Michael Löwy’nin, Daniel Bensaïd’in ölümünün ardından 2010 yılında kaleme aldığı yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.
Daniel Bensaïd aramızdan ayrıldı. Bu yalnızca bizler, dostları, mücadele arkadaşları için değil, devrimci kültür için de telafi edilemez bir kayıptır. Delişmenliğiyle, mizahıyla, cömertliğiyle, düş gücüyle, kelimenin tam anlamıyla militan aydının nadir örneklerinden biriydi.
En sevdiği lokanta olan “Le Charbon”nun masasına kurulup, özellikle de tatlıdan sonra kahveyi beklerken yaptığımız ve bazen tartışmaya dönen uzun sohbetlerimizi anımsıyorum. İlle hemfikir olmazdık, hiç de değil, gel gör ki, onu sevmemek ve o olağandışı yaratıcılığına, özellikle de kurulu düzenin alçaklığına karşı her hal ve şartta sergilediği dirence hayran olmamak olanaksızdı.
Daniel Bensaïd’le birlikte 2006’da (dostlarımız Philippe Corcuff ve Alain Maillard’ın XIX. Yüzyılda Fransa’daki sosyalistler konulu bir kitapları için) yazdığımız bir makalenin başlığı: “Aykırı bir komünist, Auguste Blanqui” idi. Aslında bu kavram, ezilenlerin davasına inatla sadık kalmakla birlikte, “Ortodoks” öğretinin her türlüsüne alerjisi olan Daniel’in özgün düşünce yapısına da pekâlâ uygulanabilir.
Daniel’in kitaplarının bu kadar zevkle okunabilmelerinin nedeni, özgün bir ifade tarzına sahip gerçek bir yazarın sivrilttiği kaleminden çıkmış olmalarıdır: Bu bazen ezip geçen, bazen de dalgasını geçen, kâh tutkulu kâh şiirsel, ama mutlaka dosdoğru hedefe yönelen bir ifadedir. Yazar, bu özgün ve taklit edilemez biçemi laf olsun diye geliştirmemiş, onu bir düşüncenin, bir mesajın, bir çağrının hizmetine sunmuştur: boyun eğmemenin, razı olmamanın, kazananlarla uzlaşmamanın hizmetine… Tüm bu yazılara nefes veren, isyanın gücüdür.
Blanqui, Walter Benjamin ve Charles Péguy’nin ışığında Marks’ı yeniden okuması, Daniel’in tarihe sonu belirsiz mümkünler, art arda kesişen ve ayrışan yollar olarak bakmasına yol açmıştır. Sınıf savaşı burada merkezi bir konumda olmakla birlikte, sonucu belirsizdir ve belli oranda olumsallığı da içerir.
Komünizm heyulasına da sadakat vardır o yazılarda. Hoş bir tanımını yapar komünizmin: Haziran 1848’de asilerin attığı kurşunların sesini uzaktan duyan ezilenlerin yüzünde beliren gülümsemedir o (Tocqueville ‘in aktardığı ve Toni Negri’nin yeniden yorumladığı vaka). Nasıl ki Yahudiliğin ruhu Kutsal Tapınağın yıkılmasıyla ve İspanya’dan Yahudilerin kovulmasıyla yok olmadıysa, Komünizmin ruhu da kapitalist küreselleşmenin bugünkü zaferiyle yok edilemeyecektir (bu kışkırtıcı ve biraz sıradışı teşbihi pek severim). Daniel’in gözünde XXI. Yüzyılın komünizmi, geçmişin mücadelelerinin mirasçısıdır: Paris Komünü’nün, Ekim devriminin, Marks ve Lenin’in düşüncelerinin, Troçki, Rosa Lüksemburg ve Che Guevara gibi yenik düşen büyük şahsiyetlerin… Ama aynı zamanda da gündemdeki yeni sorunlarla baş edebilecek yepyeni bir şeydir: sermayeye karşı çevreci mücadeleyi de merkezine alan bir eko-komünizmdir (kendi icadı olan bir tabir)…
Daniel için komünizmin ruhu asla bürokratik taklitlerine indirgenemezdi. Komünizmi Stalinizmin içinde eritmeye yönelik liberal Karşı-Reform girişimlerine karşı var gücüyle mücadele etmekle birlikte, Ekim devrimini gerçekleştiren kadroları tarihin dayattığı yeni sınavlar karşısında çaresiz bırakan ve Termidorcu karşı-devrimin ekmeğine yağ süren hataların, örneğin halk, parti ve devletin özdeşleştirilmesi ve bürokratik tehlikenin göz ardı edilmesi gibi hataların eleştirel bir bilançosunu yapmaktan da kaçınamayacağımızı vurgulamaktan çekinmezdi. Bu hatalardan, Rosa Lüksemburg’un daha 1918’de kabaca değindiği bazı tarihi dersler çıkarılması gerekiyor: Sosyalist demokrasinin, siyasi çoğulculuğun, kuvvetler ayrılığının, toplumsal hareketlerin devlet karşısındaki özerkliğinin önemi.
Daniel Bensaïd’in Marksizm’in yenilenmesine yaptığı katkılar arasında bence en önemlisi, özellikle Fransa’da “Ortodoks” Marksizm’i onca derinlemesine etkileyen ilimcilik, pozitivizm ve determinizmle ipleri tümüyle koparmış olmasıdır. Auguste Blanqui bu eleştirel yaklaşımın önemli referanslarından biridir. Daniel, yukarıda anılan makalede Blanqui’nin pozitivizme, yani bu zapturapt altındaki ilerlemeye, devrimsiz ilericiliğe, dine dönüştürülmüş bu “tiksinç tarihi kadercilik öğretisine” karşı yürüttüğü polemiğe atıfta bulunur. Blanqui’nin anlayışına göre, “insana değgin şeylerin nasıl gelişeceği, evreninki gibi kaçınılmaz yasalarla belirlenemez, her an değiştirilebilir niteliktedirler”. Daniel Bensaïd bu ifadeyi Walter Benjamin’inkiyle kıyaslıyordu: her bir saniye aslında Mesih’in, yani devrimin, mümkünün olanın var olan gerçekliğe olaysal düzeydeki bu müdahalesinin, bir anda süzülüp geçeceği dar bir kapıdır.
Blanqui, Walter Benjamin ve Charles Péguy’nin ışığında Marks’ı yeniden okuması, Daniel’in tarihe sonu belirsiz mümkünler, art arda kesişen ve ayrışan yollar olarak bakmasına yol açmıştır. Sınıf savaşı burada merkezi bir konumda olmakla birlikte, sonucu belirsizdir ve belli oranda olumsallığı da içerir. Belki de en güzel kitabı olan “Le Pari mélancolique”te (Fayard, 1997), Pascal’ın bir ifadesine atıfta bulunarak, özgürleştirici eylemin, geleceğe zar atmayı gerektiren “belirsizliğe yönelik bir çaba” olduğunu iddia eder. Pascal’in, Lucien Goldmann tarafından yapılan Marksist yorumunu yeniden keşfederek, siyasi eylemciliği, tarihi oluşa akılcılık temelinde zar atmak olarak tanımlar, “her şeyi, kendini de yitirmeyi göz alarak”. Böylece devrim, artık tarih yasalarının zorunlu bir ürünü olmaktan çıkarak, “yokluğunda iradenin boyun eğdiği, direniş ruhunun teslim olduğu, sadakatin yitirildiği, geleneğin çöktüğü” stratejik bir varsayıma, Etik bir ufka dönüşür. Dolayısıyla, “Fragments mécréants” (Lignes, 2005) adlı kitabında açıkladığı üzere, devrimci dediğimiz kişi, inananın tam tersine, kuşku duyandır, yüzyılın belirsizliklerine zar atan ve sonsuz bir enerjiyi görece kesinliklerin hizmetine sunan bir bireydir. Yani, Walter Benjamin’in 1940 tarihli son metni olan “Tarih kavramı üzerine” Tezlerinde dile getirdiği şu buyruğu yorulmaksızın gerçekleştirmeye çalışan kişidir: Tarihe külahını ters giydirmek.
Sosyal Bilimlerde nesnellik mümkün müdür? Pozitivistlerin iddia ettiği gibi bu doğa bilimlerindekiyle aynı türde bir nesnellik midir? Sosyal bilim zorunlu olarak “angaje”, yani bir toplumsal sınıfın bakış açısına bağlı değil midir? Bu “partizan” karakteriyle gerçekliğin nesnel bilgisi nasıl bağdaştırılabilir?
Bu sorular sosyoloji,
tarih, ekonomi politik, antropoloji, siyaset bilimi ve epistemoloji alanlarında
bir yüzyıldan fazla süredir yürütülen yöntembilim tartışmasının merkezinde
bulunmaktadır. Burada, neden yalnızca marksizmin bu soruna radikal ve tutarlı
bir çözüm getirebileceğini göstermeye çalışacağız (her ne kadar Marksist
yazarların metinlerinin bizlere bu yönde sadece ilk unsurları sunduğunu kabul
etmek durumunda kalsak da). Bu çözümün mümkünatının ilk koşulu, pozitivizm ile
bütünlüklü bir epistemolojik kopuştur.
I. Pozitivizm
Pozitivist akımın merkezi
fikri evanjelik bir basitliktedir: doğa bilimlerinde olduğu gibi sosyal
bilimlerde de önyargıları ve önvarsayımları dışarıda bırakmak, değer yargıları
ile olgu yargılarını, ideoloji ile bilimi birbirinden ayırmak. Toplumbilimcinin
veya tarihçinin hedefi, fizikçinin, kimyagerin veya biyologun nesnel ve berrak
tarafsızlığına ulaşmak olmalıdır. Sözü pozitivizmin “Büyük Atası” Auguste
Comte’a bırakalım:
“Toplumsal fizikten,
astronomik, fiziksel, kimyasal ve fizyolojik fenomenlerle aynı şekilde kavranan,
yani değişmez doğal yasalara tabi, ve bu yasaların keşfinin de araştırmaların
özgül hedefini oluşturduğu, toplumsal fenomenlerin incelenmesini hedef alan
bilimi anlıyorum”[1]. “Siyasal olgulara ne
hayranlıkla bakarak ne de onları lanetleyerek, ve temelde bu olguları, diğer
her türden bilimde olduğu gibi, basit gözlem konuları olarak görerek toplumsal
fizik her fenomeni, kendisiyle aynı anda varolan diğer fenomenlerle uyumu ve
önceki hal ile devamlılığı gibi temel bir çifte bakış açısıyla değerlendirir…”[2]
Dolayısıyla Comte’çu pozitivizm
birbiriyle yakından bağlantılı iki temel öncül üzerine kurulu:
Toplum
epistemolojik açıdan doğaya benzetilebilir (buna “pozitivist doğalcılık”
diyeceğiz); toplumsal yaşamda doğal bir uyum hüküm sürmekte.
Toplum doğal
yasalar, yani insan iradesinden ve eyleminden bağımsız, değişmez yasalar
tarafından düzenlenmekte.
Bu öncüllerden, sosyal
bilimlerin yönteminin doğa bilimlerinkine özdeş olabileceği ve olması gerektiği
araştırma usullerinin aynı olması ve de
özellikle gözleminin aynı derecede “nötr”, nesnel ve fenomenlerden kopuk olması
gerektiği çıkıyor.
Bu kavrayışın
muhafazakar, gerici ve karşı-devrimci ideolojik içerimleri gün gibi ortadadır.
Comte, ki açık sözlüğünü teslim etmek gerekir, bunları açıkça ifade ediyor:
madem ki toplumsal yasalar doğal yasalardır, toplum dönüştürülemez; devrimci,
ütopik ve nefatif hayallerin tersine, pozitivizm toplumsal statükonun edilgince
kabulünü savunur:
“[Pozitivizm] doğası
gereği, bilgece bir tabiyetin gelişimiyle güçlü bir biçimde kamu düzenini
sağlamlaştırmaya yönelir […]. Elbette, gerçek bir tabiyet, yani kaçınılmaz
acılara, hiçbir telafi umudu olmaksızın sürekli katlanmaya yönelik daimi bir
yatkınlık, ancak doğal fenomenlerin çeşitli türlerini düzenleyen değişmez
yasaların varlığına dair derin bir duyguyla mümkün olabilir. Dolayısıyla
böylesi bir yatkınlığı var etmek, hangi konuya uygulanırsa uygulansın ve
dolayısıyla siyasal sorunlar konusunda da özellikle pozitif felsefeye düşer.”[3]
Pozitivist doğalcılığın
tam bir incisi olan bu alıntı burjuva sosyolojik söyleminin kendini tüm
saflığıyla, tabiri caizse en vahşi haliyle gösterdiği nadir momentlerden
biridir. Bu alıntı, Comte tarafından kendi doktrinini Aydınlanma felsefesinin,
Fransız Devriminin ve sosyalizmin tehlikeli negatif,
eleştirel, yıkıcı, çözücü, altüst edici, tek kelimeyle devrimci kuramlarından ayırt etmek, hatta bunların karşısına koymak
için kullandığı “pozitif” sözcüğünün gerçek anlamını daha iyi kavramayı
sağlıyor.[4]
Comte’dan daha da fazla
Durkheim modern pozitivist sosyolojinin gerçek fikir babası olacaktır. Onun
sosyolojik doğalcılığı, Sosyolojik
Yöntemin Kuralları’nda açıkça kabul ettiği gibi Comte kökenlidir: “İlk ve
en temel kural toplumsal olguları birer şey olarak görmektir. […] Doğrudur ki
Comte toplumsal fenomenlerin doğal yasalara tabi doğal olgular olduğunu ilan
etmiştir. Bu şekilde, onların şeylik karakterini kabul eder; çünkü doğada
yalnızca şeyler vardır.”[5]
Durkheim, toplumsal fenomenleri “açıklamak” için çeşitli kereler doğalcı modellere başvurur, ki bu modellerin ideolojik rolü her daim muhafazakârdır. Örneğin, Durkheim’a göre toplum hayvan gibi “her biri özel bir role sahip olan farklı organlardan oluşan bir sistemdir”. Kimi toplumsal organlar “özgül, hatta ayrıcalıklı bir duruma” sahiptir; bu durum, ona göre, tümüyle doğal, işlevsel ve kaçınılmazdır: “Bu, işlevleri dışındaki herhangi bir sebepten değil, oynadığı rolün doğasından kaynaklanır”. Dolayısıyla bu ayrıcalık, her canlı organizmada bulunan kesinlikle normal bir olgudur: “Böylece, hayvanlarda, sinir sisteminin diğer sistemlere olan üstünlüğü, tabiri caizse, daha seçilmiş bir besin alma ve kendi payını diğerlerinden önce elde etme hakkına indirgenir.”[6] Durkheim’ın başka eserlerinde “organisist” analoji ile “yaşam mücadelesi” içinde “en uygun olanların hayatta kalması”na dair sosyal-darwinist model birbirine karışır: “Çünkü, eğer hiçbir şey çeşitli görevler için çatışan rakipleri engellemiyor veya desteklemiyorsa, her bir faaliyet türüne yalnızca en uygun olanların ona ulaşması kaçınılmazdır. […] Bunun insanları tatmin etmek için her zaman yeterli olmadığı; kimilerinin arzularının her zaman yeteneklerini aştığı söylenecektir. Bu doğrudur; fakat bunlar istisnai ve hatta hastalıklı vakalardır. (Sic!) Normalde insanlar mutluluğu kendi doğalarını gerçekleştirmekte bulurlar; ihtiyaçları imkanlarıyla ilişkilidir. Böylece organizmadaki her organ kendi haysiyetiyle orantılı bir besin miktarı talep eder.”[7]
Comte gibi Durkheim da
sosyolojik doğalcılığının kesinlikle gerici karakterinin bilincindeydi; bunu,
biraz da safiyane bir gururla Sosyolojik
Yöntemin Kuralları’nın önsözünde ilan eder: “Dolayısıyla yöntemimizin
hiçbir devrimci yönü yoktur” […] Hatta, toplumsal olguları, doğası ne denli
eğilip bükülebilir olsa da, istendiği gibi değiştirilemeyen şeyler olarak
değerlendirdiğinden, yöntemimiz, belirli bir anlamda temelde muhafazakardır.”[8]
Durkheim’ci söylem, gördüğümüz gibi, çevik bir biçimde orman kanunundan doğal yasalara ve buradan da canlı organizmalara sıçrıyor. Akıl yürütmenin bu şaşırtıcı gezginliği temel bir metodolojik bir önvarsayıma dayanır: çeşitli alanların ve dolayısıyla bu alanları araştırma nesnesi olarak ele alan bilimlerin de epistemolojik türdeşliği. Tüm pozitivist akımların şu merkezi ve belirleyici talebini kuran da bu önvarsayımdır: “Toplumbilimci, fizikçilerin, kimyagerlerin, fizyologların kendi bilimsel alanlarının henüz incelenmemiş bir bölgesine girdiklerindeki ruh haline sahip olmalıdır.”[9]
Her tür gerçeklik gibi toplumsal gerçeklik de sonsuzdur. Her bilim bir tercihi gerektirir ve tarih bilimlerinde bu tercih bir tesadüf ürünü değildir, belirli bir bütünlüklü perspektife organik biçimde bağlıdır. Böylece toplumsal sınıfların dünya görüşleri, sosyal bilimsel araştırmanın son aşamasının, olguların değerlendirilmesinin, kuramların formülasyonunun yanı sıra, bizzat araştırma nesnesinin seçimini, temel olan ile tâli olanın belirlenmesini, gerçekliğe sorulan soruları, tek bir kelimeyle araştırmanın problematiğini koşullandırır.
Eğer inceleme nesnesi,
yani toplum, aynı zamanda radikal bir karşıtlık içinde bulunan dünya
görüşlerinin çatıştığı şiddetli bir siyasal mücadelenin de nesnesiyse sosyal
bilimlerdeki bir araştırmacı nasıl bir kimyagerin ruh haline sahip olabilir?
Durkheim’in pozitivist bir “iyi niyet”le yüklü cevabı afallatıcı bir
basitlikte: “Bu şekilde anlaşılan sosyoloji, bu kelimelere verilen kaba
anlamlarıyla ne bireyselci, ne komünist, ne de sosyalist olacaktır. Olguları
ifade etmeye değil, doğrudan reforme etmeye yöneldiklerinden bilimsel bir değer
atfetmediği bu kuramları ilkesel olarak
görmezden gelecektir”. Bir başka deyişle: toplumbilimci, ideolojik
tartışmaları “görmezden gelmeli”, “tutkuları ve önyargıları susturmalı” ve
“sistematik olarak tüm yargıları dışlamalıdır.”[10]
Durkheim, iyi bir
pozitivist olarak, “önyargıların” “prenosyonların”, tıpkı daha iyi görebilmek için güneş
gözlüklerinin çıkarıldığı gibi “dışlanabileceğine” inanıyor. Fakat, bu
prenosyonların (yani ideolojilerin) tıpkı strabizm ve daltonizm gibi bakışın
bir parçası olduğunu, bakış açısının oluşturucu bir unsuru olduğunu anlamıyor.
Durkheim’ın bilhassa kendisi “iyi niyetin” ve nesnel olma arzusunun
“önyargıları” susturmaya hiçbir şekilde yetmediğinin canlı bir örneği. Durkheim
örneğinde bu önyargılar muhafazakar ve karşı-devrimcidir…
Pozitivizm hiçbir şekilde
XIX. Yüzyıla özgü bir olgu değildir. Açıkça neo-pozitivist akımlar bugün de
halen üniversiter, akademik, “resmi” ve kurumsallaşmış sosyal bilimlerde,
özellikle de ABD’de belirleyici ve hatta başat bir etki göstermeyi sürdürüyor.
Elbette biçimleri değişmiştir. Davranışçılık ve işlevselcilik, Auguste Comte’un
eski metafiziğinin yerini almış, ve sibernetik model Durkheim’in biyolojik
organizmacılığını ikame etmiştir. Fakat temel ilkede bir değişiklik yok: ABD’de
hayli tutulan bir sosyoloji elkitabının yazarı olan George A. Lundberg doğrudan
Pozitif Felsefe Söylemleri’nden alınmışa
benzeyen şu satırları yazmaktan çekinmiyordu: “Sosyolojiyi bir doğal bilim
olarak kavrayarak, toplumsal insan davranışını, bir arı yuvasını, bir beyaz
karınca sürüsünü, bir canlı organizmanın örgütlenmesini ve işleyişini inceleyen
bir biyolog ile aynı nesnel bakışla inceleyeceğiz.”[11]
Şunu da eklemek gerekir
ki, nesnelliğin koşulunun olgu yargıları ile değer yargılarının birbirinden
ayrılması ve iradi olarak “önyargıların” ortadan kaldırılması olduğuna dair
pozitivist tez, sosyoloji üzerinde, dar anlamıyla pozitivist akımların çok
ötesinde bir etki göstermiştir. Örneğin Max Weber, ki kolay kolay bir
pozitivist olarak tanımlanamaz, doğal bilimler karşısında “kültür bilimlerinin”
özgüllüğünü kabul etmekle birlikte sosyal bilimlerin “önvarsayımsız” ve “değerden
azade” (Wertfrei) olabileceğine ve
olması gerektiğine inanıyordu. Weber’e göre, sosyal bilimlerin kavramları
“düşmana saldırmak için birer kılıç” değil, yalnızca “gözlemci düşüncenin
devasa tarlasını işlemek üzere birer saban demiri” olmalıdır, çünkü “bir bilim
adamı değer yargısı her devreye soktuğunda, olguların bütünlüklü kavranışının
imkanı ortadan kalkıyor”[12] Bununla
birlikte bazı yöntembilim yazılarında Weber, sosyal bilimler alanında,
gözlemcinin değerlerinin bilimsel araştırma nesnesinin seçiminde, problematiğin ve sorulacak soruların tespitinde belirli
bir rol oynadığını kabul eder. Fakat getirilen cevapların, araştırmanın
kendisinin, bilim adamının ampirik çalışmasının her tür değerlendirmeden azade
olması, ve sonuçların herkes tarafından kabul edilebilir olması gerektiğinin
altını çizer.[13] Sanki soruların seçimi,
büyük oranda cevapların kendisini belirlemiyormuş gibi! Lucien Goldmann, haklı olarak, pozitivistleri
karakterize eden sosyolojik düşüncenin toplumsal belirleniminin reddi ile bunun
Marksistlerce bütünlüklü kabulünün arasında bulunan Weber’in konumunun
çelişkili karakterinin altını çiziyor: “Seçilen unsurlar, incelemenin
neticesini doğal olarak önceden belirliyor. Değerler, […] şu ya da bu sınıfın
değerleri olacağından, bir yaklaşımın çok temel olarak görmeyip, göz önünde
bulundurmayacağı unsurlar, bir diğer için, tam tersine çok önemli olabilir. […]
Bu noktada Weber’in düşüncesinin desteklenecek bir tarafı yok.”[14]
Dolayısıyla pozitivizmin
temel hatası sosyal bilimlerin doğal bilimler karşısındaki yöntembilimsel
özgüllüğünün anlaşılmamasıdır. Bu özgüllüğün başlıca nedenleri şunlardır:
1) Geçici, zaman aşımına uğrayabilir, insanların eylemleri tarafından dönüştürülebilir olan toplumsal fenomenlerin tarihsel karakteri
2) Bilginin nesnesi ile öznesinin kısmi özdeşliği;
3) Toplumsal sorunların
farklı sosyal sınıfların uzlaşmaz hedeflerinin konusu olması;
4) Toplumsal teorinin politik-ideolojik
içerimleri: gerçekliğin bilgisi sınıf mücadeleleri üzerine doğrudan etkide
bulunabilir.
Bu nedenler (ki birbirleriyle
yakından bağlantılıdırlar) toplumsal bilimler yönteminin doğa bilimleri
yönteminden, hem teorik modeller, araştırma teknikleri ve analiz yöntemleri
açısından, hem de (ve de özellikle) toplumsal
sınıflarla ilişkiler düzeyinde farklılaşmasını getiriyor. Toplumsal
sınıfların dünya görüşleri, “ideolojileri” (tutarlı fikir ve değer sistemleri
anlamında) sosyal bilimleri kesin bir biçimde (doğrudan veya dolaylı, bilinçli
ya da bilinçsiz biçimde) şekillendirir, ve böylece doğa bilimlerinden tümüyle farklı
biçimde bu bilimlerin nesnellik sorununu ortaya koyar.
Her tür gerçeklik gibi
toplumsal gerçeklik de sonsuzdur. Her bilim bir tercihi gerektirir ve tarih
bilimlerinde bu tercih bir tesadüf ürünü değildir, belirli bir bütünlüklü
perspektife organik biçimde bağlıdır. Böylece toplumsal sınıfların dünya
görüşleri, sosyal bilimsel araştırmanın son aşamasının, olguların
değerlendirilmesinin, kuramların formülasyonunun yanı sıra, bizzat araştırma nesnesinin
seçimini, temel olan ile tâli olanın belirlenmesini, gerçekliğe sorulan
soruları, tek bir kelimeyle araştırmanın problematiğini
koşullandırır.
Bir örnek: Durkheim’in Toplumsal İş Bölümü’nde sürekli olarak
sorduğu “masum” olmaktan uzar sorusu (yaşam mücadelesi içinde bireylerin
serbest rekabetini engelleyen etkenler nelerdir?) rekabetçi kapitalizm çağında
burjuvazinin sosyal-darwinci dünya görüşünün izini taşıyor. Durkheim’ın
önerdiği “cevap”tan bağımsız olarak, bu “soru” toplumbilim teorisinin yönünü
tayin ederek, ona mecburi olarak “taraflı” bir karakter veriyor.
Bununla birlikte, doğa
bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki farklılık mutlaklaştırılmamalı: bu tarihsel ve görecelidir.
Tarihseldir, çünkü bütün
bir dönem boyunca, doğa bilimleri de ideolojik bir mücadeleye konu olmuştur.
XV. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla dini-feodal egemen sınıflar, kendi ideolojik
sistemlerine bir meydan okuma teşkil eden doğa bilimlerine direnmiştir.
Yüzyıllar boyunca astronomi, hararetli bir ideolojik hatta kimi zaman siyasal
sınıf mücadelesinin alanı olmuş ve bilim adamları sıklıkla devlet aygıtlarının
baskısının kurbanı olmuştur (G. Bruno, Galileo..vs.). Ancak feodal üretim
biçimini ortadan kalkması ve ideolojisinin sönümlenmesi (veya “modernleşmesi”)
sonucundadır ki doğa bilimleri ideolojik açıdan giderek “nötr” bir alan haline gelmiştir.
Bununla birlikte, XVI. Yüzyılda bile, astronomi bilimiyle toplumsal sınıflar
arasındaki epistemolojik ilişki, sosyal bilimlerde gördüğümüzle aynı biçimde
değildi. Bu konuya ileride döneceğiz.
Görelidir çünkü “ideolojik
angajman” derecesi tüm sosyal bilimlerde aynı değildir (tıpkı “ideolojik
tarafsızlığın” tüm doğa bilimlerinde aynı seviyede olmadığı gibi), öte yandan
tek bir bilim dalı içinde de, kimi sorunlar diğerlerinden daha “hassas”tır:
elbette Fransız İhtilali’nin tarihi, Peloponez savaşlarından daha fazla sınıf
uzlaşmazlığı içerir.
Sonuç olarak: pozitivitsler değer yargıları ile olgu yargıları arasındaki heterojenlik ve bunların birbirinden ayrılmasının mantıki gerekliliği üzerinde çokça duruyorlar. Haklı olarak da, hiçbir zaman olgusal bir yargıdan, değerlendirici bir yargının çıkarılamayacağının altını çizerler. Poincaré’nin ünlü formülünde ifade ettiği gibi: öncüllerin emir kipine tercüme edilecek mantıklı sonuçları yoktur. İronik bir üslupla Weber Dağdaki Vaaz’ın doğruluğunun veya yanlışlığının bilimsel olarak kanıtlanamayacağını vurgular. Doğru söz ne denir. Fakat pozitivistler kadar Weber’in de unuttuğu, bilim ile normatif-olan arasında ters yöndeki ilişkidir: olgu yargılarını yönlendiren, etkileyen ve koşullandıran değerler. Bu ilişki ise mantıklı [logique] değil, toplumbilimseldir [sociologique]: bir sosyal teorinin görüş açısını, neyi “gördüğünü” ve neyi görmediğini, bakışlarını [vues] ve hatalarını [bévues], ışığını ve körlüğünü, miyopluğunu ve hipermetropluğunu büyük oranda belirleyen (normatif unsurlar da içeren) sınıfsal bakış açısıdır.
Esasında Marx Kapital’in ikinci baskısının son sözünde ekonomi politik eleştirisinin “angaje” niteliğini ve bir sınıfsal bakış açısı içinde yer aldığını tekrar açıkça ifade edecektir: “Bu eleştiri bir sınıfı temsil ettiği ölçüde, ancak tarihsel görevi kapitalist üretim biçimini devirmek ve sınıfları kesinkes ortadan kaldırmak olan sınıfı temsil edebilir proletaryayı.”[17]
II. Mannheim’in eklektik teşebbüsü
Marksizm’in etkisiyle,
tıpkı Ortaçağı ilahiyatının melekleri gibi nötre ve aseksüel bir sosyal bilimin
mümkünatına dair pozitivist miti sert bir darbe almıştır. Bilginin toplumsal
belirlenimi sorunu artık o kadar kolayca görmezden gelinemezdi. Sorunu çözmeye
yönelik yeni bir teşebbüs, kendini pozitivizmden olduğu kadar marksizmden de
ayıran, bir marksizm firarisi olan Karl Mannheim tarafından parlak eseri İdeoloji ve Ütopya (1929)’yla
gerçekleştirilecekti; bu eser akademik sosyal bilimlerin yeni bir dalını
şekillendirecekti: bilgi sosyolojisi.
Mannheim, marksistler
gibi, âlimin, gözlemcinin toplumsal konumunun kendi perspektifini, yani araştırma nesnesine nasıl baktığını, bu nesnede
ne gördüğünü ve bunu nasıl yorumladığını belirlediğini kabul eder. Dolayısıyla
bu perspektif toplumun bünyesinde çatışma halinde olan çeşitli sınıfların ve
toplumsal grupların dünya görüşü (Weltanschauung)
ile alakalıdır. Bu çeşitli bakışlar nesnenin yalnızca bir boyutunu, toplumsal
gerçekliğin ancak bir kısmını görür: mecburen tek boyutlu ve parçalıdırlar. Bu, Mannheim’a göre, “kavramaya
yönelik bir bütün içerisinde birbirini tamamlayacak farklı bakış açılarının
birleştirilmesinin” mümkünatını yani bir “perspektifler sentezi”nin imkanını
içeriyordu.
Merkezi soru tabi ki
şudur: Bu sentezi kim yapacak? Hangi
toplumsal sınıf veya grup uzlaşmaz bakış açılarının bu “dinamik dolayımı”na
temel oluşturabilir? Mannheim’a göre özgül karakteristiklerinden dolayı bu
hassas görevi yerine getirebilecek ve böylece gerçekliğin nesnel ve bütünlüklü
bir bilgisine ulaşabilecek bir grup vardır: özellikle üniversitelerde ve yüksek
öğretim kurumlarında bulunan “bağlantısız entelijensiya” (freischwebende Intelligenz)…
Oysa, kendilerini
“bağlantısız” sanan (ve çatışma halindeki iki temel sınıflardan hiçbirine, ne
burjuvaziye ne proletaryaya bağlanmış olan) bu entelektüeller tam da çoğunun
kökenin dayandığı ve kendi toplumsal durumlarına en yakın olan sınıfa, yani
küçük burjuvaziye bağlı değiller mi? Onların yapacağı “dinamik sentez” çatışma
halindeki büyük dünya görüşleri arasındaki bir eklektik ortalama, kendi toplumsal tabakalarının “ara” konumuyla yapısal bir türdeşlik içinde bulunan bir
ortalamadan başka bir şey olabilir mi?
Mannheim’ın kendisinin
bizlere sunduğu “sentez” tipi, bu sorulara oldukça aydınlatıcı bir cevap
oluşturuyor: Özgürlük, İktidar ve Planlama isimli kitabında, Mannheim, bir
“üçüncü yol”, “toplumsal planlamaya” dayalı barışçı ve tedrici bir reformlar
sistemi öneriyor. Bu sistem sayesinde “alt sınıflara sunulacak hizmetler ve
toplumsal iyileştirmeler konusundaki yeterli düzeyde tavizlerle” “çağdaş
kapitalist toplum hala dengeli bir hale getirilebilir”. Böylece “bu sınıfların
da toplumsal düzenin muhafaza edilmesinde çıkarı olacaktır”! Böylesi bir
“dolayım”ın fazlasıyla az “dinamik” karakteri üzerinde durmaya gerek yok…
III. Marksizm İçindeki Tartışma
Mannheim’a göre, Marksizm
kendisini hiçbir zaman, hasımlarına karşı uyguladığı “ideolojik yönün açığa
çıkarılması” yöntemlerine tâbi tutmamış ve kendi konumunun toplumsal belirlenim
sorununu gündeme getirmemiştir: böylesi bir “kendi ideolojik boyutunu açığa
çıkarma” işlemi marksizmin, proletaryanın ideolojisi olarak, diğer sınıfların
ideolojileri kadar “partizan” bir bakış açısı oluşturduğunu gösterir[15].
Esasında, Mannheim’ın (ve
başka bir bağlamda Althusser’in) iddiasının aksine, Marx hiçbir zaman kendi
düşüncesini yönlendiren sınıf perspektifini gizlememiştir. Hasımlarının
eserlerinin (klasik ve vülger ekonomi politik) burjuva karakterini “açığa çıkarmakla” kalmayıp, kendi bakış
açısının proleter karakterini de açık
ve seçik biçimde beyan etmiştir. Daha ilk ekonomik eserlerinden birinde şöyle
yazıyordu: “Ekonomistler nasıl burjuva sınıfının bilimsel temsilcileriyse,
sosyalistler ve komünistler de proleter sınıfının kuramcılarıdır. […] Tarihsel
hareket tarafından üretilen ve bilinçli olarak bu harekete katılan bilim
doktriner olmaktan çıkmış, ve devrimci olmuştur.”[16]
Burada söz konusu olan Marx’ın bir gençlik eseri (1847), “olgunluğundan önceki” bir pozisyonu mudur? Esasında Marx Kapital’in ikinci baskısının son sözünde ekonomi politik eleştirisinin “angaje” niteliğini ve bir sınıfsal bakış açısı içinde yer aldığını tekrar açıkça ifade edecektir: “Bu eleştiri bir sınıfı temsil ettiği ölçüde, ancak tarihsel görevi kapitalist üretim biçimini devirmek ve sınıfları kesinkes ortadan kaldırmak olan sınıfı temsil edebilir proletaryayı.”[17]
Dolayısıyla, Marx’ın
yöntemi “nötr”, “pozitif” veya doğalcı değildir; rasyonel diyalektik olarak tanımladığı bu yöntem “burjuvazi ve
doktriner sözcüleri için bir rezalet ve iğrençliktir, çünkü mevcut şeylerin
pozitif kavranışına, aynı zamanda onların yadsınmasının, mecburi çöküşünün zekasını
da dahil eder, […] temelde eleştirel ve
devrimcidir.”[18]
Kısacası Marx kendi
bilimini devrimci ve proleter olarak görüyordu ve bundan dolayı, klasik
iktisatçıların burjuva ve muhafazakâr bilimine karşıt (ve üstün) olarak
değerlendiriyordu. Marx ve selefleri arasındaki “kopuş” ona göre iktisat bilimi
tarihi içinde bir sınıf kopuşudur.
Bu bakış açısı, Lenin
tarafından da paylaşılıyordu ve marksizmin kaynakları üzerine ünlü metninde
bunun altını çiziyordu: “sınıf mücadelesi üzerine kurulu bir toplumda,
“tarafsız” sosyal bilim olamaz. Marksizm ücretli köleliğe teskin edilemez bir savaş
açmışken tüm resmi ve liberal
bilimler, şöyle ya da böyle bu köleliği savunur”.[19]
(Lenin’e göre “ücretli köleliğe dayalı bir toplumda tarafsız bir bilim istemek,
işçilerin ücretini artırmak için sermayenin kârlarını azaltmanın uygun olup
olmayacağı konusunda üreticilerden tarafsız davranmalarını istemek kadar
çocukça bir saflıktır.”)
Bilim ile devrimci
ideoloji, “olgu yargısı” ile “değer yargısı”, nesnellik ile sınıfsal bakış
açısı arasında her türlü ayrımı açıkça reddederek Lenin marksizmi diyalektik
birliği içinde, proletaryanın devrimci
bilimi olarak, “devrimci ruhu yüksek bir bilimsel niteliğe bağlayan (ki bu
sosyal bilimlerin son sözüdür)” bir doktrin olarak kavrar. Bu doktrin “bunu
tesadüfen yapmaz, ya da sadece bu doktrinin kurucusunun âlimin ve devrimcinin
niteliklerini kendinde barındırdığı için değil; bunları bizzat teoride, iç içe geçecek ve birbirinden ayrılmayacak
şekilde birleştirir”.[20]
Marksizmin proleter
niteliği tezi, Rosa Lüksemburg tarafından da Bernsein’a karşı polemiğinde ifade
edilir (“Gerçek toplum karşıt çıkarlara, özlemlere, kavrayışlara sahip olan
sınıflardan oluştuğundan, toplumsal meselelerde genel bir beşeri bilim, soyut
bir liberalizm, soyut bir ahlak şu an için bir yanılsama, saf bir ütopyadır”[21]).
Aynı görüşler, yanlış biçimde “teorik goşizm” şeklinde adlandırılan fakat
esasında Lenin ve Troçki ile birlikte modern marksizmin büyük devrimci
diyalektik akımını oluşturan Lukacs, Korsch ve Gramsci tarafından da savunulur.
Lukacs’ın katkısı özellikle önem taşır, çünkü “proletaryanın bakış açısı”
kavramını açıklayacaktır: söz konusu olan işçi sınıfının dolaysız yaşanmışlığı,
ampirik bilinci değil, nesnel tarihsel
çıkarlarına rasyonel olarak tekabül eden bakış açısıdır.
Buna karşın Marksizm ile
proletarya arasındaki epistemolojik ilişki, iki farklı şekilde, II.
Enternasyonal’in bünyesinde revizyonizmin ve “ortdoksluğun” sözcüleri olan ve kendileri de pozitivizmin izini taşıyan
“düşman kardeşler” Bernstein ve Kautsky tarafından reddedilecektir.
Bernstein “olgular” ve
“değerler” arasında, Comte tarzı saf bir bilim ile Kant tarzı af bir ahlak
arasında kesin, geçişken olmayan ve mutlak bir bölümlemeden yanadır. Marx’a
yönelttiği eleştirilerden biri, tam da bu ikisini birbirine karıştırmasıdır.
Berstein’a göre, Marx’ın iktisadi eserlerindeki “taraflı” karakteri,
“ütopizmini” ve “a priori”lerini açıklayan da budur.
Bernstein’a göre iktisat
bilimi partizan olmamalı, sınıf çatışmalarının üzerinde, ampirik,
önvarsayımlardan azade, tek kelimeyle pozitif
olmalıdır: “Düşünce tarzım beni daha çok pozitivist sosyolojiye ve felsefeye
yatkın kılardı” diye itiraf eder, bir otobiyografik denemesinde[22].
Kautsky, ilkesel olarak,
Bernstein’a karşı “ortodoks marksizmin” savunucusuydu. Esasında (başka
konuların yanı sıra) nesnellik meselesi hakkındaki konumu Bernstein’ınkinden o
kadar da uzak değildi: Ona göre “sosyalist ideal” ile “toplumsal organizmanın
evrim yasalarının bilimsel incelemesini” birbirinden dikkatlice ayırmak gerek.
Kullandığı terminolojinin gösterdiği gibi Darwin’in evrimci biyolojisi Kautsky
için hedefi “bitkilerin, hayvanların ve insanların ortak evrim yasalarının
keşfi” olan marksist bilimin modelini oluşturuyordu[23].
Kautsky aslında Bernstein’in pozitivist yöntembilimsel öncüllerini, ve belirli
bir ölçüde Marx’ın yazılarının “taraflı” karakterine karşı eleştirilerini
sahiplenecektir: “Kimi zaman Marx’ta bile, bilimsel araştırmasında ahlaki bir
idealin eylemi görünür. Fakat, haklı olarak, her zaman için mümkün mertebe
bundan kaçınmaya çalıştı. Çünkü bilimde, ahlaki ideal, ona kendi amaçlarını
dayatabildiğinde bir hatalar kaynağı haline gelir.”[24]
Sınıfsal bakış açısı
hakkındaki tartışmaya yalnızca etik ve ahlaki ideal aracılığıyla
katıldıklarından Bernstein ve Kautsky’de bu sorun oldukça karmaşıktır. Fakat
yine de söz konusu olan aynı meseledir: Etik, bir toplumsal sınıfın bakış
açısını, perspektifini oluşturan dünya görüşünün yalnızca bir boyutudur. Bu
perspektif ise, karmaşık dolayımlar aracılığıyla her sosyal bilimin “eğilimini”
(farklı derecelerde) koşullandırır.
Son büyük kuramsal yazısı
Tarih’in Maddeci Kavranışı’nda
(1927), daha açık ve tutarlı biçimde Kautsky tarihsel maddeciliğin “tümüyle
bilimsel ve bu nedenle de hiçbir şekilde proletaryaya bağlı olmayan bir teori”
olduğunu açıklar.
Bilim ile ideoloji
arasındaki ilişki sorunsalına yeni bir boyut, proletaryanın bakış açısının bir
karikatürü olan, esasındaysa başka bir toplumsal katmanın –bürokrasinin– bakış
açısını ifade eden stalinizm tarafından getirilecektir. Bu ayrım, bu bükülme
stalinizm için bir ideolojik karartma ihtiyacını yaratacaktır: bürokrasi kendi
perspektifi ile proletaryanınki arasındaki açıyı kitlelerden (ve kimi zaman bir
öz-mistifikasyon süreciyle kendinden) kesinlikle gizlemelidir.Bunun sonucunda
bürokrasinin ideolojik-politik ihtiyaçlarına doğrudan tâbi bilimin aşırı bir araçsallaştırılışı ortaya çıkıyor. Bu
araşçsallaştırmanın en klasik ve en çarpıcı örneği olan ünlü SSCB Komünist Partisi (b) Tarihi’nin
parti yönetiminin çizgisindeki değişikliklere göre “gözden geçirilen ve
düzeltilen” sayısız basımı tarihsel olguların en kaba ve en utanmaz deformasyonlarıyla
yüklüdür.
Stalinizmin bu boyutu
hayli bilindiktir ve üzerinde daha fazla durmaya gerek yok; yalnızca şunu
ekleyelim ki “tahrifat” stalinizmin kaza ürünü, keyfi bir unsuru değil, fakat
kendi bakış açısının karakterinden ileri gelen organik ve temel bir boyutudur:
Kendini proletaryanın bakış açısı olarak sunması gereken bürokrasinin bakış
açısı.
Ancak, epistemolojik düzeyde en ilginç olanı, bilimin araçsallaştırılmasından doğa bilimlerinin de kaçamamış olması, özellikle de 1948-1953 döneminde bir “ideolojikleştirme” sürecine maruz kalmasıdır. Genel olarak doğa incelemeleri alanında, özel olarak ise biyolojide proleter bilimi ile burjuva bilimi şematik, sert ve kesin biçimde karşı karşıya konulur. Sovyet biliminin, Lyssenko’nun sözde “proleter” biyolojisinin, Mendel-Wasserman’ın “gerici ve burjuva” biyolojisinin temsil ettiği batı bilimi karşısındaki üstünlüğü kanıtlanmaya çalışılır. Ve bu yalnızca SSCB’de değil, tüm dünya komünist hareketinde yapılır. Fransa’da, FKP’li entelektüellerin dergisi La Nouvelle Critique [Yeni Eleştiri], 1950’de “burjuva bilimi ve proleter bilimi” konulu büyük bir kolokyum düzenler ve Lyssenko’nun onuruna bir dizi makale yayınlar. Bu makaleler arasında en dikkat çekeni ve en leziz olanı Francis Cohen imzalıdır. Lyssenko 15 Aralık 1949 tarihli Izvestia’da Sovyet biyologlarının buluşlarının ancak “Stalin’in hızlı bir temel niteliksel değişime yol açan gizli, görünmez tedrici niceliksel dönüşümler konusundaki öğretisi” sayesinde mümkün kılınabildiğini yazmıştı. Francis Cohen, ünlü “proletaryen biyologun” bu metnine gönderme yapar ve onu stalinist bilim epistemolojisi açısından inceler: “Bu alıntı bazı yorumlarda bulunmayı gerektiriyor. İlk olarak proletaryen bilimin bizzat tasarlanma sürecini gösterir bize: başta deneysel olgu, ardından da marksist-leninist teorinin yardımı –burada özellikle KP (b) Tarihi’nin IV. Bölümü– alınarak yapılan değerlendirme”.[25] Böylece KP (b) Tarihi’nin, bu stalinist summa theologica’nın her türden siyaset biliminin matrisi haline gelmesinin yanı sıra, aynı zamanda doğa bilimlerindeki ilerlemenin de kaynağı olduğunu görüyoruz. “Bir otorite argümanı” oluşturduğu gerekçesiyle Stalin’in yazılarının biyoloji bilimi açısından geçerliliğini sorgulama gafletinde bulunacak olanlara yönelik Francis Cohen öfkeyle şu açıklamayı yapar. “Bir komünist için, ve Desanti’nin burada sergilediği nedenlerden ötürü, Stalin dünyanın en yüksek bilimsel otoritesidir. […] İşte bu, “otorite argümanları” meselesini basitçe aydınlatır. Böylesi koşullarda yapılmış bir önermeyi sorgulamak, apaçık ortada olmasına karşın stalinizmin etkinliğini, doğruluğunu, birliğini sorgulamaktır. Bu, komünizmin inşasına başkoymuş bir proletaryen bilim adamını, yönlendirici kuramdan yoksun kalmış, yalıtılmış, sorumsuz bir burjuva bilim adamıyla özdeşleştirmektir.”[26]
Stalinist dünya görüşünün
harikulâde bir örneği olan Francis Cohen’in bu olağanüstü makalesi, siyasal
ideoloji ile doğa bilimi arasındaki her türlü epistemolojik ayrımı ortadan
kaldıran şu sözlerle sonu eriyor:
“Sendikal mücadelede veya
barış için mücadele olduğu gibi bilim alanında da ideolojik uzlaşma söz konusu
değildir. İşçi sınıfının mücadelesi aynı zamanda laboratuarlarda da yürütülür
ve tüm alanlarda zafere giden yol, işçi
sınıfının iktidarda olduğu ülke, Bolşevik Partisi ve emekçilerin rehberi ve zamanımızın en büyük
bilim adamı olan Jozef Stalin tarafından gösterilmektedir.” (s.70)
La Nouvelle Critique’in
“Burjuva Bilimi ve Proletaryen Bilim” konferansı üzerine bir raporunda, bu
derginin yayın kurulu, doğa bilimlerinin bu kaba sosyolojikleştirilişinin kimi
önvarsayımları açıklar:
Bilim
“tarihsel açıdan göreceli bir ideolojidir”;
“Burjuva
pratiği” ve “proletaryen pratik” birbiriyle çatışır ve “temelde karşıt iki
bilimi tanımlar: burjuva bilimi ve proletaryen bilim”.
Burada söz konusu olan
sosyal bilimler, ekonomi politik veya tarih midir? Hayır, doğrudan biyolojiden söz edilmekte:
“Mitçurin’in buluşları, Lyssenko’nun
çalışmaları böylesi bir sosyalist bilim anlayışından ileri gelir. Bu
pozisyonlarda bulunmak, bu anlayışın kriterlerini sahiplenmek bilim üzerine
tartışmada, bilimsel ayrıntı
hakkındaki tartışmada nesnelliğin koşuludur.”[27]
Bir anlamda, burada söz
konusu olan tersyüz edilmiş bir
pozitivizmdir. Tıpkı pozitivizm gibi sosyal bilimlerle doğa bilimleri
arasında hiçbir temel metodolojik ayrım kabul edilmez. Pozitivizm tarihsel
bilimleri “doğallaştırmak” isterken, stalinizm-lyssenkoculuk doğa bilimlerini
“ideolojikleştirmeye” çalışır. Böylece bir “proletaryen” biyoloji saçmalığına
ulaşılır ve “proletaryen” bir kimyanın, fiziğin, astronominin temelleri atılır…
Nesnellik sorunu
Halkların Rehberi ve Zamanımızın en Büyük Bilim Adamı’nın, tarhiçilerin,
iktisatçıların, biyologların ve genetikçilerin akıl hocasının yenilmezliğinin
bir ağızdan ve dogmatik ilanıyla çözülür. Bu çözüm de tabii ki hem basitlik hem
de tutarlılık gibi ikili bir avantaj sunar!
Louis Althusser de ellili
yılların büyük proletaryen bilim festivaline katılır. Altmışlı yılların
başında, Stalin’in ölümünün, 20. Kongre’nin ve Sovyetiklerce Lyssenko’nun
sahtekârlığının itiraf edilmesinin ardından Althusser altüst olur. Kendisinin
de yazılarında ifade ettiği gibi gerçek bir “şok” yaşar. Gençlik günahlarından
samimi biçimde arındıktan sonra, nesnel gerçekliğin yolunu arayan Althusser
“proletaryen bilim” kavramı karşısında kutsal bir dehşete kapılacaktır ve
yalnızca doğa bilimleri alanında değil (ki bu konuda tümüyle haklı olurdu),
Marksizm dahil tüm bilimlerde anatemlerle vuracaktı:
“Felsefi hafızamızda, o
dönem dünyayı tek bir bıçakla kesen, sanatı, edebiyatı, felsefeyi ve bilimi,
acımasız sınıf ayrımıyla ikiye ayıran silahlı entelektüeller […] dönemiydi –
tüm karikatürüyle birlikte o zamanı tek bir kelime hala özetlediği, boşlukta
dalgalanan yüksek bir bayrak gibi: “burjuva bilimi, proletaryen bilim”.
“Kimi yöneticiler,
burjuva saldırılarının dehşetine karşı, o günlerde tehlikeli bir biçimde
Lyssenko’nun “biyolojisi”serüvenine atılmış bulunan bir marksizmi korumak için,
zamanında Bogdanov’un ve Proletkult’un şiarı olan bu eski goşist formülü tekrar
ortaya atmışlardı. Bir kez ilan edildiğinde, bu formül her şeye hakim oldu. […]
Adının bizzat Marx’ın eserlerini de kaplayan bilime bile sanki ilk ideoloji
gibi davranmamız isteniyordu.”[28]
Althusser’in
sahipleneceği konum, Lyssenko’yla aynı temel hatayı paylaşan ve onun
yaklaşımının simetrik karşıtıdır. Bu yaklaşım tarih ve doğa, tarihsel bilim ile
doğa bilimi arasındaki (göreli fakat esas) farklılığı görmezden gelir, ki bu
farklılık neden ne bir “proletaryen” genetiğin, ne de Rus devriminin “sınıflar
üstü” (veya partizan olmayan) bir
tarihinin olabileceğini açıklar…
Aynı şekilde dün
stalinist “parti ruhu”nun kabulü ile bugün (tarihsel bilimler alanında) proletaryen
biliminin reddi aynı yanlışa dayanır: proletaryanın bakış açısı ile onun
zavallı bürokratik karikatürü arasındaki karışıklık: dün ikisine birlikte
tapılırken, bugün ikisi de birlikte yakılıyor.
Dolayısıyla, belirli
açılardan Althusser pozitivizme yakın
bir konumda bulunacaktır. Zaten A. Comte’a, Fransız felsefesinin “1789
İhtilali’ni takip eden yüz otuz yıl içinde” ürettiği “tek anlam taşıyan zihne”
karşı duyduğu hayranlığı gizlemez.[29]
Buna karşılık Lukacs ve
Korsch’ın “teorik goşizmi”ni, marksizmin proleter bir bilim olduğunu ilan
etmesi ve onu burjuva biliminin karşısına koymasından dolayı sertçe eleştirir:
“Tarihsici-hümanist yorum […] Hegel’e radikal bir dönüşü ilan ediyor (genç
Lukacs, Korsch) ve Marx’ın öğretisini işçi sınıfıyla doğrudan bir ifade ilişkisi içine koyacak bir kuram
tasarlıyordu. “Burjuva bilimi” ve “proletaryen bilim” arasındaki ünlü
karşıtlık, Marksizmi proletaryen pratiğin münhasır bir ürünü ve ifadesi olarak
algılayan idealist ve iradeci bir yorumun galip geldiği bu dönemden kalmadır”.[30] Şunu
belirtelim ki burada genç Lukacs’ın tezlerinin son derece keyfi bir yorumu söz
konusudur. Lukacs’a göre Marksizm proletaryen pratiğin “doğrudan” bir ifadesi
veya “münhasır ürünü” değil, fakat proletaryanın nesnel çıkarlarına rasyonel
olarak tekabül eden bakış açısıdır –ünlü “olası sınıf bilinci” (Zugerechnetes Bewusstein).
Althusser aynı zamanda
Gramsci’yi ve İtalyan takipçilerini “tarihsel bir nesneye ilişkin her türlü
bilginin koşullarını tarihsel olarak tanımladıklarından” eleştirir (s.77). Buna
karşılık, ona göre bilimin (toplumsal veya doğal olsun) toplumsal veya siyasal
tarihten bağımsız ve ayrı, kendine
özgü bir tarihi vardır, yani sınıf mücadelelerinden etkilenmez ve “tarihsel
blok”un bir parçası değildir (s.93). Bu tez, o iflah olmaz teorik goşist Gramsci’nin
yanı sıra (Althusser’in o kadar sıkça sahip çıktığı) Materyalizm ve Ampiriokritisizm’in ortodoks ve bilimsel
Lenin’iniyle de karşıtlık içindedir. Lenin şöyle yazıyordu: “Marx ve Engels’in
diyalektik materyalizmi mutlaka görelilik barındırır fakat sadece ona
indirgenemez; gerçekten de tüm bilgimizin göreliliğini kabul etse de, bu,
nesnel gerçekliği inkar ettiği anlamında değil, fakat bilgimizin gerçekliğe
yakınlığının sınırlarının tarihsel olarak koşullanmış olduğu anlamındadır.”[31]
Althusser’in pozitivizme dayanılmaz meyli bilim ile ideoloji arasındaki radikal türdeşlik, bütünlüklü kopuş (ünlü “epistemolojik kopuş”) konusundaki ısrarında da kendini gösterir. Ona göre ideoloji “bilginin salt gerekliliğine dışsal ‘çıkarlar’la yönetilir”[32]. Bundan, bilimin yalnızca bilgi edinme iradesi yönetildiği çıkar. Dolayısıyla, Althusser’e göre”dışsal” çıkarlardan soyutlanmış bir toplumsal ve siyasal bilim mümkündür; Durkheim ve pozitivistler gibi bu çıkarların, tıpkı dürüst bir bilardo salonuna girerken bıçakların kapıda bırakıldığı gibi bilimsel araştırmanın “dışında” bırakılabileceğini varsayar. Aynı zamanda bizzat Marx’ın biliminin de bu “dışsal” çıkarlardan (Pozitivistlerdeki “değer yargılarının” Althusser’deki karşılığı) hiçbir şekilde etkilenmediğini de varsayıyordu. Ona göre Marx yeni bir bilimi, tarih bilimini, klasik ekonominin burjuva ideolojisiyle bir “kopuş”la kurdu. Fakat hiçbir yerde bu kopuşu sağlayan toplumsal, siyasal, tarihsel koşulları açıklamıyor. Marksist bilim ile proletarya arasındaki her türlü epistemolojik bağı reddettiğinden, Marx’ın halefleriyle arasındaki ayrımı ancak –Marx’ın dehasına yüklenebilecek– tümüyle entelektüel bir olgu olarak sunabilir.[33]
Sosyal bilimlerin
toplumsal olarak koşullanmış niteliğini inkâr ettiğinden Althusser doğa bilimi
ile tarih bilimi arasında metodolojik bir ayrım yapmıyor. Bu da Marx’ı sürekli
Galileo ve Lavoisier ile karşılaştırmasını, ve buluşları arasındaki benzerliğin
hatta epistemolojik özdeşliğin altını
çizmesini sağlıyor:
“Marx’ı anlamak için onu diğerleri gibi bir bilim adamı olarak
ele almalı ve bilimsel eserine, diğerlerine –bu durumda Lavoisier’ye– uyguladığımız aynı epistemolojik ve tarihsel kavramları uygulamalıyız. Böylece
Marx, Galileo ve Lavoisier’yle karşılaştırılabilir bir bilim kurucusu olarak
karşımıza çıkar.”[34]
Oysa 1845’te aşağıdaki
satırları yazan Marx’ı nasıl “diğerleri gibi bir bilim adamı” olarak ele
alabiliriz ki? “Bugüne kadar filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler, esas
olan onu değiştirmektir”. Bu ancak Feuerbach
üzerine XI. Tezi henüz olgunluğa erişmemiş genç bir “teorik goşist”in
heyecanlı çığlığı olarak mümkündür…[35]
Ne var ki, kimi zaman,
Althusser ilgilendiğimiz konuya parmak ucuyla dokunur gibi oluyor: “Özellikle
iktisat bilimi ideolojinin basıncına maruz kalmaktadır: Toplum bilimleri
matematik bilimlerinin berraklığına sahip değildir. Hobbes’un da önceden
söylediği gibi: geometri insanları birleştirir, sosyal bilimler ise böler.
‘İktisat bilimi’ tarihin büyük siyasi mücadelelerinin alanı ve hedefidir”
Maalesef, bu paragrafın
içinde bulunduğu bağlam itibariyle, “ideolojik basınç” yalnızca burjuva
iktisatçıları etkiliyor gibi; Marx ise “basınçlardan” kurtulmuş, aseptik,
berrak bir bilimi temsil eder. Bu bilim, “özerkliğe kavuşmuş bilimlerin –yani
pozitif bilimlerin [sciences exactes] ve doğa bilimlerinin-M.L.– pratiğine uzun
süredir kendini dayatmış olan metodolojik deneyleri” yeni bir alanda kullanır.
Bu da bizi tekrar neo-pozitivizmin kaygan yokuşuna getirir.
Althusser bilimsel
pratiğin özgüllüğünün, toplumsal yapı
ve tarihsel koşullar karşısındaki özerkliğinin
altını çizmekte haklı. Hatası bu özerkliği bir bağımsızlığa, bir ayrılığa, neredeyse bütünüyle bir kopuşa
dönüştürerek mutlaklaştırmaktır. Ona
göre iktisat biliminin tarihi, tıpkı kimya biliminin tarihi gibi, bilim ile
ideoloji arasındaki “epistemolojik kopuşu” yaratan, bir toplumsal sınıfla ve
onun bakış açısıyla hiçbir ilişkisi olmayan dahiyane bir buluşla damgalanmıştır.
Althusser, Marx ile devrimci proletarya arasındaki bağın, Lavoisier’nin 1789’un
devrimci burjuvazisiyle bağıyla tam olarak aynı nitelikte olmadığından
şüphelenir gibi görünmüyor… Bu fark, devrimci burjuvazi ünlü âlimi giyotine
göndermesinden değil, oksijenin keşfinin tiers état’nın mücadeleleri, özlemleri
ve çıkarlarıyla hiçbir épistemolojik ilişkisinin olmamasından kaynaklanır.
Sonuç olarak:
Althusser’in tezleri, ekonomi politik eleştirisinin proletaryanın bakış açısını temsil ettiğini ilan eden Marx’la olduğu kadar, her türden sosyal bilimin “sınıf” karakterinin altını çizen Lenin’le de açık bir karşıtlık içindedir.
Althusser yalnızca iki olasılığı kabul ediyor:
Her türden sınıf bağından azade, toplumsal mücadelelerden bağımsız bir pratik olarak sosyal bilim (bu savunduğu tezdir);
Proletaryanın münhasır ve dolaysız ifadesi olarak sosyal bilim (hatalı biçimde “teorik goşist”lere atfedilen tez)w
Oysa Althusser üçüncü bir seçeneği, bizce tek doğru olanını unutur: Tarih bilimi mecburi olarak belirli bir sınıfın bakış açısına göre konumlanır, fakat kendi etkinlik alanı içinde göreli bir özerkliğe sahiptir.
Ellili yılların Jdanovcu-Lyssenkoculuğuna tepkiyle, Althusser stalinist kirli suyla birlikte Marksist bebeği de “goşizm” çukuruna atarak kendini pozitivizmin hakim olduğu bir teorik alanda bulur.
Bir “Althusserciliğin
sosyolojisi” bu tezlerin ardında muhtemelen FKP’nin kimi entelektüel
tabakalarının Parti’nin değişken siyasal gerekliliklerine tabiyetlerine
karşı bilimsel çalışmanın
bağımsızlığının ve haysiyetinin kabulü için (son derece anlaşılır) direnişini
bulacaktır. Bununla birlikte, proletaryanın tarihsel perspektifini stalinist
bürokratik karikatüründen ayırt etmekten aciz olduklarından, Parti aygıtı
karşısındaki özgürleşme arzularını, marxist bilimin proletaryadan özgürleşme
teorisine dönüştürüyorlar.
IV. Sonuç: Proletaryanın Bakış Açısı
Devrimci marksizmin her sosyal bilimin, bilinçli veya bilinçsiz, dolaysız ya da dolaylı olarak “angaje”, “yönlendirilmiş, “eğilimli”, “partizan” olduğu, bir toplumsal sınıfın dünya görüşüne, bakış açısına bağlı olduğunu kabul ediyorsak eğer, göreliliğe giden yola sapmaktan kaçınmanın bir yolunu bulmalı. Tutarlı görelilik için nesnel gerçeklik yoktur: Çeşitli gerçekler, proletaryanınki, burjuvazininki, muhafazakârlarınki, devrimcilerinki vardır. Her biri aynı ölçüde kısmidir, aynı ölçüde doğru veya yanlıştır. Böylece tüm ineklerin siyah olduğu ünlü görecelik gecesine sıkışılır ve en sonunda nesnel bir bilginin olasılığı inkâr edilir. Örneğin, bu anlayışa göre Fransız İhtilali’nin doğru bir nesnel tarihi yoktur fakat hepsi eşdeğerde olan tarihleri varır: karşı-devrimci bir tarih, liberal bir tarih, jakoben bir tarih, sosyalist bir tarih. 1789’u korkunç günahlar işlemiş Fransızların tanrısal bir cezaya çarptırılması olarak açıklayan Joseph de Maistre’inki olayları sınıf mücadelesi terimleriyle yorumlayan Jaurès’inki kadar iyidir (veya kötüdür)…
Böylesi bir agnostik konum steril ve açıkça saçma olduğundan, kimi bakış açılarının göreli olarak diğerlerinden daha doğru olduğunu veya daha açık olmak gerekirse kimi perspektiflerin nesnel gerçekliğe göreli olarak daha yakın olmayı sağladığını kabul etmek durumundayız. Peki hangi dünya görüşü epistemolojik açıdan ayrıcalıklıdır? Hangi bakış açısı gerçekliğin bilgisine erişmeye en elverişli olanıdır?
İlk olası cevap –bu
yetersiz olsa da düzgün bir cevaptır– şudur: devrimci sınıfın bakış açısı, her
tarihsel dönemde, muhafazakâr sınıflarınkine üstündür, çünkü toplumsal değişim
sürecini tek kabul ve ilan edebilecek odur: 18. yüzyıla kadar devrimci
burjuvazi, 19. yüzyıldan itibaren de proletarya.
Gerçekten de,
kapitalizmin ve ekonomik yasalarının tarihselliği
ancak bir devrimci sınıf olarak proletaryanın bakış açısından görünür hale gelir. Rosa Lüksemburg’un
da altını çizgidiği gibi: “Tam da Marx kapitalist ekonomiyi her şeyden önce bir
sosyalist olarak, yani tarihsel bir bakış açısıyla değerlendirdiği için onun
hiyerogliflerini çözebilmiştir…”[36]
Burjuva iktisatçıları için kapitalist yasalar genel olarak üretimin, varolduğu
haliyle üretimin “doğal” yasalardır. Buna karşılık Marx’ın yöntemi –“burjuvazi
açısından bir rezalet ve iğrençlik”–, devrimci projenin taşıyıcısı sınıfın
perspektifinde bulunduğundan her biçimi “geçissel boyutuyla”, tarihsel, geçici
boyutuyla ele alır. (Marksist bilimin proletaryanın bakış açısını ifade
ettiğini reddeden Althusser’in tarihsiciliğin Marx ile burjuva ekonomi
politiğinin arasındaki temel metodolojik ayrım olduğunu da reddetmek istemesi
bir tesadüf değildir.)
Felsefenin Sefaleti’nin bilindik bir bölümünde Marx burjuvazinin
haklı olarak feodalitenin kurumlarının tarihsel, zamanı geçmiş, arkaik olduğunu
ilan ettiğini; halbuki aynı burjuvazinin kapitalist düzenin kurumlarını doğal
ve ebedi olarak sunmakta direttiğini tespit eder. “Böylece, bir tarih olmuştur,
ama artık yoktur” diye ekler ironik bir üslupla Marx. Devrimci burjuvazi feodal
sistemin tarihsel ve geçici karakterini kavramış ve teşhir etmişti; burjuva
sisteminin tarihsiliğini kavrayıp teşhir edebilecek olan tek sınıf ise
proletaryadır.
Dolayısıyla “proletaryen
bilimin” epistemolojik üstünlük olanağının koşulları meselesine eğilen Marksist
yazarların çoğu tarafından iler sürülmüş savı özetleyen Adam Schaff ile şu
sonuca varabiliriz:
“Nesnel biçimde devrimci bir durumda bulunan sınıfın, kolektif ve bireysel çıkarları topulumun gelişim eğilimlerine tekabül eden üyeleri ve taraftarları, toplumsal gerçekliğin bilişsel kavranışında devreye giren psişik frenlerin etkisinden kurtulurlar; tam tersine, çıkarları, gelişim süreçlerinin, eski düzenin çözülme semptomlarının ve gelmesini umdukları yeni düzenin öncü işaretlerinin algısının keskinliğine katkıda bulunur. […] Bununla hiçbir şekilde bu yolun mutlak gerçekliğe götürdüğünü iler sürmüyoruz; sözkonusu konumların yalnızca nesnel gerçekliğin araştırılması için daha iyi bir perspektif ve daha iyi bir başlangıç noktası oluşturduğunu iddia ediyoruz. Hiç şüphesiz bu gerçeklik de görelidir fakat insan bilgisinin gelişiminin verili düzeyine göre optimal olarak bütünlüklü ve tamdır.”[37]
Proletaryanın bilimi, üstünlüğünü tam da “burjuva” bilimleri tarafından üretilen bu kısmi gerçekleri diyalektik olarak aşarak (Aufhebung), onların sınıf sınırlılıklarını eleştirerek/reddederek kendine dahil etme kapasitesiyle kanıtlar. Proletaryen perspektifte bulunan her bilimin a priori yanılmazlığını ve başka bir bakış açısına dayanan her araştırmanın zorunlu ve mutlak yanlışlığını ilan eden karşıt tutum ise gerçekte dogmatik ve indirgemecidir, çünkü bilimsel üretimin toplumsal sınıflar karşısındaki göreli özerkliğini görmezden gelir.
Her
devrimci sınıfın bakış açısının genel üstünlüğünü ifade eden bu sav, bize
kısmen doğru gelmekte, fakat kimi zorluklar da içermektedir. Geçmişte
muhafazakâr sınıfın kimi zaman yükselen sınıftan daha “doğru” veya daha
“gerçekçi” sezgileri olduğunu biliriz: örneğin, İngiliz karşı-devrimci Burke’ün,
“doğal haklar”a dair devrimci burjuva ideolojisinin soyut, tarih-dışı ve keyfi
niteliğinin eleştirisindeki göreli gerçekliği nasıl inkâr ederiz?
Bu nedenledir ki Mannheim
her biri kendi göreli veya kısmi gerçekliğine sahip olan çeşitli sınıfların
“perspektiflerinin sentezi”ni savunur. Schaff, özel olarak proletaryadan değil
de genel olarak devrimci sınıflardan söz ettiği ölçüde Mannheim’a taviz vermek,
ve kimi çekincelerle birlikte “nesnenin daha bütünlüklü, daha global bir
görünümünü elde etmek” için “perspektiflerin çoğaltılması” tezini kabul etmek
zorunda[38]. Bu
da bize göre tehlikeli bir biçimde eklektizme yakındır ve hiçbir sorunu çözmez:
böylesi bir “sentezi” yapmayı sağlayacak kriter nedir?
Schaff tarafından savunulan tez, proletaryanın bakış açısının geçmişin devrimci sınıflarınınki (esas olarak devrimci burjuvazininki) karşısındaki özgüllüğünü azımsar:Devrimci burjuvazinin, halk kitlelerinin genel çıkarlarından farklı, savunacağı özel çıkarları vardı: Hem feodaliteye karşı hem de yeni bir sınıf egemenliğinin tesis edilmesi için mücadele ediyordu; bu da gerçek amaçlarının ve tarihsel sürecin gerçek anlamının (bilinçli veya bilinçsiz) ideolojik gizlenişini gerektiriyordu.
Buna karşılık, proletarya, çıkarları büyük çoğunluğunkilere tekabül eden ve
hedefi her türden sınıf egemenliğini ortadan kaldırmak olan evrensel sınıf,
mücadelesinin tarihsel içeriğini gizlemek zorunda değildir; dolayısıyla
ideolojisinin şeffaf olması için
nesnel olanağa sahip ilk devrimci
sınıftır.
Dolayısıyla –devrimci burjuvazinin aksine– proletarya kendi devriminin hedefi olarak, sözde “doğal hakların”, sözde “Özgürlüğün ve Adaletin ebedi ilkelerinin” savunusunu değil de açıkça kendi sınıf çıkarlarının gerçekleşmesini ilan etmesi bir tesadüf değildir. Komünist Manifesto’yla 1789’un İnsan Hakları Bildirgesi’nin karşılaştırılması bu konuda fazlasıyla eğiticidir!
Burjuvazi iktidara tarihsel sürecin açık bir kavranışı, olayların kesin bir bilinci olmaksızın, toplumsal-ekonomik gelişimin “aklının kurnazlığıyla” gelebilmiştir. Özgürleşme hareketinin bilimsel bilgisi hiçbir biçimde zaferinin bir koşulu değildi ve bir devrimci sınıf olarak tavrını genel olarak karakterize eden ideolojik bir öz-mistifikasyondur.
Oysa proletarya, ancak kararlı ve
bilinçli bir eylemle iktidarı ele geçirebilir ve toplumu dönüştürebilir. Bu
nedenle nesnel gerçekliğin, toplumsal yapının, siyasal konjonktürün bilgisi
proletaryanın devrimci pratiğinin zorunlu bir koşuludur; dolayısıyla onun sınıf
çıkarına tekabül eder. Sosyalizm ya bilimsel olacaktır ya da hiç olmayacaktır![39]
Böylece, proleter
perspektifin epistemolojik üstünlüğü, genel olarak devrimci sınıflarınki değil,
son devrimci sınıf olarak, devriminin
“özgürlüğün hakimiyetini”, yani insanların toplumsal hayatları üzerindeki
bilinçli ve rasyonel egemenliğini kuracağı sınıf olarak proletaryaya özgü,
diğer sınıflardan niteliksel olarak farklı özel bir karaktere sahip. Bu
anlamda, proletaryen bilim, topluma dair bilgi bir siyasal ve toplumsal
mücadele hedefi olmaktan çıkacağından çok daha büyük bir nesnellik derecesine
ulaşabilecek komünist bilime, sınıfsız toplumun bilimine doğru bir geçiş
biçimini teşkil eder. Proletaryanın bakış açısında, marksizmde mevcut olan
sınırlılıklar ancak o andan itibaren görünür hale gelir; bu dönemden önce,
dünya komünist toplumunun kuruluşundan önce marksizmi “aşmaya” yönelik her
teşebbüs ancak proletaryadan daha kısıtlı sınıfların bakış açısına doğru geriye
düşüşe, bir gerileyişe yol açabilir. Bu anlamda gerçekten de, Sartre’ın da
ifade ettiği gibi Marksizm çağımızın
bilimsel ufkunudur.
Buradan, proletaryen
perspektifte bulunan herhangi birinin hataya düşmesinin imkansız olduğu
sonucunu mu çıkarmak gerekir? Proletaryanın bakış açısının gerçekliğin
bilgisine ulaşmak için en iyi nesnel
imkanı sunduğu yönündeki epistemolojik ilke, hiçbir biçimde, gerçekliği
görmek için bu bakış açısından bakmanın yeterli
olduğu anlamına gelmez. Büyük bir dağ, küçük bir tepeden daha iyi bir
manzara görünümü sağlar, fakat dağın tepesindeki bir miyop pek de bir şey
göremez… Ayrıca, diğer sınıfların bakış açısı, daha sınırlı da olsa, yalnızca
yalanlar, karşıt-gerçekler ve hatalar üretmez.
Kısacası, sosyal bilimin
göreli bir özerkliği, bu bilimin tarihi içinde göreli bir devamlılığı (Marx
Ricardo’yu sürdür-eleştirir-aşar), bilimsel araştırmanın bir içsel mantığı,
gerçekliğin arayışını hedefleyen bir pratik olarak bilimin bir özgüllüğü
vardır. Bu “özerklik” –Yunanca’daki etimolojik anlamıyla: “kendi yasalarıyla
yönetilen”– göreli fakat gerçektir. Marksist düşünürlerin ve hatta Marx ve
Engels’in de yapabilmiş olduğu hataların –örneğin 1848-50’de Almanya’da bir
proleter devrimin güncelliği hakkındaki öngörüleri– yanı sıra burjuva bakış
açısında bulunan bir tarihsel bilimin, kendi sınırları dahilinde üretebilmiş
olduğunu gerçek bilgileri de (örneğin Hobbes’un modern devletin temeli olarak
şiddet üzerine analizleri) açıklayan bu özerkliktir.
Proletaryanın bilimi,
üstünlüğünü tam da “burjuva” bilimleri tarafından üretilen bu kısmi gerçekleri
diyalektik olarak aşarak (Aufhebung), onların sınıf sınırlılıklarını
eleştirerek/reddederek kendine dahil etme kapasitesiyle kanıtlar. Proletaryen
perspektifte bulunan her bilimin a priori
yanılmazlığını ve başka bir bakış açısına dayanan her araştırmanın zorunlu ve
mutlak yanlışlığını ilan eden karşıt tutum ise gerçekte dogmatik ve indirgemecidir,
çünkü bilimsel üretimin toplumsal sınıflar karşısındaki göreli özerkliğini görmezden
gelir.
Sonuç olarak, proletaryanın bakış açısı nesnel gerçekliğin bilgisi için yeterli bir güvence değildir, fakat ona ulaşmak için en büyük olanağı sağlar. Bunu sebebi ise gerçeğin proletarya için bir mücadele aracı, devrim için vazgeçilmez bir silahtır. Egemen sınıfların, burjuvazinin (bir başka bağlamda da bürokratların) kendi iktidarlarını muhafaza etmek için yalana ihtiyacı var. Devrimci proletaryanın ise gerçeğe…
Çeviren: Uraz Aydın
Kaynak: Michael Löwy, Dialectique et révolution. Essai de sociologie et d’histoire du marxisme. Paris: Les Éditions Anthropos, 1973
[1] A. Comte, “Considérations philosophiques sur
la science et les savants”, Politique
d’Auguste Comte, Colin, Paris, s.71.
[2] A. Comte, Cours de philosophie positive, Schneider
frères éd., Paris, 1908, C. IV, s.214.
[8] Durkheim, Les Règles de la méthode sociologique,
önsöz, s.8.
[9] Durkheim, Les Règles de la méthode sociologique,
s.14.
[10] a.g.e., ss.140, 144, 31.
İtalikler bize aittir, M.L.
[11] G.-A. Lundberg, C. Schrag, O.Larsen, Sociology,
New York, 1954, s.5. Ayrıca bkz. B. Berelson, “Introduction to the Behavioural
Sciences”, The Behavioural Sciences Today,
New York, 1963, s.3: “ Alıntı”.
[12] Max Weber, Le Savant et la
Politique, 10/18, Paris, 1959, ss. 80-82.
[13] M. Weber, “Die Objektivität sozialwissenschaftlicher und sozialpolitischer
Erkenntnis”, Gesammelte Aufsätze zur
Wissenschaftslehre, Tubingen, J.C.B. Mohr, 1922, ss. 170-184.
[14] L. Goldmann, Sciences
humaines et Philosophies, Gonthier, Paris, 1966, s.43. Nesnellik sorunu
konusunda Goldmann’ın analizi, bize tüm çağdaş Marksist literatürdeki en
ilginçlerinden biri görünüyor.
[15] K. Mannheim, Idéologie et Utopie, Marcel Rivière éd.,
Paris, 1956, s.213.
[16] K. Marx, Misère de la philosophie, Ed. Sociales,
1948, s.100; ayrıca bkz. F. Engels, “bir teori olduğu ölçüde komünizm
proletaryanın sınıf mücadelesi içindeki konumunun kuramsal ifadesidir […].”,
“Die Kommunisten und Karl Heinzen”, Marx, Engels, Werke, Dietz Verlag, Berlin, Bd. 4, s.322.
[17] Marx, Das Kapital I, Werke, 23, Dietz Verlag, Berlin, 1968,
s.22; ayrıcak bkz. I. Enternasyonal’in Açılış Konuşması. Burada da Marx “işçi
sınıfının ekonomi politiğini” “orta sınıfın ekonomi politiğinin” karşısına
koyar..
[19] Lénine, “Les trois sources
et les trois parties contistitutives du marxisme”, 1913, Marx, Engels, Marxisme, Ed. en langues étrangères, Moskova, s.71.
[20] Lenin, “Ce que sont les amis
du peuple”, a.g.e., s.102, italikler bize ait.
[21] R. Luxemburg, Réforme ou Révolution, Spartacus, Paris, 1974, s.75.
[22] Angel, E. Bernstein et l’Evolution du socialisme allemand, Didier, 1961,
s.194.
[23] K. Kautksy, Die Materialisttische
Geschichtsauffassung, 1927, Bd. 2, s.631.
[24] K. Kautsky, Ethique et Conception matérialiste de l’histoire,
aktaran L. Goldmann, Recherches
dialectiques, Gallimard, s.284.
[25] F.Cohen, “Mendel, Lyssenko
ve bilimin rolü”, La Nouvelle Critique,
no:13, Şubat 1950, s.61. Söz edilen kitabın Stalin tarafından yazılan IV. Bölüm
tarihsel ve diyalektik maddeciliğin ilkelerinin bir “özetini” ihtiva eder.
[26] A.g.e., s.62. O zamanlar FKP’nin üyesi olan Desanti La Nouvelle
Critique’te (no:11, Aralık 1949), “Stalin, Yeni bir Bilim Adamı Tipi” başlıklı
bir makale yazmıştı. Altbaşlıkları ise şöyledi: “Stalinist bilim, evrensel
bilim, ansiklopedik bilim”; “Stalinist bilim, kesin bir bilim”. Son derece
saygı değer ve önemli bir bilim adamı olan Desanti hakkında şunu da ekleyelim
ki bu makalesi, “özellikle bu vesileyle oluşturulmuş ve yönetiminde merkez
komite üyesi Victor Joannès’in bulunduğu bir komisyonun yardımıyla”
yazılmıştır.
[27] « La Science, idéologie
historiquement relative”, La Nouvelle
Critique, no:15, Nisan 1950, s.46.
[28] Althusser, Pour Marx, Paris, Maspero, 1965, s.12.
[29] A.g.e., s.16. Ayırca bkz. Lénine et
la Philosophie, s.13: Fransız felsefesi “kendi tarihi karşısında ancak
üzerine hırsla yürüdüğü Comte ve Durkheim gibi kimi büyük zihinlerle kurtarılabilir”…
[33] Bkz. bu konuda Norman Geras’ın dikkate değer çalışması, “Althusserian
Marxism: an Exposition and Assessment”, New Left Review, Şubat 1972.
[34] Althusser, Lire Le Capital,
II, s.119. İtalikler bizimdir.
[35] Bkz. Jakubowsky’nin Les Superstructures idéologiques dans la
conception matérialiste de l’histoire (Paris, E.D.I., 1972) kitabına J.-M.
Brohm’un yazdığı ilginç önsöz..