İmdat Freni

ELENI VARIKAS (1949–2026): “Arkasında Zengin Bir Düşünsel ve Siyasal Miras Bıraktı” – Michael Löwy

Eleni Varikas, 9 Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı. O, 45 yıl boyunca hayat arkadaşım oldu. Neredeyse yarım yüzyıl boyunca sevinçleri ve acıları paylaştık, birlikte mücadeleler verdik, zaman zaman birlikte yazılar kaleme aldık. Ayrılmazdık; özellikle son beş yılda. Onun kesin yokluğunu kabullenmek benim için zor, son derece zor.

O, isyankâr, boyun eğmeyen, eleştirel bir ruhtu; ama aynı zamanda incelikli ve derindi. Enerji dolu olmakla birlikte çok da kırılgandı. Cömert, sıcak, neşeliydi; gülümsemesi yüreklerimizi ısıtırdı. Şarkı söylemeyi severdi ve dünyanın dört bir yanından, Yunanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca ve hatta Almanca söylediği çok geniş bir şarkı repertuvarı vardı. Yaşamının son gününde, hastanede, birlikte eski İtalyan anarşist şarkıları söylüyorduk.

Atina’da doğdu. Annesi, Küçük Asya’dan sürgün edilmiş bir Yunan olan Joanna Askitopoulou; babası ise edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Vassos Varikas’tı – 1930’larda Yunanistan’da Stalin karşıtı sol muhalefetin kurucularından biri. Eleni, 1971’de, uluslararası sosyalizm tarihçisi Georges Haupt ile birlikte Yunan Komünist Partisi’nin kökenleri üzerine bir araştırma yapmak üzere Paris’e gitti. Haupt’un semineri sırasında tanıştık.

1974’te, albaylar diktatörlüğünün çöküşüyle birlikte Yunanistan’a döndü ve bir grup gençle birlikte Devrimci Komünist Cephe’yi kurdu. Bu örgütün gazetesi Odophragma’yı (Barikat) yayımladı; yazılarını “Vera Gracco” takma adıyla imzalıyordu. 1976’da, İlkokul ve Lise Öğrencileri için Küçük Kırmızı Kitap’ın Yunanca bir versiyonunu yayımladığı için yargılandı ve birkaç ay hapis cezasına çarptırıldı; bu karar, temyizde yargıç Sartzetakis tarafından bozuldu (Costa Gavras’ın Z filmindeki “küçük yargıç”).

1978’den itibaren bu ilk siyasi angajmanlarından uzaklaştı ve kararlı bir biçimde feminizme yöneldi. Costoula Sklavenitis ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Kadınlar Yayınevi’ni kurdu; bu yayınevi feminizmin birçok klasik metnini çevirdi.

1981’de Eleni Varikas, Michelle Perrot yönetiminde Yunan feminizminin kökenleri üzerine bir doktora tezine başlamak üzere Paris’e geldi. İşte o sırada yeniden bir araya geldik ve hayatımızı paylaşmaya karar verdik. Baştan sona yoğun ve bütünleşmiş bir ilişkiydi bu. Hanımların İsyanı. XIX. Yüzyıl Yunanistan’ında Feminist Bir Bilincin Doğuşu (1833–1908) başlıklı tezi, 1986’da Paris VII Üniversitesi’nde savunuldu ve jüri tarafından oybirliğiyle “çok üstün başarı” derecesi ve jüri övgüsüyle kabul edildi. Tez, 1987’de Yunanistan’da Archives Historiques yayınevi tarafından yayımlandı. Bu konudaki yetersizliğim nedeniyle Eleni’ye araştırmasında fazla yardımcı olamadım, ama tezinin başlığını ona ben önermiştim…

Misafir öğretim üyesi olarak Brüksel Özgür Üniversitesi ve Lozan Üniversitesinde ders verdikten, Paris’teki üniversitelerde çeşitli güvencesiz işlerde çalıştıktan sonra Eleni, nihayet 1991’de Paris 8 Üniversitesinin (Vincennes–Saint-Denis) Siyaset Bilimi Bölümünde doçent kadrosuna alındı. Fransız üniversite dünyasında “metekler” için tipik olan, engebeli bir kariyerdi bu… Dersleri kolay değildi; öğrencilerine karşı oldukça talepkârdı, ama onlar kendisine büyük bir hayranlık duyuyorlardı.

İzleyen yıllarda, feminizmi muhalif, eleştirel ve konformizm karşıtı bir bakış açısından ele alan denemeleri dünyayı dolaştı ve ona sayısız davet kazandırdı: Harvard’daki Center for European Studies, Floransa’daki Avrupa Üniversite Enstitüsü vb. Bu yolculuklarda ben ona eşlik ederdim; o da Brezilya üniversitelerindeki konaklamalarımda bana eşlik ederdi. Yazıları yalnızca Fransa ve Yunanistan’da değil; Amerika Birleşik Devletleri’nde, Brezilya’da, İtalya’da, İspanya’da ve başka yerlerde de okunuyor, inceleniyor, tartışılıyordu.

Eleni, Frankfurt Okuluna–özellikle de büyük bir yakınlık duyduğu T. W. Adorno’ya–çok ilgi duyardı. Adorno üzerine birlikte bir deneme yazdık: “‘Dünya ruhu bir füzenin kanatlarında’. Adorno’da ilerleme eleştirisi” (Revue des Sciences Humaines, Lille, sayı 229, Ocak–Mart 1993). İngilizceye çevrilen bu makale, Amerika Birleşik Devletleri’nde kayda değer bir ilgi gördü.

Derinlemesine evrenselci bir zihin olan Eleni, yalnızca kadınlarla değil, tüm ezilenlerle ilgilenirdi: köleler, Yahudiler, proleterler… Ustalık eseri kitabı Les rebuts du monde. Figures du paria (“Dünyanın Artıkları: Parya Figürleri”, Stock, 2007), parya muamelesi gören ya da kendilerini parya olarak tanımlayan farklı toplumsal gruplar üzerine bir tefekkür sunar; Flora Tristan ya da Bernard Lazare’ın yazı/tanıklıklarını, Max Weber ve Hannah Arendt’in analizlerini tartışır. Bu, sosyolojik literatürde benzeri olmayan bir kitaptır.

2005’te Eleni habilitasyonunu tamamladı ve 2006’dan 2012’ye kadar Paris 8 Üniversitesinde siyaset teorisi ve toplumsal cinsiyet çalışmaları profesörü oldu. Penser le sexe et le genre (“Cinsiyeti ve Toplumsal Cinsiyeti Düşünmek”, PUF, 2006) başlığıyla yayımlanan habilitasyon tezi, cinsiyet ve toplumsal cinsiyetler arasındaki farkı, bunların özgül olarak politik boyutu içinde analiz etmeyi amaçlıyordu. Saygısız (irrévérencieux) ruhuna özgü bir jestle Eleni, “akademik” yazının mükemmel örneği sayılan bu habilitasyon metnine, genç Eleni’nin kendisiyle özdeşleştirdiği mitik Zorro karakterine ölçüsüz bir övgüyle başlar; “Zorro’nun nişanlısı” gibi cinsiyetlendirilmiş bir rolü reddeder.

Bu yıllarda Eleni, dostları ve meslektaşlarıyla birlikte iz bırakacak iki antoloji hazırladı: Platon’dan Derrida’ya Kadınlar: Eleştirel Bir Antoloji (Plon, 2000, 829 s.; F. Collin ve E. Pisier ile birlikte) ve Sosyal Bilimlerin Altında Toplumsal Cinsiyet: Max Weber’den Bruno Latour’a Eleştirel Okumalar (Paris, La Découverte, 2010; D. Chabaud, V. Descoutures, A.-M. Devreux ile birlikte).

Aynı zamanda araştırma çalışmalarını sürdürdü ve çeşitli laboratuvarlarda yönetsel görevler üstlendi: örneğin 2010–2012 yılları arasında CNRS/Paris 8 bünyesindeki GTM (Toplumsal Cinsiyet, Emek ve Hareketlilikler) ekibinin/CRESPPA’nın önce yardımcı direktörlüğünü, ardından direktörlüğünü yaptı. 15 Nisan 2013’te, CNRS’nin Pouchet Yerleşkesi’nde ona atfen bir çalışma günü düzenlendi. Toplumsal Cinsiyet, feminizm ve politika – Eleni Varikas’ın çalışmaları etrafında başlığını taşıyan bu etkinlik, CNRS’nin GTM/CRESPPA ekibi tarafından organize edildi.

Eleni’nin angajmanı yalnızca entelektüel değildi. Nitekim 2003’te, Yunanlı bir devrimci (“Troçkist”) olan Theologos Psaradellis’in, mahkemelerce haksız yere terör eylemlerine katılmakla suçlanmasına karşı yürütülen dayanışma kampanyasının örgütleyicilerinden biri oldu. Kampanya sayesinde Psaradellis sonunda beraat etti. Birkaç yıl sonra ise, Fransa’da sürgünde yaşayan fakat İtalyan polisi tarafından aranan İtalyan öğrencisi Paolo Persichetti’nin savunulması için seferber oldu; bu kez ne yazık ki iadesini engelleyemedi…

Eleni ile Max Weber’e duyduğumuz ilgiyi paylaşıyorduk; sosyalist ya da feminist olmayan bu büyük düşünür, yine de düşüncemize çok şey katıyordu. Weber üzerine birlikte birkaç deneme kaleme aldık. Sonuncusu, “Max Weber and Anarchism” başlıklı makale, Max Weber Studies dergisinde (Temmuz 2022) yayımlandı ve daha sonra Yunanca, Portekizce, İspanyolca ve Fransızcaya çevrildi.

2017’de Elsa Dorlin ve Isabelle Clair, Eleni’nin bazı yazılarını bir araya getirme fikrini ortaya attı; her metnin başına da bir dostunun ya da meslektaşının yorumu eklendi. Bu kitaba ben de, bu yazılardan biri üzerine kısa bir yorumla katkıda bulundum: Eleni Varikas: siyasal olanın feminist bir teorisi için (Éd. iXe, 2017). Aşağıda bu yorumu yeniden yayımlıyorum.

Eleni, Ocak 2026’da aramızdan ayrıldı; Bu, 1981’den beri hayatını paylaştığı kişi için onarılamaz bir kayıp. Ama geride, derinlemesine hümanist, evrenselci ve yıkıcı (subversif) nitelikte, zengin bir entelektüel ve politik miras bırakıyor.
Michael Löwy


“KADINLARIN CANAVARCA İMPARATORLUĞU”

Delphine Gardey ve Ilana Löwy (der.), Doğal Olanın İcadı: Bilimler ve Eril ile Dişilin İnşası, Paris, EAC, 2000 içinde yer alan “Klasik siyasal teoride tahakkümün doğallaştırılması ve meşru iktidar” başlıklı deneme üzerine kısa bir yorum.

Eleni Varikas bu denemede bizi, modern siyasal teorinin iki yüzyılı boyunca uzanan büyüleyici bir yolculuğa davet ediyor. Rönesans’ın görkemli Floransa’sını (Pico della Mirandola, Machiavelli), din savaşlarının kasıp kavurduğu Paris’i (Bodin) ya da İç Savaş sırasındaki Londra’yı (Hobbes) ziyaret ediyor; Bordeaux Parlamentosu’na (Montaigne!) uğramayı da ihmal etmiyor. Bu “kanonik” metinlerin bazılarını yeni, özgün ve bütünüyle konformizm karşıtı bir yaklaşımla ele alıyor.

Deneme, tarih ya da siyaset bilimi alanındaki pek çok çalışmanın düştüğü bir dizi tuzaktan olağanüstü bir ustalıkla kaçınmasıyla öne çıkıyor. Bunlar modern sosyal bilimin (kapsamlı olmayan) sekiz ölümcül günahıdır:

1) (Pozitivist) “bilimsel tarafsızlık” ya da “değer yargılarından arınmış nesnellik” tuzağı. Deneme, Marx, Mannheim ve feministler (Christine Delphy, Nancy Hartsock ve daha niceleri) arasında ortak olan bakış açısı teorisini tereddütsüz sahiplenir:
“Bilginin özneleri farklı bakış açılarına ve tutkulara sahip oldukları için, toplumsal ilişkiler içinde farklı konumlarda yer aldıkları için (…) siyasal ilkelerin üzerine oturtulabileceği, şeylerin doğasına ilişkin tartışmasız bir bilgi olamaz” (s. 93).
“Tartışmasız” bir bilgi olmadığına göre, tartışma açıktır! Deneme kategorik “hükümler” vermek yerine, toplumsal hiyerarşileri meşrulaştıran söylemler üzerine eleştirel ve gizem çözücü bir bakış geliştirmeye çalışır.

2) Disiplinerlik tuzağı; akademik disiplinlerin zorlayıcı deli gömleğine pek çok çalışmayı hapseden ve bunun sonucunda araştırmayı ciddi biçimde yoksullaştıran tuzak. Deneme, bu yapay sınırları neşeyle ihlal eder; sosyal tarih, siyasal felsefe, toplumsal cinsiyet teorisi ve antropolojiyi bir araya getiren “disiplinsiz” bir yaklaşımla ilerler. Yalnızca edebiyat eksiktir; ama o da aynı yazarın diğer çalışmalarında fazlasıyla mevcuttur.

3) “Zihniyetler” teorisi (Annales Okulu) ya da “episteme” (Foucault) tuzağı. Bu yaklaşımlar, belirli bir dönemin kavrayışlarının zorunlu olarak aynı kültürel ufka ya da aşılamaz bir epistemolojik paradigmanın içine ait olduğunu ileri sürer. Deneme ise, aynı dönemin, aynı ülkenin, hatta bazen aynı kentin yazarlarının çok farklı –hatta birbirleriyle çelişen–biçimlerde düşündüklerini gösterir. Pico della Mirandola’nın insan doğasının çoklu potansiyellerine dair iyimser varsayımları, bir başka ünlü Floransalı olan Niccolò Machiavelli’nin acı ve kötümser varsayımlarının tam karşıtı değil midir? Ya da 17. yüzyıl İngiltere’sinden bir örnek vermek gerekirse, Mary Astell gibi bir figür, o dönemin “zihniyetinin” kadınların “doğal” aşağılığının sorgulanmasını kabul edemeyeceği yönündeki varsayıma kategorik bir yalanlama getirmeye yetmez mi? Jean Bodin ile Étienne de La Boétie’yi yalnızca birkaç on yıl ayırır; ama “çokluğun Bir’in iradesine doğal tabiyeti” varsayımını meşrulaştırma (birincisi) ya da reddetme (ikincisi) biçimlerinde ortak bir “episteme”yi paylaşmaz.

4) Toplumsal cinsiyet körü (gender-blind) sosyal bilim tuzağı: Toplumda ve siyasal teoride cinsiyet boyutuna karşı sağır ve kör kalan yaklaşım. 17. yüzyıl İngiliz siyasal filozoflarının “halk” kavramını, James Tyrell’in–Locke’un yakın dostu, Whig (liberal) büyük düşünür ve 1688 “Şanlı Devrimi”nin övgücüsü– Patriarcha non monarcha’da (1681) sertçe ifade ettiği üzere halkın “kadınlar ve çocuklardan oluşan ayırt edilmemiş sürüyü” dışladığını hesaba katmadan tartışmak mümkün değildir. Deneme, kadınların tabiyeti meselesinin modernitenin tüm “klasik” siyasal düşüncesini kat ettiğini gösterir.

5) Toplumsal hiyerarşilerin ya da siyasal kurumların doğallaştırılması tuzağı; bu, 16. ve 17. yüzyıl siyasal teori yazarlarıyla sınırlı olmaktan çok uzaktır. Deneme, sözde-bilimsel bu natüralizmin altın çağının 19. yüzyıl olduğunu hatırlatır; ancak yazarın diğer çalışmalarında da görüldüğü üzere, bu düşünme biçimi 20. ve 21. yüzyıllarda da güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir. Bu paradigmanın eleştirisi, denemenin başlıca konusudur.

6) Cadı avı gibi olguları yalnızca dinsel fanatizm ya da batıl inanç gibi “irrasyonel” etkenlerle açıklama tuzağı. Deneme, 16. yüzyılın sonundan 17. yüzyılın başına kadar Avrupa’da bir milyon can alan, “kadınların canavarca imparatorluğu”na (John Knox) karşı yürütülen bu imha savaşında “rasyonel” siyasal hesapların oynadığı belirleyici rolü ortaya koyar. Mutlakiyetçi devletin ve dinî hoşgörünün büyük rasyonel kuramcısı Bodin, aynı zamanda bir demonoloji risalesinin yazarı ve cadı avının ateşli bir savunucusu değil miydi? Ginevra Odorisio’nun aynı Bodin üzerine gösterdiği gibi, egemenliğin gerekleri ile cadıların uğradığı zulmün arasında çarpıcı bir teorik süreklilik vardır: “kadınların kamusal tehlikeliliği”nin temsil ettiği tehdit. Aynı dönemde, aynı ülkede Montaigne ise, cadıların işkenceyle itirafa zorlanmasını reddeder ve yargıçların keyfî yetkisini eleştirir; “polislerimizin ihtiyacı”na karşı “evrensel adaleti” seçer–yani kraliyet iktidarına yararlı olanı değil, dürüst olanı.

7) Bodin ya da Hobbes gibi yazarların eserlerini soyut, biçimsel ve salt “mantıksal” bir okumaya indirgeme tuzağı. Bu metinler büyük bir entelektüel titizlik ve tutarlılık taşır; ancak denemenin vurguladığı gibi, tarihsel bağlamdan, devrede olan siyasal ve toplumsal çıkarlardan ve her şeyden önce egemen elitler üzerinde “çok başlı çokluk”un oluşturduğu tehditten soyutlandıklarında anlaşılmaz hâle gelirler. İtaatsizlik, sapkınlıklar (hérésie) ve toplumsal huzursuzluklar karşısında –Putnam (1647) ve Whitehall (1648) tartışmalarının tanıklık ettiği özgürlük ve eşitlik fikirlerinin çoğalmasından, hatta Kral Charles Stuart’ın başının kesilmesinin somut kanıtından söz etmeden bile– mutlakiyetçi düşünürler, iktidarın ilahi hakla meşrulaştırılmasının artık işlemediğini fark ederler; egemen Leviathan’ın mutlak kudretini güvence altına alacak başka doktriner temelleri acilen bulmaları gerekir.

8) Akıl, bilim ve sekülerleşmenin daha fazla eşitlik ve özgürlüğe götürdüğünü savunan,  doğrusal bir ilerleme anlayışına dayanan tarih yaklaşımının oluşturduğu tuzak. Bu tuzak belki de en yaygın olanıdır: gazetecilerle akademisyenler, sağla sol, muhafazakâr filozoflarla ilericiler tarafından paylaşılır; kısacası, meşrulaştırmaya bile gerek duyulmayan,  “apaçık” bir varsayımdır bu.

Bu makale ise, akıl ve bilimin eşitsizliklerin ve tahakkümün doğallaştırılmasının hizmetine sokulma biçimlerini görünür kılar. Yazar, Fransız kültürünün bazı “Büyük Adam” heykellerini sarsmaktan çekinmez; örneğin René Descartes’a göre “Tanrı matematik yasalarını, kralın kendi krallığında yasaları koyduğu gibi koyduğunu” hatırlatır. Ancak mutlak egemenliğin tek sağlam temelinin insan doğasına ilişkin “bilimsel bilgi” olduğunu en iyi kavrayan kuşkusuz Hobbes’tur. Eğer insan “doğası gereği” insanın kurduysa, onları Behemoth’tan –yani bitmeyen iç savaş hayaletinden– yalnızca Leviathan kurtarabilir. Yazarın gözlemlediği gibi, Hobbes’un bu sert ifadeleri, “siyasal otoritenin yeniden kutsallaştırılması ile modern bilimin gelişimi arasındaki seçmeli yakınlıkları” açığa çıkarmayı sağlar.

Erkeğin kadın üzerindeki evlilik içi iktidarına gelince, ona rasyonel ve bilimsel meşruiyet kazandıran liberal Locke’tur: erkek doğası gereği “daha yetkin ve daha güçlü”dür. Doğaya dayandırılan bu erkek egemenliği, özel mülkiyetin ve onun kalıtsal aktarımının güvencesidir. Sekülerleşme ve rasyonelleşme, tahakkümün meşruiyetini din alanından doğa alanına kaydırmış; fakat toplumsal ve siyasal hiyerarşileri sorgulamamıştır.

Bu makale –Eleni Varikas’ın tüm yapıtı gibi– egemen doktrinlerin havını tersine taramaktan çekinmeyen, heretik ve azınlık bir geleneğin parçasıdır; yazarın sonuçta hatırlattığı üzere, bu yazı “tahakkümün (cinsiyetlerin, ırkların, halkların, sınıfların) doğallaştırılmasını, bir güç ilişkisi ürünü, şiddet tekeline ait bir kiplik olarak görme” ısrarını sürdürür.

Michael Löwy

Kaynak: https://blogs.mediapart.fr/michael-lowy/blog

Çeviri: İmdat Freni Çeviri Kolektifi