İmdat Freni

admin

Tarihte Yeni Bir Başlangıç Noktası: Lenin – Victor Serge

Anarşizmden olduğu kadar Marksizmden de beslenen Bolşevik Partinin militanı, Komünist Enternasyonalin tercümanı ve Sol Muhalefetin “şairi” Victor Serge bu yazıyı 1937 yılında, İspanyol devriminin partilerinden POUM’un yayın organı La Batalla için kaleme alır. Serge’in biyografisi Bir Devrimcinin Hatıraları Yazın Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

21 Ocak 1924’te insanüstü bir çalışma sonucu bitkin düşerek hayatını kaybetti, Lenin. Hemen hemen iki yıldır hastalığı onu hareketsiz kılıp koltuğa mahkûm etmişti ve o dönemin fotoğraflarının da tanıklık ettiği gibi suratında feci bir kaygı ifadesi vardı. Ne var ki zekâsı yerindeydi ve kimi zaman parıltıyla kendini gösteriyordu. O anlarda içindeki o derin tasayı ifade ediyordu. Büyük bir ferasetle kurduğu rejimin ciddi kusurlarını görüyor ve bundan kaygılanıyordu. Yeniden çalışabilme, çözümler ve müttefikler arama, tehditleri bertaraf etme takıntısının eşlik ettiği hastalığıyla son mücadelesinin hikayesinden daha trajiği yoktur. Ve şurası kesin ki eğer Lenin birkaç yıl daha yaşamış olsaydı devrimin seyri, olumlu anlamda derinden değiştirilmiş olacaktı.

Sahip olduğu otoritenin ve o engin zekâsının olayların seyrinin üzerinde etki edeceği şüphe götürmez. Belki sosyalist devleti köylülerle bir anlaşmaya yönlendirebilir ve böylece içerdeki gerici eğilimleri hafifletebilir ya da bir ihtimal bunların üstesinden gelebilirdi. Ama belki de bu kavgada yenik düşecekti, tıpkı kendisininkine eşit bir başka zekanın yenik düştüğü gibi[1].

Tarih, koşullara göre büyük dehaları veya vasat zekalıları kullanarak ilerler. Napolyon’dan sonra Sedan muharebesinin adamı, küçük Napolyon’u yarattı örneğin Tarih. Tesadüf ile kaçınılmazlık iç içe geçer. Bireylerin kaderi tesadüfe bağlıdır, toplumsal sonuçlar ise kaçınılmazlığa. Bu kaçınılmazlık da tesadüfü sürükleyip onu parçalar… O kadar çok ekonomik ve tarihsel sebep devrimin aşınmasına katkıda bulunmuştur ki eğer Lenin daha uzun yaşamış olsaydı muhtemelen o da o büyük devrim günlerindeki yoldaşlarıyla aynı kaderi paylaşırdı. Ancak rejim daha düzgün olurdu.

Bu kesinlikle kötümser bir bakış açısı değil. Doğaya hâkim olmak için insanın onu anlaması ve onu uyum sağlaması gerek. Paratoneri inşa etmek için yıldırımın düşeceğini ve nasıl düşeceğini bilmek gerekir. Toplumu dönüştürmek ve evrimini ayırt etmek için en güçlü gerekliliğe, iktisadi gerekliliğe boyun eğmek gerekir. Marksist bilim budur. Marx ve Engels, iki dürüst araştırmacı, modern üretim sürecini incelediler ve kitlelerin daha fazla refah ve daha adil bir yaşam özlemi olan sosyalizmin zorunluluğu sonucuna vardılar, böylece ütopyadan bilime geçtiler.

Lenin’le birlikte ise sosyalizm bilimden eyleme geçti.

Ekim’den kısa zaman önce koşullar sorunları sadeleştirmişti. Savaş her şeyi birkaç seçeneğe indirgemişti, olmak veya olmamak türünden. Ancak cesarete ihtiyaç vardı, öncelikle bunları görebilmek, gördükten sonra da cüretkarca harekete geçmek için. Çünkü artık eskisi gibi yaşanamazdı. Geçmişten kopmak lazımdı. Ve çoğu kez rutinin ve yanılsamaların tutsağı olan insanlar için en zoru genellikle budur. Lenin’in yazıları büyük bir zenginlik taşır. Fakat hiçbir zaman 1917’nin o altı ayındaki kadar değerli olmamışlardır. Kaotik olayların ortasında emin adımlarla belirlediği yönde yürüyen bir tek kendisiydi. Şunu anlamıştı ki istikrarsız bir durumda, ikisi de muhtemel iki diktatörlük, işçi sınıfınınki ile gericiliğinki arasında bulunuyorlardı; ya eyleme geçmek ya da felakete teslim olmak dışında başka seçenek yoktu. Lenin’in bakış açısı devrimci tutkunun ürünü değildi, çünkü her tutku gibi o da körleşebilirdi. Siyasetçi ve iktisatçının verili durumun gündelik analizine dayalı kanısının ürünüydü.

Lenin her şeyi göz önünde bulunduruyordu: üretimin durumu, dönüşümler, burjuvazinin niyetleri ve imkanları, hala iktidarda bulunan generallerle avukatların zihniyeti, kent ve kır kitlelerinin özlemleri. Ve nihayet, zamanın geldiği sonucuna vardı. Finlandiya’da deniz kenarında bir kulübeye sığınmış halde ekim başında Merkez Komiteye şöyle yazıyordu:

“Değerli yoldaşlar, olayların gidişatı bize görevimi öylesine açıkça gösteriyor ki beklemenin kendisi şimdiden bir suçtur. Köylü hareketi giderek artan bir güçle gelişiyor. Askerler bizlere her geçen gün daha büyük bir sempati sergiliyorlar. Moskova’da asker oylarının %99’una güvenebiliriz; Finlandiya birlikleri ve donanma hükümete karşı. Sol sosyalist-devrimcilerle ittifak halinde olduğumuzda ülkede çoğunluk konumundayız. Bu koşullarda beklemek bir suç teşkil eder…”

Lenin’in eseri tarihte yeni bir başlangıç noktasını teşkil ediyor; kişisel çıkar gütmeyişin, işçi sınıfına adanmışlığın, Marksist düşüncenin sınıf mücadelesine dikkatlice uygulanışının muazzam bir örneği… İşte biz bakışlarımızı bir ışığa çevirir gibi tüm bunlara bakıyoruz, yoksa ondan geriye kalan ve Kremlin’de rezalet bir anıtkabirde mumyalanmış iç karartıcı artıklarına değil.

Ve şöyle devam ediyor:

“Zaferimiz kesin. Kan akıtmadan onu elde etme ihtimalimiz çok yüksek”.

Hayatının en zorlu döneminde onu birçok kez gördüm. Kimse ondan daha sade değildi. Kimse, büyük deha -ki hiç şüphesiz öyleydi-, büyük şef, Sovyet devletinin kurucusu rollerini oynama eğilimine ondan daha uzak değildi. Kendisi hakkında böylesi ifadeler kullanıldığını duysa çok öfkelenirdi. Parti içinde tartışmalar şiddetlenince en büyük tehdidi şuydu: “Merkez Komiteye istifamı sunuyorum, tekrar sade bir militan oluyorum ve kendi bakış açımı tabanda savunacağım…”

Hala İsveç’te mülteciyken giydiği eski kıyafetleri giyiyordu. Ellinci doğum gününü kutlamak söz konusu olduğunda neredeyse öfkeleniyordu: ve birkaç yoldaşın düzenlediği gecede ancak yirmi dakika kadar kalmıştı.

Kamenev onun bütün eserlerini yayınlamaktan söz ettiğinde, hiddetlenerek şöyle yanıt vermişti Lenin: “Neden ki? Otuz yılda birçok şey yazıldı. Yok, bence değmez”.

Kendisini yanılmaz görmüyordu ve zaten öyle de değildi. Büyük hatalar yaptı. Ve çoğu kez en doğru eylemin ortasında bir hata onun o olağanüstü ferasetini azaltmıyordu. Genel olarak baktığımızda Lenin’in eseri tarihte yeni bir başlangıç noktasını teşkil ediyor; kişisel çıkar gütmeyişin, işçi sınıfına adanmışlığın, Marksist düşüncenin sınıf mücadelesine dikkatlice uygulanışının muazzam bir örneği… İşte biz bakışlarımızı bir ışığa çevirir gibi tüm bunlara bakıyoruz, yoksa ondan geriye kalan ve Kremlin’de rezalet bir anıtkabirde mumyalanmış iç karartıcı artıklarına değil.

Çeviri: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.marxists.org/francais/cmo/n23-avr-mai-2004/JVictor_Serge_6_corr.pdf


[1] Serge burada Troçki’ye ve Sol Muhalefetin Buharin-Stalin yönetimine karşı yenilgisine göndermede bulunuyor.

Trump’ın İlk Altı Ayı: Gezegenimiz ve Halkları için Bir Tehdit – IV. Enternasyonal

Trump’ın seçilmesi, Filistin halkının soykırımını aktif olarak körükleyen, dünyanın başlıca emperyalist ülkesinde neofaşist bir liderliğin iktidara gelmesini ve ayrıca, uluslararası güç dengesinde daha da sağa kaymayı temsil ediyor, Orbán, Modi, Meloni, Bolsonaro ve diğerlerini güçlendiriyor.

19 Ocak 2025’te, halk oylarının çoğunluğuyla kazanılan kılpayı bir seçimden sonra göreve gelen Trump yönetimi, ABD’deki demokratik hakları tehdit eden ve dünyanın geri kalanına saldırganlık sergileyen son derece gerici bir gündem izledi. Trump, ABD işçi sınıfı ve dünyanın dört bir yanındaki ezilen topluluklar için de özellikle şiddetli bir tehdit oluşturmaktadır. Başlıca cephelerinden biri, Putin dahil uluslararası aşırı sağın büyük bir kısmıyla aynı çizgide olan LGBTIQ*’lara, özellikle de translara yönelik saldırılarıdır. Bu, ırksal azınlıklara, kadınların üreme haklarına, göçmenlere yönelik acımasız saldırılar, iklim değişikliğini inkar, demokratikhaklara düşmanlık, şiddete başvurmaya hazır olma, demokratik süreçlere ve denetim ve denge mekanizmalarına küçümseme ve mutlak iktidar arzusu ile Trump’ın genel gerici sosyal gündeminin bir parçasıdır.

Ticaret tarifelerinin genelleştirilmesi Donald Trump’ın ideolojik bir takıntısı ve bunun duyurusu, görevinin ilk günlerinden itibaren emperyal gücün bir göstergesiydi. Ancak iç ekonomik etkiler ve özellikle BRICS ülkelerinden gelen misilleme tehditleri, Washington’u geri adım atmaya zorladı ve ABD emperyalizminin hegemonyasının krizine katkıda bulundu.  Örneğin, Brezilya’nın ABD’den yaptığı ithalata getirilen %50 vergi, açıkça siyasi amaçlarla Brezilya hükümetini “cezalandırarak” Bolsonaro ve diğer darbecilerin davalardan kaçmasının önünü açıyor. Çelişkili bir şekilde, bu önlem ülkede yeni ve olumlu bir siyasi dönem başlattı.

Cumhuriyetçi Parti ve ABD yargısının bir bölümünün yardım ve yataklık ettiği tam güç arayışı onu müstakbel bir otoriter ve neo-faşist haline getiriyor ve dünya çapında aşırı sağın elini güçlendiriyor. Muhalefet yasaklanmamış ve demokratik haklar tamamen ortadan kaldırılmamış olsa da -neo-faşizmin göstergeleri- bu yöndeki eğilim açıktır.

ABD uzun süredir fosil yakıtların en büyük tüketicisi oldu. Trump yönetiminde ABD, etkisiz COP uluslararası iklim değişikliği birliğinden ayrıldı, petrol şirketlerine fosil yakıt çıkarma ve kullanımını artırma izni verdi ve ABD düzenleyici belgelerinden iklim değişikliğine ilişkin tüm atıflar kaldırıldı.

Trump yönetimi, çoğu Latin Amerikalı ve Güney Asyalı milyonlarca göçmene karşı özellikle acımasız bir polis-ordu zulüm ve sınır dışı etme kampanyası başlattı. Tüm göçmen işçileri suçluyla eşdeğer gören alaycı söylemiyle, El Salvador’u kiralık bir Guantánamo’ya dönüştürdü. Bu kampanya, en gerici beyaz, üstünlükçü güçleri cesaretlendiriyor.

Trump’ın ABD’nin seçkin üniversitelerine yönelik saldırıları, Filistin yanlısı protestolara yeterince sert müdahale etmedikleri için onları alaycı bir şekilde antisemitizmle suçluyor. Bu baskı, Filistin Dayanışma Hareketi’ni ve ifade özgürlüğünü soğuttu. Filistin yanlısı gösterileri antisemitizm olarak nitelendirmek, Trump’ın ırkçı söylemleri ve politikalarının beslediği gerçek antisemitizmi örtbas etmeye hizmet ediyor.

Trump ve müttefikleri kısa süre önce, 71 milyon kişinin yararlandığı devlet sağlık sigortası programı Medicaid ve en yoksullar için gıda kuponları kesintileriyle finanse edilecek, ultra zenginlere muazzam vergi avantajları sağlayan gerici bir bütçeyi kabul etti.

Trump’ın Panama Kanalı, Kanada ve Grönland’ı ilhak etme tehditleri, çıplak 19. yüzyıl emperyalizmine geri dönüşü temsil ediyor. Ukrayna konusunda Trump, Putin ile (kendisiyle birçok aşırı sağ ideolojik fikri paylaşan) Rus devletinin sömürge savaşının kurbanları olan halkların aleyhine, nüfuz alanlarını paylaşmak için yağmacı bir anlaşma peşinde.

Trump’ın NATO’dan ayrılma söylemi karşısında Avrupalı güçlerin yaşadığı siyasi şokun ardından bu ittifak, Trump’ın ABD’nin silah harcamalarının arttırılması yönündeki emirlerine Avrupa’nın itaatini göstermek için kullanmasıyla, tarihsel yerini -Avrupa’nın itaat senaryosunu- geri kazandı.

“Önce Amerika” politikası Trump’ın müttefiklerine karşı savaşçılığını yönlendirirken, İran’a yönelik son saldırı, ABD’nin çıkarlarının tehdit edildiği yerlerde askeri güç kullanmaktan çekinmeyeceğini hatırlatıyor.

Trump, Biden ve tüm ABD başkanlarının İsrail’e verdiği askeri ve siyasi desteği sürdürüyor. Gazze Şeridi’ni sakinlerinden boşaltıp bölgeyi lüks bir tatil beldesine çevirme tehdidi, dünya tarihi açısından büyük öneme sahip bir suç olacaktır.

Demokrat Parti, Trump’a karşı tamamen etkisiz olduğunu gösterdi. Bunun başlıca nedeni, Demokrat Parti’nin de Cumhuriyetçiler gibi aynı %1’lik kesime hizmet etmesinden geliyor.

AOC ve Bernie Sanders’ın büyük ve coşkulu mitingleri, Trump karşıtı duyguların derinliğini yansıtıyor. Mamdani’nin New York’ta Demokrat Parti ön seçimlerindeki son zaferi de Demokrat Parti’nin yerleşik düzenine bir meydan okuma niteliğinde ve onun ilerici sosyal gündemi, ilerici ve anti-kapitalist kamu görevlilerinin seçilebileceğinin potansiyelini gösteriyor. Son birkaç aydır sokaklarda kitlesel bir Trump karşıtı hareket ortaya çıktı. Ülkenin binlerce şehir ve kasabasında milyonlarca kişi, binlerce anti-Trump gösterisine katıldı. Göçmen işçiler bu direnişin ön saflarında yer aldı. Bu gösteriler, dünya çapında aşırı sağ hükümetlere direnenleri cesaretlendiriyor.

Dördüncü Enternasyonal Bürosu, büyüyen anti-Trump hareketiyle dayanışma içinde.

Trump rejimi yıkılsın!

ABD’nin diğer ülkelere ve halklara yönelik tüm tehditleri yıkılsın!

Los Angeles’taki kahramanca protestolara selam!

ABD’nin fosil yakıt genişlemesine son!

Göçmenlere karşı savaşa son!

Ukrayna’ya kendi kaderini tayin hakkı!

ABD’nin Gazze’deki İsrail soykırımına desteğine son!

Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu

Bu yazı ilk olarak 13 Temmuz 2025 Fourth International’da yayınlandı.  

Ernest Mandel’ler de Ölür! – Erdal Tan (Yiğit Bener)

Aramızdan ayrılışının 30. Yılında Ernest Mandel’i, yirminci yüzyılın ikinci yarısının en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan, IV. Enternasyonal’in bu tarihsel simasını çeşitli yazıları ve hayatından, mücadelelerinden kesitlerle anıyoruz. Burada Sosyalist Demokrasi için Yeniyol’un Eylül 1995 tarihli sayısı için kendisiyle birlikte uzun yıllar sosyalist mücadele içinde yakın mesai yapmış olan Yiğit Bener’in, Erdal Tan imzasıyla kaleme aldığı yazısını tekrar yayınlıyoruz. 

MANDEL’İN ANISI (1): Geçen ay, 20 Temmuzda yitirdiğimiz Ernest Mandel’in cenaze töreni eğer Türkiye’de yapılıyor olsaydı, büyük olasılıkla birileri “Ernest Mandel’ler Ölmez!” gibi bir slogan atardı. “Devrimci geleneklerimiz” arasında yer alan ve ölenlerin arkada bıraktıklarının kalbinde aslında ölmediklerini vurgulamak için söylenen bu tür sözlerde elbette doğru bir yön de var: 

— Öncelikle ölen kişinin anısı, yakınları ve dostları tarafından yaşatılacaktır mutlaka. Hele söz konusu olan, Ernest Mandel gibi ömrünü daha iyi, daha adil, daha insancıl bir dünya yaratma projesine adamış, tüm ezilenlerin yanında yer alıp mücadelelerine katılmış ve dolayısıyla tüm dünyada sevenleri, dostları, yoldaşları olan bir kişiyse… 

— Ayrıca ölen militanın amaçları, idealleri, mücadelesi, dava arkadaşları tarafından — belki biraz da onun anısına — sürdürülecektir. Hele söz konusu olan kişi, tüm militan yaşantısını devrimci bir enternasyonal örgütün inşasına adamış olan Ernest Mandel ise, tüm dünyadaki yoldaşlarının ve (1950’lerden sonraki dönemde adı onun adıyla birlikte anılan) IV. Enternasyonal’in, onun sosyalizm mücadelesini ödün vermeden sürdüreceğinden emin olabiliriz. 

— Ve nihayet, yitirdiğimiz kişi, Ernest Mandel gibi, neredeyse tüm dünya dillerine çevrilen onlarca kitabın ve yüzlerce makalenin yazarıysa; yarım yüzyıldır düşünceleriyle ve teorik katkılarıyla tüm dünyadaki birçok düşünürü ve sosyalist militanı şu ya da bu oranda etkilemişse; üstelik bir döneme damgasını vurmuş tarihi bir kişilikse, onun artık (bir anlamda) ölümsüzlüğe ulaştığını dahi düşünebiliriz.

Evet, işin bu yönlerine baktığımız zaman, “Ernest Mandel’ler Ölmez!” demenin belki de bir anlamı var… en azından bu şekilde bir teselli bulmak mümkün. Ancak yine de ben bu sloganı bir türlü benimseyemiyorum. Çünkü ne yazık ki, İslami gelenekten esinlenmiş olan “devrim şehitleri” edebiyatının gözden kaçırdığı şey şu: “Güneşe de gömülseler”, “anıları yolumuzu aydınlatmaya devam da etse”, ölen ölüyor ve kimsenin (hele Ernest Mandel gibi olağanüstü kişiliklerin) yeri de doldurulamıyor! 

Evet, Ernest Mandel’i tanımış olan bizler, dost meclislerinde onunla ilgili anılarımızı paylaşmaya devam edeceğiz; uzun bir süre onunla birlikte yürüttüğümüz mücadeleyi, artık onsuz da olsa, yine de sürdüreceğiz; onun yapıtları, teorik katkıları, tarihteki rolü, daha uzun yıllar tartışılacak; onunla ilgili ikinci elden kitaplar, makaleler yazılacak, akıllı ya da aptalca yorumlar yapılacak, hatta “Mandel uzmanları” türeyecek; düne kadar onun örgütünden inatla uzak duranlar, hatta örgütüne ve güvendiği yoldaşlarına söylemediklerini bırakmayanlar, birden kraldan fazla kralcı kesilip ona bizlerden bile fazla sahip çıkmaya kalkışacaklar (ne de olsa “Mandel iyiydi ama çevresi kötüydü”, değil mi?); belki de, tüm büyük Marksist düşünürler için yapıldığı gibi, kimi akademik çevrelerde yapıtları ve katkıları konuşulurken kitapları övülüp militan faaliyetleri yerilecek, hatta düşüncelerinin sivri (yani “devrimci”) yönleri törpülenip ehlileştirilmeye çalışılacak… 

YITIRILENIN BILINCINE VARMAK: Tüm bunlar yaşanacak muhakkak, eşyanın tabiatı gereği! Ama gerçek şu ki, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle, yüksek derecede iletken coşkusuyla, neşesi ve babacan sevecenliğiyle, en kuru örgütsel tartışmaya bile ayrı bir boyut katan derin tarihi ve evrensel bilinciyle ve temsil ettiği tarihi süreklilikle Ernest, artık aramızda olmayacak… Ölümün en mutlak ve en acı tarafı bu zaten!

SAVAŞ KUŞAĞI: Sonuç olarak, bir kuşak kaybolmakta ve onlar yok oldukça, kendi geçmişimizle ve tarihle olan canlı bağlarımız da bir bir kopmaktadır. Ucuz tesellilerin ötesinde, ölenlerle birlikte neleri yitirdiğimize baktığımızda, işte bu çıplak gerçeği ve yeri doldurulamayacak bir boşluğu görürüz. 

Ernest Mandel haklı olarak “kişi kültünden” nefret ederdi ve eminim kendi arkasından abartılıövgüler yazılmasını da istemezdi. Ancak, dünyanın öbür ucundaki bir ufak ülkede vefat eden ve daha önce adını bile duymadığımız bir yoldaşın ardından, dergilerimize yazdığı (ve önemli siyasi gelişmeler ne olursa olsun, mutlaka yer bulunup yayınlanmasını ısrarla talep ettiği) anma yazılarıyla bizlere önemli bir noktayı hatırlatıyordu: Verilen ortak mücadeleye — bir nebze de olsa — katkıda bulunmuş olanlara vefasız davrananlar, aslında kendi değerlerine ihanet etmiş sayılırlar (hatta Ernest bu tavrını, artık militanlığı çoktan bırakmış olan “eski yoldaşlar” için bile sürdürürdü). Üstelik, işin insani boyutunu bir kenara bıraksak bile, “eskilerin” kaybolmalarının ciddi bir örgütsel zaaf yaratacağını unutmayalım. Sorun, yitirilen yoldaşın kişisel yeteneklerinin ve örgüt içindeki somut görevlerinin ağırlığının çok ötesinde bir anlama sahiptir (nitekim Mandel’in bile, sağlık sorunları nedeniyle, son yıllarda IV. Enternasyonal içindeki eski ağırlığı fiilen kaybolmuştu). Çünkü “eski” yoldaşların en önemli işlevlerinden biri, her tür örgütlenmenin vazgeçilemez bir boyutu olan kolektif belleği canlı tutmak ve yeni militan kuşaklara iletmektir. Bu işlevin aksaması ya da ortadan kalkmasıyla örgütlenmedeki süreklilik sona erer. 

Mandel savaş görmüş ve savaşın insanlık için ne denli büyük bir felaket olduğunu bizzat (bir bölümünü nazi toplama kamplarında olmak üzere!) yaşamış bir kuşağın temsilcisiydi (2). O nedenle inatçı bir savaş karşıtı, inatçı bir anti-militarist militandı. Nitekim bu konuda yazılmış onlarca makalesi mevcuttur. Sosyalizm onun gözünde, kapitalist/emperyalist kâr mantığının kaçınılmaz bir ürünü olan savaşları engellemenin yegâne yoluydu (3). Bu nedenle de sık sık sosyalizmin, “militarist sembollerle” bir arada yürüyemeyeceğini, silahı ve şiddeti bayrak edinerek sosyalizm propagandası yapmanın abes olduğunu belirtirdi. Mandel, bazen kendini savunmak için şiddet kullanmanın kaçınılmaz olduğunu bilmeyecek kadar saf bir hayalperest değildi elbette. Ne var ki, “kerhen ve ancak kaçınılmaz olduğunda” kullanılması gereken “olumsuz” bir araca, “olumlu” nitelikler yüklenmesini ve bu aracın “sosyalizm adına” kutsanmasını kabul edemezdi. 

YA SOSYALIZM, YA BARBARLIK! Mandel için insanlığın önündeki en önemli tehditlerin başında nükleer savaş gelirdi (4). IV. Enternasyonal’in son Dünya Kongresi’ndeki konuşmasında da, bu konuda yeni programatik açılımların gerekli olduğunu belirtmişti: “Eskiden, ’emperyalistler savaş isterse, silahları onlara karşı çevirerek bu savaşa son verebiliriz’ derdik, ancak söz konusu olan nükleer silahlar olduğunda bunu bu şekilde söyleyemeyiz, çünkü emperyalistlere karşı dahi olsa, bu silahların kullanılması, insan türünün yeryüzünden silinmesi anlamına gelecektir”. Ernest’in bu son konuşmasını, kendini iç örgütsel tartışmaların sıcaklığına kaptırmış kimi yoldaşlar gülümseyerek karşıladılar, çünkü bu konu o anki gündemle doğrudan bağlantılı değildi. Oysa sanırım, bir sonraki Dünya Kongresine katılamayacağını aslında bal gibi hisseden Ernest, kısır gündemi zorlayarak bize belki de başka bir şeyler anlatmaya çalışıyordu…

Ya Sosyalizm, Ya Barbarlık adlı IV. Enternasyonal’in manifestosu (5), birçok yoldaşın katkısıyla genişletilmiş ve eleştiriler doğrultusunda değiştirilmiş olsa da, büyük ölçüde Mandel’in eseriydi. Ernest, bu dönemde bu tür bir metnin hazırlanmasının yararına ya da aciliyetine pek inanmayan yoldaşlarını ikna etmek için örgüt içinde büyük bir mücadele verdi. Çünkü onun için en acil sorunlardan biri, her geçen gün derinleşen ekonomik krizin de etkisiyle insanlığı adım adım felakete ve çürümeye sürükleyen kapitalizme karşı alternatifin yeniden canlandırılmasıydı (hatta artık alternatifin “ya sosyalizm, ya da insanlığın yok olması” olduğunu söylerdi). 

Tüm yazı ve konuşmalarında kapitalizmin aslında bir barbarlık rejimi olduğunu somut örnekleriyle anlatırdı. Sosyalizm mücadelesinin gerekliliğini ve meşruiyetini de bu analize dayandırırdı. Mandel için sorun, Peru’daki kolera salgınından etkilenen 200.000 kişinin nasıl sağaltılacağı, her yıl üçüncü dünya ülkelerinde tedavi edilebilir hastalıklardan ölen on altı milyon çocuğun nasıl kurtulacağı, günlük kalori tüketimi Nazi toplama kamplarındaki günlük kalori tüketimine eşit olan üçüncü dünyadaki bir milyar insanın karnının nasıl doyurulacağı sorunuydu. 

Tüm konuşmalarını kolay anlaşılabilir somut örneklerle süslemesinin altında yatan kaygı da sanırım buydu. Bu yüzden, onun konferanslarını, “büyük bir kuramcının büyük ve karmaşık soyutlamalarını” dinleme beklentisiyle izleyenler arasında hayal kırıklığına uğrayanlar da olurdu… Oysa Ernest için soyutlama, entelektüel züppeliğin tatminine yönelik bir amaç değil, çok sayıda ve karmaşık verilerden oluşan gerçekliği kavrayabilmek (ve bu gerçekliği insanlığın yararına dönüştürebilmek) için zorunlu olarak başvurulması gereken bir araçtı. Nitekim en soyut ekonomik kuramları tartıştığı yapıtlarını bile, anlaşılabilirliği hedefleyen somut güncel örneklerle beslerdi. İnanmayanlar, Marksist Ekonomi El Kitabı’nı, Uluslararası Ekonomide İkinci Kriz’i, hatta Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları’nı (6) ya da — Türkçe’ye çevrildiğinde (inşallah…) — Geç Kapitalizm’i okuyabilirler! [Bu eser 2008’de Versus yayınlarından Candan Badem çevirisiyle yayınlanmıştır-İF]

Sosyalizm’in ve sosyalist devrimin olabilirliğini kanıtlamak için de sık sık, çeşitli konuşmalarında ve makalelerinde (7) dünyanın dört bir tarafındaki grevlerden, mücadelelerden, dayanışmalardan küçük somut örneklere başvururdu. Mandel’in tarih merakının kökeninde de sanırım bu somut veri ve kanıt toplama dürtüsü önemli bir yer tutuyordu. Olağanüstü belleği sayesinde, tüm dünyada yaşanmış olan ve yaşanan sosyal mücadeleler konusunda canlı bir ansiklopedi gibiydi. 

FLAMAN, KOZMOPOLIT VE ENTERNASYONALIST: Kuramsal laf salataları yerine somut verilere olan bu tutkusu onu, ekonomik verilerden sosyal yaşamla ilgili küçük ayrıntılara kadar tüm dünyada olup bitenlerin yakın bir izleyicisi olmaya yöneltiyordu. Bu sayede dünyayı kavrayışında, global, geniş ve evrenselci bir bakış açısı kazanmıştı. Tarihi ve kapitalist gelişmeyi açıklayışındaki bu “bütünsellik” nedeniyle, (zaman zaman Marks’a karşı da yöneltilen bir suçlama olan) “yerel özellikleri ve farklılıkları göz ardı eden aşırı bir evrenselcilikle” eleştirildiği olurdu. Örneğin bazı yakın yoldaşları, (kanımca en önemli yapıtlarından biri olan) Marksizm’in Tarihteki Yeri (8) adlı incelemesini bu yönden eleştirirdi. Bu eleştirilerde bir doğruluk payı olsa da, Mandel’in “evrenselciliğinin” hiçbir zaman kaba bir “Avrupa Merkezciliğine” dönüşmediğini de belirtmek gerekir. Marks’ın İktisadi Düşüncesinin Oluşumu (9) adlı yapıtındaki “Asya tipi üretim tarzı” bölümdeki yaklaşımı sanırım bunun en iyi kanıtıdır. 

Kaldı ki, “Avrupa Merkezciliğe” karşı Mandel’in sahip olduğu en önemli panzehir, belki de tam bir “modern zamanlar Evliya Çelebisi” oluşuydu. Elinde küçük bavuluyla örgüt adına Asya’dan Latin Amerika’ya kadar dünyayı gezer, gerek işçi/köylü örgütleri militanlarıyla gerekse de o ülkenin akademik çevreleriyle konuşur, dinler, tartışır, öğretir ve öğrenirdi. Bu yönüne bir de, birçok dilde hem yazıp hem konuşabilir olmasını da eklersek, Mandel’in bir bakıma, tam da Marksizm’in ilk yıllarındaki geleneğe uygun bir “kozmopolit” olduğunu söyleyebiliriz.

Hoş, Mandel kozmopolit idi, ama yine de kendi “vatanı” vardı: Belçika’nın o puslu ve yağmurlu kentlerinin, Brüksel’in, Anvers’in, Charleroi’nın, sıradan ve salaş işçi kahvelerindeki seçim konuşmalarından, sık tekrarlanan genel grevlerden sonra sendikacılarla yapılan değerlendirme görüşmelerinden, (kendisinin de önemli bir rol oynadığı) Belçika işçi hareketinin tarihini anlattığı o eğitim seminerlerinden ve Enternasyonal’i flamanca söylediği parti mitinglerinden, vazgeçmesi olanaksızdı. 

O, Avrupa işçi hareketinin bağrından çıkmıştı ve köklerinden hiç kopmadı. Bu nedenle de hiçbir zaman, kimi Avrupalı solcu aydınlar gibi “vicdan rahatlatma” amaçlı ucuz “üçüncü dünyacılık” yapmadı. Mandel, emperyalist sömürünün “üçüncü dünyada” yarattığı yıkımların sorumluluğunu, hangi koşullarda yaşadığını çok iyi bildiği, gelir düzeyi sürekli geriletilen, kazanımları kemirilen ve işsizlikle terbiye edilmeye çalışılan Avrupa işçi sınıfına yükleyenlerden değildi.

Partisi için yaptığı bir seçim çalışmasında, kısa vadede 700.000 yeni iş kurmaya yönelik bir proje üretti. İşsizlik sorununa karşı bir geçiş talebi olarak düşünülen bu plan, üretimde kâr mantığının değil, sosyal gereksinimlerin temel alınması gerektiğini vurguluyordu… Zengin bir ülke olan Belçika’da sözü edilen sosyal gereksinim ise, doğru dürüst tuvaleti ve banyosu olmayan yüzbinlerce konuta tuvalet ve banyo yapılmasıydı!

Ernest Mandel, aynı anda hem Avrupalı işçinin hem de Latin Amerikalı ya da Asyalı köylünün sorunlarını hissedebilen; onlara, çıkarları arasındaki görünürdeki çelişkileri aşıp, ortak mücadelede hedeflerinde birleşmelerinin yollarını gösterebilen tam bir enternasyonalistti. Nitekim tüm ömrünü de devrimci bir enternasyonal örgütün gerekliliğini kanıtlamaya adamıştı. 

Ancak bu yüzden neredeyse, kendi örgütü olan Belçika Sosyalist İşçi Partisi (POS) ile başı derde giriyordu. Çoğu örgüte kendi kazanıp yetiştirdiği öğrencileri olan POS’un genç yöneticileri, sürekli seyahat ederek Enternasyonal’in işleriyle ilgilenip, kendi örgütünü boşlamasına sonunda isyan ettiler ve Ernest’i 1986’daki kongrede Merkez Komitesine seçmemekle tehdit ettiler! Adaylığının kabulü için tüm MK toplantılarına katılmasını ve hiç olmazsa ayda bir kez dergiye yazı yazmasını şart koştular. Ve Ernest bu şantaja boyun eğmek zorunda kaldı! 

Aslında bu isyanın arkasında bir “siyasi Ödipus kompleksinin” yattığı da söylenebilir, çünkü Mandel’i yeri geldiğinde en acımasızca eleştirenler yine hep Belçikalı kendi “manevi evlatlarıydı”. Çünkü onlar, IV. Enternasyonal’in inşa sürecindeki en önemli hata olan, örgüt inşasındaki “kendiliğindenci” yaklaşımın ve “aşırı iyimser” analizlerin sorumluluğunu ustaları Ernest’e yüklerlerdi. Mandel’in “kendiliğindenciliğini” eleştirenler, aslında bu yaklaşımının kökeninde onun “gizli” bir Rosa Luxemburg hayranı olmasının ve Rosa’nın örgüt anlayışından etkilenmiş olmasının yattığını iddia ederlerdi. Örgütün o dönemlerdeki eksikliklerin ve yanlışlıkların sırf Ernest’in “kendiliğindenciliğine” bağlanması her ne kadar ona karşı yapılan bir haksızlıksa da, sonradan kendi de kabul ettiği gibi (10), bu eleştirilerde bir haklılık payı vardı.

BÜROKRASI VE YOZLAŞMA: Aslında, Leninist Örgüt Teorisi’nin (11) yazarı Ernest Mandel’in temel hatası, gerek örgütlenmeyle ilgili yazılarında gerekse de (özellikle Belçika’daki) kendi pratiğinde, aygıt ve önderlik inşasının görece özerkliği ve önemi üzerinde yeterince durmamış olması; bu konuları ikinci plana atarak program savunusunu ve programatik propagandayı fazlasıyla ön plana çıkartması olmuştur. Bu yaklaşımın temelinde belki de, stalinizmin ve komünist partilerin baskısını fazlasıyla hisseden Avrupalı troçkistlerin geliştirdikleri ve her türlü örgütlenmeyle disipline kuşkuyla bakan anti-bürokratik alerjiydi (nitekim daha aygıtçı bir gelenekten gelen James Cannon’un yetiştirdiği Amerikalı troçkistler, örgütlenme konusunda daha başarılı olmuş, ancak ilerki yıllarda kimi “bürokratik” eğilimler de üretmişlerdir). Mandel ise, leninizmle stalinizm arasında bir süreklilik arayanlara şiddetle karşı çıkmakla birlikte, leninist örgütlenme anlayışının çoğu kez yanlış ve abartılı biçimde yorumlandığından yakınır, aşırı merkezci ve disiplin ağırlıklı yorumlarının ise belirli koşullarda bürokratik yozlaşmaya zemin hazırlamasından çekinirdi. Ancak bunun panzehirinin yine Lenin’in anti-bürokratik yazı ve eylemlerinde olduğunu söylerdi (ancak bir seminerde, “1917 Lenin’inin” ve “1936 sonrası Troçki’sinin” demokrasi konusunda daha tutarlı olduklarını söylemişti)…

Son yıllarda bürokrasi ve demokrasi konuları, zihnini en çok meşgul eden konulardı. Avrupa Komünizmi ile ilgili derlemesinde ve sosyal-demokrat partilerle ilgili makelelerinde açıkça belirttiği gibi, bürokratik yozlaşmaların sadece Rusya’da, özel koşullarda ortaya çıkan Stalinizm’e özgü olmadığını biliyordu elbette. Nitekim bürokrasinin, gerek kapitalist toplumlarda, gerekse de “post-kapitalist” toplumlardaki sosyo-ekonomik kökenlerini sorgulayan birçok makalesi de mevcuttur. Geç Kapitalizm’de, İşçi Sınıfı Hareketi ve Bürokrasi’de (12) ve hatta Faşizm (13) üzerine yazılarında ve SSCB’deki gelişmeleri inceleyen nice kitap ve makalesinde (14) bu çabanın izlerini bulabiliriz. Ancak şurası açık ki, stalinizmin, dünya işçi hareketinin ve özellikle de eski “Doğu Bloku” ülkelerinin proletaryasının bilincinde yarattığı tahribatın boyutları, İşçi Sınıfı Hareketi ve Bürokrasi’nin yazarını bile şaşırtmıştı. 

DEMOKRASI SORUNSALI: Nitekim Mandel’in en önemli siyasi öngörü hatalarından biri, stalinizmin yıkılışının ardından anti-bürokratik bir sosyalist siyasi devrimin geleceği beklentisiydi. Aslında bu hatanın temelinde, sanıldığı gibi Mandel’in o ünlü “aşırı iyimserliğinden” çok, bürokratik yozlaşmanın işçi sınıfının bilincinde yarattığı bu tahribatın boyutlarının küçümsenmesi yatıyordu. Sonuçta, stalinizme karşı amansız bir muhalefet hareketi olarak kurulan IV. Enternasyonal bile felaketin boyutlarını es geçmişti! Bu yüzden Mandel, özellikle yaşamının son yıllarında, bürokrasi/demokrasi konularında yeniden ve daha kapsamlı düşünülmesi gerektiğini vurgulamaya özen gösterirdi. Ayrıca SSCB’nin — gerek Troçki’nin gerekse de kendisinin öngörülerini doğrulamayan — evrimini incelerken, ucuz ve kestirmeci inkârcılıklara başvurmaksızın, “yozlaşmış işçi devletleri” kuramının sorgulanıp genişletilmesi konusunda çalışmaktaydı. 

Çeşitli katmanlara bölünmüş olan işçi sınıfının ve emekçilerin ortak iradelerini ortaya koyabilmeleri için demokrasinin vazgeçilemez bir araç olduğunu sık sık hatırlatan Mandel, her fırsatta, sosyalist demokrasideki özgürlüklerin ve hukuk anlayışının, en “özgürlükçü” kapitalist ülkelerdekinden bile kat ve kat üstün olması gerektiğini vurgulardı. Bu konuda hiçbir çifte standardın uygulanamayacağını söylerdi (hatta “madem ki işçilerden oy alabiliyorlar, yasadışı şiddete başvurmadıkları sürece en gerici burjuva partileri bile sosyalist bir iktidardaki tüm siyasi özgürlüklerden yararlanmalıdır” derdi). Nitekim IV. Enternasyonal’in en önemli programatik metinlerinden biri olan ve Ernest’in de çok önem verdiği Sosyalist Demokrasi ve Proletarya Diktatörlüğü (15) aslında, her ne kadar kolektif bir tartışmanın ürünüyse de, ana hatlarıyla Mandel’in eseriydi, bu kaygı ve arayışlarının ürünüydü.

Sosyalizm adına yapılan rezaletlerin ve kepazeliklerin onun moralini nasıl bozduğuna, başını ellerinin arasına alıp “bunu nasıl yaparlar!”, ya da “bu kadarı da olmaz ki!” diye nasıl tepindiğine kaç kez tanık olmuşumdur. Çünkü onun gözünde demokrasi ve insan haklarına saygı, sosyalizmin yeniden inandırıcılığını kazanması için vazgeçilmez koşulların başında geliyordu. Bu konuda modern teknolojinin ciddi katkıları olacağını düşünürdü. Modern iletişim araçlarının, bilgisayarların ve bunların kullanım alanlarının yayılması sayesinde, Lenin’in, Devlet ve İhtilal’deki rüyası olan, okuma yazma bilen herkesin toplum yönetiminde söz sahibi olabileceği bir düzenin pratikte kurulmasının artık mümkün olduğunu belirtirdi. Çünkü böylece herkesin, evindeki bilgisayar ve telefonla her önemli toplumsal konuda görüşlerini ve tercihlerini demokratik bir biçimde belirtebileceğini umuyordu (16).

Sosyalizm, karşı konulmaz bir takım nesnel ekonomik yasaların kaçınılmaz ürünü olarak değil, ancak bilinçli ve kollektif bir toplumsal iradenin ürünü olarak ortaya çıkıp yaşayabileceğine göre, bu uğurda mücadelenin meşru olabilmesi için, sosyalizmin sadece daha iyi yaşam koşulları vaat etmesinin yetmeyeceğine, aynı zamanda insani açıdan da daha üstün moral değerlerin taşıyıcısı olması gerektiğine inanırdı. Çünkü onun gözünde sosyalizm, haklılığı ve geçerliliği kendinden menkul, Marks’ın yazılarından kaynaklanan ve “vahiyle inen kutsal bir inanç” değildi. Somut sorunlara yanıt vermesi gereken, meşruiyeti ve doğruluğu her aşamada yeniden kanıtlanması gereken bir projeydi… Hele hele “sosyalizm adına” hareket eden sosyal-demokrat ve komünist partilerin iktidarlarının sergilediği acı deneylerden sonra! 

SOSYALIZMIN INANDIRICILIĞI: Nitekim son yıllarındaki en büyük tutkusu, kapitalist barbarlığa karşı yegâne alternatif olan sosyalizmin nasıl geçerlilik kazanabileceğini anlatmak ve inandırıcılığına yeniden nasıl kavuşabileceğini sorgulamaktı. Bu çabasının ürünü olarak son döneminin belki de en önemli makalesi, 1990 Nisanında kaleme aldığı Sosyalizmin Geleceği adlı yazıdır (17). 

Özellikle SSCB’nin yıkılışından sonra, sosyalizmin “geçersizliğini kanıtlamak” amacıyla burjuva propagandasının kullandığı en etkili silah, Ekim Devrimine saldırmaktı. Bu nedenle Mandel, Devrimin savunusunu üstlenmiş ve bu konuda, Amsterdam Defterlerinde yayınlanan Ekim Devriminin Meşruiyeti adlı bir inceleme dahi yazmıştı. Sık sık o dönemle ilgili (çoğu unutulmuş) bazı somut gerçekleri hatırlatırken, Bolşeviklerin insancıl yönlerini vurgulardı: Örneğin, devrim sırasında Bolşeviklerin ölüm cezasına ya da yargısız infazlara başvurmadıklarını hatırlatır; Ekim Devrimi sırasında ölen insan sayısının, Petrograd’da normal bir günde kaza sonucu ölenlerden fazla olmadığını vurgulardı. Ele geçirilen çarlık subaylarının bile, “Devrime karşı silah kullanmayacaklarına” dair söz vermeleri karşılığında bolşevik işçiler tarafından serbest bıraktıklarını büyük bir gururla aktarırdı. Buna karşın, devrimin ardından patlak veren içsavaşı, sonraki yozlaşmanın altyapısını hazırlayan en önemli etken olarak görürdü. 

Ancak Devrimi savunurken bile, o dönemde bolşeviklerin yaptıkları vahim hataları ve yanlış uygulamaları, örneğin muhalefet partilerinin kapatılması, demokratik özgürlüklerin kısılması, ardından da fraksiyonların yasaklanmasını acımasızca eleştirmekten kaçınmazdı (örneğin ustası Troçki’nin o yıllarda yazdığı Terörizm ve Komünizm adlı yapıtıyla ilgili olarak bir gün, “Bu kitap Troçki için bir utanç abidesidir” dediğine bile tanık oldum). Bu konuda özellikle de Rosa’nın, Lenin ve Troçki’ye yöneltmiş olduğu birçok eleştirinin ne kadar haklı olduğuna dikkat çekerdi. 

Örgüt içi ilişkilerde de demokrasiye saygı, Mandel’in en temel kaygılarından biriydi. 1950’lilerdeki kimi tartışmalarda ve bölünmelerde ne de olsa onun da bazı günahları (!) olmuştu ve bunlardan gerekli dersleri çıkartmıştı. Özellikle de örgüt içi demokrasinin, ayrı metin yayınlama hakkı ya da eğilim kurma hakkı gibi basit bazı şekilsel haklara indirgenemeyeceğini düşünürdü. Siyasi veri toplama, yazı yazma ve tartışma yürütme konusunda bolca zamanı ve olanakları olan profesyonel devrimcilerin ve öğrencilerin dışındaki kesimlerin de siyasi tartışmalara ve kararlara sağlıklı bir biçimde katılmalarının koşullarının yaratılması gerektiğini düşünürdü. Başka bir değişle, örgütün içi işleyişinin, günde 8-10 saatini bir patronun hesabına çalışarak geçirmek zorunda olan ve bir aile yaşantısı olan “normal” emekçilerin de siyasi katılımını sağlayacak şekilde dönüştürülmesi gerektiğini vurgulardı (bkz. Inprecor‘un 15. Yılı Söyleşisi).

Ernest, örgüt içi tartışmalardaki ve çeşitli sol örgütlerin arasındaki polemiklerde kullanılan sert ve saldırgan üsluptan da çok şikâyetçiydi. Yıllarını siyasi mücadeleye vermiş, uluslararası polemikler içinde “pişmiş” ve sık sık tartışmalarda hedef ya da odak noktası olmuş (zaman zaman kendisi de demagojik yöntemlere başvurmuş!) deneyimli bir yöneticinin artık bu tür şeylere aldırmaması beklenirdi belki… Ama Ernest, hâlâ, hakarete varan sertlikteki tartışma ve suçlamalardan incinecek hassasiyette bir insandı. Her zamankinden daha öfkeli tartışmalara, şiddetli atışmalara ve sert suçlamalara sahne olan bir yönetim toplantısında söz alıp, bu üslubu protesto edişini anımsıyorum: Birbirlerine bu kadar hakaret eden, bu kadar ağır suçlamalar yönelten, bu kadar aşağılayıcı ya da kırıcı bir üslupla tartışan insanların, ertesi gün nasıl birbirinin yüzüne bakacağını, nasıl yoldaşça omuz omuza mücadele edebileceğini sormuş ve herkesi daha ölçülü davranmaya çağırmıştı. 

“BIZIMKILER” VE BIRLIK SORUNSALI: Çünkü onun anlayışına göre, sonuçta, sosyalizmin ana hedefleri için mücadele eden herkes, hangi örgütten ya da hangi görüşten olursa olsun aynı saflarda yer alıyordu. Dolayısıyla şu ya da bu tartışmada “yanlış” bir görüş savunuyor olması o kişiyi “başı ezilmesi gereken bir haine” dönüştürmediğine göre, tartışmanın özüyle ilgili taviz vermemekle birlikte, tartışma üslubunun da bu gerçeğe uygun olması gerekiyordu. 

Ernest’in “birlikçi” yaklaşımının temelinde de sanırım bu felsefe yatıyordu. Kaç kez, diğer sosyalist örgütlerin başarılarından söz ederken bile “bizimkiler” diye konuştuğuna tanık olmuşumdur. Ernest için Sandinistler “bizimkiler” idi, Güney Afrikalı ya da Filipinli devrimciler de… Fransa’da IV. Enternasyonal’in örgütünün katılmadığı bir seçimde, “rakip” troçkist örgüt Lutte Ouvrière’in aldığı oylara bile “bizimkilerin başarısı” diye sevinmişti Ernest! 

Bunu, sol içi derin görüş ayrılıklarını gözardı eden bir tür siyasi oportünizm ya da naif bir “yavrukurt zihniyetinin” ürünü olarak algılamak da olası tabii. Ancak Mandel’in bu tavrıyla anlatmak istediği şuydu: devrimci örgütler arasındaki görüş ayrılıkları, geniş kitlelerin gözünde çoğu zaman pek bir şey ifade etmiyor. Onların oy ya da destek verdikleri şey (hele şu dönemde) şu ya da bu fraksiyonun yöneticinin dahiyane görüşleri, taktik yönelişleri, tarihi değerlendiriş biçimi ya da şu veya bu polemikte rakibinin ağzının payını vermedeki ustalığı değil, o örgütlerin propagandasında yer alan sosyalizmle ilgili genel geçer hedeflerdir (hatta bırakınız kitleleri, çeşitli örgütlerdeki militanlar bile, seçimlerini şu ya da bu örgüt ya da önderlik lehinde yaparken acaba her zaman çok bilinçli ve bilimsel nedenlere mi dayanmaktadır?). Üstelik hal böyleyken bile, emekçiler toplumun ezici çoğunluğunu oluşturduğu halde, sosyalistlere oy ya da destek verenler hâlâ azınlıkta kalıyor! 

Bu durumda sosyalistlerin, kendi aralarındaki görüş ayrılıklarına ve (kimi zaman gerçek yaşamla bağlantılı olup olmadıkları bile sorgulanabilecek olan) tartışmalarına abartılı bir önem vehmetmeleri ve hele bu nedenle bölünmeleri ahmaklıktır. Yürütülen tartışmalarda kimin haklı kimin haksız olduğunu tarih ve kitle hareketi içinde yaşanan somut deneyler belirleyecektir. Sonuç olarak, zorunlu olmadıkça ayrılıkları değil ortaklıkları ön plana çıkartmakta yarar vardır. 

Ayrıca biraz daha alçak gönüllü ve birbirine karşı biraz daha saygılı ve hoşgörülü olmakla kimsenin kaybedeceği bir şey de yoktur… Aksine! Belki de herkesin birbirinden öğrenebileceği birşeyler vardır… Ernest bu konuda çok açık sözlüydü. Örneğin kendi örgütünün diğer devrimci akımların deney ve başarılarından çok şey öğrendiğini ve daha çok şey öğrenmesi gerektiğini hiçbir komplekse kapılmadan açıkça söylerdi. Özellikle de Yeşillerin ve kadın hareketinin sayesinde, bu alanlardaki programatik eksikliklerimizin bilincine vardığımızı gizlemezdi. Nitekim Marksizm’e Giriş (18) adlı eğitim kitabının ilk baskılarıyla sonrakileri kıyaslandığında, ilk önce kadınların ezilmesiyle ilgili bir bölümün, daha sonra da çevre sorunlarıyla ilgili başka bir bölümün eklendiğini görebiliriz. 

Ernest’in bu alçak gönüllülüğü kişisel ilişkilerine de yansırdı (19). Tartışmalarda örgütsel konumunu ya da yetkinliğini kullanarak karşısındakini susturmaya çalışmaz, aksine, en genç ve en deyimsiz militanı dahi ciddiye alır ve ikna etmek için, bazen nezaket sınırlarını bile zorlayan sorulara ve itirazlara bile sabırla yanıt verirdi. “Liderlere” tanınan ayrıcalıklardan da nefret ederdi. Katıldığı son Dünya Kongresinde talep ettiği tek bir ayrıcalık oldu: sağlık sorunları nedeniyle yürümesi ve ayakta durması zorlaştığından, oturduğu yerden konuşabilme. Hatta söz hakkı bile herkesinkiyle eşit tutuldu ve tanınan süreyi doldurduğunda, divanın uyarısıyla sustu (oysa bu, bir dünya kongresindeki son konuşmasıydı…).

Evet, artık Ernest toplantılarda söz alıp, o çocuksu coşkusuyla bizlere “gaz veremeyecek”, iyimserliğini aşılamak için “kitle hareketinin önlenemez yükselişinden” dem vuramayacak, sosyalizmin olabilirliğini kanıtlamak için Patagonyadaki son grevleri anlatamayacak… Ama hiç olmazsa bizlere kitaplarını ve sayısız makalelerini bıraktı. 

ORTAK MIRAS: Kitaplara ve düşüncenin gücüne çok inanırdı. Troçki’nin bir kitabının ya da makalesinin “glasnost” dönemi sırasında SSCB’de ya da Çin’de yayınlanması onu çok heyecanlandırırdı. İlk kez resmi davetli olarak SSCB’ye gidip bir konuşma yapması da onu olağanüstü heyecanlandırmıştı. Haklıydı da belki, küçük örgütsel başarılar ya da başarısızlıklar gelip geçiciydi, ama kitaplar kalıcıydı. Nitekim Mandel’in Türkiye’deki ilk kitabının yayınlanması, henüz bir Troçkist örgütlenmenin olmadığı bir döneme rastlar. Üstelik Marksist Ekonomi El Kitabı’nı yayınlayan Ant yayınlarının yöneticisi Doğan Özgüden, o sıralar henüz “anti-troçkist” bir çizgideydi! Yıllar sonra Masis’le birlikte Brüksel’de, Doğan ağabeye nasıl olup da (o zamanki düşüncesiyle) “hain bir troçkistin” kitabını yayınladığını sorduğumuzda, “o zamanlar troçkist olduğunu bilmiyorduk; kaldı ki sonradan öğrendiğimizde de hiç pişman olmadık, çünkü çok iyi bir kitaptı” demişti… Evet, haklıydı Doğan ağabey, önemli olan etiket değil, içeriktir. 

Nitekim bugün Mandel’in kitapları tüm dünyada mevcut troçkist militan sayısından kat ve kat fazla satmaktadır. Mayıs 1991’de, Mülkiyeliler Birliğinin ve Yazın Yayıncılığın davetlisi olarak Türkiye’ye geldiğinde, topu topu bir avuç Troçkist militan karşılamıştı onu… Ancak hem İstanbul’da hem de Ankara’da, onu izlemeye gelip alkışlayan binlerce insan vardı (20). Ernest de kitaplar ve düşüncenin gücü konusunda iyimser olmakta haklıydı! 

Son görüşmemizde, Türkiye’deki tüm yoldaşlara özel selamlarını iletmiş (21), bizleri “iyimser olmak” ve “geleceğe güvenle bakmak” konusunda ikna etmesine gerek olmadığını bildiğini söylemiş ve bizlere — özellikle de Birleşik Sosyalist Parti deneyine — çok güvendiğini belirtmişti (Dünya Kongresinde yaptığı son konuşmasında, sosyalistlerin birliği konusunda dünya çapında örnek alınması gereken üç deneyden biri olarak BSP’yi saymıştı). Bu konuşmamızdan birkaç hafta sonra onu yitirmemiz nedeniyle bu mesajlarını bir bakıma, “Türkiye’dekilere” yönelik bir tür “vasiyeti” olarak değerlendirebiliriz.

Onu yakından tanımış olan ya da onunla aynı saflarda militanlık yapmış olan, onun düşüncelerini paylaşmış, tartışmış, dile getirmiş, yayınlamış olan bizlerin, IV. Enternasyonal militanlarının, onun anısına sahip çıkması doğaldır elbette. Ancak Ernest Mandel ve onun düşünceleri sadece bize değil, onunla aynı özgürlük, adalet, eşitlik, demokrasi ve sosyalizm ideallerini paylaşan herkese aittir, hepimizin ortak mirasıdır. Elbette herkesin bu mirasın tümünü paylaşmasını beklemek abestir; onun yapıtları, katkıları ve görüşleri daha uzun yıllar tartışılacak ve tabii ki eleştirilecektir. Ancak kanımca onun temel siyasi felsefesi açısından en anlamlı jest, ölümden sonra onun anısına sadece bizlerin değil, BSP’nin de sahip çıkmasıdır. Sanırım bu, son mesajının boşa gitmediğinin en güzel kanıtıdır. 

Onun kadar iyimser olmak gerçekten mümkün mü bilmiyorum, ama umarım gelişmeler onun bu iyimserliğini bu kez haklı çıkarır! Bize de öyle olması için elimizden geleni yapmak düşer…

Onunla son kez, ölümünden birkaç hafta önce, ilk tanıştığımız yer olan Belçika’da karşılaşmıştık. Ernest’in yıllardır ciddi sağlık sorunları olduğunu biliyordum, ancak ilk defa onu bu kadar kötü görmüştüm. Dünya Kongresinin bitiminde vedalaştığımızda, bunun gerçek bir veda olduğunu ve onu son görüşüm olacağını hissetmiştim. Son kez elini sıkarken ki sıcak gülüşünü hiç unutmayacağım… Söylediklerini de! 

Güle güle Ernest. Seni tanımış olmak, seninle birlikte çalışmış olmak (bundan sonraki yaşam çizgim ne olursa olsun) ömür boyu taşıyacağım bir onurdur. Umarım tarih kitapları seni sadece Marksist ekonomiyi güncelleştiren nice eserin yazarı olarak değil; ya da sadece marksizmin hümanist özünü yeniden keşfettiren ve devrimci enternasyonalizmi yeniden yaşatmaya ömrünü adamış, IV. Enternasyonal’in en tanınmış yöneticisi olarak da değil; aynı zamanda da, Avrupa’nın tüm sanat eserleri müzelerinde rehberlik yapacak kadar geniş kültürlü, eski siyah/beyaz İtalyan komedi filmlerinin izleyicisi, polisiye roman tutkunu ve — herşeyden önemlisi — en “ciddi” ve gerilimli toplantılarda bile yüksek sesle kahkaha atarak gülmesini unutmadan, çocuksu coşkusuyla umudu yeniden yeşerten, sıradışı bir insan olarak anar.

İstanbul, 1 Eylül 1995

NOTLAR:

(1) Kişisel anılara ve duygulara da yer verilmesi, dergilerimizde pek de alışık olmadığımız bir şey. Ne var ki, Ernest Mandel’in 12 yıllık bir “çömezi” olarak (ki bu 12 yılın önemli bir kısmı, Belçika ve Fransa’da, yakın “mesai arkadaşlığı” şeklinde geçmiştir), onun yanında, ondan duyduğum kimi düşüncelerini ve onunla ilgili bazı anılarımı aktarmanın, kişisel bir heves değil, kollektif yapıya (özellikle de ilk sosyalist bilincini onun kitaplarını okuyarak geliştiren gençlere) yönelik bir görev ve sorumluluk olduğunu düşündüm. Dolayısıyla, bu tür bir yazıya ister istemez yansıyan “kişisel” boyutun bu çerçevede değerlendirileceğini umarım. 

Kaldı ki, Ernest’in ardından yazılan bir yazıda bunların olması da doğal: Ne de olsa bizlere sürekli olarak sosyalizmin temelinde hümanizmin, yani “insan sevgisinin” bulunduğunu hatırlatan ve kendi özümüze  yabancılaşmamamız gerektiğini  vurgulayan o değil miydi? 

(2) Bkz. İkinci Dünya Savaşının Anlamı, Yazın Yayıncılık, Ağustos 1995.

(3) Bkz. Barış İçinde Birlikte Yaşama ve Dünya Devrimi, Köz Yayınları, 1975.

(4) Bkz. Nükleer Savaş ve Sosyalizm, Yazın Yayıncılık, 1987.

(5) Yazın Yayıncılık, 1994.

(6) Sırasıyla: Ant Yayınları, 1970; Koral Yayınları; Yazın Yayıncılık, 1986 ve 1991.

(7) Örneğin Özyönetim ve İşçi Denetimi’yle ilgili üç ciltlik derlemesi ya da Devrimin Uzun Yürüyüşü adlı derlemesi (türkçeye henüz çevirilmediler).

(8) Yazın Yayıncılık, 1994.

(9) Köz Yayınları, 1978; Yazın Yayıncılık, 1993.

(10) Bkz. Enternasyonalizm ve IV. Enternasyonal adlı broşürde yer alan, Inprecor‘un 15. Yılı Söyleşisi, Yazın Yayıncılık Mayıs 1991.

(11) Köz Yayınları, 1977; Yazın Yayıncılık, 1995.

(12) Köz Yayınları, Mart 1976.

(13) Troçki’nin Faşizme Karşı Mücadele’sine önsöz, Köz Yayınları,1976; Yazın Yayıncılık, 1993.

(14) Örneğin bkz. Glasnost ve Siyasal Devrim, Yeniyol Broşür Dizisi, 1990; SSCB Tartışması, Yazın Yayıncılık, 1994; ya da (türkçeye çevirilmeyen) Gorbaçev’in SSCB’si Nereye Gidiyor? adlı incelemesi.

(15) Yazın Yayıncılık, Haziran 1993.

(16) Bilgisayar çağının yeni ufuklarına çok güvenirdi ama kuşağının tipik bir temsilcisi olarak, kendisi bilgisayar kullanmayı kesinlikle reddederdi! İşleri kolaylaştırmayıp sorun çıkarttıklarını iddia eder, yazılarını hâlâ eski daktilosunda, kâğıtları kesip ucuca yapıştırıp, kargacık burgacık el yazısıyla düzeltmeler yaparak yazardı…

(17) Bkz. Enternasyonalizm ve IV. Enternasyonal.

(18) Köz Yayınları,1977; Yazın Yayıncılık, 1992.

(19) Yazılarının kısaltılmasını kimse sevmez, Ernest de sevmezdi. Ancak söylemek istediklerinin özüne dokunulmayacağına güvendiği zaman, hem sesini çıkartmaz, hem de nerelerin kesildiğini denetlemeye bile gerek duymazdı!

(20) Bkz. İstanbul Konferansı, Yazın Yayıncılık, Mayıs 1991.

(21) Zaten Ernest’in Türkiye’ye özel bir ilgisi vardı. Eh, ne de olsa kitaplarının en çok çevirildiği yabancı dillerin başında Türkçe geliyordu ve Masis gibi “özel” bir yayıncısı vardı. Nitekim Türkçesi yayınlanan Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları, İkinci Dünya Savaşının Anlamı ya da (türkçesi bu yıl yayınlanan) son kitabı Alternatif Olarak Troçki gibi birçok önemli yapıtı, yazıldığı dil dışındaki dillerde henüz yayınlanmadı; birçok kitabının (örneğin türkçesi 1985’te yayınlanan Hoş Cinayet) basılan ilk çevirileri de türkçe çevirileridir! Ayrıca, IV. Enternasyonal’in (çok önem verdiği) yayın organı olan Inprecor‘un başında da iki yıl boyunca bir Türkiyeli bulunmuştu. Üstelik Yarı-Sanayileşmiş Ülkeler konulu incelemesinde (Yazın Yayıncılık, 1985) Türkiye’den pek söz etmemiş olması epey başına kakıldığı için de, artık neredeyse her yazısının ve konuşmasının bir tarafına bir Türkiye lafı sıkıştırma gereksinimini duyuyordu (özellikle de 1991’deki İstanbul ve Ankara konferanslarından sonra)! Kaldı ki, Brüksel’de bile “Türk mahallesi” sayılan Schaerbeek’te otururdu…

Suriye’nin Yeniden Yapılanma Süreci için Üç Gereklilik – Joseph Daher

8 Aralık 2024’te Esad rejiminin düşüşü, Suriye’de daha iyi bir gelecek için umutları yeşertti. Ancak, ilk baştaki iyimserlik, bölgesel ve siyasi parçalanma, yabancı etkiler ve işgal, mezhepsel gerilimler gibi artan zorluklarla yerini karamsarlığa bıraktı. Bu durum, ülkenin acil ihtiyaç duyduğu potansiyel ekonomik toparlanma ve yeniden yapılanma sürecini olumsuz etkiledi. Yeniden yapılanmanın maliyeti 250-400 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Nüfusun yarısından fazlası yerinden edilmiş durumda, yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve Birleşmiş Milletler’e göre 2024 yılında Suriye’de 16,7 milyon kişi (nüfusun yüzde 75’i) insani yardıma ihtiyaç duyuyor. Bu bağlamda, Suriye’deki sosyal ve siyasi aktörler ile uluslararası temsilciler arasında ekonomik toparlanma ve kalkınma tartışmaları şimdiden başladı.

Ancak, başarılı ve sürdürülebilir bir ulusal rehabilitasyon ve yeniden yapılanma için üç önemli faktör gereklidir. Birincisi, toplumun farklı kesimlerinin katılımına imkan tanıyan kapsayıcı bir siyasi geçiş süreci. İkincisi, Suriye’nin siyasi alanındaki demokratikleşmeyi derinleştiren ve iktidardakilere karşı bir denge unsuru oluşturan bir yapının kurulması. Son olarak, özellikle zorlu yaşam koşullarıyla karşı karşıya olan toplumun en savunmasız kesimlerinin katılımını artırmak için sosyoekonomik koşulların iyileştirilmesi. Bu koşullar sağlanmazsa, Suriye’nin ekonomik toparlanması tehlikeye girecek ve çeşitli siyasi ve toplumsal aktörlerin dışlanmasının sonucu olarak istikrarsızlık olasılığı artacaktır. Daha da kötüsü, yeni yetkililer iradelerini dayatmaya devam ederse, bu durum silahlı çatışmaya yol açabilir. Benzer şekilde, geçiş aşamasında daha geniş kesimlerin daha aktif bir şekilde sürece dahil edilmemesi, yeni yetkililerin meşruiyetine zarar verebilir. Kapsayıcılık eksikliği, mezhepsel ve etnik gerilimleri besleyerek ulusal uyumu daha da zayıflatabilir.

Esad’ın Düşüşünden Sonra Siyasi Bağlam

Esad rejiminin çöküşünün ardından, Suriye hükümet güçlerine karşı saldırıyı yöneten Hay’at Tahrir al-Şam (HTŞ), iktidarı kendi elinde topladı. İktidarı ele geçirdikten kısa bir süre sonra, grubun lideri Ahmed El Şara, geçici hükümetin başına Muhammed el-Beşir’i getirdi. Bashir daha önce İdlib’de Suriye Kurtuluş Hükümeti’nin başındaydı. Hükümeti, yalnızca Hay’at Tahrir al-Şam’a mensup veya ona yakın kişilerden oluşuyordu. Ocak 2025’te Şara bir adım daha ileri giderek kendisini geçici cumhurbaşkanı ilan etti ve 29 Mart’ta seçimlere kadar görev yapacak, kendi yetkisi altında bir geçiş hükümeti kurdu. Şara göreve geldikten sonra parlamentoyu feshederek bir “geçici yasama konseyi” kurdu ve anayasayı dondurdu. Ayrıca Hayat Tahrir Şam’a veya ona yakın Suriye Ulusal Ordusu’nun silahlı gruplarına bağlı bakanlar, güvenlik görevlileri ve bölge valileri atadı. Örneğin, Anas Khattab, Mayıs ayında Hüseyin el-Salama ile değiştirilene kadar istihbarat servislerinin başına atandı. Khattab, Hayat Tahrir Şam’ın öncülü olan Jabhat al-Nusra’nın kurucu üyelerinden ve önde gelen güvenlik figürlerinden biridir. 2017 yılından itibaren HTŞ’nin içişleri ve güvenlik politikasını yönetti. Khattab, yetkililer yeni bir Suriye ordusu kurarken istihbarat hizmetlerinin yeniden yapılandırılacağını duyurdu. HTŞ komutanlarını en üst düzey subaylar olarak atadılar ve Murşid Abou Qasra’yı savunma bakanı olarak seçerek general rütbesine yükselttiler. Orduyu yeniden canlandırarak, yeni rejim Suriye’nin parçalanmış silahlı gruplar üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmak ve devlete silahlar üzerinde tekel hakkı vermek istedi.

Benzer şekilde, yeni geçiş hükümetindeki kilit pozisyonlar Şara’ya yakın isimler tarafından dolduruldu. Örneğin, Asaad al-Shibani ve Abu Qasra sırasıyla dışişleri bakanı ve savunma bakanı olarak görevlerine devam ederken, Khattab içişleri bakanı olarak atandı. Ancak, hükümetin gerçek yetkilerinin ne olduğu tartışmalı, özellikle de güvenlik ve siyasi politikaları yönetmek amacıyla Şara’nın başkanlığında ve yakın çevresinden (dışişleri bakanı, savunma bakanı, içişleri bakanı ve genel istihbarat müdürü) oluşan Suriye Ulusal Güvenlik Konseyi’nin aynı zamanda kurulmuş olması nedeniyle. Benzer şekilde, Dışişleri Bakanlığı, iç siyasi faaliyetleri denetlemek, siyasi konularla ilgili genel politikaları belirlemek ve feshedilen Baas Partisi’nin varlıklarını yönetmek üzere Mart ayı sonunda Siyasi İşler Genel Sekreterliği’ni kurdu. Suriye’nin yeni yetkilileri, ekonomik ve sosyal aktörler üzerindeki iktidarlarını pekiştirmek için de önlemler aldı. Örneğin, Şam, Şam kırsalı, Halep ve Humus vilayetleri de dahil olmak üzere, ticaret odalarının çoğunun üyelerini atanmış kişilerle değiştirerek yeniden yapılandırdılar. Yeni yönetim kurulu üyelerinin birçoğu HTŞ ile yakın bağlarıyla tanınıyor. Bunlar arasında, HTŞ’ye bağlı İdlib Ticaret ve Sanayi Odası’nın eski başkanı Alaa Al-Ali’nin yeni Suriye Ticaret Odaları Federasyonu Başkanı olması da yer alıyor. Ayrıca, Nisan ortasında Ahmad Al-Şara’nın kardeşi Maher Al-Şara, cumhurbaşkanlığı idaresini yönetmek ve cumhurbaşkanlığı ile devlet organları arasında bir bağlantı görevi görmek üzere Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olarak atandı.

Yetkililer ayrıca, sendikalara ve meslek odalarına başkanlık etmek üzere yeni, bağlı figürleri göreve getirdi. Özellikle, İdlib’de faaliyet gösteren Özgür Barolar Birliği Konseyi üyelerinden oluşan bir Suriye Barolar Birliği konseyi seçildi. Suriyeli avukatlar buna demokratik barolar birliği seçimleri çağrısı yapan bir dilekçeyle yanıt verdi.

Yeni rejimin demokratik kapsayıcılıktan yoksunluğu, Suriye’nin geleceğini şekillendirmek için başlatılan girişimlerde, konferanslarda ve komitelerde de kendini gösterdi. Örneğin, yetkililer Suriye Ulusal Diyalog Konferansı’nı önce erteledi, sonra Şubat 2025’te yaklaşık 600 katılımcıyla gerçekleştirdi. Ancak süreç şiddetle eleştirildi. İlk olarak, Hazırlık Komitesi konferanstan iki haftadan kısa bir süre önce kuruldu ve davetiyeler genellikle konferanstan sadece iki gün önce gönderildi, bu da ülke dışından davet edilen birçok kişinin katılımını engelledi. Çalışma oturumlarında geçiş dönemi adaleti, ekonomi, kişisel özgürlükler ve anayasa konularında tartışmalara ayrılan süre dört saatle sınırlandırıldı ve daha derinlemesine bir diyalog kurulması engellendi. Güney Suriye ve kıyı bölgeleri gibi bazı bölgelerden katılımcıların yokluğu veya yetersiz temsili de göze çarparken, başlıca Kürt siyasi aktörler olan Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (AANES) ve Kürt Ulusal Konseyi, konferansa davet edilmediklerini belirterek süreci kınadılar.

Mart ayında Ahmed el-Şara tarafından imzalanan geçici anayasa da, içeriği ve anayasa komisyonunun seçim kriterlerinin şeffaf olmaması nedeniyle siyasi ve toplumsal aktörler tarafından eleştirildi. Belge, önceki anayasanın hükümlerini muhafaza ediyor. Ülkenin resmi adı Suriye Arap Cumhuriyeti olarak kalıyor, Arapça tek resmi dil olmaya devam ediyor ve cumhurbaşkanının Müslüman erkek olması şartı korunuyor. Ancak İslam hukuku artık “yasamanın ana kaynağı” değil, “yasamanın önemli kaynaklarından biri” olarak kabul ediliyor. Geçici anayasa, güçler ayrılığını ilan ederken, cumhurbaşkanına geniş yetkiler vererek bunu engelliyor. Cumhurbaşkanı yasa tasarıları sunabilir, kararnameler çıkarabilir ve parlamentonun kararlarını veto edebilir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi hakimlerini atamakla da görevlidir, bu da yürütme erkinin yetkilerini daha da güçlendiriyor.

Ekonomi konusunda, hükümetin yönelimi, öncelikli amacı iktidarı güvence altına almak olan dar bir memurlar çevresi dışında tartışılmadı veya paylaşılmadı. Yeni yetkililer tarafından alınan kararlar, neoliberalizmi ve kemer sıkma önlemlerini derinleştirmeye dayanan ekonomik vizyonu dayatmaya yönelik oldu. Bu tür politikalar genellikle patronları kayırmaktadır. Ahmad al-Şara ve bakanları, ülkenin ticaret ve sanayi odalarının temsilcileriyle ve Suriye içindeki ve dışındaki Suriyeli iş insanlarıyla çok sayıda toplantı yaparak, onların şikayetlerini dinledi ve kendi ekonomik vizyonlarını açıkladı. HTŞ’nin özelleştirmeyi teşvik etmek ve kemer sıkma önlemleri uygulamak istediğine dair işaretler var.

Küresel neoliberal ve kapitalist elitlerin çıkarlarını temsil eden Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’na Ocak ayında katılmadan önce Şaibani, Financial Times’a Suriye yetkililerinin devlet limanlarını ve fabrikalarını özelleştirmeyi, yabancı yatırımı teşvik etmeyi ve uluslararası ticareti canlandırmayı planladığını söyledi. Hükümetin, “havaalanları, demiryolları ve karayollarına yatırımı teşvik etmek için kamu-özel sektör ortaklıklarını araştıracağını” da ekledi. Şam ayrıca, özellikle Türk ithalatıyla rekabet etmekte zorlanan imalat ve tarım sektörlerine zarar verecek şekilde 260’tan fazla Türk ürününün gümrük vergilerini düşürdü.

Türkiye Ticaret Bakanlığı’na göre, bu yılın ilk çeyreğinde Suriye’ye yapılan Türk ihracatı, 2024’ün aynı dönemine göre yüzde 31,2 artışla yaklaşık 508 milyon dolar olarak gerçekleşti.

Hükümet ayrıca kemer sıkma önlemlerini de uygulamaya koydu. Aralık ayından bu yana, başlangıçta 1.500 gram olan standart 1.100 gram sübvansiyonlu ekmeğin fiyatını 400 Suriye lirasından 4.000 Suriye lirasına yükseltti. Ekmek sübvansiyonlarının önümüzdeki aylarda sona ereceği açıklanmış ancak herhangi bir tarih belirtilmemiştir. Ocak 2025’te Elektrik Bakanı Ömer Şakruç, “fiyatların çok düşük, ve maliyetlerinin çok altında olduğunu” belirtmiş ve ancak ortalama gelirlerin artması halinde, kademeli olarak elektrik fiyatlarındaki sübvansiyonları azaltacağını veya hatta kaldıracağını” söylemişti. Şu anda devlet, Suriye’nin ana şehirlerine günde iki saatten fazla elektrik sağlamıyor.

Bu arada, Ocak ayında, yemek pişirmek için kullanılan tüp gazın fiyatı 25.000 Suriye lirasından 150.000 Suriye lirasına yükseltildi ve bu durum Suriyeli aileleri önemli ölçüde etkiledi. Aralık ve Ocak ayları arasında, Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanlığı, yeni yetkililere göre çalışmadan maaş alan çalışanlara karşılık gelen kamu işgücünün dörtte biri ile üçte biri arasında bir kısmının işten çıkarılacağını duyurdu. Kamu sektörünün personel sayısını denetleyen İdari Kalkınma Bakanı Muhammed el-Skaff, daha da ileri giderek, devlet kurumlarının mevcut sayının yarısından az olan 550.000 ila 600.000 işçiye ihtiyaç duyduğunu söyledi. O zamandan beri, işten çıkarılan çalışanların resmi sayısı açıklanmazken, bazıları durumları netleşene kadar üç ay süreyle ücretli izne çıkarıldı. Bu kararın ardından, işten çıkarılan veya görevden uzaklaştırılan kamu çalışanları tarafından ülke genelinde protestolar düzenlendi.

Aynı zamanda, Suriye yetkilileri yılın başından bu yana kamu çalışanlarının maaşlarını yüzde 400 artırma ve asgari maaşı 1,12 milyon Suriye lirası (yaklaşık 86 dolar) olarak belirleme sözünü tekrar etti. Bu adımlar doğru yönde atılmış olsa da, henüz uygulamaya geçmedi ve maaş tutarları devam eden ekonomik krizde yaşam masraflarını karşılamaya yetmiyor. Mart ayı sonunda, Şam’da beş kişilik bir ailenin aylık asgari gideri 8 milyon Suriye lirası (666 dolara eşdeğer) olarak tahmin edildi.

İktidara Karşı Bir Denge Gücü Oluşturmak

Suriye’yi yeniden canlandırmak ve yeniden inşa etmek için başarılı bir sürecin ön koşulu, iktidara karşı bir denge gücü oluşturabilecek güçlü bir sivil toplumdur. Sivil toplum, yerel ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarıyla sınırlı değil; siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, feminist ve çevre örgütleri, yerel dernekler ve daha fazlasını da içerir. Amaç, ülkedeki yeni otoriter dinamiklere ve HTŞ’nin devlet kurumları ve ekonomik yönelimi aracılığıyla iktidarını sağlamlaştırmasına karşı çıkmaktır. Demokratik siyasi alan, toplumun geniş kesimlerinin ekonomik ve siyasi yeniden yapılanmaya katılımını teşvik etmek için çok önemli.

Ülkenin yeniden yapılandırılmasına, siyasi ve ekonomik elitler ve toplumun daha zengin kesimleriyle sınırlı kalmamak üzere, nüfusun çoğunluğunun, özellikle de yoksul ve işçi sınıflarının katılımı hayati önem taşıyor. Böyle bir yaklaşımı teşvik etmek için iki ön koşul gerekli: sivil barış ve güvenliğin sağlanması ve Suriye’nin sosyoekonomik ortamının iyileştirilmesi. Sivil barış, bugün Suriye’de hâlâ ulaşılamamış bir hedef olmaya devam ediyor. Bazı bölgelerde, özellikle Humus ve kıyı bölgelerinde, yeni güvenlik güçleri ve bunlarla bağlantılı silahlı gruplar tarafından işlenen infazlar ve suikastler gibi şiddetli mezhep çatışmalarıyla kendini gösteren bir güvenlik boşluğu bulunuyor.

Mart ayında HTŞ ve Suriye Ulusal Ordusu, kıyı bölgelerinde Alevî sivillere yönelik mezhepçi katliamlar gerçekleştirmiş ve yüzlerce kişi hayatını kaybetmişti. Şiddet, güvenlik güçleri mensuplarına ve sivillere karşı koordineli saldırılar düzenleyen Esad rejiminin kalıntıları tarafından kışkırtılmış olsa da, mezhepsel nefret ve intikam mantığıyla tüm Alevileri kapsayan bir karşı tepki ortaya çıktı. Nisan ve Mayıs aylarında, yetkililerle bağlantılı veya onları destekleyen silahlı gruplar Dürzi nüfusa saldırılar düzenledi. Mart ayında yaşanan katliamların ve Alevi sivillerin, şimdi de Dürzilerin öldürülmeye devam etmesinin sorumluluğu, esas olarak yeni Suriye yetkililerine aittir. Yetkililer bu olayları önleyemedi, hatta doğrudan bu olaylara karıştılar ve bunların gerçekleşmesini mümkün kılan siyasi koşulları yarattılar.

Yetkililer ayrıca, Suriye çatışması sırasında savaş suçlarına karışan tüm kişi ve grupların cezalandırılmasını amaçlayan kapsamlı bir geçiş dönemi adaleti sürecini teşvik edecek bir mekanizma oluşturmada da başarısız oldular. Bu, intikam eylemlerini önlemek ve artan mezhepsel gerilimleri bastırmak için çok önemli bir rol oynanabilirdi. Ancak Ahmed el-Şara ve müttefikleri, kendi suçları ve sivillere karşı işledikleri ihlallerden yargılanmaktan korktukları için geçiş adaletine hiçbir ilgi duymuyorlar.

Geçiş adaleti, kamu varlıklarının geri kazanılması ve mali suçların kovuşturulmasını içeren tedbirleri de kapsadığı için sosyoekonomik bir boyutu da var. Bu önlemler, söz konusu varlıkların özelleştirilmesini ve kamu arazilerinin eski rejime bağlı iş insanlarına dağıtılmasını kapsar ve bu da halkın ve daha genel olarak kamu kaynaklarından yararlanma hakkının zararına olur. Ancak, Esad rejimiyle bağlantılı bazı iş insanlarıyla anlaşmalar ve uzlaşmalar sağlanması, neoliberal politikaların derinleştirilmesi ve devlet varlıklarının özelleştirilmesini içeren yeni yetkililerin ekonomik tercihleri, kapsamlı bir geçiş dönemi adaleti süreciyle bağlantılı dinamiklere aykırıdır.

Mart ayı başında hükümet, AANES ile bir mutabakat zaptı imzaladı ve Suwayda’daki Dürzi nüfusun belirli kesimleriyle yakınlaşma arayışına girdi. Bu girişimler, kıyı bölgelerinde yaşanan katliamlarla sarsılan ulusal, bölgesel ve uluslararası meşruiyetini güçlendirme ihtiyacını ortaya koydu. Ancak, Suriye’nin kuzeydoğusundaki ve Suwayda’daki yerel topluluklar bu girişimlere karşı çıktığı için, girişimlerin uygulanması hala değerlendirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu topluluklar, geçici anayasa ve kıyı topluluklarında işlenen cinayetlere katılan silahlı grupları cezalandırmak istememeleri de dahil olmak üzere, iktidar yetkililerinin politikalarına karşı gösteriler düzenledi.

Ayrıca, Nisan ayında ülkenin bazı bölgelerinde Dürzi nüfusu hedef alan mezhepsel çatışmalar yeniden başladı. Gerilimleri yatıştırmak ve özellikle İsrail’in ulusal meselelere müdahalesini önlemek için Suriye hükümeti ve Dürzi temsilcileri Mayıs ayı başında güvenlik konularını kapsayan bir anlaşma imzaladı. Suriye’nin parçalanma riskinin yanı sıra, bazı yabancı ülkeler, özellikle İran ve İsrail, mezhepsel ve etnik şiddeti tırmandırmakla ilgileniyor. Bu şekilde kendilerini belirli bir mezhebin savunucuları olarak gösterebilir ve daha fazla istikrarsızlık yaratabilirler. Örneğin, İsrailli yetkililer, Suriye’deki Dürzileri askeri yollarla koruma hazırlığında olduklarını belirten açıklamalar yaptılar ve en son, birçok Dürzi’nin yaşadığı Şam yakınlarındaki Jaramana ve Sahnaya kasabalarında çatışmaların ardından uyarı amaçlı hava saldırıları düzenlediler. Önde gelen Dürzi sosyal ve siyasi aktörler bu çağrıları büyük ölçüde reddettiler ve Suriye’ye ve ülkenin birliğine bağlılıklarını yinelediler. Aynı zamanda, Şam ile AANES arasında varılan anlaşmaya rağmen, Türk ordusu kuzeydoğudaki Kürt nüfusa yönelik tehditlerini tamamen durdurmuş değil.

Suriye’de siyasi alanı genişletmeye yardımcı olacak ikinci bir ana gereklilik, ülkenin sosyoekonomik ortamının iyileştirilmesidir. Bu, savaşın yol açtığı büyük yıkım ve nüfusun yüzde 90’ının yoksulluk sınırının altında yaşaması nedeniyle özellikle gereklidir. Nüfusun büyük bir kısmının temel ihtiyaçlarını, kira, elektrik, okul ücretleri ve daha fazlasını karşılayamaması, başarısında doğrudan ve nesnel çıkarları olan bir yeniden inşa sürecine dahil olmalarını ve katılımlarını engelliyor. Yeni yetkililerin ekonomik kararları, nüfusun büyük bir kısmını daha da yoksullaştırıyor ve Suriye’nin üretken ekonomik sektörlerindeki geri kalmışlığı derinleştiriyor. Bu nedenle yetkililer, tartışmalarını iş insanları ve yabancı aktörlerle sınırlayamaz. Tartışmaları, sendikalar, köylü ve meslek örgütleri dahil olmak üzere diğer yerel sosyal ve siyasi aktörleri de kapsayacak şekilde genişletilmeli. Bu nedenle, bu örgütleri canlandırmak bir öncelik olmalı.

Bu, seçmenlerini harekete geçiren özgür seçimler ve ulusal işgücünü seferber etmek yoluyla gerçekleştirilebilir. Demokratik kitle işçi örgütlerinin yeniden canlanması, halkın yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve yeniden yapılanmada siyasi ve sınıfsal temsilin alanının genişletilmesi için gerekli. Bu bağlamda, 2025 yılının Ocak ve Şubat aylarında farklı illerde işten çıkarılan kamu çalışanları tarafından düzenlenen protestolar ve alternatif sendikalar veya en azından koordinasyon yapıları kurma girişimleri umut vericiydi. Bu yeni oluşumlar, kitlesel işten çıkarmalara karşı çıkmanın yanı sıra maaş ve ücretlerin artırılmasını talep etti ve hükümetin devlet varlıklarını özelleştirme planlarını reddetti. Ancak, kıyı bölgelerinde yaşanan mezhepçi katliamlar, rejime yakın silahlı grupların şiddetle tepki verebileceği korkusu nedeniyle protesto hareketinin gücünü önemli ölçüde azalttı. Ayrıcalıklı ve elitlerin önderliğinde bir yeniden yapılanma süreci, toplumsal eşitsizlikleri, yoksullaşmayı, servetin azınlığın elinde yoğunlaşmasını ve üretken kalkınmanın yokluğunu yeniden üretecektir. Tüm bu unsurların, 2011’de Esad yönetimine karşı halk ayaklanmasının kökeninde yattığı unutulmamalıdır. Bu nedenle, Esad sonrası geçişin bu temeller üzerine inşası, geri tepmeye mahkumdur.

Suriye’nin geleceği ne olacak?

Beşar Esad rejiminin herhangi bir halefi, muazzam siyasi ve sosyoekonomik zorluklarla karşı karşıya kalacaktı. Bu, hafife alınmamalıdır. Ancak HTŞ’nin siyasi ve ekonomik eğilimleri, Suriye’nin geçiş döneminde başarılı ve sürdürülebilir bir yeniden inşa sürecinin ön koşullarının yerine getirilmesini daha da zorlaştırmıştır.

Bu durum, daha yoksul ve sosyal ve siyasi açıdan daha parçalanmış bir toplumun ortaya çıkmasına neden olur ve yeni şiddet döngüleri ve mezhepsel gerilimler doğurmaya müsait bir zemin var.

Sonuç olarak, başarılı bir yeniden inşa çabası bir yana, ekonomik toparlanma da olası görünmemektedir. Suriye bir dönüm noktasında. Sosyal açıdan daha kapsayıcı ve demokratik bir yola girilmesi için önlem alınmazsa, ülkenin çektiği acılar devam edecek ve yeni otoriter yönetimlerin ve dışlama biçimlerinin kurulmasına yol açabilecektir. Bu da yeni bir felaketin reçetesidir.

Kaynak: https://www.europe-solidaire.org/spip.php?article75048

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Çılgın Bir Gencin Şansı: Ernest Mandel’le Söyleşi – Tarık Ali

Bu görüşme gençlik yıllarında uzun süre Ernest Mandel ile aynı saflarda [4. Enternasyonal İngiltere seksiyonu IMG] bulunmuş olan Tarık Ali tarafından 1995 yılında, Ernest’in ölümünden sonra New Left Review dergisinde yayımlanmıştır.

Ernest, Almanya’da Hitler iktidarı ele geçirdiğinde on yaşındaydın. 2. Dünya Savaşı patlak verdiğinde ise on altı. Özellikle senin gibi Yahudi kökenli biri için çok kötü gençlik yılları geçirmiş olduğuna şüphe yok. Bu döneme ilişkin ilk anıların neler?

    Evet, çok garip belki ama bu ortalamaya yakın olmayan özel bir bakış açısının sonucu; tüm bu döneme ilişkin hiç kötü anım yok. Tam tersine… Daha çok gerilimi, heyecanı hatırlıyorum, ama umutsuzluk ve korku duymadım. Bunun sanırım bizim yüksek derecede politize olmuş bir aile olmamızla ilgisi var.

    Baban bir militandı, öyle değil mi?

    O zamanlar babam artık militan değildi. Ondan önce, Alman devrimi sırasında militanlık yapmıştı. Askerlik yapmak istemediği için Belçika’dan Hollanda’ya geçmişti. O sırada aşırı sol kanat bir sosyalistti. Hollanda’da daha sonra Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin Başkanı olacak olan Wilhelm Pieck’le tanışmıştı. Alman devrimi patlak verince, birlikte Berlin’e gitmişler. Bir süre Sovyet Rusya’nın Berlin’de kurduğu ilk haber ajansında çalıştı. Radek’i ve başka bir dizi insanı kişisel olarak tanırdı. Bu nedenle kitap raflarımız eski yayınların fantastik bir koleksiyonuyla doluydu: Marx, Lenin ve Troçki’nin kitapları, zamanın Inprecor dergileri, Rus edebiyatı ve daha birçokları. 1923 yılı civarında babam politikadan uzaklaştı. Onun yaşamı adeta dünya devriminin iniş çıkışları tarafından belirleniyordu. Hitler’in iktidarı alması, onun için tam bir şoktu. Bunun dünya için ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Hatırlıyorum; hatta belki de benim ilk siyasi hatıramdır, 1932 yılındaydı, o zaman 9 yaşındaydım, papen pytsch diye anılan zamanda, Prusya’daki sosyal demokrat hükümet görevden alınmış, İçişleri Bakanı ve polis şefi tutuklanmıştı. Polis şefi şu meşhur cümleyi söylemişti: “şiddetten önce bıraktım”. Bir teğmen ve iki asker ofisine girmiş ve 1918’den beri 14 yıldır biriktirdikleri tüm iktidarı sadece beş dakika içinde silip süpürmüştü. Bu haberi Antwerp’in, yani yaşadığımız yerin sosyal demokrat günlük gazetesinde okumuştuk. Babam çok keskin yorumlar yapmıştı. Bunun sonucunun kötü olacağını söylemişti, bu olayın sonun başlangıcı olduğunu… Bunu çok iyi hatırlıyorum. Ve sonra Hitler iktidara gelince ilk göçmenler, bazı akrabalarımız ve babamın arkadaşları evimize sığınmışlardı.

    1933-35 arası yıllar, Belçika için çok kötü yıllardı, krizin en derin olduğu yıllardı ve insanlar ekmeğe muhtaçtı. Bugün olduğundan daha kötü yıllardı, çok daha kötü. Belçika kraliçesi sadece işsizlere ekmek ve tereyağı dağıttığı için çok popüler olmuştu.

     1939’a gelindiğinde, hemen herkes savaşın başlayacağından emindi. Fazlasıyla yalıtılmıştık. Antwerp’in sokaklarında bildiri dağıtıyorduk, mevsim göz önünde bulundurulursa akıllıca bir davranış olmamasına karşın.

    Bildiride ne yazıyordu?

    Savaş karşıtı bildirilerdi. Savaşın geldiğini, ama bunun bizim savaşımız olmadığını. Çok etkili olmadı. Üstelik soyut ve propagandist bir dille yazılmıştı. Ama ben yazmamıştım ve bununla ilgili bir sorumluluk da kabul etmiyorum.

    Ama bu bildiriyi dağıttın?

    Tabii ki bu bildiriyi dağıttım.

    Yani ilk bildiri dağıttığında 15 yaşında mıydın?

    16 yaşına girmeme az kalmıştı. Çok zor zamanlardı, belki de yaşadığımız en zor zamanlardı. Bizim örgütümüz Belçika’da iki küçük kesimden oluşuyordu. Birinin özellikle kömür madeni çıkartılan bölgelerde sosyal demokratlardan bize kayan 600 militanı vardı. Bir maden kentinde salt çoğunluğa sahiptik ve işverenlerin buna cevabı madeni bir daha açılmamak üzere kapatmak olmuştu. Bu madencilerin hepsi, siyasal faaliyetlerinden dolayı cezalandırıldılar. Savaş öncesinde, savaş boyunca, savaş sonrasında bir daha asla hiçbir yerde iş bulamadılar. Yani güneşin altında yeni bir şey yok.

    Sen direnişe ne zaman katıldın?

    Evet, Örgüt yeraltına çekilmek zorunda kalınca sözünü ettiğim grup da dağıldı. Liderleri Nazilerle işbirliği yaptığı gibi inanılmaz bir suçlamayla Stalinistler tarafından öldürüldü. Oysa bu sadece bir yalandı. Savaştan sonra bu yoldaşlar -onlara, Troçkist olmamalarına, muhalif sosyalist, sol sosyalist olmalarına rağmen yoldaşlar demek zorundayım- belediye başkan adaylığı için yarıştılar ve o kentte yeniden çoğunluğu ele geçirdiler. Böylece Nazilerle işbirliği yaptıkları yolundaki korkunç iftiranın doğru olmadığı da açığa çıktı. Bu dönemde, insanların ölmesi ya da kaçmasıyla birlikte örgütümüz hızla kan kaybetti ve çok küçüldü. 1939-40 yıllarında Alman istilasından hemen önce belki bir belki de iki düzine insan kalmıştık. Ülkedeki atmosfer korkunçtu. Alman ordusu ülkeye 10 Mayıs’ta girdi ve 28 Mayıs’ta tamamen işgal edene kadar askeri saldırılar sürdü. o dönem sosyalist partinin lideri olan Henri de Man Başbakan Yardımcılığı görevini sürdürdü. O Nazilerden çok önce işgal edilmişti. Halka Nazilerle işbirliği yapılması için çağrı yapıyordu. Sendikaların bir kısmı onu destekledi. Komünist Parti gibi o da legal bir gazete çıkarmaya devam etti. Stalin-Hitler paktı nedeniyle Nazilere katılmaya hazırlanıyorlardı. Bütün bunlar bizim için tam bir şoktu. Çok zayıf ve çok küçüktük. Daha sonra, İhtiyar’ın, Troçki’nin öldürüldüğünü duyduk. Belçika gazeteleri 21 Ağustos baskılarında buna yer verdiler. Hemen ardından Belçika komünizminin efsanevi figürlerinden biri olan partinin kurucu üyesi, 20’ler boyunca merkez komite üyesi ve daha sonra Troçkist olmuş sol muhalif yoldaş Polk babamın evine geldi. Ağlıyordu. Yaşlı adamı kişisel olarak tanırdı. Diğerleri de geldiler. Odada sürekli aynı şeyi söyleyen yedi ya da sekiz kişi vardı. Bu cinayete verilecek en iyi cevap örgütü yeniden ayağa kaldırmaktı, bu kirli katillere fikirleri baskılayamayacakları ve direniş akımını durduramayacakları ancak böyle gösterilebilirdi. Bizimle tamamen aynı şekilde düşünen Brüksel’deki yoldaşları bulduk. İki hafta içinde örgütün iskeleti açığa çıkmıştı. 1940 yılının sonunda ilk illegal gazetemizi yayınlamaya başladık. Küçük bir matbaa kurduk ve aletler çalışmaya başladı. Küçük ve illegal bir örgüttük ve bazı işçi çevrelerinden çok olumlu tepkiler aldık. Çünkü belli bir anlamda bir tekelimiz vardı. Komünist Parti kendisini birebir direnişin içinde tanımlamıyordu. Sosyal demokratlarsa daha ziyade işbirliği içinde tanımlıyorlardı. Hala insanların birçoğu Almanların kazanacağını düşünüyordu. En iyisi hiçbir şey yapmıyor ve pasif duruyordu. En kötüsü ise, kazananın yanında olmak istiyordu.

    Siz hala izole durumda mıydınız?

    Kış aylarından sonra işler değişti. Mart ayında grevler başladı. Grevlerin ardından Komünist Parti’de değişimler oldu. Onların Sovyetler Birliği’nin saldırısına kadar bekledikleri doğru değil. Kitlesel bir hareketin dışına düşmek istemediklerinden, grevlerle birlikte yavaş da olsa harekete geçmeye başlamışlardı. Aynı zamanda, bize veya diğer örgütlere hegemonyayı kaptırmak istemiyorlardı, çünkü hiçbir şey yapmamanın bir bedeli olduğunu biliyorlardı. Ve elbette Sovyetler Birliği saldırınca onlar da Nazilere karşı sertleştiler. Bu andan sonra işler bizim için zorlaşmaya başladı ama kitlesel direniş gelişiyordu. Belirli bir kendinden memnuniyet haliyle geriye baktığımı söylemeliyim. Genç bir adamdım, çok olgun değildim, hatta birçok konuda çok aptalca da davrandım, ancak hiçbir zaman Nazilerin savunulması gerektiğini düşünmedim. Buna mutlak bir biçimde sadık kaldım. Hatta bu yüzden çok çılgınca hareketler de yaptım.

    Alman askerlerine bildiri dağıtmak gibi mi?

    Evet ancak bu yaptığım en çılgınca şey değildi. Hatta gayet doğruydu. İlk yakalandığım zaman hapisten kaçmayı başardım. İkinci kez yakalandım ve bu sefer de kamptan kaçmayı başardım. Üçüncüsünde beni Almanya’ya götürdüler. Çok mutluydum. Hatta yüzde 99.9 öldürüleceğimi anlamamıştım. Yahudi, Marksist, Komünist ve Troçkist. Bu dört nedenin her biri farklı farklı insanların öldürülmek için yeterli nedenken bende dördü de mevcuttu. Oysa ben Almanya’ya getirildiğime seviniyordum çünkü Alman devriminin merkezinde olacaktım. Sadece, “harika” diyordum, “olmak istediğim yerdeyim”. Tabii ki baştan aşağı mantıksızdı.

    Sonra yeniden kaçmaya çalıştın mı?

    Evet, bu da ayrı bir aptallık öyküsü. Benim şu anda yaşıyor olmam tüm kuralları alt üst ediyor. Belli bir anlamda dış görünüşüm ve elbette şansımın da yardımıyla. Ancak siyasal davranış ve sanırım birkaç temel soruna doğru yaklaşım sayesinde gardiyanlarla kısa zamanda yakın bir ilişki kurdum. Diğer Belçikalılar ve Fransızlar gibi Alman karşıtı bir görüntü sergilemedim. Siyasi sempatizanlarımız olabilecek gardiyanları ayırt ettim. Bu kaçmak için değil, sadece kendini korumak için bile çok zekice bir davranıştı. Hemencecik birkaç eski sosyal demokrat ve hatta komünist gardiyan buldum.

    Toplama kampındaki gardiyanların arasında mı?

    Evet, ancak orası bir toplama kampı değil, tutuklu kampıydı. Mahkûm edilmiştim, bu bile başlı başına bir şanstı. Toplama kamplarında SS’ler vardır. Tutuklu kampları ise İngiltere’deki hapishanelerin işlevi nasılsa öyledir. Dolayısıyla 20’ler 30’lardan beri burada çalışan insanlar olması gerekiyordu. Bunların bir kısmının sosyal demokrat olabileceğini düşündüm, çünkü sosyal demokratlar çok uzunca bir dönem İçişleri Bakanlığını ellerinde tutmuşlardı. Ve tam olarak böyle oldu. Aynı zamanda tutuklular arasında da solcu ve savaş karşıtı genç Almanlarla tanışmaya çalıştım. Sayıları düşündüğünden çoktu. Onları buldum ve onlarla arkadaş oldum. İlk arkadaşım savaş karşıtı bir konuşmadan dolayı ömür boyu hapse mahkûm edilmiş çok şirin bir gençti. Köln’de sosyalist bir demiryolu işçisinin oğluydu. Bana güvenebileceğini söyledikten sonra babasının adresini verdi ve kaçarsam babasının beni trene bindirerek ülkeme yollayabileceğini söyledi. Böylece ben de bir plan yapmaya başladım. Ancak bütün bunlar çılgınlıktı, anlıyorsun ya. Unutulmaz bir yerde çalıştık, Almanya’nın en büyük fabrikalarından birinde, belki de en büyüğünde.

    Ne üretiyordunuz?

    Gazolin. Savaş makinaları, uçaklar ve tanklar için sentetik gazolin. Avrupa’nın maketi gibiydi. Batılı savaş mahkumları, Rus savaş mahkumları, siyasi tutuklular, toplama kamplarının sakinleri, sivil işgücü, bazı Alman işçiler. O fabrikada tam 6 bin kişi çalışıyordu. Belçika’dan, aynı zamanda Antwerp’ten de bir grup işçi vardı. Onlarla arkadaş oldum ve hapishane üniformamı değiştirebilmek için bana giysilerini verip vermeyeceklerini sordum. Kampın etrafını saran elektrikli güvenlik ağına baktım ve sabah belirli bir nedenle nöbetçi değiştirirken elektriği kapatmış olduklarını gördüm. Gördüğüm anda da duvarı tırmanmaya başladım, o tellerin üzerinden. Eldivenlerim vardı var olmasına ama tam bir çılgınlıktı, tam bir çılgınlık.

    Hayatını kurtaran bir çılgınlık.

    Bir anlamda. Yakalanıp o anda vurulmak korkunç büyük bir riskti. Gerçeği istersen, yakalandım da. Özgür üç günün ardından. Hapse atıldığımdan beri ilk defa taze meyve yedim. Aachen’e yakın bir yerde olan sınıra giden yolu biliyordum. Ama üçüncü gün ormanda yakalandım. Yine çok şanslıydım. Beni yakalayan kişiyle konuşmaya başladım. Ona dedim ki; “dinle, gazeteleri görmedin mi? Müttefikler neredeyse Brüksel’e girecekler ve pek yakında da Aachen’de olacaklar. Beni öldürürsen başın büyük derde girer, sen en iyisi beni hapse yolla.” Beni anladı ve hatta sempatik davrandı bile diyebilirim.

    Eskiden de çok ikna edici bir konuşmacıymışsın demek ki Ernest.

    Öyle diyorsan öyle olsun. Hatta bana kocaman bir ekmek bile verdi. Elbette yanlış isim verdim. Kaçtığım hapishanenin tam adını da vermedim, böylece beni başka bir hapishaneye gönderdiler. Ancak iki hafta sonra korkunç bir durumdaydım, kaçak bir mahkûm olduğumu anlamaları çok uzun sürmedi ve beni zincire vurdular. Koşullar berbattı ama hiç olmazsa daha güvenliydi. Kaçtığım kampın kumandanı beni hapishanede görmeye geldi ve dedi ki; “sen çok nadir bir kuşsun. Eğer geri getirilseydin anında vurulacağını biliyor muydun?”. Evet dedim. Tam bir şaşkınlıkla bakakaldı. Ama elbette yeni hapishanede beni vuramadı. Beni Ekim 1944’ten Mart 1945’e kadar Eich’te tuttular. Daha sonra üç haftalık bir süre için başka bir kampa gönderildim ve ayın sonunda serbest bırakıldım.

Neofaşizm ve İklim Değişikliği – Gilbert Achcar

Neofaşist hareketleri, iklim değişikliği gerçekliğini veya en azından insan davranışlarıyla olan bağlantısını çeşitli derecelerde sorgulamaya iten nedir?

Rekor kıran bir sıcak dalgası Avrupa ve Kuzey Amerika’nın büyük bir bölümünü etkisi altına alırken, çevre bilimcilerin uzun süredir uyarıda bulunduğu ve geç olmadan acil önlem alınması çağrısında bulunduğu iklim değişikliği ve küresel ısınma giderek daha fazla teyit edilirken, gezegenin ve üzerinde yaşayan insan ve hayvanların geleceği için endişe verici bir dönemeçte, neofaşist hareketleri, iklim değişikliğinin gerçekliğini veya en azından insan davranışlarıyla olan bağlantısını çeşitli derecelerde sorgulamaya iten nedenlerin ne olduğunu sormak yerinde olacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, “Neofaşizm, çoğu fraksiyonunun vazgeçilmez çevre önlemlerine karşı açık düşmanlığıyla dünyayı uçuruma sürüklüyor ve böylece çevre tehlikesini daha da şiddetlendiriyor, özellikle de neofaşizm, nüfusuna oranla dünyanın en kirletici halkı olan ABD halkı üzerinde iktidarı ele geçirdiğinde.” (Neofaşizm Çağı ve Ayırt Edici Özellikleri).

İklim değişikliğinin ciddiyetini inkar etme eğilimi, milliyetçilik, etnikçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik ve özgürlükçü sosyal değerlere karşı aşırı düşmanlık gibi neo-faşizmin diğer özelliklerinden farklı olarak, ne doğaldır ne de sezgisel olarak anlaşılabilir bir durumdur. Peki, neofaşist hareketleri giderek daha belirgin hâle gelen bu gerçeği inkâr etmeye ve özellikle iklim değişikliğiyle mücadele ederek felaketi hafifletmeyi ve daha da kötüleşmesini önlemeyi amaçlayan politikalara karşı çıkmaya iten şey nedir? Araştırmacılar bu eğilimi açıklayan üç temel etken belirlemişlerdir. Bunlardan biri, aşırı sağın geleneksel ideolojik cephaneliğiyle ilgilidir; diğer ikisi ise neofaşistlerin davranışlarını belirleyen iki sınıf kutbuna, yani onların desteğini kazanmaya çalıştıkları geniş toplumsal taban ile dar ekonomik seçkinlere ilişkindir.

İlk faktör, ulus devletin ekonomik ve diğer politikalarını belirleme özgürlüğünü kısıtlayan her türlü uluslararası anlaşmayı reddeden “egemenlikçi” ve “izolasyonist” politikalarda sıklıkla görülen aşırı milliyetçiliğe dayanmaktadır. Bu davranış, uluslararası anlaşma ve politikaların şekillenmesinde en büyük etkiye sahip ülke olan ABD’de en absürt boyutuna ulaşmaktadır. Donald Trump’ın, Washington’un Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesini, sanki bu anlaşma Amerika’nın ekonomisini, özellikle de kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıt kaynaklarını kullanarak geliştirme özgürlüğünü kısıtlamak için dünyanın geri kalanının bir komplosu sonucu ortaya çıkmış gibi gerekçelendirdiğini gördük. Neofaşistlerin uluslararası çevre anlaşmalarını reddetmesi, aşırı milliyetçi bakış açısıyla ulusal egemenliği kısıtlayan her türlü kuralın kapsamlı bir şekilde reddedilmesi kapsamında değerlendirilebilir.

İkinci faktör, neofaşistlerin seçim desteğini kazanmaya çalıştıkları sosyal tabanın duygularını okşamaktır. Neofaşistler, iklim değişikliğiyle mücadelede gerekli olan yaşam tarzı değişiklikleri ve maliyetlerden dolayı bazı düşük gelirli kesimlerin hoşnutsuzluğunu istismar ediyorlar. Bu hoşnutsuzluk, neoliberal hükümetlerin, çevreye zararlı kirliliğin başlıca sorumlusu olan büyük sermayeye bu maliyeti yüklemek yerine, mücadelenin maliyetini mütevazı gelirli kesimlere yüklemeye çalıştıklarında daha da artıyor. Bu tür bir girişimin çarpıcı bir örneği, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron hükümetinin 2018’de araç yakıtlarına ek vergi getirme girişimidir. Bu önlem, çoğunlukla düşük gelirli araç kullanıcılarını etkileyecekti. Bu girişim, Fransa’da bu yüzyılın en büyük halk protestolarından biri olan Sarı Yelekliler hareketini tetikledi. Hareketin hükümete karşı taleplerinden biri, nüfusun büyük bir kesimine ek bir yük getirmek yerine, en büyük servetlere vergi getirilmesiydi.

Burada, iklim değişikliği konusunda neo-faşistlerin tutumunu açıklayan üçüncü faktöre geliyoruz. Eski faşizmin bilinen özelliklerinden biri, alt sosyal sınıfların çıkarlarını savunduğunu iddia eden demagojik “popülist” retoriğine rağmen, büyük sermayenin desteğini kazanmaya çalışmasıydı. Hatta bazı durumlarda, resmi adı bu sıfatı taşıyan Alman Nazizmi gibi, “sosyalizm” iddiasında bile bulunuldu. Faşistler ile büyük sermaye arasındaki gizli anlaşma, esas olarak, geçen yüzyılın iki dünya savaşı arasındaki dönemde, yani faşizmin ilk dönemlerinde yaşanan ekonomik krizin ortasında, sosyal demokrat ve komünist kanatları ile işçi hareketinin yükselişinden duyulan korkudan kaynaklanıyordu.

Ancak bugün, işçi hareketinin neoliberal saldırılar ve teknolojik değişimle önemli ölçüde zayıflamasıyla, büyük sermayenin neofaşist hareketlerle işbirliği yapma motivasyonu savunma amaçlı değil, saldırgan. Küçük ve orta ölçekli sermayeyi feda ederek tekelci büyümesini korumaya çalışan bir tür büyük sermaye ile karşı karşıyayız. Bunu yapmak için, kapitalist gelişimin temel itici gücü olarak rekabeti korumaya adanmış bir ekonomik liberalizmden esinlenerek, tekelleri sınırlamak için daha önce getirilen kısıtlamaları ortadan kaldırması gerekiyor. Bu bakış açısından çevre politikaları, sermayenin özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar olarak algılanır; oysa bu özgürlük, doğası gereği çelişkili bir nitelik taşır, çünkü tam ve sınırsız bir özgürlük kaçınılmaz olarak, aynı özgürlüğü baltalayan tekellerin ortaya çıkmasına yol açar.

Bunun en belirgin örneği, önde gelen ABD kapitalistlerinden biri ve aralarında neofaşizmin en önde gelen savunucusu ve destekçisi olan Peter Thiel’dir. Thiel, Donald Trump’ın başkanlık kampanyasının en ateşli destekçilerinden biriydi ve aynı zamanda Trump yönetiminin neo-faşist ideolojisinin yarı resmi sözcüsü olan Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in siyasi babası olarak da bilinir. Thiel, tekellerin sınırsız zenginleşme yoluyla teknolojinin engelsiz ilerlemesini sağladığını savunarak, tekellere olan tercihini utanmadan ilan ederken, çevre politikalarına uluslararası rekabeti kısıtladıkları gerekçesiyle karşı çıkıyor! Bu görüşünü, Trump’ın son kampanyasını destekleyen ve Avrupa hükümetlerinin kendilerine dayatmaya çalıştığı kısıtlamalar ve vergilerle mücadele etmek için ona bahis oynayan, ileri teknolojiler ve bunların ticaret ve sosyal medyadaki uygulamalarında tekel sahibi olan ABD’li şirketlerle paylaşıyor. Trump, tüm dünyaya karşı ilan ettiği ticaret savaşında bu görevi gündeminin en üst sırasına yerleştirdi.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: https://www.europe-solidaire.org/spip.php?article75503

Trump ve Netanyahu: Ortadoğu’da ve Tüm Dünyada Halkların Azılı düşmanları! İran’a Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

İran’a saldırmasından iki gün sonra, 24 Haziran Salı günü, Trump büyük tantanayla İsrail ve İran’a bir ateşkes dayattığını açıkladı, saldırısının İran’ın nükleer potansiyelini yok ettiğini ve barışa giden yolu açtığını öne sürdü. Ancak takip eden saatler bu ateşkesin kırılganlığını ve Trump’ın İsrailli müttefiki üzerindeki sınırlı etkisini gösterdi.

Her halükârda, Trump bir savaş kışkırtıcısı ve yıkıcı bir güçtür, asla bir barış gücü olarak görülmemelidir.

İsrail saldırısından on gün sonra İran’a saldırıp bombalayarak Trump, Netanyahu tarafından zaten başlatılmış olan şiddeti daha da artırarak insanlığı ölümcül bir şiddete sürükledi. Trump, yalnızca istediği zaman, istediği yerde, istediği kişiye vurabileceğini iddia eden bir askeri gücün gösterisini yapmak için, egemen bir ülkeye, onun halkına saldırma, çocukları ve yetişkinleri yaralama ve öldürme hakkını kendine gördü.

Netanyahu, Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımda Trump’ın tam desteğinden faydalandı; Lübnan’ı ve Suriye’yi herhangi bir yaptırımla karşı karşıya gelmeden bombalayarak hükümetinin sömürgeci ve üstünlükçü politikalarını sürdürdü. İran’a yönelik kasıtlı saldırı, İsrail devletinin bölgedeki tüm halklara –başta Filistin halkı olmak üzere– yönelik saldırganlığını güçlendirmeyi hedefliyordu; bu da çoğu Arap rejimi tarafından sessizlikle kabul edilirken Batılı liderler tarafından kararlılıkla desteklendi.

İsrail hükümeti, aralarında ABD’nin de bulunduğu Batılı ülkeler ile İran İslam Cumhuriyeti arasında süren müzakereler çerçevesinde bir nükleer anlaşma ihtimalini boşa çıkarmak istiyordu. İsrail’in hedefi, İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşunun öncesine dayanan İran nükleer programını engellemek, siyonist devlete Ortadoğu’da hâkim güç statüsünü sağlamak ve yalnızca kendisine tanınacak bir uranyum zenginleştirme ve nükleer silah edinme ayrıcalığını garanti altına almaktır

Nükleer meselenin ardında yatan hedef, Netanyahu’nun, her şeyden önce Gazze ve Batı Şeria topraklarını ilhak etme ve Filistin halkını sürgün etme planı için ellerini serbest bırakmak, ve bu suç projesine karşı içerideki muhalefeti ve dünya genelinde artan halk mobilizasyonunu susturmak.

Ekonomik üstünlüğünün sarsıldığı bir anda, Trump yönetimi de, BM, NATO ya da hatta Amerikan Kongresi’nden bir yetki almaya gerek duymadan her an, her yerde saldırabilme kapasitesiyle askeri gücünü yeniden teyit etmek istiyor. Ülkesini ekonomik resesyona, sosyal saldırılar ve bütçe kesintileriyle sürükleyen bu yönetim için savaş ve savaş tehdidi, halklara militarist politikalar dayatarak onları susturmayı amaçlayan ideolojik bir silaha dönüşmüş durumda. Bu yeni bir tırmanma ve dünya halkları için bir tehdittir. Bunu ABD’de ve tüm dünyada halkların seferberliğiyle durdurmalıyız. Bu niyetler Netanyahu’nunkiler kadar suç teşkil etmektedir.

İran İslam Cumhuriyeti diktatörlüğünün başlangıcından bu yana İran halkı, özellikle yakın zamanda “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketiyle olmak üzere, sosyal ve demokratik hakları için birçok kez seferber olmaya çalıştı.

İsrail ve ABD saldırıları, yaşam koşullarını daha da kötüleştirdi, yüzlerce ölü ve binlerce yaralıya neden oldu, halkın yaşam koşullarının ve ülke ekonomisinin tahribatını arttırdı ve rejimin baskıcı siyasetini sertleştirdi. Evin Cezaevi’ni hedef almak, orada tutulan siyasi mahpuslara yönelik bir saldırıdır; kent bölgelerine yönelik bombardımanlar da doğrudan halka yönelik saldırılardır.

Biz, İran halkının hem diktatörlüğe karşı direnişinde hem de herhangi bir dış askeri saldırıdan uzak yaşama hakkında kararlılıkla yanındayız. Ülkenin ve rejimin savaş ve bombardıman yoluyla yıkılmasından çıkarı olan tek kesim, Batılı rejimlerle hâlihazırda temas hâlinde olan – Devrim Muhafızları ya da eski monarşistlerden içinden gelen – gerici sektörler olacaktır. Bunlar rejimi, aynı derecede baskıcı ve antidemokratik ama Batılı ülkelere hizalanmış bir sistemle değiştirmeyi amaçlıyorlar.

Irak’ta ya da Afganistan’da ABD ve müttefiklerinin yürüttüğü yakın dönem savaşlar hep insani ve siyasi felaketlere yol açmıştır.

İran İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi, mevcut rejim kadar halk için tehlikeli olan rejimlerin askerî müdahalesiyle değil, bizzat İran halkının eseri olacaktır. Nükleer tesislerin bombalanması, halk ve çevre için büyük yıkımlara yol açma riski taşımaktadır.

İsrail ve ABD saldırganlığına son!
Bölgesel tırmanışa derhâl son verilsin!
İran’da insan hakları savunucularıyla ve siyasi mahpuslarla dayanışma!
Diktatörlüğe karşı İran halkıyla dayanışma!

Aylardır olduğu gibi, şu talepleri savunmaya devam ediyoruz:
İsrail’e derhâl yaptırım uygulansın!
İsrail’le silah ticareti derhâl sona ersin!
Filistin’deki soykırımın son bulması için dünya çapında seferberlik!

26 Haziran 2025, Dördüncü Enternasyonal Yürütme Bürosu’nun bildirisi

Dünün ve Bugünün Marksizmleri – Daniel Bensaïd

Bundan on yıl önce, 2010 ocağında yitirmiş olduğumuz Marksist düşünür ve militan Daniel Bensaïd vermiş olduğu -ve Türkçede ilk defa yayımlanan- bu mülakatta Marx’ın fikriyatını eleştirel bir gözle tekrar değerlendiriyor ve 21’nci yüzyılın insanlığın karşısına diktiği yeni sorunlar çerçevesinde tartışıyor.

Vpered : Marksist mirasın artık kesinkes geçmişte kalmış yönleriyle günümüzde hala keskinliğini muhafaza edenler hangileridir sizce?[1]

Tek değil birçok miras var: “Ortodoks” bir Marksizmle “heterodoks” Marksizmler, bilimci (veya pozitivist) bir Marksizmle eleştirel (veya diyalektik) bir Marksizm veya Ernst Bloch’un ifadesiyle Marksizmin “soğuk akıntıları”yla “sıcak akıntıları”. Bunlar sadece okuma veya değerlendirme farklarından değil kimi zaman karşıt ve uzlaşmaz siyasetlerin ardında yatan kuramsal söylemlerden ileri gelir. Jacques Derrida’nın belirttiği gibi miras devrettiğimiz ve muhafaza ettiğimiz bir mülk değildir. Mirasçıların onunla ne yaptığı ve ne yapacağına göre belirlenir. Marx’ın teorisinde miadı dolmuş olan ne var? Bence öncelikle bir çeşit sosyolojik iyimserlik: Kapitalist gelişmenin neredeyse mekanik biçimde sürekli daha kalabalıklaşan ve yoğunlaşan, her zaman daha iyi örgütlenen ve daha çok bilinçlenen bir işçi sınıfının gelişimine yol açtığı fikri. Yüzyıllık deneyim proletarya saflarındaki bölünmelerin ve farklılaşmaların önemini gösterir. Sömürülen sınıfların birliği doğal ve verili bir durum değil bir mücadelenin ve inşanın sonucudur.

Bunun dışında, diktatörlük ve devletin sönümlenmesi kavramları hakkında bir tartışmayı yeniden yapmak gerektiğini düşünüyorum. Bu karmaşık bir mesele çünkü kelimeler bugün Marx’ın yazılarındaki anlama sahip değiller. O zamanlar diktatörlük, Aydınlanmanın söz haznesinde, zorbalığın zıddını ifade ediyordu. Antik Roma’nın kıymetli bir kurumuna gönderme yapıyordu: Sınırsız bir keyfi iktidar değil sınırlı bir zaman dilimi için görev verilen istisnai bir iktidardı bu. 20’nci yüzyılın askeri ve bürokratik diktatörlüklerinin ardından bu kelimenin artık aynı masumiyete sahip olmadığı aşikâr. Marx için bu kavram büyük bir yeniliği tarif ediyordu: Paris Komününün “nihayet kavuştuğu biçimini” temsil ettiği ve ilk defa çoğunluğun ürünü olan bir istisnai iktidar. Dolayısıyla bugün üzerine konuşulması gereken Komünün (ve tüm “aşağıdan” demokrasi biçimlerinin) bu deneyimidir.

Bu demektir ki proletarya diktatörlüğü kavramı Marx’ın gözünde belirlenmiş bir kurumsal rejimi ifade etmiyordu. Daha çok stratejik bir anlama sahipti, eski bir toplumsal ve hukuki düzen ile yeni bir düzen arasındaki sürekliliğinin kopuşunu vurguluyordu: “İki karşıt hukuk arasında karar verici olan güçtür” yazıyordu Kapital’de. Bu açıdan proletarya diktatörlüğü istisna halinin proletaryen biçimiydi.

Marx’ın sık sık iyi bir iktisatçı veya iyi bir filozof olmakla birlikte vasat bir siyasetçi olduğu iddia edilir. Aksine Marx bir siyaset düşünürüydü. Fakat siyaset “bilimi”nde öğretildiği gibi, bir kurumsal teknoloji olarak siyaset değil burada söz konusu olan. Ayrıca 19’uncu yüzyılda, İngiltere haricinde Avrupa’da ne parlamenter rejimler ne de bildiğimiz modern biçimi altındaki siyasi partiler mevcuttu. Marx siyaseti daha çok birer olay (savaş ve devrim) ve biçim icadı olarak düşünüyordu. Benim “ezilenin siyaseti” olarak adlandırdığım şeydir bu: Burjuva düşüncesinin profesyonel siyaseti indirgediği devlet alanından dışlananların siyaseti.

Siyasete dair bu farklı kavrayış bugün hala önemini korumakla birlikte, istisna uğrağıyla (“proletarya diktatörlüğü”) devletin (ve hukukun!) hızlı bir sönümlenişi perspektifi arasında bir kısa devreye yol açacak kör noktalar da bulunuyor Marx’ta. Bu kısa devre Lenin’de mevcut gibi geliyor bana (özellikle Devlet ve İhtilal’de), ki bu da kurumsal ve hukuki boyutlarıyla geçiş dönemini tasavvur etmeye pek yardımcı olmuyor. Oysa 20’nci yüzyılın tüm deneyimleri bizleri partiler, toplumsal hareketler ve devlet kurumları arasındaki ayrımları kalıcı biçimde düşünmeye zorluyor.

Mirasın güncelliğine gelince, bu aşikâr görünüyor. Marx’ın güncelliği Kapital’in ve siyasal iktisadın eleştirisinin, bir social killer olarak sermayenin mahrem ve gayrişahsi mantığının kavranışının güncelliğidir. Ve de kapitalist küreselleşmenin. Marx’ın gözlerinin önünde Viktorya çağının küreselleşmesi yaşanıyordu: Taşımacılığın ve iletişimin (demiryolları ve telgraf), kentleşmenin ve finansal spekülasyonun, modern savaşın ve “katliam sanayisi”nin gelişimi. Yeni teknolojik devrimiyle (internet ve astronotik, spekülasyon ve skandallar, küresel savaş vs.) buna çok benzeyen bir çağda yaşıyoruz. Ancak gazetecilerin çoğu olayların yüzeyini tasvir etmekle yetiniyorken Marksçı eleştiri bunun mantığını, sermayenin hızlandırılmış birikiminin ve genişletilmiş yeniden üretiminin mantığını kavramamıza yardımcı oluyor. Özellikle medeniyet krizinin kökenlerine inmeyi sağlıyor: Ölçümlemenin genel krizi, dünyanın uyumunun bozulması krizi. Bu, tüm zenginliği meta birikimine indirgeyen ve insanları ve şeyleri soyut emek zamanına göre ölçen değer yasasın giderek daha da “sefilane” (1857-1858 Elyazmaları’nda geçen ifadeyle) bir hale sürüklenmesinden ileri geliyor. Böylece çalışmanın ve tekniğin kısmi rasyonalizasyonu artan bir küresel irrasyonaliteye yol açıyor. Toplumsal kriz (üretkenlik, serbest zaman değil dışlanma ve yoksulluk doğuruyor) ve ekolojik kriz (Borsanın ve Nasdaq’ın anlık “hakemlikleriyle” doğal kaynakları yüzyıllar ve binyıllar ölçeğinde yönetmek imkansızdır) bunu iflah kesici biçimde resmediyor.

Gezegenin ve tür olarak insanlığın geleceğini tehdit eden bu tarihsel krizin ardında kapitalist mülkiyet ilişkilerine içkin sınırlılıklar yatıyor. Emeğin toplumsallaşması her zamankinden çok önem kazanıyorken, dünyanın (sadece sanayinin değil, hizmetlerin, mekânın, canlının, bilginin) özelleştirilmesi ihtiyaçların gelişimini ve tatminini baskılıyor. Buna karşılık nitelikli kamu hizmeti talebi, kimi malların ve hizmetlerin ücretsiz olması isteği ve (enerji, toprağa, suya, havaya, bilgiye erişim konularında) “insanlığın müşterekleri” talebi ise yeni toplumsal ilişkilerin gerekliliğini ifade ediyor.

Emek gücünün makinelere dayalı denetim usulleri aracılığıyla yönetim teknikleri kadar fikrî emek ile kol emeği arasındaki ilişkinin yeniden şekillenmesi söz konusu. 20’nci yüzyılın deneyimleri mülkiyet ilişkilerindeki formel dönüşümlerin çalışma içinde ve çalışma aracılığıyla meydana gelen yabancılaşmayı sona erdirmek için yeterli olmadığını gösteriyor.

Marksistlerin bugün çözmesi gereken temel teorik meseleler nelerdir?

Çözmekten ziyade üzerine çalışılması gereken meseleler demek daha doğru olur. Çünkü bunların çözümü salt teoride değil pratikte de gerçekleşmelidir. Eğer böylesine bir çözüm meydana gelecekse bu milyonlarca insanın hayal gücünün ve deneyiminin sonucu olacaktır. Buna karşılık ne Marx’ın ne Engels’in ne de diğer kurucu ataların hayal bile edemeyeceği yüzyıllık deneyimin ışığında tekrar ele alınması ve üzerinde çalışılması gereken meseleler.

Her şeyden önce ekoloji meselesi. Marx’ta gerçekten de soyut bir tek yönlü ilerleme anlayışının eleştirisi (1857 Elyazmaları’nın ilk sayfalarında) ve kapitalist toplumsal ilişkiler çerçevesinde her ilerlemenin zarar ve gerileme doğuran bir yönü olduğu fikri (Kapital’de tarım konusu hakkında) mevcut. Fakat ne o ne de Engels, Lenin, Troçki eşik ve sınır kavramlarını gerçekten anlayışlarına dahil etmiştir. Gerici Malthus’çu akımlara karşı polemiklerinin mantığı onları zorlukları çözmek için bolluğa güvenmeye itiyordu. Oysa bilimsel bilgilerin gelişimi geri döndürülemezlik risklerinin ve ölçek farklarının bilincine varmamızı sağlamıştır. Ekosisteme, biyoçeşitliliğe, iklim dengelerine verilen zararların telafi edilebileceğinden bugün kimse emin olamaz. Dolayısıyla bir çeşit Prometheus’çu kibirden kurtulup, Marx’ın da 1844 Elyazmaları’nda altını çizdiği gibi eğer insan “doğal bir insan varlığı” ise, her şeyden önce bir doğal varlık olarak ekolojik çevresine bağımlı olduğunu hatırlamak gerekir. Eğer Marksist eleştiri bugün başka araştırma alanlarında yapılmış çalışmalardan istifade edebiliyorsa (Georgescu-Rötgen’inkiler gibi), son yıllarda Marx’ın çalışmalarından esinlenen önemli bir “toplumsal ekoloji”nin geliştiğini görebiliriz (ABD’de Bellamy-Foster, Fransa’da Jean-Marie Harribey veya Michel Husson ve daha başkaları).

Ayrıca siyasetin zamansal ve mekânsal koşullarında meydana gelmekte olan değişimlerin stratejik sonuçları üzerine de düşünmek bence önemli. Zaman konusunda ciddi bir kuramsal literatür mevcut. Bunların bir kısmı ekonomik ritimlerle ilgili (çevrimler, sermayenin rotasyonu, toplumsal ölçüm vs.). Bir kısmı da siyasetin zamanı, hukukun zamanı, estetiğin zamanı ve bugün de ekolojinin uzun çaplı zamanı arasındaki ritim farklılıklarıyla yani toplumsal zamansallıklar arasındaki uyumsuzluklarla (veya Marx’ın “zamansızlık” yahut Ernst Bloch’un “aynı çağdan-olmayış” olarak tarif ettiği meselelerle) ilgili. Buna karşılık Henri Lefebvre’in öncü çalışmalarına rağmen toplumsal mekanların toplumsal üretimi teorik çalışmalar bakımından pek rağbet görmedi. Oysa bugün küreselleşme uzamsal ölçeklerin yeniden örgütlenişini, iktidar mekanlarının yeniden dağılımını, yeni eşitsiz ve bileşik gelişme biçimlerini üretiyor. David Harvey Marx’ta bu yönde ilginç patikaların bulunduğunu gösterdi. Toni Negri’nin ileri sürdüğü gibi İmparatorluğun düz ve homojen uzamına yol açmaktan ziyade eşitsiz gelişmeyi sermaye birikiminin yararına sürdüren ve kullanan çağdaş emperyalist egemenlik biçimleri açısından bu patikaları geliştirerek keskin çıkarsamalara vardırdı.

Üçüncü bir önemli tema ise emeğe ve geçirdiği dönüşümlere ilişkin. Burada emek gücünün makinelere dayalı denetim usulleri aracılığıyla yönetim teknikleri kadar fikrî emek ile kol emeği arasındaki ilişkinin yeniden şekillenmesi söz konusu. 20’nci yüzyılın deneyimleri mülkiyet ilişkilerindeki formel dönüşümlerin çalışma içinde ve çalışma aracılığıyla meydana gelen yabancılaşmayı sona erdirmek için yeterli olmadığını gösteriyor. Kimileri bundan, çözümün “çalışmanın sonu”nda veya zorunluluk alanında çıkışta (kaçışta?) bulunduğu sonucunu çıkarır. Marx’ta emek kavramının ikili bir kavranışı vardır: Doğa ve insan türü arasındaki dönüşüm ilişkisine (veya “metabolizma”ya) işaret eden, geniş anlamıyla, antropolojik bir kavrayış ile emekten zorunlu emeği, özellikle de bir kapitalist toplumsal formasyondaki ücretli emek biçimini anlayan özgül veya sınırlı bir kavrayış. Bu sınırlı anlamla ilgili olarak emeğin özgürleşmesini ve emekten özgürleşmeyi, ücretli emek biçiminin sönümlenmesine varmak için gelirin toplumsallaşmasını kendimize hedef olarak koyabiliriz ve koymalıyız. Ancak doğal bir çevrenin sahiplenilmesi ve dönüştürülmesine ilişkin genel bir faaliyet anlamındaki “emeği” (buna başka bir isim versek de) ortadan kaldıramayız. Dolayısıyla bu faaliyetin yaratıcı hale gelebileceği biçimleri düşünmek durumundayız, çünkü emeğin kendisi yabancılaşmış biçimiyle kaldığı takdirde özgürleşmiş ve serbestçe serpilen bir yaşamın var olabileceği kuşkuludur.

Dördüncü bir temel mesele ise dünyayı değiştirme stratejisine -veya stratejilerine- ilişkindir. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve Sovyetler Birliği’nin infilak edişinin ertesindeki kısa süreli coşkunluk veya sarhoşluk anının ardından büyük liberal vaat tüm inandırıcılığını hızla yitirdi. “Engelsiz” kapitalist rekabetin yarattığı toplumsal ve ekolojik tahribat her gün tüm haşmetiyle gözümüzün önünde ortaya çıkıyor. Daimî savaş ve istisna hali, bu tarihsel krizin yalnızca mantıkî sonucudur. Alternatif küreselleşme hareketlerinin doğuşu bir iflasa dair tespiti ifade eder: Dünya satılık değildir, dünya bir meta değildir… Kapitalizmin nihai zaferinin kesin ilanının üzerinden 15 yıldan az zaman geçmişken (Fukuyama’ya göre o meşhur “tarihin sonu”) bu reel kapitalizm dünyasının insanlık dışı ve kabul edilemez olduğu fikri geniş ölçüde paylaşılmaktadır. Buna karşılık 20’nci yüzyılın yenilgilerini ve sosyalizm karikatürlerini yeniden üretmeden bu dünyayı değiştirebilme biçimleri konusunda çok güçlü bir şüphe mevcut.

Dolayısıyla sistemin çelişkilerinde sınıflar mücadelesinin merkeziliğinden vazgeçmeden bu çelişkilerin, hareketlerin, aktörlerin çoğulluğu üzerine düşünmek, toplumsal ile siyasal olanı birbirine karıştırmadan aralarındaki tamamlayıcılığı düşünmek, III. Enternasyonal tartışmaları veya Gramsci’nin Hapishane Defterleri tarafından başlatılıp yarım kalmış hegemonya ve birleşik cephe sorunsalını tekrar ele almak, siyasal yurttaşlık ile toplumsal yurttaşlık arasındaki ilişkileri derinleştirmek gerekiyor… Bu ancak yeni mücadele ve örgütlenme deneyimlerinin katkısıyla ilerleyebilecek engin bir program.

Elbette bunun için modern toplumlarda bürokrasi olgusunu ve toplumsal iş bölümündeki derin köklerini tüm kapsamıyla değerlendirmek lazım. Yüzeysel bir fikir bürokrasi olgusunun yalnızca kültürel açıdan geri kalmış toplumların sonucu veya örgütlenme biçimlerinin (siyasal parti halindeki örgütlenmeler dahil) ürünü olduğuna inandırmaya çalışıyor. Esasında toplumlar ne kadar gelişirse o kadar çok farklı bürokrasi biçimleri üretiyor: Devlet bürokrasileri, idari bürokrasiler, bilgi ve uzmanlık bürokrasileri. Toplumsal örgütler de (sendikalar, STK’lar) partilerden daha az bürokratikleşmiş değil. Aksine partiler (bunlara parti, hareket, dernek de desek), paranın yol açacağı yozlaşmalara ve medyatik kooptasyona (medya bürokrasisi de yeni bir bürokratikleşme biçimi çünkü) karşı kolektif bir direniş aracı oluşturabilir. Dolayısıyla iktidarı ve siyaseti meslek olmaktan çıkarmanın, seçilmişlerin aynı anda görev alacağı makamların sınırlanmasının, maddi ve manevi ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasının, sorumlulukların rotasyonunun sağlanmasının yolları üzerine düşünmek son derece önemli. Bu konuda mutlak silahlar yahut panzehirler yoktur. Bürokratik eğilimlerin sınırlanması konusunda dikkatli olmaya dönük tedbirler lazım ancak gerçek çözümler uzun vadede iş bölümünün radikal bir dönüşümü ile zorunlu çalışma zamanının ciddi ölçüde azaltılmasına bağlıdır.

Bu meseleler üzerinde çalışmak için Marx’ta ve Marksist gelenekte -çoğu kez bilinmeyen yahut unutulmuş- önemli kaynaklar mevcut. Fakat aynı zamanda farklı düşünce akımlarında, iktisatta, sosyolojide, eleştirel ekolojide, toplumsal cinsiyet çalışmalarında, postkolonyal çalışmalarda, psikanalizde önemli düşünce araçları mevcut. Freud’le, Foucault’yla, Bourdieu’yle ve daha birçok düşünürle diyalog içinde ilerleyebiliriz ancak.

Sizce son on yılların en çarpıcı Marksist düşünleri arasında en çarpıcı olanları kimlerdir ve Marksizmin gelişimine katkılarının önemi ne düzeydedir?

Marksist çalışmaların bir ödüllüler listesini veya onur listesini oluşturma çabası hayli verimsiz olacaktır. Çünkü öncelikle fikrî emeğin toplumsallaşması ve kolektif akıl düzeyinin genel yükselişi artık “akıl hocalarının” veya “büyük entelektüellerin” (bir zamanlar hala Sartre’ların, Lukacs’ların olduğu gibi) varlığını ortadan kaldırmıştır. Bu aslında iyi bir şey, entelektüel hayatın ve kuramsal tartışmanın demokratikleşmesinin bir işareti. Dolayısıyla bugün büyük simaları saymak zorlayıcı veya keyfî olacaktır. Buna karşılık, çeşitli alanlarda ve disiplinlerde, dilbiliminden iktisada, psikolojiden tarihe ve coğrafyaya Marx’tan ve Marksizmlerden esinlenen çok daha geniş bir çalışmalar ve araştırmalar tabakası mevcut. Bu nedenle onlarca isim zikretmek ve her birinin yetkinlik alanını vurgulamak gerekir çünkü “total entelektüel” hayali muhtemelen bir yanılsama halini almış ancak “kolektif entelektüel” bundan kazançlı çıkmıştır.

Bir başka sebep sorunuza kesin bir yanıt vermeyi daha da zor kılıyor. Bunu kavramak için sosyalist ve komünist hareketin tarihinden birkaç büyük isim saymak yeter: Marx, Engels, Kautsky, Pannekoek, Jaurés, Rosa Luxemburg, Lenin, Troçki, Buharin, Gramsci… Her biri toplumsal hareketin birer “organik entelektüeli”, teoriyle pratiği birleştiren birer militan olmuştur. Oysa uluslararası ölçekteki Stalinist gericilik ve işçi hareketinin yenilgileri teori ile pratik arasında kalıcı bir kopuşa neden olmuştur. Perry Anderson’un “Batı Marksizmi” hakkındaki yetmişli yıllarda yayınlanan kısa kitabı bu meseleyi konu alıyordu. Düşünce ve kuramsal faaliyet özgürlüğünü muhafaza etmek için entelektüellerin çoğu -saygıyla anılması gereken birkaç istisna dışında- militan angajmanla aralarına temkinli bir mesafe koydu. Bu angajmana girmeyi tercih edenler ise çoğu kez bilinçlerini ve teorik çalışmalarını kurban etmek durumunda kaldı. Fransız entelektüellerinin komünist hareketle ilişkisinin tarihi bu trajedinin tarihidir esasında: Paul Nizan, Henri Lefebvre, sürrealistler, Pierre Naville, Aragon ve [komünist hareketin] daha birçok “yol arkadaşı” gibi. Altmışlı yıllarda kuramsal araştırmayı Parti vesayetinden ve ortodoksluğundan kurtarmak için Althusser teori ve pratik arasında kesin bir iş bölümünü kuramsallaştırma noktasına vardı.

Bugün bu karanlık dönemden çıkmayı umabiliriz. Alternatif küreselleşme hareketi yeniden doğan toplumsal hareketlerle canlı, komplekssiz ve sansürsüz teorik araştırma arasında yeni bir karşılaşmanın fırsatını sunuyor. Bu, şüphesiz, kaçırılmaması gereken yeni bir randevu teşkil ediyor.

Sınıf mücadelesinin güncelliğine vurgu yapmanın bariz bir hedefi var: Irk, ulus, din vs. farklılıklarının ötesinde dayanışmayı inşa etmek. Sınıf mücadelesinden bahsedildiğini duymak istemeyenler, karşılığında kabile mücadelelerini, etnik çatışmaları ve din savaşlarını bulacaktır. Ve bu olağanüstü bir gerileme teşkil edecektir, ki bu halihazırda dünya çapında ilerleyen bir süreç.

Doksanlı yıllarda emekle sermaye arasındaki çelişkinin çağdaş toplumlardaki temel çatışma olmadığına dair kanaat hayli yaygındı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu meseleye çeşitli açılardan yaklaşılabilir. Bu yaygın kanaat sosyolojik bir dönüşümden ve gelişmiş ülkelerde aktif nüfus içinde sanayi proletaryasının payının göreli gerileyişi tespitinden argüman devşiriyordu. Gerçekten böylesi bir gerileme mevcuttu (Fransa’da %33’ten %25’e düşmüştü) fakat bu hala aktif nüfusun dörtte birini oluşturuyordu ve uluslararası düzeyde kentsel ve kırsal proletaryanın genel bir büyümesi söz konusuydu. Proletaryanın çöküşü veya yok oluşu izlenimi çoğu kez toplumsal sınıfların tasnif edici sosyolojik kategorilerden yola çıkarak yapılmış kısıtlayıcı hatta işçici bir tanımından beslenir. Oysa Marx’ta söz konusu olan sınıfların pozitivist bir sosyolojisi değil, sınıflar ancak mücadeleleri içinde var olduğundan, dinamik bir toplumsal ilişkidir. Üretim araçlarının mülkiyeti karşısındaki durumlarını, ücret gelirinin seviyesini ve biçimini, toplumsal iş bölümündeki konumlarını değerlendirdiğimizde (sürekli daha fazla kadının dahil olduğu) hizmet sektöründeki ücretlilerin çoğunluğu, Marx’ın bu kelimeye verdiği birincil anlamda birer proleterdir. 1848’de Fransa’da Sınıf Savaşları’nda sözü edilen Paris proletaryası kesinlikle sanayide çalışmayıp daha çok atölye zanaatkarlığına yakındı. Siyasal ve toplumsal mağlubiyetlerin sonucu olarak sınıf bilincinde ve örgütlenmesinde meydana gelen zayıflama çoğu kez sınıf mücadelesinde tersine çevrilemez bir çöküşle karıştırılıyor. Bununla birlikte bu bilinç ve örgütlenme karşısında artık var olan engellere özellikle dikkat kesilmek lazım: Toplumsal hayatın özelleştirilmesi ve bireyselleşmesi, çalışmanın esnekleştirilmesi, çalışma zamanının ve ücret biçimlerinin bireyselleştirilmesi, işsizlik ve güvencesiz istihdam baskısı, sanayinin [belirli merkezlerde yoğunlaşmış halini dağıtmaya dönük] dekonsantrasyonu ve üretimin örgütlenmesindeki dönüşümler…

Bununla birlikte emek-sermaye ilişkisi çağdaş toplumlarda merkezî konumunu sürdürüyor. Fakat kendi adıma “temel çatışma” terimini kullanmayacağım çünkü diğer çelişkileri “ikincil” bir konuma indirgiyor. Aynı zamansallığa (yani aynı tarihsel ölçeğe) dayalı olmayan fakat sıkı sıkıya birbirine geçmiş (yahut Althusser’in dilini kullanmak gerekirse, sermayenin hâkim mantığı tarafından “üstbelirlenmiş”) bir dizi çelişkiden söz etmek daha doğru geliyor bana: Toplumsal cinsiyet ilişkileri, doğa ve insan toplumu arasındaki ilişkiler, bireysel ile kolektif arasındaki ilişkiler gibi. Esas sorun bu çelişkileri birbirine eklemlemek. Neden sendikalar, feminist hareketler, ekolojist dernekler, kültürel hareketler Sosyal Forumlarda böylesine kendiliğinden bir biçimde birbirine yöneliyor? Çünkü bu çeşitli çelişkilerin büyük birleştiricisi Sermayenin kendisi ve toplumsal ilişkilerin bütününe damgasını vuran genelleşmiş metalaşma. Ancak bu yönseme [convergence] farklı hareketlerin özgüllüğüne saygı duyarak gerçekleşmelidir.

Bir diğer açıdan ise bu meselede bir ideolojik mücadele boyutu var. Eğer Bourdieu gibi sosyologların ileri sürdüğü, toplumsal ilişkilerin yalnızca doğal halleriyle var olmayıp aynı zamanda temsillerle inşa edildiği fikrini kabul edersek de, bu temsillerin de reel bir dayanağı olması gerek. Toplumsalın sınıflar üzerinden temsilinin, kuramsal olduğu kadar pratikte de sıkı argümanları var. Proletaryanın varlığı veya yokluğu konusunda bu kadar tartışılırken burjuvaziye veya patron sınıfına dair böylesi bir sorgulamanın olmayışı bir hayli şaşırtıcıdır zaten: Kazancın ve kârın dağılımını incelemek, bu sınıfın varlığını teyit etmek için kâfi! Sınıf mücadelesinin güncelliğine vurgu yapmanın bariz bir hedefi var: Irk, ulus, din vs. farklılıklarının ötesinde dayanışmayı inşa etmek. Sınıf mücadelesinden bahsedildiğini duymak istemeyenler, karşılığında kabile mücadelelerini, etnik çatışmaları ve din savaşlarını bulacaktır. Ve bu olağanüstü bir gerileme teşkil edecektir, ki bu halihazırda dünya çapında ilerleyen bir süreç. Sınıf mücadelesinin uluslararasılaşması, kapitalist küreselleşmeye yanıt olarak enternasyonalizmin (yalnızca ahlaki değil) maddi dayanağıdır.

Marksist teoriyle kitlesel toplumsal hareketler arasında bugün ne türden buluşma noktaları vardır?

Marksist teorinin sert çekirdeği itibariyle (sermaye birikiminin ve “siyasal iktisadın eleştirisi”) liberal küreselleşmeyi ve sonuçlarını ele almak için en etkili araç olmayı sürdürdüğü kanısındayım. Güncelliği, daha önce belirttiğim gibi bizzat Sermayenin güncelliğidir. Zaten bundan bihaber olsalar dahi toplumsal hareketlerin çoğu bu eleştiriden esinlenmektedir. Tarihçi Fernand Braudel Marksizmin eleştirel kategorilerinin, hasımlarını da kapsayacak biçimde, çağdaş dünyaya dair bilgimizi ne denli etkilediğinin altını çiziyordu. Ve filozof Jacques Derrida bu güncelliği 1993’te şu formülle özetliyordu: “Marx’sız gelecek yok”. Marx’la birlikte, ona karşı veya onun ötesinde… Ama “Marx’sız” değil! Bu teori çağdaş toplumların kavranışına dair son söz değil fakat onun zorunlu geçiş noktası. Şöyle bir paradoks var: Marx’a modası geçmiş, miadı dolmuş, eskimiş, “gebermiş bir köpek” olarak muamele eden liberal ideologların klasik iktisatçılara veya 17’nci yüzyılın siyaset felsefesine veya Tocqueville’e bir geriş dönüş dışında Marx’ın karşısına dikecekleri bir şey yok. Elbette ki Marx kendi döneminin bir insanıydı. Bilim ve ilerleme hakkında kendi çağının kimi yanılsamalarını paylaşıyordu. Fakat eleştirisine giriştiği nesnenin -yani sermaye birikimi ve mantığı- doğası itibariyle kendi zamanından öteye taşıyor ve bizimkini öngörüyordu. Bu anlamda bizim çağdaşımız olmayı sürdürüyor; ortaya çıkışlarının ertesi günü eskimeye başlayan birçok sözde-yenilikten çok daha genç ve kışkırtıcı biçimde.

“İktidar olmadan dünyayı değiştirme”yi öneren ütopyacı formül (esasen Latin Amerika’da ama başka yerlerde de) belirli bir yankı bulduktan sonra hızla eskidi. Bugün söz konusu olan dünyayı değiştirmek için iktidarı almak.

Siyasal partilerle karşılaştırdığımızda kapitalizme karşı mücadeleleri daha da etkin biçimde geliştiriyor gibi görünen günümüzün geniş sosyalist hareketlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu türden partilerin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Uluslararası bir örgütü inşa etmek için birer unsur olarak değerlendirilebilirler mi?

“Geniş sosyalist hareket”in ne ifade ettiği konusunda anlaşmamız lazım. Yüzyıllık korkunç trajedilerin ve mağlubiyetlerin ardından özgürleşme hareketlerinin teorik ve pratik bir yeniden inşasının muhtemelen en başlarındayız. Bir ölçüde, kimi zaman sıfır noktasından yeniden başladığımız izlenimini edinebiliyoruz. Brezilya’da askeri diktatörlüğün düşüşü sırasında, altmışlı yılların hızlı sanayileşmesinin bir ürünü olarak seksenlerin başında ortaya çıkan Emekçiler Partisi (PT) gibi bir parti 1914 savaşı öncesinin büyük Alman Sosyal-Demokrasisine benzeyebilirdi: Aynı kitle karakterine ve karşılaştırılabilir bir ideolojik çoğulculuğa sahipti. Fakat 21’inci yüzyıldayız ve 20’nci yüzyıl gerçekten yaşandı. Onu silemeyeceğiz, bir parantez gibi kapatamayacağız. Böylece PT bir çeyrek yüzyılda hızlandırılmış bir bürokratikleşme süreci yaşadı ve çağdaş çelişkilerin, iktidar ilişkilerinin, emperyalist egemenliğin yeniden örgütlenmesinde Latin Amerika’nın yeri gibi meselelerin girdabına kapıldı.

Bir ilk evrede muhalefet ve direniş mücadeleleri, toplumsal hareketler, parti şeklindeki örgütlenmelerden daha etkili ve daha somut gibi görünüyor. Ortaya çıkışları, onsuz hiçbir şeyin mümkün olmayacağı bir deneyimler çevriminin başlangıcına işaret ediyor. Ancak, nasıl ki Marx demokratik ve yurttaşlığa değginözgürlüklerin fethinin insanın özgürleşmesinin son sözü olduğu inancına dayalı kendi çağdaşlarının “siyasal yanılsamasını” eleştirmişti, biz de bugün siyasal bir alternatif yokluğunda, liberalizme karşı toplumsal direnişin aşılamaz ufkumuzu oluşturduğuna ilişkin bir “toplumsal yanılsamanın” var olduğu tespitini yapabiliriz. “Tarihin sonu”nun “solcu” versiyonu bir nevi. Ne var ki kapitalizmin krizi o düzeyde ki, insanlığın ve gezegenin geleceğine yönelik tehditleri öyle bir seviyede ki, bu tehlikenin ölçeğinde bir alternatifin ortaya konması aciliyet arz ediyor.

Bu ise kararlı güçlerce taşınan bir siyasal tasarım ve strateji meselesi. Ya böylesi bir alternatif için ciddi biçimde kavga edeceği ya da mevcut sosyal-liberal güçlere basınç uygulamakla, giderek daha az solcu olan sol partileri “yeniden dengelemek”le yetineceğiz ve böylece moral yitimini pekiştireceğiz. Gerçek bir alternatifi inşa etmek için -ki bu uzun sürecektir çünkü çıkılması gereken yokuş hayli sarp- sabra, inanca ve sekterliğe kapılmayacak bir kararlılığa ihtiyacımız var, aksi takdirde gerçekçilik adına girişilecek yarınsız maceralar ve birikmiş hayal kırıklıkları bizi kırıp geçecek.

Uluslararası bir hareketin yeniden inşasına gelirsek, bu daha da engin bir mesele. Kimileri bugün alternatif küreselleşme hareketini ve Dünya Sosyal Forumlarını Birinci Enternasyonal’in başlangıç evrelerine benzetiyor: Sendikaların, toplumsal hareketlerin, siyasal akımların, fazla sınır konulmamış bir buluşması. Doğrudur, tüm bunlar mevcut. Ve kapitalist küreselleşme -ki bu pozitif tarafı- hareketleri uluslararası düzeyde birbirlerine yönelmeye itiyor; tıpkı 19’uncu yüzyılın evrensel sergilerinin, Birinci Enternasyonal’in oluşumuna yol açacak toplantılara vesile olması gibi. Ancak bir fark var. Burada da, aradan bir 20’nci yüzyılın geçmiş olmasının ağırlığı var. Bu deneyimin ürünü olan siyasal akımlar ve ayrımlar bir günde ortadan kalkmayacak. Sayacı sıfırlamak mümkün değil. Bu nedenle forumlardaki buluşmalar ve yakınlaşmalar olumlu ve gereklidir. Bunlardan ne çıkacağını kimse şimdiden söyleyemez. Bugün Latin Amerika’da veya Ortadoğu’da yaşanmakta olan mücadelelere, siyasal deneyimlere bağlı olacaktır. Yeniden inşanın bu ilk aşamasını henüz tüketmiş olmaktan uzağız. Asya’ya, Afrika’ya genişleme imkanları mevcut. Gerekli siyasal tartışmaları sınırlamadan veya sansürlemeden eylem içinde birliği muhafaza edebilme hatta genişletebilme kapasitesi bu hareketin olgunluğunun kanıtı ve varlığını sürdürmesinin koşulu olacaktır. Bir ilk direniş evresinin, benim 1830-1840’lı yılların doğmakta olan sosyalist hareketiyle benzerliğiyle “ütopik uğrak” dediğim evrenin sona erdiği aşikâr.

“İktidar olmadan dünyayı değiştirme”yi öneren ütopyacı formül (esasen Latin Amerika’da ama başka yerlerde de) belirli bir yankı bulduktan sonra hızla eskidi. Bugün söz konusu olan dünyayı değiştirmek için iktidarı almak. Latin Amerika’da siyasal yönelim meselelerinden kaçınacak ve Brezilya, Venezuela, Bolivya ve… Küba deneyimlerinin karşılaştırmalı bir bilançosunu çıkarmayı reddedecek bir Sosyal Forum’un yapılması pek akla yatkın değil! Avrupa’da ise liberal ve emperyalist bir Avrupa Birliği’ne kıta çapında bir alternatif üzerinde düşünmeyecek bir forum da pek olası görünmüyor.

Bu perspektifle, bu geniş buluşmalara katkıda bulunmakla kendi tarihine ve örgütsel yapılarına sahip bir siyasal akım tarafından taşınacak bir hafızayı ve tasarımı muhafaza etmek birbirini tamamlamaktadır. Hatta böyle davranmak birleşik hareketler içinde açıklık ve saygının koşuludur. Kendi siyasal tanımlarını kamusal olarak sahiplenmeyen akımlar en manipülatör olanlarıdır. Bir Fransız filozofunun tekrarladığı gibi siyasette sıfırdan başlamak, tabula rasa’ya dönmek söz konusu değildir, “her yeniden başlayış ortadan yapılır”. Böylece kazanılmış deneyimleri elden kaçırmadan yeniliklere açık olunabilmelidir.

Burjuvazi üniversite gibi ideolojik aygıtları bünyesinde Marksist bir varlığı nasıl kabul edebilir? Bu konuda kendi deneyiminizden söz edebilir misiniz?

Bu toplumdaki güç ilişkileriyle alakalı. Eğitim ve üniversite alanı kapalı, toplumsal çelişkilerin sirayet edemeyeceği bir alan değil. Zaten “devletin ideolojik aygıtları” formülünün tehlikesi burada yatıyor: Bunların burjuva egemenliğinin basit devlet çarkları olduğu izlenimini vermesi. Esasında okul ve üniversite ikili bir işlev yerine getirir. Bir yandan hâkim toplumsal düzen yeniden üretilirken bir yandan da bilginin üretilmesi ve aktarımı söz konusudur. Dolasıyla toplumsal güç ilişkileri bu kurumların içinden de geçer. Fransa’da 1968 öncesinde ve sonrasında üniversitelerde Marksizmin kayda değer bir etkisi olmuştur (ancak Fransa’da Marksizmin bir “altın çağı”nın yaşandığını hayal ederek abartıya kaçılmamalıdır). Eğitim ve pedagojik deney özgürlüğü için önemli alanlar mevcut olmuştur. Ancak bu göreli kazanımlar tersine çevrilemez değildir. Seksenli yılların liberal karşı-saldırısıyla akademik normalliğin ve pedagojik düzenin büyük oranda yeniden tesis edildiği aşikâr. Bu, eğitim programlarında, sınav yöntemlerinde ve üniversitelerin bütçe yönetiminde görülebilir. Fakat geriye kalan bir şeyler de var. Örneğin her yıl kendi eğitim programlarım hakkında karar verme özgürlüğüne tümüyle sahibim. Sorun olan ise altmışlı yılların “Marksist kuşağının” sahneyi terk ediyor olması (ki bu bir basitleştirmedir çünkü kayda değer de olsa bu her zaman bir azınlık teşkil etmiştir) ve yeni kuşaklar eleştirel düşünce alanında Foucault, Bourdieu veya Deleuze üzerinden yetiştirilirken -ki bu iyi bir şey- Marksist mirasların aktarımının nadir hale gelmesidir.

Göreli üniversiter özgürlüklerin, okul veya üniversite duvarlarının dışında var olan toplumsal güç ilişkilerine doğrudan bağımlı olduğu ortadadır. Bu ilişkiler tahrip olduğu, toplumsal hareket yenilgiler yaşadığı andan itibaren üniversiter düzende sonuçları hissedilir. Dolayısıyla bu hem üniversite içinde hem de gayrı resmî, halkçı eğitim kanallarının geliştirilme imkânı bulunduğundan üniversite dışında sürdürülmesi gereken bir mücadeledir.

Çeviren: Uraz Aydın


[1] Vpered dergisinden Rus yoldaşların sorularına yanıtlar, 29 Aralık 2006. Vpered genç Marksist militanlardan oluşan bir ağdır.

İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırısı: İran halkı ve bölge için korkunç bir uçurum- Houshang Sepehr*

İsrail’in 13 Haziran Cuma günü başlayan ve ardından İslam Cumhuriyeti’nin İsrail şehirlerini bombalamasıyla devam eden İran’a yönelik askeri saldırısı, İran’ı ve bölgeyi benzeri görülmemiş bir krize sürükledi. Tahran’ın bombalanmasından yükselen duman, yıkılan evlerin enkazı ve kurbanların cesetleri, ayrıca evlerinden kaçıp sığınmak isteyen insanların oluşturduğu bitmek bilmeyen kuyruklar, İran toplumu için kasvetli bir tablo çiziyor; gelecek, bugünden bile daha kasvetli.

Bu ölümcül ve karmaşık çatışma, İran toplumunun toplumsal ve medeni yapısını yok etmekle tehdit ediyor. İsrail hükümeti, “rejim değişikliği” aradığını veya daha doğrusu, İslam Cumhuriyeti’nin “düşüşünü” ve/veya devlet yapılarının dağılmasını sağlamayı iddia ediyor. Böyle bir “düşüş” veya dağılma, öncelikle, mevcut rejimin dışında olanlar da dahil olmak üzere, halihazırda ortaya çıkan faşist, şovenist ve etnik silahlı gruplara fayda sağlayabilir. Bu gruplar, bu trajik durumdan kâr elde etmeyi hayal ediyor; sadece kendi çıkarlarını, halkın pahasına görüyorlar. Bu gruplar, İslam rejiminin silahlı kuvvetlerinin potansiyel parçalanmasından ortaya çıkan yüzlerce milisle birlikte, şehirleri ve insanların evlerini yok etmek için füzeler ve insansız hava araçları kullanarak birbirlerine karşı acımasız bir savaş açabilirler. İsrail ve ABD müttefiki tarafından yürütülen bu savaş, İslam Cumhuriyeti rejimi için yıkıcı olsa da, yalnızca militarize edilmiş, şovenist ve ayrılıkçı grupları güçlendirmeye hizmet edecektir. Böyle bir senaryo İran’ı, Saddam Hüseyin sonrası Irak’ta veya Muammer Kaddafi sonrası Libya’da yaşananlara benzer bir kaosa sürükleyebilir.

Karmaşık jeopolitik sorunları olan bir çatışma

İsrail’in askeri saldırısı yalnızca İran nükleer sorunuyla ilgili değil. Bu gerekçelendirme, nüansların ötesinde, Irak işgalini meşrulaştırmaya yarayan “kitle imha silahları” hakkındaki yalanları hatırlatıyor. Bu, küresel emperyalist güçler ile bölgesel güçler arasındaki bir nüfuz mücadelesidir ve ABD, askeri güç gösterileri yoluyla azalan hakimiyetini sürdürmeye çalışmaktadır.

İsrail, iddia edilen özerkliğine rağmen, Orta Doğu’da ABD’nin silahlı kanadı olmaya devam ediyor. Bu nedenle bu stratejide merkezi bir rol oynuyor. Gazze’ye yönelik düzenli bombalamalar yalnızca Filistin halkını katletmeyi amaçlamıyor. Aynı zamanda dünyaya İsrail’in ve Amerikan müttefikinin askeri gücünün kapsamını hatırlatmaya da hizmet ediyor.

İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırısı, şüphesiz başından beri ABD desteğiyle gerçekleştirildi ve gelişmiş ve birleştirilmiş sofistike teknoloji kullanımıyla tüm dünyayı şaşkına çevirdi. Bu operasyon bir kez daha İsrail ve ABD’nin askeri üstünlüğünü gösterdi ve böylece jeopolitik rakiplerine açık bir mesaj gönderdi. Bu saldırının hedeflerinden biri tam olarak teknolojik ve askeri hakimiyetlerini vurgulamaktı.

Ukrayna’da Rusya’nın “caydırma” yeteneği doğrudan müdahaleyi sınırlandırıyor. Gazze ve Batı Şeria, Suriye, Lübnan ve şimdi İran gibi bölgelerde/ülkelerde bu güç gösterisi engelsiz bir şekilde uygulanıyor. Lübnan’daki Hizbullah’a yönelik saldırılar bölgesel düzeyde yaygın bir korku yaratmamış olsa da, özellikle robotlar ve yapay zeka kullanılarak İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik saldırı, özellikle bu belirli coğrafi bölgedeki konumu göz önüne alındığında çok daha büyük bir terör yaratıyor.

Bu savaşın diğer kahramanı olan İslam Cumhuriyeti, Orta Doğu’daki güç dağılımında hakimiyetini sağlamaya çalışan bir rejimdir. ABD’nin bölgede uyguladığı politikalara uygun hareket eden İsrail’e karşı çıkması, gerçekte bölgesel güç dengesinde hakim bir konum iddia etme girişimidir.

Ekonomik yaptırımların (rejimi ve onun neoliberal kleptokrasisini ekonomiyi felaketle yönetmekten kurtarmadığı) ardından İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel etkisinin zayıflaması, İslami vekillerinin etkisiz hale getirilmesi, Beşşar Esad rejiminin devrilmesi ve halk ayaklanmaları tehditleri, Tahran’ı bir uzlaşmaya varmak ve bölgesel sahnedeki yerini korumak için nükleer müzakerelere girmeye zorladı.

Ancak ABD ve İsrail, sonunda, İran İslam Cumhuriyeti’ni kendi istedikleri “düzene” boyun eğmeye zorlamak ve dünya nezdinde üstünlüklerini ortaya koymak için askeri çözümün daha etkili olacağına karar verdiler.

İran halkının çektiği acılar

İran halkı için bu savaş zaten kötü olan koşulları daha da kötüleştiriyor: yoksulluk, eşitsizlik, diktatörlük ve acımasız baskı, hapis, işkence, günlük infazlar, kadınlara yönelik baskı, zorunlu örtünmenin dayatılması, din devleti ve dini ve etnik azınlıklara yönelik baskı.

Uzun süren bir savaş, İran’ın ekonomik ve sosyal altyapısını yok etme, Suriye veya Afganistan’dakine benzer bir kaosa sürükleme riski taşır. Bu, İran toplumunu geriye itebilir, hatta kaosa ve devletin parçalanmasının korkunç bir senaryosuna sürükleyebilir.

İslam Cumhuriyeti İsrail şehirlerini bombalayarak karşılık verse de, bu saldırılar masum sivilleri de etkiliyor. Yine de Arap ülkelerinde, bu eylemler birçok kişi tarafından İsrail’in onlarca yıl süren işgali ve uyguladığı çeşitli aşağılamaların intikamı olarak algılanıyor. İran rejimi, mevcut savaştan az çok yara almadan çıkması durumunda, Arap nüfusunun bu kesimlerinin rızasını kullanarak bölgesel bir etki ağı yeniden inşa edebilecek mi? Bu tartışılan bir hipotez.

Öte yandan, Arap liderlerinin çoğunun İsrail bombardımanlarını kınamaktan kaçınması, sağcı muhalefet ve onların medyasından etkilenen İran halkının bazı kesimlerinde yankı buluyor. Bu kesimler, İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırılarını memnuniyetle karşılarken, Gazze’deki İsrail soykırımını görmezden geliyor veya önemsizleştiriyor.

İran muhalefetinin karşılaştığı zorluklar

İslam Cumhuriyeti’nin vahim ekonomik ve politik durumu rejimi savunmasız bir konuma soktu ve büyük askeri saldırılar altında çökmesi muhtemel hale geldi. İsrail’in öncülük ettiği bu saldırılar, İran’ın gaz ve petrol üretimi ile stratejik limanları da dahil olmak üzere kritik ekonomik altyapısını yok etmeyi amaçlıyor.

Bu bağlamda, bazı sağcı muhalif gruplar ve Mücahitler, Abdullah Mohtadi’nin monarşistlerle ittifak halindeki Kürt Komala grubu ve diğer etnik milliyetçi hareketler gibi uç gruplar bu senaryoyu istismar edilecek bir fırsat olarak görüyor. Bu gerici muhalif gruplar İsrail askeri saldırılarından memnuniyet duyduklarını ifade ettiler ve bunları rejime karşı halkı harekete geçirmek için kullanmayı umarak bunların tırmanmasını teşvik ediyorlar. Ancak, stratejileri halkın acısını daha da kötüleştirme riski taşıyor.

İmkanı olanlar Tahran’dan ayrılmaya çalışıyor.

Sıradan vatandaşlar umutsuzca bombardımanlardan kaçarken, bu gruplar rejimle “son” bir çatışma çağrısında bulunuyor. Mevcut koşullar altında böyle bir strateji ancak kan dökülmesine, tam bir umutsuzluğa ve İran halkının acılarının daha da kötüleşmesine yol açabilir. Bu durum, İslam Cumhuriyeti’ni devirme mücadelesini halk hareketi için daha da karmaşık ve tehlikeli hale getiriyor.

Halkı İslami rejimle yüzleşmeye hazırlamak, önceki mücadelelerin kazanımlarını korumaya ve dayattığı zorlu koşullar göz önüne alındığında savaşa karşı örgütlenmeye dayanır. Şu anda amaç saldırmak değil, direnmek ve örgütlenmektir. İslam Cumhuriyeti, İsrail ve ABD ile askeri olarak rekabet edebilecek durumda olmasa da, savaş durumunu kullanarak artan vahşetle halk ayaklanmalarını bastırıyor ve herhangi bir rakibin baskısını sürdürüyor.

Bu şartlar altında halkı doğrudan rejime karşı cephe almaya zorlamak, ancak gerici ve sorumsuz güç ve çevrelerin, aşırı sağın ve monarşistlerin teşvik ettiği bir suç eylemidir.

Sol ve ilericiler ise savaşın zorlukları karşısında dayanışma ve örgütlenmenin önemini vurguluyor. İnsani ve dayanışma eylemleri, derhal ateşkes için seferberlik ve milliyetçi ve savaş çığırtkanlığı söylemlerine karşı mücadele çağrısında bulunuyorlar. Savaşın acılarına yanıt olarak şu gibi taleplerde bulunuyorlar:

  • Evlerini ve şehirlerini terk etmek zorunda kalan vatandaşlara temel kaynak ve ekipmanları sağlayın;
  • Yerinden edilen kişilerin haklarının ve tazminatlarının tam olarak ödenmesini garanti altına alın;
  • Geçim, sağlık ve yaşam koşulları açısından temel ihtiyaçların sağlanması;
  • Bombalama durumunda halka acil yardım sağlayın;
  • Rejim üzerinde ateşkes ve çatışmanın hızla sona ermesi yönünde baskı kurarak, savaşın derhal sona ermesi için mücadele edin.

Aynı zamanda, rejimi desteklemek için halkı harekete geçirmeyi amaçlayan milliyetçiliğe, savaş yanlısı gruplara ve rejimi “devirme” bahanesiyle savaştan, toplumun yıkılmasından, bombalamalardan zevk alan her türden milliyetçiye karşı çıkıyorlar.

Bu şekilde, en bilinçli işçiler ve vatandaşlarla, tüm kısa ve uzun vadeli olasılıklarda etkili bir rol oynamak mümkün olur. Bu olasılıklar şunları içerir:

  • İslam Cumhuriyeti’nin savaşta zayıflamasını veya yenilgiye uğramasını, tamamen yıkılıncaya kadar istismar etmek;
  • Toplumu kaosun ve yaygın düzensizliğin karanlık senaryolarından uzaklaştırmak;
  • Muhtemel iç darbelere karşı kitleleri müdahaleye hazırlayın ve rejimin tamamen çökmesine eşlik edin.

Böyle bir durumda, kendisini solda gören güçlerin politikası şu şekilde olmalıdır:

  • Toplumu yönetme sorumluluğunu üstlenecek şekilde nüfusu örgütlemek.
  • Rejime ve aynı zamanda mevcut ve gelecekteki tüm suç örgütlerine karşı öz savunmalarını sağlamak için işçileri ve vatandaşları silahlandırın.

Bu yaklaşımın amacı, toplumun birlik içinde kalmasını ve zorlukların üstesinden gelmeye hazır olmasını sağlamak, aynı zamanda toplumsal adalet ve demokratik katılıma dayalı bir gelecek inşa etmektir.

İran’ın sağcı muhalefeti, yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin askeri müdahale veya darbe ile devrilmesini beklemiyor. Aynı zamanda, “rejim değişikliği” politikasının bir tamamlayıcısı ve hızlandırılması olarak, sağcı bir bakış açısıyla çerçevelenmiş bir halk ayaklanması öngörüyor.

Bu açıdan bakıldığında, sağcı muhalefet daha adil ve eşitlikçi bir toplum kurmak için değil, dışsal veya seçkinci gündemlerle uyumlu dar çıkarlara hizmet etmek için halkın hoşnutsuzluğundan yararlanmaya çalışıyor. Bu, halkın meşru isteklerinin temel çıkarlarına aykırı projeler lehine kaçırılma riskini vurguluyor.

Son otuz yıldır, dünyadaki rejim değişikliklerinin neredeyse tamamı kitlesel halk katılımıyla, çoğunlukla halk ayaklanmalarıyla gerçekleştirildi. Son Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi ve diğer sağcı hareketlerin grev ve ayaklanma çağrısı ne basit bir pozdur ne de bir yalandır, ancak kendi siyasi vizyonlarını halkın ana akım beklentileri içinde yaymayı amaçlayan bir stratejidir. İsrail’in askeri müdahalesi ve artan kamusal umutsuzluk, bu vizyona olayları etkilemek için daha büyük bir kaldıraç sağlıyor.

Bu gerçeği ancak körü körüne bu sağcı akımların peşinden giden “popülistler” gizliyor ve amaçlarını “halk” mücadeleleri bahanesiyle gizlemeye çalışıyorlar.

Böyle bir durumda, özellikle sosyalist olduklarını iddia eden sol hareketlerin rolü, bu girişimleri etkisiz hale getirmek, toplum içinde sağcı vizyonun yayılmasına ve çözümlerine karşı mücadele etmek ve bu güçleri İslamcı rejimi devirme mücadelesinde izole etmektir. Bunu yapmak için, öncelikle insanları etrafında toplama kapasitesine sahip olan ilerici işçi hareketinin gücüne güvenmeleri gerekir. Amaçları, toplumu dış gündemler tarafından düzenlenen felaket senaryolarından ve rejim değişikliklerinden korumak ve aynı zamanda halk kesimlerini özellikle sosyal adalete dayalı gerçek anlamda özgürleştirici bir alternatife teşvik etmek olmalıdır.

Barış için bir mücadele

İran halkı savaş değil barış istiyor. Diktatörlüklerden ve dış müdahalelerden uzak bir gelecek istiyorlar. Savaştan derhal ateşkes ilan edilmesi ve İran ve İsrail’deki şehirlerin bombalanması, daha büyük bir felaketi önlemek ve demokratik ve devrimci bir dönüşüm için koşulları yaratmak için elzemdir. Bu hedefe ulaşmak için verilen mücadele, İran toplumunu savaşın karanlık ve korkunç uçurumundan uzaklaştırabilir ve rejime karşı bir saldırı için gerekli koşulları yaratabilir. İslam Cumhuriyeti’nin devrimci bir şekilde devrilmesi böyle bir süreçle gerçekleştirilebilir.

Sonuç olarak, eğer İslam Cumhuriyeti’nin yıkılması gerçekleşecekse, bu hiçbir şekilde dış müdahalenin değil, halkın bizzat örgütlediği ve yönettiği bir halk ayaklanmasının sonucu olmalıdır. (18 Haziran 2025)

*Houshang Sepehr, İran İşçileriyle Sosyalist Dayanışma (SSTI) örgütünün liderlerinden biridir.

Kaynak: A L’Encontre sitesinden

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Bağımsız İran Sendikalarının Savaş Politikalarına Karşı Ortak Açıklaması

17 Haziran 2025,Altı sendika örgütü tarafından

İran ve bölgedeki mevcut istikrarsız ve tehlikeli durum göz önüne alındığında, bu bildiriye imza atan örgütler ortak bir tutum benimsemeyi görev bilmişlerdir.

Ahvaz Çelik Fabrikası işçileri grevde, Aralık 2023. Mayıs 2025’te kamyon şoförleri grevdeydi

İranlı işçiler – işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler ve diğer çalışanlar – hiçbir zaman savaşa, militarizmin yayılmasına, ülkenin bombalanmasına veya otoriter ve sömürücü politikalara ilgi duymadılar ve duymayacaklar.

İsrail ordusunun İran’ın çeşitli bölgelerinde altyapı, işyerleri, rafineriler ve yerleşim alanları da dahil olmak üzere yüzlerce hedefe yönelik saldırıları ve bombalamaları, vatandaşların, özellikle de işçilerin canlarıyla ve geçimleriyle bedel ödediği bir savaş çığırtkanlığı projesinin parçasıdır.

İsrail’in İran halkına karşı hiçbir düşmanlığı olmadığı iddiası yalandan ve siyasi propagandadan başka bir şey değildir. Daha dün, İsrail Savunma Bakanı [Israel Katz] “Tahran’ı yakmakla” tehdit etti. Trump ve diğer ABD yetkililerinden gelen tekrarlanan tehditler ve Batılı hükümetlerin bu tür eylemlere koşulsuz desteği, bölgedeki gerginliği, güvensizliği ve yıkımı artırdı.

İsrail ve Amerikan hükümetleri, Gazze’deki devam eden soykırımdan ve bölgedeki ve dünyadaki sayısız diğer suçtan birincil olarak sorumludur. Bu vahşetlere sessiz kalırken kendilerini ikiyüzlü bir şekilde barış savunucuları olarak sunan Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlar, aynı egemenlik sisteminin bir parçasıdır. Küresel kapitalist sistem bir bütün olarak, kâr odaklı mantığı ve emperyalist güçler, savaşların, insani felaketlerin ve çevresel yıkımın başlıca nedenleri arasındadır.

İran işçi sınıfı savaştan hiçbir fayda sağlamadığı gibi, bu savaşlar doğrudan onların hayatlarını ve güvenliklerini hedef alıyor. Devam eden ekonomik yaptırımlar, devasa askeri bütçelerin tahsisi ve özgürlüklerin kısıtlanması, yoksulluğun kötüleşmesine, baskının artmasına, açlığa, ölüme ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açıyor.

Biz, bağımsız İranlı sendikalar, taban örgütleri ve militanlar olarak, ABD ve İsrail’in bize özgürlük, eşitlik ve adalet getirme arzusu konusunda hiçbir yanılsamaya sahip değiliz; tıpkı İslam Cumhuriyeti’nin baskıcı, müdahaleci, maceracı ve işçi karşıtı doğası ve uygulamaları konusunda da hiçbir yanılsamaya sahip olmadığımız gibi.

Yıllardır İran işçileri olarak asgari haklarımızı ve temel yaşam koşullarını elde edebilmek için hapis, işkence, idam, işten çıkarma, tehdit ve dayak gibi ağır bedeller ödedik ve örgütlenme, toplanma, kendimizi özgürce ifade etme hakkımızdan mahrum bırakılmaya devam ediyoruz.

Ülkenin işçileri, kırk yıldan fazla bir süredir bizim pahasına astronomik zenginlikler biriktiren ve bizi sürekli haklardan yoksun ve güvensiz bir durumda tutan İslam Cumhuriyeti rejimine ve kapitalistlere haklı olarak öfkeli ve tiksinti duyuyorlar. İran işçilerinin, kadınlarının, gençlerinin ve ezilen insanlarının bastırılması ve öldürülmesinde yer alan tüm yetkililer ve kurumlar, ezilen insanlar tarafından yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır.

İşçiler olarak mücadelemiz toplumsal ve sınıfsal bir mücadeledir. Bu mücadele, özellikle “Ekmek, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” için son yıllardaki hareketlerle uyumlu olarak, kendi gücümüzden yararlanarak ve özgürlüğü seven ve eşitliği arayan işçi sınıfının ve hümanist güçlerin uluslararası desteğiyle birlikte devam edecektir.

Mevcut savaşın devam etmesi yalnızca daha fazla yıkıma, geri döndürülemez çevresel hasara ve insan felaketlerinin tekrarına yol açacaktır. İran’ın işçi sınıfı ve dezavantajlı nüfusları, bölgedeki diğer ülkelerdeki ezilenler gibi, bu durumun başlıca kurbanları arasındadır.

Bu bildiriyi imzalayan örgütler, dünyanın dört bir yanındaki tüm sendikaları, insan hakları örgütlerini, barış gruplarını, çevre aktivistlerini ve barış güçlerini, savaşa, bombalamalara, masum insanların katledilmesine ve çevresel tahribata derhal son verilmesi talebinde birleşmeye ve İran halkının ve bölgenin soykırım, savaş kışkırtıcılığı ve baskıya son verme mücadelesini desteklemeye çağırıyor.

Ortadoğu halklarının, bölgesel ve küresel güçler arasındaki yıkıcı gerginliklerin ve çatışmaların sona ermesine ve adil ve kalıcı bir barışa; örgütlenme, kitle hareketleri, yaygınlaşan protestolar ve doğrudan ve evrensel katılım yoluyla kendi kaderlerini belirlemelerine olanak tanıyan bir barışa ihtiyacı vardır.

Savaşa hayır, savaş çığırtkanlığı politikalarına hayır,

Acil ateşkes talebimiz acildir

İmzacılar:

– Tahran ve Çevresindeki Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası (Vahed)

– Haft Tapeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

– Huzistan Emekli İşçileri

– Emekliler İttifakı (Ettehad Bazneshastegan)

– Sendikal örgütlerin kurulmasına yardımcı olmak için koordinasyon komitesi

– Emekliler İttifakı Grubu

Not:

• Orijinal Farsça açıklamaya bağlantılar:
https://www.instagram.com/p/DK_8H4PxUMd/?igsh=MWNhcWVhZXE5M3cwMw==