İmdat Freni

Gündem

Cezayirli Devrimci, Tarihçi Muhammed Harbi’nin Anısına – Masis Kürkçügil

1 Ocak 2026 günü, 92 yaşında, Cezayir Devrimi’nin aktörü ve tarihçisi Muhammed Harbi’yi kaybettik. Aşağıda Masis Kürkçügil’in kendisiyle 2012’de yaptığı bir görüşmenin ardından bir popüler tarih dergisi için yazdığı takdimi ve söyleşiyi aktarıyoruz. Harbi’nin yaşamını ve deneyimlerini daha yakından öğrenmek isteyenler yazarın otobiyografisi Ayakta Bir Hayat’a başvurabilirler (çev. Ayşen Gür, Ayrıntı, 2021)

Muhammed Harbi ile söyleşi

Masis Kürkçügil

Yüzündeki çocuk gülümsemesi eksilmeyen, saçları kar beyazı, Cezayir savaşı tarihçilerinin 79 yaşındaki üstadıyla konuşurken sanki ta baştan kitapları arasında sessiz sakin, kılı kırk yararak kimseyi idealize etmeden, düşmanını bile şeytanlaştırmadan usanmaksızın gerçeğin peşinde bir dervişle karşı karşıyayız. Oysa henüz birinci cildi yayımlanmış anılarına bakıldığında (1945-1962) karşımızda tam bir eylem insani bulunmakta. Henüz 15 yaşında, Cezayir Halk Partisi PPA’ya giren M.Harbi, Cezayir Halk Kurtuluş Cephesi FLN’in Fransa federasyonu yöneticiliğinde bulunmuş, K. Krim kabinesinde çalışmış, Mayıs 1961 Evian’daki görüşmelere uzman olarak katılmış, bağımsızlıktan sonra Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella’nın danışmalığını yapmış ve  19 haziran 1965’te  Bumedyen’in hükümet darbesine karşı Halkçı Direniş Örgütü’nü kurmaktan beş yıl hapiste, üç yıl da gözetim cezasına tabi tutulduktan sonra yurtdışına kaçıp üniversitede ders vermeye başlamış. Olayların bu kadar içinde olup da Cezayir bağımsızlık tarihine kılı kırk yararak eğilen bir benzeri yok.

M. Harbi henüz daha başkanlık danışmanı iken sendika kongrelerinin manipülasyonuna, kimlik yasasında müslümanlığa yapılan vurguya karşı çıktığı gibi yönettiği FLN’nin Afrika Devrimi dergisindeki bir başyazıda işkenceyi telin ederek eleştirel bir tutum takınmıştı. Nisan 1964 kongresinden itibaren FLN’nin reforme edilemeyeceğine kanaat getirmişti. “Askeri bürokrasinin” zaferi yoldaydı. Nitekim bir yıl sonra Bumedyen’in hükümet darbesi gerçekleşecekti.

Yaşı ve biraz da sağlık durumu ama öncelikle Fransa’da yeterince çalışmadığı için emekliliğin yetersizliğinden ötürü ekmeğini kazanmak zorunda olması nedeniyle paha biçilmez anılarının ikinci kısmını henüz yayıma hazırlanmış durumda değil.

Elli yıl sonra Cezayir Bağımsızlık savaşını nasıl değerlendirmek gerekir?

Elli yıl sonra, bugün esas olan Cezayir’in siyasal seyrini anlamak. Bunun için epey gerilere gitmek ve Cezayir’in ne olduğuyla başlamak gerekiyor. Bu ülke söz konusu olduğunda tarihçiler sıklıkla bir ulus-devlet tarihi yapmaya girişiyorlar. Sanki ulus-devlet kaçınılmaz biçimde halkların başına gelen bir şeymiş gibi. Oysa Cezayir tarihini kendi oluşumu bağlamı dışında anlamak mümkün değil. Bu oluşum, 1962’ye kadar hep imparatorluk şartlarında gerçekleşti; önce Roma-Bizans İmparatorluğu, sonra Osmanlı İmparatorluğu ve nihayet Fransız İmparatorluğu. Cezayir tüm bu tarihin, hem yerel bir tarihin hem de bu imparatorluklarla bütünleşmenin tarihinin, bir ürünüdür. Şurası önemli; Cezayir bir Fransız sömürgesi haline gelirken fevkalade acı dolu bir tarih yaşadı, toplumsal dokuyu oluşturan tüm unsurlar bölük pörçük haldeydi.  Kapitalizmin Cezayir’e girişi oldukça hoyrat oldu. Ülke, zannedilebileceği gibi bir bütün halinde dönüştürülmedi ve iki farklı Cezayir oluştu; Osmanlı ilkelerine göre yönetilmeye devam eden iç kesimler ve az çok Fransız kurumlarını hatırlatan kurumlarla bir ölçüde gelişen sahil kesimi. Yani toplumsal yapı bir ölçüde Fransa ile ortaklık arz ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı olan ise siyasal yapının bütünüyle bürokratikleşmesi ve merkezileşmesiydi.

Siyasal fenomenlerin arka planı buydu. Kapitalist bir sistem, tek bir ülkenin içinde iki farklı ülke ve kapitalizmin dümen suyunda hayat bulmuş diyebileceğimiz yeni toplumsal sınıflar. Bir yanda hemen hemen her yerde görebileceğimiz gibi bir emek dünyası, işçi kesimi; diğer yanda kapitalist kesim, ama bir burjuva kapitalizmi değil sömürge kapitalizmi ve son derece zayıf durumda olan bir entelijansiya. Cezayir’in toplumsal dinamiği bunlardan oluşuyordu. Toplumda hiçbir sınıf olgunlaşmamıştı. Bundan dolayı da, hiçbir sınıfın üstünlük kazanması istenmediğinden, Cezayir’i yönetecek olan siyasi kadro Fransa’ya göç etmiş olan Cezayirliler ile şehirdeki küçük burjuvazi arasından seçildi. Söz konusu burjuvazi hem toplumsal hem kültürel olarak son derece parçalı bir yapıya sahipti, çünkü Fransızların kültürel egemenliğine karşın, Arap dili ve müslüman kültürü de epey güç kaybetmiş olmakla birlikte, ülkede varlığını sürdürüyordu. Evet, çok fakir düşmüşlerdi.

 İşte böyle bir durumda, neredeyse on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar süren ve birbirini takip eden isyanların ardından silahlı ayaklanmalar yaşanmaya başladı ve hemen patlayıveren bir siyasal hareketin doğuşuna tanıklık edildi. Bu hareket, Tunus’ta ya da Fas’ta olduğu gibi, homojen bir hareket değildi. Siyasi elit de kültürel olarak sömürgeciliğin gölgesinde yetişenler ve eski sınıflar arasında son derece bölünmüş vaziyetteydi. Hareket hız kazandığında, eski kültürün etkisi altındaydı, ama bir ölçüde Fransız Devrimi’nin fikirlerinden, özellikle de Sovyet Devrimi’nin fikirlerinden esinlenmişti. Ama sadece biçimsel olarak. Bu, Cezayir’i anlamak için önemli bir veri çünkü Cezayir, iki kelime dağarcığına sahipti: Fransız Devrimi’ninki ve Sovyet Devrimi’ninki. Ama bu devrimin temeliyle hiçbir ilgisi olmayan toplumsal gerçeklikleri tercüme etmek için…

 Devrim, başladığında, 1954’te, hemen sahneye çıkan şey de bu oldu, askeri tipte bir bürokrasinin oluşumu. Cezayir’de aslında biraz o Latin Amerika şemasını görmek mümkün. Başlangıçta gerçekten de mutlak bir eşitlikçilik söz konusuydu. Uzun yıllar sonunda bağımsızlık kazanıldığındaysa, toplum yavaş yavaş değişmeye başladı. Bürokrasi ve devletin özelleştirilmesiyle birlikte yeni bir burjuvazi ortaya çıktı ve bu bürokratik yapıda bir burjuvaziydi. Devletsiz bir hiçti. Uzun süre boyunca devlet eşliğinde halk sınıflarıyla uzlaştı. Ancak şimdi şimdi ekonomik liberalizmi savunan ama siyasi liberalizmden yana olmayan çekirdeklerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar devletin gölgesi altında yaşıyorlar. Siz bunu anlayabilirsiniz çünkü Türkiye’de de, daha büyük bir tutarlılık içinde, aynı şey yaşandı. Burjuvazi şu anda ekonomik bir güç elde edebilmiş değil Cezayir’de, hâlâ asıl olan Devlet. Burjuvazi ekonomide bile halen önemli bir güç kazanmış değil, Cezayir’de esas olan devlet. Burjuvazi yeni yeni kendini devletten ayrıştırmaya çalışıyor ama siyasal liberalizme de yanaşmıyor.

Bin Bella ile Bumedyen arasındaki fark nedir?

Bin Bella ve Bumedyen’in ikisi de milliyetçidir. İkisi de otoriter bir rejimin başındadır. Ama ikisinin de tarzları/yaklaşımları farklıdır. Bin Bella, siyasi bir partinin evladıdır, dolayısıyla topluma açık biridir. Bumedyen ise bir askerdir, tümüyle ordu çerçevesinde şekillenmiştir. Dolayısıyla onun açısından ordu, toplumun merkezindedir. Bin Bella döneminde böyle değildi ve o iktidara geldiğinde, bağımsızlığın hemen ertesinde, Avrupalılar kitleler halinde göç ettiği için, ülkede toplumsal bir boşluk meydana gelmişti. Bu toplumsal boşluk, halktan gelen gruplar tarafından kapatıldı. Bin Bella, böyle bir toplumsal temele yaslanmaktaydı, oysaki Bumedyen’in toplumsal temeli askeri bürokrasiydi. Dolayısıyla, Bin Bella bir dönem özyönetim seçeneğini gündeme getirdi. Ama bu seçenek, işçi sınıfı içinde toplumsal desteğini bulamadı. 60’lı yılların Cezayir’i, toplumsal bir yeniden harmanlanma ortamıydı. İşçi olanlar, toplumsal yapıda yükselmişlerdi. Ve bu insanlar, o zamana kadar Avrupalı olan şehirleri istila eden, köyden gelen insanlardı. Haliyle bu (Bin Bella’nın gidişine kadar) son derece kaotik bir ortam yaratıyordu. Bin Bella, FLN’yi toplumun içine yerleştirmeye çalışırken Bumedyen döneminde, ordudan ayrı bir varlık olarak FLN’den söz etmek mümkün değildi. Bumedyen başa geçtiğinde, FLN’yi yönetenlere FLN’nin «rıhtımdaki bir gemi gibi» olmasını istediğini söylemişti. Batmayacaktı da ama sakin durması, kıpırdamaması gerekiyordu. Sadece bir sembol olarak duracaktı, devletten, askeri yapıdan bağımsız bir varlığı olmayacaktı. Bin Bella’yla durum böyle değildi, sivil bir partiydi ama o da oluşum aşamasındaydı. Savaş korkunçtu, 1957’den itibaren tüm sivil toplum kuruluşları ortadan kalkmıştı. 1954 öncesindeki siyasi yapı belli bir niteliğe sahipti ve yeni bir yapı lehine tamamen ortadan kalkmıştı. Cezayirli seçkinler ya göç etmişlerdi ya da hapishanede veya gözaltındaydılar. Bu durumda yeni yapı son derece düşük bir profil veriyordu. Bu toplumsal veriler olmadan Cezayir’i anlayamayız.

Eski politikacıların yeniden anılır olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz, bir tür tarihin normalleştirilmesinden söz edebilir miyiz?

Böyle bir şeyden bahsedebiliriz ama belli sınırlar içinde. Yani, evet eski siyasetçiler geri dönüyor, onlara tarihteki yerlerini geri veriyoruz ama neden kaybolmuş olduklarını ve şimdi neden yeniden ortaya çıktıklarını açıklamıyoruz. Biraz, eski Doğu ülkelerinde olduğu gibi. Önce cesaretlerini kırıyoruz, sonra…. Bir halk için, kendisine ne olduğunu anlamak çok önemlidir.

Fransız solunun yaklaşımını nasıl değerlendirmek gerektiğini konuşabilir miyiz biraz?

20’li, özellikle de 30’lu yıllarda Fransız solu sömürgeciliğin hoyratlığına karşı tepki gösteren bireylerden oluşuyordu. Ama sömürgeciliğin kendisi sorgulanmıyordu, asla sorgulanmıyordu. Ve 1917’den itibaren komünistler ulusal ve kolonyal sorunları ele aldılar. 1924, 1925, 1926’ya kadar Cezayir sorunu hakkında çok net bir yaklaşımları vardı. Stalinizasyon süreci içinde, Cezayir Fransız İmparatorluğu çerçevesinde görülmedi. Siyasal bakışın düzenleyici ilkesi sovyetik siyasetti. 30’lu yıllarda Fransız Komünist Partisi’nin uzantısı olan Cezayir Komünist Partisi açısından için başlıca tehlike, Sovyetler Birliği için tehlike olan İtalya ve Almanya’ydı. Milliyetçilerden, faşist cepheyi desteklemeleri istendiğinde, bunu reddediyorlardı, «eğer ulusal kurtuluşu kabul ediyorsanız savunuruz» diyorlardı. Yani, iki hareket arasında bir çatışma vardı.

1946’dan itibaren, Sovyetler Birliği için yeni tehlike Birleşik Devletler’di. Büyük güçler tarafından yönetilen siyasi dünya çerçevesinde yaptıklarımızı tekrarlıyorduk, bir tarafta Fransa, İngiltere ve Amerika, diğer tarafta İtalya ve Almanya. Ama savaş sırasında, üç nokta üzerine kurulu bir sömürge karşıtlığı söz konusuydu: Baskıya karşı mücadele, barış için mücadele ama komünistler cephesinde ulusal sorunla ilgili olarak açık bir pozisyon alınmamıştı. Ancak, savaş sırasında yeni bir akım ortaya çıktı, bu akım, Cezayirlilerden yanaydı ve maddi olarak onlara yardım ediyordu. Örneğin, burada, Fransa’da FLN’nin ilerleme kapasitesinin önemli bir kaynağı da Fransız solunun kendisine sağladığı fiziki ve maddi destek sayesindeydi. Gerçek çerçeveyi görmeye başladığımızda bir firar hareketi yaşandı örneğin. Cezayir’de savaşamak için on iki bin kişi asker kaçağı oldu. Resmi partiler, büyük partiler, komünist parti gibi diğer sol partiler de boyun eğmeyi desteklemiyordu. Doktrinin tersine. Bugüne kadar, Cezayirlilerin Fransız solundan yardım görmediklerinin altını çizen milliyetçi görüşler karşısında fazla hassas olmasının nedeni budur. Zira bu pek de doğru değil. Epey incelikli bir konu bu. Ama bütün milliyetçiliklerin ortak noktası bu, önce ben…

Not:

Görüşme Haziran 2012’de Harbi’nin evinde yapılmıştı. Konuşmanın sonunda söylediği şu cümleyi ise yayınlanacağı popüler tarih dergisi için yersiz olacağı için kullanmamıştım: “Cezayir savaşında IV. Enternasyonal’in rolü inkâr edilemez.”

Özgür ve Silahsızlandırılmış bir Arktik için: Grönland’ın Bağımsızlığını, Halkını ve Doğasını savunalım – SAP (Danimarka)

ABD’nin Venezuela’ya saldırısının ardından ABD Başkanı Trump’ın tekrar Grönland’a göz diktiklerini belirtmesi ve “ulusal güvenlik bakımından Grönland’a ihtiyaç” duyduklarını ifade etmesi üzerine Dördüncü Enternasyonal Danimarka Seksiyonu SAP (Sosyalist İşçi Politikası) tarafından geçtiğimiz yıl Washington’un yine aynı yayılmacı hevesini dile getirdiğinde yapılan açıklamayı yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Donald Trump’ın ABD’nin Grönland’ı devralması yönündeki tekrarlanan talepleri ve Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in Grönland’daki ABD askerî personelinin sayısına ilişkin açıklamalarıyla birlikte, Grönland üzerindeki emperyalist rekabet niteliksel olarak yeni ve belirleyici bir aşamaya girmiştir.

Arktik’i ve İnuit halklarını savaştan ve askerîleştirmeden korumaya yönelik uzun mücadele bugün temel bir krizle karşı karşıyadır. Dünyanın tepesinde bir silahlanma yarışı tehdidi ve halkların doğal kaynakları için bir kez daha dizginsiz bir yağma, yalnızca Grönlandlıların varlığını değil, tüm dünyayı tehdit etmektedir. Barışın en büyük güvencesi ve Arktik’in yegâne gerçek muhafazası, Grönland Parlamentosu Inatsisartut ve İnuit Çevre Konseyi (Inuit Circumpolar Council) dâhil olmak üzere, yerli halkların örgütleri ve temsilî kurumlarının elindedir.

Trump, “kibar” Danimarka emperyalizminin gizlemeye çalıştığını açıkça dile getiriyor: kapitalizmin mantığı altında ülkeler, insanlar ve halklar en iyi ihtimalle metadır; en kötü ihtimalle ise savaş ganimeti. Aynı nedenle Trump’ın, Danimarkalı ve Amerikalı burjuvazi arasındaki neredeyse 200 yıllık ittifakın yeniden müzakere edilmesi yönündeki talebi Danimarka’yı tam anlamıyla bir sömürge histerisine sürüklemiştir. Bu histerinin zirvesi ise elbette, Danimarka’nın kriyolit madenciliğini konu alan belgeselin, hükümetin en üst düzeylerini de içeren açık siyasi baskılar sonucunda bu hafta internetten kaldırılmasıdır. Bu sansür son derece taraflıdır ve kaynak materyalin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, birçok yurttaşın hayati bir toplumsal tartışmada yönünü bulması artık zor, hatta imkânsız hâle gelmiştir.

KRIYOLİTİN ÖNEMİ

Danimarka’daki burjuva paniği, Danimarkalı kapitalistlerin Grönland’dan kriyolit çıkarımı yoluyla yağmalamayı başardıkları muazzam servet ışığında değerlendirilmelidir. Danimarka devletinin, Grönland’ın minerallerinin çalınmasına izin vermek için Danimarkalı kapitalistlerden ücret almış olmasına rağmen, Weber’in [Øresund kriyolit fabrikasının kurucusu Theobald Weber, ed.] mirasçılarının her biri, babalarının ölümünde aldıkları birer milyonun en az %40’ı kadar bir getiri elde etmiştir. Bu tür gelirler normal ticari faaliyetlerden değil, yalnızca tekelci konumlardan ve sömürge rantlarından doğar. Bu gelirin yeniden yatırımı, bugün bildiğimiz Danimarka’yı inşa etmiştir. Modern Danimarka kapitalist sınıfının vaftiz babası sayılan C. F. Tietgen, Ivittuut’taki madenin inşasının arkasındaki isimdi. Bu nedenle kriyolitin çıkarılması, Danimarka’nın sanayi toplumuna dönüşmesini mümkün kılan ilkel birikimin belirleyici bir parçası olarak görülmelidir.

Kriyolit olmasaydı, alüminyum büyük olasılıkla yaygın kullanılan bir metal hâline asla gelmezdi ve sahip olduğu geniş olanaklar insanlığın yararına sunulamazdı. Danimarka ve ABD, kriyolitin sömürülmesinden elde edilen kârları aşağı yukarı eşit biçimde paylaşmıştır. ABD açısından bu, hava kuvvetlerinin hızla inşa edilmesini mümkün kılmış; bu da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’ye dünya piyasası üzerinde belirleyici bir etki sağlamıştır. Bu kaderin türettiği zenginlik ve değer rakamlarla ölçülemez. Bu nadir minerallerin dünyanın tek bir yerinde, yerel halk tarafından deri tabaklamada kullanılan biçimiyle toprağın üzerinde serbestçe bulunmasının ne anlama geldiği, tarihsel etik soruları arasında kaybolmuştur. Diğer sömürgeleştirilmiş halklar gibi, Grönlandlı İnuitlere de kendi toplumlarının ve ekonomilerinin yüzyıllar sürecek gelişiminin temellerinin atılabileceği yerde geriye yalnızca yerde bir delik kalmıştır.

ABD’DE VE DANİMARKA’DA SÖMÜRGECİLİK

Trump’ın Grönland üzerinde denetim talep eden pervasız çıkışı, Danimarka ve ABD’nin Grönland’a yönelik politikalarını tanımlayan sömürgeci, emperyalist ve ırkçı düşüncenin basit bir devamıdır. Grönland halkı, uzun ve zorlu bir siyasal mücadeleyle bağımsızlığa ilişkin hukuki ve biçimsel haklarını kazanmıştır. Ancak Amerikan emperyalizmi, yerli halklar tarafından devletlerin kurulmasına derin bir güvensizlikle yaklaşmaktadır. Bu nedenle, Demokrat yönetimler döneminde dahi, Grönlandlı elitler arasında nüfuz kazanmak ve onları ABD’ye bağlamak için sistematik biçimde çalışmışlardır.

Bu sömürünün açığa çıkmış olması bile Danimarka’da bir sömürge histerisi yaratmış; Grönlandlı yurttaşlarımıza yönelik sömürgeci ırkçılık serbest bırakılmıştır – örneğin, Grönland’ın bağımsızlığının Danimarka’daki Grönlandlılar için sonuçlar doğurması gerektiği gibi fikirlerle. Grönland’ın statüsüne ilişkin kararların, Danimarka’da yaşayan ve Danimarka toplumunun bir parçası olan Grönlandlılar üzerinde herhangi bir etkisi olması gerektiği düşüncesi kesin biçimde reddedilmelidir. Ayrıca, normalde “Grönland hakkında Grönland olmadan hiçbir şey” sloganını savunan Danimarka hükümetinin, aynı anda Grönland’ı dışlayarak Avrupa’yı dolaşıp “Krallık”ın savunusu için destek toplamış olması da son derece eleştirilebilir. Grönland hükümeti güvenlik müzakerelerini yürütme konusunda fazlasıyla yetkindir – nitekim imtiyazlar ve ticaret görüşmelerinde bunu zaten yapmaktadır.

GÖREVLERİMİZ

Danimarka işçi sınıfı ve solu, Grönland halkına karşı özel bir sorumluluk taşımaktadır. Ne yazık ki, Danimarka işçi hareketinin geniş kesimlerini Grönland halkı konusunda belirgin bir rehavetin karakterize ettiği doğrudur. Önemli istisnalar dışında, çok fazla sayıda kişi “meseleyi Grönlandlılara bırakmanın” yeterli olduğuna inanmış ve böylece Grönland’ı etkileyen karmaşık tarihsel ve güncel sorunlarla yüzleşmekten fiilen kaçınmıştır. Bu durumun telafi edilmesi gerekmektedir.

Her şeyden önce, Grönland tarihine ve bugüne ilişkin tartışmaların örgütlenmesine katılarak ve Grönlandlı aktivistleri ve Danimarka’daki Grönlandlıları kendi kavrayışlarını ve perspektiflerini sunmaya davet ederek—yalnızca Grönland’da değil, Danimarka toplumunun tamamında bunu yapmak gerekir. Bunu etkin olduğumuz tüm çevrelerde yapabiliriz. Aynı zamanda, Grönland tarihinin ve Danimarka sömürgeciliğinin okul müfredatına dâhil edilmesini istiyoruz. Hiçbir çocuk, Kopenhag’daki Mermer Kilise’yi, tamamlandığında “Alüminyum Madeni” olarak da anıldığını bilmeden görmemelidir.

Bununla birlikte, sömürgecilik sonrası çatışmalar ve sömürgeci nüfusun—özellikle işçi sınıfının—kör noktaları hakkında daha fazla öğrenme ihtiyacı da vardır. Bunun canavarca bir örneği, “ekonomi uzmanlarının”, bir hammaddeye (kriyolit) atfedilen toplam değerin sömürgeci gücün sömürgeleştirilen ülkeden ne aldığının bir ölçütü olarak vurgulanmasına neredeyse hiç itiraz edilmeden gürlemelerine izin verilmesidir. Oysa sömürgecilik araştırmacıları, bu değerin belgeseldeki önemine dikkat çekmektedir; zira bu değerin neredeyse tamamı Grönland’ın GSYH’sinden Danimarka’ya aktarılmıştır. Ayrıca, üreme hakları meselesine ve Danimarka devletinin Grönlandlı çocukların bir kuşağının yarısının doğmasını engellemeye yönelik aktif çabalarına özel bir odaklanma da olmalıdır.

GRÖNLANDLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNİ DESTEKLEYEBİLECEK TALEPLER

Grönland’ın bağımsızlık arzusunu bütünüyle desteklerken ve Grönlandlıların eşit muamele ihtimaline güvenmemelerini anladığımızı belirtirken, Grönland halkıyla mümkün olan en iyi ilişkileri sürdürmek istiyoruz. Bizi yalnızca tarih değil, aile ve dostluk bağları da birbirine bağlamaktadır. Ancak bu istek, ancak Grönland’ın kendi toprakları üzerinde tam denetimi elde etmesinin desteklenmesiyle anlamlıdır; Grönland halkının siyasal tercihlerini baskı altına almak için hiçbir ekonomik zorlamaya başvurulmamasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, Grönland’da ailesi bulunan herkes için Danimarka–Grönland arasındaki seyahatin erişilebilir kılınmasını talep ediyoruz. Grönland’ın bağımsızlığının, Grönland’ı yıkıcı imtiyazlar vermeye zorlamamasını ya da herhangi bir askerî baskı biçimine boyun eğmeye mecbur bırakmamasını sağlamak için çalışacağız. Aynı zamanda, tüm Grönland halkını dâhil etmeyi hedeflemeyen; bunun yerine küçük elitlere odaklanan her türlü süreci reddediyoruz.

Bu nedenle ayrıca, Grönland’a yeraltı kaynaklarına ilişkin tüm çalışmalara tam ve engelsiz erişim verilmesini ve Arktik’e ilişkin tüm askerî anlaşmaların Arktik nüfusunun onayına sunulmasını talep ediyoruz. Danimarka devleti ve Danimarka burjuvazisi, Arktik’in yağmalanmasından kâr elde etmenin ne kadar zor olduğuna dair iddialarını sürdürdükçe, hisse temettüsü ödemeleri dâhil olmak üzere tüm hesapların açıklanmasını talep ediyoruz.

Eski bir sömürgeci güç olarak Danimarka ile Grönland arasındaki ilişkinin doğru düzgün bir programının geliştirilmesi, Grönland’ın tam katılımını ve bağımsızlığını gerektirir. Bu nedenle, Danimarka solunun Inuit Ataqatigiit’e katkısından memnuniyet duyuyor ve kendilerine seçimlerde başarılar diliyoruz.

23 Şubat 2025

SAP tarafından çevrilmiştir. Kaynak:
Socialistisk Information
https://socinf.dk/for-et-frit-og-afmilitariseret-arktis-forsvar-groenlands-selvstaendighed-forsvar-den-groenlandske-befolkning-og-natur/

ABD Saldırısının İlk Günü: Venezuelalı Marksist Luis Bonilla-Molina Yorumluyor

ABD Venezuela’nın Topraklarını ve Yönetimini Zorla Ele Geçiriyor

3 Ocak 2026 itibarıyla uluslararası hukuk sisteminin tamamı havaya uçmuş durumda. Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun eşiyle birlikte kaçırılması ve ABD tarafından yönlendirilecek bir hükümet kurulacağına dair açıklamalar, bizi sömürgecilik ve “güçlünün hukuku” dönemine geri götürüyor. Latin Amerika, onuru ve egemenliği açısından kolay kolay iyileşmeyecek bir yara aldı.

Monroe Doktrini’nin Trump “eklemesiyle” yeniden devreye sokulması, ABD’nin zenginliklere sahip toprakları ele geçirerek bunlara el koyma doğrultusunda yeni bir saldırı aşamasına girdiğini teyit ediyor. Bu yönelimden bölgedeki hiçbir halk muaf olmayacaktır.

Dünyanın en güçlü ülkesinin lideri, bu sabahın erken saatlerinde 20 üssü kullandığını, 150 uçak, silahlı helikopterler ve son teknoloji dronlarla Venezuela hükümetini boyun eğdirmek, askerleri ve sivil halkı katletmek ve Beyaz Saray’dan açıkça yönetilen yeni bir darbe modeli tesis etmek için saldırı başlattığını bizzat itiraf etti. Bunun sadece bir gözdağı olduğunu düşünenler için artık ABD’nin kıtasal ölçekte toprak hâkimiyeti çağının başladığı açıktır. Trump’ın sözleri nettir: “Venezuela, Maduro’nun başına gelenlerin, onunla aynı biçimde davranan herkesin başına gelebileceğini anlamalıdır.”

“Amerika Birleşik Devletleri, ülke rayına oturana kadar geçiş sürecini yönetecek ve halk için para kazanacak” ifadesi, Trump tarafından dile getirilen kabul edilemez bir neo-sömürgeci hükümdür. Ne Maduro, ne Delcy Rodríguez, ne María Corina Machado, ne de Edmundo González Urrutia Trump’a göre bu neo-sömürgeci geçişi yürütmeye yetecek ulusal meşruiyete sahiptir. Trump’ın söylediği, kendilerinin seçeceği “iyi” bir grup insanın geçişi yöneteceğidir. Yani “Made in USA”, boyun eğmiş ve kayıtsız şartsız isimler öne çıkarılacaktır.

Ancak mesele bununla sınırlı değil. Donald Trump ayrıca Küba’nın da hedef tahtasına oturacağını açıkladı; Marco Rubio ise “Eğer Havana’da yaşıyor olsaydım endişelenirdim” dedi. Yani Venezuela’nın egemenliğini savunmak için safları sıklaştırmak, tüm bölgenin egemenliğini güvence altına almanın yoludur. Yalnızca birleşik bir Latin Amerika, ABD’nin neo-sömürgeci saldırısına karşı koyabilir.

Gerçekten de, Gazze’deki soykırımı desteklemiş, dünyanın dört bir yanındaki tüm otoriter-illiberal güçlerle hizalanmış bir aşırı sağcı olan María Corina Machado, şimdiye kadar ABD yönetimlerinin Truva atı olmuştu. Trump’ın da söylediği gibi Machado, Venezuela halkının tamamının saygısını kazanmaktan uzaktır; söylemi, Venezuela halkının kutuplaşmasını ve bölünmesini derinleştirmeye yöneliktir. Ancak ABD’yi asıl kaygılandıran bu değil; asıl mesele, onun liderliğinin bir noktada dayatılmak istenen neo-sömürgeci gündemle çelişme ihtimalidir. Trump’ın onu sert biçimde kenara itmesi, kitlelerle organik bağ kurabilecek herhangi bir liderliğin Venezuela hükümeti ve devletinin başına geçmesini engelleme kararlılığını ortaya koymaktadır. İhtiyaç duydukları şey, kitlelerle bağı olmayan, zayıf hükümetlerdir; böylece ABD’nin neo-sömürgeci politikalarına hiçbir anda karşı koyamasınlar.

Trump, 3 Ocak sabaha karşı saat 02.00’de başlayan Venezuela’ya yönelik askeri saldırının, Madurizm’in kalıntıları neo-sömürgeci geçişi hızla kabul etmezse her an tekrarlanabileceği tehdidinde bulundu. Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’in yanıtı ise Venezuela’nın tek başkanının kaçırılmış olan Nicolás Maduro olduğunu söylemek oldu. Bu durum son derece tehlikeli bir iktidar boşluğu yaratmaktadır; zira Venezuela son saatleri görev başında ve ülke topraklarında bulunan bir devlet başkanı olmaksızın geçirmiştir. Önümüzdeki saatler, gelişmelerin seyrini belirleyecektir.

Maduro’nun Kaçırılması ve Başkanlığın Devri Meselesi


Donald Trump ve Venezuela’ya karşı kurulan savaş kabinesinin verdiği bilgilere göre, Maduro’nun yakalanması ve kaçırılması -böylesi bir gözaltıyı meşrulaştıran hiçbir mevzuat bulunmamaktadır- aylar boyunca planlanan bir operasyondu; CIA gibi istihbarat ajanslarının çalışmaları ile ABD ordusunun sahadaki faaliyetleri birleştirildi. Maduro’nun ikamet ettiği yer tespit edildikten sonra, korumaları etkisiz hâle getirildi ve eşiyle birlikte gözaltına alınarak ülke dışına çıkarıldı. Yargılama, ABD adaleti tarafından yapılacak.

Maduro’nun kaçırılması, komuta zincirinin devreye sokulmasını gerektiren bir iktidar boşluğu yaratmıştır. 1999 Anayasası’na göre, devlet başkanının geçici ya da kalıcı yokluğunda görevi devlet başkan yardımcısı devralır; bu görev şu anda Delcy Rodríguez’dedir. Eğer bu durum kalıcı kabul edilirse, Rodríguez’in devlet başkanı olarak yemin etmesi ve 30 gün içinde seçim çağrısı yapması gerekir. Eğer geçici yokluk olarak değerlendirilirse, görevi 90 gün boyunca üstlenebilir; bu süre bir 90 gün daha uzatılabilir, yani toplamda altı ay boyunca hükümetin başında kalabilir. Venezuela’nın görev yapabilecek bir başkan olmaksızın kalmasının üzerinden on altı saat geçmiş olmasına rağmen, ne kalıcı başkanlık ardıllığı devreye sokulmuş ne de geçici yokluktan söz edilmiştir. Bu durum, son derece tehlikeli bir yönetilemezlik ve iktidar boşluğu yaratmaktadır.

Süreç Nasıl Gelişti

Operasyonlar yerel saatle 02.00’de başladı ve 3 Ocak 2026 günü saat 03.29’da sona erdi. Bu süre boyunca son nesil uçakların, füzelerle donatılmış insansız hava araçlarının, silahlı helikopterlerin ve cerrahi operasyonlarda uzmanlaşmış birliklerin uğultusu, Caracas hava sahasında tam bir dokunulmazlık içinde dolaştı. Yerel askeri direniş son derece sınırlıydı. Tüm halk Miraflores olarak bilinen Hükümet Sarayı’ndaki durumu merak ederken, Maduro, Fuerte Tiuna Askerî Üssü’nün bir bölümünde, konut olarak kullanılan ve sığınakla güçlendirilmiş bir evde yakalanıp kaçırıldı. ABD’nin bu eylemi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın devletlerin egemenliğinin dokunulmazlığını ve hukuki eşitliğini düzenleyen, güç kullanımını ve toprakların ele geçirilmesini yasaklayan birinci ve ikinci maddelerinin açık bir ihlalidir.

ABD saldırısını analiz ederken dikkat çeken unsurlardan biri, Venezuela silahlı kuvvetlerinin zayıf ya da neredeyse yok denecek direnişidir. Bir buçuk saat boyunca ABD uçakları büyük bir dokunulmazlıkla hareket ederek önceden belirlenmiş hedefleri vurdu. Saatler sonra Trump ekibi, yalnızca bir uçağın vurulduğunu, ancak bunun da operasyon üssüne geri dönebildiğini açıkladı.

Sosyal ağlarda dolaşan ve karşı-bilgi olarak yayılan söylentiler, bunun içerden bir darbe olduğu ve Savunma Bakanı’nın öldürüldüğü yönündeydi. Ancak henüz gece yarısı geçmeden, Savunma’dan sorumlu Vladimir Padrino’nun hayatta olduğu ortaya çıktı; Padrino, ABD saldırısını doğruladı ve son teknoloji füzeler ile roketlerin ABD helikopterleri, dronları ve uçaklarından ateşlendiğini açıkladı. Saldırıların Miranda, Aragua ve La Guaira eyaletlerine de yayıldığını belirtti; ancak ölü ve yaralı sayısına dair istatistik vermedi. Kısa bir süre sonra İçişleri ve Adalet Bakanı Diosdado Cabello ortaya çıkarak saldırıların ardından kamu düzeninde bir sorun olmadığını, temel hizmetlerin işlediğini söyledi; oysa Caracas’ın bazı bölgelerinde elektrik kesintileri bildiriliyordu.

Saat 03.54’te Bolivarcı hükümetin, Trump yönetimi tarafından Venezuela topraklarına yönelik gerçekleştirilen askerî saldırıyı reddeden resmî bildirisi yayımlandı; bildiride Nicolás Maduro Moros’un nerede olduğuna dair bilgiye yer verilmedi. Venezuela hükümetinin alışıldık bürokratik temposunun aksine, bildirinin rekor sürede yayımlanması dikkat çekiciydi.

Saat 05.20’de Savunma Bakanı Vladimir Padrino López, tüm Venezuela toprakları için ilan edilen Dış Kaynaklı Olağanüstü Hâl Kararnamesi’ne desteğini teyit eden bir açıklama yaptı. Başkanın başına gelenler hakkında bilgi vermediği gibi, o sırada ABD’ye kaçırılmakta olan Maduro’ya bağlılığını da yineledi.

Saat 05.40 civarında, Amerika Halkları İçin Bolivarcı İttifak – Halkların Ticaret Anlaşması’nın (ALBA-TCP) Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını kınayan bildirisi kamuoyuna yansıdı.

Sabah saat altıya doğru Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel’in, Bolívar’ın yurduna yönelik askerî saldırıyı kınayan açıklaması duyuldu. Ardından Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, ABD’nin Venezuela’ya karşı gerçekleştirdiği saldırıyı kınadığını ifade etti.

Saat 06.23’te Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, Başkan Maduro’dan bir yaşam kanıtı talep ederek onun ABD’ye ait askerî bir operasyonla alıkonulduğunu kabul etti. Dakikalar sonra, Madurizm’in müttefiki olan Türkiye hükümeti, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’ne desteğini açıkladı.

Saat 06.46’da Venezuela Dışişleri Bakanlığı’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasını talep ettiği haberi yayıldı. Kısa süre sonra Kremlin, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kınadı.

Saat 08.12’de Cumhuriyet Başsavcısı Tareck William Saab, Donald Trump hükümetinden Başkan Maduro’ya dair bir yaşam kanıtı talep etti. Sekiz dakika sonra Brezilya Dışişleri Bakanı, Brezilya hükümeti adına Venezuela’ya yönelik ABD askerî saldırısını sert biçimde kınadı. Saat 08.39’da Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Londra’nın operasyona “hiçbir şekilde katılmadığını” açıkladı.

Saat 08.47’de Uruguay, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na açıkça aykırı olan ABD askerî müdahalesini reddetti. Beş dakika sonra İspanya Dışişleri Bakanı’nın, Venezuela meselesi üzerine Avrupa Birliği’nin üst düzey temsilcileriyle acil toplantılar yürüttüğü öğrenildi.

Saat 08.57’de Meksika hükümeti, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin son saatlerde Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti topraklarındaki hedeflere karşı tek taraflı olarak gerçekleştirdiği askerî eylemleri kınadığını açıkladı. Dakikalar sonra Başkan Luiz Inácio Lula da Silva, Trump’ın askerî operasyonunu sorgulayarak ABD’nin kabul edilemez bir çizgiyi aştığını belirtti. Saat 09.30’da ABD Başsavcısı Pamela Bondi, Başkan Maduro’nun ABD’de, ABD’li yargıçlar ve mahkemeler önünde yargılanacağını duyurdu. Takip eden saatlerde Rusya, Çin, Güney Afrika, Kolombiya ve Karayip Topluluğu (CARICOM) gibi hükümetlerin saldırıyı kınadığı ve uluslararası hukuk mekanizmalarına dönülmesini talep ettiği diplomatik baskılar yaşandı.

Öğleden sonra Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez, askerî üst komuta kademesi ve kamu erklerinin temsilcileriyle birlikte yaptığı açıklamada Venezuela’nın başkanının Nicolás Maduro olduğunu yineleyerek tehlikeli bir iktidar boşluğu yönünde ısrar etti. Ancak akşam saatlerinde Delcy Rodríguez, Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından geçici bir boşluk durumunda geçerli olan usule uygun olarak başkanlık vekili olarak yemin ettirildi; bu durum, onu yeni seçimlerin çağrılması ve yapılması için gerekli bir aylık sürenin ötesinde, toplam 180 gün boyunca yürütme erkini kullanmaya yetkili kıldı.

Trump’ın Basın Toplantısı: Saldırı Sürecek

ABD Başkanı’nın basın toplantısı, Venezuela saatiyle 12.45’te gerçekleşti. Trump’ın ele aldığı başlıca noktalar şunlardı:
a) Maduro’nun yakalandığını kabul etti; kendisiyle bir geçiş süreci üzerine müzakereler yürütüldüğünü, ancak bu görüşmelerin tıkandığını belirtti.
b) Venezuela makamlarıyla kısa sürede bir geçiş anlaşmasına varılamaması hâlinde ABD’nin ülke topraklarına yönelik çok daha yıkıcı bir saldırı gerçekleştireceğini açıkladı; yani 3 Ocak’taki eylemler, askerî çatışmanın sonu değil, başlangıcıdır.
c) ABD’nin Venezuela’daki durumu kontrol altında tutma kararını duyurdu; deniz ablukasının sürdürüleceğini ve kendisinin liderliğindeki ekibe hesap verecek “iyi insanlardan” oluşan bir hükümetin teşvik edileceğini söyledi. Bu açıklamayı, Savaş, İç Güvenlik ve ABD Genelkurmay başkanlarının eşliğinde yaptı.
d) María Corina Machado’nun geçişin figürü olmayacağını belirtti; Trump’a göre “Onun için lider olmak zor olurdu. Harika bir kadın ama ulusunun saygısını kazanmış değil (…)”.
e) Delcy’yi geçiş sürecinde yetki devri için muhatap olarak gördüğünü, ancak onu iktidarda bırakmak niyetinde olmadığını söyledi. Bu bağlamda şu ifadeleri kullandı: “Maduro tarafından seçilmiş bir başkan yardımcısı (Delcy Rodríguez) var; muhtemelen şimdi başkan. Marco Rubio ile konuştu ve söylediğine göre bizim dediğimizi yapacak. Maduro gibi davranmak istemiyor.”
f) ABD’nin, petrol endüstrisinin tüm potansiyeli yeniden kazanılana ve “ülkenin toparlanması” başlatılana kadar geçişi kontrol etmeyi sürdüreceğini ilan etti.

Trump’ın basın toplantısı, Venezuela’nın neo-sömürge bir duruma sokulduğunun; toprak ve siyasal egemenliğinin kaybedildiğinin ve özellikle enerji alanında olmak üzere Venezuela’nın zenginliklerinin ele geçirildiğinin ilanıdır. Buna, ABD’ye hiçbir zaman ait olmamış “çalınmış toprakların iadesi” yönündeki tutarsız talep de eşlik etmektedir.

Donald Trump’ın 3 Ocak Cumartesi günü yaptığı bu basın toplantısı, tüm kıtayı (“Batı Yarımküreyi”) emperyal sınırlarının uzantısı olarak gören ulusal güvenlik stratejisinin pratik ve somut biçimde hayata geçirilmesidir.

Yanıt Bekleyen Sorular

Ortada, önümüzdeki günlerde daha derinlikli bir analiz yapmayı mümkün kılacak bir dizi soru dolaşıyor. Maduro’nun askerî koruması ve başkanlık güvenliği neden böylesine felaket düzeyinde çöktü? ABD operasyonlarına verilen askerî yanıt neden bu kadar zayıf ya da neredeyse yok hükmündeydi? Ne Maduro’nun ne de María Corina Machado’nun yer aldığı bir geçişten kimler fayda sağlıyor? Maduro’nun kaçırılması konusunda hükümetin saatler süren sessizliği neden? Mevcut hükümet yetkilileri ile Trump yönetimi arasında müzakere edilmiş bir sivil-askerî cunta eliyle bir yetki devri mi söz konusu? Bu müzakereler başarısız olursa, Madurizm ezilene kadar uzayan bir askerî harekât sürecine mi girilecek? Ülkenin “normalleşmesine” kadar sürecek ABD müdahalesi, Venezuela topraklarına askerî üsler yerleştirilmesini mi içeriyor? Önümüzdeki yazılarda bu soruların bazılarını ele almayı umuyoruz.

Halkın Tepkisi

Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez —Anayasa’da öngörülen başkanlık devri mantığı içinde vekâleten başkan— Başkan Maduro’yu ve Bolivarcı hükümeti savunmak için halkı sokağa çıkmaya çağırdı. Ancak 2002’de Chávez’e karşı yapılan darbede yaşananların aksine, Trump yönetiminin saldırılarının başlamasından neredeyse 24 saat sonra yapılan bu çağrı toplumda karşılık bulmadı. Hükümete ait televizyon kanalında yayımlanan, her biri yaklaşık 100 kişiden oluşan küçük toplanmalar dışında kayda değer bir hareketlilik görülmedi. Anti-emperyalist duygu genelleşmiş değil; tersine, toplumun geniş kesimleri için asıl harekete geçirici tutku anti-Madurizm.

ABD’nin Venezuela’nın iç işlerine müdahalesini teşhir etmeyi ve anti-emperyalizmi öncelemek bugün zorunlu olsa da, nüfusun önemli bir bölümünde görülen bu kırgın milliyetçiliğin, Maduro hükümetinin ağır hatalarından kaynaklandığını belirtmek gerekir. Chávez’in temsil ettiği toplumsal-halkçı programa sırtını dönen Maduro, sol söylem eşliğinde neoliberal reçeteler uygulamayı seçti. Venezuela’da anti-emperyalist duygunun boşaltılmasının mimarı Maduro’nun kendisidir; bu olgu sonunda kendi yaratıcısını da yutmuştur.

Ne Yapmalı?

Demokratik, ilerici, sol ve devrimci kesimlerin; trumpizm çağında ve onun ulusal güvenlik doktrini altında, anti-emperyalizmi ve halkların egemenliği ile kendi kaderini tayin hakkı mücadelesini eklemleyerek küresel bir öncelik haline getirmesi gerekiyor.

Bu bağlamda ortaklıkları öncelemek gerekir. Uluslararası ölçekte geniş kesimlerin 10 Ocak’ta çevrim içi olarak bir araya gelerek küresel bir anti-emperyalist platform başlatma çağrısını bu nedenle destekliyoruz.

ABD’nin neo-sömürgeci saldırısı karşısında egemenlik, halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan geniş ve çoğulcu ittifaklarla korunabilir.

3/01/2026

Luis Bonilla Molina, Venezuelalı; Latin Amerika Sosyal Bilimler Konseyi (CLACSO) Yürütme Komitesi asil üyesi (2022-2025); Eğitim Hakkı için Latin Amerika Kampanyası (CLADE), Latin Amerika Sosyoloji Derneği (ALAS), Kairos Vakfı ve İbero-Amerikan Karşılaştırmalı Eğitim Derneği (SIBEC) üyesi.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Kaynak: Viento Sur

Venezuela’ya Yönelik Emperyalist Saldırıya Hayır! – IV. Enternasyonal

Donald Trump yönetimi, Venezuela topraklarında “cerrahi hedeflere” yönelik bir askerî hava saldırısı gerçekleştirdi; yani ülkenin resmî binalarına ve askerî üslerine yönelik bombardımanlar yaptı. Yaklaşık otuz yıla yakındır kıtada eşi benzeri görülmemiş olan bu olay, Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın tamamının eğemenliğinin açık bir ihlali olup, uluslararası hukukun bütünüyle çiğnenmesi anlamına gelmektedir.

Cumartesi 3 Ocak sabahının erken saatlerinde Caracas’ta ve Venezuela’nın iki başka eyaletinde gerçekleşen bombardımanlar ve patlamalar, Başkan Nicolás Maduro’nun tutuklanıp kaçırılması için bir dikkat dağıtma operasyonu olarak kullanılmıştır; Trump bunu kendi sosyal ağı Truth Social’da bizzat itiraf etmiştir. Başkanın akıbeti henüz bilinmemekte; Maduro’nun yakalanmasında hangi iç kesimlerin işbirliği yapmış olabileceği de belirsizliğini korumaktadır.

Ülkenin geleceğine ilişkin bu belirsizlik, ilerici, demokratik, sosyalist ve devrimci tüm güçlerin emperyalist saldırıya karşı ve Venezuela halkının kaderini bağımsız ve egemen biçimde belirleme hakkı için uluslararası bir hareket başlatmasını her zamankinden daha acil kılmaktadır. Görevden alındığı söylenen başkanın rejimine ilişkin görüş ya da tutumdan bağımsız olarak, emperyalist müdahale Venezuela halkının acılarına, Latin Amerika halklarının sorunlarına ya da dünyada emperyalizm tarafından ezilen herhangi bir halkın durumuna çözüm değildir. Böyle bir müdahale her zaman onların çıkarlarına aykırı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bunun getirebileceği tek şey ölüm, baskı ve adaletsizliktir.

Gerekli olan küresel kampanya, her ülkede ABD büyükelçilikleri önünde düzenlenecek seferberlikleri ve mitingleri içermelidir; böylece halkların, bu tür emperyalist saldırılara karşı birliği gösterilmelidir.

Dördüncü Enternasyonal, Karayipler’de aylardır devasa bir Amerikan askerî gücünü bulunduran askerî yığınağın derhâl geri çekilmesini talep ederek Venezuela halkı ve işçi sınıfıyla dayanışma içindedir. Nicolás Maduro ve eşi Cilia Adela Flored’in serbest bırakılmasını istiyoruz — kimi yargılayacağına ya da kimi seçeceğine karar verecek olan Venezuela halkıdır. Askerî saldırganlığın sona ermesini ve Venezuela’nın ve Latin Amerika’nın toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenliğine saygı gösterilmesini talep ediyoruz!

IV. Enternasyonal Yürütme Bürosu Sekretaryası’nın açıklaması, 3 Ocak 2026

Venezuela: Proleter Bir Anti-Emperyalizmin Zorunluluğu – Luis Bonilla-Molina

Venezuela’ya karşı ABD bombardımanının başladığı şu saatlerde, yaklaşık bir ay önce kaleme alınmış olan ve yayın planımızda bulunan, Venezuela’lı bir IV. Enternasyonal üyesi olan, sosyal bilimci Luis Bonilla-Molina’nın analizini yayınlıyoruz.

İmdat Freni

Venezuela’nın etrafındaki jeopolitik harita, ABD askeri gücünün güney Karayipler’de benzeri görülmemiş bir şekilde yoğunlaşması, USS Gerald R. Ford uçak gemisinin ve 15.000’den fazla askerin konuşlandırılması, açık denizlerde ölümcül operasyonlar ve “narko-terörizm” söylemi ile yeniden çizildi.

Washington, Madurizm’in siyasi döngüsünün sona ermesi için baskı yaparken, Madurizm 2013’ten bu yana eşi benzeri görülmemiş bir kırılganlıkla karşı karşıya kaldı. Arka planda yeni doktrinler ortaya çıkmakta, eski ihtiraslar yeniden su yüzüne çıkmakta ve ülke kendisini dış kuşatma ile iç otoriter sürüklenme arasında sıkışmış bulmaktadır.

Dört aydan kısa bir süre içinde güney Karayipler yarımkürenin en askerileştirilmiş bölgelerinden biri haline geldi. Trump yönetimi muhripleri, nükleer denizaltıları, deniz devriye uçaklarını, 22inciDeniz Piyadesi Sefer Birliğini ve son olarak da USS Gerald R. Ford uçak gemisini vurucu grubu eşliğinde bölgeye konuşlandırdı.

87 balıkçının hayatını kaybettiği Güney Mızrağı Operasyonu kapsamında gerçekleştirilen operasyonlarda, “Venezuela bağlantılı narko-teröristlere karşı eylemler” olarak tanımlanan 23 tekneye yönelik 22 saldırı düzenlendi. İnsani yardım örgütleri yargısız infazları kınadı.

Saldırıya diplomatik baskılar, hava sahasının kapatılması duyuruları ve müttefik ülkeler Panama, Dominik Cumhuriyeti, Curaçao ve Trinidad ve Tobago’da askeri tatbikatların yoğunlaştırılması eşlik etti.

Güney Karayipler bir kez daha jeostratejik bir koridor haline geldi ve Venezuela bu koridorun merkezinde yer alıyor.

Yirmi beş yıllık kuşatma

Bu hikâye 1998 yılında Hugo Chávez’in başkanlık seçimlerini kazanmasıyla başladı. ABD, Juan Vicente Gómez liderliğindeki 1908 darbesinden bu yana Venezüella ile kurduğu yeni-sömürgecilik ilişkisinin tehdit altında olduğunu gördü. O zamanlar Cipriano Castroyu devirmek için yapılan ABD müdahalesi (1), Venezüella petrol endüstrisi üzerinde 20. yüzyılın geri kalanında hız kesmeden devam eden bir kontrol stratejisi için bir sıçrama tahtası görevi gördü.

Chavez, Anayasa’da reform yapmak (1999) ve ulusun siyasi, ekonomik ve sosyal temellerini yeniden inşa etmek için bir kurucu süreç başlatma sözünü tuttuğunda, ABD stratejik çıkarlarının tehdit altında olduğunu gördü. Chavez’in 2000-2001 yıllarında tarım arazilerinin mülkiyetini yeniden tanımlamak ve petrol endüstrisi üzerindeki devlet kontrolünü yeniden düzenlemek için başlattığı girişimler, Washington’un 2002 yılında Chavez’e karşı bir darbe yapılmasını teşvik etmesine yol açtı. Darbe halkın seferberliği sayesinde engellendi.

O andan itibaren, özellikle Chavez’in “Yankees de mierda: Váyanse al Carajo” (“Siktiriboktan Yankiler: Siktirip gidin”) ifadesiyle bilinen anti-emperyalist bildiriyi (2004) yayınlamasıyla ABD ve Venezüella hükümeti arasındaki gerilim arttı. Ancak bu dönem boyunca Venezuela, Kuzey Amerika’nın istikrarlı bir petrol tedarikçisi olmaktan hiç vazgeçmedi. Chávez’in hastalığı ve ölümü tüm senaryoları ve yörüngeleri sorgulanır hale getirdi.

Şeytanla dans etmek

Maduro Chavez’in projesini devam ettirmiyor; onu ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve polisiye açılardan yeniden yapılandırıyor. Madurizm, Chavez tarafından uygulamaya konulan sosyal projeyi terk edişini maskelemek için sosyalist retoriği kullanan, gelişmekte olan bir burjuva kesiminin siyasi projesidir.

Madurizm dört aşamadan geçmiştir. İlki, 2013-2017 yılları arasında, eski burjuvazinin siyasi temsilcilerinin çoğunu ezmeye, boyun eğdirmeye ve 2002 askeri darbesinin ardından 2002-2013 yılları arasında ortaya çıkan yeni burjuvaziyi yerleştirmeye adanmıştır. Bu durum, hem Obama hem de ilk Trump başkanlığındaki ABD yönetiminin tepkisine yol açtı ve Venezüella tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir emperyalist müdahale eylemi olan Tek Taraflı Zorlayıcı Önlemlerin (UCM’ler) uygulanmasıyla sonuçlandı.

Maduro’nun 1998’den beri Chavez’e eşlik eden sola (PCV, PPT ve diğerleri) saldırmaya karar verdiği, meşru liderlerini siyasi temsilden mahrum bıraktığı, Chavizm’den doğan sosyal, sendikal ve mesleki hareketlerin liderlerine zulmettiği, tartışmaları ve toplu pazarlıkları dondurduğu ve yalnızca kendi bürokrasisine uygun olanları kabul ettiği 2018-2024 yılları arasındaki ikinci dönem. Bu dönemde ABD ile önce gizlice sonra da açıkça müzakerelere girişti ve bu müzakereler Venezüella’nın bir kez daha Kuzey’in güvenilir bir petrol tedarikçisi haline geldiği Ukrayna savaşıyla doruğa ulaştı, ancak bu kez kesinlikle yeni-sömürgeci ödeme koşullarıyla.

Maduro ABD ile nasıl pazarlık yapılacağını biliyor. Nitekim 2002 yılında Venezüella Parlamentosu Başkanı iken Boston Grubunu (Venezüella-Amerika parlamento dostluğu) kurdu ve Dışişleri Bakanı olarak, özellikle 2008 küresel ekonomik krizi sırasında petrol endüstrisi üzerindeki etkisi nedeniyle ABD’ye kapıyı her zaman açık tuttu. 2018’den 2024’e kadar bu stratejiyi tekrarladı. O dönemde Chávez’in 1999 Anayasasında ana hatlarını çizdiği projeyi sürdürmeye çalışan Chavizm ve PSUV’un önde gelen isimlerini bir kenara itti.

Üçüncü an ise 2024 seçimlerinin ardından, kendisini kazanan ilan eden seçim sonuçlarının şeffaf ve güvenilir olmaması nedeniyle geldi. Maduro daha sonra, önderlik ettiği ve temsil ettiği yeni burjuvazi, kendisini destekleyen ordu ve polis teşkilatı ve 2013’ten bu yana kendisine eşlik eden liderler için iktidarını sürdürme koşulları garanti edilmedikçe iktidarı bırakmaya hazır olmadığını gösterdi. Bu, sadece bir yıl içinde iki binden fazla insanı hapse atan ve bazılarını kısıtlayıcı tedbirlerle serbest bırakılan Madurizm’in otoriter coşku anıdır.

Dördüncü aşama Ağustos 2025’te, doğrudan askeri çatışmadan kaçınmak amacıyla ABD ile bir anlaşma arayışına girme kararıyla başladı. Maduro çatışmacı söylemini sürdürse de ABD askeri konuşlandırmasının başlangıcından itibaren Trump ile diyalog arayışına girdi. Nihayet Kasım ayı sonunda Trump ve Maduro’nun ilk telefon temasını gerçekleştirdikleri ve diyaloğun açık olduğu açıklandı. Maduro’nun bu krizi aşmak ve iktidarda kalmak için gereken tavizleri vermeye hazır olduğu izlenimi var.

Sorun şu ki ABD artık Maduro’nun vaatlerine inanmıyor gibi görünüyor ve 1960’lardan beri engellenen bir Amerikan arzusu olan Bolivya topraklarında askeri üsler kurulmasını talep edebilir. Trump’ın Monroe Doktrini’ni sahiplenen ve genişleten yeni güvenlik doktrini ile en muhtemel olan bu. Elbette bu anlaşma Panama’da olduğu gibi, uyuşturucu kaçakçılığına karşı bir iş birliği mutabakatı şeklinde olabilir ve kesinlikle açık bir askeri üs kurma anlaşması şeklinde olamaz. Ancak bu türden bir anlaşmayı kabul etmek, Maduro’yu söylem ve söylemlerinde 180 derecelik bir dönüş yapmaya zorlayacak Demokles’in kılıcını kabul etmekle eşdeğer olacaktır. Bunu yapabilecek mi? Bunu kabul etmenin ya da reddetmenin sonuçları ne olacak?

Madurizm uzun zamandan beri Hugo Chavez’in projesinden uzaklaştı. Dışarıya karşı sosyalist bir retoriği sürdürse de içeride neo-liberal özelliklere sahip otoriter bir modeli, etkili bir baskı sistemini ve devlet yönetimiyle ilişkili yeni bir ekonomik eliti pekiştirmiştir. ABD’nin ekonomik ablukası karşısında yeni burjuvazi lehine uyguladığı politikalar, ücretlerin çöküşünü, kitlesel göçü, sendikal baskıyı ve kurumsal bozulmayı kolaylaştırmış ve tüm bunlar meşruiyetini aşındırmıştır. 2024 seçimleri ise, hükümet ile toplum arasında derin bir uçurum bıraktı.

Çatışma

ABD şimdiye kadar işgalden değil, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele için sadece uluslararası sularda değil, karadan bombalamayı da içerebilecek operasyonlardan söz ediyordu. Son dört ayda yaşananlar, sadece füzelere ve doğrudan saldırılara değil, askeri operasyonlar, zorlayıcı diplomasi ve açık kaynaklı otomatik istihbaratın (OSINT) bir kombinasyonuna dayanan son teknoloji ürünü bir askeri saldırıdır. Uydular, AIS sistemleri, sosyal ağ analizi ve tahmin modelleri Venezüella’daki askeri hareketler, iç toplumsal tepkiler, silahlı kuvvetlerin ruh hali ve hükümetin her olay karşısındaki tutumu hakkında gerçek zamanlı bilgi üretmektedir. Bu aşamada ABD’nin amacı, Venezüella ve Latin Amerika’daki davranışları önceden tahmin etmesini ve konvansiyonel savaşa başvurmak zorunda kalmadan baskıyı kalibre etmesini sağlayacak büyük hacimli veri ve bilgi biriktirmek gibi görünüyor. Başka bir deyişle, savaş tek bir füze bile atılmadan başladı ve veri, algı ve hikayelerin toplanması ve analizi yoluyla yürütülüyor.

ABD FAA’nın NOTAM’ı (2) ile başlatılan ve Trump’ın doğrudan hava sahasını kapatma emriyle pekiştirilen hava ablukası, devam eden müzakereler bağlamında Venezüella’ya yönelik ekonomik ve medya kuşatmasını arttırmayı amaçladığı anlaşılan bir başka emperyalist müdahale biçimidir. İran’a karşı olduğu gibi bir askeri saldırı olasılığı, başlatılan müzakerelerin mevcut aşamasının ilerlemesine ve sonucuna bağlıdır.

Petrol piyasaları Ocak 2025’ten bu yana fiyatların düştüğünü gördü ve Venezüella’nın gezegendeki en büyük ham petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen Karayipler’deki askeri kriz konusunda herhangi bir tedirginlik göstermedi. Petrol piyasası çatışmanın müzakere yoluyla çözüleceğine inanıyor gibi görünüyor. Borsa analistlerinin haklı olup olmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Maduro sonrası geçiş sürecinde ABD’nin karşılaşacağı en büyük sorun, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia (MCM-EGU olarak biliniyor) ikilisinin sahip olacağı sınırlı yönetişim kapasitesidir. Aşırı sağcı Nobel Ödülü sahibi María Corina Machado’nun Maduro’nun reddini sentezleyen bir liderliğe sahip olduğu doğrudur, ancak bu Venezuela’daki kadar karmaşık bir geçiş fırtınasının ortasında yönetme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Machado’nun olası hükümetinin özelliklerine ilişkin yaptığı açıklamalar, ülkeyi istikrara kavuşturacak bir ulusal uzlaşma ve mutabakat görevinden ziyade özgürlükçü olmayan programlara benziyor. Bu nedenle Maduro’nun kendi hükümeti ABD petrol kaynakları için en istikrarlı hükümet olabilir ancak bunun için Maduro’nun söylem ve eylemlerinde yapısal bir değişikliğe gitmesi gerekir. Diğer seçenek ise dört farklı taraf arasında bir anlaşmaya dayalı olarak düzenli bir geçiş sağlamaya çalışmak: Madurizm, MCM-EGU ikilisi, asker-polis kesimi ve Fedecámaras işverenler birliği (ticaret odaları federasyonu). Başka bir deyişle amaç, müzakere edilmemiş bir geçiş bağlamında uzun süreli bir çatışmanın yaratacağı travmayı ve petrol kaynaklarına yönelik tehlikeyi önleyecek bir eşitler hükümeti kurulmasını zorlamaktır. Bu kısa vadede o kadar kolay görünmüyor.

Devrimci bir politika olarak anti-emperyalizm

Müzakerelere doğrudan erişimimiz yok, ancak ABD’nin Karayipler’deki acımasız askeri konuşlanmasını görüyoruz. Somut gerçeklik budur. Bu bağlamda, devrimciler açısından doğru olan, aktif bir anti-emperyalist militan kampanya yürütmektir. Madurizm eleştirisi askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için bir bahane olarak kullanılamaz. Otoriter sürüklenişini görmezden gelerek bu hükümeti de savunamayız. Uygulanabilir tek demokratik tutum, ABD müdahaleciliğini reddetmek ve Madurist hükümetin otoriterliğini kınarken, işçi haklarını savunmak, siyasi özgürlükler talep etmek ve egemen ve barışçıl bir çözüm için baskı yapmaktır. Bölgenin demokratik, barışçıl ve egemen bir çözüme ihtiyacı vardır. Artık yeter: Kuşatmalara, vesayetlere, savaşlara son!

7 Aralık 2025

1) Venezuela Devlet Başkanı Cipriano Castro, Venezüella’nın dış borcunu tanımayı reddetti ve bu da 1902-1903 yıllarında Avrupalı güçler tarafından Venezüella kıyılarının deniz ablukasına alınmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri “arabulucu” olarak müdahalede bulunarak ülkedeki jeopolitik etkisini güçlendirdi, ancak Castro’nun milliyetçiliğine Venezüella petrolünün kontrolüne engel teşkil ettiği için her zaman şüpheyle yaklaştı. MIR’in kurucusu ve Venezüella radikal solunun tarihi lideri Domingo Alberto Rangel, Gómez, el amo del poder (1975) adlı kitabında ABD’nin Gómez liderliğindeki darbeye verdiği desteğe ilk işaret edenlerden biriydi. Gómez iktidara gelir gelmez İngiliz Horacio Hamilton’a verilen petrol imtiyazlarını iptal ederek General Asphalt’a (ABD) verdi. 1910 ve 1914 yılları arasında Gómez, o zamanlar Standard Oil’in bir yan kuruluşu olan Caribbean Petroleum gibi Amerikan şirketlerine ilk büyük petrol imtiyazlarını verdi.

2) NOTAM’lar (Notice to Airmen), pilotları altyapılar üzerindeki veya çevresindeki gelişmeler hakkında bilgilendirmek için devlet hava trafik kontrol kuruluşları tarafından yayınlanan mesajlardır.

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

İran Halklarının Mücadelesiyle Dayanışma! – NPA-L’Anticapitaliste

Ulusal para biriminin ve ekonominin çöküşü, hiper enflasyon ve ücretlerin yerinde sayması; 28 Aralık Pazar günü Tahran çarşısından başlayıp çok sayıda kente ve üniversiteye yayılan kitlesel seferberliğin başlıca unsurlarıdır. Göstericilerin mücadeleci kararlılığı ve durumun gelişme hızı, bunun döviz kurundaki artışa verilen geçici bir tepki olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bir kez daha, onlarca yıla yayılan adaletsizliklere, yoksulluğa, cinsiyet ayrımcılığına ve baskıya kök salmış derin bir toplumsal öfke kendini ifade ediyor. Çarşının grevi, dükkânların kapanması ve öğrencilerin sahneye çıkması, İran İslam Cumhuriyeti’ni sarsan bu derin hareketin yeni bir aşamasına işaret ediyor.

Vahed sendikası gibi işçi sendikaları ile öğretmen ve emekli dernekleri harekete derhâl destek verdi.

Resmî enflasyon yüzde 52’yi aşmışken iktidar ücretleri artırmayı reddediyor. Bu, devlet bütçesinin açıkça işçilerin, emeklilerin, işsizlerin ve en güvencesiz kesimlerin sırtından finanse edildiği anlamına geliyor. Daha az sağlık hizmeti, daha az eğitim, daha fazla dışlanma ve tükenmiş bir toplum demek bu. Yoksulluk patlarken, ülke yöneticileri—başta Rehber Hamaney olmak üzere—devasa servetler biriktiriyor. İktidar görünürde protestoları yatıştırmaya çalışsa da, fiiliyatta sahada baskıyı artırıyor. İran İslam Cumhuriyeti bir kez daha darağacı ve korku sayesinde ayakta kalmaya çalışacak. Mollalar rejimi 2025’te 1922’den fazla tutukluyu idam etti; buna rağmen halk seferberlikleri durmuyor. Göstericilerin cesareti son derece büyük ve itiraz zayıflamıyor. Şimdiden iktidarın zayıflık işaretleri belirdi: Merkez Bankası Başkanı istifa etti, üniversitelerin güvenliğinden sorumlu üç yetkili görevden alındı, devlet 26 ilde idare merkezlerini kapattı ve üniversitelerde dersler uzaktan eğitime geçti. Ve bu belki de sadece başlangıç!

Bu dinamik karşısında, özellikle monarşist akımlar tarafından yapılan sahiplenme girişimleri açık biçimde reddedilmelidir. Bu çevreler, İran’dan çıkan videolardaki sloganları değiştirerek, eylemcilerin “monarşist” çözüme destek verdiği izlenimini yaratmaya yönelik bir manipülasyon kampanyası yürütmekten çekinmiyor. Netanyahu ve Trump tarafından desteklenen Şah’ın oğlu, İran halklarının müttefiki değildir. Projesi otoriter ve ultra-liberaldir. İran halkları saf değil. Bir diktatörlüğü yıkıp yerine bir başkasını kurmak için ayaklanmadılar. Seçenek iki despotizm biçimi arasında değil; adaletsizlik üzerine kurulu bir sistemin sürdürülmesi ile eşitliğe, sosyal ve demokratik haklara ve onura dayanan bir geleceğin inşası arasındadır.

Üniversiteler, işyerleri, emekçi mahalleleri ve kentsel çeperler arasındaki dayanışma; öfkeyi, baskıya direnebilen, her türlü araçsallaştırmayı engelleyebilen ve hareketin gasbedilmesini reddeden örgütlü bir toplumsal güce dönüştürmenin anahtarıdır.

İran halklarının, ilerici güçlerin tüm uluslararası dayanışmasına ihtiyacı vardır. NPA–L’Anticapitaliste, İran’ın gençliğinin, işçi ve emekçilerinin yanındadır. Diktatörlüğe, hayat pahalılığına ve adaletsizliklere karşı mücadele eden İran halklarına tüm desteğimizi sunuyoruz.

NPA–L’Anticapitaliste’nin 1 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı açıklama

Meksika: “Z Kuşağı” ve Aşırı Sağın Yükselişi – José Luis Hernández Ayala

Meksika sağı, oligarşik kesimlerin desteğini alarak ve Donald Trump tarafından açıkça alkışlanarak, toplumsal hoşnutsuzluğa yaslanıp Claudia Sheinbaum hükümetini istikrarsızlaştırmaya çalışıyor. Seferberlik kapasitesi sınırlı kalsa da tehlike gerçektir. Buna karşı tek etkili olabilecek engeller, toplumsal dönüşüm projesinin derinleştirilmesi ve faşist tehditle yüzleşebilecek özerk bir toplumsal hareketin inşa edilmesidir.

Ulusal ve uluslararası medyanın, 15 Kasım’da “Z kuşağı”nın Claudia Sheinbaum Pardo’nun ilerici hükümetine karşı düzenlediği mobilizasyonun sözde istikrarsızlaştırıcı etkisine dair büyük beklentiler beslemesine rağmen, sonuç, bu girişimin destekçileri açısından açıkça hayal kırıklığı yaratmıştır. Ülke genelinde toplanan 80 ila 90 bin göstericinin ancak üçte biri gençlerden oluşuyordu; bu oran, aynı sağ ve aşırı sağ muhalefet partileri tarafından örgütlenen diğer yürüyüşlerdeki oranla benzerdir. Bu partiler, seferberliklerinin gerekçesi olarak güvenlik krizini öne sürmektedir; oysa bu krizin derinleşmesinden bizzat kendileri sorumludur.

Organizatörler, Nepal’de yolsuz ve son derece popülerliğini yitirmiş bir hükümeti devirmeyi başaran on binlerce gencin mobilizasyonunu yeniden yaratmaya çalıştılar.

Doğrudur ki, Michoacán’ın ikinci büyük kenti Uruapan’ın belediye başkanı Carlos Manzo’nun Jalisco Nueva Generación karteli tarafından öldürülmesi, özellikle kendisini bu kuşağa ait hisseden gençler arasında ülke çapında güçlü bir hoşnutsuzluk yarattı. Ancak bu öfke, sağ partiler tarafından hızla araçsallaştırıldı; açıkça darbeci bir mobilizasyonun itici gücü hâline getirilmek istendi ve hedef Ulusal Saray’ı ele geçirmekti. Bu manevra sonunda başarısız oldu: çağrıyı reddeden ve muhalefetin manipülasyonundan açıkça uzaklaşanlar yine bu gençler oldu.

Aşırı Sağcı Oligarkların Saldırısı

Mobilizasyonu harekete geçiren güçler, açıkça tanımlanabilir oligarşik ve muhafazakâr kesimlerden geliyordu. Bunların başında, devletle yaşadığı vergi ihtilafları ve söylemi giderek Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei gibi figürlerin neofaşizmine yaklaşan Televisión Azteca’nın sahibi iş insanı Ricardo Salinas Pliego geliyor. Buna, Cristero Savaşı’nın yüzüncü yılını anmaya hazırlanan Katolik üst ruhban sınıfı ile Kurumsal Devrimci Parti PRI ve Milli Eylem Partisi PAN’ın tarihsel yöneticileri de ekleniyor; bu partilerin parlamenterleri, Claudia Sheinbaum hükümetini “komünist” olarak yaftalayan ve Manzo’nun öldürülmesinden sorumlu tutan, temelsiz suçlamalar ve nefret söylemleri yaydılar. Gazeteciler ve bazı entelektüeller de, kanıt sunmaksızın hükümetin sözde bir “otoriter sapma” içinde olduğunu ileri sürerek bu kampanyaya katıldı.

Bu sahte çıkarların oluşturduğu zehirli karışım, sağcı mobilizasyonun yenilikçi özelliklerini açıklamaya yardımcı oluyor. Öncekilerin aksine —ki bunlar kendilerini ince bir “demokratik” örtüyle kamufle etmeye çalışıyordu (beyaz yürüyüş, pembe dalga, Federal Seçim Enstitüsü’nün savunusu vb.)— bu protesto açıkça darbeci bir nitelik kazandı. Meksika’ya ABD’nin silahlı müdahalesi ve silahlı kuvvetlerin öncülüğünde bir darbe çağrıları açıkça dolaşıma sokuldu. Ulusal Saray’ı koruyan bariyerleri devirmek üzere, açıkça koordineli şiddet eylemleri kayda geçti. Misojinist, homofobik, antisemitik, cinsiyetçi ve ırkçı ifadeler yaygınlaştı; Nazi sembolleri taşıyan tişörtler de görüldü.

Bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump’ın mobilizasyondan memnuniyet duyması ve sonrasında uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle Meksika’ya olası bir müdahaleyi dışlamaması tesadüf değildir. Amerikan emperyalizminin eli, yeni faşist canavarın beşiğini sallamaktadır.

15 Kasım’daki gösteri mütevazı olsa ve esas olarak radikalleşmiş bir sağın çaresizliğini yansıtsa da, önemi küçümsenmemelidir. Son günlerde, ulaştırma emekçilerinin ve su savunucularının kitlesel grevlerine tanık olundu; bu eylemlerde, kamusal taşımada güvenliğin artırılması ve suyun büyük çokuluslu şirketlerin elinde yoğunlaşmasının engellenmesi gibi meşru talepler ile hükümeti istikrarsızlaştırmayı amaçlayan sağcı liderlerin manipülasyonu iç içe geçti. Bu tablo, bazı yönleriyle, 1973’te Salvador Allende’ye karşı darbe öncesinde Şili sağının kullandığı taktikleri hatırlatmaktadır.

Güvensizlik sorunu

Claudia Sheinbaum’un görev süresi boyunca çeşitli suç örgütlerine ağır darbeler vurulmuş olsa da sorun devam etmektedir; hatta bazı bölgelerde daha da yayılmaktadır. Uyuşturucu ticareti — buna ek olarak haraç, adam kaçırma, şantaj, kadın ticareti, siber suçlar ve kara para aklama — marjinal çetelerin işi değildir. Bu faaliyetler, ülkenin siyasal, ekonomik ve finansal üst katmanlarına derinden entegre olmuş bir sanayiye karşılık gelmektedir. Küresel ölçekteki yükselişi, geniş toplumsal kesimlerde kitlesel işsizliğe yol açan neoliberal ekonomik modelin sahneye çıkışına uzanır. Sanayi üretiminin ülkenin güneyine ya da Asya’ya kaydırılmasının ardından, ABD’nin büyük kentlerinin bir gecede boşaldığını kim unutabilir?

Meksika’da Miguel de la Madrid, Carlos Salinas ve Ernesto Zedillo dönemlerindeki neoliberal politikalar yüz binlerce insanı işsizliğe itti. Hayatta kalabilmek için mağdurların önünde üç seçenek kalmıştı: ABD’ye göç etmek, kayıt dışı ekonomiye katılmak ya da uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı ağlara dâhil olmak. Bu faaliyetleri çevreleyen yasadışılık, yeni suç ağları için verimli bir zemin oluşturdu: özellikle kadınlara yönelik insan ticareti ağları, kaçakçılık ve korsanlık yapıları ve — en kârlı faaliyet olan uyuşturucu ticareti söz konusu olduğunda — siyasal ve ekonomik iktidarla giderek daha fazla iç içe geçen örgütlenmeler.

Abartıya kaçmadan söylenebilir ki, 1980’lerde kartellerin patlayıcı büyümesi, Meksika devletinin ve hatta ABD’nin doğrudan ya da dolaylı koruması olmaksızın mümkün olamazdı. Washington’ın Afganistan ve Nikaragua’daki gizli savaşlarını uyuşturucu ticaretinden elde edilen kaynaklarla finanse ettiği bilinen bir gerçektir. Karteller marjinal çeteler değildir; binlerce çalışanı olan, yerel yönetimlere, üst düzey siyasetçilere, yargıçlara ve askerî komutanlara sızan güç ağlarıyla birlikte işleyen, geniş toprakları kontrol eden çokuluslu şirketler gibi faaliyet gösterirler.

Bu bölgelerde, pek çok gencin suçla geçen yaşamının kısa olacağını ama gösterişli ve savurgan bir hayat tarzıyla telafi edileceğini düşündüğü bir tür “narco kültürü” ortaya çıkmıştır. Bu, aşırı bireycilik üzerine kurulu neoliberal felsefenin en şiddetli uç noktasından başka bir şey değildir.

Bu örgütlerle, onların iktidar ağlarıyla ve onları meşrulaştıran kültürle mücadele uzun soluklu bir görevdir. Finansal istihbaratın güçlendirilmesi, siyasal, yargısal ve askerî elitler içindeki yolsuzluğun ortadan kaldırılması ve suç örgütlerine karşı kararlı bir mücadelenin — kırsal bölgelerde özsavunma yapılarının ve topluluk polislerinin örgütlenmesi dâhil — yanı sıra, temel çözüm daha eşitlikçi, daha adil ve kolektif, dayanışmacı değerlere dayanan bir ekonomik sistemin inşasından geçmektedir. Başka bir deyişle: neoliberalizmi tasfiye etmek ve sosyalist bir alternatif lehine kültürel mücadeleyi yürütmek.

Faşizmle nasıl mücadele edilir?

Meksika’nın aşırı sağın ve faşizmin savunmada kaldığı ender ülkelerden biri olmasının temel nedeni, neoliberalizmle köklü bir kopuş yaşanmamış olsa bile, hükümetin nüfusun çoğunluğunun yaşam düzeyini kalıcı biçimde iyileştirmeyi başarmış olmasıdır. Asgari ücret artışları, sosyal programların genişletilmesi, altyapı yatırımları, taşeronluğun düzenlenmesi, sendikal özgürlükler alanındaki ilerlemeler, enerji egemenliğine dair manevra alanlarının yeniden kazanılması ve büyük sermayedarların vergi ödemekle yükümlü kılınması, “dördüncü dönüşüm” için geniş ve istikrarlı bir toplumsal tabanı güçlendirmiştir.

Ancak bu dönüşüm süreci derinleştirilmez ve yarı yolda bırakılırsa, sağcı kesimlerin yeniden toparlanması için verimli bir zemin yaratacaktır. Hâlâ yerine getirilmesi gereken temel görevler vardır: sözleşmeli ücretlerin alım gücünün yeniden tesis edilmesi, Afores’un (emeklilik fonlarının yatırım sistemi, Ç.N.) ve UMA üzerinden ödeme uygulamasının kaldırılmasıyla dayanışmacı bir emeklilik rejiminin yeniden kurulması (1), kamu güvenliğinin kayda değer biçimde iyileştirilmesi, farklı toplumsal kesimlerin sorunlarına gerçek bir diyalog ve etkili çözümlerle yanıt verilmesi, artan oranlı bir vergi reformunun hayata geçirilmesi ve “gayrimeşru” sayılan kamu borcunun denetlenip ardından iptal edilmesi.

Bu program, hükümetten bağımsız, geniş bir toplumsal hareketin inşası etrafında şekillenmelidir. Böyle bir hareket, bugün istikrarsızlaştırma manevralarıyla kendini dayatmaya çalışan, Ricardo Salinas Pliego gibi figürlerde cisimleşen aşırı sağcı ve faşist oligarşinin oluşturduğu tehdide karşı yüksek bir seferberlik düzeyini sürdürebilmelidir. Aynı zamanda bu hareket, ne sağa ne de mevcut iktidara tabi olmadan, kendi taleplerini bugünkü hükümete karşı da savunabilmelidir.

  • Aralık 2025
  • Unidad de Medida y Actualización (UMA), başta emekli maaşları ve sosyal yardımlar olmak üzere çeşitli ödemelerin endekslenmesinde kullanılan bir hesaplama birimidir. UMA’nın artış hızının asgari ücrete kıyasla daha yavaş olması, emeklilerin alım gücünde bir düşüşe yol açmaktadır.

José Luis Hernández Ayala, Meksika Elektrik İşçileri Sendikası’nın (SME) delegesidir ve Yeni Sendikal Merkez’in (NCT) ulusal yürütmesinde yer almaktadır.

Bu makale ilk olarak Jacobin América Latina tarafından yayımlanmıştır.

Kaynak: Inprecor

Türkçesi İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Görsel: Toya Sarno Jordan/Reuters

Portekiz: Genel Grevin Büyük Başarısı – António Louçã

Sağ muhafazakâr azınlık hükümeti (Demokratik İttifak), parlamentoda sırasıyla Sosyalistlerin ya da aşırı sağın desteğiyle ayakta kalmayı planlıyordu. 2026 devlet genel bütçesini Sosyalist Parti’nin çekimser oyları sayesinde kabul ettirmeyi başardı ve artık Chega’nın (aşırı sağ) işbirliğiyle emek alanına ilişkin yeni bir dizi yasayı geçirmeyi hedefliyordu. Ancak 11 Aralık’ta gerçekleştirilen genel grev, bu projeyi belirsizliğe sürükledi.

Emek dünyasına yönelik şiddetli bir saldırı

Hükümetin, parlamentodaki azınlığını ayakta tutan iki “muhalif” sütuna duyduğu güven o kadar büyüktü ki, son on yılların en radikal yasama paketini açıklamaya cüret etti. Bu paket, işçi karşıtı ve halk karşıtı acımasızlığı bakımından, karşı-devrimin ellinci yılını yeni kutlamış olduğu bu dönemde, son elli yıl boyunca görev yapmış herhangi bir hükümetin attığından çok daha ileri gidiyordu [Karanfil Devrimi’nin ilerici süreci 25 Kasım 1975 darbesiyle tersine çevrilmiştir, ÇN]. 1975’ten sonra iktidara gelmiş mutlak çoğunluğa sahip sağ hükümetlerin hiçbiri bile, bu “emek paketi”nde yer alan aşırı önlemleri gündeme getirmeye cesaret edememişti.

Öngörülen çok sayıdaki düzenleme arasında özellikle şunlar yer alıyordu: bireysel işten çıkarmalara sınırsız yeşil ışık yakılması; işten çıkarılan bir işçinin işe iadesini emreden yargı kararlarının hükümsüz kılınması; işverenin, işten çıkarılanların yaptığı işi yerine getirmek üzere dış şirketlerden hizmet alma hakkı; küçük çocukları olan çalışanların hafta sonu çalışma saatlerini kabul etmekle yükümlü kılınması; ayrıca, fazla mesai saatlerinin artık bu adla ücretlendirilmemesi için bireysel bir sayacın devreye sokulması — bunlar arasında sayılabileceklerden yalnızca bazılarıdır.

Ve bir anda, Luís Montenegro’nun pervasız hükümeti [Portekiz’de merkez sağ bir parti olan Sosyal Demokrat Parti üyesi, ÇN], faşistlerin ve Sosyalist Parti’nin desteğiyle muhafazakârların sahip olduğu rahat parlamenter çoğunluğun ve ocak ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna yalnızca iki sağ adayın kalacağı beklentisinin, artık ülkenin gerçek halindeki isyanla örtüşmediğini fark etti.

Aralık ayının başında, kamuoyu yoklamaları genel grev çağrısına çok geniş bir halk desteği olduğunu zaten gösteriyordu; Vox Populi araştırma enstitüsünün verileri ise, hayatlarında hiç greve katılmamış çok sayıda insanın bile greve gitme iradesini yansıtmaya başlamıştı. Hükümet, halkı grevden vazgeçirmek için her yolu denedi; asgari ücreti 870 avrodan 1600 avroya, ortalama ücreti ise 1600 avrodan 3000 avroya çıkarma vaadinde bulundu. Ancak hiçbir tarih ya da güvence içermeyen bu uçuk vaatler, sağır kulaklara çarptı.

Greve benzeri görülmemiş bir katılım

Grev günü, katılım benzeri görülmemiş bir düzeye ulaştı. Komünist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon CGTP, 5,3 milyon kişilik aktif nüfus içinde grevci sayısını 3 milyon olarak tahmin etti. Sosyalist çoğunluğa sahip sendikal konfederasyon UGT ise daha da yüksek bir rakam açıkladı. Katılım istatistikleri her zaman tartışmaya açıktır; ancak hesaplamaların doğruluğundan bağımsız olarak, grev temel hizmetleri felç ederek gücünü tartışmasız biçimde ortaya koydu.

Toplu taşıma ülkenin neredeyse tamamında felç oldu. Lizbon metrosu kapılarını kapatmak zorunda kaldı. Asgari hizmet kapsamına girmeyen trenler tamamen durdu; asgari hizmetler kapsamında olanların önemli bir bölümü de çalışmadı. Lizbon Havalimanı’nda grev nedeniyle 400 uçuş iptal edildi. Tejo Nehri’ni geçen vapurlar iskelelerden ayrılmadı. Okulların büyük bölümü kapandı ve eğitim alanındaki grev ertesi gün, 12 Aralık’a kadar sürdü. Hastanelerde planlanmış muayene ve ameliyatlar iptal edildi; yalnızca acil vakalara müdahale edildi. Evsel atıklar toplanmadı. Volkswagen’in iştiraki olan ve ülkenin en büyük ihracatçısı konumundaki Auto-Europa gibi büyük özel şirketler faaliyetlerini tamamen durdurdu.

Cumhurbaşkanlığı Bakanı Leitão Amaro, televizyonda grevin “önemsiz” olduğunu söyleyerek kendini gülünç duruma düşürdü. Ülkede en çok yapılan şaka, bu kişiyi Saddam Hüseyin’in Propaganda Bakanı’yla karşılaştırmak oldu: Kameralar karşısında, emperyalist topçu ateşinin sesi kendi yayınında arka planda duyulmaya başlamışken bile Irak güçlerinin başarılarını soğukkanlılıkla ilan etmeyi sürdüren o bakanla. Tarihe “Ali, Komik” adıyla geçen bu figürün, Amaro’da artık ikinci sınıf bir taklitçisi bulunuyor.

Oysa inkâr edilemez gerçekler çok daha ciddi ve büsbütün farklı bir dil konuşuyor. Genel grevin başarısı karşısında hükümet, ilan ettiği uzlaşmazlığı bir kenara bırakmanın daha ihtiyatlı olacağına hükmetti ve “emek paketi”ne ilişkin müzakereleri yeniden açacağını açıkladı. Ancak bu yeniden açılışta, her hâlükârda yalnızca UGT’yi muhatap almak istiyor; amacı, 2013’ten bu yana bir daha birlikte genel grev çağrısı yapmamış olan iki sendikal konfederasyon arasında bölünme yaratmak. Bir başka çarpıcı olgu da aşırı sağ parti Chega’nın tutumundaki keskin değişim oldu: Bir ay önce açıklanan yeni yasaların genel yönelimini övüp grev çağrısını yerden yere vuran Chega, artık grevcilerin gerekçelerine sempati duyduğunu dile getirdi. Bu da, görünüşe bakılırsa, “emek paketi”nin mevcut hâliyle artık parlamentoda bir çoğunluğa dayanamayacağı anlamına geliyor.

Çatışma sürüyor

İşçilerin mücadelesinin bu ilk başarısı, tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Hükümet ve işveren konfederasyonları, neoliberal programlarını dayatmanın ve nihayetinde hiçbir hukuki engelin bulunmadığı vahşi bir kapitalizm rejimi yaratmanın başka bir yolunu arayacaklardır. Bu konuda, aşırı sağın ve sosyalistlerin işbirliğine olduğu kadar, sendika yönetimlerinin uzlaşmacı ya da en azından hareketsizleştirici tutumlarına da güvenebileceklerdir.

UGT, bu genel grev gününün hemen ardından, hükümet temel meselelerde uzlaşmaz tutumunu sürdürürse ikinci bir grevin gerekli olabileceğini açıkladı. Bu, mücadeleci bir tutum gibi görünebilir; ancak gerçekte UGT, tek başına yerine getiremeyeceği bir tehdidi savurmadan önce, hükümetin kendisine sunduğu “tek muhatap” rolünü reddetmeliydi. Mevcut koşullar altında ve UGT’nin geçmişi göz önünde bulundurulduğunda, ikinci bir grev günü tehdidi, müzakere masasında birkaç küçük taviz koparmaya yönelik bir retorikten başka bir şey olarak görülemez.

CGTP ise bu kez grev gözcülüklerinin (piketlerin) yaygın biçimde örgütlenmesine dâhil olmadı; birçok durumda yalnızca tabanın inisiyatifiyle örgütlenenleri desteklemekle yetindi. Parlamentonun önüne yürümek üzere çağırdığı, genç ve mücadeleci büyük gösteride de, kortejin en önünde duyulmak üzere her zamanki konuşmalarını yapmakla yetindi. Ardından, gösterici kollarının dar sokaklarda parlamentonun önündeki meydana girebilmek için saatler boyunca akmaya devam ettiği mekândan derhâl ayrıldı. CGTP’nin ayrılmasıyla birlikte, çağrısına uyan ve liderliğine güvenen göstericiler de polis karşısında, herhangi bir yönlendirme olmaksızın ve sonrasında sert bir baskıya yol açan provokasyonlara açık biçimde ortada bırakılmış oldu.

Kaynak: Inprecor (daha önce Marx21 tarafından Portekizceden çevrilmiş ve 13 Aralık 2015’te yayımlanmıştır).

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Şili: Kast’ın Pinochet’ciliğine Giden “Demokratik Yol” – Pablo Abufom ve Karina Nohales

14 Aralık 2025 Pazar günü, aşırı muhafazakâr José Antonio Kast, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda rakibi olan, Komünist Parti’nin resmî adayı Jeannette Jara’ya karşı geniş bir farkla (%58,2’ye karşı %41,8) galip geldi. PINOCHET’CİLİĞİNE GİDEN

Bu sonuç, başta CADEM olmak üzere önde gelen kamuoyu araştırma enstitülerinin öngörüleriyle örtüşmektedir; nitekim CADEM’in 29 Kasım tarihli tahminleri nihai sonucu büyük bir isabetle öngörmüştü. Ancak bu sonuç aynı zamanda, haziran ayındaki ön seçimlerden bu yana gözlemlenebilen daha geniş bir siyasal eğilimi de teyit etmektedir. O dönemde belirtildiği gibi: “Jeannette Jara’nın adaylığının önünde birçok düzeyde son derece büyük bir meydan okuma bulunmaktadır. Bunların ilki ve en önemlisi, ön seçimlerde elde edilen 825.835 oyu, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda zafere ulaşmak için gerekli olan 7 milyon oya dönüştürmektir. Üstelik bu ikinci tur, 2012’den bu yana ilk kez zorunlu oyla gerçekleştirilecektir; bu uygulama ise, tüm eğilimlerin gösterdiği üzere, tarihsel olarak her zaman sağı avantajlı kılmıştır.”

Biz de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun ardından şunu vurgulamıştık: “16 Kasım Pazar günü yapılan seçimlerin sonuçları, sağın zaferinin boyutunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu blok toplamda oyların %50,3’ünü almıştır; bu oylar José Antonio Kast (%23,9, Cumhuriyetçi Parti), Johannes Kaiser (%13,9, Cumhuriyetçi Parti’nin de sağında konumlanan Ulusal Liberteryen Parti) ve Evelyn Matthei [1988’de Pinochet’nin iktidarda kalmasından yana tutum almıştı] (%12,5, Chile Vamos) arasında bölüşülmüştür.”

Seçmenlerin %85’inin sandığa gittiği bir katılım oranıyla, Jeannette Jara birinci tur ile ikinci tur arasında oy sayısını yaklaşık 1,7 milyon artırmıştır. Ancak bu artış, Kast’ın ilerleyişi karşısında açık biçimde yetersiz kalmıştır; Kast, 4 milyondan fazla yeni seçmen kazanmış ve istisnasız biçimde ülkenin tüm bölgelerinde üstünlük sağlamıştır.

Oyların cinsiyet ve yaş gruplarına göre dağılımının analizi, bu dinamiği daha da netleştirmektedir. Kast, tüm yaş gruplarında erkek seçmenler arasında en iyi sonuçlarını elde etmiş, ayrıca 35–54 yaş aralığındaki kadınlar arasında da özellikle yüksek oranlara ulaşmıştır. Buna karşılık Jara, 35 yaşın altındaki ve 54 yaşın üzerindeki kadın seçmenler arasında öne çıkmış; bu durum, ona daha parçalı ve toplumsal olarak daha sınırlı bir destek sağlamıştır.

José Antonio Kast kimdir?

José Antonio Kast bir “outsider” değildir. Pinochet yanlısı tarihsel parti olan Bağımsız Demokratik Birlik (UDI) içinde yirmi yılı aşkın süre militanca faaliyet yürütmüş, on altı yıl boyunca kesintisiz milletvekilliği yapmış (2002–2018) ve üç kez cumhurbaşkanlığına aday olmuştur.

Kast, 2016 yılında UDI’den istifa etmiş; partinin, ahlaki düzlemde aşırı muhafazakâr, kültürel olarak Katolik ve ekonomik olarak neoliberal olan kurucu projesini terk ederek daha geniş kesimlere yönelen ve söylemini yumuşatan bir strateji benimsediğini ileri sürmüştür. Kısa bir süre sonra, 2017’de kendi başkanlık platformu olan Acción Republicana’yı kurmuş; bu yapı 2019’da Partido Republicano adıyla resmen bir siyasi partiye dönüşmüş ve bugün onun temel siyasal referansı hâline gelmiştir.

Bu çizginin devamı olarak Kast, 2020 yılında, Latin Amerika’da “komünizmin ilerleyişini” durdurmayı açık hedef olarak belirleyen uluslararası aşırı sağ tarafından başlatılan “Madrid Şartı”nın imzacıları arasında yer almıştır.

Kast, Alman göçmen Kast-Rist çiftinin on çocuğunun en küçüğüdür. Babası Michael Kast, Nazi Almanyası’nın silahlı kuvvetlerinde (Wehrmacht) askerlik yapmış ve Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’ne (NSDAP) üye olmuştur.

Anne ve babası ile kardeşlerinin bir kısmı, Şili’nin orta bölgesindeki tarım sektöründe girişimci faaliyetler yürütmüştür. Ayrıca, Pinochet diktatörlüğü döneminde Ulusal Enformasyon Merkezi’nin (CNI – 1977’de DINA’nın, yani Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün yerine geçen siyasi polis) yürüttüğü suç faaliyetleriyle Kast ailesinin bazı üyeleri arasında bağlantılar kuran, belgelenmiş gazetecilik ve yargı soruşturmaları da mevcuttur. Bu bağlantılar arasında, rejimin baskı aygıtlarıyla birlikte yürütülen sivil devriyeler ile zorla kaybetmeler dâhil ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkili operasyonlara katılım iddiaları yer almaktadır.

José Antonio’nun ağabeyi Miguel Kast, Chicago Üniversitesi’nde eğitim almış bir ekonomisttir ve diktatörlük döneminde kilit görevler üstlenmiştir: önce Çalışma Bakanı, ardından Merkez Bankası Başkanı olmuştur. 1978–1980 yılları arasında Ulusal Planlama Ofisi (ODEPLAN) Bakanı olarak görev yaptığı dönemde Miguel Kast Rist, “aşırı yoksulluk” istatistiksel kategorisinin başlıca savunucularından biri olmuştur; bu kategori, sosyal harcamaların en yoksul kesimlere yönlendirilmesini belirlemiştir.

Bu tanım, yalnızca hayatta kalmaya odaklanan asgari sosyal harcamalar politikasını kurumsallaştırmış; diktatörlüğün sosyal devletin tasfiyesi ve yapısal uyum programıyla bütünüyle uyumlu bir çerçeve oluşturmuştur. Aşırı Katolik bir aileden ve siyasal gelenekten gelen Kast, Şili diktatörlüğünün başlıca sivil ideoloğu ve UDI’nin kurucusu olan, 1994’te öldürülen eski senatör Jaime Guzmán’ın sadık bir takipçisi olduğunu açıkça ifade etmektedir [Guzmán, aşırı sağcı ve Halk Birliği karşıtı Patria y Libertad örgütünün militan bir üyesiydi].

Bu doktrin doğrultusunda Guzmán, kürtaj konusunda son derece uç bir tutum savunuyordu:
“Anne, çocuk anormal olsa bile, onu istememiş olsa bile, bir tecavüzün ürünü olsa bile ya da doğumu kendi ölümüne yol açsa bile çocuğunu doğurmak zorundadır.”

Milletvekilliği döneminde Kast, medeni ve cinsel hakların genişletilmesine sistematik olarak karşı çıkmıştır. Eşcinsel evliliğe ve ayrımcılık karşıtı yasaya karşı oy kullanmış, kapsamlı cinsel eğitime karşı aktif bir kampanya yürütmüş, ertesi gün hapının ücretsiz dağıtımını reddetmiş ve kürtajın üç durumda yasal olmasını öngören mevcut düzenlemenin yürürlükten kaldırılmasını savunmuştur.

Bu yönelim, programatik önerilerine de yansımıştır. İkinci cumhurbaşkanlığı adaylığında Kast, Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı’nın kaldırılmasını, yerine Aile Bakanlığı kurulmasını ve özellikle yoksul kadınlar için hayati öneme sahip bazı sosyal yardımların yalnızca evli kadınlarla sınırlandırılmasını önermiştir.

2017’deki ilk başkanlık kampanyası sırasında eşi Pía Adriasola, verdiği bir röportajda, üçüncü çocuğuna hamile kalmadan önce gebeliği ertelemek istediğini dile getirdiğini ve bir doktorun kendisine oral kontraseptifler reçete ettiğini anlatmıştır. Kendi anlatımına göre, bu kararı Kast’a ilettiğinde Kast ona “Delirdin mi? Bu imkânsız” diye tepki vermiş; ardından onu bir rahibe götürmüş ve rahip bu hapların kullanımının yasak olduğunu söylemiştir.

Aynı yılın ağustos ayında José Antonio Kast, emekli asker grupları ve insanlığa karşı suçlardan hüküm giymiş kişilerin ailelerini temsil eden örgütler tarafından aday ilan edilmiştir. Caupolicán Tiyatrosu’nda düzenlenen bir mitingde şunları söylemiştir:
“Benim adım José Antonio Kast ve askerî hükümetin icraatını gururla savunuyorum. Birçok asker ve silahlı kuvvetler mensubunun zulme uğradığını düşünüyorum ve cumhurbaşkanı seçilirsem silahlı kuvvetleri korumayı taahhüt ediyorum.”
Ayrıca “haksız ya da insanlık dışı biçimde hapsedilmiş olan herkes” için af sözü vermiştir.

Bu hükümlüler arasında, 1973 darbesi sırasında ordu tugay komutanı olan, daha sonra diktatörlüğün gizli polisi Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’nün (DINA) ajanı olarak görev yapan ve kaçırma, işkence ve zorla kaybetme suçlarından açılan yirmi yedi davada toplamda 1060 yılı aşkın hapis cezasına çarptırılan Miguel Krassnoff Martchenko da bulunmaktadır. Krassnoff’u cezaevinde ziyaret etmiş olan Kast’a, son başkanlık kampanyası boyunca defalarca kendisini affedip affetmeyeceği sorulmuş; Kast bu soruların hiçbirine yanıt vermemiştir.

Tüm bu unsurlar, José Antonio Kast’ı Pinochet diktatörlüğünün mirasının açık ve tutarlı bir savunucusu olarak nitelendirmeyi mümkün kılmaktadır. Bu savunuculuk yalnızca geçmişteki sözde antikomünist “başarı”nın sembolik olarak sahiplenilmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda bugün Şili toplumunun içinden geçtiği çoklu krizlere yanıt olarak pinochetist programatik çerçevenin bilinçli biçimde yeniden hayata geçirilmesi girişimini de ifade etmektedir.

Kast’ın önerisi; “hukuk devletini” yeniden tesis etmek adına demir yumruk politikalarını, “yatırım ve istihdam koşullarını iyileştirmek” gerekçesiyle sosyal hizmetlerin serbestleştirilmesini ve metalaştırılmasını ve ailenin merkeziliğine, özel mülkiyetin öncelikli hakkına, bireysel girişimciliğe ve kadınlar ile çocuklar üzerinde ataerkil denetime dayanan bir toplum anlayışını bir araya getirmektedir.

Önümüzdeki hükümetten ne beklenebilir?

2023’te, toplumsal ayaklanmaların ardından doğan anayasa sürecinin başarısızlığa uğramasından sonra, ikinci bir anayasal reform girişimi gerçekleştirildi. Bu yeni süreç, hemen her bakımdan bir öncekiniň tam karşıtıydı. “Anayasa Konseyi” adı verilen organ elli üyeden oluşuyordu; bunların yirmi ikisi Cumhuriyetçi Parti’ye mensuptu ve konseyin başkanlığını da bu parti yürütüyordu. [Bu sitede 19, 21 ve 23 Aralık 2023 tarihlerinde yayımlanan yazılara bakınız.]

Bu organ tarafından hazırlanan ve Cumhuriyetçi ideolojinin kalıbına göre şekillendirilen anayasa önerisi, demokratik dönemde yapılan reformlardan arındırılmış biçimde, 1980 Pinochet Anayasası’nın özgün metnine bir tür geri dönüş anlamına geliyordu. Taslak, Aralık 2023’te yapılan referandumda oyların %55,7’siyle reddedildi. Bu sonuç, 2019’da açılan anayasal döngünün kapanmasına yol açtı. Bununla birlikte süreç, Cumhuriyetçi projenin dogmatizm derecesini sınama imkânı verdiği gibi, büyük olasılıkla önümüzdeki dört yıllık iktidar döneminde önemli roller oynayacak bazı siyasal figürleri de görünür kıldı.

14 Aralık Pazar akşamı, seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı ilk konuşmada Kast, ılımlı bir ton benimsedi. Demokrasiye, siyasal rakiplerine ve çoğulculuğa saygı duyduğunu ifade etti; uzlaşma arayışına yönelik sözde bir eğilim sergiledi ve kendisinden önceki yöneticilerin katkılarını teslim etti. Zaman zaman, diktatörlük sonrası döneme damgasını vuran “uzlaşmalar siyaseti”ni sahiplendiği izlenimini verdi: Bu model, sosyal piyasa ekonomisini benimsemiş bir merkez sol ile, demokratik geçişi yönetebilmek için Pinochet mirasıyla açık bağlarını giderek gevşetmeye çalışan bir sağ tarafından desteklenmişti.

Ne var ki bu uzlaştırıcı söylem, ekibinin ilk programatik tanımlarıyla keskin bir tezat oluşturmaktadır. Hükümetin ilk üç ayı için açıklanan plan, kampanya sürecinde tanınan Kast’la bütünüyle uyumludur ve dört temel eksen etrafında şekillenmektedir: mali karşı-reform, serbestleştirme (deregülasyon), iş hukuku alanına yönelik saldırı ve bütçe kısıtlaması.

Vergi politikası açısından Kast, Michelle Bachelet’nin ikinci başkanlık döneminde [2014–2018] hayata geçirilen reformu geri almayı; orta ve büyük ölçekli şirketlerin vergilerini düşürmeyi ve girişimcilerin bireysel kazançları üzerindeki vergiyi kaldırmayı önermektedir. Bu yönelim, vergi sisteminin gericiliğini artırmakta ve en zengin kesimlere doğru bir gelir transferini pekiştirmektedir.

Düzenleme alanında Kast’ın programı, sermayenin gücü üzerindeki mevcut sınırlamaların tasfiyesini hedeflemektedir; özellikle çevre koruma standartlarının gevşetilmesine ve emlak sektörüne uygulanan kısıtlamaların esnetilmesine vurgu yapılmaktadır. Bu program, son yıllarda “izinler rejimi” (permisologie) şeklinde bir neolojizmi dolaşıma sokarak, yürürlükteki mevzuatla korunan değerler üzerinde potansiyel olumsuz etkileri olan projelere uygulanan çevresel etki değerlendirme süreçlerini gayrimeşrulaştırmaya çalışan büyük şirketler tarafından geniş ölçüde desteklenmektedir.

İş hukukuna yönelik saldırının merkezinde ise, sendika karşıtı ve işçi karşıtı uygulamalar karşısında denetim ve yaptırım kapasitesinin azaltılması hedefi yer almaktadır. Bu doğrultuda, çalışma mevzuatının uygulanmasını denetleyen Çalışma Müdürlüğü’nün (Çalışma Bakanlığı’na bağlı kurum) zayıflatılması amaçlanmaktadır.

Buna ek olarak, mevcut hükümet döneminde kabul edilen 40 saatlik çalışma haftası yasasının uygulanmasının sınırlandırılmasına yönelik açık bir niyet de söz konusudur. Bu da, işçi hareketinin mücadelesinde yaşam zamanı meselesini merkeze alan ve sınırlı da olsa bir ilerleme anlamına gelen bu düzenlemenin fiilen geri alınması anlamına gelmektedir.

Son olarak, kamu harcamalarının azaltılması konusunda öneri bilinçli biçimde iddialı tutulmuştur: 6 milyar dolarlık bir kesinti. Bu rakamın büyüklüğü kısa sürede kuşkulara ve ayrıntı taleplerine yol açmıştır. Buna karşılık, kampanya sözcülerinden biri, kesintilerin neden ayrıntılandırılmadığını açıkça şöyle gerekçelendirmiştir: “Elbette bunları açıklamayacağız, çünkü ertesi günden itibaren bizi felç eder. ‘X programını kaldırıyorum’ derseniz, sokaklarda isyan çıkar.”

Bu sinik açıklamanın ötesinde, şimdiye dek duyurulan ilk önlemler belirsiz formülasyonlardan ibarettir: “siyasal harcamaların” sınırlandırılması vaatleri, kamu harcamalarının etkinliğinin artırılması, Sayıştay’ın belediye harcamalarını denetleme yetkilerinin güçlendirilmesi ve “siyasal ajan” olarak tanımlanan kamu görevlilerinin işten çıkarılması. Genel olarak bakıldığında, içeriği bilinçli biçimde muğlak bırakılmış bir uyum programıyla karşı karşıyayız; ancak öngörülebilir etkileri kamu istihdamı, sosyal politikalar ve devletin düzenleyici kapasitesi üzerinde ağır bir baskı oluşturmaktadır.

İlk gün: Protokoler ve uluslararası Kast

Seçilmiş cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk günü olan 15 Aralık Pazartesi günü Kast, La Moneda Sarayı’na gitti ve adaylığını destekleyen partilerin ekipleriyle toplantılar yaptı. Kurumsal açıdan bakıldığında olağandışı bir durum yoktu.

Ancak günün en önemli siyasal işaretleri uluslararası alandan geldi. Kast, “faşist enternasyonal” olarak adlandırılabilecek çevrelerin merkezi figürlerinden açık tebrikler aldı: Javier Milei, Donald Trump ve Benyamin Netanyahou, seçim zaferini alenen kutladılar ve onu Latin Amerika sosyalizmine karşı yürütülen saldırıda bir müttefik olarak sundular. Wall Street Journal da aynı doğrultuda bir değerlendirme yaparak, Kast’ın zaferini “Latin Amerika’da sosyalizm açısından kötü bir demokratik sezonun” parçası olarak yorumladı; “solcu şiddet” dalgasının ve ekonomik durgunluğun gerilemekte olduğunu ima etti.

Her şey, Kast’ın Latin Amerika sağının iktidara dönüş sürecinde önemli aktörlerden biri hâline geleceğini göstermektedir. Bu durum, en azından iki uyarı niteliğindeki sonucu beraberinde getirmektedir. Birincisi, ABD dış politikasının yeni yönelimine — Monroe Doktrini’nin “Trump ekine” — hiçbir nüans içermeksizin eklemlenme olasılığıdır. Bu yönelimin acil hedefi, Venezuela’da rejim değişikliği ve ülkenin enerji kaynaklarının ele geçirilmesidir. İkincisi ise, İsrail’le ilişkilerin yeniden “normalleştirilmesi” sürecinin başlatılmasıdır; bu, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını destekleme yönündeki Şili’nin tarihsel tutumunun riske atılması pahasına dahi olsa gerçekleştirilebilir. Oysa bu tutum yakın dönemde, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı soykırım davasına Şili’nin katılımıyla ve işgalci devletle bazı diplomatik ve askerî işbirliği mekanizmalarının askıya alınmasıyla somutlaşmıştı.

Küresel aşırı sağın heterojen orkestrasyonu içinde, her ülke kendi geleneğini ve meşrulaştırma biçimini beraberinde getirir. Şili’de bu biçimin pinochetizm olduğu açıktır. Aşırı sağ, yüceltilmiş geçmişini, egemen sınıflar açısından en “başarılı” iktidar deneyimlerini ve yeni küresel tabloda kök salmasını mümkün kılan stratejik — ekonomik, askerî ve kültürel — hafızasını burada bulmaktadır.

Kast’ın zaferi Şili tarihinde ne anlama geliyor?

José Antonio Kast’ın hükümeti, pinochetizmin ilk “demokratik” (seçimle gelmiş) hükümeti olacaktır. Bu zafer, Jaime Guzmán’ın Miguel Kast ve diktatörlüğün otoriter Katolikliğinin diğer merkezi figürleriyle birlikte kurduğu Bağımsız Demokratik Birlik’in (UDI) kurucuları tarafından uzun yıllar boyunca savunulan bir özlemi ilk kez somutlaştırmaktadır. Kast, bu projenin geri dönüşünü temsil etmektedir; üstelik bu dönüş, uluslararası gerici dalganın deneyimleriyle ve ideolojik olarak daha tutarlı, siyasal olarak daha özgüvenli genç bir aşırı sağın yeni duyarlılıklarıyla güncellenmiş bir biçimde gerçekleşmektedir.

Kabinenin ve bakanlık ekiplerinin oluşturulmasında UDI’nin tarihsel kadrolarının oynayacağı role özellikle dikkat etmek gerekir. Nasıl ki deneyimsiz bir Frente Amplio [Gabriel Boric’in belirleyici figür olduğu] döneminde devlet aygıtının işleyişini sürdürebilmek için Concertación’un [Hıristiyan Demokratlardan Sosyalist Parti’ye uzanan] kadrolarına başvurulmuşsa, görece genç bir Cumhuriyetçi Parti’nin de eski yol arkadaşlarına yaslanması muhtemeldir: Diktatörlük döneminin ve piñerizmin [Sebastián Piñera’nın 2010–2022 arasındaki iki başkanlık dönemi] eski bakanlarına; toplumsal çatışma ve muhafazakâr restorasyon koşullarında yönetme deneyimi taşıyan isimlere.

Bununla birlikte Kast’ın zaferi, yalnızca pinochetizmin seçim zaferini ifade etmemektedir. Bu seçimle birlikte antikomünizm de siyasal sağduyunun merkezi ekseni hâline gelmiştir. Kampanyanın, şiddet, işsizlik ve hayat pahalılığı korkuları etrafında şekillendiği ve bu olguların sistematik biçimde suçluluk, uyuşturucu ticareti, yolsuzluk ve göçle ilişkilendirildiği açıktır. Belirleyici soru şudur: Bu kaygılar neden siyasal olarak Kast etrafında örgütlenmiş ve Jeannette Jara’ya karşı yönelmiştir?

Bizce bu korkuları bir arada tutan omurga, basit ama kalıcı bir fikirdi: Kast’ın tüm kaygı verici yönlerine rağmen “komünizm daha kötüdür” ve bir komünist hükümet kaçınılmaz olarak daha fazla yoksulluğa yol açacaktır. Bu kışkırtılmış korkuların ideolojik çimentosu, gerçekte var olmayan bir tehditti: Komünist bir kadın tarafından yönetilecek bir hükümetin Venezuela, Küba, Halk Birliği ya da Sovyetler Birliği ile mekanik biçimde özdeşleştirilmesi. Böylece Boric hükümetinin yönetimine ve geniş toplumsal kesimlerin günlük sıkıntılarına yönelik çoğu zaman haklı olan eleştiriler, son derece irrasyonel bir argüman altında eritildi: Soğuk Savaş bağlamında şekillenmiş, diktatörlükten miras kalan ve Şili’nin popüler hayal gücünde hâlâ etkili olan antikomünizm.

Yenilginin ardından geçen haftalarda geriye dönük analizler ve sorumluluk paylaşımları çoğaldı. Bu ilk aşama geçildikten sonra, Şili solu sıfırdan başlamak zorunda kalacaktır. Son yıllarda denenen taktik ayarlamalar artık yeterli olmayacaktır. Tablo son derece karmaşıktır ve küresel talepteki artışın teşvik ettiği bakır yatırımlarında bir yükselişin doğrulanması hâlinde, yeni hükümet için elverişli olası bir “süper döngü”nün açılmasıyla daha da çelişkili bir hâl alabilir. Aynı zamanda, en az üç yıl boyunca seçimlerin olmaması, Kast’a programını ulusal siyasetin merkezi ekseni hâline getirebilmesi için geniş bir hareket alanı tanımaktadır.

Bu bağlamda, Şili’de emekçi sınıflar açısından acil meydan okumalar, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki cephede yoğunlaşacaktır: Yeni hükümetin gerici reformlarına karşı direniş ve aşırı sağın yükselişine karşı mücadelede bugün geriye dönüp bakıldığında kaybedilmiş gibi görünen dört yıla öncülük eden aynı ilerici yönetime tabi olmayan bir toplumsal muhalefet inşa edebilme kapasitesi. Açılan bu yeni dönem, yalnızca parçalı savunmalar değil; bu tarihsel anın ağırlığına uygun bir stratejik yeniden kuruluşu, yani Şili solunun yeniden bileşimini gerektirmektedir.

(Jacobin sitesinde 16 Aralık 2025’te yayımlanmıştır; A l’Encontre yazı kurulu çevirisi.)

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi

Venezuela: Donald Trump’ın Tehditlerini Reddedelim – COMUNES

Sonunda Trump’ın maskesi düştü. Venezuela’ya karşı bir deniz ablukası ilan ediyor ve ülkenin petrolünün ve tüm zenginliklerinin mülkiyetini talep ediyor. Bugün ayrıca, bir fatihmiş gibi, topraklarımız üzerinde de hak iddia ediyor. Karayipler’de yürüttüğü korsanlık operasyonunun uyuşturucuyla mücadeleyle, Venezuela’daki demokrasiyle ya da Maduro’yla hiçbir ilgisi olmadığını kanıtlıyor: İstediği bizim zenginliklerimiz ve topraklarımız. Tüm Latin Amerika’nın zenginliklerini istiyor ve Venezuela’yı kullanarak bölgenin geri kalanına boyun eğme talebini içeren bir mesaj gönderiyor. Her beyaz yakalı suçlu gibi, tek motivasyonu doymaz bir açgözlülük. Bunun için her şeye hazır: denizde savunmasız insanları öldürmeye, Venezuela topraklarını bombalamaya, bizi aç bırakmaya. Her şey, petrolümüzü, kaynaklarımızı ve topraklarımızı ele geçirmek için.

Venezuela halkının tamamının içinde bulunduğu umutsuz durum ve hükümet tarafından dayatılan her türlü siyasal çıkış yolunun kapatılması, bazılarını krizimizin toplarla çözüleceğine inanmaya itiyor. Maduro’nun felaket hükümetinden bizi kurtarması için Amerikan varlığına, ister sinizmle ister saflıkla, umut bağlamış olanlar artık hayal dünyasından inebilir. Mesele demokrasi değil, petroldür. Mesele Maduro ve onun fiilî hükümeti değil, hepimiziz.

Krizi çözecek olan biziz: Venezuelalılar. Demokrasiyle, toplumsal adaletle ve Anayasa’ya saygı içinde. Halkların kendi kaderini tayin hakkımızı savunmak için uluslararası halk dayanışmasına acil bir çağrı yapıyoruz.

Comunes, Corriente Popular
17 Aralık 2025

Comunes Venezuela’da IV. Enternasyonal üyelerinin de içinde bulunduğu hükümet dışı devrimci-antikapitalist siyasi cephe