İmdat Freni

Sıcak Hava Dalgaları: Öfke, Hüzün ve … Umut – Christine Poupin ve Daniel Tanuro

Avrupa, iki aydan kısa bir süre içinde; erken başlaması, şiddeti, süresi ve coğrafi yaygınlığı bakımından istisnai nitelikte üç büyük sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kaldı.

Sağlık üzerindeki etkileri çok sayıda ve son derece ağır oldu: Özellikle içten yanmalı motorlardan salınan azot oksitlerin etkisiyle oluşan ozon nedeniyle ortaya çıkan solunum rahatsızlıkları (Haziran ayında 450 milyon Avrupalının yaklaşık 300 milyonu için ozon tehlike eşiği aşıldı); kalp ve damar hastalıkları; bulaşıcı hastalıklar; akut böbrek yetmezlikleri; orman yangınlarının dumanlarının yol açtığı hava kirliliği. Bu sonuçlar, barınma, ulaşım, çalışma koşulları ve gelir düzeyinden kaynaklanan toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor. Ek ölümler binlerle ifade ediliyor. Sıcaktan ve hava kirliliğinden korunma imkânlarının en sınırlı olduğu en yoksul bölgelerde, aşırı ölüm oranları yüzde 80’e yaklaşarak COVID-19 dönemindeki düzeylere ulaşıyor.

Acı çeken ve ölen yalnızca insanlar değil. Çiftlik hayvanları da ağır bir bedel ödüyor; özellikle de fizyolojik olarak bu sıcaklıklara uyum sağlayamayan sığırlar ve kümes hayvanları. Endüstriyel “et fabrikalarında” on binlerce hayvan telef oldu. Bu kitlesel ölümün yarattığı etik sarsıntının ötesinde, yaşananlar sıcak hava dalgalarının tarımsal üretim ve gıda egemenliği üzerindeki ağır etkilerinin bir parçası. Bunun da tüketici fiyatları üzerinde zincirleme sonuçları oluyor; fiyatlar zaten Trump-Netanyahu’nun İran’a karşı yürüttüğü savaş nedeniyle yükselmiş durumdaydı. Burada da en ağır yükü emekçi sınıflar taşıyor.

Karasal ve sucul doğal yaşam üzerindeki etkiler de en az bunlar kadar yıkıcı. Aşırı sıcaklar, şiddetli kuraklıklar ve yangınlar kuşları, böcekleri, balıkları, amfibileri ve memelileri kitlesel olarak öldürüyor. Karasal ekosistemlerdeki (özellikle ormanlar, çitlerle çevrili tarım alanları ve sulak alanlar) tahribat en görünür olanı; ancak deniz ekosistemlerindeki dönüşümün hızlanması da son derece kaygı verici. Genel olarak bakıldığında, zaten tarım tekelleri, endüstriyel balıkçılık ve turizm endüstrisi tarafından büyük ölçüde zayıflatılmış olan biyolojik çeşitlilik yeni ve ağır bir darbe alıyor. Bir tür bumerang etkisiyle, bu sektörlerin kendileri de şimdi geri tepen bu yıkımdan etkileniyor; bunun küresel ekonomi açısından da ciddi sonuçları olacak.

Bu sıcak hava dalgaları, dünyanın dört bir yanında giderek sıklaşan aşırı hava olaylarının yaşandığı bir dönemin parçası. Yakın dönemden yalnızca birkaç örnek vermek gerekirse: Hindistan’da mayıs ayında sıcaklık 45°C’ye ulaştı; Çin’de olağanüstü şiddetli tayfunlar Guangşi bölgesinde büyük sellere yol açarken, Xinyang sıcak hava dalgasının etkisi altına girdi; Antarktika Yarımadası ise güney yarımkürede kış mevsiminin ortasında +5°C sıcaklık gördü; bu değer mevsim normallerinin 20°C üzerindeydi.

Bilim insanları bu konuda son derece net: Bu olayların büyük bölümü küresel ısınma olmadan meydana gelemezdi. Küresel ısınmanın başlıca nedeni, fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkan devasa miktardaki CO₂’nin atmosferde birikmesidir. Mekanizma çok iyi bilinmektedir: CO₂ ve diğer sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu arttıkça Dünya sistemi giderek büyüyen bir enerji dengesizliği yaşamaktadır; bu da giderek daha şiddetli “denge arayışlarına” yol açmaktadır. Üstelik yaşananlar yalnızca bir başlangıçtır. Fazla enerjinin yüzde 90’ını okyanuslar emmektedir. Okyanusların yılın ilk altı ayında şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklara ulaşmış olması, gelecekte daha da büyük felaketlerin yaşanacağının habercisidir. Kısa vadede ise etkiler, El Niño’nun gelişiyle daha da katlanacaktır (doğal bir olgu olan El Niño’nun bu denli güçlü seyretmesi, okyanus sularındaki ısınmayla da bağlantılı).

Sonuç açıktır: Küresel ısınma, bugün itibarıyla Dünya’yı insanlık zaman ölçeğinde geri döndürülemez bir felakete doğru sürüklüyor. Bu felaket en ağır biçimde yoksul ülkelerin yoksullarını ve “zengin” denilen ülkelerin emekçi sınıflarını vuruyor. Sıcak hava dalgalarının ilk mesajı budur.

Bu durum öngörülebilir nitelikteydi ve özellikle IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) art arda yayımladığı raporlarda defalarca dile getirildi. Çözüm de biliniyor: Sera gazı emisyonlarını derhal ve radikal biçimde azaltmaya başlamak ve fosil yakıt kullanımını mümkün olan en kısa sürede sona erdirmek gerekiyor. Ancak 2015 Paris Anlaşması’ndaki büyük vaatlere (“sıcaklık artışını 2°C’nin oldukça altında tutmak ve 1,5°C’yi aşmamak için çabaları sürdürmek”) rağmen “her zamanki işleyiş” devam etti. Üstelik anlaşmada fosil yakıtlardan hiç söz edilmediğini hatırlatmak gerekir. İklimin istikrara kavuşturulacağı vaadi, yüzde 95 oranında karbon yakalama ve depolama, emisyon denkleştirme, jeomühendislik, “temiz kömür” ve “karbonsuz nükleer” gibi teknolojilerin kitlesel biçimde devreye sokulmasını öngören senaryolara dayanıyordu. Bu sahte teknolojik çözümleri pazarlayanların tek amacı, fosil yakıtları yeraltında bırakmadan da iklimin dengelenebileceğine insanları inandırmaktı. Sonuç ortada…

Yüzde yüz yenilenebilir kaynaklara dayanan, enerji tasarruflu bir sistem; demokratik ve dayanışmacı biçimde belirlenen gerçek insani ihtiyaçları, ekolojik sınırlar içinde karşılayabilir. Ancak bunun için nihai enerji tüketiminin azaltılması, gereksiz üretim ve taşımacılığın ortadan kaldırılması gerekir. Oysa sermaye tam da bunu hiçbir koşulda istemiyor. Demokrasi, dayanışma, gerçek ihtiyaçların karşılanması ve ekolojik sınırlara saygı, kâr için rekabete dayalı piyasa mantığıyla her zamankinden daha fazla çelişiyor. Doğası gereği üretimci olan ve tarihsel olarak fosil enerjiye dayanan kapitalist sistem, kâr oranlarının düşme eğilimine karşı koyabilmek için sürekli daha fazla üretmek, daha fazla makineye yatırım yapmak, emeği ve doğayı daha yoğun sömürmek zorundadır. Bu nedenle gerçek anlamda bir “enerji dönüşümü”nden söz etmek mümkün değildir. 1992 Rio Dünya Zirvesi’nin üzerinden otuz yılı aşkın süre geçmesine rağmen fosil yakıtların küresel enerji karmasındaki payı hâlâ yüzde 80 civarındadır ve yıllık emisyonlar artmaya devam etmektedir. Kontrolden çıkmış bir otomatın saçma mantığı insanlığı uçuruma sürüklüyor.

Sıcak hava dalgalarının ikinci mesajı işte budur: Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalizm fosil yakıtlara dayanmaktadır; bugün de öyledir ve bunun insani ya da ekolojik bedeli ne olursa olsun böyle kalmayı istemektedir.

Son yıllarda genel olarak çevre politikalarında, özel olarak ise iklim politikalarında yaygın bir gerileme yaşanıyor (“green backlash” – yeşil geri tepme). COP28’de (2023) isteksizce de olsa “fosil yakıtlardan çıkışı hedefleyen bir geçiş” (“transitioning away from fossil fuels”) benimsendi. Laf kalabalığından ibaret. Petrol, kömür ve doğal gaza yapılan yatırımlar hiçbir şey olmamış gibi sürüyor. Hatta en büyük 65 banka bu yatırımları 2024 ve 2025 yıllarında daha da artırdı.

Bu geri çekiliş elbette ABD’de çok sert yaşanıyor ve yalnızca Trump’ın ikinci döneminden beri değil; her ne kadar Trump inkârcılığın ve en kaba gericiliğin en ileri temsilcisi olsa da. Ancak gerileme yalnızca ABD ile sınırlı değil ve Ocak 2025’ten önce başlamıştı. IPCC’nin 2022 tarihli Üçüncü Çalışma Grubu raporu, 2050 yılına kadar 1,5°C sınırının altında kalabilmek (ya da bu eşiği çok fazla aşmamak) için kömür, petrol ve doğal gaz kullanımının 2019’a kıyasla sırasıyla yüzde 95, yüzde 60 ve yüzde 45 oranında azaltılması gerektiğini ortaya koymuştu. Hükümet temsilcileri ise bu temel rakamları 2023’te yayımlanan “Karar Vericiler İçin Özet”ten çıkardı. Yerine, karbon yakalama ve depolama teknolojileriyle yenilenebilir enerjileri aynı kefeye koyan muğlak bir ifade yerleştirildi. Rusya’da Putin, 2025 yılında emisyonların 2035’e kadar beşte bir oranında artırılmasını öngören bir kararname imzaladı. Petrol monarşilerinin devasa yatırımlarını sürdürmesi ise şaşırtıcı değil.

Bu gerilemeden sözde “iklim şampiyonları” da muaf değil. Çin kirletici üretimleri Güney Asya’ya kaydırıyor, petrol ve gaz ithalatındaki kısıtlamaları telafi etmek için kömür yakıyor ve 2025 sonunda emisyonların zirve yapacağı yönündeki sözünü tutamadığını gizlemek amacıyla karbonsuzlaşma göstergelerini değiştiriyor. Avrupa Komisyonu da hükümetlerle anlaşarak ve sanayi çevrelerinin baskısıyla kendi son derece yetersiz “Yeşil Mutabakat” düzenlemelerini tek tek buduyor. 2035 sonrasında içten yanmalı motorlu araç satışının yasaklanması, metan sızıntılarıyla mücadele etmeyen ülkelerden LNG ithalatına yönelik önlemler, ETS kapsamındaki büyük şirketlere ücretsiz emisyon kotası verilmesinin sona erdirilmesi ve Arktik’in koruma altına alınması gibi uygulamaların tümü “sadeleştirme” adı altında geri çekiliyor. Üstelik Komisyon, sıcak hava dalgasının tam ortasında iş jeti üretimini bile “sürdürülebilir üretim” ilan etti.

Ekonomik kriz karşısında büyük ya da orta ölçekli bütün güçler, veri merkezleri gerçek birer iklim bombası olan yapay zekâyı geliştirmek için birbirleriyle yarışıyor. Hepsi aile çiftçiliği, kırsal topluluklar, yerli halklar ve ekosistemler pahasına tarım tekellerini destekliyor. Aynı zamanda silahlanma yarışı da hızlanıyor. Oysa fosil yakıtların önemli bir rol oynadığı savaşların iklim ve ekosistemler üzerinde de çok ağır yıkıcı etkileri var. Silah sanayisinin ve orduların faaliyetlerinin (raporlama yükümlülüğüne tabi olmayan) toplam emisyonlarının, küresel emisyonların yüzde 5,5’ine ulaştığı tahmin ediliyor. Bu oran, sivil havacılık ile deniz taşımacılığının toplamından daha yüksektir.

Utanç verici olan ise şudur: Kapitalist gelişmiş ülkeler bu felaketin başlıca sorumluları olduğu hâlde; Asya, Afrika ve Latin Amerika’da yüz milyonlarca insan yılda elli ila yüz gün boyunca fiziksel varlığını tehdit eden sıcaklıklara maruz kalırken; büyük ve orta ölçekli güçlerin hükümetleri göçmenlere yönelik takip, toplu gözaltı, kriminalizasyon, kapatma ve geri itme politikalarında birbirleriyle yarışıyor. Ne çocuklar ne de hamile kadınlar bundan muaf tutuluyor.

Göçmenleri günah keçisi ilan etmenin amacı açıktır: Kapitalist iklim politikalarının başarısızlığından dikkati başka yöne çekmek. UNEP’e (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) göre, 21. yüzyılda 1,5°C eşiğinin altında kalma olasılığı – Uluslararası Adalet Divanı’nın da hukuki bir yükümlülük olarak tanımladığı hedef – mevcut politikalar sürerse yüzde 0, bütün devletler “net sıfır” vaatlerini gerçekten yerine getirirse ise en fazla yüzde 21’dir. Oysa bu vaatlerden de büyük bir rahatlıkla vazgeçiliyor. 2°C’nin altında kalma ihtimali de pek iç açıcı değildir. Bugünkü politikalar devam ederse bu yüzyıl içinde 3°C’lik bir ısınmaya ulaşacağız.

Hükümetlerin aldığı bu kararlar bilinçli ve bilgi sahibiyken alınmış kararlardır. Bunlar basit bir sorumsuzluk değil, iklim suçudur (bkz. Le Monde gazetesinde 6 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan ortak bildiri). Bu, mahkeme kararlarını – özellikle de UAD’nin (Uluslararası Adalet Divanı) kararlarını – açıkça hiçe sayan pervasız kapitalist haydutların suçudur. Devlet eliyle işlenen; sınıfsal, ırkçı ve erkek egemen bir suçtur. Giderek daha fazla aşırı sağla ittifak kurmaya yönelen bir suçtur (çünkü tarihin dersi açıktır: Kitlesel cinayet söz konusu olduğunda faşistlerden daha kullanışlısı yoktur). İnsan uygarlığını ve doğanın zenginliklerini en iğrenç kâr hırsı uğruna feda etmeye hazır, mutlak ve anlamsız bir nihilizmin suçudur. Cehalet içindeki süper zenginler kendilerini üstün bir tür sanıyor; ölümsüz olacaklarına ve ölüm saçan düzenlerini Mars gezegeninde de sürdürebileceklerine inanıyorlar. Marx’ın öngördüğü gibi, yeraltı dünyasının çeteleri bugün burjuva toplumunun en üst katlarında, finans dünyasında yerlerini almış durumda.

Sıcak hava dalgalarının üçüncü mesajı budur: Burjuva demokrasisine ve onun sözde “değerlerine” sırtını dönen itibarsızlaşmış sağ, fosil yakıt sektörünün, finansın, tarım tekellerinin ve aşırı zenginlerin ahlak dışı lüksünün hizmetinde; emekçi sınıfların sırtından yıkıcı, savaşçı ve neoliberal politikaları daha da derinleştirmek için aşırı sağla ittifak kuruyor.

Orta ve uzun vadede geri dönüş olmayacak. Kaybedilen geri gelmeyecek. Yok olan türler yeniden ortaya çıkmayacak. Parçalanan buzullar yeniden oluşmayacak. Okyanuslar bir yüzyıl önceki seviyelerine dönmeyecek (deniz seviyesindeki yıllık yükselme hızı bugün, 1956-1975 döneminde gözlenenin iki katından fazladır!). İnsan uygarlığının gelişmesine olanak sağlayan jeolojik çağ olan Holosen artık sona ermiştir.

Nereye doğru sürükleniyoruz? Yakın tarihli bir araştırmaya göre, “yönetilebilir bir Antroposen” öngören iyimser senaryo – 2100 yılına kadar 2°C’nin altında bir ısınma ve 2200’e doğru Holosen dönemine kıyasla yalnızca biraz daha yüksek (yaklaşık +1°C) sıcaklıklara geri dönüş – artık pamuk ipliğine bağlı. Gerçekte ise kapitalist politika bizi bambaşka bir yola sürüklüyor: “tehlikeli Antroposen.” Bu senaryoda 2100’e doğru yaklaşık +3°C, 2200’e doğru ise +3,5°C’lik bir ısınma öngörülüyor. Bugün, yalnızca +1,4°C’lik küresel ısınmada yaşanan felaketler bile bu tehlikenin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Ama daha kötüsü de mümkün. Örneğin ormanların CO₂ emme kapasitesinde ani bir düşüş gibi birkaç beklenmedik gelişme bile, gezegenin 2100’den önce +4°C’nin üzerine savrulmasına yol açabilir ve bu noktadan sonra hiçbir insan müdahalesi bunu durduramaz. Araştırmanın yazarları buna “yönetilemez Antroposen” adını veriyor.

Bu tür çalışmaların yarattığı kaygı anlaşılabilir. Ancak bu kaygıya teslim olmamak gerekir. Çünkü bu projeksiyonlar, IPCC’nin tamamı birincil enerji tüketiminin, maddi üretimin ve taşımacılığın sürekli büyümesini varsayan senaryolarına dayanmaktadır. Başka bir deyişle, bunlar yalnızca şu gerçeği doğrulamaktadır: Yeryüzündeki yaşam koşullarını korumak ile kapitalist birikimin sürdürülmesi kesin biçimde bağdaşmamaktadır. “İyimser” denilen senaryo bile, bu çelişkiden ancak karbon yakalama ve depolama gibi “çırak büyücü” teknolojilerinin kitlesel biçimde uygulanacağını varsayarak kısmen kaçabilmektedir. Oysa büyüyen eşitsizlikler üreten kapitalist birikim zorunluluğunu ortadan kaldırırsanız; ekonomiyi gerçek insani ihtiyaçların karşılanmasına dayandırmayı kabul ederseniz; insanlara ve doğaya ihtimam göstermeyi öncelik haline getirirseniz; gereksiz ve zararlı üretim ile taşımacılığı ortadan kaldırırken herkes için iş ve gelir güvencesini sağlarsanız… O zaman bütün tablo değişir; tünelin ucunda gerçekten bir ışık görünür. Elbette bunu söylemek tek başına yeterli değildir. Ama yine de bunu söylemek zorundayız; çünkü bu gerçeğin dışında umut yoktur.

Sıcak hava dalgalarının dördüncü mesajı budur: Teslim olmaktan daha kötü hiçbir şey olamaz. Hâlâ harekete geçmek için zaman var. Mücadele eden kaybedebilir; ama felaketin her aşamasında mücadele, dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma belirleyici fark yaratır.

Felaketin artık başlamış olduğunu ve durumun değişip kötüleştiğini kabul ediyoruz. Bundan sonra uyum sağlama ile emisyon azaltımını birlikte düşünmek zorundayız; yani iklim krizinin yıkıcı etkilerine karşı derhal korunmayı, aynı zamanda da başta fosil yakıtların yakılması olmak üzere ormansızlaşma ve endüstriyel tarım gibi temel nedenlerle mücadeleyi birlikte yürütmeliyiz. Ancak uyum sağlama kapasitesinin de sınırları vardır. Mercan resifleri için bu sınırlar şimdiden aşılmaktadır. +3°C’lik bir dünyaya uyum sağlamanın ise hiçbir yolu yoktur. Gerçek şudur ki, küresel sıcaklıktaki her onda birlik derece artış bile hem toplumların hem de ekosistemlerin uyum kapasitesini azaltmaktadır.

Kapitalistlerin emisyon azaltımından kaçınmak için öne sürdüğü “uyum” anlayışının tersine – ki IPCC bunun aslında “kötü uyum” (maladaptation) olduğunu söylüyor – biz her ikisini de aynı anda hayata geçirmeyi savunuyoruz. Bu da gelecekteki iklim gelişmeleri hakkında neredeyse kesin olarak bildiklerimizi öngören; kamusal, demokratik, sosyal ve feminist bir uyum politikası anlamına gelir. Emisyon azaltım hedefleriyle uyumlu bir uyum politikası; bireysel ve yüksek enerji tüketimine dayanan sahte çözümler değil. Bu ikili aciliyeti dayatabilecek tek güç ise kitlesel ve kararlı bir toplumsal seferberliktir.

Hem toplumsal adalet hem iklim adaleti için kitlesel, enternasyonalist bir hareket inşa etmek

Üretimci büyüme çılgınlığının toplumsal, insani ve sağlık alanındaki sonuçlarını en ağır biçimde yaşayan insanların acil ihtiyaçlarına doğrudan yanıt verebilen bir hareket.

Finansın, enerji şirketlerinin ve tarım tekellerinin iklim suçlularına teslim olmayan; gerçekten insani ve ekososyalist başka bir toplum perspektifine dayalı kapsamlı bir politikanın ön koşulu olarak bu güçlerin etkisizleştirilmesini talep eden bir hareket.

En zenginlerin tüketimini (özel jetler, süper yatlar, hava yolculuğu kotaları vb.) öncelikli hedef alan; gereksiz ve yıkıcı projelere (otoyollar, dev ticaret merkezleri, ulaşım ve spor altyapıları vb.) karşı mücadeleleri birleştirip büyüten; ücretsiz toplu ulaşım, agroekoloji gibi hem ekolojik hem de sosyal talepler etrafında kampanyalar örgütleyen bir hareket.

Ve aynı zamanda – çünkü yeni sıcak hava dalgaları mutlaka yaşanacak – bundan en ağır etkilenenleri (yaşlılar, çocuklar, hamile kadınlar, kronik hastalar vb.) korumak için doğrudan onların katılımıyla hazırlanmış bir acil eylem planını savunabilecek bir hareket: Okullar, hastaneler ve kamu binalarından başlayarak kapsamlı bina yalıtımı; ısı adalarını azaltmak amacıyla kentlerin yeşillendirilmesi; insanların serinleyebileceği kütüphane, park, bahçe ve yüzme havuzlarının halka açılması ve çalışma saatlerinin buna göre düzenlenmesi; parçacık madde, ozon ve azot oksit kirliliğini azaltmak amacıyla otomobil trafiğini düşürecek ücretsiz ve erişilebilir toplu ulaşım.

Yeni ittifaklar hem zorunlu hem de mümkün

Ekososyalist mücadeleler zaten var. Gençler ve köylüler bu mücadelelerin önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu yıl öğrenciler, adeta kaynayan kazanlara dönüşen okullarında eğitim yılını tamamladılar ve daha da kötüsü, “belki de hayatımızın geri kalanındaki en serin yazı yaşıyoruz” diye düşünüyorlar. Çiftçiler ise yalnızca üretim araçlarının değil, mesleklerinin ve yaşam biçimlerinin de zarar gördüğünü, hatta yok olduğunu görüyor.

Kadınlar bu mücadelelerde çoğunluğu oluşturuyor ve çoğu zaman öncülük ediyor. Sıcak hava dalgaları onları yaşam ve sağlık koşullarındaki kötüleşmeyi telafi etme konusunda daha da ön saflara itiyor. Ayrıca sıcak hava dalgaları ataerkil şiddeti yaratmasa da, zaten var olan şiddet biçimlerinin ağırlaşmasını kolaylaştıran koşulları oluşturuyor. Birleşmiş Milletler’in bir araştırmasına göre, küresel ısınmanın 2°C’ye ulaşması halinde 2090 yılına kadar her yıl fazladan 40 milyon kadın ve kız çocuğu aile içi şiddetin mağduru olabilir. İklim mücadelesi olmadan feminizm olmaz; feminizm olmadan da iklim mücadelesi olmaz!

Tekrarlayan sıcak hava dalgaları yeni birleşik mücadelelerin koşullarını yaratıyor

Geçmişte iklim hareketi işçi hareketiyle gerçek anlamda bağ kurmakta zorlandı.

Bugün ise çalışma, çalışma koşulları ve işçi sağlığı nesnel olarak merkezi bir önem taşıyor. Zaten ağır olan açık hava işleri (inşaat, altyapı çalışmaları, tarım vb.) artık gerçekten katlanılmaz, tehlikeli hatta ölümcül hale geliyor. İşyerleri aşırı sıcaklara uygun değil; ev ile iş arasındaki ulaşım koşulları da giderek kötüleşiyor. Sendikaların burada çok önemli bir rolü var: Çalışma koşullarını kolektif, mücadeleci ve seferber edici bir biçimde gündeme taşımak; işçilerin kendi örgütlenmelerini teşvik ederek uygun çözümleri birlikte geliştirmelerini ve bunları hayata geçirmelerini sağlamak. İşten kaçınma hakkı, çalışma saatlerinin azaltılması, öğleden sonra 14.00’ten (güneş öğlesinden) sonra çalışmama, her saat başı on dakikalık mola, uzaktan çalışma ve ücret güvencesi gibi talepler bunun parçalarıdır.

Daha da önemlisi, işçi hareketi işçi sağlığını genel sağlık meselesiyle ilişkilendirme ve bunu bütün sektörlerde temel bir mücadele başlığı haline getirme konusunda belirleyici bir role sahiptir.

Bazı sanayi sektörlerinde bugünkü krizin son derece somut ve doğrudan hissedilen niteliği, yalnızca çalışma koşullarını değil, yapılan üretimin toplumsal yararını da sağlık, çevre ve iklim açısından sorgulama olanağı yaratıyor. Bu durum, sendikaları hâlâ istihdamı koruma adına ekokırım niteliğindeki üretimleri savunmaya bağlayan üretimci uzlaşmayı kırmak için değerlendirilmesi gereken önemli bir fırsattır.

Hizmet sektörlerinde ise mücadele, çalışma koşullarındaki kötüleşmeyle hizmet alanların – okullardaki öğrencilerin, toplu taşıma kullanıcılarının vb. – maruz kaldığı hizmet kalitesindeki bozulmayı birlikte ele almalıdır.

Sağlık ve bakım bir toplum tercihi meselesidir

Hastaneler ile sağlık ve bakım hizmetleri (evde bakım, bağımlı kişilere yönelik bakım vb.), yıllardır süren neoliberal politikalar, kaynak yetersizliği ve sağlık çalışanlarına, hizmet alanlara ve hastalara yönelik değersizleştirici yaklaşım nedeniyle ağır biçimde yıpratılmıştır.

Sıcak hava dalgaları, tıpkı diğer sağlık felaketleri gibi, kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesinin, rekabetin ve piyasalaştırmanın yıkıcı sonuçlarını yalnızca daha görünür hale getiriyor. Sistem çatırdıyor. Zaten çok büyük olan sağlık eşitsizlikleri ve sağlık hizmetlerine erişimdeki adaletsizlikler daha da büyüyor.

Koruyucu sağlık hizmetlerini, tedaviyi ve yeterli kaynak ile personelle donatılmış kamusal sağlık hizmetlerine erişimi; işçi sağlığını ve çevre sağlığını birlikte ele alan bir sağlık ve bakım seferberliği, sosyal ve iklim adaletinin temel unsurlarından biridir.

Bilim ile sermaye arasındaki büyüyen çatlak

En radikal iklim inkârcılarının bilime karşı açık bir savaş yürüttüğü, siyasi karar alıcıların bilimsel uzlaşıya dayanan bütün uyarıları küçümsediği bir dönemde, giderek daha fazla araştırmacı siyasal ve toplumsal tercihler karşısında tarafsız kalamayacağını düşünüyor. Bilim ile sermaye arasında giderek derinleşen bu ayrışma önemli bir stratejik fırsat sunuyor.

Nitekim onlarca bilim insanı, doktor, araştırmacı, filozof ve sanatçı, acil bir iklim yasası çıkarılmasını talep ediyor. Böyle bir yasa, diğer önlemlerin yanı sıra, Fransız şirketlerinin Fransa’da ya da başka ülkelerde yeni herhangi bir fosil yakıt projesine – ister kömür madeni, ister petrol kuyusu, ister doğal gaz sahası olsun – katılmasını yasaklayacak ve fosil yakıtlara verilen bütün kamu desteklerini kaldıracaktır.

Bu tür girişimlerin rolü çok büyüktür. Bunlar, demokratik karar alma süreçlerinin ve özörgütlenmenin yerine geçmeden, ekososyalist bir alternatife yönelik mücadelelere güçlü bir meşruiyet ve inandırıcılık kazandırabilir.

Son olarak, iklim inkârcılığı ile farklı biçimleriyle aşırı sağ arasında çok sayıda bağ bulunmaktadır. Trump’tan Milei’ye, Putin’den Avrupa’daki aşırı sağ partilere kadar hepsi ihbarda bulunanları ve bilimsel uyarıları susturuyor, bütünüyle dezenformasyona adanmış medya organlarını destekliyor; fosil yakıtların ve madenciliğe dayalı ekstraktivizmin ekonomi modelinin ateşli savunuculuğunu yapıyor; yapay zekânın, otomotiv ve havacılık sanayilerinin, silah endüstrisinin fanatik destekçileri olarak hareket ediyor. Elbette bunlar bu politikaların tek temsilcileri değildir; ancak iktidara gelişleri her zaman daha da kötü bir dünyaya doğru niteliksel bir sıçrama anlamına gelir: Kendi ayrıcalıklı azınlıklarının çıkarına, bizzat sorumlusu oldukları felakete seçici bir uyum politikası uygularlar. Cinsiyetçilikleri, ırkçılıkları, göçmen düşmanlıkları ve “güçlü olan haklıdır” anlayışına dayalı ideolojileri, üretimci kapitalizmin yarattığı en büyük krizle başa çıkabilmek için insanlığın ihtiyaç duyduğu her şeyin tam karşısındadır. İklim mücadelesi ile antifaşist mücadele birlikte yürütülmelidir.

Eski dünyaya dönmeyeceğiz; ama Dünya’nın güzelliğine özen göstererek yaşamaya ve iyi yaşamaya hâlâ imkânımız var

Kapitalist hükümetlerden bekleyecek hiçbir şey yoktur. Sıcak hava dalgaları ve diğer iklim felaketleri bunu bir kez daha doğruluyor: Bu sistemden ve onun mantığından kopmak zorundayız. Bu aşırı dönemlerde yaşadığımız acıdan, kederden, dehşetten, öfkeden ve kayıplardan; mücadeleye, kararlılığa ve yaratıcılığa dönüşecek gücü hep birlikte çıkarmalıyız. Ayağa kalkalım, birleşelim; bugün ve gelecek kuşaklar için yaşanabilir bir dünyayı koruyalım. Mücadelelerimiz ve demokratik örgütlenmemiz sayesinde, bütün varlığını bu yaşamsal hedefe adamış siyasal bir alternatifi birlikte dayatalım.

13 Temmuz 2026

Christine Poupin ve Daniel Tanuro, Dördüncü Enternasyonal Ekoloji Komisyonu üyeleridir.

Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi