İmdat Freni

admin

Özgür ve Silahsızlandırılmış bir Arktik için: Grönland’ın Bağımsızlığını, Halkını ve Doğasını savunalım – SAP (Danimarka)

ABD’nin Venezuela’ya saldırısının ardından ABD Başkanı Trump’ın tekrar Grönland’a göz diktiklerini belirtmesi ve “ulusal güvenlik bakımından Grönland’a ihtiyaç” duyduklarını ifade etmesi üzerine Dördüncü Enternasyonal Danimarka Seksiyonu SAP (Sosyalist İşçi Politikası) tarafından geçtiğimiz yıl Washington’un yine aynı yayılmacı hevesini dile getirdiğinde yapılan açıklamayı yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Donald Trump’ın ABD’nin Grönland’ı devralması yönündeki tekrarlanan talepleri ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in Grönland’daki ABD askerî personelinin sayısına ilişkin açıklamalarıyla birlikte, Grönland üzerindeki emperyalist rekabet niteliksel olarak yeni ve belirleyici bir aşamaya girmiştir.

Arktik’i ve İnuit halklarını savaştan ve askerîleştirmeden korumaya yönelik uzun mücadele bugün temel bir krizle karşı karşıyadır. Dünyanın tepesinde bir silahlanma yarışı tehdidi ve halkların doğal kaynakları için bir kez daha dizginsiz bir yağma, yalnızca Grönlandlıların varlığını değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Barışın en büyük güvencesi ve Arktik’in yegâne gerçek muhafazası, Grönland Parlamentosu Inatsisartut ve İnuit Çevre Konseyi (Inuit Circumpolar Council) dâhil olmak üzere, yerli halkların örgütleri ve temsilî kurumlarının elindedir.

Trump, “kibar” Danimarka emperyalizminin gizlemeye çalıştığını açıkça dile getiriyor: kapitalizmin mantığı altında ülkeler, insanlar ve halklar en iyi ihtimalle metadır; en kötü ihtimalle ise savaş ganimeti. Aynı nedenle Trump’ın, Danimarkalı ve Amerikalı burjuvazi arasındaki neredeyse 200 yıllık ittifakın yeniden müzakere edilmesi yönündeki talebi Danimarka’yı tam anlamıyla bir sömürge histerisine sürüklemiştir. Bu histerinin zirvesi ise elbette, Danimarka’nın kriyolit madenciliğini konu alan belgeselin, hükümetin en üst düzeylerini de içeren açık siyasi baskılar sonucunda bu hafta internetten kaldırılmasıdır. Bu sansür son derece taraflıdır ve kaynak materyalin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, birçok yurttaşın hayati bir toplumsal tartışmada yönünü bulması artık zor, hatta imkânsız hâle gelmiştir.

KRIYOLİTİN ÖNEMİ

Danimarka’daki burjuva paniği, Danimarkalı kapitalistlerin Grönland’dan kriyolit çıkarımı yoluyla yağmalamayı başardıkları muazzam servet ışığında değerlendirilmelidir. Danimarka devletinin, Grönland’ın minerallerinin çalınmasına izin vermek için Danimarkalı kapitalistlerden ücret almış olmasına rağmen, Weber’in [Øresund kriyolit fabrikasının kurucusu Theobald Weber, ed.] mirasçılarının her biri, babalarının ölümünde aldıkları birer milyonun en az %40’ı kadar bir getiri elde etmiştir. Bu tür gelirler normal ticari faaliyetlerden değil, yalnızca tekelci konumlardan ve sömürge rantlarından doğar. Bu gelirin yeniden yatırımı, bugün bildiğimiz Danimarka’yı inşa etmiştir. Modern Danimarka kapitalist sınıfının vaftiz babası sayılan C. F. Tietgen, Ivittuut’taki madenin inşasının arkasındaki isimdi. Bu nedenle kriyolitin çıkarılması, Danimarka’nın sanayi toplumuna dönüşmesini mümkün kılan ilkel birikimin belirleyici bir parçası olarak görülmelidir.

Kriyolit olmasaydı, alüminyum büyük olasılıkla yaygın kullanılan bir metal hâline asla gelmezdi ve sahip olduğu geniş olanaklar insanlığın yararına sunulamazdı. Danimarka ve ABD, kriyolitin sömürülmesinden elde edilen kârları aşağı yukarı eşit biçimde paylaşmıştır. ABD açısından bu, hava kuvvetlerinin hızla inşa edilmesini mümkün kılmış; bu da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’ye dünya piyasası üzerinde belirleyici bir etki sağlamıştır. Bu kaderin türettiği zenginlik ve değer rakamlarla ölçülemez. Bu nadir minerallerin dünyanın tek bir yerinde, yerel halk tarafından deri tabaklamada kullanılan biçimiyle toprağın üzerinde serbestçe bulunmasının ne anlama geldiği, tarihsel etik soruları arasında kaybolmuştur. Diğer sömürgeleştirilmiş halklar gibi, Grönlandlı İnuitlere de kendi toplumlarının ve ekonomilerinin yüzyıllar sürecek gelişiminin temellerinin atılabileceği yerde geriye yalnızca yerde bir delik kalmıştır.

ABD’DE VE DANİMARKA’DA SÖMÜRGECİLİK

Trump’ın Grönland üzerinde denetim talep eden pervasız çıkışı, Danimarka ve ABD’nin Grönland’a yönelik politikalarını tanımlayan sömürgeci, emperyalist ve ırkçı düşüncenin basit bir devamıdır. Grönland halkı, uzun ve zorlu bir siyasal mücadeleyle bağımsızlığa ilişkin hukuki ve biçimsel haklarını kazanmıştır. Ancak Amerikan emperyalizmi, yerli halklar tarafından devletlerin kurulmasına derin bir güvensizlikle yaklaşmaktadır. Bu nedenle, Demokrat yönetimler döneminde dahi, Grönlandlı elitler arasında nüfuz kazanmak ve onları ABD’ye bağlamak için sistematik biçimde çalışmışlardır.

Bu sömürünün açığa çıkmış olması bile Danimarka’da bir sömürge histerisi yaratmış; Grönlandlı yurttaşlarımıza yönelik sömürgeci ırkçılık serbest bırakılmıştır – örneğin, Grönland’ın bağımsızlığının Danimarka’daki Grönlandlılar için sonuçlar doğurması gerektiği gibi fikirlerle. Grönland’ın statüsüne ilişkin kararların, Danimarka’da yaşayan ve Danimarka toplumunun bir parçası olan Grönlandlılar üzerinde herhangi bir etkisi olması gerektiği düşüncesi kesin biçimde reddedilmelidir. Ayrıca, normalde “Grönland hakkında Grönland olmadan hiçbir şey” sloganını savunan Danimarka hükümetinin, aynı anda Grönland’ı dışlayarak Avrupa’yı dolaşıp “Krallık”ın savunusu için destek toplamış olması da son derece eleştirilebilir. Grönland hükümeti güvenlik müzakerelerini yürütme konusunda fazlasıyla yetkindir – nitekim imtiyazlar ve ticaret görüşmelerinde bunu zaten yapmaktadır.

GÖREVLERİMİZ

Danimarka işçi sınıfı ve solu, Grönland halkına karşı özel bir sorumluluk taşımaktadır. Ne yazık ki, Danimarka işçi hareketinin geniş kesimlerini Grönland halkı konusunda belirgin bir rehavetin karakterize ettiği doğrudur. Önemli istisnalar dışında, çok fazla sayıda kişi “meseleyi Grönlandlılara bırakmanın” yeterli olduğuna inanmış ve böylece Grönland’ı etkileyen karmaşık tarihsel ve güncel sorunlarla yüzleşmekten fiilen kaçınmıştır. Bu durumun telafi edilmesi gerekmektedir.

Her şeyden önce, Grönland tarihine ve bugüne ilişkin tartışmaların örgütlenmesine katılarak ve Grönlandlı aktivistleri ve Danimarka’daki Grönlandlıları kendi kavrayışlarını ve perspektiflerini sunmaya davet ederek—yalnızca Grönland’da değil, Danimarka toplumunun tamamında bunu yapmak gerekir. Bunu etkin olduğumuz tüm çevrelerde yapabiliriz. Aynı zamanda, Grönland tarihinin ve Danimarka sömürgeciliğinin okul müfredatına dâhil edilmesini istiyoruz. Hiçbir çocuk, Kopenhag’daki Mermer Kilise’yi, tamamlandığında “Alüminyum Madeni” olarak da anıldığını bilmeden görmemelidir.

Bununla birlikte, sömürgecilik sonrası çatışmalar ve sömürgeci nüfusun—özellikle işçi sınıfının—kör noktaları hakkında daha fazla öğrenme ihtiyacı da vardır. Bunun canavarca bir örneği, “ekonomi uzmanlarının”, bir hammaddeye (kriyolit) atfedilen toplam değerin sömürgeci gücün sömürgeleştirilen ülkeden ne aldığının bir ölçütü olarak vurgulanmasına neredeyse hiç itiraz edilmeden gürlemelerine izin verilmesidir. Oysa sömürgecilik araştırmacıları, bu değerin belgeseldeki önemine dikkat çekmektedir; zira bu değerin neredeyse tamamı Grönland’ın GSYH’sinden Danimarka’ya aktarılmıştır. Ayrıca, üreme hakları meselesine ve Danimarka devletinin Grönlandlı çocukların bir kuşağının yarısının doğmasını engellemeye yönelik aktif çabalarına özel bir odaklanma da olmalıdır.

GRÖNLANDLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNİ DESTEKLEYEBİLECEK TALEPLER

Grönland’ın bağımsızlık arzusunu bütünüyle desteklerken ve Grönlandlıların eşit muamele ihtimaline güvenmemelerini anladığımızı belirtirken, Grönland halkıyla mümkün olan en iyi ilişkileri sürdürmek istiyoruz. Bizi yalnızca tarih değil, aile ve dostluk bağları da birbirine bağlamaktadır. Ancak bu istek, ancak Grönland’ın kendi toprakları üzerinde tam denetimi elde etmesinin desteklenmesiyle anlamlıdır; Grönland halkının siyasal tercihlerini baskı altına almak için hiçbir ekonomik zorlamaya başvurulmamasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, Grönland’da ailesi bulunan herkes için Danimarka–Grönland arasındaki seyahatin erişilebilir kılınmasını talep ediyoruz. Grönland’ın bağımsızlığının, Grönland’ı yıkıcı imtiyazlar vermeye zorlamamasını ya da herhangi bir askerî baskı biçimine boyun eğmeye mecbur bırakmamasını sağlamak için çalışacağız. Aynı zamanda, tüm Grönland halkını dâhil etmeyi hedeflemeyen; bunun yerine küçük elitlere odaklanan her türlü süreci reddediyoruz.

Bu nedenle ayrıca, Grönland’a yeraltı kaynaklarına ilişkin tüm çalışmalara tam ve engelsiz erişim verilmesini ve Arktik’e ilişkin tüm askerî anlaşmaların Arktik nüfusunun onayına sunulmasını talep ediyoruz. Danimarka devleti ve Danimarka burjuvazisi, Arktik’in yağmalanmasından kâr elde etmenin ne kadar zor olduğuna dair iddialarını sürdürdükçe, hisse temettüsü ödemeleri dâhil olmak üzere tüm hesapların açıklanmasını talep ediyoruz.

Eski bir sömürgeci güç olarak Danimarka ile Grönland arasındaki ilişkinin doğru düzgün bir programının geliştirilmesi, Grönland’ın tam katılımını ve bağımsızlığını gerektirir. Bu nedenle, Danimarka solunun Inuit Ataqatigiit’e katkısından memnuniyet duyuyor ve kendilerine seçimlerde başarılar diliyoruz.

23 Şubat 2025

SAP tarafından çevrilmiştir. Kaynak:
Socialistisk Information
https://socinf.dk/for-et-frit-og-afmilitariseret-arktis-forsvar-groenlands-selvstaendighed-forsvar-den-groenlandske-befolkning-og-natur/

ABD Saldırısının İlk Günü: Venezuelalı Marksist Luis Bonilla-Molina Yorumluyor

ABD Venezuela’nın Topraklarını ve Yönetimini Zorla Ele Geçiriyor

3 Ocak 2026 itibarıyla uluslararası hukuk sisteminin tamamı havaya uçmuş durumda. Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun eşiyle birlikte kaçırılması ve ABD tarafından yönlendirilecek bir hükümet kurulacağına dair açıklamalar, bizi sömürgecilik ve “güçlünün hukuku” dönemine geri götürüyor. Latin Amerika, onuru ve egemenliği açısından kolay kolay iyileşmeyecek bir yara aldı.

Monroe Doktrini’nin Trump “eklemesiyle” yeniden devreye sokulması, ABD’nin zenginliklere sahip toprakları ele geçirerek bunlara el koyma doğrultusunda yeni bir saldırı aşamasına girdiğini teyit ediyor. Bu yönelimden bölgedeki hiçbir halk muaf olmayacaktır.

Dünyanın en güçlü ülkesinin lideri, bu sabahın erken saatlerinde 20 üssü kullandığını, 150 uçak, silahlı helikopterler ve son teknoloji dronlarla Venezuela hükümetini boyun eğdirmek, askerleri ve sivil halkı katletmek ve Beyaz Saray’dan açıkça yönetilen yeni bir darbe modeli tesis etmek için saldırı başlattığını bizzat itiraf etti. Bunun sadece bir gözdağı olduğunu düşünenler için artık ABD’nin kıtasal ölçekte toprak hâkimiyeti çağının başladığı açıktır. Trump’ın sözleri nettir: “Venezuela, Maduro’nun başına gelenlerin, onunla aynı biçimde davranan herkesin başına gelebileceğini anlamalıdır.”

“Amerika Birleşik Devletleri, ülke rayına oturana kadar geçiş sürecini yönetecek ve halk için para kazanacak” ifadesi, Trump tarafından dile getirilen kabul edilemez bir neo-sömürgeci hükümdür. Ne Maduro, ne Delcy Rodríguez, ne María Corina Machado, ne de Edmundo González Urrutia Trump’a göre bu neo-sömürgeci geçişi yürütmeye yetecek ulusal meşruiyete sahiptir. Trump’ın söylediği, kendilerinin seçeceği “iyi” bir grup insanın geçişi yöneteceğidir. Yani “Made in USA”, boyun eğmiş ve kayıtsız şartsız isimler öne çıkarılacaktır.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. Donald Trump ayrıca Küba’nın da hedef tahtasına oturacağını açıkladı; Marco Rubio ise “Eğer Havana’da yaşıyor olsaydım endişelenirdim” dedi. Yani Venezuela’nın egemenliğini savunmak için safları sıklaştırmak, tüm bölgenin egemenliğini güvence altına almanın yoludur. Yalnızca birleşik bir Latin Amerika, ABD’nin neo-sömürgeci saldırısına karşı koyabilir.

Gerçekten de, Gazze’deki soykırımı desteklemiş, dünyanın dört bir yanındaki tüm otoriter-illiberal güçlerle hizalanmış bir aşırı sağcı olan María Corina Machado, şimdiye kadar ABD yönetimlerinin Truva atı olmuştu. Trump’ın da söylediği gibi Machado, Venezuela halkının tamamının saygısını kazanmaktan uzaktır; söylemi, Venezuela halkının kutuplaşmasını ve bölünmesini derinleştirmeye yöneliktir. Ancak ABD’yi asıl kaygılandıran bu değil; asıl mesele, onun liderliğinin bir noktada dayatılmak istenen neo-sömürgeci gündemle çelişme ihtimalidir. Trump’ın onu sert biçimde kenara itmesi, kitlelerle organik bağ kurabilecek herhangi bir liderliğin Venezuela hükümeti ve devletinin başına geçmesini engelleme kararlılığını ortaya koymaktadır. İhtiyaç duydukları şey, kitlelerle bağı olmayan, zayıf hükümetlerdir; böylece ABD’nin neo-sömürgeci politikalarına hiçbir anda karşı koyamasınlar.

Trump, 3 Ocak sabaha karşı saat 02.00’de başlayan Venezuela’ya yönelik askeri saldırının, Madurizm’in kalıntıları neo-sömürgeci geçişi hızla kabul etmezse her an tekrarlanabileceği tehdidinde bulundu. Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’in yanıtı ise Venezuela’nın tek başkanının kaçırılmış olan Nicolás Maduro olduğunu söylemek oldu. Bu durum son derece tehlikeli bir iktidar boşluğu yaratmaktadır; zira Venezuela son saatleri görev başında ve ülke topraklarında bulunan bir devlet başkanı olmaksızın geçirmiştir. Önümüzdeki saatler, gelişmelerin seyrini belirleyecektir.

Maduro’nun Kaçırılması ve Başkanlığın Devri Meselesi


Donald Trump ve Venezuela’ya karşı kurulan savaş kabinesinin verdiği bilgilere göre, Maduro’nun yakalanması ve kaçırılması -böylesi bir gözaltıyı meşrulaştıran hiçbir mevzuat bulunmamaktadır- aylar boyunca planlanan bir operasyondu; CIA gibi istihbarat ajanslarının çalışmaları ile ABD ordusunun sahadaki faaliyetleri birleştirildi. Maduro’nun ikamet ettiği yer tespit edildikten sonra, korumaları etkisiz hâle getirildi ve eşiyle birlikte gözaltına alınarak ülke dışına çıkarıldı. Yargılama, ABD adaleti tarafından yapılacak.

Maduro’nun kaçırılması, komuta zincirinin devreye sokulmasını gerektiren bir iktidar boşluğu yaratmıştır. 1999 Anayasası’na göre, devlet başkanının geçici ya da kalıcı yokluğunda görevi devlet başkan yardımcısı devralır; bu görev şu anda Delcy Rodríguez’dedir. Eğer bu durum kalıcı kabul edilirse, Rodríguez’in devlet başkanı olarak yemin etmesi ve 30 gün içinde seçim çağrısı yapması gerekir. Eğer geçici yokluk olarak değerlendirilirse, görevi 90 gün boyunca üstlenebilir; bu süre bir 90 gün daha uzatılabilir, yani toplamda altı ay boyunca hükümetin başında kalabilir. Venezuela’nın görev yapabilecek bir başkan olmaksızın kalmasının üzerinden on altı saat geçmiş olmasına rağmen, ne kalıcı başkanlık ardıllığı devreye sokulmuş ne de geçici yokluktan söz edilmiştir. Bu durum, son derece tehlikeli bir yönetilemezlik ve iktidar boşluğu yaratmaktadır.

Süreç Nasıl Gelişti

Operasyonlar yerel saatle 02.00’de başladı ve 3 Ocak 2026 günü saat 03.29’da sona erdi. Bu süre boyunca son nesil uçakların, füzelerle donatılmış insansız hava araçlarının, silahlı helikopterlerin ve cerrahi operasyonlarda uzmanlaşmış birliklerin uğultusu, Caracas hava sahasında tam bir dokunulmazlık içinde dolaştı. Yerel askeri direniş son derece sınırlıydı. Tüm halk Miraflores olarak bilinen Hükümet Sarayı’ndaki durumu merak ederken, Maduro, Fuerte Tiuna Askerî Üssü’nün bir bölümünde, konut olarak kullanılan ve sığınakla güçlendirilmiş bir evde yakalanıp kaçırıldı. ABD’nin bu eylemi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın devletlerin egemenliğinin dokunulmazlığını ve hukuki eşitliğini düzenleyen, güç kullanımını ve toprakların ele geçirilmesini yasaklayan birinci ve ikinci maddelerinin açık bir ihlalidir.

ABD saldırısını analiz ederken dikkat çeken unsurlardan biri, Venezuela silahlı kuvvetlerinin zayıf ya da neredeyse yok denecek direnişidir. Bir buçuk saat boyunca ABD uçakları büyük bir dokunulmazlıkla hareket ederek önceden belirlenmiş hedefleri vurdu. Saatler sonra Trump ekibi, yalnızca bir uçağın vurulduğunu, ancak bunun da operasyon üssüne geri dönebildiğini açıkladı.

Sosyal ağlarda dolaşan ve karşı-bilgi olarak yayılan söylentiler, bunun içerden bir darbe olduğu ve Savunma Bakanı’nın öldürüldüğü yönündeydi. Ancak henüz gece yarısı geçmeden, Savunma’dan sorumlu Vladimir Padrino’nun hayatta olduğu ortaya çıktı; Padrino, ABD saldırısını doğruladı ve son teknoloji füzeler ile roketlerin ABD helikopterleri, dronları ve uçaklarından ateşlendiğini açıkladı. Saldırıların Miranda, Aragua ve La Guaira eyaletlerine de yayıldığını belirtti; ancak ölü ve yaralı sayısına dair istatistik vermedi. Kısa bir süre sonra İçişleri ve Adalet Bakanı Diosdado Cabello ortaya çıkarak saldırıların ardından kamu düzeninde bir sorun olmadığını, temel hizmetlerin işlediğini söyledi; oysa Caracas’ın bazı bölgelerinde elektrik kesintileri bildiriliyordu.

Saat 03.54’te Bolivarcı hükümetin, Trump yönetimi tarafından Venezuela topraklarına yönelik gerçekleştirilen askerî saldırıyı reddeden resmî bildirisi yayımlandı; bildiride Nicolás Maduro Moros’un nerede olduğuna dair bilgiye yer verilmedi. Venezuela hükümetinin alışıldık bürokratik temposunun aksine, bildirinin rekor sürede yayımlanması dikkat çekiciydi.

Saat 05.20’de Savunma Bakanı Vladimir Padrino López, tüm Venezuela toprakları için ilan edilen Dış Kaynaklı Olağanüstü Hâl Kararnamesi’ne desteğini teyit eden bir açıklama yaptı. Başkanın başına gelenler hakkında bilgi vermediği gibi, o sırada ABD’ye kaçırılmakta olan Maduro’ya bağlılığını da yineledi.

Saat 05.40 civarında, Amerika Halkları İçin Bolivarcı İttifak – Halkların Ticaret Anlaşması’nın (ALBA-TCP) Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını kınayan bildirisi kamuoyuna yansıdı.

Sabah saat altıya doğru Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel’in, Bolívar’ın yurduna yönelik askerî saldırıyı kınayan açıklaması duyuldu. Ardından Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, ABD’nin Venezuela’ya karşı gerçekleştirdiği saldırıyı kınadığını ifade etti.

Saat 06.23’te Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, Başkan Maduro’dan bir yaşam kanıtı talep ederek onun ABD’ye ait askerî bir operasyonla alıkonulduğunu kabul etti. Dakikalar sonra, Madurizm’in müttefiki olan Türkiye hükümeti, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne desteğini açıkladı.

Saat 06.46’da Venezuela Dışişleri Bakanlığı’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasını talep ettiği haberi yayıldı. Kısa süre sonra Kremlin, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kınadı.

Saat 08.12’de Cumhuriyet Başsavcısı Tareck William Saab, Donald Trump hükümetinden Başkan Maduro’ya dair bir yaşam kanıtı talep etti. Sekiz dakika sonra Brezilya Dışişleri Bakanı, Brezilya hükümeti adına Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını sert biçimde kınadı. Saat 08.39’da Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Londra’nın operasyona “hiçbir şekilde katılmadığını” açıkladı.

Saat 08.47’de Uruguay, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na açıkça aykırı olan ABD askerî müdahalesini reddetti. Beş dakika sonra İspanya Dışişleri Bakanı’nın, Venezuela meselesi üzerine Avrupa Birliği’nin üst düzey temsilcileriyle acil toplantılar yürüttüğü öğrenildi.

Saat 08.57’de Meksika hükümeti, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin son saatlerde Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti topraklarındaki hedeflere karşı tek taraflı olarak gerçekleştirdiği askerî eylemleri kınadığını açıkladı. Dakikalar sonra Başkan Luiz Inácio Lula da Silva, Trump’ın askerî operasyonunu sorgulayarak ABD’nin kabul edilemez bir çizgiyi aştığını belirtti. Saat 09.30’da ABD Başsavcısı Pamela Bondi, Başkan Maduro’nun ABD’de, ABD’li yargıçlar ve mahkemeler önünde yargılanacağını duyurdu. Takip eden saatlerde Rusya, Çin, Güney Afrika, Kolombiya ve Karayip Topluluğu (CARICOM) gibi hükümetlerin saldırıyı kınadığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarına dönülmesini talep ettiği diplomatik baskılar yaşandı.

Öğleden sonra Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, askerî üst komuta kademesi ve kamu erklerinin temsilcileriyle birlikte yaptığı açıklamada Venezuela’nın başkanının Nicolás Maduro olduğunu yineleyerek tehlikeli bir iktidar boşluğu yönünde ısrar etti. Ancak akşam saatlerinde Delcy Rodríguez, Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından geçici bir boşluk durumunda geçerli olan usule uygun olarak başkanlık vekili olarak yemin ettirildi; bu durum, onu yeni seçimlerin çağrılması ve yapılması için gerekli bir aylık sürenin ötesinde, toplam 180 gün boyunca yürütme erkini kullanmaya yetkili kıldı.

Trump’ın Basın Toplantısı: Saldırı Sürecek

ABD Başkanı’nın basın toplantısı, Venezuela saatiyle 12.45’te gerçekleşti. Trump’ın ele aldığı başlıca noktalar şunlardı:
a) Maduro’nun yakalandığını kabul etti; kendisiyle bir geçiş süreci üzerine müzakereler yürütüldüğünü, ancak bu görüşmelerin tıkandığını belirtti.
b) Venezuela makamlarıyla kısa sürede bir geçiş anlaşmasına varılamaması hâlinde ABD’nin ülke topraklarına yönelik çok daha yıkıcı bir saldırı gerçekleştireceğini açıkladı; yani 3 Ocak’taki eylemler, askerî çatışmanın sonu değil, başlangıcıdır.
c) ABD’nin Venezuela’daki durumu kontrol altında tutma kararını duyurdu; deniz ablukasının sürdürüleceğini ve kendisinin liderliğindeki ekibe hesap verecek “iyi insanlardan” oluşan bir hükümetin teşvik edileceğini söyledi. Bu açıklamayı, Savaş, İç Güvenlik ve ABD Genelkurmay başkanlarının eşliğinde yaptı.
d) María Corina Machado’nun geçişin figürü olmayacağını belirtti; Trump’a göre “Onun için lider olmak zor olurdu. Harika bir kadın ama ulusunun saygısını kazanmış değil (…)”.
e) Delcy’yi geçiş sürecinde yetki devri için muhatap olarak gördüğünü, ancak onu iktidarda bırakmak niyetinde olmadığını söyledi. Bu bağlamda şu ifadeleri kullandı: “Maduro tarafından seçilmiş bir başkan yardımcısı (Delcy Rodríguez) var; muhtemelen şimdi başkan. Marco Rubio ile konuştu ve söylediğine göre bizim dediğimizi yapacak. Maduro gibi davranmak istemiyor.”
f) ABD’nin, petrol endüstrisinin tüm potansiyeli yeniden kazanılana ve “ülkenin toparlanması” başlatılana kadar geçişi kontrol etmeyi sürdüreceğini ilan etti.

Trump’ın basın toplantısı, Venezuela’nın neo-sömürge bir duruma sokulduğunun; toprak ve siyasal egemenliğinin kaybedildiğinin ve özellikle enerji alanında olmak üzere Venezuela’nın zenginliklerinin ele geçirildiğinin ilanıdır. Buna, ABD’ye hiçbir zaman ait olmamış “çalınmış toprakların iadesi” yönündeki tutarsız talep de eşlik etmektedir.

Donald Trump’ın 3 Ocak Cumartesi günü yaptığı bu basın toplantısı, tüm kıtayı (“Batı Yarımküreyi”) emperyal sınırlarının uzantısı olarak gören ulusal güvenlik stratejisinin pratik ve somut biçimde hayata geçirilmesidir.

Yanıt Bekleyen Sorular

Ortada, önümüzdeki günlerde daha derinlikli bir analiz yapmayı mümkün kılacak bir dizi soru dolaşıyor. Maduro’nun askerî koruması ve başkanlık güvenliği neden böylesine felaket düzeyinde çöktü? ABD operasyonlarına verilen askerî yanıt neden bu kadar zayıf ya da neredeyse yok hükmündeydi? Ne Maduro’nun ne de María Corina Machado’nun yer aldığı bir geçişten kimler fayda sağlıyor? Maduro’nun kaçırılması konusunda hükümetin saatler süren sessizliği neden? Mevcut hükümet yetkilileri ile Trump yönetimi arasında müzakere edilmiş bir sivil-askerî cunta eliyle bir yetki devri mi söz konusu? Bu müzakereler başarısız olursa, Madurizm ezilene kadar uzayan bir askerî harekât sürecine mi girilecek? Ülkenin “normalleşmesine” kadar sürecek ABD müdahalesi, Venezuela topraklarına askerî üsler yerleştirilmesini mi içeriyor? Önümüzdeki yazılarda bu soruların bazılarını ele almayı umuyoruz.

Halkın Tepkisi

Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez —Anayasa’da öngörülen başkanlık devri mantığı içinde vekâleten başkan— Başkan Maduro’yu ve Bolivarcı hükümeti savunmak için halkı sokağa çıkmaya çağırdı. Ancak 2002’de Chávez’e karşı yapılan darbede yaşananların aksine, Trump yönetiminin saldırılarının başlamasından neredeyse 24 saat sonra yapılan bu çağrı toplumda karşılık bulmadı. Hükümete ait televizyon kanalında yayımlanan, her biri yaklaşık 100 kişiden oluşan küçük toplanmalar dışında kayda değer bir hareketlilik görülmedi. Anti-emperyalist duygu genelleşmiş değil; tersine, toplumun geniş kesimleri için asıl harekete geçirici tutku anti-Madurizm.

ABD’nin Venezuela’nın iç işlerine müdahalesini teşhir etmeyi ve anti-emperyalizmi öncelemek bugün zorunlu olsa da, nüfusun önemli bir bölümünde görülen bu kırgın milliyetçiliğin, Maduro hükümetinin ağır hatalarından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Chávez’in temsil ettiği toplumsal-halkçı programa sırtını dönen Maduro, sol söylem eşliğinde neoliberal reçeteler uygulamayı seçti. Venezuela’da anti-emperyalist duygunun boşaltılmasının mimarı Maduro’nun kendisidir; bu olgu sonunda kendi yaratıcısını da yutmuştur.

Ne Yapmalı?

Demokratik, ilerici, sol ve devrimci kesimlerin; trumpizm çağında ve onun ulusal güvenlik doktrini altında, anti-emperyalizmi ve halkların egemenliği ile kendi kaderini tayin hakkı mücadelesini eklemleyerek küresel bir öncelik haline getirmesi gerekiyor.

Bu bağlamda ortaklıkları öncelemek gerekir. Uluslararası ölçekte geniş kesimlerin 10 Ocak’ta çevrim içi olarak bir araya gelerek küresel bir anti-emperyalist platform başlatma çağrısını bu nedenle destekliyoruz.

ABD’nin neo-sömürgeci saldırısı karşısında egemenlik, halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan geniş ve çoğulcu ittifaklarla korunabilir.

3/01/2026

Luis Bonilla Molina, Venezuelalı; Latin Amerika Sosyal Bilimler Konseyi (CLACSO) Yürütme Komitesi asil üyesi (2022-2025); Eğitim Hakkı için Latin Amerika Kampanyası (CLADE), Latin Amerika Sosyoloji Derneği (ALAS), Kairos Vakfı ve İbero-Amerikan Karşılaştırmalı Eğitim Derneği (SIBEC) üyesi.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: Viento Sur

Venezuela’ya Yönelik Emperyalist Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

Donald Trump yönetimi, Venezuela topraklarında “cerrahi hedeflere” yönelik bir askerî hava saldırısı gerçekleştirdi; yani ülkenin resmî binalarına ve askerî üslerine yönelik bombardımanlar yaptı. Yaklaşık otuz yıla yakındır kıtada eşi benzeri görülmemiş olan bu olay, Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın tamamının eğemenliğinin açık bir ihlali olup, uluslararası hukukun bütünüyle çiğnenmesi anlamına gelmektedir.

Cumartesi 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’ta ve Venezuela’nın iki başka eyaletinde gerçekleşen bombardımanlar ve patlamalar, Başkan Nicolás Maduro’nun tutuklanıp kaçırılması için bir dikkat dağıtma operasyonu olarak kullanılmıştır; Trump bunu kendi sosyal ağı Truth Social’da bizzat itiraf etmiştir. Başkanın akıbeti henüz bilinmemekte; Maduro’nun yakalanmasında hangi iç kesimlerin işbirliği yapmış olabileceği de belirsizliğini korumaktadır.

Ülkenin geleceğine ilişkin bu belirsizlik, ilerici, demokratik, sosyalist ve devrimci tüm güçlerin emperyalist saldırıya karşı ve Venezuela halkının kaderini bağımsız ve egemen biçimde belirleme hakkı için uluslararası bir hareket başlatmasını her zamankinden daha acil kılmaktadır. Görevden alındığı söylenen başkanın rejimine ilişkin görüş ya da tutumdan bağımsız olarak, emperyalist müdahale Venezuela halkının acılarına, Latin Amerika halklarının sorunlarına ya da dünyada emperyalizm tarafından ezilen herhangi bir halkın durumuna çözüm değildir. Böyle bir müdahale her zaman onların çıkarlarına aykırı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bunun getirebileceği tek şey ölüm, baskı ve adaletsizliktir.

Gerekli olan küresel kampanya, her ülkede ABD büyükelçilikleri önünde düzenlenecek seferberlikleri ve mitingleri içermelidir; böylece halkların, bu tür emperyalist saldırılara karşı birliği gösterilmelidir.

Dördüncü Enternasyonal, Karayipler’de aylardır devasa bir Amerikan askerî gücünü bulunduran askerî yığınağın derhâl geri çekilmesini talep ederek Venezuela halkı ve işçi sınıfıyla dayanışma içindedir. Nicolás Maduro ve eşi Cilia Adela Flored’in serbest bırakılmasını istiyoruz — kimi yargılayacağına ya da kimi seçeceğine karar verecek olan Venezuela halkıdır. Askerî saldırganlığın sona ermesini ve Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenliğine saygı gösterilmesini talep ediyoruz!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası’nın açıklaması, 3 Ocak 2026

Venezuela: Proleter Bir Anti-Emperyalizmin Zorunluluğu – Luis Bonilla-Molina

Venezuela’ya karşı ABD bombardımanının başladığı şu saatlerde, yaklaşık bir ay önce kaleme alınmış olan ve yayın planımızda bulunan, Venezuela’lı bir IV. Enternasyonal üyesi olan, sosyal bilimci Luis Bonilla-Molina’nın analizini yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Venezuela’nın etrafındaki jeopolitik harita, ABD askeri gücünün güney Karayipler’de benzeri görülmemiş bir şekilde yoğunlaşması, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin ve 15.000’den fazla askerin konuşlandırılması, açık denizlerde ölümcül operasyonlar ve “narko-terörizm” söylemi ile yeniden çizildi.

Washington, Madurizm’in siyasi döngüsünün sona ermesi için baskı yaparken, Madurizm 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir kırılganlıkla karşı karşıya kaldı. Arka planda yeni doktrinler ortaya çıkmakta, eski ihtiraslar yeniden su yüzüne çıkmakta ve ülke kendisini dış kuşatma ile iç otoriter sürüklenme arasında sıkışmış bulmaktadır.

Dört aydan kısa bir süre içinde güney Karayipler yarımkürenin en askerileştirilmiş bölgelerinden biri haline geldi. Trump yönetimi muhripleri, nükleer denizaltıları, deniz devriye uçaklarını, 22inciDeniz Piyadesi Sefer Birliğini ve son olarak da USS Gerald R. Ford uçak gemisini vurucu grubu eşliğinde bölgeye konuşlandırdı.

87 balıkçının hayatını kaybettiği Güney Mızrağı Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen operasyonlarda, “Venezuela bağlantılı narko-teröristlere karşı eylemler” olarak tanımlanan 23 tekneye yönelik 22 saldırı düzenlendi. İnsani yardım örgütleri yargısız infazları kınadı.

Saldırıya diplomatik baskılar, hava sahasının kapatılması duyuruları ve müttefik ülkeler Panama, Dominik Cumhuriyeti, Curaçao ve Trinidad ve Tobago’da askeri tatbikatların yoğunlaştırılması eşlik etti.

Güney Karayipler bir kez daha jeostratejik bir koridor haline geldi ve Venezuela bu koridorun merkezinde yer alıyor.

Yirmi beş yıllık kuşatma

Bu hikâye 1998 yılında Hugo Chávez’in başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başladı. ABD, Juan Vicente Gómez liderliğindeki 1908 darbesinden bu yana Venezüella ile kurduğu yeni-sömürgecilik ilişkisinin tehdit altında olduğunu gördü. O zamanlar Cipriano Castroyu devirmek için yapılan ABD müdahalesi (1), Venezüella petrol endüstrisi üzerinde 20. yüzyılın geri kalanında hız kesmeden devam eden bir kontrol stratejisi için bir sıçrama tahtası görevi gördü.

Chavez, Anayasa’da reform yapmak (1999) ve ulusun siyasi, ekonomik ve sosyal temellerini yeniden inşa etmek için bir kurucu süreç başlatma sözünü tuttuğunda, ABD stratejik çıkarlarının tehdit altında olduğunu gördü. Chavez’in 2000-2001 yıllarında tarım arazilerinin mülkiyetini yeniden tanımlamak ve petrol endüstrisi üzerindeki devlet kontrolünü yeniden düzenlemek için başlattığı girişimler, Washington’un 2002 yılında Chavez’e karşı bir darbe yapılmasını teşvik etmesine yol açtı. Darbe halkın seferberliği sayesinde engellendi.

O andan itibaren, özellikle Chavez’in “Yankees de mierda: Váyanse al Carajo” (“Siktiriboktan Yankiler: Siktirip gidin”) ifadesiyle bilinen anti-emperyalist bildiriyi (2004) yayınlamasıyla ABD ve Venezüella hükümeti arasındaki gerilim arttı. Ancak bu dönem boyunca Venezuela, Kuzey Amerika’nın istikrarlı bir petrol tedarikçisi olmaktan hiç vazgeçmedi. Chávez’in hastalığı ve ölümü tüm senaryoları ve yörüngeleri sorgulanır hale getirdi.

Şeytanla dans etmek

Maduro Chavez’in projesini devam ettirmiyor; onu ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve polisiye açılardan yeniden yapılandırıyor. Madurizm, Chavez tarafından uygulamaya konulan sosyal projeyi terk edişini maskelemek için sosyalist retoriği kullanan, gelişmekte olan bir burjuva kesiminin siyasi projesidir.

Madurizm dört aşamadan geçmiştir. İlki, 2013-2017 yılları arasında, eski burjuvazinin siyasi temsilcilerinin çoğunu ezmeye, boyun eğdirmeye ve 2002 askeri darbesinin ardından 2002-2013 yılları arasında ortaya çıkan yeni burjuvaziyi yerleştirmeye adanmıştır. Bu durum, hem Obama hem de ilk Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin tepkisine yol açtı ve Venezüella tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir emperyalist müdahale eylemi olan Tek Taraflı Zorlayıcı Önlemlerin (UCM’ler) uygulanmasıyla sonuçlandı.

Maduro’nun 1998’den beri Chavez’e eşlik eden sola (PCV, PPT ve diğerleri) saldırmaya karar verdiği, meşru liderlerini siyasi temsilden mahrum bıraktığı, Chavizm’den doğan sosyal, sendikal ve mesleki hareketlerin liderlerine zulmettiği, tartışmaları ve toplu pazarlıkları dondurduğu ve yalnızca kendi bürokrasisine uygun olanları kabul ettiği 2018-2024 yılları arasındaki ikinci dönem. Bu dönemde ABD ile önce gizlice sonra da açıkça müzakerelere girişti ve bu müzakereler Venezüella’nın bir kez daha Kuzey’in güvenilir bir petrol tedarikçisi haline geldiği Ukrayna savaşıyla doruğa ulaştı, ancak bu kez kesinlikle yeni-sömürgeci ödeme koşullarıyla.

Maduro ABD ile nasıl pazarlık yapılacağını biliyor. Nitekim 2002 yılında Venezüella Parlamentosu Başkanı iken Boston Grubunu (Venezüella-Amerika parlamento dostluğu) kurdu ve Dışişleri Bakanı olarak, özellikle 2008 küresel ekonomik krizi sırasında petrol endüstrisi üzerindeki etkisi nedeniyle ABD’ye kapıyı her zaman açık tuttu. 2018’den 2024’e kadar bu stratejiyi tekrarladı. O dönemde Chávez’in 1999 Anayasasında ana hatlarını çizdiği projeyi sürdürmeye çalışan Chavizm ve PSUV’un önde gelen isimlerini bir kenara itti.

Üçüncü an ise 2024 seçimlerinin ardından, kendisini kazanan ilan eden seçim sonuçlarının şeffaf ve güvenilir olmaması nedeniyle geldi. Maduro daha sonra, önderlik ettiği ve temsil ettiği yeni burjuvazi, kendisini destekleyen ordu ve polis teşkilatı ve 2013’ten bu yana kendisine eşlik eden liderler için iktidarını sürdürme koşulları garanti edilmedikçe iktidarı bırakmaya hazır olmadığını gösterdi. Bu, sadece bir yıl içinde iki binden fazla insanı hapse atan ve bazılarını kısıtlayıcı tedbirlerle serbest bırakılan Madurizm’in otoriter coşku anıdır.

Dördüncü aşama Ağustos 2025’te, doğrudan askeri çatışmadan kaçınmak amacıyla ABD ile bir anlaşma arayışına girme kararıyla başladı. Maduro çatışmacı söylemini sürdürse de ABD askeri konuşlandırmasının başlangıcından itibaren Trump ile diyalog arayışına girdi. Nihayet Kasım ayı sonunda Trump ve Maduro’nun ilk telefon temasını gerçekleştirdikleri ve diyaloğun açık olduğu açıklandı. Maduro’nun bu krizi aşmak ve iktidarda kalmak için gereken tavizleri vermeye hazır olduğu izlenimi var.

Sorun şu ki ABD artık Maduro’nun vaatlerine inanmıyor gibi görünüyor ve 1960’lardan beri engellenen bir Amerikan arzusu olan Bolivya topraklarında askeri üsler kurulmasını talep edebilir. Trump’ın Monroe Doktrini’ni sahiplenen ve genişleten yeni güvenlik doktrini ile en muhtemel olan bu. Elbette bu anlaşma Panama’da olduğu gibi, uyuşturucu kaçakçılığına karşı bir iş birliği mutabakatı şeklinde olabilir ve kesinlikle açık bir askeri üs kurma anlaşması şeklinde olamaz. Ancak bu türden bir anlaşmayı kabul etmek, Maduro’yu söylem ve söylemlerinde 180 derecelik bir dönüş yapmaya zorlayacak Demokles’in kılıcını kabul etmekle eşdeğer olacaktır. Bunu yapabilecek mi? Bunu kabul etmenin ya da reddetmenin sonuçları ne olacak?

Madurizm uzun zamandan beri Hugo Chavez’in projesinden uzaklaştı. Dışarıya karşı sosyalist bir retoriği sürdürse de içeride neo-liberal özelliklere sahip otoriter bir modeli, etkili bir baskı sistemini ve devlet yönetimiyle ilişkili yeni bir ekonomik eliti pekiştirmiştir. ABD’nin ekonomik ablukası karşısında yeni burjuvazi lehine uyguladığı politikalar, ücretlerin çöküşünü, kitlesel göçü, sendikal baskıyı ve kurumsal bozulmayı kolaylaştırmış ve tüm bunlar meşruiyetini aşındırmıştır. 2024 seçimleri ise, hükümet ile toplum arasında derin bir uçurum bıraktı.

Çatışma

ABD şimdiye kadar işgalden değil, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele için sadece uluslararası sularda değil, karadan bombalamayı da içerebilecek operasyonlardan söz ediyordu. Son dört ayda yaşananlar, sadece füzelere ve doğrudan saldırılara değil, askeri operasyonlar, zorlayıcı diplomasi ve açık kaynaklı otomatik istihbaratın (OSINT) bir kombinasyonuna dayanan son teknoloji ürünü bir askeri saldırıdır. Uydular, AIS sistemleri, sosyal ağ analizi ve tahmin modelleri Venezüella’daki askeri hareketler, iç toplumsal tepkiler, silahlı kuvvetlerin ruh hali ve hükümetin her olay karşısındaki tutumu hakkında gerçek zamanlı bilgi üretmektedir. Bu aşamada ABD’nin amacı, Venezüella ve Latin Amerika’daki davranışları önceden tahmin etmesini ve konvansiyonel savaşa başvurmak zorunda kalmadan baskıyı kalibre etmesini sağlayacak büyük hacimli veri ve bilgi biriktirmek gibi görünüyor. Başka bir deyişle, savaş tek bir füze bile atılmadan başladı ve veri, algı ve hikayelerin toplanması ve analizi yoluyla yürütülüyor.

ABD FAA’nın NOTAM’ı (2) ile başlatılan ve Trump’ın doğrudan hava sahasını kapatma emriyle pekiştirilen hava ablukası, devam eden müzakereler bağlamında Venezüella’ya yönelik ekonomik ve medya kuşatmasını arttırmayı amaçladığı anlaşılan bir başka emperyalist müdahale biçimidir. İran’a karşı olduğu gibi bir askeri saldırı olasılığı, başlatılan müzakerelerin mevcut aşamasının ilerlemesine ve sonucuna bağlıdır.

Petrol piyasaları Ocak 2025’ten bu yana fiyatların düştüğünü gördü ve Venezüella’nın gezegendeki en büyük ham petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen Karayipler’deki askeri kriz konusunda herhangi bir tedirginlik göstermedi. Petrol piyasası çatışmanın müzakere yoluyla çözüleceğine inanıyor gibi görünüyor. Borsa analistlerinin haklı olup olmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Maduro sonrası geçiş sürecinde ABD’nin karşılaşacağı en büyük sorun, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia (MCM-EGU olarak biliniyor) ikilisinin sahip olacağı sınırlı yönetişim kapasitesidir. Aşırı sağcı Nobel Ödülü sahibi María Corina Machado’nun Maduro’nun reddini sentezleyen bir liderliğe sahip olduğu doğrudur, ancak bu Venezuela’daki kadar karmaşık bir geçiş fırtınasının ortasında yönetme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Machado’nun olası hükümetinin özelliklerine ilişkin yaptığı açıklamalar, ülkeyi istikrara kavuşturacak bir ulusal uzlaşma ve mutabakat görevinden ziyade özgürlükçü olmayan programlara benziyor. Bu nedenle Maduro’nun kendi hükümeti ABD petrol kaynakları için en istikrarlı hükümet olabilir ancak bunun için Maduro’nun söylem ve eylemlerinde yapısal bir değişikliğe gitmesi gerekir. Diğer seçenek ise dört farklı taraf arasında bir anlaşmaya dayalı olarak düzenli bir geçiş sağlamaya çalışmak: Madurizm, MCM-EGU ikilisi, asker-polis kesimi ve Fedecámaras işverenler birliği (ticaret odaları federasyonu). Başka bir deyişle amaç, müzakere edilmemiş bir geçiş bağlamında uzun süreli bir çatışmanın yaratacağı travmayı ve petrol kaynaklarına yönelik tehlikeyi önleyecek bir eşitler hükümeti kurulmasını zorlamaktır. Bu kısa vadede o kadar kolay görünmüyor.

Devrimci bir politika olarak anti-emperyalizm

Müzakerelere doğrudan erişimimiz yok, ancak ABD’nin Karayipler’deki acımasız askeri konuşlanmasını görüyoruz. Somut gerçeklik budur. Bu bağlamda, devrimciler açısından doğru olan, aktif bir anti-emperyalist militan kampanya yürütmektir. Madurizm eleştirisi askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılamaz. Otoriter sürüklenişini görmezden gelerek bu hükümeti de savunamayız. Uygulanabilir tek demokratik tutum, ABD müdahaleciliğini reddetmek ve Madurist hükümetin otoriterliğini kınarken, işçi haklarını savunmak, siyasi özgürlükler talep etmek ve egemen ve barışçıl bir çözüm için baskı yapmaktır. Bölgenin demokratik, barışçıl ve egemen bir çözüme ihtiyacı vardır. Artık yeter: Kuşatmalara, vesayetlere, savaşlara son!

7 Aralık 2025

1) Venezuela Devlet Başkanı Cipriano Castro, Venezüella’nın dış borcunu tanımayı reddetti ve bu da 1902-1903 yıllarında Avrupalı güçler tarafından Venezüella kıyılarının deniz ablukasına alınmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri “arabulucu” olarak müdahalede bulunarak ülkedeki jeopolitik etkisini güçlendirdi, ancak Castro’nun milliyetçiliğine Venezüella petrolünün kontrolüne engel teşkil ettiği için her zaman şüpheyle yaklaştı. MIR’in kurucusu ve Venezüella radikal solunun tarihi lideri Domingo Alberto Rangel, Gómez, el amo del poder (1975) adlı kitabında ABD’nin Gómez liderliğindeki darbeye verdiği desteğe ilk işaret edenlerden biriydi. Gómez iktidara gelir gelmez İngiliz Horacio Hamilton’a verilen petrol imtiyazlarını iptal ederek General Asphalt’a (ABD) verdi. 1910 ve 1914 yılları arasında Gómez, o zamanlar Standard Oil’in bir yan kuruluşu olan Caribbean Petroleum gibi Amerikan şirketlerine ilk büyük petrol imtiyazlarını verdi.

2) NOTAM’lar (Notice to Airmen), pilotları altyapılar üzerindeki veya çevresindeki gelişmeler hakkında bilgilendirmek için devlet hava trafik kontrol kuruluşları tarafından yayınlanan mesajlardır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma! – NPA-L’Anticapitaliste

Ulusal para biriminin ve ekonominin çöküşü, hiper enflasyon ve ücretlerin yerinde sayması; 28 Aralık Pazar günü Tahran çarşısından başlayıp çok sayıda kente ve üniversiteye yayılan kitlesel seferberliğin başlıca unsurlarıdır. Göstericilerin mücadeleci kararlılığı ve durumun gelişme hızı, bunun döviz kurundaki artışa verilen geçici bir tepki olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bir kez daha, onlarca yıla yayılan adaletsizliklere, yoksulluğa, cinsiyet ayrımcılığına ve baskıya kök salmış derin bir toplumsal öfke kendini ifade ediyor. Çarşının grevi, dükkânların kapanması ve öğrencilerin sahneye çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’ni sarsan bu derin hareketin yeni bir aşamasına işaret ediyor.

Vahed sendikası gibi işçi sendikaları ile öğretmen ve emekli dernekleri harekete derhâl destek verdi.

Resmî enflasyon yüzde 52’yi aşmışken iktidar ücretleri artırmayı reddediyor. Bu, devlet bütçesinin açıkça işçilerin, emeklilerin, işsizlerin ve en güvencesiz kesimlerin sırtından finanse edildiği anlamına geliyor. Daha az sağlık hizmeti, daha az eğitim, daha fazla dışlanma ve tükenmiş bir toplum demek bu. Yoksulluk patlarken, ülke yöneticileri—başta Rehber Hamaney olmak üzere—devasa servetler biriktiriyor. İktidar görünürde protestoları yatıştırmaya çalışsa da, fiiliyatta sahada baskıyı artırıyor. İran İslam Cumhuriyeti bir kez daha darağacı ve korku sayesinde ayakta kalmaya çalışacak. Mollalar rejimi 2025’te 1922’den fazla tutukluyu idam etti; buna rağmen halk seferberlikleri durmuyor. Göstericilerin cesareti son derece büyük ve itiraz zayıflamıyor. Şimdiden iktidarın zayıflık işaretleri belirdi: Merkez Bankası Başkanı istifa etti, üniversitelerin güvenliğinden sorumlu üç yetkili görevden alındı, devlet 26 ilde idare merkezlerini kapattı ve üniversitelerde dersler uzaktan eğitime geçti. Ve bu belki de sadece başlangıç!

Bu dinamik karşısında, özellikle monarşist akımlar tarafından yapılan sahiplenme girişimleri açık biçimde reddedilmelidir. Bu çevreler, İran’dan çıkan videolardaki sloganları değiştirerek, eylemcilerin “monarşist” çözüme destek verdiği izlenimini yaratmaya yönelik bir manipülasyon kampanyası yürütmekten çekinmiyor. Netanyahu ve Trump tarafından desteklenen Şah’ın oğlu, İran halklarının müttefiki değildir. Projesi otoriter ve ultra-liberaldir. İran halkları saf değil. Bir diktatörlüğü yıkıp yerine bir başkasını kurmak için ayaklanmadılar. Seçenek iki despotizm biçimi arasında değil; adaletsizlik üzerine kurulu bir sistemin sürdürülmesi ile eşitliğe, sosyal ve demokratik haklara ve onura dayanan bir geleceğin inşası arasındadır.

Üniversiteler, işyerleri, emekçi mahalleleri ve kentsel çeperler arasındaki dayanışma; öfkeyi, baskıya direnebilen, her türlü araçsallaştırmayı engelleyebilen ve hareketin gasbedilmesini reddeden örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmenin anahtarıdır.

İran halklarının, ilerici güçlerin tüm uluslararası dayanışmasına ihtiyacı vardır. NPA–L’Anticapitaliste, İran’ın gençliğinin, işçi ve emekçilerinin yanındadır. Diktatörlüğe, hayat pahalılığına ve adaletsizliklere karşı mücadele eden İran halklarına tüm desteğimizi sunuyoruz.

NPA–L’Anticapitaliste’nin 1 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı açıklama

Rosa Luxemburg’da Kendiliğindenlik ve Devrimci İradecilik – Daniel Bensaïd ile Söyleşi

Geniş kesimlerini aktardığımız bu mülakat David Muhlmann tarafından Rosa Luxemburg hakkındaki kitabı için Mayıs 2010’da gerçekleştirilmiştir. Bu aynı zamanda Daniel Bensaïd ile ölümünden önce yapılmış son söyleşidir.

David Muhlmann: Daniel, Fransız radikal solunun ve dünya Troçkist hareketinin en etkili düşünür ve örgütçülerinden birisiniz. Önce Devrimci Komünist Birliğin (LCR- IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu) ardından da Yeni Antikapitalist Parti (NPA)’nın yönetiminde yer aldınız. Sizinle konuşmak istediğim ilk konu Rosa Luxemburg ile olan siyasal ve entelektüel ilişkiniz. Sizin için ismi, uluslararası sosyalizm tarihinde bir Lenin veya Troçki’ye eşdeğer bir referans oluşturuyor mu? Kendi siyasal güzergahınız içinde özel bir yeri var mıdır? 1969’da Partisans dergisinin “Rosa Luxemburg yaşıyor” başlıklı bir sayısında Rosa Luxemburg’da Parti ve örgüt meselesi hakkında bir yazınızı hatırlıyorum…. Bugün gerek Marksist teori gerekse inşa edilmesi gereken devrimci pratik konusunda onun mirası olarak benimsememiz gereken nedir sizce? Özellikle de, her tür öncü güç için kritik bir mesele olarak ortaya koyduğu -her ne kadar bu kavramı sevmesem de- işçi “kendiliğindenliği” ihtiyacı aklıma geliyor…

Daniel Bensaïd: Her şeyden önce Rosa Luxemburg’un tekrar gündeme gelmiş olmasından dolayı sevinç duyabiliriz. Tabii ki dini bir tatmin duygusuyla değil. Daha çok siyasal bir momentumu ifade ettiği için: Bunun şu anda meydana geliyor olması bir tesadüf değil. Bunun yanı sıra benim için ve hatta bizim için (bu “biz “biraz muğlak olmakla birlikte, altmışlı yıllarda Komünist Parti’nin gençliğiyle ayrışma yaşayanlar üzerinden şekillenen bir militan kuşağı kapsıyor) her daim mirasımızın bir parçasıydı. Şöyle, o dönemler teorik bir besin arayışındayken bizlere aktarılan Ortodoks komünizmin ön saflarında değildi, fakat Troçki’den farklı olarak “cehennemde” de değildi. Dolayısıyla her zaman Rosa Luxemburg’a bir “erişme imkânı” mevcuttu. Öte yandan siyasal akımımız kısmen onun fikriyatından etkilenmiştir. Başka akımlarla farklılığımızı ortaya koymak ve biraz da meydan okumayla etiketimiz “Troçkist” idi. Ama Rosa Luxemburg’un büyük bir hayranı olan, hatta belki de Troçki’ye olduğundan da fazla hayranlık duyan Ernest Mandel gibi bir Troçkisti düşünüyorum. Kendi yaşam öyküsü açısından bile neredeyse daha yakındı ona: Brüksel’deki küçük evinde, kendisine babası tarafından aktarılmış olan ciltli Neue Zeit koleksiyonu vardı. Neredeyse dolaysız bir Tarih söz konusuydu ve Spartakizmin hafızası böyle aktırılmıştı. Ayrıca, ve bunu kendimizi pohpohlamak için söylemiyorum, LCR’in eğitimlerinde derdimiz çoğunlukla Marksist ortodoksiyi aktarmaktan ziyade işçi hareketi tarihindeki tartışmaları yerli yerine oturtmaktı. Kautsky okutuyorduk, Bernstein okutuyorduk… Rosa Luxemburg’un birincil rollerden birini oynadığı bir tartışmanın sahnesini yeniden oluşturmaktı söz konusu olan.

Dolayısıyla çok önemli bir yere sahipti fakat bir mit de değildi bizim açımızdan, tıpkı Troçki gibi. Troçki’nin korkunç kitapları vardır, özellikle de Terörizm ve Komünizm (1920): Rus iç savaşının bağlamını anlayabiliriz fakat istisna halini istisnanın ötesine de geçerek teorileştirmek başka bir şeydir. Rosa konusunda ise, onun Lenin ve parti hakkındaki eleştirel yazılarını daha sonradan meydana gelecek olan bürokrasi ve Stalinizm olgusunun prizmasından yeniden okumakta bir kolaylık ve anakronizm söz konusudur. Ancak Rusya bağlamının ötesinde Rosa’nın kendi döneminde işçi hareketinin yönetim aygıtlarında bürokrasinin yükselişi meselesinde özellikle hassas davrandığı doğrudur. Almanya’da bürokrasi olgusunun laboratuvarıyla karşı karşıyadır -ve Robert Michels’in siyasal partiler hakkındaki kitabının aynı dönemde çıkması bir tesadüf değildir (Michels, 1914).

Burada göreli bir yasallık döneminden istifade eden ve büyük bir aygıtın oluşumuna yol açan, kitle sendikalarına dayalı ilk kitle partisi olgusu söz konusudur. Yeraltındaki Bolşevik Partisinin durumu bu değildi. Bolşevik Parti sonradan mitleştirilmiştir ama esasında her daim devasa bir kargaşa vardır burada, hatta kimi zaman da küçücük bir kargaşa, mücadele koşullarının kırılganlığını göz önünde bulundurursak. Sonuçta Rosa’da böyle bir hassasiyet olduğu tartışmasızdır. “Kendiliğindenlik” kelimesi konusunda tereddüt ettiniz. Bu konuda iki şey söyleyeceğim. Benim açımdan 1905-1906 yıllarının kitle grevi tartışması kurucu bir niteliğe sahiptir çünkü hadisenin [événement] önemini vurgular. Bu da -her ne kadar açık seçik değilse de bu çerçevede çalışmayı sağlar- bir başka siyasal zamansallık fikrini ortaya koyar: Tarihi yapan, seçimlerle elde edilmiş konumların tedrici birikimi değildir; beklenmedik olanın, apansız gelişenin payı vardır. Buna “kendiliğindenlik” deriz ya da demeyiz fakat her halükârda bir hadise mevcuttur, tartışmasız biçimde kendine has genel örgütlenme biçimleriyle birlikte aşağıdan bir patlama teşkil eden bir hadise.

Öte yandan 1905 deneyiminin Rosa Luxemburg’un, Bernstein’la olan tartışma çerçevesinde sınıflar arası kutuplaşmanın çizgisel olmadığını, orta sınıfların kendini yeniden oluşturduğunu, krizlerin ve çöküşün mekanik biçimde gelişmediğini algılamasını sağlamış olması söz konusudur. Kısacası belirli bir devrimci iradeciliğe ihtiyaç duyan bir tarih anlayışını öne sürmesini sağlamıştır. Ve Rosa, belki de tam da Almanya bu konuda ayrıcalıklı bir laboratuvar teşkil ettiğinden, bunu sezinleyen ilki kişilerden biri, hatta belki de ilk kişidir. Lenin’den hayli önce. Bu anlamda, esasen işçi hareketindeki bürokrasiye karşı yöneltildiğinden, “kendiliğindenliğin” neden yeni ve radikal siyasal stratejik yönelimler anlamına gelmesi gerektiğini açıklığa kavuşturan ilk kişidir.

Oysa bu gücünün bir şekilde bir zayıflık haline geldiğini düşünüyorum. İlk kurbanlarından olduğu 1918 Alman devriminin trajedilerinden biri, sosyal-demokrasinin iki çoğunluk kanadından ayrışmanın gecikmiş oluşu ve bunun aslında hayli el yordamıyla gerçekleştirilmiş olmasıdır. Rusya’yla karşılaştırdığımızda Lenin’in parti hakkında geliştirdiği anlayışın “Nisan Tezleri” olarak anılan dönemeci almasını ve hiç taviz vermeden partinin çoğunluğuyla çarpışmasını sağladığını kabul etmek gerekir. Rosa ve Liebknecht’in Almanya’da kitle örgütleriyle kopuşu tasarlamasının ve bunun sorumluluğunu almasının zorluklarını anlıyorum, elbette ki bu hiç kolay değildi fakat böyle bir durumda sosyal-demokrasi içinde nasıl kavgalar yürütülebileceğini tahayyül edebiliyoruz.

D.M.: Rosa ve Liebknecht her şeyden önce bir ‘komünist sekt” oluşturmaktan çekiniyordu. Kitlelere “yapışmak” gerekiyordu. Rosa Luxemburg’un “kendi aramızda haklı olmaktansa haksız bir işçi partisi içinde mücadele etmek yeğdir” gibi bir şey söylediğini hatırlıyorum….

D.B.: Anlıyorum. Fakat ben, bugün Tarihin yaramaz çocuğu haline gelen ve dolayısıyla artık okunmayan Lenin’in bir şekilde siyaset kavrayışında devrim yapan, siyasette stratejik düşüncenin yolunu açan kişi olduğunu düşünme eğilimindeyim. Marx’ta tam olarak bulamayız bunu ve Rosa Luxemburg’un çevresinde bulunduğu Alman sosyal-demokrasinin tüm bu kadroları nihayetinde “kültürel” olarak Marx’a hayli yakındı.

D.M.: Devrimci “olgunlaşma”ya, sosyalizmin “ilerlemesi”ne vb. inanıyorlardı.

D.B.: Evet, sosyolojik olgunlaşma: Yoğunlaşacak, gelişecek bir sınıf var ve bu gelişimin sonucunda da siyasal bilinç ile örgütlenme arasında organik bir bağ oluşacaktı. Marx’ta parti meselesi ancak geçici biçimde gündeme gelir, konjonktürel bir araçtır. Lenin ise onu, geri çekilmeleri ve atılımları örgütleyen, inisiyatif alan hakiki bir stratejik operatör haline getirir. Burada farklı bir kavrayış söz konusudur. Bu nedenle Rosa’da doğmakta olan bürokratik tehdit hakkındaki eleştirisinin tüm keskinliğini gözlemleyebiliriz ama aynı zamanda neredeyse tümüyle doğal bir sürecin “olgunlaşmasına” olan güvenin bir problem yarattığını da…

George Grosz, Zur Erinnerung an Rosa Luxemburg und Karl Liebknecht, 1919.

D.M.: Tümüyle hareketsiz kalma pahasına kitlelere “yapışma” ile partizan bir sekterlik pahasına Leninist kopuş arasındaki ikilem bugün için bir güncellik taşıyor mu yoksa sadece bir tarihsel mesele mi?

D.B.: Bugün için beni ilgilendiriyor ama bambaşka koşullarda. İşçi hareketinin yüzyıllık deneyiminin ardından toplumsal veya siyasal bir araya geliş biçimlerinin çok daha akışkan, karmaşık ve parçalı halde olduğunun gayet farkındayız. Rosa’nın döneminde sosyalistlerde yine de bir homojenlik önkabulü vardı, işçi sınıfının tekliği. Bu fazlasıyla yalanlanmıştır. Kapitalizmin paradokslarından biridir bu, bir yandan örgütlenme eğilimi, ama aynı zamanda rekabeti dolayısıyla daimî bölünmeler ve farklılaşmalar doğuran bir emek piyasası.

Günümüzde bu artık anlaşılmıştır. Tıpkı çağdaş toplumların karmaşıklığı gibi. Daha farklılaşmış unsurların bileşiminden oluşuyorlar. Bireyselleşme olguları çelişik yönlere sahip, bir yandan daha demokratik bir kültür fakat öte yandan olumsuz anlamdaki bir bireyciliğe kayma. “Parti” biçimine ilişkin problemleri, bugün kolektif olanı, dayanışmayı, eşgüdümü vs. nasıl örgütleriz meselesini buradan yola çıkarak düşünmek lazım. Ancak bugün bir sorun da şu ki, solda biçim hakkındaki tartışma içerik hakkındaki tartışmanın önünde bir çeşit engel teşkil ediyor. Ve de özellikle bürokratikleşme olgusunun parti formunun bir salgısı olduğuna inanma eğilimi var, halbuki çok sayıda toplumsal örgütlenmede, devlet aygıtında, sendikalarda, STK’larda vs. kendini gösteren büyük çaplı bir sosyolojik fenomendir. Parti konusunu fazlasıyla aşan bir mesele bu.

D.M.: Komünist ve devrimci sol için, bürokratikleşmiş bir kitle örgütünde kalmak veya daha saf ilkeler üzerinden örgütü tekrar kurmak üzere oradan ayrılmak sabit bir sorun olagelmiştir. Bu konuda Rosa’nın çok doğru ve takdire şayan bir pozisyona sahip olduğunu düşünüyorum: Hem Leninizme eleştirel yaklaşmış, hiç şüphesiz, sosyal-demokrasinin çoğunluğuyla kopuş halinde olmuş, ama öte yandan parti biçimini ilkesel olarak reddetmeye dayanan kolay goşizme de sapmamıştır, kendi döneminin Linksradikale’sinin yaptığı gibi, Rühle’lerin veya Gorter’lerin… İşçi örgütlenmesi konusunda Rosa’yı Lenin’in karşısına koyduğumuzda, Rosa Luxemburg’un nihayetinde Alman Komünist Partisi’ni kurduğunu sıklıkla unutuyoruz!

D.B.: Katılıyorum. Bu bizlere musallat olan bir tartışmaydı ve bana da özellikle. Tartışmanın içerimlerinin tamamen bilincinde olmak için kendi adıma fazla gençtim, fakat Komünist Parti’den veya Komünist Öğrenciler’den resmi olarak 1965-1966’da ihraç edildik; esasında bunun yarısının ihraç yarısının da bir çeşit gönüllü bir gidiş olduğunu düşünüyorum. Ancak gençliğimize verilecek bir tasasızlık veya bilinçsizlikle, bu konu hakkında düşünmedik. “Kurşuna dizilmişlerin büyük partisi”nden[1] 200 veya 300 kişi ayrılmak kesinlikle çılgınlıktı; bugün artık pek bir şey ifade etmiyor ama o dönemler… Ayrılmak beni çok sarsmıştı, komünist bir çevreden geliyordum, İspanya iç savaşını yaşamış, FTP-MOI[2] direnişçisi olmuş kişilerden oluşan.

Bizlere bütün o “partiden ayrılıp da tarihin çöplüğünde bitenler” nakaratını tekrarladılar. Gençtik, kendimizi fazla sorgulamadık ama eğer bunu yapmış olsaydık kalmak için mutlaka nedenler bulurduk. Daha hoşgörülü ve diğer akımlara karşı daha geçirgen bir partide bulunan İtalyan alter ego yoldaşlarımızın ayrılması gerekmedi mesela ve saplanıp kaldılar…. Ayrılmak için doğru zaman nedir? Bundan ne kazanılır ve ne kaybedilir? Barındırdığı tehlikeler nelerdir? Bu sorular gayet güncel. Mesela Mélenchon’un Sol Cephe’yi kurmak üzere Sosyalist Parti’den ayrıldığında kendini uzun uzun sorgulamadığını zannetmiyorum. Ve bölünme riskinden kimsenin kaçınabileceğini sanmıyorum. Rosa’nın kaygısı tam da bundan dolayı meşrudur: İnsanları delirtebilecek azınlık patolojileri gözlemledik. Ve kimileri gerçekten delirdi: Var böyleleri ve son derece parlak insanlar, Bordiga ve Posadas gibi – ki sonunda anti-atomik sığınaklar inşa etti… Burada çok uç örnekler söz konusu ama IV. Enternasyonal tarihinin de muaf olmadığı bir mesele bu: Pablo’nun dünya proletaryasına, Başkan Mao’ya, Tito’ya vs. açık mektuplar yazdığı zaman mesela…

D.M.: Paranoyak bir mantık da işliyor burada…

D.B.: Tabii ki paranoyak bir mantık da işliyor. Haklı olduğunuz, gereken karşılığı görmediğiniz, duyulmadığınız, kitlelere gerçekliğin ötesinden konuştuğunuz intibaını ediniyorsunuz. Tüm bunlar pusuda bekliyor elbette. Bugün de çözülmüş sorunlar değil bunlar. Bununla birlikte günümüzde daha az sancıyla yaşanıyor çünkü artık Avrupa’da kolektif örgütleyici niteliğindeki solcu kitle partileriyle neredeyse hiç karşı karşıya bulunmuyoruz. Bugün daha açık bir siyasal alan olduğunu söyleyebiliriz, başka yerlerde de hayat var, kafayı yemeye mahkûm değiliz. Kimi hezeyan nöbetlerinin kurbanı olabiliriz ama bu büyük partilerin veya onlardan geriye kalanların dışında olmak gerçeklikle ilişkimizi kesmiyor! [Gülüyor]

Çeviren: Uraz Aydın

Kaynak: https://www.contretemps.eu/entretien-bensaid-rosa-luxemburg/?fbclid=IwAR3OfylRgk47qyMH5xyBuiwgQ9QhU7k9Up4LR8_Tw-MLHDRL8twCeMEUrbE

Bu metin daha önce yeniyol1.org’da yayınlanmıştır.


[1] Fransa’nın işgaline karşı direnişteki etkinliğine gönderme yaparak FKP kendini böyle adlandırıyordu.

[2] FTP-MOI : Fransız direnişinde göçmen ve yabancıların yer aldığı birim Mülteci İş Gücü Serbest Kıt’aları ve Partizanları. Ermeni devrimci Misak Manuşyan da bu örgütte yer almıştır.

Meksika: “Z Kuşağı” ve Aşırı Sağın Yükselişi – José Luis Hernández Ayala

Meksika sağı, oligarşik kesimlerin desteğini alarak ve Donald Trump tarafından açıkça alkışlanarak, toplumsal hoşnutsuzluğa yaslanıp Claudia Sheinbaum hükümetini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Seferberlik kapasitesi sınırlı kalsa da tehlike gerçektir. Buna karşı tek etkili olabilecek engeller, toplumsal dönüşüm projesinin derinleştirilmesi ve faşist tehditle yüzleşebilecek özerk bir toplumsal hareketin inşa edilmesidir.

Ulusal ve uluslararası medyanın, 15 Kasım’da “Z kuşağı”nın Claudia Sheinbaum Pardo’nun ilerici hükümetine karşı düzenlediği mobilizasyonun sözde istikrarsızlaştırıcı etkisine dair büyük beklentiler beslemesine rağmen, sonuç, bu girişimin destekçileri açısından açıkça hayal kırıklığı yaratmıştır. Ülke genelinde toplanan 80 ila 90 bin göstericinin ancak üçte biri gençlerden oluşuyordu; bu oran, aynı sağ ve aşırı sağ muhalefet partileri tarafından örgütlenen diğer yürüyüşlerdeki oranla benzerdir. Bu partiler, seferberliklerinin gerekçesi olarak güvenlik krizini öne sürmektedir; oysa bu krizin derinleşmesinden bizzat kendileri sorumludur.

Organizatörler, Nepal’de yolsuz ve son derece popülerliğini yitirmiş bir hükümeti devirmeyi başaran on binlerce gencin mobilizasyonunu yeniden yaratmaya çalıştılar.

Doğrudur ki, Michoacán’ın ikinci büyük kenti Uruapan’ın belediye başkanı Carlos Manzo’nun Jalisco Nueva Generación karteli tarafından öldürülmesi, özellikle kendisini bu kuşağa ait hisseden gençler arasında ülke çapında güçlü bir hoşnutsuzluk yarattı. Ancak bu öfke, sağ partiler tarafından hızla araçsallaştırıldı; açıkça darbeci bir mobilizasyonun itici gücü hâline getirilmek istendi ve hedef Ulusal Saray’ı ele geçirmekti. Bu manevra sonunda başarısız oldu: çağrıyı reddeden ve muhalefetin manipülasyonundan açıkça uzaklaşanlar yine bu gençler oldu.

Aşırı Sağcı Oligarkların Saldırısı

Mobilizasyonu harekete geçiren güçler, açıkça tanımlanabilir oligarşik ve muhafazakâr kesimlerden geliyordu. Bunların başında, devletle yaşadığı vergi ihtilafları ve söylemi giderek Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei gibi figürlerin neofaşizmine yaklaşan Televisión Azteca’nın sahibi iş insanı Ricardo Salinas Pliego geliyor. Buna, Cristero Savaşı’nın yüzüncü yılını anmaya hazırlanan Katolik üst ruhban sınıfı ile Kurumsal Devrimci Parti PRI ve Milli Eylem Partisi PAN’ın tarihsel yöneticileri de ekleniyor; bu partilerin parlamenterleri, Claudia Sheinbaum hükümetini “komünist” olarak yaftalayan ve Manzo’nun öldürülmesinden sorumlu tutan, temelsiz suçlamalar ve nefret söylemleri yaydılar. Gazeteciler ve bazı entelektüeller de, kanıt sunmaksızın hükümetin sözde bir “otoriter sapma” içinde olduğunu ileri sürerek bu kampanyaya katıldı.

Bu sahte çıkarların oluşturduğu zehirli karışım, sağcı mobilizasyonun yenilikçi özelliklerini açıklamaya yardımcı oluyor. Öncekilerin aksine —ki bunlar kendilerini ince bir “demokratik” örtüyle kamufle etmeye çalışıyordu (beyaz yürüyüş, pembe dalga, Federal Seçim Enstitüsü’nün savunusu vb.)— bu protesto açıkça darbeci bir nitelik kazandı. Meksika’ya ABD’nin silahlı müdahalesi ve silahlı kuvvetlerin öncülüğünde bir darbe çağrıları açıkça dolaşıma sokuldu. Ulusal Saray’ı koruyan bariyerleri devirmek üzere, açıkça koordineli şiddet eylemleri kayda geçti. Misojinist, homofobik, antisemitik, cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler yaygınlaştı; Nazi sembolleri taşıyan tişörtler de görüldü.

Bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump’ın mobilizasyondan memnuniyet duyması ve sonrasında uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle Meksika’ya olası bir müdahaleyi dışlamaması tesadüf değildir. Amerikan emperyalizminin eli, yeni faşist canavarın beşiğini sallamaktadır.

15 Kasım’daki gösteri mütevazı olsa ve esas olarak radikalleşmiş bir sağın çaresizliğini yansıtsa da, önemi küçümsenmemelidir. Son günlerde, ulaştırma emekçilerinin ve su savunucularının kitlesel grevlerine tanık olundu; bu eylemlerde, kamusal taşımada güvenliğin artırılması ve suyun büyük çokuluslu şirketlerin elinde yoğunlaşmasının engellenmesi gibi meşru talepler ile hükümeti istikrarsızlaştırmayı amaçlayan sağcı liderlerin manipülasyonu iç içe geçti. Bu tablo, bazı yönleriyle, 1973’te Salvador Allende’ye karşı darbe öncesinde Şili sağının kullandığı taktikleri hatırlatmaktadır.

Güvensizlik sorunu

Claudia Sheinbaum’un görev süresi boyunca çeşitli suç örgütlerine ağır darbeler vurulmuş olsa da sorun devam etmektedir; hatta bazı bölgelerde daha da yayılmaktadır. Uyuşturucu ticareti — buna ek olarak haraç, adam kaçırma, şantaj, kadın ticareti, siber suçlar ve kara para aklama — marjinal çetelerin işi değildir. Bu faaliyetler, ülkenin siyasal, ekonomik ve finansal üst katmanlarına derinden entegre olmuş bir sanayiye karşılık gelmektedir. Küresel ölçekteki yükselişi, geniş toplumsal kesimlerde kitlesel işsizliğe yol açan neoliberal ekonomik modelin sahneye çıkışına uzanır. Sanayi üretiminin ülkenin güneyine ya da Asya’ya kaydırılmasının ardından, ABD’nin büyük kentlerinin bir gecede boşaldığını kim unutabilir?

Meksika’da Miguel de la Madrid, Carlos Salinas ve Ernesto Zedillo dönemlerindeki neoliberal politikalar yüz binlerce insanı işsizliğe itti. Hayatta kalabilmek için mağdurların önünde üç seçenek kalmıştı: ABD’ye göç etmek, kayıt dışı ekonomiye katılmak ya da uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı ağlara dâhil olmak. Bu faaliyetleri çevreleyen yasadışılık, yeni suç ağları için verimli bir zemin oluşturdu: özellikle kadınlara yönelik insan ticareti ağları, kaçakçılık ve korsanlık yapıları ve — en kârlı faaliyet olan uyuşturucu ticareti söz konusu olduğunda — siyasal ve ekonomik iktidarla giderek daha fazla iç içe geçen örgütlenmeler.

Abartıya kaçmadan söylenebilir ki, 1980’lerde kartellerin patlayıcı büyümesi, Meksika devletinin ve hatta ABD’nin doğrudan ya da dolaylı koruması olmaksızın mümkün olamazdı. Washington’ın Afganistan ve Nikaragua’daki gizli savaşlarını uyuşturucu ticaretinden elde edilen kaynaklarla finanse ettiği bilinen bir gerçektir. Karteller marjinal çeteler değildir; binlerce çalışanı olan, yerel yönetimlere, üst düzey siyasetçilere, yargıçlara ve askerî komutanlara sızan güç ağlarıyla birlikte işleyen, geniş toprakları kontrol eden çokuluslu şirketler gibi faaliyet gösterirler.

Bu bölgelerde, pek çok gencin suçla geçen yaşamının kısa olacağını ama gösterişli ve savurgan bir hayat tarzıyla telafi edileceğini düşündüğü bir tür “narco kültürü” ortaya çıkmıştır. Bu, aşırı bireycilik üzerine kurulu neoliberal felsefenin en şiddetli uç noktasından başka bir şey değildir.

Bu örgütlerle, onların iktidar ağlarıyla ve onları meşrulaştıran kültürle mücadele uzun soluklu bir görevdir. Finansal istihbaratın güçlendirilmesi, siyasal, yargısal ve askerî elitler içindeki yolsuzluğun ortadan kaldırılması ve suç örgütlerine karşı kararlı bir mücadelenin — kırsal bölgelerde özsavunma yapılarının ve topluluk polislerinin örgütlenmesi dâhil — yanı sıra, temel çözüm daha eşitlikçi, daha adil ve kolektif, dayanışmacı değerlere dayanan bir ekonomik sistemin inşasından geçmektedir. Başka bir deyişle: neoliberalizmi tasfiye etmek ve sosyalist bir alternatif lehine kültürel mücadeleyi yürütmek.

Faşizmle nasıl mücadele edilir?

Meksika’nın aşırı sağın ve faşizmin savunmada kaldığı ender ülkelerden biri olmasının temel nedeni, neoliberalizmle köklü bir kopuş yaşanmamış olsa bile, hükümetin nüfusun çoğunluğunun yaşam düzeyini kalıcı biçimde iyileştirmeyi başarmış olmasıdır. Asgari ücret artışları, sosyal programların genişletilmesi, altyapı yatırımları, taşeronluğun düzenlenmesi, sendikal özgürlükler alanındaki ilerlemeler, enerji egemenliğine dair manevra alanlarının yeniden kazanılması ve büyük sermayedarların vergi ödemekle yükümlü kılınması, “dördüncü dönüşüm” için geniş ve istikrarlı bir toplumsal tabanı güçlendirmiştir.

Ancak bu dönüşüm süreci derinleştirilmez ve yarı yolda bırakılırsa, sağcı kesimlerin yeniden toparlanması için verimli bir zemin yaratacaktır. Hâlâ yerine getirilmesi gereken temel görevler vardır: sözleşmeli ücretlerin alım gücünün yeniden tesis edilmesi, Afores’un (emeklilik fonlarının yatırım sistemi, Ç.N.) ve UMA üzerinden ödeme uygulamasının kaldırılmasıyla dayanışmacı bir emeklilik rejiminin yeniden kurulması (1), kamu güvenliğinin kayda değer biçimde iyileştirilmesi, farklı toplumsal kesimlerin sorunlarına gerçek bir diyalog ve etkili çözümlerle yanıt verilmesi, artan oranlı bir vergi reformunun hayata geçirilmesi ve “gayrimeşru” sayılan kamu borcunun denetlenip ardından iptal edilmesi.

Bu program, hükümetten bağımsız, geniş bir toplumsal hareketin inşası etrafında şekillenmelidir. Böyle bir hareket, bugün istikrarsızlaştırma manevralarıyla kendini dayatmaya çalışan, Ricardo Salinas Pliego gibi figürlerde cisimleşen aşırı sağcı ve faşist oligarşinin oluşturduğu tehdide karşı yüksek bir seferberlik düzeyini sürdürebilmelidir. Aynı zamanda bu hareket, ne sağa ne de mevcut iktidara tabi olmadan, kendi taleplerini bugünkü hükümete karşı da savunabilmelidir.

  • Aralık 2025
  • Unidad de Medida y Actualización (UMA), başta emekli maaşları ve sosyal yardımlar olmak üzere çeşitli ödemelerin endekslenmesinde kullanılan bir hesaplama birimidir. UMA’nın artış hızının asgari ücrete kıyasla daha yavaş olması, emeklilerin alım gücünde bir düşüşe yol açmaktadır.

José Luis Hernández Ayala, Meksika Elektrik İşçileri Sendikası’nın (SME) delegesidir ve Yeni Sendikal Merkez’in (NCT) ulusal yürütmesinde yer almaktadır.

Bu makale ilk olarak Jacobin América Latina tarafından yayımlanmıştır.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Görsel: Toya Sarno Jordan/Reuters

Bangladeş, Hindistan: Cemaatçi Şiddete, Fundamentalizme ve Devletin Suç Ortaklığına karşı Dayanışma

Bizler, Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist) [CPB-ML] ile Radical Socialist (Hindistan), Güney Asya’da —özellikle Bangladeş’te— yaşanan cemaatçi şiddet dalgasını, dinci fundamentalizmi ve demokratik ile laik alanlara yönelik saldırıları; ayrıca bu gelişmelerin Hindistan’da yarattığı tehlikeli siyasal yansımaları en güçlü biçimde kınıyoruz. Bangladeş’te Şeyh Hasina hükümetinin devrilmesi, kota reformu hareketinin bir sonucudur; bu hareketin kendisi de eğitim sistemi, işgücü piyasası ve kamu işlerinin yürütülüşündeki daha derin yapısal krizlerin bir yansımasıydı. Yıllara yayılan ekonomik durgunluk, gençler arasında kitlesel işsizlik, enformel çalışmanın yaygınlaşması ve devletin insana yakışır geçim koşullarını güvence altına alamaması, yaygın bir halk öfkesini tetiklemiştir. Bu öfke samimi ve haklı olmakla birlikte, mevcut siyasal düzene sınıfsal bir alternatif sunabilecek, tutarlı, ilerici ya da sol bir siyasal güce dönüşememiştir.

Muhammed Yunus liderliğindeki “partisiz” geçici hükümet başlangıçta olumlu karşılanmış ve belli bir meşruiyet kazanmıştır. Ne var ki, temel görevi kamu işlerinin demokratik biçimde idaresini yeniden tesis etmek olan bu yönetim, seçimleri bir yıldan uzun süre ertelemiş; nihayetinde, Hasina hükümetinin düşüşünden yaklaşık bir buçuk yıl sonra, Şubat 2026’da yapılacağını açıklamıştır. Yurttaşların denetim yoluyla demokratik haklarını kullanma olanağının bu denli uzun süre askıya alınması, gerici ve cemaatçi güçlerin konumlarını pekiştirmesine imkân tanımıştır.

Yunus yönetimi, devletin temel sınıfsal karakterini değiştirmemiştir. Teknokratik ve “saygın” bir vitrin arkasında, eski düzenin zor aygıtları —polis, ordu, yargı— olduğu gibi yerinde durmaktadır. Aynı zamanda, Jamaat-e-Islami gibi daha önce yasaklanmış ya da marjinalleştirilmiş İslamcı güçler rehabilite edilmiş ve teşvik edilmiştir. Bu güçler gerici bir toplumsal düzen dayatmayı hedeflemekte, fundamentalizmlerini milliyetçilik olarak sunmaya çalışmaktadır; bu süreç, bölgesel Hint hegemonyası ve Yeni Delhi’de Hindu milliyetçisi otoriterliğin pekişmesi tarafından da kolaylaştırılmaktadır.

Dipu Chandra Das’ın yakın zamanda linç edilmesi, Hindu ailelere ait evlere yönelik saldırılar, The Daily Star ve Prothom Alo gibi bağımsız gazetelere ve Chhayanaut ile Udichi gibi kültürel örgütlere yöneltilen şiddetli saldırılar, tehlikeli bir tırmanışa işaret etmektedir. Bu eylemler yalnızca bireylere ve topluluklara karşı işlenmiş suçlar değildir; demokrasiye, laikliğe, ifade özgürlüğüne ve ilerici kültüre yönelik saldırılardır. Amaçları muhalefeti susturmak, toplumu sindirmek ve korku ile nefret siyasetini sıradanlaştırmaktır.

Tüm bu cemaatçi şiddet eylemlerini ve yıldırmaları hiçbir muğlaklığa yer bırakmaksızın kınıyoruz. İster İslam adına ister başka herhangi bir din adına olsun, din adına uygulanan şiddet hiçbir koşulda mazur görülemez ve kararlılıkla mücadele edilmelidir. Aynı zamanda, Hindistan’daki sağcı Hindu güçlerin bu trajedileri fırsatçı biçimde istismar etmesini de reddediyoruz. Bu güçler, Bangladeş’teki azınlıkların acılarını kendi cemaatçi ve seçimci çıkarlarını ilerletmek için araçsallaştırmaya çalışmaktadır.

BJP’nin ve Sangh Parivar’ın seçici öfkesi —özellikle Batı Bengal’deki son seferberlikleri— topluluklar arası gerçek bir uyum kaygısıyla pek az ilişkilidir. Bu tutum, seçimler yaklaşırken yürütülen daha geniş bir kutuplaştırma projesinin parçasıdır. Bengalce konuşan işçiler, emekçiler, göçmenler ve yoksullar giderek daha sık biçimde “sızmacı” yaftasıyla hedef alınmakta, taciz edilmekte ve insanlıktan çıkarılmaktadır. Bu açık cemaatçi ve yabancı düşmanı kampanya, Hindutva ideolojisinin [Hindu üstüncülüğü] Hindistan’daki kamusal söyleme ne denli nüfuz ettiğini göstermektedir.

Bangladeş’te Osman Hadi’nin öldürülmesi, fundamentalist saldırının gerçek niteliğini daha da açık biçimde ortaya koymaktadır: Bu yalnızca azınlıklara yönelik bir saldırı değil, laik, demokratik ve ilerici politikalara karşı daha geniş çaplı bir saldırıdır. Hindu milliyetçisi güçlerin bu cinayetler karşısındaki sessizliği, kendi cemaatçi ve totaliter projelerinin açık bir göstergesidir.

Cemaatçi şiddetin ve baskının hedefi olan tüm topluluklarla sarsılmaz bir dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz. Devrimci Marksistler ve enternasyonalistler olarak, cemaatçilik ve fundamentalizmle mücadelenin, sınırları aşan işçi sınıfı dayanışmasına ve bölgesel güç eşitsizliklerinin berrak bir kavranışına dayanması gerektiğini vurguluyoruz. Güney Asya’nın baskın gücü olarak Hindistan’ın özel bir sorumluluğu vardır; Hindistan solunun her türlü sınıf işbirliğini, özellikle de “ılımlı” Hindutva’ya teslim olan burjuva partilerle uzlaşmayı reddetmesi gerekir. Aynı şekilde Bangladeş solu da tüm burjuva güçlerden programatik ve örgütsel olarak net bir biçimde ayrışmalıdır.

Bu nedenle şu çağrılarda bulunuyoruz:

  1. Cemaatçi şiddet eylemlerine ve toplu linçlere karışan tüm faillerin, sorumluların yaptıklarının hesabını vermesini sağlamak üzere, bağımsız denetime açık, şeffaf, tarafsız ve aleni yargılamaların derhâl yapılması.
  2. Bangladeş’te ve tüm bölgede, dini azınlıklara, gazetecilere, sivil toplum aktivistlerine ve laik kültürel örgütlere yönelik hukuki korumanın ve güvenliğin acilen güvence altına alınması.
  3. Demokratik, laik ilkeler ve insan onuru pahasına çoğunluklar tarafından uygulanan her türlü dini fundamentalizm ve baskı biçimine karşı tavizsiz bir mücadele yürütülmesi.
  4. Medyanın ve kültürel örgütlerin demokratik haklarının tanınması; yıldırma, sansür ve siyasal şiddete son verilmesi.
  5. Dar bir milliyetçilik ya da dışlayıcı bir siyaset yerine, çoğulculuğu, eşitliği ve laik demokrasiyi savunmak için Güney Asya’daki tüm işçiler arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Bangladeş ile Hindistan halkları arasında yapıcı bir işbirliğinin kurulması.

Her iki tarafın hükümetlerini, demokratik güçlerini, sendikalarını, öğrenci hareketlerini ve sivil toplumunu; cemaatçiliğe, otoriterliğe ve devletin suç ortaklığına karşı birleşmeye ve adalet, eşitlik ve barış üzerine kurulu toplumlar inşa etmeye çağırıyoruz.

Bangladeş Komünist Partisi (Marksist-Leninist)
[Communist Party of Bangladesh (Marxist–Leninist)]

Radical Socialist (Hindistan)

Kopuşlar: IV. Enternasyonal’in Yeni Manifestosu – Michael Löwy

1796 tarihli Babeuf’nün Eşitler Manifestosu ile 1848 tarihli Komünist Manifesto’dan bu yana, işçi hareketi tarihinde bu türden pek çok belge ortaya çıkmıştır. Bunların bazıları, 1848’de Marx ve Engels’in kaleme aldığı metin gibi, kuşaklar boyunca okurları etkilemiştir. Diğerleri ise hızla unutulmuştur… Aralarındaki farklılıklara rağmen, bu metinler bazı ortak özellikler taşır:

• herkesi yeni bir öneriden haberdar etme isteği,

• bir siyasal hareketin temel çözümlemelerinin yanı sıra programının ve stratejisinin özeti,

• mümkün olan en geniş kitlelere hitap eden, erişilebilir bir dil,

• konjonktür analizleri ile birkaç kurucu ilkenin birlikte ortaya konması.

Dördüncü Enternasyonal’in kurucu metni olan, Kapitalizmin Can Çekişmesi ve IV. Enternasyonal’in Görevleri (Türkçesi Lev Troçki, Bildirgeler, Yazın yay., 2003 içinde) yaygın olarak Geçiş Programı (1938) adıyla bilinen metin, başlığında bu terim yer almasa da bir manifesto olarak değerlendirilebilir. IV. Enternasyonal başka bazı belgeleri de manifesto olarak nitelendirmiştir: örneğin 1948’de yayımlanan “Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi Manifestosu: Wall Street’e ve Kremlin’e Karşı. Komünist Manifesto’nun Programı İçin. Dünya Sosyalist Devrimi İçin”, kuşkusuz Lev Troçki’nin 1938’de öngördüklerinden bir kopuşu işaret eder (1). Aynı tespit, sözde “reel sosyalizm”in ortadan kalktığını kayda geçiren 1993 tarihli Ya Sosyalizm ya Barbarlık. 21. Yüzyılın Eşiğinde. Dördüncü Enternasyonal Manifestosu için de geçerlidir (Yazın yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. çn).

Zamanımızın Bir Manifestosu

Yeni Ekososyalist Devrim Manifestosu, çağımızın meydan okumaları karşısında hem anlamaya hem de eylemeye yönelik yollar çizmeyi amaçlıyor. Elbette 1938, 1948 ve 1993 manifestolarıyla birçok ortak yanı var: onlar gibi, ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarıyla konjonktürün Marksist bir analizini, Troçki’nin tanımladığı yönteme göre bir “geçiş programı”nı, devrimci bir stratejiyi ve sosyalist bir ufku ortaya koyuyor. Bununla birlikte, önceki metinlerden ayrılan özgün özellikler de taşıyor.

1938 tarihli Geçiş Programı Lev Troçki tarafından, 1993 Manifestosu ise büyük ölçüde Ernest Mandel tarafından kaleme alınmışken, yeni Enternasyonal Manifestosu bir yılı aşkın süren kolektif bir çalışmanın ürünüdür; bu çalışmaya, Daniel Tanuro’nun koordinasyonunda, Küresel Kuzey’den ve Küresel Güney’den yoldaşlar katkıda bulunmuştur.

1938 Manifestosu, “insanlığın üretici güçlerinin büyümeyi durdurduğunu; yeni buluşların ve yeni teknik ilerlemelerin artık maddi zenginliğin artmasına yol açmadığını” ileri sürüyordu. Metne göre bu durum, proleter devrimin “ekonomik bir öncülü”nü oluşturuyordu (2). Bu yargının 1938’deki geçerliliği üzerine ne düşünülürse düşünülsün, savaş sonrasında üretici güçlerin büyümeye devam ettiği ve kapitalizm çerçevesinde —her ne kadar bir sömürücüler azınlığı tarafından gasbedilmiş olsa da— bir “maddi zenginlik artışı” yaşandığı inkâr edilemezdi (3).

Oysa 2025’te, yeni Manifesto açısından tam da bu “maddi zenginlik artışı”, bu sınırsız ve limitsiz kapitalist büyüme mücadele edilmesi gereken şeydir: “kapitalist büyüme ile kopuş”! Bu aynı zamanda ilerleme, maddi zenginlik ve “üretici güçlerin gelişimi”ne dair belirli bir anlayışla da bir kopuştur. Bu değişim apaçık bir olgunun ifadesidir: 2025’te ekolojik kriz insanlık için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır; 1938’de durum kesinlikle böyle değildi.

Ekolojinin Yeri

IV. Enternasyonal, ekolojik meydan okumanın farkına aşamalı olarak varmıştır. 1938 ve 1946 manifestolarında yer almayan bu sorun, 1993 Manifestosu’nda ise sınırlı bir biçimde ele alınır: metnin 22 bölümünden yalnızca biridir ve esas olarak kirlilik ile doğal kaynakların tükenmesi konusuna odaklanır. Asıl dönüm noktası, 2003’te, 15. Kongre’de kabul edilen “Ekoloji ve Sosyalizm” başlıklı kararla yaşanır (türkçesi Direnişler, XV. Dünya Kongresi Kararları, Yazın, 2005); bu karar, Enternasyonal tarihinde ekolojik krizi merkezi tema olarak ele alan ilk metindir. “Ekososyalizm” terimi de burada ilk kez ortaya çıkar; kendimizi özdeşleştirdiğimiz, ekolojik sol içindeki akımlardan birini tanımlamak için kullanılır:

Kapitalist ve/veya bürokratik (sözde “reel sosyalist”) biçimleriyle üretimci ilerleme ideolojisiyle kopuş içinde olan ve çevreyi tahrip eden bir üretim ve tüketim tarzının sonsuz genişlemesine karşı çıkan ekososyalizm, işçi hareketi ile ekoloji alanında emekçilerin ve Güney halklarının çıkarlarına en duyarlı eğilimi temsil eder; kapitalist piyasa ekonomisi çerçevesinde bir “sürdürülebilir kalkınma”nın imkânsızlığını kavramış olan eğilimdir. (4)

2003 tarihli belge, IV. Enternasyonal’in ekolojik sorunu kavrama ve sahiplenme konusundaki gecikmesine dair eleştirel bir bilanço da çizer. “IV. Enternasyonal ve ekolojik kriz” başlıklı bir bölüm bu “özeleştirel” değerlendirmeye ayrılmıştır:

İşçi hareketinin çoğu partisinde olduğu gibi, bu sorun da Enternasyonalimizin varlığının ilk yıllarında ele alınmamıştır. Örneğin, 1938’deki kuruluş kongresinin temel programatik belgesi olan Geçiş Programı’nda bunu aramak beyhude olur. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde devrimci Marksistler çevrenin tahribini ve hava ile su kirliliğini bütünüyle görmezden gelmiş değillerdi. Ancak bu olgular, sömürücü ve insanlık dışı bir sistemin zararlı sonuçlarından yalnızca biri olarak ele alınıyor, bütün yaşamın temellerini yok etme tehdidi taşıyan küresel bir olgu olarak algılanmıyordu. […]

Enternasyonal’in seksiyonlarının çoğu ekolojik sorunları ancak başka güçlerin eylemleri sonucunda, bu meseleler basının manşetlerine çıktığında gündeme almaya başladı. Bunun sonucu olarak Enternasyonal içindeki tartışma görece yavaş ilerledi. Diğer akımlar ve bireyler onlarca yıldır ekoloji ve sosyalizm meselesini tartışırken, devrimci Marksistler büyük ölçüde sessiz kaldılar.

Bir diğer önemli ilerleme, 2018’deki 16. Kongre’de atıldı; burada ekososyalizm Enternasyonal’in yönelimi olarak benimsendi ve bu, kararın başlığında da yer aldı: “Kapitalist çevre tahribatı ve ekososyalist alternatif”. Belge, “3 Mart 2016’da çokuluslu şirketlerin tetikçileri tarafından katledilen Honduraslı ekolojist ve feminist yerli militan Berta Cáceres’in anısına ve çevresel adalet uğruna verilen mücadelelerin tüm şehitlerine” ithaf edildi (5).

Büyüme-karşıtlığı (décroissance/degrowth) meselesi

Bu karar, “Sürmekte olan tartışmalar, açıklığa kavuşturulması gereken noktalar, açık sorular” başlığını temkinli biçimde taşıyan bir bölümde, büyüme-karşıtlığının zorunluluğunu zaten ortaya koyuyordu; ancak bunun bir program ya da bir toplum tasarısı olmadığını da vurguluyordu, çünkü üretim ve mülkiyet ilişkileri hakkında hiçbir şey söylemiyordu (6).

2025 Manifestosu’nda ise büyüme-karşıtlığı artık “açık bir soru” değil, kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu vurgu, belgenin başlığında dahi yer alır ve “kapitalist büyümeyle kopuş” zorunluluğunu hatırlatır. Bununla birlikte adil, ekososyalist bir büyüme-karşıtlığı, eşitsiz ve bileşik ekonomik gelişmeyi hesaba katar:
Küresel nihai enerji tüketimi radikal biçimde azaltılmalıdır — bu, küresel ölçekte daha az üretmek ve daha az taşımak anlamına gelir — ancak toplumsal ihtiyaçları karşılamak için en yoksul ülkelerde enerji tüketiminin artırılması gerekir” (7).

Bununla birlikte, yoksul ülkeler de asalak elitlerin gösterişçi tüketimini ortadan kaldırarak, eko-yıkıcı mega projelere ve tarım-sanayi ile madencilik faaliyetlerinin biyomları tahrip etmesine karşı mücadele ederek, küresel ekososyalist büyüme-karşıtlığına katkıda bulunabilirler (8).

2025 Manifestosu, önceki yirmi yılın ekolojiye ilişkin kararlarının kazanımlarına dayanır; ancak çeşitli açılardan onlardan ayrılır:

• tehlikenin keskin bilinci: ekososyalizm, “insanlığı, insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir ekolojik felaketten kurtarmak” isteniyorsa zorunludur.

• “devrimci Marksizmin analizlerini güncelleme” gerekliliği.

• programımızın ve stratejimizin “geniş çaplı bir yeniden kuruluş”a, gerçek bir “sosyalist projenin yeniden formülasyonu”na ihtiyaç duyduğunun kabulü.

• artık, insan toplumları ile doğa arasındaki “metabolik yarılmanın” (Marx) aşılması, ekolojik dengelere saygı, “programımızın ve stratejimizin yalnızca bazı bölümleri değil, onların ana ekseni”dir.

• alternatif bir uygarlık projemiz, “uğruna mücadele ettiğimiz dünya” üzerine daha derinlemesine bir düşünüm.

Ekososyalist devrim için Manifesto, IV. Enternasyonal’in 21. yüzyıldaki en sistematik ve en kapsamlı belgesidir. Ancak kendisini “son söz” olarak sunmaz. Tartışmaya, eleştirilere ve müzakereye açık bir katkı olmayı amaçlar.

26 Eylül 2025

  1. Örneğin, uluslararası burjuvazinin “şaşkınlığı” ve “çıkmazı” ile kapitalizmin “can çekişmesi” teşhisi.
  2. Geçiş Programı (1938), Paris, Éditions de la taupe rouge, s. 20. Türkçesi Lev Troçki Sürekli Devrim, Yazın Yayıncılık içinde
  3. 1945-1975 yıllarını “Otuz Parlak Yıl” olarak görmek, ancak ekonomist, burjuva ve emperyalist bir bakış açısından mümkündür. Kimin için parlak? Kesinlikle, Asya’daki (Hindiçin) ve Afrika’daki (Cezayir, Portekiz sömürgeleri) acımasız sömürge savaşlarına, Latin Amerika’daki kanlı askerî diktatörlüklere ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki (Portekiz, İspanya, Yunanistan) faşist rejimlere maruz kalan insanlığın çoğunluğu için değil.
  4. Ekoloji ve sosyalizm”, “İşçi hareketi ve ekoloji” bölümü.
  5. Inprecor n° 664, Mart 2018, s. 3.
  6. A.g.e., s. 34.
  7. Ekososyalist bir devrim için Manifesto: Kapitalist büyümeyle kopuş, Paris, La Brèche, 2025, s. 18.
  8. A.g.e., ss. 54-55.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi