Aşağıda Bahram Ghadimi tarafından Andeesheh va Paykar Kolektifi [Düşünce ve Mücadele] adına iki farklı İranlı aktivist öğrenciyle yapılmış iki söyleşiyi aktarıyoruz. Bu şöyleşilerde Protestoların ve baskının durumu, üniversitenin rolü, Monarşistlerin reel gücü, İran solunun durumu ve işçi sınıfıyla ilişkiler gibi bir dizi konuya değiniliyor. Güvenlik gerekçeleriyle isimler gizlenmiştir.
Birinci Söyleşi: Protestoların İlk Kıvılcımı, Ekonomik Baskı
Öncelikle, nasılsınız
Açıkçası, bu koşullar altında “iyi” olduğumuzu söylemek zor. Her gün bir arkadaşımızın, bir sınıf arkadaşımızın ya da mücadele yoldaşımızın öldürüldüğünü veya tutuklandığını duyduğumuz bir durumun içindeyiz. Aileler yas tutuyor, üniversiteler kapalı, internet kesik ve başlı başına psikolojik bir işkence biçimi olan bir tür enformasyon boşluğunda yaşıyoruz. Duygusal olarak öfke, hüzün ve umut arasında gidip geliyoruz. Bu kadar adaletsizlik ve kan dökülmesine duyulan öfke, sevdiklerimizin kaybından doğan hüzün ve bu durumun sürdürülebilir olmadığına dair inanca dayanan inatçı bir umut. Bizi ayakta tutan belki de en önemli şey bu tarihsel sorumluluk duygusu: susamayız ve bu suçların cezasız kalmasına izin veremeyiz. Ama dürüst olmalıyız: psikolojik baskı çok büyük. Birçoğumuz kaygı, uykusuzluk ve sürekli bir korku yaşıyoruz. Tutuklanma korkusu, arkadaşlarımızın hayatı için duyulan korku, belirsiz bir gelecek korkusu. Buna rağmen ayaktayız ve mücadeleye devam ediyoruz.
İnternetin kesilmesine ve yaygın baskıya rağmen, güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği katliama dair görüntüler dışarıya sızdı. Buna karşın protestolar durmadı, hatta sokaklarda sevinç ve dayanışma sahneleri bile görüldü. Tahran sokaklarına çıktığınızda ne hissediyorsunuz?
Ne yazık ki, insanlar bireysel olarak internete yeniden erişmeye başladığında ve videoları gördüğümüzde, gerçekte neler yaşandığını anlayabildik. Doğrusu, hiçbirimiz karşı karşıya olduğumuz baskının ve katliamın boyutunu bilmiyorduk. İran büyük ve çeşitli bir ülke; son protestolarda ülkenin birçok bölgesi harekete geçti ve bu hareketlilik vahşice bastırıldı. İnternet kesintisi nedeniyle, telefon hatları ve kısa mesajlar bile neredeyse iki gün boyunca çalışmadı. SMS’ler yaklaşık bir hafta ya da on gün sonra geri geldi, telefon görüşmeleri ise iki gün sonra. Çarpıcı bir bilgi: telefon kesintisinin ilk iki saatinde ne ambulansa ne de polise ulaşmak mümkündü; acil hatlar bile devre dışıydı. Bu görüntüleri olaylardan sonra görmek yıkıcı bir darbe oldu. Sokaklardaki sevinç ve dayanışma sahneleri bana çok seçici geliyor. Kişisel olarak, bu protestoların geleceğini tehdit eden en büyük tehlikelerden birinin, acıya aşırı maruz kalma olduğunu düşünüyorum. İnternet geri geldiğinden beri —gerçi aslında hiçbir zaman tam olarak gelmedi— tam bir kesintiden, büyük zorluklarla yalnızca nüfusun çok küçük bir kesiminin, belki de %10’dan azının, üstelik Tahran’ın “elit” sayılan çevreleri içinde bile, aralıklı ve istikrarsız biçimde erişebildiği bir duruma geçtik. Tek bir videonun tekrarlandığını görmedik, tek bir ismin tekrarlandığını duymadık. Acının hacmi, cinayetlerin sayısı, mevcut görüntüler gerçekten katlanılmaz ve insan zihninden silinmiyor. Bu yüzden duygusal olarak iyi bir durumda olduğumuzu söyleyemem. Bana göre şu anki en büyük tehlikelerden biri tam da bu travma, bu acı ve direncimizin aşınması.
Protestoların ilk kıvılcımı ekonomik baskı, yüksek enflasyon ve riyalin değer kaybıydı; ancak çok kısa sürede taleplerin radikalleştiğini ve ekonomik taleplerden sistemin tümden reddine doğru bir geçiş yaşandığını gördük. Bu süreci nasıl açıklıyorsunuz?
Ani bir dönüşten ya da beklenmedik bir siyasallaşmadan söz etmiyoruz. Öncelikle, Tahran’da ilk kıvılcımı yakanlar, İslam Cumhuriyeti açısından tarihsel olarak merkezi bir kurum olan ve onun çekirdek tabanının parçasını oluşturan çarşı esnafıydı. Bu protestolar, yıllar boyunca ekonomik baskıyı toplumun en sessiz ve en yoksullaşmış kesimlerine yıkan politikaların doğrudan bir sonucudur. Riyalin sürekli değer kaybı ve yaptırımların sertleşmesiyle birlikte rejim, artık bütün baskıyı en alt kesimlerin üzerine yıkamayacağı bir noktaya geldi. Yaptırımlar esas olarak yoksulları vurup eşitsizliği artırsa da, rejimin kaynakları sistematik biçimde yağmalaması, İran’ın aynı zamanda bölgede en fazla milyoner sayısına sahip ülkelerden biri olması gerçeğiyle yan yana duruyor. Sonunda rejim, tercihli döviz kurunun kaldırılması, KDV’nin artırılması ve bütçe kesintileri gibi neoliberal politikalara başvurarak baskıyı daha geniş kesimlere, çarşıyı da kapsayacak şekilde yaydı. Doların hızla yükselmesi kıvılcım oldu ama İran toplumu yıllardır “kül altındaki ateş” durumundaydı. Yoksulluk, baskı, idamlar, cinayetler ve dinî yönetim nedeniyle biriken hoşnutsuzluk, sistemin tüm meşruiyetini zaten boşaltmıştı. Jina Amini’nin öldürülmesinin ardından patlak veren “Kadın, Yaşam, Özgürlük” isyanı da bu tekrar eden örüntünün bir başka örneğiydi.
Bu bağlamda üniversite nasıl bir rol oynuyor?
Üniversite, tarihsel olarak çoğulculuğun mekânı olmuş ve İran’daki tüm toplumsal hareketlerde sürekli varlık gösteren ender alanlardan biri olmuştur. Demokrasinin pratik edildiği, farklı bölgelerden, sınıflardan ve siyasal görüşlerden insanların bir arada bulunduğu bir yerdir. 7 Aralık 1953’te darbenin ardından üç öğrencinin öldürülmesinin tarihsel hafızası hâlâ üniversitenin kimliğini belirlemektedir. Üniversite, sahte ikiliklerin ötesine geçmeyi ve araçsallaştırma girişimlerine direnç göstermeyi başarmıştır. Çeşitliliği ve kolektif karakteri nedeniyle ona sık sık “küçük bir cumhuriyet” diyoruz; kolektif karar alma ve demokratik müzakere biçimlerinin denendiği bir alan.
Bugün sokaklarda hangi sloganlar duyuluyor ve bunlar “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ile nasıl ilişki kuruyor?
Bugün sokaklarda “Şah çok yaşa!” ya da “Bu son savaş, Pehleviler geri dönecek” gibi sloganlar güçlü biçimde duyuluyor; bu da 2022’ye kıyasla bir kopuşa işaret ediyor. Bu sloganlar, daha yaşlı ve daha yoksullaşmış, farklı kesimlerden geliyor. Buna karşılık üniversite içinde hâlâ “Zalime ölüm, ister Şah olsun ister Rehber” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganları güçlü biçimde yankılanıyor. Sokak ile üniversite arasındaki bu kopuş, toplumsal umutsuzlukla ve Rıza Pehlevi’nin bu öfkeyi sahiplenebilme kapasitesiyle açıklanabilir; bunu 2022’de başaramamıştı. Anketler monarşistlerin azınlıkta olduğunu gösterse de, diğer alternatiflerin tasfiye edilmesi ya da susturulması onun adının sloganlarda görünmesine yol açtı; ancak bu gerçek alternatiflerin yok olduğu anlamına gelmiyor.
Öğrenci hareketine yönelik baskı nasıl gerçekleşti?
Üniversite eylemlerine sızdırılan Besiç [rejime bağlı milis kuvveti] varlığı, fiziksel şiddet, eğitimde ayrımcılık, uzaklaştırmalar, öğrencilerin okuldan atılması, yurtların iptali, aileler üzerindeki baskı ve güvenlik birimlerine çağrılmalar, sistematik baskı araçları oldu. Birçok öğrenci “tanık” sıfatıyla çağrılarak hukuki güvencelerden mahrum bırakıldı ve ardından istihbarat kurumlarına sevk edildi; burada tehditlerle karşı karşıya kaldılar. Üniversitelerdeki baskı çok ağır, ancak buna rağmen orada protesto etmek tarihsel olarak sokaktakinden daha az ölümcül oldu; çünkü sokakta ateşli silahlarla doğrudan karşı karşıya geliniyor. Bu nedenle, bu hareket sırasında üniversitelerin içinde ya da çevresinde öğrencilerin öldürülmüş olması özellikle vahimdir.
Üniversite, işçiler ve toplum arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Grevler baskıya ve ekonomik krize bir tepki olarak ortaya çıktı; ancak birçok kesim, Rıza Pehlevi’yi ve otoriter, antifeminist ve anti-etnik tutumların hâkim olduğu bir çevreyi güçlendirme korkusuyla daha geniş bir katılımdan kaçındı. Buna rağmen tarih şunu gösteriyor ki, işçilerle, öğretmenlerle, kamyon şoförleriyle ve üretici kesimlerle bir ittifak kurulmadan yapısal bir değişim neredeyse imkânsızdır. Genel grev, 1979’da olduğu gibi, hâlâ en güçlü araçlardan biridir. Rejim örgütlü işçi hareketini zayıflatmayı başardı; bu da bu tür bir eklemlenmeyi zorlaştırıyor. Ancak üniversiteden bakıldığında köprüler kurmak, diyalog geliştirmek ve dayanışma göstermek vazgeçilmezdir. Arak şehrinde yaşananlar [işçi konseylerinin kurulması], mevcut potansiyelin yalnızca bir örneğidir.
Batı’daki ilerici güçler ne yapabilir?
Filistin’i desteklemiş birçok kurum ve figürün İran’da işlenen suçlar karşısında sessiz kalması derin bir hayal kırıklığı yarattı. İslam Cumhuriyeti Filistin davasını siyasal olarak araçsallaştırdı ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklindeki indirgemeci bir okuma, İran’daki baskının meşrulaştırılmasına ya da görmezden gelinmesine yol açtı. Bazı sesler, göstericileri terörist olarak sunan resmî söylemi dahi tekrarladı. İlerici güçler bu sessizliği bozmalı, rejimin güncel ve tarihsel suçlarını teşhir etmeli ve İran’da solcu olmanın dahi hâlâ kriminalize edildiğini kabul etmelidir. Uluslararası tutuklama kararları gibi sembolik adımlar önemli bir etki yaratabilir. Ayrıca rejimin baskı aygıtıyla işbirliği yapan şirketlerin ve uluslararası ağların suç ortaklığı da teşhir edilmelidir.
“Yukarıdan” bir alternatifin medya yoluyla inşa edilmesini neden tehlikeli buluyorsunuz?
Çünkü İran tarihi, toplumun geleceğinin yukarıdan dayatılmasının felakete yol açtığını gösteriyor. 1979 devrimi taleplerin çoğulluğuyla başladı ve dinî bir diktatörlükle sonuçlandı. Üniversite, her türlü alternatifin yukarıdan değil, aşağıdan —toplumun içinden—, gerçek mücadeleler ve kolektif süreçler aracılığıyla ortaya çıkması gerektiğini savunuyor; medyanın ya da tekil figürlerin dışarıdan dayattığı bir proje olarak değil.
Protestoların bir liderliği yok mu?
Hayır. Siyasal ve toplumsal bir geçmişe sahip gerçek liderlikler var; ancak bunlar tek bir figürde cisimleşmiyor, kolektif nitelik taşıyor. Üniversite, yatay siyasetin pratiğini yapmak, demokratik bir kültür oluşturmak, eleştirel bir söylem üretmek ve farklı toplumsal kesimler arasında köprü kurmak açısından kilit bir alan olabilir.
Hareketin bir sonraki adımı nedir?
İlk adım, rejimin korkusu nedeniyle bugün kapalı olan üniversitelerin yeniden açılması talebinde ısrar etmektir. Çevrimiçi sınavların boykotu bir direniş ve hafıza biçimidir. Yeniden açılmanın ardından üniversite protestoları sürecektir. Ancak moment karmaşık: baskı toplumu yorgun ve travmatize halde bıraktı. Bundan sonraki yol, bir strateji bileşimini gerektiriyor: güçlerin yeniden örgütlenmesi ve korunması, sokakla sınırlı olmayan çok biçimli direniş, eşgüdümlü grevlerin inşası, İran’ın geleceğine dair net bir vizyonun geliştirilmesi ve halklar ile hareketler arasında sahici bir uluslararası dayanışmanın güçlendirilmesi. Üniversite her zaman olduğu gibi en ön saftadır: bir direniş, fikir ve umut mekânı olarak. Üniversiteleri kapatsalar bile, tutuklamalar ya da internet kesintileri olsa bile, özgür, demokratik ve adil bir İran için mücadele sürüyor.
Teşekkürler
31/01/2026
İkinci Söyleşi: “Gelecek Belirsiz”
Üniversitelerdeki mevcut durumu kısaca anlatabilir misiniz?
Üniversiteler, özellikle Tahran’daki üniversiteler, 29 Aralık’taki (9 Dey) gösteriden bu yana fiilen kapalı durumda. Bu protestodan sonra üniversitelerin büyük çoğunluğu —hatta neredeyse tamamı— kapatıldı ve eğitim çevrimiçi biçime geçirildi. Yalnızca yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin kampüse girmesine izin verildi.
8 ve 9 Ocak’taki (18 ve 19 Dey) protestolardan ve kitlesel internet kesintisinden sonra durum daha da sertleşti: yurtlar boşaltıldı, sınavlar ertelendi ve hatta bazı üniversiteler final sınavlarını çevrimiçi yaptı. İnternetin kısmen yeniden bağlanmasının ardından, öğrenci cinayetlerine dair haberler hızla yayıldı; oysa bilgi karartmasının sürdüğü günlerde bile telefon görüşmeleri yoluyla haber alabiliyorduk.
Şu anda durum şöyle: Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde lisans öğrencilerinin kampüse girmesine izin verilmediği açıklandı. Tahran, Allameh ve Şerif gibi bazı üniversitelerde final sınavları yüz yüze yapılıyor. Diğer üniversiteler hakkında net bilgimiz yok. Bu yılın ikinci döneminin çevrimiçi yapılacağına dair söylentiler dolaşıyor.
Öğrencilerin durumu, kafa karışıklığı, yas hali ve kolektif olarak bir araya gelememe duygusunun bir bileşimi. Yurtlar yaklaşık iki haftadır yeniden açıldı, ancak görünüşe göre esas olarak lisansüstü öğrenciler için. Şu anda ikinci dönemin çevrimiçi yapılmasını engellemeye yönelik bir kampanya yürütülüyor; öldürülen öğrenciler için düzenlenen yaslar ve anma törenleriyle birlikte bu, bugün üniversitelerdeki en önemli gelişmelerden biri.
İran dışındaki medyada, eski Şah’ın oğluna yönelik sözde kitlesel desteği gösterdiği iddia edilen pek çok video yayıldı; hatta çoğunluğun monarşinin geri dönüşünü istediği izlenimi yaratılmaya çalışıldı. Buna karşılık İran içinde, üniversitelerde monarşi yanlısı tek bir gösteri bile görmediğimizi söylüyorsunuz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Bu tam olarak doğru değil. En azından bir üniversitede, Amir Kabir Üniversitesi’nde (eski Politeknik), “Şah çok yaşa!” gibi sloganlar atıldı. Videoların kitlesel biçimde yayılması, tüm üniversitelerin Pehlevileri desteklediği izlenimini yaratmaya çalıştı ve bu videoların birçoğu sahtedir —Şerif Teknoloji Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, sesler sonradan manipüle edilmiştir—. Ancak Pehlevi yanlısı hiçbir örneğin yaşanmadığını da söyleyemeyiz.
Şiraz, İsfahan, Meşhed Ferdovsi Üniversitesi ve Amir Kabir Endüstri Üniversitesi’nde Pehleviler lehine sloganlar duyuldu. Amir Kabir örneğinde, doğrudan bir kaynaktan bu sloganların yaygın olduğunu doğrulayabilirim. Buna karşılık birçok üniversite monarşiyle açık biçimde mesafe aldı; özellikle Tahran Üniversitesi ve Şehid Beheşti Üniversitesi’nde güçlü anti-monarşist sloganlar atıldı.
Gerçekçi tablo şudur: Monarşistlerin iddia ettiği kadar güçlü bir monarşi desteği yoktur, ama bunun tamamen yok olduğu da söylenemez. Demokratik ve sol akım hâlâ üniversitelerde önemli bir ağırlığa sahiptir; ancak monarşi bu hareket içinde ciddi bir rakip hâline gelmiştir.
Peki bu sloganlar neden üniversitelerde duyuluyor? Kapsamlı bir analiz zor olmakla birlikte, bazı temel noktaları sıralayabilirim:
İslam Cumhuriyeti’ne karşı derin bir yıpranma, büyük bir öfke ve ne pahasına olursa olsun onu devirme isteği.
Üniversitelerde ve üniversite dışındaki alanlarda güçlü demokratik ve sol akımların yokluğu.
Tanımlı bir liderlik olmadan devrimci hareketin zafere ulaşabileceğine dair umutsuzluk.
İran’da hiçbir sol parti ya da örgütün (ne komünist ne de anarşist) geniş bir toplumsal tabana sahip olmadığı, dolayısıyla solun bu harekette ve benzeri süreçlerde hiçbir rol oynamadığı yönünde yaygın bir algı var. Bu doğru mu? Değilse, sol nasıl örgütleniyor?
Bu iddia tamamen doğru sayılamaz. 2022’ye kadar sol ağlar; meslek birlikleri, öğrenci konseyleri, işçi sendikaları, feminist kolektifler ve öğretmen örgütleri gibi biçimlerde mevcuttu. Hatta bu ağları daha tutarlı bir şekilde bir araya getirme girişimleri de oldu. 2022’deki Jina isyanı sırasında, solcu öğrencilerden ve öğrenci mesleki aktivistlerinden oluşan ağ öncü bir rol oynadı ve bu isyanın başlıca odaklarından biri oldu.
Ancak 2022 protestolarının bastırılmasının ardından bu ağlar çöktü: medya organları faaliyetlerini durdurdu, birçok öğrenci çevresi dağıldı, konseyler ve akademik dernekler ağır kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı ve nihayetinde geniş öğrenci solu ağı parçalandı.
Bugün, en azından üniversite içinde, sol daha çok sol görüşlü bireylerin toplamı olarak anlaşılmalıdır. Üniversite dışındaki durum da buna benzer. Şu anda tutarlı ve örgütlü bir akım yok; yalnızca bazı sınırlı çevreler ve mecralar kaldı. Solun bu protestolardaki varlığı önemsiz değildi, ancak dağınıklık, örgütsüzlük ve Pehlevi yanlılarının saldırgan tutumları nedeniyle büyük ölçüde bireysel bir varlığa indirgenmiş durumda.
Bu ayaklanmada öğrenci katılımı geniş miydi, yoksa yalnızca öğrenci aktivistleriyle mi sınırlı kaldı?
Öğrenci katılımı çok genişti. Hatta 2022 protestolarına katılmamış öğrenciler bile sokaklardaydı. Ölü ve tutuklu sayısı bunu gösteriyor; öğrencilerin doğrudan tanıklıkları da bunu doğruluyor. Ancak bu katılım örgütlü bir öğrenci hareketi biçiminde gerçekleşmedi. Çoğu durumda öğrenciler bireysel olarak ya da üç-dört kişilik küçük gruplar hâlinde katıldılar; yapılandırılmış bir öğrenci hareketi olarak değil.
Tüm bu baskılar altında sizi ayakta tutan şey nedir ve bugün umut sizin için ne anlama geliyor?
Garip gelebilir ama beni ayakta tutan şey kolektif akla ve zincirlerden, tahakküm ilişkilerinden arınmış özgür bir yaşam sürebileceğimiz bir geleceğe duyduğum umuttur. Bu geleceğin mümkün olduğu umudu; hatta son karanlık yıllarda bile bunu kolektif yaşamımızda, üniversitede ve yoldaşlarımızla birlikte deneyimlemiş olmamız. İran toplumunun, ilerlemenin ve bilincin sesini susturmaya yönelik otoriter girişimlere rağmen, sonunda 2022’de ve daha önce olduğu gibi yeniden sesini bulacağı ve hayatın şarkılarını tekrar söyleyeceği umudu.
Tüm risklere rağmen sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz, yoldaşlar.
31/01/2026
Kaynak: https://vientosur.info/la-chispa-inicial-de-las-protestas-la-presion-economica/
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi
