İmdat Freni

sosyal medya

“Facebooksuz Bir Hayat Düşünemiyorum” – Hasan Yıkıcı

Dijital platformlar, özellikle de Facebook ve İnstagram, bugün neredeyse insan iletişiminin en önemli unsurlarından biri haline geldi. 2010 yılında bir gazetede staj yaparken, iş yerindeki arkadaş o dönem Facebook kullanmadığımı öğrenince verdiği ilk tepki “Facebooksuz bir hayat düşünemiyorum” olmuştu.

Bugün, 2021 yılındayız ve arkadaşın 11 yıl önce verdiği tepki bugün çok daha kuvvetli bir şekilde hayatlarımızın bir gerçekliği haline geldi. 11 yıl önce arkadaşın verdiği o tepki, Facebook’un ve ona bağlı olan İnstagram, Messenger, WhatsApp uygulamalarının saatler süren çöküşüyle beraber hafızamda tekrar yankılandı. 

Doğru, “Facebooksuz bir hayat düşünemiyoruz” ama Facebook’un ve dahil olduğumuz platformların ne hale dönüştüğünü, bunları kullanırken hangi anlam ve değerleri ürettiğimizi, sosyal medyaların bireylerin ve toplumların üzerinde ne gibi belirleyici etkiler yarattığını düşünüyor muyuz? Facebooksuz bir hayat düşünemiyoruz ama Facebook, kullanıcıları için nasıl bir hayat ve değerler silsilesi üretiyor? Neden internet deyince pek çok insanın aklına ilk önce platformlar geliyor?  Can alıcı diğer bir soru daha, 6-7 saatlik bir çöküş deneyiminde ortaya çıkan sessizlik durumu, Facebook’un hayatlarımız üzerindeki tekelleşmiş tahakkümünü açıklığa çıkartamıyorsa, daha ne olması gerekir?

Facebook’un Çöküşünden Ne Anlamalıyız?

BBC’nin dezenformasyon muhabiri çöküş sürecine dair “işimdeki en sessiz bir kaç saat oldu” yorumunda bulundu.

Aynı sessizlik durumu irili ufaklı ticaretle uğraşanlardan tutun da reklamcılara, siyasilerden, sıradan sosyal medya kullanıcılarına kadar genişledi. Bu sessizlikten ve ‘iletişimsizlikten’ korkmuş olunacak ki, binlerce insan kısa süreli bir dijital göç yaşayarak, normalde kullanmadıkları veya çok az zaman geçirdikleri Twitter, Viber, Telegram gibi uygulamalara akın etti. Yani kitleler yine gürültünün olduğu yere, hızın ve hareketin akışına doğru hareket etti. Aynı zamanda hızın ve gürültünün de üreticisi olarak. Buna belki de “sessizlik korkusu” diyebilirğiz.

Baudrillard, “Sessiz Yığınların Gölgesinde”* kitabında kitlelerin mıknatıslanabilir olduğunu yazar. Tam da Facebook ve ona bağlı olan uygulamaların çökmesinin ortaya çıkarttığı sessizlik ve boşluk durumunda asılı kalan kitlelerin ne kadar kolayca mıknatıslanabildiğine şahit olduk. Halbuki ne olduğunu anlamak ve anlamlandırmak için en azından asgari bir sessizliğe, yavaşlığa ve sakinliğe ihtiyaç var.

Sosyal medya, dijital iletişimin ürettiği hız, gürültü, sürekli hareketlilik durumu, bugün insanları çok büyük yoksunluğa ve anlam kaybına sürüklemektir. Bu durum dijital platformların sürekli anlam similasyonu üretmesiyle bastırılmakta, geri itilmekte ve perdelenmektedir. Facebook’un çöküşünden çıkartabileceğimiz ilk -ve birçok insan için önemsiz olan- sonuç kitlelerin nasıl mıknatıslanabileceği ve sosyal medyanın ne denli hızlı bir şekilde anlam talebi üretebileceğidir. Baudrillard yine aynı kitabında artık anlam krizi olmadığını, sistemin esas sorununun anlam talebi üretmek olduğunu yazar. Baudrillard bu tespiti ortaya koyarken iletişim çalışmalarının merkezinde televizyon vardı. Bugün ise sosyal medya ve dijital iletişim teknolojileri. Hiç kuşkusuz o ‘kaygısı güdülen’ anlam talebi, kesintisiz bir şekilde anbean üretilmektedir artık. Baudrillard’ın ‘sessiz kitleleri’ ise yine mıknatıslanabilir olmakla beraber, olabildiğince gürültücü hatta histerik bir hale büründü.  

***

Facebook’un çöküşü aynı zamanda sosyal medyanın ekonomi-politiğine dair uzun süredir tartışılan ve eleştirilen bir meseleyi daha tekrar gündeme getirdi: Sosyal medyanın tekelleşmesi!

İlk başlarda Facebook’tan ayrı olan İnstagram ve WhatsApp uygulamaları zamanla Mark Zuckerberg’in şirketi tarafından satın alındı. Serbest piyasa çarkları döndükçe, şirketlerin hegemonya ve güç arayışları sosyal medyanın ve dijital iletişim kanallarının gittikçe tekelleşmesinin de yolunu açtı.  Bugün hepimizin kullandığı birçok uygulama, dijital iletişim alanına hükmeden 4-5 büyük özel şirketin sahipliğindedir. İnsanlığın yüzyıllar süren birikimiyle oluşturulan ve ‘kamusallık’ ürettiğimiz -veya öyle sandığımız- neredeyse tüm sosyal medya platformlarının yapısı kamusallıktan – müştereklikten uzak bir şekilde, tamamen özelleşmiş, tekelleşmiş ve toplumları devletlerden daha fazla yönetebilen hale gelmiş silikon vadisi zenginlerine aittir.

Facebook’un çöküşünden bir hafta önce, bir Facebook çalışanının basın ile paylaştığı şirket belgelerinde, açık bir şekilde Facebook’un çocuklara ve demokrasiye zarar verdiği, özgürlükleri geliştirmek için değil daha fazla kâr elde edebilmek için çabaladığı ifşa edildi. Belgelerde yer alan tespitleri iletişimci Ümit Alan kısaca şöyle aktarıyor:

  • Facebook’un dünyadaki herkes için eşit olduğunu söylediği topluluk kurallarının “gizli bir elit” için uygulama dışı olduğu
     
  • Şirket, Instagram’ın çocuklar, özellikle gelişim çağındaki genç kızlar için zehirli etkileri olduğunu bir araştırmayla tespit etmiş ama araştırmasını kamuoyuyla paylaşmadığı, kurumun bunu düzelmek için harekete geçmediği
     
  • 2018 algoritma değişikliği ile insanların öfkesini köpürten akış bizzat platformun kendisi tarafından tespit edildiği; Mark Zuckerberg bunu değiştirme konusunda bir süre istekli olmadığı
     
  • Facebook çalışanları, platformdaki uyuşturucu kartelleri ve insan kaçakçılarını tespit edip işaretlese de şirketin üst yönetimi bu konularda harekete geçmekte yetersiz kaldığı**

Bu ifşa ilk skandal değil, son da olmayacak. Facebook çalışanı Frances Haugen’in ifşası şirketin kamusal yarar değil, tamamen özel, kâr odaklı ve şirketin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermekte. Aynen Cambridge Analytica skandalında olduğu gibi.

Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Çoğu zaman sosyal medya platformlarının yarattığı simülasyon ve özgürlük yanılsaması içerisinde bu yapıların ekonomi-politiğin işleyişi itibariyle demokratik, özgürlükçü ve katılımcı yapılar olmadığını unutuyoruz.

Gittikçe daralan ve tek tek merkezlerde yoğunlaşan platform tekelleri, dijital iletişimin ve bu mecralardaki varlığımızın üzerinde mutlak bir kontrol, gözetim ve manüplasyon gücüne sahip hale geldiler.

Tüm insanlığın dijital varoluşunun 5 büyük şirketin tekelinde olması, dijital kapitalizmin nasıl totaliter bir yapı aldığının da göstergesidir.

Aslında buradaki sorun dijital mecraların varlığı değil, bu mecraların serbest piyasa ilişkileri ve şirketlerin egemenliğidir. Dijital iletişimin aslında kamusal değil, sermayeleştirilmiş ve şeyleştirilmiş olmasıdır.

Sorunsallaştırılması gereken de net bir şekilde kapitalizimdir.

Yazının başındaki anıma dönecek olursak. Son 5-6 aydır bilinçli ve iradi bir şekilde sosyal medya, özellikle de Facebook kullanımını düşürdüm. Hatta telefondan sildim bile. Bir nevi dijital minimalizm denebilir. Bu platformların hayatlarımızdaki konumu, internetin kendisinin de zaman içinde sosyal medya platformlarıyla özdeşleştirilmesine neden oluyor. Sanki internet sadece sosyal medyadan ibaretmiş gibi bir alışkanlık oluştu.

Yine de Facebooksuz bir hayat düşünmeyelim. Sosyal ağların aynı zamanda demokrasi kültürlerine ve özgürleşme süreçlerine katkısını bu kadar basit yok sayamayız. Facebooksuz bir hayat düşünmeyelim. Ama yine de Facebook algoritmalarının özel şirketlerin çıkarlarına göre şekillendirilmediği, verilerimizin şirketlere satılmadığı, kullanıcının ürün haline gelmediği bir sosyal medya; kapitalizmin olmadığı bir hayat düşünebiliriz.

___________________________________________________________________________

*Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde – Toplumsalın Sonu (Doğu Batı Yayınları)

**Facebook Belgeleri için: https://www.wsj.com/articles/the-facebook-files-11631713039

Ümit Alan, Son sızan Facebook dosyalarını’ nasıl okumalıyız?https://www.birgun.net/haber/son-sizan-facebook-dosyalarini-nasil-okumaliyiz-359976

Kaynak: “Facebooksuz bir hayat düşünemiyorum” – Hasan Yıkıcı

Kaynak: “Facebooksuz bir hayat düşünemiyorum” – Hasan Yıkıcı

Twitter’da Politik “Tartışma” ve Hapsolduğumuz Odalar – Emre Tansu Keten

Black Mirror’ın üçüncü sezonunun ilk bölümü olan Nosedive, bize Facebook, Instagram, Foursquare karışımı bir sosyal medya uygulamasıyla herkesin birbirine puan verdiği bir dünyayı anlatır. Bu puan verme işlemi sadece birileri bir şey paylaştığında değil, gerçek yaşamdaki her karşılaşmada yapılması zorunlu bir ritüel haline gelmiştir ve herkes yüksek puan almak için birbirine yapmacık lütuflarda bulunmaktadır.

Bütün zamanlarını birbirlerinin hesaplarında iz sürmekle (stalk) geçiren insanlar, itinayla kurguladıkları sanal kişiliklerine birebir uygun kurgusal hayatlar yaşarlar. Bu öyle bir düzenleme halini almıştır ki, insanların işledikleri küçük suçlar nedeniyle puanları düşer, ev satarken, araba kiralarken herkes bu puanlarına göre değerlendirilir ve puanı 1’in altına düşenler ise hapse atılır. Puanlama sistemi, herkesi belli başlı davranış kurallarında eşitler, yaşam bir zorunluluklar bütünü olarak deneyimlenir.

Twitter’da “tartışmak”

Ne zaman Twitter’da bir tartışma gündem haline gelse aklıma dizinin bu bölümü gelir. Yaşanan her şey birebir dizinin kurgusuna uymasa da, genel tartışma havası bu puanlama sistemine benziyor. Herhangi bir konuda başlayan tartışma, önce politik ve teorik olarak bilinen argümanların sıralanmasıyla, ardından ise bu argümanların bir kenara bırakılıp kişiliklerin hedef alınmasıyla sürüyor.

Taraflar birbirlerinin puanlarını düşürüyor bir bakıma. Ancak bu azar azar bir puan düşürme işleminden çok, karşı tarafın puanını bir anda 1’in altına indirip, çevresindeki herkesten bu kişinin aforoz edilmesini istemekle devam ediyor. Bu da yetmiyor, ilgili kişiyi takip edenler de aynı torbaya atılıyor, takip etme eylemi bir kefillik gibi kodlanıyor. Bazı örneklerde ilgili kişinin tweetlerini beğenenler, tek tek stalk’lanıp engelleniyor. Herkes bu tartışmanın bir yerinde konumlanmak zorunda bırakılıyor. Buradan da karşılıklı olarak puanlar dağıtılıyor.

Örneğin, genç bir akademisyenin makalesinde beklenen düzeyde referans kullanmamasının alaycı bir şekilde eleştirilmesi, bu konu üzerine başlayan atışmaların ardından, genç akademisyenin hayatının toptan değersizleştirilmesine, bu kişinin bütün akademik olumsuzlukların simgesi haline getirilmesine varıyor. Genç akademisyenin kişiliği git gide gözden düşerken, bunu ortaya çıkartan profesör akademik duvarın gece bekçisi olarak puanları topluyor. Herkes herkesin foyasını meydana çıkartmaya çalışıyor, Twitter alemi ve doğal olarak gerçek hayat, büyük bir sahtekârlar toplamı olarak tahayyül ediliyor.

Yankı odalarına hapsolmak

Böylece, sosyal medyada teşkil edilen yankı odaları, çok daha sabit ve kapalı bir hale geliyor. Spesifik bir tartışma üzerinden kurulan yankı odaları, bu gruba dahil olmuş kişilerin diğer başlıklarda gruptan farklı bir şey düşünmesinin ve söylemesinin de önüne geçiyor. Mark Fisher’ın Vampirler Şatosu’ndan Kaçmak başlıklı yazısında belirttiği gibi “Vampirler Şatosu’nu bir arada tutan, dayanışma değil, karşılıklı korkudur – aforoz edilme, ifşa edilme ve kınanma sırasının kendilerine geldiği korkusu…”

Bu bir bakıma kolaylık da sağlıyor. Tartışılan konu hakkında ciddi okumalar yapmak, meselenin birkaç tarafına birden kulak vermek, bunun üzerine düşünmek emek isterken, basit bir destek mesajıyla ya da retweetle, çetrefilli bir konunun tarafı olunabiliyor. Sanal benlik zahmetsiz bir şekilde bir kimlik halesiyle, bir düşünce setiyle güçlendirilebiliyor.

Her gün karanlığını biraz daha artıran bir iktidarın saldırısı altında, yan yana durmamızı sağlayacak büyük aynılıklarımız ortada dururken, odaklanılan, öne çıkartılan ve emek harcanan küçük farklılıklarımız oluyor. Yine Mark Fisher’a kulak verecek olursak: “Vampirler Şatosu, herkesin kimlikçi sınıflandırmalardan kurtulduğu bir dünyanın peşinde koşacağına, insanları kimlik kamplarına tıkmaya çalışıyor – insanların, ilelebet egemen gücün terimleri üzerinden tanımlandıkları; aşırı bir özfarkındalıkla sakatlandıkları ve aynı kimlik grubuna ait olmadığımız sürece birbirimizi anlayamayacağımız konusunda direten bir tekbencilik mantığıyla yalnızlaştırıldıkları kamplar”.

Like ekonomisi

Bu tablonun oluşmasında Fisher’ın sözünü ettiği politik yenilgi ortamının payı çok büyük. Bunun yanında Twitter’ın teknik yapısının da bunu beslediğini söyleyebiliriz. 280 karakter sınırıyla etraflı bir tartışmanın gerçekleştirilmesinin zorluğu bir yana, böylesi uzun ve sıkıcı mesajlar paylaşmanın bir “getirisi” de yok. Bu mecralarda öne çıkabilmenin yolu, güçlü argümanları sıralamak değil iyi “laf çakmak”, karşı tarafı “tokatlamak”, “lafı gediğine koymak”. Bu nedenle hakkında yüzlerce kitap yazılmış bir konunun tartışması ancak laf oyunlarıyla, konudan uzaklaşıp karşı tarafın toptan değersizleştirilmesiyle yürüyebiliyor.

Bunun yanında, Twitter’da yaratılan bir tartışmanın ya da ortaya atılan bir eleştirinin özgül değerini, içerdiklerinin ağırlığı, gerçeğe yakınlığı, mantığa uygunluğu değil, aldığı retweet/beğeni sayısı belirliyor. Örneğin, bir kitabın çevirisi üzerine yapılan bir tartışmada, kimin ne dediği, çeviride ne kadar usta olduğu, dediklerinin karşılığının olup olmadığı, aldığı etkileşimden daha önemsiz hale geliyor. Bütün bunların sonucu olarak da, bir Twitter kullanıcısı, belli bir zaman içerisinde, bütüncül ve tutarlı eleştiri geliştirmek yerine, tek tek olaylardan çıkmış, reaksiyoner ve kendisinden önce ve sonra geleni güçlendirmeyen gündelik atışmaların üreticisi konumunda kalıyor.

Fisher’ın dediği gibi “maksat, insanları, halihazırda zaten var olan eşdeğerlik zincirlerine hapsetmek değil, her tür eklemlenmeyi geçici ve yapay görmekti. Her zaman yeni eklemlenmeler meydana gelebilir. Hiç kimse özü itibariyle şu ya da bu değildir”. İnsanların eşdeğerlik zincirlerine hapsolduğu yankı odaları, bu yan yana durma halinden tutarlı ve bütüncül bir eleştiri çıkartamıyor. Tam aksine, bunu önleyen, birilerine karşı olmak üzerinden kurulan konforlu alanlar yaratıyor. Black Mirror’daki gibi genel bir sistem olmadığından (neyse ki), günün sonunda elimizde, herkesin -birileri için- puanının 1’in altına düştüğü bir ortam kalıyor.

Başka bir sosyal medya

Peki Twitter’ın hiç mi olumlu bir işlevi yok? Tabii ki var. Bu mecra sayesinde, belki de hiç öğrenemeyeceğimiz, yüzlerce taciz vakası ifşa oldu. İş cinayetleri, hak gaspları ortaya çıktı. Hayvanlara yönelik zulüm görünür oldu. Örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak yukarıda aktardığımız tablo, sosyal medyanın böylesi etkili kullanımını da riske atan, bu mecrada kullanılan yöntemlerin gücünü azaltan bir tehlike barındırıyor.

Bu tablonun içerisinde hepimiz varız. Bunu eleştirmek kişiyi genel işleyişin dışında bırakmıyor. Ama başka bir iletişimi, başka bir tartışma tarzını, başka bir sosyal medya ortamını yaratacak olanlar da yine biziz. Bu politik bir görev aynı zamanda. Diğer politik görevlerimizin yanında bunu başarmak o kadar da zor görünmüyor. Ancak siyaset gerçek hayatta kurulduğu için, bunu başarmanın yolu da gerçek hayatta verilecek mücadeleden, burada kurulacak verimli tartışma alanlarından geçiyor.

Fisher’ın sözleriyle bitirelim: “dışlanma ve aforoz edilme korkusu yaşamadan fikir ayrılığına düşebileceğimiz koşulları yaratmalıyız”.

Kaynak: Gazete Pencere

Çin’den ithal “siber vatan” – Emre Tansu Keten

İktidar, pandemi sürecinin en başında, ortalıkta dolaşan yalan içerikler üzerinden başlatılan ahlaki paniği sahiplenmiş ve bu içerikleri paylaşan birtakım kullanıcıları gözaltına almış, “gerçekleri öğrenmek için sadece bizi dinleyin” diyerek hakikatin tek kaynağı olarak kendisini ilan etmişti. Sonrasında, AKP Tanıtım ve Medya Başkanlığı tarafından hazırlanan sosyal medya etik kuralları yayımlandı. Etik Kurul isimli bir Twitter hesabı tarafından yönetilen bu kampanyada, bu etik kurallara uyma sözü veren herkesin profiline yeşil top koyması istenmişti. Kampanyanın başlamasından birkaç hafta sonra, yeşil toplu profillerin nefret, tehdit ve hedef gösterme konusundaki yetkinliklerini kanıtlamasının da etkisiyle, her şey apar topar sona erdirildi. Mahir Ünal’ın açıklamasına göre bu kampanya çok olumlu sonuçlar vermiş, şimdi sıra bir sonraki aşamaya geçmeye gelmişti.

AKP’nin olağanüstü başarılı yeşil top harekatından sonraki durak “dijital farkındalık”tı. Dezenformasyonun ve kirli hesapların cirit attığı sosyal ağlarda, bütün bunların farkında olan bilinçli bir kullanıcı kitlesi hedefleniyordu. Hala bu aşamadayız. Ancak geçtiğimiz hafta Mahir Ünal tarafından Erdoğan’a sunulan “Dijital Dönüşüm ve Yeni Medya Düzeni” başlıklı rapor, önümüzdeki zekâ dolu kampanyaları görmek için heyecanla beklememizi gereksiz kıldı neyse ki. AKP’nin dijital politikalarının planlandığı 94 sayfalık rapor, bütün adımları sırasıyla anlatmakta ve varılmak istenen durağı açıkça ilan etmekte.

Dijital dönüşümü sansüre bağlamak

Rapor, AKP’nin yeni dijital politikasını dört aşamada özetliyor. Birinci ve ikinci aşama bildiğimiz gibi etik farkındalık ve dijital farkındalık kampanyaları. Raporun profesyonel dilinin ardına bakarsak, bu iki aşamanın diğer aşamalara geçiş için bir saha düzenlemesi, bir ahlaki panik yönetimi olduğu açıkça görülüyor. Büyük bir sansür yasası için hazırlık yapıyorsanız, bu sansürü gerekli ve meşru kılacak bir propaganda çalışmasına ihtiyacınız var. Sosyal medya yalan bilginin, dezenformasyonun, terör örgütlerinin, ahlaksızlığın, suç teşkil eden içeriklerin cirit attığı, kontrolsüz ve tehlikeli bir ortam olarak resmedilmeye çalışılıyor bu iki aşamada.

Üçüncü aşama ise yerel ve küresel farkındalık olarak adlandırılmış. Bu aşamada, sosyal medyanın ürettiği bütün bu rezilliğin sorumlusunun hepsi ABD’de bulunan bir avuç şirket olduğu anlatılıyor. Dünya beşten büyüktür sloganının dünya beş şirketten büyüktür şeklini aldığı bu bölümde, içerisinde bulunduğumuz tehlike şöyle özetleniyor: “Bu yeni bir egemenlik aygıtı olarak devlet otoritesine meydan okuyan bir içerik üretim endüstrisidir. Anlık, interaktif, kullanıcının aktör haline geldiği, atomize bireyi siber vatandaş sorumluluklarından ayrıştırabilen bir güce sahiptir”. Kişisel verilerin ve özel hayatın korunması gibi genel düzeyde kabul edilebilecek ilkeler öne sürülüp, verilerimizi sömüren bu dış mihraklara karşı milli bir siber mücadele çağrısı yapılıyor: Siber vatan savunması.

Yasal düzenlemeleri öngören son aşama ise, bunca kampanyanın sadece bu iki sayfaya varmak için üretildiğini gösteriyor. Bütün bu farkındalık ve milli mücadele retorikleri, AKP’nin sosyal medya alanını kontrol etmek için çıkartacağı yeni sansür yasasına bir altlık işlevi görüyor: “Ülkemizde de sosyal medyayı terör örgütlerinin amaçlarına hizmet edecek, nefret, tehdit, taciz, hedef gösterme gibi suçları işleyecek şekilde kullananlara karşı tedbirler öngören geniş bir kanun tasarısı hazırlama ihtiyacı hasıl olmuştur”.

Kullanıcı sayısı bir milyonu geçen sosyal medya mecralarının Türkiye’de temsilci bulundurmak zorunda olması ve bu mecralardan toplanan verilerin Türkiye’de bulundurulması gibi zorunlulukları içeren bu yasa tasarısı, konvansiyonel medyanın yüzde 90’ının iktidar tarafından ele geçirildiği bir ülkede, sosyal medyanın da sansür ve oto-sansür ile sessizleştirilmesini amaçlıyor. Bilindiği gibi Twitter, kendisinden istenen kullanıcı bilgilerini hükümetle paylaşmıyor. Bu nedenle anonim bir hesaptan iktidarı eleştiren bir kullanıcıyı tutuklamak istediklerinde hevesleri kursaklarında kalıyor. Aslında bu sadece Türkiye’deki yönetimi rahatsız eden bir durum değil. Tüm dünyada yönetimler, herkesin açık kimliğinin erişilebilir olduğu, siber ortamda gerçekleştirilen eylemlerin hesabının sorulabildiği bir internet ortamı hayal ediyor. MHP’nin, sosyal ağlara TC kimlik numarası ile kayıt olunsun önerisini de buradan anlamak gerekiyor.

Siber mücadele

İnternet, sanki hep varmış gibi hissetsek de, aslında çok yeni bir teknoloji. Sosyal medya ağlarıyla insanların hayatlarına bu denli nüfuz etmesi ise çok çok daha yeni. İnternetin bu kısa tarihini, ilk etapta kapitalist işleyişin bir miktar dışında bulunan bir alanın mülksüzleştirme yoluyla ekonomik alana katılmasının tarihi olarak da okuyabiliriz. Örneğin, eskinin karman çorman bir enformasyon yığını olan internetini, çeşitli algoritmalarla düzenleyen, bir katalog haline getiren, bu alanda erişimi organize eden Google, internet kullanımını büyük bir ekonomik değer haline getirmiştir. Eskinin dağınık ve kısıtlı değer üreten blog faaliyetini bünyesinde merkezileştiren Twitter, korsan Mp3 ve film furyasını büyük oranda bitiren Spotify ve Netflix, internetin kendi doğal akışında ortaya çıkan dinamikleri kapitalist işleyişe dahil etme konusunda oldukça başarılı, hatta tekel düzeyine ulaşmış örneklerdir.

Siber alemde yaşanan bu tekelleşme, öncü şirketlerin sahiplerini dünyanın en zenginleri listesine dahil ederken, kurucu bir rol de üstlenmiştir. Dijital ekonominin şeklini şemailini belirleyen bu şirketler, kendilerinin en tepede bulunduğu bir rant hiyerarşisini yaratmıştır. Günümüz interneti, bu şirketler için bir cennet gibidir. Ancak kapitalizmin tarihinden biraz haberdar olanlar için bu cennetten çiçek durumunun ilelebet sürmeyeceği de açıktır. Gerek siyasi işlevleri, gerekse ürettiği devasa ekonomi nedeniyle sosyal medya alanı hem devletlerin, hem de rakip girişimlerin yakın takibindedir. Ne Twitter’ın ne Instagram’ın adının anıldığı bir gelecek oldukça olasıdır. Yani dünya, gerçekten de, beş şirketten büyüktür.

Çin ve Rusya’dan öğrenmek

Bu siber mücadelelerin çıktıları bugün de görülebilmektedir. Örneğin Çin’de bildiğimiz sosyal medya uygulamalarının çok büyük bir bölümü kullanılmamaktadır. Buna rağmen sosyal medya kullanımının en yoğun olduğu ülkelerden birisi Çin’dir. Wechat, Weibo, Baidu gibi uygulamalar milyarı aşkın kullanıcıya sahiptir. Çin, Tiktok ile de dünya pazarına güçlü bir giriş yapmıştır. Rusya’da da, Ok.ru, VK, Rutube gibi uygulamaların kullanıcı sayıları egemen şirketlerin sahip olduğu uygulamalardan daha fazladır. AKP de bunlara özenip Yazbee gibi yerli ve milli uygulamalara tonla para yatırmış, ancak sonuç büyük hüsran olmuştur. Çünkü, Çin ve Rusya’da internetin önemi çok erken bir aşamada fark edilmiş, bu alanda güçlü adımlar atılmış ve en önemlisi bu ülkelerdeki siyasi yapılanma, böylesi bir sansür çemberini olanaklı kılmıştır. Tabii ki sansürün yanı sıra, internetin ekonomik potansiyeli de, bu devletler tarafından başarılı bir şekilde ülke içine yönlendirilmiştir.

Oysa AKP’nin raporu, Türkiye’de üretilen verinin ekonomik değerini yine ülke içinde değerlendirecek bir vizyondan tamamen yoksundur. Batının sadece tekniğini alma klişesinde olduğu gibi, iktidar Çin ve Rusya örneklerinde sadece sansürü görmekte ve onu aşırmaya çalışmaktadır. Siber vatan söylemi de, gelecek olan sansürü milliyetçi bir retorikle süslemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Yani raporun çerçevesi tamamen siyasidir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi ekonomik değeri günden güne artan siber alan üzerindeki rekabet, bu alanı sürekli yeniden şekillendirecek bir potansiyele sahiptir. Bir avuç şirketin bu alanda saltanatını kurması, sadece AKP’yi ve Trump’ı rahatsız etmemektedir. Bunun yanı sıra, bu alanın siyasi ve ideolojik gücü de dünyanın dört bir yanında tartışılmaktadır. İnternet ve sansür denince akla hemen Çin, Rusya ve İran’ın gelmesi bütünü görememek demektir. 2009’da İran’daki ayaklanmaları “Twitter Devrimi” diyerek coşkuyla alkışlayan ABD’li demokratların, Wikileaks şokuyla beraber daha fazla düzenleme ve denetim istemesi de, Snowden olayı da hatırlardadır. Otoriter yönetimlere sansür ve gözetleme konusunda yardımcı olanların ABD’li şirketler olduğu da atlanmamalıdır. Dünyaya özgürlüğü, tek amacı para kazanmak olan, tekelci şirketler getiremez, zaten öyle bir iddiaları da yok. 

Ancak AKP’nin dijital politikaları bu vizyondan, tabii ki, yoksundur. İktidar, bu alandaki küresel tartışmalardan da, gündemden de tamamen bihaberdir. Onun tek amacı, iç siyasette muhaliflerin bütün nefes alma alanlarını yok etmek, kendisi dışında kimsenin sesinin çıkamadığı bir ortam yaratmaktır. Neyse ki tuttuğu bu yol, çokça sözünü ettiği Z kuşağını tamamen kaybetmenin en kesin yoludur. Umalım ki, yayımladıkları rapordan ve belirledikleri hedeflerden bir adım sapmasınlar!

Kaynak: Gazete Pencere