İmdat Freni

Emekçilerin Öz-özgürleşmesi: Alman ve İspanyol Devrimlerinden Dersler – Uraz Aydın

Aşağıdaki metin Halkların Demokratik Kongresi tarafından 8-9 Kasım 2025 tarihlerinde düzenlenen Sosyalizm Yeniden konferansının “Tarihte Ezilenlerin Kendi Kendini Yönetme Deneyimi” başlıklı oturumunda yapılan sunumun yazıya geçirilmiş halidir.

Bazı oyunlar vardır, hani bir adaya düştüğünüzde yanınızda hangi üç kitabı götürürsünüz veya hangi iki hangi arkadaşınızı alırsınız diye. Şimdi Marksizm’e baktığımızda da, Marksizm’in tezlerine baktığımızda da, bunlardan bir tanesini kurtaracak olsak, Marksizm’in veya Marksist literatürün hangi tezini seçersiniz diye sorulsa, bu benim için Birinci Enternasyonal’in tüzüğünün en başında yer alan “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” önermesi olurdu. Bunun Marksizm’in temsil ettiği sosyalizm anlayışının kendisinden önceki tüm devrimci düşüncelerle arasındaki en temel kopuş, en temel kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. Çünkü burjuva devrimci siyaset felsefesine de, sonrasındaki başka sosyalist akımlara da baktığımızda, bir çeşit “üstün kurtarıcı” miti hakimdir. Yani Machiavelli’den Rousseau’ya, Voltaire’den Hegel’e baktığımızda ya bir prens ya bir imparator veya bir yasa koyucu vardır. “At üzerine binmiş dünyanın ruhu” der Napolyon için mesela Hegel. Bir çeşit yukarıdan bir kurtarılış meselesi söz konusudur.

Sosyalist akımlar için de geçerlidir bu. Ütopik sosyalizmde yaratıcı hayal gücünün son derece etkin bir şekilde işlediği birtakım toplum modelleri söz konusudur. Ama bunları gerçekleştirecek özne yoktur. Zaten burada siyasal iktidarın fethi için bir strateji de yoktur. Fourier, Owen, Saint-Simon imparatorlarla, çarlarla, krallarla yazışırlar. Çünkü aslında kendi projelerini yukarıdan kurabilecek bir güce ihtiyaçları vardır, bir özneye. Özne hep yukarıdan kurgulanan bir şeydir. Bir diğer önemli olan akım diyelim ki işte Babeuf, Buonarotti, Blanqui’de tabii çok fazla görebiliyoruz bunu ve başka bir dizi devrimci derneğe, gizli devrimci örgüte baktığımızda, çoğunlukla aslında çok iyi hazırlanmış devrimci, kararlı ve proletarya adına hareket eden bir azınlığın iktidarı geçirmesi perspektifi vardır. Aslında bir çeşit devrimci darbecilik söz konusudur. Niyetleri halisane ama bu kitlelerin devreye girdiği bir süreç olarak görülmez.

Praksis’in “Dehası”

Şimdi Marx’ta baktığımızda tam da bu kırılmayı görüyoruz. Yani esas mesele işçi sınıfının özgürleşmesinin kendi eseri, kendi faaliyetinin ürünü olmasıdır. Dostum Doğan Çetinkaya da uzun uzun anlattı, kitlelerin kendi iradeleriyle, kendilerini var olan koşullardan özgürleştirme dinamiğine işaret eder Marx. Bunu keşfetmesi tabii ki büyük bir deha olmasından kaynaklanmıyor. Yani deha dediğimiz şey de -yine Marx’ın Rönesans ressamı Rafaello’nun yaratıcılığı hakkında söylediği gibi- toplumsal koşulların bir ürünüdür nihayetinde. Ama işçi hareketinin daha fazla gelişmeye başladığı, işte Silezya’da, Lyon’da, orada burada dokuma işçilerinin eylemleri, 1830-32 ayaklanmaları; bütün bunları gözlemleyerek aslında şekillenen, giderek daha fazla mücadeleye giren, kitle mücadelesi içerisinde pişen bir işçi sınıfıyla karşı karşıya olduğu için, dolayısıyla pratik deneyimlerden de beslendiği için bu öz-özgürleşme perspektifini geliştirebiliyor. Burada Alman felsefesi, Fransız sosyal düşüncesi ve İngiliz ekonomi-politiğinin yanı sıra, özellikle Michael Löwy’nin vurguladığı gibi Paris’te olduğu dönem içinde özellikle işçi dernekleriyle, gruplarıyla olan teşrik-i mesainin, yakın temaslarının da belirleyici bir etkisi var. Bu gerçekten çok ciddi bir siyasal, stratejik, metodolojik kırılma.

Tabii ki bunu ayrıca praksis anlayışıyla da yan yana koymamız gerekiyor. Kitleler nasıl burjuvazinin hakimiyetinden kendilerini kurtarabilecek? Madem bir toplumdaki egemen fikirler egemen sınıfın fikirleri, bu ideolojik hegemonya nasıl kırılacak? Bunun en temel ipucunu Feuerbach üzerine üçüncü tezde bulabiliriz. İnsanların bilincinin dönüşümüyle toplumsal koşulların dönüşümünün tekabül ettiği süreçler vardır der. Bu da devrimci praksis olarak yani devrimci mücadele içinde kendini gösterir. Kitleler başını kaldırdıkça, kendi hakları için mücadeleye girdikçe bilinç dönüşür. Bilinç dönüştükçe, bilinçli kitleler koşulları da dönüştürür. Koşulların değişmesiyle mi bilinç değişir, bilincin kendisi mi koşulları değiştirir şeklindeki karşıtlığı aşar. Aslında burada hem soyut bir idealizmle hem de bir çeşit kaba maddecilikle tartışma vardır. Aslında bunları hem eleştirir hem belli yönlerini kapsar ve bir üst düzeyde -Hegelci Aufhebung anlamında- diyalektik bir sıçramayla bunları aşarak praksis anlayışını geliştirir Marx.

Konseyler, Evrensel Bir Biçim

Bu temel kırılma noktasını temel alacaksak birçok şeyin buradan neşet edebileceğini düşünüyorum. Özellikle stratejik açıdan baktığımızda. Şimdi bu kitlelerin kendi kendilerini özgürleştirme pratikleri nasıl gerçekleşiyor? Tarihte şimdiye kadar hep konseyler şeklinde, sovyetler şeklinde, şuralar şeklinde örgütlenmekle oluyor. Bunu da kimse onlara böyle yapın falan demiyor. Yani biraz içgüdüsel, biraz koşullardan kaynaklı olarak belli bir toplumsal öfkenin patladığı ve emekçilerin, aşağıdakilerin, ezilenlerin örgütlenmeye başladıkları anlarda diğer organlar, diğer aygıtlar yani partiler ve sendikalar yeterli gelmiyor. Yani partiler zaten dar ve çok fazla saflaşmış durumda. Zaten çok fazla parti var, bir partiler çokluğu var diyelim; sendikalar ise yeterince geniş değil ve dolayısıyla hem esnek hem farklı koşullara uyabilecek ama herkesin bir şekilde katılabileceği, sözünü söyleyebileceği, dahil olabileceği bir model olarak görülüyor konseyler. 1905 devrimi bunun herhalde ilk temel örneğidir. Ama sonrasında bunu bir dizi yerde görüyoruz. Nerede? Tabii ki Ekim’de görüyoruz. Alman devriminde görüyoruz, Macar devriminde görüyoruz. İtalya’daki konsey hareketlerinde görüyoruz. Sonrasında İspanya’da, Bolivya’da, Cezayir’de ve mesela yine 1956’da Macaristan’da, birçok yerde emekçiler ayaklandığında ilk olarak bu türden örgütlenmeleri kuruyorlar. Ernest Mandel’in vurguladığı gibi, bir kez, iki kez olunca, dersin tesadüf, üçüncüde artık biraz tuhaf olmaya başlar ama tarih içinde 10-15 yerde tekerrür ediyorsa bu durum, yani emekçiler bu şura, konsey tipi örgütlenme biçimine yöneliyorsa devrimci durumlarda, demek ki bu işçi sınıfının doğal ve evrensel örgütlenme modelidir. Üstelik belli bir demokratik temsil mekanizması içerisinde de farklı ölçeklere göre, daha mahalli, bölgesel, ulusal düzeyde de bu konseyleri şekillendirme, koordine etme imkânı doğuyor.

Almanya’da Konseyler Devrimi

Şimdi tabii ki 1905 ve Ekim çok önemli örnekler ama ben daha az konuşulan iki örneğe değinmek isterim. Esas konseyler konusunda, işçi konseyleri konusundaki en temel örnek Alman devrimi. Bugün de sadece Rus devriminin 108 yılı değil, Alman devriminin de 107. Yılı, 8 Kasım 1919. O devrimi yaratanları ve uğruna düşenleri saygıyla selamlıyoruz. Bu muazzam bir devrim tabii ki. Yani aslında Ekim’in de beklediği, Bolşeviklerin de beklediği devrim. Hep şuna bakıyorlar, bir sanayileşmiş ülkede, güçlü bir işçi sınıfına sahip bir ülkede de bir devrim olması lazım ki biz burada sıkışıp kalmayalım diye.

Tabii ki bu devrim aslında 18’den başlayıp 23’e kadar, yani Alman proletaryası, Alman komünistleri yenilgiye uğrayana kadar, devrimci dalga sönene kadar süren bir süreç ama ilk birkaç ayı esasen önemli. Çünkü Alman devriminde elbette mesele savaş; yani devrimlerde her zaman bir dış siyasal etken, genelde ya bir işgal ya bir darbe girişimi ya bir savaş, savaşın ortaya çıkardığı yoksulluk, sefalet gibi etkenler belirleyicidir. Burada da biten, bitmiş olan ama bitemeyen bir savaş söz konusu. Ve elbette ilk askerlerde, bahriyelilerde başlıyor konseylerin kurulması. Ama karaya çıktıklarında karadaki işçilerle kardeşleşiyorlar. Bunlar Kasım ayının başında, yani birkaç günlük bir şeyden bahsediyorum. Birkaç günde bu konsey biçimi bir anda bütün Almanya’ya her tarafa yayılıyor. Yani 10.000’e yakın işçi ve asker konseyi kuruluyor. Muazzam bir şey. Ve sokaklarda bir yandan da tabii ki 1848 hafızası hala nispeten canlı. Dolayısıyla bir yandan genel grev, bir yandan sokaklarda bayraklar, gösteriler; işçiler silahlanıyor, kışlalara saldırıyorlar ve ordu geri çekiliyor. Ordunun geri çekilmesiyle tabii ki muazzam bir aşağıdan yönetim imkânı doğuyor. İmparatorluk dağılmış, devlet organları iflas etmiş durumda. Dolayısıyla bu konseyler aslında yerel yönetimlerin tüm işlevlerini yerine getirmeye başlıyor. Bu birkaç günlük hareket içerisinde Sosyal Demokrat Parti (SPD) hâkim olmak için elinde geleni yapıyor, hareketin peşinden koşuyor adeta, yetişmek ve kumandasını alabilmek için. SPD çok büyük gücü olan, aslında sağ sosyal demokrat bir parti; çünkü onlardan ayrılan bir de daha sol sosyal demokratlar var diyelim ki, bağımsız sosyal demokratlar (USPD). Roba Luxemburg’lar, Spartakistler henüz bu USPD’nin içinde, ama Kautsky ve Bernstein da burada. Ve diyor ki SPD “devrim tabii ki hepimizin devrimi. Bir cumhuriyet, bir emekçiler cumhuriyeti kuracağız burada. Dolayısıyla gelin bütün bu konseylerin bir üst temsilini kuralım. Bir çeşit kendimize göre bir hükümet kuralım”. Dolayısıyla biçimsel bakımdan burjuva devletinden bağımsız bir hükümet kuruyorlar. Oy veriyor herkes de, hem SPD hem bağımsız sosyal demokratlar katılıyor. Adı da Konseyler Yürütme Komitesi gibi bir isim. Fakat burjuva devlet aygıtının personelinin hiçbir şeyine dokunulmuyor. Devlet aygıtı olduğu yerde duruyor. Sadece adı değişiyor.

Sosyal demokratlar hemen konseylerin içerisinde nüfuz ediyor. Kadrolarını içerisine sokuyor. Halihazırda, özellikle asker konseylerinde olan gücünü pekiştiriyor. Büyük bir coşku hala devam ediyor ve SPD sürece bırakıyor biraz. Vaatlerde bulunuyorlar. “Kamulaştırma yapacağız. Her şeyi kamulaştıracağız”. Afişlerle donatılıyor sokaklar, kararlar alınıyor, ama hiçbir şey olmuyor. Sonuçta birkaç ay içerisinde işçiler fark ediyor ki aslında değişen bir şey yok ortalıkta. Yani aygıt olduğu gibi duruyor. Askeri komuta bile eski üst düzey askeri personelde. Burjuva ordusu yeniden şekilleniyor. Giderek bu konseyler belediye meclislerine dönüştürülüyor. Dolayısıyla tümüyle sistemin içerisine sokuluyor. Kurucu meclis seçimleri oluyor ve tümüyle burjuva devleti tam da kendilerini emekçi sınıflar ve işçi konseyleri adına hareket ettiğini söyleyenler tarafından yeniden kuruluyor. Tabii ki buna karşı çıkanlar var, Devrimci Delegeler dediğimiz öncü metal işçileri ağı var -çok önemli rolleri olmuştur devrimde-, Spartakistler veya USPD’nin sol kanadı kanla bastırılıyor. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht, Leo Jogiches gibi Spartakist önderler katlediliyor bildiğiniz gibi. Başka yerlerde bazı konseyler silahları teslim etmeyi reddediyor. Bunlar bastırılıyor. Sonrasında yine alt üst oluşlar, devrimci hareketin yükselişleri ve düşüşleri devam edecek ama konsey hareketinin bütün o dinamiği sonuçta burjuva aygıtına herhangi bir şekilde dokunmadan, mülkiyet ilişkilerine ciddi biçimde dokunmadan bir şekilde sönümleniyor gidiyor ve bu tam da bir işçi partisi, işçiler adına davranan bir parti tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun önemli bir ders olduğunu düşünüyorum.

Devrimci İspanya ve Komiteler

Bir diğer örneğimiz İspanya. İspanya devrimine baktığımızda, iç savaş ve devrim aslında iç içe geçmiş durumda. Burada da aslında birkaç yıldan beri devrimci işçi ayaklanmaları söz konusu. Bunun üzerine bir Halk Cephesi yani sol partilerin çoğunlukta olduğu bir hükümet kuruluyor. Buna karşı tabii ki oligarşi, toprak sahipleri, kilise bir darbe girişimde bulunuyor. Özellikle Franco eliyle yürütülen bir askeri ayaklanma. Fakat bunun bir karşı devrim niteliğinde olması gerekiyorken, yani güçlenen işçi hareketini, solu engellemesi gerekirken aksine devrimi kışkırtıyor. Askerlere karşı her tarafta işçiler, köylüler silahları ele alıyor. Ülkenin büyük bir kısmında zaten devlet aygıtı büyük oranda çökmüş durumda ve buralarda da komiteler oluşuyor. Halihazırda çok politikleşmiş bir sınıf hareketi mevcut. İspanya’da özellikle anarşistlerin de çok yoğun bir etkisinin olduğunu vurgulamak lazım. Biraz daha farklı bir örgütlenme bu; kitlesel tabana sahip siyasi örgütlerin bölgesel ağırlıklarına göre şekillenen ama aşağıdakilerin aktif katılımıyla politik olarak oluşturulan komiteler. Ama sürekli aşağısının yani tabanın denetimine bağlı olarak anarşistlerin, sosyal demokratların, SSCB çizgisindeki komünist partinin, yer yer cumhuriyetçilerin yer aldığı  -bilhassa Katalonya’da- komiteler oluşuyor. On binlerce komite her tarafta şekilleniyor. Bunlar da devletin, yerel yönetimlerin bütün işlevlerini ellerine alıyorlar. Yakılmayan kiliselerin içine hastaneler koyuyorlar. Malikanelerin yerine okul yapıyorlar. Bütün araçlara el koyuyorlar. Hem bir yandan faşizme direnişi sürdürüyorlar hem de devrimci dinamik içerisinde toprakları ele geçiriyorlar.

Muazzam bir kolektifleştirme söz konusu. Önce gerici Franco’cu toprak ağalarının, kaçan toprak ağalarının toprakları ve fabrikatörlerin fabrikaları ele geçiriliyor. Sonra giderek daha da genişliyor bu hareket ve tüm işletmeler neredeyse kolektifleştiriliyor. Mesela özellikle bunu Katalonya’da ve anarşistlerin yoğun olduğu yerlerde görebiliyoruz. Barselona’da işletmelerin %80’i kolektifleştiriliyor. Katalonya genelinde ise %40’ı. Çok ciddi bir devrimci dalga söz konusu. Fakat bu giderek çeşitli güçleri rahatsız ediyor. Çünkü şöyle bir ikilem oluşuyor. Biz burjuva cumhuriyetinin savunusuyla mı faşizmi yeneceğiz? Yoksa cumhuriyeti savunmak için alt sınıfların iradesine güveneceksek buradaki bu devrimci dalgayı da destekleyecek miyiz? Ve elbette uluslararası güç ilişkileri devreye giriyor. Cumhuriyetçi İspanya’yı Sovyetler Birliği en fazla destekliyor silah açısından, ama bir yandan da İngiltere ve Fransa’yla da ilişkisini bozmak istemiyor SSCB. 1936-37’deyiz. Dolayısıyla özel mülkiyete dokunulmaması talepleri geliyor Sovyetler Birliği’nden. Devrimci dinamikle birlikte milislerin içerisinde çok ciddi eşitlikçi bir işleyiş söz konusu, mesai saatlerinden sonra selam vermek yasaklanıyor, rütbeler arasındaki maaş farkı ortadan kalkıyor. Bu aslında toplumun geneline yayılan eşitlikçi işleyişler. İşte bunlar da giderek sınırlanıyor.  

Bunu nerede görebiliriz? George Orwell’in Katalonya’ya Selam kitabında net görebiliriz ve Ken Loach’ın Land and Freedom, Toprak ve Özgürlük filminde bütün bu süreci çok iyi görebiliyoruz. Şimdi o filmde Türkiye’de Ülke ve Özgürlük diye çevrildi. Bu da zaten aslında bütün bir stratejik tartışmayı özetliyor. Çünkü öncelikli mesele ülke değil toprağı ele geçirmek. Daha doğrusu toprak sahiplerini mülksüzleştirerek “ülkeyi” kurtarmak. Yani mülkiyete el koymak. Aslında İspanya İç Savaşı’nın ve devriminin içinde sıkışıp kaldığı bütün o gerilimler bir çeviri hatasıyla ifade edilmiş olunuyor Türkiye’de. Milisler giderek devlet aygıtı içerisine entegre ediliyor. Daha radikal bir kanat olan POUM gibi SSCB’den bağımsız anti-stalinist solcular yasa dışı ilan ediliyor. Andreu Nin başta olmak üzere önderleri, militanları katlediliyor. Kolektivizasyonlar, kolektifleştirilmiş çiftlikler devlet yasallığı içine çekiliyor. Asli dinamik giderek soğruluyor ve emiliyor. Bunun ötesinde daha başka bir dizi şeyde de bunu görebiliyoruz, toprağına el konulan kişilere belli tazminatlar ödeme kararı gibi. Dolayısıyla özel mülkiyete bir çeşit saygı tekrar geri geliyor. Devrimci dalga kanla ve daha bürokratik manevralarla da bastırıldıktan sonra sonuçta faşist güçler giderek daha hâkim hale geliyor. Uluslararası müdahale de artıyor ve iki sene sonrasında Franco Cumhuriyetçi İspanya’nın tümünde hâkim hale gelerek bir faşist diktatörlük inşa ediyor.

Bu iki deneyimin, 20. yüzyıl işçi hareketi tarihinin, stratejik bakımdan en önemli örneklerinden olduğunu, aslında tarihimizdeki güç ilişkilerini kökünden değiştirebilecek mücadeleler olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle yenilgileri daha da trajik olmuştur. Başka bir dizi örnek de tabii böyle tartışılabilir ama burada özellikle burjuva devlet aygıtı ortadan kaldırılmadığı sürece ve mülkiyet ilişkilerine dokunulmadığı takdirde konsey hareketinin sağladığı devrimci dinamiğin kesildiğini; aşağıdan gelen, emekçi sınıfların, işçilerin, köylülerin öz-özgürleşme, özyönetim imkanlarının olabildiğince daraldığını ve nihayetinde mağlubiyete uğradığını görmek mümkün. Tarihimizdeki bu türden devrimci ayaklanma, direniş, konsey deneyimlerine tekrar tekrar dönüp çalışmamız gerekiyor ki gelecek mücadeleler için daha donanımlı olalım.