş değil. Rejimin siyasi operatörleri, güvenilirlik atmosferini kaybetmeden her seferinde UR’nin yankılanan zaferini sağlamak zorunda. Bu seçim döneminde, bilhassa büyük bir zorluk söz konusuydu: UR’nin popülaritesi, resmi anketlere göre bile ancak yüzde 30’da kaldı: Bırakın anayasal çoğunluğu, basit bir çoğunluk için bile yeterli olmaktan uzaktı. Yine de parti 450 sandalyeden 324’ünü kazandı; bu sayı 2016’dan sadece 19 sandalye daha az. Bu sonuç için güvenilirliğin feda edilmesi gerekiyordu – ve tam da bu oldu.
Kaynak: Meduza.io
Yukarıdaki dağılım grafiği, Rusya’daki yaygın seçim usulsüzlüğünün en basit görsel kanıtıdır. Noktalar, bireysel seçim bölgelerini temsil eder; X ekseni katılımı ve Y ekseni UR oylarının payını gösterir. Kuyruklu yıldıza benzer şekil, katılım ile Kremlin’in partisine verilen oy arasında güçlü bir korelasyon olduğunu gösteriyor – bölgede katılım ne kadar yüksek olursa, UR için o kadar fazla oy veriliyor. Kuyruklu yıldızın “kafası” – yoğun bir nokta bulutu – bölgeleri az çok doğru sonuçlarla birleştirir. Ancak, “kuyruk” düzensizliklerin olduğu bölgeleri kapsar. Katılım ve UR oyu arasında bu kadar güçlü bir korelasyonu açıklamanın tek bir yolu var: Seçim pusulalarına çeşitli çap ve biçimlerde hile karıştırılması (tabii ki bu tür uygulamaların fotoğraf ve video kanıtları çoktur). Aslında, grafiğin sağ üst köşesindeki noktalar, hem katılımın hem de UR oylarının yüzde 100’e yakın olduğu bölgelerdir – oradaki sonuçlar bütünüyle tahrif edilmiştir. Bu tür bölgeler, çoğunlukla usulsüzlüğün özellikle yaygın olduğu sözde “seçim sultanlıklarında” bulunur. Kafkasların çoğu bu kategoriye giriyor.
Yukarıda gösterilen dağılım grafiğinin tek kullanım amacı usulsüzlüğü tespit etmek değildir. Aynı zamanda seçimlerin gerçek sonuçlarını görmemizi de sağlar. Kuyruklu yıldızın başının merkezi, ulusal katılıma ve usulsüzlükten etkilenmeyen UR oylarına yaklaşır. 2016’da yapılan son seçimden bu yana kuyruklu yıldız düştü – yani UR’ye verilen gerçek destek yaklaşık 10 puan azalarak yüzde 40’tan yüzde 30’a geriledi. (Bu, seçim öncesi anketlere karşılık gelen bir rakam.) Bununla birlikte, resmi sonuçlarda bu düşüşün yanına bile yaklaşılmadı; bu da usulsüzlük ölçeğinin 2016’dan bu yana çarpıcı bir şekilde arttığını, belki de tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktığını gösteriyor.
Rejime verilen organik destek azalıyor. Derin krizlerle noktalanan on yıllık ekonomik durgunluğun ardından, hükümetin fikirleri tükendi ve gelecek için bir vizyonu yok. Kırım macerasının ‘bayrak arkasında miting’ etkisi ortadan kalkarken, 2018’de, özellikle emeklilik yaşının yükseltilmesi başta olmak üzere, kemer sıkma önlemlerinin acısı halk tarafından hissedildi. Bu olumsuz konjonktürde Kremlin, geleceği için bilhassa önemli olan seçimleri gerçekleştirmek zorunda kaldı: Bu Eylül ayında seçilen Duma, Putin’in 2024’te kendisini yeniden cumhurbaşkanı seçme girişimine başkanlık edecek. Toprak kaymasında emniyetin sağlanamaması, rejimin açık ara en önemli engeli olan ‘2024 sorununu’ daha da ağırlaştırabilir. Bunu ölçen Kremlin, giderek daha vahşi ve kararsız davrandı. Alexei Navalny zehirlendi ve ardından hapsedildi, örgütü “aşırılıkçı” olarak yasaklandı; birden fazla bağımsız medya kuruluşu kapatıldı; muhalefet aktivistleri hapse ya da sürgüne gönderildi. Seçimler üç günde yapıldı ve bu, usulsüzlükler için fırsatlar yarattı. Kremlin’in stratejisi, kamu çalışanları ve devlete ait fabrikalardaki işçiler gibi devlete bağlı grupları harekete geçirirken, protesto oylarıyla sonuçlanabilecek “gerçek” yüksek katılımdan kaçınmaktı.
UR, kampanyasını geçen baharda sözde ‘önceliklileri’ elinde tutarak başlattı. Resmi amaçları, tek üyeli bölgelerde partinin en güçlü adaylarını belirlemekti; ancak gerçekte bu, onlara oyları baskı altına almak için geniş yönetim mekanizmasının kapasitesini test etme imkânı verdi. Devlet işçileri, patronları tarafından sonunda (yarısı elektronik oylama ile) 12 milyon seçmeni çeken “ön seçimlere” katılımcı olarak kaydolmaya zorlandı. Bu rakam, zaten UR’nin önceki parlamento seçimlerindeki performansının yüzde 40’ından fazlasıydı. Bu nedenle, UR’nin hedefine ulaşması ve anayasal çoğunluğunu (en az 300 milletvekili) yeniden kazanması için yaklaşık 15 milyon oya daha ihtiyacı vardı. Partinin notu istikrarlı bir şekilde düşerken, temel olarak başarı ancak zorunlu oylamanın daha da genişletilmesiyle sağlanabilirdi.
Çoğu Rus’un gözünde yaşam standartlarının düşmesi ve baskının artmasıyla ilişkilendirilen UR’ye desteği artırmak için, parti listesinin başında hükümetin en popüler iki üyesi Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov ve Savunma Bakanı Sergei Shoigu yer aldı. Ağustos ayında hükümet ayrıca, devlet medyasının iktidar partisinin bir girişimi olarak gösterdiği bir uygulamayla, emeklilere ve çocuklu ailelere bir defaya mahsus 10.000 ruble (117 avro) ödeme yaptı. UR’nin seçim kampanyasının ana mesajı istikrarı koruma ihtiyacıydı, çünkü statükoya meydan okumaya yönelik herhangi bir girişim durumu daha da kötüleştirecek ve dış düşmanlar tarafından ülkeyi zayıflatmak için kullanılacaktı.
Böylece seçimler, seçmenlerin mevcut rejimi kabul etmelerinin veya reddetmelerinin zorunlu olduğu bir yarı-referandum haline geldi. Bu ikili sistemde, Rusya Federasyonu Komünist Partisi (KPRF) nihayet muhalefeti ortaya koymanın en bariz yolu haline geldi. Liderliğinin geleneksel konformizmine ve Kremlin ile yakın temaslarına rağmen, KPRF önceki Duma’daki tüm parlamento partileri arasında en muhalif olanıydı: 2018’in popüler olmayan emeklilik reformlarına ve 2018’de Anayasa’da yapılan değişikliklere sürekli olarak karşı oy kullanan tek partiydi. 2020, Putin’in iki dönem daha başkan olarak seçilmesine izin verdi. Bu konumu, son yıllarda KPRF’ye yeni seçmenler çekti: KPRF’nin geleneksel ideolojisini – Stalinizm, milliyetçilik ve sosyal demokrasinin bir karışımı – onun isyancı enerjisinden daha az önemseyen büyük şehir sakinleri, inancını yitirmiş gençler ve eğitimli orta sınıflar. Bu yeni seçmenin ortaya çıkışı, partinin (giderek demokrasi ve sosyal adalete odaklanan) söylemini ve kadrolarını da dönüştürdü. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde, ülkenin farklı bölgelerinde bir dizi parlak genç parti lideri ortaya çıktı ve KPRF’nin Sovyet devlet aygıtının arkaik bir parçası olan eski imajından kopuşa işaret etti.
Örneğin Saratov’da, yerel KPRF liderliğinin bir üyesi ve Rusya’daki en popüler siyasi vloggerlardan biri olan 35 yaşındaki Nikolai Bondarenko, tek üyeli bir bölgede aday olarak yarıştı. 1,5 milyondan fazla abonesi olan YouTube kanalı, Bondarenko’nun düzenli olarak UR milletvekilleriyle karşı karşıya geldiği protestolardan ve bölgesel parlamento oturumlarından canlı yayınlar sunuyor. Yetkililer, Bondarenko’nun Devlet Duması’na girmesini önlemek için olağanüstü çaba gösterdi: Destekçileri ve seçim gözlemcileri sürekli polis tarafından gözaltına alındı. Bondarenko sonunda Saratov’dan az bilinen bir UR görevlisine yenildi. Bu arada, Komi Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, 34 yaşındaki yerel KPRF lideri Oleg Mikhailov, devasa bir çöp sahası inşaatına karşı bir protestonun önde gelen isimlerinden biri olarak öne çıktıktan sonra UR rakibini yenmeyi başardı. Moskova’da KPRF, 37 yaşındaki bir üniversite sendikası aktivisti olan matematikçi Mihail Lobanov’un adaylığını destekledi. Kampanyası, Rus Sosyalist Hareketi gibi radikal sol grupların üyeleri tarafından desteklendi. Kendisini açıkça demokratik bir sosyalist olarak tanımlayan Lobanov, çok farklı kesimlerden gelen seçmenlerden destek almayı başardı ve Rus televizyonunda, yüzde 12 farkla (10.000’den fazla oy) mağlup ettiği, tanınmış bir propaganda talkshow sunucusu olan UR rakibine güçlü bir biçimde meydan okudu; ne var ki bu zafer sonunda UR’nin seçim usulsüzlüğüyle çalındı.
Bu seçim döneminde Kremlin için temel sorunlardan biri, iki yıl önce Alexei Navalny tarafından önerilen ‘Akıllı Oylama’ stratejisiydi. Bu stratejinin özü, tek üyeli bir bölgede UR’nin en güçlü rakibini belirlemek ve tüm muhalefet seçmenlerini, UR’nin kullanabileceği sandalye sayısını azaltmak gibi tek bir hedefle, partisine bağlı olsun olmasın bu adayı desteklemeye teşvik etmekti. İktidar partisinin güvenilirliği giderek azalırken, Akıllı Oylama, UR’nin yeni parlamentoda anayasal çoğunluğu kazanma şansı için ciddi bir tehdit haline geldi. Rus güvenlik kurumları, Akıllı Oylama önerileri sunan tüm web sayfalarını engellemek için büyük çaba sarf etti (Apple ve Google bile seçimden birkaç gün önce Navalny’nin telefon uygulamalarını kaldırmak zorunda kaldı). Bununla birlikte, çoğu KPRF temsilcileri tarafından işgal edilen Akıllı Oylama listeleri internette geniş çapta dolaştı. Çok sayıda videoda Navalny’nin destekçileri, parti listesindeki oylamada KPRF’yi parlamentoda temsil için yüzde 5 barajını geçmeyi garanti eden tek muhalefet partisi olarak onayladılar.
Elektronik oylamaya değil, normal sandık merkezlerinde yapılan oylamaya dayalı ilk seçim sonuçları yayınlandığında, adayları bir dizi tek üyeli bölgede zafere koşan KPRF’ye verilen destekte büyük bir artış görüldü. Moskova’da KPRF ve liberal Yabloko partisinden adaylar 15 bölgeden 8’ini kazandı. Bir bütün olarak Moskova’da, KPRF yüzde 31 oy alarak parti listelerinde ilk sırada yer aldı (UR yüzde 29). Ancak ertesi sabah elektronik oylamanın sonuçları kamuoyuna açıklandığında, tablo tersine döndü: UR, parti listelerinde açık bir zaferle, artık Moskova’nın tüm tek üyeli bölgelerinde kazanan partiydi. Elektronik oylamanın, Kremlin’in kozu olduğu kanıtlandı ve sonucu kendi lehlerine manipüle etmelerini sağladı.
Yine de, Kremlin’in tüm entrikalarından sonra bile, seçim sonuçları KPRF’ye verilen desteğin önemli ölçüde arttığını gösterdi. Bir önceki seçime göre 3 milyon daha fazla oy alan parti, yüzde 18,9 ile Birleşik Rusya’nın ardından ikinci sırada yer aldı. Dört bölgede (Habarovsk Bölgesi, Yakutya, Mari El ve Nenetsky Otonom Bölgesi), KPRF iktidar partisini geçerek birinci oldu. UR’nin resmi zaferine (parti listeleri için yüzde 49,8 ve tek üyeli bölgelerdeki 225 sandalyeden 198’i) rağmen, konumu her zamankinden daha zayıf. Seçmen üzerindeki baskı ve sahtekârlık olmadan artık çoğunluğu elde etmek pek mümkün değil. Daha fazla destek kaybı, yetkilileri açıkça baskıcı yöntemlere itecek ve rejimin mutlak bir diktatörlüğe dönüşmesini hızlandıracak.
Seçimin diğer ana sonucu, sonunda Rusya’nın ana yasal muhalefet gücü haline gelen Komünist Parti’nin başarısıydı. Buna karşılık, Vladimir Zhirinovsky’nin sağ popülist LDPR’si protesto partisi imajından uzaklaştı ve oylarının neredeyse yarısını kaybetti (önceki seçimdeki yüzde 13,1’e kıyasla yüzde 7,4). KPRF’nin yeni konumu, Putin yönetimi tarafından belirlenen sınırlar içinde hareket etmeye alışmış eski liderlik ile KPRF’yi parlamento dışı bir kitlesel protesto partisine dönüştürmeye kararlı genç nesil aktivistler arasında kaçınılmaz olarak bir iç çelişkiyi harekete geçirecektir. Partiyi her zaman Sovyet bürokrasisinin konformist bir kalıntısı, militan ve bağımsız siyasetten aciz bir kalıntı olarak gören radikal sol, kendi yaklaşımını da gözden geçirmek zorunda kalacak.
Son dönemde, yine, AKP’den kopuşlar konuşuluyor. Partinin, kurulduğu günden bu yana, propaganda işlerinde önemli bir işlevi olan Faruk Acar İyi Parti’ye geçti. İktidarın gazetecisi Nagehan Alçı, başkanlık sisteminin garabeti üzerine ilginç sözler söyleyerek, hem iktidar hem de muhalefet için seçimlerden önce sistem değişikliğine gidilmesinin önemini vurguladı. Rasim Ozan Kütahyalı 140Journos’un belgeselinde iktidarı eleştirerek herkesi şaşırttı.
Aslında bu, son birkaç senedir devam eden bir dalganın günümüze ulaşan parçaları. Bu konuda en esaslı kopuşlar, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun kendi partilerini kurması oldu. İktidar ile var olmuş isimler için bugün iki seçenek söz konusu: Ya iktidarın elindeki devlet imkânlarıyla yapabileceklerine güvenip, batmakta olan gemiyi son ana kadar terk etmemek ve iktidar gemisinin yeniden yüzdürülebildiği bir koşulda daha büyük nimetlerin içerisinde daha da güçlenmek ve zenginleşmek; ya da iktidarın gemisinden inip, muhalefet öncülüğünde hazırlanan yeni düzenin içerisine erkenden katılıp, buradan bir parsa koparmanın yolunu bulmak. Siyaset, AKP’liler için hiç olmadığı kadar kumar anlamına geliyor bugün.
Burada muhalefetin tavrı, “ne olursan ol gel” düzeyinde. Örneğin, Suruç ve 10 Ekim Katliamları ile birlikte Hendek Operasyonları döneminin Başbakanı Davutoğlu, sanki bunlarla hiçbir işi olmamışçasına muhalefet tarafından bağrına basılıyor. 10 Ekim Katliamı’nın ardından “Şimdi Ankara’da ki terör saldırısı sonrasında anket yaptık ve kamuoyunun nabzını tutuyoruz oylarımızda bir yükseliş trendi var” sözleri hiç hatırlatılmıyor kendisine. Soru işaretleriyle dolu bu katliamlarda devletin dahli konusunda bildikleri dahi sorulmuyor. Ya da AKP’nin gazeteciliğe karşı açtığı savaşta öncü birlik olarak yer alan Kemal Öztürk, Akif Beki gibi isimler, basın özgürlüğü üzerine konuşmaları için bir yerlere davet ediliyor, bu konudaki geçmiş günahlarının üstü şimdilerde muhalif olmaları perdesiyle örtülüyor. AKP’den ayrılmış olmanın bütün suçları temize çektiği bir af dönemi kurguluyor muhalefet.
Biz sosyalistler için bu şaşırtıcı bir durum olmasa da, AKP’yi faşizmle, diktatörlükle ve işlediği suçlarla anan bir siyasi cephe için, bu cürümlerin karşılığının bu kadar boş olması ifşa edilmesi gereken bir ikiyüzlülük. Suçların karşılığı koşulsuz af ise, suç olarak nitelenen eylemlerin de muhalefet nezdinde ne denli suç olarak görüldüğü, suç kavramının retorikle sınırlı olarak kullanıldığı açık değil mi? Türkiye tarihinin en büyük katliamlarından birisi olan 10 Ekim’in hesabını, dönemin Başbakanını denklemden çıkararak soran bir “adalet” anlayışı.
Aslında burjuvazinin bu “adalet” anlayışının evrenselliğinden söz edebiliriz. Muhalefetimizin AKP ile arasında analoji kurmayı pek sevdiği faşist dikta deneyimlerinin ardından yaşananlar, burjuvazi için “düzen”in adaletten çok daha değerli bir kavram olduğunu kanıtlıyor. Enzo Traverso İtalya deneyimi için şunları söylüyor: “1947 yılında tarihçi, hukukçu ve direnişçi Carlo Galante Garrone, acı bir şekilde kaydediyordu: ‘Yeni İtalya’nın yargı sistemi, her şeyi, ya da hemen hemen her şeyi sildi ve her şeyin üstünü özür ve unutma perdesiyle örttü. En ağır suçlar ve en büyük sorumluluklar dahil her şey’. Tüm faşist suçluların özgürlüğüne kavuştuğu 1950’lerin başlarında, Direniş hareketinin şiddet eylemlerinin peşine düşen yeni bir dava dalgası başlamıştı”.[1]
1960 yılında İtalya’daki altmış dört validen altmış ikisi faşist rejimin üst düzey yöneticileriydi. Fransa’da da Vichy rejiminin üst düzey yöneticileri, 1945 sonrası uzun yıllar yeni rejimin kilit konumlarında yer almayı sürdürdü. Namlı Nazilerin de ABD tarafından savaş sonrası önemli mevkilerde kullanıldığı, çok simgesel bir ekibin cezalandırıldığı bilinen bir gerçek. Traverso, burada affın, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı dayatan ve suçun bütün izlerini silen bir araç olarak kullanıldığını söylüyor.
Türkiye muhalefetinin, bu tarihsel örneklerden pek de farklı bir gelecek tahayyül etmediği açık. 10 Ekim Katliamı’nın altıncı yıldönümünde kaybettiğimiz yoldaşlarımızı andığımız bu tarihlerde, 7 Haziran ile 1 Kasım arasındaki şaibeli dönemin başbakanıyla ya da AKP’nin tesis ettiği neoliberal talan düzeninin mimarıyla yeni sistem üzerine müzakereler yapmak, AKP sonrası dönemde kimlerin hangi konumlarda yer alacağı konusunda güçlü işaretler barındırıyor. Son 20 yılda işlenen suçların failliğini tek adam ve çevresindeki birkaç kişiyle sınırlayan muhalefet, bu rejimin kilit unsurları için parlak bir gelecek vadediyor.
Düzen, kendisini AKP’siz bir AKP dönemi için hazırlıyor. İktidarın aparatları kendilerini yeni düzene uygun bir hale sokmak için çabalıyor. Burjuvazi yeni talan alanları için projelerini üretiyor.
Sosyalist solun AKP’siz bir dönem için bir hazırlığı, bir sözü, bir stratejisi var mı, bu dönem en çok bunu konuşmalıyız sanırım.
[1] Enzo Traverso, Ateş ve Kan: Avrupa İç Savaşı: 1914-1945, çev. Onur Gayretli, Heretik Yayınları, 2021, s. 195