İmdat Freni

Gündem

Filistin Ayaklanması – Tarık Ali

Aralık 1987’de Filistin’de patlak veren yeni İntifada, İsrail’in yanı sıra Arap dünyasının seçkinlerinin de düzenlerini sarsmıştı.  Birkaç hafta sonra, yaşlı Suriyeli Şair Nizar Kabbani yazdığı Taşların Çocukları adlı şiir üçlemesinde, bugün artık yozlaşmış, işbirlikçi yetkililer tarafından temsil edilen Filistin’in eski önderlerinden bahseder.  Bu şiir Filistin kahvelerinde hep okundu ve söylenegeldi:

Taşların çocukları

Kâğıtları savurdular

Ve mürekkepleri üstümüze döktüler

Eski metinlerin kifayetsizliği ile dalga geçerek

Gazze’nin çocukları

Bizim televizyon konuşmalarımıza bakmayın

Bizi dinlemeyin

Biz soğuk hesapların insanlarıyız

Toplamanın ve çıkarmanın

Savaşınızı başlatın ve bizi bir başımıza bırakın

Biz mezarsız ölüleriz

Gözleri olmayan yetimleriz

Gazze’nin çocukları

Bizim yazdıklarımıza bakmayın

Bizim gibi olmayın

Sizlerin putlarıyız

Ama bize tapmayın

Gazze’nin çılgın insanları

Çılgınlığa binlerce alkış

Siyasi aklıselimin günleri çoktan geride kaldı

O yüzden şimdi bize çılgınlığı öğretin…

O günden bugüne Filistin halkı ciddiye alınır bir kendi kaderini tayin hakkını elde etmek için, her yöntemi denedi. Onlara söylenen ise hep “şiddetten vazgeçin” oldu. Bir İsrail vahşeti sonrasında yaşanan tek tük misillemeler dışında, bu isteğe uydular. Yurtiçindeki ve diasporadaki Filistinliler arasında “Boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırımlara” büyük destek vardı; dünya genelinde sanatçılar, akademisyenler, sendikalar ve kimi zaman hükümetler tarafından ilgi görmeye başlayan, mükemmel bir barışçıl hareket söz konusuydu. ABD ve arka bahçesi NATO bu kampanyaya, Siyonist lobici grupların da yardımıyla, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’da, BDS’yi kriminalize etmeye çalışarak,  İsrail’i boykot etmenin “antisemitizm” olduğunu iddia ederek karşılık verdi. BDS karşıtı bu kampanyanın büyük ölçüde etkili olduğu görüldü. İngiltere’de Keir Starmer’in İşçi Partisi, yaklaşan ulusal konferansında “İsrail apartheid”ından bahsedilmesini yasakladı. İşçi Partisi’nin sol kanadı da ihraç edilmekten korkarak bu konuda karşı ses çıkarmadı. Üzücü bir durum… Bu arada Arap ülkelerinin çoğu, Washington’a teslim olma konusunda, Türkiye ve Mısır’a katıldı. Suudi Arabistan şu anda İsrail’i resmen tanımak için Beyaz Saray’ın arabuluculuğunda müzakere yürütüyor. Filistin halkının uluslararası tecridi daha da artacak gibi görünüyor. Sonuçta barışçıl direnişin hiçbir yere varmadığı da görüldü.

Bu zaman zarfında İsrail ordusu zevk için Filistinlilere saldırıp öldürürken, birbirini izleyen İsrail hükümetleri de Filistin halkının devlet kurma umutlarını tümüyle berhava etti. Son dönemde birkaç eski İsrailli general ve Mossad ajanı, Filistin’de yapılanların “savaş suçu” kapsamına girdiğini itiraf ettiler. Tabii bunu itiraf edecek cesareti ancak emekli olduktan sonra bulabilmişler. Görevde oldukları dönemde, işgal altındaki topraklarda faşist yerleşimcilere tam destek veriyor; evleri yakmalarına, zeytin tarlalarını yok etmelerine, kuyulara beton dökmelerine, Filistinlilere saldırmalarına ve “Araplara ölüm” sloganları atarak evlerini gasp etmelerine, seyirci kalıyorlardı. Aynı Batılı liderler gibi… Kabbani’nin de dediği üzere, siyasi aklıselim çağı çoktan geride kaldı.

Ve bir gün, Gazze’nin seçilmiş liderleri savaşa savaşla karşılık vermeye başladılar. Mahkûm edildikleri açık hava hapishanesinden çıkıp, İsrail’in güney sınırını geçerek askeri hedeflere ve yerleşimci nüfusuna saldırdılar. Filistinliler bir anda uluslararası manşetlere çıktı. Batılı gazeteciler Filistinlilerin gerçek anlamıyla direniyor olmasından dolayı şok oldular ve hatta dehşete düştüler. Peki, neden direnmesinler? İsrail’deki aşırı sağcı hükümetin, ABD’nin ve ikiyüzlü AB’nin desteğini de alarak, acımasızca misilleme yapacağını herkesten daha iyi biliyorlar. Ancak yine de Netanyahu’nun ve kabinesindeki katillerin, halkın büyük bölümünü günbegün sınır dışı etmesine ya da öldürmesine sessizce seyirci kalmayı kabul etmiyorlar. İsrail devletinin faşist kesimlerinin, Arapların toplu katliamını onaylamakta tereddüt göstermeyeceğini de biliyorlar. Ve tüm bunlara rağmen, her ne pahasına olursa olsun direnmeleri gerektiğini de biliyorlar. Filistinliler bu yılın başlarında Tel Aviv’deki eylemlerde “yurttaşlık haklarını savunmak” için yürüyenlerin işgal altındaki komşularının haklarını umursamadıklarını yeniden gördüler. Artık meseleyi kendi başlarına çözmeye karar verdiler.

Filistinlilerin maruz kaldıkları kesintisiz saldırıya direnme hakları var mı? Kesinlikle var. İki taraf arasında ahlaki, siyasi ya da askeri denklikten söz etmek mümkün değil. İsrail, ABD tarafından tepeden tırnağa silahlandırılmış -nükleer silah dâhil- bir devlet. Varlığı tehdit altında olan İsrail değil. Gerçekte tehdit altında olan, Filistinliler, sahip oldukları topraklar ve yaşamları. Batı medeniyeti Filistin halkı tümüyle kırıma uğratılırken seyirci kalmakta kararlı görünüyor. Şimdi diğer tarafta Filistinliler sömürgecilere karşı ayaklanıyorlar.

(Okuma önerisi: Perry Anderson, ‘The House of Zion’, NLR 96.)

Bu yazı 7 Ekim 2023’de NLR’de yayımlanmış  (https://newleftreview.org/sidecar/posts/uprising-in-palestine) ve Hülya Osmanağaoğlu tarafından Umut Gazetesi için çevrilmiştir.

Karabağ: Asi bir cumhuriyetin ölümü

VİCKEN CHETERİAN

19 Eylül günü öğle saatlerinde Azerbaycan Ordusu, resmî düzeyde tanınmayan, asi cumhuriyet Karabağ’a, ortada hiçbir tahrik yokken, Ermeni askerlerin bulunduğu cephe hattının her noktasından çok büyük bir saldırı başlattı. Türkiye ve İsrail yapımı insansız hava araçları Karabağ hava savunmasına saldırdı, topçu mevzilerine İsrail yapımı LORA balistik füzeleri fırlatıldı, sonra da Azeri güçleri ilerleyip Karabağ’ın iç kısımlarındaki yolları keserek şehirleri ve köyleri tecrit etti. Bir gün süren yoğun çarpışmaların ardından, bölgeye yerleştirilmiş Rus ‘barış gücü’nün arabuluculuğunda yapılan anlaşmayla, Karabağ yönetimi koşulsuz olarak teslim olmayı kabul etti. 

Azerbaycan bu saldırıya uzun süredir hazırlanıyordu. 12 Eylül 2022’de, Karabağ’ı Ermenistan’a, dolayısıyla dış dünyaya bağlayan tek yolu keserek bölgeyi kuşatma altına almıştı. Hâlen devam eden bu ablukayı başlangıçta, aslında İlham Aliyev hükümetinin görevlendirdiği kişiler olan ‘çevre aktivistleri’ yürütüyordu. Rus ‘barış gücü’, en önemli görevlerinden biri Laçin Koridoru’ndan geçişlerin güvenliğini sağlamak olduğu hâlde müdahale etmeyince, Azerbaycan kuşatmayı sıkılaştırdı ve nihayet bölgeyi dış dünyadan tamamen kopardı. Bunun sonucunda bölge, 120 bin kişilik nüfusuyla açlık sınırına geldi; hastalar ve yaralılar için gereken ilaçlardan, ısıtma, ambulanslar ve askerî araçlar için ihtiyaç duyulan yakıttan mahrum kaldı. 

Ardından Azerbaycan bir kez daha İsrail’den silah ithal etmeye başladı, ki bu genellikle büyük bir askerî tırmanışın habercisidir. Bir habere göre (Haaretz, 13 Eylül) İsrail Azerbaycan’a Mart ayından bu yana, beşi Eylül ayının ilk yarısında olmak üzere 11 İlyuşin IL-16 dolusu silah gönderdi. Bu nakliye uçaklarının kapasitesi 40 ton. Azerbaycan Eylül başında Karabağ’ın etrafına ve Ermenistan sınırına asker yığmaya da başlamıştı. 

Savaş önce ilan edildi, sonra da senaryoya göre uygulamaya kondu. İlham Aliyev hiçbir zaman müzakere yoluyla barış istemedi; hep savaş istedi.

Soğuk ve uzun kış yaklaşırken
Karabağ’ın, Ermenicesiyle ‘Artsakh’ın dağlarında geceler soğuk olur. Kalabalık düşmanlarımız kapımıza dayandığında dostlarımız kayıplara karıştı.

Türkiye ve sunduğu muazzam askerî destek hesaba katılmadan, Azerbaycan’ın saldırganlığının anlaşılması güç olur. 2020’deki savaşta Türk askerleri doğrudan yer almıştı; Türkiye’nin cumhurbaşkanı Erdoğan bu kez de Azerbaycan’ın saldırılarını desteklediğini gizlemedi. Türkiye’nin, Ermenistan’a otuz yıldır ambargo uyguluyor olması, soykırımdan kurtuldukları için Ermenileri affetmediğini düşündürüyor insana.

Azerbaycan askerleri saldırırken Rus ‘barış gücü’ görmezden geldi. Rusya’nın liderleri, propagandacılarına, son savaşı başlatan Azerbaycan’ın yerine Ermenistan’ı suçlamalarını emredecek kadar ileri gitti. Böyle dostları olanın düşmana ihtiyacı yoktur.

Avrupa Birliği (AB), bu kafası son derece karışık yapı, geçen yıl Azerbaycan’dan petrol ve gaz ithalatını artırarak bu ülkenin elini güçlendirdi. AB’nin Rus gazına alternatif arayışına girmesiyle, 2022 yılının Temmuz ayında, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gaz ithalatını artırmak üzere Bakü’ye gitti. AB Azerbaycan’a daha da fazla petrodolar pompalamaya başladı; von der Leyen, AB ile Azerbaycan arasındaki “tüm ilişkileri ve iş birliklerini ele alırken”, Karabağ Ermenilerine yönelik olası etnik temizliği engellemeye dönük bir tane bile önkoşul ileri sürmedi. AB Putin’i, Ukrayna’yı işgal ettiği için cezalandırmak amacıyla Azerbaycan’a mali destek verdi. Karabağ’ın yok olması, reelpolitik çerçevesinde bir tali hasardan ibaretti.

ABD Başkanı Joe Biden, Osmanlı’nın 1915’te Ermenilere uyguladığı vahşeti, uzun süre tereddüt ettikten sonra, ‘soykırım’ olarak nitelendirdi. Bu olay 2021’de oldu, dolayısıyla herkesin hafızasında hâlâ canlı. Biden’ın İlham Aliyev’i karşılaşacağı yaptırımlar konusunda uyararak Karabağ’daki etnik temizliği önlemek için bol bol vakti ve fırsatı vardı. Yapmadı.
Soykırım mı? Evet. Ama görünen o ki “bir daha asla” sözü Ermenileri kapsamıyor. 

Uluslararası siyaset: Bugün ve her daim 
Ermenilerin birçok meziyeti var ama bunlar arasında siyaset becerisi bulunmuyor. Vatanseverlik sloganlarıyla dolu konuşmalar yapmayı siyaset sandılar. Ermeni aktivistler onlarca yıl ‘adalet’ aradı, soykırımdan sonra adalet mümkünmüş gibi… Ermeniler, siyaset oyununu kuralına göre, gerçek bir etki yaratacak, somut sonuç verecek şekilde oynamak yerine gerçeğin kabul edilmesi için, ‘tanıma’ için uğraştılar ve bunun sonucunda ‘sözler’ elde ettiler.

Ölümcül hata, Ermeni yetkililerin uluslararası siyasetteki değişimleri takip etmemeleriydi. Rusya’nın arabuluculuk edip uyuşmazlığı yatıştıracağına ve gerginliğin tırmanışını engelleyeceğine inandılar. Oysa Putin Rusyası, Yeltsin’in Rusya’sından farklıydı. Ermeniler, özellikle de Türkiye’nin Güney Kafkasya’ya doğrudan müdahalesinin engellenmesi konusunda Rusya’ya bel bağladılar ve bunun, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki güç dengesi açısından bir güvence oluşturduğunu düşündüler. Yanıldılar. Azerbaycan 2020’de saldırıya geçtiğinde Türkiye Ordusu da işin içine girdi, Rusya ise 44 gün boyunca hiçbir şey yapmadı; bu, Karabağ güçlerinin ve Ermenistan Ordusu’nun büyük ölçüde yok edilmesi için yeterli bir süreydi. 

Ama insana en çok acı veren şey, Ermenistan’ın siyasi seçkinlerinin süregiden aczini görmek. Ermenistan siyaseti 2018’deki ‘Kadife Devrim’den bu yana, ‘devrimci’ yeni liderleri destekleyenler ile eski düzenin taraftarları arasında kutuplaşmış durumda. Ülke içindeki bu kavga, 2020 yılında siyasetçiler sınıfının yaklaşmakta olan fırtınayı görmesini engellemişti. Savaşın ve yenilginin ardından, ulusal birlik çağrısında bulunup, Karabağ’ı –ya da ondan geri kalanları– kurtarmak amacıyla asgari müşterekler çerçevesinde birlikte çalışmak için yeni bir fırsat doğdu. 

Her siyasetçi devlet adamı değildir. Yerevan’daki siyasetçi sınıfı, iktidarıyla, muhalefetiyle, kişisel bir hâl almış iç kavgalarına o kadar gömülmüşlerdi ki, bir vatanı kaybetmekte olduklarını fark etmediler.  

Küçük devletler, küçük uluslar yalnızca bir kez hata yaparlar. Ermenilerin tarihine bakıldığında tek bir hataya bile yer olmadığı, tek bir yenilginin bile ölümcül olabildiği görülüyor.
Azerbaycan 19 Eylül’de yaralı kartal Artsakh’a saldırdığında, Ermenistan bile yardıma gelmedi.

Ve şimdi, Karabağ nüfusunun tamamı Azerbaycan Ordusu’nun elinde rehine durumunda; Azerbaycan’ın hükümdarı İlham Aliyev, bu insanların zorla ‘entegre edileceklerini’ ilan ediyor. Bunu düşündüğümde zihnime toplama kampı görüntüleri üşüşüyor. Huzur içinde uyu, dağların savaşçısı. Cesaretin ve direngen vatanseverliğin, varlığını korumana yetmedi.

(İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz)

Düşünce ve eylemde enternasyonalist ve devrimci bir militan olan Ernest Mandel’le (1923-1995)  ilgili tanıklık

20 Temmuz 2023 Perşembe, Éric TOUSSAINT  

Ernest Mandel hayatı boyunca düşünce ve eylemi birleştirmiş enternasyonalist ve devrimci bir militandı. Entelektüel anlamda, kapsamlı teorik üretimi, ekonomik ve siyasi duruma ilişkin çok sayıda analizi ve çok sayıda makalesi, Mandel’in liderliğini yaptığı Dördüncü Enternasyonal’in çok ötesinde, geniş bir militan, öğrenci, araştırmacı ve sendika, sosyal ve siyasi örgüt liderleri kuşağını etkiledi. Mandel bir örgüt inşacısıydı. Enerjisini Dördüncü Enternasyonal’i ve onun ulusal seksiyonlarını inşa etmeye adadığı kadar teorik ve siyasi eserler üretmeye de adadı. eMandel, 20. yüzyılın ikinci yarısı söz konusu olduğunda, uluslararası saygınlığa sahip birkaç Marksist entelektüelden biridir ve eylemi yaratıcı ve yenilikçi entelektüel detaylandırma ile birleştirebilen ve alışılmışın dışında yürüyebilen nadir kişilerden biridir. Aşağıda yazılanlar bir tanıklık tarzında kaleme alınmıştır.

Dördüncü Enternasyonal’in Belçika seksiyonunun liderliğine seçildiğim 1971 yılından 1995’teki ölümüne kadar Ernest Mandel ile temas halindeydim. Dördüncü Enternasyonal’in Birleşik Sekretarya (BS) olarak bilinen ve yılda birkaç kez 3-4 gün süreyle toplanan liderliğine ve yılda 5-6 gün süreyle toplanan Uluslararası Yürütme Komitesi’ne (UYK) katılmaya davet edildiğim 1980 yılından itibaren temaslar yoğunlaştı. İşbirliği 1988’den itibaren, Birleşik Sekretarya’nın toplantılarını hazırlayan ve ayda en az iki kez Paris’te toplanan daha küçük ve daimi bir organ olan Büro’nun [1] bir üyesi olduğumda yoğunlaştı. Orta Amerika’daki, özellikle Nikaragua ve El Salvador’daki ve daha geniş anlamda Meksika’dan Kolombiya’ya uzanan bölgedeki toplumsal hareketler ve devrimcilerle temasları yakından izledim. Ernest Mandel’in yaşamının son yıllarında, özellikle 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, 1991’de Sovyetler Birliği’nin sona ermesi, 1991 başında Dördüncü Enternasyonal’in 13e Dünya Kongresi’nin düzenlenmesi ve 1995’te Ernest Mandel’in ölümünden bir ay önce toplanan 14e Dünya Kongresi’nin hazırlanması ve düzenlenmesi döneminde ilişkilerimiz giderek daha düzenli ve yakın hale geldi. Bu arada, 1992 yılında Nikaragua’da birlikte bir misyonu tamamlamıştık.

Ernest Mandel (1923-1995) ile 1970 yılında 16 yaşındayken tanıştım. Belçikalı Troçkistlerin (Jeune Garde socialiste-Genç Sosyalist Muhafızlar ve Parti Wallon des Travailleurs -Valon İşçi Partisi) Belçika’da, önce ülkenin Flaman kesiminde yer alan Limburg’da, sonra da Fransızca konuşulan kesiminde yer alan Liège bölgesindeki bir kömür madencileri grevine müdahalesinin ardından, 16 yaşımdan kısa bir süre önce Dördüncü Enternasyonal’e (DE) katılmaya karar verdim. DE’ye üye olmadan önce lise mücadelelerinde, işçi grevleriyle dayanışmada, Vietnam’daki savaşa karşı harekette, Afrikalıların ABD’deki sivil haklar mücadelesiyle dayanışmada, Küba’daki devrime destekte vs. aktiftim. Ernest Mandel DE’nin Belçika seksiyonunun liderlerinden biriydi, aynı zamanda DE’nin de liderlerinden biriydi. DE’ye katılmaya karar verdiğimde bunu bilmiyordum. Bana göre, FI militanlarının 1968’de yaptıkları göz önüne alındığında, liderliğinin Paris’te olması gerekiyordu. Bu tamamen sezgiseldi. Benimle aynı yaşta olan bir arkadaşımla birlikte Haziran 1970’te DE ile tanışmak için otostopla Paris’e gitmeye karar verdim. İlk gece Seine Nehri kıyısındaki Pont Neuf’un altında yıldızların altında uyuduk. Sonra Ligue Communiste ile buluşmaya gittik. Aynı gün Paris’e giderek DE’nin adresi olan 95 rue Faubourg Saint Martin’in kapısını çaldık. Bize kapıyı açan kişi, özellikle 1929’da Türkiye’deki Prinkipo adasında sürgündeyken Lev Troçki’nin sekreterliğini yapmış olan ve bizi büyük bir coşkuyla karşılayan Pierre Frank‘tı. Kendisiyle kurduğumuz diyalog büyüleyiciydi. İki gencin DE’ye katılmak için öne çıkmasından şüphesiz çok memnun olmuştu. Ernest Mandel’in kilit liderlerden biri olduğunu ve Brüksel’de bulunduğunu bilmiyorduk, dolayısıyla DE ile tanışmak istersek gidip kapısını çalabilirdik.

Ernest Mandel’in DE’nin ‘lideri’ olarak sunulmamasına rağmen -ki bu çok olumlu bir şey- önemli bir rol oynadığını çok çabuk fark ettik. Daha sonra, DE liderliğinin kolektif bir şekilde işlediğini kendi gözlerimle görebildim. Ernest Mandel, diğer kuruluşların aksine, hiçbir zaman lider olduğunu iddia etmedi. Onun bir tür kişisel liderlik iddiasında bulunduğunu hiç görmedim. Konuşurken hiçbir zaman bir ayrıcalık ya da öncelikten faydalanmaya çalışmadı. Onun etkisi, eylemlerinin ve analize yaptığı katkının bir sonucuydu. Elbette 1970 ile 1995 yılları arasında yüzden fazla toplantıda onunla birlikte bulunmuş biri olarak bunu tereddüt etmeden söyleyebilirim.

Ernest Mandel’i ilk kez 1970 yılının Kasım ayında gördüm. Kızıl Avrupa için düzenlenen büyük bir konferansta konuşmacılardan biriydi. Bu DE örgütleri tarafından düzenlenen bir konferanstı ve o zamanlar “DE ‘nin Birleşik Sekreterliği ile bağlantılı” olarak adlandırılıyordu çünkü DE ‘nin çeşitli seksiyonları ya da Lev Troçki’nin katılımıyla 1938’de kurulan IV Enternasyonal ile devamlılık iddiasında bulunan çeşitli uluslararası örgütler vardı (bkz. Daniel Bensaid, Les Trotskysmes, PUF, Paris, 2002, 128 sayfa). Benim katıldığım ve Ernest Mandel’in lideri olduğu DE, ‘Dördüncü Enternasyonal Birleşik  Sekreterliği’ olarak görülüyordu, yani DE ‘nin iki ana bileşeni arasındaki yeniden birleşmenin sonucuydu: Avrupa’daki DE militanlarının çoğunluğu (Ernest Mandel – Pierre Frank – Livio Maitan üçlüsünün liderliğinde) ve ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi (SWP), 1963’te gerçekleşen bir yeniden birleşme [2]. Yıl 1970’ti ve Birleşik Sekreterlik Brüksel’de Kızıl Avrupa için iki günlük büyük bir konferans düzenlemişti. Fransa da dahil olmak üzere tüm Avrupa’dan 3.000’den fazla genç katıldı [3]. Ernest Mandel, Alain Krivine [4], İngiltere’de yaşayan Pakistanlı bir militan olan Tarık Ali ve İtalya’dan Livio Maitan gibi diğer konuşmacılarla birlikte çok mücadeleci konuşmalar yaptı ve benim gibi 16 yaşında biri için bu bana çok fazla inanç ve coşku verdi.

Ernest Mandel’i de onu okuyarak tanıdım. Dediğim gibi, 1970 yazında DE ‘ye katıldım ve Mandel’in çalışmalarını okumaya başladım. Ondan önce, 1956’da kurulmasına yardım ettiği haftalık La Gauche dergisindebirkaç makalesini okumuştum. Hem analiz hem de pratik açısından beni DE ‘ye katılmaya ikna eden şey, özellikle de Belçikalı Troçkistlerin madencilerin grevine ve ABD’nin Vietnam’a müdahalesine karşı mücadeleye müdahalesi, Ernest Mandel’in “Dünya Devriminin Yeni Yükselişi” başlıklı bir metniydi. Bu metin, Nisan 1969’da İtalya’da düzenlenen Dördüncü Enternasyonal’in 9e Dünya Kongresi tarafından kabul edildi. Ernest Mandel’in giriş raporuna buradan ulaşabilirsiniz. Bu metin dünya devriminin üç sektörünün diyalektiğini vurguluyordu. Bu metin 1968’de olanları, yani Avrupa’nın geri kalanında yankıları olan Fransa’da olanları, aynı zamanda 1968 Prag Baharı ile Çekoslovakya’da olanları ve 30-31 Ocak 1968 gecesi Vietnamlı devrimcilerin Güney’in başkenti Saygon’u geçici olarak ele geçirmeyi başardıkları Tet Taarruzu’nu (1975’te ABD’nin tam yenilgisini öngörerek) dikkate alıyordu. Bu metin, dünya devriminin üç sektöründeki (en sanayileşmiş kapitalist ülkeler, Doğu bloğu ülkeleri ve Üçüncü Dünya ülkeleri) mücadelelerin ve güç ilişkilerinin durumunu analiz etmiş ve bu üç sektörün birbiriyle bağlantılı olduğunu göstermiştir. Mayıs ’68, 1968 yılı ve 1969-1970 yıllarında yaşananlar, DE ‘nin temel metninde ne olduğunun ve bu enternasyonalin nasıl bir müdahalede bulunmak istediğinin açık bir göstergesiydi.

Ve 1970 yılında beni asıl etkileyen Traité d’économie marxiste’i [5-türkçede Marksit Ekonomi El Kitabı] okumak oldu. Dört ciltlik ciltsiz baskıyı 1970’in sonunda, okulun Noel tatili sırasında yuttum. Kısa bir süre sonra Ernest Mandel’in bir başka kitabını hevesle okudum: 1967 yılında Maspero tarafından yayınlanan La formation de la pensée économique de Karl Marx [MarxIn İktisadi Düşüncesinin Oluşumu, Yazın yay.]. Bu çok erken görünebilir ama Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunu13 yaşındayken, 1967’de okudum ve o yıldan itibaren devrimler ve özellikle Çin devrimi üzerine çeşitli kitaplar okumaya başladım, özellikle 1967’de Etoile rouge sur la Chine (Stock tarafından 1964’te yayınlandı ve köy kütüphanemden ödünç alındı) ve 1968’de Edgar Snow‘un La Chine en marche kitabını. Aynı zamanda Mao’nun Çin‘ini de okudum. K.S. Karol tarafından 1966‘da yazılan L’autre communism. Dördüncü Enternasyonal’e katıldıktan sonra, Haziran-Temmuz 1971’de Leon Troçki’nin Rus Devrimi Tarihi‘ni okudum. Bu kitap üzerimde derin bir etki bıraktı ve yazarının devrimci süreçleri analiz etme konusundaki muazzam kapasitesine beni ikna etti.

1971 yılında DE ‘nin yeni Belçika seksiyonuna derinlemesine dahil oldum. Aslında Haziran 1970’te, DE üyeleri tarafından yönetilen ve 1964 sonu/ 1965 başında Belçika devletinin baskıcı bir şekilde güçlenmesini destekleyen Belçika Sosyalist Partisi’nden kopan Genç Sosyalist Muhafızlar (JGS) adlı bir gençlik örgütüne katılmıştım. JGS 1968-1969 yılları arasında kendisini devrimci bir gençlik örgütü olarak gördü. Dördüncü Enternasyonal’e sempati duyan bir örgüt statüsüne sahipti. Örgüt 1968’de başlayan gençlik isyanları sırasında önemli ölçüde büyüdü ve çeşitli Belçika kentlerinde 150 ya da 200 genci bünyesine kattı. Bunlar kendi topluluklarında, genellikle üniversitelerde ya da benim gibi okul çocukları arasında, ama aynı zamanda işçi sınıfı topluluklarında önemli bir rol oynayan militanlardı. 1970 yılında bu örgüt, Sosyalist İşçi Konfederasyonu’nda örgütlü olan eski kuşakla birleşme sürecindeydi. Ernest Mandel elbette eski kuşağa mensuptu. Kendisi 1923 doğumluydu, yani 47 yaşındaydı, yaşlı değildi ama benim gibi 16-17 yaşlarındaki gençler için Mandel bir yaşlı ve eski kuşağın bir temsilcisiydi. Bu kuşak 1940-1945 yılları arasında Nazi işgali sırasında büyük mücadele vermiş ve Belçika Sosyalist Partisi ve gençlik örgütü içinde sol kanat hareketinde aktif olmuş bir kuşaktı. Bu nedenle JGS, fabrikalarda, özellikle de benim memleketim Liège’de çelik endüstrisinde geniş bir işçi sınıfı varlığına sahip olan eski üyelerin örgütüyle birleşme sürecine girmişti. 1970 sonunda Gent’te yapılan ve birleşmeyi onaylayan son JGS kongresine katıldım [6]. Mayıs 1971’de birleşme kongresi, FI’nin yeni Belçika seksiyonu için çok önemli bir üs olan Liège’de gerçekleşti. Dolayısıyla Ligue révolutionnaire des travailleurs (LRT), JGS’nin Confédération socialiste des travailleurs ile birleşmesinden doğdu ve üç örgütü bir araya getirdi: Valonya’da Parti Wallon des Travailleurs; Brüksel’de Union de la Gauche Socialiste ve Flanders’de Revolutionaire Socialisten, gazeteleri De Socialistische Stem (daha sonra Rood oldu). Mayıs 1971’de birleşme kongresi gerçekleşti. Ernest Mandel bu birleşme kongresinde aktif olarak yer aldı. Dördüncü Enternasyonal’in Fransız seksiyonu Ligue Communiste’den Alain Krivine ve Dördüncü Enternasyonal’in İtalyan seksiyonu Groupes Communistes Révolutionnaires’in ve Dördüncü Enternasyonal’in birleşik sekretaryasının üyesi Livio Maitan gibi uluslararası delegeler de vardı. Geniş bir sanayi işçisi tabanına ve Flamanca, Brüksel ve Fransızca konuşulan üniversitelerin yanı sıra ortaokullarda da iyi bir varlığa sahip yaklaşık 350 kişilik (hatta yaklaşık 500 kişi olduğumuzu söyleyebiliriz) bir örgüttük. En genç üye olarak Merkez Komite’ye seçildim. Henüz 17 yaşında bile değildim. Sanırım 30’dan biraz fazla üye vardı. Aralarında 1960-1961 kışındaki büyük grevden sonra katılan sanayi işçileri de vardı. Ernest Mandel gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan önce IV’e katılmış ve Direniş’te yer almış yoldaşlar da vardı: Emile Van Ceulen (1916-1987), 1933’te Troçkist örgüte katılmış eski bir deri işçisi, René Groslambert, eski bir matbaacı, Pierre Legrève (1916-2004), 1933’ten beri Troçkist örgütün üyesi, 1965’ten 1968’e kadar Sosyalist Sol Birliği’nden milletvekili seçilmiş bir öğretmen, Cezayir devrimini desteklemek [7] ve Fas’taki siyasi tutuklularla dayanışma konusunda çok aktif. Liège’deki çelik endüstrisinde ve Charleroi ve Mons’daki cam endüstrisinde kilit rol oynayan sanayi işçileri vardı. Ayrıca tanınmış entelektüeller de vardı. Ernest Mandel’in yanı sıra, örneğin 1969 yılında Parisli yayıncı Maspero ile Le sionisme contre Israël (İsrail’e karşı Siyonizm) başlıklı dikkate değer ve cesur bir kitap yayınlayan avukat Nathan Weinstock da vardı. Ve o kongreden 15 gün ya da üç hafta sonra toplanan MK beni Siyasi Büro’ya seçti. Bundan bahsediyorum çünkü Ernest Mandel ve eşi, DE’da önemli bir rol oynayan Alman Gisela Scholz (1935-1982) ile ilk kez Siyasi Büro’da doğrudan temas kurdum. 1971’de Mandel 48 yaşındaydı, kız arkadaşı ise on iki yaş daha gençti ve Kızıl Rudi olarak bilinen Rudi Dutschke’nin (1940-1979) [8] arkadaşı olan Alman devrimci solu kuşağına mensuptu.

Bu siyasi büro, EM nesline kıyasla çok sayıda genç aktivist içeriyordu. Bu genç kuşağın kilit isimleri arasında François Vercammen, Eric Corijn, Denis Horman ve Jan Vankerkhoven vardı. Kırklı yaşlarında kadınlar da vardı: Liège’li avukat Mathé Lambert, Brüksel’li gazeteci Doudou Neyens, vs. Ayrıca ürolog Jacques Leemans da vardı. François Vercammen (1944-2015) ve Eric Corijn (1947- ) benden yaklaşık on yaş büyüktü ve 17 yaşındayken 27 yaşındaki biriyle karşı karşıya geldiğinizde, onlar ‘yaşlı’ oluyordu. Tıpkı 36 yaşındaki Gisela’nın benim için ‘yaşlı’ olduğu gibi. Dolayısıyla 3-4 farklı siyasi neslin bulunduğu bir bir Siyasi Büromuz ve MK’mız vardı ve Ernest Mandel’i orada daha iyi tanıdım. Siyasi Büro her Cumartesi Brüksel’de toplanırdı. Sadece tarihsel ve politik bilgisini, Traité d’économie marxiste (Marksist Ekonomi Üzerine Bir İnceleme-marksit ekonomi el kitabı) gibi bir kitapla yaptığı teorik katkıyı değil, aynı zamanda tam bir gelişim içinde olan, nüfusun tüm kesimlerinin, sanayi işçi sınıfının, kamu hizmetlerinin ve gençlerin radikalleştiği koşullarla ve radikal eylem yöntemleriyle karşı karşıya olan bir örgütün yönetim organındaki davranışlarını da takdir ettim.

Mayıs 68’in ardından DE örgütleri polis baskısına karşı kendilerini savunabildiler, dolayısıyla buna hazırlıklıydılar. Öz savunma için bir kapasite geliştirmiştik. Ayrıca belirli zamanlarda emperyalizmin çok açık sembollerine, örneğin ABD’ye ve onun Vietnam’daki iğrenç rolüne karşı eylemlere katılmaya da hazırdık. 1970’te Vietnam Amerikan bombaları altındaydı, napalm yaygın olarak kullanılıyordu, ama aynı zamanda Franco diktatörlüğünün sembollerine, Yunan albaylar cuntasının sembollerine karşı da harekete geçtik. 1970, 1971’den bahsediyorum, yani Franco’nun İspanya’sı hala mevcuttu ve bir İspanyol topluluğu vardı, Birçoğu cumhuriyetçi ya da cumhuriyetçilerin çocukları olan bu kişiler 1936-1939 yılları arasında Franco rejiminin kurbanı olarak İspanya’yı terk etmişlerdi. Ayrıca özellikle maden işçileri arasında Yunan albayların rejimine karşı çıkan bir Yunan topluluğu da vardı. 1960’ların sonunda Arjantin’de büyük bir gerilla örgütü IV.Enternasyonal’e’ye katıldı: başlangıçta PRT Combatiente (Savaşan PRT) olarak bilinen Devrimci İşçi Partisi-Halkın Devrimci Ordusu (PRT-ERP). Bu çok güçlü bir örgüttü ve Guevara ve Castro’nun, Vietnamlı devrimcilerin ve Çin devriminin çizgisini savunurken Dördüncü Enternasyonal’in de üyesiydi . PRT-ERP’nin başlıca lideri Mario Roberto Santucho‘ydu (1936-1976). Mayıs 1968’de Paris’te bulunmuş ve daha sonra Komünist Lig’e dönüşecek olan Devrimci Komünist Gençlik’e katılmıştı. Mario Roberto Santucho 1972 yılının dördüncü çeyreğinde Ernest Mandel (Mandel’in Brüksel’deki evinde), Daniel Bensaïd ve Hubert Krivine ile uzun bir toplantı yaptı. Dört ay önce Patagonya’daki Rawson hapishanesinden kaçmış olan Santucho, silahlı mücadelenin liderliğini sürdürmek üzere Arjantin’e dönmek üzereydi [9]. Bu toplantı sırasında katılımcılar silahlı mücadelenin nasıl yönetileceği konusunda büyük görüş ayrılıkları olduğunu belirttiler ve Ekim 1973’te PRT-ERP Dördüncü Enternasyonal’den ayrıldığını açıkladı.

Katıldığım eylem türüne bir örnek: Nisan 1970’te Brüksel’de Vietnam’daki savaşı, NATO’yu ve nükleer silahları protesto etmek için büyük bir gösteri vardı. Sanırım 6.000 ila 7.000 arasında gösterici vardı ve Troçkist gençlik örgütü JGS, gösterinin bir bölümünü resmi gösteri güzergahının dışına çıkmaya, Brüksel’deki Gare du Nord’u işgal etmeye ve NATO’nun eylemini kınamak için NATO karargahının bulunduğu binalara trenle mümkün olduğunca yaklaşmaya ikna etmeye karar vermişti. Nisan 1970’te henüz 16 yaşında değildim ama JGS’nin faaliyetlerine, özellikle de örgütün kömür madencilerinin mücadelesine müdahalesinin ardından katılmaya başlamıştım. Liège bölgesindeki bir kömür madeni köyünde yaşıyordum. Bu patlamaya katılan birkaç yüz kişiydik, hatta belki de 1.000 kişi. Sonunda NATO karargahına kadar ulaşamadık ama çok yaklaşmıştık ve demiryolu raylarını terk ettiğimizde baskı güçleri tarafından ciddi şekilde bastırıldık. Kaşından yaralanan başka bir gence yardım ederken – oldukça fazla kan kaybediyordu – jandarma tarafından şiddetli bir şekilde coplandım ve ardından tutuklanarak bir polis karakoluna götürüldüm. Son olarak, izinsiz bir gösteriye katıldığım için tutuklanmama ve saatlerce sorgulanmama rağmen, o sırada 16 yaşında olmadığım için hakkımda dava açılmadı. O dönemde 16 yaşından küçük bir gencin bu tür bir “suç” nedeniyle yargılanması mümkün değildi. Jandarmalar beni meslektaşlarından birine vurmak ve yaralamakla suçlamış olsalar da, ki bu tamamen gerçek dışıdır, mahkumiyetten kurtuldum. Benim için bu olay, sorgulandığınızda polisle nasıl başa çıkacağımı ve basit bir tutum benimsemeyi öğretti: beyan edecek bir şeyim olmadığına dair bir ifade imzalamak. Kovuşturmadan kaçınmaya çalışırken bu çok önemlidir. Bu deneyimden bahsediyorum çünkü Ernest Mandel’in biyografisini okurken [10], Nisan 1970’te 35 yaşında olan Gisela Scholz’un bu taşmanın ve Vietnam’daki savaşa karşı gösterinin organizatörlerinden biri olduğunu ve ne yazık ki NATO karargahına kadar gidememiş olsak da bu zorlu eylemi organize etme becerimizden çok memnun olduğunu öğrendim. Gisela Scholtz o dönemde yoldaşlarından birine yazdığı mektupta bir yıl önce Brüksel’de gerçekleşen benzer bir eylemi şöyle yorumluyordu: “Sonra atlar, tanklar, her şey harekete geçti. (…) Elimizden geldiğince sıkı savaştık ve sadece birkaçımızın yaralanmış olmasından gurur duyuyoruz. En fazla 40 kişi hafif, bir kişi de ağır yaralandı (…) İki jandarma beni bir arabanın üzerine fırlattı ama neyse ki düşüşümü yavaşlatabildim”. [11]

Ernest Mandel ile ilişkim ve baskı ve güvenlik meseleleri hakkında önemli bir anekdot. Eylül ya da Ekim 1973’te, Belçika seksiyonunun güvenliğiyle ilgili soruları yanıtlamak üzere Brüksel’e, IV. Enternasyonal’in eski bir militanına ait bir eve çağrıldım. Toplantıda Ernest Mandel ve Hubert Krivine de vardı. Konu neydi? Mandel ve Krivine bana uyuşturucu kullanıp satarak örgütü tehlikeye atıp atmadığımı sordular. Onlara öyle bir şey yapmadığımı söyledim ve her şey çok düzgün gitti, en ufak bir rahatsızlık ya da gerginlik belirtisi yoktu.

Mandel ve Krivine, Arjantin’de PRT-ERP’nin yönetimi, Fransa’da Ligue communiste’in Haziran 1973’te yasaklanması, IV. Enternasyonal’in genişletilmesi gibi ciddi konularla meşgulken beni gizli bir yerde toplantıya çağırmayı nasıl başardılar? Açıklamam şöyle: 1972’den itibaren Belçika polisinin hedefindeydim. Bu doğrudan LRT’nin liderliğine dahil olmamla ilgiliydi. Şubat 1972’de, Liège Üniversitesi’nin akademik salonunda, Sosyalist Adalet ve Hükümet Bakanı Alfons Vranckx’ın [12] engelleme kararına rağmen IRA’nın (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) bir temsilcisine söz verdiğimiz bir LRT konferansına başkanlık etmiştim. LRT beş büyük üniversite kentinde beş toplantı düzenledi ve her seferinde polis ertesi gün başka bir kentte yeniden ortaya çıkan İrlandalı yoldaşı tutuklamayı başaramadı [13]. Liège’de 500’den fazla kişi vardı. Gençlerden oluşan bir çete tarafından aşağılandığını hisseden ve bize, özellikle de bana çok kızgın olan polisin etkileyici müdahalesine rağmen İrlandalı yoldaşı tutuklamaktan kurtulmayı başardık. Eylül 1972’de, 18 yaşıma girdikten birkaç hafta sonra, Liège’deki Adli Polise çağrıldım. Beni kabul eden adli polis memuru beni reşit olmayan birine tecavüz etmekten yargılamakla tehdit etti. Bu çok basitti: Yaşımdan birkaç ay küçük bir kızla ilişkim vardı ve seks yapıyorduk. Yaşım 18’e geldiğinde, reşit olmayan birinin rızası olamayacağı için ‘otomatik olarak’ reşit olmayan birine tecavüz etmekten potansiyel olarak suçluydum. İtiraz ettiğimde, adli polis memuru bana savcılığın beni çağırıp hakkımda tecavüz davası açmasını istediğini çünkü LRT’nin siyasi bürosuna ve devlet güvenliğini tehlikeye atan örgütler olarak kabul edilen Uluslararası Kızıl Haç yönetimine üye olduğumu söyledi. Memur, bu iki örgüt hakkında gizli bilgi vermek için işbirliği yaparsam tecavüz suçlamasının düşeceğini söyledi. Muhbir olmayı reddettim ve ofisinden çıktığımda çok öfkelendi, beni tehdit etti ve üzerimi çizeceğini söyledi (sic!). Ertesi gün polis bizi korkutmak için önce kardeşimin evine, sonra ailemin evine ve daha sonra da bir gazeteci arkadaşımın evine geldi. Bu olayı 22 Eylül 1972 tarihli La Gauche gazetesinin 3. sayfasında yazdım. Özel hayatın gizliliğinin ihlali nedeniyle şikayette bulundum ve adli polis beni bir daha hiç çağırmadı. Avukatlarım maddi tazminat istememek gibi bir hata yaptı ve bu da savcılığın şikayetimi takip etmemesine neden oldu. 1972 sonu – 1973 başında çok güçlü bir lise hareketinin lideri ve sözcüsü oldum. Polis rakamlarına göre 160.000 ortaokul öğrencisi greve gitti ve 18 yaşından itibaren askerlik yapmalarını zorunlu kılan bir plana karşı ülke çapında gösteri yaptı. Belçika’dan birkaç ay sonra, aynı türden bir önlem Fransa’da (Debré yasasına karşı hareket olarak bilinen) büyük bir protesto hareketine yol açtı. Hükümet ve Milli Savunma Bakanı LRT’yi lise öğrencilerini manipüle etmekle suçladı. LRT’nin diğer üyeleriyle birlikte hareketteki rolüm göz önüne alındığında, polisin bana sorun çıkarma arzusu güçlendi. 1973 baharında, LRT ile hiçbir ilgisi olmayan yaşlı bir arkadaşımdan polisin beni uyuşturucu satıcılığından ihbar ettirmeye çalıştığını öğrendim. Bu arkadaşım bana kendisinin bir polis muhbiri olduğunu söyledi. Bana polisin kendisine aleyhimde tanıklık ettirmeye çalıştığını söyledi. Tutuklamalar sırasında polisin uyuşturucu kullanırken yakalanan ve geçici olarak cezaevinde tutulan gençlere fotoğrafımı göstererek beni uyuşturucu satıcısı olarak ihbar etmelerini sağladığını da sözlerine ekledi. LRT’nin bir üyesi sosyal hizmet uzmanıydı ve cezaevindeki sorgulamalara katılıyordu. Kaçakçıların arasında benim fotoğrafımı görünce, gerçekten de örgütü tehlikeye attığıma ve belki de kendimin de bir kaçakçı olduğuna inandı. Bu bilgiyi bana söylemeden örgüte iletti. Bu yüzden Ernest Mandel ve Hubert Krivine’e hesap vermek zorunda kaldım. Bana karşı asılsız suçlamalarda bulunulmasına rağmen Ernest ve Hubert’in bana karşı çok iyi davrandıklarını düşünüyorum. Daha sonra polis, özellikle de BSR (Brigade de Sécurité et de Recherche), kendilerine LRT ve Dördüncü Enternasyonal hakkında bilgi vermem koşuluyla bölgemdeki neo-Nazi gruplar hakkında gizli bilgiler sunarak beni tekrar muhbir yapmaya çalıştı. Sonra vazgeçtiler ama beni sürekli gözlerinin önünde tuttular. Bunu takip eden çeşitli olayları özetlemek çok uzun sürer.

Sosyalist Adalet Bakanı Alphons Vrankx‘ın 1965 yılında Belçika Sosyalist Partisi’nden ihraç edilen Troçkistlere karşı kin beslediği ve özellikle de güvenlik servisleri arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla ABD’ye yaptığı ziyaretler sırasında Nixon yönetimi tarafından aşırı sol örgütler ile uyuşturucu kaçakçılığı arasında bir bağlantı olduğuna ikna edildiği unutulmamalıdır.

 Marksist Ekonomi Üzerine Bir İnceleme

Traité d’économie marxiste kitabının o dönemde “Marksist” ya da “komünist” düşünceye hakim olan Marksist iktisat üzerine incelemelere, yani Sovyetler Birliği’nden çıkan ya da Pekin’de üretilen, hem dogmatik hem de düşünce ve yöntem açısından zayıf olan politik iktisat metinlerine ya da el kitaplarına bir alternatif olduğunu vurgulamak gerçekten önemlidir. 1962-1963 yıllarında yayınlanan Traité d’économie marxiste (Marksist İktisat Üzerine İnceleme) genetik bir yaklaşım benimsiyordu, yani insanlık tarihini bilinen en eski aşamalarından itibaren ele alıyor ve insan ilişkilerinin evrimini ve insanlığın farklı noktalarında farklı toplumların ekonomisinin nasıl inşa edildiğini görmeye çalışıyordu. Eleştirel Marksistler için, ilkel komünizmden köleci topluma, oradan feodalizme ve küçük ölçekli pazar üretimine geçerek kapitalizme ve nihayet sosyalizme, hatta komünizme varan tüm toplumların geçtiği 5 ya da 6 aşama olmadığı çok açıktır. Tüm toplumların geçtiği bu aşamalar fikri, Mandel’in genişlettiği Marx’ın düşüncesine yabancıdır. Bu durum Marx’ın 1850-1860 yılları arasındaki çalışmalarında, Grundrisse‘de ve özellikle Vera Zassoulitch ile 1881’de yaptığı yazışmalar olmak üzere Marx’ın diğer çalışmalarında açıkça görülmektedir. Ernest Mandel’in çalışması, Marksizmin o zamana kadar uygulanma biçiminden kesin bir ayrılıştır. Elbette tek değildi, ama aynı yaklaşımı izleyen çok fazla kişi yoktu ve sonuç olarak, bütün bir kuşak için, benden önceki kuşak, yani 1963-1964’ten 1968’e kadar olan kuşak için çok önemli bir yankı uyandırdı. Ben 1968 kuşağına, devrimi yeniden gündeme getiren büyük eylemleri deneyimleyecek kadar şanslı bir kuşağa aitim. Bu kuşak, kendisinden öncekiler gibi, etrafımızdaki toplumu anlamaya çalışmak, kapitalizmi yok etmek ve her türlü baskıdan arınmış bir toplum inşa etmek için Marksizme daldı. Kapitalizmi yok etmek için onun tam olarak nasıl işlediğini anlamamız gerekiyordu ve Ernest Mandel bu konuda pek çok aktiviste yardımcı oldu. Marksist Ekonomi El Kitabı’nın son  bölümünde, sosyalizme geçiş sürecindeki toplumları analiz ederek, “reel sosyalizmin” ve Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa gibi toplumların gerçekliğini, sosyalizme geçiş sürecindeki bir toplumun herhangi bir kapitalist restorasyon olmaksızın bürokrasi diktatörlüğüne dönüşmesini anlamaya ve başkalarının anlamasına yardımcı olmaya çalıştı. Üçüncü ciltte, 1950’lerin ve 1960’ların kapitalist toplumunu, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen ve ‘Şanlı Otuzlar’ olarak sunulan büyük ekonomik büyüme döneminden miras kalan toplumu anlamamızı sağlamaya çalıştı ve başardı. Mandel, İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist toplumun özelliklerini ve çelişkilerini ortaya koyarak, krizlerin kapitalist toplumun değişmez bir özelliği olduğunu ve kapitalizmi aşma perspektifini ve devrimci bir çözümü gerektirdiğini gösteriyor. Mandel’in eserindeki Markissit Ekonomi El Kitabı hakkında daha fazla bilgi edinmek için Jan Willem Stutje’nin Ernest Mandel biyografisinin 5. bölümünü, 153 ila 169. sayfaları okumanızı tavsiye ederim.

Ernest Mandel ile 1971 yılında Belçika liderliğinin bir üyesi olarak tanıştığımda, her hafta 1.000 öğrenciye ders vermek üzere gittiği Berlin Hür Üniversitesi’nde ders veriyordu [14]. Almanca yazdığı ve savunduğu doktora tezini yeni bitirmişti. Bunu 1971 yazında LRT’nin siyasi bürosunun bir toplantısında bize coşkuyla duyurduğunu çok net hatırlıyorum. Sonuç, 1976 yılında Le troisième âge du capitalisme adıyla Fransızca olarak yayınlanan bir kitap oldu (Almanca baskısı 1972 yılında Spätkapitalismus adıyla yayınlandı-Geç Kapitalizm). Ernest Mandel entelektüel gücünün doruğundaydı. Gördüğümüz gibi çok sayıda bağlantıya sahipti ve çok çalışıyordu. Aynı zamanda Vrije Universiteit Brussel’de (Brüksel Özgür Üniversitesi, Hollandaca konuşulan sektör) siyaset bilimi profesörüydü. Okuma, yazma ve eylem açısından her gün saatlerce çalışıyordu.

 Ernest Mandel’in sendikalar üzerindeki etkisi

Sendika dünyasında, işçi dünyasında ve genç öğrenciler arasında yankı buldu. İşçi dünyasında, özellikle de Belçika’da, etkisi 1950’lere kadar uzanmaktadır, çünkü sosyalist, komünist ve Troçkist militanları bir araya getiren sendikacılığın radikal kanadının, yani bir milyondan fazla üyesi olan Fédération générale du travail de Belgique’in (FGTB) başlıca Belçikalı sendika lideri André Renard‘ın yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. 1954 ve 1956 yıllarında düzenlenen Holdingler ve Ekonomik Demokrasi konulu iki kongrede anti-kapitalist yapısal reformlar fikri ortaya atıldı [15]. Mandel ilham verenlerden biriydi. André Renard için çok sayıda belge hazırladı ve fabrikalarda ve sendika şubelerinde çok sayıda konferans vermek ve sendika kongrelerinde konuşmak üzere davet edildi. Görünüşte karmaşık olan şeyleri basit ve anlaşılır bir şekilde aktarma konusunda büyük bir yeteneğe sahipti. Aynı zamanda dinleyicilerine gerçekliği değiştirmek için harekete geçmenin gerekli olduğunu gösterme yeteneğine de sahipti ve bu nedenle çok uluslu bir şirkette mücadele etmek için bir sendika delegasyonu olarak ne yapılması gerektiği, diğer fabrika merkezlerindeki işçilerle nasıl temas kurulacağı, nasıl iletişim kurulacağı ve ortak eylemlerin nasıl gerçekleştirileceği gibi örnekleri sıklıkla kullandı. Ve öz-örgütlenme ve işçilerin kontrolü meselesi kesinlikle merkezdeydi [Luc, Liège’li uluslararası üne sahip film yapımcıları haline gelen iki Dardenne kardeşten biri, özellikle Rosetta filmiyle Cannes’da iki kez Altın Palmiye kazandı. Jean-Luc Dardenne ve ben Liège Üniversitesi’nde Ernest Mandel’in öğrencisi olduk.]

 Ernest Mandel diğer Marksist entelektüellerle geniş kitleler önünde tartışıyor

Ernest Mandel’in 1967’den 70’lerin sonuna kadar olan dönemdeki müdahalelerinin yankısı vurgulanmalıdır. EM’nin yazılarıyla bir yankı uyandırdığını belirtmek önemlidir. Perry Anderson, Ernst Bloch, Herbert Marcuse, Roman Rosdolsky, Lucien Goldman ve Jean-Paul Sartre gibi büyük Marksist yazarlarla tartıştı. Charles Bettelheim, Jean Ellenstein ve Louis Althusser gibi Fransız Komünist Partisi’nin önde gelen tarihçileri, ekonomistleri ve filozoflarıyla kamuya açık tartışmalar yaptı. Ve 1967’den 1970’lerin sonuna kadar bazı toplantılarda konuştuğunda, varlığı duyurulduğunda, 1.000, 2.000, 2.500, 3.000 kişi katılıyordu. Bu durum 1967-68 yıllarında Almanya’da da geçerliydi. Almanya’da 1988-89’da Gregor Gysi gibi eleştirel komünist liderlerle Berlin’de 3.000, 4.000 kişinin katıldığı tartışmalarla çok önemli bir şekilde tekrar gerçekleşti ve Mayıs 68 döneminden bahsediyorsak, 9 Mayıs’ta, barikatların kurulduğu akşam, Paris’te JCR tarafından düzenlenen 2.500 kişinin katıldığı büyük bir toplantı, 71’de Paris Komünü’nün yüzüncü yıldönümü anması için Père Lachaise yakınlarında yapılan bir konuşma, yaklaşık 15.000, 20.000 kişi olmalıydı; Karanfil Devrimi’nden hemen sonra, 74-75’te Portekiz’de 2.000 ya da 2.500 kişinin katıldığı toplantılar; Franco rejiminin düşmesinden sonra İspanya’da yine 2.000 ya da 3.000 kişinin katıldığı toplantılar; Kasım 1970’te Brüksel Özgür Üniversitesi’nde Kızıl Avrupa için bahsettiğim büyük toplantı, DE’nin Avrupa toplantısıydı ve 3.500 kişi katılmıştı. Yani Mandel radikalleşmiş öncü içinde kitlesel yankısı olan bir konuşmacıydı ve hem öğrencilere hem de işçilere hitap edebiliyordu. Almanca, Fransızca ve Hollandaca biliyordu ama İspanya ve Latin Amerika’da İspanyolca, Portekiz’de Portuñol (Portekizce ve İspanyolca karışımı) ve İtalya’ya gittiğinde İtalyanca konuşmalar yapmaktan çekinmedi. Halka açık konuşmalarında büyük bir analitik gücü, etkileyici bir analiz, mesaj ve enerji aktarma yeteneği ile birleştirdi ve her seferinde anti-kapitalizm, enternasyonalizm ve özgürleştirici ve devrimci bir proje çağrısında bulundu.

 Dördüncü Enternasyonal

Ernest Mandel savaştan hemen önce, 1939 yılında, on beş ya da on altı yaşındayken DE’ye katıldı. Alman işgalinin başından itibaren Direniş’te yer aldı ve Naziler tarafından üç kez tutuklandı. İkinci kez tutuklandığında, 29 Mart 1944’te Liège’de çelik işçilerine bildiri dağıtıyordu. Alman ordusu tarafından tutuklandı, Liège’deki St Léonard hapishanesinde mahkemeye çıkarıldı ve yıllarca ağır işlerde çalışmaya mahkum edildi. Gestapo tarafından değil de bir siyasi direniş savaşçısı olarak Alman ordusu tarafından mahkum edildiği için yeterince ‘şanslıydı’. Gestapo tarafından mahkum edilmiş olsaydı, ya bir imha kampına gönderilecek ya da oracıkta idam edilecekti. Haziran 1944’ün başında Almanya’ya sürgün edildi, hapsedildiği ilk hapishanelerden birinden, biri eski Sosyalist Parti üyesi, diğeri eski Komünist Parti üyesi olan iki gardiyanın sempatisini kazanma becerisi sayesinde kaçtı. Kısa sürede yeniden yakalandı ve farklı kamplara nakledildi. Nazi Almanyası’ndaki altı kampta art arda hapsedildi. Hapsedildiği kampta Mart 1945’te Amerikan ordusu tarafından serbest bırakıldı. Hapsedildiği kampların listesi Alman arşivlerinde bulunmaktadır ve Jan Willem Stutje’nin biyografisinde yer almaktadır [18].

Ernest Mandel, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren DE’nin liderlerinden biri haline geldi. İşgal sırasında ve ikinci kez tutuklanmasından önce, DE’nin Belçikalı ve Fransız delegeleri Şubat 1944’te Belçika’nın Ardennes bölgesindeki St Hubert’te bir çiftlikte bir araya gelerek DE’yi yeniden başlatmak için ilk gizli Avrupa konferansında yer aldı. Daha sonra kurtuluştan sonra DE’nin yeniden canlandırılmasında yer aldı. Burada Michel Pablo ile birlikte DE’nin en önemli liderlerinden biri haline geldi. Kurtuluş sırasında 23 yaşındaydı. 1940-50’lerden 1960’ların başına kadar DE’nin lideri olarak oynadığı rol hem çok önemli hem de ihtiyatlıydı. Traité d’économie marxiste adlı kitabınınyayınlanmasıyla Marksist bir iktisatçı olarak tanındı, Fransızca yayınlanan haftalık Belçika gazetesi La Gauche’unkurucusuydu, sosyalist Le Peuple gazetesinde gazetecilik yaptı ve ardından Liège sendikasının gazetesi FGTB la Wallonie‘degazeteciliğe başladı. 1960’ların sonunda ve 1960’ların ortasında Belçika Sosyalist Partisi’nden ihraç edilmesinin ardından, Mayıs 1968’in ardından DE’nin lideri olarak kamuoyunun dikkatini çekti ve bu nedenle, uluslararası öğrenci ve devrimci işçi hareketindeki rolü göz önüne alındığında, Fransız topraklarına girmesini yasaklayan Fransız hükümeti ve Amerika Birleşik Devletleri, İsviçre, Almanya ve Avustralya hükümetleri de dahil olmak üzere çeşitli hükümetler tarafından çeşitli ülkelere girişi yasaklandı. Almanya örneğinde, bu özellikle skandaldır çünkü Nazilere karşı direnmişti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman yetkililer tarafından Nazi karşıtı direnişe katıldığı için madalya ile ödüllendirilmişti, ancak doktora tezi olmasına ve Nazi karşıtı Alman entelektüelleri ve tabii ki öğrenci hareketi bu yasağı protesto etmesine ve kaldırılmasını talep etmesine rağmen Alman topraklarına girmesi yasaklandı. Alman Sosyalist Şansölyesi Helmut Schmidt Liège Üniversitesi’ne geldiğinde Ernest Mandel’in benden Liège’de konuşma yapmamı istediğini hatırlıyorum. Alman topraklarına girişinin yasaklanmasını kamuoyu önünde protesto etmek için konuşma yapmamı istemişti. Bu yasaklar onun sınırları geçmesini engellemedi. Ernest Mandel çok seyahat etti ve Fransa’daki yasağına rağmen çok düzenli olarak sınırı geçti ve özellikle de Ligue communiste ve Lutte ouvrière tarafından Mayıs 1971’de düzenlenen Paris Komünü anma törenine binlerce Fransız gösterici gibi gelişini çok iyi hatırlıyorum. On ya da on beş bin gösterici vardı ve Ernest Mandel konuşmasını yapmak üzere Alain Krivine’in ikiz kardeşi Hubert Krivine’in kullandığı bir motosikletin arkasında geldi. Bazen Fransız yetkililer tarafından tutuklanıp Belçika’ya geri götürülüyordu ve Hollandalı biyografi yazarının anlattığına göre, bir keresinde Roissy Charles de Gaulle havaalanına vardığında Belçika’ya sınır dışı edildiğinde, aynı gün Brüksel’den Paris’e giden trene binmişti çünkü Paris’te DE liderliğinin bir toplantısı vardı.

İkinci bölümde Mandel’in Küba devrimiyle olan ilişkisine, Nikaragua ile olan ilişkisine ve 1989’daki Doğu Almanya krizine ve Almanya’nın yeniden birleşmesine karşı tutumuna bakacağım. 

Eric Toussaint

Devam edecek


Notlar

[1] Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1988 ve 1991 yılları arasında IV kurulu Ernest Mandel, Livio Maitan, Claude Jaquin, Gilbert Achcar, Janette Habel ve Daniel Ben Saïd’den oluşuyordu. Penny Duggan tüm toplantılara davet edilmişti. 1991’in başındaki 13e Dünya Kongresi’nin ardından, birleşik sekretarya tarafından seçilen yeni büronun bir parçasıydım. Livio Maitan’ın anılarına göre, görevliler Gilbert Achcar, Janette Habel, Phil Hearse, Claude Jacquin, Livio Maitan, Ernest Mandel, Braulio Moro ve bendim (bkz. Livio Maitan, Pour une histoire de la Quatrième Internationale, La Brèche-IIRE, Paris, 2021. s. 475).

 [2] Birleşmeye aynı şekilde kongre sırasında ülkesinde hapsedilen yerli ve köylü lideri Hugo Balnco (1934-2023) gibi Latin Amerika militanları da katıldı. Bolivya’da çok fal militanlar da vardı. IV. Enternhasyonal’in birleşme kongresi için bkz., Livio Maitan, Pour une histoire de la Quatrième Internationale, La Brèche-IIRE, Paris, 2021. 547 sayfa ISBN 9782955816851 p. 146 à 159. Ayşrıca Quatrième Internationale, dergisi, Le Congrès de réunification de la Quatrième Internationale, Numéro spécial 3e trimestre 1963, Paris, 72 sayfa.

[3] Bkz. Quatrième Internationale, dergisin°47, Ocak 1971, Paris, p. 14 à 20

[4] BKz viedo de Usul, Ostpolitik réalisée pour Blast : « ALAIN KRIVINE : LE TROTSKISME PERMANENT » https://www.youtube.com/watch?v=8Zent93oWko et Maitron sözlüğü.

https://maitron.fr/spip.php?article136624

[5] Birnici cilt şurada: https://www.marxists.org/francais/mandel/trait-eco/traite.pdf

[6] 1970 JGS kongresinde ben başkalarıyla birlikte Ligue Révolutionnaire des Travailleurs  yerine Ligue Socialiste Révolutionnaire adının önerilmesini destekledim. Hala bunun daha iyi olduğu kanısındayım.

[7] Pierre Le Grève, 1960 yılında doğrudan Fransız gizli servisleriyle bağlantılı La Main rouge örgütü tarafından bağımsız Cezayir lehine faaliyeti kapsamında bir paket bomba ile suikast girişimine maruz kaldı. [8https://fr.wikipedia.org/wiki/Rudi_Dutschke

[9] Rudi Dutschke Almanya’da büyük toplantılarda Ernest Mandel ile kamuya açık toplantılara katıldı. Eylül 1968’de, kendisin öldürmeyi hedefleyen saldırıdan sonra iki hafta Ernest Mandel ve Gisela Sholtz’un evinde kaldı. Bkz Jan Willem Stutje, Ernest Mandel Un révolutionnaire dans le siècle, Editions Syllepse, Paris, 2022, 454 pages. P. 278 à 286.

[10] > Jan Willem Stutje, Ernest Mandel. Un révolutionnaire dans le siècle…

[11] Gisela Scholtz à Ray, 13 mars 1969, Archives Ernest Mandel, dossier 652 cité par Jan Willem Stutje, Ernest Mandel. Un révolutionnaire dans le siècle p. 322.

[12] Bkz La Gauche du 11 şubat 1972, p. 2.

[13] Bkz ilk üç konfrensın tutnakları 500 mişi Liège’de, 1500 Bruxelles’de, 1000 Louvain’de) La Gauche du 11 février 1972, p. 5 et l’interview exclusive de Jerry Lawless (partie 1) p. 4 et 5 et la partie 2 dans La Gauche du 18 février 1972, p. 4 et 5. Eklemek gerekir ki sağ odlduğu gibi sol günlük basın da bu konferanslara geniş yer verdi.

[14] Jan Willem Stutje, Ernest Mandel. Un révolutionnaire dans le siècle, p. 235.

[15] Antikapitalizme karşı neokapitalist reformlara dair bkz., Ernest Mandel, La stratégie des réformes de structure, 1965

http://pinguet.free.fr/mandel1965.pdf

[16] http://www.ernestmandel.org/new/ecrits/article/controle-ouvrier-et-strategie” >http://www.ernestmandel.org/new/ecrits/article/controle-ouvrier-et-strategie

et http://www.ernestmandel.org/new/ecrits/article/autogestion-occupations-d-usines

[17] Sozialistischer Deutscher Studentenbund (

[18] Jan Willem Stutje, Ernest Mandel… note 142, p. 79.

Toplumsal Hareket’ten Kagarlitsky ile İlgili Basın Açıklaması

Boris Kagarlitsky hakkında ceza davası açıldı

Rusya Federal Güvenlik Servisi, tanınmış siyaset bilimci ve Rabkor adlı internet dergisinin editörü Boris Kagarlitsky hakkında terör suçlamasıyla dava açtı. Ayrıca derginin köşe yazarlarının evleri de arandı.

Kagarlitsky’nin maruz kaldığı zulmün asıl nedeninin siyasi görüşleri ve Rabkor’u susturma arzusu olduğu açıktır. Boris Kagarlitsky, son siyasi durum hakkında aktif bir yorumcu ve Rusya’nın iç ve dış politikasının açık sözlü bir eleştirmeniydi.

Putin rejimi, seçkin siyaset bilimciyi birçok kez susturmaya çalıştı. Kagarlitsky’nin başkanlığını yaptığı Küreselleşme ve Toplumsal Hareketler Enstitüsü 2018 yılında yabancı ajan ilan edildi. Nisan 2022’de ise kendisi yabancı ajan ilan edildi.

Boris Kagarlitsky, SSCB’de ilk kez Jüri Andropov liderliğinde siyasi faaliyetleri nedeniyle hapse atıldı. Ardından, Ekim 1993’te, Yüksek Sovyet’in feshedilmesini kınadığı için tutuklandı ve dövüldü. 2021 yılında Devlet Duması seçimlerinde yapılan sahteciliğe karşı protesto çağrısı yaptığı için 10 gün gözaltında tutuldu. Şimdi Kagarlitsky 7 yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya.

Boris Kagarlitsky’ye karşı açılan ceza davası Rusya’daki sol harekete yönelik bir saldırıdır. Siyasi kariyerinin farklı dönemlerinde yaptığı açıklamalara ve vardığı sonuçlara katılmayabiliriz, ancak bu tartışmalar artık yersizdir. Kendisi özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz farklı pozisyonlarımızı tartışmaya devam edebiliriz.

Tüm sol örgütleri geniş bir dayanışma kampanyası düzenlemeye, Boris Kagarlitsky ve tüm siyasi tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep etmeye ve Rabkor’un editör ekibine mümkün olan her türlü desteği vermeye çağırıyoruz.

Kagarlitsky yazılarında ve konuşmalarında Rus yetkililerin umut vaat etmemesi konusunda sürekli iyimser kalmıştır. Güncel olaylar iyimserliğinin haklı olduğunu gösteriyor: Sivil toplum kalıntılarını tamamen temizlemeye başlayan Putin rejimi, gülle büyüklüğündeki sızıntıyı bir şişe mantarla tıkamaya çalışıyor.

Boris Kagarlitsky’ye özgürlük!

Toplumsal Hareket (Sotsialnyi Rukh, Ukrayna)

Hugo Blanco’nun On Hayatı – Martín Cúneo

Martín Cúneo ve Emma Gasco’nun makalelerini yinelemekten her zaman mutluluk duyuyoruz. Burada, yorulmak bilmeyen bir savaşçı olan Hugo Blanco ile İspanyol Viento Sur dergisi (sayı 117, Temmuz 2011) tarafından yayınlanan ve aşağıdaki giriş bölümünü de yeniden yayınladığımız röportajdan bir metni tercüme ediyoruz.

Hugo Blanco kahramanlara benzemez ama devrim yoluyla kapitalizm dışında bir sistem kurma mücadelesinin kahramanlara ihtiyacı yoktur. Hugo Blanco bir köylünün, bir Kızılderilinin, bir sendikacının, yılmaz bir devrimci militanın özelliklerine sahiptir…eİşte bizim ihtiyacımız olan da bu, dünya çapında tanınan ve güvenebileceğimiz yoldaşlar, yirminci yüzyılın isyanları ve devrimleri ile bugünün isyanları ve devrimleri arasındaki ortak bağımız gibi, Tahrir Meydanı’nda, Kasbah’larda, Syntagma Meydanı’nda [2] ya da daha mütevazı bir ifadeyle öfkeli hareketimizde Hugo kesinlikle kendini evinde hissederdi.

Olağanüstü bir hafızaya sahip olan Hugo, şaşırtıcı hayatını (ya da bu makalenin başlığının çok yerinde bir şekilde ifade ettiği gibi hayatlarını) bize doğallık ve mizahla, başka bir deyişle binlerce savaş görmüş Cuzco kırsalından yaşlı bir Kızılderili bilgenin yapacağı gibi anlatıyor.

Martín Cuneo, Hugo Blanco’nun kişiliğini öyle bir sadakatle yansıtmış ki, onu tanıyanlar sanki ona bakıyormuş gibi hissediyor, tanımayanlar ise birçok yerde, birçok insanda, farklı etiketler ve ideolojilerde saygı, sevgi ve hayranlık uyandıran o militan biyografilerden biri hakkında fikir sahibi olabiliyor. […]

Cuzco’nun tarihi merkezindeki bir pansiyonun kafeteryasında oturan Hugo Blanco, “Peru kedisinin yedi, İsveç kedisinin dokuz canı var… Yani bir dahaki sefere benim de sıram gelecek,” diyor. Kendi ifadesiyle, 76 yıllık yaşamında ölümle dokuz kez burun buruna gelmiş. Ancak hikayesi ilerledikçe, birçok kez unuttuğunu fark ediyoruz. Ölüm cezaları, silahlı çatışmalar, adam kaçırmalar, suikast girişimleri, hastalık, on dört açlık grevi, işkence ve hapis… Ve kaybeden hep ölüm oldu. Bu tarihi köylü savaşçısı, birbirini izleyen Peru hükümetleri için öylesine utanç vericiydi ki, açlık grevlerinden biri sırasında dönemin İçişleri Bakanı ona bir tabut sunarak dayanışmasını ifade etti.

Toprak reformu en alttan başladı

Orta sınıf bir ailede doğmasına rağmen, çok sevdiği yazar José María Arguedas gibi o da yerli olmayı seçti [3]. Çocukluğuna damgasını vuran olaylardan biri, büyük toprak sahibi Bartolomé Paz’ın baş harflerinin bir Kızılderili köylünün sırtına damgalanmasını emretmesiydi. Blanco 2008 yılında, son gözaltılarından birinin ardından yeniden özgürlüğüne kavuştuğunda, “Doğal olarak Bay Paz tutuklanmadı, ki bu saygın bir kişi için düşünülemezdi, ancak bu olay muhtemelen hayatımın aldığı yönü etkiledi” dedi. Bu olayda, söz konusu büyük toprak sahibinin oğlu tarafından Kızılderili topluluklardan alınan toprakların geri alınmasına katılmakla suçlanmıştı.

Arjantin’de eğitim görüp işçi olarak çalıştıktan ve 1958’de dönemin ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon’ın ziyaretine karşı düzenlenen protestolara katıldıktan sonra, La Convención’daki bir çiftlikte çalışmak üzere memleketi Cuzco’ya döndü. Bu yıllarda, sömürgecilikten miras kalan yarı feodal bir sistem olan gamonalizm hâlâ uygulanmaktaydı. Toprak sahibi, bir araziyi işleme izni karşılığında köylüden çiftlikte çalışmasını ve patron için her türlü görevi yerine getirmesini istiyordu: toprağı ekmek, efendinin evinde hizmetçi (pongo) olarak hizmet etmek, ürününü toprak sahibine onun belirlediği fiyattan satmak vb.

José María Arguedas, haciendalarda köylülerin maruz kaldığı aşağılanmaları en iyi anlatan kişiydi. Onun El Sueño del Pongo adlı öyküsü Blanco’nun en sevdiği öykülerden biri olmaya devam ediyor. Hizmetçisine her gün kötü davranan, onu bir köpek gibi havlamaya ve sürünmeye zorlayan ya da bir viscache taklidi yapmak için kulaklarını diken bir patronun hikayesidir. Bir gün pongo efendisine yaklaşır ve tüm hizmetkarların önünde ona dün gece rüyasında onu gördüğünü söyler. Efendi ondan rüyasını anlatmasını ister. Köylü devam etmiş: Efendi ve pongo ölmüşler ve ikisi de Aziz Francis’in önünde çıplak olarak belirmişler. Aziz, bir melekten içinde bal olan altın bir kâse getirmesini ve onu efendinin üzerine dökmesini istemiş. “Bu şekilde olması gerekiyordu” diyor sahibi. Pongo rüyayı anlatmaya devam etti: Aziz Francis “ikinci sınıf” bir melekten insan dışkısıyla karıştırılmış bir kavanoz benzin getirmesini ve bunu Kızılderili’nin üzerine sürmesini istedi. “Bu şekilde olması gerekiyordu,” diyor ev sahibi. Ama rüya burada bitmiyordu. Saint-François son bir emir daha verdi: iki karakter sonsuza kadar birbirlerini yalamalıydı.

José María Arguedas’ın pongosunun diğer yaşamında bir aziz sayesinde elde ettiği ilahi adaleti, La Convención ve Lares hacıendalarının köylüleri sınırsız bir grev sayesinde elde etti. Cuzco İşçi Federasyonu’ndaki Stalinistler “Troçkist Blanco dokuz aydır grevde olan bir sendikayla büyük riskler alıyordu” diyorlardı. Ancak bu sıradan bir grev değildi. Bir işçi greve gittiğinde ücretini kaybeder ve işten atılabilir. Ama bir köylü kendi toprağına bakmak için efendisi için çalışmayı bırakırsa ve grevi bir bölgedeki tüm haciendalara yayılırsa ne olur? İşte devrim budur. Aşağıdan tarım reformu.

1960’ların başında La Convención eyaletinde ve Cuzco departmanındaki Lares bölgesinde olan buydu. Patronlar tarafından işlenen suistimaller karşısında, La Convención bölgesinde köylüleri savunan ve taleplerinin incelenmesini talep eden avukatların yer aldığı sendikalar kuruldu.

“Polis ve yargı üzerinde kontrolleri olduğu için elebaşlarını hapse attılar. Chaupimayo’da bu sendikalardan birine katıldım” diyor Blanco, her zamanki hasır şapkası, beyaz sakalı ve yerli sandaletleriyle. O 1960 yılında sendikaya katıldığında, sendikanın üç lideri tutukluydu. “Benim için her şey orada başladı. Tutuklular için gösteriler düzenledik, yolları ve ildeki ticari faaliyetleri bir günlüğüne kapattık, toplantılar yaptık, açlık grevleri yaptık… Ve onları dışarı çıkarmayı başardık. Ancak birçok büyük toprak sahibi şikayet listesini imzalamayı ya da sendikaları tanımayı reddetti. Köylülerle görüşmeler söz konusu bile değildi.

“Bunun üzerine sendikalar greve gitmeye karar verdi. Ve çiftçi mutluydu, çünkü arazisini işlemek için daha fazla zamanı vardı. Kira grevindeki bir kiracı gibiydi” diye açıklıyor. Köylülerin başlangıçtaki talepleri –çalışmak zorunda oldukları gün sayısının azaltılması, sekiz saatlik iş günü, fiziksel kötü muameleye son verilmesi, sendika özgürlüğü vb– grevle aşıldı. Köylülerin başlangıçtaki talepleri – daha az çalışma günü, sekiz saatlik iş günü, fiziksel kötü muamelenin sona ermesi, örgütlenme özgürlüğü, vb–  feodal toprak mülkiyetine doğrudan bir meydan okumaya dönüşen grevle aşıldı.

Grevde olan yüz kadar haciendas vardı, grev adı verilen bir tarım reformu yaşayan yüz haciendas. Blanco, “Tarım reformu köylüler tarafından, onlar farkında olmadan gerçekleştirildi” diye ekliyor. “Ya toprak ya ölüm” sloganıyla hareket eden hacienda köylüleri, Cuzco İşçi Federasyonu’ndan daha ileri gitmeyi başardılar.

Meşru müdafaada gerilla savaşı

Büyük toprak sahipleri silahlanmaya, havaya ateş açmaya ve kendi deyimleriyle “Hintli hırsızları” ölümle tehdit etmeye başladılar. Köylüler olayı Guardia Civil’e bildirdiler ama bir tuğla duvarla karşılaştılar. “Şikayet etmeyi hiç bırakmayan siz utanmaz yerliler patronun toprağını çalıyorsunuz ve patronun sizi köpekler gibi vurmaya hakkı var”. Blanco’ya inanılacak olursa, aldıkları cevaplardan biri buydu.

Polisin gösterdiği suç ortaklığı karşısında grevcilerin çoğu La Convención’da yeni kurulan İl Köylü Federasyonu’na başvurdu.
– Blanco onlara “Bize kalan tek şey kendimizi savunmak” dedi.
– Yoldaşlar, sarhoş olduğumuzda birbirimizi vurabileceğimizi biliyorsunuz,” dedi “bürokratlar”.
– Evet, yoldaş haklı,” diye yanıtladı Blanco, “bu olabilir, ama bunu önlemenin en iyi yolu iyi örgütlenmiş öz savunma komiteleri kurmaktır.

“Ve sonra söyleyecek başka bir şeyleri kalmadı. Ve öneri onaylandı. Ve Chaupimayo’da en çok tehdit altında olanlardan biri olduğumuz için zaten kendimizi hazırladığımızı bildiklerinden, meclis oybirliğiyle beni öz savunma komitelerini organize etmek üzere seçti” diye hatırlıyor.

Öncelikle silahların temin edilmesi gerekiyordu. Bir patlamadan korkan yetkililer Peru’nun güneyinde silah satışını yasakladı. “Ancak tüccarlar kapitalist oldukları için kendi kendilerine şöyle dediler: “Peru’nun güneyinde silahlar yasaklandıysa, orada iyi bir fiyata satmaları gerekir. Hadi gidelim”.” Eksik olan tek şey onları satın alacak paraydı. Bir gece ev sahibinin sığırlarını alıp sattılar. “Ertesi gün etler her zamankinden daha ucuza satıldı. Böylece silah almak için paramız oldu. Çiftçilerin havai fişekçi arkadaşları da bize barut sağlıyordu. Chaupimayo yakınlarında inşaatı devam eden bir yolun ustabaşı bize dinamit verdi ve hatta mühendis bize nasıl kullanılacağını öğretti”, diye gülüyor Blanco. “Yoldaşım Troçki şöyle derdi: ‘İnsanları kendilerini silahlandırma ihtiyacına karşı silahlandırmalısınız’. İnsanlar silahlanmaya ihtiyaç duyduklarını hissettiklerinde, her yerden silahlar gelmeye başlar.”

Başlangıçta öz savunma grupları amaçlarına ulaştılar: büyük toprak sahipleri tehditlerini daha az şiddetli hale getirdiler. Ancak sağ kanadın, bu “düzensizlik durumuna” izin vermekle suçladığı askeri hükümeti eleştirmesi, baskıcı bir tırmanışın başlangıcını mühürledi. “Guardia Civil’in başkanının radyodan duyurduğu gibi, önce daha az örgütlü dağlık bölgeye saldırdılar ve bir toplantı sırasında bir köylüyü öldürdüler. Ardından La Convención ve Lares Köylü Federasyonu’nun toplantı yapmasını engellemek için La Convención’a gittiler. Sendika toplantılarını tüfek dipçikleriyle bastırdılar.

Yeraltından hapishaneye

Bu karşı saldırı bağlamında, bir ev sahibi yerel sendikanın genel sekreterini tutuklamak için bir polisle birlikte geldi. On bir yaşında bir çocuktan başka kimseyi bulamadılar.

– Baban nerede?
– Bilmiyorum efendim.
– Ne demek bilmiyorum?” diye bağırdı ve polisin silahını göğsüne doğrultarak çocuğu tehdit etti.
– Eğer konuşmazsan, seni öldürürüm.

“Babasının nerede olduğunu bilmeyen çocuk gözyaşlarına boğuldu ve patron polis memurunun huzurunda onu kolundan vurdu. Daha sonra arkadaşı yardım için geldi. O sırada zaten beni kovalıyorlardı” diyor Blanco.

– Hangi makama şikayet edebilirim?” diye sordu çaresiz baba.

Dört sendika bir araya gelerek Hugo Blanco başkanlığında bir komisyon göndermeye karar verdi. “Çiftliğe ulaşmak için iki polis karakolundan geçmek zorunda kaldık. Birinden kurtulmayı başardık ama diğerinden kurtulamadık. İnsanların onlara haber vermek için koştuğunu gördük” diyor Blanco. Guardia Civil karakolunun önünde bir gardiyan gazete okuyormuş gibi yapıyordu.

– Efendim, sizinle konuşmak istiyorum,” dedi Blanco.
– Evet, buyurun,” diye yanıtladı polis memuru.
– Bu çiftliğin sahibinin bir çocuğu yaraladığını biliyor musunuz? Biz buraya sahibinden hesap sormak için gönderilen bir komisyonuz, ancak yeterli silahımız olmadığı için biraz ödünç almaya geldik,” diye açıkladı Hugo Blanco, tabancasını çıkararak. Yani biz silahları buradan çıkarırken ellerinizi kaldırıp sessiz kalacaksınız ve hiçbir şey olmayacak. –
Ah, eğer silah istiyorsanız, size biraz vereceğim…
– Sessiz olun, ellerinizi kaldırın yoksa ateş ederim,” dedi Hugo Blanco sesini yükselterek. Polis ayağa kalktı ve kollarını kaldırmak yerine silahını çıkarmak için cebine uzandı. Hugo Blanco ateş etti. Polis tabancasını çekip ateş etmeyi başardı ama çoktan düşmüştü. “Bir saniye daha geçseydi ölmüş olacaktım” diyor Blanco. “Silahını elinden almak için kendimi onun üzerine attım. Dışarı çıktık ve istasyonun etrafını sardık. Çatışma başladı. Ancak ev yapımı bir el bombası patladığında diğer muhafız teslim oldu.”

Kaldıkları köy olan Pujiura’dan hemşire çağırdılar ancak hemşire yaralı polisi kurtaramadı. Blanco’ya göre, “polis çocuğu vurması için silahı sahibine veren muhafızdı ve bu yüzden teslim olmak istemedi”.

Kısa bir süre sonra kol bir pusu kurdu. “Kimsenin ölmesini istemedim. Polisin hangi yönden geleceğini bilmediğimizden, bizi uyarması için her iki uca birer nöbetçi yerleştirdik. Onlardan ben gelene kadar ateş etmemelerini istedim; niyetim silahlarını teslim etmeleri için onları tehdit etmekti. Ancak yoldaşlarım paniğe kapıldı ve iki polisi öldürdü. Duruşmada Hugo Blanco üç ölümün sorumluluğunu üstlendi. “Artık dava kapandığına göre, bu olayla hiçbir ilgim olmadığını söyleyebilirim” diye itiraf ediyor.

Açık alanda ateş teatileri ve gecelerle noktalanan bu gizlilik dönemi, düzinelerce sendikanın kurulmasına ve köylü grevinin yayılmasına katkıda bulundu. Ancak Hugo Blanco’nun kolunun etrafındaki kuşatma giderek daralıyordu. Ona göre, Guardia Civil’in onu ölü ya da diri ele geçirme emri vardı, Peru Soruşturma Polisi’nin (PIP) emri ise onu canlı ele geçirmekti. Ama şans yine onun yanındaydı. Onu ilk gören bir PIP ajanıydı. “O burada” diye bağırdı. Ama Guardia Civil de oradaydı. Guardia Civil’in başı “Vurun” emrini verdi. Emir Blanco’yu canlı yakalamak olduğu için PIP polisi havaya ateş etti.
– Kımıldama, eller yukarı” diye bağırdı polis.
– Ellerimi kaldırmalı mıyım yoksa hareketsiz mi durmalıyım?” diye cevap verdi Blanco. “Hayatım boyunca sık sık korktum, ama böyle zamanlarda oldukça sakinim” diye açıklıyor.

1963 yılının Mayıs ayıydı. Gözaltına alındığı sırada yalınayaktı. Ayakkabıları çok belirgin bir iz bırakmıştı. Bu nedenle onları, polisin eline geçmesini önlemek için kesinlikle gerekli olan belgelerle birlikte yakındaki bir mağaraya saklamıştı. Hugo Blanco ayakkabısız olarak La Convención’un başkenti Quillamba’daki PIP ofisine götürüldü. Oradan da helikopterle Cuzco’daki kışlaya götürüldü. “Beni helikopterle götürmek için ofisten çıkardıklarında sokakta toplanan insanlar beni alkışladı ve ben de ‘Ya toprak ya ölüm’ diye bağırdım. Yakalandım ama bu mücadelenin sonu anlamına gelmiyordu” diye hatırlıyor. Bu onun hapishanede geçireceği yılların başlangıcıydı.

Toprak reformu için katalizör

Tutuklanmasına rağmen, güney Peru’da tarım reformu çoktan başlamıştı. Hugo Blanco iktidardaki ordunun ruh halini hatırlıyor. “Bu Kızılderililer on aydan fazla bir süredir çiftlikte çalışmadan yaşamaya alışmışlardı. Onları patronları için çalışmaya nasıl geri döndürebiliriz? Bir yangına doğru gidiyoruz. Bir tarım reformu yasası çıkarsak daha iyi olur, ama sadece bu bölge için. Onlar da öyle yaptı.

Ancak şaşırtıcı olmayan bir şekilde isyan Peru’nun diğer bölgelerine de yayıldı. Bu yıllarda Fernando Belaúnde Terry (1963-1968) askeri hükümetin yerini almıştı. “La Convención halkına silahlandıkları için toprak verildi ama bize hiçbir şey verilmedi. Bunlar ülkenin her yerinde toprak gasp eden köylülerin düşünceleriydi. “Belaúnde isyanı kurşunlarla bastırdı ve Cuzco’daki Soltera Pampa’da olduğu gibi katliamlar yaşandı” diye devam ediyor Blanco. O yıllarda Luis Felipe de la Puente Uceda’nın gerillaları ve Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) ortaya çıktı, amaçları bir direniş yatağı yaratmak olan klasik Küba tarzı gerillalar.” Ordu kendi kendine şöyle dedi: “Bu Belaúnde tüm ülkeyi ateşe verecek. İktidarı ele geçirmek ve La Convención’da yaptıklarımızı Peru’da da yapmak bizim çıkarımıza olacaktır” diye devam ediyor Blanco.

Ve böylece Juan Velasco Alvarado komutasındaki ordu, 1968 yılında sivil özgürlüklere getirilen kısıtlamalarla birlikte milliyetçi ve popülist bir program temelinde iktidarı ele geçirdi. Petrol şirketlerinin kamulaştırılması, ekonominin kilit sektörlerinin millileştirilmesi ve gamonalizme kesin bir son veren geniş çaplı bir tarım reformu, 1968-1975 yılları arasında fiilen ülkeyi yöneten bu generalin aldığı önlemler arasındaydı. 1969’daki tarım reformu milyonlarca hektarın köylü ve Kızılderili topluluklarına dağıtılması ve Sociedades Agrícolas de Interés Sociales (SAIS) adı altında birçok haciendanın birleşmesi sonucu büyük kooperatiflerin kurulmasıyla sonuçlandı. “Gamonalizm tüm biçimleriyle yok oldu ve yerini tarımsal kapitalizme bıraktı. Bugün, tarım ticaretinin ilerlemesine rağmen Peru, çiftçi topluluğunun mücadelesi sayesinde, bireysel ya da kolektif olarak köylülerin elinde en yüksek toprak oranına sahip Latin Amerika ülkesi olmaya devam ediyor” diyor Blanco. “Ancak SAIS fikri köylülere cazip gelmedi. Teoride Rus devriminden daha ileri gidildi, tüm topraklar ‘kolektifleştirildi’, ancak pratikte kolektif çalışmadan yararlananlar iki ya da üç bürokrata indirgendi”. Takip eden yıllarda köylülerin SAIS’e karşı mücadelesi devletle bir çatışma kaynağı haline geldi.

Le leader péruvien du mouvement des coopératives de fermiers de son pays, Hugo Blanco, donne une conférence de presse, le 12 juillet 1976 à Stockholm. Hugo Blanco a été condamné à 25 ans de prison en 1965, a ensuite bénéficié d’une amnistie puis à la suite d’un changement de gouvernement a été expulsé du Pérou. AFP PHOTO (Photo by SCANPIX SWEDEN / AFP)

1989 yılında Alan García’nın ilk başkanlığı sırasında Hugo Blanco Peru Köylü Konfederasyonu’nun (CCP) örgütlenme sekreteriydi. “Puno halkının toprağı ele geçirmek istediğine dair söylentiler vardı. Ben de Puno’ya gönderilmeyi istedim. O sırada Alan Garcia hükümetine, polise ve orduya, Velasco’nun kurduğu köylü merkezi olan Ulusal Tarım Konfederasyonu’na ve silahlı mücadeleden başka bir mücadele biçimi olduğunu söylediğimiz için bizi köylü davasına ihanet etmekle suçlayan Aydınlık Yol’a karşı savaşıyorduk. Ve tüm bunlara rağmen, topluluklar için SAIS’den 1.250.000 hektarı geri almayı ve Velasco’nun tarım reformunu yeniden düzenlemeyi başardık” diyor Blanco gururla.

“Ya Toprak Ya Ölüm”

Gözaltına alındıktan sonra Blanco üç yıl boyunca hücre hapsinde yargılanmayı bekledi. Onu mahkûm etmekten bir Guardia Civil mahkemesi sorumlu olacaktı. Duruşmalar 1966’da başlamadan önce, bu mahkeme bir anlaşma önermek üzere bir temsilci gönderdi.

– Ölüm cezası ya da 25 yıl hapis riskiyle karşı karşıyasınız. Ama özgürlüğünüzü yeniden kazanma şansınız var. Hasta olduğunuzu beyan edersiniz, biz de hasta olduğunuzu onaylarız ve sizi istediğiniz ülkeye sınır dışı ederiz.
– Teşekkür ederim ama benim sağlığım gayet yerinde,” diye cevap verdi Blanco. “Teklifi kabul etmek Peru halkına ihanet olurdu, çünkü hacienda sisteminin dehşetini ve polisin uşaklığını açık mahkemede ifşa etme fırsatından mahrum kalırdım” diye açıkladı.

Duruşma, Şili sınırına yakın bir şehir olan Tacna’da, çölün ortasında, dava hakkında hiçbir şeyin bilinmediği bir yerde gerçekleşti. “Duruşmadan siyasi olarak yararlandık. Üç yıl boyunca benimle birlikte tutuklanan yoldaşlara özgürlüklerini yeniden kazanmak için söyleyecekleri tek bir şey olduğunu tekrarlayıp durdum: okuma yazma bilmeyen köylüler olduklarını ve komünist Hugo Blanco’nun onları kandırdığını. Ama hiçbiri bunu söylemedi. Üç yıldır yoldaşlarından haber alamayan Hugo Blanco mahkeme salonuna girdiğinde, yaklaşık yirmi kişi olduklarını gördü.

– Ya toprak ya ölüm!” diye bağırdı Blanco.
– Biz kazanacağız!” diye bağırdı yirmi adam.

Savcılardan biri Hugo Blanco için ölüm cezası talep etti. Duruşma sona ermek üzereydi ve mahkumiyetin yakın olduğu açıktı.

– Eklemek istediğiniz bir şey var mı?” diye sordu yargıç.
– Evet,” diye yanıtladı Blanco. Eğer La Convención’da meydana gelen sosyal değişimler ölüm cezasını haklı çıkarıyorsa, bunu kabul ederim. Ama bırakın (cezayı isteyen adamı göstererek) kendisi vursun! Kanımın bir madunun ellerine sıçramasına izin vermeyin, çünkü onlar halkın çocukları ve dolayısıyla benim kardeşlerim!

Hüküm okunmadan önce Hugo Blanco bir kez daha “ya toprak ölüm” diye bağırdı, ancak bu kez eski yol arkadaşlarının yanı sıra tüm seyirciler de ona eşlik etti. Yargıç kısa süre sonra izleyicilerin ayrılmasını emretti. Yirmi yıl sonra Tacna, Kurucu Meclis’e adaylığını koyduğunda Blanco’ya en çok oy veren şehir oldu.

Sonunda 25 yıla mahkûm edildi. Serbest bırakılması ve idam cezasına karşı uluslararası kampanya çok büyüktü. Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi önde gelen isimler en görünür şahsiyetlerdi. “Uluslararası Af Örgütü beni şiddetle savundu. Tüzüğüne göre şiddet uygulayan ya da teşvik edenleri savunmaması gerekiyordu. Meşru müdafaa yaptığımı anladılar. İsveç şubesi beni yılın mahkûmu seçti ve büyük bir poster yayınladı. Kampanya işe yaradı. İdam cezası düştü ama hapis cezası düşmedi.”

Hugo Blanco’nun sürgünleri

General Juan Velasco Alvarado 1968’de iktidara geldiğinde Hugo Blanco beş yılını hapiste geçirmişti. “Aralık 1970’te Velasco bana bir elçi, Komünist Parti’den bir yoldaş gönderdi” diye hatırlıyor.

– Velasco’nun toprak reformu için çalışmaya kendini adarsan yarın bu hapishaneden çıkarsın.
– Hayır, teşekkürler, ben burada yaşamaya alışkınım”, diye açıkladı Blanco kendine bir koka daha doldururken. “Bir hükümet için çalışmak söz konusu bile olamaz. Parlamento üyesi, belediye başkanı, yerel meclis üyesi olmak ve düşündüklerinizi söyleyebilmek başka bir şey. Ama bir hükümet için çalışmak ve her şeyin yolunda olduğunu söylemek zorunda kalmak bambaşka bir şey. Velasco ile birlikte çalışmayı taahhüt eden diğer iki siyasi mahkum serbest bırakıldı. Onlar serbest kalırken ben hapiste kalsaydım insanlar ne diyecekti? Hepimizi bu şekilde serbest bıraktılar ama sonunda sınır dışı edilmeden önce Lima’dan ayrılmam yasaktı.”

Meksika’da kısa bir süre kaldıktan sonra 1950’lerde yaşadığı Arjantin’e geri döndü. Ayrılmadan önce Meksika’daki Arjantin konsolosluğuna gitti ve konsolosluk gerekli olmamasına rağmen kendisine üç aylık bir vize verdi. Arjantin’de bir ay kaldıktan sonra, tam da yasadışı ikamet ettiği gerekçesiyle Villa Devoto hapishanesine hapsedildi. Yıl 1971’di ve General Alejandro A. Lanusse ülkeyi yönetiyordu.

Başlangıç olarak, onu tanıyan mahkumlarının yanına konuldu.
– Hey, sen Perulu değil misin?
– Evet, Perulu’yum.
– Saygılarımı sunarım dostum, harika bir iş yapıyorsun” dedi bir mahkum. Ama köylü mücadelesinden bahsetmiyordu. “Mahkum bir yankesiciydi ve Perulular bu konuda en iyileridir” diye gülüyor.

Girdiği tüm hapishaneler arasında Villa Devoto ona en kötü anıları bırakan hapishane oldu. “Kısa süre sonra siyasi bir mahkum olduğumu anladılar ve beni Halkın Devrimci Ordusu (ERP) mahkumlarının yanına gönderdiler. Baskı korkunçtu. “Dur” diye bağırarak içeri giriyorlardı ve hepimiz hareketsiz durmak zorunda kalıyorduk, sonra “Soyun, soyun!”, “Eşyalarını al, dışarı çık, yan hücreye git, giyin, yüzünü duvara dön, konuşmadan!” diyorlardı. Bu sırada koğuşumuzdaki gürültüyü duyabiliyorduk. Satranç takımımızı bulduğumuzda altı taş eksikti ya da annenizden, nişanlınızdan gelen mektupları, fotoğraflarınızı yırtmışlardı…”

Hapis cezasının uluslararası alanda ihbar edilmesi Salvador Allende’nin Şili’sine giden kapıyı açtı. Orada, Haziran 1973’te Allende hükümetine karşı yapılan ilk askeri darbe, enformasyon bülteninden sorumlu olduğu sanayi kordonunda [4] çalışırken onu gafil avladı. Bültende, bu darbenin Arjantin’de Juan Domingo Perón hükümetini deviren askeri ayaklanmalarla olan uğursuz akrabalığına dikkat çekti. Her iki olayda da deneme darbesi Haziran ayında, son darbe ise Eylül ayında gerçekleşmişti. Blanco bu dört darbenin ayrıcalıklı bir tanığıydı.

Arjantin ve Şili, Haziran ve Eylül

Blanco, 1954 yılında, köylü lideri olmadan önce, kardeşiyle birlikte yaşadığı La Plata’da tarım bilimi okumak üzere Arjantin’e taşındı. “Darbe hazırlıkları çok eskilere dayanıyordu. Üniversitedeki atmosfer dayanılmaz hale gelmişti çünkü tüm öğrenciler orta sınıftandı ve darbeyi destekliyordu. Babama bana daha fazla para göndermemesini, eğitimime devam etmeyeceğimi söyledim” diye anlatıyor.

Hava kuvvetleri Plaza de Mayo’yu bombalayıp 364 sivili öldürdüğünde La Plata yakınlarındaki Berisso’da işçi olarak çalışmaya başlamıştı. Bu 16 Haziran askeri darbesiydi. “Herkes otobüslere, Buenos Aires’te darbe” sloganıydı. “Büyük Buenos Aires halkı ilk gelenlerdi, cephaneliklere saldırdılar, kiliseleri ve başpiskoposun sarayını yaktılar,” diye hatırlıyor.

Ancak Arjantin ordusu dersini almıştı. Aynı yılın Eylül ayında gerçekleşen bir sonraki darbe Buenos Aires’te değil, ülkenin iç kesimlerindeki Córdoba’da başladı. “Perón “Merak etmeyin, önünü keseceğim” dedi. Ayaklanmayı bastırmak için bir birlik gönderdi, ancak birlik ona teslim oldu. Perón, “işçilerin görevinin evden işe, işten eve gitmek olduğunu” ve kiliseleri ateşe veren ve silah fabrikalarına saldıran komünistler gibi yapmamamız gerektiğini söyledi. Ancak bu eylemleri gerçekleştirenler Peronist insanlardı. Ta ki Buenos Aires’ten başka bir şey kalmayacağı güne kadar”. Donanma, Perón’un iktidarda kalması halinde başkenti bombalamakla tehdit etti. Perón sonunda istifa etti ve ülkeyi terk etti.

Hugo Blanco için de Şili’de aynı şey oldu. Haziran ayında darbe gerçekleştiğinde, Vicuña Mackenna kordonundaki işçiler direniş örgütledi.
– Hugo Blanco sordu: “Diğer fabrikalarla iletişim kurmak için delegeler atadınız mı?
– Yoldaş, Chaupimayo’da değiliz, burada telefonumuz var,” diye cevap verdiler.
– İletişimimiz kesildi! Kısa bir süre sonra hatlar ordu tarafından hizmet dışı bırakıldığında duyulan çığlık buydu.

“Bazı yoldaşlar silahlı savunmadan sorumluydu ve toplantı yapmaları gerekiyordu… ancak toplantı yapmadılar. Onlara “Toplantı olacak mı, olmayacak mı?” diye sorduk. Ve sonunda bize doğruyu söylediler. “Sosyalist Parti’den falanca kişi Allende’yi engelliyor, Allende [Carlos] Altamirano’yu engelliyor, Altamirano Cordillera sektörünü engelliyor ve Cordillera sektörü de bizi engelliyor. Silahlanmamızı istemiyorlar çünkü rejimi destekleyen askeri anayasacılar var ve parti onların desteğini kaybetmek istemiyor.” Bu anayasacılardan biri de Augusto Pinochet idi. Çok geç olana kadar frene bastılar” diye yakınıyor.

Ama Hugo Blanco’nun hâlâ yaşayacak çok hayatı vardı. “Operasyon başkan yardımcısı arşivleri ateşe verdi ve silahlarıyla kendini savundu. Onu öldürdüler ama o arşivleri yok etmeyi başardı. Şimdi saklanıyordu ve ülkeden çıkış yolu aramaya başladı ama tüm elçilikler polis gözetimi altındaydı. Bu kez hayatını şans ya da beceri değil, İsveç Büyükelçisi Harald Edelstam’ın yardımı kurtardı: “Büyükelçi tıraş olmamı, kardeşinin takım elbisesini giymemi, siyah kravat takmamı ve gözlük takmamı, yüzümü yıkamamı ve fotoğraf çektirmemi emretti, sonra bana bir kimlik kartı verdi: Hans Blum, İsveç Büyükelçiliği’nde danışman. Arabasından indim, ona kartı gösterdim – tabii ki ağzımı açmadan – ve beni içeri aldılar. Daha sonra Meksika büyükelçisinin konutunda bir sürü başka yabancı vardı. Beş elçilik arabası bize eşlik etti, çünkü diğer sürgünler havaalanına giderken yakalanmıştı. Oradan Meksika’ya gittim. Şili’den aldığım haberlere göre beni arıyorlardı ve yakalanmam için ödül koymuşlardı” diye hatırlıyor.

Condor Operasyonu sırasında ele geçirildi

1973 yılında Hugo Blanco İsveç’e taşındı. Şili’deki darbe üzerine konferanslar vermek üzere Batı Avrupa’nın büyük bölümünü dolaştıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne doğru yola çıktı. James Carter ve Latin Amerika’daki insan hakları ihlalleri hakkında konuşacağı 48 şehirlik turunu tamamlamak üzereyken Peru’da büyük bir genel grev patlak verdi. Bu 1977 yılının Haziran ayıydı. “Sürgünleri içeri aldılar, Kurucu Meclisi topladılar ve ben de kolumun altında aşırı solcu anayasa taslağımla geri döndüm” diyor. Tutuklanmasından on dört yıl sonra Hugo Blanco özgür bir adam olarak ve Kurucu Meclis’te İşçi, Köylü, Öğrenci ve Halk Cephesi’nin (FOCEP) adayı olarak Peru topraklarına bir kez daha ayak bastı. “Korkunç fiyat artışlarının yaşandığı bir ekonomik kısıtlama döneminden geçiyorduk ve ben depresyondaydım, başarılı olamayacağımı düşünüyordum” diye hatırlıyor. Ancak kısa süre sonra ilham buldu.

– Yoldaşlar, korkunç ekonomik kısıtlamaların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz” dedi Hugo Blanco televizyonda. Bu konuda ne yapabiliriz? Bana oy mu vereceksiniz? Hayır. Bana oy verseniz de vermeseniz de fark etmez. Yapabileceğimiz en iyi şey ayın 27 ve 28’inde Peru Ulusal İşçi Konfederasyonu tarafından başlatılan greve hep birlikte katılmak. Hepimiz greve gidelim!

Ücretsiz olarak sağlanan televizyon alanı, grevi teşvik etmek için değil, seçim kampanyası için kullanılacaktı. Saat beşte, “her ne kadar aday olsa da”, tekrar tutuklandı. Ancak bu kez hükümet köylü lideri için farklı bir kader, kesin bir çözüm hayal etmişti: General Videla’nın Arjantin’i. Hugo Blanco, diğer siyasi tutuklularla birlikte bir ordu uçağıyla Arjantin’in kuzeyindeki Jujuy’a götürüldü.

– Arjantin ordusu ona şöyle dedi: “İşte, özgürsün.
– Ben özgürlük istemiyorum” diye cevap verdi, serbest bırakılma belgesini imzaladıktan sonra Latin Amerika diktatörlüklerinin diğer pek çok kayıp kurbanı gibi öldürüleceğinden emindi.

Ordu onu küçük bir uçağa bindirerek Buenos Aires’e gönderdi ve orada Soruşturma Polisi tarafından tutuldu. Ama zaman değişmişti. Takip eden günlerde başka Perulu tutuklular da geldi. Hugo Blanco, “Neyse ki Jujuy’dan bir gazeteci uçaktan indiğimizi gördü ve fotoğrafımızı çekti, böylece bizi daha fazla ortadan kaldıramadılar” diye anlatıyor. Ona göre kaçırma olayı Condor Operasyonu’nun bir parçasıydı. Daha sonra yapılan soruşturmalar 1975-1980 yılları arasında Peru Devlet Başkanı olan Francisco Morales Bermúdez’in Peru’da ikamet eden dört Montonero Peronist Hareketi üyesinin kaçırılmasına ve sınır dışı edilmesine izin verdiğini ortaya çıkardı. Onların ortadan kaldırılması, verdikleri hizmet için bir teşekkür işareti olacaktı. Ancak söz konusu fotoğraf bu planı altüst etti. Hugo Blanco bir süre daha ülkede kaldı. “Bana bir pasaport vermek ve gitmeme izin vermek zorunda kaldılar.”

Öğütülmüş kahve

Kurucu Meclis’e seçilmesinden kısa bir süre sonra Hugo Blanco Peru’ya döndü. 1980 yılında, Dördüncü Enternasyonal’in Peru seksiyonu olan Devrimci İşçi Partisi’nden (PRT) tarihi bir oylamayla milletvekili seçildi. Eski bir politikacı, Fernando Belaúnde Terry, Başkanlık görevini yeniden kazandı ve Shining Path’e karşı savaşın bir parçası olarak insan haklarını ihlal etme politikasını başlattı. 1983 yılında, Aydınlık Yol’a ayrım gözetmeyen eylemleri ve ordunun kışkırtma bölgelerinde izlediği “yakıp yıkma” politikası karşısında, bir eyalet yargıcı Aydınlık Yol  ile müzakerelere girmeyi önerdi. Yargıca yönelik saldırılara yanıt olarak Blanco bir parlamento oturumunda müzakere çözümünü savundu.

– Konuşmamız gereken tam da düşmanlarımızdır. Örneğin, Hitler, Pinochet ya da General Noel gibi katillerle konuşmakta hiçbir sakınca görmüyorum” diyen Blanco, Ayacucho departmanının siyasi lideri olarak dayatılan askeri subaya atıfta bulundu.
– Hakaretini geri çekmelidir! General Noel’in bir katil olduğunu söyledi” diye bağırdı sağcı bir milletvekili.
– Bu doğru, ama haklısınız,” diye yanıtladı Hugo Blanco, “‘katil’ kelimesini geri alıyorum. General Noel cinayet işlemedi, soykırım yaptı.”

Parlamento oturumu tarafından verilen ceza dört aylık uzaklaştırma oldu. Blanco çevresindeki gazetecilere bu tavrının siyasi nedenlerini açıkladı. –
Bir tabloid  gazeteden bir muhabir “Ne ile geçineceksiniz?” diye sordu.
– Eskiden işçiydim ama hiçbir fabrika beni işe almıyor. Çiftçiydim ama tarlalara geri dönmeyeceğim. Öğütülmüş kahve sattım. Ben de öyle bir şey yapacağım.”

Ertesi gün, siyasi açıklamalarından hiçbir şey çıkmadı. Sadece bir Chicha gazetesi, Venezuelalı müzisyen Hugo Blanco’nun Moliendo Café adlı hit şarkısına atıfta bulunarak “Hugo Blanco yerinde oturmaya niyetli değil, öğütülmüş kahve satacak” manşetini attı. “Söylediğim hiçbir şeyi yayınlamadıkları için kızmıştım ama kendi kendime şöyle dedim: “Ya kahve satsaydım? Peru’daki en ünlü sokak satıcısı olurdum.”

Ve öyle de oldu. Görevden uzaklaştırılan milletvekili, Parlamento’dan çok da uzak olmayan merkez pazarının yakınında bir dükkan açtı. Kahve güzeldi ve Hugo Blanco da iyi bir reklam aracı olduğu için diğer sokak satıcıları arasında kendine yer bulmakta zorlanmıyordu. Bir gün bir gazeteci Lima’nın en ünlü sokak satıcısını görmeye geldi.

– Söyle bana, öğütülmüş kahve satmaya utanmıyor musun?
– Görüyorsunuz, buradan birkaç blok ötede başka milletvekilleri ülkeyi satıyor. Onlara sor bakalım utanıyorlar mı?”

Pucallpa

Kongre’deki görev süresinin sonunda Peru Köylü Konfederasyonu (CCP) Sekreteri seçildi. Orada Başkan Alan García’nın “özellikle kana susamış” karakterini ilk elden görme fırsatı buldu. “İlk döneminde [1985-1990], Pucallpa ormanında yaşayan dağ halkının mısır hasadını satın almayı teklif etti. İlk başta insanlar mutluydu ama hükümetin onlardan satın aldığı mısırın parasını ödemesi aylar sürdü.” Şubat 1989’da Amazon havzasının Ucayali bölgesindeki çiftçiler, diğer taleplerinin yanı sıra devletin borçlarını ödemesi talebiyle greve gitti.

Blanco CCP’nin bir temsilcisi olarak ormana gitti. Kızılderili ve köylü toplulukları yollara ağaç gövdelerinden barikatlar kurdular ve tekneleriyle nehirleri kapattılar. Malzemeler Pucallpa’ya ulaşmayı durdurdu. Üç hafta süren grev eylemi ve felçten sonra köylüler birkaç puan kazanmayı başardılar ve zaferlerini kutlamak ve ablukayı kaldırmak için bir toplantı düzenleyerek eylemlerini sona erdirmeye karar verdiler. Merkez meydanda ulusal marşı söyledikleri sırada polis kalabalığın üzerine ateş açmaya başladı. İnsan hakları örgütü Aprodeh tarafından hazırlanan bir rapora göre 23 köylü hayatını kaybetti ve 28 kişinin de kayıp olduğu bildirildi.

“Kurşunlar yağmaya başlar başlamaz Federasyon’un yerel şubesine kaçtım ve kendimi bir odaya kilitledim. Kapıya vurmaya başladılar ve onlar kapıyı kırmadan önce ben kapıyı açtım. Beni yere yatırdılar ve odadan dışarı attılar. Sonra başımı bir battaniye ile örttüler ve beni bir arabaya attılar” diyor Blanco. Federasyon merkezinden onu polis kışlasına götürdüler ve dizlerine kadar tekmeleyip yumrukladılar. “Yorulduğumda oturuyordum ve tekrar ayağa kalkmam için beni tekmeliyorlardı”.

Ancak Hugo Blanco’nun işini bitirmeleri bu zamana kadar mümkün olmadı. CCP’nin bir üyesi onun tutuklanmasına tanık oldu ve Lima’daki ulusal merkezi aradı. Onlar da hemen Uluslararası Af Örgütü’nün Londra’daki genel sekreterliğini aradılar. Hugo Blanco iki saat boyunca tutulduktan sonra, Başkan Alan García serbest bırakılmasını isteyen mektuplar almaya başladı. “Artık beni ortadan kaldıramazlardı”. Lima’ya nakledildi ve bir yargıç tarafından tekrar ifadesi alındı.

– Tutuklandığınızda yanınızda bir savcı var mıydı?
– Muhtemelen, muhtemelen beni döven kapüşonlu adamlardan biri.”

Dördüncü sürgün

Hugo Blanco 1990 yılında senatör seçildi, ancak iki yıl sonra Alberto Fujimori’nin kendi yerine geçmek için bir darbe düzenlemesiyle koltuğunu kaybetti. Rejimin artan baskısı onun hayatını bir kez daha tehlikeye attı. Vladimiro Montesinos başkanlığındaki Ulusal İstihbarat Servisi tarafından verilen ölüm cezasına ek olarak başka bir tehdit daha vardı: Aydınlık Yol onu kara listesine almıştı. ” Aydınlık Yol beni vatan hainliğiyle suçladı çünkü onlarla birlikte olmayan herkes hain sayılıyordu, çünkü Puno toprakları için verilen hain mücadelede yer almıştım, çünkü köylülere silahlı mücadele dışında başka mücadele biçimleri de olduğunu söylemiştim. Bu yüzden dördüncü sürgünüm gönüllü oldu.

20 yıl süren silahlı çatışmaların (1980-2000) sonuçları Peru’nun güçlü köylü hareketinin silahsızlandırılmasına yardımcı oldu. “Çoğu Kızılderili olmak üzere 70,000 kişi öldü. Hakikat Komisyonu Sendero’nun daha fazla öldürdüğünü söylüyor. Ben öyle düşünmüyorum; ama Sendero da çok sayıda kurban verdi, işçi hareketinin, toprağı geri alma hareketinin liderlerini öldürdü… Ve hükümetin köylü liderlerine suikast düzenlemesi, onları hapsetmesi, onlara işkence etmesi için bir bahane oldu… Tüm bunlar geriye doğru büyük bir adım attığımız anlamına geliyordu. Yol’dan önce Peru Köylü Konfederasyonu’nun ülkenin neredeyse her yerinde üsleri vardı. Bu iç savaştan sonra sadece iki ya da üç departmanda üsleri vardı, hepsi bu. Kızılderili hareketinin her türlü dönüşüme öncülük ettiği Bolivya ve Ekvador’un gerisinde kalmamızın nedenlerinden biri de bu” diye açıklıyor Blanco.

Hugo Blanco, Cuzco’dan yönettiği Lucha Indígena gazetesi ile toplumsal mücadelelerin yeni zamanlara uyarlanmış bir yorumunu söylemine dahil etmeyi başarmıştır. Zapatista hareketinin, Kızılderili hareketinin ve çevre mücadelelerinin pek çok ilkesi onun dünya görüşünü giderek güncellemiştir.

“Aradaki temel fark, bugün neoliberalizmin doğaya yönelik saldırılarının çok daha ciddi boyutlarda olmasıdır. Ve asıl kurbanlar da Kızılderili halklar. Herkes bitki ve hayvan yiyor ama şehirlerdeki insanlar bunların hepsinin süpermarket tarafından üretildiğine inanıyor. Bu yüzden kırsalda olanları umursamıyorlar. Medeniyetin nimetlerinden en az yararlanan kırsal kesimdeki insanlar ise toprağa en bağlı olanlardır ve toprağın yaşamın kaynağı olduğunu bilirler. Dolayısıyla, Bagua’da ve bugün Espinar, Canchis ve Cocachacra’da olduğu gibi, söz konusu olan yaşamdır” diyen Hugo Blanco, Peru’nun şimdiye kadar çokuluslu şirketlerin yağmacı faaliyetlerini kontrol altına almayı başaran üç ana çevreci mücadelesine atıfta bulunuyor.

“Burada yetkili kim? Güney Peru [maden şirketi] ve onun hizmetkarı Peru devleti mi, yoksa örgütlü Cocachacra topluluğu mu? Örgütlü Cocachacra topluluğu yetkili. Bazı insanlar Peru’da siyasi öncü olmadığını söylüyor. Ama bir tane var, Canchis’te, Espinar’da, Cocachacra’da. İşte orada. Ve biz de onu desteklemek zorundayız” diye ısrar ediyor.

Cuzco’ya gece çöküyor. Hugo Blanco’nun on hayatının izini sürmek için bir öğleden sonra yeterli olmayacaktır. José María Arguedas’ın doğumunun yüzüncü yılının kutlandığı bir dönemde, bu antropoloğun Kızılderili hareketinin kaydettiği ilerlemeyi ve bu halkların kurucu ilkelerinin sağlamlaştığını görmekten “mutlu olacağını” düşünüyor. “Sadece Toprak Ana’yı savunmakla kalmıyorlar, aynı zamanda demokratik bir örgütlenme biçimine de sahipler. Kızılderili nüfus topluluklar anlamına gelir. Cauca’da (Kolombiya) ya da Panama’daki Kuna Kızılderilileri arasında da yeni bir toplum ortaya çıkmaktadır. Subcomandante Marcos’un sözleriyle, “mesele iktidarı almak değil, onu inşa etmektir”. Onlar Subcomandante’nin ya da Zapatistaların varlığından haberdar olmadan bunu inşa ediyorlar” diyerek sözlerini tamamlıyor Blanco.


Çeviren: Rıfat Hasret

Hayatın Kıyısından Tarihe Sıçrayanların Hikâyesi

Meline Manuşyan’ın büyük bir sadelik, coşku, aşk ve sadakatle donanmış, Misak Manuşyan’ın hayatı hakkında temel kaynak olan “Manuşyan” kitabı türkçede yayımlanırken, herhangi bir yıldönümü, anma, tartışma yokken Fransa’da iki kitap bir çizgi roman daha yayımlandı. Bunlara ilaveten Robert Guédigian’ın “L’Armée de Crime” (Caniler Ordusu) filmi Eylül 2009’da gösterime girdi.
Uzun süre Manuşyan’ın kurşuna dizilmeden önce Meline’ye gönderdiği mektuptan esinlenmiş Aragon’un şiiri ve Leo Ferre’nin sesiyle belleklerde yer etmiş olan efsane, biraz daha ete kemiğe bürünüyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın doksanıncı yılı neredeyse sessiz sedasız geçiştirildi. Nazizmin yenilgisi sanki barbarlığın tarihe gömülmesine yetmişti. Yirminci yüzyılın tanıdığı en büyük felaket, yalnızca verdiği kayıplar, acılardan ibaret değil; en elverişsiz koşullarda bile insanlık onurunu ayakta tutmak için direnenlerin yazdığı sayfalar asla unutulmamalı. Düzenli orduların savaşlarında, salgın hastalıklarda, yoksullukta milyonlar yitirildi. Bütün bu anonim direnişçilerin yanı sıra tarih kendisine beklenmedik muhataplar da buldu. Katliamdan kurtulmuş, işgalden, faşizmden, Frankizmden, nazizmden, Yahudi düşmanlığından kaçmış, yurtlarından sökülmüş, yoksul basit insanlar barbarlık kapıyı çalınca ev sahiplerinden çok daha derin bir duyarlılıkla, zor bela tutundukları hayatın kıyısından tarihe sıçradılar.
Anlatılan hikâye Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi karşısında göçmen işçilerin yürüttüğü direnişin hikâyesidir. Onlar 1915’in artıkları, Orta Avrupa’dan kaçmış Yahudiler, Romanyalılar, Polonyalılar, Franco’dan kaçmış Pirenelerdeki toplama kamplarında bulunmuş, İspanya İç Savaşı’ndan arta kalmış direnişçiler, Mussolini İtalya’sında faşizme karşı savaşmış olanlar, Nazizme karşı mücadelenin belki de en zor cephelerinden birinde, Paris’te işgal altında, partizanlığı seçtiler.
Herhangi resmi bir tarihte yer almadıkları için bir tür aşağıdan, alternatif tarihin özneleri olarak zamanla silinmediler. Aralarında Stalin temizliğinden kaçmış birinin (Arpen Davityan-Manukyan) bulunması da sanki bu felaketler yumağının tamamlayıcı unsuruydu. İdama mahkûm edilen yirmi üç partizanın yirmisi yabancıydı.

Hiçbiri kahramanlığa kendini hazırlamamıştı. Aralarında şu veya bu şekilde öne çıkmış biri yoktu. Örgücü, tesviyeci, inşaat işçisi, dökümcü, tornacı, işçiydiler. “Telaffuzu zor isimleriniz… Kimse size Fransız demez gibiydi”  diye yazıyordu Aragon düştüğü mısralarda. Göçmendiler, emekçiydiler, tarihin sillesi telaffuzlarına ve çehrelerine nakşolmuştu… Bütün bunları yaşamış olarak tereddüt etmeden direnişe katıldılar.

Manuşyan diye biri
1906 Adıyaman doğumlu Misak, 1915 katliamından kurtulup yetimhanelerde yıllarını geçirdikten sonra 19 yaşında Marsilya’ya ve daha  sonra Paris’e gelen edebiyat meraklısı bir emekçi olarak kendi çevresinde sivrilen, tanınan biri haline gelir. Büyük kriz sırasında Citroen fabrikasındaki işinden olunca heykeltıraşlara modellik yaparak hayatını  kazanır. Baudelaire, Verlaine ve Rimbaud’dan çevriler de yayımladığı Çank ve Mışaguyt dergilerini çıkarırken, bir yandan da Sorbon’da edebiyat, siyaset, felsefe ve ekonomi politik derslerini dinleyici olarak izler.
Manuşyan işçi hareketinin büyük bir kabarış gösterdiği 1934’te Komünist Partisi’ne üye olduğunda artık gençlik heyecanını geride bıraktığı bir yaştadır. Yine de derin siyasal tartışmaların cereyan etiği on yılda belirgin bir tutumu yoktur. Edebi çalışmalarına devam eder, Ermenistan’a yardım komitesinde yer alır. İspanya İç Savaşı’na katılmak ister. Savaş başladığında Rouen’deki bir fabrikada tornacı olarak çalışmak zorunda kalır. Ancak Haziran 1940’da Paris’e döner. Almanların Rusya’ya saldırmasından önce 1941’de bir antikomünist kovuşturma sırasında yakalanırsa da birkaç hafta sonra hakkında herhangi bir kanıt bulunmadığından serbest bırakılır. Ardından MOI’nin yeraltındaki Ermeni kesiminin siyasal sorumlusu olduysa bunu partide önemli görevlerde bulunmasında aramak abestir. Ancak çevresinde iyi tanınan biri olduğu kesin.

MOI (Main d’ oevre immigrée) Göçmen İşgücü
MOI, Birinci Dünya Savaşı sonrasında yabancı işçilerin komünistler tarafından örgütlenmesinde bir araç olarak kurulmuştu. Fransa’da bulunan çeşitli milletlerden işçiler MOI’de örgütleniyordu. Ekonomik göçün ürünü olan emekçilerin ardından Avrupa’da faşizmin yükselişinin ardından siyasal göçmenler gelmeye başladı ve en sonra da İspanya’dan gelenlerle örgütün antifaşist ruhu güçlendi. MOI faaliyetleri, 1942’de başlamış olmakla birlikte zirvesine Manuşyan grubu ile ulaştı. Grubun faaliyetleri 1943 yılının martından kasımına devam eder. Manuşyan, ilkin teşkilatın Paris teknik komiseri olur, ağustosta ise askeri komiser olarak atanır. Kasım ortasında 68 kişinin tutuklanmasıyla grubun varlığı sona erer.

Yakalanmaları üzerine, daha sonra “Kızıl Afiş” olarak ünlenecek olan “Caniler Ordusu” başlıklı afiş Almanlar tarafından 15 bin adet olarak basılıp çeşitli kentlerin duvarlarına yapıştırılır. Afişin ortasında Manuşyan’ın fotoğrafı vardır: “Ermeni, çete reisi, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı.” Afişten beklenen propaganda ters teper. Bütün direniş için büyük bir moral kaynağı; insanlar için martir’in amblemi haline gelir.
Manuşyan grubunun yargılanması Vichy hükümeti tarafından yabancı düşmanlığının ve antisemitizmin beslenmesi için kullanılır: “Kendilerini kabul etmiş olan ülkede huzursuzluk yaratarak Fransız konukseverliğini suistimal eden yabancıların ve Yahudilerin faaliyetleri”. De Gaulle yanlısı direnişin Londra radyosu ise iki ay sonra Almanların yanlış bilgilendirmesinden sakınmak gerektiğini, direnişçilerin esas olarak memurlar, basit vatandaşlar olduklarını belirtir. 1966 tarihli üç ciltlik Larousse’da Manuşyan’ın adının geçmemesi, göçmenlerin direnişinin bir türlü “ulusallaştırılamamasının” bir göstergesi olsa gerek.

Fransız Komünist Partisi’ne gelince, eylemleri şahıslar zikredilmeden sahiplenmek daha kolaydı. Ne de olsa üç renkli bayrağı göçmenlerin yükseltmiş olması pek de kulağa hoş gelmezdi. MOI adı bile başa belaydı; Fransız direnişinin yabancılar tarafından yapıldığı izlenimini uyandıracak böyle bir şey parti tarafından hoş karşılanamazdı. Parti yayın organı 1 Mart 1944’te olaya hasrettiği on beş satırda hiçbirinin adını anmıyordu. Bunun için 1951’i beklemek gerekecektir. Bu kez Manuşyan’ın Meline’ye ünlü mektubuna da yer verilir ama “ihanet”le ilgili iki satır sansüre uğramıştır!

Manuşyan Grubu yeniden

Simone Signoret’nin seslendirdiği Stéphane Courtois ve Mosco Boucault’un 1985’te yaptıkları “Emekliye ayrılmış teröristler” belgeseli örtük olarak Komünist Partisi yöneticilerini Manuşyan Grubunu yüzüstü bıraktığı ithamında bulunuyordu. Mart 2007’de yapılan Rus, Fransız ve Alman arşivlerine dayanan bir başka belgeselde ise bu tez çürütülmekte.

Manuşyan’ın hoşnutsuzluğunu üst kademelere iletmek istemesine rağmen bir sonuç elde edememesi, grubun Londra’dan gelen bir iki silah dışında lojistik desteğin büyük miktarda kendi çevrelerinden sağlandığı gözönüne alınırsa Fransız Komünist Partisi’nin “ilişki” dışında grupla yakın bir ilişkisi olmamıştır.

MOI eylemleri Kızıl Afiş veya Manuşyan grubuyla sınırlı olmadığı gibi sınırlı da kalmadı. Bir Çekoslovakyalı Yahudi komünist olan Artur London, İspanya İç Savaşı’na, daha sonra da Fransa’da direnişe katılmış, 1942’de Naziler tarafından yakalanıp toplama kampına atılmıştır. Kendisi Ekim 1941 ile Ekim 1942 arasında MOI yöneticisidir. Savaş sonrasında 1949’da Çekoslovakya’da Dışişleri Bakan yardımcısı iken tutuklanmıştır. 1952’deki Prag mahkemelerinin 14 sanığından biriydi. İşkence altında “devlete karşı fesat”tan idamdan kurtulsa da ömür boyu hapse mahkûm olur. 1956’da itibarı iade edilir. 1963’te Fransa’ya yerleşir. L’Aveu adlı kitabında topladığı anılarını (1968) Costa Gavras (başrolünü Yves Montand’a verdiği) filme alır.

Manuşyan’dan önce MOI’de yer alan, İspanya’da Uluslararası Tugay saflarında gönüllü savaşmış olan Çekoslovakyalı komünistler, Stalin’in ölümüne doğru, 1952’de, 1936-38 Moskova mahkemelerine benzer bir temizlik harekâtına tabi tutulduklarında, Manuşyan grubu doğrudan doğruya söz konusu edilmese de bir bütün olarak MOI faaliyetleri inkar edilmiş; bununla yetinilmeyerek “Fransa’da, IV. Enternasyonal’in, Avrupa yönetici örgütü” olarak takdim edilmiştir.
Temizlik harekâtının önde gelen simalarından Artur London, İtiraf adlı kitabında (L’Aveu, Gallimard, 1972, s.105) sorgucuları kendisine “Beni partizanların kentlerde, hele Paris’te faaliyet gösterdiğine inandıramazsınız. Onlar yalnızca kırda ve ormandaydılar…” diyeceklerdi. Daha ilginci MOI’yi, Göçmen İşçi Gücü olarak değil Nazi işgalcileri gibi Mouvement Ouvrier International (Uluslararası İşçi Hareketi) olarak açımlayacaklardı. Fransız Komünist Partisi nezdinde rahatlıkla doğrulanabilecek bilgilerin, savaş boyunca parti içinde IV. Enternasyonal seksiyonu olarak MOI’nin bulunmasında ısrar etmeleri (s. 206) bir işgüzarlık olarak değerlendirilmelidir. MOI militanlarının sorgucularının lütfuna mazhar olmamalarında anlaşılır bir şey vardır yine de. Ağustos 1943’te parti yönetimine kadrolar için geçilen bir notta Manuşyan’ın Troçkist eğilimli olduğu belirtiliyordu. Hiç şüphesiz Manukyan ile karıştırılmış. Ancak bu karışıklık Prag duruşmalarında da görüldüğü üzere tarihselleştirilmiştir.

Gruptaki birçok insan gibi Manukyan, nam-ı diğer Arpen Davityan da tarihe geçmek için özel bir an seçme lüksüne sahip olmayanlardandı. Grubun en yaşlısı (44) olan Davityan, Rus devriminde bir Kızıl Muhafız, Kızıl ordu mensubu; Stalin muhalifi olarak partiden ihraç edilip sürgüne gönderilmiş, kaçarak İran üzerinden Troçkist örgüt tarafından Paris’e getirilmişti. Troçki’nin oğlu Lev Sedov ile çalıştı. Daha sonra bir işçi olarak hayatını sürdürdü. Gruba nasıl olarak girdiği üzerine bir bilgi yok. Parti kanalıyla olmadığına göre geriye cemaat içi ilişkiler kalıyor. Manuşyan Meline’ye mektubunda Manukyan’ın hatırlanması için özel bir cümle düşüyor. Onun siyasi fikirlerinden habersiz olması imkânsız.

Bize kalan enternasyonalizm

Manuşyan grubunun faaliyetlerinin bugün için mana ve ehemmiyeti için iddialı olanlardan biri, bu yıl “tarihin yararı bugünü aydınlatmaktır” diyerek konu hakkında bir film yapan Robert Guédigian. Alman bir anne ve Ermeni bir babanın çocuğu olan Guédigian bize liman işçisi olan babasından belli ki etkilenmiş ağır bir Marsilya havasında işçi dünyasını sunmuştur. İlkin Komünist Parti’de, şimdilerde Sol Parti’de siyaset yapan Guédigian, L’Armée de Crime ile Meline Manuşyan’ın kitabında okuduğumuz bir aşkın eksenindeki bir direnişi, genel olarak işçi hareketinde yitirdiklerimizi yeniden kazanmamız için filme çektiğini anlatıyor. Denebilir ki polisiyeden siyasal münazaraya bugüne kadar söylenenlerin ötesindeki bir bakış açısıyla efsanenin diriltilmesine çalışır. Tarihin önemli bir anında beliren efsaneye Manuşyan grubunu örnek gösterir.  Meline’nin altını çizdiği husus, Guédigian için de geçerlidir: Enternasyonalizm. Guédigian’ın seyirciden istedikleri çok açıktır, “bu filmi görenler karşısına dikilmesi reddedilmesi gereken şeylerin olduğu hissiyle” çıkmalı.  “Sonuçta direnmek yaşamaktır.” Meline Manuşyan da “…her hayat ayrı bir kavgadır. Bizimki, Manuş’la benim hayatımız, belli bir kavganın parçasıydı. Bu kavganın çehresi değişmiş olabilir, daha çok ve sık sık da değişecektir. Fakat kavga daima sürecektir. Hayatı hayat yapan da budur işte,” (s. 143) der.

Meline Manuşyan kitabında her ne kadar Misak Manuşyan’ı anlatıyor olsa da aslında direnişi, Manuşyan Grubunu, barbarlığın sillesini yemiş basit insanların insanlık onuru (Meline açıkça Manuşyan’ın kendi onuru için verdiği mücadelenin insanlık onuru için verilen mücadeleyle aynı şey olduğunu belirtir) adına yaptıklarını anlatmaktadır. Yaşayanların, barbarlığa karşı direnmekten başka bir şey düşünmediği bir hadisenin bugün için kendilerini çok aşan bir anlamı olabilir. Milli bileşimi itibarıyla herhangi bir “ulusal” ağırlığı olmayan bir grubun, büyük ölçüde kendi ve çevrelerinin sınırlı imkânlarıyla yürüttükleri ve hayatlarına mal olan mücadelelerine üç renkli bayrağın dar geleceği açık.

Milliyetçiliğin ve muhafazakârlığın azgınlaştığı bir dünyada bu hikâyenin unutulmaması, unutturulmaması umudun yeşertilmesine küçük de olsa bir katkıda bulunabilir. Manuşyan Grubu efsanesi sahipsiz; ardında örgütlü herhangi bir güç yok. Çarpıtılamayacak kadar basit. Suda balık havada kuş kadar çok olanların efsanelerinden. Guédigian’ın dediği gibi, yitirilen çok şey var, yeniden kazanılması gereken. Bunlardan biri de böylesi hadiseler.

(Bu yazı Agos Kitap/Kirk ekinin 14. sayısında (Aralık 2009) yayımlanmıştır.) 

1989’dan sonraki söylemin unutturduğu hareketler

Doğu Avrupa halkları komünist ideal adına savaştığında

Sovyet bloğundaki halkların pasifliği, duvarın yıkılmasından sonra tarihsel gerçeklere dönüştürülen önyargılı fikirlerden biridir. Batı’ya göre, özgür iradeden yoksun kitleler olarak, komünizmi lanetlerken sadece kölece itaat edebilirlerdi. Oysa Doğu Bloğunun tarihine damgasını vuran toplumsal hareketlerin birçoğu aslında gerçek sosyalizmi hedefliyordu.

Catherine Samary  

1989-1991 yılları arasında Sovyet bloğunun çöküşünün anısı hala bir klişeler bütünüdür (1). İngiliz siyaset bilimci Timothy Garton Ash, “1989’da Avrupalılar yeni bir şiddet içermeyen devrim modeli önerdiler – kadife devrim (2)diyor; kısaca, Ekim 1917’de Kışlık Saray’ı ele geçirenin tersine çevrilmiş bir görüntüsü. Hiçbir şey bu modeli Çekoslovakya’dan ve 1989’da cumhurbaşkanı olan ünlü muhalif, rejim tarafından uzun süre hapsedilmiş bir oyun yazarı olan Václav Havel’den daha iyi temsil edemez. Bu yorum liberal ideolojiye ve onun temsilcilerine Soğuk Savaş’ın sonunda Batı’nın kazandığı zaferde üstün bir ağırlık atfeder. Ancak Havel’in kendisi buna inanmıyordu. 1989’da “muhalefet hazır değildi (…) Olayların kendisi üzerinde çok az etkimiz vardı” itirafında bulundu. Ve biraz daha doğuda yatan belirleyici faktöre işaret etti: “Sovyetler Birliği artık müdahale edemezdi, aksi takdirde uluslararası bir krize yol açacak ve tüm yeni perestroyka [yeniden yapılanma] politikasını bozacaktı” (3).

Birkaç yıl önce Garton Ash, 1989-1991’in iki birleşik özelliğini tanımlamak için “reform” ve “devrim”in kısaltması olan “devrim” neolojizmini kullanmıştı (4): kapitalist anlamda mevcut sistemin sosyo-ekonomik ve siyasi yapısına meydan okuma (nereden baktığınıza bağlı olarak devrimci veya karşı devrimci), ancak yukarıdan dayatılan reformlar yoluyla. Örneğin Charter 77 – Havel’in de mensubu olduğu muhaliflerin entelektüel cephesi–  işgal altındaki Çekoslovakya’nın “normalleşmesine” karşı kayda değer bir direniş gösterdi, ancak sosyo-ekonomik konularda hiçbir fikir birliği ifade etmedi ve örgütlü bir toplumsal tabanı yoktu.

Yine de bu rejimlerin kalbinde kitlesel demokratik hareketlenmeler vardı: Haziran 1953’te Berlin’deki işçi ayaklanmaları, 1956’da Polonya ve Macaristan’daki işçi konseyleri, 1968’deki “Prag Baharı” –Çekoslovak işçi konseylerinin ortaya çıkmasıyla uzadı– ve 1980’de Polonya’nın Gdansk kentindeki Solidarność’un (“dayanışma”) devrimci sendikacılığı. İşte 1989’un liberal yorumunun, onu anti-komünist olarak sunarak kendine mal etmek için yok ettiği ya da tahrif ettiği şey bu tarihtir. Bu halk hareketleri kapitalizmi yeniden kurmak için değil, tam tersine sosyalist idealler adına mücadele ediyordu.

Polonya ve Macaristan’da işçi konseyleri

Filozof Slavoj Žižek, tek partinin sona ermesinin popüler olmasına rağmen, “Duvarın arkasında”, “insanlar kapitalizmi hayal etmiyordu” (Le Monde, 7 Kasım 2009) diye hatırlıyor. Kapitalizmin zaferi kitlelerin iradesinin değil, Komünist nomenklatura tarafından yapılan bir seçimin sonucuydu: makam ayrıcalıklarını mülkiyet ayrıcalıklarına dönüştürmek. Seçkinlerin bu “büyük dönüşümü” analiz edilmiş olsa da (5), eski tek partinin toplumsal tabanına ilişkin çalışmalar eksiktir. Yine de, eski tek partinin toplumsal tabanı atıp tutarken özelleştirme talep etmedi.

Gazeteci ve eski Polonyalı komünist aktivist Victor Fay 1980’de şu gözlemde bulunmuştur (6): “Doğu Avrupa’daki tüm ülkeler arasında sınıf mücadelesini periyodik olarak canlandıranın neden Polonya işçi sınıfı olduğu sorulabilir ve neden şimdi?” Polonya’nın büyük bağımsızlık mücadelelerinin her birine, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Polonya Komünist Partisi (Polonya Birleşik İşçi Partisi, PUWP) ve aynı zamanda Kremlin’in Doğu Avrupa Komünist partilerine yönelik değişen politikası ile ince bir ilişki içinde gelişen güçlü işçi hareketleri damgasını vurmuştur.

Tito olarak bilinen Yugoslav lider Josip Broz ile Joseph Stalin arasında 1948 yılında yaşanan ve ulusal bir komünizmin egemenliği arzusu ile Kremlin’in hegemonyacı politikası arasındaki çatışmayı ifade eden ayrılığa Polonya, Bulgaristan, Macaristan ve Çekoslovakya’daki “anti-Talist” tasfiyeler eşlik etti. Stalin’in ölümünden sonra, halefi Nikita Hruşçov’un Yugoslav komünistlerden özür dilemesi ve Şubat 1956’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi XX. Kongresi’nde Stalin’in suçlarını kınaması, Moskova’nın Sovyet dünyasını teorik olarak yapılandıran eşitlikçi ulusal ve sosyal ilişkilere saygı göstereceğine dair umutları canlandırdı.

1980’lere kadar tüm büyük demokratik ayaklanmalar, açıkça ya da pratikte, bürokratik baskı gerçekliği ile sosyalist ilkeler arasındaki uçurumu daraltmayı amaçlamıştır. Örneğin, 1956’da Polonya ve Macaristan’da işçi konseylerinin ortaya çıkışı, Stalinist liderliğin uzaklaştırılması talebiyle el ele gitti; her bir partinin önemli bileşenleri tarafından desteklendi. SSCB’nin Stalinizmden arındırılmasının sınırlarını keşfeden Titist Yugoslavya, 1956’da bağlantısızlık hareketine ivme kazandırmaya karar verirken, özyönetimi (merkezi planlamanın aksine) “sosyalizme giden Yugoslav yolu” olarak teyit etti.

Polonya’da Władysław Gomułka’nın (1948’de ihraç edildiği) POUP’un lideri olarak Ekim 1956’da muzaffer bir şekilde geri dönmesi, toprakların dekolektifleştirilmesi ve piskoposluğa tanınan ayrıcalıklar Moskova’yı endişelendirdi. Ancak Polonyalı liderin komünist inanca sahip olması ve “büyük Sovyet kardeşe” saygı göstereceğine söz vermesi, Kremlin’in Macaristan’ı hizaya getirmeye odaklanmasına neden oldu. Polonya Sovyet müdahalesinden kurtuldu, ancak üniversitelerde özyönetim hakları tanınmış olmasına rağmen buradaki işçi konseyleri yönlendirildi –bunlara meydan okunması tehdidi 1968 öğrenci patlamasına yol açtı.

Takip eden on yıl boyunca, fiyatları yükseltme planlarına karşı patlak veren işçi grevleri, ekonomist Michael Lebowitz’in tek partinin işçiler adına ve onların sırtından saltanatını sağlamlaştırmaya çalıştığı bir tür (yabancılaşmış) “toplumsal sözleşme” olarak analiz ettiği şeyin temelini oluşturan eşitlikçilik” ve “iş istikrarı” ikilisine olan bağlılığın gücünü ifade etti (7). Üreticileri üretim araçlarının sahibi yapan sosyalist yasallık, Komünist nomenklaturanın ayrıcalıkları kınanırken aynı zamanda şirketler içinde işçi konseylerinin ortaya çıkmasıyla tekrar tekrar ifade edildi. Yöneticiler hiçbir zaman meşru sahipler olarak görülmedi. Onların gerçek mülkiyet gücünü, bu durumda fabrikaları satma ve kitlelere kapitalist işsizliği sunma gücünü tesis eden 1989’dan sonraki kapitalist restorasyondu.

İki Solidarność

Bu arada parti-devlet, şirketleri yönetme gücüne sahipti ve bunu, baskıdan başka yollarla yönetimini istikrara kavuşturmak için kullandı. Resmi sendikal hareket çabalarını, konut, sağlık hizmetleri, tatil merkezleri ve mağazalara erişim şeklinde, kombinalarda istihdamla bağlantılı parasal olmayan bir sosyal gelir dağıtmaya yoğunlaştırdı. SSCB’nin son on yılında, işçilerin gelirlerinin %60’ından fazlası bu ayni kolektif fonlardan geliyordu (8). Bu sistem altında, tüm ekonomik tercihler ve mekanizmalar (fiyatlar dahil) haklı olarak siyasi olarak algılanıyordu. Neredeyse kendiliğinden ekonomik meselelerden meşru kabul edilen sosyal ve mülkiyet hakları taleplerine kayan grevlerin hızla yıkıcı dinamiği de buradan kaynaklanıyordu.

1960’larda merkezi planlama reformları israfı azaltmaya ve üretilen malların kalitesini artırmaya çalışmış, ancak işçi haklarını önemli ölçüde artırmamıştır. Amaç, şirketlere yönetsel özerklik getirmek ve yöneticileri sosyal sözleşmeyi tehdit eden maliyetleri düşürmeye teşvik etmekti. Bu girişimler grevlerle engellendi (Polonya’da) ya da 1968’de Çekoslovakya’da olduğu gibi toplumsal hareketlerin ardından şirketlerde işçi özgürlüklerinin ve haklarının genişletilmesine yol açtı. Yugoslavya’da “piyasa sosyalizmi” 1970’lerin başında eşitsizliğe ve “kızıl burjuvaziye” karşı patlak veren grevler ve siyasi mücadelelerin (Belgrad’daki “Haziran 68”) ardından durdu. Polonya’daki grevlerin 1970’te şiddetle bastırılması Gomułka’nın düşmesine yol açtı ve yerine eski madenci Edward Gierek 1970’ten 1980’e kadar Devlet Başkanı oldu.

Polonya, Yugoslavya, Macaristan, Romanya ve Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde (DAC), piyasa reformlarının engellenmesine 1970’lerde tüketici talebini karşılamak ve teknoloji transferleri yoluyla üretim verimliliğini artırmak için tasarlanan Batı ithalatına açılma eşlik etmiştir. Tüm bu ülkeleri etkileyen döviz borç krizi (9) Polonya’da yeni bir fiyat reformu girişimine yol açtı. Bu da 1980-1981 yıllarında ülke çapında işçilerin öz-örgütlenmesinin temellerini atan bir grevler, bilek güreşi ve müzakereler sarmalına yol açtı. Solidarność’un yasallaşması için verilen mücadele sırasında, bağımsız sendika içinde güçlü bir özyönetim akımı büyümekteydi (10). İki milyonu Komünist Parti üyesi olan on milyon üyesiyle bağımsız sendika, Ağustos 1981’de kongresini yasal olarak yapma hakkını kazandı. Hem bir karşı güç hem de sosyalizme ve ekonomik tercihlerin özyönetim kontrolüne dayanan bir toplum vizyonu geliştirdi (11). Peki, 1981 ile 1989 yılları arasında ne oldu da liberal “şok terapisi” Duvar’ın yıkılmasından sonra fazla direnişle karşılaşmadan uygulanabildi?

Öz yönetim için bir itki

Danışmanı ve sözcüsü olduğu Solidarność’un mücadelesine derinlemesine dahil olan Polonyalı Marksist entelektüel Karol Modzelewski, Havel’in aksine şirket kapılarında durmayan bir demokrasi anlayışına tanıklık ediyor. Nous avons fait galoper l’histoire. Confessions d’un cavalier usé (12) adlı kitabında, bu sol muhalif de Havel gibi 1989’da Polonya’da ve tüm Doğu Avrupa ülkelerinde izlenen yolun SSCB’deki durum tarafından belirlendiğine inanıyor. Ancak ona göre bu, Polonyalı işçilerin artık siyasi dinamik üzerinde herhangi bir etkiye sahip olmadığı anlamına geliyordu. Bunun nedeni General Wojciech Jaruzelski’nin Aralık 1981’de sıkıyönetim ilan etmesiydi. Modzelewski sendika üyelerinin %80’inin sendikayı terk ettiğini (yeraltına çekilmeye zorlandığını), bunun da derin bir moral bozukluğuna ve bütün bir işçi kuşağının terhis edilmesine yol açtığını tahmin etmektedir. İki Solidarność arasında ayrım yaptı: birleşik ve kardeşçe, “sosyalizmin çocuğu” ve “tarihi dörtnala koşturma” yeteneğine sahip “büyük” sendika; ve saklandığı süre boyunca dönüşmüş olarak ortaya çıkan ikincisi: “artık kitlesel bir işçi hareketi değil, nispeten küçük bir anti-komünist komplo” idi. O andan itibaren, 1989 “Yuvarlak Masa” (13) etrafında yasallığa dönüş bir “değerler çatışması” yarattı: her şey orijinal işçi sendikasının “kolektivist ve dayanışmaya dayalı” özlemleri ile Batı yanlısı liberal entelijansiyanın desteklediği yeni Solidarność’un savunacağı “eşitlik ve kardeşlik –ve bu nedenle güvencesiz– olmadan özgürlük” türünü birbirinden ayırdı.

1989’un yeni ve eski “elitleri” için “Batı Mekke gibiydi” diye açıklıyor Modzelewski, o dönemde entelektüeller ve işçiler arasında bir ayrılık olduğunu düşünüyordu. Kuşkusuz, 1989’daki seçim zaferi sırasında “neredeyse herkes zaferin tadını hissetti”. Ancak “daha sonra kaybetmeye başladılar: ücretlerini kaybettiler, işlerini kaybettiler, tasfiye edilen fabrikalar topluluğundaki köklerini kaybettiler, yarının kesinliğini kaybettiler ve toplumsal saygınlıklarını kaybettiler”. Solidarność’un programında yer alan “kendi kendini yöneten Polonya cumhuriyeti” kapitalist restorasyonla çelişiyordu. Ama Sovyet askeri müdahalesine dayanabilir miydi?

Çekoslovakya’nın 1968 deneyimine dönüp bakmak açık tarih lehine argümanlar sunuyor. Prag isyanına öğrenci olarak katılan Karel Kovanda (14), “Prag isyanının geleneksel analizi, Çekoslovak Komünist Partisi sekreteri Antonín Novotný’nin etrafındaki muhafazakar bürokrasi ile halefi Alexander Dubček’in planlı ekonominin yeniden yapılandırılması zemininde somutlaştırdığı liberal reformcuların güçlerini karşı karşıya getirir diyor. Ancak Kovanda’ya göre bu yüzeysel ayrım, ilericiler arasında en az onun kadar yapısal olan bir diğer ayrımı ortadan kaldırmaktadır. Bir yandan, “yukarıdan yürütülen iyi kontrollü reformları (…) savunan” “ekonomik alandaki teknokratlar ile siyasetteki liberaller” arasında ayrım yapmaktadır. Bunlar “Çekoslovak Komünist Partisi’nin [ÇKP] hem içinde hem de dışında” bulunuyordu, tıpkı “radikal demokratlar” olarak adlandırdığı ikinci grubun üyeleri gibi. Onlar için “kitlesel halk katılımı, sistemde kozmetiğin ötesine geçen bir değişim başlatmak için temel bir koşuldu” –bu da işçileri harekete geçirme sorununu gündeme getirdi.

Dubček reformların popülaritesini arttırmak için “insan yüzlü sosyalizm” fikrini ortaya attı ve bu fikir aşağıdan gelen hareketler tarafından hemen benimsendi. Kovanda’ya göre, ülkenin en muhafazakar organlarından biri olan Sendikalar Merkez Konseyi (URO), 1968’in ilk birkaç haftasında yerel şubelerden, resmi sendikanın işleyişi de dahil olmak üzere işçilerin kaybedilen hakları konusunda yaklaşık 1.600 karar aldı. Sendika gazetesi Práce “işçiler için en geniş yetkileri talep eden” bir haçlı seferi başlatırken, Nisan 1968’de etkili haftalık Reportér birişçi özyönetim hareketi çağrısında bulunan bir makale yayınladı.

Özellikle Prag’ın en büyük sanayi kompleksi olan ČKD ve Plzeň’deki Škoda fabrikalarında tüzükler için somut öneriler hazırlandı. Nisan 1968’de PCT Merkez Komitesi işçi konseyleri konusunu programına dahil etmek zorunda kaldı. Sosyolog Milos Barta, o yıl PCT Merkez Komitesi dergisi Nová Mysl’de(“Yeni Düşünce”) yayınlanan 95 konsey üzerine yaptığı bir çalışmada, “toplumdaki demokratikleşme sürecinin gelişimini takiben, işçi konseyleri için hazırlık komiteleri kurma fikrinin ne kadar hızlı kök saldığını ve yayıldığını” vurguladı (15). Sovyetlerin 21 Ağustos 1968’de Çekoslovakya’yı işgalinin arifesinde, “yaklaşık 350 işçi kolektifi 1 Ocak 1969’a kadar bir işçi konseyi tarafından yönetileceklerini varsayıyordu”.

Bu özyönetim hamlesi karşısında, teknokratik vesayet altında reform planı ortadan kalktı. Tutumlar muhafazakarlık ve reform arasında değil, radikal demokrasi ve bürokratik basamağa geri dönüş arasında bölündü. İşgal bu eğilimi sadece hızlandırdı. Vysočany bölgesindeki ČKD fabrikası, müdahaleyi kınayan ve kendisi de diğer liderlerle birlikte Kremlin’le uzlaşma mantığı içinde olan Dubček tarafından tanınmayan yeni bir Merkez Komite seçen PCT’nin yeraltı kongresine ev sahipliği yaptı. Bu bağlamda Kovanda, “‘Prag Baharı’nın sonbahar boyunca ancak kitlesel halk yatırımları sürdüğü sürece devam edebileceğini” ve “fabrikaların konseyler aracılığıyla ekonomik demokrasinin kalelerine dönüştürülmesinin” “temel öncelik” olduğunu belirtiyor.

Eylül 1968’e kadar 19 konsey mevcuttu; 1 Ekim’de 143 konsey daha faaliyete geçti. Ekim sonunda, Varşova Paktı tankları (16) sokaklarda devriye gezerken, Dubček liderliğindeki hükümet, Sovyetlerden emir almadan, “bu deneyi sürdürmenin uygun olmadığını” ilan etti. Bu durum sendikaların protesto dalgasına yol açtı ve bu protestolar basında yer aldı. Kovanda, Ocak 1969’da –birkaç ay süren işgalin ardından–  “konseyler 800.000’den fazla kişiyi, yani işgücünün altıda birini temsil ediyordu” (tarım hariç) diye hatırlıyor. 1969’un ilkbaharında daha fazla konsey kuruldu. Haziran sonunda, ülkenin en büyük şirketleriyle ilişkili prestije sahip “300 konsey ve 150 hazırlık komitesinin var olduğu bildirildi”. Yarısından biraz fazlası PCT üyesiydi.

“Radikal bir demokrasi” için

Ancak tepkiler başlamıştı. Ocak 1969 gibi erken bir tarihte, Parti Prezidyumu öğrenci ve işçi grevlerini kınadı. Öğrenci Jan Palach 16 Ocak’ta kendini yaktı. Dubček 17 Nisan’da görevinden uzaklaştırıldı. 1970 yazında, başlangıçta etkili bir şekilde bastırılmış olan işçi konseyleri yasaklandı. “Normalleşme” sona ermişti.

PCT’nin özyönetim akımının bir üyesi olan ve Ağustos 1968’deki gizli kongrede Merkez Komite’ye seçilen Jaroslav Šabata’ya göre, Çekoslovak komünistleri “Varşova Paktı’nın işgalini reddeden Vysočany kongresiyle gurur duymalıdır”; ancak bu kongrenin bağlı olduğu “radikal demokrasi, özyönetim ve egemenliğin “dağılmasına katkıda bulundukları” için dahaaz gurur duymalıdırlar. Tersine, kongrenin konsolidasyonu “Sovyet bloğunun ve SSCB’nin kendisinin tüm reformist güçlerini son derece cesaretlendirecekti” (17).

Šabata, Şart 77’yi komünist hareketin kendi içinde “radikal demokrasiye” ihtiyaç duyulduğu için imzaladığını açıkladı. Ancak böyle bir demokrasinin sosyal boyutu –ekonominin eşitlikçi sosyal ilişkiler çerçevesinde yapılan kolektif seçimlere tabi tutulması– Şart 77’de pek de mutabık kalınan bir konu değildi. Ve 1989’dan sonra ortaya çıkan “gerçek kapitalizm” ve “Avrupa inşası “nda işçilere yapılan muamele ile tamamen uyumsuzdu.

( 1) Bkz: Jérôme Heurtaux ve Cédric Pellen, 1 989 à l’Est de l’Europe, une mémoire controversée, Éditions de l’Aube, La Tour-d’Aigues, 2009.

(2) Timothy Garton Ash, “1989 dünyayı değiştirdi. Ama Avrupa için şimdi nerede?“, The Guardian, Londra, 4 Kasım 2009.

(3) “Vaclav Havel: ‘Rejim her geçen saat çöküyordu‘“, Le Figaro Dergisi, Paris, 31 Ekim 2009.

(4) Timothy Garton Ash, We the People: The Revolution of ‘89 Witnessed in Warsaw, Budapest, Berlin and Prague, Penguin, London, 1993.

(5) Georges Mink ve Jean-Charles Szurek, La Grande Conversion. Le destin des communistes en Europe de l’Est, Seuil, coll. “L’épreuve des faits”, Paris, 1999.

(6) Bakınız Victor Fay, “Unicité du pouvoir politique, pluralité sociale et idéologique“, Le Monde diplomatique, Ağustos 1980.

(7) Michael A. Lebowitz, The Contradictions of “Real Socialism”: The Conductor and the Conducted, Monthly Review Press, New York, 2012.

(8) David Mandel, “Perestroïka et classe ouvrière“, L’Homme et la Société, n° 88-89, Paris, 1988.

(9) Bkz François Gèze, “Le poids de la dépendance à l’égard de l’Occident“, Le Monde diplomatique, Ekim 1980.

(10) Bkz: Zbigniew Kowalewski, Rendez-nous nos usines! Solidarność, le combat pour l’autogestion ouvrière, La Brèche-PEC, Paris, 1985.

(11) Bakınız Tamara Deutscher, “Le pouvoir polonais face à l’exigence de démocratisation de la classe ouvrière“, Jean-Yves Potel, “Un projet politique pour la société tout entière“ ve Ignacio Ramonet, “La montée d’un contre-pouvoir dans la Pologne en crise“, Le Monde diplomatique, sırasıyla Mayıs 1981, Ağustos 1981 ve Ekim 1981.

(12) Karol Modzelewski, Nous avons fait galoper l’histoire. Confessions d’un cavalier usé, Éditions de la Maison des sciences de l’homme, Paris, 2018.

(13) 1989 yılının ilk yarısında bu kurum, hükümet üyeleri ile Solidarność da dahil olmak üzere muhalif hareketler arasındaki tartışmalar için bir forum niteliğindeydi.

(14) Karel Kovanda, “Les conseils ouvriers tchécoslovaques (1968-1969)“, À l’encontre, 24 Ağustos 2018 (orijinal yayın: Telos, no. 28, Washington Üniversitesi, 1976 yazı).

(15) “Milos Barta’nın ‘özyönetim hareketi kronolojisi ve analizi“, À l’encontre, 20 Ağustos 2018. Ayrıca bakınız Jean-Pierre Faye ve Vladimir Fišera, La Révolution des conseils ouvriers, 1968-1969, Robert Laffont, Paris, 1978.

(16) Doğu Avrupa ülkeleri ve SSCB’den oluşan bir askeri ittifak.

(17) Jaroslav Šabata, “Invasion or our own goal”, East European Reporter, vol. 3, no. 3, Londra, 1988 sonbaharı.

Le monde diplomatique 2016

Enzo Traverso ile Faşizmin Yeni Çehreleri: Post-faşizm Sarkacı

17 Ocak 2021

On yıl önce, faşizmin ayak seslerinden söz etmek “daha neler” dedirtiyordu, 2020 küresel çapta faşizm gündemiyle kapandı, 2021 onunla açıldı. Peki, bugün faşizm dendiğinde ne anlamalı, sağ popülizm klasik faşizmle nasıl bir ilişki içinde? Dahası, nasıl bir tarihsel eşikteyiz? “Faşizmin Yeni Çehreleri” kitabının yazarı, tarihçi Enzo Traverso’nun Jacobin’e 2 Nisan 2019’da verdiği, hâlâ tazeliğini koruyan söyleşiye zaplıyoruz.

Faşizm ve popülizme dair güncel tartışmalar genellikle kelimelerin anlamlarına sıkışıp kalıyor. Faşizmin Yeni Çehreleri kitabınızda farklı bir yaklaşım benimseyerek kelimelerin kamusal söylemde nasıl kullanıldığı ve “tarihin kamusal kullanımına” dair neleri görünür kılabileceğiyle ilgileniyorsunuz. Faşizmin Yeni Çehreleri’nin ilham kaynakları nelerdi?

Enzo Traverso: Geçmişin yorumlanışı bugünkü kamusal kullanımından ayrı düşünülemez. Faşizmin kavramsallaştırılmasıyla ilgileniyorum ama, bu çabam sadece tarihyazımına dair değil, siyaseten tarafsız da değil. Örneğin, faşizm ile popülizmi ayırıyorum. İlki demokrasiyi yıkmak anlamına geliyor, ikincisiyse farklı, hatta zıt istikametlere yönelebilen, ancak genelde demokratik bir çerçeve içinde var olan bir siyaset tarzı. Faşizm kavramının bugün nasıl çözümlenmesi gerektiğinden emin değilim. Sıkça suistimal edilen bir olgu. Faşizmin geri dönmesi genelde solcuları endişelendiren bir mesele olageldi. Bugün ise sağcı popülizm ve post-faşizm tehdidi altındaki seçkinlere ait bir çekinceye dönüştü. Örneğin, ABD’de Madeleine Albright ve Robert Kagan, İtalya’da Matteo Renzi’yi düşünün. Öte yandan, geleneksel seçkinlerin önerdiği “faşizm karşıtı” birleşik cephe yeni radikal sağın Doğu Avrupa’dan Batı Avrupa’ya, ABD’den Brezilya’ya birçok yerde ortaya çıkıp yayılmasına izin veren koşulların şekillenmesindeki sorumluluğunu gizliyor. Kitabın çıkış noktası şu sorularda yatıyor: Faşizm 21. yüzyılda ne anlama geliyor? Yeni sağın küresel ölçekteki yükselişini 1930’ların klasik faşizmine bir dönüş olarak mı görmeliyiz, yoksa bu yepyeni bir olgu mu? Nasıl tanımlayabilir ve karşılaştırabiliriz?

İsmine odaklanınca kitabınızın “neofaşizm” hakkında olduğunu düşünmek mümkün. Siz ise Avrupa siyasetindeki sağa yönelişin klasik faşizmle bağlantılı, ancak aynı zamanda ondan uzakta duran “post-faşist” bir olgu olduğunu öne sürüyorsunuz. Bu fark niçin önemli?

Neofaşizm, yani klasik faşizmle bağlantılı olduğunu iddia eden hareketler marjinal bir olgu. Yeni radikal sağın başarısının anahtarlarından biri, kendisini “yeni bir olgu” olarak betimlemesi. Ya faşist kökenleri bulunmadığını (Trump ya da Salvini) ya da kendi geçmişiyle ciddi bir kopuş yaşadığını (babasını Ulusal Cephe’den aforoz eden Marine Le Pen) savunuyor. Yeni sağ milliyetçi, ırkçı ve yabancı düşmanı. Radikal sağın iktidarda olduğu ya da ciddi bir şekilde güçlendiği Batı Avrupa ülkelerinde demokratik ve cumhuriyetçi bir söylem benimsiyor. Dillerini, ideolojilerini ve tarzlarını değiştirdiler. Diğer bir deyişle, eski faşist alışkanlıklarını terk ettiler, ancak bambaşka bir şeye de dönüşmediler. Henüz siyasi sistemlerimizin olağan bir bileşeni de değiller. Bir yandan, yeni aşırı sağ artık faşist değil. Öte yandan, faşizm ile karşılaştırılmadan tanımlanması da mümkün değil. Yeni sağ, faşizme dönüşebilecek, ancak muhafazakâr, otoriter ve popülist demokrasinin yeni bir şekline de evrilebilecek bir olgu. Post-faşizm kavramı bu durumu yansıtmaya çalışıyor. Gelecekteki evrimini bugünden öngörmek imkânsız. Bu noktada, geçen yüzyıldaki iki dünya savaşı arasındaki dönemle mukayese yapmak önemli, iki durumda da uluslararası nizam zayıf. Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki kaosun sebebi Avrupa Uyumu diye tabir edilen 19. yüzyıla ait klasik liberalizmdeki çöküştü. Bugün yaşananlar ise Soğuk Savaş’ın bitmesinin sonucu. Faşizm ve post-faşizm bu tür karmaşık ve dalgalı koşullarda filizlendi.

Fransa’daki Ulusal Cephe’yi post-faşizme dair tipik bir örnek olarak sunuyorsunuz. İspanya’da Vox Partisi’nin yükselişi ya da İtalya’da Salvini’nin Lig Partisi sizi post-faşizmin temel tanımına dair nüanslara odaklanmaya yöneltiyor mu, yoksa genel kavramsal çerçevenize uyuyorlar mı?

Aşırı sağın Fransa, İtalya, Macaristan, Avusturya, Polonya ve son dönemde, genellikle istisna olarak addedilen iki ülke olan, İspanya ve Almanya’daki başarısı genel bir eğilimin altını çiziyor. Fransa’daki Ulusal Cephe sadece bir haberciydi. Bu gerici ve milliyetçi “Avrofobik” hareketlerin yükselişi, bir yandan da Avrupa Komisyonu’nun bizzat uyguladığı politikaların ürünü. AB cebri bir hukuki yapı aracılığıyla kendi kurallarını devletlere dayatan ve kimi zaman anayasalara sızan karmaşık bir kanunlar ağı inşa eden bir vasıtaya, finansal kapitalizmin vasıtasına dönüştü. 2008 krizinde devletlerin kurtardığı neoliberal seçkinlerin en görkemli başarısı kendi toplumsal iflaslarını devletlerin finansal krizine tahvil edebilmeleriydi. Bugün Goldman Sachs danışmanı olan Barroso ve vergi cenneti Lüksemburg’un eski lideri Junker gibi Avrupa Komisyonu başkanlarının, Yunanistan krizinin ve on yıl boyunca uygulanan kemer sıkma politikalarının ardından Matteo Salvini ve Viktor Orbán gibi sağcı popülist liderlerin yükselişi hiç şaşırtıcı değil: “Aklın uykusu canavarlar yaratır”. AB’yi savunarak post-faşizme karşı etkin bir mücadele yürütemeyiz. Milliyetçiliği ve sağ popülizmi alt etmenin yolu AB’yi dönüştürmek.

Francisco de Goya, Aklın Uykusu Canavarlar Yaratır, 1815-19


Analizinizin büyük bölümü Fransa’ya odaklanıyor. Yeni aşırı sağ aslında orada daha ziyade “bastırılmışın geri dönüşü”ne tekabül ediyor. Ulusal Cephe’nin ana akıma dönüşmesi Beşinci Cumhuriyet’in kökenindeki otoriter ve sömürgeci tarihin alenileşme süreci gibi. Bu sizce doğru mu? Eğer öyleyse, aşırı sağ eğilimlerle cebelleşen diğer ülkelere de yayılabilir mi?

Avrupa’da Asyalı ve Afrikalı göçmenlere yönelen yabancı düşmanı ve ırkçı dalganın kaçınılmaz olarak yeni-sömürgeci bir tarafı var. Hedefteki Müslüman göçmen ve mülteciler eski Avrupa sömürgelerinden geliyor. Bu, Avrupa’nın sömürgeci bilinçaltının devamlığını görünür kılan türden bir “bastırılmışın dönüşü”. Ancak, eski sömürgeci ve ırkçı söylemler terk edildi. Ulusal Cephe artık Fransız Cezayir’ine nostalji duyanlara ait bir hareket değil. Kendisini küreselleşme, toplu göç ve islâmi köktenciliğin tehdidi altındaki Fransız ulusal kimliğinin koruyucusu olarak betimliyor. Bu yeni-sömürgeci duruş cumhuriyetçi ve “ilerici” alışkanlıkları içerebilir. Bir yandan Fransa ve Avrupa’nın Hıristiyan köklerini islâmi “istilaya” karşı muhafaza etmek istiyor, öte yandan insan haklarını, hatta bazen kadın ve eşcinsel haklarını islâmi gericiliğe karşı koruyormuş gibi yapıyorlar. Bu savlar Ulusal Cephe’nin çok ötesinde, Fransız medyasında da son derece yaygın. Yakın geçmişte Académie Française üyesi olan Alain Finkielkraut gibi, Marine Le Pen’le karşılaştırılmak istemeyen birçok kamusal entelektüel onun en etkin müttefikine dönüştü. 2015’teki terör saldırıları sonrasında, Cumhurbaşkanı François Hollande ve başbakan Manuel Valls Ulusal Cephe’nin savunduğu olağanüstü hal, sokağa çıkma yasakları ve kayıtsız göçmenlerin topluca sınır dışı edilmesi gibi politikaları benimsedi. Hatta çift kimlikli, Kuzey Afrika kökenli ve Fransa vatandaşı teröristlerin vatandaşlığını iptal etmeye bile çalıştılar.

Faşizmi kapitalizm içinde tarih-ötesi bir olgu olarak gören “mikro-faşizm” ve benzer kavramlara dair fikriniz nedir?

Küresel bir olguyla yüz yüze olduğumuz için “mikro-faşizm” uygun bir tanım değil gibi gözüküyor. Hakiki bir demokrasi toplumsal eşitlik gerektirdiğinden, Wendy Brown’ın da çok güzel açıkladığı gibi, özellikle neoliberal çağda, kapitalizmin demokrasinin feshine tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Bu kapitalizmin bir hastalığı ya da yozlaşmış bir şekli olmaktan ziyade, kapitalizme içkin genel bir eğilim. 19. yüzyılın ilk yarısında bile, Tocqueville gibi klasik bir liberal düşünür kapitalizmin gelişiminin piyasa toplumu ile demokrasi arasındaki “seçici yakınlığı” tehdit ettiğini idrak etmişti. Kapitalizm ve demokrasi arasındaki bu tür bir kimlik tasavvuru 20. yüzyılın ikinci yarısında, refah devleti döneminde bir söylenceye dönüştü. Aslında, kapitalizmin bu şekilde “insanileştirilmesi” Ekim Devrimi’nin bir sonucuydu. Reel sosyalizmin çökmesi ve sömürgelerden çekilme sürecinin bitmesi sonrasında, kapitalizm “vahşi” doğasını yeniden keşfetti. Toplumsal eşitsizlikler küresel çapta tırmandı ve demokrasinin içeriği boşalmaya başladı. Faşizmin elbette “tarihötesi” bir niteliği mevcut. 1960’lar ve 1970’lerde Latin Amerika’daki askeri cuntaları hatırlayalım. Faşizmi kapitalizmden ayrı düşünemeyiz. Ancak, faşizmi kapitalizmin küresel krizinin bir çıktısı olarak görmek faşizmin bu krizin kaçınılmaz bir neticesi olduğu anlamına da gelmiyor. ABD’de kapitalizmin krizinin sonucu faşizm değil, New Deal, yani Yeni Uzlaşma’ydı. Faşizm belli bir tarihsel döneme, demokrasiyi yıkıma uğrattığı 20. yüzyıla ait. Bugün, post-faşizm seleflerinin yıkıcı boyutunu kaybetti. Parlamentarizmi ya da bireysel hakları bastırmaktan ziyade demokrasiyi içeriden yok etmeye çalışıyor.

Faşist ya da aşırı sağ siyasi kimliklerin açıkça beyan edilmesinin etrafındaki güncel “tabu kırıcılığa” dair de yazıyorsunuz. Avrupa aşırı sağının meşruiyetini kısmen, sosyal demokrat partilerin geri çekilmesinin oluşturduğu boşluğu doldurarak kazandığını teslim ediyorsunuz, ancak “tarihsellik rejimi” tabir ettiğiniz fikre de dokunan daha derin bir savda bulunuyor gibisiniz. “Hafızasını yitirmiş demokrasilerimiz” ile aşırı sağın yükselişi arasında kurduğunuz bağı biraz açabilir misiniz?

Post-faşizm yekpare, hatta benzeşik özellikleri olmayan küresel bir olgu. Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, karizmatik lider, gerici “kimlikçilik” ve küresellik karşıtı siyasete dayanan bu patlayıcı karışım çok farklı şekillerde tezahür edebilir. Örneğin, Bolsonaro’nun benimsediği radikal neoliberalizm şekli, post-faşizmin AB’nin neoliberal politikalarına duyulan öfke ve hoşnutsuzlukla alevlendiği Avrupa için tanıdık değil. Buradan baktığımda, post-faşizmin yükselişindeki temel etkenin neoliberalizm karşısında bir sol alternatif bulunmaması olduğunu düşünüyorum. 20. yüzyılın baskın sol modelleri olan komünizm ve sosyal demokrasi başarısız oldu. Reel sosyalizm kendi çelişkileri altında çöktü, Soğuk Savaş boyunca kapitalizmi insanileştirmenin aracı olan sosyal demokrasi ise kapitalizm neoliberalizme dönüştüğünde tarihsel işlevini tüketti.

Sosyalizmin yeniden keşfedilmesi gerekiyor. Ancak, sol ve sağ arasındaki kendini yeniden tanımlama yarışında post-faşizm bir adım önde. Ama, 1930’ların kıta Avrupa’sındaki egemen sınıflar tarafından desteklenen seleflerinden farklı olarak, post-faşizm henüz neoliberal seçkinlerin birincil tercihi olmadı. Bu, kapitalizmin genel bir krizi ya da AB’nin ani çöküşü sonrasında mümkün. İki dünya savaşı arasındaki yıllarda faşizmin ana kaynağı olan Bolşevizm korkusu bugün mevcut değil. Kitabımda ufku bugünle sınırlı bir neoliberal “tarihsellik rejiminden” bahsediyorum. Bu hem sağ hem de sol hareketler için bir handikap. Post-faşizm seleflerinin ütopik ufkuna bile sahip değil. “Yeni insan”, “Bin yıllık İmparatorluk” ya da yeni medeniyet gibi söylencelerle müşterek tahayyülü fethetmeye kalkışmıyor. Post-faşizmin mantığı daha ziyade “kültürel kötümserliğe” dayanıyor: Geleneksel değerler ve “tehdit altındaki” ulusal kimliklerin korunması, küreselleşmeye karşı milli egemenlikte ısrar, göçmenler, mülteciler ve Müslümanlara dair bir günah keçisi arayışı.

Kitabınız esas olarak Avrupa’ya dair. ABD siyasetine değindiğiniz kısa bölümler daha çok Trump’ı anlamanın faşizm gözlükleriyle mümkün olmadığı fikrini savunma amaçlı. Tarif ettiğiniz “tarihsellik rejiminin” genel bir uygulanabilirliği olduğunu düşünüyor musunuz? Bolsonaro’nun Brezilya’daki zaferi bizi post-faşizm olgusunu küresel ölçekte değerlendirmeye davet etmiyor mu?

Birçok gözlemcinin belirttiği gibi, Trump klasik faşist özelliklere sahip: Otoriter ve karizmatik bir liderlik, demokrasi nefreti, kanunları hor görme, güç gösterileri, insan haklarını küçümseme, aleni ırkçılık, kadın düşmanlığı, homofobi. Ancak arkasında faşist bir hareket yok. Amerikan politik nizamının temel payandalarından olan Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olarak seçildi. Bu çelişkili durum ABD’deki demokratik çerçeve sorgulanmadan kalıcı bir hal alamaz. Benzer bir çelişki, daha dramatik ve çarpıcı bir şekilde, Bolsonaro’nun seçilmesi sonrasında Brezilya için de geçerli. ABD ya da Avrupa’daki emsallerinden daha radikal biri. Marine Le Pen babasının Yahudi karşıtlığına mesafe alıp demokrat bir söylem benimserken, Bolsonaro işkence ve askeri diktatörlüğü savunuyor. Marine Le Pen ve Salvini korumacı politikaları yeniden uygulamaya koymak isterken Bolsonaro iflah olmaz bir neoliberal. Ancak, Brezilya kapitalizminin temel direği olan Petrobras (yarısı kamuya ait çokuluslu petrol şirketi) Bolsonaro’nun arkasında değil. Birçok Brezilyalı analistin de işaret ettiği gibi, Bolsonaro’nun arkasında üç etkili ve muhafazakâr odak var: “Balas, bois, e biblia”, yani ordu, toprak sahipleri ve Evanjelist köktenciler.

Hakiki bir klasik faşist hareket Trump ve Bolsonaro’da eksik olan iki unsuru bir araya getirirdi: Kitlesel seferberlik ve seçkinlerin birleşik desteği. Doğru mu?

Evet, kitlesel seferberliğin ve seçkinlerin birleşik desteğinin olmayışı Trump ve Bolsonaro’yu klasik faşizmden ayırt eden büyük bir fark –etkili bir alternatifin yokluğunda egemen sınıflar ikisine de uyum sağlayabilecek olsa bile. Ancak, AB ülkelerinde bu seçenek gündemde değil. Klasik faşizmin askerileşmiş kitlesel hareketleri, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı siyasi şiddetin tırmanışının sonucuydu. Bugün, Irak, Libya, Suriye, Yemen’de bu gerçekleşti, ancak AB ülkeleri, ABD ya da Brezilya’da değil. Bu nedenle Trump ve Bolsonaro’nun selefi Mussolini ya da Hitler’den ziyade Berlusconi. Ama yeni bir küresel kriz birçok ülkede aşırı sağın çehresini değiştirebilir.

Kitabınızdaki başka ilginç bir bölüm “anti-faşist karşıtı” tarihçilerden oluşan Avrupa okulunu ve onların sözde “siyaseten tarafsız” yeniden tarihyazımını tartışıyor. Bu çevreyi neden bu kadar tehlikeli görüyorsunuz? Faşizm karşıtı bir tarihyazımını yeniden hâkim kılmak neden önemli?

Faşizm ve demokrasi arasındaki sınır çizgisi hem ahlaki hem de siyasi. Demokrasi kıta Avrupası ülkelerinde ve son yıllarda Latin Amerika’da, direnişten ve faşizm karşıtlığından filizlendi. Bu mücadelelerin demokrasiye yol açtığı yerlerde “anti-faşizm karşıtı” bir demokrasi ancak kırılgan, hafızasız ve kendi tarihine sadakatsiz olabilir. Sol faşizm karşıtlığı ile demokrasi arasındaki bu kalıtsal bağlantıyı anımsamalı. Demokrasi hukuki ve siyasi bir tasarrufa, “oyunun kurallarına”, indirgenemez. Bunun yanında, piyasa toplumunun basit bir sonucu da değildir. Demokrasi siyasi devrimlerin ve faşizm karşıtı mücadelenin tarihsel bir zaferidir. Bu tarihsel bağlantıyı kırmak ya da yok saymak demokrasinin içindeki “demos’u” yani “halkı” feshetmenin en doğrudan yoludur.

ABD’deki İşgal Et! ya da İspanya’daki Öfkeliler gibi yakın dönemdeki “meydan hareketlerini”, “yeni bir komünizm” icat etmeye yönelik girişimler olarak tanımladınız. Aynı zamanda, “eski komünizmi” eleştirel bir şekilde yeniden ziyaret etmeden ve bu mirasın hâlâ kullanılabilir bazı taraflarını keşfetmeden, küresel solun dümensiz kalacağını da öne sürüyorsunuz. Komünist mirasın bugün de işe yarayabilecek yönleri neler?

İşgal Et! ve Öfkeliler hareketleri alternatif arzusunu ifade etti, tıpkı 2015 yazında siyasi çizgisini değiştirmeden önce, Yunanistan’da Syriza’nın yaptığı gibi. Bugün Bernie Sanders, Jeremy Corbyn ve Podemos, solun yeni fikirler, istikametler ve umutlar arayışında olduğunu kanıtlıyor. Sanders ABD solunda 1930’lardaki Yeni Uzlaşma ve 1960’lardaki Yeni Sol sonrasında gerçekleşen yeni bir tarihsel değişime denk geliyor. Sosyalizme, hiçbir zaman baskın olmadığı bir ülkede bir meşruiyet sağlıyor. Corbyn ve Podemos, Britanya ve İspanya’da, uzun zamandır süregelen sosyal-liberalizm ile radikal kopuşu temsil ediyor. Bu tecrübeler küresel sol için yeni bir model oluşturmaya yönelik adımlar. Eski paradigmalar başarısız oldu, ancak ikame edilmedi. Yeni bir model, Marx’ın meşhur 11. Tez’inde önerdiği gibi, dünyanın eleştirel yorumuyla devrimci dönüşümüne dair bir tasavvuru bir araya getirmeli. Komünizm bu terkibi içeriyordu ve 20. yüzyıl için ütopik bir ufuk oluşturuyordu. Emin olduğum tek şey, 21. yüzyıldaki yeni ve alternatif solun kapitalizm karşıtı olacağı. Ancak kendisini “komünist” olarak addedip addetmeyeceğini bilmiyorum. Muhtemelen bundan önceki iki asırda sosyalizm ve komünizmin yaptığı gibi yeni kavramlar ve imgeler icat edecek. Ancak, yeni küresel sol sıfırdan inşa edilmeyecek. Eski modellerle tarihsel bir kopuş yaşandığını söylemek küresel solun hafızaya ve tarihsel bilince gereksinim duymadığı anlamına gelmiyor. Geçmişteki yenilgilerimizin eleştirel bir şekilde kavranması kaçınılmaz. Paris Komünü’nden 1973 Şili Devrimi’ne, solun yenilgilerinin üstesinden gelebilmesine yardım eden şey, geleceğin sosyalizme ait olduğuna, en trajik başarısızlıkların bile sadece kaybedilmiş bir muharebe anlamına geldiğine duyulan inançtı. Tarihi bir ülküye duyulan bu inanç ereksel bir boyutun yükünü taşısa da sola bugün var olmayan olağanüstü bir güç veriyordu. Sol “öksüz” kaldı. Geçmişi ne sahiplenebilir ne de unutabilir. Geçmişin üstesinden gelmek zorunda.

Popülizm kavramının Boyun Eğmeyen Fransa ve Ulusal Cephe gibi bambaşka olguları aynı torbaya koyan tezat kullanımlarından ötürü nihai olarak sol ve sağ arasındaki çizgileri bulandırdığını söylüyorsunuz. Soldaki bazı entelektüellerin ve siyasi partilerin “sol popülizm” etiketini “sokak” ve “sandık” arasında köprü kurmak amacıyla benimsemelerine pek olumlu bakmıyorsunuz. Sol popülizmin post-faşizmle mücadelede herhangi bir rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

Popülizm hem soldaki hem sağdaki siyasi yelpazenin içindeki farklı, hatta karşıt yönelimlerin liderlerinin paylaşabileceği bir siyaset tarzı. Ancak, gücün yoz seçkinler yerine “halkta” cisimleştiğine yönelik bir tarz ve söylem sadece biçimi tanımlıyor, siyasal içeriği değil. Latin Amerika’da sol popülizm kışkırtıcı bir dil kullandı ve otoriter özellikler edindi, ancak amacı alt sınıfları toplumsal ve siyasi sisteme dahil etmekti. Batı Avrupa’da sağ popülizm yabancı düşmanı ve ırkçı tutum alarak dışlayıcı politikalar benimsiyor. Marco D’Eramo’nun vurguladığı gibi, “popülizme” karşı çıkmak çoğu zaman “halka” yönelik soycu ve seçkinci bir kibri görünür kılıyor. Eğer popülizm Corbyn, Sanders ve Podemos ile Salvini, Orban, Trump ve Bolsonaro’nun birbirinin muadili olabileceği anlamına geliyorsa, tamamen işe yaramaz ve hatta tehlikeli bir kavram. Bazı radikal düşünürlerin popülizmi sol ve sağ arasındaki sözüm ona mazide kalmış bir çatlağın alternatifi olarak gördüğünün farkındayım, sık sık değerli savlar da ortaya koyuyorlar. Belli koşullarda popülizmin bu şekilde kullanılması işe yarayabilir, ancak post-faşist hareketlerin yükseldiği bir küresel bağlamda tehlikeli yanlış anlaşılmalar üretme riski taşıyor.

Son olarak, “kapalı sınırlar için sol argüman” diye tabir edilen güncel tartışmaya değinelim. Ulusal egemenlik ve bu kavramın solda kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Duvarlarla çevrelenmiş devletler” ve göçmenlerle mültecilerin karşısında duran askerileşmiş sınırlar çağında “kapalı sınırlar” talep etmek bana son derece tehlikeli geliyor. Çünkü yabancı düşmanlığı, “ulusal kimliğin” gerici savunusu, ulusal egemenliğe dönüş gibi post-faşizm nakaratlarını meşrulaştırıyor. Kapitalist küreselleşmeye ulusal sınırları yeniden tesis ederek karşı koyulabileceği fikri gerici bir düşünce, zira 21. yüzyılın ekoloji, toplumsal adalet ve nüfus hareketleri gibi tüm can alıcı meseleleri küresel çözümler gerektiriyor. Enternasyonalizm kökenlerinden itibaren sola ait bir kavram. Evrenselliği terk etmemizin ya da reddetmemizin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Küresel bir çağda, sosyalizm sınırların ayrım çizgilerinden ziyade buluşma noktalarına tekabül eden asıl manasını yeniden keşfetmekle yükümlü.

Jacobin, 2 Nisan 2019
Çeviren: Yiğit Atılgan

Ernest Mandel 20. Yüzyılın En Büyük Marksist Düşünürlerinden Biriydi – Alex De Jong

Belçikalı sosyalist entelektüel ve aktivist Ernest Mandel, 5 Nisan 1923’te doğdu. Mandel, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Marksist teorinin en önemli eserlerinden bazılarını yazan, yorulmak nedir bilmeyen bir ajitatör ve düşünürdü.

Mandel bugün belki de en çok, fazlasıyla aşina olduğumuz bir terimi popülerleştiren –Geç Kapitalizm– kitabıyla hatırlanıyor. Fredric Jameson, postmodernizmi kuramsallaştırırken Mandel’in ekonomik yazılarından büyük ölçüde yararlandı ve “geç kapitalizm” terimi, kültürel analiz için bir tür gazetecilik klişesi haline geldi.

Bir zamanlar polisiye romanların toplumsal tarihini yazmış olan Mandel, eserinin, ilginç biçimde benimsenmesine gülümsemiş olabilir. Ancak onun asıl amacı, kültürel yan etkilerini analiz etmekten daha çok kapitalizmin iktidar yapılarına meydan okumaktı.

Nazi hapishane sisteminden sağ kurtulan bir direniş savaşçısı olarak gençlik yıllarından 1990’ların neoliberal çorak topraklarındaki son günlerine kadar, bu hedefe sadık kaldı. Mandel’in siyasi yaşamı ve çalışmaları günümüzün yeni sosyalist hareketi için önemli bir ilham kaynağı olabilir.

Nazizme Karşı Direniş

Mandel, Belçika’nın Antwerp kentinde Alman kökenli asimile olmuş Polonyalı Yahudilerden oluşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Henri Mandel’in sol görüşe, özellikle de Leon Troçki’nin fikirlerine sempatisi vardı. 1930’larda Naziler Almanya’da iktidara geldikten sonra Mandellerin evi, solcu mülteciler için bir buluşma yeri haline geldi. Bu mültecilerin sosyalizm, Sovyetler Birliği’ndeki son gelişmeler ve faşizmin yükselişi hakkındaki tartışmalarını dinleyen genç Ernest, radikal siyasetle erken yaşta tanıştı.

Mayıs 1940’ta Nazi Almanyası’nın ülkeyi işgal etmesiyle savaş Belçika’ya geldi. Yerleşik solun büyük bir kısmı yeni duruma yanıt veremedi. Sosyal demokrat Belçika İşçi Partisi ve sendikaların birçok lideri ülkeden kaçarken, eski İşçi Partisi lideri Hendrik de Man işgalcilerle işbirliği çağrısında bulundu.

Sovyet-Alman saldırmazlık paktı o sırada hala yürürlükteydi ve Belçikalı Komünistler “en saf ve en eksiksiz tarafsızlık” duruşunu ilan ettiler. Nazi işgalinin başlamasından haftalar sonra, Sovyetlerin emriyle çalışan bir suikastçı Troçki’yi Meksika sürgününde öldürdü.

Bu kargaşanın ortasında bir grup bağımsız solcu, Mandellerin evinde ilk Flamanca yeraltı gazetesini çıkarmaya başladı. Gazetedeki makalelerin çoğunu Ernest ve babası yazdı. Ağustos 1942’de Ernest yeraltına çekildi. O yılın sonunda tutuklandı ancak nakledilirken kaçmayı başardı.

Mandel’in biyografi yazarı Jan Willem Stutje’ye göre Henri Mandel, oğlunun serbest bırakılması için fidye ödemişti. Ernest’in “cesur kaçışı”, “sorgulanmaktan kaçınmak isteyen ajanlar tarafından sahnelenmiş” olabilir. Stutje’ye göre, Mandel’in kaçışı onu suçluluk duygusuyla baş başa bırakmıştır.

Mandel, kararlı bir şekilde direniş faaliyetlerine devam etti. Bu sırada Troçkist Devrimci Komünist Parti’ye (RCP) üye olmuştu. 1944 başlarında RCP, Alman ve ABD şirketleri arasındaki temaslar hakkında doğrudan Alman askerlerine hitap eden iki dilli bir broşür yayınladı: “Efendileriniz mülklerini kurtarmak için pazarlık yaparken siz top ateşine kurban ediliyorsunuz.” 28 Mart 1944’te broşürü dağıtırken Mandel tekrar tutuklandı.

Yahudi olmasından ziyade direniş faaliyetleri nedeniyle tutuklanan Mandel, farklı hapishanelere ve çalışma kamplarına gönderildi, bir noktada IG Farben’in bir kimyasal fabrikasında çalışmaya zorlandı. Bir direniş üyesi, bir Yahudi ve Stalinist mahkum arkadaşları tarafından hor görülen bir Troçkist olarak hayatta kalma şansı çok azdı.

Mandel daha sonra, bunu başarmasının nedenlerinden birinin şans olduğunu hatırlıyordu. Ama aynı zamanda, Naziler iktidara gelmeden önce Sosyal Demokrat Parti’nin destekçisi olan bazı Alman gardiyanlarla ilişki kurmadaki başarısını da takdir ediyordu: “Bu, kendini koruma açısından bile yapılacak en akıllıca şeydi.” Zorlu koşullar etkisini gösterdi ve Mandel 1945’in başlarında hastaneye kaldırıldı. 25 Mart 1945’te ABD güçleri Mandel’in tutulduğu kampı kurtardı.

Troçki’den Sonra Troçkizm

Mandel’in doğrudan aile üyeleri savaştan sağ kurtulmuş olsa da, büyükannesi, teyzesi ve amcası aileleriyle birlikte Auschwitz’de öldürüldü. Henri Mandel oğlu için akademik bir kariyer hayal ediyordu ama Ernest’in başka öncelikleri vardı. Nazizmin ve savaşın dehşetini üreten sisteme, kapitalizme karşı mücadeleye devam etmek istiyordu. Hayatı boyunca faşizm deneyimi, Mandel için siyasi ve ahlaki bir referans noktası olarak kalmaya devam etti.

Leon Troçki ve destekçileri 1938 yılında Dördüncü Enternasyonal’i (FI) kurmuştu. Troçki, yaklaşan savaşın Stalinist Komünist Partileri gözden düşüreceğini tahmin ediyor ve FI’nın bir alternatif haline geleceğini umuyordu. Yine de Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’nın yenilgiye uğratılmasında oynadığı önemli rol ve komünistlerin Avrupa’daki direniş hareketlerine katılması sonucunda bu partiler daha önce eşi benzeri görülmemiş bir prestij ve popülerlik kazandı ve işçi hareketinin radikal kanadındaki rakiplerine sınırlı büyüme fırsatları bıraktı. 

Bu arada, savaş ve baskı FI ile ilişkili küçük grupları yok etmişti. Mandel Troçkist hareketin inşasına yardım etmenin kendi görevi olduğunu hissetti ve bu hareketin saflarında önde gelen bir aktivist oldu. Kısmi olarak, Yahudi tarihi ve antisemitizm üzerine önemli bir çalışmanın yazarı olan yakın arkadaşı Abram Leon gibi Nazilerin öldürdüğü yoldaşlarının anısı, onu harekete geçirmişti.

Birçok radikal gibi Mandel de savaşın, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Avrupa’da bir devrim dalgasının başlangıcı olacağını düşünüyordu. 1938’de Troçki’nin FI için hazırladığı program, kapitalizmin karaya oturduğunu iddia ediyordu:

İnsanlığın üretici güçleri durgunlaşıyor. Yeni buluşlar ve iyileştirmeler maddi zenginlik düzeyini yükseltmekte başarısız olmaktadır. Tüm kapitalist sistemin toplumsal krizi koşullarındaki konjonktürel krizler, kitlelere her zamankinden daha ağır yoksunluklar ve acılar yaşatmaktadır.

Mandel yavaş yavaş sistemin işlemeye devam etmekle kalmayıp daha da gelişebileceğini ve 1945’ten sonra uzun bir ekonomik büyüme dönemine girilebileceğini fark etti. Bu koşullar altında, Troçkist kimliğini gizli tutarak Belçika Sosyalist Partisi’ne katıldı ve Belçika’daki sosyalist sol üzerinde etkili olan haftalık La Gauche (Sol) gazetesinin kurulmasına yardımcı oldu.

Bu dönemde Mandel, sosyalist bir kuramcı ve lider olarak kendini gösterdi. 1962 yılında ilk büyük çalışması olan Marksist İktisat Teorisi‘ni yayınladı. Kitap, konu hakkında sistematik bir sunum sağladı ve “çağdaş bilimin bilimsel verilerinden” yararlanarak “Karl Marx’ın tüm ekonomik sisteminin yeniden oluşturulabileceğini” kanıtlamaya çalıştı.

Mandel kitabın girişinde yaklaşımını “genetik-evrimsel” olarak tanımlamış ve bununla konusunun kökeni ve evrimi üzerine çalıştığını kastetmiştir. “Marksist ekonomi teorisi,” diye yazıyordu, “bir yöntemin, bu yöntem kullanılarak elde edilen sonuçların ve sürekli olarak yeniden incelemeye tabi tutulan sonuçların bir toplamı” olarak görülmelidir. Sürekli olarak yeni bulguları entegre etmeye çalışan tarih ve teorinin birleşimi, Mandel’in çalışmalarının karakteristik özelliği oldu.

Yapısal Reformlar ve Sosyalist Strateji

İngilizce çevirisi neredeyse sekiz yüz sayfayı bulan Marksist İktisat Teorisi üzerinde çalışırken Mandel, La Gauche çevresinin bir parçası olarak “anti-kapitalist yapısal reformlar” stratejisini geliştirdi. Bununla, kendi kendine sosyalizmi getirmeyecek ama yine de ona doğru adımları temsil edecek ve “işçi sınıfına büyük sermayeyi kararlı bir şekilde zayıflatma yeteneği verecek” reformları kastediyordu.

Mandel’e göre Belçika’daki olası anti-kapitalist yapısal reformlar arasında tam istihdamı garanti edecek bir planlama bürosunun örgütlenmesi, büyük şirketler üzerinde kamu kontrolü ve enerji sektörünün kamulaştırılması yer alıyordu. Ekonomik reformların siyasi iktidar meselesinden ayrı tutulamayacağını vurguladı.

Mandel, Belçika gibi oldukça gelişmiş bir kapitalist ülke için uygun olabilecek sosyalist bir strateji formüle etmeye çalışıyordu. Bu çabanın ilham kaynaklarından biri, sağcı hükümet tarafından önerilen bir dizi reforma karşı 1960 kışında yapılan Belçika genel greviydi. Birkaç hafta süren greve yüz binlerce işçi katılmıştı. Solcu Halk Cephesi’nin iktidara gelmesinin ardından Haziran 1936’da gerçekleşen Fransız grevleri ve fabrika işgalleri de Mandel’in bahsettiği bir diğer örnekti.

Savaş sonrası ekonomik büyüme döneminde yaşam koşulları pek çok kişi için iyileşmişti, ancak Belçika genel grevi gibi mücadeleler kapitalist gelişmenin işçi sınıfını tam olarak pasifize etmediğini gösteriyordu. Mandel’e göre, kapitalizme karşı mücadelede işçilerin en güçlü silahları örgütlülük, siyasi eğitim ve temel ekonomik rollerinin bilincine varmalarıydı.

İşçilerin mücadelelerinin sadece ekonomik koşullar etrafında dönmediğini, aynı zamanda yabancılaştırıcı ve baskıcı iş uygulamalarına karşı direnişten de kaynaklandığını fark etti. Nispeten iyi durumda olan işçiler bile işyerinde yabancılaşma ve tahakküm yaşıyordu. Mandel, 1960 grevinin bilançosunda, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin “sadece temel, acil çıkarlar için verilen bir mücadele olmaması bakımından geçmişteki toplumsal mücadelelerden farklı olduğunu” yazmıştır. Bu mücadele “toplumu yeniden yapılandırmak için bilinçli bir mücadele” haline gelebilir.

Mandel, Belçika grevinin kaybedilmiş bir fırsat olduğunu, çünkü böyle bir yeniden yapılanmayı önerecek siyasi bir liderlik olmadığını söylüyordu. Devrimci değişimin gerçekleşmesi için, ekonomik reformlar için verilen mücadelenin siyasi iktidar sorununa kadar genişletilmesi gerekiyordu.

Mandel’e göre mücadele ancak “hasımla sadece fabrikalarda değil sokaklarda da yüzleşilirse” zafere ulaşabilirdi. Mandel, tarihin, hedeflerine ulaşmak için ekonomik olduğu kadar siyasi iktidarı da ele geçirmek gerektiğini çalışan insanlara “yorulmadan anlatacak” devrimci bir partinin kurulması gerektiğini gösterdiğinde ısrar ediyordu.

Geç Kapitalizmin Dinamikleri

1960’larda Mandel, Marx’ın Kapital’i yayınlamasından bir asır sonra kapitalizmin nasıl işlediğine dair anlayışını geliştirdi. “Geç kapitalizm “de karar kılmadan önce başlangıçta “neo-kapitalizm” terimini kullandı. 1972 tarihli kitap, Mandel’in başyapıtıdır.

Geç Kapitalizm’de “savaş sonrası uzun hızlı büyüme dalgasının nedenlerine Marksist bir açıklama getirmeye” çalışmıştır. Mandel’e göre, bu büyüme döneminin, yerini “dünya kapitalizmi için çok daha düşük bir genel büyüme oranıyla karakterize edilen, artan bir başka uzun toplumsal ve ekonomik kriz dalgasına” bırakmasını sağlayan “içsel sınırları” da vardı. Savaş sonrası patlamanın 1970’lerin ortalarında sona ereceğini doğru tahmin etmiştir.

Mandel, teknolojik yenilik oranlarındaki artışı geç kapitalizmin özelliklerinden biri olarak görmüştür. Bu durum sabit sermayenin ömrünü kısaltmış ve büyük firmaların planlama yapma ihtiyacının artmasına neden olmuştur. Ayrıca, 1929 Wall Street Çöküşü gibi çöküşleri önlemek için ekonomiye daha önce görülmemiş ölçekte devlet müdahalesi olmuştur. Mandel’in 1964’te gözlemlediği gibi: “Devlet artık gizli sübvansiyonlardan ‘zararların kamulaştırılmasına’ kadar uzanan yollarla doğrudan ve dolaylı olarak özel karı garanti eder.

Ancak kapitalizmin çelişkilerinin üstesinden gelmek için yapılan her girişim, onu yeni sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır. Hükümetler tarafından desteklenen bankalar, şirketlere ucuz kredi sağlayarak hızlı büyümeyi mümkün kıldı ama aynı zamanda enflasyona da yol açtı. Böyle bir enflasyon, büyük, sermaye yoğun firmalar arasındaki rekabetin merkezinde yer alan uzun vadeli büyük yatırımlara zarar verdi.

Buna karşılık, enflasyonla mücadele girişimleri kendi sorunlarını yaratarak ekonomik büyümeyi azalttı. Devletin ekonomiye müdahalesi, yıkıcı krizlerden kaçınmak ve kârları garanti altına almak için yararlı olabilir. Ama aynı zamanda “ekonominin” doğal olarak verili olmadığını da herkese açıkça göstermiştir.

Devrimci Ufuklar

Mandel, bu tür çelişkilerden kaynaklanan devrimci değişim olasılığı üzerine bahis oynadı. Belçika genel grevi ve 1965 Yunan Apostasia krizi gibi patlamalar onu klasik bir Marksist ikilemle karşı karşıya bıraktı. Eğer Marx’ın ısrar ettiği gibi “her toplumun egemen ideolojisinin egemen sınıfın ideolojisi olduğu” doğruysa, o zaman işçi sınıfı kendini nasıl özgürleştirebilirdi?

Mandel, egemen sınıf ideolojisinin egemenliğinin, kitle iletişim araçları, okul sistemi vb. aracılığıyla “ideolojik manipülasyondan” daha derin kökleri olduğunu kabul etti. Bu hakimiyet, emekçilerin birbirleriyle rekabete zorlandıkları ve emek güçlerinin satışına bağımlı oldukları kapitalizmin günlük işleyişinden güç alıyordu.

Ancak kapitalizmin egemen tekeller arasındaki rekabetten kaynaklanan kaçınılmaz çelişkileri ve krizleri de egemen konsensüste çatlaklara yol açtı. Sosyalistler için temel soru, ekonomik çalkantının kaçınılmaz sonucu olan hoşnutsuzluk patlamalarının ötesine nasıl geçileceğiydi. Yaşam koşullarına ve ücretlere yönelik saldırılara karşı savunmacı mücadelelerden işçi iktidarı taleplerine geçmek için “bilinçli bir sıçrama” gerekiyordu.

Mandel, sosyalist örgütlenme ihtiyacına ilişkin etkili bir metinde, böyle bir sıçramayı neyin mümkün kılacağına dair fikirlerini geliştirdi. Üç grup arasında ayrım yaptı: işçi sınıfı kitlesi; bu sınıfın aktivist işçilerden oluşan öncüsü ve devrimci örgütlerin üyeleri. Üçüncü kategori ikincisiyle kısmen örtüşüyordu.

Mandel’in çerçevesine göre, “öncü” kendini ilan etmiş bir elit değil, işçi sınıfının en kararlı ve enerjik aktivistleriydi. Devrimci bir hareket inşa etmek, bu tür aktivist işçileri sosyalist fikirlere kazanmak anlamına geliyordu. Bu onlara örgütlülük sağlayacak ve acil toplumsal mücadelelerin kaçınılmaz gelgitleri sırasında siyasi aktivizmden çekilmelerini önleyecekti.

Radikal değişim ancak kapitalizmin çelişkilerinin kitlesel öfke ve protesto yarattığı huzursuzluk dalgaları sırasında mümkün olabilir. Böyle dönemlerde, devrimci bir parti giderek daha büyük insan gruplarını siyasi eyleme çekmeye çalışmalı ve anti-kapitalist talepler önermelidir.

Mandel devrimi, örgütlü eylem ile emekçilerin kaçınılmaz olarak farklı gruplar halinde örgütleneceği kendiliğinden hareketler arasındaki bir etkileşim süreci olarak görüyordu. Bu, Marksist solda sırasıyla Vladimir Lenin ve Rosa Luxemburg figürleriyle ilişkilendirilen örgütlülük ve kendiliğindenlik arasındaki basmakalıp ayrımı kesiyordu. Mandel yarı şakayla karışık kendisini “Luxemburgcu sapmaları olan bir Leninist” olarak tanımlıyordu.

Nesiller Arası Bir Köprü

1960’lar ve 70’lerin başı, Mandel’in sanki sınıf mücadelesinin yükselen dalgası tarafından sürükleniyormuş gibi olağanüstü üretken olduğu çalkantılı zamanlardı. Geç Kapitalizm‘in yanı sıra, o yıllarda yayınladığı diğer kitaplar arasında ABD ve Avrupa kapitalizmi arasındaki çelişkiler üzerine bir çalışma, Karl Marx’ın Ekonomik Düşüncesinin Oluşumuüzerine bilimsel bir metin, Batı Avrupa Komünist Partileri arasındaki Avrokomünist eğilimin bir eleştirisi ve kapitalizmin tarihindeki patlama ve çöküş döngülerinin bir incelemesi olan Kapitalist Gelişmenin Uzun Dalgaları yer alıyordu. Mandel hayatı boyunca iki düzineden fazla kitap ve yüzlerce makale yayınlamıştır.

Mandel aynı zamanda yorulmak bilmeyen bir ajitatör ve tartışmacıydı. 1964 yılında sosyalist planlama üzerine tartışmalara katılmak üzere Küba’ya davet edildi. Che Guevara, Marksist İktisat Teorisi’ni büyük bir ilgiyle okumuş ve Mandel ile kapsamlı tartışmalar yürütmüştü.

Mandel ise Arjantinli devrimci liderden çok etkilenmişti. Bolivya ordusu 1967 yılında Guevara’yı bir gerilla savaşı kampanyası başlatmaya çalışırken yakalayıp yargısız infaz ettiğinde, Mandel “büyük bir dost, örnek bir yoldaş, kahraman bir militan” için tutkulu bir övgü yayınladı.

Kapitalist devletlerin hükümetleri Mandel’i kendi topraklarında istenmeyen bir varlık olarak gördüler. 1969 yılında ABD yetkilileri, Yüksek Mahkeme’nin muhafazakâr çoğunluğunun daha sonra Donald Trump’ın “Müslüman yasağını” haklı çıkarmak için emsal olarak gösterdiği bir davada Mandel’in ülkeye girişini reddetti. Birkaç yıl sonra, Batı Alman hükümeti Mandel’in Berlin Özgür Üniversitesi’ndeki atamasını engellemek için müdahale etti ve onu ülkeden sınır dışı etti.

Fransa, Mandel’i topraklarında yasaklayan bir başka ülkeydi. Mayıs 1968’de, Dördüncü Enternasyonal’e doğru ilerleyen radikal bir grup olan Devrimci Komünist Gençlik (JCR) toplantılarına konuşmacı olarak davet edildi. JCR, Mayıs ’68’deki ayaklanma ve protestolara yoğun bir şekilde katılmıştı.

Pratik bir faaliyette bulunmak için tatmin edici bir fırsat olsa gerek ki, Mandel, “barikatlar gecesi” sırasında Paris Latin Mahallesi’nde barikatların kurulmasına yardım etti. Paris’e geldiği araba sokak çatışmaları sırasında tahrip olmuştu. Bir muhabir Mandel’in “Ne kadar güzel! Bu devrim!” dediğini duymuştu.

Yeni nesil devrimciler için Mandel, devrimci tarih ve deneyimle bir bağlantıydı. JCR liderlerinden Daniel Bensaïd, Mandel’in kendilerine “açık, kozmopolit ve militan bir Marksizmi” keşfetmelerinde nasıl yardımcı olduğunu hatırlıyor. Bensaïd’e göre bu genç radikaller için Mandel “teoride bir öğretmen” ve kuşaklar arasında bir köprüydü – insanların yerine düşünmek yerine onları düşündüren biriydi.

Mandel’in işçiler, sendikacılar, radikal öğrenciler ve devrimci aktivistlerle yaptığı sayısız toplantıda edindiği güçlü pedagojik becerileri vardı. 1967 yılında yayınladığı “Marksist İktisat Teorisine Giriş” adlı broşürü çok okunan bir klasik haline geldi.

Sosyalizm ya da Barbarlık

Sosyalist değişim için bu kadar çok mücadele etmiş olan Mandel’in 1995 yılında, neoliberal hegemonyanın zirvede olduğu bir dönemde hayata veda etmesinde trajik bir yan vardır. Mandel, 70’lerin sonlarından itibaren toplumsal mücadelelerin düşüşüne uyum sağlamakta güçlük çekmiştir.

Yeni yüzyılda Mandel’in 1974’te yayınladığı Marksizme Giriş adlı popüler kitabı inceleyen Bensaïd, bu kitabın sosyalizmin geleceğine ilişkin iyimser siyasi analizinin Mandel’in “bir bütün olarak proletaryanın artan yayılımına, homojenliğine ve olgunluğuna duyduğu sosyolojik güvene” dayandığını ileri sürer. Bensaïd’e göre bu güven “savaş sonrası sanayi kapitalizminin yarattığı özgül durumu ve onun özgül düzenleme biçimini geri dönüşü olmayan tarihsel bir eğilime dönüştürmüştür.” Ancak 1980’lerin neoliberal saldırısı bu süreci tersine çevirerek örgütlü emek güçlerinin altını oyar:

Geri döndürülemez olmaktan çok uzak olan homojenleşme eğilimi, iş birimlerinin dağıtılması, dünya işgücü piyasasında rekabetin yoğunlaşması, ücretlerin ve emek zamanının bireyselleştirilmesi, boş zamanların ve yaşam tarzlarının özelleştirilmesi, toplumsal dayanışma ve korumanın metodik olarak yıkılması politikaları tarafından zayıflatılmıştır. Başka bir deyişle, kapitalist gelişmenin mekanik bir sonucu olmaktan çok uzak olan direniş güçlerinin toparlanması ve sermaye tarafından kurulan düzenin yıkılması, günlük mücadelelerde tekrarlanan ve sonuçları hiçbir zaman kesin olmayan kesintisiz bir görevdir.

Hayatının ilerleyen dönemlerinde Mandel’in coşkulu iyimserliği kapitalizmin uzun vadeli etkilerine karşı uyarılarla birleşti. Tarihsel seçimin barbarlık ya da sosyalizm olduğunda ısrar ediyordu ve sosyalist bir sonuç garanti değildi.

Bu dönemde Mandel, İkinci Dünya Savaşı’nda ve Nazizm’in suçlarında ifadesini bulan kapitalist barbarlık çalışmalarına geri döndü. Troçki’nin ömür boyu hayranı olarak kalmasına rağmen, daha önceki bazı yargılarını yeniden değerlendirdi ve Troçki’nin 1920’lerin başındaki “karanlık yılları” sırasındaki pratiklerine daha eleştirel hale geldi; Mandel’e göre, “Bolşevik liderliğin stratejisi işçilerin öz-etkinliğini teşvik etmek yerine engelliyordu.”

Mandel, kendisini Aydınlanma’nın geleneğinin içinde değerlendirerek insanın özgürleşmesi ve kendi kaderini tayin etme çabası içinde konumlandırmaktan gurur duyuyordu. Manuel Kellner’in de gözlemlediği gibi, bu terimden hoşlanmasa da Mandel’in düşüncesinde ütopik bir boyut vardı. Bu, kelimenin tam anlamıyla ütopyacılıktı: toplumun insan eylemiyle çok daha iyi bir şeye dönüştürülebileceğine olan inanç.

Sosyalizmin ve komünizmin krizi Mandel’in gözünde her şeyden önce bu inancın kriziydi. “Sosyalistlerin ve komünistlerin temel görevi,” diye yazmıştı ölümünden kısa bir süre önce, “milyonların bilincinde sosyalizmin güvenilirliğini yeniden tesis etmektir.” Sosyalizmin hedeflerini “İncil’e yakın terimlerle” tanımladı:

Açlığı ortadan kaldırın, çıplakları giydirin, herkese onurlu bir yaşam sağlayın, uygun tıbbi yardım alamadığı için ölenlerin hayatlarını kurtarın, cehaletin ortadan kaldırılması dahil kültüre özgür erişimi yaygınlaştırın, demokratik özgürlükleri ve insan haklarını evrenselleştirin ve her türlü baskıcı şiddeti ortadan kaldırın.

Mandel’e göre böyle bir gelecek umudu, insanları baskıcı ve yabancılaştırıcı koşullara karşı her zaman isyan ettirmiş olan isyan kıvılcımına dayanıyordu. Sosyalistlerin görevi, tüm bu isyanları destekleyerek ve ileriye dönük alternatif bir yol sunarak bu kıvılcımı alevlendirmekti.

Bu görev değişmedi. Farklı bir tarihsel dönemde, Mandel’in yazı ve aktivizm mirası yeni bir yol arayışında bize yardımcı olabilir.

Çeviri: Yener Çıracı

Kaynak: https://birdunyaceviriblog.wordpress.com/2023/04/29/ernest-mandel-20-yuzyilin-en-buyuk-marksist-dusunurlerinden-biriydi-alex-de-jong/

Fransa’daki Eylemler Üzerine On Bir Politik Tez – Ugo Palheta

I

19 Ocak’tan bu yana Fransa’da gelişen hareket pek çok açıdan heyecan verici. Yalnızca iki ayda ülkenin politik atmosferini köklü bir biçimde değiştiren hareket, hâkim yenilgi havasını dağıtmakla kalmadı, aynı zamanda yerleşik toplumsal düzenin ve neoliberal politikaların hevesli savunucularının da dengesini bozdu, hatta dehşete düşmelerine yol açtı; mücadeleye girişen milyonlarca insanın olasılıklar dünyasını genişletti ve bu sayede kendi güçlerinin farkına varmalarını sağladı. Ama hepsinden önemlisi, Macroncu rejimin toplumsal olarak ne ölçüde izole edildiğini gözler önüne sererek Fransa’da yıllardır derinleşmekte olan hegemonya krizini iyice görünür kıldı. Kendisini politik olarak ifade etmenin bir yolunu bulamayan toplumsal hoşnutsuzluğu kristalize etti, nüfusun büyük bir bölümünün (en başta da işçi sınıfının ve gençliğin) Macron ve hükümetine yönelik yaygın güvensizliğini meşru bir öfkeye dönüştürdü.

II

Geldiğimiz noktada bu iş, tek başına emeklilik reformu meselesi olmaktan çıkmıştır. Sendikaların oldukça kısıtlayıcı ifadesiyle “toplumsal” da değildir basitçe. Alabildiğine ve bütünüyle politiktir: Ulusal hale gelir gelmez, geniş bir toplumsal boyut kazanır kazanmaz ve köklerini daha derinlere salar salmaz hareket, kendisini şu ya da bu kapitalistle yahut sektörel bir kısıtla değil (ki bu da başlı başına önemlidir), siyasi rejim tarafından temsil edilen (ve savunulan) burjuva sınıfının bütünüyle bir yüzleşme olarak ortaya koydu. Bu bakımdan böylesi bir hareket, sınıflar arasındaki güç dengesini kalıcı olarak değiştirerek siyasi düzende bir gedik açmaya muktedirdir.

“Politik” düzey ile “sosyo-ekonomik” düzey arasında bir ayrım yaratmak, ve böylece kullanılan kategorileri bulanıklaştırarak sınıf mücadelelerini yapay biçimlere hapsederek daraltmak her büyük halk hareketinin doğasında vardır. Bizim şu anda deneyimlemekte olduğumuz da dâhil her kitle mücadelesi, tam da bu nedenle toplumsal olmasının yanı sıra politiktir de, zira kaçınılmaz bir biçimde siyasi rejimi ve onda somutlaşan büyük çıkarları kendisine hedef olarak belirlemeye meyleder: mülk sahiplerini, sömürücüleri, yönetici sınıfı. Egemen sınıfın şu ya da bu reformu aklamak için inşa ettiği her türden anlatıya, tüm adaletsizlikleri, yabancılaşması ve şiddetiyle toplumsal düzenin bütününe kafa tuttuğu ölçüde ideolojik ve kültüreldir de. Aynı zamanda karşıt dünya anlayışları arasında; toplumun, insan ilişkilerinin ve yaşamlarımızın nasıl olması gerektiğine dair alternatif görüşler arasında bir savaşa yol açtığı için de öyledir.

III

Şu anki hareket, kendisinden önce gelen tüm toplumsal hareketliliklerin, hiç değilse 2010’lara damgasını vuran mücadele dalgasının omuzlarında yükseliyor: özellikle de Notre-Dame-des-Landes’de yapılması planlanan havaalanına karşı verilen büyük çabanın; istihdam yasası karşıtı mücadelenin; Sarı Yeleklilerin; cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve daha geniş anlamda toplumsal cinsiyet baskısına karşı feminist seferberliklerin; emeklilik reformuna karşı 2019-2020’deki hareketin; kayıt dışı göçmenlerin mücadelelerinin; ve (ırkçılık karşıtı olanlar dâhil) polisin suçlarına ve her türden devlet şiddetine karşı verilmiş tüm mücadelelerin omuzlarında. Bugünkü hareket, kendisini önceleyen bu hareketlerin kazanımlarını hem mücadele yöntemleri ve taktikleri bakımından hem de ideolojik bakımdan bütünleştiriyor, onları kendi mücadelesine eklemliyor ve geliştiriyor.

Bununla birlikte, bugünkü hareket ile öncekiler arasında göz ardı edilemeyecek bir fark var ki o da parlamenter solun, özellikle de Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) 74 milletvekilinin yükselişi ve artan militanlığıdır. “Toplumsal” bir zeminde kalmakta ısrarcı olan Fransız Demokratik İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CFDT) başta olmak üzere çoğu sendikanın siyasallaştırılmasında ve radikalleştirilmesinde bu vekillerin katkısı büyük. Bu nedenledir ki LFI’nin yeni milletvekillerinin çoğunun (ister Rachel Keke’yi ister Lois Boyard’ı aklınıza getirin), sokak gösterileri, grev gözcülüğü ve ablukalar gibi sınıf mücadelesinin klasik yöntemlerini hiçbir suretle parlamento mücadelesinin karşısına koymamış olmaları sevindiricidir.

IV

Zafere erişmek istiyorsak bütün çabamızı bu hareketi daha da yaygınlaştırma ve yoğunlaştırma hedefine yöneltmeliyiz. Ne kadar ileri gidebileceğimizi bilmiyoruz, ama hiç değilse hükümeti bu reformdan geri adım atmaya zorlayabiliriz. Önümüzdeki aylarda ve yıllarda bu türden bir zafer iki, üç kat sayılır, zira Macron bu reformu bütün düğümü çözecek olan savaş şeklinde kabul ederek büyük bir hesaplaşmanın peşinde. Bu sayede işçi sınıfının yirminci yüzyıldaki kazanımlarının topyekûn yok edilmesine önayak olmak ve görev süresinin sonuna kadar kendi gücünü pekiştirmek istiyor. Neoliberal karşı-devrim dersini almış bir Thatchercı olarak Macron, öyle veya böyle eşitlik ve toplumsal adaletin olduğu bir dünya umuduyla harekete geçenleri, grev ve gösteriler düzenleyenleri, blokajcıları ve ittifakları umutsuzluğa sürüklemek için öncelikle toplumsal hareketin en mücadeleci kesimlerini dağıtması gerektiğini iyi biliyor.

V

Sözleri ve uygulamalarıyla Macroncu hükümet bu kavgada yeteri kadar ileri gitmeye hazır olduğunu daha şimdiden gösterdi, tüm polis baskısını devreye sokarak hareketin siyasallaşmasına katkıda bulundu. Yeni “polislik tasarısı”nın ve adı kötüye çıkmış Lallement’dan daha az gaddar sayılan bir polis şefinin Paris’e atanmasının yarattığı yanılsamaları alt üst eden polis, gerçekten de son günlerde müdahalelerinin ölçüsüz şiddetiyle anılır hale geldi. Geçtiğimiz on yılda normalleştirilen ve rutinleştirilen bu şiddete “hata” yahut “acemilik” denemez, ziyadesiyle faşizan bir polisin olağan davranışıdır artık bu. Ancak polisin davranışı, 49-3’ün işletilmesini izleyen eylem dalgasındaki göstericilerin sayısı ve kararlılığı karşısında belirli bir dehşet ile de karakterize oluyor.

Demokrasinin asgari standartlarından bile tümüyle yoksun oluşuyla bildiğimiz Beşinci Cumhuriyet’e özgü bir dizi kurumsal dalavereyle zar zor geçirdiği tasarısında ülkede büyük ölçüde azınlıkta kalan, devlet şiddetini ifşa eden videoların ve tanıklıkların birikmesiyle istikrarını kaybeden Macronizm, önüne kattığı ideologlarıyla birlikte, insanları şiddetin göstericilerden geldiğine ve polis şiddeti denen şeyin polis kanına susamış barbarlar tarafından icat edilmiş bir efsane olduğuna ikna etmekte artık başarılı olamıyor. Max Weber’in meşhur tanımıyla, meşru şiddet tekelinde sadece devletin “hak iddia edebildiğini”, ve sözü edilen “başarı” olmadığında da saplanıp kalınacağının ispatı.

Hem bu dalaverelerle hem de son günlerde harekete yönelik oldukça acımasız baskılarıyla, otoriterlik karşıtı demokratik bir kampanyanın ve siyasi özgürlüklerin lehine bir gedik açan hükümetin ta kendisi oldu. Macron’un ilk beş yıllık döneminin ve Hollande-Valls hükümetlerinin katı sürekliliği içinde, bu güç devşirme çabaları [coups de force], Beşinci Cumhuriyet’in Bonapartist kurumlarının gün yüzüne çıkardığı sorunu kitlesel ölçekte ortaya koymayı mümkün kılıyor: zorunlu bir Kurucu Meclis aracılığıyla mevcut anayasal çerçeveden kopuşun gerekliliği ve toplumsal sorunla eklemlenmeyi şart kılan gerçek bir demokrasi olasılığı.

VI

Toplumsal ve siyasal vaziyetin nasıl niteleneceğine ilişkin haklı tartışmalar başladı. Orada burada insanlar, koşulların olgunlaştığı devrimci bir sürece geçiş olasılığıyla, “omzumuzla düzeni hafifçe dürtsek her şeyin yerle bir olacağı”  (Jacques Rancière) “devrim öncesi bir ândan” söz ediyorlardı. Böyle söyleyerek, en azından alıntılanan ilk makalede, bundan böyle proletaryanın devrimci bir savaşın fitilini ateşlemesinin önündeki (tek değilse de) başlıca engelin “sendika önderlikleri” olduğu da söylenmiş oluyor. Hatta daha da toptancı bir biçimde sorumluluk “işçi hareketinin önderliğine”, yani sendikalar arası koordinasyona havale ediliyor.

Gerçekten de, proletarya -denildiği gibi- “bir bütün olarak” hareketin lehine radikalleştiği ölçüde, rejim toplumsal öfkeyi kanalize etme gücünü yalnızca sendika önderliği aracılığıyla elinde tutuyor: “Sendikalar arası koordinasyon, krizdeki Beşinci Cumhuriyet rejiminin son emniyet supabı görevini görüyor.” Ve dahası: “Devrim öncesi ‘ân’ın açıkça devrim öncesi bir duruma, hatta devrimci bir duruma dönüşmesinin önündeki en büyük engelin, işçi hareketinin muhafazakâr ve kurumsal liderliğinin ta kendisi olduğunu söylemekte hiçbir sakınca yok.”

Bu türden bir hipotez, bu çizgiyi savunan akımlar veya örgütler ne kadar zayıf olsalar da, onun öne sürdüğü sorunlar toplumsal hareketin mücadeleci kesimleri arasında yaygın biçimde paylaşılan endişeleri yansıttığı için önemlidir. Böyle bir hipotezin bariz sonuçları da vardır: buna benzer bir görüşü dile getirdiğinizde, “işçi hareketinin önderliğinin” derhal feshedilmesinin ve sendikalar arası koordinasyona alternatif bir hareketin yaratılmasının, toplumda radikal bir değişim için emek veren insanların öncelikli görevi olduğunu söylemiş olursunuz.

VII

Bu akıl yürütmedeki ilk hata, seferberliğin belli başlı sınırlılıklarını hafife almasıdır. Hâlbuki bu sınırlılıkların üstesinden gelmek için, yalnızca ikna olmuşları ikna etmeyi amaçlayan retorik gösterişlerden ya da zaten harekete geçmeye istekli olanların desteğini pek da kazanamayacak bir gönüllülük çağrısındansa, onları ciddiye almamız gerekir.

Hâlihazırdaki bu sınırlılıklarından ötürü hareketin gücü şimdilik yalnızca Macron’u mevcut reform projesinden geri adım atmasını sağlamaya yeter, ancak bunu başaracak olursa, -en azından şu aşamada- devrimci bir durum yaratmayacaktır ama Macron’un beş yıllık görev süresi boyunca planlanan tüm reformlarından geri adım atmasına da neden olacaktır. Militan bir azınlığın iradeciliği gereklidir, ancak bu zayıflıkların üstesinden gelmek, ve ne kadar yaygın ve radikal olursa olsun bir toplumsal protestonun devrime dönüşmesini sağlamak için tek başına yeterli değildir. Bizimki gibi nesnel olarak ekososyalist, feminist ve ırkçılık karşıtı bir yönde açık bir siyasi kopuş ve devrimci bir dönüşüm talep eden bir durumda bile böyledir bu.

Bir devrim asla “kimyaca saf” olmaz, ilk ve son kez yazılmış bir ders kitabını da harfiyen tekrar etmez, ancak bazı unsurları da varsayar ki bunlar olmadan “devrim öncesi bir ân”ın sözünü etmek stratejik bir hipotezden ziyade bir hüsnükuruntu (veya militan dar grupların kendi kendilerini örgütleme taktikleri) olur. Bir devrimin asli ve ayırt edici özelliği, bir iktidar ikiliğinin (gerek burjuva devleti ile onun dışındaki halk iktidarı biçimleri arasındaki, gerekse de devletin kendi içindeki ikiliklerin) az ya da çok belirgin [affirmée] görünümüyse, devrim öncesi anlar belirli bileşenlerin varlığını gerektirir: ekonomide sürekli bir blokaj, anlamlı düzeyde bir öz-örgütlenme, mücadele içindeki hareketlerde merkezîleşmeye ve ulusal koordinasyona dönük girişimler, ve yanı sıra, devlet aygıtı veya daha geniş planda egemen sınıf içinde çatlaklar.

Gelgelelim, şu anki hareket, saydığım bu unsurlardan büsbütün yoksundur:

– Ekonominin yalnızca birkaç sektörü, esas olarak da kamu veya yarı-kamu sektörler (çöp toplayıcılar, demiryolu, elektrik, ulusal eğitim vb.) gerçek bir grev faaliyeti yaşıyor (ve bunların da çok azı sürekli hale geiyor). Rafineriler gibi belirli sektörler bir yana bırakılacak olursa, asıl sendikal seferberliklerin yaşandığı günlerde bile büyük özel şirketlerin hemen hiçbirinde işler durma noktasına gelmiyor.

– Grevin bir miktar ağırlık kazandığı sektörlerde dahi, genel kurullar ve grev komiteleri çerçevesindeki öz örgütlenme, önceki hareketlerden bile çok zayıf.

– Farklı sektörlerden eylemci gruplar ortaya çıksa da (2019-2020’de böyle gruplar çıkmıştı), özellikle aralık 1995’teki “interpros” eylemcilerine kıyasla bu gruplar hareket içerisinde (bir bütün olarak işçi sınıfından söz etmiyorum bile) epey azınlıktalar. Bu küçük militan gruplar, grevin genişlemesini ve yoğunlaşmasını etkilemenin gerçek bir yolunu bulmaktan çok kendi kitlelerini artırmanın ve kendilerini büyütmenin peşinde.

– Son olarak, devlet aygıtı sapasağlam duruyor (özellikle de polis-ordu-yargı gibi baskı aygıtları) ve her ne kadar bu reformun onlar için bir aciliyeti varmış gibi görünmese de işverenler Macron’u desteklemeye devam ediyor.

Tüm bu sınırlılıklar hiçbir şekilde mevcut hareketin değerini azaltmadığı gibi önümüzdeki haftalar bu durumun ötesine geçmemize ve belirli sınırları aşmamıza izin verebilir, ancak görevlerin ve stratejinin doğru tanımı teşhisin doğruluğuna bağlıdır.

VIII

Birinci hatanın çıkış noktası da olan ikinci bir hata, hem hareket için hem de sendikalar ve siyasi örgütler için önümüzdeki dönemde büyük bir stratejik sorun olması gereken şeyi çözmüş olduğunu iddia etmektir. Son iki ayın “bir bütün olarak proletaryanın radikalleşmesine” tanık olduğunu iddia etmek, Macron’a yönelik genelleştirilmiş büyük düşmanlığın kitlesel bir antikapitalist bilinç anlamına gelmediği gerçeğini görmezden gelmek demektir. Macron’un şahsında cisimleşen çıkarların haddinden fazla kişiselleştirilip psikolojikleştirilmesiyle mücadele etmeliyiz ki onun bir “deli”, “dengesiz” ya da “sosyopat” olarak anılması onun aslında sermayenin, özellikle de mali sermayenin bir temsilcisi olduğu gerçeğinin üstünü örtmesin. Ama hepsinden önemlisi, proletaryanın büyük çoğunluğunun aslında hareketin içinde yer almadığı gerçeğini hafife alıyoruz.

Hemen hemen tüm işçiler reforma karşı, Macron’a da düşmanlar ancak çoğu şu an için herkete mesafeli. Sınıfın yalnız küçük bir kesimi gösterilere katıldı, ezici bir çoğunluk ise güvencesizlik, uzun süredir ücretlerde devam eden durgunluk, hızla artan enflasyon gibi kaçınmanın mümkün olmadığı maddi nedenlerle bu yöne doğru bir adım atmadı. Birçok işyerinde eylemci ekipleri zayıflatan sendika karşıtı baskının, İstihdam Yasası’nın ve başta özel sektör olmak üzere sendika kaynaklarının yapısını bozan ve kısıtlayan Macron kararnamelerinin de bunda payı büyük, ki buna eski mağlubiyetlerin tatsız anılarını da ekleyebiliriz. Bunun yanında öz örgütlülük düzeyi de önceki hareketlere kıyasla (2019-20 dönemindekilerle, özellikle SNCF ile kıyaslandığında böyle, ama Kasım 1995 ile kıyaslandığında bu çok daha aşikar) düşük ve meslekler arası koordinasyon ya hiç yok, ya da çok zayıf.

49-3’ün yürürlüğe konmasından bu yana halk hareketi çok daha otonom bir hal almış durumda, sendikalar arası koordinasyondan onay almaksızın Fransa’nın dört bir yanında günlük eylemler düzenliyorlar ve daha ofansif mücadele yöntemleri izliyorlar, genel meclisler bugünlerde daha bereketli görünüyor, ama hareketin tonunu ve ritmini hâlâ sendikalar arası koordinasyon belirliyor. Üstelik şu an için kimsenin onun bu işlevine -doğrudan ya da dolaylı- bir meydan okumaya giriştiği de yok.

Ezilenlerin ve sömürülenlerin devrimci bir süreç içerisinde dahi hiçbir zaman bir bütün hâlinde seferber olmadıkları şeklinde bir itiraz gelebilir buna. Yine de, yalnızca Fransa özelinde ele alacak olursak, Mayıs-Haziran 68’de 7,5 milyon grevcinin (ve seferberlik hâlindeki 10 milyon insanın) olduğu tahmin ediliyordu ki o günlerde bugüne kıyasla çok daha az sayıda işçinin olduğu bir ülkede (şimdilerde 26 milyon olan işçi sayısı o günlerde 15 milyon civarıydı). Ekonominin çarklarının birkaç hafta boyunca durması, çok sayıdaki işyeri işgali ve siyasal rejimin ilk anda yaşadığı kargaşayla o zamanki durumun da işçi konseylerinin oluşmasına izin vermeyen öz-örgütlenmelerin kısıtlarına rağmen devrim öncesini andıran tarafları vardı. Bu durum, devrimci bir kopuşun gerekliliğine inanmış militanlara, ki bunlar Fransız Komünist Partisi’nin ve diğer sol örgütlerin içindelerdi, oldukça özel nitelikte sorumluluklar yüklüyordu.

IX

Hareketin açmazları, sendikalar arası koordinasyonun oynadığı zararlı rolle izah edilir olmaktan çok uzaktır. Bugün geldiğimiz noktada, hiçbir öz örgütsel yapının olmamasının nedeninin sendikalar arası koordinasyonun hareketi yönlendirmesi olduğunu söyleyen bütünüyle bayağı bir akıl yürütmeyle yetinemeyiz. Hareketin tonunu ve ritmini belirleyen sendikalar arası koordinasyon ise bunun nedeni herhangi bir öz örgütlenme yapısının olmamasıdır.

İşçi hareketinin güvenilmez önderliklerinin hareketin hakiki bir devrimci sürece dönüşümünü engellediği şeklindeki önermenin 1968’de tartışılmayı hak eden nesnel bir dayanağı vardı. O dönemde Fransa’da temel olarak işçi sınıfı içinde kök salmış ve geniş (%20’nin üzerinde) bir seçmen kitlesine sahip Komünist Parti’nin öncülüğündeki CGT (Genel Emek Konfederasyonu) başta olmak üzere güçlü işçi sendikaları mevcuttu. Esasında, Fransız Komünist Partisi, işçilerin doğrudan müdahil olmalarının beklenmediği ve sendika yetkililerinin yönlendirdiği, ekseriyetle atıl nitelikteki grev yöntemi lehine işyerlerinde ortaya çıkabilecek öz örgütlenme biçimlerine set çekti. Parti, özellikle de işçi grevlerinin ölçeği ve öğrenci hareketinin kararlılığından serseme dönen Gaullist rejimin umutsuz göründüğü birkaç gün yahut hafta süresince iktidar bahsini ve hükümetin parçalanmasını gündeme getirebilecek gözü pek teşebbüslerde bulunmayı da reddetti.

Sendikaların, en azından 1968’deki durumlarıyla karşılaştırıldığında oldukça güçten düştüğü ve artık kitlesel bir işçi partisinin bulunmadığı günümüzde ise durum bundan tamamıyla farklıdır. Juan Chingo’nun önermesini izleyecek olursak genel grevin inşası için bir hat teşkil etmesi gereken de işte bu durumdur. Hâlbuki tam tersi doğrudur; en sert ihtilaflar, çoğunlukla, en fazla sendika üyesine sahip ve mücadeleci sendikaların (genel itibarıyla aynı torbaya koymamızın mümkün olmadığı CGT, Solidaires ve/veya FSU) varlığını sürdürdüğü iş kolu ve iş yerlerinde açığa çıkmıştır. Öte yandan, sendikalaşmadan yoksun iş kolu ve iş yerleri, kitlelerin ‘işçi hareketinin kötü şöhretli önderlikleri’nce engellenmeksizin radikal hareket tarzına sözüm ona hazır bulunduğu yerler olmaktan çok bireyselleşmenin, edilgenliğin, sözde fikir birliğine dayalı yöneticiliğin hüküm sürdüğü ve hatta aşırı sağın oyunu artırdığı yerlerdir.

Bu önermenin ne ölçüde geçerli olduğunu üniversitelere bakarak anlarız. Üniversitelerde sendikalar oldukça güçsüzken, aktivistler en azından şu ana dek en büyük zorluğu kapsamlı öz örgütsel yapılar oluşturmakta çekmiş (genel meclislerin çoğu yakın zamana dek ancak birkaç yüz öğrenciyi harekete geçirmiştir) ve son dönemde oldukça kitlesel genel meclisleri tecrübe eden üniversitelerde dahi (Paris’te Tolbiac, Toulouse’da Mirail) öğrenci örgütlenmelerinin cılız varlığı hareketin genişleme ve öz örgütlenmesini zayıflatmıştır. Bir başka deyişle, proletarya ve gençler hâlihazırda bir bütün olarak radikalleşmiş, ve sendika önderlikleri devrimci bir saldırının vücut bulması için alt edilmesi gereken tek engel olsaydı, sendikalaşmanın en cılız olduğu iş kollarında, bir başka deyişle, sendika önderliklerinin kontrolünün en zayıf olduğu yerlerde radikal mücadelelerin gelişimine ve gelişkin öz örgütlenme biçimlerine tanık olurduk. Oysaki hakikat bundan oldukça uzaktır.

Bütünüyle devrimci bir önderliğin (reformist) işçi sendikası önderliklerince ikame edildiği önermesi basitliğin tüm avantajlarına, (meşhur ‘alternatif devrimci önderliğin’ küçük örgütlenmelerin ben merkezli parti inşasının ürünü olarak tasavvur edilmesindeki gerçek dışılığın dezavantajlarına değilse de) dar görüşlülüğün tüm dezavantajlarına sahiptir. Elbette ki sendikalar arası eşgüdümün daha mücadeleci bir tarza sahip olmasının (nöbetleşe şekilde greve çıkmayı reddetmek, grevi yineleme yönünde açık bir çağrı, genel meclislere katılım ve benzeri şekillerde) sendikaların halihazırda yerleşik olduğu belirli sektörlerde (kesin olmasa da) baştan itibaren daha kuvvetli bir hareketliliğe imkân tanıyabileceğini düşünebiliriz ancak bu noktada mevcut hareketliliğin çerçevesinin sınırlarına varırız ki bu onun en kuvvetli olduğu noktalardan biridir aynı zamanda; işçi sendikaları cephesinin, o olmaksızın hareketin bu ölçeğe ulaşması ve bu denli yaygın kabul görmesi şüpheli olan kalıcı birliği.

Ne devrimci bakış açısından ne de fiili hareketler içinde çabalamaktan vazgeçmek isteyen aktivistler açısından mevcut ve gelecek dönemdeki zorluklar ve görevler tamamıyla farklı nitelikte görünür. Bunlar, işçi sendikalaşmasını halihazırda hareket halindeki iş kollarının ötesine taşımak, işçi sendikası örgütlenmelerindeki ‘sol kanatları’ güçlendirmek, (geleneksel örgütlenmelerin dışında olmakla birlikte onlara karşı olmayıp eklemlenen) yeni radikal eğilim ve hareketlerin doğuşuna katkı sunmak, Macron nefretinden düzenin bütünlüklü eleştirisine uzanmak için siyasi ve kültürel faaliyeti derinleştirmek ve son olarak da bütünüyle farklı bir toplum inşa etmek için kapitalizm karşıtı bir kopuş ihtiyacıdır.

X

Mevcut durumun dışa vurduğu ana hususlardan biri, işçiler ve gençlik arasında siyasi bilinç seviyelerinin olağanüstü yayılımıdır. Kapitalizm karşıtı bir kopuş ve farklı bir toplum beklentisi 2016 ve 2023 arasındaki süreçte toplumda şüphesiz yükselmiştir ancak bu beklenti siyasi rejim ve daha spesifik olarak da Macron’a dönük insiyaki nefretle aynı hızda gelişim göstermiyor. Dolayısıyla, hâkim Macron karşıtı duyarlılık ve bilhassa da sunduğu emeklilik karşı-reformuna dönük düşmanlık pekâlâ aşırı sağa da yarar sağlayabilir.

Oldukça yakın tarihli (Şubat sonunda yapılan) bir kamuoyu yoklaması, Marine Le Pen’i, partisi Ulusal Birlik 60 yaşında emekliliğin geri verilmesini teklif etmese ve uzaması mümkün grevlere karşı çıksa da bilhassa işçi sınıfı içinde, Macroncu karşı-reform projesinin başlıca (Jean-Luc Mélenchon’un nispeten önünde) aleyhtarı olarak gösterdi. Henüz yayımlanan bir kamuoyu yoklaması, emeklilik karşı-reformunun kabul olmamasından en fazla fayda sağlayacak siyasi gücün Ulusal Cephe/Ulusal Birlik olabileceğini öne sürerek bunu doğruladı. Elbette ki bu durum bizi köklü nedenlere ve seçime dair aşılama ve ideolojik endoktrinasyonun halihazırda önceye uzanan tarihine götürür. Ne var ki, siyasi seçkinlerle medya seçkinlerinin son yıllarda solu (özellikle de Boyun Eğmeyen Fransa’yı) şeytanlaştırırken aşırı sağı saygıdeğer kılmaları ve ‘düşüncelerinin’ önemini azaltmalarını ciddiye almaksızın hiçbir şeyi anlayamayız.

Kimi hareketlerde kısmi tortullaşmalar yaşanmış olabilir ancak bunlar hareketlerin ağırlık merkezini meydana getiren sınıfları ve sınıf fraksiyonlarını yalnızca kısmi şekilde etkiler. Nitekim Sarı Yelekliler’in açtığı alan bir aydınlanma süreci ve siyasi radikalleşme sahnesiydiancak halk sınıflarının, kırsal yahut yarı kırsal bölgelerle birlikte bilhassa küçük kasabalardaki harekete en elverişli fraksiyonlar da dahil olmak üzere yalnızca sınırlı bir kesimine nüfuz etti. Bu durum harekete duyulan bağlılıkla (ki bu mevcut harekette olduğu gibi oldukça geniş ve Sarı Yelekliler hareketinin başlangıcındaki gibi daha düşük ölçüde olabilir) hareketliliklere etkin katılım arasındaki yarık fazla olduğu için daha da doğrudur muhtemelen. Özellikle de bu katılım genel meclislerdeki geniş katılıma dayandığı ve sona erdiğinde siyasallaştırıcı etkileri grevden çok daha az olan bir ya da daha fazla gösteriye indirgendiğinde.

Dolayısıyla, toplumsal ve siyasi sol (muhalefet) için en hayati sorunlardan biri, hareketi gençlerin -sınırlarını müşterek örgütlenmenin, özellikle de işçi sendikalarının ve çıkarlarının iyi kötü berrak ve tutarlı temsili zemininde harekete geçmenin çizdiği- sınıf bilinci seviyesinin çok daha düşük olduğu iş kolu ya da çeperlere doğru genişletirken hareketin ortaya çıktığı yerde sürdürmeyi ve derinleştirmeyi başarmaktır. Meseleye bu iş kolları ve nüfusun geniş kesimleri açısından bakıldığında durum, o muhteşem ‘devrim öncesi an’ ilanından çok ama çok  uzaktır: genel anlamda öncü işçilerin bir günlük grev ve gösterileri başarması, onların hareketin modaliteleri hakkında müşterek karar vermek üzere genel meclise katılımının sağlanması, vb. Bu bakımdan, ‘güvenilmez önderlikleri’ suçlayan mekanik ve soyut slogan yalnızca kafa karıştırmaz/dikkati dağıtmaz, çoğu durumda köstek de olur .

XI

Hareketin siyasi neticesinin ne olacağı hususu açıkça önümüzde duruyor. Toplumsal hareketlilikler -ne denli kitlesel ve radikal olurlarsa olsunlar- kendiliğinden siyasal bakış açıları yaratmazlar, özellikle de iktidar meselesinin ve mülk sahibi sınıflarla zaruri siyasi karşılaşmanın nasıl ele alınacağı probleminden kasti olarak kaçındıkları zaman (Daniel Bensaïd ‘toplumsal ilüzyon’ olarak adlandırır bunu). Hareketin şimdiye dek düşük seviyede bir öz örgütlenme ve eşgüdümle karakterize olduğu mevcut durumda çok daha doğrudur bu. Ancak toplumsal hareketlerin, tek başına bir perspektif ortaya koyabilecek siyasal güçler karşısında ikincil bir rolle yetinmeleri gerektiğine dönük bir olumlama meselesi değildir söz konusu olan. Mesele daha çok, toplumsal hareket ve sol arasındaki iş birliği-çatışma diyalektiği çerçevesindedir; eğilimler ve bakış açılarına, siyasi bir kopuş tahayyülüne dair en açık tartışmaları hiçbir surette engellemeyecek bir birlik tesis etmek çerçevesindedir.

Bu bağlamda özellikle de Fransız Komünist Partisi tarafından savunulan ortak inisiyatif (RIP) referandumu önerisinin hareketin açtığı ihtimallerin ne denli altında olduğunu, faydacılık görünümü ardında oldukça gerçeklikten uzak olduğunu ve sol bakımından siyasi krize karşı bir yanıt geliştirme zorunluluğuna hiçbir surette karşılık gelmediğini ifade etmekle başlayalım. Bu pek çok eylemcinin dokuz ay boyunca çabalamasını gerektirecek 4,8 milyon imza toplamak demek ve dolayısıyla mesele şu anda hareketi genişletmek olmasına ve Macron hâlihazırda yeni ölümcül projeler (yalnızca göçe ilişkin Darmanin yasası değil, emek ve istihdam hakkında bir yasa da) açıklamasına rağmen enerjileri bütünüyle imza toplamaya yöneltecek. Dahası, 4,8 milyon imza toplansa dahi referandum önerisi her iki mecliste de altı ay içerisinde incelenecek. Bir başka deyişle, bu süre zarfında durum büyük ölçüde, muhtemelen hareketin aleyhine değişirdi. Böylesi bir öneri hiçbir surette hareketin şimdi ve buradaki üçlü avantajını ileri taşımamıza imkân vermiyor: çeşitli kilit iş kollarında bir grev, 10 gün boyunca öngörülemez olan çok yönlü bir hareketlilik ve oldukça duygudaş bir kamuoyu.

Kimi zaman ‘Mayıs 68’in son haddine vardığı’ görüşü dillendirildi. Bu çekici bir slogan ancak Mayıs 1968 nüfusun geniş kesimleri, özellikle de hâlihazırda harekete geçmiş olanlar için (muhtemelen müphem şekilde olsa da) olumlu bir referans olmayı sürdürdüğü için değil. Yukarıda ifade ettiğim üzere, Mayıs 68 analojisinin bir sloganın üretebileceği ajitatif etkinin ötesinde işlevsel olup olmadığı belli değil. Hele de ‘son haddine varma’ fikri pek açık görünmüyor. Bu, Mayıs-Haziran 68 hareketince canlandırılan kapitalizmden kopuş ve toplumsal özgürleşme umuduyla sonuna dek gitmemiz gerektiğini ifade etme meselesidir ve bizler açısından barizdir fakat hareketin ve solun karşı karşıya olduğu acil stratejik sorunlara hiçbir yanıt sunmaz.

Mücadelenin siyasallaştırılması ve siyasi rejime dönük inanılmaz düzeydeki güvensizlikle birlikte, yalnızca karşı-reformun derhal geri çekilmesi, Ulusal Meclis’in dağıtılması ve yeni seçimler yapılması taleplerini eklemleyen bir öneri mevcut durumda şifahi aşırılıkçılık ve geçmiş reçetelerin tekrarı şeklindeki çifte tuzağa düşmeksizin yeterli olabilecek gibi duruyor. Elbette, siyasi kopuş seçim sahnesine indirgenemez ancak Daniel Bensaïd’in hatırlattığı üzere, “özellikle de parlamenter geleneğin yüz yılı aşkın süredir var olduğu ve evrensel oy hakkının sağlam şekilde yerleştiği ülkelerde, devrimci bir sürecin ‘aşağıdan sosyalizm’e ağırlık veren, ancak temsili biçimlerin de dâhil olduğu, (vurgu bana ait – U. P.) bir meşruiyet devri dışında tasavvur edilemeyeceği açıktır.”

Kopuşa yönelimli sol bir hükümet kurma mücadelesini de buraya eklemeliyiz, ki bu programın unsurlarını, özellikle tüm halk sınıfları ve daha geniş anlamda ücretliler için, ama aynı zamanda daha spesifik olarak onun içindeki bazı kesimler için merkezî ve acil sorunlar etrafında netleştirip tayin etmek anlamına geliyor: fiziksel olarak zor işlerde çalışanlar için 55, diğer herkes için 60 yaşında tam ücretle emeklilik; ücretlerde derhal artış ve enflasyona endeksleme (kayan ücret ölçeği); fiyatların ve kiraların sabitlenmesi; kamudaki güvencesiz işçilere kadro verilmesi ve özel sektörde kalıcı sözleşmelere geçilmesi; istihdamda, maaşlarda ve sosyal yardımlarda sistemik cinsiyet ve ırk ayrımcılığına karşı proaktif önlemler alınması; kamu hizmetinde kitlesel işe alımların yapılması, temel kamu hizmetlerinin ve mallarının (ulaşım, enerji, sağlık, otoyollar vb.) yeniden kamulaştırılması; ve ekolojik bir planlama.

Soru, zorunlu bir şekilde, toplumsal hareketlerin ilişkileriyle, ama özellikle de sendikaların -bilhassa da CGT, Solidaires ve FSU gibi sınıf sendikacılığının var olmaya devam ettiği sendikaların- küresel olarak onların taleplerini karşılayan böylesi bir hükümetle olan ilişkileriyle ilgili olarak ortaya çıkacaktır. Kopuş programına sahip herhangi bir sol hükümet, kendisini yönetici sınıfın muazzam baskısı altında bulacaktır (yatırım şantajı, Avrupa kurumlarının baskısı vesaire). Buna karşı dengeyi sağlamayı, şartlı bir teslimiyetten kaçınmayı ve yukarıda sözü edilen önerileri dayatmayı mümkün kılacak tek şey geniş bir halk seferberliğidir. Meydana gelecek toplumsal çatışma, kısa vadede kaçınılmaz olarak sermayenin tüm toplum, yaşamlarımız ve çevre üzerindeki, ve dolayısıyla üretim, mübadele ve iletişim araçlarının özel mülkiyeti üzerindeki iktidarını sorgulamaya yol açtığı ölçüde, temelde anti-kapitalist bir dinamiği de beraberinde getirecektir.

Yeni seçimler olduğu takdirde, yeni bir siyasi mücadele de başlayacaktır; ancak toplumsal hareketin emeklilik reformuna karşı kazanacağı bir zafer, NUPES’i güçlü bir konuma getirir. Özellikle de Macron’a ve projesine karşı rüştünü ispatlamış, NUPES içindeki baskın güç olan Boyun Eğmeyen Fransa (LIFI) için geçerlidir bu. Toplumsal seferberlikler hiçbir zaman seçimlerdeki güç dengesi üzerinde otomatik etkiler yaratmadığından bu da en kestirme yol değildir (68 Mayıs-Haziranını ve hareketten sadece birkaç hafta sonra, Beşinci Cumhuriyet’in en sağcı meclisinin seçilmesini anımsayın…). Yukarıda ayrıca, aşırı sağın gerçek parlamento pratiklerinin sahici anlamda bir  denge oluşturmaması gibi temel nedenlerden ötürü FN/RN’nin şu anda reformun geniş kitlelerce reddedilmesinden en çok yararlanan güç gibi göründüğünü de vurguladık. Bununla birlikte, mevcut anketlerin, Macron’un geri adım atmayacağına dair –bu aşamada yanıt verenler tarafından geniş çapta kabul gören- yenilgiyi kabul eder bir varsayım altında olduğuna da dikkat edilmelidir. Hareket nihai olarak muzaffer olsaydı, medya ve siyaset tarafından maruz kaldığı önemsizleştirme de düşünüldüğünde aşırı sağı etkisiz kılıp kılamayacağını bilemesek de, bu sayede solun siyasal-seçimsel bir yükseliş yakalayacağı hipotezi hayalci bir hipotez olmaktan çıkardı.

Hareketlilik, yerleşik düzenden bir kopuş dinamiği anlamında, inkâr edilemez bir şekilde yeni bir durum ve bir çatallanma olasılığı yarattı. Her şeye erişilmiş değil, ancak birkaç ay öncesine kadar saçma görünen öngörüler artık mümkün. Mücadelenin önümüzdeki gün ve haftalarında ateşkes olmayacak. Sadece siyasi rejimi değil, tüm mümkünlerin sınırlarını zorlamak da bizim elimizde.

Çeviren: Halil Can İnce ve Büşra Özcan

Kaynak: https://textumdergi.net/fransadaki-eylemler-uzerine-on-bir-politik-tez/