İmdat Freni

gilbert achcar

Neo-liberalizm Kendi Kendini Yok Eder Mi? Hiç Güvenmeyin – Gilbert Achcar

Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da hükümetler, ekonominin tüm sektörlerini kurtarmak ve genel bir iktisadi çöküşün önüne geçmek için merkez bankalarıyla birlikte, kamu fonlarını kullanarak yüzyıl başından bu yana ikinci kez yoğun biçimde müdahale etmekteler. Covid-19 küresel salgınının gerekli kıldığı süregelen kurtarma operasyonları, 2007-2008 finansal krizinde uygulananlardan çok daha büyük bir ölçeğe şimdiden ulaşmış durumda. Bu operasyonlar, kuralsızlaştırma ve piyasada “en uygun olanın hayatta kalması” neoliberal ideolojinin özüyken, devletin piyasayı dizginleyen yoğun bir düzenleyici müdahalesi olmaları bakımından neoliberalizmin temel ilkeleriyle çatışıyor.

Bu operasyonlar ayrıca mali kemer sıkmayla da çatışıyor ancak bu son kural tüm neoliberal hükümetlerce paylaşılmıyor. Bu kural, Britanya neoklasik neoliberalizminin Alman ordoliberalizmiyle harmanlandığı Avrupa’da, hikmetinden sual sorulmaz bir ilkeyken, bir zamanlar Cumhuriyetçiler tarafından Keynesci “vergilendir, harca” taraftarları olmakla suçlanan Demokratların neoliberal çağda paradoksal tarzda mali disiplinin ödünsüz savunucuları hâline geldiği, Cumhuriyetçilerin ise Ronald Reagan’dan beri, devasa bütçe açıklarına yol açan tuhaf bir “(zenginden alınan) vergileri azalt, (askeri) harcamayı arttır” politikası geliştirdiği ABD’de neoliberal fikir birliğinin bir parçasını oluşturmuyor.

Her halükârda, Batılı neoliberal hükümetlerin kendi doktrinlerini, her biri kendilerine yapıştırılan 1929’da ABD’de başlayan “Büyük Buhrandan beri en beteri” yaftasını hak edecek büyüklükte, ardı ardına gelen iki kriz vesilesiyle, ikincisinde çok daha genişletilmiş bir ölçekte olmak üzere iki kez ihlal etmiş oldukları gerçeği değişmiyor. IMF’nin Covid-19 küresel salgınının sonuçlarından kaynaklanan devasa ekonomik krizi adlandırmak için benimsediği lakabı kullanacak olursak, süregelen bu Büyük Karantina şimdiden, yine IMF’nin bir önceki kriz için 2009’da kullanmaya başladığı isimle Büyük Durgunluktan çok daha büyük derinliklere batmış durumda.[1] Şu anda can alıcı soru şu: Cari kriz dip noktasına ne zaman varır ve dünyanın bu krizin ardından toparlanması ne kadar zaman alır?[2]

Devam eden iktisadi felaket o kadar büyük ki bu, bu felaketin ekonomik politikalarda ve önceliklerde önemli bir küresel değişmeye yol açması umudunu canlandırmış ve güçlendirmiş bulunuyor. Naomi Klein bu bağlamda, Keynesciliğin baş düşmanlarından ve aynı zamanda neoliberal değişmeye en büyük katkıyı yapanlardan biri olan Milton Friedman’dan alıntı yapıyor. Yakın zamanda çekmiş olduğu “Coronavirus Capitalism—and How to Beat It” (Korona Virüs Kapitalizmi ve Onu Nasıl Yenmeli)  başlıklı videonun başında ve sonunda, Friedman’ın 1962 tarihli Capitalism and Freedom (Kapitalizm ve Özgürlük) adlı kitabından, kendi The Shock Doctrine adlı kitabında iki kez (s. 6, 140) kullanmış olduğu aynı alıntıyı paylaşıyor: “Gerçek değişmeyi yalnızca – gerçek veya algılanan – bir kriz yaratır. O kriz meydana geldiğinde atılacak adımlar dolaşımda olan fikirlere bağlıdır.”

Klein bu alıntıyı kitabında “şok doktrini” olarak adlandırdığı şeyin bir göstergesi olarak kullanmış olsa da videoda onaylayarak alıntılar ve şu yorumda bulunur: “Tarihin en aşırı serbest piyasa iktisatçısı olan Friedman birçok şey hakkında yanılmıştı ama bu konuda haklıydı. Görünüşte imkânsız fikirler, kriz zamanlarında birdenbire mümkün hâle gelir. Krizin, Klein ve Bernie Sanders tarafından savunulanlar gibi ilerici görüşleri haklı çıkardığı fikri gerçekten de yaygınlık kazanmış durumda. O kadar ki Financial Times’da bile yazı işleri müdür yardımcısı Janan Ganesh 18 Mart tarihinde “The Sanders worldview wins even as Bernie loses” (Bernie Kaybetse Bile Sanders Dünya Görüşü Kazanıyor) başlıklı bir makale kaleme aldı. Bir gün öncesinde ise Muhafazakâr eğilimli Britanya dergisi The Spectator Boris Johnson’ı “Corbyn’in başucu kitabından bir şeyler ödünç almaya” davet etmekteydi.[3]

Bir önceki ekonomik krizi hatırlayan herhangi biri için bu bir déjà vu duygusu yaratmış olmalı. Şu andaki kriz çok daha büyük olsa da beklenti o zamanlar gerçekten epeyce güçlüydü çünkü Büyük Durgunluk neoliberal çağın ilk önemli küresel şokuydu ve neoliberal hükümetlerin krizi durdurmak için ilk kez yoğun devlet müdahalesine başvurmasına vesile olmuştu. Newsweek 2009 Şubat’ında “Şu anda Hepimiz Sosyalistiz” diyen bir kapakla çıkmıştı.[4] Bu makaleyi bugün yeniden okumak epeyce eğlencelidir: Makale, “Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçi Konferansı Başkanı, Başkan Obama’nın yaklaşık 1 trilyon $’lık teşvik yasa tasarısının amansız düşmanı Indiana Kongre üyesi Mike Pence ile onu hakiki sahte haberin kusursuz örneği Fox News’ta ağırlayan ve tasarıyı “sosyalist” olarak tanımlayan televizyoncuyu alıntılayarak başlar.

Newsweek makalesi bu suçlamanın “tuhaf biçimde isabetsiz göründüğü” yorumunda bulunur: ”ABD hükümeti – muhafazakâr Cumhuriyetçi bir iktidar yönetiminde – zaten daha önceden bankacılık ve ipotek kredisi sektörlerini fiilen kamulaştırmıştı”. Makale, paradoksu geliştirmeye devam eder: “Tarih bir mizah duygusuna sahip çünkü Obama’nın bugün yönettiği dünyanın temellerini atan kişi, geçen sonbahar finans sektörünü 700 milyar $’lık bir paketle kurtaran George W. Bush’un kendisidir. Bush Reagan Çağını kapatmıştı; Obama ise şimdi daha da ileri giderek Bill Clinton’ın devleti küçültme politikasını tersine çeviriyor.”

Bu yanılsama, The Spectator’un ifadesine gönderme yapacak olursak, Keynesçi reçetelerden pragmatik ve geçici bir ödünç alma ile uzun vadeli ekonomik ve sosyal politikalarda radikal bir değişmenin birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktaydı. Bu yanılsama FT yazarı Ganesh’in saptamadan edemediği gibi o zamanlar uzun sürmemişti:

Tarihin iktisadi düşüncede dönemsel süreksizliklerinden birinin ilk aşamalarında bulunuyoruz. Bu belki de 1970’lerde serbest piyasacıları yükseltmiş olan OPEC petrol krizinden bu yana en keskini. Okuyucular 2008’deki çöküş diyeceklerdir ki bunun hemen ardından John Maynard Keynes’in bir biyografı “üstadın dönüşü” nü ilan etmişti. İyi de bu kısa ömürlü olmuştu. Batı dünyasında çok geçmeden mali kısıtlamalara gidilmişti. ABD’de Çay Partisi hareketi ortaya çıkmış, Başkan Obama Cumhuriyetçi bir Kongre tarafından iktidarsızlaştırılmış ve halefi bürokratik devlete savaş açmıştı.

Ganesh “Bu sefer farklı” diye ekliyor. Fakat bunun kendisi de tekrarlanan bir duygu. En yakın tarihli örnek, küresel salgının patlamasından kısa bir süre önce, Dünya Bankası’nın tanınmış eski Baş Ekonomisti Joseph Stiglitz (sayısız başka isimden sonra) “neoliberalizmin sonu” nu müjdelediğinde ortaya çıktı.[5] “Eğer 2008 finansal krizi dizginsiz piyasaların işlemediğini anlamamızı sağlayamadıysa, iklim krizi bunu kesinlikle başarmalıdır: Neoliberalizm uygarlığımıza kelimenin tam anlamıyla son verecektir” dediğine göre Stiglitz de “bu sefer farklı” demiş olabilirdi.

Süregelen Covid-19 ekonomik krizi iklim krizinden çok daha az tarihsel öneme sahip olsa da bu krizin daha akut olması anlaşılır biçimde neoliberalizmin, ne yazık ki hepsi hayli vakitsiz birçok yeni ölüm ilanını da beraberinde getirdi. İş dergisi Forbes’un gayretli neoliberal bir yazarı bunları kapitalizmin ölüm ilanlarıyla karıştırarak “sol entelektüellerin memnun” olmasından şikâyet edip onları Schadenfreude (habis bir sevinç) olduğuna inandığı şeyle suçlamıştı.[6] Yine de (ona göre kapitalizm demek olan) neoliberalizmin sol eleştirisinin yıllar içinde zemin kazanmış olduğunu teslim ederek, neoliberal dostlarını “çok daha uyanık” olmaya davet etmişti:

Antikapitalistler on iki yıl önce finansal krizi – hatalı olarak – kapitalizmin bir krizi olarak tanımlamakta başarılı oldular. Finansal krizin piyasa başarısızlığının ve kuralsızlaştırmanın sonucu olduğu yolundaki yanlış anlatı nüfusun genelinin zihninde sağlam biçimde yerleşmiş bulunuyor. Sol entelektüeller bugün de Corona krizini, her şeye kadir devlet çağrılarını gerekçelendirmek üzere yeniden tanımlamak için yine ellerinden geleni yapmaktalar. Bunda başarılı olma şansları da ne yazık ki gerçekten çok yüksek.

Bu ateşli neoliberal “her şeye kadir devletin” gelişi konusunda aşırı kötümser miydi? David Harvey’e göre pek de değildi. Harvey, Jacobin dergisinde 20 Mart’ta yayımlanan uzun yazısını oldukça şaşırtıcı bir distopyacı perspektifle, bir sosyalist refah devleti perspektifiyle değil, Trumpçı bir Behemot perspektifiyle sonlandırır:

Cari ekonomik krizden çıkışın yükü şimdi Birleşik Devletlere doğru kayıyor ve ironinin büyüğü de burada: Hem iktisadi hem de siyasi bakımdan işe yarayacak yegâne politikalar Bernie Sanders’ın önerebileceklerinden çok daha sosyalizandır ve bu kurtarma planları, muhtemelen Making America Great Again maskesi altında Donald Trump himayesinde başlatılmak zorunda olacaktır. 2008 kurtarma operasyonuna o denli gönülden karşı çıkmış olan bütün o cumhuriyetçiler ya tükürdüklerini yalamak ya da Trump’a kafa tutmak zorunda kalacaklardır. Trump da eğer kafası çalışıyorsa olağanüstü hâl ilan edip seçimleri iptal edecek, sermayeyi ve dünyayı “isyan ve devrimden” kurtarmak için emperyal bir başkanlığın başlangıcını ilan edecektir.[7]

Bir hafta sonra Costas Lapavitsas, o kadar ağır bir kıyamet senaryosu öngörmemekle birlikte, neoliberalizmin sonunun ufukta görünmesine dair hiçbir yanılsamaya kapılmadan, yersiz sol iyimserliği yalanlamakta Harvey’in izinden gider:

Neoliberal ideolojinin son kırk yıldaki bayat sloganları hızla bir kenara süpürüldü ve devlet muazzam bir güce kumanda eden ekonominin düzenleyicisi olarak ortaya çıktı. Soldaki çoğu kişinin bunun “Keynesçiliğin geri dönüşü”ne ve neoliberalizmin ölüm çanına delalet ettiğini düşünerek, bu tür bir devlet müdahalesini hoş karşılaması zor olmadı. Ama bu tür sonuçlara varmak acelecilik olacaktır.

Bir kere ulus devlet, kritik anlarda seçici müdahalelerle hâkim şirket ve finans bloğunun sınıf iktidarını teminat altına alarak her zaman neoliberal kapitalizmin merkezinde olmuştur. Üstelik bu müdahalelere son derece otoriter önlemler – insanları kitlesel biçimde evlerine kapatmak ve devasa metropolleri karantinaya almak – eşlik etmiştir… Devletin muazzam gücü ve gerek ekonomiye gerek de topluma müdahale etme yeteneği mesela denetimli kapitalizmin şirket ve finansal elitin çıkarlarının her şeyin üzerinde olduğu daha otoriter bir biçimine yol açabilir.[8]

Radikal solun geleneksel olarak aralarında salınıp durduğu iyimserlik / kötümserlik, ütopya / distopya zıt kutuplarıyla işte yeniden karşı karşıyayız. Doğrusu şu ki bunlar esas itibarıyla, kendileri de değişen siyasi deneyimlere göre salınan müstakbel bireysel ve/veya kolektif eğilimlere dair kestirimlerdir. Nitekim ABD solu arasındaki ruh hâli, 3 Marttaki Super Tuesday arifesinden, Biden’ın Demokrat Parti önseçimlerinde zaferi garantilediği ertesi güne şüphesiz değişmiştir – tıpkı Britanya solu arasındaki ruh hâlinin 12 Aralık 2019 arifesiyle, ertesi gün yani Boris Johnson’ın seçim zaferi sonrasında değişmiş olduğu gibi.

Gerek ütopya gerek de distopya, kötümserlik / iyimserlik, ihtiyatlılık / iradecilik, faşist geçmişin hortlaması endişesi / dünyayı daha iyi ve daha adil kılmak için çabalayanları motive eden gerçekten demokratik sosyalist bir gelecek umudu manyetik kutuplarını sürdürmeleri kaydıyla solun dünya görüşünün yararlı bileşenleridir. Bununla birlikte, gerçek dünyada ibrenin ütopyayı distopyadan ayıran uzun skalada nerede durduğunu nesnel koşullar belirlemez. Bunlar yalnızca sınıflar ve kesimler arası mücadelelerin içerisinde cereyan etmeleri gereken parametreleri oluştururlar. Hükümet politikaları alanındaki büyük değişmeler her şeyden önce mevcut şartlar bağlamında toplumsal mücadele tarafından belirlenir.

Milton Friedman da işte bu noktada yanılmıştır. Kriz meydana geldiğinde, atılacak adımlar “dolaşımda olan fikirlere bağlı” değildir. Somut siyasi önerilere tahvil edilmiş fikirler etrafındaki mücadele kuşkusuz önemlidir. Ayrıca sonunda uygulamaya konan siyasi-iktisadi önlemler de şüphesiz, toplumun genelinde olmasa bile devleti yöneten toplumsal grup içinde hüküm süren fikirlere bağlıdır. Savaş sonrası Keynesci fikir birliğinden neoliberalizme kayma ile Thomas Kuhn’un  “paradigm shift” dediği şey arasındaki analoji bu noktada biter. Çünkü iktisattaki paradigma değişmeleri, bilgideki ilerlemelerin sonucu olan bilimsel devrimlerin tersine, teorik ya da hatta basitçe pragmatik bir kolektif entelektüel kararın ürünü değildir.

Ernest Mandel’in neoliberal çağın başlarında, 1980’de Long Waves of Capitalist Development başlıklı kitabında (2. Baskı s. 77-8) yazmış olduğu gibi:

Akademik iktisadın anti-Keynesçi karşı devrime doğru dümen kırması, sürekli enflasyonun uzun vadeli tehditlerinin gecikmeli olarak farkına varılmasıyla pek de alakalı değildi. Bu tehditler Keynescilik burjuva ve reformist hükümetlerin ekonomi danışmanları arasında hegemonyasını kaybetmeden çok önce gayet iyi bilinmekteydi. Hatta bu esas itibarıyla enflasyonun önlenemez ivmelenmesinin bir ürünü de değildi… Bu esas itibarıyla kapitalist sınıfın sınıf mücadelesi önceliklerindeki temel bir değişmenin ürünüydü.

Monetaristlerin akademik iktisat alanındaki “anti-Keynesci karşı devrimi” değişen bu önceliğin ideolojik ifadesinden başka bir şey değildir. Kronik yapısal işsizliğin uzun vadeli restorasyonu olmadan, “bireysel sorumluluk duygusu” nun (yani sosyal güvenlikte ve sosyal hizmetlerde ağır kesintilerin) restorasyonu olmadan, genelleşmiş kemer sıkma politikaları (yani reel ücretlerde durgun seyir veya azalma) olmadan, kâr oranının sert ve hızlı restorasyonu mümkün olmaz: Yeni iktisadi akıl işte budur. Bunun çok “bilimsel” olan bir yanı yoktur ama bu, nesnel bilime tüm referanslara rağmen çok büyük ölçüde kapitalist sınıfın acil ve uzun vadeli ihtiyaçlarına tekabül etmektedir.

Neoliberal paradigma değişmesini Batılı ülkelerde sınıf güçleri arasındaki dengede 1970’ler boyunca meydana gelen istikrarlı bir bozulma mümkün kılmıştı: 1973-75 durgunluğuyla birlikte yükselişe geçen işsizlik, Ronald Reagan ile Margaret Thatcher’ın 1980’lerin başında işçi hareketine yönelttikleri muzaffer saldırılar. “Anti-Keynesci karşı devrim” in o zamandan beri farklı ülkelerde uygulanma derecesi, entelektüel fikir ayrılıklarına değil, her ülkedeki toplumsal güçler dengesine bağlı olmuştur. Kamu sağlığı konusunda yerinde bir örnek için, kabaca aynı nüfusa ve GSYH’ye sahip iki ülke olan Britanya ile Fransa’yı karşılaştırmak yeter.

Sağlık maliyetleri her iki ülkede benzer düzeydedir ki bu düzey ABD sağlık harcamalarını şişiren aşırı abartılı maliyetlerden çok uzaktır. Doktorların yıllık ortalama kazancını gösterge alacak olursak, bu rakam şu anda Fransa’da dolar cinsinden 108.000, Birleşik Krallıkta (BK) ise 138.000 (ABD’de 313.000). Fransa ile BK’de kayıtlı hemşireler ortalama olarak kabaca eşit yıllık ücret almaktadırlar.[9] Fransa’da ardı ardına iktidara gelen neoliberal hükümetler sağlık harcamalarını kısmen hastalara yüklemeye çalışmakla eleştirilmiş olsalar da Fransa BK’ye göre kamu sağlığı bakımından çok daha iyi bir konumdadır.

OECD verilerine göre, hükümetin sağlık harcamaları ve zorunlu planlar son on yılda Fransa’da GSYH’nin %8,5’i ila %9,5’i aralığında, Britanya’da ise %6,9’u ila %7,8’i aralığında dalgalanmıştır. 2010-2017 arasında Fransa her yıl GSYH’sinin %0,6 ila %0,7’sini sağlık sisteminde yatırıma (brüt sermaye oluşumuna) ayırırken, bu oran BK’de %0,3 ila %0,4 olmuştur.[10] 2017’de Fransa’da hastane sayısı 3 binin üzerinde, hastane yatak sayısı yaklaşık 400 bin iken, bu rakamların BK’de sırasıyla 2 binden az ve 168 bin civarında olması bu nedenle şaşırtıcı değildir. BK’de bu rakamlar son on yılda Muhafazakâr hükümetlerin iktidarında aşağı gitmeye devam etmiştir.[11] Doktor sayılarına gelince; bu rakam 2017’de Fransa’da 211 binden fazlayken, BK’de 185.700’dü. Bin kişilik nüfusa düşen faal hemşire sayısı Manş’ın karşı kıyısında 10,8, Britanya’da ise 7,8’di.[12]

Bu rakamlar Boris Johnson’ın Brexit kampanyasında NHS’yi (Ulusal Sağlık Sistemi) temel argüman olarak kullanıp, bu şekilde Britanya sağlık sisteminin zayıf hâlinin sorumluluğunu AB’ye yüklemesinin ne kadar ikiyüzlü ve aldatıcı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Fransa ile BK arasında kamu sağlığının durumundaki fark Manş’ın iki yakasındaki iktidar sahipleri arasındaki ideolojik farklardan kaynaklanmamaktadır. Fransa’da birbirinin yerini alan hükümetlerin neoliberal yolda daha ileri gitmelerinin önüne geçen, daha büyük toplumsal direnişten başka bir şey değildir.

Kamu hizmetlerinin – muhafazakârların enerji ve taşımacılık sektörlerinde yapmayı başardıkları gibi – toptan özelleştirilmesinin oy kaygısı veya iktisadi sebeplerle mümkün olmadığı BK’de pek az direnişle karşılaşan değişik taktikler kullanılmıştır. Kamu sağlığı alanında, bir yandan kamu harcaması azaltılırken, bir yandan da nüfusun varlıklı kesimleri kamu hizmetini bırakıp özel sağlık sigortası planlarına geçmeye özendirilmiş ve böylelikle gitgide ABD’deki gibi iki katmanlı bir sağlık sisteminin yerleşmesi amaçlanmıştır. Yüksek öğrenimde ise bu, kamu fonlarının yerini kayıt harçlarında muazzam bir artışın alması yoluyla yönetimin özelleştirilmesiyle (şirketleşmeyle) sonuçlandı ki bu da süreç içinde, yine ABD’de olduğu gibi, profesyonel hayata önemli bir borç yüküyle adım atan bir kuşak yarattı.[13]

Şu andaki küresel salgın bağlantılı ekonomik krizin sonucunu da aynı şekilde küresel güç dengesi bağlamında her ülkedeki yerel toplumsal güç dengeleri belirleyecektir. En muhtemel yakın sonuç, neoliberalizmin kendiliğinden post-Keynesçilik lehine terk edilmesi ile Trumpçı bir Behemot’un oluşturduğu iki karşıt seçenekten biri olmayacaktır. Bu daha ziyade, neoliberal hükümetlerin şu anda üstlenilen devasa borç yükünü, tıpkı Büyük Durgunluk ertesinde yaptıkları gibi, işçilerin sırtına yükleme girişimleri olacaktır ki bu da Adam Tooze’un uyardığı gibi halkın satın alma gücünü ve harcama eğilimini azaltarak dünyayı mevcut sürekli durgunluğun önemli ölçüde kötüleşmesine sürükleyecektir.[14]

Tarihçi haklı olarak şu sonuca varır: “Bunun yerine krizden çıkış için daha etkin, daha vizyon sahibi bir hükümet çağrısında bulunmak aklı selim gereğidir. Ama elbette mesele bunun hangi biçimi alacağı ve bunu hangi siyasi güçlerin kontrol edeceğidir.” Mesele gerçekten de budur. Hayatlarımız devam eden ikili kriz tarafından paramparça edilmişken ve muhtemelen küresel salgından çok daha uzun sürecek ekonomik kriz yaşanırken, en yakın ve yakıcı mesele krizin devasa insani ve iktisadi maliyetini kimin ödeyeceğinin belirlenmesidir: Kamu sağlık sisteminin ve refah devletinin on yıllar boyu neoliberal tahribiyle ve finansal kârlara öncelik verilmesiyle bu maliyetin büyüklüğünden en başta sorumlu olanlar mı, yoksa geri kalanımız, yani halkın büyük çoğunluğu mu?

Neoliberallerin, sağlık ürünü imalatçısı dostlarının bundan fayda sağlaması teminat altında oldukça, kamu sağlığı harcamalarının artırılması konusunda hemfikir olacaklarını güvenle öngörebiliriz. Bunu refah devletinin erdemlerine aniden iman ettikleri ya da halkı umursadıkları için değil, yeni bir küresel salgının ya da şu andakinin ikinci dalgasının iktisadi sonuçlarından dehşete kapıldıkları için yapacaklardır. Mesele şu ki doğal olarak bunu kamu yararının eğitim, emeklilik, işsizlik yardımları gibi başka yanlarından kısarak yapmak ve ekonomilerin business as usual ‘a (her zamanki işlerine) geri dönmesinin bedelini – ücret dondurma ya da hatta ücret indirme gibi önlemelerle – ücretlilere ödetme eğiliminde olacaklardır.

Bu nedenle en acil mücadele, Fransız işçilerinin 1995’te ve 2019’da kendi neoliberal hükümetlerinin gelirlerine ve emeklilik planlarına saldırılarına karşı çıkarken yaptıkları şekilde, yani grev ve genel grev tehdidine başvurarak onların bunu yapmasına engel olmayı hedeflemelidir. Bu mücadele, neoliberallerin, Fransa’da sendikal hareketin, BK’de İşçi Partisinin ve ABD’de Sanders’ın kampanyasının arkasında duran toplumsal ve siyasi güçler tarafından yenilgiye uğratılmasına zemin hazırlamak açısından son derece önemli olacaktır. Neoliberalizmin kalıcı bir biçimde son bulması ancak o zaman vuku bulacaktır.  

Kaynak: http://internationalviewpoint.org/spip.php?article6582

Türkçesi: Osman S. Binatlı


[1] IMF, 14 April 2020 “World Economic Outlook, April 2020 : The Great Lockdown” and IMF, 18 May 2009 ”“Overcoming the Great Recession…”->https://www.imf.org/en/News/Articles/2015/09/28/04/53/sp051809].

[2] Robert Peston, The Spectator, 17 March 2020 “Boris must borrow from Corbyn’s playbook to prevent a coronavirus crash”.

[3] Robert Peston, The Spectator, 17 March 2020 “Boris must borrow from Corbyn’s playbook to prevent a coronavirus crash”.

[4] Newsweek, 6 February 2009 “We Are All Socialists Now”.

[5] Social Europe, 26 November 2019 “The end of neoliberalism and the rebirth of history”.

[6] Forbes, 30 March 2020 “Left-Wing Intellectuals Are Thrilled: Corona And Dreams Of The End Of Capitalism”.

[7] Jacobin, 20 March 2020 “Anti-Capitalist Politics in the Time of COVID-19”.

[8] Jacobin, 27 March 2020 “This Crisis Has Exposed the Absurdities of Neoliberalism. That Doesn’t Mean It’ll Destroy It”.

[9] Salary Expert “Registered Nurse Salaries by Country”.

[10] OECD Stats “Health expenditure and financing”.

[11] The Guardian, 25 November 2019 “Hospital beds at record low in England as NHS struggles with demand ”.

[12] Nurses.co.uk “Number of practising nurses in UK considerably lower than other high-income countries”.

[13] Bu bağlamda Birleşik Krallıktan bahsetmek yanıltıcı olabilir. Mesela İskoçya’da üniversiteler İskoç ve AB yurttaşları için ücretsizdir. (IVP)

[14] FP, 9 April 2020 “The Normal Economy Is Never Coming Back”